Issuu on Google+


KatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDe vlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatle Atina’dan Diyarbakır’a, Erdallar’dan Alaattinler’e denDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevletti rKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenD evlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatl edenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlett irKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenD evlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatl edenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatledenDevlett

Katleden devlettir!

Burjuvazi tarih sahnesine çıktığı gün kendi mezar kazıcısı proletaryayı da oluşturmuştur. Bilmektedir ki bu sistemi ayakta tutan güç bilinçlenip örgütlendiğinde ve iktidara yürüdüğünde bu sistemin temellerini paramparça edecektir. Burjuvazi bu gerçeklik karşısındaki açmazlarıyla her gün bir kez daha yüzleşiyor. İçinde debelendiği kriz, sistemi ekonomik yönden zora soktuğu gibi, yaklaşan sonuna dair bir korkuyla sarmalanmasına da neden oluyor. Kendi korkularının üzerini örtmek için de bir korku ütopyası yaratıyor. Topluma korku yayarak, onu baskı altına alarak, sindirilmiş ve suskun insan yığınları oluşturarak, karşısında yükselecek ayaklanmanın önünü kesmeye çalışıyor. Krizin etkileriyle birlikte daha da derinleşen çelişkiler, işçi ve emekçilerin öfkesini biliyor. Ortaya konmaya başlanan tepkiler, bugün cılız bile olsa sınıf hareketindeki kıpırdanmalar, sermayenin korkusunu tırmandırıyor ve saldırılarında pervasızlaştırıyor. Gerek kendi kârını artırmak, gerekse de devamlılığını sağlamak için sömürüyü yoğunlaştırıyor, insanlığı ve doğayı yok sayacak uygulamalara başvuruyor. Büyüyen korkularıyla saldırganlaşan asalak sermaye sınıfı, her gün yeni bir, on, yüz katliama imza atıyor.

Kriz çelişkileri derinleştiriyor, sermaye düzeni katliamlara başvuruyor!

Her derinleşen kriz dönemi yeni süreçlere gebedir. Bir yılı aşkındır süren kriz dönemi iki sınıf açısından da önemli sonuçlar üretmiş durumdadır. Büyük tekeller sarsılıp bir kısmı çökerken, işçi ve emekçiler giderek artan oranda açlık, sefalet, yoksulluk, işsizlik ve geleceksizlik sarmalına itiliyor. Dünyanın birçok yerinde bu gelişmelere karşı irili ufaklı tepkiler ortaya konuyor. İşçi ve emekçiler grev, boykot, işgal gibi eylemlerle fiili mücadeleyi yükseltiyor. Üniversiteli ve liseli gençlik de boykot ve işgallerle neo-liberal saldırılara karşı tepkisini büyütüyor. Sokaklarda kapitalizmin temsilcilerine, zirvelerine karşı kitlesel, militan sokak gösterileri gerçekleşiyor. Sermaye sınıfı bugün bu kıpırdanmaları görerek, büyüyüp gelişebilecek bir hareketin önünü kesmeye çalışıyor. Kriz dönemleri kapitalizmin sömürü ve yıkımının yoğunlaştığı dönemler olduğu için, çelişkilerin de daha keskin yaşandığı dönemlerdir. Derinleşen çelişkiler kapitalizmin sonunu getirecek bir ayaklanmanın yaşanmasına vesile olabilecekken; saldırganlığının, emperyalist savaşların, şovenizmin ve faşizmin yükseldiği dönemler olarak da karşımıza çıkabiliyor. Krizinden sıyrılmaya çalışan kapitalizm azgınca saldırılarını artırarak sürdürüyor. İşçi ve emekçilerin yaşamını hiçe sayan bu sömürü düzeni fabrikalarda, tersanelerde, emperyalist savaşlarda, sokak ortasında onlarca, yüzlerce, binlerce yaşamı katlediyor.

Sermaye düzeni kendi bekası için, toplumu tamamen sindirmenin yol ve yöntemlerini en pervasız

şekilde kullanıyor. Dünya genelinde polis devleti uygulamalarının yoğunlaştığı bir süreçten geçiliyor. Sermaye devletinin kan içindeki elleri katliamlarına bir yenisini eklemekten geri kalmıyor. Polis, artırılan yetkileriyle birlikte önüne geleni yoldan çevirir, kimlik kontrolü yapar, gözaltına alır, işkence yapar, kurşun yağmuruna tutar bir halde. Türkiye’de de bu uygulamalar en yakıcı şekillerde yaşanıyor. Sermaye sınıfı kendi düzenini koruma telaşı içinde devlet terörünü tırmandırıyor. Yaşananlar artık ne trajedi ne de katliamdır. Ellerinde uzayıp giden liste sermaye açısından sıradanlaştırmaya çalıştıkları ölümlerin bir istatistiğinden öte bir şey ifade etmiyor. Her gün dünyanın bir yerinden devletin kurşunlarına hedef olan birilerinin haberleri geliyor. Son bir ay içerisinde bu coğrafyada da iki tane örnek yaşadık. Bunlardan birisi komünist bir işçi olan TKİP militanı Alaattin Karadağ’dır. Karadağ, 19 Kasım akşamı sermaye sınıfının eli kanlı cinayet şebekelerinden biri olan Esenyurt-Avcılar polisi tarafından sokak ortasında katledildi. Bunlardan bir diğeri ise Dicle Üniversitesi öğrencisi olan Aydın Erdem’dir. Erdem, Diyarbakır’da katıldığı eylemde polis şefinin hedef göstermesi sonucunda devlet kurşunlarıyla katledildi. Tarih sayfalarına baktığımızda bu ay içerisinde yaşanan başka katliamlar da karşımıza çıkmaktadır. Atina’da sokağın ortasında devlet kurşunuyla katledilen 16 yaşındaki Alex’in ölümünün üzerinden bir sene geçti. 1980 askeri faşist darbesinin ardından 17 yaşındaki Erdal Eren, yaşı bir gecede büyütülerek idam edildi. F tipi tabutluklara girmeyi reddeden devrimci tutsaklara dönük gerçekleştirilen 19 Aralık katliamının 9. yılındayız.

3


Kızıldere

Dersim Sermaye düzeninin katliamları sokak ortasında, işkence tezgahlarında, idam sehpalarında gerçekleşmiyor sadece. Fabrikalarda, mahallelerde, üniversitelerde yaşamın olduğu her yerde katliamları görebiliyoruz.

Katliam Tuzla tersanelerinde! Tuzla tersanelerinde ölümlerin sayısı 130’lara vardı. İşçilerin yaşamları kum torbasından daha değersiz görülüp, hiçbir iş güvenliği önlemi alınmıyor. İnşa edilen her bir gemi kara bir tabuta dönüşüyor. Katliam kot taşlama sektöründe! Kot taşlama işçileri, insanlık dışı çalışma koşulları altında merdiven altı atölyelerde çalıştırılıyor. İlkel yöntemlerle yapılan kumlama/taşlama işleminden kaynaklı silikozis hastalığına yakalanan işçiler yaşama birer birer veda ediyorlar.

Katliam yerin 250-300 metre altında! Son olarak Bursa-Mustafakemalpaşa'da 19 maden işçisinin daha canını aldı sermayenin kâra dayalı kanlı çarkları.

Katliam Kürdistan’da! Kürt halkına dönük yıllardır kirli savaş ve imha-inkar politikaları sürdürülüyor. Kürt kızı çoban Ceylan Önkol ve 12 yaşındaki bedenine 13 kurşun saplanan Uğur Kaymaz kirli savaşın katlettiği Kürt çocuklarından yalnızca ikisi.

Maraş

Katliam zindanlarda! Sermaye devleti devrimcileri zindanlara koyarak mücadeleye ket vurmaya çalışıyor. Zindanlarda da psikolojik ve fiziksel şiddetin her türlüsünü kullanıyor. Engin Çeber, yakın bir geçmişte zindanlarda işkenceyle katledilenlerden birisi. Zindanlarda bir başka katliam ön süreci de hasta tutsakların gün be gün erimesine göz yumup, tahliyelerine izin verilmeyerek yaşanıyor.

Katliamların hesabını soracağız!

Devletin katliamları birçok alanda karşımıza çıktığı gibi üniversite ve liselerde de devlet terörünün, baskı ve yasakların örneklerine rastlıyoruz. Üniversiteler ve liseler, sermayenin temel hedef alanlarını oluşturuyor. Sermaye kendi ihtiyaçları doğrultusunda üniversiteleri şekillendirirken, eğitimi ticarileştirme adımları atarken, krizin yükünü öğrencilere de yıkmaya çalışırken, gençliğe dönük sindirme politikalarını da hayata geçiriyor. Polis-sivil faşist-idare işbirliği birçok örneğiyle üniversitelerde ve liselerde karşımıza çıkıyor.

1 Mayıs 1977

4

Genç komünistler olarak önümüzdeki süreçte yaşanan katliamlara karşı birleşik bir hat oluşturmak için bulunduğumuz her yerde seferber olmalıyız. Hem üniversiteler ve liselerdeki saldırıları püskürtmekle, hem de toplumun geneline yayılmış bu katliamlara karşı yürütülecek mücadelenin dinamik bir parçası olmakla yükümlüyüz.

Sermaye sınıfı düzenini koruma, geleceğini güvenceye alma noktasında her türlü zor ve baskı aracını kullanır. Ve bizler biliyoruz ki “Zoru, zor bozar!” Sermaye düzeninin çok yönlü saldırılarıyla birlikte katliamcı yüzünü teşhir etmeliyiz. Coğrafyamızda geçmişten günümüze devlet eliyle gerçekleştirilen tüm katliamları gençliğin gündemine taşımalı ve katliamların hesabını sormak için örgütlü mücadeleyi büyütme çağrısını yükseltmeliyiz. İnsanca bir yaşam ve özgür bir gelecek için bu sömürü ve talan düzenine karşı tek seçenek olan devrim ve sosyalizm mücadelesini güçlendirmeliyiz.


Bologno Süreci, eğitimde ticarileştirmenin yeni bir boyutudur!

‘70’lerle birlikte ortaya çıkan kriz dönemini aşmak için dünya genelinde neo-liberal politikalara başvurulmaya başlandı. Türkiye, 12 Eylül darbesinin ardısıra hızlıca bu dönüşümü hayata geçirdi. Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yapılandırılan üniversite ve eğitim sistemi GATS’ın maddelerince ve AB kriterleri çerçevesinde yeni boyutlar kazanmaya başladı. “GATS, bugüne kadar kısmen koruma altında kalmış hizmet alanlarının uluslararası sermayenin serbest dolaşımına, yani sınırsız sömürüsüne açmak, bu sömürüye engel olabilecek yerel hizmetlerin tasfiyesi anlamına gelmektedir. DTÖ eski başkanı Renato Ruggerio GATS’la ilgili görüşlerini şöyle dile getirmektedir: 'GATS ile, daha önce ticaret politikası içinde tanımlamadığınız alanları bile piyasa ekonomisine açabiliyorsunuz ve yerli hizmet şirketlerine tanıdığınız ayrıcalıkların aynısını ya da daha fazlasını yabancı şirketlere de tanıyorsunuz. Korkarım şu anda ne hükümetler neyin altına imza attığının ne de şirketler neler kazandıklarının farkında değiller.' (...)

AB ise bu noktada uluslararası sermaye odakları açısından GATS ile öngörülenlerin olabildiğine hızlı hayata geçirilmesini sağlayabilmenin bir aracıdır. AB’nin siyasi ve ekonomik kriterler olarak öne sürdüğü politikalara baktığımızda, dönüşümlerin bir an önce uygulaması yönünde ciddi bir basınçtan başka bir şey göremeyiz. AB müzakereleri hep demokratik normlar ve yasal düzenlemeler üzerinden tartışılırken, iş yasası, kamu personel rejimi yasası, mesleki akreditasyon kurumu kanunu vb. düzenlemeler güncel plandaki müzakere sürecinin ürünü saldırılar olarak karşımıza çıkartılmaktadır.” (GATS ve AB Uyum Sürecinde Meslekler Nereye Sempozyumu 1. tebliği)

Universitatum’daki,“Üniversiteler bulundukları ülkelerin coğrafi ve tarihi koşullarına göre değişik şekillerde düzenlenmiş özerk kurumlar olup araştırma ve öğretim öğeleri aracılığıyla kültür üretimi ve iletişiminde bulunur. Üniversitelerin içinde var oldukları dünyanın gereksinimlerine hazır olabilmeleri, araştırma ve öğretim çalışmalarının tüm diğer ekonomik ve siyasi güçlerden manevi entelektüel yönlerden bağımsız olmasıyla mümkündür” şeklindeki açıklama, Bologno sürecinin sırtını dayadığı argümanlardır.

Avrupa ülkelerinin “güçlü bir Avrupa” yaratma hedefiyle yan yana gelip müdahale ettikleri alanlardan biri de eğitimdir. Eğitimi yeniden yapılandırarak ve ortak bir yol haritası oluşturmaya çalışarak sermaye, geleceğini garanti altına almayı, ucuz iş gücünü yaratmayı hedeflemektedir. Bologno süreciyle birlikte üniversiteler ve eğitim sistemi yeniden yapılandırılmaktadır. Üniversitelerin müfredatı, yönetim şekli, finansı Bologno sürecinin parçası olan ülkelerde denkleştirilmeye çalışılmaktadır. ABD ve Japonya gibi bilimsel ve teknolojik olarak gelişmiş iki güce karşı Avrupa aradaki açığı kapatmak yönlü adımlar atmaktadır. Bologno süreci güçlü bir Avrupa yaratmanın eğitimdeki ayağıdır. Bu süreç Avrupa Yükseköğretim Alanı’nı oluşturmayı hedeflemektedir. Bu hedef doğrultusunda Avrupa ülkelerinde uluslar arası düzeyde işbirliği sağlama çabası yürütülmektedir. 2001 yılında Türkiye de bu sürecin bir parçası olmuştur.

Z. İnanç

AB uyum sürecinin eğitim alanındaki temel halkası Bologno Süreci’dir. Bologno süreci 19 Haziran 1999’da deklare edilen Bologno Bildirgesi ile başlamıştır.

AB uyum sürecinin eğitim alanındaki temel halkası Bologno Süreci’dir. Bologno süreci 19 Haziran 1999’da deklare edilen Bologno Bildirgesi ile başlamıştır. Bologno sürecinin temelleri 25 Mayıs 1998’de Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere’nin yan yana gelip oluşturdukları Sorbonne Deklarasyonu’yla atılmıştır. 1988 yılında Magna Carta

5


Bologno süreciyle gerçekleştirilmesi hedeflenen ana noktalar şunlardır: 1) Avrupa iş piyasası ile ilintili müfredat

2) Öğrencilerin, personelin ve mezunların serbest dolaşımının sağlanması

3) Yükseköğretim kurumları arası bağlantının kurulması, bir yerde alınmış kredilerin diğer yerde geçerli sayılması, ortak müfredat oluşturma 4) Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanan meslek edindirme müfredatları

AB’ye girme hevesiyle yanıp tutuşan Türkiye, AB uyum sürecinde karşısına çıkan her şeyi hayata geçirmek için canla başla çalışmaktadır. Bologno Süreci’nin dayatmalarıyla da birlikte yürüyen üniversitelerin yeniden yapılandırılması sürecinde sermayenin ihtiyaçları birer birer karşılanmaktadır. Sermaye, üniversiteleri zaten uzun yıllardır üsleri olarak kullanmaktadır.

Bologno süreciyle birlikte tüm ülkelerde ortak bir müfredat oluşturulmaya çalışılmaktadır. Avrupa Kredi Transfer Sistemi’nin uygulanmasıyla alınan krediler diğer ülkelerde de geçerli sayılacaktır. Böylelikle ülkeler kendi üniversitelerine müşteri çekme olanağı bulacaklardır. Bunun da ötesinde sıkça vurgulanan serbest dolaşım hakkı, “hareketlilik” ile ucuz iş gücü olanağını yaratmak hedeflenmektedir. Avrupa’da önümüzdeki yıllarda 15-29 yaş arası nüfusta %10’a varacak bir azalma öngörülmektedir. Bu noktada AB, piyasasını dışa doğru açıp, dışarıdan ucuz işgücü ithal ederek ihtiyaçlarını karşılamayı planlamaktadır. Bologno süreci, bu ihtiyaçların karşılanabilmesi adına sermayenin attığı bir adımdır. Diğer yandan süreçle birlikte başka bir ülkedeki eğitim piyasasının daha doğrudan parçası olunabilecektir. Az gelişmiş ülkelerde özel üniversite açma olanağını kolaylaşacaktır.

Bologno sürecinin, 20052007 yılları arasında önüne koyduğu temel hedefler şunlardır: 1. Avrupa Yükseköğretim Alanı ile Avrupa Araştırma Alanı arasında bir sinerji yaratmak, 2. Bologna Sürecinin Sosyal Boyutunu güçlendirmek, 3. Öğrenci ve Öğretim Görevlilerinin Hareketliliği,

4. Avrupa Yükseköğretim Alanının cazip hale getirilmesi ve Avrupa dışındaki ülkelerle işbirliğinin sağlanması ve güçlendirilmesi.

6

Bu hedefler doğrultusunda 2010 yılında sürecin tamamlanması öngörülüyordu. Ama yeterli olgunluğun oluşmadığı belirtilerek, sürecin 2020’ye ertelendiği duyuruldu. AB’ye girme hevesiyle yanıp tutuşan Türkiye, dayatılan her türlü uygulamayı hayata geçirmektedir. AB uyum sürecinde kişinin ve toplumun tüm süreçlerini etkileyecek, geleceğini ipotek altına alacak uygulamalara imza atılmaktadır.

Sermayenin ihtiyaçları eğitimin yönünü belirliyor!

AB’ye girme hevesiyle yanıp tutuşan Türkiye, AB uyum sürecinde karşısına çıkan her şeyi hayata geçirmek için canla başla çalışmaktadır. Bologno Süreci’nin dayatmalarıyla da birlikte yürüyen üniversitelerin yeniden yapılandırılması sürecinde sermayenin ihtiyaçları birer birer karşılanmaktadır. Sermaye, üniversiteleri zaten uzun yıllardır üsleri olarak kullanmaktadır. Gerek buradaki bilimin kendi ihtiyaçları doğrultusunda üretilmesi, gerek burada kurduğu AR-GE, KOSGEB, Teknokent, Tekno Park vb. kurumlarla bunu sağlamaktadır. Yeni bir tartışmayla birlikte sermayenin ihtiyaçlarını karşılayacak “araştırma üniversiteleri” ortaya atılmıştır. Önümüzdeki dönemle birlikte araştırma üniversiteleri açıktan sermaye hizmetinde üniversitelere dönüştürülecektir. (Mükemmeliyet üniversiteleri bu noktada atılması planlanan önemli bir adımdır.) Sermaye bir yandan da mali özerklik tartışmasıyla eğitim için ayrılan sınırlı bütçenin de kesilmesini planlamaktadır. Eğitim ve eğitim sürecindeki masraflar, sermaye için önemli bir kâr kapısıdır. Böylelikle kendi bütçesini kendisi karşılamak zorunda kalan üniversiteler, öğrencilerden daha fazla para alacaklar ve/veya sermayenin doğrudan sponsorluğuna soyunacaklardır.

Bologno sürecinin gereklerinden biri de “Yükseköğretim Kurumlarında Danışma Kurulları Kurulması Hakkında Yönetmelik Taslağı”dır. Bologno süreci, üye ülkelerin üniversitelerinde danışma kurulları kurulmasını belirtmektedir. “Üniversitenin fiziksel ve yapısal konuları, eğitimöğretim ve araştırma program ve politikaları, üniversite gelişme stratejisi vb. konularda “dış paydaş”larının görüş, öneri ve desteklerini almayı hedefliyor” şeklinde gerekçelendirilen bu danışma kurulları içerisinde ilin belediye başkanları, sanayi ve ticaret odası başkanları bulunacaktır. Sermayenin doğrudan üniversiteleri denetleyeceği mekanizmalar oluşturulmaktadır. Bu kurulla birlikte dekanlar, rektörler ve iş adamları bir masada üniversitelerin ve bilimin kaderini belirleyeceklerdir. Sermayenin üniversiteler üzerindeki denetimi ve yönlendirmesi kurumsallaşmış olacaktır. Bologno Süreci ile de birlikte bir kez daha görüldüğü gibi üniversiteler ve eğitim sistemi adına atılan her adım sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmektedir.


YÖK aracılığı ile sermaye düzeninin üniversiteler üzerindeki son oyunu: “Mükemmeliyet Üniversiteleri” YÖK başkanlığına geldiğinden beri üniversitelerin ticarileştirilmesi yönünde YÖK’ün misyonuna uygun bir biçimde sağlam adımlar atan, bunu da utanmazca “Üniversiteye parası olan gitmeli” açıklamalarıyla destekleyen Yusuf Ziya Özcan, geçtiğimiz günlerde üzerinde çalışılan yeni bir proje ile ilgili açıklamalarda bulundu. Özcan proje ile ilgili “Üniversitelerimize, ‘Evet eğitim öğretim yapın ama ülke için artı değer de yaratın’ diyoruz. ODTÜ, İTÜ, Yeditepe, Yıldız Teknik, Bilkent gibi 4-5 üniversite seçerek ‘Mükemmeliyet Merkezleri’ne dönüştürmeyi düşünüyoruz. İçinde Ulusal Araştırma Enstitüleri de olacak. Mükemmeliyet Üniversiteleri’ni 2547 sayılı yasanın kapsamı dışına çıkarabiliriz. Teknik donanım tedarikini teşvik ederiz. Ayrıca mali esneklik de sağlarız. Dünya çapında uzmanlar mı gelecek. Gelsin. 15 bin dolar mı istiyor. İstesin. Mükemmeliyet Merkezleri oluşturulsun. Buralarda ekip kurup birkaç yıl çalışsınlar. Gen, nano teknoloji, kök hücre gibi alanlarda ülke yeni bir ivme ve vizyon kazansın. Bu yıl YÖK’e tahsis edilen 250 milyon lirayı bu tür Araştırma Enstitüleri için kullanabiliriz” açıklamasını yaptı. Sözde bir üniversite reformu olarak sunulan “Mükemmeliyet Üniversiteleri” projesinde öne çıkan “artı değer yaratmak”, “mali esneklik” kavramlarının üniversitelere nasıl bir yenilik getireceği açıktır. “Mükemmeliyet Üniversiteleri” projesi doğal olarak üniversitelerdeki paralı eğitim sorununa, anti-demokratik uygulamalara, fırsat eşitsizliklerine, bilimsel olmayan ders müfredatlarına çözüm arayan bir proje değildir.

Bu uydurma “mükemmellik”in ardında net bir biçimde eğitime ayrılan kısıtlı bütçenin sermayenin ihtiyaçlarına peşkeş çekilmesi amacı vardır. “Artı değer” yaratmakla üniversiteleri sermayenin arka bahçesi olarak gören, AR-GE çalışmalarını bu doğrultuda değerlendiren, kısacası toplumun değil, sermayenin çıkarları doğrultusunda bilim üretilmesini esas alan sermaye devletinin üniversitelerdeki temsilcisi YÖK için “Mükemmeliyet Üniversiteleri”nin iyi kurgulanmış bir proje olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bugün üniversite öğrencileri için barınma, ulaşım, yemek gibi temel ihtiyaçlar yakıcı bir sorun olarak dururken, 4-5 üniversitenin seçilerek, tüm olanakların bu üniversitelere aktarılmasının geleceksizliğe mahkum edilen üniversite öğrencilerinin hiçbir sorununa çözüm üretemeyeceği açıktır. Zaten açıkça görülebileceği gibi, “Mükemmeliyet Üniversiteleri”nin hizmetine sunulacak imkanların o üniversitelerde okuyan öğrencilerin eğitim sorunlarına hiçbir yanıtı olmayacaktır. Aksine o üniversiteler gitgide sömürünün yoğunlaştığı, kapılarını emekçi çocuklarına kapatan kurumlar olacaklardır.

“Pazar temelli üniversite” modelinin hayata geçirilmesi için mükemmel çözüm: “Mükemmeliyet Üniversiteleri”

YÖK düzeninin son kandırmacası “Mükemmeliyet Üniversiteleri”nin temeline bakıldığında, köklerinin 1994 yılında TÜSİAD’ın daha sonra YÖK başkanlığına gelmiş olan Kemal Gürüz önderliğinde hazırlattığı “Türkiye’de ve Dünya’da Bilim ve Teknoloji” isimli raporunda olduğu görülmektedir. Bu raporda döneminin üniversite sistemine dair “devlet otoritesine dayanan bürokratik yapılanma” ve “akademik oligarşi” gibi tanımlamalar kullanılmış, buna karşılık olarak da, üniversite-sanayi işbirliğine dayanan “pazar temelli üniversite” modeli önerilmiştir.

2004 yılı Temmuz’unda TÜSİAD başkanı Ömer Sabancı, TÜSİAD’ın düzenlediği “Yüksek Öğretim, Bilim ve Teknoloji’de Yeni Yönelimler” isimli seminerdeki konuşmasında TÜSİAD’ın 1994’ten 2004’e kadar tasarısını yaptığı üniversite modelini şöyle özetlemiştir:“Bilgi tabanlı ekonominin daha kaliteli işgücü talebi ve bilgi stokundaki hızlı değişimin sonucu olarak gündeme gelen ömür boyu eğitim de dünyada yükseköğretime olan talebi artırmakta ve yükseköğretimi önemli bir ticari faaliyet haline getirmektedir… Üniversiteler de globalleşme sürecine uygun olarak yeniden şekillenmektedir. Bu yeniden şekilenmede çeşitlilik ve esneklik iki önemli karakteristik olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim çeşitlilik ve esnekliği bünyesinde en geniş anlamda barındıran anglo-sakson yükseköğretim kurumları bugün en çok tercih edilen yükseköğretim sistemini oluşturmaktadır…” TÜSİAD’ın yönlendirmesiyle YÖK’ün üniversitelere yönelik temel bakış açısını yansıtan bu açıklamalara bakıldığında “pazar temelli üniversite” modelini oluşturmada “Mükemmeliyet Üniversiteleri”nin mükemmel bir çözüm getirdiği görülecektir. Kısacası “Mükemmeliyet Üniversiteleri” gibi albenili tanımlamalarla sermaye düzenin sözcüleri bir kez daha pervasızca kitlelerin beynini bulandırmak istemektedir. Dünya standartlarına uyum, üretimin arttırılması, kalitenin yükselmesi gibi kavramlarla çizilen bu ikiyüzlü tablonun gerçekte neyi ifade ettiği ise net bir şekilde ortadadır. Kamu kaynakları ve olanakları pervazsızca sermayenin talanına açılmaktadır. Üniversiteler kapitalizmin ücretli kölelerinin yetiştiği, sermayenin toplama kamplarına dönüştürülmek istenmektedir. Bizlere düşense bu ikiyüzlü “mükemmelliğe” karşı örgütlü mücadeleyi yükseltmektir.

7


Kamuda grev, üniversitede-lisede boykot gerçekleşti!

Genel grev, genel boykot, genel direniş!

Kamu emekçilerinin önünde bir günlük uyarı grevini aşan bir mücadele hattıyla yürümek sorumluluğu durmaktadır. Kamu emekçileri, “Kazanana kadar grev, kazanana kadar mücadele!” bakışıyla hak arama mücadelesini büyütmelidir. Üniversite ve lise öğrencileri ise, üniversitelerde artarak süren ticarileşme saldırıları ve artan baskı koşullarına karşı birleşik bir çalışma yürütmelidir. Açığa çıkan tepkileri de militan eylemlerle ve ileri biçimlerde ortaya koymalıdır.

8

Kamu emekçileri mücadelesi ‘89 Bahar Eylemlikleri'nin ardından işçi sınıfının mücadele dinamizminin bir parçası olmuş ve ondan aldığı güçle birlikte yükselişe geçmişti. Ancak kamu emekçileri hareketi uzun zamandır durgunluk içindedir. Sahte sendika yasası ve bu yasanın beslediği uzlaşmacı sendikacılık anlayışı, kamu emekçilerin mücadelesini yasal sınırlar içerisine hapsetti, sendikaları bürokratik birer araç haline getirdi. Yıllardır yapılan ve her defasında kamu emekçilerinin aleyhine sonuçlanan toplu görüşmeler ve bunun karşısında sendika yönetimlerinin aldığı tutumun hemen hemen aynı olması, kamu emekçilerinin gözünde KESK, Kamu-Sen ve Memur-Sen’i aynılaştırmaktaydı. Elbette yaşanılan bu durum, bugünkü işçi-emekçi hareketi veya genel toplumsal mücadelenin geriliğinden bağımsız değil, dahası bunun bir yansıması ve sonucudur.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen kamu emekçilerinin böylesi bir süreçte “Grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkı” talebiyle daha özgür, eşit ve adil bir hayat için 25 Kasım’da grev kararı alması önemli bir adımdı. Emekçilerin başta eğitim, sağlık, ulaşım, büro, yerel hizmetler ve bayındırlık olmak üzere birçok alanda iş bırakarak bir günlük bir uyarı grevi gerçekleştirmesi ve KESK’in yaptığı açıklamaya göre katılımın % 90’a varması sınıf mücadelesi açısından gayet anlamlı ve başarılıdır. Yapılan grevle birlikte bir kez daha uzun bir süreden sonra işçilerin-emekçilerin gündemine “genel grev” girmiştir. Diyarbakır’dan Tokat’a , Kastamonu’dan Batman’a kadar birçok ilde emekçiler iş bıraktı ve grev halayları çekti.

Düzen cephesi adına Tayyip Erdogan’ın daha grev başlamadan grevi karalaması ve hukuk dışı olduğunu söylemesi greve katılım sayısını azaltmamış, tersine daha da arttırmıştır. Başbakanın henüz grev başlamadan greve katılacakları tehdit etmesi ve grevden sonraki günlerde de bu tehditlerine devam etmesi ve sonrasında Tekirdağ’da greve katılan 400 eğitim emekçisine soruşturma açılması, sermaye düzenin sınıf mücadelesinden korkusunu bir kez daha ortaya sermiştir. Ancak gelinen aşamada KESK’in açılan soruşturmalara karşı yaptığı açıklamanın dışında eylemli bir tepki verememesi bu süreç açısından büyük bir eksikliktir. 25 Kasım’da KESK ve Kamu-Sen’in yaptığı bir günlük uyarı grevi çağrısına DİSK, Türk-İş, TTB, TMMOB, Eczacılar Birliği ile birlikte birçok devrimci, demokrat örgüt de destek vermiş, grev alanında bulunmuştur.

Birçok eksiğiyle birlikte bu süreci sırtlayan, iş yerlerinde ve sendikalarında bir hareketlilik yaratmak isteyenler, öncelikle öncü, devrimci kamu emekçileridir. Kamu emekçilerinin uzun süredir üzerinde taşıdığı ölü toprağını 25 Kasım gibi bir süreçte silkelemesi, sınırlı bir çabaya rağmen on

binlerce kamu emekçisinin sokağa dökülmesi, kamu hareketi açısından umut vericidir. Elbette bu süreci daha ileriye taşımak, uyarı grevini süresiz iş bırakama eylemine dönüştürmek 25 Kasımlar’ı 26 Kasımlar’a taşımakla mümkün olacaktır.

Kamudaki greve üniversitelerden boykot çağrısı yükseldi

Bu süreçte üniversitelerdeki çeşitli gençlik örgütleri, dersleri boykot ederek ve sürece kendi gündemlerini taşıyarak kamudaki uyarı grevine destek oldular. İstanbul başta olmak üzere Ankara, İzmir, Kocaeli, Eskişehir, Trabzon, Adana vb. birçok ilde üniversiteliler greve kendi talepleriyle kitlesel katılım sağladılar.

Genç-Sen bulunduğu yerellerde yaptığı çalışmalar üzerinden süreci örerken, boykot çağrısının merkezine ulaşıma yapılan % 20-30 arasındaki zamları koydu. Bununla birlikte okullarda öğrencilere dönük taciz, polisin ve ÖGB’nin uyguladığı şiddet, okuldan atma ve soruşturmalar, harç zamlarına karşı eyleme katılan Genç-Sen’li 40 öğrenciye açılan dava ve Genç-Sen’in kapatma davası gibi gündemler üzerinden çalışmalar yürüttü. Genç-Sen greve “Boykot, işgal, direniş!” şiarını taşıdı. Öğrenci Kolektifleri ise bulunduğu alanlarda “AKP’yi uyarıyoruz. Kamuda grev üniversitede boykot var”, “Parasız eğitim, güvenli gelecek, insanca yaşam” şiarlarını öne çıkararak greve destek verdi. Ayrıca Çukurova Üniversitesi’nde grev çalışması yapan Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Kolektifleri, Emek Gençliği ve TKP’li Öğrenciler’e özel güvenlik ve polis müdahale etti, 8 öğrenci gözaltına alındı. Liseli gençlik ise dersleri boykot edip liselerde başlatılan eylemlerle alanlara aktı. Liseli gençliğin kitlesel katılımı oldukça dikkat çekiciydi.

Öğrenci gençliğin son yıllardaki parçalı, dağınık ve geri tablosuna rağmen üniversitelerden bir günlük greve verilen destek elbette anlamlıdır. Ancak geriye dönüp baktığımızda birçok üniversitede yapılan boykot çağrılarının ne altı doldurulabilmiş, ne de uygun bir çalışma sergilenmiştir. Yapılan çağrı birçok üniversitede söylem düzeyini aşamamıştır. Öğrenci gençlik açısından işlevsel bir aracın altını dolduramamak, günün gereklerini görememek 25 Kasım’ın zayıf kalan yanı olmuştur. Kamu emekçilerinin önünde bir günlük uyarı grevini aşan bir mücadele hattıyla yürümek sorumluluğu durmaktadır. Kamu emekçileri, “Kazanana kadar grev, kazanana kadar mücadele!” bakışıyla hak arama mücadelesini büyütmelidir. Üniversite ve lise öğrencileri ise, üniversitelerde artarak süren ticarileşme saldırıları ve artan baskı koşullarına karşı birleşik bir çalışma yürütmelidir. Açığa çıkan tepkileri de militan eylemlerle ve ileri biçimlerde ortaya koymalıdır.


Avrupa’da öğrenci eylemlilikleri ve amfi işgalleri üzerine

“Biz buradayız! Haykırıyoruz! Çünkü geleceğimizi çalıyorsunuz!”

Son dönemde Avusturya’da başlayan öğrenci eylemlilikleri hızla Avrupa’nın birçok ülkesine yayılmıştır. Öğrenciler eğitim koşullarının iyileştirilmesi, öğrencilerin üniversitelerde daha fazla söz hakkına sahip olması gibi birçok taleple onlarca amfiyi işgal etmiş durumdalar. Eğitim sisteminin değiştirilmesi talebiyle ayaklanan Avusturya gençliğine Almanya’dan üniversite öğrencileri de aynı amaçla destek vermiş ve eylemlilikler artarak devam etmiştir. Öğrencilerin başlıca talepleri eğitime daha fazla bütçe ayrılması, üniversitelerin demokratikleştirilmesi, harçların kaldırılması ve müfredatların hafifletilmesidir. Almanya Eğitim Bakanı Anette Schavan, geçtiğimiz haftalarda 16 eyaletin eğitim bakanlarına yaptığı çağrıda, eyaletlerin eğitim reformunu uygulamasını istemiştir. Ancak, Schavan’ın uygulanmasını istediği reform, öğrencilerin şikayet ettiği düzenlemelerin birçoğunu içermektedir.

Hükümetlerin bu tutumları üzerine başta Avusturya’nın Viyana kenti olmak üzere Almanya’nın Münih, Berlin kentlerinde amfi işgalleri artarak devam etmiştir. Son olarak Avusturya’da yapılan protestolar kapsamında 20 bin öğrenci alanlara çıkmış ve parasız eğitim taleplerini yükseltmişlerdir. Daha sonra lise yüksekokul öğrencileri de kitlesel bir şekilde bu mücadelenin içerisinde bulunmuşlardır. İtalya ve Fransa’da da on binlerce kişinin katıldığı parasız eğitim ve demokratik üniversite talebinin haykırıldığı eylemler gerçekleştirilmiştir. Avrupa gençliği aynı zamanda eğitim sistemini gittikçe paralılaştıran ve tek tipleştiren Bologna sürecinin durdurulmasını da talep etmektedirler. İşgal eylemleri 17 Kasım’dan itibaren daha da hızlı yayılmıştır. Braunschweig, Nürnberg-Erlangen, Bonn, Augsburg Üniversiteleri’nde, öğleden sonra ise Passau ve Nürnberg’de 500’er kişilik gruplar amfileri işgal etti. Düsseldorf’ta 3 bin öğrenci yürüdü. Freiburg’da 6 bin öğrenci büyük bir yürüyüş gerçekleştirdi. IG metal sendikası da üyelerini bu eylemi desteklemeye çağırdı, eylemden sonra 500 öğrenci amfiyi işgal ederek eylemlerinin süreceğini açıkladı. Amfi işgali süren Münih’te 10 bin öğrenci sokaklara çıkarak taleplerini dillendirdi. Wiesbaden’de 10 bin

öğrencinin katıldığı yürüyüşe Eğitim ve Bilim Sendikası (GEW) da destek vererek öğretmenleri greve çağırdı. Öğretmenler ve öğrenciler birlikte taleplerini haykırdılar. Stuttgart, Essen, Berlin gibi birçok kentte de on binlerce öğrencinin katıldığı eylemler ve amfi işgalleri yapıldı.

Verilen bu meşru ve militan mücadele yalnızca Avrupa’daki üniversitelerin koşullarının iyileştirilmesi için değil bütün dünyada eğitim sisteminin herkesin yararlanacağı bir biçimde değiştirilmesi içindir. Eğitim hakkı en temel haktır ve herkesin eşit bir şekilde yararlanabilmesi gereken bir hizmet olmalıdır ancak eğitim sistemimize baktığımızda sermayenin en karlı rant alanlarının başında geldiğini görmekteyiz. Ödediğimiz milyarlarca harç, kitap, bağış paraları, barınma sorunu, faiziyle ödediğimiz kredi, burslar ve buna benzer çeşitli saldırılar eğitimin ticari bir meta olarak görüldüğünün en dolaysız ispatıdır. Bugün Türkiye’de de diğer ülkelerde olduğu gibi eğitimdeki neo-liberal saldırılar hız kazanmıştır; eğitim metalaşma evresini tamamlamıştır. Artık eğitim sadece satın alma gücü olanların ve bu gücü sonuna kadar zorlayanların yararlandığı bir lüks haline gelmiştir.

Avrupa’daki öğrenci eylemlerinin ve işgallerinin temelini oluşturan talepler sadece orasıyla sınırlı değildir. Başka bir eğitim sisteminin mümkün olduğunu savunan öğrenci gençlik “Bu bizim üniversitemiz!” diyerek eğitiminin satılık olmadığını tüm dünyaya haykırıyorlar. Avrupa öğrenci gençliği bugün bu talebi ve fiili meşru mücadeleyi beyinlere kazımaktadır. Bu yüzden de eşit, parasız, bilimsel, nitelikli ve anadilde eğitim hakkı için mücadeleyi yükseltmek gençliğin en yakıcı ihtiyacı ve görevidir. Eğitimin ticarileştirilmesi ve öğrencilerin müşterileştirilmesi saldırılarını duvara çarptırmak için devrimcileşmenin ve meşru mücadelemizi büyütmenin tam zamanıdır. Bugün Avrupa’da militan bir tarzda ilerleyen süreci kendi coğrafyamızda kendi üniversitelerimizde işletebilmemiz gerekir. Dönem başında harç zamlarına karşı yapılan eylemliliklerle zamlar büyük oranda geri çekildi. Bunu kazanım olarak değerlendirmenin yanı sıra sürece yayarak paralı eğitime karşı mücadele için seferber olunmalıdır.

Avrupa’daki öğrenci eylemlerinin ve işgallerinin temelini oluşturan talepler sadece orasıyla sınırlı değildir. Başka bir eğitim sisteminin mümkün olduğunu savunan öğrenci gençlik “Bu bizim üniversitemiz!” diyerek eğitiminin satılık olmadığını tüm dünyaya haykırıyorlar. Avrupa öğrenci gençliği bugün bu talebi ve fiili meşru mücadeleyi beyinlere kazımaktadır. Bu yüzden de eşit, parasız, bilimsel, nitelikli ve anadilde eğitim hakkı için mücadeleyi yükseltmek gençliğin en yakıcı ihtiyacı ve görevidir.

9


Katsayı tartışmalarından dökülen burjuva eğitim sistemidir! Ülkenin gündemine Danıştay, YÖK ve Tayyip Erdoğan arasında bir tartışmaya ve karşılıklı dalaşmaya varan bir katsayı tartışması dayatıldı. Katsayı tartışmasında kendi çıkar hesaplarıyla hareket eden her iki taraf da bizleri kandırmanın ve kendilerini haklı çıkartmanın derdindeler. Ancak tüm tartışmalar bugünkü özel mülkiyete dayalı kapitalist sistemin bize dayattığı burjuva eğitim istemine ucundan bile dokunmuyor.

ÖSS ve AOBP ile dayatılan geleceksizlik

On yıllardır ÖSS sistemi ve AOBP ile burjuva eğitim sisteminin temelinde var olan eşitsizlik, işçi emekçi çocuklarına üniversite kapılarının kapatılmasının birer aracı olarak kullanılmaktadır. Liselerde verilen eğitimin niteliksizliği ve anti-bilimsel oluşu, ezberci bir eğitim alıyor olmamız, daha ilk öğretimden başlayarak, lise ve üniversitelerde sınıfsal farklılıklara göre okulların farklılaşması ile hangi sınıfa mensupsan onun bu sistemdeki geleceği kadar gelecek imkanın olduğu gerçeği yüzümüze vuruluyor. Parası olanın iyi okullara giderek daha “nitelikli” eğitim aldığı bir düzende yaşıyoruz. Üniversiteye girebilmenin dershanelere, özel derslere ne kadar para döküldüğüyle orantılı olarak değiştiği, tamamen ezbere dayalı, bilgi, zekâ veya yetenek değil, paranın ölçüt olduğu bir sınav sistemiyle karşı karşıyayız. Bu sınav sistemi de bozuk eğitim sisteminin ve çürüyen düzenin

bir aynasıdır esasında. AOBP ile karşımıza çıkartılan iyi liselerden mezun olanlar daha yüksek puan alırlarken, notlarımız ne kadar iyi olursa olsun, burjuva kıstaslara göre kötü okullardan mezun olanlar daha düşük puan alıyorlar. Esasında eğitimin niteliksizliğinin bir diğer aynası da açıkta kalan binlerce okul birincisinin varlığıdır. Okullarda verilen eğitim o kadar niteliksiz ki okul birincisi olmak bir üniversiteyi kazanmaya yetmiyor.

Katsayı tartışmalarıyla koparılan sahte fırtına

Tüm bu adaletsizliğin ortasında adalet getireceğini iddia ederek birbirleriyle dalaşanlar, bizleri çözümsüzlüğe mahkum etmek istiyorlar. Gerçek adaletsizliği ve eşitsizliği kendi katsayı tartışmaları ile gizlemeye çalışıyorlar.

Yıllardır uygulanan katsayı sistemi düzen içi çatışmada varılan dengenin bir ifadesiyken, bugün bu denge bozulmaya çalışılmaktadır. Danıştay'ın, YÖK'ün üniversiteye giriş sınavında katsayı uygulamasını kaldırılması yönündeki kararının yürütmesini durdurması ile ilgili olarak Başbakan Erdoğan “Bu karar tamamıyla ideolojik bir karardır” demektedir. Doğrudur, ancak yetersiz bir tespittir. Burjuva hukuku her alanda olduğu gibi, katsayı tartışmalarında da ideolojik kararlar almaktadır. Bu ideoloji sürekli olarak işçi sınıfının karşısında, burjuva klikleri arasındaki dengenin ifadesi

10

bir ideolojidir esasında.

Dinci parti, sözcüsü olduğu sermaye çevrelerinin çıkarlarını hükümet olma avantajıyla en iyi şekilde savunmaya, bunun kendisine kazandırdığı olanakları en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmaktadır. Yıllardır dinci gericiliği kullanarak yaratığı seçmen tabanının isteklerini yerine getirme çabasındadır. Bir dönem türban üzerinden yapılan tartışmalar, şimdi de katsayı sorunu üzerinden yürütülmektedir. YÖK, görünürde katsayılardaki adaletsizliği gidermek ve eşitlik adına katsayıları eşitlemeye çalışmaktadır. Bu, dinci parti açısından imam hatip liselerinden mezun olanların üniversitelerde farklı bölümlere girmesinin önünü açacaktır. Mesele gençliğin gelecek isteğine yanıt oluşturmak değil, tabanının desteğini yitirmemek ve şu anda düzen içi taraflaşmadaki avantajlı konumunu korumak, geliştirmek ve dinci gericiliğin etkisi altına yetiştirilen gençliği toplumun daha yaygın bir kesiminde var etmektir. Bu yüzdendir ki Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Deniz Baykal gibi burjuva siyasetçiler fırtınalar

koparmaktalar. Bülent Arınç; “Bayramdan sonra ne Danıştay kalacak, ne Bülent Arınç” diyerek tartışmayı bir ölüm kalım meselesi gibi algılatma derdindedir. Böylece esasında toplum nezdinde taraflaşmada dinci partinin elini güçlendirmeye çalışmaktadır.

Tayyip Erdoğan, “karar ideolojiktir” ve “olayın muhatabı YÖK’tür” diyerek, YÖK’teki etkinliklerini kullanma derdindedir. Baykal ise “Teknik eğitim konusu olarak değil, siyasi çatışma konusu olarak ele alındı. Konunun tümü zaten ideolojik” sözleriyle esasında herkesin peşinde olduğu siyasal rantı açıklarken, kendisi de tartışmadan rant kapma derdindedir.

Tek çözüm, kendi geleceğimiz için ayağa kalkmakta!

On yıllardır eğitimdeki eşitsizliği çözme konusunda ne YÖK, ne AKP, ne CHP, ne de Danıştay adım atmıştır. Yıllardır katsayılardaki eşitsizlik üzerinden yürütülen tartışmayı da bir ranta çevirmeye çalışmaları doğaldır. Katsayı tartışmaları nasıl sonlanırsa sonlansın, tek çözümün burjuva eğitim sistemini ve onu var eden kapitalist düzeni ortadan kaldırmakta olduğu her adımda yeniden görülmektedir. Bunun için düzen cephesinin sahte fırtınalarına karşı ellerimizi birleştirerek, onları silip süpürecek fırtınaları yaratmalıyız.


Kapitalizm krizi içinde debelenirken, fatura işçi ve emekçilere kesiliyor!

Ulaşım zamları geri çekilsin!

Kapitalist krizle beraber işsizlik artıyorken, sömürü düzeninin kronik bir hastalığı olan açlık ve sefalet ölümcül bir hızla yayılıyorken, zorunlu ihtiyaç maddelerine zam üstüne zam yağıyor. Her geçen gün biraz daha pahalılaşan hayat koşullarıyla beraber kapitalizm, asgari ücrete tabi çalışan büyük çoğunluğa sefaletten ve karanlıktan başka bir gelecek vaadetmiyor. Asgari ücret 16 yaşından büyükler için (çocuk işçilerin emek gücüne biçilen fiyat daha da az) 01 Ocak 2009 ile 30 Haziran 2009 tarihleri arasında net 477,18 TL olarak uygulandı. 01 Temmuz 2009 itibaren uygulanmaya başlayıp 31 Aralık 2009 tarihine kadar geçerli olan miktar ise net 496,53 TL. İki dönem arasında yalnızca %4’lük (19,35 TL’lik) bir artış söz konusu. 2010 içinse bütçede %3’lük bir artış öngörülmüş bulunuyor.

Buna karşılık hayatımız ne kadar zamlanmış dersiniz? Konut giderleri arasında 2008’den bu yana %50.56 ’ya varan zam oranıyla elektrik en çok zamlanan kalem. Asgari yaşam standardı için gerekli olan 230 kilovat saatlik elektrik tüketimi bir ailenin faturasına yansıdığı zaman, 2008’den bu yana yapılan zamlar nedeniyle elektrik faturasındaki artış miktarı 25.6 TL. Aynı dönemler itibarıyla diğer kalemlere bakıldığında elektrik sonra fiyatı en çok artan kalemleri %18.35 ile kömür, %16.93 ile doğalgaz ve %16 ile su faturası oluşturuyor. Görüldüğü gibi asgari yaşam koşulları için ödememiz gereken paranın artış hızı maaşlarınkinden kat be kat fazla. Zamlar bu kadarla bitmiyor. Üniversite harçlarına yapılan %8’lik zamla işçi emekçi çocuklarına üniversite kapıları kapatılıp, onlar da eğitimlerini tamamlayamadan asgari ücrete tabi çalışmaya mahkum ediliyor. Bu parayı ödeyerek eğitimini devam ettiren birçok öğrenci ise zamlanan hayat gerçeğinin bir sonucu olarak insanlık dışı koşullarda yaşamak zorunda kalıyor. Bunlar yetmezmiş gibi son olarak ulaşıma da fahiş oranda zam yapılarak krizin faturası yine işçilere, emekçilere, öğrencilere kesildi. Metrobüste tam bilet 1,5 liradan 2 liraya, indirimli bilet 85 kuruştan 1 liraya yükseltildi. Aylık Mavi AKBİL’deki biniş sınırı 200’den 160’a indirildi. Ayrıca metrobüse her binişte 2 kontör düşüyor. Böylece Mavi AKBİL’in kullanımı metrobüslerde fiilen 80’e düşürülmüş oldu. Daha önce bir ay içinde sınırsız kullanımı olan Mavi AKBİL’in önce 200 kontörle sınırlandırılması, sonra da bunun 160’a düşürülmesi, Mavi Kart uygulamasının adım adım kaldırılması anlamına geliyor. Nitelikli, güvenli, hızlı toplu ulaşımın bir kamu hizmeti olarak verilmediği yetmiyormuş gibi, bir de emekçilerin asgari ücretin neredeyse çeyreğini vererek kullandıkları bu kazanım sinsi bir şekilde gasp ediliyor. Tam dinci partiye yaraşır bir taktik. Ayrıca, sayının

düşürülmesi, sermaye iktidarı adına işleri yürüten AKP’nin, mevzubahis kâr olunca nasıl kurnaz bir bezirgana dönüştüğünü de bir kez daha gösteriyor. Örneğin % 25 gibi görünen bu zam, aslında çok daha fazla bir fiyat artışı demek. Çünkü 160 kontörün bitmesi halinde, ayın geri kalanı için akbile 40 kontör daha yüklenemeyeceğine göre mecburen akbillere para doldurularak seyahat edilecektir. Bu da çok daha ciddi bir maddi yük ortaya çıkaracaktır. Öğrenciler için ulaşım zaten büyük bir sorun. Öğrencilerin büyük çoğunluğu devletin sağlaması gereken barınma imkânından yoksun olduğu için ev tutuyor. Bu durum okulların çevre semtlerinde kiraların neredeyse ikiye katlanmasına neden olduğundan, büyük çoğunluk için buralarda ev tutmak olanaksız hale geliyor. Bu yüzden kiraların nispeten daha uygun olduğu uzak semtlerde ikamet etmek zorunda kalınıyor. Bu da sabah ve akşamları kalabalık ve yoğun trafik nedeniyle cehennem koşullarında yapılan ve birden fazla vasıtayı mecbur hale getiren bir seyahat demek oluyor.

Aynı durum merkezi yerlerde yer alan kimi kurumlarda asgari ücretle çalışan işçi emekçiler için de geçerli. İstanbul’da yaşayan ve daha ekonomik olduğu için aylık akbil kullanan büyük çoğunluğun her gün seyahat etmek zorunda oldukları iş yerlerine, okullarına en az iki vasıtayla gittikleri düşünüldüğünde, ayda asgari 120 vasıta yapılıyor. Buna bir de boğaz geçişlerinde çift bilet uygulaması ve çeşitli gereksinimler nedeniyle yapılan bir takım seyahatler eklendiğinde, büyük çoğunluk için aylık biniş sayısı 180-200’ü buluyor.

Bu zamlar ulaşım hizmetinin daha nitelikli hale getirilmesinin sonucu mu, yoksa krizin yarattığı maddi hasarı işçi ve emekçilerin cebinden çıkarmayı hedefleyen zamlar mı? Cevap tabi ki ikincisidir. Nitelikli, güvenli ve hızlı ulaşım konusunda atılabilecek somut adımlar varken, bu adımlar yaratacakları maddi yük nedeniyle senelerdir atılmamış, sorunlar kanıksatılmıştır. Duraklarda uzun süre otobüs beklemek, bazı hatlarda uzun bekleyişe rağmen otobüse binememek, günün belli saatlerinde milim milim ilerleyen İstanbul trafiğinde balık istifi seyahat etmek artık sıradan şeyler. Yetmezmiş gibi bir de en doğal haklarımızdan biri olan nitelikli ulaşım hakkımızı gasp edenlere, miktarı sürekli artan paralar ödemek zorunda kalıyoruz. Şimdi önümüzde “Ne yapacağız?” sorusu duruyor. Zam saldırılarına boyun eğip, kapitalist krizin faturasını ödemeye devam edecek miyiz? Her geçen gün daha berbat hale gelen insanlık dışı yaşam koşullarına mahkum edilmeyi kabullenecek miyiz? Yoksa başkaldırıp insanca yaşam hakkımız için mücadele mi edeceğiz?

Daha önce bir ay içinde sınırsız kullanımı olan mavi akbilin önce 200 kontörle sınırlandırılması, sonra da bunun 160’a düşürülmesi, Mavi Kart uygulamasını adım adım kaldırmak anlamına geliyor. Nitelikli, güvenli, hızlı toplu ulaşımın bir kamu hizmeti olarak verilmediği yetmiyormuş gibi, bir de emekçilerin asgari ücretin neredeyse çeyreğini vererek kullandıkları bu kazanım sinsi bir şekilde gasp ediliyor.

11


Tıp eğitimi yeni uygulamalarla daha da niteliksizleşiyor!

Öğrenci sayısındaki artış derslik bulma sıkıntısının yanı sıra laboratuar vb. gibi tıp eğitimi için gerekli olan birçok bileşenin yetersiz kalmasına sebep olmakta bu da tıp eğitiminin kalitesini düşürmektedir. TTB’nin Ekim 2008’de Sağlık Emek Gücü Raporu’na göre ülkemizde 109.446 hekime gereksinim vardır. Ki bu miktar bir yılda verilecek mezunlarla dahi tamamlanabilmektedir. Tüm bunlar gösteriyor ki kontenjan artışındaki asıl amaç hekim gereksinimini karşılamak değil hekim işsizliği oluşturarak hekim emeğinin ucuzlatılmasıdır.

12

Türk Tabipleri Birliği Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu’nun (TTB-UDEK) 30’uncu genel kurulu 7 Kasım 2009 tarihinde Ankara’da yapıldı. Tıp fakültelerindeki kontenjan artışı ve bunun olumsuz etkileri üzerine tartışmaların yürütüldüğü genel kurulda, aslında tüm bunların piyasalaştırma süreci içinde oluşturulduğu dile getirildi. Tıp fakültelerindeki kontenjan artışı tıp eğitimine zarar verecektir. Ortada ciddi bir altyapı sorunu vardır. Öğrenci sayısındaki artış, derslik bulma sıkıntısının yanı sıra laboratuar vb. gibi tıp eğitimi için gerekli olan birçok bileşenin yetersiz kalmasına sebep olmakta, bu da tıp eğitiminin kalitesini düşürmektedir. TTB’nin Ekim 2008’de Sağlık Emek Gücü Raporu’na göre ülkemizde 109.446 hekime gereksinim vardır. Bu miktar bir yılda verilecek mezunlarla dahi tamamlanabilmektedir. Tüm bunlar gösteriyor ki kontenjan artışındaki asıl amaç hekim gereksinimini karşılamak değil, hekim iş sizliği oluşturarak hekim emeğinin ucuzlatılmasıdır. Düzen kurumlarının oynadığı bu ucuz oyunlar, insan hayatını ilgilendiren sağlık alanında ciddi sorunlara yol açacaktır. Bir ülkedeki sağlık sorunlarının çözümünde tıp eğitiminin kalitesi büyük önem taşımaktadır. Tıp eğitiminin kalitesinin düşmesiyle sonuçlanacak bu süreç, insan sağlığı üzerinde büyük olumsuz etkilere yol açacaktır. Dolayısıyla ülke sağlığı üzerinde de…

Tıp eğitimi uzun ve zor bir yoldan geçmeyi gerektirir. Sonuçta insanlar kendilerini hekimlere emanet etmektedirler. Ancak bugün devlet üniversiteleri bünyesindeki tıp fakültelerinin mevcut durumunun nitelikli ve bilimsel bir eğitimin gereklerini karşılamada eksikleri olduğu açıktır. Mevcut eksiklikleri giderme yolunda hiçbir adım atılmazken, bugün kontenjan artırımına gidilmesi kabul edilemezdir. Kontenjan artırımının eğitim kalitesinin düşmesinden başka bir anlamı yoktur. Ayrıca eğitim ve araştırma hastanelerinin özel işletmeler haline dönüştürülmesi yönünde atılan adımlar da asıl amaç olan eğitimi ikinci plana atmaktadır. Bu dönüşümlerle hastaneler işletmelere dönüşecek, işletmeler arası rekabet ortamı oluşacaktır. Dolayısıyla hekim işsizliği artacak, hekim emeği ucuzlayacaktır. Oluşan bu tablo sermaye düzeninin insana ve insan sağlığına verdiği değeri bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Sermaye düzeni için “rant sağlama” kapısı olarak görülen ve bu doğrultuda hızla dönüştürülmeye çalışılan diğer kamusal hizmetler gibi, “sağlık” alanı da iştah kabartıcı bir alandır. Düzen kirli ellerini sağlık alanına uzatmaktan ve insan sağlığını ikinci plana atmaktan çekinmemektedir. Bu doğrultuda kamusal bir hizmet olması gereken sağlık hizmetinin özelleştirilmesi yönünde hızla adımlar atılırken, eğitim ve araştırma hastaneleri de bundan nasibini almaktadır. Sağlık Bakanlığı’nın sağlık hizmetini piyasalaştırması gibi, sermaye düzenin bir başka temsilcisi olan YÖK de tıp eğitimindeki kontenjan artışı vb. düzenlemelerle aynı amaç doğrultusunda hareket etmektedir. Tüm bunlar göz önünde tutulduğunda tıp eğitimi üzerinde oynanan oyunlar tesadüf değildir. Bizler de sağlık alanında yaşanan tüm saldırıları bu bütünlükte ele almalı, kontenjan artırımı ve tıp eğitiminin niteliksizliği karşısında sözümüzü söylerken “Herkese parasız ve nitelikli sağlık!” talebini yükseltmeliyiz.

Tıp Fakültesi’nden bir EG okuru


Sermaye Avukatlık Mesleğini İhtiyaçlarına Göre Düzenliyor…

Sistemin saldırılarına karşı birleşik mücadeleye!

2006’da yürürlüğe giren, daha sonra yürürlüğü durdurulan avukatlık sınavı tekrar gündemde. Anayasa Mahkemesi’nin 15.10.2009 tarihli kararıyla 5588 sayılı yasa iptal edilmiş, avukatlık sınavı ve birçok düzenleme gündeme gelmiştir. İptal ile birlikte yeni yasanın gelmesi ise çok yakındır. Yeni yasa çok büyük ihtimalle 2006’da sermayenin ihtiyaçları için çıkarılmış olan yasanın benzeri olacaktır.

Bildiğimiz gibi sermaye çıkaracağı her yasa öncesi (ki bunların hepsi işçi-emekçi düşmanı yasalardır) uşaklarını bu yasaların gerekliliği üzerinden konuşturmaktadır. Bu uşaklar da yasayı şirin göstermek için her türlü yalana ve iftiraya başvurmaktadır. Bu kişiler avukatlık sınavına karşı çıkanları, mesleğe dahil olmanın kolaylığından yararlanmakla, avukatların yaşamlarını, çalışma şartlarını zorlaştırmakla suçlamaktadırlar. Aynı zamanda yasanın piyasacılığa yol açmayacağını fütursuzca söylemektedirler. Ayrıca bu sınavın dünyada sadece Türkiye’de ve Arjantin’de yapılmadığını belirterek, bir an önce ülkemizde de yapılmasını istemektedirler. Sınavla avukatlık mesleğinin kalitesini artacağını belirtenler, yasanın sadece ve sadece sermayeye hizmet edeceği gerçeğini ise gizleyememektedir. Bugünkü koşullarda bile sömürü altında (sigortasız, düşük ücretle, normalin üstünde çalışma saatlerinde) çalışan stajyer avukatlar sınavı kazanamayınca sermayeye uzun bir süre daha hizmet edeceklerdir.

Sınavla sermayeye sayısız sömürü alanı da açılacaktır. Hazırlık kursları, dershaneler bu ortamdan beslenecek, sınavı kazanamayanlar sermayeye ucuz işgücü olacaklardır. Sermayeye milyonlarca liralık rant alanı açılacaktır. İşsizlik ise bu düzenlemenin hiç unutulmaması gereken diğer yanı. Örneğin yasayla arabuluculuğun avukat olmayanlarca da yapılabilmesi, yasanın neye hizmet ettiğini gösteriyor. Avukatlık mesleğinde kalitenin düştüğünü iddia edenler neden bir yandan da hukuk fakültelerinin kontenjanlarını arttırmaktadırlar? Ya da sınava meşruluk sağlamak adına, sınavın staj eğitimiyle ilgili olmasının getirdiği eşitsizlikleri (iller arasında yapılan staj eğitimleri arasındaki farklar) görmemekte midirler? Sınavın kaliteyi arttıracağını söyleyenler hakimlik ve savcılık sınavıyla mesleğe alınan hakim ve savcıların verdiği kararların çoğunun Yargıtay’dan bozma kararıyla döndüğünü ne çabuk unutmaktadırlar? Yeni çıkacak kanun sadece avukatlık sınavından oluşmamaktadır. Yapılacak düzenlemeyle avukatların sınıfsal farklılıkları iyice gözler önüne serilecektir. Bir yandan bürolarda çalışan ücretli avukatlar daha kötü çalışma koşulları altında daha az ücret alırken, sermaye sahibi avukatlar zenginliklerine zenginlik katacaklardır. Bu pek tabi

avukatlık mesleğinde tekelleşmenin önünü açacaktır. Bağımsız avukatlığın tasfiyesiyle küçük bürolar yerini büyük şirketlere bırakacak, iyi-kötü ya da başarılı-başarısız avukat nitelikleri ortadan kalkacaktır. Yerini ise “sermaye sahibi olansermaye sahibi olmayan” ayrımı alacaktır. Böylece adalet kavramı silikleşecek, yerine sermayenin iğrenç değerleri geçecektir. “Avukatlık mesleğinin kamu hizmeti niteliği gün geçtikçe aşındırılmaktadır. Temelinde ‘savunma hakkı’ ve ‘hak arama özgürlüğü’ olan avukatlık, toplumsal sorunlar ve etik değerlerden daha çok parasal çıkarlar ve piyasa kuralları öne çıkarılarak yeniden yapılandırılmaktadır. Bu süreç ücretli emek kullanmayı, bağımsız avukatların tasfiyesini beraberinde getirmekte, avukatlık maliyeti yüksek bir mesleğe dönüştürülmektedir.’’ (ÇHD:Avukatlık Günü Basın Açıklaması) Tüm bu yapılanlar mesleki dönüşümlerin sermayenin ihtiyaçlarına göre yapıldığını açıkça gösteriyor. Üstelik dönüşümler hukuk alanıyla sınırlı değildir. Tıp, öğretmenlik, mühendislik ve mimarlık gibi alanlar da dönüşümden nasibini almaktadır. Şüphesiz ki ücretli kölelik düzeni devam ettikçe bu sömürü daha da artacak, sermayenin çeşitli mesleklerdeki emekçilere (yarının emekçileri olacak bizlere) yönelik sömürü ve baskı politikası daha da derinleşecektir.

Sınavla avukatlık mesleğinin kalitesini artacağını belirtenler, yasanın sadece ve sadece sermayeye hizmet edeceği gerçeğini ise gizleyememektedir. Bugünkü koşullarda bile sömürü altında (sigortasız, düşük ücretle, normalin üstünde çalışma saatlerinde) çalışan stajyer avukatlar sınavı kazanamayınca sermayeye uzun bir süre daha hizmet edeceklerdir.

“Bu saldırıların püskürtülebilmesini, işçi sınıfı mücadelesi ile mesleki alanlarda yaşanan dönüşümler sonucu ücretli, sözleşmeli hale gelen kesimlerin nasıl bir bağ kuracağı belirleyecektir. Süreç bu bağın kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Emek gücünün sömürülmesi ise ancak ortak bir mücadele sonucunda son bulacaktır.” (Sosyalizm için Kızıl Bayrak, Sayı:2009/41, 23 Ekim 2009)

Hukuk Fakültesi’nden bir EG Okuru

13


“Akıllı kart” Yıldız’da

YEK, müşteri hizmetidir. Bizler her alanda müşteri değil, öğrenci olduğumuzu vurguluyoruz. Fakat öğrenci işleri yerine müşteri temsilciliği yazılana dek hala kendini öğrenci sanacak, hatta kartı ile okula girebildiği için kendini özel hissedecek insanlar, derin uykusunda uyumaya devam edeceklerdir. YEK, üniversitelerin kamusal alandan çıkarılması, toplumdan yalıtılmasıdır. YEK, takiptir, fişlemedir. Girişin yanı sıra çıkışta da olması bunun daha açık göstergesidir.

14

“Akıllı kart, kredi kartı boyutlarında Philips Mifare standardında, temassız, radyo frekansı ile haberleşen, içinde silikon mikroçip ve anten bulunan plastik bir karttır.” “Yıldız Teknik Üniversitesi’nde kullanılan akıllı kartlar, E-Yıldız Projesi kapsamında “Yıldız E-Kart” (YEK) olarak adlandırılmıştır. Kartın bir yüzü resimli kişisel bilgiler içeren “Kimlik Kartı” diğer yüzü “İş Bankası Bankamatik Kartı”dır.” “Ziyaretçi Kartı hariç diğer tüm kimlik kartları aynı zamanda bankamatik kartı özelliğine sahip olup, belirtilen harcama noktalarında ecüzdan işlevi de görebileceklerdir. Bu nedenle YEK kartını almak için İş Bankası’nda adınıza açılmış bir vadesiz TL hesabınızın olması gerekir.” YTÜ’nün resmi sitesinde rektörlük tarafından, öğrencilere ve çalışma arkadaşlarına hitaben yazılan cümle bu konuyu aydınlığa kavuşturuyor: “Karşılıklı anlayış, işbirliği ve huzur ortamı içerisinde üniversitemize ve ülkemize koşulsuz hizmet.” Yeni dönemde uygulamaya konulan YEK (Yıldız E-Kart) bu koşulsuz hizmetlerden biri. Üniversitelerin sermaye ile işbirliği içerisinde değil, aksine toplumun ihtiyaçları doğrultusunda bilim üreten ve konumlanışıyla topluma yön veren kurumlar olması ihtiyacı, “Özerk demokratik üniversite” talebini ortaya çıkarmıştır. YÖK, bu kurumların oluşması karşısında kontrol mekanizması ve baskı aygıtı olarak bulunmaktadır. YÖK’ün “mali özerklik” kavramı “özerkdemokratik üniversite” talebi ile yan yana getirilerek toplumun bilinci bulandırılmaya çalışılmaktadır. “Mali özerklik” eğitimin devletin sırtında bir yük olduğu vurgusuyla dile getirilmekte ve üniversitelerin maddi açıdan devletle ilişkisi kesilerek, tıpkı bir şirket gibi kendi ihtiyaçlarını karşılayan, kâr kaygısı ile toplumun değil, sermayenin ihtiyaçlarına cevap veren kurumlara

dönüştürülmesidir. YTÜ ile banka arasındaki anlayış ve işbirliği bu dönüşümün bir parçasını oluşturmaktadır. Öğrencilerin güvenliği, ‘huzur ortamı’ Yıldız e- Kart ile mi sağlanmaktadır? Giriş ve çıkışları kartı okutarak sağlamak, kimlerin okula girmesine engel, kimlerin değildir? Üniversitelerin topluma değil, sermayeye yönelik hizmet vermesi, kurumun toplumdan yalıtılması demektir. Üniversitelerin şehir merkezlerinden taşınması ve YEK gibi uygulamalar bunun bir parçasıdır. Okulumuzun her alanında kameralarla (sakıncalı durumlara karşı) takip edilen biz öğrenciler, yine sözde sağlanan bu kimlikle kimliksizleştiriliyor, okulun güvenliğini tehdit ediyoruz. Sivil polislerin her an aramızda dolaştığı, yönetim ile ilgili kararları dahi aldığı bu üniversitede sizin kendinizi sözde “güvensiz” hissetmeniz de bizzat polis-idare işbirliği ile sağlanmaktadır. Asıl amaç güvenliğimizi sağlamaksa kendilerini kamerayla izleyelim, okula ziyaretçi kartı ile girmelerini sağlayalım. YEK, müşteri hizmetidir. Bizler her alanda müşteri değil, öğrenci olduğumuzu vurguluyoruz. Fakat öğrenci işleri yerine müşteri temsilciliği yazılana dek hala kendini öğrenci sanacak, hatta kartı ile okula girebildiği için kendini özel hissedecek insanlar, derin uykusunda uyumaya devam edeceklerdir. YEK, üniversitelerin kamusal alandan çıkarılması, toplumdan yalıtılmasıdır. YEK, takiptir, fişlemedir. Girişin yanı sıra çıkışta da olması bunun daha açık göstergesidir. YEK uygulamasının son bulması için YTÜ öğrencileri olarak ticarileşen üniversitelere ve paralı eğitime karşı ortak bir mücadele yürütmeliyiz. YTÜ’den bir EG okuru


Kısmi zamanlı çalışan öğrencilere yönelik işten çıkarma saldırısı ve Eskişehir’den yansıyanlar… YÖK kısmi zamanlı öğrenci çalıştırılmasına ilişkin 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nda yapılan değişikliğe ilişkin olarak, “Yükseköğretim Kurumları Kısmi Zamanlı Öğrenci Çalıştırma Esas ve Usulleri” adı altında yeni düzenlemeler yaptı. Üniversite rektörlüklerine gönderilen taslakta kısmi zamanlı çalıştırılacak öğrenciler için aranan kriterler ve çalışma koşulları sıralanıyor, çalıştırılacak öğrenci sayısının belirlenmesi isteniyor. Bu kapsamda Anadolu Üniversitesi’nde çalışan 1400 kısmi zamanlı çalışan öğrenciden “kriterlere uymayan” 1000 kişi atılma tehlikesiyle yüz yüze bulunuyor. Halihazırda çeşitli gerekçelerle 500 öğrencinin işine son verilmiş durumda.

Kısmi zamanlı çalışan öğrenciler, ilk tepkilerini çeşitli internet sitelerinde örgütlenip okul içerisinde açık toplantılar yaparak göstermiş oldular. Bunun devamında rektörlüğe azımsanmayacak sayıda bir katılımla yürüyüşler düzenlendi. Ancak politik bir takım müdahalelerden uzak olmalarından dolayı eylemlilik süreci sekteye uğramış, eylemlere katılan öğrencilerin sayısı her geçen gün düşmüştür. Eylemlilikleri politik bir kanala akıtmaya çalışan reformist

bloğun çeşitli temsilcileri ise dar grupçu kaygılarından kaynaklı devrimci öğrencilerin sürece müdahalesini yer yer engelleyici tutumlar içine girmiştir. Apolitizmin dolaysız şekilde etkisi altında olan kısmi zamanlı çalışan öğrencileri taraf haline getirmek gibi bir kaygı değil, tersine devrimci öğrencilerin sürece müdahalesine apolitik bakışlarından kaynaklı sıcak bakmayan çalışan öğrencilerin bu kaygıları bizzat reformistler tarafından okşanmaktadır. Bu öğrencileri politik bir taraf haline getirme kaygısından uzak, kendi dar örgütsel ilişkilerini biraz daha genişletme bakışıyla hareket etmektedirler. Genç-Sen sürece müdahalede gecikmiş olmasına rağmen, işten atmalarla ilgili çalışmalarına başlamıştır. Kısmi zamanlı çalışan öğrenciler kendiliğinden açık toplantılar örgütleyebildiği bir durumda, bu tutumu kendi gerici kaygılarına kurban etmek isteyenlere karşı açık toplantılar örgütleyip, orada işten atılan öğrencilerin dolaysız iradesiyle kararlar almak ve teşhiri süreklileştirmek önümüzdeki sürecin ertelemez görevidir. Genç-Sen bu süreç için önemli bir müdahale aracı ve olanaktır.

Eskişehir Ekim Gençliği

Söz, yetki ve karar hakkı istiyoruz!

Üniversiteler, yaşayan varlıklardır. Öğrencisi, öğretim emekçileri, üniversite çalışanları bu yaşayan varlığa can veren damarlardır. Bu bileşenler üniversiteyi var eder. Toplum adına bilim üretmesi gereken bu yaşayan varlığın vücudundaki uyumdur onu ayakta tutup, çalıştıran. Bu damarlardan birini keserseniz eğer, sakat kalır üniversite. Kapitalist sistemdeki üniversitelerin hepsi ya topal ya da kör! Çünkü damarlar üniversiteyi ayakta tutmak için çalışamıyor. Öyle bir sistem ki bu, damarları işlevsizleştirip bir kalple işi çözüvermeye çalışıyor. Ancak damarlar tıkalı olunca, damarların rolü bir kenara atılıverince üniversite sakat kalıyor. Uyumu sağlayacak reçete olan söz, yetki ve karar hakkı ise kapitalist sistemin içine sığmıyor! Böylelikle bizim yaşayan varlık, nefes aldığına binlerce kez dua ederek ağır aksak yaşayıp gidiyor….

İşte, metabolizması hastalıklı bu üniversitelerden biri olan Ege Üniversitesi bu aralar nefes dahi alamıyor. Çünkü hastalıklı metabolizmamızın sevgili kalbi YÖK, var olan uyumsuzluğu derinleştirip, tüm damarları kesip atmış durumda. Ardından da üniversitenin yaşaması beklenmekte! Bilimsel değerlerle yakından uzaktan bir ilgisi olmayan YÖK’ün, üniversiteleri, yaradanın takdirine terk etmiş olmasında garipsenecek bir durum yok elbette. Metabolizmamızın beyni olan kapitalizmin direktifleri doğrultusunda sermaye adlı virüsleri metabolizmamıza sokan YÖK, metabolizmamızın yapı taşlarını ve ürettiği bilimi virüslerin istilasına terk etmiş bulunmakta. Üniversite içerisindeki her türlü karşı koyuşu engellemek için ise bağışıklık sistemini köreltmekte, her bir alana kendisi gibi beynin direktiflerine uyumlu bileşenleri yerleştirmektedir.

Metabolizma içerisinde kadrolaşmaya giden YÖK’ün Ege Üniversitesi’nde yaptığı son icraat tartışmalara konu oldu. Diş hekimliği fakültesinde yapılan dekanlık seçimlerinin sonucuna göre 86

oydan 9’unu alan Prof. Dr. Celal Artunç YÖK tarafından dekan ilan edildi. Hastalıklı metabolizmamızdaki uyum zaten öğrencisinin, asistanın, üniversite çalışanının yok sayılmasıyla bozulmuş, üniversitemiz sakat kalmıştı. Şimdi ise öğretim üyelerinin eğilimi bir kenara atılmış YÖK bildiğini okumuş, metabolizmayı çürümeye bırakmıştır.

Yaşananlar üzerine tepkisini ortaya koyan öğretim üyeleri teker teker istifa etmektedir. Baskılar sonucu açıklama yapan YÖK, suçu bir kez daha üzerinden atarak, seçim sonuçlarının tam olarak ellerine ulaşmadığını söylemiştir. “Olan oldu, yapacak bir şey yok” edasında yapılan açıklamada, tek çözümün Artunç’un istifası olduğu dillendirildi. Ancak yeni dekan, işinin başında olduğunu ve de olacağını açıklamış bulunmakta. Öğretim üyelerinin istifaları çoğalmaya devam ediyor. Böylelikle yeni atamalar söz konusu olacak ve dekanlık ataması da tekrar gündeme gelebilecek. Elbette bu da bir çözüm. Ancak hastalıklı metabolizmanın sadece ağır aksak yaşamasını sağlayacak olan bir çözüm. Üniversitelerin sağlıklı bir yapıyla toplum adına bilim üretmesini istiyorsak eğer, metabolizmamızı saran virüslere, onları içeri alan kalbe ve tüm bu sistemin beynine savaş açmak durumundayız. Söz, yetki, karar hakkı için kalbin bizzat yok saydığı damarlar tarafından kanla boğulması gerekmektedir. Metabolizmamızın her bir hücresinin virüslere karşı açtığı savaş, beyin ölümüyle sonlanmalıdır. Hastayı iyi etmek yerine, yani sakat ayağın yerine protez takmaktansa, önce ölümü tercih edip, sonra da küllerimizden doğmak lazım! Önce yıkıp sonra yeniden yapmak, inşa etmek lazım. Elbette ki, harcımızı bilimden, insanlığın kurtuluşundan aldığımız ölçüde inşa edeceğimiz yapının adı da sosyalizm olacaktır. Sağlıklı üniversiteler de bu inşada yerini bulacaktır. Bu açık bir savaş çağrısıdır! Ege Üniversitesi’nden bir Ekim Gençliği okuru

15


Öğrenci Gençlik Sendikası’nın 3. Olağan Genel Kurulu toplanırken…

Tüm yerellerde tabanın söz, yetki, karar hakkına dayalı demokratik işleyiş! Öğrenci Gençlik Sendikası’nın 3. Olağan Genel Kurulu 19 Aralık 2009’ta Ankara’da yapılacak. Genel Kurul, “Demokratik üniversite ve söz, yetki, karar mekanizmalarımızı oluşturmak” hedefiyle örgütlenmektedir.

Genç-Sen MYK imzalı “Genel Kurula Giderken” başlıklı açıklamada; “Bu yıl yapacağımız Genel Kurul hazırlık ön süreci en başta da belirttiğimiz gibi Genç-Sen için yenilenme ve güçlenme dönemidir. Yönetim kurullarını yeniden belirleyerek örgütümüzü güçlendireceğiz, güncel tartışmalarla da örgütümüzü yenileyeceğiz. Ayrıca bu süreçte demokratik bir örgütsel yapıyı tekrar elden geçireceğiz. Her üyenin temsil edildiği organlar oluşturacağız. Hedeflerimiz ve taleplerimiz arasında olan demokratik üniversite ve söz, yetki, karar hakkı en başta kendi örgütsel yapımız içerisinde kurarak gelecek günlerin üniversite modelini var edeceğiz” denilmektedir. Bu cümleler ortaya bir iddia koymakla birlikte yaşamda bir kez daha karşılık bulmamıştır. GençSenliler, ön hazırlık süreci kaçırılmış bir genel kurul ile birlikte bir kez daha toplam gençlik hareketini ve sendikanın durumunu değerlendirmek ile karşı karşıyadırlar. “Genel Kurul Genç-Sen açısından geride bırakılan bir yılın muhasebesinin yapıldığı, gelecek bir yılı nasıl ele alacağını belirlediği en kapsamlı toplantıdır. Genel Kurul dönemi fikri tartışmaların yanı sıra başta Merkez Yürütme Kurulu’nun bizzat Genel Kurul’da seçildiği, diğer tüm organların da Genel Kurul hazırlık dönemi süresince tüm şubelerde yenilendiği bir dönemdir…” “Yenilenen” bir dönem öncesinde Genç-Sen’in geçirdiği süreçlere bakabilmek önemlidir. Aslında Genel Kurullar anti-demokratik uygulamaların, tahammülsüzlüğün en gözle görülür örneklerini yaşadığımız süreçler oldu. Eleştiriye tahammülsüzlük, farklı görüşlere kapalılık aşılamadığı sürece bu Genel Kurul da öncekilerin kopyası olmanın ötesine gidemez. Genç-Sen’in kuruluşundan bu yana birçok toplantısında açığa çıkan, hatta yer yer fiili saldırılara kadar varan tahammülsüzlük, zaman zaman belirli yerellerin toplantılarını “basan” MYK üyeleri, yok sayılan yerellikler, Genel Kurul’a yaklaşılan süreçte özellikle iki yerelde İzmir ve Eskişehir- açığa çıkan sorunlar söylemek istediklerimizi özetler niteliktedir.

16

Bu dönem içerisinde de anti-demokratik, tabanın inisiyatifini yok sayan örnekler yaşamış olsak da, bu Genel Kurul’un ön süreci de bunun aşıldığı bir süreç olarak değerlendirilmemiş olsa da, gerek Genel Kurul’un kendisi gerekse de sonrasındaki süreç bu sorunların aşıldığı bir dönem olmalıdır. Ve bu sadece kağıtlarda yazılı bir iyi

niyet olmanın dışına çıkmalıdır. Genel Kurul ön süreciyle birlikte “demokratik üniversite ve söz, yetki, karar hakkı”nı kendi işleyişlerinden başlayarak oluşturmak yönlü bir adım, geçmiş yanlışların özeleştirisini ortaya koyup bunları aşma iradesi koymakla olabilir.

Günün gerçekliğini ve hareketin ihtiyaçlarını kavramak geleceğe yürüyebilmektir!

Genç-Sen MYK imzalı “Genel Kurula Giderken” başlıklı açıklamada Genç-Sen’in “artan” üye ve şubelerine dair güzellemeler yapılmıştır: “…Genç-Sen gücünü üyelerinden ve üyelerinin var olduğu kampüslerden alır. Genç-Sen’in attığı bir adımda üniversitelerinde örgütlenmiş gençlerin iradesi temsil edilir. Genç-Senliler yaşadıkları sorunlar karşısında veya başka bir üniversiteyi yaratma yolunda örgütlü bir güç olarak hareket eder. Şu an yüzlerce üyeye sahip bir sendikayız. Yakında binlerce diyebilmeyi hedefliyoruz. 'Asla yalnız yürümeyeceksiniz!' dedik ve gün geçtikçe de hedefimize bir adım daha yaklaşıyoruz. Her üniversitede şubeler kurulmaya yeni öğrenci arkadaşlarımız örgütlü mücadeleye katılmaya hızla devam ediyorlar ve yalnız yürümüyorlar.” Oysa gerçek hayatta, bugün birçok temel üniversitede çalışma durmuştur. Kimi şubeler artık tüzük tarafından yeterli sayıda üyeleri olmadığı için tanınmamaktadır. Birçok yerel ise göstermelik bir yerel kurul ile sözde genel kurula gitmektedir. Değerlendirme ile abartma, nesnel düşünen herhangi birinin çabucak ayırt edebileceği bir şeyken, Genç-Sen içindeki liberal-reformist blok, çoğu kez bunu ıskalamaktadır. Çoğu kez diye yineliyoruz, çünkü bu ıskalamayı birçok süreçte gördük.

Açığa çıkan tablo tartışmanın basit bir ıskalama değil bir bakış sorunu olduğunu göstermektedir. Şunu açıkça söylemek gerekir ki Genç-Sen gündemi takip etmek ve sınırlı da olsa bir çalışma ortaya koymak noktasında önemli bir eğilim içindedir. Sınıf ve emekçi kitle hareketinin yer yer gösterdiği canlanma belirtileri üzerinden gençlik de bugün artan bir hareketlenme eğilimi ve potansiyeli taşımaktadır. Bu gerçeği gözardı ederek, hem harç eylemlerini, hem de başka bir süreci sendikanın büyük başarıları olarak görmek, en fazla arzu edilene kendini inandırmak olur. Bu ise yalnızca harekete dair sorunlu bir bakışın göstergesi olmakla kalmaz, ciddi bir kavrayışsızlığın da ifadesi sayılır.

Yarını kucaklayabilmek için bürokratik mekanizmalar parçalanmalıdır! Genç-Sen’in yarını kucaklayabilmesi için


açıkça çözülmesi gereken birçok sorun bulunmaktadır. Aşılması gereken en temel sorunlardan biri, hatta ilki, Genç-Sen’in mevcut tüzüğünde yerellerde taban demokrasisini hiçe sayan antidemokratik normları ve bürokratik engellerdir. Bu sorun aşılmadan, Genç-Sen yalnızca bir takım siyasal çevrelerin diplomatik pazarlıklar ve oportünist uzlaşmalarla üstte birleştikleri, altı boş ve temelsiz bir bürokratik aygıt olarak varolabilir. Sınıf ve emekçi kitleleri amansız bir cendere içinde sıkıştıran ve her defasında hareketi satan mevcut sendikal bürokrasiye öykünmek, en basit tabirle sol demokrasiye sırtını dönmektir. Gençliğin bürokratik mekanizmalara ihtiyacı yok! Gençlik kitlesinin sermaye-YÖK-idare-polis tarafından kesintisiz bir şekilde öldürülmeye çalışılan mücadele dinamiğini, ancak tabanın söz-yetkikarar süreçlerine aktif bir şekilde katılabildiği taban demokrasisi kucaklayabilir. Bunun için tüzükte ve işleyişte tüm bürokratik engeller kaldırılmalı, gerçek anlamda iş yapmak isteyen, kampüslerde yükü omuzlayanların demokratik işleyiş temelinde birleşik mücadelesinin yolu açılmalıdır.

Halihazırda Genç-Sen geçmişle kıyaslandığında gündemlere müdahale noktasında belli bir mesafe alımış olsa da gençlik hareketine ivme kazandıracak, onu yönlendirebilecek güce

dönüştürülememiştir. Bununla bağlantılı bir diğer eksiklik ise Genç-Sen’in belirli süreçler dışında sistematik bir politik/pratik hattan yoksun olmasıdır. Elbette ki bu tablo Genç-Sen içerisindeki tekkeci mantık ve pratikten bağımsız değildir.

Yapmamız gereken Genel Kurul’un ön sürecindeki eksikliklere rağmen, önümüzde duran tablonun tüm gerçekliğini kavrayarak sorunların temeline müdahale edebilmektir. Genç-Sen açısından bu Genel Kurul yeni bir sınav niteliğindedir. Bu sınavı verebilmenin ilk adımı Genç-Sen’in kendi gerçekliğini kavrayabilmesinden, eleştiriye açık ve özeleştiri yapabilen bir olgunluğa ulaşmasından, farklı fikirleri bünyesinde birleştirebilmesinden geçmektedir. Unutulmamalıdır ki dışarıdan gençliğin gündemine taşınan tabansız bir araç olarak Genç-Sen ya gerçek bir kitle örgütüne dönüşecek ya da birilerinin bürokratik tekkesi olacaktır. Onun yarınlara kalan bir örgüt olabilmesi, bürokratik-icazetçi yapısından sıyrılmayı başarmasıyla mümkündür. Üçüncü Genel Kurul ve sonrasındaki süreçte bu sorunların aşılması ve gençlik hareketinin ihtiyaçlarına yanıt üretebilen bir gençlik örgütlenmesine dönüşebilmek temel hedefimiz olmalıdır!

Devrimci Genç-Senliler

40 Genç-Sen’li öğrenciye dava açıldı!

Kriz ile birlikte sermayenin sömürüsünü arttırdığı işçi sınıfı çok yönlü saldırılar altındadır. Ulaşımdan, elektriğe gelen zamlar, gasp edilen primler mesai ücretleri, dayatılan sigortasız çalışma ve işsizlik ile kriz egemenler tarafından işçilerin kanı pahasına atlatılmak istenmektedir. Krizin bedeli bizlere kesilmek istenirken, gerçekleşen saldırıların eğitim alanına yansıyanlarından biri olan harç zamları yaz döneminde öğrenci gençliğin öncü unsurlarının tepkisini çekmiştir. Birçok ilde çeşitli siyasal öğrenci grupları alanlara çıkmış, çeşitli eylemlilikler ile kamuoyunun desteğini almış ve sermayenin geleceksizleştirme saldırılarına dikkati çekebilmiştir. Genç-Sen’de bu süreçte birçok ilde alanlara çıkmış bir eylemlilik sürecine girmiştir. “Harçlara değil, maaşlara zam!” gibi talepler ile emekçilerin desteğini almış ve kamuoyunu taleplerini haykırabilmiştir. Sokak eylemleri yanı sıra ise öğrenci gençlik sendikası 10 Ağustos günü Ankara’da harç zamlarının görüşüleceği Bakanlar Kurulu’nun yapılacağı binanın önünde toplanmış ve gür bir şekilde kararlılıklarını dile getirmiş, taleplerini haykırmıştır. Sermaye devletinin kolluk güçlerinin engelleme ve müdahalelerine karşın

Yapmamız gereken Genel Kurul’un ön sürecindeki eksikliklere rağmen, önümüzde duran tablonun tüm gerçekliğini kavrayarak sorunların temeline müdahale edebilmektir. Genç-Sen açısından bu Genel Kurul yeni bir sınav niteliğindedir.

kararlılıklarını koruyan öğrenciler yine çevrede toplanan emekçilerin desteğini alabilmiş ve sonunda da polisin gazlı coplu kudurganca saldırısına maruz kalmışlardır. Kendilerini korumaya çalışan ve güvenliklerini sağlamaya çalışan öğrenciler ile kolluk güçleri arasında bir çatışma çıkmış vahşice saldıran polisler 14 öğrenciyi gözaltına almış, birçoğunu azgınca darp etmiştir. Sermaye iktidarının ve kolluk güçlerinin öğrencilerin meşru ve onurlu hak alma mücadelesine tahammülsüzlüğü gözaltında da devam etmiş ve kadın Genç-Senliler tacize uğramıştır. Kriz günlerinde korkuları tırmanan sermaye düzeni ve onun uşakları ne kadar aşağılık davranabileceklerini göstermişlerdir. Elbette ki, onlar da yaptıklarının bilincindedirler. Karşılarında sermayenin saldırılarına boyun eğmeyenlerin kendileri için nasıl bir tehdit teşkil ettiklerini bilerek onları sindirmek, mücadelelerini engelleyebileceklerini sanmaktadırlar. Yani sınıfsal konumları ile son derece sistemli bir saldırı içindedirler. Ardından yaşanacaklar da bunun doğruluğunu pekiştirecektir: 10 Ağustos günü üzerinden bugün 40 öğrenciye 1,5 yıldan 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

10 Ağustos’ta Ankara’da harç zamlarına karşı gerçekleşen eylem gerekçe gösterilerek 40 öğrenciye 1,5 yıldan 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı

17


TKİP III. Kongresi toplandı!..

“Parti, sınıf, devrim!” İşçi sınıfının ihtilalci partisi TKİP, 7 Kasım ’09 tarihli bir bildiriyle III. Kongre’sini başarıyla topladığını açıkladı. Açıklamada, kongre çalışmalarına yön veren gündemin ilk bölümünde “dünya, bölge ve Türkiye’deki güncel gelişmeler”, ikinci ana bölümde ise “parti çalışmasının ve örgütlenmesinin çok yönlü sorunları”nın ele alındığı belirtiliyor. Devamında bu iki ana bölümü birleştirip bütünleyen çizginin ise, “proletarya devrimi perspektifi üzerinden ve stratejik öncelikler temelinde partinin günümüzün devrimci görevlerine en iyi biçimde hazırlanması” olduğu ifade ediliyor.

“İnsanlık yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine girmiş bulunmaktadır. Bunalımlar ve savaşlar halen günümüz dünyasına damgasını vuran yakıcı olgulardır. Birbirine sıkı sıkıya bağlı bu iki olgusal gerçek yeni bir devrimler döneminin de dolaysız bir habercisidir. Dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin kapitalist bunalımların ve emperyalist savaşların büyük yıkım ve acılarına yanıtı bir kez daha devrimler olacaktır. Dünyanın dört bir yanında ve elbette Türkiye’de de!”

“İnsanlık yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine girmiş bulunmaktadır. Bunalımlar ve savaşlar halen günümüz dünyasına damgasını vuran yakıcı olgulardır. Birbirine sıkı sıkıya bağlı bu iki olgusal gerçek yeni bir devrimler döneminin de dolaysız bir habercisidir. Dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin kapitalist bunalımların ve emperyalist savaşların büyük yıkım ve acılarına yanıtı bir kez daha devrimler olacaktır. Dünyanın dört bir yanında ve elbette Türkiye’de de!” tespitine yer verilen açıklamada, Kongre’nin kapitalist ekonomik krizden rejim krizine, Kürt sorunundan “demokratik açılım”a, Alevi sorunundan sol hareketin durumuna birçok gündemi tartıştığı dile getiriliyor.

Bildiride, parti çalışmasının ve örgütlenmesinin sorunları kapsamında ise “Sınıf çalışmasının sorunları, kadın, gençlik ve liseli gençlik çalışmaları, illegal örgüt ve legal çalışma, kadro sorunları, örgütsel güvenlik, parti içi yaşam, parti yayınları, mali sorunlar vb.” başlıklarının tartışıldığı, bunlara ilişkin olarak partinin önünü açan önemli değerlendirmeler yapıldığı ve kararlar alındığı belirtiliyor. Bildiride “Devrimci örgüt yaşamsaldır!” şiarının tüm önemini koruduğu vurgulanarak, bu konuda şunlar söyleniyor:

18

“Bu şiarın dışa dönük yüzünde adım adım düzenin icazet alanına kayan tasfiyeci oportünizme karşı sistemli mücadele, içe dönük yüzünde parti örgütünü sağlam illegal temellere oturtmak, illegal çalışma ile legal çalışma arasında doğru devrimci bir ilişki ve bütünlük kurmak vardır. TKİP III. Kongresi bu açıdan partimizin durumunu ele almış, iki kongre arası dönemdeki örgütsel yeniden yapılandırmanın deneyimlerini irdelemiş ve partinin bu alanda halen de yaşamakta olduğu sorunlara ilişkin olarak ön açıcı değerlendirmeler yapmış, kararlar almıştır.”

Sınıf çalışması konusunda ise, Partinin gelinen yerde sınıf çalışmasında önemli mesafeler katettiği ve büyük bir kazanım elde ettiği ifade ediliyor. Kongrenin, partinin önüne “sınıf eksenli partiye geçiş” hedefi koyduğu belirtilen bildiride, sözkonusu hedef ve partinin sorumluluğu şu şekilde açıklanıyor:“Bunun bir yanında özellikle fabrika direnişleri üzerinden sınıf eylemine önderlik, öteki yanında kitle tabanı, örgüt zemini ve kadro kaynağı olarak proleter bir kimliğe geçiş vardır. Parti bu alanda ilk önemli kazanımlarını elde etmiştir ve şimdi önünde bunları genelleştirmek, kendisini gerçek yaşamda sosyalizm ile sınıf hareketinin devrimci örgütlü birliği düzeyine çıkarmak görevi vardır. Bu görev doğrultusunda her gerçek başarı partimizi için stratejik değerdedir. Zira bu, Türkiye’de proletarya devriminin zaferine yürüyebilmenin en temel, en olmazsa olmaz koşuludur.”

Açıklama sınıf ve emekçi kitlelere yönelik zorbalık ve teröre de değiniyor. Buna karşı devrimci şiddet sorunu ele alınıyor ve örgütlenmesi gereğine işaret ediliyor: “Burjuva düzenin ve devletinin karakteri ile sınıf mücadelesinin gerçekleri temelinde şiddete dayalı devrim partimiz için temel önemde ilkesel bir sorundur. Fakat partimiz şiddete tapmadığı gibi onu hiçbir biçimde sınıflar mücadelesinin gelişme seyri ve düzeyi dışında ele almamaktadır. İşte tam da bu temelde, siyasal mücadelenin ve çalışmanın bugünkü seyri, devrimci şiddetin belli sınırlar içinde örgütlenmesini giderek bir ihtiyaç olarak dayatmaktadır. Devletin ve kapitalistlerin devrimci siyasal çalışmaya yönelen kuralsız terörü, kapitalistlerin tek tek fabrikalarda işçilerin en haklı ve masum taleplerini bile zorbalıkla sindirmeye çalışmaları, bu ihtiyacın güncel temelidir.” Bu çerçevede TKİP III. Kongresi’nin “partinin önüne bir yandan pratik eğitim ve donanım görevini, öte yandan işçi hareketi bünyesinde İşçi Savunma Birlikleri örgütleme görevi koymuş” olduğu açıklanıyor. Açıklama “Yeni döneme ilişkin olarak partinin önünü açan değerlendirme ve kararları ile TKİP III. Kongresi partimizin gelişiminde yeni bir safhayı işaretlemektedir. O daha şimdiden partinin ideolojik, örgütsel ve ruhsal birliğini yeni bir düzeye çıkarmıştır. Partimiz şimdi her bakımdan daha güçlü, güvenli, iddialı ve hazırlıklıdır!” sözleri ve “Yaşasın Türkiye Komünist İşçi Partisi!”, “Yaşasın proletarya devrimi ve sosyalizm!” şiarlarıyla son buluyor.

(Kaynak: www.tkip.org)


Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmezdir! Türkiye Komünist İşçi Partisi (TKİP) militanı Alaattin Karadağ 19 Kasım 2009 tarihinde saat 21.00 sıralarında İstanbul Esenyurt ilçesi Saadetdere Mahallesi’nde Avcılar İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polislerce sokak ortasında infaz edildi.

Karadağ’ın, sermayenin eli kanlı faşist katilleri tarafından katledilmesinin ardından olay yerine gelerek açıklama yapan İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, 19 Kasım akşamı polislerin kimlik sorması sonrasında “çatışma” çıktığını öne sürdü.

Emniyetin açıklamasının ardından burjuva medya tarafından alçakça bir karalama kampanyası başlatılırken, Karadağ'ın sokak ortasında infaz edilmesi aklanmaya çalışıldı.

Karadağ infaz edildi

TKİP militanı Alaattin Karadağ’ın infaz anını aktaran görgü tanıklarının açıklamaları ise yaşanan olayın açık bir infaz olduğunu tescilledi. Görgü tanıklarının ifadelerine göre polis kurşunuyla ağır yaralanan Karadağ’ın, çevrede bulunanların ısrarlarına rağmen hastaneye kaldırılmasına izin verilmedi.

Görgü tanıklarının verdiği bilgilere göre yaralı halde sokak ortasında yatan Karadağ, Emniyet amirinin verdiği emirle gece 02.00’ye kadar bekletildi. Karadağ'ın hastaneye kaldırılması engellendi.

Görgü tanıkları infazı anlatıyor

Karadağ’ın infazına tanık olan esnaflardan Kadir Şen, Ford Transit marka bir araçtan inen uzun boylu bir sivilin yaralı halde yerde yatan Karadağ’a ateş ettiğini aktardı. Şen, polisin olaydan sonra sokağı kapattığını ve vatandaşların bakmasına izin vermediğini belirtti. Görgü tanığı esnaf, infaz olayını şu cümlelerle anlattı: “Olay anında sokakta telefonla görüşüyordum. Bir kişi koşarak sokağa girdi. Ardından polisler silahlarıyla arkadan kovaladılar. Bize ‘Neden yakalamıyorsunuz?’ dediler. Biz şaşırdık ve ‘kimi neyi yakalayalım’ diye yanıtladık. Ford Transit Marka arabadan uzun boylu sivil bir şahıs indi. Daha sonra beş-on el ateş edildi. Şahsın yaralı halde yerde sürünerek asfalta çıktığını

gördük. Uzun boylu sivil öldürdü onu.”

Soyadını vermek istemeyen Murat isimli bir tanık ise “Biz silah sesinden sonra balkona çıktık. Ölen kişi yerde yatıyordu. Başında 4 tane polis vardı. Aralarından uzun boylu biri ‘Ben vurdum onu’ dedi. 3-5 dakika geçmeden çok sayıda polis geldi. Ambulans çağırdılar, ambulans gelene kadar yerde yatan kişi ölmüştü.”

Sakine Ilgaz isimli tanık, “Yerde yaralı yatan polis, ‘Ben öldürmedim, sadece ayağına sıktım. Ambulans çağırın yaralıyı hastaneye götürün’ dedi. Yaralı polisi ambulansla hastaneye götürdüler. Ama diğer kişi yerde yatıyordu. Bu kadarını gördüm. Olayı görenler ise beyaz arabadan çıkan bir kişinin, yerde yatan kişiye sonradan ateş ettiğini söyledi” şeklinde konuştu.

İsmini vermek istemeyen başka bir mahalle sakini de “Arka sokaktan geldim. Kalabalık bir insan topluluğu vardı. ‘Yerde yatanı polis mi vurdu’ diye sordum. ‘Hayır’ dediler. ‘Ford transitten inen biri vurdu’ dediler” şeklinde anlattı. İnfaz edilen Alaattin Karadağ, 2001 yılında İzmir’de TKİP davasından tutuklanmıştı. Karadağ, Ölüm Orucu sürecinde CMK’nun 399/2 maddesi uyarınca sağlık durumdan ötürü 6 ay süre ile infazının ertelenmesine karar verilerek Kırıklar F Tipi Cezaevi'nden tahliye edilmişti. Karadağ’ın TKİP üyesi olduğu iddiasıyla 12 yıl 6 ay kesinleşmiş hapis cezası bulunuyordu.

İstanbul Avcılar’da 8 Kasım günü de Özkan Gerçek ve Ömer Adıgüzel isimli iki devrimci, polis kurşunuyla yaralanmış, tedavileri engellenen devrimciler tutuklanmıştı.

(www. kizilbayrak.net sitesinden kısaltılarak alınmıştır.)

“Olay anında sokakta telefonla görüşüyordum. Bir kişi koşarak sokağa girdi. Ardından polisler silahlarıyla arkadan kovaladılar. Bize ‘Neden yakalamıyorsunuz? ’ dediler. Biz şaşırdık ve ‘kimi neyi yakalayalım’ diye yanıtladık. Ford Transit Marka arabadan uzun boylu sivil bir şahıs indi. Daha sonra beş-on el ateş edildi. Şahsın yaralı halde yerde sürünerek asfalta çıktığını gördük. Uzun boylu sivil öldürdü onu.”

19


Alaattin yoldaşa...

TKİP MK’nın Alaat

Faş

Puslu gecenin ayazında, Yoldaşım can katarken sevdamıza, Bir kahpenin yaktığı kurşun sesi çınlattı ortalığı, Ve ardından diğerleri... Düşman korkakça ve alçakça yakaladı onu. Pusudaydı cellatlar, Kör sokaklarda, gecenin karanlığında, sırtına yediği onlarca mermiyle yığıldı kaldırıma Türkiye Komünist İşçi Partisi (TKİP) Merkez Komitesi, Alaattin yoldaş Alaattin. Karadağ (Nurettin) yoldaşın İstanbul polisi tarafından katledilmesine ilişkin incelemesini esası yönünden tamamlamış bulunmaktadır. Bu Şahitti sokaklar; Alaattin direndi. çerçevede, hukuksal-teknik ayrıntılardan mümkün mertebe kaçınarak, olayın gerçekleşme biçimine, suç kanıtlarına ve siyasal anlamına ilişkin Gece de şahitti, ay da... aşağıdaki hususları kamuoyunun bilgisine sunmaktadır: 1- 19 Kasım 2009 tarihinde gerçekleşen yargısız infazın ardından partimiz Şahitti beton ve kör kurşunlar şahitti, adına yapılan ilk açıklamanın (20 Kasım 2009) girişinde şunlar dile getirilmişti: 'Ahh' demedi Alaattin'im. “Partimizin seçkin üyelerinden Alaattin Karadağ yoldaşı, partimizdeki adıyla Nurettin yoldaşı, 19 Kasım gecesi devrim ve sosyalizm mücadelesinde şehit vermiş Yıldızlar şahitti... bulunuyoruz. Yoldaşımızın faşizmin eli kanlı cellatları tarafından katledilişine ilişkin ayrıntıları henüz bilmiyoruz. Partimizin keyfi biçimde işlenmiş bu alçakça Ben şahittim ve nice yoldaş şahit; cinayete ilişkin araştırmaları sürmektedir. Bu konuda yeterli bir açıklık sağlandıktan tarihi kanla yazdı sokaklara sonra kamuoyuna ayrıca bir açıklama yapılacaktır. Fakat şu kadarı şimdiden Alaatin'im. kesindir: Alaattin Karadağ yoldaş, polisle girdiği çatışmanın ardından yaralı olarak ele geçmiş, ele geçirilişinin hemen ardından ise polis kılıklı faşist katiller tarafından Kalemi artık tırnakları, alçakça infaz edilmiştir...” Olaya ilişkin sonraki araştırma ve incelememiz bu bilgi ve değerlendirmeyi tümüyle Mürekkebi de sıcak kanı... doğrulamaktadır. Evet, Alaattin Karadağ yoldaş, parti afişlemesi faaliyeti esnasında Geçirdi tırnaklarını betona kendisini ve bir başka yoldaşını hedef alan silahlı polis saldırısı üzerine polisle girdiği çatışmanın ardından yaralı olarak ele geçmiş, hemen sonrasında ise olay yerine gelen polis ve kızıl mürekkebi ile kimlikli bir profesyonel katil tarafından infaz edilmiştir. yazıyordu tarihi, 2- Partimizin olayın başlangıcı ve bir yere kadarki gelişim evresi, daha somut olarak da Yazıyordu büyük harflerle : infazın hemen öncesine kadar olan bölümü hakkındaki bilgisi somut, ayrıntılı ve tamdır. Zira bu konuda, başından itibaren kamuoyuna da yansıdığı gibi, bütün bu evreyi Alaattin Karadağ yoldaş 'Yaşasın Partimiz TKİP!' ile birlikte yaşayan ikinci bir yoldaşımız daha vardır ve sözkonusu olan bu yoldaşın dolaysız Ü. Altınçağ

tanıklığıdır. Çatışmadan sağ olarak kurtulan yoldaşımız bu çerçevedeki tanıklığını partimize olaydan birkaç gün sonra yazılı bir rapor halinde de sunmuştur.

3- Bu dolaysız tanıklığa göre, olayın başlangıcı ve infaz öncesine kadarki gelişim seyri genel çizgileriyle şöyledir:

19 Kasım 2009 günü akşamı, biri Alaattin Karadağ yoldaş olmak üzere partimizin iki militanı, yakın zamanda toplanan TKİP III. Kongresi’ne ilişkin parti afişlerini yapmak üzere, çok sayıda fabrikayla çevrili Esenyurt-Avcılar ana yol hattında bulunmaktadırlar. Çalışmanın tamamlanmasına yakın bir sırada polis tarafından görülmüş olabileceklerine dair bazı önemli işaretler almışlar, fakat ellerindekilerin tümünü bitirmek devrimci isteği ve kaygısıyla çalışmayı sürdürmek ihtiyatsızlığı göstermişlerdir. Son afişlerin yapıldığı bir sırada karşılarına “Yunus” diye bilinen polis ekipleri çıkmış, ardından da saldırı ve çatışmalı bir kovalamaca başlamıştır.

Kovalamacanın ilk evresinde, Alaattin Karadağ yoldaş polis ateşine tümüyle savunma ve panik yaratmak amaçlı olarak bir kaç el karşılık vermiş, böylece kaçış kolaylaşmıştır. Nitekim tam da bu sayede, daha geride kalan, silahsız olan ve bir ara düşüp yere kapaklanan öteki yoldaşımızın güvenlik içinde öne geçmesi sağlanmıştır.

Fakat polis ateş eşliğindeki kovalamasını ısrarla sürdürmüş, bu amaçla içinde sıradan insanların bulunduğu bir minübüsü yolcuları ve şoförü indirme gereği bie duymaksızın gaspetmiş, böylece de sıradan insanları kendisine bir tür canlı kalkan haline getirmiştir. (Olayı veren burjuva basın organları, gerçekte suç oluşturan bu insanlık dışı davranışı, “Yunus ekipleri, kendilerinden kaçan iki şüpheliyi ABD'li meslektaşları gibi takip etti.” söylemi eşliğinde süsleyip püsleyerek övgülere konu etmişlerdir). Münibüslü kovalamacanın ardından Saadetdere Mahallesi 4. Cadde’de polis yoldaşlarımıza yeniden yetişmiştir. Tam bu esnada karşı yönden de 5-6 resmi polis yoldaşlarımıza doğru koşmaktadırlar. Bir kısmı yoldaşımız tarafından izelenebilen muhtemel sivillerle birlikte bu sayı gerçekte daha da fazladır.

20

Bu durum karşısında Alaattin Karadağ yoldaş, silahsız yoldaşına kaçmasını telkin ederek ve bunu sağlayarak, ısrarla sürdürülen silahlı kovalamaca saldırısını göğüslemek yolunu seçmiştir. Yaralı olarak ele geçmesi de bunun ardından ve nispeten kısa bir sürede olmuştur. Nitekim kaçan yoldaşımız o esnadaki yoğun silah seslerini ve izleyen kesilmeyi bizzat duyup yaşamıştır. Ters


ttin Karadağ yoldaşın katledilmesine ilişkin yeni açıklaması...

şist cinayetlerin hesabı sorulacaktır! yönden gelen polislerin oluşturduğu kıskacın Alaatin Karadağ yoldaşımızın ele geçmesini kolaylaştırdığı anlaşılmaktadır.

Sağ kurtulan yoldaşımız, Alaattin Karadağ yoldaşımızın olayın bu son evresinde yeniden çatışmaya girmek zorunda kalmasının aynı zamanda kendisinin güvenliği ile ilgili olduğunu açık ve vurgulu bir anlatımla ortaya koymaktadır. Alaatin Karadağ yoldaşın saldırıyı direnişle karşılama kararlılığı sayesinde ve ters yönden gelen yeni polis ekiplerine rağmen, ikinci yoldaşımız olaydan iz bırakmadan sağ salim kurtulabilmesi bu sayede olmuştur. Bu olgu, şehit yoldaşımızın devrimci anısına yeni onur halkaları eklemektedir. Kendini gerektiğinde yoldaşı için ölümüne adayabilen bu yiğit, onurlu ve partili devrimci tutumun, Alaattin Karadağ yoldaşın tam da bu türden bir ilk davranışı olmadığını da burada özellikle açıklamayı, yoldaşımızın anısına karşı bir parti borcu sayıyoruz. Bu seferki girişimi sonuçta hayatına mal olmuş olsa bile.

4- İkinci yoldaşımızın dolaysız tanıklığı burada bitmektedir. Yoldaşımız sırtı dönük geride bıraktığı alandan gelen çok sayıda silah sesinden sözedebilmektedir ancak. Fakat olayın bundan sonraki evresi hakkında buna rağmen yeterli açıklığı sağlayacak bilgilere sahibiz. Zira olay çok sayıda insanın tanıklık edebildiği bir yerde geçmiştir ve bunlardan bir kısmı olayın hemen ardından bazı ilerici basın organlarına cinayetin çehresini aydınlatan açık ve tartışmasız bilgiler vermişlerdir. “Ford Transit Marka bir araba”dan inen “uzun boylu sivil” bir polisin Alaattin yoldaşı yerde yaralı yatıyorken infaz ettiği, bu tanıklıkların ortak söylemi ve ekseni olmaktadır. Olayın muhatabı bizzat polisken sıradan insanların yaşadığımız faşist polis rejimi koşullarında isimlerini bile vererek bu gerçekleri açıklamaları, verdikleri bilgilerin doğruluğunun tartışmasız bir kanıtı olduğu gibi işlenen cinayetin iğrençliğinin de bir göstergesidir. Çatışmada yaralı olarak ele geçen bir devrimci, yerde yaralı yatıyorken soğukkanlıca katledilmiştir ve bu olayı izleyen vicdan sahibi emekçi insanların öfke ve tepkisine sebep olmuştur. 5- Bu tanıklıkları doğrulayan kimi yeterince açık ve anlamlı, kimisi nispeten örtük başka bazı kanıt ya da emareler de var: - Bunlardan en önemlisi, ilerici basın-yayın organlarına yansıyan açık tanıklıklara ve bu çerçevede Alaattin Karadağ ailesi avukatlarının istemine rağmen, soruşturmayı yürüten resmi çevrelerin bu konuda henüz hiçbir girişimde

bulunmamalarıdır. Savcılık bu tanıkları bizzat arayıp bulmak yerine onların açık isimlerini ve adreslerini başkalarından beklemekte, bunu da bu konuda hiçbir girişimde bulunmamanın dayanağı olarak kullanmaktadır.

- Bir ikincisi, ikinci yoldaşımız daha henüz olay yerindeyken ters yönden bir grup polisin olay yerine geldiği ve bunların muhakkak ki olaya bir biçimde katıldıkları, en azından çatışmayı izleyebildikleri halde, tutanaklarda bunlara hiçbir biçimde yer verilmemesi, tüm resmi soruşturma evrakında olayın yalnızca Yunus ekibinin dört polisi ile sınırlandırılmış olmasıdır. Bu, “Ford Transit marka bir araba”dan inerek cinayeti işleyen “uzun boylu sivil” polisi gizlemeye yönelik girişimlerin bir parçasıdır. Fakat polis ve savcılık böyle yapmakla gerçekte soruşturmada adı geçen polisleri suçlu duruma düşürmekte ve hedef haline getirmektedir. Zira infaz kesindir ve bu durumda ortada bir başkası yoksa infazı adı geçen polisler yapmış demektir. Bu olgu, kendileri suçlu ve hedef duruma düşmek istemiyorlarsa, gerçek katili açıklamak yükümlülüğünü sözkonusu polislere yüklemektedir. Zira olay onların gözleri önünde gerçekleşmiş bulunmaktadır. Bu konuda dikkate değer ek bir olgu daha var. Yunus ekibinin mensupları ifadelerinde takviye destek istemek için daha olayın en başında telsizlerini kullandıklarını, ama telsizlerin “çıkış yapamadığı”nı, dolayısıyla takviye alamadıklarını iddia etmektedirler. Üç telsizin de (yaralı polisin ifadesini henüz bilmediğimiz için üç diyoruz) olay sırasında “çıkış yapamaması” iddiası doğal olarak inandırıcılıktan yoksundur. Bunun gerisinde olaya katılan öteki polisleri, bu arada elbette “uzun boylu sivil” katili, gizleme kaygısı olması büyük bir ihtimaldir. Olay 7. Caddede başladığı halde cinayetin gerçekleşeceği 4. Caddede tam ters yönden 5-6 resmi polis ile bazı sivillerin koşarak geliyor olması bile (bu ikinci yoldaşın dolaysız tanıklığıdır) gerçekte telsizlerin “çıkış yaptığı”nın bir göstergesi sayılmalıdır.

- İfade veren polislerin üçü de silah kullandıklarını ama Alaattin Karadağ’a isabet eder tarzda kurşun sıkmadıklarını söylemektedirler. Oysa yoldaşımıza çok sayıda kurşun sıkılmıştır. Bu durumda ya teknik incelemeyle tüm bu kurşunların aynı tabancadan (yaralı polisin tabancasından, ki bu durumda aynı polisin birden fazla şarjöründen) çıktığı kanıtlanacak, ya da olayın gerçekte bir cinayet olduğu ve “uzun boylu sivil” polis tarafından işlendiği bu açıdan da tartışmasız biçimde kanıtlanmış olacaktır.

KatledenDevlettirKatled enDevlettirKatledenDev lettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatleden DevlettirKatl 21 ed enDevlet

N E D İR E L T T A T K VLE DE


KatledenDevlettirKatled enDevlettirKatledenDev lettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatlede nDevlettirK atledenDevlett irKatledenDev 22 lettirKatleden

N E D İR E L T T A T K VLE DE

- Bir dördüncü gösterge, gözden kaçırılan bazı çelişkilere rağmen olaya ilişkin tüm polis ve polis yanlısı tanık anlatımlarının aynı ağızdan çıkmışçasına olması/düzenlenmesidir. Bu, suçlu olduğu bir olaya ilişkin olarak önemli bir şeyleri gizlemek istediği her durumda, polisin çok iyi bilinen standart davranış biçimidir. Savcılık da kendi yönünden onu bu açıdan genellikle tam bir uyumla tamamlamaktadır. Bu olayda da bu böyle olmuştur. - Otopsideki kaba usülsüzlüklerden kayıp mermi çekirdeklerine ve öteki bazı teknik incelemelerin yapılmamış olmasına kadar bir dizi başka gösterge, ortada örtbas edilmek istenen bir suç bulunduğunun öteki bazı kanıtlarını oluşturmaktadır.

- Bu arada, olayın hemen ardından ve olay yerinde açıklama yapan İstanbul Emniyet Müdürü’nün “üzüntüler”ni bildiren ikiyüzlü sözleri de, gerçeği bilmenin suçluluğunu ele veren daha dolaylı bir kanıt olarak ele alınabilir. Adam öldürmeye fazlasıyla alışık olan ve sonuç tümüyle bir çatışma ürünüyse bunu övünme konusu da yapabilen bir şebekenin başının sıcağı sıcağına “üzüntü”lerini bildirilmesi çok alışılmış türden bir davranış tarzı değildir. Belli ki durum hakkında kendisine bilgi verilmiştir ve o da bunun sıkıntısıyla konuşmaktadır. Kaldı ki bu sahte “üzüntü” sözlerini suçluluğun verdiği bir telaşla aslında ağzından kaçırdığını, hemen ardından gelen “yanlış anlaşılmasın!” düzeltmesinden de anlamak mümkündür. - Son bir nokta daha var. Bazı basın organlarına olayda yaralanan polisin “ben öldürmedim” diye bağırdığı da yansımış bulunmaktadır. Bu bilginin doğruluğunu sınama olanağımız yok yazık ki. Ama yaralı bir genç insanın gözler önünde durduk yerde infaz edilmesi ve dolayısıyla ortada açık bir suç bulunması olgusu, sözkonusu polisi telaşla bu söyleme gerçekten itmiş olabilir. Ve bu, İsanbul Emniyet Müdürü’nün sıkıntısına olduğu kadar İstanbul polisinin olayın hemen ardından güdümlü düzen basını üzerinden yürüttüğü aynı ağızdan çıkma karalama kampanyasına da kendi yönünden ışık tutabilir. 6- Özetle olayın ikinci evresinin toplam tablosundan çıkan sonuç, olayın hemen sonrasında partimiz adına yapılan açıklamadaki bilgi ve değerlendirmeyi tam olarak doğrulamaktadır: Alaattin Karadağ yoldaş çatışmalı bir kovalamacanın ardından yaralı olarak polisin eline geçmiş ve hastahaneye kaldırılmak yerine olay yerinde infaz edilmiştir.

Olayın iğrenç olduğu kadar suç oluşturan tüm özü esası da işte buradadır. Gerici savaşlar da dahil her türden çatışmalı durumlara ilişkin tüm hukuk, yasalar ve bu arada ahlaki ölçü ve kurallar, yaralı olarak ele geçmiş insanları/esirleri öldürmeyi, öldürmek ne kelime eziyet etmeyi suç sayar. İstanbul polisi işte bu canice suçu işlemiştir. Tüm kanıtlar, tanıklıklar ve yan belirtiler bu sonuca çıkmaktadır.

7- İstanbul polisinin cinayeti yeterince açık ve aynı ölçüde iğrençtir. Bunun için yoldaşımızın sağ elinin dört parmağını kaybetmiş olmasına işaret etmenin gereği yoktur. Yoldaşımızın sağ elinin parmakları yerinde olsaydı da, yaralı ve dolayısıyla

savunmasız bir insanı durduk yerde katletmek yine tümüyle suç olarak kalır ve iğrençliğinden de hiçbir şey kaybetmezdi.

Evet, yoldaşımız sınıf çalışması yürütmek için girdiği bir fabrikada kapitalist sömürü çarkına sağ elinin dört parmağını kaptırmıştır, ama bunun onun örgütlü bir partili devrimci olarak silah kullanmasına engel olamamıştır. Bu da komünist bir partili işçi olarak onun payına bir başka devrimci üstünlük ve onurdur. Yoldaşımız partili devrimci siyasal çalışmasının gerektirdiği durumlarda elbette silah taşıma yoluna gitmiştir ve bu son çalışma esnasında da taşımaktadır. Ama bunu, tam da partinin döneme ilişkin eylem ve davranış çizgisini gerektirdiği sınırlar içinde, yani yalnızca en haklı ve en meşru bir siyasal çalışma ve mücadeleyi gerektiğinde savunabilmenin zorunlu sınırları içinde kullanabilmek üzere. Bu bugünün koşullarında tümüyle haklı ve meşru bir sınırdır. Sınıf mücadelesinin mantığı ve bugünkü seyri bu haklılığın ve meşruluğun temelidir. Bu ülkenin kaba ve acı gerçekleri bu sınırlarda bir devrimci savunmayı giderek daha fazla bir zorunluluk olarak dayatmaktadır. EsenyurtAvcılar’ın resmi cinayet şebekesinin sıradan insanlardan afiş asan devrimci işçilere kadar herkesi hedef alabilen sayısız pratiği üzerinden olduğu kadar, aynı bölge içinde yer alan Haramidere haramilerinin bildiri dağıtan devrimci işçilere sıktıklar kurşunlar üzerinden de bu gerçeği görmek mümkündür.

Partimiz devrimci şiddetin sınıf mücadelesinin mantığına ve somut gelişim seyrine olduğu kadar ilke ve kurallara, siyasal bir mantığa ve ahlaka da dayalı olması gerektiğinin tam olarak bilincindedir. Alaattin Karadağ yoldaş, aynı zamanda bu bilincin ve pratiğin saflarımızdaki en iyi temsilcilerinden biridir ve o bunu değişik defalar pratik içinde kanıtlamıştır da. Yalnızca şu son bir yıl içinde birden fazla olay üzerinden. Üstelik tam da bir kez daha silahsız ve savunmasız durumdaki bir başka yoldaşını onu ele geçirmiş polis ekibinin elinden çekip alarak. Silah kullanarak ama durum zorunlu kılmadığı için tek damla kan akıtmaksızın. Bunu bu sınırlarda burada açıklamak da proleter yoldaşımızın devrimci direnişçi anısına karşı partimiz için bir borçtur. Partimiz, kuşkusuz olayın bilgisine hakim olamamanın sonucu olarak ve tümüyle iyiniyetle dile getirilen ama yoldaşımızın devrimci direnişçi anısını da gölgeleyen “sağ elinin dört parmağının yokluğu” söylemini bugünkü kullanım şekliyle artık duymak istememektedir. Hele bunun sanki ortadaki çıplak cinayet suçu ancak böylece oluşabilirmiş ve görülebilirmiş gibi bir hukuki gerekçe yapılmasına şiddetle karşıdır.

Evet, bu dramatik bir olaydır; kapitalizmin çıplak insan kanıyla beslenerek dönen çarklarına örgütlü bir devrimci üzerinden çarpıcı bir göstergedir. Ama işte Alaatin Karadağ yoldaş buna rağmen örgütlü ve direnişçi bir devrimcinin tutum ve pratiğinden geri kalmamıştır. Yetişkin bir yaşta ve üstelik daha bir kaç yıl önce sağ elini kullanamaz duruma düşmek, onun savaşma azmini kırmadığı gibi savaşma pratiğinden de alıkoyamamış, sağ elinden mahrum olmanın yarattığı boşluğu kısa zamanda sol eliyle doldurmasını bilmiştir. Bunun onun kendini


savunma kapasitesini doğal olarak önemli ölçüde sınırladığı kolayca kavranabilir bir gerçek olsa da. İlla da dile getirilecekse, dile getirilen tam da bu olmalıdır. Gerçeğe uygun olan bu olduğu gibi, devrimci açıdan anlamlı, öğretici ve yüceltici olan da budur. Belki de bile bile soğukkanlıca infaz edilmesi, katillerinin Alaatin Karadağ yoldaşı artık bu yönüyle bilip tanımasının da bir sonucudur, bunu şu an bilemiyoruz.

8- Ortada açık ve iğrenç bir suç vardır, çatışma içinde yaralı olarak ele geçmiş bir devrimci durduk yerde infaz edilmiştir. İstanbul polisi suçluyu açıklamak, savcılık bulup çıkarmak, mahkemeler ise yargılamak ve cezalandırmakla yükümlüdür. Kurulu düzenin bugünkü o rezil yasaları çerçevesinde bile bunların tümü bir zorunluluktur. Fakat tüm bu zorunlulukların hiçbirinin gereklerinin yapılmayacağını, uygulamadaki yasaların bile emrettiği hiçbir yükümlülüğün yerine getirilmeyeceğini, açık ve iğrenç bir cinayetin daha kabaca hasır altı edileceğini, biz bu ülkenin çıplak gerçekleri, faşist rejiminin kötü ve kirli ünü ve uygulamaları üzerinden çok iyi biliyoruz. Sayılan düzen kurumlarının birleşik görevi, ilerici-devrimci akımlara ve işçi-emekçi hareketine yönelen faşist devlet terörünü, bu kapsamda oluşan suç silsilesini, el ve işbirliği ile sistemli biçimde örtmek, bu olanaklı olamıyorsa bir biçimde mazur gösterip geçiştirmektir. Tüm tarihleri, hergün bir yenisi ile uzayıp giden tüm uygulamaları, bunun kanıtıdır. Herkesin çok iyi bildiği bu açık olgu, olayın üstüne hukuksal cephede gereğince gitmeye kuşkusuz yine de engel değildir. Zira devrimciler bu kokuşmuş alanı bile bir mücadele alanına çevirebilmesini biliyorlar ve bu konuda epeyce deneyim de kazanmış durumdalar. Katledilmiş yoldaşımızın ailesi ve yoldaşları da kendi yönünden bunu halen yapmaktadır.

Fakat biz parti olarak seçkin bir komünist işçi kadromuzu hedef alan bu cinayeti siyasal özüyle kavrıyoruz ve yanıtımızı da esası yönünden bu çerçevede oluşturmakla yükümlüyüz. Bu çerçevede, bu iğrenç cinayeti de vesile ederek, ortadaki suç şebekesinin ve silsilesinin üstüne politik olarak yürümek gerektiğini düşünüyoruz ve tüm ilerici-devrimci parti, grup ve çevreleri bu konuda birleşik bir tutuma ve pratik çabaya çağırıyoruz. 9- Alaattin Karadağ yoldaşın katledilmesi, ilerici-devrimci tabanda, benzerini devrimcileri hedef alan öteki faşist cinayetlere karşı tutum üzerinden de gördüğümüz geniş bir ilgiye, öfkeye, tepkiye ve sahiplenmeye yolaçtı. Sayısız amatör site, forum ve blog üzerinden günler boyunca izledik bunu.

Benzer bir duyarlılığı belli istisnalarla devrimci akım ve çevreler de gösterdiler. Olayı teşhir ettiler, açıklama, çağrı ve protestolara düzenli olarak yer verdiler. Genellikle devrimci bir gelenekten gelen, bu konum ve kimliğini halen de iyi kötü korumakta olan parti, grup ve çevrelerin gösterdiği bu tutumu partimiz, devrimci bir konumda bulunmak ile devrimci değerleri (somutta katledilmiş bir devrimciyi) sahiplenmek arasındaki ilişkinin dolaysız bir göstergesi saymaktadır. Fakat yazık ki bu derece alçakça işlenmiş bir cinayeti Türkiye’nin belli başı reformist çevreleri (Kürt basını bunun tek istisnasıdır) tam bir

ilgisizlikle karşılamışlardır. İçlerinden bir kaçı ilk gün cinayeti sıradan bir haber sınırları içinde vermiş ve bir daha da olaya, olay etrafında olup bitenlere, yayınlarında ya da sitelerinde herhangi bir şekilde yer vermemişlerdir. Yoldaşımızın uğurlama töreni çağrılarına yer vermedikleri gibi dinci iktidar basını için bile haber değeri olan uğurlamanın kendisini de görmezlikten gelmişlerdir. Günlük reformist gazeteler genellikle iç boş şeylerle doldurdukları sayfalarında, cinayetin ilk haberi dışında, kendini bildi bile işçi olarak çalışmış, örgütlü devrimci mücadeleye tüm benliği ile katılmış, işkence, zindan, zindan direnişi, DGM yargılaması görmüş, tüm bunlardan alnının akıyla çıkmış bir işçi devrimciye iki satırlık yer verme ihtiyacı duymamışlardır. Cinayetin üstüne giden hukuk çevrelerinin açıklamalarını bile görmezlikten gelmişlerdir. Partimiz günler boyu süren bu utanç verici tutumu, bu akıl almaz aymazlığı büyük bir dikkatle ve elbette ibretle izlemiştir. Düzenin icazet sınırları içinde tasfiyeci çürüme denilen o kapsamlı gerçeğin ne demek olduğunu, ne anlama geldiğini, nerelere kadar vardığını, bu vesileyle bir kez daha görmüş, daha iyi anlamıştır. Tüm bu çevreler devrimci olan herşeye derinden yabancılaşmışlardır, devrimci olan herşeyden belirgin biçimde ürkmekte ve korkmakta, ondan özenle uzak durmakta, onu bilerek görmezlikten gelmekte, düzenin egemenleri karşısında onunla kendi aralarına gözebatar biçimde bir sınır çizmektedirler. Alaattin Karadağ olayında da bu böyle olmuştur. Başta 6 Mayıslar olmak üzere geçmiş devrimci dönemin kitlelere malolmuş ve böylece toplumsal meşruiyet kazanmış olaylarını/devrimci değerlerini içi boşaltımış anma ayinlerine konu edip istismar edenlerin bu tutumu aynı zamanda çirkin bir ikiyüzlülük örneğidir de. Örgütlü bir proleter devrimci olan Alaattin Karadağ, geçmiş devrimci geleneğimizin en iyi değerlerini, devrimci ve direnişçi kimlik ve tutumunu bugüne taşıyan, bugünlerde yaşatan, üstelik bunu işçi sınıfı devrimciliği çizgisinde sürdüren bir devrimci örneğinden başka nedir ki? Peki 71 Devrimcileri’ne sahip çıkanlar Alaattin Karadağlar’a neden sahip çıkmazlar? İlk grubu oluşturanlar gelinen yerde düzenin ehlileştirme ve içini boşaltma operasyonlarına konu iken, böylece onları sahiplenmek sorun oluşturmak bir yana siyasal rant bile sağlıyorken, ikinci gruptakilerin (zamanında ilk gruptakilere de yapıldığı gibi!) “terörist” olarak damgalanıp suçlanmalarından dolayı mı? Bu vesile ile bu çevrelere, benzer durumlarda bu utancı yinelememeleri, hiç değilse ilerici bir kimliğin gerektirdiği sınırlarda bir duyarlığın gereklerinden kaçınmamaları gerektiğini herşeye rağmen hatırlatmak istiyoruz. Devrimci demokrat olarak kalamayanlar en azından bir parça duyarlı ve tutarlı ilerici küçük-burjuva demokratları olduklarını tam da bu türden olaylar üzerinden somut olarak göstermekle yükümlüdürler.

TKİP Merkez Komitesi 04.12.2009

(www.tkip.org sitesinden alınmıştır..)

KatledenDevlettirKatled enDevlettirKatledenDev lettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatlede nDevlettirK atledenDevl ettirKatled enDevlettirKat ledenDevlettir 23

N E D İR E L T T A T K VLE DE


KatledenDevlettirKatled enDevlettirKatledenDev lettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDe vlettirK atledenDevlettirKatlede ttirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatleden DevlettirKatledenDevlet tirKatledenDevlettirKatl edenDevlettirKatledenD evlettirKatledenDevletti rKatledenDevlettirKatle denDevlettirKatledenDe vlettirKatledenDevlettir KatledenDevlett 24 irKatledenDevlet

Alaattin Karadağ (Nurettin) yoldaşın Parti üyeliği başvurusu…/ Mart 1999

Evet yoldaşlar, bir proleter sizi bekliyor!

N E D İR E L T T A T K VLE DE

yaratıyor. Devrimci mücadeleye tanışmayan her genç; her şey ailem içindir, ailem için varım ve ne de olsa ailemin benim üzerimde hakları var vb. biçiminde düşünür. Aile bireyi bu kadar yabancılaştırdığına ve sınıftan koparıp sınıf atlama hayallerine büründürdüğüne göre, böyle devrimci olunacağını düşünenler yanılıyor. Örnek mi? ´80 sonrası boylu boyunca duruyor. Sonuç olarak;

Bir zincir vardı,

etle kemiğin birleşmesine engel olan, …

onları da çoktan kırdım!..

Hiç tatili olmayan, sabahın 5’inden akşamın 6’sına kadar süren çalışma koşulları vardı. Pazarlanmış bir mal gibi, aldığım ücretin 2-3 haftalığını babama verir, bir haftalığını da bana verirdi. Hatta hiç unutmam, bir defasında babam bu haftalığımı da benden istedi. Yumuşak bir sesle, duygu sömürüsü yaparak, ben de kendime gömlek aldım, parayı gömleğe harcadım dedim, O da yüzüme tükürüp kapıyı sertçe yüzüme çarparak gitti. Ve o yaşıma kadar ilk defa kendim kazandığım parayla kendime eşya alıyordum. Aile içindeki isyanlarım ilk olarak böyle boy veriyordu. Bu işyerinden ayrılmak istedim ailem izin vermedi. Bütün bu dönem boyunca ailemden hiçbiri destek çıkıp yardım etmedi, yani tek ve savunmasızdım. Şimdi düşünüyorum da, demek ki insanın devrimle, devrimci mücadeleyle uzaktan hiçbir bağı olmasa bile, o kadar baskı, sömürü ve yabancılaşmaya bir yerde kendini tepkiye bırakıp isyan kanallarını açıyor ve o kanal karşılığını bulursa oraya akıyor. …

O kadar yaşanan hareketliliğe rağmen, özünde işçi de olmama, günün 12 saatinde çalışmama rağmen, yukarıda yansıttığım yabancılaşmayı üstümden atamıyordum. Belki de özünde devrimci olmayı bunun için istedim, yada hayalimdeki bir arkadaş isteği beni devrimci yapmıştı. Ama bunun altında sınıftan kopuk, kitlelere dışarıdan seslenen, kitlelerin içine girince ne yapacağını (kuru bir devrim-sosyalizm söylemi) bilmeyen yada bağlantısını kuramayan ve kendini teorik ve ideolojik olarak donatamayan bir çalışma yatıyordu. Yaşanan kimi dökülmelere, farklı siyasi sorunlara ve bende yarattığı psikolojik bulanıklığa rağmen devrime büyük bir inancım, özünde proleter bir kimlikten kaynaklanan bir inanç var. Burjuva aile yapısı insanları birbirinin sorunlarına duyarsız, yabancılaşmış hale getiriyor, rekabeti, kişisel çıkarları önplana alan kişilikler

Yaklaşık bir yılı aşkın bir süredir partimizin saflarında örgütlü bir komünist olarak sınıf mücadelesinin içindeyim. Yaşadığım süreç beni çok olumlu bir şekilde geliştirdi. Kendimi bildim bileli işçi olduğum için sınıfla bağ kurmak bana zor gelmedi. Üretim alanından kurduğum ilişkiler bana yeni yeni olanaklar sunuyor ve ilişki ağını geliştiriyor. Ben özünde bir işçi, devrimci bir işçi olarak şunu daha da net anladım. Önemli olan sosyalizmi, sınıf partisini, öncü işçi kavramlarını militanca ezbere bilmek değil, onun hayattaki karşılığını hissetmek ve işçi kitlelerine onların gündelik ve genel yaşantılarında karşılığını hissettirmek ve yakıcı bir ihtiyaç olduğunu kavratmaktır.

Günü gününe 12-14 saat sınıfın içerisindesiniz. Fabrikanız bazında işçi sınıfının arayış içerisinde olduğunu, bir şeylere, birilerine güvenmek istediğini görüyor, gözlemliyor ve yaşıyorsunuz. Küçük kazanımların nasıl da işçileri kaynaştırdığını görüyorsunuz. Bununla birlikte egemen sınıfın kültürü altında olduklarını, terörle, baskıyla, işsizlikle, din tacirleriyle sindirilip susturulduklarını görüyorsunuz. Ve bu egemen sınıfın, yani asalak burjuva sınıfının muhakkak yok olması gerektiğini, bunu yıkacak olan motor gücün yine de bu susturulmuş, sindirilmiş, arayış içerisinde olan işçi sınıfı olduğunu ve sizin de hedefinizin bıkmadan usanmadan bunu bu işçi kitlelerine anlatmak ve kavratmak olduğunu görüyorsunuz. Ve bu bakış açısıyla partiyi, komünist işçi partisini, TKİP’yi kavrıyorsunuz… İşçi sınıfının en direngen, en tutarlı ve en kararlı kesimini etrafında toplayıp tüm sınıfı kuşatacak, kendi politikalarıyla yönlendirecek ve devrimin yıkılmaz dayanağı haline getirecek olan bir partiyi, çürümüş ve kokuşmuş bu sermaye düzenini hak ettiği tarih çöplüğüne gönderecek olan partiyi, TKİP’yi karşınızda buluyorsunuz… Yoldaşlar, her şeyimle ve bu perspektifle kendimi devrime adadığımı söylüyor ve ilişkilerimin daha da üst boyuta taşınmasını talep ediyorum! Parti üyesi olmak istiyorum!.. Evet yoldaşlar, bir proleter sizi bekliyor!

Mart 1999 Nurettin

(www.tkip.org sitesinden derlenmiştir.)


Alaattin Karadağ kızıl sonsuzluğa uğurlandı!

KatledenDevlettirKatled enDevlettirKatledenDev lettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl “Bedel ödedik, bedel ödeteceğiz!” Alaattin Karadağ yoldaş ettirKatledenDevlettirK Gazi cemevine gelen kitle sloganlar, şiirler ve atledenDevlettirKatlede vurulduğu yerde anıldı... marşlar eşliğinde cenazenin hazırlanmasını bekledi. nDevlettirKatledenDevl 21 Kasım Cumartesi günü, Esenyurt Depo Hazırlıkların tamamlanmasının ardından Alaattin ettirKatledenDevlettirK Durağı’nda saat 15.30’da bir araya gelen Karadağ’ın yoldaşın naaşı cemevi bahçesine getirildi ve atledenDevlettirKatlede dostları ve yoldaşları, saat 16.00’da pankart ve kızıl uğurlama töreni başladı. nDevlettirKatledenDevl bayraklar açarak yoldaşın vurulduğu yere kadar Anma programı, Habip Gül, Ümit Altıntaş, ettirKatledenDevlettirK sloganlarla yürüdüler. Yürüyüşte ve eylem boyunca Hatice Yürekli, Hüseyin Temiz ve Alaattin Karadağ atledenDevlettirKatlede sokakta bulunan işçi ve emekçiler, alkışlarla ve yoldaşlar şahsında tüm devrim ve sosyalizm sloganlara eyleme destek verdiler. nDevlettirKatledenDevl şehitleri için saygı duruşu ile başladı. Saygı ettirKatledenDevlettirK “Alaattin Karadağ yoldaş ölümsüzdür. duruşunun ardından, TKİP Merkez Komitesi’nin atledenDevlettirKatlede Devrimciler ölmez devrim davası yenilmez! / BDSP” açıklaması okundu. nDevlettirKatledenDevl pankartının açıldığı eylemde, “Alaattin yoldaş Açıklamanın ardından, Alaatin Karadağ yoldaşın ölümsüzdür!”, “Katil devlet hesap verecek!”, ettirKatledenDevlettirK ağabeyi Abdullah Karadağ bir konuşma yaptı. “Yaşasın devrimci dayanışma!”, “Faşizmi döktüğü atledenDevlettirKatlede kanda boğacağız!”, “Yaşasın devrim ve sosyalizm!” Karadağ’ın konuşması, “Bedel ödedik bedel nDevlettirKatledenDevl ödeteceğiz!” sloganları ile karşılandı. sloganları haykırıldı. ettirKatledenDevlettirK Uğurlama töreninde Alaattin Karadağ yoldaşın atledenDevlettirKatlede Yürüyüşün ardından Alaattin Karadağ’ın komünist kimliği vurgulanırken, işçi ve emekçilere vurulduğu yere gelindi. İlk önce Alaattin Karadağ nDevlettirKatledenDevl TKİP saflarında mücadele etme çağrısı yapıldı. şahsında devrim ve sosyalizm mücadelesinde şehit ettirKatledenDevlettirK Katliamların hesabının ancak örgütlü mücadelenin düşenler için saygı duruşunda bulunuldu. Saygı atledenDevlettirKatlede yükseltilmesi ile sorulabileceğinin altı çizildi. duruşunun ardından basın açıklamasına geçildi. nDevlettirKatledenDevl İstanbul'dan komünistler ettirKatledenDevlettirK Yapılan açıklamanın ardından iki ayrı şiir okunduktan sonra, caddenin başına kadar sloganlarla atledenDevlettirKatlede Alaattin Karadağ memleketi yüründü. Haykırılan sloganların ardından eylem nDevlettirKatledenDevl sona erdi. Antakya'da sonsuzluğa uğurlandı! ettirKatledenDevlettirK Kızıl Bayrak / İstanbul 25 Kasım Çarşamba günü TKİP militanı Alaattin atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl Karadağ Antakya'da son yolculuğuna uğurlandı. Alaattin Karadağ dostları ve Karaali Köyü'ne ailesinin oturduğu eve ettirKatledenDevlettirK getirilmesinin ardından burada ailesi, yakınları ve atledenDevlettirKatlede yoldaşları tarafından memleketi yoldaşları tarafından anma töreni yapıldı. nDevlettirKatledenDevl Antakya'ya uğurlandı... ettirKatledenDevlettirK Köyün girişinde toplanan yaklaşık 150 kişilik 24 Kasım Salı günü saat 14.00’da TKİP militanı kitle, burada kortej oluşturarak en önde Alaattin atledenDevlettirKatlede Alaattin Karadağ dostları ve yoldaşları tarafından Karadağ’ın fotoğrafları, “Alaattin Karadağ yoldaş nDevlettirKatledenDevl gerçekleştirilen törenin ardından defnedilmek üzere ölümsüzdür! - Devrimciler ölmez devrim davası ettirKatledenDevlettirK memleketi Antakya'ya uğurlandı. yenilmez! / BDSP” pankartı arkasında, atledenDevlettirKatlede kızılbayraklarla yürüyüşe geçti. nDevlettirKatledenDevl Gazi'de ilk selamlama Parti'den! Yürüyüş boyunca “Emekçiler saflara hesap ettirKatledenDevlettirK Alaattin Karadağ yoldaşı Gazi'de yapılacak sormaya!”, “Şehitler yaşıyor, parti savaşıyor!”, atledenDevlettirKatlede uğurlama töreni öncesi ilk selamlayan sınıfın ve “İşçiler Parti’ye, devrime, sosyalizme!” sloganları nDevlettirKatledenDevl devrimin partisi oldu. Mahallenin dört bir yanının atıldı. ettirKatledenDevlettirK “Alaattin yoldaş ölümsüzdür! / TKİP” yazılamaları ile donatıldığı görüldü. atledenDevlettirKatlede Bayrak artık Alaattin’in yoldaşlarında! nvlettirKatledenvlettirK Uğurlama töreni Karadağ'ın yoldaşlarının, siper Alaattin yoldaş şahsında tüm devrim ve parti atledenvlettirKatledenvl yoldaşlarının, ailesinin ve dostlarının Gazi eski şehitleri adına saygı duruşu gerçekleştirildi. Saygı ettirKatledenvlettirKatl karakol önünde biraraya gelmesi ile başladı. duruşunu Alaattin Karadağ’ın abisi Abdullah “Alaattin Karadağ yoldaş ölümsüzdür! / Devrimciler Karadağ’ın konuşması izledi. Konuşmanların edenvlettirKatledenvlett ölmez devrim davası yenilmez! / BDSP” pankartı ardından Nazım Hikmet’in ‘Telgraf’ şiiri okundu. irKatledenvlettirKatlede arkasında bir araya gelen ilerici ve devrimci güçler Devrimci marşların yanısıra Alaattin yoldaşın sevdiği nvlettirKatledenvlettirK kızıl bayraklar ve Karadağ'ın resimlerini taşıdılar. Drama Köprüsü ve Arapça Meryem türküsünün atledenvlettirKatledenvl söylendiği anmada sıklıkla parti sloganları atıldı. Yürüyüş sırasında sıklıkla “Yeni Ekimler için ettirKatledenvlettirKatl Atılan öfkeli sloganların ardından eylem son buldu. ileri!”, “İşçiler partiye, devrime, sosyalizme!”, edenvlettirKatledenvlett “Yaşasın Türkiye Komünist İşçi Partisi!”, “Habib / Kızıl Bayrak / Antakya irKatledenDev Ümit / Hatice / Hüseyin / Alaattin yoldaş yaşıyor!” lettirKatleden 25 sloganları haykırıldı.

N E D İR E L T T A T K VLE DE


KatledenDevlettirKatled enDevlettirKatledenDev lettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl Ama yanılıyorlar! ettirKatledenDevlettirK Tarihimizin sayfalarına kızıl Katlederek tüketmeyi başaramayacaklar. atledenDevlettirKatlede harflerle bir yoldaş daha yazıldı! Çünkü teslim ettiğin mücadele bayrağı şimdi nDevlettirKatledenDevl Gözlerinde güzel günlere duyulan özlem, bizim ellerimizde ve onu daha da yükseklere ettirKatledenDevlettirK yüreğinde “hınç ve onur”, bilincindeki netlik ile taşıyacağız. atledenDevlettirKatlede Alaattin yoldaşı ölümsüzlüğe uğurladık… Devrimci anın önünde saygıyla eğiliyoruz… nDevlettirKatledenDevl … ettirKatledenDevlettirK Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmez! atledenDevlettirKatlede Alanlarında işçi sınıfı devrimciliğinin temsilcisi Ekim Gençliği / Almanya nDevlettirKatledenDevl olan Genç Komünistler, Nurettin yoldaşın ettirKatledenDevlettirK yaşamından ve ölümünden öğrenmişlerdir. atledenDevlettirKatlede Kimliğindeki proleter özden, pratikteki Devrimciler ölmez, devrim davası bilincindeki netlikten, “bir nDevlettirKatledenDevl soğukkanlılığından, proleter sizi bekliyor” diyen üyelik başvurusundan, ettirKatledenDevlettirK düşmanla karşı karşıya geldiğindeki yenilmezdir! atledenDevlettirKatlede tereddütsüzlüğünden öğrenmişlerdir ve 19 Kasım akşamı faşist devlet bir devrimciyi nDevlettirKatledenDevl öğreneceklerdir. Zindanlarda devrimci onuru daha katletti. Katledilen devrimci daha çok küçük ettirKatledenDevlettirK yükselten, yaşamı ve ölümü ile partinin ve yaştan itibaren bu düzenin sömürü çarkları arasında atledenDevlettirKatlede devrimin çıkarlarını her şeyin üzerinde tuttuğunu ezilmeye başlamış, sonra devrimcilerle tanışarak nDevlettirKatledenDevl gösteren Nurettin yoldaş, Genç Komünistler’in işçi sınıfının özgürlüğü için devrim ve sosyalizm davasına hayatını adayan bir komünist Alaattin öfkesinin ve bilincinin buluştuğu yerde ettirKatledenDevlettirK Karadağ’dı. atledenDevlettirKatlede bayraklaşmıştır. Tıpkı diğer şehit yoldaşlarımız gibi! nDevlettirKatledenDevl … ettirKatledenDevlettirK Yoldaşımızın katledilmesi öfkemizi ve sınıf Sermaye devleti, devrimcileri katlederek işçi atledenDevlettirKatlede kinimizi biliyor! Öldürerek yok edeceklerini emekçi ve gençleri korkutmaya, sindirmeye nDevlettirKatledenDevl zanneden katiller sürüsü, yönelttiği saldırılara çalışmaktadır. Onların korkularını anlıyoruz. Onlar direniş yanıtıyla, Partimizle ve yarattığı ettirKatledenDevlettirK aldığı sınıfın öncülerinden ve işçi sınıfının öncü karşılaşıyor. Düşmana verilen her yanıt atledenDevlettirKatlede değerlerle partisinden korkuyorlar. Çünkü onlar bu düzeni bayrağımızı daha da kızıllaştırıyor… başlarına yıkacak olan yegane güç olan işçi nDevlettirKatledenDevl sınıfından çekiniyorlar. Alaattin yoldaş bu kavgada Gözlerimizde güzel günlere duyduğumuz ettirKatledenDevlettirK ilk şehidimiz değil son şehidimiz de olmayacaktır. özlem, yüreğimizde hınç ve onur, bilincimizdeki atledenDevlettirKatlede netlik ile, Nurettin yoldaşın şehit düşmesinin İşçi sınıfı devrim ve sosyalizm bayrağını bu nDevlettirKatledenDevl ardından bir kez daha bu bayrağa leke ülkenin semalarına dikene kadar daha çok şehit ettirKatledenDevlettirK sürdürmeyeceğimizi haykırıyoruz. Bayrağımız vereceğimizi biliyoruz. Ama onların yerini yeni atledenDevlettirKatlede coğrafyamız başta olmak üzere bütün dünyayı devrimciler alacaktır. Şairinde de dediği gibi ”ekilir nDevlettirKatledenDevl sarana dek salınacak. Ve biliyoruz ki, ekin geliriz, ezilir un geliriz, bir gider bin geliriz, ettirKatledenDevlettirK “Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç bizi vurmak kurtuluş mu?” Evet bizi sokak atledenDevlettirKatlede yatılmayan” gelecek özlemimiz cümle cümle, yazı ortalarında infaz etseniz de, darağaçlarında assanız nDevlettirKatledenDevl yazı, halay halay bütün dünyayı saracak. Ve aynı da, işkencehanelerde katletseniz de biz çoğalmaya devam edeceğiz. ettirKatledenDevlettirK inançla biliyoruz ki, fabrikalardan hücre hücre örgütlediğimiz halayımızın en başında şehit atledenDevlettirKatlede yoldaşlarımız yer alacak! Sana söz yoldaş; Bedrettinlerden, Pir nDevlettirKatledenDevl Sultanlardan, Kawalardan, Mahirlerden, ettirKatledenDe vlettirK Genç Komünistler Denizlerden, İbrahimlerden alınan, Habiplerin, Ümitlerin, Haticelerin, Hüseyinlerin, Alaattinlerin atledenDevlettirKatlede kanlarıyla daha da kızıllaşan bayrağımızı bu ttirKatledenDevlettirKaülkenin semalarına dikeceğiz. tledenDevlettirKatleden DevlettirKatledenDevlet Teslim ettiğin bayrağı daha yükseklere Adana’dan genç bir komünist tirKatledenDevlettirKatl taşıyacağız! edenDevlettirKatledenD Sevgili yoldaş, evlettirKatledenDevletti Alaattin yoldaş ölümsüzdür! rKatledenDevlettirKatle Faşist devlet tarafından katledildin. Unutmuyorum adlarınızı! Yüreğimdeki denDevlettirKatledenDe Çünkü biz devrimcilerden korkuyorlar! öfkeyle, sarıldığım bilincimle adlarınızı kazıyorum vlettirKatledenDevlettir elimin, gözümün, bilincimin değdiği her yere! Bizleri öldürerek bu çürümüş düzenlerini KatledenDevlettirKatle koruyabileceklerini sanıyorlar. “Yüreğimi yüreklerinize katıyorum”, öfkemi denDevlettirKatledenDe 26 bilincime katık edip en keskin silahımı/ silahımızı

Alaatin Karadağ yoldaşa yazılan mesajlardan...

N E D İR E L T T A T K VLE DE


kızıl bir şerit gibi dolaştırıyorum. Öfkeliyim…

Yoldaşım, yoldaşlarım… Yağmuru, güneşi, umudu, yokluğu, varlığı, yüreklerimizi, “üzerimize gelen kurşunları” paylaştıklarımız… Yoldaşım, yoldaşlarım… Güvenim, inancım, bağlılığım…

Yoldaşım, yoldaşlarım… Zorlu dönemlerde bilincimdeki bulutları dağıtan, kararsızlıklarımda dost elini uzatan, yürek dolusu sevdiklerim… Yoldaşım, yoldaşlarım… Habib’im, Ümit’im, Hatice’m, Alaattin’im… Unutmuyorum adlarınızı… Öfkeliyim…

“Göz bebeğimiz gibi korumamız gereken tarihsel aracı” korumak için tereddütsüzce ölümü göğüsleyenler, toprağa düşüp umut olanlar, ölümsüzlüğe uğurladıklarımız unutmuyorum adlarınızı!

Sözüm olsun yoldaşım, yoldaşlarım. Katiller sürüsü de unutmayacak adlarınızı. Sınıfın büyüyen öfkesi, sloganlarımız, direnişlerimiz, zafer çığlıklarımız adlarınız olarak patlayacak suratlarına. Ne dönemin zorluğu, ne devletin katliamları öfkemizi, umudumuzu, inancımızı bastıramıyor.

Alaattin yoldaşı ölümsüzlüğe uğurlarken bir kez daha sözümüz olsun; adlarınızı unutmayacağız. Ve düşmana da unutturmayacağız! Ellerimizle, tırnaklarımızla, dişimizle ördüğümüz dünü, bugünü, yarını büyüteceğiz!

G. Umut

Yoldaşım Alaattin, sen ki…

Sen ki yoldaşım, kuşanmışsın öfkesini sınıfının.

Sen ki yoldaşım, kuşatmışsın partiyle sokaklarını şehr-i İstanbul’umun.

Sen ki yoldaşım, kuşatılmışsın bir akşam vakti 4. Cadde’de.

Sen ki yoldaşım, “Vurulup düşmüşsün, kalmışsın kan revan, kalmışsın boylu boyunca…”.

O günden beri bu türkü dilimde. İçimi acıtan, kinimi bileyen cümleleri aradım on gündür. Bildiğim her kelime, kurduğum her cümle yetersiz

geldi. Bir yenisini aradım. En sonunda yazmaya başlasam da hala arıyorum hissettiklerimi ifade edecek yan yana gelmiş harfleri…

Bu sefer cinayeti sadece kör bir kayıkçı değildi gören. Camdan kafasını uzatan adam, balkona çıkan kadın, yoldan geçen genç, dükkanını kapatmak üzere olan esnaf, minibüsü gasp edilen şöfor,… Hepsi gördüler. Dilden dile yayıldı sokağın ortasında katledilen gencin, devrimcinin, komünistin, TKİP militanını Alaattin’in hikayesi.

Yoldaşım Alaattin, belki de Asi’ydi bu dünyada ters olmayı sana ilk gösteren. Belki Asi’nin hikayesiyle başlamıştı senin de hikayen. Asırlar öncesinde doğduğun topraklarda nasıl ki ejderha hayat suyuna el koymuşsa öyle yaşam haklarımıza el koymuştu kapitalizm asırlar sonra. Nasıl ki su alabilmek için ejderhadan her gün bir kız çocuğu kurban veriliyorduysa açlık 30 bin çocuğu öldürüyor bir günde. Nasıl ki günlerden bir gün ejderhaya kafa tutacak bir çoban çıkıp mızrağını geçirebildiyse sen de kapitalizmin dişlilerinin arasından sıyrıldın EKİM’in sesiyle. Yoldaşım Alaattin, Asi bazen sığamaz yatağına taşar ve can verir Amik Ovası’na. Ne de olsa bir parçasısın Asi’nin taşarak, coşarak geçtiği bir coğrafyanın. Sen de sığamamıştın ya Asi gibi yatağına. Taşarak, çoşarak gelmiştin sana artık dar gelen Antakya’dan. Sınıfın bağrında atmalıydı senin gibi bir yürek. Yüreğinin son tıklamasına kadar sınıf senden öğrendi mücadeleyi, devrimi, partisini.

Yoldaşım Alaattin, o akşam tarih bir kez daha direnişe tanık oldu. Sermayenin cellatlarına teslim olmaktansa ölüme hoş geldin demeyi gördük sende. Eminim nasıl rahattın ölümün üzerine yürürken. Yürürken ölüme gözlerinde eli kanlı cellatlara duyulan nefret, gözlerinde gelecek güzel günlerin ışıltısı… Gözlerin ne kadar yarınımızı anlatıyorsa yoldaşım, sağ elin bugünün cümlelere gerek duyulmayan tanımlamasıydı. Yoldaşım Alaattin, inancınla, direncinle, kininle, bilincinle bir kez daha kuşattım kendimi. Sözüm olsun kızıllaştırdığın bayrağımıza, davamıza, partimize leke sürmeyeceğim. Zaferin inancıyla çarpan yüreğini tüm kavga alanlarına taşıyacağım.

Z. İnanç

(www.kizilbayrak.net sitesinden derlenmiştir.)

KatledenDevlettirKatled enDevlettirKatledenDev lettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nvlettirKatledenvlettirK atledenvlettirKatledenvl ettirKatledenvlettirKatl edenvlettirKatledenvlett irKatledenvlettirKatlede nvlettirKatledenvlettirK atledenvlettirKatledenvl ettirKatledenvlettirKatl edenvlettirKatledenvlett irKatledenDev lettirKatleden 27

N E D İR E L T T A T K VLE DE


KatledenDevlettirKatled enDevlettirKatledenDev lettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDe vlettirK atledenDevlettirKatlede ttirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatleden DevlettirKatledenDevlet tirKatledenDevlettirKatl edenDevlettirKatledenD evlettirKatledenDevletti rKatledenDevlettirKatle denDevlettirKatledenDe vlettirKatledenDevlettir KatledenDevlett 28 irKatledenDevlet

N E D İR E L T T A T K VLE DE

“Bir gider, bin geliriz!” Bu sözler bir amcaya ait. Yeğeni sokak ortasında polisler tarafından katledilen Aydın Erdem’in amcasına. Ancak sadece bir amcanın değil, yeğeninin katledilmesiyle öfkesini bilemiş, katledilen bir Kürt gencinin ve nicelerinin hesabını sormaya yeminli bir insanın sözleri bunlar. Bu sözler mücadelenin binlerle süreceğini, Kürt halkının Türk sermaye devletinin imha ve inkâr politikalarına boyun eğmeyeceğini söylüyor. Aydın Erdem, on yıllardır kimliği yok sayılan bir Kürt gencidir. Mardin Kızıltepe doğumludur. Çocuk yaşta tanımıştır Kürt olmanın bu devletin yasalarına göre suç olduğunu. Belki abisi, amcası, babası katledilmiştir, cezaevlerinde işkencelerden geçirilmiştir, halkının özgürlüğü için dağlara çıkmıştır. Ve o da köy baskınlarında katledilen bebeklerden birisi “olamadığından”, devletin terör demagojisiyle beslediği korucuların terörüne de kurban gitmediğinden veya Mardinli olmasına rağmen Bilge Köyü’nden olmamasından dolayı okula gitme çağına gelebilmiştir. Büyük ihtimalle ilkokula kadar Kürtçeden başka bir dilde konuşmayı bilmiyordur. Okula başlamasıyla tüm Kürt çocuklarına dayatılan Türkçe eğitim işkencesine maruz kalmıştır. Ama bir yanıyla şanslıdır. Çünkü Mardin Kızıltepeli Uğur Kaymaz gibi 13 yaş��nda katledilmemiştir. İlkokulu bitirme şansı bulmuştur.

“Kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılmalıdır!” diyen bir başbakanı olan bir ülkede yaşamaktadır. Yaşıtları -belki kendisi de- gözaltılar yaşarken, kaçırılıp kuyulara atılırken, cezaevlerine atılırken sermaye devletinin politikalarıyla tanışmıştır. “Çocuk da olsa gerekenin yapıldığı” politikalarla… Tüm bunları yasal bir meşrulukla yapan devlet, Kürt olmanın, Kürtçe konuşmanın bu yasalara göre suç olduğunu her defasında gösterdi. Yaşları 12-15 arası olan çocuklar 90’lı yıllarda Mardin’de, Diyarbakır’da, Şırnak’ta “yasal sınırlar” içinde gözaltına alındılar, işkence gördüler, küçük yaşlarda Filistin askısını tanıdılar ve kaybedildiler. Kaybedilenler listesinde Davut, Seyhan, İlyas, Çayan, Ahmet, Daham olarak yer aldılar. Çocukları da “terörle mücadele” kapsamına alan devlet, son üç yılda yüzlerce çocuğu bir eyleme katıldıkları ya da propaganda yaptıkları iddiasıyla tutuklayıp cezaevine göndermiştir. Ve yine geçtiğimiz 23 Nisan’da, “çocuk bayramında”, Hakkâri’de kolluk güçlerinin çocuklara gaz bombaları ve zırhlı araçlarıyla saldırması sonucu bir çocuk hayatını kaybetmiş, 14 yaşındaki bir çocuğun kafası ise vahşice parçalanmıştır. Tabii ki bu da “yasal sınırlar” içinde yapılmıştır! İşte bu yasalarla büyümüştür Aydın Erdem. Nefes almak ve bir gün daha fazla yaşamak için direnmekle geçmiştir çocukluğu. Her Kürt çocuğunun her anı direniş, her anı isyan olan bir halkın var olmak için yürüttüğü özgürlük

mücadelesiyle…

Sonra üniversiteyi kazanmıştır. Şanslıdır. Hem eşitsizlik üzerine kurulu bu düzende üniversiteyi kazanmıştır, hem de halen nefes alabilmektedir. Sermaye devletine göre fazla bile yaşamıştır. Türk sermaye devletinin yasaları Kürtlerin ölüm yaşlarında “indirime” gitmektedir. Baskıda, kanda, imhada, polis teröründe, sürekli artış olurken Kürtlere “uzun süre yaşamak” suçtur. Çünkü Kürt olmak suçtur ve ne kadar uzun yaşarlarsa o kadar suç işlemektedirler. Ancak, “Bu ülkede Kürt öldürmek suç değil! Kürt öldürmenin cezası yok ama Kürt olmanın cezasını Kürt olan ölü ya da diri çekmek zorunda”dır. Ve ‘nihayet’ Aydın Erdem’in 23 yıllık Kürt olması suçunun cezası, bir polisin ‘yasal mermisi’ yle ödettirilmiştir, Diyarbakır sokaklarında. Kürt halkının bir mensubu olarak, özgürlüğüne ve bağımsızlığına yazgılı bir Kürt genci olarak çıkmıştır sokaklara. Çünkü bu kan ve sömürü düzeninin karşısında yolu yoktu kurtuluşun, isyanı seçmedikçe. Vurulduğunda üniversite öğrencisidir. İzmir’de Ege Üniversitesi’nde okurken polis tarafından asılan Ali Serkan Eroğlu gibi, Mimar Sinan Üniversitesi’nde okurken polis tarafından 3. kattan aşağıya atılan Seher Şahin gibi, İstanbul Üniversitesi’nde okurken sokak ortasında kurşunlanan Önder Babat gibi Ayın Erdem de üniversite öğrencisidir ve katledilmesinin en temel nedeni mücadeleyi seçmesidir.

Sermaye devletinin gerçekleştirdiği bu katliam ne ilktir ne de son olacaktır. Aydın Erdem yanlışlıkla öldürülmemiştir. Hedef gözetilerek, bir halkın özgürlük mücadelesini kanla bastırmak içim yürütülen politikaların sonucu olarak katledilmiştir. Bir görgü tanığı, "Vurulan kişi ve kendisine ateş eden polis arasında çok kısa bir mesafe vardı. Sivil polis, silahını ona doğrultup ateş etti” derken, polisin bölgeye gelip görgü tanıklarını dinlediğini belirten bir başka tanık ise şunları söyledi: "Olayı gören benimle aynı yaşta bir çocuk vardı. Önce ona sordular. Çocuk da Erdem'i polisin vurduğunu söylemesi üzerine, polis kendisini gözaltına aldı. Bunun üzerine ben de korktum ve polis bana sorduğunda, olayı göremediğimi söyledim. Ama o an korktuğum için söylemedim. Vurulan genci, polis gözlerimin önünde ateş ederek, vurdu.” Tüm işaretler olayın açık bir infaz ve katliam olduğunu gösteriyor Sermaye devletinin katliamlarla dolu tarihi nasıl ki onun katliamcı kimliğini gözler önüne seriyorsa, bizlerin direnişlerle dolu tarihi de direnişçi kimliğimizi ortaya koymaktadır. Aydın Erdem ilk değildi. Ancak son olması için, mücadele çığ olup büyüyecek. Birimiz düştü, ancak binler olup yıkacağız zulmün kalelerini.


Genç komünistler ölmez, kanlar yerde kalmaz! 12 Eylül askeri faşist darbesinden birkaç ay sonra, cuntanın sokak ortasında infazlar yaptığı, devrimcileri işkence tezgahlarından geçirdiği, sadece belirli saatlerde sokağa çıkmanın serbest olduğu o karanlık yıllar… Sinan Suner isimli GKB’li (Genç Komünistler Birliği) bir devrimci Ankara’nın emekçi mahallelerine yazılamalar yapıyor, faşist diktatörlüğü teşhir ediyordu. Sinan Suner, MHP'li bakan Cengiz Gökçek'in koruması Süleyman Ezendemir tarafından kalleşçe arkasından vurularak katledildi. Ardından saatlerce bekletildi ki hastaneye götürüldüğü zaman yaşama şansı kalmasın. Hastane önüne bırakıldığında çoktan yaşamını kaybetmişti. Zabıtlara da “Hastaneye getirilirken kan kaybından yaşamını yitirmiştir…” diye geçildi. Ertesi gün binin üzerinde GKB’li Sinan’ın hunharca katledilmesini lanetlemek için bir korsan eylem tertip etmişlerdi. Ankara faşist cuntaya, katillere mezar olacaktı. Korsan eyleme jandarmalar müdahale etti. GBK militanlarından bazıları silahlarını çıkararak havaya birkaç el ateş ettiler, jandarmalarda panik havası yaratılırsa eğer cuntaya da iyi bir mesaj verilebilirdi. Eylemde çok sayıda devrimci gözaltına alındı. Bunlardan bir tanesi de Erdal Eren’di. Erdal Eren, meslek lisesi ikinci sınıf öğrencisi idi. Yaşına rağmen mücadele içerisinde kendisini ilerden tanımlayan, korkusuz lisesi bir genç komünistti. Eylem sırasında bir er sırtından vurularak öldü. Bu erin ölümünü “açıklayamayan” cuntanın düzmece mahkemeleri, bu suçu devrimcilerin aralarından en genç olanın, Erdal Eren’in üzerine yıkacaklardı. “Kurbanın” Erdal Eren seçilmesi elbette tesadüfi bir hadise değildir. On yedi yaşında bir devrimcinin idam edilmesi ile faşist cunta, toplumun bütün direngen kesimlerine “Bakın ben on yedi yaşındaki bir insanı asacak kadar caniyim, aynı şekilde sizi de asarım, keserim, yok ederim, ayağınızı denk alın, oturduğunuz yerde oturun…” şeklinde bir mesaj verecekti. Askeri mahkeme, kararı çok önceden almıştı. Erdal Eren’in

avukatının bütün itirazları boşuna idi. Askerin ölümüne sebep olan mermi çekirdeği incelesin! Mahkeme: gerek yok! Olay yerinde inceleme, tatbikat yapılmalı! Mahkeme: gerek yok! Nasıl olur da çatışma esnasında er sırtından vurulur, soruşturulsun! Mahkeme: gerek yok! Erdal Eren’in yaşı on yedi! Mahkeme: önemi yok biz onu bir gecede on dokuz yaparız, düzmece raporlarla!.. Erdal Eren’in katledilmesini kafasına koymuştu askeri cunta. “Zira uzun zamandır bu ülkede idam cezası verilmemişti (12 Mart’tan beri). Hem asmayıp da besleyecek miydik, ne yapacaktık tabii asacaktık. Nitekim, bunun gibiler mevcut anayasal düzeni silahla kısmen ya da tamamen…” diye biten o arsızca sözleri sarf etmekte hiçbir sakınca görmüyorlardı. Artık kesinleşmişti, Erdal Eren idam edilecekti. Suçsuz olduğu halde, bahsi geçenleri öldürmediği halde idam cezasına çarptırılmıştı. Faşist cunta kendi hukukunu bile çiğniyordu. On yedi yaşındaki birisi kendi kanunlarına göre çocuk sayılmaktaydı. Çocuklar idam edilmezdi. Ama sorun değil, sermaye uşağı hekimler, hastaneler, Adli Tıp’lar, GATA’lar… ne güne duruyordu ki. Erdal’ın kemik yaşının aslında 19 olduğuna hemen bir gecede karar verildi.

Erdal Eren 12 Aralık gecesi bütün devrimciler gibi korkusuzca idam sehpasına yürüdü. Erdal Eren dilinde “Kahrolsun faşist diktatörlük, Yaşasın partimiz TDKP!”, “Faşizme ölüm, halka hürriyet!” sloganlarıyla darağacına gitti. Erdal Eren komünistçe öldü. 17 yaşında katledilen bu yiğit devrimci bizlere kavganın, militanlığın aynı zamanda olgunluğun da ne demek olduğunu bir kez daha anımsattı. Erdal Eren’i, kavgamızda yaşatacağız. Onun gibi fedakar, korkusuz, militan olabilmek için çaba harcayacağız. Unutmayalım ki, Denizler’in, İbolar’ın, Necdetler’in, Erdallar’ın bırakmış oldukları kızıl bayrağı biz genç komünistler dalgalandıracağız. Onların vermiş olduğu kavgayı bizler bir adım daha ileriye taşıyacağız!

KatledenDevlettirKatled enDevlettirKatledenDev lettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nvlettirKatledenvlettirK atledenvlettirKatledenvl ettirKatledenvlettirKatl edenvlettirKatledenvlett irKatledenvlettirKatlede nvlettirKatledenvlettirK atledenvlettirKatledenvl ettirKatledenvlettirKatl edenvlettirKatledenvlett irKatledenDev lettirKatleden 29

N E D İR E L T T A T K VLE DE


KatledenDevlettirKatled enDevlettirKatledenDev lettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDe vlettirK atledenDevlettirKatlede ttirKatledenDevlettirKatledenDevlettirKatleden DevlettirKatledenDevlet tirKatledenDevlettirKatl edenDevlettirKatledenD evlettirKatledenDevletti rKatledenDevlettirKatle denDevlettirKatledenDe vlettirKatledenDevlettir KatledenDevlet 30 tirKatledenDevl

N E D İR E L T T A T K VLE DE

Sahi Dersim’de ne olmuştu? CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, geçtiğimiz günlerde ağızından kanlar damlaya damlaya ‘açılım’ sürecine dair “açıklama” yaptı! Kadın, çocuk, yaşlı demeden gerçekleştirilen Dersim katliamını “tarihten güzellemeler” eşliğinde hatırlatarak; “O zaman kimse anaların gözyaşından bahsetmiyordu” dedi. Elbette Onur Öymen’in kişisel görüşleri değildi bunlar. Ait olduğu asalaklar sınıfının ve faşist söylemlerde MHP ile yarışan CHP’nin bakış açısını yansıtıyordu. Egemenler cephesinden birçok açıklama geldi. Açıklama yapanlardan Tayyip Erdoğan, “katliam” kelimesini kullandı. Oysa daha geçen sene Kürdistan illerinde çıkan olaylar sonrasında “Kadın, çocuk demeden gerekeni yapacağız” diyen de kendisiydi. Dahası kendi kabinesinin kültür bakanı, Dersim’de yaşanan katliamı anlatan “Dersim 38” belgeselini yasaklatmıştı.

Peki Dersim’de ne oldu?

Dersim, Alevi Kürtlerin yaşadığı, kendine özgü özellikleri olan bir yer. Osmanlı dönemi de dahil tarih boyunca sistematik katliamlar yaşadı. TC’nin kuruluşundan sonra Dersimli Aşiretler, özerkliklerinin ellerinden alınmasına ve Dersim'deki geleneksel düzenin ani bir şekilde değiştirilmesine karşı çıktılar. Merkezi hükümete vergi vermek, askere gitmek gibi çeşitli dayatmaları kabul etmediler. Kızılbaş-Alevi olan Dersimliler, Sürekli Dersim'e saldıran Sünni Osmanlı ordusuna askerlik yapmayı ağır günah saymaktaydılar. Sünni-Şafi Kürtlerin aksine, 1915’te Ermeni soykırımına katılmadıkları gibi, 20 bin Ermeni’yi de katliamdan kurtardıkları söylenir. O zamanki yapısıyla Dersim, yeni kurulan ve merkeziyeti sağlamaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti için büyük bir sorun olarak görülmüştür. Osmanlı döneminden itibaren Dersim üzerine raporlar hazırlanmıştır.

Böyle bir dönemde İsmet İnönü,“Bu ülkede sadece Türk ulusu ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur” demekte herhangi bir sakınca görmez. 1925’in hemen ertesinde dört boyutlu bir plan uygulanmaya başlanır. İlkin demiryolu politikası uygulanır: 1923– 1950 arasında yapılan 3.578 km’lik demiryolunun 3.208 km’si, 1940 yılına kadar tamamlanır. Cumhuriyet döneminde yapılan tüm demiryollarının büyük bir kısmı Ankara’nın doğusuna döşenir. O dönemde Mareşal F. Çakmak Antalya’ya bile yol yaptırmamakta, “Düşman yararlanır” gerekçesiyle. Bu kadar yatırım yapılmasının bir sebebi de Dersim’i batıdan, güneyden ve kuzeyden kuşatabilmektir. İkinci olarak Kürtler Batı’ya sürülür. Üçüncü

olarak Kürtçe konuşma yasaklanır. Son olarak da 1935 Tunceli (“Tunç Eli”) Kanunu çıkarılır: İlde komple bir askerî diktatörlük kurulur. Vali, Korgeneral rütbesinde (“Korkomutan”) bir askerdir. İstediği kişiyi ilden sürebilir. Memurların yerine muvazzaf subay atayabilir. İdam cezalarını TBMM’den geçmeden uygular. Artık Dersim bambaşka bir hukuka tâbidir. Sıra, Dersim’in içine girmeye gelir. Bunun için yeni yollar açılır, ahşap köprü ve karakollar, betonarmeye dönüştürülür.

Askerlerin halka yönelik bir tacizi üzerine direnme kararı alınır Dersimliler tarafından. Çünkü Türk devletinin gelişinin Dersim’in tüm değerlerini bitireceği görülmüştür. Bu yüzden 20-21 Mart 1937 gecesi ahşap Harçik Köprüsü yakılır, telefon hatları kesilir, civardaki karakola baskın yapılır. Sonrasında Tunceli Kanunu’nu en sert biçimde uygulamasıyla meşhur Korkomutan Abdullah Alpdoğan, karadan iki saldırı yapıp ikisinde de püskürtülünce, Diyarbakır’dan Sabiha Gökçen’in de dahil olduğu uçak filoları kaldırılır. Sonuçta direniş bastırılır, önderleri ya katledilir ya da yakalanır.

Direnişin piri Seyit Rıza, Pazar günü açtırılan adliyeye evlerinden getirtilen yargıçlarca, 75’ini geçkin olduğu için yaşı küçültülerek idama mahkûm edilecektir. Son dileği oğlundan önce idam edilmek olan Seyit Rıza, 1937’de 15 Kasım’ı 16’ya bağlayan gece, önce oğlu asıldıktan sonra idam edilir.

1937’deki isyanı tüm insanlık değerlerini çiğneyerek bastıran devlet bununla yetinmez. Çünkü Dersim yenilmiş fakat teslim alınamamıştır. 1938’in baharında devlet, bu kez kitlesel katliam için, Dersimlilerin tabiriyle “Soy katliam��” için girer Dersim’e. Bir anlatıcının deyimiyle kaçabilen insanların bir kısmı “Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı, mağaraların kapısından. Ve 7’den 70’e o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu...” Resmi katliam bilançosu,13.160 kişinin öldürüldüğünü, 11.818 kişinin sürgün edildiğini kayıtlara düşer. Katledilenlerin kız çocukları da subay ailelerinin yanına evlatlık verilmiştir! Oysa dönemin gazeteleri ve tanıklıkları katledilenlerin 50 bin ile 70 bin arasında olduğunu göstermektedir. TC ’38 katliamı ile Dersim’i Kürt Alevilerden temizleyerek “Türk”leştirmeye çalıştı. Ancak Dersim her zaman isyanın ve başkaldırının diyarı olarak anılmaya devam etti. Seyit Rıza’nın sözleri ile bu düzenin harcı “Ayıptır, zulümdür, cinayettir.”

Bu düzenin harcı kandır, sömürüdür, yalandır…

(Liselilerin Sesi’nin Aralık 2009 tarihli 31. sayısından alınmıştır.)


19 Aralık 2000 katliamı ve direnişi Bir türküdür direniş boy verir zindanlarda İnatçı bitmez bir gülüş bir türküdür direniş Zindanlarda adı Haydar, Apo, Fatih, Hasan, Haydar Yaşasın direniş, yaşasın zafer Gülüşün günlerimizi aydınlatıncaya kadar And olsun ki inancım sevdamızda yaşayacak

İnsanın insan tarafından sömürülmesinin başlangıcı olan ilk sınıflı köleci toplumlardan beri egemenlerin kurulu sömürü düzenine başkaldıranları sindirme, saf dışı bırakma, ezme girişimleri sürmektedir. Kanlı bir katliam olan 19 Aralık da; faşist diktatörlüğün devrimci tutsakları teslim alarak sokakları boşaltmayı, sınıf hareketini sindirmeyi, binlerce yıldır süre gelen mücadeleyi boşa çıkartmayı amaçlamaktaydı. Ancak 19 Aralık katliamı bir yanı ile zindanlarca verilen yılmaz, yıkılmaz bir şanlı direnişin göstergesi olmuştur. 19 Aralık 2000’de eş zamanlı olarak 20 cezaevinde devlet tarafından kanlı bir operasyon yapılmış ve buna bir de sözüm ona “hayata dönüş operasyonu” denilmiştir. Katliamdan önce tutsakları diğer tutuklulardan ayırmak amaçlanmıştır. Onları yalnızlaştırmak ve mücadelen uzaklaştırmak için AB patentli F tipi tecrit hücreler inşa edilmiştir. Buna karşı olarak da zindanlarda devrimci bir irade ile ölüm oruçlarına başlanmıştır. Fakat egemenlerin planları tutmamış, devrimci tutsaklar zindanlarda yalnızlaşma bir yana, vermiş oldukları dirayetli mücadeleyle katliamdan hemen sonra yeni insanlar kazanmış, safları sıklaştırmıştır. Katliamda 28 devrimci tutsak ve iki asker hayatını yitirmiştir. 19 Aralık katliamı her ne kadar sistemin çürümüşlüğünün, alçaklığının ve korkunun bir ürünü olarak ortaya çıkmış olsa dahi tarihe şanlı bir direniş olarak geçmiştir.

Devlet tüm kirli yüzü ile bir kez daha kendini zindanlarda ortaya koymuştur. Silahlar, gaz bombaları, yangınlar ile techizatlandırılmış can alıcı timler zindanlardaki devrimci tutsakların üzerine salınmıştır. Dört duvar arasında faşist zebanilerle ve onların alçak yardakçıları ile karşı karşıya kalınmıştır. Devlet ne kadar ahlaksız, barbar ve zalimce saldırıya geçmiş olursa olsun devrimci tutsaklar da ortaya cesur, inançlı, yüce ve insanlığın gördüğü en dirayetli bir direniş örneğini sergilemişlerdir. 19 Aralık bir yanı ile her ne kadar su götürmez bir katliam oldu ise de bir yanı ile de devrimci mücadele içinde takınılan duruş ile destansı bir direniş olmuştur. Katliamdan sonra yandaş medya bile ağız değiştirmiş ve bu direniş karşısında korku ile hukuk çığırtkanlığı

Haydar'ın türküsü Türküm bitmedi sesim daha yitmedi ben hala türkü yakıyorum kavgada Direnişçilerin kızgın soluklarında .............

yapmıştır. Bilinmelidir ki bizler ne bu devletin saldırılarından yıldık ne de onların hukuk ve adaletlerine ihtiyaç duyup inandık. Evet 19 Aralık ve diğer katliamların hesabı mutlak sorulacaktır. Ama bu hesap onların kirli adalet sistemi içinde değil devrimci bir kalkışma ile sorulacaktır. Devrimciler için zindanlar da dahil olmak üzere bozuk düzene karşı her yer direniş alanıdır faşist egemenler de bunun gayet farkındadır. Mahalle arkalarında eli silahlı cellatları ile saldırıları da korkularındandır. Ama bilmelidirler ki devrimci maya tutmuştur ve bir giden yoldaşların yerine onlar yetişmektedir. Egemenlerin ve devletin kanlı yüzü bugün içten içe çürüyen düzenleri içinde bir kez daha kendini göstermekte dün devrimci tutsakları yıldırmakta bir maşa olarak kullanıp göklere çıkardıkları cezaevi müdürlerini bugün kendilerine karşı darbe yapmakla suçlamakta ve bir paçavra gibi kullandıklarını ispatlamaktadırlar.

TC tarihinde birçok katliam gerçekleştirmiştir, bu katliamlardan biri olan 19 Aralık’ta da bir kez kararlı bir direnişle cevabını almıştır. Buca’da, Ümraniye’de, Ulucanlar’da devrimci irade teslim alınamadığı gibi 19 Aralık’ta da destanlar yazılmıştır. Yardakçı medya, faşist egemenler bir kez daha anlamıştır ki verilen mücadele şanlı bir geçmişin mirası olarak yılmaz militanlarla dün olduğu gibi bugün de sonuna kadar devam ettirilecektir. Bugün de zindanlarda devrimci şiarlar yükseltilmekte, sokaklarda her türlü faşist saldırılara karşı sosyalizm şiarı yükseltilmektedir. Egemenler her ne kadar toplarıyla tüfekleriyle her türlü psikolojik ve fiziki işkence araçlarıyla gelseler bile Şeyh Bedrettinler, Pir Sultanlar, Habipler, Haticeler, Ümitler, Alaattinler hiçbir zaman yok olmayacaktır. Bu inanç, verilen savaş kazanılana dek devam edecektir.

19 Aralık acımızın bağrında yeşeren inatçı bir umut filizidir. Bilinmelidir ki o günden beri o filiz büyüyor, yüreklerimizde ve kavgamızın orta yerinde. Büyük hayalleri olanların büyük acılara katlanması gerektiğini bilerek ve hesap gününe adım adım yaklaşarak, 19 Aralık direnişini selamlıyor ve katliamı lanetliyoruz.

KatledenDevlettirKatled enDevlettirKatledenDev lettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nDevlettirKatledenDevl ettirKatledenDevlettirK atledenDevlettirKatlede nvlettirKatledenvlettirK atledenvlettirKatledenvl ettirKatledenvlettirKatl edenvlettirKatledenvlett irKatledenvlettirKatlede nvlettirKatledenvlettirK atledenvlettirKatledenvl ettirKatledenvlettirKatl edenvlettirKatledenvlett irKatledenDev lettirKatleden 31

N E D İR E L T T A T K VLE DE


Kürt sorununda güncel gelişmeler ışığında ortaya çıkan tek çözüm: MÜCADELE!

Devletin ‘açılım’ adı altında yürüttüğü tasfiye çalışmaları devam ediyor. Kürt sorununun çözümünden Kürt özgürlük mücadelesinin tasfiyesini anlayan sermaye devleti, Türk işçi emekçilerini milliyetçişovenist histeriyle kışkırtırken, linçlerin önünü açıp, bunları bizzat planlarken, Kürt işçi emekçilerini ise açılım yalanlarıyla kandırmaya ve teslim almaya çalışmaktadır. Sözde tecridin kaldırılması ve ‘açılım’ süreci ile birlikte İmralı’ya 5 mahkûm gönderilmiş, lakin tecrit ağırlaştırılmıştır.

Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre İmralı’daki F tipi cezaevi, 4 bin 284 hükümlü ve tutuklunun kaldığı diğer 13 F-tipi yüksek güvenlikli cezaeviyle aynı standartlardadır. Bu zaten ülkede binlerce devrimciye uygulanan tecridin açılım adı altında sunulmasıdır. Tüm bunlar gerçekleşirken Kürdistan’da çocukların üzerine “demokrasi” yağmaktadır. İzmir’de, Çanakkale’de Kürtlere yönelik linç girişimleri tezgâhlanmaktadır. DTP’yi kapatma davası ile devlet açılım sürecinde ipleri eline almaya çalışmaktadır.

İmralı’yla bir kez daha açığa çıkan iki yüzlülük!

Sermaye devleti11 yıldır elinde bir koz olarak kullanmaya çalıştığı Öcalan ve İmralı’yı tekrardan gündeme sokmuştur. Öcalan’ın yalnızlığına son vermek demagojileriyle 4’ü PKK’lı, 1’i MKP’li 5 yurtsever-devrimci tutsak İmralı’ya götürülmüştür. Sözde tecridin kalkması adına “AB standartlarındaki F tipi” hücre cezaevlerinden bir tanesi daha İmralı’ya inşa edilmiştir. Televizyonlar “5 milyon dolar harcandı, 300.000 dolarlık yat da alınacakmış” derken, MHP “Beslediğimiz yetmez mi” sorusunu sorarken, sermaye düzeni süreci bir reform, demokratikleşme süreci olarak algılatmaya çalışıyor. Oysa 19 Aralık 2000’de katliamla beraber F tipi hücrelere kapatılan devrimci tutsaklar 9 yıldır en ağır psikolojik-fiziksel şartlarda yaşamaya zorlanıyor. İmralı’ya inşa edilen F tipi hapishanenin de ölüm tabutluklarından biri olacağı açıktır.

Zaten DTP, birçok sözcüsü aracılığıyla, “Açılım Bitti!” mesajını vermeye başladı. Emine Ayna, son süreci, “Arkadaşlar açılım bitti. İmralı ile beraber, İmralı’ya yaklaşımla beraber bitti zaten. İçişleri Bakanı’nın, Başbakan’ın ‘İzmir’e DTP’yi sokmama kararı’ ile beraber, buna yaklaşımı ile beraber açılım bitti zaten” diye değerlendirdi.

Sermaye devletinin Kürt Açılımı: Gözaltılar, tutuklamalar, tehditler, sokak ortasında infazlar, linç girişimleri…

Açılım sürecine kandırılmaya çalışılan Kürt işçi emekçilerinin ve gençlerinin ayağa kalkması ile yön değiştirildi. Ülkenin dört bir yanında baskılarla ve inkâr ve asimilasyon politikasının devam ettiğini gösteren olaylarla, devletin gerçek yüzü bir kez daha ortaya dökülmüş oldu. Kürdistan’da ayağa kalkan Kürtlere yönelik azgın polis saldırıları gerçekleşti. Polis tarafından açılan ateş sonucu 23 yaşındaki Dicle Üniversitesi öğrencisi Aydın Erdem, yaşamını yitirdi. Onlarca kişinin yaralandığı olaylarda, binin üzerinde gözaltı, yüzün üzerinde tutuklama gerçekleştirildi. Terörle Mücadele Kanunu’nda çocuklar için yasal düzenlemeler yapılacağı tartışmalarının yoğunlaştığı bugünlerde devletin “çocuk sevgisi” yine hortladı. Devletin “çocuk sevgisi” ile Mersin’de gözaltına alınan 8 çocuktan 6’sı tutuklandı. Başbakan Erdoğan’ın “Kadın da olsa çocuk da olsa gerekeni yapacağız” sözleri, Kürt illerinde sokaklarda karşılığını bulmaya başladı. Tayyip Erdoğan, Kürt düşmanlığını geçmişte de fırsat buldukça sergilemişti. Geçtiğimiz yıl DTP’lilerin yaptığı eyleme bir şovenin pompalı tüfekle ateş açmasına “Vatandaş kalkıp da eğer elinde böyle bir tedbiri, böyle bir imkânı varsa, o da

32

kendini savunma yoluna gidecektir” sözleri ile arka çıkması hala akıllardadır. Yakın zamanda düşmanlığını kusmaya vesile DTP’nin İzmir ziyaretiydi. Erdoğan’ın İzmir olaylarına dair yorumu şöyleydi: “Bir partinin otobüsünde veya konvoyunun içinde terör örgütünün bayrakları olursa, bölücü terörist başının posterleri olursa buna sıcak bakmak mümkün değil.” Aynı günlerde MHP’nin baş kurdu Bahçeli ise ağzından salyalar saçarak tehditler savurmuştu; “Diyarbakır’a da zamanı geldiğinde nasıl gideceğimi biliyorum!”

Türk sermaye devletinin Kürt düşmanlığı topyekûndur. Her vesileyle bu düşmanlığa işçileri, emekçileri, gençliği de ortak etmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede kullanılan en kirli ve iğrenç yöntem linç kampanyalarıdır. 25 Kasım gecesi Çanakkale-Bayramiç’te yaşananlar linç girişimlerinin devam edeceğinin habercisidir. Boyalı medya “vatandaş tepkisi, kız meselesi” derken, Çanakkale Valisi Abdülkadir Atalık, “Duygusal bir yaklaşım söz konusu. Bir sarhoşluk durumu var. Sarhoşken insan daha duygusal olabiliyor. Çok önemli bir şey değil” diyerek saldırıları meşrulaştırmaya çalışıyor. Bir yandan bu açıklamalar yapılırken, diğer yandan Kürt halkına yönelik bir linç girişimi daha yaşandı. Yaklaşık 2.500 kişilik güruh Kürtlerin yaşadığı evleri taşladı, kurt işaretleri ve ırkçı sloganlarla eylemler yaptılar, karşılarına çıkan Kürtleri linç etmeye çalıştılar. Yıllardır yüzlercesinin yaşandığı linç girişimlerinin karşısında polislerin tavrı, sessizce izlemek biçimindeydi. Kürdistan’da izlemek yerine Kürt halkına saldırmayı tercih edenlerin, başka bir şey yapması da söz konusu olamazdı. İzmir’de DTP konvoyuna yapılan planlı saldırı, DTP Küçükçekmece ilçe örgütüne yönelik silahlı saldırı da bunlara eklendiğinde gerçek daha net ortaya çıkmaktadır.

Kürdistan’a polis takviyesi

Sermaye devletinin kirli savaş politikasını planlı bir şekilde yürüteceğinin bir başka göstergesi ise yeni hazırlanan bir yasadır. Mücadeleyi ve Kürt halkının isyanını bastırmak için harekete geçen sermaye devleti, askerliğini yapmamış yaklaşık 45 bin polisin askerliğini “doğu hizmeti” adı altında Kürdistan’da yapması için yasa taslağını hazırlıyor. Haberleri burjuva basında yer almaya başladı bile.

DTP’ye kapatma davası

Sokak çatışmaları, devletin “İmralı açılımı” ve linç girişimleri “açılım”ın gerçekte Kürt özgürlük mücadelesini tasfiye amaçlı olduğunu herkese yeniden gösterirken, DTP’nin kapatması gerçekleşti. Sermaye devleti hukukuyla, yasalarıyla, kolluk güçleri ve faşist-şovenist histeriyle harekete geçirdiği faşist güruhlarla dört bir koldan saldırmaktadır. DTP’nin kapatması da yaşanan olaylardan bağımsız değildir. Sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket eden mahkemeler ise devletin söyleminde olduğu gibi “hukukun üstünlüğü”nü değil, hukukta sermayenin üstünlüğünü kabul etmektedir. Zaten sınıflar üstü bir hukuk anlayışı olamaz. DTP kapatılsa da kapatılmasa da devletin Kürt özgürlük mücadelesini tasfiye etme çabası sürecektir. Sermaye devletinin ‘açılım’la yaratmaya çalıştığı sözde ‘demokratikleşme’ adımlarının özündeki sinsi düşmanlık ve kan, bizlere katliamlarla, linç girişimleriyle, kapatma davalarıyla sürekli hatırlatılmaktadır. Tüm gelişmeler göstermektedir ki, bu sömürü ve zulüm düzeniyle anlaşılamaz. Tek yol onun yıkılmasıdır. Onunla uzlaşmaya, anlaşmaya, barışmaya yönelik her çaba mücadeleyi zayıflatır. Sermaye düzeni, güncel gelişmelerle Kürt halkını, işçi ve emekçileri gerçekle yüzleştirmekte ve bizler için mücadeleden başka bir yol bırakmamaktadır.

Yaşasın halkların kardeşliği ve birlikte mücadelesi!


Bir talep ve ötesi: Anadilde eğitim Gençliğin en temel sloganlarından birisi… Anadilin yasaklanması, bir yanıyla bugünkü burjuva eğitim sisteminde ve emperyalist dünyada güç ilişkileri üzerinden eğitimin bilimsellikten çıkmasının ve üretime değil de ezbere dayalı hale gelmesinin bir sebebi ve sonucudur. Bir yanıyla da bir halkın yok sayılmasının dolaysız bir yansımasıdır. Bu yüzden, ikili yönden ele almak gerekiyor “Anadilde eğitim istiyoruz!” talebini. Güncel planda ise gündemde “Kürt Açılımı”, “Demokratik Açılım”, “Milli Birlik Projesi” gibi isimler alan, esasında Kürt özgürlük mücadelesini bitirmeye çalışma açılımı olan süreçle beraber de ele almak gerekiyor bu talebi.

“Dil, düşüncenin dolaysız realitesidir” K. Marx

“İnsanın zihnine gelen düşünceler, ne türlü olursa olsunlar, ancak dilin malzemesi temeli üzerinde doğabilir ve var olabilirler... Dilin, insanlar arasında bir haberleşme aracı, toplumdaki düşünce alışverişinin bir aracı olarak, insanların birbirleriyle anlaşabilmelerinin ve insanın tüm faaliyet alanlarındaki, hem üretim alanındaki, hem de ekonomik ilişkiler alanındaki, hem siyasal alandaki hem de kültürel alandaki, hem toplumsal hem de günlük yaşamdaki birleşik çalışmasını düzenlemesinin bir aracı olarak topluma hizmet etmesi onun özgül özelliklerini oluşturur... Eğer dilin böylesi özgül özellikleri olmasaydı, dil bilim bağımsız bir bilim olarak var olma hakkını yitirirdi.” (J. Stalin, Marksizm ve Dil)

“Dil, bireyin kendini dış dünyaya açtığı ve dış dünyadan edindiklerini yorumlayabilmesi için temel bir işlev görmektedir. Bu anlamda bilinçli gelişme dilden bağımsız değildir.” (Eğitim-Sen Genel Merkezi, Anadilde Eğitim Çözüm Bekliyor)

Demek oluyor ki dil, insan hayatının bütün alanlarında kullanılan, insan faaliyetinden dolaysız olarak etkilenen ve onu etkileyen bir araçtır. Böylesi bir aracın, her insan ve her ulus açısından yaşamsal önemde olmasından daha doğal bir şey olamaz.

“Biz dünyayı anadilimizin penceresinden görür ve anadilimizin kavramlarıyla evreni biçimlendiririz.” (Doğan Aksan, Anlambilim, 1999)

Bir insan kendisini en iyi şekilde kendi anadilinde ifade eder. Her insanın düşünme sistematiği, yorumlama, tartışma, sonuçlar çıkarma gibi bütün düşünsel faaliyetleri anadilinde gerçekleşir, anadiliyle somutlanarak ortaya çıkar. Bu yüzdendir ki, bilimsel olan ve bir insanın bilimsel bir üretim yapabilmesinin en verimli yolu, onun anadiliyle eğitim almasıdır.

R. U. Kurşun

Bir dil ne kadar iyi bilinirse bilinsin, eğer anadilimiz değilse, o dille düşünmek, üretime geçmek oldukça güçtür. Çünkü her dilin doğumdan itibaren o dili kullanan halk tarafından oluşturulan bir sistematiği vardır. İlk kelimeler o dille öğrenilir, hayata bakış ve yorumlama o dille yapılır. O dilin kelimelerinden, cümle dizilişine her türlü şey dile ait olmakla beraber, o dili anadili olarak kullananlara da aittir, onları şekillendirir. “Anadilde eğitimin reddi çocuğun temel bilgi birikimini yok saymak ve belli bir süre sonra okul çevresinde yabancı bir dil ile sıfırdan başlamak demektir. Doğaldır ki temelinden koparılan bilgi geliştirici değil ket vurucudur.” (Eğitim-Sen Genel Merkezi, Anadilde Eğitim Çözüm Bekliyor)

Bütün diller, esasında yaşayan varlıklardır. Onu kullananlar tarafından yaşatılırlar. Hayatı kendi anadiliyle öğrenmeye, yorumlamaya başlayan birisi gerçek anlamda bilimsel bir üretim gerçekleştirecekse, mevcut bilimin üzerine bir şeyler koyma ve onu ilerletme hedefine sahipse, hepsini geçelim, mesele geçmiş birikimi sadece ezberlemekten öte onu hayatta karşılığı olan bir şekilde yorumlamak ve özümsemekse, bunun en iyi yolu anadilde olabilir.

Doğduğu günden beri hayatı anadiliyle öğrenen birisini 7 yaşına geldiğinde başka bir dille eğitim almaya zorlamak, o insana eğitim yerine bir şeyler dayatmaktır, ezberletmektir. Bir insan hayatı öğrenmeye ve sorgulamaya en tam haliyle ancak kendi anadiliyle devam edebilir. “Anadilini öğrenmeye başlayan bir çocuk, 4 yaşına kadar sesletim düzenini, 8 yaşına kadar yazım ve sesletim düzenini, 12 yaşına kadar da tümce yapım düzenini artık yaşamı boyunca bir daha yeni birimler ya da kurallar öğrenmeye gereksinim duymaksızın tüm yetkinlikleriyle kavramaktadır.” (İ. Ergenç, Yabancı Dil Öğretimi ve Olumsuz Aktarım) Bu yüzdendir ki, bir çocuk anadiline hakim olmadan başka bir dil öğretmeye çalışmak, çocuğun düşünce sistematiğini olumsuz yönde etkilemektedir.

Bir insan kendisini en iyi şekilde kendi anadilinde ifade eder. Her insanın düşünme sistematiği, yorumlama, tartışma, sonuçlar çıkarma gibi bütün düşünsel faaliyetleri anadilinde gerçekleşir, anadiliyle somutlanarak ortaya çıkar. Bu yüzdendir ki, bilimsel olan ve bir insanın bilimsel bir üretim yapabilmesinin en verimli yolu, onun anadiliyle eğitim almasıdır.

Elbette bugün eğitimin bilimsel olmamasının burjuva bir sistemde yaşıyor olmamızdan kaynaklı daha temel nedenleri vardır ve esas nedeni, emeksermaye çelişkisi ve burjuvazinin çıkarları doğrultusunda eğitimi şekillendirdiği gerçeğidir. Anti-bilimselliği yaratan esas neden bu sınıf egemenliğidir. Ancak anadilde eğitimin de eğitimin bilimsel niteliğine dair bir etkisi olduğu açıktır.

Anadilde eğitim, ulusal sorun kapsamına girer…

“Türkçe derslerden yaptığım kaytarma, bir direniştir!” (Bir Kürt çocuğu)

“Anadilde eğitim” talebinin içeriğine gelecek olursak... Ulusal soruna bakış, anadilde eğitim

33


Biz bugün anadilde eğitimden bahsederken üniversitelerde bir takım bölümler açılmasından, enstitüler kurulmasından, Kürtçe’nin seçmeli dil olarak okutulmasından bahsetmiyoruz. Anadilde eğitim dediğimiz, bir insanın bütün bir eğitimini anadilinde almasıdır. Doğumdan itibaren kullandığı dille ilköğretimde, lisede, üniversitede eğitim almasıdır. Bunun dışındaki çözümler sözde çözümlerdir. Bir insanın anadilini sadece aile ortamında öğrenemeyeceği açıktır. Anadil bilimsel yöntemlerle, belli bir sistematik içinde öğrenilmelidir. Bireyin ve toplumun gelişmesi için bu şarttır.

sorununa bakışı şekillendirmektedir. Bu yanıyla anadilde eğitimin ulusal sorun kapsamında ele alınması gerekmektedir, özellikle Türkiye’de ve Kürtçe üzerinden yapılacak bir tartışmada. Çünkü bir ulusu baskı altına almakta dil yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.

“Bir ulusu kaldırmaya yönelik birçok girişim, önce dilin yasaklanmasıyla başlamaktadır... Düşünmeyen bir toplum yaratmak veya düşüncenin açıklanmasını istemeyenler her dönem ya insanların anadillerini yasaklaşmışlardır ya da bazı kelimelerin kullanımını yasaklamışlardır.” (Eğitim-Sen Genel Merkezi, Anadilde Eğitim Çözüm Bekliyor) Ulusal sorunun çözümünü mevcut sermaye sistemi dışında görmek ile görmemek arasındaki fark, anadilde eğitime mevcut sistem sınırlarında çözüm arayıp aramamayı koşullandırıyor. Ulusal sorun gerçek anlamıyla ve mahiyetiyle mevcut sermaye sisteminin yıkılması ile çözülecekse –ki ancak böyle çözülecek- anadilde eğitimin yasaklanmasının temel nedeni bu sistemdir, onun ortadan kalkması ile gerçek anlamda anadilde eğitim gerçekleşecektir. Eğer ulusal sorun mevcut sistem içerisinde belli “demokratik” adımlar ve/veya “açılım”larla “çözülecekse”, anadilde eğitim de bu “çözüm”ün sınırları içerisinde mümkün olacaktır. Bu yüzden ulusal sorun tartışmasının dışında bir anadilde eğitim tartışması yapmamız mümkün değildir. Ancak anadil açısından evrensel olanı ortaya koyabiliriz. Esasında evrensel olan da sorunun nasıl çözüleceğine ışık tutmaktadır.

Anadilde eğitim “açılımı”

Bugün sermaye iktidarı sırtında bir kambur olarak gördüğü, emperyalizme uşaklıkta onu sınırlayan ve Ortadoğu’daki nüfuz ve taşeronluk yarışında önüne engel olarak çıkan Kürt sorununu “çözme” yolunda adımlar atmaktadır. Bahsedilen çözüm Kürt halkının haklı taleplerinin karşılanması değil, bu talepler uğruna mücadelenin bitirilmesidir. Bunun içindir ki, yıllardır uyguladığı imha ve inkar politikasından vazgeçmiş değildir, ancak bir takım “açılım”larla kendi çıkarlarını savunmaktadır. Bu açılımların üniversitelerde ve eğitimde de yansımaları olmaktadır. “Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü”nün açılması talebinin karşısında “Yaşayan Diller Enstitüsü” adıyla bir “açılım” yapılmıştır. Bu tekil örnek bile sorunu ortaya sermektedir. Bırakalım anadilde eğitimi, devlet Kürtçe’nin herhangi bir şekilde kullanılmasından bile rahatsızlık duymaktadır.

Şunu açıkça ifade edelim ki; bir insana anadilinin öğretilmesi ile anadilde eğitim aynı şeyler değildir. Kendini yalnızca ilkiyle sınırlayan bir yaklaşım, anadilin yok sayılmasının bir

34

yansımasıdır. Biz bugün anadilde eğitimden bahsederken üniversitelerde bir takım bölümler açılmasından, enstitüler kurulmasından, Kürtçe’nin seçmeli dil olarak okutulmasından bahsetmiyoruz. Anadilde eğitim dediğimiz, bir insanın bütün bir eğitimini anadilinde almasıdır. Doğumdan itibaren kullandığı dille ilköğretimde, lisede, üniversitede eğitim almasıdır. Bunun dışındaki çözümler sözde çözümlerdir. Bir insanın anadilini sadece aile ortamında öğrenemeyeceği açıktır. Anadil bilimsel yöntemlerle, belli bir sistematik içinde öğrenilmelidir. Bireyin ve toplumun gelişmesi için bu şarttır.

Anadilde eğitim, sosyalizmde!

İlk olarak, anadil sadece bir dil olmaktan öte, onu kullanan ulusu, halkı temsil ediyor ve onun hayattaki dili ise, o ulusun hayatla dünyayla kurduğu ilişkinin bir parçasıysa, dili yasaklamak, o halkı yok saymaktır. İkinci olarak, anadilde eğitim talebi kültürel haklar sınırına indirgenemez. Çünkü ulusal sorunun kendisi bir takım kültürel, demokratik haklar mahiyetinde bir sorun değil, siyasal bir sorundur. Emek-sermaye çelişkisinin dünya üzerinde ülkeler ve halklar arasında yarattığı eşitsizlikler sorunudur. Üçüncü olarak, sorunun çözümünü bu düzen sınırlarında aramak, bu düzenin içerisinde bir takım reformlarla aramak çözümsüzlüktür. Çünkü mevcut sistem ulusal sorunu da, dolayısıyla anadilde eğitim sorununu da çözmeye muktedir değildir. Ekim Devrimi'nin hemen ardından tüm ulusların kendi kaderini tayin hakkı ile birlikte, tüm dillerin hak eşitliği ve tüm ulusların kendi anadilleriyle hem sanatsal, hem de bilimsel üretimlerde bulunmasının önü açılmıştır. Araştırmalara göre; “Sovyet rejimi içinde yaşayan 150 bin Kürt insanı, Türkiye'de yaşayan 20 milyonluk Kürt halkından daha çok edebiyat, sanat, teknoloji ve bilim üretmiştir.”

Komünistler açısından ulusal sorun düzendevrim çatışmasının sonucunda, bir sosyalist devrimle çözülecek bir sorundur. Anadilde eğitim talebinin kapsamı ve çözüm yolu da buradan geçmektedir. Sermaye iktidarı on yıllardır bir halkı yok sayarken, imha etmeye çalışırken, hiçbir kültürel hakkını vermezken, bu düzen ile birlikte bir çözüm düşünülemez. Çözümün en temel çözücü halkası bu düzenin ortadan kalkmasıdır. Bir ulusun başka bir ulusu sömürüsünü ortadan kaldırmanın yegane yolu, insanın insanı sömürüsüne son vermektir. Aksi bir çözüm mevcut sınıf egemenliği ile “barış”maktır. Anadilde eğtim de ancak ve ancak bu temelle çözüme kavuşabilir. Bu temel dolaysız olarak anadilde eğitimin gerçek ve tam anlamıyla sosyalizmde olduğunu göstermektedir.


Kapitalizm insanlığı açlık içinde yıkıma sürüklemeye devam ediyor!

İnsanlığın kurtuluşu sosyalizmde! Dünya Gıda Zirvesi 16-18 Kasım 2009 tarihlerinde Birleşmiş Milletler’e bağlı Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO’nun) ev sahipliğinde Roma’da yapıldı. Açlığın her geçen gün arttığı, dünya nüfusunun yeterli düzeyde beslenemeyerek sağlıklı olan kısmının dahi açlıktan ölmekte olduğu bir dönemde toplanan Dünya Gıda Zirvesi, tıpkı daha önce buna benzeyen zirveler gibi, bir sürü boş vaat ile fiyaskoyla sona erdi.

Açlığın sorumlularından açlık içinde kıvrananlara bir kez daha sahte vaatler

Ekonomik krizle birlikte giderek artan açlık sorunu yakın zaman içersinde önlem alınmadığında kitlesel ölümlere neden olabilecek kadar büyümüş, bu kimi ülkelerde açlık isyanları olarak da eylemli sürece dönüşmüştü. Böylesi bir dönemde emperyalist devletlerin güdümünde işleyen ve esasen görüntüyü kurtarmak dışında bir işe yaramayan FAO tarzı örgütlenmeler, bu konuda göstermelik de olsa adımlar atılması için çağrılar yapmak zorunda kalıyorlar. İşte son toplanan zirvenin asıl işi de bu olmuştur. Bu zirvede dünyayı yıkıma, emekçileri de açlığa mahkum eden emperyalist efendiler, göstermelik olarak kendi yarattıkları ve üzerinden kâr elde ettikleri bu yıkımı durdurmaya çağırıldılar.

FAO, Roma'da yapılan Dünya Gıda Güvenliği zirvesinde, dünyadaki aç insan sayısının 1970 yılından beri ilk kez 1 milyar sınırını aşarak 1 milyar 20 milyon civarında olduğunu açıkladı. 20072008'de buğday ve pirinç gibi temel ürünlerin fiyatlarındaki artış ile kapitalist krizin etkileri sonucunda 2009 yılında aç insan sayısı yaklaşık 100 milyon arttı. 17 bin çocuk açlıktan ölecek. Durumu daha anlaşılır olarak ifade etmek istersek her 5 saniyede bir çocuk, yılda ise 6 milyon çocuk açlık yüzünden can veriyor.

İşte böyle korkunç bir tablo orta yerde dururken, bu yıkımdan sorumlu olan G8 üyesi emperyalist efendilerin neredeyse hiçbiri zirveye katılmadı. Bu da gayet anlaşılır aslında. Zira açlığa çözüm bulmak ya da bu konuda gerekli adımları atmak, emperyalist tekellerin kârında gedikler açmak, onlara yeni giderler listesi sunmak demektir. Ama emperyalistlerin son istediği şey insan hayatı için bile olsa kârlarından fedakârlık etmektir. Bu yüzden, FAO'nun gelişmekte olan ülkelerde tarımın geliştirilmesi için her yıl milyarlarca dolar yardım yapılması çağrısı, 192 katılımcı ülke tarafından oy birliği ile reddedildi. Dolayısıyla daha başlamasının üzerinden birkaç saat geçmeden zirvenin başarısızlığı ilan edilmiş oldu. Zirvenin sonunda da herhangi bir anlamlı karar alınamamıştır. Alınsaydı da sonuç farklı olmazdı. Zira emperyalist küreselleşme aldatmaya dayanıyor ve korkunç bir sosyal yıkım yaratıyor. Açlık sorunu da emperyalist küreselleşme saldırısının ve kapitalist kâr yasasının doğrudan bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Bu sonuca yol açanların politika ve icraatları verilen sözleri boş bir laf yığınına dönüştürüyor.

Tabi içeride egemenler demagojik söylemler eşliğinde boş vaatlerde bulunmaktan bile geri dururken, dışarıda köylülerin uluslararası örgütü olarak bilinen Via Campesina ve diğer bir dizi örgüt tarafından “Bağımsız Halk Gıda Forumu” düzenlendi. Zirveye alternatif etkinlikler düzenleyip büyük bir yürüyüş gerçekleştiren örgütler açlık sorununa yol açan politikalara son verilmesini istediler. Yapılan büyük yürüyüş sırasında, çok uluslu gıda şirketlerinin üçüncü dünya ülkelerindeki küçük çiftçilere ait verimli toprakları sömürdüğüne dikkat çekildi. Dünya Gıda Zirvesi'nin 10 yıldır verdiği sözlerin hiçbirini tutmadığı da teşhir edildi. Tabi doğal olarak da bu eylemlerde ortaya konan öneri ve istekler emperyalist efendiler tarafından görmezden gelindi.

Sorun yanlış politikalar değil, kapitalizmin işleyiş yasalarıdır

Kapitalizmin kâra dayalı işleyişi açlık ve yoksulluk üretiyor. Bu tablo, dünya nüfusunun en zengin %20’sinin dünya gelirinin %85’ine el koyduğu, dünyanın en zengin üç adamının toplam servetinin 48 ülkenin yıllık ulusal gelirine ve dünyanın en zengin 227 kişisinin servetinin 2.5 milyar insanın yıllık gelirine eşit olduğu olgusuyla bir arada düşünülmelidir. AB ülkelerinde yılda 13 milyar dolar parfüm için harcanıyor. ABD kedi-köpek maması için 17 milyar harcıyor. 800 milyon insanın yeterli beslenebilmesi için her yıl 40 milyon ton hububat yeterli iken, zengin ülkeler hayvanlarını beslemek için 450 milyon ton hububat üretiyorlar. Milyonlarca insanın açlık ve temel sağlık sorunlarını asgari düzeyde çözmek için gerekli olan paranın yılda 13 milyar dolar olduğu söyleniyor. Ama sadece ABD, Rusya, Japonya ve İngiltere yılda 440.8 milyar doları silahlanma için harcıyor.

Çözüm devrimde kurtuluş sosyalizmde!

Görüldüğü gibi, insanlığın beslenme, sağlık, eğitim, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli kaynak ve zenginlik fazlasıyla var. Fakat kapitalizmi insanlığın maddi ve manevi ihtiyaçları değil, sermaye birikimi ve kâr ilgilendiriyor. İnsanlığa yabancılaşmış bir sistem olarak o yalnızca yıkım ve barbarlık üretiyor.

Emperyalist kapitalist sistem kendi yarattığı sorunlar yumağı içinde dünyayı ve insanlığı yıkıma sürüklerken, yapılması gereken de ortaya çıkıyor aslında. Kapitalizmin insanlığı yıkıma sürüklediği yerde artık yapılması gereken kapitalizmden kurtulmaktır. “Günümüzde üretimin toplumsallaşması çok ileri düzeylere varmış, ortaya tüm insanlığı refah ve mutluluk içerisinde yaşatabilecek muazzam bir servet birikimi ve üretim kapasitesi çıkmıştır. Fakat bu zenginlik ve üretim araçları üzerinde bir avuç çokuluslu tekel şahsında sürmekte olan özel mülkiyet, insanlığın ezici bölümünün bugünkü perişanlık içerisinde tükenmesinin nedenidir. Bu evrensel çelişki çözümünü proleter dünya devriminde bulur.” (TKİP Programı, Emperyalizm ve Dünya Devrimi Süreci, 27. madde)

35


Tarımın tekelleşmesi

ve GDO

26 Ekim tarihli resmi gazetede yayınlanan “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” le beraber GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) resmen de hayatımıza girmiş bulunuyor. Bu yönetmeliğin yayınlanmasından önce de uluslararası şirketler tarafından Türkiye topraklarında üretimler yapılmış, göstermelik cezalar uygulanmıştı. Bu yasayla burjuvazi artık yasal dayanaklarına da kavuşmuş oldu.

Günümüzde genetik müdahale teknikleri oldukça ileri bir düzeye ulaşmış bulunuyor. Canlının genetik yapısına bir başka canlıdan alınan gen veya genlerin aktarılmasıyla yeni organizmalar elde edilmesi, bu tekniğin en bilinen yöntemidir. Bilinen mevcut GDO’lar da bu yöntemle üretilmiştir. Her ne kadar “kaliteli” ürün söylemleri ortalıklarda uçuşsa da aslında GDO’nun arkasında, yeni elde edilen ürünlerin patentlenmesi yoluyla 8-10 şirketin tarım ürünleri üzerinde mutlak tekel kurması amacı yatmaktadır. Yani bir kez daha süslü paketlerin, renkli aynaların ardından kapitalizmin kirli yüzü çıkmaktadır.

Kapitalizmin kâra dayalı doğasının, tarım alanına el atmaması beklenemezdi elbette. “Sağlıkta dönüşüm” yaparak insan hayatını hiçe sayanlar, tarım alanında da besinlerimizi zehirleyerek, çiftçileri yıkıma sürüklemektedir. Örneğin, Hindistan’da 1997-2007 arasında intihar eden çiftçilerin sayısı İçişleri Bakanlığı verilerine göre 182 bin 936’dır. 2008 rakamlarının 16 bine yaklaştığı belirtiliyor. Sadece 2009’da hayatına son veren çiftçi sayısı 2000’i geçmiştir. Tohumculuk yasasıyla beraber, çiftçilerin kendi ürettikleri ürünleri ayrıştırıp, tohumlarını sakladıkları selektör daireleri kapatılmış, tohum alımı serbest bırakılmıştır. Bu ve benzeri uygulamalarla tarımı adım adım yıkıma uğratan burjuvazi, GDO’yla birlikte tam olarak amacına ulaşmış olacak, tarımda tekelleşme uç boyuta varacaktır. Tohumların genetiğine laboratuar ortamlarında müdahale edilecek, bu işlemi yapan şirket bu işlemin patentini alacaktır. Böylece çiftçiye her sene tohum ve tohumun içindeki ilaç (bir taşta iki kuş) satılacaktır. Kısacası tarım alanı, biyo-güvenlik söylemleriyle tamamen bu şirketlerin denetimine girecektir. GDO’nun özü de burada yatmaktadır. Elbette bu kâr döngüsü içinde, doğal döllenme ile yabanıl ürünlere taşınan polenlerle çevre dengesi ve türlerin dağılımı bozulacaktır. Ürünler arasında tek-tipleşme kendini gösterecek, hastalıklarda artış yaşanacaktır. Kapitalizmin GDO ile ilgili güzellemeleri de tartışmaların baş konularından biridir. Öncelikle GDO’lu ürünlerde verimin artacağı söylenmektedir. Ancak yapılan araştırmalar bunun her durumda geçerli olmadığını göstermektedir. Örneğin; “ABD üniversiteleri tarafından yapılan testlerde genetiği değiştirilmiş soyanın diğer soyalara göre % 5,3 daha az verimli olduğu tespit edilmiştir. Nebraska Üniversitesi agroministlerinin (bitki bilimcilerinin) 2001 yılında yaptıkları çalışmalarda da verilerle aynı sonuç elde edilmiştir. Kansas Devlet

36

Üniversitesi’nin yaptığı çalışmalarda ise genetiği değiştirilmiş soyanın verimliliğinin % 9 oranında daha düşük olduğu sonucuna varılmıştır.” (10 Soruda Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, Çiftçi-Sen)

Açlığın, yoksulluğun ortadan kalkacağı söylemi kapitalizmin zeminiyle taban tabana zıttır. Paraguay, genetiği değiştirilmiş soya ekim alanı bakımından dünyada yedinci sıradadır. Fakat Paraguay köylülerinin %40’ı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bu gibi örnekler çoğaltılabilir. Zira açlık sorununun yaşandığı ülkelerin hemen hepsi emperyalizmin eski sömürge ülkeleridir. Bu ülkelerde tarım ekonomileri emperyalistlere bağımlıdır. Halkın temel besin maddeleri yetiştirmek için kullandığı topraklarda emperyalist ülkelere satılan pamuk, kakao, muz ve kahve gibi ürünler üretilmektedir. Bundan kaynaklı, GDO’nun açlığa ve yoksulluğa çare olacağı kocaman bir yalandır. Bilim, hangi sınıfın elindeyse, bu sınıfın çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır. Bu doğal bir olgudur. Kapitalist sistemde de bilim, burjuvazinin çıkarları doğrultusunda geliştirilmektedir. Toplum adına bilim üretmesi gereken üniversitelerde eğitim gören bizler, bu olguyu daha yakından bilmekteyiz. Çünkü bizlerin eğitim gördüğü laboratuarlarda toplum adına değil, sermaye adına bilim üretilmektedir. Sipariş üzerine bilim üreten AR-GE’ler, Tekno Park’lar üniversitelerimizin içerisinde boy göstermektedir.

Elbette, tarım alanında bilimin sağladığı olanakları toplum adına kullanmak gerekmektedir. İnsanlık, tarihi boyunca elde ettiği birikimle bu noktaya gelebilmiştir. Onu bu noktaya getiren kendi emeğidir. İnsanı hayvandan ayıran bu emek, bilimin, üretmenin ve elbette ki gelişimin de ana kaynaklarındandır. Ancak bu gelişimin önündeki engellerin kalkması gerekmektedir. Öncelikle geleceğimizi ve özgürlüğümüzü söküp ellerinden alacağımız kapitalist sistemi hak ettiği tarihin çöplüğüne göndermek gerekmektedir. Çünkü gerçek bilim, insanlık adına üretilecek bilim, ancak sosyalist toplumun emeği sömürmeyen dünyasında bulunmaktadır. Kısacası bir bardak temiz su, bir parça sağlıklı besin için bile insanlık sosyalizme muhtaçtır! (GDO ve sonuçları için daha ayrıntılı bilgiler için bkz; Mühendislik, mimarlık ve planlamada toplumcu EKSEN, sayı:1 ve 10 soruda genetiği değiştirilmiş organizmalar, Çiftçi-Sen.)

Ege Üniversitesi’nden bir toplumcu mühendislik öğrencisi


Kapitalizmde çözümsüzleşen barınma sorunu ve Hak İhlalleri Raporu’ndan yansıyanlar Sosyal Haklar Derneği Nisan-Mayıs-Haziran ayları 2009 Hak İhlalleri Raporu açıklandı. Rapor dernek tarafından son dört yıldır hazırlanmakta ve Çalışma Yaşamında Yaşanan İhlaller, Barınma ve Kentsel Yaşam Hakkı, Sağlık Hakkı, Eğitim Hakkı, Engelli Hakları, Sosyal Politika ve Yardımlar alt başlıklarından oluşmaktadır. Hazırlanan raporlar “Türkiye’de yaşanan sosyal hak ihlallerini kamuoyuna sunmayı ve bu ihlallere dikkat çekmeyi” amaçlamaktadır.

Kapitalizmin krizinin etkilerinin en keskin şekilde hissedildiği 2009 yılında kriz bahanesi ile işten çıkarmaların, ücretsiz izinlerin, ücret ve hak gasplarının artması ile paralel olarak raporda da “Çalışma Yaşamında Yaşanan İhlaller” başlığı öne çıkmaktadır. Raporda öne çıkan bir diğer başlık ise “Barınma ve Kentsel Yaşam Hakkı” başlığıdır. Bu başlık altında konuta erişimde yaşanan sıkıntılarla birlikte çalışma yaşamına ait hak ihlalleri dikkat çekmektedir.

İMO: “TOKİ, ‘Yoksullara yardım eden Robin Hood efsanesi’ değil, rant alanlarını zenginlere ‘akıllı evler’ yapmak üzere değerlendiren bir kurum.”

Barınma ve Kentsel Yaşam Hakkı başlığı altında TOKİ ile ilgili haberler ilk sırada yer almaktadır. Barınma sorununa sağlıklı ve ucuz çözüm için kurulduğu iddia edilen TOKİ’nin bu soruna çözüm üretmek bir yana mağduriyet yaratmaktan başka bir işlevinin olmadığı açıktır. Sermaye devletinin bir aygıtı olan TOKİ sistemin çıkarları doğrultusunda, yani piyasaya yönelik konut üretmektedir. Raporda yer alan Evrensel Gazetesi’nin 4 Haziran tarihli haberinde TOKİ’nin konut üretme mantığı şöyle özetlenmiştir: “Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’nın (TOKİ) amacı her ne kadar ‘yoksullara sağlıklı evler sağlamak’ gibi gösterilse de, İnşaat Mühendisleri Odası’nın (İMO) hazırladığı ‘TOKİ Değerlendirme Raporu’ bunun aksini söylüyor. İMO’nun raporuna göre TOKİ, ‘yoksullara yardım eden Robin Hood efsanesi’ değil, rant alanlarını zenginlere ‘akıllı evler’ yapmak üzere değerlendiren bir kurum. Raporda, yoksullara ise kalitesiz konutlar verildiğine dikkat çekilerek, TOKİ’nin toplam yatırımlarının yüzde 90’ının AKP’ye yakın 36 firmaya verildiğine işaret ediliyor. TOKİ’nin dar gelirli kişilere sağladığı sınırlı konutların kalitesiz olduğu belirtilen raporda, dar gelirlilere verilen konutların üzerinden iki yıl geçmeden çürümeye başladığı kaydedildi. 2008 yılında TOKİ’nin daha önce sattığı konutlarda iade oranının artmaya başladığı, 2008 yılı içinde satılan 55 bin 338 adet sosyal konuttan yüzde 3.9’unun, yani 2 bin 166’sının iade edilmek istendiği vurgulanıyor.”

TOKİ ile ilgili diğer haberlerde müteahhit firmaların dolandırıcılık yapması, konutların zamanında teslim edilmeyerek hak sahiplerinin mağdur edilmesi, yerleşime geçmiş toplu konut alanlarında altyapı eksikliğine dayalı mağduriyetlerin yaşanması, toplu konut şantiyelerinde yaşanan iş kazaları görülmektedir. TOKİ ile ilgili haberlerin yanında Barınma ve Kentsel Yaşam Hakkı başlığı altında “evsizlik” ile ilgili haberler öne çıkmaktadır. “Evsizlik” sorunu da kapitalizmin krizine ve giderek artan işsizliğe işaret etmektedir.

Kentsel dönüşüm-yenileme projeleri: Sağlıklılaştırılma, iyileştirme yalanları ile kentsel arazilerin sermayeye peşkeş çekilmesi…

Kentsel dönüşüm adı altında kentsel arazilerin sermayeye peşkeş çekilmesinin, bununla birlikte işçi ve emekçilerin barınma haklarının ellerinden alınmasının etnik kimlikleri nedeni ile tecrit boyutuna varan iki özel örneği olan Sulukule ve Samsun örnekleri de raporda TOKİ ile ilgili haberlerde yerini almıştır. Sulukule’de “Kentsel Yenileme Projesi” adı altında evleri yıkılarak yerlerinden edilen Romanlar’ın mağduriyeti TOKİ konutlarının zamanında teslim edilmemesiyle katmerlenmiştir. Samsun 200 Evler’de ise “Kentsel Dönüşüm Projesi” adı altında TOKİ’nin yaptığı konutlara taşınan Romanlar’a TOKİ tarafından “taksitlerini ödemedikleri” gerekçesiyle “evlerden 15 gün içerisinde çıkın” tebligatları gönderilmiştir. Ayrıca SASKİ tarafından borçların ödenmediği gerekçesiyle 200 Evler Mahallesi'nde bulunan 264 konutun suları kesilmiştir.

Barınma sorununa kalıcı çözüm sosyalizmde!

Hak İhlalleri Raporu’ndan yansıyan haberler barınma sorunun geldiği noktayı çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bu soruna çare olduğu iddia edilen kentsel dönüşüm, kentsel yenileme gibi projelerin, ucuz ve nitelikli konut üretme iddiası ile kurulan TOKİ gibi sermaye devletine ait aygıtların işçi ve emekçilerin ihtiyaçlarına cevap vermediği ise açıktır. Engels, barınma sorunun gerçek çözüm yolunu anlattığı “Konut Sorunu” adlı kitabında Manchester’ın yüzkarası olarak adlandırılan Küçük İrlanda yerleşiminin yaşadığı dönüşüm üzerinden yaptığı değerlendirmede özlü bir biçimde ifade etmektedir:

“Kapitalist üretim biçiminin işçilerimizi her gece içine kapattığı hastalıkların üreme yeri, rezilane delik ve bodrumlar ortadan kaldırılmamıştır; yalnızca başka yere kaydırılmıştır! Onları ilk yerinde yaratmış olan aynı ekonomik zorunluluk daha sonraki yerinde de yaratmaktadır. Kapitalist üretim biçimi var olmaya devam ettiği sürece, konut sorununun, ya da işçilerin yazgısını etkileyen herhangi bir başka toplumsal sorunun tek başına çözümleneceğini ummak budalalıktır. Çözüm, kapitalist üretim biçiminin ortadan kaldırılmasında ve bütün geçim araçlarına ve iş araçlarına bizzat işçi sınıfının el koymasında yatmaktadır.”

37


Sinemayı şovenizme boğan “NEFES”

Kahraman komutanımızın uyuyan askere “Eğer bir kez daha nöbet sırasında uyursan kendi elerimle vurum seni. Eğitim zaiyatı diye kayıtlara geçerim” demesi akıllara çok uzak bir zamanda yaşanmamış olan bir olayı getiriyor. Hatasının bedelini elinde patlayan bombayla ödeyen asker, haberleri her ne kadar tek cümlede geçse de hayatımızdan, kahraman komutanımız bir kez daha hatırlatıyor izleyiciye.

Yaklaşık bir senedir sanal ortamda her sitede gözümüze sokulan film; Nefes-Vatan sağ olsun… Filmin Kürt açılımından hemen sonra vizyona girmesinin raslantı olmadığı aşikâr. Her saniyesinde faşizan duygular işlenen filmi izlerken hissedilen tek bir duygu var aslında, vahşet!

İnsanlar vatani görev sayıyor bu filmi izlemeyi. Ve filmden çıkanlar neye kızdıklarını bile anlamadan kinle dolu olarak çıkıyor salonlardan. Filmde ölen askerlere göğüsleri kabarırken, öldürülen gerillalardan intikamını alıyorlar ölen askerlerin. Film, izleyicisinden bunu istiyor çünkü!

Aslında şaşırtıcı olan böyle bir filmin çekilmesinden öte, TSK'nın askerlere küçük cezaları dahi canlarıyla ödetmesini tüm çıplaklığıyla ortaya koymuş olması ve bunu tamamen meşru görüp, göstermesi. Kahraman komutanımızın uyuyan askere “Eğer bir kez daha nöbet sırasında uyursan kendi elerimle vurum seni. Eğitim zaiyatı diye kayıtlara geçerim” demesi akıllara çok uzak bir zamanda yaşanmamış olan bir olayı getiriyor. Hatasının bedelini elinde patlayan bombayla ödeyen asker, haberleri her ne kadar tek cümlede geçse de hayatımızdan, kahraman komutanımız bir kez daha hatırlatıyor izleyiciye. İzleyenlerden çoğu zaman uyuyan askere bir tepki geliyor. İronik!

Aslında durup düşünürsek her gün haber kuşaklarında izlediğimiz ve artık kanıksadığımız, alıştığımız savaş görüntülerinden öteye gitmiyor filmin konusu. Ama iş sinemaya girip çıktıktan sonra değişiyor. Devletin bizi çileden çıkardığı zamanlarda unuttuğumuz faşizm tekrar aklımıza geliyor ve tekrar en başa dönüyoruz. Savaş bitsin demeye yüz tutmuşken tekrar silaha davranmaya zorluyor bu film.

İlk saniyede nöbette uyuya kalan iki er gösteriliyor ekranda ve kahraman komutanımız erleri uykuda yakalamaktan sinirlenmiş. Asker uyumaz, asker oturmaz nutkunu daha farklı bir yolla atıyor. “Siz uyurken biz menzillerinize girdik ve hepinizi öldürdük” diye başlıyor cümlesine ve her saniyesinde kan hüküm sürüyor.

Korkutucu olan filmin sadece kendisi de değil. Sinemaya gelenler arasında anne babaların elinden tutup getirdikleri en fazla sekiz yaşında olan çocuklar da var. Filmde o kadar şiddet içerikli sahne olmasına karşın, herhangi bir ya�� sınırlaması da yok. Filmi izleyen sekiz yaşındaki çocuğun psikolojisini düşünmek bile insanın kanını yeterince donduruyor. Her karesinde kan olan, her saniyesinde vahşet gözler önüne serilen film, kapalı gişe oynuyor birçok sinemada.

38

Kurtlar Vadisi'nden, Recep İvedik'ten daha da tehlikeli nefes. Bilim kurgu filmlerindeki anlatılan hipnotize olmuş kalabalık çıkıyor filmin sonunda salonlardan. Her an saldırıya hazır, savaşmaya gönüllü. Devlet yine yapıyor yapacağını gerilen sinirleri kendi üzerine almaktansa daha da körükleyip birbirlerine yöneltiyor.

En etkili muhalefet yolu olan sanatı kullanıyor sistem bu filmde. Bahoz filminin yasaklandığı vizyonlarda Nefes filmi kapalı gişe oynuyor. Sanatı alet ediyorlar kirli düşüncelerine. Korkuyor devlet, korkuyor sistem. Ondan bu saldırganlığı... Son dakikalarını oynuyor. Biliyor bu halkın uyandığında neler yapabileceğini. Bildiğinden, korktuğundan bu nefes nefese kalışları. Uyanıyor halk bütün kirli oyunlarına rağmen. Salondan çıktığında sarıldığı silahın yönünün yalnış olduğunuda elbet görecektir. Ve bir gün bütün salonlarda emeğin başrolu oynadığı filmler vizyona girecektir...

Lilith



Ekim Gencligi 122