Skip to main content

de/da fanzin Haziran/Temmuz 2017

Page 1

Haziran/Temmuz 2017, Sayı:9

Ücretsizdir

de/da


de/da Yayına hazırlayan: Irmak Akman Kapak resmi: Canan Gündüz Katkıda bulunanlar: Canan Gündüz, Melis Oğuz, Ozan Şakar, Okan Doğan, Ali Açıkgöz, Ayşenur Kılıç, Nihan Yığın, Elif Mercan, Pınar Dönmez. Bu sayı 1000 adet basılmıştır.

Merhaba, Sizden haber almak bizi çok mutlu ediyor. Bize yazın: irmak@de-da-dergi.com. Sevgiler, Irmak

www.de-da-dergi.com /dedadergi @dedadergi @dedadergi 2


de/da

Neler var? Gayrimenkul piyasasında kriz mi var?

4

Robotlar ve sınıfsal etkileri

10

Hatasız düşünebilir misiniz lütfen?

13

Geç kalmış yazılar-1: Kundera, kadınlık ve detaylar üzerine

17

Hep o şarkı mı?

20

“İsveç’te yaşıyormuş gibi”

23

Bir renkten öte: Blue

28

Kıymetli şeylerin tanzimi

30

Bangkok’a doğru...

33

3


de/da

Gayrimenkul piyasasında kriz mi var? Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Fotoğraf: Irmak Akman

Türkiye’de konut piyasası ağırlıklı olarak çevresinde aşırı rekabetçi bir girişim sisteminin olduğu piyasa odaklı bir yapıya sahip. Konut girişimcisi yerel/genel ekonomik belirsizliklere karşı karlılığını koruma mücadelesi verirken, tüketici ise fiyatların rasyonaliteden koptuğunu düşünse de gelir grubuna göre iyi yatırımcı olmaya veya finansman sorunlarını çözmeye çalışıyor. Bu yapı (Scumpeteryen) bir yaratıcı yıkım süreci içinde kentsel alanları dönüştürüyor, yeni zenginler ve yaşam alanları yaratıyor. Bu süreçte alan, gereğinde yaratılarak bulunuyor. İmalat, türlü finansman biçimlerinin yarattığı imkânlarla olabildiğince hızla yapılıyor. Projeler en yaratıcı (ve bazen banker krizi dönemini hatırlatan) satış kampanyalarıyla likide edilmeye çalışılıyor. Bu, hem etkin, hem spekülatif, “altına hücum” resminin büyümeye/istihdama olumlu katkıları var. Ancak, kaynakların etkin dağılımı ve kullanımı açısından değerlendirdiğimizde, gayrimenkul piyasasının son 20 yılı ifrat (bugünkü durum) ve tefrit (dünkü durum) arasında gidip gelmiştir. TOKİ’nin

4


de/da kısmen etkili olan sosyal etkisi (kendi içinde başarı hikâyesidir) durumu biraz hafifletse de, konut piyasasının genelde “sektör-makro beklentiler odaklı” okunduğunu ve orta gelir grubunun konuta erişim güçlüğü üzerinde yeterince araç/politika üretilmediğini söyleyebiliriz. Özellikle büyük şehirde yaşayanlar için konut sahibi olmak uzun dönemli ve yüksek maliyetli bir iş. Gelirden/servetten aldığı pay belli olan sokaktaki vatandaş için bu makro resim (emsal, rant, büyüme, istihdam, kampanya vs.), duyulmak istenen müzikle gerçekten ilgisiz. Dr. Yener Coşkun, “Konut sahipliğinin artmaması sizi de düşündürmüyor mu?” Gayri- menkul Türkiye, 27 Mart 2017.

Belki de son beş yıldır herkesin aklında olan soru, bir gayrimenkul balonu yaşayıp yaşamadığımız ve eğer yaşıyorsak bu balonun ne zaman patlayacağı. Birinci köprüden geçip de Anadolu yakasında ilerlerken karşılaştığınız acayip inşaat manzaraları, insanı gerçekten dehşete düşürüyor. (Eminim Anadolu yakasında yaşayanlar da benzer manzaraları Avrupa yakasına geçtiklerinde görüp dehşete düşüyorlardı.) Sorularımıza yanıt ararken şöyle bir sıra izleyelim: Birincisi, Türkiye genelinde, ya da İstanbul’da, bir gayrimenkul balonundan söz edebilir miyiz? İkincisi, son dönemde gözlemlediğimiz fiyat düzeltmeleri ve artan boşluk oranları bu balonun patlamakta olduğuna mı delalet? Üçüncüsü, piyasadaki durgunluk ve fiyat düzeltmelerinin bir sistemik krize dönüşme ihtimali var mı? Ve son olarak, Dr. Yener Coşkun’un yazısından yaptığımız alıntıdan hareketle soralım: Gayrimenkul sektörüyle ilgili olarak izlenen politikaların rant yaratmaktan öte bir amacı var mıdır, olmalı mıdır?

Gayrimenkul piyasası bir balon oluşturdu mu? Sermaye Piyasası Kurulu başuzmanı Dr. Yener Coşkun’un, Royal Agricultural University’den Dr. Arvydas Jadevicius ile birlikte yazdığı ve bu yıl Nisan ayında yayımlanan akademik makalenin başlığı tam da bu: “Türkiye’de bir konut balonu var mı?” Yazarlar, çeşitli ekonometrik metodlar kullanarak yaptıkları analizlerde, 2010-2014 döneminde konut piyasasında bir balon oluşmadığı, ancak bazı durumlarda aşırı değerlenmeye varan dikkat çekici fiyat artışları olduğunu söylüyor:1 Büyüyen ekonomisi ve istikrarlı makroekonomik ortamı sayesinde Türkiye, 2000’li yıllarda yüksek büyüme potansiyeli olan ülkeler arasına girdi. Gayrimenkul sektörü de son 10 yıl içinde hızla büyüdü ve konut fiyatları dikkate değer artışlar gösterdi. Ocak 2010-Ocak 2015 tarihleri arasında TÜFE’ye göre düzeltilmiş Türkiye Konut Fiyat Endeksi (TKFE) reel olarak tüm ülkede yüzde 34, İstanbul’da yüzde 68, Ankara’da yüzde 13 ve İzmir’de yüzde 25 büyüdü. Konut fiyatlarındaki reel artışlar bölgesel ve yerel seviyede balon endişelerini de beraberinde getirdi. Bu çalışma, Türkiye konut piyasasının bir balon oluşturup oluşturmadığını değerlendirmek için yapılmıştır. … 1 Coşkun, Y. and Jadevicius, A. (2017). Is there a housing bubble in Turkey?. Real Estate Management and Valuation, 25 (1): pp. 48-73

5


de/da Genel olarak, 2010-2014 yılları arasında Türkiye konut piyasasının bir balon oluşturmadığı söylenebilir. Ne satın alınabilirlik rasyoları [gelir/fiyat, kira/fiyat rasyoları], ne de [yapılan ekonometrik analizlerin sonuçları] bir balona işaret etmektedir. Kamuoyu, konut fiyatlarındaki enflasyonla ilgili her zamankinden daha heyecanlı görünmemektedir. Ev sahipliğinde artış, borç verme standartlarında bir gerileme, gevşek regülasyon, finansman bulmakta kolaylık ve yüksek derecede menkulleştirme gibi piyasa dinamiklerinin temel göstergeleri mevcut değildir. Dolayısıyla, 2010-2014 döneminde konut fiyatlarının balon oluşturmadığını, ancak bazı durumlarda aşırı değerlenmeye varan dikkat çekici artışlar gösterdiğini söylemek mümkündür. Ancak, konut piyasasıyla ilgilenenlerin rehavete kapılmamaları gereklidir. Bireysel ve kurumsal konut finansmanıyla ilgili daha geniş denetleme, inşaat sektörünün daha yakından izlenmesi ve piyasa spekülasyon analizi, piyasa düzenleyicilerinin yakından bakması gereken konulardan sadece birkaçı.

Merkez Bankası’nın yayımladığı Türkiye Konut Fiyat Endeksi’nin, 2014 sonrası dönemde de artışına (yavaşlayarak) devam ettiğini görüyoruz. TKFE, Ocak 2015-Mart 2017 arası dönemde reel olarak tüm Türkiye’de yüzde 14, İstanbul’da yüzde 19, Ankara’da yüzde 3 ve İzmir’de yüzde 22 büyüdü.

Balon patlıyor mu? Tabii ki olmayan bir balonun patlamasından söz edilemez. Ancak satışlardaki düşüş, fiyat düzeltmeleri, yüksek boşluk oranları, birbiri ardına yapılan cazip kampanyalar ile vergi ve harç indirimleri, sektörün ciddi bir durgunluk yaşadığını gösteriyor. Colliers International’ın Turkey Real Estate Review: First Half 2017 raporuna göre, İstanbul Avrupa Yakası’ndaki A sınıfı ofislerin boşluk oranı yüzde 33,77. Bu rakam Anadolu Yakası’nda yüzde 36,67’ye çıkıyor. 2017’nin birinci çeyreği itibariyle 300.000 metrekare’nin biraz altında bir A sınıfı ofis stoğu ve %40’a yakın boşluk oranı bulunan Kozyatağı/Ataşehir bölgesine, 418.000 metrekare yeni ofis stoğu eklenmesi bekleniyor. Benzer bir durum, Kağıthane/Cendere bölgesinde de yaşanıyor: Şu anda 180.000 metrekare civarında bir A sınıfı ofis stoğu bulunan bölgedeki boşluk oranı yüzde 45. Bölgeye eklenmesi beklenen A sınıfı ofis stoğu ise 266.453 metrekare. Aynı rapora göre İstanbul’da 2016’da, 2015 yılına göre toplam konut satışlarında yüzde 3, ipotekli satışlarda yüzde 7 düşüş yaşandı. KPMG’nin Sektörel Bakış: İnşaat raporuna göre, 2016’nın ilk 11 ayında, bir önceki yıla göre yabancılara yüzde 19 daha az konut satıldı. 15 Temmuz sonrası daha da derinleşen durgunluk karşısında hükümet, bankaların konut kredisi faiz oranlarını yıllık yüzde 10’un altına çekmesi ve vadelerin uzatılması çağrısı yaptı. Ağustos 2016’ya kadar aylık yüzde 1,1 civarında seyreden faizler, bu çağrı üzerine aylık yüzde 0,9’a geriledi, vadeler ise 20 yıla kadar uzadı. İnşaatçı firmalar ise Gayrimenkul ve Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Derneği (GYODER) çatısı altında iki kampanya düzenledi. 1 Ağustos-15 Ekim 2016 arasında düzenlenen birinci kampanyada konut ve ofisler yüzde 20 peşinat, aylık yüzde 0,70 faiz oranı ve 120 ay vadeyle satıldı. 1 Şubat-31 Mart arasında düzenlenen ikinci kampanyada ise katılımcı firmalar 240 ay vade, yüzde 0,75-0,85 arasında faiz oranıyla konut satışı yaptı. Hükümet bir yandan da vergi ve harç oranlarını indirerek sektörü desteklemeye çalıştı.

6


de/da Normalde Katma Değer Vergisi oranı yüzde 18 olan konutların (net alanı 150 metrekarenin üzerindekiler ile 150 metrekarenin altında olanlar içinde büyükşehirlerde, kentsel dönüşüm rezerv alanı ya da risklı alanlar dışında, lüks veya birinci sınıf inşaat olarak yapılan ve arsa birim metrekare değeri belirlenmiş sınırların üstünde olanlar) satışından, 30 Eylül’e kadar yüzde 8 KDV alınacak. Aynı şekilde, çalışma veya oturma izni alarak altı aydan daha fazla yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları, Türkiye’de yerleşmiş olmayan yabancı uyruklu gerçek kişiler ile kanuni ve iş merkezi Türkiye’de olmayan ve bir işyeri ya da daimi temsilci vasıtasıyla Türkiye’de kazanç elde etmeyen kurumlara yapılan konut veya işyeri teslimleri KDV’den muaf hale getirildi. Ayrıca 30 Eylül’e kadar yapılacak konut ve işyeri teslimlerinde alıcı ve satıcı tarafından ayrı ayrı ödenen tapu harcı binde 20’den binde 15’e indirildi. İnşaat sektöründe yapılan sözleşmelerden damga vergisi kaldırıldı.

En büyük risk nerede? Gayrimenkul sektörünün finans piyasalarına olan bağı, sektördeki krizlerin tüm ekonomiye yayılan sistemik krizlere dönüşme tehlikesini beraberinde getiriyor. BDDK’nın Mart 2017 tarihli Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeleri raporuna göre, bu tarih itibariyle bankacılık sektörünün verdiği toplam 1,83 trilyon TL tutarındaki kredilerin yüzde 8,19’u inşaat sektörüne verilmiş ve sektör, en çok kredi kullanan ikinci sektör olmuş. Konut kredileri ise toplam kredilerin yüzde 9,45’i olarak gerçekleşmiş. İnşaat sektörüne verilen kredilerin takibe dönüşüm oranı yüzde 3,61 olurken, bireysel krediler içinde konut kredileri, yüzde 1’in altındaki takibe dönüşüm oranıyla en güvenli segment gibi görünüyor. Ancak pek çok alıcı, bankadan konut kredisi kullanmaktansa inşaat şirketlerinin (yukarıdaki GYODER örneği gibi) taksitli satış kampanyalarına katılmayı tercih ediyor; bir başka deyişle, inşaat şirketinden kredi alıyor. Ancak inşaat şirketleri, herhangi bir düzenleme ve denetleme mekanizmasına tabi olmadıkları için, bankaların kredi verirken uyması gereken pek çok kurala uymuyor. Hem bankalara göre çok daha uzun vadeli ve borç/değer oranı daha yüksek krediler veriyor, hem de konut sattıkları ve kredi verdikleri kişilerin geri ödeme potansiyelini öngörmelerini sağlayacak bir araştırma yapmıyorlar. Bu durum, inşaat sektörüne kredi veren bankalar için de risk yaratıyor. Üstelik inşaat sektörünün verdiği krediler ile ilgili bir veri tutulmadığı için riskin ne boyutta olduğu da bilinmiyor. Dr. Yener Coşkun, 23 Haziran 2016’da Gayrimenkul Türkiye’de çıkan “İnşaat Bankacılığı ve Konut Piyasasında Artan Risk Birikimi” yazısında, sektördeki en büyük riskin “inşaat bankacılığı” (ön ödemeli ve taksitli satışlar) olduğunu ve bu alandaki veri eksikliği nedeniyle riskleri ölçemediğimizi söylüyor: Ülkemizde son yıllarda hızla artan ve kaldıraçlı finansman işlemlerinin yaygın olduğu inşaat sektöründeki kredi/finansman uygulamaları risk yönetimi bağlamında yurt içi/dışı çevrelerde uzun süredir kaygı yaratan sektörel konuların başında geliyor. …

7


de/da Konut sektörünü diğer sektörlerden ayıran özelliklerden birisi de, imalat/satış aşamasındaki finansman süreçlerinin genelde birleşik olmasıdır. Örneğin sadece Türkiye’de değil başka ülkelerde de maketten satış/taksitli ödemeler önemli geliştirici/tüketici finansmanı araçları arasında yer alıyor. Dolayısıyla, herkes bildiği işi yapsın sözü inşaat-konut sektörü için pek de geçerli olamıyor. Sektörün göreli kısa dönüş dönemleri için yüksek getiri ile çalıştığı algısı yatırımcı ilgisini artırmakla birlikte, yüksek finansman maliyetleri ve aşırı rekabetçi olabilen doğası, agresif satış kampanyalarının ve irrasyonel yatırım stratejilerinin ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Bunların olası sonuçlarını değerlendirmek veri yetersizliği nedeniyle mümkün görünmüyor. Ancak, vaatkar/agresif reklam kampanyalarının yarattığı izlenimi bir kenara koyarsak, özellikle nakdi inşaat kredilerindeki büyüme inşaat sektöründe risk birikimi olabileceğine işaret ediyor. Nitekim 2004 yılında 3,8 milyar TL olan inşaat sektörünün nakdi kredileri 2015 yılında 116,3 milyar TL’na yükselmiştir. Söz konusu yıllarda sektörün gayri nakdi kredileri ise 0,8 milyar TL’den 88 milyar TL’na artmıştır. Takipteki kredi portföyünün ihmal edilecek boyutta küçük olması göreli iyi bir sağlık göstergesi olmasına karşın, sektörün finansal yapısının şeffaf olmaması ve yeterince denetlenmemesi bu bilgiye ihtiyatla yaklaşılmasını gerektirmekte. … Konut sektörünün finansal risklerini artıran uygulamalardan birisi de kredili konut satışlarıdır. Konut üreticileri bünyesindeki kredili konut satışı uygulamaları ipotekli konut finansmanının (İKF) bankacılık sektörü dışında yapılmasına neden olmaktadır. Bu durum (finans terminolojisindeki anlamı farklı olsa da) bir tür gölge bankacılık yapısına yol açmaktadır. … İKF’nin, yasal düzenlemelere uygun olarak, bankacılık çatısı altında yapılması yatırımcı korunması ve risk yönetimi bağlamında önemli sistemsel avantajlar sağlarken, bu finansal faaliyetin inşaat firmaları bünyesinde yapılması gizli/açık çeşitli risk birikimlerine neden olmakta. Son yıllarda İKF’ye dayalı konut satışlarının oransal olarak azaldığı dikkate alındığında, söz konusu risklerin izlenmesinin önemli olduğu anlaşılıyor. Tipik bir ölçü vermek gerekirse, bankacılık sektöründe ortalama konut kredisi vadesi genelde 7-8 yıl ve borç-değer oranı yüzde 75 iken, inşaat firmalarının konut finansmanlarında vadenin Türkiye ölçülerini aşacak şekilde uzadığı ve borç-değer oranının olağanüstü ölçüde yükselebildiği gözlenmekte. Ekonomik gerçeklikle bağı zayıf görünen, düşük ön ödemeli (ön ödemesiz) ve ortalama kredi vadesini aşan kredi uygulamaları önemli bir kaygı konusu olabilir. Bu süreçte geri ödenmeyen kredilerin neden olduğu risklerin kurumlar ve konut finansmanı tüketicileri tarafından ölçülememesi ise dikkat çekici.

Yanlış yere mi bakıyoruz? Dr. Yener Coşkun, 27 Mart 2017 tarihinde Gayrimenkul Türkiye’de yayımlanan “Konut sahipliğinin artmaması sizi de düşündürmüyor mu?” başlıklı yazısında ise, gayrimenkul sektörünün karlılığına, büyüme ve istihdama olan etkisine dikkat edilirken, sektörün asıl amacının, yani “ortalama gelir sahibi kişilerin sağlıklı yaşam çevrelerine sahiplik (veya kiralama) yoluyla ulaşmasının” göz ardı edildiğini savunuyor: 2008 yılında 427.105 adet olan konut satışları, 2015 yılında 1.146.721 adede ulaşırken, 2006-2014 döneminde konut sahiplik oranı yüzde 61 ile sabit kalmıştır. Daha kötüsü aynı

8


de/da dönemde medyan gelirin yüzde 60’ının altında gelire sahip olan kesimde konut sahiplik oranı yüzde 59,3’ten, yüzde 57,8’e düşmüştür. İstanbul başta olmak üzere, yüksek kira maliyetlerine karşın büyük kentlerde sahipliğin artmaması, konut piyasasının en dikkat çekici eğilimlerinin başında gelmektedir. … Ülkemizdeki konut sahipliğinin son yıllarda sabit kalması ve düşük gelir grubunda azalması yanlış giden bir şeyler olduğuna işaret ediyor. Bu durum konut fiyatlarının/ satışlarının patladığı ve bunun kapsamlı bir başarı ölçütü gibi sunulduğu bir ekonomik çevrede gerçekleşiyor. Konut piyasası, belki de ülke koşullarının bir sonucu olarak, orta/ alt gelir grubunun göreli olarak dışlandığı bir yapıya sahip. Bu durum lüks konut üretiminin artması, satılmayan stoklardaki artış, üretici/bankacılık risklerinin artması ve konut sahipliğinin düşük gelir grubunda azalması gibi sonuçlara neden oluyor.

Gayrimenkul piyasasının en parlak günlerinde bile asıl amacını yerine getiremediği, hatta fiyat artışlarının toplumdaki eşitsizlikleri artırdığı söylenebilir. Bu aslında dünyanın pek çok yerinde böyle. Büyük şehirlerde maaşlı çalışan insanların konut sahibi olması gittikçe daha zor hale geliyor. Proje geliştiriciler ve gayrimenkul yatırımcıları zenginliklerini artırırken, maaşlı çalışanlar gelirlerinin büyük bir bölümünü kiraya yatırmak zorunda kalıyor. Ancak gayrimenkul sadece spekülatif bir yatırım aracı ve statü göstergesi değil, aynı zamanda insanların en temel ihtiyaçlarından biri. Sektörün hem daha sıkı denetlenmesi ve düzenlenmesi, hem de sosyal politikalarla desteklenmesi gerekiyor. Politikacıların (kendileri dahil) belli bir kesimin zenginleşmesi ve ekonominin büyüyüp istihdamın artması için elverişli bir araç olarak gördüğü gayrimenkul sektörü, yakından izlenmezse hem kentsel yaşama ve çevreye geriye dönüşsüz zararlar veriyor, hem de ekonomik krizlere yol açıyor.

9


de/da

Robotlar ve sınıfsal etkileri Ozan Şakar, ozan_til@yahoo.com

Çizim: Elif Mercan

Son bir yıldır okuduğum en ilginç ve benim gözümde en önemli haberlerden biri Kaliforniya’dan gelen bir haber. Haber kısaca şu: sensörlerle donatılmış bir robotik kol geliştirilmiş ve bu robot bir hamburger zincirinde ızgara üzerinde pişen hamburger köftelerini çevirmekle mükellef. Son derece basit bir iş yapıyor yani; normalde 16 yaşında, bir günde bu işi öğrenip asgari ücret bile diyemeyeceğimiz bir ücret alarak bu

10


de/da işte çalışanların yaptığı bir iş. Bu haber neden bu kadar önemli peki? Dünya sanayi devriminin dördüncü aşamasına girerken, büyük bir toplumsal değişim, belirsizlik, karmaşa ve korkunun içinde bulduk kendimizi bir anda. Yüzbinlerce yıllık insanlık tarihinin sadece son yirmi yılındaki değişimi, yüzbinlerce yıldaki değişimden belki de daha fazla. Sanayi devriminin dördüncü aşaması nedir ve beraberinde neler getirmekte? Şu anki projeksiyonda nasıl bir toplumsal değişim ile karşı karşıyayız? İktisatçılara, toplumbilimcilere, siyasi bilimcilere, felsefecilere ve toplum bilimle ilgilenen mühendislere bu soruların cevaplanması konusunda büyük bir rol düşmekte. Sanayi devriminin birinci aşaması 1780lerdeki buhar teknolojisi ile başladı. İkinci aşama 1870lerde elektrik teknolojisine geçilmesi, üçüncü aşama ise 1960larda elektronik ve bilgisayar teknolojisi. İçinde bulunduğumuz dördüncü aşama ise dijitalleşme, yapay zeka, ileri robot mekaniği, sensör ve tanımlama teknolojisi. Her aşama bolluk, refah getirdi. Dünya, tarihinde hiç olmadığı kadar zenginleşirken, gelen refahla bir nüfus patlaması yaşadık. Aslında sanayi devriminin her aşaması beraberinde korkular da getirdi, bu korkuların başında da çoğu insanın istihdam dışına itilmesi geliyordu. Bu korkular 1970lere kadar gerçekleşmemişti, ama 1970lerden beri, özellikle de son on yılda, hızla gerçekleşiyor izlenimi veriyor. Köfte çeviren robot da bunun ön habercisi. (Daha somut habercilere bakmak isterseniz, internet bankacılığının banka personeline giderek daha az ihtiyaç bırakması, süpermarketlerde kasiyerlerin yerini otomatik kasaların alması, insanların mağazalar yerine internetten alışveriş yapması, en ufak atölyelerde bile otomasyona geçilmesi, müzisyenlerin büyük orkestralar yerine tek bir müzik programı ile kompozisyon yapabilmesi, Fransa’da şoförsüz belediye otobüslerinin şu anda denenme sürecine geçmesi gibi örneklere bakabilirsiniz.) Amerika’da 1970lerden beri gözlemleyebileceğimiz çok net birkaç nokta var, ki bunlar dünyanın çoğu ülkesinde olan veya yakında olacak şeyler. Birincisi büyük bir üretim verimliliği ve toplam üretim artışı oldu. Ancak aynı süreçte toplam istihdam oranı düştü ve reel ücret denen enflasyondan arındırılmış maaş oranları halkın çoğunluğu için ya yerinde saydı ya da geriledi. Üretim artarken emeğe düşen payın giderek düşmesi sermaye sahibi üreticinin zenginliğini arttırırken zenginle fakirin, ya da sermayedar ile emekçinin arasındaki uçurum derinleşti. Bu uçurumun derinleşmesinin sebeplerinden biri olarak işçi haklarının erozyona uğraması gösterildi. Sendikal hareketler zayıfladı, kazanılmış haklar geri alındı. Bu kısım doğru, ancak özellikle fabrikalardaki sendikal hareketlerin zayıflamasının ana sebeplerinden biri de otomasyondu. Çoğunluğu otomasyona geçmiş bir fabrikada sendikal örgütlenme sağlamak imkansıza yakın, nitekim üretimin çoğu robotlar tarafından sağlanıyor. Amerika’da Trump’ın seçilme sebeplerinden biri ülkeye gelen yabancı göçmenlerin yerleşik Amerikan vatandaşlarının yıllar içinde işlerini elinden aldığı yönünde bir söylem geliştirilmesi. İşlerin kaybolduğu doğru, ama göçmenlerden ziyade otomasyon yüzünden yok oluyor. Benzer bir sürece Türkiye de girmekte.

11


de/da Peki bu sürece sınıfsal açıdan nasıl bakmalıyız? Öncelikle düşük ve orta vasıflı mavi yaka fabrika çalışanı işçi sınıfı tamamen ortadan kalkıyor. Öyle garip bir noktaya geliniyor ki sermaye ile emek getirisi arasındaki uçurum açılırken geleneksel söylem içinde işçi sınıfı sömürülüyor demek bile imkansızlaşıyor, çünkü insan emeğinin katma değerinden ziyade robot emeğinin katma değerinin sermayeye transferi sürecine giriyoruz. İstihdam bile edilmeyen bu kitleye ne olacak? Birkaç olasılık var: ya hepten yok olacaklar, ya zenginlerin hizmetine girecekler (Abramoviç’in yatı Eclips’te 70 personel hizmet vermekte mesela), ya da evrensel gelir diye nitelenen, çalışsın çalışmasın, herkese verilmesi önerilen bir asgari maaş bağlanacak. Bu evrensel gelirin finansmanının ise robot vergisi adı altında sermayedarlardan alınabileceği tartışılıyor; ancak serbest piyasa koşulları altında bu nasıl kabul ettirilebilir, bunun cevabı henüz yok. Mavi yaka iş gücünün alım gücünün ortadan kalkması durumunda, bunun yerine bir şeyin konması gerekli şu anki ekonomik düzende. Bu ise geleneksel orta sınıf denen beyaz yaka işçi sınıfı üzerinden planlanıyor gibi görünüyor. Mavi yaka işçi sınıfı ile orta sınıfı ayıran fark, orta sınıfın nispeten yüksek vasıfla daha yüksek gelir elde etmesi ve bu geliri varlığa - özellikle de gayrımenkul, mevduat tasarrufları ve borsa hisse sahipliği gibi varlıklara - çevirebilmesiydi. Kısaca, orta sınıfın tasarrufları vardı. Bırakın önümüzdeki on yılı, bugün bile orta sınıf bu varlıkları edinebilme fırsatından yoksun kalmış durumda. Tasarruftan uzaklaştırılan orta sınıf sadece günübirlik tüketime yönelmiş ve bu haliyle günlük yaşayan yevmiye sınıfına dönüşmüştür. Böylece mavi yaka ortadan kalkarken, toplam tüketim harcamalarının düşüşünün önüne bir nebze geçilmiştir ama orta sınıf da ortadan kalkmaktadır. Sermaye sınıfı ise son dönemde tarihte hiç benzeri olmayan bir şekilde zenginleşmekte. Serbest piyasaya bırakılırsa bu zenginleşme süreci daha da hızlanacak. Kısa bir süre sonra modern derebeyliği diyebileceğimiz bir düzene geçmiş bulabiliriz kendimizi. Bir tarafta her şeyin sahibi bir derebeyi, bir tarafta yokluğa hapsolmuş dev bir kitle, bir tarafta da ufak da olsa tüketimini sürdürebilen günlük yaşayan orta sınıf. Şu anki gidişat bunu göstermekte. Hem mavi yaka hem beyaz yaka - yani toplumun ufak bir zümresi hariç tamamı - böyle bir çöküş içindeyken, çözüm diye sunulan ve bütün dünyada gittikçe yayılan bugünkü sağcı popülist politikalar da hepten çökmeye mahkumdur. Çünkü sorun sağcı popülist siyasetin dediği gibi bir milli üretim ve milli tüketim sorunu değildir; sorun otomasyonun ve dördüncü nesil sanayi teknolojilerinin sahipliği üzerinedir. Tabii bir alternatif daha var, o da robot üretiminin kamu sahipliğine geçmesi ve üretilen değerin daha eşitçe dağıtılması. Ancak bu alternatifin hayata geçirilebilmesi çok daha farklı bir zihniyet, halk örgütlenmesi ve toplumsal dayanışma modeli gerektirmekte. Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya romanındaki distopik toplum düzenine geçmeye ramak kalmışken, yeni dayanışma modellerinin üzerine düşünülmesi gerekli. Nitekim teknoloji hiç ummadığımız ölçüde refah üretme noktasına gelmişken, bunu insanlığın toplam mutluluğunu arttırmak yönünde kullanmamak yanlış olacaktır diye düşünüyorum.

12


de/da

Hatasız düşünebilir misiniz lütfen? Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

Çizim: Pınar Dönmez

Bu sıralar babam kendine yeni bir meşgale edindi: Yan Yol’da neler konuşabileceğimize dair bize önerilerde bulunmak. Kah bir kitap tutuşturuyor elime, kah gecenin bir yarısı “ödevimi yaptım” diyerek bir mesaj atıyor bir haber ya da bir makale eşliğinde. En son önerilerinden birisi, Rolf Dobelli’nin NTV Yayınlarından çıkan Hatasız Düşünme Sanatı II oldu. Rolf Dobelli’nin “yapmamamız gereken 52 düşünce hatası”nı kaleme aldığı ilk kitaptan sonra, ikinci bir ciltle bu 52 düşünce hatasına yapmamamız gereken 52 düşünce hatası daha eklemiş. Okuması çok keyifli; şiddetle tavsiye ederim. Hayal gücünüz de zenginse, kendinizi analiz etmeyi de seviyorsanız, kitap ve kitaptaki her bir düşünce hatası daha da keyif veriyor okurken. Neden ikinci ciltten başladığımı merak ediyorsanız, hemen cevaplayayım. Birinci cilt neredeyse hiçbir kitapçıda kalmamıştı; ben de ikinci el bir kitapçıdan buldum ve aldım; şu aralar birinci ciltteki düşünce hatalarını keşfetmenin hazzındayım, fakat, sanırım

13


de/da hangi ciltten okumaya başladığınızın da pek önemi yok; zira kitaptaki her bir bölüm bir düşünce hatasına ayrılmış ve birbirlerinden bağımsız olarak ele alınmış, her ne kadar kimi zaman bölümler arası atıflarda bulunuluyor olsa da, anlaşılırlığı kesinlikle azalmıyor. Dobelli, bu düşünme hatalarından bahsederken verdiği örneklerin genellikle bağlandığı yer, borsa ve finansal yatırım kararları verirken bu hatalardan kaçınmak için ne yapmamız gerektiği, bazen de okuyucuda sıklıkla herkesin yaptığı bu düşünce hataları ile ilgili farkındalık yaratmak. Para ve maddiyat ile oldum olası çok iyi geçinememişimdir, hesap tutmayı bilmenin ötesinde paramdan para üretmek gibi bir derdim olmadı (olmasına gerek olmadı belki, bunu da kabul ederim). Birinci derece sosyal çemberimde parasal hesaplar kitaplar yapamam; Alman ekolünün bende işlevsiz kalan alanlarından birisi bu olabilir. Belki bu sebeplerden, belki başka sebeplerden, ben Dobelli’nin bahsettiği düşünce hatalarını okur ve iğneyi kendime batırırken, sosyal ilişkilerimden çıkarttım kendi örneklerimi. Finansal yatırım kararlarımda değil belki ama, sosyal yatırımlarımda hatasız düşünebilmek üzerine yordum kafamı ve kalbimi.

Önyargılarımız kime hizmet ediyor? Hatasız Düşünme Sanatı’nın, “Kendine Hizmet Eden Önyargı” bölümünde, Dobelli’nin verdiği örneği paylaşayım sizinle: “Bir kişilik testini tamamlayanlara tamamen rastgele seçimle iyi ve kötü notlar verilmiş. İyi not alanlar, testi inandırıcı ve genel olarak geçerli bulmuş. Tesadüfen kötü notlar alanlar ise testi hiç de önemli bulmamış.” Tanıdık geldi mi? Gelmediyse ben de başka örneklerle deneyeyim şansımı. Burçlara inanır mısınız? İnananları şöyle alalım. Burcunuzun özelliklerini hemen aklınızdan bir geçirsenize. Ne kadar da olumlular, değil mi? İkizler burcuysanız, duygusalsınız ve duygusallık bu devirde herkesin sahip olamadığı çok önemli ve insani bir değer. Benim gibi boğa mısınız yoksa? O zaman, boğaların ne kadar güçlü olduklarını da bilirsiniz. Yere sert basarız, keskin kararlar alır, oldurana kadar da peşinden koşarız. Peki, başaklar, ne kadar temiz, tertipli ve düzenlisiniz, değil mi? Peki ya sizin dahil olmadığınız burç grupları ise bu söz ettiklerim? O zaman, ikizler için muhtemelen dengesiz, ruhsal gelgitleri olan, boğa için inatçı ve çekilmez, başak için de sinir bozucu demez miydiniz? Peki, hadi demezdiniz diyelim, ya da burçlara inanmıyorsunuz. Bu verdiğim örnekle sizi hala ikna etme yolunda ilerleyemediysem, o halde soruyu bir başka şekilde tekrar sorayım: Üniversitede size “takan” bir hoca var mıydı? Ne kadar çalışırsanız çalışın, size “hak ettiğiniz” notu vermedi, değil mi? Acaba siz hak ettiğinizi düşündüğünüz notu alamadığınız için, hocanın size “taktığını” düşünmüş olmayın? Hem sahi, hoca niye onca öğrenci arasından bir size “taksın”? O kadar özel misiniz? Not alan taraftan not veren tarafa geçtiğimden beri, bu klişeleşmiş senaryoyu çok duyuyorum. Dersler bitip de notlar açıklandıktan hemen sonra, odama giren çıkanın haddi hesabı olmaz, sinirli ya da üzgün yüzlü öğrenciler görmek benim için olağan bir

14


de/da hal alır, mail kutumda muhakkak “verdiğim notu” “hak etmeyen” bir öğrencimden serzenişler içeren bir mail olur. Beni de kategorize ederler genelde bu serzenişlerde. Bazen kız öğrencileri kayıran Melis olurum, bazen erkek öğrencileri, bazen kimin hazırladığı projeye ne kadar zaman harcadığını takdir edemeyen Melis olurum, bazen adaletsiz olurum, bazen dersteki anlatılarım sırasında sorular sorduğu ve itirazlar ettiği için kin tutan Melis olurum, olurum da olurum… İyi notları öğrencilerim almıştır, kötü notları ben vermişimdir. Oysa hepsini ben verdim, hepsini onlar aldı. Ama yine de kendine hizmet eden önyargılı düşünce şeklinin bir işlevselliği olmalı. Herhangi bir olumsuzlukla mücadele ederken insanın kendini korumak için geliştirdiği bir mekanizma muhtemelen. Suç ortağı aramak gibi. Öğretmeninize 1 Nisan şakası yapacaksanız örneğin, tek başınıza girişmezsiniz böyle bir işe. Keza, ceza alma ihtimalinizin de olduğu bir eşek şakası planlıyorsanız, büyük ihtimalle suçunuzu paylaşacak birilerini ararsınız. Daha da ötesi, eğer yaptığınız şaka sonucu ceza alırsanız, “hocadır, şakadan anlamayan,” ama herkes güler geçerse, “sizin sivri zekanızdır, bu şakayı planlayan.” Hangi ayrılığınızda “suç benimdi” dediniz, diyebildiniz? Size küsen arkadaşınıza “bunca senelik hukukunuza rağmen incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten” size küsmeye hakkı olmadığını söyleyerek siz de küsmediniz mi hiç? Suçlu olmayı kaldırmak ve kabullenebilmek zordur. O yüzden, olumsuzluklarla mücadele etmeye karşı kurguladığımız bir perdedir kendimize hizmet eden önyargılarımız çoğu zaman. Oysa adı “suç” olsun, “hata” olsun ya da “sebep” olsun, herhangi bir olayda etkenlerden biriyseniz, bunu kabul edebilmek, bir sonraki benzer olayda farklı sonuçları alabilmek için en sağlıklı yol değil midir?

Birisine çelme takmak mı, tökezlemesine engel olmamak mı daha kötü? Sanırım bir çoğun(m)uz, “çelme takmak tabii ki” demiştir. Bu iki durumun birbirinden farkı nedir? Çelme takarak birisinin düşmesine “sebep olursunuz,” ama tökezlemesine engel olmayarak da birisinin düşmesine “sebep olursunuz.” Yani eyleminiz (ya da eylemsizliğiniz) hangisi olursa olsun, sonuçlar aynı ise, seçiminiz sizi gerçekten daha az günahkar kılar mı? Ben de emin değilim bu sorunun cevabından, ama buna “ihmal yanılgısı” diyor Dobelli. Bu düşünce hatasının meşruiyetini de şu şekilde betimlemiş: “Bilinçli olarak ihmal etmeyi, fiili kötü bir hareketten daha az fena algılıyoruz.” Kendimize dönelim mi yine? Birisine bilerek ve isteyerek zarar verdiniz mi? Bir ilişkinize, ailenize, kendinize? Peki, bilerek “ihmal” ettiniz mi? Eyleme geçmeyerek, eylemsizliğinizle sabote ettiniz mi bir şeyleri? Yaşanacak herhangi bir sorunun önüne geçebilecekken, sadece izlediğiniz oldu mu? Hatta bu sorun yaşanırken rahatlama hissettiniz mi? Zaten olmasını istediğiniz şey, siz eyleme geçmeden oldu, ellerinizi kirletmediniz ne de olsa ve dolayısıyla olumsuz sonuçlardan siz sorumlu değilsiniz. Değil misiniz gerçekten?

15


de/da Çözüm üretebilecekken, yani birisinin takılacağını bile bile halının kıvrılan kenarını düzeltmemeyi tercih etmek, yani “oluruna bırakmak,” yani “niye ben düzeltiyorum ki canım, ben nasıl gördüm ve dikkatli yürüdüysem, o da görsün ve kendi önlemini alsın” demek bir nevi “e kendi önlemini alamayacak kadar alıksa, bunda benim suçum ne?” demekten farklı mıdır gerçekten; aslında sonuçta birisinin tökezleyeceğine neredeyse emin olduğunuzu, ama bilerek harekete geçmediğinizi göstermez mi? Tekrar soruyorum; eylemsizlik, gerçekten eylemsizlik midir?

%99 yağsız et mi daha sağlıklıdır, %1 yağlı et mi? Hayır, şaka yapmıyorum. Gerçekten soruyorum. Shepherd’ın “The Effects of Information on Sensory Ratings and Preferences: The Importance of Attitudes” isimli makalesine referans vererek bu sorunun yanıtını paylaşan Dobelli’nin satırlarını aynen aktarıyorum: “Araştırmacılar iki tür et sundu; biri %99 yağsız, biri de %1 yağlı. Katılımcılar ilk et parçasını daha sağlıklı olarak değerlendirdi, oysa ikisi de tıpatıp aynıydı. %98 yağsız ile %1 yağlı seçeneklerinde bile katılımcıların çoğunluğu ilk seçeneği tercih etti – ki bu diğerinin iki katı fazla yağ içeriyordu.” Siz de %99 yağsız et demiş miydiniz yoksa? Dediyseniz de, merak etmeyin, bu da yine çoğumuzun yaptığı düşünce hatalarından bir diğeri. “Çerçeveleme” deniyor bu hataya psikoloji biliminde: Aynı şeyin, farklı şekillerde sunulduğunda tamamen farklı algılanması durumu. Algımız farklılaştığı için, tepkilerimiz de farklılaşıyor elbette. Bir cümle ile aynı şeyi söylemek isteyebilirsiniz, ancak bir söyleyiş biçimi sizi kavgaya sürüklerken, bir başka söyleyiş biçimi ardından gelen keyifli bir akşamüstünün habercisi olabilir. Sanırım bu düşünce hatası, kendi yaşanmışlıklarımızla kolaylıkla ilişkilendirebileceğimiz örnekleri aklınıza getirmiştir bile. Siz de yapar mısınız bilmiyorum, ama ben akşamları yattıktan sonra, günün bir özeti geçer kafamdan ve gözlerimin önünden. Bazen özetler uzun sürer, uykuya dalmakta zorlanırım, ama özetleri seyrederken, “şunu böyle değil de böyle yapsaydım,” “neden bunu söylemedim ki sanki?” diye kendimi eleştiririm gün sonunda. Sanırım bunu yapıyor olmamdaki sebep de, aslında aynı şeyi başka bir yolla yapsaydım, sonuçlarının da değişeceğini biliyor olmam. Bu düşünce hatasının, benim gibi milyarlarca insan tarafından yapıldığını “çerçeveleme”yi okumadan da biliyordum galiba, ya da hissediyordum. Ama yine de, bunca zamandır, uyku öncesi özetlerimdeki “keşke”ler bitip tükenmediğine göre, aynı hataları ya da -biraz daha yumuşak davranayım kendime- benzer hataları yapıp durmaktan kendimi alıkoyamıyorum demek ki. O halde yapabileceğim, yapabileceğiniz, tek şey var: Kendinize “çerçeveliyor muyum?” demek. İşvereninizle olan ilişkinizde de, anneniz ya da sevgilinizle olan ilişkinizde de, karşınızdakinin çerçevesine girebilmek gerekiyor sanırım bazen. Empati dedikleri bu olsa gerek. Önemsiyorsanız, neden çerçevenizi biraz esnetmeyesiniz ki? Aynı şeyi başka türlü söylediniz diye bir şey kaybetmezsiniz, hatta belki, hiçbir şey kaybetmezsiniz.

16


de/da

Geç kalmış yazılar-1: Kundera, kadınlık ve detaylar üzerine Ayşenur Kılıç, aysenurkilic.pols@gmail.com

Fotoğraf: Ayşenur Kılıç

Kızılay’da genç bir kadınla çarpışmama ramak kala, refleks olarak özür dilediğimde –ve karşılığında aslında önüne bakmadan yürümekte olan kadının oralı olmadığını fark ettiğimde- Kundera’nın Alain’i hatırladım. Kendimin de Alain gibi bir ‘apologizer’ (özürcü) olduğunu o an fark ettim. Milan Kundera’nın Kayıtsızlık Şenliği adıyla dilimize çevrilen romanında Alain de bir kadınla çarpışmış, özür dilemiş ve karşılığında ‘gerzek!’ cevabını duyunca uzun bir sorgulamaya girişmişti. Sorgulamalarımız zaman zaman benzese de, Alain ile ayrı noktalara gitmiştik: O, istenmeyen çocuk olması durumunu düşünedururken, ben Türkiye’de yaşadığım kadınlığımı membrandan ge-

17


de/da çirmeye başlamıştım –ki bu ikisinde belki o kadar da ayrı noktalar değildir istenmezlik hissi? Kadınla çarpışma hadisesi ile yakın zamanlarda, sonradan (belki de ‘bir süreliğine’) geri çekilen, nam-ı diğer ‘tecavüzcüyle evlendirilme yasası’ (Kasım 2016) ve üzerine yapılan tartışmaları kafamda evire çevire yürürken, Türkiye’de ‘apologizer’ olarak yetiştirilen ve daima ‘apologizer’ muamelesine maruz kalan kadın siluetleri belirdi kafamda. Sokakta erkekler kendisine baktığında, hem de açıktan hem de dik dik baktığında kafasını eğen, gözünü kaçıran; tecavüze uğradığında zevk almadığını, bu eylemin kendi iradesi dışında gerçekleştiğini yüce adalet sistemine kanıtlamak durumunda bırakılan; ‘oturmasına kalkmasına’ dikkat etmesi gereken ve hatta neredeyse tecavüze uğradığı için özür dilemesi gereken konumunda bırakılan kadınlar belirdi bir bir. Öldürülen kadınlar, şiddete uğrayanlar, tecavüzcüsü ile evlendirilip ömürlük tecavüze mahkum edilenler. Yine Kundera’nın Caliban’ı gibi, kendi uydurduğu dili konuşan (ki uydurma bir dil konuşmak, semiyotik bakımdan oldukça zordur) ve yalnızca bu dili bilenlerce kendi küçük dünyalarında anlaşan kadınlar geldi aklıma. Hepsinin özeti ve tüm bu olayların alt metni, aslında hep kadının –Türkiye’de kadının‘kabahatli’ olduğunu söylettirir seyircisine. Söylettirmese bile ‘şöyle bir’ düşündürtür hiç değilse. (Biraz öncekilere ek olarak, giydiği kumaşla, giymediği kumaşla, tavrı ve edasıyla, yaşam tarzıyla, aldığı zevkle, alamadığı zevkle vs. kabahatlidir kadın.) Dolayısıyla kadın bir ‘özürcü’ olmalıdır. Oysa özrün bir erdem olduğu yanılgısına ne güzel cevap verir Alain: “Özür dileyen kendini suçlu ilan eder. Ve kendini suçlu ilan edersen, öbürünü, sana hakaret etmeye, herkesin önünde, ölümüne kadar, seni ifşa etmeye cesaretlendirirsin. İlk özrün kaçınılmaz sonuçları bunlar.” (s. 48) Dolayısıyla bizdeki düzende özür, kabahatsizliğini kanıtlamak zorunda olan kadından beklenir. Ve nedense o esnalarda - bir cümleye ‘ve’ ile başlamanın o cümleye ilahi bir ton kattığını Jonathan Safran Foer’den öğrenen Emrah Serbes’ten öğrenmem iyi oldu - erkek tecavüzcüler ‘iyi hal’ indirimi almakla meşguldürler. Oysa ‘iyi hal’ olsa olsa bir ‘özürcü’ye mahsus olmamalı mıdır? Birkaç sene önce istisnasını denemiştim özürcü olma durumunun. Metroda, beni rahatsız edercesine bana bakan babam yaşındaki adamı (ki bu ‘babam yaşında’ diye devam eden cümlelerden rahatsızım aslında çünkü ‘yaşının daha genç olması sana bakabilme kabiliyeti mi doğurur o kişide?’ diye sorabilmeli bir özürcü bile kendine) “Ne var?’’ diye terslediğimi zannederken (ki bu ‘ne var’ bir özürcüden beklenmeyecek şekilde gür, soğuk ve coşkulu çıkmıştı ve sonuna soru işareti yerine bir ünlem yakışıyordu), adam hatırını sormuşum gibi yaparak gülümsedi ve kafasını hafif yana eğerek “ne olsun” dedi. (Hani şu, ‘ne olsun işte geldik gidiyoruz,’ ‘iyidir, ne olsun,’ ‘ne olsun işte, aynı’daki ‘ne olsun’lardan biriydi.) Bu olay bu kadardı. Özgecan Aslan geldi aklıma sonra. Hani dolmuş şoförünün öldürdüğü genç kadın. Onun özürcü olması gerekmiyordu, bardan çıkmamıştı, erkek arkadaşının yanından gelmiyordu, mini etek giymemişti, uygunsuz davranışlarla şoförün ‘id’ine mesajlar göndermemişti. O yüzden herkesin, her kesimin sembolü olabilirdi. (Gördüğüm kada-

18


de/da rıyla) herkes kınadı. Yürüdükçe yasayı düşünmeden devam edemiyorum. Hani şu ‘küçüğün rızası’ yasası. Tartışılanlar genel başlıklarda toplanacak olursa: bu yasa tecavüzcüyü korur, ona af sağlar, çocuk evliliklere ve çocuk istismarına sebep olur, tecavüzlerin artmasına yol açar. Tecavüzcüye af mı yoksa halihazırda yapılmış olan çocuk evliliklerin devamını mı sağlar? Sağlar sağlar sağlar... Böyle ekolu çıkıyor sanki tartışılan noktalar. Sadece yasa değil, bir olayı/durumu/olasılığı bu denli çarçabuk kabullenip üzerine yapılan tartışmalar, eko etkisi yapıyor beynimde. Sonrasında da çıka çıka hep çatallı fikirler çıkıyor bu tartışmalardan. Konu hep ikiliklere bağlanıp onlar üzerinden tartışılırken, olan yine üzerine konuşulması teklif dahi edilemeyenlere oluyor. Fikirlerin ve fikirsiz tartışmaların ekolandığı aklıma bir nokta daha geliyor -yine Kayıtsızlık Şenliği’nden. Nükte yeteneğini (yapabilme değil, anlayabilme ve anlayabilip kafasındaki ışığı yandırabilme yeteneği) kaybeden toplumların geldiği hazin noktadan bahsediliyor kitapta. Bunu da başka zaman tartışırız belki. Ama ondan evvel şunu da belirtmeliyim ki taciz, tecavüz ve cinayetlerden bahsederken mahkemelerin yoğunluğunu unuttum. Mahkemeler yoğun, sırası mı? Düşüncesizlik ettim, peşinen özür dilerim. Mahkeme demişken, acaba adalet dediğimiz şeyin kendisi de -Ferhan Şensoy’un Pardon’unda olduğu gibi- aslında nihayetinde bir özürcü mü? (Son söz yerine: Bir özürcü, yanlış anlaşılmaktan da ölümüne korkar. Açıklama cümlelerinin bolluğu bundan.)

19


de/da

Hep o şarkı mı? Okan Doğan, okando@yandex.com Türkiye’nin Ermeni sorunu, malum, tarihsel, sosyal, siyasi, diplomatik yüzleri olan karmaşık bir düğümler yumağı. Cumhuriyet tarihinin büyük bir kısmına damgasını vuran mutlak ilgisizlik ve bilhassa da 12 Eylül’den sonra yoğunlaşan hararetli bir inkâr döneminin ardından son on beş-yirmi yıldır bu meseleyle giderek daha çok meşgul olduğumuz, sürekli yeni şeyler görüp işittiğimiz yeni bir uğraktayız. Bu son dönem, belki bağlantılı, belki bağlantısız olarak Türkiye’nin kuruluşundan beri pikapta dönen şarkıların tükenmeseler de tükenmeye yüz tuttuğu ve herkesin Türkiye’ye yeni şarkılar yazmaya heves ettiği bir döneme isabet ediyor ayrıca. Dolayısıyla önümüzde tanıdık seslerin yeni yüzlere, yeni nağmelerin bilindik simalara çarpıp yankılandığı hareketli ve bereketli bir sahne var. Yeni sözler söylenmesi elbette yerleşik söylemlerin de yavaşça güncelleştirilmesine sebep oluyor. Türkiye’de devlet katında dahi 20 sene önce söylenen şeyler aynen tekrarlanmıyor, özleri aynı kalsa da nüanslılaştırılıyor; burada o görüşü benimseyenlerden beklenti de herhalde söylediklerini güncellemeleri olsa gerek. (Hatırlayınız: bir zamanlar büyük bir ciddiyetle ve söyleyende hiçbir tuhaflık hissi yaratmadan sarf edilebilen ‘sözde’ sıfatı bugün neredeyse tamamen hafifletilmiş durumdadır.) Ünlü Mandarinlerimizden İlber Ortaylı’nın konuya ilişkin Youtube’da yer alan yirmi dakikayı aşan uzunluktaki samimi videosunu (“İlber Ortaylı : Türkiye “Ermeni Soykırımı”nı tanırsa ne olur?”) izlerken bunları düşündüm. Ortaylı’nın görüşlerinin genel özeti olarak, yukarıda hararetli inkâr şeklinde nitelediğim “Olmadı. Olduysa da müstahaktı!” çizgisinden uzakta konumlandığı, Türkiye ile Ermenistan arasında yapılabilir olanların arayışında olduğu, ancak doğal olarak safının belli olduğu söylenebilir sanırım. Aşağıda da, Ortaylı’nın bu videosundan, videonun ötesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğüm bir iki tema ile temas kurmak niyetindeyim. Entim bir ortamda geçen söyleşi, videoyu çeken kişinin “Türkiye’nin soykırımı tanıması hukuki anlamda bir şey ifade ediyor mu?” sorusuyla başlıyor. Daha ilk soruda yumağın farklı ipleri birbirine dolanma tehlikesiyle karşı karşıya. Soruda Türkiye yönetiminin siyasi bir kararla belirli bir kavramsal nitelemeyi benimsemesi şeklindeki hayali bir durum konu ediliyor. Halbuki olmalarından korkularak olup olmayacağı sorulan hukuki sonuçlar, yetkili uluslararası hukuk kurumlarının yargılaması sonucu meydana gelip bir suçtan cezalandırma şeklinde gerçekleşirler. Endişelenebilecekler için hemen hatırlatayım: 2000’lerin başında gayri resmi olarak Ermenistan’ı ve Türkiye’yi temsil eden müzakerecileri bir araya getiren bir çözüm komisyonunun (TARC)

20


de/da Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden aldığı resmi görüş, mealen, Ermeni Soykırımı’nın soykırım olduğu, ancak bundan ötürü Türkiye’nin mahkum edilmesinin mümkün olmadığı yönündedir. Ortaylı ise elbette hukuki sonuçlar olacağından bahsediyor ve hiçbiri hukuki bir sonuca tekabül etmeyen çeşitli durumları sayıyor: Türkiye’nin Nazi Almanyası konumuna düşeceğini, fakat Nazi Almanyası gibi kuvvetli olmadığını ve Avrupa’da yaşayan orta-alt sınıf mensubu 5 milyon Türk’ün çok ezilip hakaret göreceğini söylüyor. Türkiye’nin halihazırdaki yüksek itibarı, Avrupa çapındaki en yaygın görüşlerden biri olan Türkiye’nin asla soykırım yapmış bir ülke olamayacağı görüşünden ileri geliyor olmalı. Ortaylı soruya verdiği cevabın devamında olası bir tanımanın tanıyacak kişiler açısından Türkiye içindeki sonuçlarından da bahsediyor. Tanımayı realist bir çözüm görmemesinin açıklaması, Türkiye’de böyle bir işe girişecek hükümet tasavvur edememesi. Türkiye’nin realitesini tarif ediyor: “Bunu kabul edecek olan hükümetler ileriki nesiller tarafından takbih edilir. Bu öyle Sultan Hamid’i suçlamaya, İttihatçıyı suçlamaya, tek parti devrini suçlamaya benzemez. Adamakıllı hıyanet cephesinde adlandırılırlar.” Yine aynı şekilde, “kontinuite ve sorumluluk açısından” kimsenin bu işten İttihatçıları suçlayıp kolayca çıkamayacağını da söylüyor. Ortaylı’nın katılma-katılmama konusundan ötede duran Türkiye realiteleri olarak öne sürdüğü bu görüşlerde, aslında sorunun Türkiye’nin bir şeyler yapması yoluyla halledilmesini, hatta doğrudan doğruya Türkiye’nin özür dilemesini önermiş kimi çevreler için de bazı ibretlik dersler var. Böylesi bir tanıma ve/veya özür, ancak buna imza atanların daha sonradan vatan hainliği ithamıyla karşılaşmayacağının aşağı yukarı belli olduğu bir noktada anlamlı olabilir. Ve olası bir tanıma da kimin kime hitap ettiğini, tam olarak neyi tanıdığını ortaya koymalı, bunun ima ettiği dolaylı sonuçların da farkında olmalı. Böyle gereklilikleri çok da dikkate almayan, yasak savar gibi girişilen pragmatik hamlelerin gerçekten de sürdürülebilir çözümler husule getirmediği yakın tarihte görülmüştü. Girişte yeni cümlelerden bahsetmiş, yeni cümlelerin ortaya çıktığı döneme damgasını vuran Türkiye’ye yeni şarkılar yazma bağlamını hatırlatmıştım. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği ihtimaliyle kamçılanan ve tarihimizle yüzleşmelerin, akdedilecek yeni toplum sözleşmelerinin gırla gittiği o dönemin eleştirel ve muhalif kesimlere bıraktığı tuhaf bir miras da her şeyin sadece ve sadece günümüz Türkiye toplumuyla ilgili olduğu, onunla başlayıp bittiği düşüncesiydi. Sadece Türkiye için bir dengeyi temsil eden, sadece Türkiye’yi tatmin edecek çözüm önerileriyle sınırlı bu bakış açısı da -en azından bu konuda- sürdürülebilir çözümleri ortaya koymaktan uzak. Türkiye’ye yeni bir şarkı lazım, ancak karşıda da artık bu toplumun dışında yer alan bir muhatap var, bir şey söylenecekse onun beklentilerine yanıt verilmesi gerektiği açık. İmparatorluğu kurtarmak çok eskidendi. Yapılabilecek olan ve yapılması gereken şeyler de Ortaylı’nın söyleşisinde önemli bir yer işgal ediyor. “Ermenistan’la Türkiye’nin iyi geçinmesi lazım” diyor Ortaylı; “çünkü bu havalide iş yapabilecek, beraber yaşayabilecek, mantaliteleri, zihniyetleri ve iş disiplinleri birbirine en yakın iki toplum.” Belki Hrant Dinkli yıllardan aşina olabileceğimiz

21


de/da bir formülasyonu tekrarlıyor: ikisi bütün aracıları devreden çıkararak bir araya gelecek, “birliğin nimetini tadacak” ve konuşacak. Neyin nasıl konuşulacağına ilişkin İlber Ortaylı’nın pozisyonu ise bence bütün söyleşinin en ilgi çekici içeriği. Söylemin içinde çok tanıdık temalar var: örneğin Ermenilere (özellikle de bu tarz söylemlerde alışıldığı üzere, Ermenistan Ermenileriyle hiçbir ortak noktası olmayan apayrı bir özne gibi ele aldığı Diaspora Ermenilerine) verilen realizm dersleri. Bu esnada, Türk kâbusunun kalan iki t’si toprak ve tazminattan da bahsettiğini işitiyoruz. Toprak taleplerini gerçek dışı bulmak sadece İlber Ortaylı için değil, herkes için çok kolay. Ortaylı’nın da belirttiği gibi Ermenistan 1988 depreminin açtığı bayındırlık çukurunu tam kapatamamışken, dışarı göç veren bir memleketken öyle bir vatan kuramaz ve bu taleplerin birileri tarafından gerçekleştirilme ihtimali yoktur; nitekim ciddiye alınır hiçbir Ermeni aktör böyle bir talebi müzakere masasına getirmeyi düşünmemiştir bile. Tazminata geçelim: Ortaylı öngörülen tazminatı da -beyan etmeden- abartılı buluyor, kimse bunu almadı, Federal Almanya da böyle bir şey ödemedi, diyor yine bir realizm ve aklıselim çağrısı esnasında. Ancak videonun sonlarına doğru, bugüne kadar benim Türk devletinin tezlerine yakın duran kişilerde hiç görmemiş olduğum bir şey söylüyor. Türklerle Ermenilerin Diaspora’daki öcü avukat ve gazetecileri, İlber Ortaylı’nın büyüdüğü nesilde kasap diye bilinen ve o büyük medeniyetlerine düşen lekenin acısını Türklere kara çalarak hafifletmeye çalışan Almanları, AB’yi, konuyla ilgilenen ikinci sınıf Batılı gazeteci ve tarihçileri atlatarak girişecekleri o meşhur diyaloglar esnasında, diyor Ortaylı, belki bazı mallar geri verilecek. Hatta söyleşiyi yapan kişinin “Şahsi mallar?” daraltmasına karşılık, “Şahsi mallar da olur, kamu malları da olur, iade edilebilir veya tazminatı verilebilir” meyanında konuşuyor. Sonra da bu dağ gibi sorunun sloganlarla değil, böyle konuşularak çözüleceğini ekliyor. Konunun Hiroo Onoda’larından Yusuf Halaçoğlu’nun, devletin çıkardığı talimnamelerle bu malları usulünce tasfiye edip paralarını sahiplerine gönderdiğini ve “asrın en planlı yer değiştirme hareketi” ile yerleri değiştirilen Ermenilerin yeni iskân mahallerinde kendilerine aktarılan bu paralarla düzenlerini kurduklarını iddia ettiği düşünülürse, İlber Ortaylı’nın burada dile getirdiği söylem değişikliğinin olası sonuçlarının boyutları daha iyi anlaşılabilecektir. Tekrarla: konunun özünde kökten değişen bir şey yok. Ortaylı’nın bu beni şaşırtan söyleşisinin bile aslında yine muhayyel Ermeni taleplerine getirilmiş cevaplardan, Ermenileri bölüp en dişe gelir hisse Ermenistan’ı yönetme, yola getirme arayışlarından esintiler taşıdığı iddia edilebilir. Ancak böyle bakmak bize hep aynı şarkı sanılan şeyin içindeki değişimleri, dönüşümleri takip etmekten alıkoyar. Bu ayrıntılara dikkat etmenin, bu söylemleri iyi incelemenin çok önemli olduğu ise tekrar edilebilir sanıyorum; çünkü Türkiye’ye yeni şarkılar yazmak isteyenlerin halihazırda pikapta çalan plakları durdurup kaldırmaktan çoğu zaman erinmeleri, yeni şarkıların kendi kendilerine, zahmetsizce, adeta doğal bir hak gibi ülkenin arka planına oturmasını beklemeleri gerçekten çok tuhaftır.

22


de/da

“İsveç’te yaşıyormuş gibi” Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com Arada sırada okuduğum köşe yazılarında karşıma çıkan bu deyimi de/da’nın 8. sayısında Irmak Akman’ın yazısında da gördüm. Yazının tartıştığı şey Türkiye’nin hali dumanlığına tezat, başka havalarda yaşama haliydi. Yazıda beni özellikle meraka sevk eden şey ise başlıktaki deyimin kullanılmış olması ve bununla bağlantılı olarak Irmak’ın 2013’te yazdığı bir yazıdan yaptığı şu alıntıydı: Mesela ezkaza İsveç’te doğmuş olsak şu anda yaptığımız suya sabuna dokunmayan işleri daha bir gönül rahatlığıyla yapabilir, suya sabuna dokunmayan hayatımızı daha bir gönül rahatlığıyla yaşayabilirdik.

Meraklandığım şey Türkiye’den İsveç’e bakınca orada, bize “İsveç’te yaşıyormuş gibi” dedirtecek ne gördüğümüz? Müthiş müreffeh bir ülke ve onun rahat vatandaşlarını mı görüyoruz? Yoksa şıklık ve batılı estetik değerlerin ortasına düşmüş bir yaşam tarzının genişliğini mi? Nasıl yaşıyor bu İsveçliler ki, dilimize halimizi kanıksamaya dair bir benzetme kazandırıyorlar? Yoksa biz kafamızda bir İsveç kurup ona göre içindeki gerçeklikle ilişkimizi bir çerçeveye mi oturtuyoruz? Bu yazıda amacım bir İsveç güzellemesi ya da melankolisi üretmek değil. Orada geçirdiğim süre boyunca duyduğum anektodlar ve yaşadığım olaylardan yola çıkarak yukarıdaki sorulara dair boş laflar edeceğim. Birbirinden çok farklı iki ülke olan Türkiye ve İsveç’in tarihselliklerinde benzer gördüğüm yanları ve bazı bağlantıları ortaya sermeye çalışacağım. Bunu yaparken de belli başlıklar üzerinden gitmeye çalışacağım. Bu arada öyle bir “kültürel özcülüğe” düşeceğim ki sormayın. İsveç coğrafyası zor bir ülke. Türkiye nasıl ki doğu-batı enleminde konumlanmış bir coğrafi yapıya sahipse, İsveç de kuzey-güney boylamında konumlanmış durumda.

23


de/da İskandinav yarım adasının doğu tarafını tamamen kaplıyor. Ülkenin kuzey ucu kutup dairesinin içinde kaldığından o bölge altı ay gündüz altı ay gece ile yaşıyor. Benim vakit geçirdiğim en güneydeki Skåne bölgesi ise kışın güneşin ortalama saat 9 civarı doğup, saat 14’te batmaya başladığı, yazınsa durumun tersine döndüğü bir yerdi. Yani, kışlar soğuk ve karanlık, yazlar yağışlı ve aydınlık... Ankara’da doğmuş büyümüş birisi olarak soğuk ile çok boğuşmasam da Türkiyeli başka arkadaşların Eylül başında palto giymişliğine şahit oldum. Bu noktada İsveç’te taze yiyecek olarak (en önemlisi şalgam olmak üzere) çeşitli bostan sebzesi, mantarlar, çavdar, çeşitli meyve türlerinden başka pek bir şeyin verimli olarak yetişemediğini söylemeliyiz. Hayvansal gıdalarda denizlere ve yetersiz kalan çiftlik hayvanı üretimine bağımlı olan bu ülke tarihi boyunca kıtlık tehlikesini ya hissetmiş ya da yaşamıştır. Bu noktada İsveç mutfağına dair “Bu ne biçim medeniyet! Hayatımda gördüğüm en kötü mutfak!” diyen ve orada aynı dönem kaldığımız Sivaslı bir arkadaşımı burada anmalıyım. Eldeki sınırlı kaynaklarla yapılan yerel yiyecekleri genel olarak sevdim ya da sevmeyi öğrendim. İnsanın (Akdeniz havzasının aksine) rahat yaşamasına pek elverişli olmayan bu coğrafyanın birincil etkisinin insanları davranışlarında uçlara itmek olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Ortaçağ’ın fakirliğinde, sonradan İsveç olacak topraklarda yaşayan bir köylü iseniz; efendi efendi çiftçiliğinizi yapıp derebeylerinizin kavgalarında ezileceğinize, soylu-köylü demeden topluca Grönland’dan Bağdat’a kadar keşif, ticaret ve yağma seferlerine çıkarsınız. Ya da 1800 ile 1900lerin başında orada doğmuş biriyseniz tahminen alkoliksinizdir, çünkü kışın karlı ya da yazın “beyaz” gecelerinde içki içip şarkı söylemekten başka yapacak pek bir şey yoktur. Üstelik her şeyin kitabına uygun yapılması zorunludur. İki senede bitmeyen bir inşaatı sorduğumda İsveçli arkadaşım “İnşaatlar pahalıya geliyor, çünkü işi çok” demişti. Ben “Yahu, bizde olsa bunu üç ayda bitirip teslim ederler” diyerek, binanın kuralına göre izole edilmezse o soğukta o binada oturulamayacağını, kendi memleketimin inşaat şirketlerinin kar edeceğiz derken her yıl birçok işçinin yaralanmasına ve ölümüne sebep olmasının acımazsızlığını bir an için düşünmemiştim. Bu tip kültürel örüntülerin, uç “yaşam tarzlarının” törpülenmesine yol açtığını söyleyebiliriz. Jantelagen denilen ve kişiyi İsveççe lagom, Türkçesiyle “makul, ortalama” olmaya, “toplumsal düzende çıkıntılık yapmamaya” yönlendiren yasanın varlığı bu önermeyi desteklemekte. Örnek olarak İsveçli bayrak takıntısını ele alabiliriz. Sağa sola bayrak asmaya ve bayrağını her fırsatta sergilemeye bayılan ortalama İsveçli, ulusal bayram günü olan 6 Haziran’ı kutlamaz. Çünkü o bayram ya aşırı milliyetçilerin ya da ülkeye uyum sağladığını düşünen yeni göçmenlerin bayraklar-

24


de/da la kutladığı bir bayramdır. Oralı arkadaşlarımın söylediği bu. Devam edersek, İsveçli kendisi hakkında bilinçli olmaya çalışan ve bu bilinci kendini “makul” kılmak için kullanan biridir. Kendi ve İskandinav komşuları hakkında fikirleri vardır: Bir başka İsveçli arkadaşımın anlatımıyla, Danimarka biraz “ailenin sarhoş amcası” gibidir. Norveç ise “daha İsveç”tir, “daha sarışın, daha zengin”... Bütün bu kültürel bilincin orta yerinde o kendini mükemmel görüp, herkese iyilik etme arzusu vardır. Ancak, elbette ki mütevazidir, asla abartmaz! Tabii bunda İsveç’in, bir zamanlar tıpkı Türkiye’nin Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde olduğu gibi bulunduğu bölgeyi yönetimi altına alma yarışına girmesinin bir etkisi olduğu söylenebilir. İsveç’in emperyal hayalleri, Danimarka yönetiminden kurtulup Baltık denizini bir İsveçli gölü yapma hayallerine kadar uzanır. Lisede tarih derslerini dinleyenler, Çarlık Rusya’ya yenilip Osmanlı’ya sığınan ve burada Demirbaş Şarl adı takılan İsveç Kralı 12. Charles’ı hatırlayacaktır. Demirbaş, Osmanlı hazinesine bolca borç takıp, ülkesine döne döne lahana dolmasıyla geri döndüğü için emperyal hayalleri gerçekleştirmede pek başarılı olduğunu iddia edemeyiz. Nitekim İsveç 1809’da Finlandiya kolonisini Ruslara kaptırıp Avrupa’nın en fakir ülkelerinden biri olacaktır. 1900’lere kadar İsveç nüfusunun büyük çoğunluğu Amerika Birleşik Devletleri’ne göçmen olarak gidecektir. Bu fakirlik ve yokluk film ve şarkılara kadar sinecek ve 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sürecektir. Bütün Avrupa kıtası yanarken, İsveç, Naziler ve Müttefikler arasında, tıpkı Türkiye gibi riskli bir diplomatik oyun oynamak zorunda kalmıştır. Ancak Türkiye Stalin’in nefesini ensesinde hissedip kendini NATO’nun soğuk sularına bırakmak zorunda kalırken, İsveç o zamanlar kendilerine Sosyalistler diyen Sosyal Demokratların içeride komünistleri baskı altına almasıyla NATO üyeliğine ve kontrgerilla teşkilatlanmasına gerek kalmadan soğuk savaşı atlatabilmiştir. Öte yandan 2. Dünya Savaşı’na girmemek, savaş bittiğinde İsveç’i Avrupa’nın en varlıklı ülkelerinden biri yapmıştır. Hali hazırda bir endüstrisi bulunan İsveç derin sınıf farklarını siyaset ile çözmeyi başarmış ve Sosyal Demokrat politikalarla alt ve üst sınıfları “ortalama bir yerde” buluşturmayı başarmıştır diyebiliriz. Ülke tarihinin bir noktasında soylular ve işçiler sokakta çatışmak yerine sorunların çözümü için makulda buluşmuşlardır. Bunun örneklerini İsveç menşeli firma ve ürünlerde görebiliriz. İsveç kökenli tipik bir firmadan aldığınız ürünler İsveç’in yerel sınırlılıkları gözetilerek standartlık ve estetik kaygılarla üretilmiştir. Belli özellikleri “ortalama ve makul” olarak buluşturmayı başarır. İsveç’te sokakta gezerken herkesi zengin ve soylu zannetmek mümkündür. Çünkü yaşam tarzları, göze çok batmayacak bir gündelikliğe ulaşmıştır. Tabii İsveç’in giderek büyüyen ve gettolara sıkışıp kalan göçmen nüfusu için aynısını söyleyemem. Bir politikacının İsveç’in karanlık tarafı olarak belirttiği gizli ırkçılık, karşınıza hiç çıkmayabilir. Beni bir süpermarketin girişinde babasının yanında yürüyen 4-5 yaşlarında bir çocuk olarak bulmuştu. Kafamda o dönemin modasıyla, Kadıköy-Moda hattında beni hipster yapan şapkam ve sakalım, o çocuk için bir Müslüman göçmen görüntüsü olmalıydı. Bisikletime aldığım öteberiyi yerleştirirken duyduğum “Allahü Ekber” sesi bir an için kafamı kaldırmama sebep olmuştu. Gördüğüm şey sarı kafalı bir çocuğun

25


de/da sırıtarak bana dik dik bakması ve babasının onu “şşt” sesi ile çekiştirmesiydi. Olayı anlattığım İsveçli arkadaşlarım samimi bir üzüntüyle bunun çocuğun ailesinin ırkçı olduğu anlamına geldiğini söylemişlerdi. Bu olay sonunda hayatım kararmadı elbette, ama 1930lar Viyanası’nda laf atan ırkçılara, elindeki şemsiyesiyle dalan Freud’u artık daha iyi anlıyorum diyebilirim. Freud haklı mıydı bilemiyorum; lafı yiyip baba-oğul uzaklaşırken yağmur altında kalakalmıştım. Memleketlisi bir arkadaşımın Milenyum Üçlemesi’nin İsveçli yazarı olan Stieg Larsson ile ilgili anlattığı bir hikaye şuydu: Larsson gençliğinde Malmö’de Somali Mahallesi’ndeki ırkçılığı bir gün, yaşadığı şehirdeki bir parktaki koruda bir olaya şahit olur. Bir grup orta yaşlı adam genç protesto eden bir karikatür bir kadına topluca tecavüz etmektedir. Larsson uzaktan kadını tanır ve yardım etmeden oradan kaçar. Ancak polise ya da başka bir kimseye de yardım için haber vermez. Olaydan günler sonra kurbanla yüzleşmeye karar verir. Tecavüz kurbanı genç kadına olayı gördüğünü ve hissettiklerini anlatıp yardım etmediği için özür dilediğinde genç kadın özrünü kabul etmediğini ve Larsson’u hiç affetmeyeceğini söyler. Larsson bu olayı unutamayacaktır, üstelik sonradan yazdığı kitaplarda bu olayın hissettirdiğine benzer duyguları anlattığını da söyleyebiliriz. Bu anektod bana görüntü itibariyle kibar ve ideal gibi görünen bu toplumun içinde bir yerlerde sorunların üstünü kapatmaya dair bir dürtü olduğunu söylüyor. Yani uç noktaları makul noktaya çekme güdüsü kötülüklerin üstünün kapatılmasına ve dışardan anlaşılamamasına yol açıyor. Bu noktada İsveç’in siyasal değil, toplumsal muhalefetinin çabaları anlamlanıyor. Tacizin, tecavüzün ve ırkçılığın kibarlık zırhı kuşandığı İsveç’te elbette bunlara karşı duran insanlar var. Hükümete ortak olabilecek kadar güçlenmiş feministler, neo-Nazileri takip edip dayak atan solcular ve giderek medya ve toplumda kendine yer açan ırkçılığa gündelik olarak direnen nüfusun büyük çoğunluğu var. Ancak ekonomik zorluk ve IŞİD sonrası yükselen Orta Doğulu göçmen dalgası işleri zorlaştırıyor. Refah devletinin sunduğu hizmetler her geçen gün kırpılıyor. Terör saldırıları yaşanıyor ve toplumsal çatışma artıyor. Ortada samimi bir ikirciklilik var gibi: toplum açgözlülüğe, kibire, yalana karşı duruyor, fakat politika başka işliyor. Gerçi İsveç’te önemli bir bayram olan 1 Mayıs gününde “eyleme gideceğim” diye elinde bayrak İsveç sokaklarına inen Türkiyeli bir solcu arkadaşımın “Yahu bu ne biçim sınıf mücadelesi? Millet parklara yayılmış, piknik yapıyor burada!” gibisinden serzenişini hatırlamalıyım. Bazı şeyler orada gerçekten ileride sanırım. Yine de bu ilerlemişliğin “kozmetik” bir yanı olduğunu düşünmüyor da değilim. Bütün bunlar bana şunu düşündürüyor: Evet, İsveçliler seneler süren sermaye biriki-

26


de/da mi, sınıf mücadelesinin barışçıl biçimlerde iyi-kötü bir sonuca varması ve coğrafyayla tarihin azıcık şanslı bir yerinde olması sebebiyle Türkiye’ye göre iyi durumda. Evet, biz en güzel yıllarımızı sınav salonlarında tüketirken, oranın gençleri liseden mezun olunca başka ülkelerde vize serbestisi avantajlarını kullanarak iş buluyor, geziyor dünyayı görüyor ve üniversiteye başlamayı bir sene rahatça erteleyebiliyor. Zira devletleri o çocuklara eğitim hakkını eğitimin giderlerini karşılayarak sağlıyor. Biz ise zor bir hayat yaşıyoruz. Hani Çemişgezek maça İstanbul karşısında iki-sıfır geride başlıyor ya, İsveç ile Türkiye de aynı hesap... Bir yanda aradaki makasın açıklığı var, öte yanda ise bununla olan ilişkimiz... Hepimiz gündelik hayatımızda memleketimizin zorluklarını takip edebildiğimiz kadar yaşıyoruz. Hiç takip etmeyenimiz sanki burada değilmiş gibi yaşıyor. Sanırım “İsveç’te yaşıyormuş gibi” derken kastettiğimiz tam da bu. Aslında rahatmışız gibi, ama değiliz. Bir rahatlık var gibi, ama yok. Samimi bir ikirciklik hali bu da. Hani İsveç’in samimi ikircikliğini bildiğimizden değil de, imgelemler uyuşuvermiş kendiliğinden. Sadece “İsveç’te yaşamıyor” olduğundan kesin emin olabildiğini düşünen biri olarak bu samimi ikircikliği aşmak için bir çare olduğunu düşünüyorum: İçimizdeki İsveçliyi bulmak ve onu tanımak. Nasıl mı? Türkiye’nin batısında yaşayanlar olarak geçen kış saat dilimi değiştiğinden beri sabah karanlığa uyanıyoruz. Sabah işe, okula, fırına giderken karanlığa çıkıyoruz. Depresyonda hissediyoruz. Üstelik karşı karşıya kaldığımız ve alışık olmadığımız karanlıkta suya sabuna dokunmaya çalışıyoruz. Bu yazıda günümüz İsveçlisi ile Türkiye’de hayata karşı takındığımız tavırları karşılaştırmaya çalışmadığımı hatırlatmalıyım. Sadece farklı koşullarda farklı tarihsel süreçlerden geçerken benzerlikler üretebildiğimizi düşünüyorum. Dahası küreselleşme söz konusu olduğunda iki toplumun da benzer sorunlarla karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Bunlarla başetme yöntemlerimizin ise tamamen farklı olduğu kanısındayım. İskandinav şiirinin en eski örneklerinden Völuspa, evrenin yaradılış ve yokoluş öyküsünü aktarırken mevsimlerin döngüselliğini takip eder. Bizim türkülerde de benzeri var: “Ne de olsa kışın sonu bahardır.” Nereden baksanız büyük farklılıkları küçük benzerlikler takip ediyor. O yüzden “İsveç’te yaşadığını zannetmek” kurgu bir kategori olarak anlamsız geliyor. Çünkü artık İsveçli İsveç’te yaşarken, Türkiyelinin Türkiye’de yaşadığını yaşıyor. Sosyal medyanın hakikatı tahakküm altına alıp, gezegen genelinde işlerin çığırından çıktığı, teröre karşı ırkçılık, hukuka karşı neopopülizmin kural olmaya başladığı şu zamanlarda artık “İsveç’te yaşıyormuş gibi” düşünmenin ya da bu tip kategoriler üzerinden düşünmenin pek bir anlamı yok. Terörün, narsisizmin, aşiret sınırlarını belirleme işlevi gören ideolojilerin dünyasında her yer Orta Doğululaşmakta. Mesele farketmek ve kabullenmekte, yokluk ve karanlık içinde iken elindekinin değerini ve onu iyi kullanmayı öğrenip, karamsarlığı abartmamayı becerebilmekte. O yüzden hepimizin biraz “İsveç’te yaşıyormuş gibi” yapmaya ihtiyacımız var. Ama dikkat edin: Biraz! Yani, makul ölçülerde; yani gerçekliğin korkunçluğunun üstünü belli toplumsal sınıflara özgü estetik hayatlarla kapatarak değil...

27


de/da

Bir renkten öte: Blue Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com Melankoli ve hüzün ile bağdaştırılan “feeling blue” deyişini Google translate’e yazdığımda, “mavi hissetmek” çevirisi ile karşılaştım. “I feel blue” yazarak aradığım doğru cevabı teyit ederken, bir yandan da düşünmedim değil: Bir renk nasıl hissedilir ki? Ters açıdan bakan Fernando Pessoa ise, Huzursuzluğun Kitabı’nda (Livro do Desassossego, 1982) “Hissetmek- ne renktir?” diye sorar. Farklı algıları tek bir paydada birleştirebilen sinestezik kişiler için çok doğal sorulardır bunlar belki de. Yaklaşık 200 monokrom mavi tablosu bulunan ve kendi patentli mavi tonunun (International Klein Blue-IKB) da yaratıcısı Fransız ressam Yves Klein, çerçevesiz mavi tablolarını boşluğa açılan kapı olarak tanımlar ve yönetmen Jarman’ı da etkiler. AIDS hastalığı sonucu görme duyusunu yitirmeye başlayıp ara ara mavi ışık çakmaları yaşayan Derek Jarman, bir veda niteliğindeki son filmi “Mavi”de (Blue, 1993), seyirciyi baştan sona değişmeyen IKB rengi ekran eşliğindeki sesli düşünceleriyle baş başa bırakır. Kendi ifadesiyle, mavi, kendisinin görünür kılınmış karanlığı olur. Feng Shui’ye göre huzur verip bireyleri rahatlatma özelliğine sahip mavi rengi, dünyada insanların çoğunun en sevdiği renk. Diğer yandan, kurumsal dünyanın resmiyet sınırları içerisinde “güven” aşılamak için tercih ettiği favori renk olma özelliğini de taşıyor. Aynı zamanda bayrakların %53’ünde kullanılan (Kieslowski’ye de selamlar!) ve (özellikle İngilizce) şarkılarda da en sık adı geçen renk. Çoğu kişi için gökyüzünün ve denizin sonsuzluğu üzerinden özgürlüğü ve huzuru, Klein için boşluğu, Jarman’ın ise karanlığını temsil eden mavinin çağrışımları bunlarla da sınırlı kalmamış elbette. Jarman’ın da dediği gibi “Mavi için sınırlar ve çözümler yoktur”… “Blues” sözcüğü de tahmin edilebileceği üzere “blue”dan, hatta eski bir İngiliz deyimi olan ve çöküntü içindeki insanların ruhlarını ele geçirdiğine inanılan “mavi şeytanlar”dan köken almış ve sıkıntılı, efkarlı ruh hali ile bağdaştırılmıştır. Blues, Google translate’i bile etkilemiş olacak ki; “I have got blues” yazıp hınzırca “Mavilerim var” çevirisini beklerken “Blues var” çevirisi ile karşılaştım. Var blues… Aslında çok da var denemez, en azından Türkiye için. Bu nedenle, 90’larda Türkiye’de blues çalmış ilk önemli grup olan “Blue Blues Band” ve dolayısıyla belgesel film “Blue” (Mavi, 2016) çok değerli. “Blue” belgeseli, 1990’da Yavuz Çetin, Batu Mutlugil, Kerim Çaplı ve Sunay Özgür tarafından kurulmuş olan “Blue Blues Band” grubunu ve trajik şekillerde hayatları sonlanmış olan iki müzik dehasını anıyor. O dönemlerin bizzat içinden ve Hayal Kahve-

28


de/da si’ndeki blues-rock programlarının müdavimlerinden Aylin Aslım, Nejat İşler, Teoman, Ercan Saatçi gibi tanıdık simaların samimi röportajları da filme hoş bir hava katıyor. Röportaj yapılan kişilerin yüzlerindeki gülümseme ve gözlerindeki parıltılardan da anlaşılacağı üzere, Blue Blues Band; yeni müzik türlerinin yanı sıra, düşünce, yaşama, kendini ifade etme tarzları ile imajların da dönüşüm yaşadığı efsane yıllarla bütünleşerek hafızalara kazınmış. Kendilerini müziklerine adamış yetenekli ve bir o kadar da renkli üyeleri ise grubun ismindeki her tondaki maviliklerden ve ilintili melankoliden nasiplerini almış. Müziği ve işini en ciddiye alan grup üyesi Yavuz Çetin, psikiyatrik sorunlarının da etkisiyle müzik dünyasındaki hayal kırıklıklarını biraz fazla şiddetli hisseden kişi olmuş. Sıkışan köprü trafiğinde rahatsızlığının tetiklendiği varsayılan gitarist, yüksekten korkmasına rağmen Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak yaşamına son vermişti. Yüksek bir yerden atlama dürtüsünü, “anksiyete duyarlılığı” kavramı üzerinden, ölme isteğini tam tersine “boşluğun çağrısı”na yenik düşerek gerçekleşecek bir ölüm korkusuyla bağdaştıran bir takım çalışmalar da mevcut olmakla beraber; yaşananın perde arkasını öğrenemeyeceğimiz tek gerçek olsa gerek. Baba yadigarı Fender Strotacaster gitarıyla babasının izinden giden Yavuzcan Çetin’in aynı zamanda babasına ithafen düzenlemekte olduğu müzik festivali YAVUZfest de çok anlamlı. Filmin sürprizi ise şüphesiz Kerim Çaplı. “Dünya” çapında eşi benzeri olmayan bir müzik dehası olduğu ifade edilen, Jimi Hendrix’in beraber çalışmak istediği, grupta eş zamanlı olarak davul çalıp solistlik yapan Çaplı’nın ülkemizde pek tanınmıyor olması çok büyük ayıp. Diğer yandan, aşırı yetenekli çoğu uçarı sanatçı gibi iç dünyasındaki kaosun kariyerinde ve hayatının herhangi bir alanında ilerlemesine izin vermemesi ve Çaplı’nın hak ettiği yerlere gelmeden yitip gitmesi ise her açıdan büyük kayıp olmuş. Günümüzde popüler/alternatif müzik piyasalarının tek vaadi, hiçbir şey vaat etmemek olmuş durumda. Absürd sözlü, kelime oyunlu, kalıcı olmayı hedeflemeyen parçalar, sürreal video klipler ve “sizden biriyim” samimiyetine rağmen “sizi çok da umursadığım söylenemez” tavırlı sanatçılar da bu tutumu doğruluyor ve tüketilmeyi bekliyor. Bu nedenle, gerek 90’lı yıllarda çaldıkları cover parçalarla, gerek üyelerinden Yavuz Çetin’in büyük yankı uyandıran ama ancak vefatı sonrası çıkabilen albümüyle, Blue Blues Band, müzik tarihimizde büyük öneme sahip. Bizlere tüm bu değerleri tanıtan ve hatırlatan “Blue” belgeseli ve izlerken heyecandan hüzne hissettirdiği tüm mavi tonları da keza öyle…

29


de/da

Kıymetli şeylerin tanzimi Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com Geri kafalı mıyım bilmiyorum ama edebiyattan en çok zevk aldığım zamanlar, gerçek hayatta yaşadığım ama dışardan bakıp adını koymadığım duygularla, durumlarla bir kitabın sayfalarında karşılaştığım zamanlar oluyor. Yazar bir karakterin neden öyle davrandığını, ne hissettiğini, neden öyle hissettiğini öyle güzel analiz ediyor, öyle güzel tarif ediyor ki, “oha,” diyorum, “evet tam da böyle oluyor!” Kıymetli Şeylerin Tanzimi, böyle güzel tariflerle, analizlerle dolu. Hani yaratıcı yazarlık atölyelerinde “anlatma, göster,” derler ya. Sezen Ünlüönen, romanında tanrısal anlatıcı rolünde ve yeri geldiğinde anlatmaktan çekinmiyor. Mesela bir yerde şöyle diyor: Mert’ten çok daha köşeli, sosyal ilişkilerde başarısız İlker’in her daim popüler, ışıltılı, sevilen, cazip Mert’te ne bulduğunu anlamak nispeten kolaydı belki. Mert’in İlker’de ne gördüğü ise daha alengirli bir mevzuydu. Bu, cevabını Mert’e sormakla bulabileceğiniz bir soru değildi maalesef. Çünkü bu tür suallerin yanıtlarına genelde sadece sosyal ilişkilerin içinde değil, kenarında varlık gösterebilen romancı adayları kafa yorarlar. Benim teorime göre Mert’i İlker’e çeken şey, Mert’in taşıdığı bütün o ışıltı ve cafcafın, yüzeydeki parlak varlığının bir tür derinlik eksikliğine işaret ettiği kaygısıdır.

Kitabı bitirdikten sonra, Ünlüönen’in Aksu Bora’ya Birikim’in Mayıs sayısı için verdiği röportajı okudum. Ünlüönen, kitabının asıl meselesini, meramını şöyle anlatıyor: Nazlı, küçük bir çocuk olarak anlam veremediği yetişkin dünyasını defterler tutarak, kendi ansiklopedisini yazarak tanzim edip anlaşılır kılmaya uğraşıyor. Ama sadece Nazlı’nın değil, etrafındaki büyüklerin de içinde bulundukları durumlara, rollere sığışamadıklarını; hayatlarını bir büyük “aile” anlatısının içine yerleştirip “anne,” “baba,” “eş” olarak sorunsuzca sürdüremediklerini hissediyoruz. … Bu açıdan Kıymetli Şeylerin Tanzimi, (geniş) aileyi parçaların içine sorunsuzca yerleştiği muntazam bir çatı değil, içerisine ancak yontula yontula sığabildiğimiz bir çerçeve, parçaların bütünle ilişkisinin birçok tavizler ve vazgeçişlerle kurulduğu bir yapı olarak görüyor diyebiliriz.

Kitaptaki karakterler, aile hayatının kendilerine koyduğu sınırlara uyarak mutlu olamıyorlar. Aile hayatı, hayatın hayhuyu içinde güller kayboluyor. Mesela Sevim, kocasıyla ilişkisinde bulamadığı arkadaşlığı, kocasının abisi Demir’le kuruyor. Demir sorularını heyecanla karşıladıkça, bir şakasına güldükçe, eski bir anısını anlatış biçimini takdir ettikçe hayata daha çok dikkat etmek, daha akıllıca şakalar yapmak, daha

30


de/da ilginç sorular sormak istiyordu.

Ancak Ünlüönen, şeyleri ve insanları olduğu gibi anlayıp anlatma çabası içinde, hiçbir şeye ve kimseye haksızlık yapmamaya çalışıyor. Bence kitabın en güzel sürprizi, kitabın yarısına kadar Sevim, Demir ve Nazlı’nın gözünden gördüğümüz ve pek de hoşlanmadığımız Fırat’ın yalnızlığına ve geceleri gizlice Anna Karenina’yı okuyarak yaşadığı aydınlanmaya şahit olmamız: Ama Anna’yı, Anna gibi bir kadını tanımak… Hayat, demek bu kadarcık, hep böyle damla damla, sürekli uğraşıp didinerek, tırnaklarla kazına kazına değildi. Başka şeyler vardı, en azından başkalarının hayallerinde vardı, Anna’nın ucunda ölüm bile olsa onu araması az şey miydi?

Yazar aynı şekilde, aile kurumunun boğucu taraflarının yanında insana neşe veren, destek olan, şefkatli taraflarını da anlatıyor. Mesela Sevim, Nazlı’yı alıp annesinin evine gittiği ilk gece, (bu ziyaretin nedenini henüz bilmeyen) annesi, babası ve kardeşiyle güzel, neşeli bir akşam yemeği yiyor. Ünlüönen, Birikim’de yayımlanan röportajında, kitabı yazarken “ben şimdi şu esas göstermek istediğim, esas ilgimi çeken konuşmayı/durumu yazayım, sonra araları doldururum” diye diye yazdığı parçaların aralarını, aslında ilgisini çekmeyen, heyecan duymadığı bölümlerle doldurmak zorunda olmadığını fark ettiğini anlatıyor. Bu tavır, okurda hiçbir eksiklik duygusu yaratmadığı gibi, benim gibi yazarlıkla ilgilenen, bir şeyleri anladığını sanınca heyecanla küçük denemeler yazan, ama bir roman yazacak heyecanı ve sabrı olmadığını düşünen birine de cesaret veriyor. Bir şeyi anladığınızda onun çekirdeğine ulaşırsınız ve çekirdeği (asıl meramınızı) açık açık anlatmak istersiniz, ama kurgu yazarken o çekirdeğin etrafına (anlatma, göster!) yeni bir hikaye örmek zorundasınızdır ya. Ünlüönen çekirdeği göstermekten çekinmiyor. Kahramanlarımızın hikayelerinin arasına serpiştirilmiş yurttan sesler korosu ve daha da ilginci, Ward Hunt Buz Sahanlığı bölümleri mesela: Kahramanlarımız, Ward Hunt Buz Sahanlığı’nda neler olup bittiğinden hiç haberleri olmadan hayatlarını yaşıyorlar, ama biz Ward Hunt Buz Sahanlığı’ndaki her olayla onların küçük hayatlarını tehdit eden büyük bir tehlikenin adım adım yaklaştığını hissediyoruz. Son olarak, Ezgi’nin “mecmua”sı gibi ufak ve bir türlü hak ettiği ilgiyi göremediğini düşündüğüm bu küçük derginin “yayına hazırlayan”ı olarak, dergiciğimizin değerinden şüphe etmesem de, yazarın Ezgi’ye ve şürekasına attığı okları üzerime alınmadan

31


de/da duramadım. Belki de gerçekten kıymet-i harbiyesi olan bir şeyler yapabilmek için, insanın arada bir kendi dışına çıkıp biraz özeleştiri yapması gerekir. Ezgilerin dergisinin akıbeti, dergiyi çıkaranların annelerinin kuşağının deyişiyle “muvaffakiyetle” başarısızlığın, kimi yorgun metaforların dillendirmeye çabaladığı üzere saman alevi gibi parlayıp sönmenin, tek atımlık kurşununu ilk seferde hedef tahtasına isabet ettirip alınan neticenin devamını getiremeyişin bir karışımı oldu. Peki niye böyle oldu? Röportajlar verdiler, başka dergilerde kendilerinden söz ettirdiler, sağda solda “yeni bir soluk” olarak anıldılar… ve sonrasında niye akıp giden hayatın arka planında sesi kendileri gibi olandan başkasına ulaşmayan; varlığı kendi mevcudiyetlerini, kendi tüketim alışkanlıklarını, kendi önemlerini tekrardan başka bir amaca hizmet etmeyen kendileri gibi onlarca internet sitesinin, derginin, oluşumun, girişimin, kalkışımın ve inisiyatifin arasında vasat bir varoluşa hapsoldular? Gülendam, kendi yoksunluk, gediklik hissinin dibini deşip de bir şeyler söyleyebilseydi bu konuda, muhtemelen bu yaldızlı başarısızlığın arkasında kendisine dünya ve ay ve güneş ve kozmos sunulan insanların, bu kadar çok alıp, böyle löp löp yutup geriye bu kadar az vermesinin kaçınılmaz sönüklüğü hakkında bir iki kelam etmeye çalışırdı. Ancak bu çocukların analı babalı evlerinde –dışarıda iştahla izleyen gözlere rağmen yemedikleri hep arkalarında-, kurslarda, özel okullarda, yurtdışı seyahatlerinde, babalarının ayarladığı stajlarda, parasını ödeyip iki ders gidip sıkılıp düşünmeden yarım bıraktıkları dil okullarında, alıp giymedikleri kıyafetlerinde, tatillerde, yazlıklarda, senede iki kere tımbırdatılıp yerine kaldırılan gitarlarında, varoluşlarının her sahasında iliğini kemiğini emdikleri bu dünyaya; kendileri nadide çiçekler gibi yeşerip serpilsin diye bütün imkanları önlerine serilmiş bu hayata, bunca yatırım, onca emek, bu kadar para, böyle ilgi, bu denli desteğin ardından birer instagram hesabı ve dinledikleri müziklerin “seçkinliği”nden başka bir şey sunamıyor olmaları, kendi kabahatleri değildi elbette. İnsanın hayatta kendi yolunu, kendi sesini bulabilmesi, etraftan gördüğünü, babasının dediğini, filmin derginin gösterdiğini değil, kendine ait olanı, kendinden geleni yapması, hayatına kendi karakterinden, mizacından doğan içkin bir anlam yükleyebilmesi her baba yiğidin harcı değildi ne de olsa.

32


de/da

Bangkok’a doğru... Nihan Yığın, nhnygn@gmail.com “Öyle bir havası var ki, Türkiye’nin en nemli şehri bile serin kalır Bangkok’ta hissedilen nemin yanında,” diyor arkadaşım Tayland’a gideceğimi söylediğimde ve ekliyor, “İstanbul’dan farkı yok aslında. Binalar, trafik, kaos… Tabii o kadar yol gitmişken görmeden olmaz. Üç gün kalsan yeter, daha fazlası zaman kaybı.” Acaba hiç kalmayıp direkt Koh Phangan’a mı geçsem diye düşünüyorum bunları duyunca ve başlıyorum kendi kendime konuşmaya: “On saatlik uçuşa hazır mısın?” “Sanırım evet… Çok da emin değilim aslında… Uçağa binince bir şekilde geçer gider işte… Yani uyumak için ne gerekiyorsa yapacağım. Zaten gece uçağı almamın nedeni bu.” “Peki o kadar yolun üstüne bir de aktarma yapmak iyi bir fikir mi?” “Aslında bir noktadan sonra zaman pek hissedilmez. Uçakta bir sorun yaşamadıktan sonra, yorgunluk önemli değil.” “Bir daha eline böyle bir fırsat geçer mi?...” Kararımı verdim. Üç gün Bangkok’ta kalacağım. Uçak bileti, pasaport, kitap, defter ve bir iki parça kıyafet… Evet, hazırım. Gitme vakti! Yine başlıyorum kendi kendime konuşmaya: “Acaba gitmesem mi?” “Olmaz. O kadar para verdin uçak bileti için.” “Heyecanlandım da…” “En kötü ne olabilir?” “Tamam tamam, gidiyorum…” Havaalanı servisine binene kadar elinden geleni yapıyor zihnim beni vazgeçirmek için. Zaten Tayland’a gitme fikrini ortaya attığım an başlamıştı başıma gelebilecek türlü olumsuzlukları sıralamaya ve ben biletimi almakta bulmuştum kendisini susturmanın yolunu. Tabii ki biletimi almış olmam, kendisinin bir daha hiçbir şeye karışmadığı anlamına gelmiyor. Son ana kadar çabaladı. Umudunu asla kaybetmedi. O çabaladıkça ben daha da inatlaştım. Hiçbir zaman fark etmedi, söylediği her olumsuz cümlenin

33


de/da beni biraz daha cesaretlendirdiğini. Sonunda uçak saati geliyor. Ne yaşayacağımı bilmememin verdiği tatlı heyecanla başlıyor yolculuk. Uçuşun büyük bir bölümünü uyuyarak geçirdiğimden olsa gerek, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Anons yapılıyor. İnişe geçiyoruz. Bangkok’tayız. Şehrin nemi, havaalanında bile hissediliyor. Burası bile böyleyse, kim bilir sokaklar nasıldır diye geçiriyorum içimden ve bir an arkadaşımın söyledikleri geliyor aklıma. On saatlik yolculuğun yorgunluğuyla, bedenim ve beynim birbirlerinden bağımsız hareket ediyorlar ama ikisi de ne yaptığının farkında. Pasaport kuyruğundayım. Önümde onlarca öğrenci var. Tek isteğim bir an önce kalacağım yere ulaşmak. Sıraya bakılırsa bir süre daha beklemek zorundayım. “Bir şey olsa ve kendimi sıranın önünde bulsam ne güzel olur,” diyorum ve önümdeki adam, “Hey! Beni takip et,” diyerek onlarca öğrencinin önüne geçiriyor beni. Kuyruğun başındayım. Kısa sürede pasaport kontrolüm yapılıyor ve bagajımı almaya gidiyorum. Beklememe gerek yok, bagajım gelmiş bile. Hostele gitmeme yetecek kadar parayı havaalanında bozduruyorum. Daha fazlasını değil. İstanbul’dayken hostele nasıl ulaşacağımı bütün ayrıntılarıyla bir yere not ettiğim için rahatım. Üstelik nelerle karşılaşabileceğimi de biliyorum. Bilerek yanlış tarafa yönlendirilme ihtimalim var. Metro hattını kullanacağım ulaşım için. Elimde, kullanacağım istasyonların işaretli olduğu bir harita. İlk aktarmamı yapıyorum. Sıra ikincisinde. Burada yürüyerek yapmam gerekiyor aktarmayı. Hiçbir yönlendirme yok. İstasyonda iki kişiye yol tarif eden birini görüyorum. “Onlardan sonra ben sorayım,” diyorum ve tarifin bitmesini bekliyorum. İki kişi, adamın yanından ayrılıp, ellerinde haritalarıyla, istasyondaki banka oturuyorlar. Sorma sırası bende. Elimdeki haritadan gösteriyorum gitmek istediğim yeri. “Burada bekleyip, gelecek olan trene binmelisin,” diyor bozuk İngilizcesiyle ve ekliyor, “Ben de o tarafa gidiyorum.” Pek inandırıcı gelmiyor adamın tarifi. Dedim ya, yanlış yönlendirilme ihtimalim var. Üstelik ne elimdeki notlar, ne de haritada işaretli noktalar doğruluyor bu istasyonda bekleyip, gelecek olan trene binmem gerektiğini. İstasyonda bir görevli görüyorum ve gidip soruyorum; “Sukhumvit’e nasıl gidebilirim?” “Şuradaki merdivenleri çık, tabelaları göreceksin zaten.” Teşekkür edip ayrılıyorum yanından ve gösterdiği merdivenlere doğru yürüyorum. Şu cümleler geçiyor içimden yürürken, “İyi ki inanmamışım o adama. Yoksa kim bilir nereye gidecektim.” Neden bilerek yanlış yol tarif ettiğine bir anlam veremeden yoluma devam ediyorum. Birkaç kişiye daha yol sorduktan sonra kalacağım hostele ulaşıyorum. Burayı Çinliler işletiyor ve kalanların hepsi Çinli. Hatta ortak alandaki televizyonda bile Çin kanalı açık. Altı kişi paylaşacağımız odaya çıkıyorum. Benden beş dakika sonra biri giriyor içeri ve tanışıyoruz. “Senin adın Çince’de ‘merhaba,’ anlamına geliyor, o yüzden unutmam,” diyor gülerek. Kapı açılıyor tekrar. Kardeşi olduğunu söylüyor içeri gireni göstererek ve onunla da

34


de/da tanışıyoruz. “Sen de mi Çinlisin? “ “Hayır, İstanbul’dan geldim.” “Aa, çok uzak. Ne kadar sürüyor?” “On saat.” “Peki neden Tayland’ı tercih ettin, Avrupa gibi sana daha yakın yerlere de gidebilirdin?” “Çünkü burayı merak ediyordum. Ayrıca Avrupa’ya her zaman gidebilirim ama Tayland için aynı şey geçerli değil. Üstelik burası bizden vize istemiyor. Siz neden buraya geldiniz?” “Çin’e yakın olduğu için,” diye cevap veriyorlar. Kısa bir sessizlik oluyor. Karnım aç, gidip yemek yesem iyi olacak ama tek gitmek istemiyorum. Hem hostelde kalmanın en güzel yanı birileriyle tanışıp onlarla bir şeyler paylaşmak. “Ben de sizinle gelebilir miyim bu akşam?” diye soruyorum kısa sessizliğin üzerine. “Tabii ki,” diyorlar, “Ne yapmak istersin?” “Öncelikle yemek yemek.” “Biz öğlen çok yedik aslında ama aşağıda bir arkadaş daha var, ona da sorayım. Belki gelmek ister. Biraz bekler misin?” diyerek ayrılıyor odadan iki kardeşten büyük olanı. Diğeriyle sohbete dalıyoruz o gelene kadar. Kapı açılıyor, “Tamam, gidelim haydi,” diyor büyük olan. Hostele beş dakika mesafede bir alışveriş merkezi var. Oraya gidiyoruz. Yemek bölümü üst katta. Her türlü yiyecek var. Öncelikle bir karta para yüklemek gerekiyor. Yemek alırken bu kart kullanılıyor ve eğer kartta para kalırsa geri alınabiliyor ya da bir gün sonra aynı kart tekrar kullanılabiliyor. Ne yiyeceğim hakkında hiçbir fikrim olmadığı için oda arkadaşımın aldığından deniyorum. Mango sticky rice. Hindistan cevizi içinde pilav ve yanında dilimlenmiş mango. Bu tadı nasıl tarif edebileceğimi bulmaya çalışıyorum hindistan cevizli pilavı yavaş yavaş çiğnerken. Bütün detayları hissetmek istiyorum ve son ana kadar yutmuyorum ağzımdakini. Hatta neredeyse kendiliğinden eriyip gidiyor. Yuttuktan sonra hemen almıyorum bir sonraki kaşığı. Bir yanım “çok güzel, her gün yiyebilirim,” derken, öbür yanımsa “çok tatlı, doyurmak yerine daha da acıktırır,” diyor. İkisine de hak veriyorum ve yemeğe devam ediyorum. Çinlilerin sohbetlerini dinliyorum bir yandan da. Gülüyorlar arada, ben de gülüyorum onlarla birlikte. Konuştuklarından hiçbir şey anlamıyorum ama beden dillerine bakarak hikayeler yazıyorum kafamda. Çok eğleniyorum. Komik oluyor hikayemin bazı yerleri. Gülümsüyorum. Onlar da gülümsüyor. Sonra çıkıyorum kafamdaki hikayeden. Bakıyorum tabaklara, bitmiş yemeklerimiz. Kalkıyoruz. “Masaja gidelim mi?” diye soruyorlar hostele doğru yürürken. Hiç düşünmeden “evet,” diyorum. Bütün yorgunluğumu alan Thai masajıyla noktalıyorum Bangkok’taki ilk günümü.

35


Her Salı saat 13:00’te Medyascope.tv’de. periscope.tv/medyascopetv


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
de/da fanzin Haziran/Temmuz 2017 by Irmak Akman - Issuu