Skip to main content

Beatnik Fanzin 4

Page 1

Değildir Harcım

baharı sallandırdığından bu yana salıncaklar yerine darağaçlarında insanlığını unutmuş yürekler..

Zamanın gövdesinden damıtırken acıları açlıkla ve savaşlarla ölen çocukların gözleriyle... -ki devlet elinde savrulurken ömrü insanın

gün be gün soluyor renkleri yeryüzünün ve susuyor vicdanı körelmiş yürekler bütün yitirilişlere..

sustuğumuz kadar failiyiz her umudun

ki savrulurken devlet elinde ömürler

sustuğumuz kadar ortağı

ve konuşmamaya, isyana,

bu kanlı karanlıkların...

direnmemeye yeminliymiş gibi

gökte gri'ye çekilirken her tonu mavi'lerin,

susarken vicdanı fakir insanlık; değildir benim harcım mutluluk..

değildir bir mevsimin ahlâksızlığı bu... gülüşünü yitirmiş çocuklarca soluyor gün..

gün be gün soluyor güneş mayıs başında mevsiminden umarsız...

YUNUS EMRE SUCİ


ŞEYTANIN METRESİ Kadın bağırdığında nefesinin yettiği kadarıyla kaburga kemiğinden yaratılmadığını

ve yaftalanmadığında cahiller tarafından Belki o zaman kendinden sonrakiler de korkmadan

İstemediğinde

bağırır

altın çocuğu

Belki o zaman

Kaçmak zorunda kalmadığında

doğarken kazanılmaz

cennet bahçesinden

kadın olmanın günahı

Tanıştığında

Ezgisu Karakaya

şehvetli bir yabancıyla Yakasına yapışmadığında tanrının ıstırabı Tehdit edilmediğinde güvendiği melekler tarafından Ve cezalandırılmadığında iblisten olma çocuklarının ölümüyle Bu sırada adam oynarken tanrının yeni hediyesiyle Kadın ağlamadığında çaresizlik içinde


"Tutulma" üzerine (Ara Vavien Tutanağı)

kutsal kaktüsler ve kutsal bitki töreni ve kutsal mantarlar ve "kudretli halüsinasyonlar". (22:33)

Sanrıyla gerçeklik arasında, yakınken gerçeğe daha, yer yarıldı ve iki uzuv çıktı meydana, saçları süzülen ejderha sofrasında

Hiçlik makamında, Peru'da, 1950'lerin sonunda kutsal bir sivrisinek;

(20:48)

fısıltıların yükselen desibeli ve üzerliğin ondördüncü gününde... William Blake kutsal bir anıdır artık!

-ışık kırıldı ve iki perde indi geceye-

William Blake kutsal bir ışık artık!

Sisli bir düş yolculuğunda, mağaramı aydınlatan güneş uykuya dalıyor sessiz ve usulca. Bukalemun branda renk değiştiriyor, renk değiştiriyor gözlerimin beyaz korneası.

histerik düş ve düşüşlerimin de etkisiyle ortaya çıkan hafif yorgunluk belirtisi, uykusuzluk öncesi çekilen o sert duman, -duman kapanı,

oda.

(21:03) Met ve aleminyumdan parlayan imgelerin beyaz ışıkları, imgelerin parıldayan gümüş balığı gibi günyüzüne çıkması, beyaz leblebi gibi yere çakılan dolular

dudaklarım serotonin çatlaması, göz görülerim -dopamin yükselişinde göğe... (23:02) Saat -sıfır üç yirmi dokuz sessizliğimi dinle!

(21:48)

NİSAN 2018, DÜNYA duvarda asılı duran sert bakışlı adamın gazabında harcanan birkaç duman,

EŞREF OZAN BAYGIN


ASIK MELODİ

Belamı derin dehlizlerden ıslak sabaha

Bin bölündü şafağında devinim seyri

Karşın, duvara dikilmiş gözler anlatıyor

Aynı kafa ve yeminlerde saklıyım Yandım şafağında pencerede aynı iki adamım

Teslimi Ellerim narin geri alamıyorum

Travmalarım ,gülerek, meskenim.

Hiçbir şeyi uzanıp da alamıyorum

Umudum olmayacak,olmayan,hiç olmamış

Ekilmiş ekinleri biçemiyorum boy verdim kargayım

Tanrı..Mersiyeler bana,ben mersiye

Gökyüzüne ağıdım biricik benimi

En çok dağlara

Uzanıp da geri alamıyorum Kim kurtarır asılmış ağacın asılmış

Birkaç günde birkaç imge Uyuşmuş beynimin kustuğu artık Yenmez yemek,boşa dua Bir bahar düşü düştüm.

Direnişin asık melodisini –isa* kendini öldürür Siyah poşetler yakıştırıyor kendini bu ıslak sabaha.

ÖNER FIRAT TARAKÇI

Uzağım masumiyete ağladım demli Çaldıklarım fitil fitil tüm ikilemlere İçten bir gökyüzü

Üstüne ilençler ekilmiş kireç bulut Bulunamayan yakut,paslı yaşam Helal edilmemiş hak konuyor şimdi yaşamıma Yaşamım bir kuş arşta

Asla içime dolmayacak Kireç damak içine kül dökülmüş kahve Vazgeçiş melodili kızgın kor yaşam Üstünden yıllar geçmiş beklenti izin veriyor bana Birkaç evreni baştan yaratmama


CUMARTESİ Pişmanlık ve gerginlik arasındaki duyguya ayrı bir isim verilmeli. Gözünde gördüğüm aşağılık bakış,

1 Aralık görüşü Dağların karı, Turuncu perdeler. Dallarını savurdukça mutlu olduğunu sandığım ağaç. Kırla yolu üzerinde el sallayan çocuk.

Kemanımın mi telinde mi geziniyor isyanların? DuymuyorumGeçen cumartesi bir Hakan Günday romanında rastladım sana. Gerçeklere kapadım zihnimi, uçurumlara gittim. Ah sesin geldi kulağıma attım aşağı. İsterdim orda ben değil senin olmanı.

El değmemiş kayalıklar, Taş binalar. Gözüme gelmeyen güneş, Görüp hissedip mutlu olduklarım mısınız?

25 ağustos Şarkıların verdiği acımasız hüzne bağlı olduğumu, Yollardaki baş dönmesine, Tiz seslerdeki isyana,

İsterdim seni yok etmeyi.

Yeşilin koyusuna,

Söyleyin, kurtarsınlar beni.

Hislerin zayıflık olduğuna,

Ben bilmiyorum zihnim neden beni yok etti?

Hapishanelerin benim için de var olabileceğini,

Biliyormuş.

Her yolun bir sonu olduğunu, Yıldızların sonsuz,

İçimde büyüyen o küçük şey beni mahvetti.

Benim ise onsuz olamayacağımı,

SİNEM SİVAS

Evet, şimdi farkettim. SİNEM SİVAS


YAŞASIN KÖYLER YAŞASIN AZINLIKLAR YAŞASIN MÜLTECİLER YAŞASIN EŞCİNSELLER YAŞASIN SİYAHİLER YAŞASIN FAHİŞELER

‘’BEN KADINIM,BEN ERKEĞİM DEĞİL,BEN İNSANIM DİYEBİLDİĞİMİZ ZAMAN GÜZELLEŞİYORUZ’’ AYŞEN GRUDASEVGİLERLE-

YAŞASIN MAHKUMLAR

‘’-BARİKAT KURMAK BİR SANAT ESERİDİR

YAŞASIN MECZUPLAR

-MÜLKİYET HIRSIZLIKTIR’’

YAŞASIN ÖTEKİLER

BAKUNİN

YAŞASIN MÜPTEZELLER

‘’BİZ AYKIRIYA,AYRINTIYA,AZIN LIĞA TUTKUNUZ’’

YAŞASIN SOKAK YAŞASIN DOĞA YAŞASIN HAYAT!

EDİP CANSEVER !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! ŞULE ÇET İÇİN ADALET ANKARA’DA LGBTİ+ ETKİNLİK YASAKLARI KALKSIN! SALDA GÖLÜNE SAHİP ÇIK


Fabrika yanığı ellerimden damla damla düşer gözyaşı, kan, ter gaddar damlalar birikiyor çocuğumun üzerinde fabrikalar yaratıyor insanoğlu daha fevkalbeşer onlar kendi derdinde, haberler sadece bunu der bir kap yemek, bir bardak su kimin umurunda bizler ölürken beşer beşer bir arınmanın ortasındaymış gibi bırakırım çocuğumu evin ücra köşelerine o da hep atasını özler ben bir kadınım ve ben çocuğumu sırtıma bağlayıp bana yapılanları unutmak için yumruğumu göğsüme sokacağım unutacağım çocuğum unutmayacak bir gün gelecek, yarattığım aynayı sizlere

tutacağım bir arınmanın ortasındaymış gibi tüm fabrikaları ateşe vereceğim tüm yöneticileri yok edeceğim çocuğum iki ayağı üzerinde durana kadar sizlere benzemesin çocuklar diye tüm camları yıkıp dökeceğim yumruğumu göğsüme sokacağım sadece küçük çocuğuma bir yuva olabilmek için İrem Genkertepe

Mavi tepelere ağıt I.


-gölge düştü

gözünde suyun ağıt bakar gizliden

yırtıldı gün-

tepede yıldızlar eflatun ve şimdi her biri bir mantar

II. varlığın kendisiyim

nehir sancılı korkulara uyanır gövdesinde ne alüvyon, ne çakıl vardır

sesleriyle tık tık ılık ılık sanrılarım içinden sızıp giden yağmurlar

V. meşe hayaleti ısırganlara sinmekte

III. mavi çocuk tepelerden cenaze alayları geçmekte o bilmez onları katar katar peşi sıra çuvallar kanar dizip katırları hiç yaşamayanlar o tepelerde ölümü tadar. bitimsiz soluk beyaz levhalar karlarda silinir kimsesizler böyle

kel vadilerin koynu kara göl gece kelebekleri sonunda iyi günün habercisi bir çocuk yürüyor kamışların oradan doğurmuş işte isayı güzelliğin rahminden… kimsesizler böyle doğar kimsesizler böyle doğar

ölür

kimsesizler böyle kimsesizler böyle

doğar

ölür kimsesizler böyle ölür

(Beat Kuşağı, 2018) Tanrının şiiri

IV.

mor benefşelerin de sebebi var boyun bükmelerinin


aldananlardanız. bir gün… mutlaka! kısır kıvrımlarını taka taka evrenin arzını kata kata kopkoyu sarmal kuyularına uzanan zavallılarıyız o başka alemin. yazdırmadı ne düzcülerini ortaçağ insanlık hezimetinin ne de yuvarlakçılarını haklı çıkarmadı yeni bin senelerin. götürün şu kemanı inlemenin öylesini taşıyacak omuz bula bula Tanrı’yı mı buldunuz ? halbuki biz ona şiir öğrettik.

(Yazarkafa, 2018)

SEDA SUNA UÇAKAN

Göz ağrısı Çocuğun ilk göz ağrısı Minik, akıllı


Tüm hisleri beraber Ah ne delicedir şu ilkler Anası babası dağ gibiydi İsteyince çocuk deliler

Ancak doğmuyor, ıkınmıyor kişi Düşünce bataklığında birkaç tembel çamur

gibi Alıp getirdiler Dalmış çocuk Aşk ırmağının dehlizlerine Nefes buluyor her kulaçta Tutmuş elini nazikçe Dokunmaya hassas yüzünü okşuyor Ana baba gururlu, çocuk mutlu Mut ve kut dans ediyor evin içinde Çocuk ayırmıyor gözlerini göz ağrısından Gözlerini ağrıtsa dahi

EKİN YAŞAR TAŞKAYA

Ağır Ölüm Sarı soğuk çirkin bir gece İhtimaller sevişiyor yarışıyor Sanki spermler En önde yer almak isterler doğa bu Birkaç nota var, çıldırtmaya azmetmiş seni Uyumaya çalışırken sevişen deliler arasında Gebe kalıyor her bir düşünce

Edebiyatın İki Haşin Çocuğu -Can


Yücel, Allen GingsbergAynı Masada! Öncelikle Türk edebiyatında ayrı bir yeri olan Can Yücel'den kısaca bahsetmek istiyorum. 21 Ağustos 1926 tarihinde "Çatlak yüreğimle türkülü yollara düştüm ki o kadar olur,seke seke ben geldim." diyerek gelişini anlattı belkide dünyaya. Lisede yurt dışı eğitim bursu kaandı lakin babası o dönemin Milli Eğitim Bakanı olduğu için "Bakan, kendi oğluna torpil yaptı derler" diye bursuna karşı çıktı. Türk edebiyatında o dönemin birçok dergisinde şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanındı. Çeviri hayatına, yaptığı siyasi çevirilerle atıldı. Bu eylem Yücel'in birkaç senesine mal oldu. Che Guevara ve Mao'dan çeviriler yaptığı sebebiyle 15 yıla kadar hapse mahkum oldu. 1974’de gelen genel afla dışarı çıktı. Ülkemizde ki sürgün edilen, öldüren, işkence edilip, hor görülen diğer yazarlar, şailere kıyasla daha şanslıydı(!) belkide... Edebiyatımızın yaramaz ve yürekli çocuğu hapiste de kendi hür, irade ve fikirlerini, kağıda işlemekten geri kalmadı, özgürlüğüne kavuştuğu an da ise bu yazılarını Bir Siyasinin Şiirleri adlı kitabında halka sundu. Bu ülkedeysen dertlerin bitmez,

bu ülkede yazar veyahut şairsen hele dert sen istemezsen bile gelir seni bulur, rahat bırakmazlar adamı... 12 Eylül Darbesi sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla "Rengahenk" adlı kitabı toplatıldı. Genelimiz Yücel'i argo ve müstehcen sözlere çok sık yer veren, yalın diliyle ,taşlama ve toplumsal duyarlılığıyla tanırız. Yaşadıkların, o ana gelene kadar neler yaşadıkları, nelere maruz kaldıkları pek dikkatimizi çekmez. Bu yüzden Yücel şiirinin sonunda da dediği gibi "sike sike gidiyorum." diyerek gitti bu dünyadan. Kim zaten bu dünyaya gerekenden fazla katlanabilir ki? Duyarsızlıklara kim tahammül edebilir olurundan fazla? Zaten ben biliyorum, kederinden kanser oldu. Ölümünü böyle hakketmemişti. 12 Ağustos 1999' da herkes gibi oda göçüp gitti. Unutmayın! Buralardan Can Yücel' de geçti... ”Bana şiirlerinde küfür etme diyorlar usulsüz.. Lan bu kadar orospu çocuğunu nasıl anlatayım küfürsüz?” CAN YÜCEL. Allen Ginsberg 3 Haziran 1926 tarihinde doğuştan halkın yanında, haksızın hakkını kollayan bir bebek olarak


dünyaya gelmiştir çünkü şair ve öğretmen bir babası vardır. Üniversite yönetimini hiçe sayıp, görüş ve fikir ayrılıkları yaşadığı için yönetimle pek anlaştığı söylenemez. Fikirlerdir yine bir gencin geleceğini etkileyen, onu susturmaya çalışan. Yenilmemiştir. Birkaç işte çalışmıştır gocunmadan, ne olduğu farketmeksizin hayatını kazanmaya çalışmıştır. Beat kuşağının öncülerinden olmuş, 1956' da Howl and Other Poems'i (Çığlık ve Başka Şiirler) çıkarmıştır. Gelgelelim O Masaya 1990'da Gingsberg ülkemize gelir ve Can Yücel'in eşi olanları şöyle anlatır: “Sezer Duru bize telefon açtı. Allen Ginsberg ‘le Kumkapı ‘ya gidilecekti. Ginsberg Türk Şairleriyle tanışmak istiyordu. Can ‘la birlikte gittik, Melih Cevdet Anday ‘da vardı. Masada bir de Amerikalı parababası. Andy Warhol ‘un arkadaşıymış. Son tutkusu şiir. Bu nedenle hep Ginsberg ‘in yanında, dünya şairlerini tanıma turuna çıkmış, ‘Türkiye ‘de şiiri hissettim’ dedi Ginsberg. Büyülenmişti. Bu arada içkiler içildi, sohbet koyulaştı. Can ‘la Ginsberg kırk yıllık dost gibiydi. Ginsberg, doğaçlama şiire bayıldığını söyledi ve Can için

hemen bir şiir karaladı, yanına bir de desen yaptı. Can altta kalır mı, o da bir şiir yazdı. Sonra öğrendik ki, Ginsberg bu şiiri ve deseni, bu geziyi anlattığı kitabına almış.” Rakı masasına oturulur, sohbet koyulaşır. Zaten bilirsiniz masada bir Türk ve Rakı varsa o masada kırk yıllık dost olmamak pek de mümkün değildir. Allen Ginsberg'in Can Yücel adlı şiiri: CAN YÜCEL Aynalar insan değil Aynalar insan Hem de ikisi Hem insan hem ayna İster manhattan’ın doğu yakasında İster boğaz şehrinin Kumkapı’sında Herkes yalanları söyler Doğruları söyleyerek Yeni rakı masasındaki sarhoş ağızlar bile ALLEN GINSBERG 19.6.1990 ‘Gece Vardiyası’, PAPİRÜS Yayınları, Ocak 1993, 111. Sayfa

Beni Anlayamazsın Şimdi son bir kez masaya bakıyorum, masayı çevreleyen şeffaf muşambanın üstü dökülen kahveden ötürü yapış yapış ve kahverengi lekelerle dolu, sonra başımı kaldırıp kadına bakıyorum, renkli gözlerindeki cümbüşe ve hayal kırıklığına ve üzüntüsüne ve


kayalardan daha kaya kalbine – onun ruhundaki

sonuna dair hiçbir fikri yok gerçekten – boyna “Yokum!” deyip duruyor

yapışkan leke için ne yapmam gerektiğini bilmiyorum, çünkü o lekenin kendisiyim ben. Zehirli sözcükleri söylüyorum şimdi, hayatımda istediğim en son şey olduğunu bildiğim halde onu bir daha

Kusacak bir şeyi kalmayana kadar “Yokum!” diyor – “Yokum - Yok! Yokum artık orospu çocuğu!” İyi bir insan olmanın faydasını görmüyor, ıslak kaldırımda oturmuş ağlıyor

rahatsız etmeyeceğimi dökülüyorum – “İsabet olur!” der gibi bakıyor, o öyle bakınca köşedeki kasap et kesmeyi bırakıyor, bıçağın tahtaya çarptığında çıkardığı ses son bir kez yankılanıyor caddede ve sonra sessizlik sarıyor burayı. Boktan davranıp durduğumu fısıldıyor – dalkavukça konuşup duruyorum, zaten boktan bir herif olduğumu söylüyorum ona, hepimizin olduğundan biraz daha boktan olduğumu, sonra ucuz bir çikolata gibi ortadan ikiye kırılıyor masa, iki ayrı dünyaya düşüyor. Kuzgun uçup gidiyor – bir sigara ateşleyip kaldırıma geri dönüyorum. Ve ardından diğer tüm ezik yazar bozuntuları gibi zekice yazılmış şiirden uzaklaşıp şu dizeleri karalıyorum;

Uzun uzun soluyor havayı, başını hiç kaldırmıyor ve bakmıyor hangi uçarı atlıyor diye balkondan İçiyor, ayılıyor, akşamdan kalma yürüyüşleri yapıyor, içiyor, ayılıyor ve bu böyle tekrar ediyor “Belki de!” diyor kendine, “Kabullenmem gereken şey bu; madaranın tekiyim ben!” Eline geçen bütün kitapları fırlatıyor çöpe – suratına kapanan telefonun amına koysunlar Gidiyorken Yeni Vizyon’u da yanında götürmek istiyor – buraya kadar – buraya kadar! Kıçından vuruyor kancık karı, dört santimlik o Allah’ın belası çizikten kan fışkırıyor “Yürü be!” diye bağırıyor bir başkası, “KİMSE DURDURAMAZ SENİ, GEBERT KENDİNİ!” Beni anlayamazsın şimdi

Islak kaldırımda oturmuş ağlıyor bir orospu çocuğu – pantolon paçalarında kusmuk izi Suratına kapanan telefon karnına yumruk yemişçesine bükmüş onu

KAAN SİNAN

Ne yemek geliyor içinden ne bir başka şey – kıçındaki çizikten kan fışkırıyor Coğrafyayı dudaklarındaki kıvrımlara saklayan kadından kaçmak kolay değil

NİLGÜN MARMARANIN İNTİHAR MEKTUBU

Dağların arasından süzülen hınzır bir nehir gibi ayak parmak uçlarında yükselip öpmek onu Başlangıcına ve

“13 Ekim 1987 Salı


Sevgilim Her gün kötücül bir düşü kurmak ve onu taşımak artık kılgıyı gerektiriyor. Sana böyle bir yük bırakmak istemezdim ama sen akıllı ve güçlüsün, çabuk unutursun. Bu durumdan kimse kimseyi ya da kendini suçlu, sorumlu saymasın, çünkü suç yok. Yalnızca ırmağın akışına bir müdahele söz konusu! Her anın niye'sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! Çocukluğun kendini saf bir akışına bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte! Bu tükenişle hiçbir yeni yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum. Ben'i bağışlayın! Bunu en çok annemden, babamdan ve Kağan senden diliyorum. Dostlarımdan da! Nilgün Marmara Önal Seni hep sevdim Kağan! Hoşçakalın! P.S.1 Cenaze töreni istemiyorum, mümkünse

yakınız lütfen! P.S.2 Kuşlar ölünceye kadar iyi bakınız onlara 3 Sahneden çekilirken yaşamıma karışmış herkesi selamlıyorum 4 Kağan arzu ederse ileride, daktiloya çekilmiş şiirleri bastırabilirsin” Nilgün Marmara /Defterler /s.533


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
Beatnik Fanzin 4 by beatnikfanzin - Issuu