Issuu on Google+

Kokteyl PERDE GAZELİ

Pipon yanıyorsa seni ölüm çeker Gül yetiştirmiyorsan seni ölüm Samanyolu jet iziyse seni ölüm Rüya bir lağımın anıları olur Onarılmış bir soda gün doğar kırmızı Ölüm bana günde iki kere göz kaş eder Gün doğarken ve gün batarken Sonra bir fil hortumunu dolar bitkilere Bir karpuz ikiye bölünür bir hasta evinde Yenilmemek üzre için ile birlikte Of hay Hak! Gülmesi tatlı, etvârı nefis, elfâzı düzgün fenn-i şiir ü mûsikîye âşina bir fasîh-ül lisân yâr-i vefâkâr olsa, birazcık Garip, birazcık Yeni bilse, ayakları dolaşmadan geliverse şu meydân-i pür-safâya, desem ona, “Ey nûr-i didem, where have you been?” Başlasak sohbete hemen. O söylese ben dinlesem, ben söylesem o dinlese... Diyelim Rabbim bizi nice senelere erdire!... Yâr bana bir eğlence meded!... Aman bana bir eğlence meded!... Söyler erbâb-ı fatânet dâstanı perdeden Gösterir hikmet-şinâsâna cihânı perdeden Ey Karagözüm eline sağlık! Açgözlüleri bulsun kıtlık! Mesele şiirden ister istemez uzaklaşıyor ortam denilince. Ama edebiyat / şiir ortamı dediğimiz şey bir mecra ise eğer, onu ilkin şairin dimağında aramamız gerekiyor ya da en azından onun çevresinde. Şiir yazmadığımız zamanlarda ne kadar şairiz o tartışılır. “Yazdığımız, yazabildiğimiz kadar şairiz,” deyip de geçemeyiyoruz. Ama yazmadığımız, okumadığımız bir zaman zarfı içinde edebiyata, şiire dair o bütün olup biten, sanki bir çeşit posadan ibaret. Edebiyat ortamı şairi hizaya sokamasa da ona o artıktan bir kokteyl sunuyor. Posanın da belli bir besin değeri var elbet. Bütünüyle yararsız değil. Ama şiirimizi ayakta tutan şeyin ortam olduğunu söylemekte zorlanıyoruz. Edebiyat ortamı, dergilerde çokça tartışılan bir konu. Biz özellikle onun şiirle olan bağlantısını şiir lehine yeniden kuralım istedik. Konuyu, Serkan Işın, Osman Özbahçe, Yavuz Altınışık, Zeynep Arkan ve Evren Kuçlu ile birlikte “Fasıl”da etraflıca ele aldık. Edebiyat ortamıyla ilgili olarak kafamızı kurcalayan soruları, Necmiye Alpay, Mustafa Aydoğan, Cuma Duymaz, Enver Ercan, Cenk Gündoğdu, Ali Haydar Haksal, Necip Tosun ve Hayriye Ünal gibi dergicilikle, editörlükle bağı olan isimlere yönelttik. Bu sayımızın, bir başka güzel yanı ise İsmet Özel’in yeni şiirini yayımlıyor olmamız. “Temaşa”da son otuz yılın şiiri üzerine yazdığı yazısıyla Murat Üstübal, hikâyeleriyle Murat Zelan ve Pelin Emel aramızda. Yavuz Altınışık ve Aybiçe Doğanay sinema yazılarıyla “Ara Fasıl”a katıldılar. Samed Karagöz ve Erman Akçay “Kıraathane”de bizimle buluştular. Bu seferlik bu kadar… Her ne kadar sürç-i lisân ettikse aff ola! Orta durma Hacıcavcav! Ortada kuyu var yandan geç. KARAGÖZ

3


İsimsiz, Erman Akçay


Molla Değildi Sofu Sanıldı Sade İsmet Özel Dini bütün biriyim diyorsun pekiyi bu sızlanmak da ne Dünyayı beğenmiyorsun beğenecek miydin bir de Takılı kaldın Asılısın konu komşu ne der endişesine Değildir umurunda hazır yiyen adalet Hazırdan yiyor adalet Ömer-ül Faruk’tan beri Sana düştü hazırı sermayeye çevirmek Hendeğe deveyi hamutuyla devirmek Uhuvvetin iltimas geçmesine aldırmazsın Dert etmem diyorsun Hapsolmuşsa müsavat hendeseye Vahdet ne? Tin tin tini mini hanım Kim düşünür aşırılmış olma ihtimalini Franz Schubert nâm firenkten temanın* Kemanın Mahmud-i Adli Buyruğuyla O kıvrık kuyruğuyla Saz heyetinde yer bulduğundan Kulların kullara katırca kulluğundan Vakt ezanlarıyla Farabi’nin Eflatun’un âli makamlarla İlgisinden sana ne? Mâfevke ihbar ve Parça başı pazarlık et Sünnetle.

———————————————————*Moments Musicaux No. 2

5


Yumrukların İçi’nden Oğuz Karakaş Söz. Söylev. Biz bir karşılık buluyorduk İlk ve son lokma bizim hakkımız, diyorduk Elimizi pençe edip sofradaki ekmeğin üzerine Yemek yemek, diyorduk Üçüncü bir kez yemek demek ile bile Yine de Türkçe bölünmez, diyorduk Karışık diyorlardı. Karışım diyorduk Özgürlük diyorlardı. Bir ölçek, diyorduk. Özle yetiniyorduk Yaz ve kış, diyorlardı. Mevsimlerin üzerindeki hesaplarınız Boşa çıkacak diyorduk ve şarkılarda bağırılıyordu Kimimiz için hiç bitmeyen bir nezleydi bahar Hem hangisiydi mevsimlerden En başta onunki serpişmeliydi Bir şehrin namusu çınarlardır, diyorlardı Şehrin ışıklarını kimse kapatamaz, diyorduk ki Vardığımız ve geldiğimiz yer arasında bir ilgi Gideyazdığımız ile bulunageldiğimiz Yer arasında herhangi bir ilgi mevcut Bulunmuyormuş olmakla kalsa iyi Yanaştığımız liman da şüphesiz yanlış Yanlış yalnız yanaşmak olsa ne âlâ Ardı sıra peşine düştüğünüz yıldız Değilmiş götürecek olan yıldız Kovmalıydık şairi aramızdan Tesadüften ibaret olamazdı ya şiir Altın gibi kolay işlenir sen Altın gibi kişiselleştirilebilir san Biz mor denizlerde kulaç atmayacağız Bizi anlamayacak şairler Hepimizin yolu büyük bir şehirden geçiyordu Bir karşılık arıyordu kendinde şehre ait olan insan Sarılacak kolları olduğunu biliyordu insana ait olan Küçük fakat yama alacak büyüklükte bir sökükken Aşama aşama önüne konmuş bir hayatı yaşamakla Her biri kendi dünyalarında temaşa etmekteydiler Dönüyor deniyordu ama dünya devrediyor gibi Devrediliyordu sahipleri arasında omuzdan omuza Kaplumbağanın kabuğunda değildi keramet Köşesizdi fakat dengedeydi Ve dardaydı insan Bizi anlamayacak Dengi dengede olan

6


~enatör ürriyet Serkan Işın I saw Satan laughing with delight The day the music died İblisi gördüm keyifle gülüyordu, Müziğin öldüğü gündü. Don MacLean, Bye Bye Miss American Pie

kendi başına kuş konuşuyor bu kentin ızdırabı ev şekillerinin arasına serpiştirilmiş hava durumu bulutları gibi baştan savma ve çok güzel, dudaklardan, aşırı yapılmış, tapıştırılmış alınlardan aşağı doğru akıyor, güneş mikrofonlardan, banklardan, pankartlardan geçtiğini fark etmediğimiz ve gırtlak patlatacak kadar güzel. ne kilo verebiliyorum, ne de hatırlayabiliyorum birkaç zaman kadar önce yokuşları tırmanırken bayır aşağı giden o amerikan tütünlü nefesimin tutuşturduğu tüm kan şeyleri ile, çıkmıştık galiba, açık bir alınla, beyaz büyük hep beyaz büyük bir bulut ve yine hava durumu ekranlarında pek görünmeyen bir ağaç, bir kurt, bir meme, bir çocukluk şehlalığı peşimize düşen ölüm müydü, yoksa sıkılmış mıydık bunca -yetten, bunca yeşilden, bunca mıhtan, bunca naldan, bunca kımızdan, taşından kan fışkırtırarak, peşine takıldık, birşey kadar yakın zaman önce. sonra faturalara bağlamak gerekecekti, mevcudiyeti her masalın bir yüzüğü, bir yüzüğün bir prensesi ve prensi ve boğdurulmuş gölgeleri, “tatli rüyalar” türkçesi, cep telefonu ekrani, msj pnceresi uykuya kayan parmagin ördüğü anlatı: “tali rüyalr”.

yakalar, düğmeler parlak beyaz gömlekler, dar geliyor belli, sümen, senatör hürriyete. oradan, bir yere gidelim, otobüs hatlarına, hattatlarına bir ucundan allah, bir ucundan silivri silivri biberler çıkıyorsa bu kentin, unlu, kevgirli memelerinden aşağı bir kalça gibi kıvrılan şeylerinden tutup, bir tokatla devirir gibi yapıp, bir sınıfı, şeyinden, sürükleyip yürükleyip, dürtükleyip, çıkartalım yokuş başına saçlarını keserken çok eski stadyumların, kamuların, kısa. parmak tuşta, maaş sırt üstü yatışta, aidiyet desen beyaz bere kan gölü, ense üstü, dökülüvermiş yere, sokak ortasında ama cesaretinden hilaller eskittiğimiz şu güzelim vatanım üç deniz arasında idamcık idamcık ilerliyor geleceğ. hiç bir öğüt, rafine gelmedi ya bana, ben ona şaşıyorum. oysa muska bahçeleri, taş kapılar, gümül imbikler arasından geçiliyor gibiydi, ızdırapla bu kentin yüzünden, betonundan ve sağrısından taşan evliyalar mahallesine. herkesli, herşeyli ve toptan bir şey de bu, sonra pötibör pötibör perakande. saat 02:30, sigara alıp gelme vaktin, benzinciden kapanmış bakkaların uykuda çırakları ve çıkarları üzerinden yüzde bilmemkaç vergi ile, işte bulabildiğim kelimelerle dizmeyi düşünmeli sonra, yakarken çok da milli bir ateşle, ulusal dudakların arasındaki o sigarayı. yerli malı bir hayınlığın şeceresinden tutup aşağı, sallandırmalı.

değişiyor ~şey, dibe çekme sesleri, gömme sesleri, çıkartma ve sokma sesleri örneğin bir yakayı, bir kravatı, bir gömleği, şişmiş patlayacak göbeğin, milli belinden ta aşağı doğru. saygıyla, sırıtarak. kapanıyor 7


İspanyol Paça Vural Kaya işte bu kapı aralıkları var ya ama var bu aralıklar yüzüme kapalı bu aralar bu kadar olur yüz bilgileri hatırlıyorum ekseriyetle çenelerinden kavrayıp poz vermişler bizden birkaç kuşak önce yani çocukluğumla rastlaşırlar cansız hayalim hatıramdır meyanında eski aralıklarda eski kapılar çok eski aralarda bir yerde çektirilmiş resimler için kalp figürleri Abdi figürleri için o resimler hem 80’li yıllar falan yani kıtlıktır karnedir moda kuyrukta çok beklemiş bir kız seksenlere doğru evine yürümektedir beride bi oğlan cumbaların altından, usul usul ıslıklarla o aralar bir başka moda: İspanyol paça pantolon uzun yaka gömlek üç düğmesi fora evlerde cümle odaları cümle odalarında çerçeveletilip asılmış baba heybetli bir baba resmidir işte ilk bahis açtığımız resme kardeştir benim safi çocukluğum işte biricik henüz hanesi boş yerler kasabada bir ben bir istiklal gazisi anne dedem o aralar; gerisi ırgattır emeğe sorsanız anlatır diyeceğim ama anlatmaz dili yok çocukluğumun anlatamaz ama bir keresinde yalnızdım ve açtım işte acıkmak kederli bir şey sonuçta ben o bütün kederli bilgilerle varım sonuçta o aralar aralıklar bir Abdi vardı kasabada bir figür olarak Abdi, Abdi gene var gene var Abdi’nin ekmek fırını vardı Abdinin ekmek fırını yok şimdi Abdinin taş gibi bir kalbi Abdi zannıma yani seksenlerde Abdi askerlikteyken o kalp figürlü şeylerden çeneden kavranıp artistik şöyle edalı hani o resimlerden çektirmedi işte o Abdi aralıklarında o aralarda bir yerde odun ekmeği satardı Abdi mis gibi yayılırken kokusu ekmeğin o koku o aralıklar çocuk oyunlarıma hücum ederdi çelik çomağa misketlere körebelere hücum yüz bilgileri bende kalmış hem mütemadiyen şeyler şimdi bunlar Abdi ölmedi gerçi daha sağ gidip bir ekmek aldımdı fırınından, almışım yani bilmiyorum o aralar hatırlıyorum ama ermiyor işte aklım çekip almış ekmeği elimden Abdi, çekip aldı yani Abdi bu, alır başımdan nasıl kaynar sular bilseniz çocuksam da kaynar sular işte başımdan ama diyorum oğlum sen yani bütün yüz bilgilerinle sen ermeyen aklınla biricik çocukluğum sen sancıma hayat bu ama anlıyorum Abdiler de var Abdi yine var yine var Abdi aklımdan çıkar mı hiç benim, çıkmaz Abdi’ye sorsanız olan biteni hatırlamaz

8


İncitmebeni Yavuz Altınışık Herkesin bir ölüsü oluyormuş bir gömülüsü Bunları ezbere biliyorum Herkes bilsin diye bunları biliyorum Şiir mühendislerine o torlak teknisyenlere Arsız ve akla banılmış işaretlerle Sesleniyorum: Tentürdiyot kokuyor koltukaltlarıma sıktığım jagler Yüzümü tarayıp etimi süsleyerek pasaport alıyorum Çarşıya çıkıyorum banklar üstünde üstümü arıyorum Beni bu kokumdan ıpıssız koltukaltlarımdan tanıyorlar Beni tartıp kalburlarda eliyorlar polislere veriyorlar Part time nöbetlerden apolitik pankartlara sürerek Kardeşim İsa’yı elektriğe çarpıyorlar her akşam, kan Damlıyor gömleğime deterjan Ben öksürdükçe büyüyorlar Mendilimde üç leke. -Verem olmak mühendisleri öldürmez. Kan donuyormuş su akıyormuş insan insana susuyormuş Yalan! İnsan insana vardıkça ete kurdeşen doluyormuş Tın tın yürüyüşleri oluyormuş elâlemin mıy mıy gülüşleri Caddeleri oluyormuş şehirlerin teknodram merkezleri Karton karakterleri trafikte sıkışmış lüzumsuz artistleri Asortik hevesli kızların mağazada körelmiş panikleri Herkesin gerektiğinde masaya bırakıp gideceği Mimikleri oluyormuş yüzlerinde itimat senetleri Ceplerinde dul kalmış jokerleri. Ten çalıya değdikçe inceden siyah Kan akıyor Akkor telin üstünde cambaz Canıyla dalga geçiyor Hayat bilgisinden bağımsız bir ilkokul dersinde Geçiyor sivilceler üstünden gencecik bir fotoğrafın Pörsümüş sürçü lisan dişlerinde bir cümle: -Ayinesi kiştir işinin fala bakılmaz.

9


Basit Oyuncaklar Berk İybar Günler geçiyor doğru yanlış hesabı içinde Zamanın kitabı bulunmayı bekliyor olasılıklar labirentinde Yanlış kolu çekince neler oldu, gördün mü? Beynim kitlenmiş kalmış sanki bir zekâ küpü Yerin dibine de girerim, cennetin kapısından da dönerim İyi bir tamirci düşün tüm benliğiyle hatanın Beni düşün, alet edevatsız cevapların peşinde Kimse giremezken bile o yere, ben kaybolmaya dünden razıyım Yaşlı bir adam bir ismi sayıklıyor 20 yıldan fazla Elinde bir saat var eskilerden kalma Döndürüp duruyor yelkovanını, kimi arıyor kimi çağırıyorsun sessizce? İşte alev saçan bir akrep, bak arkamızda ikimizin de peşinde Evi onun anılar kalesi Çıkmıyor içinden yalnız kaldığı günden beri Yakalıyor onu kendi hücresinde Neydi senin hikâyen, neden anlatmadın kimseye, Demek sen o tamircisin bir hatanın peşinden koşup duran Bedelini ödemeye hazırsın günahların, sana ait bile olmayan Evet, beklemiyordum bunu, çok şaşırdım öğrenince Bana mı gülüyorsun hücrenden, sana benziyorum diye Doğru ya ben değil miyim boynumdan büyük sulara dalan Haklısın, bizimkisi böyle bir derinlik sarhoşluğu İkimiz de bilmiyor muyduk koridorların ne kadar kör olduğunu Ancak bedel ödemeye razıyız, gözümüzü bile kırpmadan ** Basit oyuncaklar Çok değerli bilgiler taşırlar Köşeye çarptıkça dönen şu emekleyen bebeğe bak Onlar hiç bozulmazlar

10


İstasyonda Tansiyon Hakan Şarkdemir dow jones bugün düştü mü / ıssız acun kaldı mı Artık yürek bile daralır Maçkadan parklarda Sırra kadem basar sıra sıra bulutlar Bizi ne çabuk unuttular Halbuki beraber okumuştuk biz bu sıralarda Sirrus Kümülüs Sümüklü Minibüs Ah bu şarkılar var ya Oturma takımları pis mi pis Mahfilleri mahfil Mahıvlarına işaret obur Çukuryerlerde her fiil Film gibi çıkıyor değil mi Gavurun söylediği mi diil Fala bakma lafa dal Baklava! Faili meçhul failatun veznindeki zil Nahiv ilminde hüner sahibi kişilik: Herkese çemkirir efendisi hariç Türk değilsen bile bi’ Türk gavesi iç Agoralar angora dolu sırtlarında anorak Bir Malatya bilirim bi’ de kardeşim Prag O gün bugün oynanmıyor zaten Koraç En sevdimeğim kanaldı TRT Gap Orada o cihette o cenahta –civarda Muhitine uğranılmayanların muhitinden gelmişler Hepherkesler burada istasyonda tansiyon Banu maydanozdur Süreyya köpük Ne kopuz biliriz ne kamus Pankreas açık ödleri kopuk Açıkhavatopraksubarut Boşalan bidonları sıraya koy dow jones bugün düştü mü –ıssız acunu Kim ne yapsın aşılan kotalarınsa Her şairin bir starı vardır Astarı yoktur şiirin Ey benim takipçilerim Şiirin!

11


Edebiyat Ortamı Neyin Ortası BİZ BU PUTLARDAN SIKILDIK YENİLERİNİ İSTİYORUZ

FASIL

Serkan Işın

İlericilik Ben ilerinin içinde yaşadığı hâlde, daha da ileri gitmek isteyen ya da ileri gitmeyi nesnelleştirip böyle put hâline sokan, devrimci veya lirik şiirin borazanlığından sıkıldım. Sıkılmakla kalmadım ona karşı bir savaş açtım kendi adıma. Bu tür şiirlerin divan edebiyatına çelik jant takma uğraşı olduğunu düşünüyorum. Koca koca adamların, hak hukuk hürriyet, adalet, meslek odaları, dernekler falan içinde sohbet ederken kullanmadıkları kelimeleri gelip şiirin içine sırf üslûp derdinden dolayı incelikli şekilde yontmalarından da sıkıldım. Sayrıllık, yalvaç, sanrı, tavsamak, şavk, meyk, müyk vs. bunlar artık kullanılmasın. Şair bir ideolojinin esiri ise, gitsin kendi “neolojisi” içinde sapıtsın; ama ilericilik adına saçma sapan bir Türkçe ile bilgisayar işletim sistemi Türkçesinin aslâ alt edilemeyeceğini anlasın. 12

Üslûp Biçem de diyebilirdim demedim. Biçem ile biçim, uzun zamandır birbirlerine rağmen iş görüyorlar. Her şeyimiz zihinsel, her şeyimiz merkezî. Anlam şiirin mayası değildir, kaldı ki bunun tersindeki düşünce de saçmadır. Bir tarzı olduğunu kabul etmek, bir tarzı sürdürmeyi öncelikli hedef hâline getirmek, kendi mekân düzeneğini yaratmayı seçen bir alışveriş merkezinin ya da bir kilisenin ya da bir caminin işidir. Şiirin ele avuca gelmez, amorf olması gerekmiyor mu? Mısra kırmak dünyanın en kolay işidir, nereden kıracağını bilmek ise dünyanın en zor işi bu zevata göre. Geleneğin artık durmuş ve çamura saplanmış düşünceleri ile kavga etmeyi marifet edinen şair için bunlar. Kaldı ki kent dokusu her türlü süreksizliği kendi içinde barındırıyor. Kırsal ya da köy ya da taşra, bunları da içine katarak. Bugün İstanbul’un sürekliliği ve süreksizliği, büyük ve eski zengin mahalleleri altına / arasına yerleşmiş fakir mahallelerle sağlanıyor. Ve bu mahallelerin insanları da kesinlikle şiir okumuyorlar. Giydikleri tişörtlerden, aldıkları göstergelere kadar o muğlâk imgeciliğin zırvalarına uzaklar. Kente yakınlar, kapitalizme, vahşi arzuya yakınlar. Onlar için konuşmak bile imkânsız neredeyse. Bir üslûbu olduğunu iddia etmek, bir kamburu saklamaya çalışmaktır. Stephen, Bora Başkan

Türk şiirinin içinde bulunduğu duruma bakmak için insanın üç şeye ihtiyacı var. Birincisi bir büyüteç, ikincisi bir kurutma kâğıdı, üçüncüsü ise bir kutu kibrit. Nerede üretildiği meçhul, kendi adına söz almaktan aciz, “manifacture” derdine düşmüş; ama insansız bir bürokrasi hâline gelmiş yayın ağları arasında pısırık, kitabının ikinci baskısının aslâ yapılmayacağının bilincinde, âşık, müzdarip, müstağrip, kırık dökük, başka bir dilin sözdizimine sevdalı, kent bilincinden yoksun, kendi karanlık gölgesinden başka zifir tanımayan, adaletsizlikten söz açmayan, içine sanki nur dolmuş gibi makine’nin iktidarına kafa tutmak için çiçekten böcekten kırsaldan bahseden, anlar içinde daha da küçülmüş, sebepsiz yere yaygaracı, sebepsiz yere kuralcı, sebepsiz yere romantik, Kleist tanımadan “lirik takılan”, ilerici olduğunu düşünen, mısraları öyle dantel gibi işlemeye çalışan; ama bir türlü Selanik’ten öte gitmeyen, eleştiriye gelemeyen, eleştirmeyi bilmeyen, baştan sonra kadar ayak kokan bu şiirden ben sıkıldım. Bu yazıya 2003’ün ortalarında başlamıştım, umarım 2009’da da devam ettirecek durumlar, putlar çıkmaz ortaya… Ben aşağıdaki putlardan sıkıldım:

Evrensellik Dil bir papağandır. Uçarken konuşabilen papağan


duyulmayacaktır ne yazık ki. Hep yere indiğindedir marifeti. Şairimizin dili, kanatları yolunmuş, gagası yemliğe batırılmış bir dildir. Bu muhabbetin sınırlarına Türkçe üzerinden erişebilmek için çalışan şairin başka dillere yuvarlanmaması imkânsız. Şiir küreselliğin kurallarına göre işleyebilseydi “yani yerel düşün, evrensel hareket et (think local, act global)” bugün en azından otuz divan şairimiz Nobel’e aday gösterilirdi. Fakat tarih bize böyle bir kapı açmamıştır. Açsa da içinden geçmek için fırsatımız olmadı. Kendi yerelliğimizde de bir evrensellik falan yattığını düşünmek pek inandırıcı değil. Bu coğrafyanın yetiştirdiği tek kötü olan Suat (ki o da bir roman kahramanı, Huzur) hiçbir Fransız’ı etkilemez, etkileyemeyecektir de. Çünkü her fikir kırıntısında olduğu gibi o da bir kâğıtkarakter ve melez düşüncenin kâğıda parodi olarak pastişlenmesinden ortaya çıkmıştır. Kojeve haklıdır, “Tarih bitmiştir, gerisi taşranın ayaklanmasıdır.” Polemik İşbu ki bir polemik yazısı değildir. Kanatlı otomatizmin düzyazı şeklidir. Burada isim vermiyorum ve insanları suçlamıyorum. Şairlerle tanışmaktan hoşlanmıyorum, konuşmaktan, tartışmaktan. Kuşağımın bönlüğü yetmezmiş gibi... Birkaç şiir yazmış biri, on kitap çıkarmış biri, erkek ya da kadın, ruhsuz başka biri, yazmayı, söyleşmeyi seven başka biri, büyük bir yayınevinde editörlük, yöneticilik yapan biri vb, eserleri ile yapamadıklarını gövdeleri ile yapabilmeyi umut ettikleri sürece, ben sıkılmaya devam edeceğim. Başka meslek mi yok? Hele şairlerin kavga etmeleri ayrı bir hödüklüktür. Ortada ne ün, ne para ne de başka bir şey vardır, siyasi rant ve akçe de Bedirhan Gökçe’lere akmaktadır. Tarihe kalmak ise derdiniz kendi tarihinizi, ufak kalem darbelerini büyük amfilikatörlere bağlayarak cazırdamaya gerek yok. Kimse kitaplarınızı daha fazla satın almayacak, daha fazla eleştirilmeyeceksiniz ve aslâ ve aslâ şiirleriniz başka birine şehvetle okunmayacaksa, böyle köpürmenin ne anlamı var? Polemik, Türk şairinin makûs poetikası, taşralılığının en sürekli noktasıdır.

Öykücüler Öykü kitaplarının, kitap arkası yazıları öykücüleri mahvetti, havaya soktu, gaza getirdi ve çaptan düşürdü. Kaldı ki onlar şair huyları edindikleri için batıyorlar bana ayrıca; yer kapma, ebelemece, saklambaç vs. gibi oyunları nasıl da incelikle falan oynuyorlar. Halk Şiiri Artık kemirile kemirile, çiğnene çiğnene bir pelte hâline gelen halk şiirinin özgürlükle, özgünlükle falan bir ilgisi yok, tabiî başka bir halkın şiirinden bahsetmiyorsak, meselâ ben Estonya halk şiirini daha çok severim diyorsak, o başka. Zaten bunu diyen konumuz dışında. Türk şiirinin bir bel kayması, bir torso çatlaması yaşadığı gerçektir. Halk şiirinin yerini divan şiiri, divan şiirinin yerini de toplumcu gerçekçilik, toplumcu gerçekçiliğin yerini Muro aldı. İkinci Yeni kırması bir Garip müptezelliğinin ortasında özgürlük falan kambur duruyor. Üslûba bulanmış lirizmin heyecan verici tarafı, bir benlik oluşturma iddiasıdır. Rilke budur, Lötremon, Hoffmansthal, Ankaralı Turgut da, Ciguli de budur. Ama o benliğin çöle vurduğunu anlamak için dünyanın gelip geçiciliğine, paslanmış bir halk dalkavukluğu ile ulaşılamıyor. Yığın şiiri diye bir şey yazılabilseydi ve BİM’de satılabileydi keşke, alırdık 1 YTL’ye, evimize götürür, koyardık komidinin oraya, ışıl ışıl! Rimbaud Sıkılmayan var mı Allah aşkına? Bir kere sunuluşu bize ters yahu? Adam gençti ve gençken yaptı yapacağını, bizdeki yaşlandırma iksirinden o da nefret etti işte. Saçları beyazlatmak için “bleach” daha fazla “bleach”. Yahya Kemal gibi bir adamın “Rimbaud” ile ne ilgisi olabilir? Rimbaud’luk yegâne, “unique” bir şeydi, geldi geçti. Müslüman olsa ne yazar, Kur’an’dan bahsetse ne yazar? Tam bir Batılıydı ve o düşünce silsilesi içinde kaybolmayı seçmedi. Sistemin böyle ikide bir yeni Rimbaud baskısı getirip önümüze koyması ilginç. Çünkü içi geçmiş bir yerellik ya da evrensellik yok onda, herhangi bir şey yok, daha içsel, daha şair ruhu ile ilgili. E şimdi sen yüz senelik borazan ya da mızıkayı alıp Rimbaud’dan bahsedersen… Rimbaud’yu bile putlaştırdık, o amorf, o ele geçmez, sıvı / gaz karışımı adamın tüm uçuculuğunu kavanoza hapsettik. Afiyet olsun! Yıllıklar Yıllık, şairler için o yılın KDV iadesi gibi bir şeydir. Yıllık yapılan harcamanın şiir dergilerinde boy göstermesinden sonra, şiir yıllığında bu harcamanın %

13


5’lik kısmı şaire dedikodu olarak geri döner. Dergileri eskisi gibi okumadığını bildiğimiz okur için gerçekten hiçbir şey ifade etmez yıllıklar. Yıllıklarda ismi geçen şairler görece iyi, adı geçmeyenler ise göre kötü olarak mimlendikten sonra, o yıl yayımlanan şiirlerle ilgisi olmayan üç beş tane eleştiri yazısı da başa ve sona serpiştirilir. 1990’ların ortalarından beri bu yıllık işi, daha önce yıllıktan anladığımız şeyin tam tersi olarak, bir “scrapbook”, yıllığı hazırlayan kişinin “şiir defteri” olarak sunulsa, eminim en azından bir kişinin görünür olması sağlanabilir. Yoksa bu hâli ile yıllık, kimin hangi estetik zevk veya hareket adına seçtiği belli olmayan bir seçkiye benzemektedir. Bundan on yıl sonra bu yıllıkların hangisi ve bu yıllığı hazırlayanlardan hangileri bir dönemi hakkıyla “gösteren” olarak anılacaklardır? Anılmak başka bir şey, nesnel bir ölçüte dayanmayan “şiirimizde bilmem kaç yılı çok verimsiz oldu”dan öte saptamayı beceremeyen bu kitaplar, ücretsiz dergi ekleri olarak hangi bilimsel çalışmaya, hangi edebiyat bölümü öğrencisinin tezine konu olacaklardır, gerçek anlamda. Bence şu anda yapmaya çalıştıkları şeyin tam tersi olarak geçecekler literatüre; şiirin öldüğü listeler olarak baş tacı edilecekler. Şiir Kelimelerden Yapılır (ya da Şiir Kelimelerle Yazılır) Mehmet Rifat, Mallarmé’nin bize “dilemma” ya da “bilmece” gibi gelen sözü için ufak bir araştırma yapmış ve bunun otuzun üzerinde Türk edebiyatçısı tarafından kullanıldığını ve bu kullanışların çoğunda bağlamın tutmadığını belirtmişti. Cemal Süreya’nın “Folklor Şiire Düşman” yazısındaki kullanımın da bundan nasibini aldığını belirtmek gerek. Burada bahsedilen “kelime” ile folklorun, halk şiirinin yapısını oluşturan “kelime” arasında söz ve metin farkı yer alıyor. O yüzden işin içine söz için bellek ve metin için tipografi sorunları gibi şeyler de giriyor. Üvercinka şairinin bunları es geçmesi bir ayıp ya da eksik değil, bana göre o elinden gelenin en iyisini söylemiş; fakat 1956’dan bu yana neredeyse yarım yüzyıl geçmiş değil mi? Diğer taraftan bir kesim de “şiir kelimelerle yapılır” falan gibi “üretim-tüketim” ilişkilerini işin içine katan, sınıfsal bir tanım koymaya çalışırlar. Bunların da kaynağı Mayakovski’nin devrim tarafından pek sevilmeyen şiir tanımlamasıdır; canlı bir tanımlamadır bu; ama bunun arkasında yatan deneyim Rus dilinin yüzyıl başında geçirdiği şoklardır; ZAUM tiyatrosunun oyunlarıdır. Şiir kelimelere gelip dayanmadı, şiir metne, yani alfabeyi, yazının başlığını, noktalama işaretlerini icat eden matbaaya dayandı, dayanmıştı. Şimdi ise bu bilgisayara dayandı ve işin içinde söz, sadece ses olarak girebiliyor. Şiir, metin olmaya devam ediyor… 14

Ahenk, Ritim, Bilumum Drumbox Fikirler Yukarıdaki maddeye bağlı olarak, fikrî ilerlemeden ve teknolojiden zerre nasibini almamış zannettiğimiz Akdeniz ülkelerini (özellikle Yunanistan’ı) izleye izleye, taklit ede ede, şiirimiz için bir ahenk problemi sahibi olduk. Öncelikle şu anda şiirin ahenk, ses gibi öğelerini tekrardan (1950’lerden bu yana) sunan zevatın “nereden” konuştuğu belirsizdir. Eski bir teknoloji olarak söz, şiirin bellek ile olan ilişkisini tamamlamak dışında, o kültürün müziği ile de belli bir bağlantıya sahipti. Karacaoğlan ya da Yunus Emre, kalıplarını sözün bellek ve anımsamayla ilişkisinin zorluğundan kurmaktadırlar, tıpkı okuma yazma bilmeyen insanların da konuşabilmesi gibi, onlar da şiirlerini daha az anımsamaya izin verecek şekilde müzikliyorlardı. Ölçü buradan doğmuştur belki de. Ve halk şiiri metne bağlı olmadığı için hiçbir zaman Cemal Süreya’nın belirttiği gibi büyük entelektüel yapıları bünyesine katamaz; çünkü o entelektüel sorunların hepsi Yazı’dan sonra, Matbaa’dan sonra “entelektüel sorunlar” olarak mimlenmiştir. Ahenk, eski bir guguklu saattir, rahatsız edicidir. Her saat daha da artar gürültüsü. 2008’de yazıyı nihayete erdirirken, beş yıl içinde yaşadığımız Şiir Şeysinden geriye kalanların, pek de değişmediğini görmek, üzücü geliyor bana. Es geçtiklerimizin bir iklim gibi önümüzde endam etmesi yetmiyormuş gibi, şiirin 50 yıllık kalkınma plânında ne var, pek bilmiyoruz. Sadece çeşitli protokoller, balolar, anma törenleri ve cenazeler var gibi. Bıktığımız putlara örneğin “şiir dergileri, ödüller, anma törenleri, bestelenmiş şiirleri, yabancı ülkede aldığı ödüller, Türkçeye yaptığı katkılar, gazete köşelerinde yazdığı o denyo yazılar, televizyon programları, 300 adet dağıtılabilen kitaplar, Edip Cansever’de bir şey, Cemal Süreya’da erotizm, Turgut Uyar’da şu bu, Sezai Karakoç’ta illâ ki ve billâ ki metafizik türü yazılar ve kitap eki köşesinde yazdığı harikulade eleştiri parçalandırmaları, bahsetmediğimde kaybolacağını sandığım şair isimleri duası, adını anmayınca biter gider hatmi şerifi, tekno-dünya dümtekleri, kofti-anarshit olmanın 20 altın kuralı, dur bir dergimde küfür ettireyim şuna nasıl olsa editörüm ben bana ne yasası, yeni şey görünce içine kaçma, kafasını kuma gömdüğünde açıkta kalan yerleri ile konuşma çabası, kötü şairlerin ittifak merakı, hiçbir parti programına her nedense sokulmayan dâhiyane önerileri, çok fakirdi ama ödüle de doymadı dizisi, asrı saadet’te toki, padişah aynalı kredi kartları, atem tütem ben seni türü kitap tanıtım yazıları, ölürken bile ilericiydi teraneleri, her gündeme maydanoz olabilme yeteneği” falan da eklenebilir.


Karagöz Sayı 6