Skip to main content

Telefon Direkleri

Page 1

TELEFON DİREKLERİ

Hasever


Bana yazmayı öğreten ve sevdiren, sevgili ağabeyim Kalender Sever’e


Mardin Kuşlarını salmıştır çatılar Ve hasatçı bir gökyüzü ki Eğilip üstüne düşecek kadar Taştan ağzıyla öpmüştür seni Kan revan içinde alnaçlar Yazmak dostlara neye yarar Elinde hançerden bir yelpaze Uzakta genç ve lâcivert dağlar Gözlerinin siyahı gitmiştir Telgraf çiçekleri astımlı kamyonlar Çiçeğe kesmiştir karabasan Dönüşmüştür bir yurtsamaya İşte gülgillerden armut İşte baklagillerden akasya Neye yarar yazmak dostlara Ölümü doğrusu hiç düşünmedim Ama düşündüm uzak kardeşlerimi Hey bayan Erozyon budur dileğim Bir gün parlatmak istersen beni Göm beni ilkin bir güzel karart Kılıç kalkan gürz ve at Tâ çocukluğumdan beri Ne buldumsa okudum Sonunda anladım ki Bir kitapta resim şart Cemal Süreya


Bölüm 1 Mardin Ovası Şehrin önünde yamalı sofra bezi Toprak sarıya kesmiş, ayna tutuyor Ah şehir Nerenden tutayım seni? Taş binaların saçı ne yana taranır Bilmem ki! Kalemi kağıdı balkona bıraktım. “Yavri, yavri, huma kuşu yükseklerden seslenir Yar koynunda bir çift suna beslenir.” Deliler heybetli olur. O da öyleydi. Üstüne bütün mevsimleri geçirmiş; palto, ceket, yelek, kazak, gömlek uzanmış tır garajı bekçisi Faraç Amca’nın kulübesinde, eli kulağında, asıldıkça asılıyor: “Yavri, yavri, sen ağlama kirpiklerin ıslanır Ben ağlim ki belki gönül uslanır” Göbeği kocaman. Belki de, kat kat giyindiği elbiselerden öyle görünüyor. Sakalları uzamış, nereye değse kaşındırıyor. Nusaybin’den gelmiş. Türkü arası verip, konuşuyor; anlamıyorum. Küçük Memo, arkadaşım, tercümanlık yapıyor: Arapça’dan Türkçe’ye; doğrudan. Arkadaşım Küçük Memo için, hık demiş babasının burnundan düşmüş diyorlar; eksik; ayna tutmuş babasına, ete kemiğe bürünmüş: tıp-ayna-tıp. Zaten okula devam etmeyecek. Askerden sonra gelip, garajın bekçiliğini devralacak. Yani sadece babasının suretine değil, kaderine de ayna tutmuş. Faraç Amca, Halep’i çok özlemiş, gidip biraz akrabalarında kalacak. “Çok Türkü bilir. Arapça, Kürtçe, Türkçe; hatta turistlere İngilizce bile söyler.” Kendisinden bahsettiğimizi biliyor. İçinden yükselen mutluluk tebessümünün dalgaları, dudaklarına kadar vuruyor. Aynı akıllılar gibi, övülmeyi seviyor. Bizi takmıyormuş gibi duruyor ama, sahnesinde, karanlıklar içindeki seyircisine seslenen stêr gibi kabarıyor. Bakışları üstümüzden bir yerden geçiyor. Küçük Memo ve ben, devlet malzeme ofisi tipli masanın duldasında, kah başımızı uzatarak, kah duvara asılı çatlak aynadan onu gözlüyoruz. “Yavri, yavri, sen bağ ol ki ben bahçende gül olim Layık mıdır yanim yanim kül olim” Kompozisyon ödevim de öylece duruyor. Abimin gelmesine ramak var; ama Türkü güzel. Delinin sesi, küçücük kulübede kaç tur yapıyor bilmiyorum fakat, kamyonların gürültüsünü duymuyoruz. O kamyonlar ki, yokuşun ortasında ara gazı verdi mi, çatıya konmuş serçe titrer. “Çok şey biliyor. Her yeri gezmiş. Halep, Bağdat, Tahran. Eskiden zenginmiş.” “Niye delirmiş?” “Çok akıllıymış diyorlar.” Köstekli saati var. Köstek, bedeniyle yer arasında göbekli bir kavis çiziyor, aldığı nefeslere uygun, usul usul sallanıyor.

Sayfa 4


Sayfa 5

“Memo!” “Ne?” “Niye yerde uzanıyor?” “Hiç yükseğe oturmaz.” “Yavri, yavri, sen bey ol ki ben kapında kul olim Koy desinler bu da bunun kuludur” “Memo, ben gidiyorum. Daha ödev yapacam.” “Yapmadın mı?” “Yaptım, ama bu başka; ev ödevi.”


Bölüm 2 Kulübeden çıktım. Güneş, közü dağılmış ateş gibi büyümüştü. Annemle babam, gölgesi Mardin-Nusaybin yoluna düşen balkonumuzda oturmuş, bir şeyler konuşuyorlardı. Babam, belli ki cümlesini yeni bitirmiş, iki eliyle ceketinin iki yakasından tutup, ileri geri düzeltti. Annem bütün tartışma ve sohbetlerde olduğu gibi uzaklara bakıyordu. Beni görünce, geçeceğim yola baktı. Gözleriyle, beni, aldı karşıya geçirdi. Evimizin girişi arkadandı. Sokağa bakan demir kapı, sonradan yapma bütün kapılar gibi hacı yeşiline boyalıydı. Avlu kapısından içeriye girince, evin girişine kadar dar bir yoldan yürümeniz gerekiyordu. Yerler arnavut kaldırımı, sağ taraf üç dört ağaçlık küçük bir bahçeydi. Binanın kapısı antreye açılıyordu. Antre, komşunun evine; sağa, yukarıya basamak dayayan merdivense evimize, küçük bir sahanlığa çıkıyordu. Sahanlığın solunda, annemin bir türlü sevmediği daracık mutfak; mutfağın girişine yakın, Mardin’in susuzluğunu belgeleyen koca koca su küpleri; su küplerinin, ustaca, altına yerleştirildiği çatıya çıkan merdiven ve tam karşıda salon kapısı vardı. Salondan balkona geçtim. Susuyorlardı. “Anne, Faraç Amca’nın kulübesinde bir deli türkü söylüyor.” “Öyle mi? Deliye bakmaya mı gittin?” “Evet. Küçük Memo çağırdı. Anne, deli kocaman. Bir sürü elbise giymiş.” “Ne söylüyor?” “Babamın türküsünü!” Hiç farkında olmadan, muhteşem bir pas atmıştım. Annem için bu pası, kıvrak zeka ve diliyle gol yapmak işten bile değildi: “Oğlum, deli delinin türküsünü söyler, ne olacak.” Babam, annemden alabileciği en büyük iltifatı aldığından emin, gülümsemesini dudaklarında zor bela zapt etti. “Hangi türkü?” “Yavri, yavri... kuma kuşu” “Kuma değil oğlum, huma. Huma Kuşu.” “Baba hiç Huma Kuşu vurdun mu?” “Olur mu oğlum? Huma Kuşu vurulur mu?” “Senin baban peygamber, oğlum. Hiç günah işlemez.” Annemle babamın arasındaki cereyanı bitirmem gerekiyordu. Bunun için yapılması gereken en kestirme iş, açık pencerelerden birini kapatmaktı. “Anne, benim kağıt kalemim nerde.” “İçeriye koydum. Küçüğünki de orda. Siz bugün ödevinizi yapmadınız? Bak abiniz birazdan gelir.” “Bu sefer zor bir ödev verdi. Gelişimizi, yolculuğumuzu anlatacakmışız. Anne biz yolda ne gördük?” “Oğlum, ben arabada gözümü açabiliyorum mu!” “İbo’ya sorum bi’de. Nerde?” “Topa gitti.” “Topa mı? Ya beni niye çağırmadı?” “Oğlum, sen deliye gitmişsin ya.”

Sayfa 6


Sayfa 7


Bölüm 3 Birazdan; uzun burun, amarikan yapım, mekanik kol kapılı, oturumu rahat, askeri servis gelip, ağabeyimi bırakacak. Ağabeyim, elleri palaskasında, yolu kontrol ederken, Mardin, ovaya yıkılması diye, şehrin önüne dikilmiş sağlam bir destek gibi dimdik duracak. Önce sağa, sonra sola; karar verdikten sonra mümkün değil bir daha etrafına bakmadan, karşıya geçecek. “Karar her zaman verilebilen bir şey değildir. Ye verin, ya vermeyin; ama verdikten sonra onu uygulayın. En kötü karar, kararsızlıktan iyidir. Yazmak da öyle. Her şeyi yazmak zorunda değilsiniz, ama yazdığınıza karar vermiş olmalısınız, kararsız cümleler yazıyı dağıtır, bütünlük olmaz.” Kararlı kararsız kompozisyonu bitirmem gerek. Tamam, beğenirse 20 lira alacam; ama, şimdi parasında değilim. İbo da bir şey yazmamış. Belki biraz ona bakardım. Önce bir giriş, sonra gelişme ama illa telefon direkleri... Muhakkak bahsetmeliymişiz. Yol kenarında, halaya durmuş Diyarbekir oyun ekibi gibi duruyorlar ya, işte onları anlatmamız lazım. Nasıl söylemeli, nasıl tarif etmeli bilmiyorum? Mardin Taş duvarların serin gölgesinde gelin hüznü Kolonya, patates böreği, iskarpin kokulu şehir Annem’in başağrısı Çocukluğumun anlam eşiği Yardım et bana! Geldiydi... Herhalde, son kez anılarına bakmak için. Hacı sakallı, orta boy, etine dolgun bir erkek. Ev sahibimiz. Somyaya kuruldu. Rahattı. Ne de olsa kendi duvarları. Ağzı sarkmış ceket cebinden, koca bir nar ve küçücük bir çakı çıkardı. Çakıyla, narda küçük bir yara açtı. Baş parmaklarını yaraya soktu, tek tane düşürmeden, narı ikiye böldü: Bir parçası bizim, bir parçası onun gurbeti. İstanbul’a gidiyorlarmış. İki gurbetimizi toplasan bir sıla etmezdi; üzgündük. Mardin Bir ucu tugay Bir ucu alay Tugay Kızıltepe’ye bakar Alay’ımız Nusaybin Ötelerden kömür yüklü kamyonlar gelir Kasa kara, şoför kara, yol kara O yolun üzerinde, evimizin çapraz karşısında, meteoroloji istasyonu duruyor. İstasyonda Kırşehirli Salih Amca mesai görüyor. Salih Amca, sağı solu sarkmış, nekesin teki. “Ben Angara’ya yermi deyom, Angara mumkun değel yermi demeyo. Madem öyle, baha ne demağa soruyon?” Kağıt üzerinde şaka gib dursa da, yaşadığımız gerçekti. Ankara’nın Mardin için verdiği hava durumuna, sadece biz değil; durumu rapor eden meteoroloji memuru da inanmıyordu. Ankara, zaten, hep kafasındakini söylermiş; nereden bilecektik. Hanım, çocuklar Kırşehir’de. Masrafa girip getirmiyor. Ekmeği, karısından daha çok seviyor. Alnı secdede, gönlü huzur deryasında. Dünyayı ne yüreğine ne aklına yük ediyor. Haksız da sayılmaz, yaradanın olduğu yerde dünya, kula, ne tasa, ne keder, ne düşün, ne düş olsa gerekir. Bir tek, askerde, “ekmağın” içiyle ağzını silen komutan çocuğunu unutmuyor. Hayata duyduğu yegane öfke bu.

Sayfa 8


Sayfa 9


Bölüm 5 “İbo bak yine Horoz geçiyor.” 80’den üç adım ötedeydik. TIR’ın kasasına yerleştirilmiş, durmadan Mardin’i tavaf ediyordu. Zaten Mardin dediğin, git gel bir tanecik yol. Başkasını görmezdik, varsa Horoz yoksa Horoz. Salih Amca açık oy kullanacaktı. “Mılla Efendi” diyordu babama. - Çok da büyük bir tahrifat değil; “u” yerine “ı” kullanıyordu. “Bu Horoz, iyi ötecek.” Her horoz kendi küllüğünde ötermiş ya, o vakitler memleket baştan başa, paşaların küllüğüymüş; şimdiden biliyorum. Horoz, hem milliyetçi hem demokrat olmayı başardıktan sonra, Mardin’in gözünün içine baka baka ötüyordu. Fakat o da ne, Salih Amca yanlış ata oynamıştı. “Mılla Efendi, bunlar adam olmaz.” Adam olamayanlar, seçim sonrasında ufak tefek bir insanı sahneye çıkarmışlardı. Vaziyet müşküldü. En müşkül durumda kalanlardan biri, pek tabii, Salih Amca’ydı. Babam, bohçası sırıtında istediği aktara tezgah açarken, Salih Amca memurdu. Memurun iki karnı olur; biri devlete, diğeri hükümete bakar. Salih Amca hangi karnıyla doyacağını bilemediğinden, metoroloji müdürlüğüne rapor göndermekten ziyade, karnından gelen gurultuların hangi tarafa meylettiğiyle meşguldü. Çok sürmedi, o ufak tefek insan konuşmaların baş aktörü oldu. “Mılla Efendi, kul dediğin hata yapar.” Salih Amca, Horoz’un peşinden gitmekle, daha açığı, ufak tefek adamı görmeyerek hata yapmıştı. Tövbe edip, bala kondu.

Sayfa 10


Bölüm 4 Tek şey hariç, hiçbir şey yoktan var olmaz: Çocuklar top oynamak istedi mi, gerekirse, göğe saha sererler. Biz göğe değil, yamaca sermiştik. Topumuz, bayır aşağı gitmesin, gayya kuyusuna düşmesin diye, yarı saha, ama boyuna yarı saha top tepiyorduk. Sahamızın eğimi, takriben, yaşımızın iki katıydı. Dar alanda paslaşmaktan ziyade, uzun sahada depar atıyorduk.

“La oğlum o tarafa vurmak yok demedik mi? Kim getirecek şimdi?” “Gol olacaktı, ne yapim? Medresenin orda oynasak böyle olmaz.” “Bekçi kovuyor oğlum, bilmiyor musun?” Tartışacak kadar vardı. O topu, yuvarlandığı vadiden almak en az on dakika sürerdi. Kasımiye Medresesi’nin önü düzdü ama turistlere ayıp olur diye oynamamıza izin vermiyorlardı. Kasımiye Medresesi, kapılarını yıkmış, göz göz Mardin Ovasına bakıyordu. Sarışın, heybetli, taş, bakımsız bir yapıydı. Bütün tarihi turistik yerlerimiz gibi, tarihi soyulmuş, turistlere hıyar gibi hazır edilmişti. Bakımsızdı. Etraf kötü kokuyordu. Yine de toptan artan kalan kimi zamanlarımızda gidip sarı taşların serin gölgesine oturuyorduk. Ayaklarımızı balkondan bahçeye sarkıtır gibi, Mardin ovasına beşik sallardık. Acaba bu koca koca taşları nereden bulup getirmişler? Hem oraya nasıl kaldırmışlar? diye bir birimize sorular sorardık. Badem mevsiminde üst taraftaki sahipsiz bademleri mesken tutardık. Bu ağaçlar burada mucize kabilinde yeşermiş olmalılardı. Mayısla birlikte sarının hükmüne teslim olan Mardin’de yağmur, başka mevsim ve diyarlara göç edeli Mardin kadar zaman geçmişti. Bütün cümlelerimizi tükettikten sonra, sıra öğretmenlerimize gelirdi. Metin öğretmen, fencimiz, Ankaralıydı; yapabildiği tek espiri, “sürüngenlerin modaya uygun gömlek değiştirdiği”ydi. Ankara’nın Bala ilçesinden. Kısa boylu, ceket kravat, mutsuzdu. Futbolu sevmiyordu. Fransızca öğretmenimizin sevgilisi sarışın ve mutluydu. Futbolla ilgilenmiyordu. Beden hocamızın bıyıkları sarıydı. Sporu sevmiyordu. Sayfa 11


Bölüm 6 ‘ Bir araba teybiydi. Höparlörleri hatırlamıyorum. Al başa, sar başa çalıyorduk. Kaset O’nundu. ‘Band’a kaset dendiğini ilk O’ndan duydum. Gülümseyerek bakardı. “Büyüyünce ne olacaktım? Hangi takımı tutuyordum? Okulda güzel kızlar var mıydı?” Geç vakitler tugaya ulaşmış askeri şifreleri Ağabeyim’e getirdiği za-manlar, şifre çözülene kadar kapı önünde, askeri cipte beklerdi. Çay ve börek yollardı annem. Alışık bir durum değil. Er dediğin acıkmaz, üşümez, kaale alınmazdı. Annem alırdı. O kaset uzun bir süre bizde kaldı. Kayalıktaki kuş, kanadındaki gümüş; oturup derdini anlatış; Mısır’a gitmiş Leyla’ya yakarış; dönmeyen Gurbet Treni’ne sesleniş... Hepsini öğrendim. Kasetteki ses Mardin’in az ötesindenmiş; tanımıyordum. Çığlık çığlığa; keman yayı kadar sert, keman sesi kadar içliydi. Sonra büyüdü. Sesin şemsiye gibi kullanıldığını onda gördük; hem de ters. Su topladı şemsiyesiyle. Toprağa ilaç bir kaç damlayı da o götürdü. Götürdü şemsiyeyi Boğaz sularına kapattı. Mardin Kızıltepe yolu, Mardin’i indikten sonra, sola uzun bir kavis çiziyordu. Yolun sağ tarafı, hatırımda kaldığı kadarıyla uçurumdu. İşte o uçuruma yuvarlanmış askeri cipin içinde yalnızmış. Yine bir deşifre sonrası, direksiyonda son uykusuna yatmış. İstanbullu çocuk ölmüştü. Ağabeyim kaç zaman, iş dönüşü, mevsimden azad, üstündekilerle somyaya uzanır; bağrını açıp gözlerini tavana dikerdi. İnsan teni ve asker kaputunu, gözlerimi kapatsam, bugün dahi sahada üniforma gibi görürüm. Şairden bu yana biliyoruz, bütün ölümler vakitsiz; fakat o vakit nasıl varmıştı İstanbul’a? Hep düşündüm. İstanbul’un neresindendi acaba? Kimi zaman görüntü arşivimi yoklayıp, onda bir deniz arıyorum. Deniz, Mardin’e gelene kadar Anadolu bozkırında kayboluyor. Hem sonra Mardin susuz; Mardin bahar yağmurlarında bağ kuyusunda dehliz.

Sayfa 12


Bölüm 7

Çitlembik bilir misiniz? Çedene dendiği de olur. Yüksek Türkçesi Menengiç’tir. İlmi tarifinde, fazla boylanmaz yazıyor; fakat benim aklımda kalanı kocamandı. İstanbullu çocuğun öldüğü yolun üzerindeki bağlarda gördüm. Mayıs başı gibiydi. Bahar zoruyla boy atmış çayır çimen boynunu bükmeye başlamış, ortalık, sıcaktan bunalmış ot kokuyordu. Çitlembik henüz olgunlaşmamıştı. Kuş gözü misali yahut büyümemiş üzüm tanesi gibi ağaca dadanmış, tıklım tıklımdılar. Bağ arkadaşımın arkadaşınındı. Küçücük ve bakımsız. Susuz kuyuyu ilk orada gördüm. Kuyu dendiğine bakmayın, toprağın bağrına oda gömmüşlerdi. Bahar suları boşa gitmesin diye, toprağa gökyaşı çanağı oturtulmuştu. Tek damla su yoktu. Demek o bahar, yaza kalacak kadar gök ağlamamıştı. Çitlembikle yıllar sonra ODTÜ 1. Yurt’ta da karşılaştım. Dalından alınmış, “çıt çıt”, kahve cezvesinde yağına dolgun, kopkoyuydu. Kokladım, üfledim, içtim. Bağ dönüşü, niye bilmem, otobüs terminaline uğramıştık. Mardin Otobüs Terminali, tepeden okulumuzun çatısına, stada ve Kızıltepe yoluna bakıyordu. Bu tepe, maç günleri başta çarşı iznine çıkmış askerler olmak üzere, çoluk çocuk dolardı. Bir keresinde ben de o kalabalığın içindeydim. Konuşan herkes futbol uzmanıydı. Yakasını gevşetmiş, yaşı geçkin bir er, “Niye topu havalandırıyorlar ki! Bu havada yerden oynamak gerekir” demişti. Hava yağmurlu ve rüzgarlıydı. Karpuz çekirdeği satan seyyar satıcılar, tezgahları boşaltmış maça dalmışlardı. Önce bir bağrış duyduk, arkasından koşuşturma. Tablalardan biri taşından kurtulmuş yokuş aşağı gidiyordu. Tam merdivenin başında ulaştılar. Tablaya asılan çocuğun ellerini hiç unutmadım. O eller, nereye yapışsa orayı kurtarır. Tabla taşına çekildi. Bir dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi maça dalmıştık. Sayfa 13


Bölüm 8 “Gel hele gel! Mardin’e deniz gelmeden vapur gelmiş!” Kötü insanlar, ellerinde eski silahlarla çoluk, çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek kimi buldularsa öldürdüler. Geriye, hamile bir kadın kaldı. Kötülerin en kötüsü, bıçağını çıkardı; Mardin şehir stadının tam ortasında, bütün milletin içinde, kadını bebeğinden bıçaklayıverdi. “Allah belanızı versin, şerefsizler. Lan insan mısınız siz? Sizin var ya ...” Mardin Şehir Stadı’nın güney-batı kapısından beyaz, bakımsız bir atın üstünde; içindeki gençliği, mecburen yaşlılığına sarmış bir süvari amca göründü. Atın kuyruğu da amcanın boynu da dimdikti. Ardından bir atlı, bir atlı, bir atlı daha. Bunlar, bizimkiler; iyilerdi... Kötüler, bizimkileri görür görmez, sürüsüne kurt girmiş koyun gibi dağılıverdiler. “Duruuun” dedi kötülerin en kötüsü. Kötüler durdu. “Dönüüün” dedi aynı kötü. Kötüler döndü. Toprak sahada, mübalağa cenk olundu. Yangın, yıkım, acı, mağlubiyet, zafer derken, işte huzurlarımızda Bandırma Vapuru...

Mustafa Kemal Paşa, pencerde bir el. Evet, evet, el paşanın eli. İnsan paşasının elini tanımaz mı? Hepimizi selamladı. İyiler, yekiti; kötüler bedbaht oldu. Anadolu sathında, cumhuriyetin güneşi doğdu. Cumhuriyet Ortaokulu’nun talebeleri, kısa pantol, kısa gömlek yürüyüşe geçti... Kurtulduk, kurtulduk. Kahrol düşman, al sana bomba! Bandırma Vapuru şeref turu attıktan sonra, sahayı terk edip gitti. Tören dağıldı, stadın her tarafı insan doldu. Benim derdim başka; gözlerim kalelerde. İlk kez gerçek kaleye geçtim. Burada kelecilik yapan çılgın, buraya gol atamayan beceriksiz olmalı... O çocuk, 19 Mayıs provaları esnasında, şu kulübenin altında kaldıydı. - Hemencecik de tamir ettiler. - Cenazesi, arı oğulu gibi geçti evimizin önünden. Tek erkek çocuk; fakat, o zaman tek çocuk deniyordu. Arkasından ağlayan kızkardeşleri, ölümden duyulabilecek en büyük acı ve utancın içindeydiler. “Öğretmenim, niye ölmüş?” “Kulübe çökmüş çocuklar. Yedek kulübesinin bile malzemesinden çalmışlar, varın gerisini siz düşünün.” Biz bir şey düşünmedik. O, sınıfın duvarlarında gözlerini gezdirdikten sonra, “Serbestsiniz.” dedi. Sayfa 14


Bölüm 9 Mardinspor’un formasını hatırlamıyorum. Zaten saha ve üst baş toz topraktı. Malatyaspor o sene birinci lige çıktı; hem de ne çıkma! Altı sıfır yendilerdi Mardin’i. Halit, bağlamanın alt teli gibi ince ve gergin, Mardinspor kalesinde ilk kez el etti: “Beni değiştirin.” Değiştirdiler. Malatya’da Oktay ileride gol yazıyor; Çetin, kalede kitap okuyordu. O sene zaten, kaleciye lüzum kalmamıştı. Sonra dünyanın en güzel kurası çekildi. Federasyon Kupası elemeleri için şehre Trabzonspor geldi. Şenol kalede, göğün boşluğuna şutlanmış topları kurtarıyor; ufacık ve hep kibardı. Stada bakan okulumuzun pencerelerinde gözlerimizi bırakmış, öğretmene kör bakıyorduk. Elimizde olsa, sıraları doksan derece sağa çevirip, gözlerimize kavuşacaktık. Sahanın anca yarısı görünüyordu; olsun, gerisini Mehdi anlatırdı. Mehdi, kimsesizler yurdundan, ufacık bir oğlandı. Tek satranç oynayabilenimiz o; “kale, efendi efendi yoluna düz giderken, filler, kıçlarının büyüklüğüne bakmadan çaprazlık yapıyorlar(mış).” “Oğlum çok basit. Bak Halit hiç yerinden kıpırdıyor mu? Demek, Mardin karşı ceza alanı civarında. Geliyorlar. Halit, geri geri, hafif ön eğilmiş gidiyor. Hızlı geliyorlar. Of of of, Halit ne yapsın? Ordan şut çektirilir mi? Kesin stoperin hatası.” “Stoper?” “Oğlum siz de hiçbir şey bilmiyorsunuz.” “Önünüze bakın. Tarbzon gelmiş de ne olmuş? Herifler para kazanıyor, size ne?” Türkçe öğretmenimiz, Türkçe’ye yapılmış sarışın, sevimsiz, erkek bir hakaretti.

Sayfa 15


Bölüm 10 Bir kadının en çok … yüzü tabii.

Ne güzeldin! Evden çık, biraz yürü; tık tık tık, merdiven bitiminde sola dön, pencereden satış yapan bakkalı hatırladın mı? Ekmeği alıp döndüm mü, kapın karşımda dururdu. Eğer şansım var da sen kapıdaysan, karşımda dünya olurdu. Başında yazma, yazmanın kenarı işlemeli, gözlerin buğulu; kalıbımı basarım, sen de iç mülteci. Yüzün, genellikle beyaz olurdu. Beyazın deryasında yer yer, burnunu zor bela sudan çıkarmış dağ zirveleri. Kim bilir içinde hangi derdin dağı vardı. Yine de serin bakardın. Yaz sıcağında, poyraz esintisine denk gelmiş gibi ferahlardı insan. Bana, çocuğa bakar gibi bakardın. Ben sana, çocuğun baktığı gibi bakmazdım. Önce yazmanı alırdım başından. Saçların ne renkti bilemedim. Fark etmez. Sisi dağılmış orman gibi çıkardın ortaya. Şehrin bütün binaları yeşile batardı. Biz, bir masaldan diğerine atlarken, ben büyür, sen hep aynı yaşta kalırdı. Ömürlerimiz birbirine değdiğinde, elimi uzatırdım. Elim ağaca keser, cümle orman biz olurduk. Ben küçük değilim, n’olur sen de küçül. Küçül birlikte taşıyalım şu ekmekleri. Bir somunun içine girelim. Göz göz olmuş hamurda, bir çift gözümüz olsa neye yetmez? Demezler mi samanlık, aşıklara derya. Ekmeğin içinde seni severdim. Ne zaman yere düşsen, öpüp başıma kordum. Hadi. Bak elimde ekmek üstü ciklet. Bozuğu yokmuş. Tüm bakkalların ortak lisanı. Cikleti sana vereyim. Sen de öp beni. Öp hadi. Milletin içinde olmaz deme. Milletin içi kötü. O vakit, kapayalım gözlerimizi. Bütün Mardin kapansın. Uzat dudaklarını. Dudaklarımla görürüm seni. Yine de olmaz dersen, yazman bende kalsın. Kalsın, bir ömür, gelin koksun boynum... Sayfa 16


Bölüm 11 Zürich’ten Avusturya’nın Linz şehrine gidiyoruz. Railjet, İnnsbruck girişinde saatte 150 kilometre hız yapıyor. Masalı koltuklarda Hare Dize, her türlü performansı sınırında, dışarıya bakıyor: “Anne, ağaçlar niye devriliyor?” 28 yıl önceye gidiyorum. Kör kamyonun şoför mahallinde Bir çift çocuk far Yolu arıyorum. Kömürhan Köprüsü İğdenin dalı Kırılsa memleket bölünür. Sağım bozkır Solum bozuk Altım Fırat. Telefon direkleri Tel omuzda halaya durmuş Terse akıyor. Bir, ‘ki, üç, dört Bir, ‘ki, üç, dört Asker taşmış ülkeye Cümlemiz dert. İçime Ta içime kaçmış çocukluğum Kaya çatlağından Fırat’ın yüzüne vuruyor. Fırat’ın yüzü Şimdi burda İnn ırmağı turkuaz akıyor. Turkuaz, Passau’da Tuna’ya Karadeniz Karadeniz Sen yarasın Bense Deniz. Bitiriyorum Değilse yolum Varna’ya varır Ki “Yanar elleri”m Yanmak Nazım gibi olmak Nazım gibi şehri uzak İstemiyorum.

Mardin, Ekim 1983 - Zürich, Ekim 2011

Sayfa 17


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
Telefon Direkleri by Hasan Sever - Issuu