Korsan Marcos Korsan Marcos - Prenses ørene - Battal (ve 21. Asırdan Gelen ønsan) Diyalo÷unun Tahrifatsız Hali
Hasan Sever
1
“Yolsuzluk artarsa, saray büyür.“ Korsan Sözü
2
1. Bölüm
Paramparça
3
Resmi Tez için bakınız: http://www.youtube.com/watch?v=xYA4Zthx27s Yer, Baúkorsanlık Gemisi’nin kabul odasıdır. Korsan Marcos, Gemi Komutanı ve köúede Vakanüvis bulundu÷u halde, Prenses ørene, babası Antuan tarafından kolundan tutulup huzura getirilir. Kızını siyasi hesaplarına kurban eden baba, karúılı÷ında Türklerle savaúmak üzere Korsan Marcos’un deniz gücünü ister. Pazarlık bu minval üzeredir ama tarih, baúka bir vadiye akar. øúte o vadi: Korsan Marcos: Prenses ørene Hazretleri, gönül deryama, deúti döúüme hoú geldiniz. Biliyorum, bir Türk’e gönül vermiú durumdasınız; itirazım yok. Gönül bu... karıúmaya gelmez; fakat sizi temin ederim, sevdam, bütün siyasi hesapların ötesindedir. Gördünüz. Demincek sizi buraya getiren babanız; size, postacının adrese teslim etti÷i herhangi bir pakete gösterdi÷i özeni dahi göstermedi. Ama ben öyle de÷ilim; sizi seviyor, önemsiyorum. Prenses ørene: Yorgun ve úaúkınım. Korsan Marcos: Ha ha ha. Lütfen kötüye yormayın. Öfke yüklü gülüúüm, tarihin cilvesinedir. Ve biliyorum, üstümüzdeki psikolojik harekat büyüktür. Hakkımda fena düúünmenizi yadırgamıyorum; ama isyanımdan ve sevdamdan da vazgeçmeyece÷im. Kati bir karara varmadan önce, bir parça olsun kalbimi ve onun sözcüsü olmuú dudaklarımı dinlerseniz, dünyanın en bahtiyar bahriyelisi olurum. Acele olsun istemiyorum. Acele iúin karıúanı çok olur. Bekleyin. Ruhumun beslendi÷i suları seyredin. Rüzgarı döúünüze alın. Yelkenlerim yırtılıp çürüse, dalgalar bedenimi kimsesiz kıyılara sürüklese de, acele etmem; beklerim. Prenses ørene: øsa aúkına neler söylüyorsunuz? Bu sözleri, geçen yaz, 4
misafir prenses olarak üç ay geçirdi÷im Habsburglar’ın sarayında bile duymadım. Korsan Marcos: Habsburglar’ın sarayı ha? Ah o güzel úehri, ùehri Seher’i kanı bozuklara verdiler ya, içim yanıyor. On4, 10beú yıldır, canını almadıkları sokak, cadde kalmadı. Köstebek misali her tarafa alt geçit kazıp, olur olmaz yerlere leylek yuvası gibi üst geçit kondurdular. Lütfen, kabalaútıysam ba÷ıúlayın, fakat haksızlık oldu mu kendimi tutamıyorum... Alplerin gürbüz çayırıyla beslenmiú herhangi bir Milka ine÷ini alıp o koltu÷a oturtun, e÷er daha çok yakıúmazsa, yelkenlerimi keserim. Heyhat... Hala aynı yerde mi? Tepede, úehre hakim; fitnenin, fesadın merkezi. Torpil, adam kayırmaca, úövalye imtihanında yandaúlara cevap anahtarı da÷ıtma. Lütfen daha fazla onlardan bahsetmeyelim, içim kaldırmıyor. Prenses ørene: Evet ama çok büyümüú. Saraya, son dört yılda, sa÷lı sollu iki büyük bina daha katmıúlar. Kabul odaları, yortu için büyük çadırlar, yemyeúil bahçeler, laleler, sümbüller, havuzlarda kırmızı balıklar; görseniz tanımazsınız. Korsan Marcos: Saygıde÷er, kainatın en güzel dilberi, bu dediklerinize hiç úaúırmadım. Bir korsan sözü, “Yolsuzluk artarsa, saray büyür” der. Biz niye kendimizi sarı bozkırdan, lacivert sulara vurduk? Asırlar sonra, Constantinopolis’in Fanarion’una forma olmak için de÷il elbette! Korsanlı÷ımız, lakabımızdır; lakin haksızlı÷ımız yoktur. Biz ki, “okyanusun en ıssız dalgasına düúmüú bir kibrit çöpü”nün hesabını sorarız. Prenses ørene: Tanrım! Çok hızlı bir diyalog oldu. Duygularım param parça. Ben sizi çapulcu, ırz düúmanı, zorbanın teki sanıyordum. ùimdi ama... Aman tanrım, ne oluyorum? Korsan Marcos: Kendinizi, güzel canınızı yormayınız lütfen. Türkler, “kiúi kiúiyi, kendi gibi beller” der. Size beni anlatanlar, belli ki bu 5
kavramlarda kayık yüzdürüyorlarmıú... ùimdi... Sizi daha fazla yormadan, odanıza aldıralım. Ben, e÷er müsaade buyurursanız, dü÷ün hazırlıklarını baúlataca÷ım... Prenses ørene, úaúkınlıktan oldu÷u yerde çakılı kalır. Korsan Marcos, gemi komutanına döner, Korsan Marcos: Civar köyleri dolaúın. Toprak a÷ası, mütegallibeye acımayın; bütün depolarını boúaltın. Fakir köylü, emekçiye nezaket gösterin; ellerinde ne kadar fazla úarap, yiyecek ve konfeti varsa satın alın. Cimrilik ve pazarlık yapmayın. Prenses’e dönerek, Korsan Marcos: Prenses hazretleri, bilmezsiniz, bunu anlatmamıúlardır, ben pazarlıktan nefret ederim. Pazarlık, úarkın en büyük ikiyüzlülü÷üdür. Tekrar gemi komutanına döner, Korsan Marcos: Evet! Köylü bir derse, iki; iki derse dört verin. Herkesi ça÷ırın. Çoluk, çocuk, genç, yaúlı; bilhassa Türkleri davet edin. Nazlıdırlar, hemen “he” demezler, ısrarcı olun. Yine Prenses’e dönerek, Korsan Marcos: Biliyor musunuz Prenses Hazretleri, úu Türkler, çok nazlı insanlar. Aúık usandırır kabilinde nazlanır, lakin piste çıktılar mı durdur durdurabilirsen. Aslında dü÷üne bayılırlar. Davul-zurna çalın, peúinizden sefere çıkarlar. Çok dostum var, iyi insanlardır. 6
Tekrar gemi komutanına döner Korsan Marcos: Unutmadan, Tırúık yeme÷i mutlaka yapılsın. Co÷rafyamızın en eski dü÷ün yemeklerindendir, köklerimizden kopmayalım. Komutan çıkar. Korsan Marcos, Prenses’le baú baúa kalır. Prenses ørene: Tanrım, bu kadar detayı, bir erkek olarak aklınızda nasıl tutuyorsunuz? Bizde erkekler; yemek, içmek, ava gitmek ve yataktan baúka bir úey düúünmezler. Korsan Marcos: Açık denizler Prenses Hanım, açık denizler. Hava attı÷ını fark edip, cümlelerini yeniden tanzim eder. Korsan Marcos: Zihnimi açan, zerresinde tuz taúıyan úu rüzgardır; fakat saray soytarıları ondan kaçmak için duldalara sı÷ınırlar. Sı÷ sular, duvar dipleri, saray lokantaları, baúkent lobileri insanı köstebe÷e çevirir. Ve köstebekler, Prenses Hazretleri, kördür. Prenses ørene: Aman tanrım! Köstebekler kör müdür? Korsan Marcos: Bakın, yüzümde hafif bir tebessüm belirdi. Bu, maalesef, güzelli÷inize tezat, içinde yüzmeye çalıútı÷ınız kültür deryasının kum dolmuúlu÷unadır. Yanımda kalın Prenses Hazretleri, size belki aúk veremem, ama sizi, dünyayı anlama huzursuzlu÷una erdirebilirim. Kapı çalınır. Gemi komutanı kapıdan, Aúçıbaúı’nın bir maruzatı oldu÷unu bildirir. Korsan Marcos, eliyle gelsin yapar. Aúçıbaúı süklüm püklüm içeri girer. 7
Aúçıbaúı: Efendim, menüde Tırúık da olsun istemiúsiniz; fakat bu yeme÷i bilmiyorum. Türk dostlarımı aradım, onlar da bilmiyorlarmıú? Korsan Marcos: Yazıklar olsun! Hangi mutfak mezunusun sen? Aúçıbaúı: Beynelmilel; fakat bitirme tezim Akdeniz. Korsan Marcos, Prenses’e dönerek, Korsan Marcos: Git gel, Akdeniz yani. Bakınız, Prenses Hazretleri, bu ça÷da bir Fach ødiot. Bunun, evlerden uzak, bir de 21. asrını düúünün. Adam Akdeniz’i biliyor, fakat onun bir çentik üstünden habersiz. Aúçıbaúına dönerek, devam eder, Korsan Marcos: Sen úimdi Kömbe de bilmezsin? Varsa yoksa kereviz, de÷il mi? (burada, manzum úeklinde yazılmıú bir bölüm okunamıyor bn) Akdeniz’e boyun uzatmıú úu kısra÷ın, her gün kereviz yedi÷ini mi düúünüyorsun? Aúçıbaúı: Efendim, Prenses Hazretleri’nin yanında beni çok ezdiniz. Korsan Marcos: Öyle mi? Çok mu zorunuza gitti? O halde Tırúık için niye Türk dostlarını arıyorsun? Bilmiyor musun o bir Kürt yeme÷i. Çık, bir Kürt bul, sana ezberden tarif versin. Aúçıbaúı: Fakat nasıl olur? Anadolu Türk diyarı, Kürdü nerede bulaca÷ım? Korsan Marcos: Hele hele! Kömbeyi bilmez ama resmi tezi bilirsin. Kıyı úeridi, orta sınıf Kürt dolu; fakat kimliklerini saklı tutuyorlar. ønternet’ten Beytocan’ın son albümünü indir. Unutma, Beytocan’ı arayıp hesap numarasını al; hırsızlık yapmıú olmayalım. Kıyı kahvelerinde, kahvecinin müsaadesini alarak, bir müddet çal. Kim çayını so÷utursa bil ki Kürttür. Çevreye belli etmeden yanına otur, rızasıyla, tarifi alıp gel. Ayrıca, bu 8
detaylarla beni daha fazla meúgul etme. Git úimdi! Dertli baúıma, bir de Kürt sorunu çıkarma, sonra çözülmesi asırları bulur. Bak, misafirim var. Ve bütün sorunlar ona feda olsun. Aúçıbaúı, içeri girdi÷inden daha periúan bir halde çıkar. Korsan Marcos: Prenses Hazretleri, úimdi siz durumu abarttı÷ımı sanacaksınız, ama de÷il. Evet kabul ediyorum, diyalo÷u yazan hayranım; fakat sizi temin ederim çıkar ortaklı÷ımız yok. Gördü÷ünü yazıyor, ne diyebilirim? Prenses ørene: Esas ben ne diyebilirim? Gönlümü bir battala, aklımı bir korsana kaptırdım, Param parçayım. Korsan Marcos, içinden, “ønatla yanlıú yazıyorsun! ‘Paramparça’ bitiúik yazılır, vakanüvis efendi” dedikten sonra, Korsan Marcos: økidir bu kelimeyi kullanıyorsunuz. Müslüman olsam Allah size söyletiyor derdim; fakat kim söyletiyorsa güzel söyletiyor: Paramparça. Tıpkı evrenimiz gibi. O gövel baúınızı kaldırıp yukarıya bakın; úaire úiir, aúı÷a maúuk, abdala ayan olan güzellik, aslında bir parçalanmıúlıktır. Asırlar sonra buna, Büyük Parçalanma diyecekler, biliyor muydunuz? Prenses ørene: Kuzum, siz beni buraya izdivaca mı, yoksa cahilli÷imle taúkala geçmeye mi getirttiniz? Korsan Marcos: “Taúkala?” yeni bir kelime, ilk kez duyuyorum. Gördünüz mü, bir kelime ö÷rettiniz bana. Bilir misiniz, size kaç yıl borçlandım? Ayrıca, biz cehaletle savaúırız, onunla “taúkala” geçmeyiz. Nasıl, cümlede do÷ru kullanabildim mi? Hem bir Çin atasözü, “baúkasının cahilli÷iyle dalga geçen, kendi cahilli÷ini göremeyendir” der. 9
Prenses ørene: Lütfen! Daha fazla devam edemeyece÷im. Söyleyin tanıdı÷ınıza bu diyalo÷u bitirsin, zaten sizi çok az anlıyorum; posta, paket, psikolojik harekat, büyük parçalanma, torpil, yandaú, Fach ødiot, ønternet ve daha bir sürü úey. Nedir bunlar kuzum? Korsan Marcos: Kendinizi, güzel canınızı üzmeyiniz. Bunlar gelece÷in kavramları. Günlük hayatta hiç ihtiyacınız olmayacak. Siz úunu bilin yeter: Korsan Marcos kurban olsun size. Korsan Marcos, vakanüvise döner, eliyle “cut” iúareti yapar... Zürih, 26 Eylül 2011
10
2. Bölüm
Bir Derdim Var
11
Resmi Tez için bakınız: http://www.youtube.com/watch?v=tEf60DKXHpU Diyalog tamamlanmıú, Vakanüvis dıúarı çıkmıú, Korsan Marcos Prenses ørene’yi odasına buyur etmiúken, Prenses, çok önemli bir úeyi unuttu÷unu fark eder, Prenses ørene: Yüce tanrım! Koca diyalogda bir kez olsun Battal’ın ismini zikretmedik; oysa, eli kula÷ındadır. Korsan Marcos: “Eli kula÷ında!” Aman tanrım, ne güzel úeyler duyuyorum sizden. Her an gelebilir anlamında de÷il mi? Prenses, boú gözlerle, Korsan Marcos’a bir miktar baktıktan sonra, Prenses ørene: Evet! Her an gelebilir ve ben, onun karúısına bu parçalanmıúlıkla çıkmak istemiyorum. Korsan Marcos: Kendinizi, güzel canınızı üzmeyiniz. Birinci diyalo÷un gayesi zaten bu parçalanmıúlı÷ı yaratmaktı. Susarlar. Korsan Marcos: Prenses Hazretleri... ùurada baú baúayız. øfúa edilen hikayemiz sizce de çok düz de÷il miydi? Prenses ørene: Düz derken? Korsan Marcos: ùöyle ifade etmeye çalıúayım: 3 sayısı tamam! Edebiyat ve savaúta mühim olan tek sayılardır. Dengede savaú çürütür; dengede hikaye bıktırır. Siz Battal’ı, Battal sizi seviyordu. Bu durumda ben, hikayede yan cümle bile olamıyordum. Asıl úunu iúlemek gerekmez mi? økimiz sizi seviyoruz; ve maalesef, düúmanız. Sizse aramızda 12
kararsız kalıyorsunuz. Bir deniz gibi düúünün kendinizi, ki çok güzel bir denizsiniz, yer yer derin koylar, kimi yerlerdeyse yalçın kayalara dalga sürüyorsunuz. Burada mühim olan kimin koy, kimin kaya oldu÷u de÷il; her ikisine de kıyı oldu÷unuzdur. Gelsin Battal, konuúalım. O da ana kuzusu, canına kastedecek halimiz yok ya. Prenses ørene: Fakat nasıl olur? Bu mutlu bir hikaye olmaz ki! Korsan Marcos: Mutlu mu? Hangi hikaye mutlu biter Prenses Hazretleri? Bir madalyonun en az iki yüzü yok mudur? Prenses ørene: Var mıdır? Korsan Marcos: Vardır Prenses Hazretleri, vardır. Siz mutlu olursunuz, anti-siz mutsuz olur. Nasıl söylenir? Mutsuzluk da.... Prenses ørene: … Hayata dair. Korsan Marcos: Budur! Kastım, durumdan vazife çıkarmak de÷il; asla olamaz. Lakin birbirimizi tamamladı÷ımızı düúünüyorum. Çok hoú bir diliniz var. Okuyor olmalısınız? Prenses ørene: Maalesef... Tek sayfa çevirmeye mecalim yok. Bütün bildiklerim, saraydaki edebiyatçımızdan kalma; zaten talebelik yıllarımdan aklımda silüeti, dilimde sözcükleri kalan yegane hocam odur. Ona da yazık ettiler. Korsan Marcos: Sanırım, istemeden bir yaranızı deútim. Özür dilerim. Prenses ørene: Rica ederim. Prenses ørene, oda duvarına de÷il, sonsuz bir yazıya bakıyormuú gibi, gözlerini kısıp, uzaklara dalar. Prenes ørene: “Seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi ben paltomun yakasını kaldırmıú perondaydım 13
peronda benden baúka da kimseler yoktu durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri” Korsan Marcos sırası gelmiú gibi devam eder, Korsan Marcos: “perdesi aralıktı genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada saçları saman sarısı kirpikleri mavi kırmızı dolgun duduklarıysa úımarık ve somurtkandı Prenses ørene: “üst ranzada uyuyanı göremedim habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres” Korsan Marcos: “Bilmiyorum nerden gelip nereye gitti÷ini” Göz göze gelirler... Korsan Marcos, Prenses’in gözlerinde ilk kez duygu tomurcu÷u görür. Okumayı keser, “Nazım’ı, duygularıma alet etmemeliyim,” diye düúünür. Prenses ørene: Yüce øsa, o ne güzel andı! Dizelerin arasına eridi÷imi hissetmiútim. Fakat sevincim çok sürmedi. Onu, “Saman Sarısı”nı okudu, “saraya isyana teúvik” ettirdi diye, apar topar zındana attılar. Bir daha haber alamadım. Susarlar. Prenses ørene: Nazım’ı tanıyorsunuz! Korsan Marcos: Korsanlı÷ımın Hikmeti’dir. 14
Baúını öne e÷er. Aya÷ıyla yerde bir úeyler arıyormuú gibi eúelenir. Gözleri yerde devam eder, Korsan Marcos: Prenses Hazretleri, bu co÷rafyada, karada eúkıya; denizde korsan olan, Nazım’ı bilmezse haydut olur. Prenses içinden, “bilse her sarayda haydut diye anıldı÷ını, üzülür mü acaba?” diye düúündü, Prenses ørene: Prag’a gittim. “Ya÷murlar içindeydi Prag.” Habsbuglar’ın sarayına yakın zaten. Hangi sokak, hangi çeúme, hangi bina; hangi dizeye ilham verdi diye diye gezdim Prag’ı... Hem, “gez dünyayı gör Prag’ı” demiúler; görmek lazım. Korsan Marcos: Prag, Kafka’nın, isyanımı en iyi yazan kiúinin de úehridir. Prenses Hazretleri, o sözü Türkler, “Gez dünyayı, gör Konya’yı” diye tercüme etmiúler; güzel de etmiúler. øúte, medeniyet do÷urganlı÷ı bu. Son zamanlarda garbi bir úarlatan ve úarki bir cahil, medeniyete dair ileri geri laflar ediyorlar; bilmem farkında mısınız? Prenses, Korsan Marcos’a, ilk diyalo÷un ilk cümlesinden beri, düúmüú oldu÷u “bilmezlik kuyusundan,” kem talihine ah edip; gö÷ün mavisine, iç geçirerek bakan talihsiz Yusuf gibi bakar. Korsan Marcos, Prenses’e bakmadı÷ı için, bu anı kaçırır, Korsan Marcos: Medeniyet, insana benzer; zaten do÷a ürünüdür. Nasıl insanlar iliúkilerinde yıkıcı, yaratıcı, üretken, kısır, úiddetli, müúfik olurlarsa medeniyetler de kendi aralarında böyle davranırlar. Onların ne ittifak ne de çatıúma gibi dertleri vardır. Gün gelir biri di÷erini tüketir. Gün gelir ikisi birden tükenir. Gün gelir o tükenmiúlikten yepyeni bir cümle 15
oluúur. Gün gelir o cümle, köpüklü dalgalarla, atlasın di÷er kıyısına ulaúır. Ama hesap yok, ama kitap yoktur. Homeros’la Nazım’ı düúün. Daha beriye gel, úu pencereden kıyıya bak. Ne görürsün? Dalga mı kıyıyı, kıyı mı dalgayı döver? Korsan Marcos’un son sorusu, tahta döúemede, ıssız bir kıyıda, ıssız bir kayanın, ıssız kovu÷unda kaybolan, ıssız bir dalga gibi kaybolur. Sessizlik olur. Her ikisi de kendi dünyasına dalmıútır. Sessizli÷i, kapının çalınması bozar. øki baú o tarafa dönmüútür ki içeriye Battal girer. Korsan Marcos: Battal, civan mert düúmanım hoú geldin. Battal, adımını derin bir suya atmıú gibi, odanın a÷ır havasına batıverir. Prenses’le Korsan Marcos, aralarında mesafeli bir uzaklık oldu÷u halde, ayakta ve sanki, çok koyu bir sohbetin ortasındadırlar. ùaúırır. Battal: Hoú gördüm. Prenses ørene, aúkına halel getirmiú hissiyle, baúı önde, hemen ötedeki koltu÷a kendini bırakıverir. Yüzü yerde, aklı Battal’da, nefessizdir. Korsan Marcos, Battal’ın yanına kadar gider ve elini uzatır. Battal, gözleri Prenses ørene’de oldu÷u halde uzatılan ele icabet eder. Korsan Marcos: Seninle düúman olmak, tarihin haneme yazdı÷ı en büyük haksızlıktır. Battal: Bir korsandan beklenmeyecek a÷ırlıkta cümle oldu. Korsan Marcos: Cümlenin a÷ırlı÷ı, söyleyenin de÷il, onu anlayanın marifetidir.
16
Battal, ilk kez Korsan Marcos’a bakar. Onu öldürmeye gelmiútir. “Bu mesafeden düúmanlık, hastalıklı insanların karıdır” diye düúünür ve girmek istedi÷i cengi öteler. Korsan Marcos: Ama biliyorum, seninle düúmanlı÷ımız, Prenses ørene’ya duydu÷umuz aúkın ötesinde temellere sahip. Katılır mısın bilmem fakat sen düzenin, bense o düzencinin peúindeyim. Sen içindeki korsanı, bense içimdeki battalı öldürdüm. Hangimiz masumuz? Battal: Masumiyet! Filmi çekildi, úarkısı yapıldı. Hiçbirimiz masum de÷iliz, lakin düzensizlik düzen de÷ildir Marcos. Korsan Marcos: Ben zaten, düzen peúinde de÷ilim Battal. Battal: O halde do÷aya aykırısın. Bak etrafına, düzensiz ne görüyorsun? Korsan Marcos: Sıkı bir polemikçi oldu÷unu söylemiúlerdi; úaúırmadım. Fakat soruna úöyle bir yanıt vereyim: Bana düzenli bir yapı göster. Battal: øúte, ikimiz. ùu oda, koltuklar... Birden Prenses’in yerinde olmadı÷ını fark eder, halbuki kafasındaki en büyük düzen örne÷i Prenses ørene’dir. Marcos, boúluktan yararlanarak söze girer, Korsan Marcos: Güzel düúmanım, büyük bir yanılgı içindesin. Sen, ben, úu duvarlar; hiçbir úey düzen içinde de÷il. Bak, koca derya, nasıl da sallanıyor. Düzen mi úimdi bu? Battal: Gördü÷ünü, fazla küçümsüyorsun. Duvarlar, derya belki ama insan düzendir. Tarihi yapan, ona úekil veren düzendir. Korsan Marcos: Abartıyorsun! Bir insan ne yapabilir? Sizin güzel bir sözünüz var: Ateú olsan cürmün kadar yer yakarsın. Battal: Fakat o ateú ormanı tutuúturursa gör ne olur. Bir kıvılcım, gün gelir dünyayı patlatır. Misal, Kelebek Etkisi. 17
Korsan Marcos: Hoú örnekler; ama yetmez. Yanan, orman; patlayan, dünya; kopan, fırtına, bunu niye baúka úeylere mal ediyorsun? Battal: Mal etmiyor, özneyi gösteriyorum. Korsan Marcos: Fail ha! Hayat, düzgün kurulmuú cümle mi ki, özne hep baúta bulunsun? Bunun devri÷i, pasifi, gizlisi, sözlüsü var. De÷il mi? Battal: Evet ama, çaban ne için? Bak, gelirken gördüm, bir ordu insan toplamıúsın. Herhalde Hoúgin oynamak için de÷il. Korsan Marcos: Hoúgin? Battal: Bizim orada çok sevilen bir iskambil oyunu. Korsan Marcos, “sen de mi?” dercesine gülümser. Elleri arkada, sa÷a sola volta atmaya baúlar. Battal gözleriyle onu takip etmektedir. Korsan Marcos, yine elleri arkada, bacakları hafif açık durur. Çaprazdırlar. Korsan Marcos: Hoú, Hoúgin için bir araya gelmiú olsak çok hoú olurdu ama úimdi de÷il... Bu kadar insanı ben toplamadım; kendileri toplandılar. “Bir derdim var” dedim; me÷er derdi olan çokmuú. Anlayaca÷ın derttir bizi bir araya getiren; zaten baúka türlü nasıl olur? østersen tecrübe edelim. Haber sal arkadaúlarına, “gelin, felekten bir gece çalalım” de. De de gör bakalım, kaç kiúi geliyor. E÷lenceye bile insan toplayamazken, lacivert suların dalgasına nasıl insan toplanır Battal? Battal: Sıkı vuruú oldu. Fakat bu insanların çetelesi senin defterinde tutulur. Korsan Marcos: O da düzenin manipülasyonu. Battal: Marcos, bu diyalog nereye gider? ùu odaya girdi÷imden beri, sanki bir ben varım benden içeri. Her úey de÷iúmiú... Senaryo, yönetmen, ıúıkçı, çaycı, malzemeci... Korsan Marcos: Burada ikimiz varız; bir de tarih. Ne güzel de÷il mi? Kendimiz olmak için her úey müsait. Baúkasına konuúmuyor, baúkasına 18
oynamıyor, baúkasına düúünmüyoruz! Varsa bir yanlıú, düzeltmeye gayret ediyoruz, fena mı? Battal: Öyle mi dersin? E÷er öyleyse, gayesi nedir bu hayatın? Korsan Marcos: Gayeyi sormamak. Battal: Belli, baútan yanlıú kurgulanmıú. Bu diyalo÷un evveli nerede? Korsan Marcos: Yanında cep var mı? Battal: Var. Korsan Marcos: Kontürlü, abone? Battal: Oca÷ın yıkılmaya Marcos, kontürle sefere mi çıkılır? Elbette abone. Üstelik örtülü hesaptan. Battal, cepkeninin cebinden, henüz jelatini sökülmemiú Ayfon’u çıkarır, Marcos’a uzatır. Marcos, aleti büyük bir sevinçle eline alır. Evirir, çevirir, okúar. Korsan Marcos: ùifre? Battal: 3434 Korsan Marcos: Biliyor musun? Bir parçası sizin oradan. Senin Serdarlıktan. Battal: Kimin? Korsan Marcos: Kimin olacak, elmacının. Ayfon’un arkasındaki ısırılmıú elmayı gösterir. Battal: Hay çok yaúa! Ben de bu armayı, almayı, nereden hatırlıyorum diyordum. Geçen yıl, Antuan, itlerini üzerimize salmadan, surları güçlendirelim derken, yukarı mahalleden bir zanaatkar gelmiúti. Ateú duvarı, turuva atı gibi úeylerden bahsediyordu; mazgal güçlendirmesi, temelden pislik sızıntısı benzeri laflar etmiú, pencerelerin güvensizli÷inden bahsetmiúti, meczuptur diyerek huzurdan kovmuútum. 19
Sırtındaki hırkanın tam ortasında aynı bu almadan vardı. Korsan Marcos: Ne’ttin Battalım! Anadolu topra÷ının, ilk beyin göçüne fail olmuú; fakat bunu büyük bir övünçle dile getiriyor gibisin! Battal, kısa bir süre, verece÷i tepkinin kararsızlı÷ını yaúadıktan sonra; muhtemel piúmanlı÷ını, üst perdeden cümle kurarak, saklıda tutar. Battal: Yasını tutacak de÷ilim. Nüfus genç, elbet boúlu÷u dolar. Hem, töremizdir; gidene gel, gelene git demeyiz. Bu arada Korsan Marcos, e-hayalet.net’e girmiú; hazır girmiúken, son aktivitelere göz atıyordur. øçinden, “bunlar da asri korsan, umarım deryalarını bulurlar” der. Diyalogu bulup, telefonu Battal’a uzatır. Battal, diyalogu adeta yutarak okur. Battal: Hay oca÷ınız úen ola! Tek bir yerde adım geçmemiú... Sen de, yoklu÷umdan istifade, Prenses’i, sersem tavu÷a çevirmiúsin. Korsan Marcos: Battalım, Der demez durur. Korsan Marcos: Umarım, Battalım diyorum diye kızmıyorsun; malum siz Türkler iyelik eklerini fazla ciddiye alırsınız. Battal: O bizim de÷il, iyelik eklerinin ciddiyeti. Korsan Marcos: Öyle deme Battalım... Siz, sizin oldu÷unu iddia eti÷inizi, do÷ayla bile paylaúmıyorsunuz. Batta: Umarım buradan, “tek dil, tek bayrak, tek millet”e ba÷lamayacaksın. Korsan Marcos: Rica ederim. Seviyeyi niye düúürmek isteyeyim? Ben 20
daha temel úeylerden bahsediyorum. Misal; “ya benimsin ya topra÷ın” gibi. Battal: Halkın tavrıdır, münferittir. Korsan Marcos: Halkın tavrı, münferit olmaz. Battal bir taraftan, diyalo÷u tekrar okumaktadır. Korsan Marcos, Battal’ın, adının anılmadı÷ına alınmıú oldu÷unu ancak anlamıútır. Demin söylemek istedi÷ini boú verir. Korsan Marcos: Battal’ım, adının geçmemesini tasa etmeni anlayamıyorum. Deryasın, katreyi arıyorsun. Görmüyor musun, diyalo÷un kayı÷ı senin sularında yüzüyor. Battal, bunun övgü mü yergi mi oldu÷unu anlamaz; kaçamak konuúur. Battal: Nasıl bitirece÷iz? Korsan Marcos: Elbette içerek. Zaten gürültüye bakarsan, çocuklar yukarıda e÷lenceyi koyulttular. øçelim. Bakalım serhoúlu÷umuz bize ne diyecek? ùu dünyayı, ayık kafayla düúünmek, motoru ya÷sız çalıútırmaya benzer. Battal: Ve motoru yakmamak lazım. Korsan Marcos: Ve motoru yakmamak lazım Battal: Ne içiyoruz? Korsan Marcos: Rakı, elbette. Hem de Bo÷ma øncir. Battal: Hay çok yaúa düúmanım. Korsan Marcos: Sen de düúmanım, sen de.
Zürih, 28 Eylül 2011 21
3. Bölüm
Sol El Dostum Ali Osman Koçak’a
22
Battal, öldürmek maksadıyla gemisine kadar geldi÷i Korsan Marcos’la ezber bozan bir sohbetin içine girmiú, sohbet bo÷ma rakıyla taçlandıracak kadar ileri götürülmüútür. øki erke÷in ona bakarken tek yürek attı÷ı Prenses ørene, erkeklerin tersine, daha zor bir durumda kalmıú, aklını daha da önemlisi yüre÷ini toparlayabilmek için dıúarıya, güverteye çıkmıútır. Vakit tarifsizdir. Gündüz de olabilir gece de. Bir úey kadimdir ama, Ege, beúi÷ine aldı÷ı gemiyi, o gemide insanları, o insanlarda yürekleri bir o yana bir yana usul usul sallamaktadır. “Ege’nin mavisi kimin gözleri; köpü÷ü, tuzu, yosunu, balı÷ı, mercanı, rüzgarı kimin? Ege kim? Hiç düúündün mü dostum? Da÷ların, ovaların, akar suların; cümle canlının sureti kim? Niye her kara denizle biter? Niye, her deniz karaya baú koyar? Kimiz biz cebbar dostum? Verdi÷imiz kimin kavgası? Esas mühim sual bu de÷il midir? Verdi÷imiz kavga kimin? Kim var bünyemizde. Hiç dinledin mi úehri vücudunu? Orada, orada topra÷ın üstünde dal, içinde kök olan sen misin? Sen misin güzel dostum, sende adem olan bünye? Yok, yok, yok. Alkolün tesiri de÷il! Haúa! øçinde olmayan soruyu alkol nasıl var etsin? De÷il mi temren dostum. Ellerimizde kılıçlarımız. Sende doru atlar, alnı akıtmalı; bende kararmıú gövdeli kestane gemiler. Tarih mi yazarız, tahrif mi ederiz? De bana kartal dostum. Tozunu yuta yuta geldi÷in topra÷ın mı kavgasıdır? Gökte bulut, çeúminde damla; rüzgarı doldurup koynuna ne diye koútun bana? Topra÷ın kavgası olmaz ibriúim. Olur diyen yalan söyler. Olur diyen, nefis yılanını topra÷ın altına saklayandır. Nefistir seyit dostum, bizi çileden çıkaran. Ben alim de÷ilim; ama bir hayat yaúadım, ne saadet ki kantar yüreklim; kendime, sana, sevdiklerime, úu denize, karúı ovaya, da÷lara yüzüm kızarmadan bakabilirim. Ah ah ah budur iúte cümle kavga. Bakabiliyor musun bir a÷acın yapra÷ına utanmadan; bakabiliyor musun denizin köpü÷üne ar duymadan? Oturmuú kayıt dıúı bir hayat 23
yaúıyoruz. Kayda alınır mı? Kim bilir? Bak, bak çelebi dostum, vakanüvis durmadan kalem oynatır. Kim okur bizi? Kim anlar? Kim tanır? Aha budur, bu andır yaúadı÷ımız, gerisi tevatür. Denizdir, rüzgardır, tuzdur, gemidir; sensin güzel mihmanım, benim. Ötesi sadece kuú tüyünden bir dilek. Kim nereye üflese o yana gider. ùimdi biz üflüyoruz; ya yarın? Hayatın kanadından nefesini çek, pat diye düúer yere. Nefesi, benim derviú dostum, hayata tutmak lazım. Bak nasıl beúik gibi sallanıyoruz. Bu da tabiatın nefesi. Biz de, o da bir nefesle hayattayız. Hal böyle kavli sadık dostum. Günün selamından geldin. Alnında úarkın güneúi. O güneúi koydun sofraya; aydınlandım. Müteúekkirim. Hadi, daha fazla uzatmayalım. Ege, beúi÷inde sallanan bir bebek. Biz o bebe÷in kuca÷ında bebek. Soframızdan ve dilimizden kelam eksik olmasın. Eksik olmasın kamil dostum. øçelim. Dıúımız zaten güzel, içimiz de güzelleúsin. De hadi.” Battal, derin bir huúu içinde Korsan Marcos’u dinliyordu; çünkü Marcos, Battal’ın iç sesiydi. Battal iç sesini ilk kez baúkasının a÷zından hem de gramı tartılmıú kelimelerle dinliyordu. Marcos’a baktı. “Görüntü aldatırmıú” dedi içinden. øç sesi tekrar içine girmiúti, “insan kendini niye öldürür,” diye düúündü? “Alim Dostum, insan niye kendini öldürür? ønsan niye birine düúman olur? ønsan niye - kendine - düúman olur?” Battal bunları söylerken, gözlerini yer sofrasının herhangi bir noktasına dikmiú, zihninin çok uzak diyarlarında dolaúıyordu. ølk kez kendini hiçbir yerde hissetti. Bütün a÷ırlıklarından kurtulmuútu. Ne kuúandı÷ı kılıcın, ne yüre÷ine dert etti÷i davanın ne de aklını istila eden iktidarın a÷ırlı÷ını hissediyordu. “Bu da mümkünmüú” diye geçirdi içinden. Marcos, Battal’ın 24
sessizli÷ini kadehine koyup, yudumladı. Bo÷ma rakı nefes açıyordu. Ba÷daúını tazeledi. Marcos, úaúırtcı derecede, bir úarki gibi ba÷daú kurabiliyordu; hatta Battal, zaman zaman, uyuúan bacaklarını açmak için pozisyonu de÷iútirirken, o, kıpırtısız durabiliyordu. Battal, baúını kaldırıp Marcos’a baktı. “Baúka bir tarih mümkün mü diyorsun?” Marcos, dostuna do÷ru e÷ilip, en sevgi dolu sesiyle, “Mümkün de laf mı, çelebim, itin olur diyorum, itin.” økisi de kahkahayla gülmeye baúladı. “øtin olur” lafı Battal’ın çok hoúuna gitmiúti. Kahkaha arasında “itin olur” deyip duruyordu. Birden kapı açıldı. øki bünye ilk kez tek bünye olup kapıya baktı; çünkü kapıdaki O’ydu. Her iki bünye de aynı úeyi görüyordu. Her iki bünye de aynı úeyleri hissediyordu. Çok kısa süren bu andan sonra, Prenses ørena’nın yanında bir erkek belirdi. Tek bünye tekrar ikiye ayrıldı. øki çift göz, kendine has erkeklikleriyle gelen erke÷i süzmeye baúladı. Gelen, uzun boylu, yapılı, esmer tenli, çevresine dünyayı dinliyorum gözleriyle bakan, saçları önden hafif dökülmüú, gözlüklü, gamzesi çenesinde, yakıúıklı, babayi÷it bir erkekti. øçeri girdiler. Prenses ørene, misafiri tanıútırmak için söze baúlayacaktı ki, misafire adını sormadı÷ını fark etti. Durumu hemen anlayan misafir, kendisinden umulmayan bir tutuklukla, önce bir iki el kol oynattı, bo÷azını temizledi, baktı olmayacak, vakanüvise dönüp, di÷erlerinin anlamayaca÷ı bir dilde “Hoca n’ettin ya? Attın bizi diyalo÷un içine, insan önceden bir haber verir”. Vakanüvis, “Hocam inan benim bir günahım yok. Yaz diyor yazıyorum.” Misafir, baúa gelen çekilir kabilinde durumu sineye çekip, 25
“Ya kusura bakmayın. Normalde tutuk de÷ilimdir. Cebimizde, her daim, dünyaya dair bir çit sözümüz vardır; fakat inanın çok uzaktan ve habersiz geliyorum.” “Uzak?” diye sordu Marcos. Misafir anladı Marcos’u, “Yok yok, yer mekan olarak de÷il, zaman olarak uzaktan geliyorum. ønanır mısınız bilmem, 21. Asır’dan geliyorum.” ùaúırmıúlardı. Duruma úaúırmayan tek kiúi Prenses ørene’ydi. O anlamıútı misafirin baúka bir asırdan geldi÷ini. “Anlamıútım” dedi, “Dıúarıda tokalaúırken ellerinizden anlamıútım.” Battal’la Marcos henüz an’a gelmediklerinden, Prenses’in anlamasına da bir anlam veremediler. 21. Asır’dan Gelen ønsan, içinden, “nasıl anlaúılır ki?” diye geçirdi. øçinden geçen soru, gözlerinde okunabildi÷inden, Prenses yanıt verdi. “Bir erkek en çok eliyle anlar; ve o eli eline alan kadın, hepsini anlar.” Göz göze geldiler. Prenses ørena, 21. Asır’dan Gelen ønsan’ın yüre÷ine, köz gibi iki dize bıraktı ‘Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var. Yüz bin elle dokunurum sana, ...”’ 21. Asırdan Gelen ønsan, virgülün boúlu÷undan yararlanıp, fısıltıyla, sevgi ve úaúkınlık dolu bir tonla tamamladı dizeyi
26
“østanbul'a. ... Prensen ørem, pardon, ørene, Nazım’ı, Ceviz A÷acını, østanbul’u biliyorsunuz? “Biliyorum tabii. Bu toprakta yetiúen her yüre÷in içinde vardır o; onu bilmeyen, yüre÷ini dinlemeyendir.” “Ne güzel söylediniz.” Korsan Marcos’la Battal, ikiyi üçe çıkarmamanın gayretiyle, çarçabuk, gözlerle anlaútıktan sonra 21. Asır’dan Gelen ønsan’ı sofraya davet ettiler. Davet, büyük bir hüsnü kabulle karúılandı. “Çok teúekkür ederim. Bir kadeh alırım. Madem zamansız bir yolculu÷a çıktık, içelim. Motoru yakmayalım.“ Hep birlikte güldüler. “Sen” dedi Battal, “muhabbetimizden haberdarsın anlaúılan.” “Öyle. Büyük bir ilgiyle takip ettim. -Galiba bu da bedeli-” “Asrını anladık, çok uzaktan geliyorsun; ya úehrin?” “østanbul” Marcos, Battal’a döndü, “Gördün mü Battalım, gelen østanbul’dan geliyor. Ne dersin, gidelim mi biz de?” Battal, eliyle Marcos’a sorunu aldım iúareti yaptıktan sonra, nefesini zor bela ayarlayarak sordu, “østanbul ... kimin elinde?” 27
21. Asır’dan Gelen ønsan, Battal’la göz göze geldi. Battal’ın gözleri, sınav sonucunu merak eden talebenin gözleri gibi; derin, sı÷, dalgalı, durgun, heyecanlı, çaresiz, umutlu, umutsuz, her úeye hazırlıklı, hiçbir úeye hazırlıksız, telaúlı ve telaúsızdı. Sol elini açıp, Battal’a uzattı, “Benim elimde. Benim sol elimde; ama ben, onu bir türlü sıkamıyorum.” “Yumruk gibi mi?” dedi Marcos, “Kılıcın kabzasını kavrar gibi mi?” dedi Battal 21. Asır’dan Gelen ønsan, eli açık oldu÷u halde, bakıúlarını Marcos’la Battal’ın yüzünde gezdirip, yanıtladı: “Hayır.” “Bir deste çiçe÷i tutar gibi” dedi Prenses ørene, fısıltıyla. Vakanüvis, yazı tezgahını toplamaya baúladı; fark etmediler. Prenses ørene sandalyede; 21. Asır’dan Gelen ønsan, Korsan Marcos ve Battal sofraya oturmuú haldeydiler. Vakanüvis kapıyı kapatmadan önce son kez böyle gördü. Bütün gözler sol ele bakıyordu. Zürih, 5 Temmuz 2012
28
4. BĂślĂźm
Monolog
29
Galiba en büyük eylemimiz YAùAMAK. Sizce de öyle de÷il mi? Okura ikinci cümlede soru sorulur mu bilmiyorum ve sanmıyorum; üstelik sordu÷um soruya verdi÷im yanıt “galiba”yla baúlıyor. Öyleyse úöyle devam edeyim: (Sizi temin ederim, iki cümle sonra ne yazaca÷ımı ben de bilmiyorum. Cümlelerim, Ege’de baúıboú bir mülteci teknesi: Avrupa’ya da çıkabilir - West is the best-; dönüp Anadolu topra÷ında beyaz badanalı bir eve de kapanabilir ve en kötüsü ... en kötüsünü yazmayaca÷ım). Galiba, “galiba”yla baúlayan iddiama bir kaç cümleyle destek çatsam iyi olacak. Angelopoulos’un (Ege civarından ayrılmamaya gayret ediyorum) “Sonsuzluk ve Bir Gün” filmini izledikten sonra, “sonsuz yorum sınırlı satır”a sahip bir bilgisayar yazılımı oldu÷umuzu düúünmüútüm. Tamam, insanı bilgisayara benzetmek pek edebi gelmeyebilir ama, benzedi÷i kesin. Bakın bu sefer “kesin” dedim. Halbuki kesin olan, insanın bilgisayara de÷il, bilgisayarın insana benzedi÷idir. Öyle ya, önce biz vardık. E÷er, sevgili muharrir bırak úimdi kimin kime benzedi÷ini, “sonsuz yorum sınırlı satır”a dair biri iki satır karala diyecek olursanız bilin ki, hazırda cümlelerim var. Fakat “hazır”a geçmeden biliyorum ki, buraya kadar gelmemiú olan okur da mevcut. “Vatandaúın kafası karıúık” deyip, cümleyi çıplak bırakanlar oldu÷u gibi; tersi, “ya dur, bakalım ne maymunluklar olacak” deyip, mevzudan “ara parça” bekleyenler de olacaktır. Bu iki okur grubu, benim ne okurum ne de potansiyelim. Tamam, tümüyle reddediyor de÷ilim ama “fiyakalı giriú” veya “içten patlamalı geliúme” yahut “zımbalı sonuç” bekleyenler henüz hayatın “giriú-geliúme-sonuç” oldu÷unu düúünenlerdir. Yine de haksızlık etmiú olmayayım, milli tedrisatın ülkemizi bu tür bir sakatlıkla baúbaúa bıraktı÷ı, sanırım ço÷umuzun ortak kanaati. Bu iki grupla, biraz da kendimi affettirmek adına, øsmet Baba’da karúılıklı birer kadeh parlatırsak, rakının zoruna gitmez fakat çok ileri gidemem; zira orada 30
øsmet Baba’da, çok müstesna ve sözlerinden cümle damıtabilece÷im insanlarım var. Tamam, meseleye geliyorum. Aslında mesele de÷il. Bilirsiniz “bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım de÷iúti” diyen bir romancı var. Türkçe yazıyor. Cümleyi, romana esaslı bir giriú için mi kullandı yoksa hakikati de bu mu bilemiyorum. Zaten biz okurlar (bakın biz olduk) genellikle bilmeyiz. Ve yazar denen ukala ço÷unlukla bu bilmezlikten faydalanır. Hepsi mi? Hepsi mi ne? Yani yazarların hepsi mi ukala? Olanların yanında olmayanlar bir elin parma÷ı (ki onların da, beúi bir de÷il). Neyse... Bir kitap okuyup hayatınız de÷iúecek olursa, ukala bir yorumla, sonsuz de÷iúkenli bir hayatınız var demektir. Zaten fizik de böyle demiyor mu? Hayır! Fizi÷in dedi÷i Paralel Evrenler. Paralel Evrenler’i düúündü÷ümüzde, misal ben, bir sonraki paralelimde, Tatyos Efendi'nin Gam-zedeyim (1) úarkısını Müzeyyen Senar yorumuyla dinliyor olabilirim. Ve hatta, “ùu karúıki da÷da kar var duman yok / Benim sevdi÷imde din var iman yok” türküsünü söylüyor da olabilirim ama siz benim “ukala” evrenimde bulundu÷unuzdan (gördünüz mü, suç sizin) bu satırları okuyorsunuz. Tesadüfler... ørade içermeyen tesadüf var mıdır? Bu, bence, do÷aya ait olmayan olay var mıdır sorusuyla aynı anlama geliyor. Soruyu bir çentik geniúletirsem: Bütüne ait olmayıp bütünün bir parçası olmak mümkün müdür? Bir kitap okuyup hayatınız de÷iúebilir fakat vurgu kitaba de÷il hayata olmalı. Niye mi? Diyor ya “birini sihirle öldürmeden önce, kahvesine bir ik damla siyanür koymayı ihmal etme” diye, aynı hesap. Bir insana hayatını de÷iútirecek bir kitap vermeden önce, bir kitapla de÷iúecek hayat vermelisiniz. Tamam, isterseniz beni kınayın ama ben cümleyi daha da açaca÷ım: Burada kitap büyü olarak betimlenmiútir. Yalan mı? Yalan mı ne? Kitabın büyüye benzedi÷i yalan mı? Olabilir. Büyü yahut kod, her ikisi de aynı. Benzetmeden çıkıp “sonsuz yorum sınırlı satır”a geliyorum. Evrenin sonsuz oldu÷unu düúünüyoruz; fakat, bence düúünme alanımıza giren her úey sınırlıdır. 31
Biz insanlar da evren gibiyiz (edebiyatçıların “her insan bir dünyadır”, úiarı (nefret etti÷im ender kelimelerden biridir úiar; beni ba÷ıúlasın)) ve sonluyuz. Sanırım, burada zor olan, evrenin tersine, insanların sonlu oldu÷unu de÷il sonsuz oldu÷unu iddia etmektir: ønsan sonsuzdur; çünkü üretir. øúte ben de bunu söylemeye gayret ettim. Sonsuz üretim kapasitesine haiz bir canlı, içine aldı÷ı her úeyle ölümünü göze alır. Kitapla bu, software yumuúaklı÷ında ve zahirili÷inde olur: Ve fakat bir kez daha belirtmek istiyorum. Daha önceki bölümlerin birinde de dile getirmiútim. Koca ormanı bir kıvılcım kül edebilir ama, abartmamak lazım, kıvılcım hep kıvılcımdır; yanan, övgüyü hak eden, kül olan ormanın kendisidir. Sözün kısası, insan olarak, bütün olmasa da, çokça övgüyü hak etti÷imizi düúünüyorum. Siz uyanık okurlar, benim usta bir muharrir olmadı÷ımı en baúta anlamıútınız zaten. Hadi itiraf edin, paragraflara bölün-e-memiú (belki de fiyaka olsun diye) bir kaç satırımı okudunuz diye, beni sahiplenecek de÷ilsiniz. Tutturmuú, hayat da hayat. Neymiú efendim, hayat de÷iútirecek kitap yoktur ama kitapla de÷iúecek hayat vardır. O vakit ne diye cümle zorluyorsun ki? Git mühendis ol, iktisatçı ol; ne bilim hiçbir úey olamıyorsan bakan, baúbakan ol. Tamam. Artık temelli yalnızım (“Mutterseelenallein“). Son bir kaç okur kalmıútı elimde “la gelin yazık, úunu okuyuverelim; dilimize mi yapıúır” diyen, onlar da gitti. Gülümsüyorum. Aklımda Cemal Süreya. Haúa, Cemal Süreya’ya gülüyor de÷ilim. “Hayat kısa, kuúlar uçuyor” dizesi aklıma düútü, gülümsedim. Cemal Süraya’yı nasıl okumalı diye bir “ukalalık” yapacak de÷ilim; ama istersem yapabilirdim ve siz elimde kalmayan okurlar bunu da okurdunuz. Lafı uzattım ama, nereden çatal verdi÷ini biliyorum. Söz, bu son. Çatal deyince aklıma geldi. Bizim Türkçe’de (gördünüz mü “bizim” dedim; halbuki yazar (dikkat, muharrir demedim) bitaraf, ortaya karıúık olmalı. Serbest piyasa koúulları bunu gerektiriyor) bazen bazı kelimeler insana vaha yaúatır. Çatal da bunlardan biri. Bir 32
türkünün farklı bölgelerde farklılıklar arzetmesi “çatal” olarak adlandırılıyor. Muhteúem. Misal: “Çay benim çeúme benim / Derdimi deúme benim” (Antalya); “Çay benim çeúme benim / Ardıma düúme benim” (Balıkesir) ... Çatala dönüyorum. Fakat dut a÷acını bilenler bilir, çatala dönmek her zaman kolay ve mümkün olmayabilir. Bazen kendinizi topra÷ı üstünde sırt üstü, gö÷ü de tepenizde tencere kapa÷ı bulabilirsiniz. Heyhat, dünyanın en büyük tenceresinde nefessiz kalmıúsınızdır. Bakalım bir ustalık gösterip çatala dönebilecek miyim? Çocuklu÷um dut dalında geçti. Ergenli÷i geçelim; ingilizceye dair kırık dökük kelimeler birikmiú cebimde. ùimdi kırkında (gördünüz mü? øster usta, ister çırak, bir yazar (yine muharrir demedim) önünde sonunda kendinden bahseder; ve bu hususta ikiye ayrılırlar. Bir: Benim gibi bunu “efendice” söyleyip úefkat dilenenler; iki: bunu cümlelerin boúlu÷una sıkıútırıp, tanrı zavallılı÷ına düúenler. Özet: Tanrı Dilencidir.) ... Burada kesiyorum. Kırkımı bu iúe karıútırmayaca÷ım. Agnelopoulos, Sonsuzluk ve Bir Gün filminde, kelimelerin peúine düúen úairi anlatır. Bulunup ortaya çıkan, tozu silkelenip ege güneúine serilen her kelime için para vadeder. O kadar vaatkar de÷ilim üstelik kaybolan anadilim de÷il; benim. Hal böyle olunca kendimi silkeleyip güneúe sermem gerektir. øúte, güneúin sıcak bir el gibi tende dolaútı÷ı Ege’de; Baúkorsanlık Gemisi’nin güvertesinde, yanında Prenses ørene oldu÷u halde, 21. Asır’dan Gelen ønsan bunları, yahut bunlara yakın úeyleri düúünüyordu. Kafası karıúık mıydı? Hayır. Kendini zinde ve en az Yukarı Akdeniz kadar mutlu hissediyordu. (Yazmayı unutmuú olabilirim, Yukarı Akdeniz o gün çok mutluydu.) Monologu bu kadar uzatıp, yine, en olmadık yerinde kesti÷im için özür dilerim (samimiyim). 21. Asırdan Gelen ønsan, fark edenlerin fark etti÷i 33
gibi bir dostumdu. Ben zira, bir kadının ilk bakıúta etkilenece÷i erkeklerden de÷ilim. Kötülük yaptım; kötü oldum; dostumun kalıbına giriverdim. En kötüsü hem dostumu hem Prenses ørene’yi kırmıú oldum. Fakat lütfen bunu Prenses ørene’ye açık etmeyin. (Ah ah ah ... Erkek salaklı÷ım! Bunu ondan saklayabilece÷imi düúündüm). ùimdi güvertede, içi ben, dıúı dostum, yanımda Prenses ørene, birazdan sofradan kalkıp gelecek olan Battal ve Marcos; önümüzde Nazım’ın dedi÷i gibi “Atlas bir yorgan” gibi Yukarı Akdeniz, ufka bakaca÷ız... Sahnemiz bu. Sizden yine küçük bir ara istirham edece÷im. Baúlarken, “sizi temin ederim iki cümle sonra ne yazaca÷ımı ben de bilmiyorum” dedim ya, yalandı. Aslında do÷ruydu, aklımda bir yargı vardı: Bir punduna getirip: “Tolstoy okúar, Dostoyevski dürtükler,” diyecektim. Nereden mi biliyorum? Siz söyleyin, hiç huzurunuz yerinde Dostoyevski okudunuz mu? Ben okuyamadım. Adam’ı, (lafa bak) her seferinde morarmıú bir ruhla kapattım: “Hey okur! Bedava yok. Ben ruhumu teslim edip yazaca÷ım, siz de yan gelip okuyacaksınız. Yok öyle! Bu anlattı÷ım, “hikaye” de÷il, (“baúka bir tabir kullanacaktım ya neyse) insanın, ruhunun acıları; titre ve kendine gel.” Der ya Cemal Süreya (alıntı iki etti, acemi yazara iúarettir) “Okudu÷umdan beri huzurum yok.” Bende de öyle (tey tey tey, kendimi Cemal Süreya katına da çıkardım. Siz okumakta diretebilirsiniz; lakin benim kesme vaktim geldi.). Kaldı ki huzurdan nefret ediyorum. Geçenlerde, yani gemi güvertesinde kendimi Prenses’in yanında cümletmem evrende habersiz oldu÷um bir olasılıkken, úöyle bir not düúmüútüm: Bir gün, Bir yerde, Birinin huzurunu bozduysan, Üzülme! 34
Huzur: Bencillerin limanıdır. Yık o limanları! Notu, bir gün úöyle bir úeyin böyle bir yerinde kullanırım diye yazmadım. E÷risi do÷rusuna denk geldi; alıntıladım. Gelelim Tolstoy’a (bu da bir ukalalık: “Gelelim.” Öyle ya, ruhunuzu teslim aldım, artık benimsiniz. Hadi oradan). Baútan alıyorum. Tolstoya geleyim... Hakikaten okúar: Angelopoulos’un Ulis’in Bakıúı; Yılmz Güney’in Yol’u; Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadoluda’sı; Akira Kurosawa’nın Dersu Uzala’sı; Abbas Kiarostami’nin “Zeytin A÷açları Altında”sı; Michael Haneke’nin “Beyaz Kurdela’sı (Doktorla ebe arasında geçen i÷renç muhteúem diyalog hariç) ve ve henüz çevrilmemiú bir kaç film gibi okúar insanı. Unutmadan, müzikte Eleni Karaindrou, Pink Floyd, (eksi kaos) King Crimson; úiirde Nazım... “Bütün bunları dinlemek, seyretmek ve okumak istiyorum” dedi Prenses ørene. 21. Asır’dan Gelen ønsan, ellerini iki yana açıp “Prensesim ...” diyebildi ancak. Tarihin locasında durur gibi durdukları güvertede, çarmıhtaki Mustafa’nın çaresizli÷inde, [ “Satırı çaldı cellât. Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi, 35
yeúil bir daldan düúen elmalar gibi birbiri ardına düútü baúlar. Ve her baú düúerken yere çarmıhından Mustafa baktı son defa. Ve her yere düúen baúın kılı depremedi: —øriú Dede Sultanım iriú! dedi bir, baúka bir söz demedi.. .” ] dalgalara yenilip, sulara gömülen 21. Asır’dan bir mülteci teknesi gördüler. Hiçbir, hiçbir úey yapamadılar. Hem, ba÷ıúlayın beni, hiçbir úey yapamadılar. *** Sözümü tutamadım. “... en kötüsünü yazmayaca÷ım” dedim, yazdım. Bitirmeyece÷im. Madem sözümü tut(a)mayıp en kötüsünü yazdım, size, kokusunu bilmedi÷im “Portakal Çiçe÷i”ni de anlataca÷ım. Beúinci bölüme kadar; “øçim dıúım portakal.” Zürih, 15 Kasım 2012 36
5. Bölüm
Portakal Çiçe÷i Fırtınası Dostum Murat Yavanırmak‘a
37
Mülteci teknesinin burnu havayı son kez soluduktan sonra, takati tükenmiú insan gövdesi gibi suya gömüldü. Ege, ne yapsa bilemedi. ølk kez, en azından muharririn úahit oldu÷u ilk kez, sularından utandı. Kıyıda, beyaz badanalı evin bahçesinde, çiçeklerini güneúe sermiú portakal a÷acı, Ege’nin cümle ızdırabını, topra÷ın yedi tamu dibindeki damarından, Tuba A÷acı’nı gıdıklayan en uç filizine kadar hissetti. Korsan Marcos’un Baúkorsanlık gemisinin güvertesinde, yanında Prenses ørene oldu÷u halde, asrını tanıyan gözlerle trajediye bakan 21. Asırdan Gelen ønsan gözlerini kapattı. “Fakat” dedi içinden “ben kapattım diye, kainat da kapatmadı ya.” Üzüldü. Vicdanlıydı. Utandı. “Fakat” dedi yine içinden, “gücüm yetmiyor bu acıyı görmeye.” Prenses ørene, 21. Asırdan Gelen ønsan’ın göz kapaklarını açmak istercesine omuzuna dokundu. 21. Asırdan Gelen ønsan’ın göz kapakları; ıúı÷ı sarı, sahnesi mavi, köpü÷ü beyaz bir yere açılacaktı ya, hayır! Ege, Portakal Çiçe÷i’ne kesmiúti. ùaúırdı. Prenses ørene’ye baktı. Prenses ørene, “evet, ben de gördü÷ünü görüyorum” dedi gözleriyle. 21. Asır’dan Gelen ønsan, Prenses ørene’nin gözleriyle söyledi÷ini, kalbiyle duydu. “Ama” dedi kalbiyle, “insan anlarsa huzursuz olur.” Prenses ørene gözleriyle, “bir önceki bölümden alıntı yaptı: “‘Huzur bencillerin limanıdır.’ Sen bencil de÷ilsin zaten.” Muharrir yazmaya ara verdi. Ege, üstü yekten Portakal Çiçe÷i; Baúkorsanlık Gemisi; geminin güvertesinde iki insan; içerde henüz yazıya çıkmamıú Battal ve Korsan Marcos, peyaz perdeye yansıyan son kare film gibi muharririn ekranında duruyorlardı. Muharrir, ekranın sa÷ alt köúesine baktı. Saat, 11:11 berabere; tarih, 8 A÷ustos 2013. Bugün bayram. “Bugün”ü yazınca aklına en çok gelen úey geldi (yine) 38
bugün pazar. bugün beni ilk defa güneúe çıkardılar. ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak bu kadar mavi bu kadar geniú oldu÷una úaúarak kımıldamadan durdum Muharrir pencereden dıúarıya baktı. Hava kapalı. Ya÷mur ya÷ıyor Orta Avrupa’ya. Duvarda Charlie Chaplin; camı kırık, úanına yakıúır, çıplak duruyor çerçevede. Saat, 11:13. Yine bozuldu beraberlik. Prenses ørene, birini iúaret etti. Buna ilkin muharrir úaúırdı; çünkü bunu muharrirden ba÷ımsız yapmıútı. 21. Asırdan Gelen ønsan, prensesin gösterdi÷i yere baktı. Muharrir pes etti, “gitti÷i yere kadar” dedi içinden. Ortaokul ça÷ında bir çocuk; matematikte zehir, iúaret parma÷ında i÷ne delikleri, portakal a÷acından indi; çıplak ayak, kıyıya kadar geldi. Ege’yi, kenarından, iki eliyle kavrayıp, Akdeniz üstüne bir top kumaú gibi yaydı. Bu tarihin kaydetti÷i ilk Portakal Çiçe÷i Fırtınasıydı. Ya÷dı, ya÷dı, ya÷dı çiçekler. Bir vakit güneú görünmez oldu. Prenses ørene, 21. Asır’dan Gelen ønsan’ın elini tutup, “Korkma” dedi. Bütün çiçekler, Prenses ørene’nin üstündeki beyaz elbiseye ya÷ıyorlardı. “Bunca çiçek?” dedi, 21. Asır’dan Gelen ønsan, úaúkındı. “Unuttun mu?” diye sordu Prenses ørene, “Dünyayı biz do÷urduk; kadınlar.” Çok uzak bir mektebin arnavut kaldırım taúlarıyla döúeli yollarında bir delikanlı, çantasında “akıúkanların mekani÷ini” taúıyordu. “Gördün mü?” dedi Prenses ørene, “terzi çıra÷ı.” 21. Asır’dan Gelen ønsan, “Prensesim” dedi, “sizi yaúadı÷ım asra götürememek kahrediyor beni.” Prenses üstündeki elbiseyi gösterdi “verev kesim” dedi, “bilir misiniz?” “Bilirim” dedi 21. Asır’dan Gelen ønsan, 39
elbiseyi parmak uçlarıyla okúadıktan sonra, parmaklarını burnuna götürdü. “Prenses’im, Portakal Çiçe÷i kokuyorsunuz” dedi. “Sadece o de÷il” dedi Prenses ørene, “bak bu da terzi çıra÷ı çocu÷un marifeti. Elbiseden arta kalan Portakal Çiçekleri’nden yapmıú.” 21. Asır’dan Gelen ønsan, beyaz, kenarları iúlenmiú mendili eline aldı. “Yazılı bir mendil” dedi úaúkınlıkla. “Evet” dedi Prenses ørene, “ben yazdım.” Portakal Çiçe÷i 7 Eylül 2012 tarihinde, øzmir açıklarında batan bir mülteci teknesinde ölen 3 bebek, 28 çocuk, 18 kadın, 11 erkek için. Kıú günü, oturtup istasyon so÷u÷una Gecikmiú hesaba kapak yaptıysam da, Bilmiyorum nasıl kokar Portakal Çiçe÷i. Mesela, insanın içine mavi bir güneú mi do÷ar Yoksa, ılık bir ya÷mura mı tutulur beden Belki de gümüú bir ormanda yürür, Sakladı÷ı meúe palamudunu bulamayan sincap gibi; Dedim ya bilmiyorum. Foto÷rafta beyaz duruyor Beyazı tanırım; kör eder bakanı Kör eder çünkü bütün renkleri kendine saklar. Geçen, çok uzakta biri paltosunu düúürdü Güneúe yamaç oturmuú, bunları düúünüyordum. Ba÷ırsam dedim, ba÷ıramadım Havaalanı üç adım mesafe Belli ki uçak telaúında. 40
Foto÷rafını gördüm göreli, Portakal Çiçe÷im, Sesim hiçbir yere çıkmıyor. Aklımda hep aynı úey, Ege’de kalmıú son nefesin Su damlıyor saçlarından; tuzlu, mülteci. Saçının her teline úiir yazsam ki ne Canı cehenneme seni kurtarmayan úiirin; Tuzu tutsun, kör olsun, Sana nefes vermeyen deniz. Kokun neye benzerdi Portakal Çiçe÷im? Hani bir aceleyle aldılar ya seni içimizden Belki yolun düúmemiútir mahalle bahçesine Tenin; terli ve süt Ayaklarını öpsem, ölürüm; biliyorum øúte buna benzer bir acı dedim kendi kendime Ve korkuyorum da bir yandan ... Ya anlatamadıysam diye. Marcos: Battal, geçen bir yerde okudum, “bir insandan bir insana en kısa yol, úiirdir” yazıyordu. ... Battal? Batttaaal? Yüce Denizler, bunca zamandır kendi kendime mi konuúuyorum! Zürih, 8 A÷ustos 2013
41
6. Bölüm
Uyanıú
42
- Subcomandante, Subcomandante ... iyi misiniz? Yaprakların arasından ıúık de÷il ses düúüyor yüzüme. Birileri durmadan “Subcomandante” deyip duruyor; belki siz de duymuúsunuzdur. Oysa úuracı÷a iki dakikalı÷ına uzanıvermiúti. Evet hepi topu iki dakikalı÷ına. Ama iúte ... olmuyor. Rahat uyku, bugünün de÷il dünün marifetidir. Dün mü? Dünümüz yok ki! Bakın yine aynı ses: - Subcomandante, Subcomandante ... açın gözlerinizi? Hayır! Uyku güzel. Hem çok güzel insanlar tanıdım. Çok da güzel bir insan oldum: Korsan Marcos! Kim ki acaba? Uzak bir ülke, uzak bir deniz... Lisedeydim sanırım. Babam bir gün elinde bir úiir kitabıyla eve geldi. Bizim eve mısır unundan sonra giren en çok úey kitaptı. O zaman ne bulsam okuyup tüketiyordum (“tüketiyordum”u bilerek kullandım. Belki sonra açıklarım). Kitabı, elinde büyük boy øsviçre çikolatası sallar gibi sallayıp, evet a÷zım sulanmıútı, bilin bakalım bu kitap nereden? diye sordu. Bakın yine aynı ses ... - Subcomandante, Subcomandante ... hadi ama! Uyanmamı mı yoksa hikayemi anlatmamı mı istersiniz? Biliyorduuum ... Gülümsedi÷imi fark ettiniz de÷il mi? Anlaútık. Rüyayı biraz daha uzatıverelim. Dedi÷im gibi, babamın elindeki kitabı elime almayı, kapaklarını okúamayı, bir çocu÷un çikolatayı a÷zına atmak istemesi kadar çok istiyordum. Babamsa, annemi, beni ve küçük kardeúimi karúısına almıú elindeki kitabın tadını çıkarıyordu. “Tamam, biliyorum, 43
ülkesini bilmeniz zor. Kıtasını söyleyin yeter?” Üçümüz de yeterince zekiydik. Kıtasını sordu÷una göre, kitap okyanusların ötesinden geliyor olmalıydı. “Afrika” dedi annem. Hemen peúinden “Avustralya” dedi küçük kardeúim. Avustralya kıtasını o kadar geç keúfetmiúti ki, her gizemli úeyin oradan geldi÷ine inanıyordu. Asya, benim payıma düúmüútü. Babam bana bakıyordu. øki elimi iki yanıma açıp “Geriye Asya kaldı” dedim. Babam, elindeki çikolatayı pardon kitabı bana uzatıp, “Evet, Asya” dedi. Zorunluluktan kazanmıútım! Tıpkı úimdiki durumum gibi - Subcomandante, Subcomandante ... korkutuyorsunuz bizi! Hadi artık uyanın? Kitap elimdeydi. Bakın o günkü gibi heyecanlandım. Avuçlarımı görüyorsunuz de÷il mi? Terliler evet. Neyse, Kitap, Asyalı úair Nazım Hikmet’indi: Bozkırlar, hapisler, úehirler, köylüler, iúçiler ama ille de kadınlar ... Çok úey yazmıútı úair. O úiirlerden birini rüyada okuduk, okumuúsunuzdur zaten. Galiba bu rüyayı o kitaba borçluyum. Yoksa úurada iki dakikalı÷ına uzandı÷ım a÷aç gölgesinden nasıl te Akdeniz’e uzanıverirdim. - Subcomandante, Subcomandante ... lütfen. Bakın ateúiniz de düúmüú. Peki. Kalkıyorum artık. Açıyorum gözlerimi. Tepemde doktor yoldaú. Gözleri mavi. Bir yerde okumuútum. Kitaba e÷ilmiú kadının gözlerini, “iki çift Akdeniz gibi” diye tarif etmiúti muharrir. Muharrir mi? Rüyadan kalma dil alıúkanlı÷ı olsa gerek.
44
- Yoldaú ne oldu? Niye uyandırdın beni? - Subcomandante, hayatınızda uyumadı÷ınız kadar uyudunuz zaten! - Öyle mi? øki dakikacık uzanıvermiúim gibi oysa. - Olur mu! Bir gün bir gece oldu. Ateúinizi zorla düúürdük. Orman virüsü kaptınız sanırım. - Yoldaú, iste÷im tuhaf gelebilir, düúmüú ateúime sayarsın, çantasında Nazım Hikmet olanımız var mı acaba? - Var. Bende var. Hatırlar mısınız siz hediye etmiútiniz? Hatta hikayesini de anlattmıútınız. Babanız bir gün... -Son-
Zürih, 18 Eylül 2015
45
e-hayalet.net
46