düþün Ýletiþim Ýçin: Atatürkçü Düþünce Topluluðu Kültür Ýþleri Müdürlüðü 06531 ODTÜ / ANKARA Tel: 0312. 210 60 11 Belgeç: 0312. 210 12 23 e-posta: wwwadt@metu.edu.tr Genel að sayfasý: www.dusun.metu.edu.tr Temsilcilikler Bulancak Nuri Osman APAYDIN 0454. 318 44 66 Bursa Seçkin ÜNLÜ 0536. 929 20 62 Çorum Celal SAKINMAZ 0364. 224 02 19 Erzurum Esra DOÐANER 0532. 515 78 56 Ýstanbul Oðuzhan ALTUNTAÞ 0533. 636 50 35 Caner BAKIR cbakir@ku.edu.tr Hamit E. GÖNÜLDAÞ 0532. 602 47 95 Ýzmir Selim Utku GÜMRÜKÇÜ 0533. 517 35 45 Konya Hülya ÜNVER 0332. 353 63 10 Kuþadasý Reþat ERGUVAN 0532. 257 95 52 Muðla Emin ARIK 0252. 212 98 64 Ordu Fidan KURUCU 0452. 225 27 59 A.B.D. Çiðdem HASER chaser@metu.edu.tr Almanya Erman KÜÇÜKKARACA kucukkaracaer@hotmail.com Avustralya Ferruh DÝNÇKAL ferruh@optushome.com.au Ýsviçre Cahit ÇERÇÝ 0041 817561576 GSM: 79 4175026 K.K.T.C. Yücel KAPLAN 0532. 430 00 13
ÝÇÝNDEKÝLER HAZAR PETROLLERÝ ÇERÇEVESÝNDE ÇEKÝÞME VE TÜRKÝYE Barýþ KÜTAHYA . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 3 TEK KUTUPLU KÜRESELLEÞME EKSENÝNDE TÜRKÝYE-AVRUPA BÝRLÝÐÝ ÝLÝÞKÝLERÝ ve KIBRIS Tomris ÇAVDAR . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 9 KEMALÝST ULUSÇULUK VE ERMENÝ SORUNU ODTÜ ADT Çalýþma Grubu . . . . . . . . . . . . . . . . . 15 ATATÜRK'ÜN UYGARLIÐA KATKISI: SÖMÜRGECÝLÝÐÝ DÝZE GETÝRMENÝN ALTIN ANAHTARI! Prof. Dr. Özer OZANKAYA . . . . . . . . . . . . . . . . . . 23 TÜRKÝYE’DE EÐÝTÝME VERÝLEN DEÐER Tuba FÝDAN . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 30 “MEGALÝ ÝDEA”DAN BALKAN ANTANTI’NA TÜRKYUNAN ÝLÝÞKÝLERÝNÝN TARÝHSEL GELÝÞÝMÝ Dr. Mustafa ALBAYRAK . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 39 AVRUPA BÝRLÝÐÝ’NÝN ANLAMI Sami Samet ÖZKAN. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 49 ÝSTANBUL ve DEPREM Serbülent ÖCAL - Ali ÞAHÝN . . . . . . . . . . . . . . . . 57 TARÝHSEL SÜREÇ ÝÇÝNDE TÜRKÇENÝN YABANCI DÝLLER ETKÝSÝNDE KALIÞI Prof. Dr. Olcay ÖNERTOY . . . . . . . . . . . . . . . . . . 64 TÜRKÇE’DE ÖZLEÞTÝRME ODTÜ ADT. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 68 BÝLGÝ ÜNÝVERSÝTESÝ ATATÜRKÇÜ DÜÞÜNCE KULÜBÜ . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 69 ULUSLARARASI KIBRIS ÜNÝVERSÝTESÝ ATATÜRKÇÜ DÜÞÜNCE KULÜBÜ . . . . . . . . . . . . . 70 düþün ÞÝÝR Halil DUZCU . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 71 düþün KÝTAP . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 72
HAZAR PETROLLERÝ ÇERÇEVESÝNDE ÇEKÝÞME VE TÜRKÝYE
düþün kürsü
Barýþ KÜTAHYA*
Giriþ:
“Tek kutupluluk” düþüncesi kýsa süre içerisinde yerini “çok kutupluluk” fikirlerine býrakmýþ, AB bir siyasi birliktelik olarak ve Çin ise ekonomik geliþmesiyle diðer kutuplarý oluþturmaya baþlamýþtýr.
SSCB ve Varþova Paktý'nýn batý bloðunun teknolojik ilerleme ve ekonomik esnekliðini yakalayamamasý doðu bloðunun yýkýlmasýyla sonuçlanmýþtýr. Soðuk savaþý bitiren bu geliþmenin ardýndan dünya hýzlý bir deðiþim dalgasýna uðramýþtýr. Bu geliþmelerin ilki, dünyanýn tek kutuplu bir yapýya büründüðü inancýnýn yayýlmasý olmuþtur. Bu anlamda ABD tek kutupluluk iddiasýyla hegemonyasýný tüm dünyaya yayma giriþimlerini hýzlandýrmýþtýr. “Tek kutupluluk” düþüncesi kýsa süre içerisinde yerini “çok kutupluluk” fikirlerine býrakmýþ, AB bir siyasi birliktelik olarak ve Çin ise ekonomik geliþmesiyle diðer kutuplarý oluþturmaya baþlamýþtýr. Avrupa Birliði soðuk savaþ döneminin sonuna kadar sadece bir ekonomik birliktelik (AET) görünümündeyken, ABD'nin tek süper güç olmasý iddiasýyla hegemonyasýný dayattýðý süreç sonrasýnda siyasi bir birliktelik halini almýþtýr. AB'nin artýk bir “güç” olarak dünya üzerindeki yerini almasý aþamasýnda Rusya da toparlanma sürecini yaþamýþtýr. Önce kendisinden ayrýlan cumhuriyetleri tekrar nüfuz altýna alma taktiðini izlemiþtir. Ardýndan 1997 yýlýnda çok stratejik bir hamle yaparak Çin, Kýrgýzistan, Kazakistan, Tacikistan ile “Þangay Beþlisi”ni oluþturmuþ ve her ne kadar batýya yakýnlaþmaya çalýþýr görünse de kendine doðuda bir platform kurarak dünyada yeniden sahne almýþtýr. Daha sonradan Özbekistan ve Türkmenistan da bu oluþuma yaklaþmýþtýr. Bu birliktelik herhangi bir dünya haritasý açýldýðýnda görülebileceði gibi Hazar Denizi'nin kuzeyini ve Orta Asya'yý tamamýyla çevreleyen bir sýnýr çizmiþtir. Tüm bu geliþmelerin yanýnda Hindistan da büyük nüfusu, nükleer silahlara sahip olmasý ve bilgi teknolojilerindeki hýzlý geliþimi sayesinde dünya sahnesinde yerini almýþtýr. Böylelikle ABD, AB, Rusya, Çin, Hindistan günümüzde birer “güç” olarak var olmaktadýrlar. Soðuk Savaþ ertesi dönemde yaþanan deðiþimin belirgin özelliklerinden birisi özellikle enerji kaynaklarýnýn kontrolü gibi konularda artýk hegemonik güçlerin müdahalesinin açýktan açýða ortaya çýkmasý ve bu güçlerin, dengeleri ve etkileri belirlemesidir. Bu müdahale, çok yakýn zamanda ve yakýnýmýzda yaþadýðýmýz üzere,
* ODTÜ ADT Onur Üyesi, 2000.
düþün 3
Irak örneðinde kendini gösterir. Terörist ülke ilanlarý, nükleer silah barýndýrma bahaneleri, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi getirme vaatleri müdahalelerin buzdaðýnýn suyun üzerinde kalan sebeplerini oluþturmaktadýr. Suyun altýnda ise gerek hegemonik gerekse ekonomik gücün sürdürülmesine dair sebepler yatmaktadýr.
Devleti'nin bölgeye yerleþtirilmesi ve burada desteklenmesi olmuþtur. Böylelikle Arap-Ýsrail çatýþmasý içerisinde bir takým hedeflere ulaþmak kolaylaþmýþtýr. Ýsrail de özellikle ABD ve bazý Avrupa devletlerinin yanýnda yer alarak kutsal saydýklarý topraklara geri dönmüþ ve burada bir devlet kurup yükselme olanaðýný saðlamýþtýr.
Son zamanlarda bu müdahalenin artmasýnýn temel sebebi Orta Doðu petrol rezervlerinin azaldýðýnýn ve yakýn bir tarihte etkinliðini yitireceðinin bilinmesidir. Ayrýca arzýn kýsýtlý kalmasýna raðmen, dünya üzerinde geliþen sanayi ile petrol ve yan ürünlerinin kullanýmýndaki talebin geliþmesi týpký Ýkinci Dünya Savaþý'nda Japonya'nýn saldýrgan tutumuna sebep olduðu gibi bugün de gerginliðe yol açmaktadýr. Bu hipotezden yola çýkarak, yukarýda saydýðýmýz “güç”lerin, petrol üzerindeki hegemonyalarýný devam ettirebilmek amacýyla dünya üzerinde yaptýklarý hamleleri gözlemleyebiliriz.
Bu tarz müdahalelerin bitmesi ancak bölgedeki ve bölgeye yakýn-komþu diðer coðrafyalardaki petrolün bitmesi ile mümkün olacaktýr. Fakat ne yazýk ki bu durum Orta Doðu'daki petroller bittikten sonra da devam edecekmiþ gibi görünmektedir, zira bir sonraki hedef Orta Doðu'ya yakýn bir bölge olacaktýr : Hazar Petrol Havzasý.
Hakimiyet iddiasýnda bulunan ülkenin günümüz temel enerji maddesi olarak nitelendirebileceðimiz petrole hakim olmasý gerekmektedir. En azýndan petrole alternatif hammaddelerin yaygýn ve ucuz bir þekilde elde edilebilir olacaðý güne kadar satranç tahtasýndaki taþlar buna göre oynanacaktýr. Orta Doðu petrollerinin ekonomik ömrünün kýsa bir süre sonra biteceðini bilen taraflar, þimdiden alternatif petrol yataklarýnýn bulunduðu coðrafyalara yönelik hamlelerini yapmaya baþlamýþlardýr. Bu yazýda bu hamleler gözlemlenmeye ve Türkiye'nin bu hamleler içerisindeki yeri gösterilmeye çalýþýlacaktýr.
Hazar Petrol Havzasý ve Güç Çekiþmesi: Günümüzde dünyanýn belki de en sorunlu coðrafyasý olan Orta Doðu hem kendi içerisinde bu sorunlarla boðuþmaya devam etmekte, hem de çeþitli þekillerde (terörizm, etnik ve dini çatýþmalar gibi) Orta Doðu'dan dýþarýya sorun ihraç eder hale gelmektedir. “Neden Orta Doðu?” sorusu sorulduðunda ise ezici bir çoðunluðun vereceði cevap petrol varlýðý olacaktýr. Hegemonik güçler için, buradaki petrol varlýðý, petrol kuyularýný barýndýran ülkelere teslim edilemeyecek kadar kýymetlidir. Bu yüzden, birtakým makro stratejilerin büyük parçalarý olarak, Orta Doðu'ya müdahale sürekli olagelmiþtir. Bu müdahalenin en büyüklerinden birisi Ýsrail düþün 4
Orta Doðu petrolleri, ekonomik verimliliðini yitirdikten sonra oyunun döneceði iki nokta kalmaktadýr ki bunlardan biri Hazar petrol havzasý, diðeri ise Meksika petrol havzasýdýr. Süper güç ABD, Meksika petrollerini kendi stoðu için beklettiðinden geleceðin girdabý Hazar olacaktýr. Son zamanlarda Türkiye'nin yakýn çevresinde olan bitenleri dikkatli bir gözle inceleyen bir gözlemci þu anda bu bölgede kimin hakim olacaðýnýn kavgasý verilmekte olduðunu, bu satrancýn hamlelerinin yapýldýðýný görecektir. Satranç tahtasýnýn çevresindeki oyuncular; ABD, Rusya, Çin ve AB'dir. Taraflar kimi zaman birbirleriyle çekiþme içerisinde olduklarý gibi birbirleriyle ittifaklar da kurabilmektedirler. Bu ittifaklar genellikle AB-ABD arasýnda netleþmektedir. Gerek ittifak, gerekse çekiþme örneklemeleri yazýnýn ilerleyen kýsmýnda verilecektir. 1997'de Þangay Beþlisi'nin Hazar'ýn kuzeyini tamamýyla kapatmasýnýn ardýndan -kronolojik olarak daha gerilere gitmekle beraber- Hazar petrollerine yönelik ilk büyük hamle Afganistan'a Usame Bin Ladin'i saklamasý bahanesiyle yapýlan müdahale olarak görülebilir. 11 Eylül'deki saldýrýlarýn ardýndan gerçekleþen bu müdahale ABD-Ýngiltere ittifakýnýn önderliðinde yürütülmüþtür. (Polisiye bir gözle bakacak olursak ve suçluya giden yolda suçtan en çok kimin çýkar saðladýðýna bakýlarak yola çýkýlýrsa, ABD'nin saldýrýlarý kendisinin yaptýðý komplolarý bile bir geçerlilik kazanabilir.) Hindistan'ýn da tek baþýna bir güç olarak belirmesiyle ABD bölgede hakimiyetini yitirme konumuna gelmiþtir. Bu aþamada arkasýnda kim olduðuna bakýlmaksýzýn- 11 Eylül saldýrýlarý gerçekleþmiþ ve CIA'nýn tezgahýndan
geçmiþ olan Usame Bin Ladin, Þangay Beþlisi ülkelerinden Türkmenistan, Özbekistan ve Kýrgýzistan'ýn hemen güney komþusu olan Afganistan'a sýðýnmýþtýr (Bkz. Harita). ABD tereddüt etmeksizin ve “teröre karþý küresel savaþ” ilanýyla Afganistan'a saldýrmýþtýr. Yerel güçlerin de yardýmýyla ülkenin baþýnda olan Taliban rejimini devirmiþ ve yerine uluslar arasý toplumun gözetmenliðinde bir yönetimin geçmesini saðlamýþtýr. Ayrýca BM Barýþ Gücü askerleri de ülkedeki asayiþi saðlamasý amacýyla konuþlandýrýlmýþtýr. Ülkede “yeniden yapýlandýrma” çalýþmalarýna baþlanmýþtýr. Böylelikle Ladin'in yakalanamamasýna raðmen ABD bölgeye varlýðýný sokmuþtur. Bu aþamada ABD'nin uðramýþ olduðu saldýrýlarýn acýsýnýn henüz çok yakýn olmasý nedeniyle, müdahaleye karþý olan güçler varsa bile seslerini
çýkartamamýþladýr. Fakat bir sonraki hamlede ayný þey söz konusu olmayacaktýr. Bir sonraki hamle yeni “þer odaklarý”nýn belirlenmesi ve Irak, Kuzey Kore, Suriye, Ýran gibi bir takým ülkelerin terörist ilan edilmesi ile baþlayacaktýr. Bunlarda özellikle Kuzey Kore ve Irak, nükleer silah barýndýrdýklarý iddiasýyla sýkýþtýrýlacaktýr. Aslýnda bu hamle daha 12 Eylül günü belli olmuþtur, zira hemen saldýrýlarýn ardýndan hepimizin yakýndan tanýdýðý Amerikalý stratejist Henry Kissenger “Irak'a hemen girilmelidir” açýklamasýný yapmýþtýr. (13 Eylül 2001-Hürriyet). Körfez Savaþý'nda Saddam rejimini deviremeyen Amerika bu sefer istediðini yapmaya kararlýdýr. Saddam diktasý devrilecek, Irak “yeniden yapý-
landýrýlacak” ve Iraklýlar demokrasi ve refahla tanýþacaklardýr. Ya da Amerika bölgedeki varlýðýný pekiþtirecek, birazdan anlatacaðýmýz genel strateji için taktik bir hamle daha yapmýþ olacak ve Hazar petrollerinin hakimiyetini elde etmek için bir adým daha atmýþ olacaktýr. Fakat bu hamle bir öncekinde olduðu gibi sessiz karþýlanmayacak, AB'nin en önemli iki ülkesi, Fransa ve Almanya bu savaþa karþý çýkacak, Rusya ve Çin rahatsýzlýklarýný dile getirecektir. AB-ABD ittifakýnýn bir çekiþmeye dönüþtüðü nokta burasýdýr. Eðer haklý nedenler varsa ve sorun ancak bir savaþ ile çözümlenebilecekse bu savaþýn uluslarasý örgütler (NATO, BM Güvenlik Konseyi gibi) tarafýndan yürütülmesini istemiþlerdir. Böylelikle ABD direkt olarak bir hamlede bulunamayacak, sadece bir yap boz içerisindeki parçalardan birisi olarak kalacaktý. Hatta normalde bu savaþý istemeyen diðer güçler ABD illaki Irak'a girecekse, kendilerinin de ABD ile birlikte Irak'a bir güç konuþlandýrmasýnýn tek yolunun, savaþýn bir uluslararasý çatý altýnda olmasý olarak görüyorlardý. Fakat Ýngiltere ve Ýspanya'nýn desteðini alan ABD herhangi bir uluslararsý hukuka veya kuruluþa aldýrmaksýzýn Irak'a girdi. Kýsa bir süre içerisinde ülke ele geçirildi, bir müddet sonra Saddam yakalandý, rejimi sona erdirildi ve Körfez Savaþý'ndan kalan hesap tamamlanmýþ oldu. Bu savaþta ABD'ye en çok yardým eden, ülkenin kuzeyindeki Kürt gruplar oldu. Savaþ sonrasýnda da ABD bu gruplara çoktandýr istedikleri mükafatý vereceðinin sinyallerini verdi; baðýmsýzlýða doðru giden bir federasyon fikri ve bu yolda yapýlacak çalýþmalarda Kürt gruplarýn yapacaðý her türlü çýkýþa göz yumulmasý. Böylelikle zengin petrol yataklarýný barýndýran Kuzey Irak, Amerika'nýn iplerini sýký sýkýya tutacaðý, devlet geleneðine sahip olmayan, aþiret sisteminde yaþayan bir Kürt Devleti'nin egemenliðine verilecekti. Tabii güçlü bir Irak yerine güçsüz ve kukla bir Kürt devletinin Amerika'nýn çýkarlarýna daha fazla hizmet edeceði açýktýr. düþün 5
Fakat Irak'a girmek, genel tezimiz içerisinde ABD'ye baþka bir yarar daha saðlamýþtýr. ABD, Hazar Denizi ve petrol havzasýnýn güneyinin ve güney batýsýnýn neredeyse tamamýný kapsayan Ýran'ý, doðusunda Afganistan ve batýsýnda Irak'ý iþgal ederek çevrelemiþtir. ABD'nin bu iki hamlesinin sonucunda Þangay, Beþlisini oluþturan ülkelerden güçsüz olanlarýn güneyine yerleþilmiþ ve Ýran kuþatýlmýþtýr. ABD artýk bölgede vardýr. Yakýn geçmiþte yaþanan en kritik ve en büyük iki hamleyi anlattýktan sonra bundan sonra olacaklara biraz daha net bakýlabilir. Özellikle savaþýn ardýndan Ýran-Suriye ikilisine Amerika tarafýndan yapýlan “terörizme destek vermeyin, nükleer çalýþmalarýnýzý durdurun” içerikli sert uyarýlar, sonraki hedeflere ýþýk tutmaktadýr. Ýran nükleer enerji çalýþmalarýný BM kontrolüne açmýþ ve ülkedeki reformist hareketlenmelerle bu uyarýlara karþý kayýtsýz kalmamýþtýr. Suriye ise baba Hafýz Esad'ýn ölmünden sonra baþa geçen Beþar Esad ile birlikte Suriye'nin dýþ politikasýnda önemli yer tutan “terör ihracý” kozunu en azýndan görünürde bile olsa elinden býrakmýþtýr. Fakat ABD kulislerinde bile Irak'a yapýlan operasyonun Ýran'a yapýlacak bir müdahalenin provasý olduðu konusunda konuþmalar olduðu medyaya yansýmaktadýr. Her ne þekilde olursa
düþün 6
olsun ABD bölgede kendisine baðlý olmayan bir ülkenin ya da bir rejimin varlýðýna izin vermeyecektir; çünkü Hazar petrollerinin kendisine ulaþtýrýlacaðý güzergahta herhangi bir sorun istememektedir. Suriye-Ýran ikilisine tekrar dönmek üzere Hazar etrafýnda geçen yýl içerisinde olan bir baþka olayý da gündeme getirmekte yarar vardýr; Gürcistan'da yaþanan ve “kadife devrim” ismi verilen halk ayaklanmasý. Kýsaca özetlemek gerekirse Eski KGB Þefi ve SSCB Baþbakanlarýndan Eduard Shevardnadze tarafýndan yönetilen Gürcistan'da yapýlan seçimler sonrasýnda karýþýklýklar çýkmýþ, seçimin sonuçlarýný kabul etmeyen muhalefet sokaklara dökülerek ve en sonunda da parlementoyu basarak Shevardnadze'yi istifaya zorlamýþtýr. Ýlk bakýþta sadece bir demokrasi arayýþý veya demokrasi içerisindeki çalkalanmalardan birisi olarak görülebilecek olay, müdahillerine bakýlýnca biraz daha bulanýk bir görüntü çizmektedir. Seçimler sonrasýnda olaylarýn ilk patlak verdiði sýralarda ülkeyi ilk ziyaret eden ve baþkan Shevardnadze ile görüþen kiþi Rusya Dýþ Ýþleri Bakaný Ýgor Ývanov olmuþtur. Daha olaylarýn baþlangýcýnda acele ile gerçekleþen ziyaret bir telaþýn habercisi olacaktýr. Zira SSCB yönetiminin üst kademelerinde bulunmuþ olan baþkanýn karþýsýndaki muhalefet, batý yanlýsý olarak nite-
lendirilebilecek bir adayla ortaya çýkmýþtýr. Bu yüzden AB ve ABD çevrelerinde, bu hareket kansýz bir “kadife devrim” olarak nitelenmiþ ve en azýndan gazete-televizyonlarda desteklenmiþtir. Shevardnadze'nin istifasý ise Rusya'nýn kalesinde gördüðü bir gol olacaktýr. Verilmiþ olan haritada Afganistan, Irak, Gürcistan, Ýran, Suriye, Rusya, Kýrgýzistan, Kazakistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Türkiye'nin yerinin incelenmesi bundan sonraki fikirlerimizin anlaþýlmasýnda yardýmcý olacaktýr. Harita üzerinden izleyerek durumu tekrar toparlamakta fayda var. Þu anki durumda Ortadoðu, Amerika ve AB'nin baþýnda bulunduðu petrol devlerinin egemenliði altýndadýr. Bu egemenliðe sorun çýkarabilecek ülkeler (Irak, Ýran, Suriye, vb.) Ýsrail'in bölgedeki varlýðý ve ABD'nin güçlü hamleleri ile bertaraf edilmeye çalýþýlmaktadýr. Hazar çevresinde ise, kuzeyde Rusya ve Çin etkisindeki Þangay Beþlisi bulunmaktadýr. Hazar'ýn güneyinde Irak ve Afganistan ABD hegemonyasý altýndadýr. Ýran ve Suriye ise yine ABD'nin tehdidi altýndadýr. Bu kýsa özetten sonra petrolün bulunduðu coðrafya kadar önemli olan bir diðer konuya, petrolün taþýnacaðý yola deðinmek gerekir. Petrolün bulunduðu coðrafyaya egemen olmak dünya üzerindeki gücünüz açýsýndan önemlidir; fakat çýkarýlan petrolü istediðiniz gibi yönlendiremezseniz ve istediðiniz yere güvenli, çabuk ve kolay ulaþtýrmazsanýz elinizdeki bu kart önemini korumakta güçlük çeker. Bu anlamda Hazar petrollerinin batýya ulaþým yollarý þu þekilde maddeleþtirilebilir. 1. Hazar Denizi'nin batýsýndan Karadeniz, Boðazlar, Ege Denizi, Akdeniz ve Atlas Okyanusu rotasý 2. Hazar Denizi'nin güney doðusundan Ýran (veya alternatif olarak Türkmenistan, Afganistan, Pakistan üzerinden) Arabistan Yarýmadasý'nýn doðusu, Kýzýldeniz, Akdeniz, Atlas Okyanusu rotasý 3. Hazar Denizi'nin güneyinden ikinci rotaya benzer þekilde Ýran üzerinden Arabistan Yarýmadasý'nýn doðusu ve ardýndan Afrika'nýn güneyi üzerinden Atlas Okyanusu rotasý 4. Hazar Denizi'nin güney batýsýndan Ýran, Kuzey Irak, Suriye yolu ile Akdeniz ve ardýndan Atlas Okyanusu Rotasý
Görülebileceði üzere ilk üç rota gerek Rusya gibi bir rakip üzerinden geçtiði, gerekse yolun uzunluðu açýsýndan ekonomik olarak oldukça verimsiz görünmektedir. Ayrýca yolun uzunluðunun yanýna Ýran'ýn bu senaryolarýn fazlaca içerisinde olmasý da petrol güzergahýnýn güvenliði açýsýndan olumsuz etki yaratmaktadýr. Fakat son rota kýsalýðý açýsýndan diðerlerinden çok daha ön plana çýkmaya adaydýr. Batý açýsýndan bu rotada bir yýl öncesine kadar sorun Ýran, Irak ve Suriye'nin bulunmasýydý. Þu anda Irak yerinde ABD'ye her konuda baðlý bir Kürt etnik federasyonu yerini almýþtýr. Bu gün ise sorun, Ýran ve Suriye'nin bulunmasýdýr. Gelecek yýllarda ise “bu sorunlarýn” tümüyle ortadan kalkmasýna çalýþýlmasý bir olasýlýktýr. Ýþte bizim için de her þey bu noktada baþlamaktadýr. Bundan sonra anlatýlacaklar tamamýyla bir ihtimal deðerlendirilmesi, bir varsayým olarak görülmelidir.
Hazar Petrollerinin Batýya Ulaþým Rotasý Eðer petrol rotasý yukarýda sayýlan senaryolarýn sonuncusu gibi olacaksa ABD'nin yeni hedefi, orta vadede, Ýran ve Suriye olacaktýr. Uzun zamandýr bu ülkelere yapýlan uyarýlar ve tehditlerin yönünü de sadece “terör ve ABD karþýtlýðý” ile açýklamak eksik bir deðerlendirme olacaktýr. ABD bu noktada ipleri gergin tutarak uygun herhangi bir zamanda gerek baský gerekse fiili müdahale yolu ile durumu kendi lehine çevirebilmenin zeminini yapmaktadýr. Bu noktada elbetteki tercih edilecek yol, herhangi bir müdahalede bulunmadan bu ülkelerin sorun olmaktan çýkmasýdýr. Eðer Ýran ve Suriye'nin varolan yönetim anlayýþýnda kendi iç dinamiklerine dayanan çok radikal bir deðiþim yaþanýr da kendiliklerinden ABD ve batýya boyun eðerlerse ortada hiçbir sorun kalmayacaktýr. Fakat kýsa ve orta vadede böyle bir deðiþiklik beklenmemektedir. Bu noktada Büyük Ortadoðu Projesi (BOP) ve Ýran'daki ýlýmlý Hatemi yönetiminin desteklenmesi gibi yollar devreye sokularak iç dinamiklerin ortaya çýkmasý için katalizör etki yaratýlmaya çalýþýlmaktadýr. Ayrýca dýþ dünyanýn teknolojik, ekonomik ve kültürel rahatlýklarý gösterilmeye çalýþýlarak kendi yönetimleri üzerinde bir kamuoyu baskýsý yaratmalarý düþünülmektedir. Böylelikle bu ülkelerde yaþayan insanlarýn hem kendilerine baský uygulayan hem de petrol tekellerinin düþün 7
karþýsýnda bir engel teþkil eden þu anki rejimleri yýkmalarý beklenmektedir. Tüm bunlardan bir sonuç alýnamamasý durumunda her zaman olduðu gibi bir karýþýklýk dönemi baþ gösterecektir. Zira bölge ülkelerinin pek çoðunda olduðu gibi Ýran ve Suriye'de de etnik ve dinsel çeþitlilik oldukça fazladýr. Kuzey Irak'ta yaþanan durumun aynýsý Ýran'ýn ve Suriye'nin kuzeyinde de yaþanabilir. Demografik yapý hemen hemen aynýdýr. Burada Kuzey Irak'ýn kendi bulunduðu ülkenin yýkýmýna daha önce yardým etmiþ olmasýnýn nedeni Saddam rejiminin bu bölgede katliam derecesinde bir baský uygulamýþ olmasýdýr. Ayný baskýyý yaþamayan Ýran ve Suriye Kürtlerinin ayný þekilde davranmasýný elbette beklememek gerekir fakat otonom bir Kuzey Irak Federe Kürt Devleti bu gruplara da cesaret verecektir. Eðer ki çýkarlarý doðrultusunda bu þekilde de sonuca ulaþamazsa, hegemonya, doðrudan müdahale ile kendi yolunu açacaktýr. Tabii bu en istenmeyen ve en son baþvurulacak yoldur. Senaryolarýn Türkiye açýsýndan en kötüsü ve ayný zamanda en ilgi çekicisini ortaya koymak gerekir. Eðer tüm bu geliþmeler Ýran, Irak ve Suriye'nin kuzeyinde kurulacak bir Kürt devleti ile sonuçlanýrsa batý hegemon devletleri en kolay ve kendileri için güvenli þekilde bu iþi bitirmiþ olacaklardýr. Çünkü petrol yollarý üzerinde kendilerine olasý sorun yaratabilecek merkezi devletler yerine tamamýyla kendilerine baðlý uydu federasyonlar veya devletçikler yer alacaktýr. Bu noktada petrol güzergahýnýn güney sýnýrý Kuzey Ýran, Irak ve Suriye olarak çizilebilir. Ýþte kilit soru burada sorulacaktýr. Güney sýnýrý belli olan bu güzergahýn kuzey sýnýrý nereden çizilecektir? Sorunun olasý iki yanýtý vardýr : 1) Türkiye'nin güney sýnýrý ile güzergahýn kuzey sýnýrý bir olacaktýr. 2) Türkiye'nin güneydoðusu da bu güzergah içerisine girecek þekilde yeni bir oluþumun çabasý içine girilecektir. Her iki durumda da Türkiye'nin güneydoðusu etkilenecektir. Ya tekrar yýllarca süren bir mücadeleye girilmek zorunda kalýnacaktýr ya da direk bir saldýrýyla karþýlaþýlacaðýndan savaþmak durumunda kalýnacaktýr. Tabii ki hiçbir güç Türkiye'nin sýnýrlarýný deðiþtirmeye kalkmak gibi bir hataya düþmeyecektir. Fakat güneyde kurulacak düþün 8
uydu devletlerin Türkiye'nin güneyini o ya da bu þekilde etkileyeceði açýktýr.
Sonuç Türkiye her türlü olasýlýða karþý hazýr bulunmasý gereken bir ülkedir. Etrafýnda veya direkt kendi üzerinde her zaman çok çeþitli senaryolarla karþý karþýya kalmýþtýr, kalacaktýr. Yukarýda belirtilen senaryoya karþý hazýrlýk olarak yapýlmasý gerekenler ve atýlmasý gereken adýmlar bulunmaktadýr. Bu adýmlardan ilki Ýran ve Suriye ile ikili iliþkilerin ilerletilmesi olacaktýr. Birkaç yýl öncesine kadar çok gergin dönemler yaþadýðýmýz bu ülkelerle en azýndan ticari iliþkilerin yoðunlaþtýrýlmasý çabalarýna girilmelidir. Herhangi bir olumsuz etken ortaya çýkmamasý durumunda bu ülkelerle bir pakt kurulmasý bile gündeme gelebilir. Suriye Devlet Baþkaný Beþar Esad'ýn ülkemizi ziyareti ve sýcak karþýlanmasý bir baþlangýç olabilir. Tabii ki bu baþlangýçta Hafýz Esad'ýn cenazesi için Suriye'ye giden Cumhurbaþkaný Ahmet Necdet Sezer'in payý unutulmamalýdýr. Suriye bu açýdan Ýran'a göre daha yakýn ve rahat görünmektedir. Ýran ise rejim ihracý iddiasýný koruduðu müddetçe bu iliþkilerin geliþmesini zorlaþtýracaktýr. Fakat ýlýmlý Hatemi yönetimi ve yandaþlarýnýn desteklenmesi, iktidarda kalmalarýnýn saðlanmasý (son seçimlere Türkiye'nin gizli desteði saðlanabilirdi fakat molla rejimi daha büyük engellemelerle ýlýmlýlarýn seçimlere girmesini önlemiþtir) bir yol olarak görülebilir. Bununla birlikte ticari olarak baþlayacak ve ekonomik olarak derinleþecek ikili iliþkilerin ardýndan ülkeler arasýnda üst düzey temaslar da kurulabilecektir. Tüm bu geliþmeler saðlanýrsa üç ülkenin de ortak problemi olan etnik hareketlenmeye ve bunun dýþarýdan kaþýnmasýna üç devlet ortak bir tavýr alabilecektir. Tekrar belirtmek gerekir ki bu teori bir varsayýmdan yola çýkýlarak ortaya konulmuþtur. Fakat bu güne kadar yaþanýlanlar bu varsayýmýn olasýlýklardan dýþlanamayacaðýný gösterir. Unutulmamalýdýr ki; ülkeler kiþiler ve hükümetler tarafýndan yönetildiði müddetçe deðil, çýkarlarý tarafýndan yönetildiði müddetçe kuvvetli olacaktýr.
TEK TUKUPLU KÜRESELLEÞME EKSENÝNDE TÜRKÝYE-AVRUPA BÝRLÝÐÝ ÝLÝÞKÝLERÝ ve KIBRIS
düþün konuk
Tomris ÇAVDAR*
Türkiye-Avrupa Birliði iliþkilerini küreselleþme ekseninde ve Kýbrýs konusu ile baðdaþtýrabilmek için önce Avrupa Birliði'nin yapýsý, bu yapýya Tek Kutuplu Dünya Düzeni'nin etkilerini ele almanýn yararýna inanýyoruz. Bu iliþkiler sisteminin Türkiye ve Kýbrýs baðlamýnda tarihsel incelemesinin, ulusal, toplumsal, kültürel, ekonomik yönleriyle ve bütünsel bir yaklaþýmla “karþýlýklý ve dengeli yükümlülüklere dayalý” bir deðerlendirmeye dayalý olarak yapýlmasý ulus-devletler arasýndaki iliþkilerin daha eþitlikçi bir yaklaþýmla incelenebilmesi için önemli görülmektedir. Avrupa bütünleþmesinin de en temel unsuru olan ulus-devletlerin uluslararasý hukuku biçimlendirmeye baþlamasý genellikle 1648'de yapýlan Westphalia Barýþ Anlaþmasý'na dayandýrýlmaktadýr. 17. yüzyýldan bu yana oluþan ulusdevlet, henüz aþýlabilmiþ deðildir. Bir kurum olarak ulus-devlet, sýnýrlarý belirli bir toprak (territory) üzerinde egemenliðe sahiptir. Yani bu devletler baðýmsýz, özerk devletlerdir. Birbirlerinin özerkliklerini karþýlýklý olarak tanýmýþlardýr. Böyle bir yapýda ve bu devletlerde iç ve dýþ politikanýn kesin ayrýmý yapýlabilmektedir1. Ayrýca bölgesel bütünleþmelerin yapýsý da çoðu kez bu esasa dayalý oluþmaktadýr. Bu nedenlerle, Avrupa Bir-
liði'nin üçüncü ülkelerle iliþkilerinde büyük bir ulus-devlet gibi hareket ettiði söylenebilir. Avrupa Birliði'nin günümüze kadar tarihsel geliþimi incelendiðinde, barýþçýl, yerleþik bir Avrupa'nýn, deðerlerini, varlýðýný korumak için sürekli bir evrimleþme içerisinde deðiþen ve yeniden yapýlanan bir dönüþüm içerisinde olduðu görülmektedir2. Varolan yapýsý ile bir ulus-devletler bütünleþmesi olan Avrupa Birliði'nin yapýsýný en güçlü bir biçimde etkileyen dýþ etken “Küreselleþme” ve “Tek Kutuplu Yeni Dünya Düzeni” karþýsýnda varolan deðerlerini ve kendi ulusdevletler bütünleþmesine dayalý modelini koru-
ma yönünde gösterdiði kazanýmlar ve direnme baþarýsý olmaktadýr3. Bilindiði üzere ulus-devlet anlayýþý, 1980'li yýllarýn baþýnda “yeni küreselleþme” süreci ile bir-
* Endüstri Yüksek Mühendisi.
düþün 9
likte önemli ölçüde aþýndýrýlmakta ve yeniden biçimlenmektedir. Bu sürecin iyi bir biçimde anlaþýlmasý, Türkiye'nin uluslararasý alandaki yeri, aðýrlýðý ve konumunun da anlaþýlmasý baðlamýnda da son derece önemlidir. Ulus-devlet anlayýþý, Anadolu topraklarýnda, 19. yüzyýlda ayrýlýkçý akýmlarýn geliþmesiyle ve imparatorluk topraklarýndan çok sayýda yeni ulus-devlet doðmaya baþlamasýyla etkinlik kazanmýþtýr4. Türkiye Cumhuriyeti, bu baðlamda Kurtuluþ Savaþý sonrasýnda Anadolu topraklarýnda ortaya çýkmýþ en önemli ulus-devlet olmuþtur. 80. yýlýný kutladýðýmýz Cumhuriyet, temelde çaðdaþlaþma, aydýnlanma ve yeni bir ulus-devlet yaratma anlayýþýna dayalýdýr. Kýbrýs adasýnda ise iki ayrý ulus-devlet yapýsýna dayalý yeni bir yapýlanma 1980'li yýllarýn ikinci evresinden sonra gerçekleþmiþtir. 1878 yýlýnda Osmanlý Devleti adayý Rusya'ya karþý Ýngiltere'nin desteðini kazanmak için adanýn mülkü Ýmparatorlukta kalmak koþuluyla idaresini Ýngiltere'ye kiralamýþtý. Musul ve Hatay gibi Kýbrýs'ta 1923 yýlýnda imzalanan Lozan Antlaþmasý sonrasýnda çözüme ulaþtýrýlmasý düþünülen ve ertelen konular arasýnda yer almýþtýr. 1950'li yýllarýn baþýnda Ýngiltere eski sömürgelerinden çekilirken 1958 Zürih ve 1959 Londra Antlaþmalarý ile Kýbrýs adasýnda Ýngiltere, Türkiye, Yunanistan'ýn ada üzerindeki garantörlük haklarý güvence altýna alýndý. Kýbrýs adasýnda kurulan yeni devlette iç iþlerinde “ortak” ve “baðýmsýz” alanlarýn ayrýmý yapýldý. Ayný zamanda dýþ iliþkilerinde yalnýzca Türkiye ve Yunanistan'ýn birarada olduðu uluslararasý kurum ya da birliklere katýlabileceði öngörüldü5. Türkiye-Avrupa Birliði iliþkileri açýsýndan bir incelemesini yapabilmek için bu durum özellikle büyük bir öneme sahiptir. Adanýn tarihi incelendiðinde 1974 öncesi ABD'nin Yunanistan'daki cunta yönetimi ile desteðini alan Kýbrýs'lý Rumlarýn adanýn Yunanistan'a katýlmasý anlamýndaki yýkýcý ve sonuçlarý soykýrýma varan ENOSIS giriþimleri sonucunda Türkiye, adadaki garantörlük haklarý çerçevesinde Kýbrýs Barýþ Harekatý'ný gerçekleþtirmiþ ve 1983'ten bu yana adada iki baðýmsýz ve egemen ulus-devlet oluþmuþtur. 1974 öncesi Kýbrýs'ta ortaya çýkan ENOSÝS amaçlý giriþimlerde Birleþmiþ Milletler kayýtsýz kalmýþ, Ýngiltere garantörlük haklarýnýn gerektirdiði güvenceleri saðlamamýþ, ABD ise Kýbrýs Barýþ Harekatý'na karþý çýkmýþ ve 1980'li yýllarýn baþýndan bu yana Ýngiltere ile birlikte KKTC'ye ambargo uygulanmasýný, tanýnmamasýdüþün 10
ný ve uluslararasý sistemden dýþlanmasýný desteklemiþtir. Adadaki tüm bu tarihsel sürecin Türkiye-Avrupa Birliði iliþkileri açýsýndan bir deðerlendirmesinin yapýlabilmesi için Avrupa Birliði'nin de geçirdiði dönüþümle birlikte adadaki her iki ada devletinin üyeliði öncesinde AB'nin Türkiye ve Yunanistan'ýn tam üyeliklerinin saðlandýðý bir bütünleþme olmasý gereði göz önüne alýnmalýdýr. Türkiye'nin Avrupa Birliði ve Avrupa bütünleþmesi ile iliþkileri, ancak varolan yapýsý ile kendisi de evrimleþmeye dayalý ve ayný zamanda bir ulus-devletler bütünleþmesi olan Avrupa Birliði'nin, Türkiye'nin Cumhuriyet modeli ile nasýl bir etkileþim içerisinde olduðunun, Kýbrýs baðlamýnda bir incelemesinin yapýlabilmesi Birliðin geçirdiði evrimleþme süreci ile bu iliþkilerin ne yönde geliþebileceðinin anlaþýlmasý ile olanaklýdýr. Bu deðerlendirmemizin bir diðer amacý da, Avrupa Birliði'nin en temel unsuru olan ulus-devletlerin uluslararasý hukuku biçimlendirmeye dayalý bütünleþmesinin, kendi ulus-devlet yapýsýnýn korunmasý baðlamýnda Türkiye açýsýndan önemi ve Türkiye-AB iliþkileri açýsýndan da katkýlarýna sýnýrlý da olsa deðinebilmektir6. Avrupa'da II. Dünya Savaþý sonrasýnda birleþik bir Avrupa düþüncesinin yolunu açan Avrupa Ekonomik Topluluðu (AET)'nun temeli olan “Roma Antlaþmasý” 1957 yýlýnda imzalanmýþtýr. Sözkonusu antlaþmanýn 1958 yýlýnda yürürlüðe girmesinden sonra Türkiye, 1959 yýlýnda tam üyeliði öngören bir ortaklýk iliþkisi kurmak üzere daha henüz oluþmakta olan topluluða baþvurmuþtur. Bu çerçevede taraflar arasýnda baþlayan görüþmeler sonucunda 1963 yýlýnda Türkiye'nin Topluluða tam üye sýfatýyla katýlabilmesi yolunu hedefleyen ve yürürlük süresine iliþkin bir hüküm taþýmayan ve Ortaklýk Antlaþmasý niteliðinde olan “Ankara Anlaþmasý” imza edilmiþtir7. Ankara Anlaþmasý, Hükümette ve ilgili çevrelerde tartýþýlmýþ ve ancak bu süreçten sonra TBMM tarafýndan onaylanmýþtýr8. Ankara Anlaþmasý'nýn yürürlüðe girdiði 1964 yýlýndan itibaren tam üye oluncaya kadar ortaklýk iliþkilerinin geliþtirilmesi, birbirini izleyecek olan üç dönemde gerçekleþecektir. Bu dönemler sýrasýyla Hazýrlýk Dönemi (19631973), Geçiþ Dönemi (1973-1995) ve Son Dönem (1995 ve sonrasý)'dir9. A) Hazýrlýk Dönemi: Hazýrlýk Dönemi olarak kabul edilen 1963-1973 yýllarý arasýnda Türkiye ekonomisini A.E.T. koþullarýna uyacak bir duruma getirmeyi hedeflemiþtir. Bu dönemde
Türkiye herhangi bir yükümlülük üstlenmemiþ ancak Türkiye'nin Topluluða ihraç ettiði ürünlerine belirli kýsýtlar içinde veya hiçbir kýsýt olmaksýzýn gümrük indirimi olmuþtur10. Avrupa Ekonomik Topluluðu ile 1970 yýlýnda “geçiþ dönemi”nin koþullarýný hazýrlayan “Katma Protokolü” imzalanmýþtýr. 1971 yýlýnda yürülüðe giren bu belge gerek hazýrlanýþ biçimi gerekse içeriði açýsýndan Ankara Anlaþmasý ile uyumlu bir çizgidedir11. Ayrýca mallarýn, hizmetlerin, iþgücünün (emeðin) ve sermayenin, aþamalý olarak serbest dolaþýmýnýn saðlanmasýný öngören ve taraflar arasýnda “karþýlýklý ve dengeli yükümlülüklere” dayandýrýlan çok önemli bir anlaþmadýr. Kýbrýs'ta bu dönemde Londra ve Zürih Anlaþmalarý ile kurulan yeni yapý sonrasýnda 1964'te ABD'nin baskýlarý ile Kýbrýslý Türkler kendi kaderlerine terk edilmeye zorlanmýþ ve Ankara hükümetlerinin etkisi sýnýrlanmaya çalýþýlmýþtýr. Ancak Ankara hükümetlerinin bu baskýlara karþý koymasý, Türkiye'nin uluslararasý alanda saygýnlýðýný arttýrmýþ, Kýbrýslý Türkler “özgürlük isteyen toplumlarýn, dýþ baskýlar altýnda ezilen ülkelerin” bir umut ýþýðý olmuþtur12. B) Geçiþ Dönemi: Geçiþ Dönemi olarak kabul edilen 1973-1995 yýllarý arasýnda A.E.T. Türk sanayii ürünlerinde kýsýtlamalarýný derhal kaldýrmýþ, bazý tarým ürünlerimize de belli kýsýtlar (kotalar çerçevesinde) ithal kolaylýklarý getirmiþtir. Ýþgücünün (emeðin) serbest dolaþýmýnýn, 1976-1986 yýllarý arasýnda gerçekleþtirilmesinin A.E.T. tarafýndan kabul edilmesine karþýn anýlan dönemde gerçekleþtirilememiþtir. Gümrük indirimlerinde de Türkiye, 1995 yýlýna kadar Katma Protokol'ün öngördüðü “karþýlýklý ve dengeli yükümlülükler” çerçevesinde gerekli uygulamalarý yerine getirmiþtir. Ancak sözkonusu dönemde Türkiye'nin tüm bu yükümlülükleri tek taraflý olarak yerine getirmesine karþýn 1981 yýlýnda imza edilen IV. Mali Protokol'ün öngördüðü mali desteði önce A.E.T. ve daha sonra da AT tarafýnýn onay vermemesi sonucu alamamýþtýr. Bu mali destek ancak 1995 yýlýnda Gümrük Birliði Anlaþmasý'nýn, 1963 Ankara Anlaþmasý ve 1970 Katma Protokolü'ne aykýrý bir biçimde imzalanmasý sonucunda onaylanmýþtýr13. Daha önce deðinildiði gibi 1981 yýlýnda Yunanistan'ýn yeniden NATO'nun askeri kanadýna kabul edilmesi sürecinde çekincelerin kaldýrýlmasýnda etkin bir konumu olan Türkiye'nin bu vetonun kaldýrýlmasý sýrasýnda Yunanistan ile eþ zamanlý olarak tam üyelik giriþiminde bulunmasý
gerekirken, bu giriþim zamanlamasý geç olarak ve uygun olmayan bir biçimde 1987 yýlýnda yapýlmýþ ve dolayýsýyla da bu baþvuru kabul edilmemiþtir14. Türkiye ayný dönemde, Yunanistan'ýn NATO'nun askeri kanadýna geri dönüþü konusundaki etkin konumunu Yunanistan'ýn Avrupa Topluluðu'na tam üyeliðinin kendisiyle eþ zamanlý olabileceði bir döneme erteletebilirdi. Ancak Türkiye'de ABD destekli 12 Eylül askeri yönetiminin varlýðý Türkiye ve Avrupa Topluluðu iliþkilerini zedelemiþ, tüm ortaklýk iliþkileri ve anlaþmalarý yine bu dönemde 1980'lerin ikinci evresine kadar askýya alýnmýþtýr. 1983 yýlýnda kurulan Kuzey Kýbrýs Türk Cumhuriyeti'de benzer nedenlerle uluslararasý sistemde tanýnan baðýmsýz ve egemen bir devlet olamamýþtýr. Bilindiði üzere 1992 tarihinde imzalanan ve Kasým 1993'te yürürlüðe giren ve üye ülkeler arasýnda dayanýþmayý öngören “Maastricht Antlaþmasý” (Avrupa Birliði Antlaþmasý) ile Avrupa Topluluðu'ndan Avrupa Birliði'ne dönüþüm gerçekleþtirilmiþtir. Bu süreç sonrasýnda Kýbrýs konusunda yaþanan en önemli geliþme, Güney Kýbrýs Rum Kesimi'nin Avrupa Birliði'ne yaptýðý baþvurunun göz önüne alýnacaðýnýn ve deðerlendirilmeye alýnacaðýnýn da açýklanmýþ olmasýdýr. Bu durum daha önceki baþvurularda Ankara ve KKTC'nin böyle bir baþvurunun uluslararasý anlaþmalara aykýrý olmasýný dile getirmesi nedeniyle ertelenmiþti. Böylece Türkiye “tek taraflý” olarak girdiði Gümrük Birliði ile AB'ye tam üye olmadýðý için herhangi bir destekten yararlanmaksýzýn hem küreselleþme sürecine eklenmiþ hem de Kýbrýs konusunda etkisiz ve edilgen bir konumu kabul etmek durumunda býrakýlmýþtýr. Bu süreç, Tek Kutuplu Dünya Düzeni ile de uyumludur. ABD, kendi iç ve dýþ politikalarý çerçevesinde konuyu AB ve Türkiye'ye karþý baský unsuru olarak kullanabilecek bir konuma eriþmiþtir. AB ise Güney Kýbrýs Rum Kesimi ve Yunanistan'ýn beklentileri çerçevesinde konunun tarafý durumuna getirilmeye çalýþýlmýþtýr. KKTC ise hukuksal ve Türkiye'nin garantörlük haklarý açýsýndan son derece haklý bir konumda uluslararasý sistemden dýþlanmaya doðru itilmiþtir. Gümrük Birliði ile Kýbrýs konusu tam üyelik amacý ile çeliþen ödünler gerektirdiði için deðerlendirmemizin bundan sonraki bölümünde de birarada ele alýnmýþtýr. Maastricht Antlaþmasý sonrasýnda 1993 yýlýnda Brüksel'de yapýlan Türkiye-AB Ortaklýk Konseyi toplantýsýnda 1981'den o döneme kadar düþün 11
Böylece Türkiye “tek taraflý” olarak girdiði Gümrük Birliði ile AB'ye tam üye olmadýðý için herhangi bir destekten yararlanmaksýzýn hem küreselleþme sürecine eklenmiþ hem de Kýbrýs konusunda etkisiz ve edilgen bir konumu kabul etmek durumunda býrakýlmýþtýr.
düþün 12
ilk kez siyasi bir karar alýnarak Türkiye ve Avrupa Birliði'nin arasýndaki bütünleþmenin çerçevesi çizilmiþtir. Ancak bu çerçeve yanlýzca “Gümrük Birliði” ile sýnýrlandýrýlmýþtýr15. C) Son Dönem (1995 ve sonrasý): Türkiye-Avrupa Topluluðu ortaklýk iliþkilerini kuran, 1963 yýlýnda imza edilen ve 1 Aralýk 1964'te yürürlüðe giren “Ankara Anlaþmasý” ya da “Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluðu Arasýnda Bir Ortaklýk Kuran Anlaþma”, önce hükümette ve ilgili çevrelerde tartýþýlmýþ ve ancak bu süreçten sonra TBMM tarafýndan onaylanmýþtýr. Ankara Anlaþmasý ve Katma Protokol gibi hukuksal belgeler Türkiye-Avrupa Topluluðu ortaklýk iliþkilerini “karþýlýklý ve dengeli yükümlülükler” çerçevesinde geliþtirmiþtir. 6 Mart 1995 tarihinde kabul edilen ve iþleyiþ kurallarý 1/95 sayýlý Türkiye-Avrupa Topluluðu Ortaklýk Konseyi Kararý ile saptanan Gümrük Birliði belgesi Avrupa Parlamentosu'nun, Roma Antlaþmasý'nýn 300(3). maddesi ve Maastricht Antlaþmasý'nýn 49. maddesi uyarýnca onayýnýn alýnmasý gereken bir anlaþma niteliðindedir. Bu nedenle Avrupa Parlamentosu tarafýndan da onaylanmýþtýr. Ancak bir “Anlaþma” niteliðinde olmasý gereken Gümrük Birliði belgesinin Türkiye'nin zararýna pek çok hüküm içermekte olmasý nedeniyle ilgili kurum ve kuruluþlar tarafýndan tartýþýlmadan ve TBMM'de onaylanmadan dönemin hükümeti tarafýndan imzalanmasý saðlanmýþtýr. Hukuksal açýdan tam üyelikle birlikte “son dönem”de gerçekleþmesi gereken “Gümrük Birliði”, tam üyelik gerçekleþmeden önce, Türkiye ile Avrupa Topluluðu arasýnda 1 Ocak 1996 tarihinde baþlamýþtýr16. Ankara Anlaþmasý'nda (md. 2/2) “Topluluk ve Türkiye arasýnda aþamalý olarak bir gümrük birliði kurulmasý” son aþama olarak öngörülmüþtür. Türkiye'nin Topluluða tam üyeliði ile birlikte “geçiþ dönemi”nde aþamalý olarak yürürlüðe girmesi gerekmektedir17. Ancak, Gümrük Birliði Türkiye'nin AB'ye tam üyeliði ile eþ zamanlý olarak gerçekleþtirilmediði gibi Gümrük Birliði konusunda Yunan vetosunun kaldýrýlmasý karþýlýðýnda Güney Kýbrýs Rum Yönetimi'nin “Kýbrýs Cumhuriyeti olarak Ada'nýn bütünü adýna” tam üye olmasý için yapýlan görüþmeler takvime baðlanýrken sessiz kalýnmýþtýr18. Türkiye'nin tam üyelik sürecini zedeler durumdaki Avrupa Topluluðu ile kurduðu Gümrük Birliði, Kýbrýs konusunda da edilgenliðin ve geri adýmlarýn en önemli dönüm noktalarýndan birisi olmuþ ve Türkiye'nin “tek taraflý” olarak baðlanmasýna neden olmuþtur. Bu durumun en önemli göstergesi de Gümrük Birliði'nin hemen sonrasýnda 1997 yýlýnda Avrupa Birliði'nin Lüksemburg Doruðu'nda Türkiye'nin Orta ve Doðu Avrupa ülkeleri ve Kýbrýs Rum Kesimi'ni kapsayan yeni katýlým sürecinin dýþýnda tutulmasýdýr. 28 Þubat 1997 sonrasýnda ise, Türkiye'de ortaya çýkan yeni siyasal oluþumun Lüksemburg Doruðu'nda alýnan bu karara sert bir tutum takýnmasý Aralýk 1999'da Avrupa Birliði'nin Helsinki Doruðu'nda “Türkiye'nin Adaylýk Statüsü'nün” tanýnmasý ve diðer aday ülkelerle eþit koþullar altýnda deðerlendirilmesi yolunu açmýþtýr. Bu dönem ayný zamanda Yunanistan'ýn Türkiye'ye karþý düþmanlýðýný gizlemeden ortaya koyduðu “açýk kriz politikasý”ný terk ederek Türkiye-AB Ýliþkilerini ve Türkiye'nin tam üyelik sürecini
Kýbrýs ve Ege konularýnda daha fazla ödünler koparabilmek amacýyla kullanmaya baþladýðý yeni bir dönemin baþlangýcý olmuþtur19. Türkiye'nin AB ile bütünleþmesinin en son aþamasý olarak tanýtýlan Gümrük Birliði, aslýnda Türkiye'nin AB ile bütünleþmesinin son aþamasý deðildir. Yanlýzca Türkiye'nin Gümrük Birliði'ne girmesindeki en son aþamadýr20. Bu baðlamda tam üye olmaksýzýn Gümrük Birliði'ne girmiþ tek ülke örneðini oluþturmaktadýr. 15 üyeli AB'nin kuruluþu, yapýsý ve geniþleme süreci incelendiðinde üye ülkelerin önce tam üye olup Gümrük Birliði'ne sonradan girdikleri veya tam üyelik ve gümrük birliði süreçlerinin eþ zamanlý olarak baþladýðý görülmektedir21. Türkiye tam üye olmaksýzýn Gümrük Birliði'ne girmekle “Tam üyelerin ulusal çýkarlarý doðrultusunda yönlendirilen bir ticari uygulamalar sürecine, hiçbir yönlendirme etkisi olmaksýzýn uymak durumunda” olan bir ülke durumunda olmuþtur. Oysa 1995 yýlýnda Türkiye'nin tek taraflý olarak ve bütün ulusal çýkarlarýný da gözardý ederek “Gümrük Birliði”ne girmek yerine, tam üyeliðe kabul edilinceye kadar AB ile farklý bir bütünleþme oluþturmasý gerekmekteydi. Örneðin, AB'ye üye olmadýðý halde, Birlik ile “serbest ticaret antlaþmasýna dayalý bir ticari bütünleþme” içerisinde ancak diðer ülkelerle iliþkilerinde baðýmsýz ulusal politikasý olan Ýsviçre ve Norveç'e benzer bir yaklaþýmý uygulamasý çok daha uygun görünmektedir22. Yeni geniþleme sürecine göre AB, bir ülkeyi aday yapmakla herhangi bir yükümlülük altýna girmemekte ve aday ülke tüm koþullarý yerine getirse bile tam üye olamayabilmektedir. Ayrýca Türkiye'nin durumu AB'nin geniþleme süreci içerisinde yer alan diðer aday ülkelerden farklý bir biçimde deðerlendirilmektedir. Aday konumunda olan hiçbir ülke ile tam üyelik öncesinde “Gümrük Birliði”ne benzer bir anlaþma yapýlmamýþtýr. Ayný biçimde diðer adaylar için üyelik koþullarý yalnýzca Kopenhag ölçütlerine uyuma dayandýrýlmýþken Türkiye'ye yönelik olarak bu ölçütlerin yaný sýra Kýbrýs ve Ege konularýna iliþkin olarak kabul edilmesi bile düþünülemeyecek, olanaksýz ek koþullar getirilmiþtir23. Bu koþullara göre Yunanistan ve Türkiye arasýndaki sorunlar belirlenen süre içinde çözüme ulaþtýrýlmazsa, Ege uyuþmazlýðý için 2004 yýlýnda Lahey Adalet Divaný'na gidilecek ve Kýbrýs Rum Kesimi'nin, adanýn bütününü temsilen AB'ye alýnacaðý öngörülmektedir24. Sonuç olarak “tek kutuplu” küreselleþme sürecinin biçimlendirdiði bir düzende Türkiye'nin AB'nye diðer üye devletlerle eþit konumda ve haklara sahip olarak tam üye olmasý siyasal, sosyal ve ekonomik yararlar açýsýndan çok önemlidir. Ancak bu tip bir bütünleþme kýsa erimde saðlanamadýðý için (ve belki de hiç saðlanamayacaðý için) Türkiye, AB ile iliþkilerini kurucu antlaþmalarýn öngördüðü tam üyelik hedefine dayalý “karþýlýklý ve dengeli yükümlülükler” çerçevesinde yürütmek durumundadýr. Bu yaklaþým tam üyelik konumu saðlanýncaya kadar, hukuksal, ekonomik, dýþ politika ve egemenlik haklarý açýsýndan Türkiye'nin çýkarlarýna en uygun seçenek olarak görülmektedir. Bu baðlamda yukarýdaki bakýþ açýsýna uymayan ve aslýnda Tek Kutuplu küreselleþme sürecine eklemlenme ile baðdaþan “Gümrük Birliði” anlaþmasý niteliðindeki belge gözden geçirilmeli ve yeniden düzenlenmeli ve Tür-
Türkiye, AB ile iliþkilerini kurucu antlaþmalarýn öngördüðü tam üyelik hedefine dayalý “karþýlýklý ve dengeli yükümlülükler” çerçevesinde yürütmek durumundadýr. Bu yaklaþým tam üyelik konumu saðlanýncaya kadar, hukuksal, ekonomik, dýþ politika ve egemenlik haklarý açýsýndan Türkiye'nin çýkarlarýna en uygun seçenek olarak görülmektedir. düþün 13
kiye-AB iliþkileri “karþýlýklý ve dengeli yükümlülükler” temeline yeniden oturtulmalýdýr25. Benzer bir yaklaþým KKTC'nin adeta bir dayatma ile karþý karþýya býrakýldýðý ve bir ulusdevlet olarak egemenlik haklarýndan vazgeçmesi anlamýna gelen Kýbrýs Rum Kesimi'nin önerilerine göre biçimlendirilen ve “tek kutuplu” küreselleþme düzenine dayalý geliþtirilen Annan Planý'nda da izlenmek durumundadýr. KKTC'nin uluslararasý hukuka aykýrý biçimde Türkiye'nin tam üyesi olmadýðý bir uluslararasý bütünleþme olan Avrupa Birliði'ne Türkiye'den önce ve egemenlik haklarýndan vazgeçerek katýlmasýnýn Türkiye'nin tam üyelik sürecine olduðu kadar KKTC'nin ekonomisine de herhangi bir olumlu katký getirmeyeceði göz önüne alýnmalýdýr. Türkiye'nin gerçek anlamda tam üyelik iliþkisinin gerçekleþme durumunda þu anda tanýmlanan Kýbrýs ve Ege benzeri üyelik öncesi çözülmesi gereken sorun alanlarýnýn tümünün üyelikle birlikte ulus-devletlerin egemen eþitliðine dayalý bir bütünleþme içerisinde çözülebileceði gerçeði gözardý edilmemelidir.
Dipnotlar
*NOT: Bu yazý Nisan 2004 tarihinden önce yazýlmýþtýr.
6. 7.
1.
2.
3.
4.
5.
Seçilmiþ Kaynakça 1.
2.
3.
4.
5. 6.
7.
8. 9.
2000 Yýlý Geniþleme Stratejisi, Avrupa Birliði Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciði, Ankara, 2000, s. 104. Erol Manisalý, Gümrük Birliði'nin Siyasal ve Ekonomik Bedeli, Baðlam Yayýnlarý, 1995, s. 38, 40, 41, 46, 47, 52, 55. Erol Manisalý, Dünden Bugüne Kýbrýs, Akdeniz Haber Ajansý ve Gündoðan Yayýnlarý, 2002, s. 17, 37, 163. Erol Manisalý, Yirmibirinci Yüzyýl'da Küresel Kýskaç Küreselleþme, Ulus Devlet ve Türkiye, Otopsi Yayýnlarý, Ýstanbul 2001, s. 42, 52. Erol Manisalý, Türkiye Avrupa Ýliþkileri, Çaðdaþ Yayýnlarý, Ýstanbul, 1998, s. 111. Çýnar ÖZEN, Türkiye-Avrupa Topluluðu Gümrük Birliði ve Tam Üyelik Süreci Üzerine Etkileri, Ceylan Yayýnlarý, Ýzmir, 2002, s. 13. Ýlhan Tekeli-Selim Ýlkin, “Türkiye ve Avrupa Birliði-Ulus Devletini Aþma Çabasýndaki Avrupa'ya Türkiye'nin Yaklaþýmý”, Ümit Yayýnlarý, Ankara, 2000, s. 557. Mümtaz Soysal, Aklýný Kýbrýs'la Bozmak, Bilgi Yayýnlarý, 1995, s. 169. Tomris Çavdar, Avrupa Sosyal Modeli ve Türkiye-Avrupa Birliði Ýliþkileri, Avrupa Sosyal Modeli'nin Eðitim Politikalarý Açýsýndan Deðerlendirilmesi, Jean MONNET Avrupa Sosyal Politika Modülü için hazýrlanan kitap çalýþmasý , Ankara, 2003, s. 14, 15, 19, 68.
düþün 14
8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. 15. 16. 17.
18. 19. 20. 21. 22. 23.
24. 25.
Küreselleþme ulus-devlet etkileþimi baðlamýnda AB-Türkiye iliþkilerinin yorumlanmasý için bkz. Ýlhan Tekeli-Selim Ýlkin, “Türkiye ve Avrupa Birliði-Ulus Devletini Aþma Çabasýndaki Avrupa'ya Türkiye'nin Yaklaþýmý”, Ümit Yayýnlarý, Ankara, 2000, s. 557. Tomris Çavdar, Avrupa Sosyal Modeli ve Türkiye-Avrupa Birliði Ýliþkileri, Avrupa Sosyal Modeli'nin Eðitim Politikalarý Açýsýndan Deðerlendirilmesi, Jean MONNET Avrupa Sosyal Politika Modülü için hazýrlanan kitap çalýþmasý , Ankara, 2003, s. 15. Küreselleþme ulus-devlet etkileþimi baðlamýnda Avrupa Birliði'nin ayrýntýlý yorumu için bkz. Tekeli-Ýlkin, A.g.e., s. 555. Küreselleþme ulus-devlet etkileþimi baðlamýnda AB-Türkiye iliþkilerinin yorumlanmasý için bkz. Ýlhan Tekeli-Selim Ýlkin, “Türkiye ve Avrupa Birliði-Ulus Devletini Aþma Çabasýndaki Avrupa'ya Türkiye'nin Yaklaþýmý”, Ümit Yayýnlarý, Ankara, 2000, s. 554. Erol Manisalý, Dünden Bugüne Kýbrýs, Akdeniz Haber Ajansý ve Gündoðan Yayýnlarý, 2002, s. 17, 37. Çavdar, A.g.e., s. 14,15,19. 2000 Yýlý Geniþleme Stratejisi, Avrupa Birliði Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciði, Ankara, 2000, s. 104. Erol Manisalý, Gümrük Birliði'nin Siyasal ve Ekonomik Bedeli, Baðlam Yayýnlarý, 1995, s. 38. Manisalý, A. g. e., s. 40. Manisalý, A. g. e., s. 41. Erol Manisalý, Türkiye Avrupa Ýliþkileri, Çaðdaþ Yayýnlarý, Ýstanbul, 1998, s. 111. Manisalý, Dünden Bugüne Kýbrýs, s. 69. Manisalý, Gümrük Birliði'nin Siyasal ve Ekonomik Bedeli, s. 40-41. Manisalý, A.g.e., s. 40-41.46. Manisalý, Gümrük Birliði'nin Siyasal ve Ekonomik Bedeli, s. 47. Çavdar, A.g.e., s. 63-64. Çýnar ÖZEN, Türkiye-Avrupa Topluluðu Gümrük Birliði ve Tam Üyelik Süreci Üzerine Etkileri, Ceylan Yayýnlarý, Ýzmir, 2002, s. 13. Mümtaz Soysal, Aklýný Kýbrýs'la Bozmak, Bilgi Yayýnlarý, 1995, s. 169. Manisalý, Dünden Bugüne Kýbrýs, s. 163. Manisalý, Gümrük Birliði'nin Siyasal ve Ekonomik Bedeli, s. 52. A.g.e., s. 55. Çavdar, A.g.e., s. 68. Erol Manisalý, Yirmibirinci Yüzyýl'da Küresel Kýskaç Küreselleþme, Ulus Devlet ve Türkiye, Otopsi Yayýnlarý, Ýstanbul 2001, s.42. A.g.e., s. 52. Çavdar, A.g.e., s. 73.
KEMALÝST ULUSÇULUK VE ERMENÝ SORUNU ODTÜ ADT Çalýþma Grubu Alper ATALAY Hakan DEMÝRAY Tuba FÝDAN Mustafa Kemal SIKKIN Mine YILMAZ
Fransýz Devrimi'yle iktidarýn el deðiþtirmesinin
düþün kürsü
Son birkaç ay içinde gazetelerde gündeme getirilen konulardan ikisini “etnik ayrýmcýlýk” ve “Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi kýzý Sabiha Gökçen'in Ermeni olup olmamasý” oluþturdu. Gökçen'in Ermeni olup olmamasý, sadece etnik kimlik açýsýndan insanlarýmýzýn kafasýnda karmaþa yarattý. Bu karmaþanýn bilinçli bir þekilde yaratýlmaya çalýþýlmasý, insanlarýmýz arasýnda huzursuzluk çýkarma çabasýnýn parçasý olarak görülmelidir. Bu yazýda bu iki konu “Kemalist ulusçuluk” ilkesi çerçevesinde incelenip irdelenmeye çalýþýlacaktýr. Etnik ayrýmcýlýk kavramýnýn ve Gökçen'in Ermeni olup olmamasýyla ilgili durumun yarattýðý karmaþýk düþüncelerin netlik kazanmasý açýsýndan yazýyý iki bölüme ayýrmak yerinde olacaktýr. Ulusçuluk anlayýþýnýn ýrksal öðelere dayandýrýlmasý yanlýþlýðýna düþülerek Ermeni kökenli olmaya öcü gibi bakýlmaktadýr. Bu yanlýþlýðýn devamý olarak, geçmiþte yaþanmýþ acý olaylar, Türk-Ermeni düþmanlýðý yaratmak için kullanýlmaya çalýþýlmaktadýr.
terimlerinin ortaya
Yazýnýn ilk bölümünde ulusçuluk kavramýnýn ortaya çýkýþý, Kemalist ulusçuluðun oluþumu ve bu ulusçuluk anlayýþýnýn dayandýðý temeller üzerinde durulacaktýr. Ýkinci bölümde ise Ermeni Sorunu'nun tarihsel süreci anlatýlacak ve Ermeni Soykýrýmý iddialarýnýn dayandýrýldýðý tezler açýklanmaya çalýþýlacaktýr. Etnik ayrýmcýlýðýn ve Sabiha Gökçen'in Ermeni olup olmamasý ile ilgili durumun Kemalist ulusçulukla nasýl baðdaþtýrýlmasý gerektiði üzerinde durulacaktýr.
çýkmasý geleneksel
I. ULUSÇULUK KAVRAMININ ORTAYA ÇIKIÞI
yanýsýra eþitlik, özgürlük, kardeþlik
düzenin deðiþimine yol açmýþtýr.
Fransýz Devrimi'yle iktidarýn el deðiþtirmesinin yanýsýra eþitlik, özgürlük, kardeþlik terimlerinin ortaya çýkmasý geleneksel düzenin deðiþimine yol açmýþtýr. Bu deðiþim sonraki dönemlerin þekillenmesinde önemli rol oynamýþtýr. Kongar, Fransýz Devrimi ile gelen bu deðiþimi þu þekilde dile getirmektedir: “Baþlangýcýndan itibaren ve ana prensibinin tabii neticesi olarak, Fransýz Ýhtilali temele saldýrýr ve saltanat rejimi altýnda bulunan ihtiyar Avrupa'nýn bütün yapýsýný harap eder. Milletin egemenliðini ilan eder, kendi nazariyelerini pek tabii ve dünyaya þamil hakikatler þeklinde tanýtýr, yerleþmiþ bütün iktidarlarý tehdit eder, milletleri ayaklanmaya ve hürriyetlerini elde etmeye çaðýrýr.” (1999;38). Bu deðiþim, iktidar erkinin halkýn eline geçmesi sonucunu doðurmuþ ve sadece Fransa'yý etkilemekle kalmayýp Avrupa'nýn düzeninde deðiþikliklerin gerçekleþmesine yol açmýþtýr. Fransýz Devrimi'nin uygarlýk tarihi açýsýndan en önemli katkýsý, daha sistemli hale getirilmiþ düþünce akýmlarýný ortaya düþün 15
çýkarmasýdýr. Bu düþünce akýmlarý; “anayasalcýlýk, ulusalcýlýk (milliyetçilik), cumhuriyetçilik ve demokrasi” olarak sýralamak mümkündür (age.,38). Ulusçuluk kavramýnýn ortaya çýkýþýna deðindikten sonra Osmanlý'yý nasýl etkilediðini incelemek gerekir. Fransýz Devrimi'nin getirdiði ulusçuluk akýmýnýn etkisiyle Ýmparatorluk içinde bulanan Hýristiyan topluluklar devlet olma yönünde çalýþmalara baþlamýþlardýr. Osmanlý bu Hýristiyan topluluklarýn imparatorluktan ayrýlmalarýný önlemek için Tanzimat Fermaný'ný yayýnlamýþ, ardýndan Meclis-i Mebusan'ý açarak anayasal bir saltanatlýklýk sistemi uygulamaya baþlamýþtýr. Daha sonraki dönemlerde bu uygulamalardan beklenilen sonuç alýnamayýnca düþünsel akýmlar ortaya atýlmýþtýr. Ancak bunlar da istenen neticeyi vermemiþtir. Osmanlý Ýmparatorluðu'nun parçalanmasýný önlemek için ortaya atýlan akýmlarýn baþarýsýzlýðýný Kili þu þekilde dile getirmektedir: “Bu akýmlar çaðdaþ bir içeriðe, tutarlý bir mantýða ve toplumsal gerçeðe uymadýklarý için etkili olamamýþ, imparatorluðun sürdürülmesine olanak saðlayamamýþtýr.” (2000; 72). Osmanlýcýlýk; imparatorluk sýnýrlarý içinde yaþayan topluluklarý din ve ýrk ayrýmý gözetmeden “Osmanlý ulusu” çatýsý altýnda toplayarak ülkenin bütünlüðü amaçlýyordu. Ýmparatorluðun parçalanma yönünde ilerlemesinin nedeni olarak din kurallarýnýn uygulanmamasýný görenler, çözümün dinde olduðunu savunarak Ýslamcýlýk akýmý öne sürmüþlerdir. Bir diðer akým ise dil, din, ýrk ve ülkü birliði temeline dayanan Türkçülük'tür. Bu akým, Osmanlýcýlýk ve Ýslamcýlýk akýmlarýnýn etkin olduðu dönemlerde pek yaygýn bir akým haline gelmemekle birlikte Turancýlýk'a dönüþtürülmesiyle ülke bütünlüðüne zarar verir duruma gelmiþtir. Batýcýlýk akýmý da toplumsal, bilimsel ve ekonomik içerikten yoksun, Batý öykünmeciliðinden öteye gidememiþtir. Ancak aydýn çevrelerce Batýcýlýðýn siyasal, kültürel, toplumsal ve ekonomik bir düzen olduðu anlayýþý yaygýnlýk kazanmaya baþlamýþtýr. Bu akýmlarýn yanýsýra Osmanlý'nýn parçalanmasýný önlemeye yönelik akýmlar arasýnda kiþisel giriþimcilik, yönetimde federallik ve sosyalist eðilimler de yer almýþtýr.
tamamlamýþtýr. Bu ulusçuluk anlayýþý, gücünü Anadolu halkýndan almaktadýr. Osmanlý Devleti düþüngüsünde yer alan ümmet anlayýþý Anadolu halkýnýn kendi gücünün farkýnda olmamasý durumunu ortaya çýkarmýþtýr. Anadolu halký, Osmanlý'da orduya asker kaynaðý olmaktan ve devlete vergi ödemekten baþka rolü olmayan aþaðý bir halk olarak görülmüþtür. Tüm bu yanlýþ tutumun ortadan kaldýrýlmasýna yönelik çalýþmalar ve Anadolu halkýnýn özünden gelen güç ortaya konularak, ulus olma bilinci kazandýrýlmasýna yönelik çabalar Kemalist ulusçuluk anlayýþýný ortaya çýkarmýþtýr. Kemalist ulusçuluðun ortaya çýkýþýnýn belirtilmesinden sonra bu ulusçuluk anlayýþýnýn tanýmýnýn, geçerliliðinin ve ortaya çýkýþýndan bugüne kadar korunmasýnda etkili olan ölçütlerin üzerinde durulmasý yerinde olacaktýr. Ulusçuluk tanýmýndan önce, Mumcu, Atatürk'ün ulusu nasýl tanýmladýðýný Ata'nýn kendi sözleriyle þöyle aktarmýþtýr: “Ulus zengin bir aný mirasýna sahip, birlikte yaþamak konusunda ortak ve içten istek gösteren, malik olunan mirasý korumada iradeleri birleþen insan topluluðudur.” (1981;93). Bu ulus tanýmýndan yola çýkýlarak Kemalist ulusçuluk tanýmý yapýlmalýdýr. Bu tanýmlamayý Kili þöyle yapmaktadýr: “Ulusçuluk ulusun tüm bireyleriyle amaçta, ülküde, yazgýda, inançta, dilde, ekinde ulusal kimlik bilincine varmasý, 'ben Türküm' diyebilmenin, tasada, kývançta, olanaklarýn daðýlýmýnda birleþebilmenin mutluluðuna ulaþmasý, ülke ve ulus bütünlüðü için, devletin ve ulusun geleceði için birlikte çalýþma, eyleme geçebilme erdemini, özverisini göstermesi, yönetimde, ekonomide, siyasada, ekinde baðýmsýzlýk doðrultusunda geliþmeye, çaðdaþlaþmaya katkýda bulunmasýdýr.”
II. KEMALÝST ULUSÇULUK
Kemalist ulusçuluk ilkesi evrensel barýþý hedeflemektedir. Bu ulusçuluk saldýrgan ve yayýlmacý emeller gütmeyen bir düþüngüdür. Ýnsanlýða güven verme temeli üzerinde kurularak, bütün uluslarýn haklarýna saygý göstermeyi ilke olarak benimsemiþtir. Kendi ulusunun haklarýný korurken diðer uluslarýn haklarýyla kendi ulusunun haklarýný eþit deðerde görür ve onlara da saygý duyar. Bu tutumunu gösterirken uluslarýn haklarýnýn korunmasýnda karþýlýklýlýk ilkesini benimser. Bu yönüyle evrensel nitelik taþýr.
Kemalist ulusçuluk anlayýþýnýn oluþma süreci Çanakkale Savaþý döneminde baþlamýþtýr. Ancak Kurtuluþ Savaþý'yla tam anlamýyla oluþumunu
Kemalist ulusçuluk çaðdaþlaþmayý kendine hedef olarak belirlemiþtir. Hedeflediði çaðdaþlýða ulaþmakta izlediði yolda ilericiliði, usçuluðu ve
düþün 16
pozitif bilimciliði temel almaktadýr. Kurtuluþ Savaþý'nýn ardýndan Türk halký kendini çaðdaþ uluslar seviyesine çýkarma yolunda hedef belirlemiþtir. Bu hedef, çaðdaþlaþmanýn bir parçasý olmakla birlikte sürekli bir biçimde zamanýn gerekleri doðrultusunda yenilenme düþüncesinden hareket eden ve kendi hareketliliðini sürekli koruyan tek çaðdaþlaþma ülküsüdür. Ayný zamanda Kemalist ulusçuluk, kendine belirlediði amaçlarla ulus devleti hedeflemektedir. Ünlü, bu amaçlarý ulus devlet temelinde þöyle sýralamaktadýr:
Bu anlayýþ ayrýmcýlýðý
“- Ulusal ekonomiyi yaratmak, - Özerk bir ulusal yasama, yürütme organý (ulus devletin siyasi ve idari örgütünü) oluþturmak ve ayrýca bütün bað iliþkilerini (bireysel, yöresel ve cemaat baðlarýný) bu organýn denetimi ve bütünleþtiriciliði altýnda toplamak,
desteklemez. Ulusun bütünlüðünü
- Ulusal bir kültür ( ortak deðerler ve beklentiler sistemi) ve buna baðlý (düþün,10,s.18-21)
bir
kimlik
tanýmlamasý
yaratmak.”
Bu anlayýþ ayrýmcýlýðý desteklemez. Ulusun bütünlüðünü birliðini amaçlar. Bu noktadan çýkýþla halký bir arada tutacak deðer yargýlarýna dayanýr. Kemalist ulusçuluðun dayandýðý temeller olan dil, kültür, ülkü ve vatan birliði bütünleþtirici ve birleþtirici özellikler taþýr. Kemalist ulusçuluk, kendisine temel olarak ülkü, kültür, dil birliði ve vatan birliðini benimsemiþtir. Dinsel ve ýrksal öðelere yer vermemiþtir. Dayandýðý bu temellere ayrý ayrý ve nedenleriyle deðinmek bu ulusçuluk anlayýþýnýn daha iyi anlaþýlmasý için doðru bir yaklaþým olacaktýr. Ülkü birliði, ulusun gücünün, emeðinin ve yaratýcýlýðýnýn ulusun çýkarlarý doðrultusunda yönlendirilmesiyle çaðdaþ uygarlýk düzeyine çýkmaktýr. Ulusun gönenci ve huzuru için tek amaç etrafýnda hareket edilmesi gereksinimi ortaya çýkmýþtýr. Kurtuluþ Savaþý'nda Türk ulusunun baðýmsýzlýk ülküsü uðrunda tek vücut ve tek yürek olmasý ülkü birliðinin en güzel örneðini teþkil etmektedir. Dil birliðiyle, ulusu oluþturan insanlar arasýnda iletiþim kurulmasý ve sevincin kederin paylaþýlmasý kolaylaþacaktýr. Bir toplumda farklý dilleri konuþan insanlarýn olmasý onlarýn ayný ulus çatýsý altýnda toplanamayacaðý anlamýna gelmemektedir. Burada vurgulanmak istenen dil birliði kavramý, toplumun her kesiminin kolayca birbirleriyle iletiþim kurabilmesi açýsýndan ortak bir dilin kullanýlmasý gerekliliðidir. Atatürk'ün Türk Dil Kurumu'nu kurmasý Türk kimliðini oluþturma, bu kimliðin kendi özünü bulma ve ulusal bilinç oluþturma çabasýnýn bir parçasýdýr.
birliðini amaçlar. Bu noktadan çýkýþla halký bir arada tutacak deðer yargýlarýna dayanýr. Kemalist ulusçuluðun dayandýðý temeller olan dil, kültür, ülkü ve vatan birliði bütünleþtirici ve birleþtirici özellikler taþýr.
Kültür birliði, uzun yýllar boyunca bir arada yaþamýþ insanlarýn yaþamlarýnda yer alan ortak deðerlerin bir araya gelerek bir bütünlük oluþturmasý olarak tanýmlanabilir.Ekinsel birlik insanlarýn yaþadýðý çevrede birbirlerini tanýmasý ve geleneksel hale gelmiþ deðer yargýlarý içinde birbirlerinin sevinçlerine kederlerine ortak olabilme yetisi olarak görülmelidir. Bu birliktelik, zaman içinde insanlarýn hayatlarýnda derinlere inerek yerleþmiþ ortak deðerlerin bütünseldüþün 17
liðine dayanmaktadýr. Bu konuda Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk Tarih Kurumu'nu kurarak, ortak tarihin araþtýrýlmasýný ve yüzlerce yýllýk kökleri olan kültür deðerlerinin ortaya çýkarýlmasýný hedeflemiþtir. Bu da ulus olma bilincinin kavranmasý ve ulusu oluþturan bireylerin bir arada bulunma nedenlerinin vurgulanmasý açýsýndan gereklidir. Kemalist ulusçuluk din öðesine yer vermeyip insanlarý ümmetlikten kurtararak güçlü bireyler oluþturmayý ve ulus bilincini yerleþtirmeyi hedeflemektedir. Ulusu oluþturan bireylerin arasýnda dinsel farklýlýklar olmasý kaçýnýlmazdýr. Bu kaçýnýlmazlýk, insanlarýn farklý dini inançlarýna raðmen ayný ulusun bireyleri olabilecekleri gerçeðini deðiþtirmez. Dinsel öðelerden yola çýkarak insanlarý bir araya getirmek olasý deðildir. Böyle bir durumda insanlar inançlarý gereði kendi inançlarý dýþýndaki insanlarla bütünlük saðlayamayacaklardýr. Bu noktada Kemalizm'in bir diðer ilkesi laiklik ön plana çýkmaktadýr. Laiklik, anlamýnda bulundurduðu, toplumsal yaþamdan dinsel inançlarýn arýndýrýlmasý gerçeðiyle toplumu oluþturan insanlarýn gruplaþmalarla birbirinden uzaklaþmalarýný engellemeyi hedeflemektedir. Etnik öðelerin Atatürk ulusçuluðunda yer almamasý bu ilkenin önemli esaslarýndan biridir. Ulusu oluþturacak bireyleri kökenlerine göre deðerlendirerek ulus oluþturma çabasýna girmek kopmalara neden olacaktýr. Bu baðlamda, insanlar arasýnda çatýþmalar yaþanmasý kaçýnýlmaz bir durum olacaktýr. Bu insanlarýn bir arada bulunarak ortak ülküler uðruna çalýþmalar yapmalarýný beklemek ya da dil ve kültür birliði temelinde huzur ve gönenç içerisinde yaþamalarýný beklemek doðru deðildir. Toplumsal huzurun saðlam temeller üzerinde þekillenebilmesi için toplumun bireyleri arasýnda ýrksal kökenleri ne olursa olsun ayrým gözetilmemesi vazgeçilmez bir koþuldur. Ayrýca ulusu oluþturan bireylerin alt kimliklerini yok saymak ya da bir kýsmýný öne çýkararak diðerlerini geride býrakmak ulusal bilinç oluþmasýný engelleyecektir. Temel alýnan nokta; alt kimliklerden daha çok tüm kesimlerin katýlýmýn oluþturduðu bir bütünsellik içerisinde huzura ve gönence ulaþma yolunda yönlendirmek ve bu doðrultuda çalýþmak olmalýdýr.
III. ERMENÝ SORUNU Selçuklu Devleti döneminde Ermeni-Türk iliþkileri baþlamýþ ve bu dönemde Ermenilere dini düþün 18
inançlarý, eðitimleri ve iç iþlerinde serbestlik tanýnmýþ ve Bizans'ýn aðýr vergileri altýnda ezilen Ermeni Kilisesi, manastýrlarý ve ruhban sýnýfý vergiden muaf tutulmuþtur. Osmanlý Devleti'nin kuruluþ döneminde de Ermenilerin Anadolu'da rahat bir biçimde örgütlenmelerine olanak verilmiþtir. Ýstanbul'u fethinden sonra Ýstanbul'da bir Ermeni Patrikhanesi kurulmuþtur. Ermenilere dini, siyasi, toplumsal, ekonomik ve kültürel faaliyetlerini sürdürebilmeleri için her türlü baskýdan uzak bir ortam sunulmuþtur. Ayrýca Ermeniler, Osmanlý Devleti yönetiminde birçok görev almýþlardýr. Küçük Kaynarca Antlaþmasý'ndan (1774) sonra Rusya'nýn, Osmanlý Devleti içindeki Hýristiyan tebaanýn, özellikle de Ortodokslarýn koruyuculuðunu üstlenmesiyle, Osmanlý Devleti'nin içiþlerine karýþýlmaya baþlanmýþtýr. Bu tür müdahalelerinin ortadan kaldýrýlmasý amacýyla, 1856 yýlýnda Islahat Fermaný ilan edilerek, Osmanlý tebaasý arasýnda hiçbir din ve ýrk ayrýmý gözetilmeyeceði kabul edilmiþtir. Fermanda yer alan tebaanýn eþit olduðu hükmü Paris Antlaþmasý'nda da yer almýþtýr. Antlaþmadaki bu madde, Osmanlý'nýn içiþlerine karýþýlmasýný önlemekten çok Avrupa devletleri tarafýndan kendi çýkarlarýný elde etmek için bir fýrsat olarak görüldü ve bu dönem Türk-Ermeni iliþkilerinin bozulmaya baþlamasýna neden oldu. Avrupa devletleri Osmanlý'nýn iç iþlerine karýþmanýn yaný sýra Osmanlý Ermenilerini teþkilatlandýrma çalýþmalarýna baþlamýþlardýr. Bu devletler çýkarlarýný elde etmek amacýyla Osmanlý hakimiyetinde bulunan halklarý ve özellikle Ermenileri örgütlerken, Fransýz Devrimi'nin getirdiði özgürlük, eþitlik ve milliyetçilik kavramlarýný kullandýlar. Bu kavramlarý Ermenilerin teþkilatlandýrýlmasýnda ve ayaklandýrýlmasýnda kullanarak kendi çýkarlarýný gizleme amacý güttüler. Rusya'nýn Balkanlar'da Panslavizm politikasýný sürdürmek amacýyla ve Osmanlý Devleti himayesindeki Hýristiyanlara kötü muamele yapýldýðý gerekçesiyle baþlattýðý, “93 Harbi” olarak bilinen Osmanlý - Rus savaþýnda Rusya'nýn doðu vilayetlerini iþgaliyle, Ruslar Ermenilerle sýnýr komþusu oldu. Doðu Anadolu ile Dicle ve Fýrat havzasýndaki tasarýlarýný Ermeni unsuruyla baðdaþtýrmayý kararlaþtýran Ruslar, bundan dolayý Osmanlý Ermenilerini, Osmanlý Devleti aleyhine kýþkýrttýlar.
1877-1878 Osmanlý - Rus Savaþý sonunda, Ermeniler Ruslar'dan þu taleplerde bulundular: 1-Fýrat'a kadar olan bölgenin Türkler'e geri verilmemesi ve buralarýn Ararat ili ile birleþtirilerek Rusya'ya baðlý bir Ermenistan kurulmasý, 2-Arazi ilhaký olmayacaksa Bulgaristan'a ve Bulgar milletine verilecek imtiyazlarýn, Ermeni milletine de verilmesi, 3-Ýþgal edilen topraklar boþaltýlacaksa, Bab-ý Âli'den ýslahat için maddi teminat alýnmasý ve ýslahatýn uygulama ve tamamlanmasýna kadar, Rus askerlerinin iþgal ettikleri topraklarý boþaltmamalarý. (Uras, 1987: 199) Savaþ sonrasýnda, 1878 yýlýnýn Mart ayýnda imzalanan Ayastefanos Antlaþmasý Osmanlý Ermeni iliþkilerinde dönüm noktasý olmuþtur. Osmanlýlar, bu antlaþmayla Ermenileri Doðu Anadolu'daki yerel halkla olan iliþkilerinde korumayý ve ülkedeki hýristiyanlarýn lehine ýslahat yapmayý taahhüt ederek Rusya'ya kendi iç iþlerine karýþma hakký vermiþ oluyorlardý.Rusya'ya büyük imtiyazlar verilmesi, Ýngiltere ve Avusturya'yý rahatsýz etmiþ ve bundan dolayý antlaþma hükümlerinin deðiþtirilmesini istemiþlerdir. Doðu Anadolu'nun ve Balkanlarýn Rus himayesine geçmesinden Hindistan yolunun güvenliði nedeniyle hoþlanmayan Ýngiltere, Osmanlý Devleti'nden Kýbrýs Adasý'nýn yönetiminin, Ruslar Doðu Anadolu'dan çekildiðinde geri vermek koþuluyla kendisine verilmesini istemiþ ve 4 Haziran 1878'de Ýngiltere ile yapýlan gizli Kýbrýs antlaþmasý ile Ýngiltere'nin istekleri Osmanlý Devleti tarafýndan kabul edilmiþtir. Ýngiltere'nin öncülüðünde Ayastefanos Antlaþmasý'nýn hükümlerinin deðiþtirilmesi için 13 Temmuz'da Berlin'de bir konferans toplanmasýna karar verilmiþtir. “Berlin Konferansý'na gelirken Ermeni heyetinin elinde, Ermeni isteklerini belirten açýk bir plan vardý. Bu planýn ana fikirlerini Barre þöyle sýralamýþtýr: 'Ermeniler, Osmanlý hakimiyetinden çýkmak gibi bir maksada sahip deðildirler. Anadolu'nun doðusunda, kalabalýk bulunduklarý yerlerde Lübnan Sancaðý'nýn muhtariyet statüsüne benzer bir idare tarzý istemektedirler. Yani bu yerler, Bab-ý Âli tarafýndan tayin ve büyük devletlerce tasvip edilen Ermeni bir genel vali tarafýndan idare edilecek, yerli bir jandarma kuvveti teþkil edilecek, vergilerin bir kýsmý memleketin kalkýnmasý için kullanýlacak ve bu ýslahatýn yapýlmasýna büyük devletlerce seçilen, devletlerarasý bir
komisyon nezaret edecektir (Karal, 1983: 132).” Bu konferansta, Ayastefanos Antlaþmasý'nýn Ermenilerle ilgili maddesi þu þekilde deðiþtirildi: “Osmanlý Hükümeti, halký Ermeni olan eyaletlerde mahalli ihtiyaçlarýn gerektirdiði ýslahatý yapmayý ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karþý huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alýnacak tedbirleri devletlere bildireceðinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasýný göreceklerdir (Kültür Bakanlýðý, 2004).” Bu antlaþma sonucunda Türk-Ermeni iliþkileri yeni bir döneme girdi. Avrupa Devletleri'nin Osmanlý'nýn içiþlerine karýþmasýna olanak tanýyan Berlin Antlaþmasý bir yandan da Ermeni sorununun uluslararasý bir nitelik kazanmasýna yol açtý. Berlin Konferansý'nda istediklerini tam olarak elde edemeyen Ermeniler, amaçlarýna ulaþmak için silahlý mücadelenin gerekli olduðuna inanmýþlardý. Büyük devletlerin amaçlarýnýn farkýnda olan II.Abdülhamit, Ermenileri kullanarak Anadolu'yu parçalamaya çalýþan Avrupalý bazý devletlere karþý Doðu Anadolu'da tedbirler almýþ, Erzurum'da sýkýyönetim ilan etmiþtir. Buradaki Ermenilerin güvenliðini saðlamak için iki tabur göndermiþtir. Bununla birlikte reform isteklerini askýya almýþtýr. Ýstediði ayrýcalýklarýn bir kýsmý onaylanmayan Ermeniler, Anadolu'ya yayýlan misyonerlerin katkýlarýyla ve Osmanlý ülkesine dýþarýdan gelen komitacýlarca planlanmýþ ve yönlendirilmiþ þiddet içeren faaliyetlere baþladýlar. Bu tür misyonerlik etkinlikleri, uzun erimde Osmanlý Devleti'nin parçalanmasýný ve bu devletlerin Anadolu topraklarý üzerindeki çýkarlarýnýn korunmasýný amaçlamýþlardý. Bu amaçlarla misyoner okullarýnda milliyetçilik duygularý Ermeni gençlerine eðitim yoluyla, Ermeni halkýna ise kiliselerde vaazlar aracýlýðýyla aþýlanmýþtýr. Kýþkýrtýlmýþ milliyetçilik duygularý, Ermenileri Büyük Ermenistan Devleti'ni kurma hayalini gerçekleþtirme yolunda onlarý þiddete yöneltmiþtir. Þiddet içerikli olaylar ise yabancý ülkelerin desteðiyle, bir kýsmý Osmanlý Devleti'nin dýþýnda kurulan Ermeni terör örgütlerinin faaliyetleriyle gerçekleþtirilmiþtir. Bu faaliyetler çerçevesinde çeteler kurmak, Ermenileri silahlandýrmak ve onlara silah kullanýmý konusunda eðitim vermek, taraftar toplayarak isyan çýkartmak, komiteleri birleþtirmek ve sonuçta Büyük Ermenistan Devleti'ni kurmak hedeflendüþün 19
miþtir. Bu terör örgütlerinin en önemlileri, Osmanlý Devleti topraklarý içinde kurulan Armenekan Terör Örgütü (1885), dýþýnda ise Tiflis'te kurulan Daþnak (1895) ve Cenevre'de kurulan Hýnçak (1897) terör örgütleridir. Bu terör örgütleri Osmanlý Ermenilerini isyana teþvik etmiþler ve Ermeni Devleti kurma amaçlarýna hizmet edeceðini söyleyerek, bu çabalarýnda oldukça baþarýlý da olmuþlardýr. Ermeniler çok sayýda isyan çýkarmýþlar ve bu isyanlar sýrasýnda çok sayýda Osmanlý ve Ermeni hayatlarýný kaybetmiþtir. Bu olaylarýn yaþandýðý yerlerde can kayýplarýnýn yanýsýra mal kayýplarý da olmuþtur. Ermenilerin tüm isyan faaliyetlerine raðmen Osmanlý Hükümeti, Ermenilere karþý iyi bir tutum sergilemeye devam etmiþtir. Meþrutiyet'in getirdiði rahatlýk ortamýnda Bütün siyasi suçlular için af ilan edilmiþ, yurtdýþýna kaçan suçlularýn Osmanlý Devleti'ne geri dönmesine izin verilmiþ, Ermeni silahlanma faaliyetleri görmezlikten gelinmiþ ve Ermenilerin ekonomik faaliyetlerindeki sýnýrlamalar ortadan kaldýrýlmýþtýr. Balkan Savaþlarý'nda Osmanlý Hükümeti'nin oldukça zor duruma düþmesi Ermenilerin faaliyetlerini gerçekleþtirmeleri için uygun bir ortam oluþturmuþtur. Bu dönemde Doðu illerinde ýslahat sorunu yeniden gündeme getirilmiþtir. II.Meþrutiyet'ten I.Dünya Savaþý'na kadar olan dönemde Ermeni komitacýlarý teþkilatlanmalarýný tamamlamýþlar, sayýlarýný arttýrmýþlar ve saldýrgan tavýrlarýný sergilemeye hazýr hale gelmiþlerdir. Osmanlý Devleti'nin de Almanya'nýn yanýnda savaþa girmesiyle 1878 yýlýndan bu yana süregelen Ermeni Islahatlarýnýn denetimi ve dolayýsýyla Osmanlý'nýn içiþlerine karýþýlmasý sorunu son buldu. Savaþ dönemi, Ermenilerin faaliyetlerini gerçekleþtirmeleri için en uygun ortam olmuþtur. Anadolu'nun birçok yerinde isyanlar çýkarmýþlardýr. Bu olaylar sýrasýnda gasp, tecavüz gerçekleþtirmiþler ve can kayýplarýna sebep olmuþlardýr. Savaþ durumunun sürmesi, olaylarýn olumsuz etkilerini daha da artýrdý. Ayrýca, savaþ döneminde Ermeniler Ruslarla iþbirliði yaparak bazý bölgelerde Çarlýk ordusunun yengilerine yardýmcý oldu, casusluk yapýp silahlý ayaklanmalar çýkardýlar. Ermenilerin bu tutumu karþýsýnda Osmanlý Devleti güvenliði saðlamak amacýyla, Ermeni örgüt liderlerini tutukladý ve hýyanet içinde bulunan Ermeniler kendi düþün 20
topraklarý içerisinde farklý bölgelere zorunlu iskana tabi tutuldu. 27 Mayýs 1915 tarihli yer deðiþtirme kararýnýn nasýl ve kimler tarafýndan alýndýðý kesinlik taþýmamaktadýr. Baþlangýçta güvenlik sorunlarýnýn ortaya çýktýðý yerlerdeki Ermenileri kapsayan zorunlu göç kanunu, daha sonra Ermenilerin yaþadýðý tüm yerleri kanun kapsamýna almýþ ve göç sonucunda bölgede bulunan Ermeni nüfusunun o yerlerdeki toplam nüfusun %10 'unu geçmeyecek þekilde olmasý kararlaþtýrýlmýþtýr. (Timur, 2000; 31-34) Bütün bunlarýn yanýnda Anadolu ve Rumeli'nin çeþitli bölgelerinde tehcir uygulanan Ermeni nüfusu ile yeni iskan bölgelerine ulaþan Ermeni nüfusunun sayýlarý birbiriyle örtüþmektedir. Bu da yer deðiþtirme sürecinde herhangi bir katliam olmadýðýný göstermektedir. Ayrýca hasta, özürlü ve yaþlýlar ile yetim çocuklar ve dul kadýnlar sevke dahil edilmemiþ, koruma altýna alýnmýþlardýr. Osmanlý Devleti savaþ döneminde olmasýna raðmen bu insanlarýn ihtiyaçlarýný karþýlamak için bütçesinden göçmenlere ödenek ayýrmýþ, yollarda iaþe merkezleri açmýþ ve iskan uygulamasýnýn yapýldýðý bölgelerde hastaneler kurmuþtur. Ermenilerin taþýnmaz mallarý bir kanunla güvence altýna alýnmýþ, tehcir bölgelerine sýk sýk müfettiþler gönderilmiþtir. (Kantarcý, 2001; 27) Tehcir olayýnýn öncesinde Ermenilerin gerçekleþtirmiþ olduklarý isyanlar sýrasýnda meydana gelen gasp ve tecavüz olayý Türklerin ve Ermenilerin birbirlerine düþmanca duygular beslemelerine sebep olmakla birlikte kasýtlý olarak Ermeni halkýnýn ortadan kaldýrýlmasýna yönelik bir eylem gerçekleþtirilmemiþtir. Soykýrým (genosit) kelimesinin anlamýný iyice vurgulamak meydana gelen can kayýplarýnýn soykýrým olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceðinin deðerlendirilmesinde yararlý olacaktýr. “Bir halkýn, bir yönetim tarafýndan kendilerine tabi kýlýnamadýðý gerekçesiyle askeri güçler tarafýndan yok edilmesine genosit denilir.” (Tural, 2001; 5). Olaylarýn bu tanýmdan yola çýkarak deðerlendirilmesi gerekmektedir. Ermenilerin can kayýplarýnýn olduðu kadar Türklerin de hayatlarýný kaybettikleri göz önünde bulundurularak, çýkan isyanlarý ve tehcir sýrasýnda olan olaylarýn karþýlýklý olarak gerçekleþtiði dikkate alýnmalýdýr. Öldürme olaylarýnýn Türk ve Ermeni Halkýnýn intikam alma duygularýndan kaynaklanmakta olduðunu kabul etmekle birlikte; bunlarýn planlanarak ve askeri bir güç aracý-
lýðýyla yapýldýðýný söylemenin mümkün olmamasýndan dolayý bu olaylarý soykýrým olarak nitelendirmek doðruluk taþýmayacaktýr. Ayrýca soykýrým iddialarýný Doðu Anadolu'da Ermeni nüfusunun azalmasýyla temellendirmeye çalýþmak yerinde deðildir. Doðu Anadolu'da Ermeni nüfusunun azalmasýnýn toplu halde ve planlý olarak Ermeni halkýný ortadan kaldýrmaya yönelik bir faaliyet olmadýðýný ve Ermenilerin Avrupa ve Amerika'ya göçlerinin bu döneme rastlamasýndan kaynaklandýðýný belirtmek doðru bir yaklaþým olacaktýr. Bu yaklaþýmý, Yýldýrým'ýn eserindeki (2000: 27) 'Musa Daðý olayýna da karýþan bu Ermenilerden yaklaþýk 60.000 kiþinin Türkiye'nin liman þehirlerini kullanarak Türkiye'yi terkettiðine ve baþta Avusturya, Fransa ve ABD olmak üzere birçok ülkeye gittiklerine dair bilgiler bulunmaktadýr.' bölümü desteklemektedir.
emelleri olan devletlerin müdahalesi sonucu bozulduðunu, Müslüman ahaliye karþý mezalim uyguladýklarýný, bu durum karþýsýnda Ýstanbul'un kendisini korumak için harekete geçtiðini, Türkiye'de kalmak isteyen Ermeniler'in Türk vatandaþlarýyla kardeþçe yaþayabileceklerini, Türkiye'nin hiçbir yerinde Ermeni çoðunluðun bulunmadýðýný belirterek Ermeni yurdu taleplerini reddetmiþtir (Selvi, 2003: 207).” Ýsmet Paþa'nýn bu açýklamasýnýn ardýndan, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaþmasý'nda Ermeni konusu gündeme alýnmamýþtýr. Lozan'dan sonraki Türk Ermeni iliþkilerini ayrýca ele almak gerekmektedir. Ancak Ermeni Sorunu günümüze taþýnmasýyla Türkiye aleyhinde kulanýlan bir koz haline gelmiþtir. Bu sorunun bu noktaya gelmesinde Ermeniler kadar Türkiye üzerinde çýkarlarý olan ülkelerin de etkili olduðu gözardý edilmemelidir. Ermeni meselesinin Türkiye aleyhine kullanýlmasý Türkiye açýsýndan uzun erimde daha büyük sakýncalar doðuracaktýr. Bu konuda saðduyulu bir yaklaþýmla ve gerekli bilimsel çalýþmalar yapýlarak bu konunun üzerine gidilmesi gerekmektedir.
Sevr Antlaþmasý'yla, Ermenilerin isteklerini elde etmeleri için uygun ortam yaratmýþ olmasýna raðmen Ermeni devletinin sýnýrlarý ABD Baþkaný Wilson'un hakemliðine býrakýlmýþtýr. Haziran 1920'de Ermeni birlikler Türklere karþý saldýrýya geçmiþler ancak savaþý kaybetmelerinin ardýndan, 16 Mart 1921'de Gümrü Antlaþmasý imzalanmýþ, Ermeniler Sevr'in geçersiz olduðunu kabul etmiþ ve Türkiye'ye yönelik toprak isteklerinden resmen vazgeçmiþlerdir. 13 Ekim 1921'de ise Ermenistan ile Kars antlaþmasý imzalanarak Türk-Ermeni sýnýrý çizilmiþtir. Ermeni Sorunu'nun Kars Antlaþmasý'yla çözüme kavuþmasýný Mustafa Kemal Atatürk 1 Mart 1922 yýlýnda TBMM'nin 3. toplanma yýlý nedeniyle yaptýðý açýlýþ konuþmasýnda þöyle dile getirmiþtir: “Ermeni Meselesi denilen ve Ermeni milletinin gerçek çýkarlarýndan ziyade dünya kapitalistlerinin ekonomik çýkarlarýna göre halledilmek istenen mesele, Kars Antlaþmasý'yla en doðru þeklini buldu. Asýrlardan beri dostane yaþayan iki çalýþkan halkýn dostluk baðlarý memnuniyetle tekrar kuruldu.” (Türkdoðan, 2003: 6).
Etnik ayrýmcýlýk yaratma çabasý, ulusumuzun gücünün, emeðinin ve yaratýlýcýlýðýnýn boþa harcanmasýndan baþka amaç taþýmayan bir giriþim olarak yorumlanmalýdýr. Kemalist ulusçuluk çerçevesinde ulusu oluþturan insanlarýn etnik kökenleri ne olursa olsun her birey eþittir ve mensup olduðu ýrksal kökene göre ayrýcalýklý bir hakka sahip deðildir. Her birey, yýllar boyunca beraber yaþamýþlýðýn getirmiþ olduðu kültür ortaklýðý, ulusun bireyleri arasýnda iletiþimi saðlayan dil ortaklýðý, ayný sýnýrlarýn içinde bulunmanýn getirdiði beraberlik ve ulusumuzu çaðdaþ medeniyetler seviyesine çýkarmayý hedefleyen ülkü ortaklýðý temelinde biraraya gelerek bütünlüðü yani ulusu oluþturan birer parçadýr.
Milli Mücadele'nin baþarýsýnýn ardýndan barýþ þartlarýnýn görüþülmesi amacýyla Lozan'da yapýlan konferansa Ermeniler toprak talebiyle geldiler. Konunun gündeme gelmesi üzerine Ýsmet Paþa tarihi bilgileri içeren uzun bir konuþma yaptý. Konuþmasýnda, “Ermenilerin Osmanlý Ýmparatorluðu'nda yaþayan diðer azýnlýk cemaatleri gibi barýþ, huzur ve refah içerisinde yaþadýklarýný, bu iliþkilerin Orta Doðu'da emperyalist
Atatürk'ün manevi kýzý Sabiha Gökçen'in Ermeni olup olmamasýyla ilgili durum Kemalist ulusçuluk çerçevesinde deðerlendirildiðinde, insanlarýmýzýn kafasýnda oluþan karmaþýk düþüncelerin anlamsýzlýðý ortaya çýkacaktýr. Çünkü Gökçen'in ýrksal kökeni, ulusumuzu bir arada tutan deðerler açýsýndan önemsizdir.Bu durumun deðerlendirilmesi yapýlýrken Kemalist ulusçuluk anlayýþýnýn etnik öðelere dayanmadýðý dikkate
IV. SONUÇ
düþün 21
alýnmalýdýr. Bu konunun kamuoyunda yarattýðý karmaþa, bilinçli bir çabanýn ürünü olarak görülmelidir. Ülkemiz içinde bulunduðu durum göz önünde bulundurularak saðduyulu bir deðerlendirme yapýldýðý takdirde, bu ve buna benzer olaylarýn kafa karýþtýrma çabasýnýn bir parçasý olduðu açýkça ortaya çýkacaktýr. Kemalist ulusçuluðun tanýmýnda ýrksal ve dinsel öðelere yer verilmemiþtir. Bu bakýmdan Sabiha Gökçen'in mensup olduðu ýrksal kimlik önemli deðildir. Bu ulusçuluk ilkesine göre ulusun her bireyine eþit yaklaþým sergilenmesi esastýr. Ermeni Sorunu Türk dýþ politikasýnda sýcaklýðýný yitirmeyecek bir konu olarak kalacaktýr. Çünkü Ermeni Sorunu, Türkiye'ye karþý kimi ülkelerin kullandýðý gerçeklik taþýmayan bir kozdur. Bu durum, her iki ulusun saðduyulu yaklaþým göstermesine baðlý olarak çözüm bulacaktýr. Geçmiþte yaþanmýþ olaylarý soykýrým olarak deðerlendirerek Türk ve Ermeni uluslarý arasýnda düþmanlýk yaratmak amacýnda olan ve bunu çýkarlarý doðrultusunda kullanma politikasý izlemekte olan ülkelere bu fýrsat verilmemelidir. Hem Kemalist ulusçuluk anlayýþýný dayandýðý temeller hem de Ermeni Sorunu'nun gerçek yüzü açýk bir þekilde ortaya koyulmalýdýr. Böyle bir yaklaþým bu konularýn daha net bir þekilde herkesçe bilinmesini saðlayacaktýr. Yapay gündem yaratmak için ortaya atýlmýþ konular böylelikle insanlarýmýzýn kafalarýný daha fazla karýþtýramayacaktýr.
KAYNAKÇA 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8.
9.
Arat, E. (1969). Kemalizm, Ankara. Atatürk, M. K. (1989), Nutuk, Ankara, Atatürk Araþtýrma Merkezi Ateþ, O. (2003), Misyonerler ve Ermeniler, Ankara, Türkiye Gaziler Vakfý Yayýnlarý. Ateþ, T. (1981), Kemalizmin Özü “görüþler, düþünceler”, Ýstanbul, Der Yayýnlarý. Çitlioðlu, E.(1998), Yedekteki Taþeron ASALA, Ankara, Ümit Yayýncýlýk. Dýþ Politika Enstitüsü (1992), Dokuz Soru ve Cevapta Ermeni Meselesi, Ankara. Güler, A.& Akgül, S. (2003), Sorun Olan Ermeniler, Ankara Güler, A. (2001), “ Lozan'dan Günümüze Ermeni Sorunu”, Bilimin ve Aklýn Aydýnlýðýnda Eðitim Dergisi, 38, 64-70. Ýleri, C. N. (2002), Türk Devrimi, Ankara, Kültür
düþün 22
Bakanlýðý. 10. Kantarcý, Þ. (2001), “Tarih Boyutuyla Ermeni Sorunu”, Bilimin ve Aklýn Aydýnlýðýnda Eðitim Dergisi, 38, 20-28. 11. Karal, E. Z. (2000) Osmanlý Tarihi . Vol VIII. : Birinci Meþrutiyet ve Ýstibdat Devirleri (18761907)., Ankara, TTK Yayýnlarý. 12. Kýlýç, D. (2001); “1915'te Sevk ve Ýskan Edilmeyen Ermeniler”, Bilimin ve Aklýn Aydýnlýðýnda Eðitim Dergisi,38, 110-114. 13. Kýþlalý, A. T. (2001), Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, Ankara, Ýmge Kitabevi Yayýnlarý.Timur, T. (2000), 1915 ve Sonrasý Türkler ve Ermeniler, Ankara, Ýmge Yayýnlarý. 14. Kili, S.(2000), Atatürk Devrimi Bir Çaðdaþlaþma Modeli, Ankara, Kültür Yayýnlarý. 15. Kongar, E. (1983), Atatürk Üzerine, Ýstanbul, Nil Yayýnlarý. 16. Kültür Bakanlýðý, www.kultur.gov.tr, 2004 17. Lütem, Ö. E. (2001), “Güncel Boyutuyla Ermeni Sorunu”, Bilimin ve Aklýn Aydýnlýðýnda Eðitim Dergisi, 38, 38-43. 18. Mumcu, A.(1981), Atatürkçülükte Temel Ýlkeler, Ýstanbul, Ýnkilap ve Aka yayýnevleri. 19. Selvi, H. (2003), Birinci Dünya Savaþý'ndan Lozan'a Ermeni Sorunu, Sakarya. 20. Þimþir, B. N. (2000), Þehit Diplomatlarýmýz, Ýstanbul, Bilgi Yayýnevi. 21. Þimþir, B. N. (1996), Osmanlý Ermenileri, Ankara, Bilgi Yayýnevi. 22. Uras, E. (1987), Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, yeniden Gözden Geçirilmiþ ve Geniþletilmiþ 2. Baský, Ýstanbul, Belge Yayýnlarý. 23. Ünlü, S. (1999), “Küreselleþme- Ulus Devlet Kemalist Açýdan Bir Deðerlendirme”, düþün, 10, 18-21. 24. Tanilli S. (1989), Fransýz Devrimi'nden Portreler, Ýstanbul, Cem Yayýnlarý. 25. Tekinalp (1998), Kemalizm, Ýstanbul, Dönüþüm Yayýnlarý. 26. Timur, T. (1994), Türk Devrimi ve Sonrasý, Ýstanbul, Ýmge Kitabevi Yayýnlarý, 27. Toplu, A. (1972), Türk Milliyetçiliði ve Karþýt Ýdeolojiler, Toplu Yayýnlarý. 28. Tüfekçi G.D. (1981), Atatürk'ün Düþünce Yapýsý, Ankara. 29. Türkdoðan, B. (2001), “Baþyazý”, Bilimin ve Aklýn Aydýnlýðýnda Eðitim Dergisi, 38, 6 30. Tural, S. (2001), Ermeni Meselesine Dair, Ankara, Atatürk Kültür Merkezi Yayýnlarý. 31. Yavi, E. (2001), 1856-1923 Emperyalizm Kýskacýnda Türkler Ermeniler Kürtler Fotoðraf ve Belgelerle, Ýstanbul, Yazýcý Yayýnlarý. 32. Yýldýrým H.(2000), Ermeni Ýddialarý ve Gerçekler, Ankara.
ATATÜRK'ÜN UYGARLIÐA KATKISI: SÖMÜRGECÝLÝÐÝ DÝZE GETÝRMENÝN ALTIN ANAHTARI!
düþün konuk
Prof. Dr. Özer OZANKAYA*
I. ULUSAL BAÐIMSIZLIK VEBARIÞÝÇÝN ATATÜRKÇÜUYGARLIK PROJESÝ ! A. DÜÞÜNCENÝN ÖNEMÝ! Geçerli bir düþünce dizgesine dayalý olmayan hiçbir toplumsal ve siyasal devrimin baþarýlý olamayacaðý, hiçbir savaþýn kazanýlamayacaðý bilimsel bir gerçektir.
Bütünüyle Türk Devrimi,
insanlýða
ne kapitalizmin ne de sosyalizmin yapamadýðý böyle görkemli bir katký niteliðindedir.
Mustafa Kemal Atatürk, heminsanlýðýn karabasaný sömürgeciliði dize getiren, hem debütün insanlýk için özgürlük, baðýmsýzlýk, barýþ ve gönenci gerçekleþtirmenin yolunu gösterenuygarlýk tasarýmý deðerinde bir düþüncenin mimarý ve uygulayýcýsý olan, tarihte eþi pek az bulunur seçkin bir önderdir. UNESCO 1981 yýlýnda, Atatürk'ün 100. doðum yýldönümünü tüm üye ülkelerde kutlama kararýný alýrken O'nun þu niteliklerini vurguluyordu: “Sömürgecilik ve emperyalizme karþý verilen ilk savaþýnönderi; dünya halklarý arasýnda karþýlýklý anlayýþ ve kalýcý barýþa büyük katkýlarda bulunmuþ, tüm yaþamý boyunca hiçbir renk, din ve soy ayrýmý yapmaksýzýn halklar arasýnda uyum ve iþbirliðinin geliþmesi için çalýþmýþ; dünya barýþý, uluslararasý anlayýþ ve insan haklarýna saygýyý amaçlamýþ kiþilik.” Sömürgeciliði hem savaþ meydanýndayenilgiye uðratmak, hem de bir daha sömürgeci pençesine düþmemenin, yani “bir daha kurtulmak zorunluluðunda kalmamanýn” siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel alanlardaki gereklerini görüp kurumlaþtýrmak, kuþku yok ki uygarlýðayapýlan en temelli katkýlardan biridir.Bütünüyle Türk Devrimi,insanlýða ne kapitalizmin ne de sosyalizmin yapamadýðý böyle görkemli bir katký niteliðindedir. Atatürk'ün kendisi de, önderliðini yaptýðý büyük devrimin insanlýðýn kültürüne böylesine büyük bir katký oluþturduðunu biliyordu. “Türk Devrimi, tüm uygar insanlýðýn dikkatle üzerindedurmasýna deðer bir hareketin adýdýr.”derken,bu bilincini dile getiriyordu. Ýnsanlýðýn 4/5'i,çeyrek yüzyýldan beri baþta ABD olmak üzere bütünüyle “Batýlý devletler”in yeniden azgýnlaþan sömürgeci saldýrýsýna uðramýþ bulunuyor.Sömürgeci Batý, geçen yüzyýlda insanlýða
* ODTÜ-Bilkent Üniversitesi, Tarih Bölümü.
düþün 23
yaþattýðý iki dünya savaþýndan farklý olarak, artýk kendi içinde kapýþmamak, kendi dýþlarýndaki dünyayý hep birlikte sömürge durumunda tutmak konusundaanlaþmýþ görünmektedir.Tek kutuplu nükleergüç üzerine dayalý küreselleþme ortamýnda, vurucu gücünü ABD'nin oluþturduðu, Batý Avrupa devletlerinin dedesteði ile yeniden ve daha azgýn biçimde hortlayan, beþ kýtada da yüz milyonlarca insaný yoksul düzeyinde, bir bölümünü açlýk ortamýnda yaþatan ve adýna Yeni Dünya Düzeni denilen sömürgeciliðin nasýl yenilebileceði, kuþkusuz bugün insanlýðýn en baþ sorunudur. Fransýz insansever düþünürü Georges Duhamel, bundan elli yýl önce, yani soðuk savaþ yýllarýndaAtatürk'ü Batý'yý aþan bir uygarlýk tasarýmýnýn mimarý olarak görürken þunlarý vurgulamýþtý: “Ne Cromwell, ne Robespierre, ne Lenin ve ardýndan gelenler, önderlik ettikleri ulusu bilim felsefesi, düþünme yöntemi, kýsacasý geleceðini deðiþtirme yoluna götürmeðe kalkýþmamýþlardýr...Mustafa Kemal, bütün insanlýðýn içinde çýrpýndýðý uygarlýk bunalýmýnýn temel sorununa, yani çaðdaþ bilimin saðladýðý güçlü teknolojinin nasýl kullanýlacaðý sorununa en geçerli yaklaþýmý getirdi.” General MacArthur'un, ayný soðuk savaþyýllarýnda Atatürk'ün 15. ölüm yýldönümü dolayýsýyla belirttiði görüþüde anýmsamak yerinde olacak: “Atatürk'ün dünya çapýnda devlet adamý olarak yüksek erki belki de kimi yurttaþlarý tarafýndan bile tam anlamýyla anlaþýlamamaktadýr. … O, özgür insanlýðýn köleliðe karþý durmasýnýn uluslararasý önem ve deðerini kavramýþtý.” Ýngiliz yazar Herbert Sideabotham þunlarý yazýyor:
“Kemalist sistem, az geliþmiþ ülkelerin Moskova ve Pekin etkisinde kalmamýþ olmalarýnda hem doðrudan, hem de dolaylý biçimde etkili olmuþtur. Kemalizm, Kuzey Amerika ve Batý Avrupa düzenlerinde bulunmayan nitelikleri ile Marksizmin gerçekten seçeneðidir. Marksizm uygulamasýna girmek istemeyen ülkeler, Batý demokrasisinde gördükleri yetersizliklere çözüm getiren Kemalist düzeni tercih edebilirler.” Bütün bu gözlemler,Mustafa Kemal'in önderliðindeki Türk Devriminin, kapitalizmi de, sosyalizmi de”demokrasinin temel gerekleri” açýsýndan aþarak tüm insanlýðý, hem içhem dýþsömürgeciliðin baský veboyunduruðundan kurtaracak bir uygarlýk tasarýmý deðerinde olduðunu anlatmaktadýr.
B. SÖMÜRGECÝLÝÐÝ DÝZE GETÝRECEK DÜÞÜNCE: ULUSAL EGEMENLÝK ÝLKESÝ! Önce bir gözlem yapalým: ABD Dýþiþleri Bakaný Powell'ýn Atatürk'ün önderliðinde kurulan laikTürkiye Cumhuriyeti'ni “Ýslam Cumhuriyeti” diye nitelemesi, Batýlý devletlerin kendileri dýþýndaki dünyada demokrasi istemediklerinin açýk göstergesidir. Çünküsömürgeciliði ortaçað artýðý baskýcý yönetimlerin iþbirliði ile yürütebileceklerini bilmekte ve laikliðin, yaniözgür ussal düþüncenin toplum düzenini belirlemesi demek olan demokrasinin önünü kesmektedirler.Batý'nýn uluslararasý politikadaki stratejisi, her zaman bu sömürgeci amaçlarýyla biçimlenmiþtir. Onun için Atatürk Türkiyesi'nin laik cumhuriyet düzenini tüm Orta Doðu ve Avrasya'daki sömürgeci amaçlarý önünde engel olarak görmekte, örnek olmamasý için doðduðu ülkede, yani Türkiye'de boðmak istemektedir. 1. Tanýyý Atatürk koymuþtu!
“Eðer demokrat diye bir þey varsa, Atatürk demokrattýr. ..
Atatürk Batý sömürgeciliðininbu demokrasi düþmanlýðýný görmüþ ve sergilemiþti:
Atatürk'ün istencinin özü gerçekten demokrat olmasaydý ve bu öz bütün halký etkilememiþ olsaydý devrimler gerçekleþebilir miydi?
a) Önce iki farklý “Batý” bulunduðunun altýný çizmiþtir: Uygarlýk Batýsý ve Siyaset Batýsý.
..Bu konuda Atatürk'ün yönetimi, kimi Batý demokrasilerini utandýrabilir.”
“Avrupanýn yöneticiler ve sermayedarlar dýþýndaki asýl uluslarý, bizim yaþama hakkýmýzý bize çok görmüyorlar. Eðer bugün Fransýz ulusu ile, Ýtalyan ulusu ile, dahasý Ýngiliz ulusu ile düþmanlýk duru-
Profesör Maurice Duverger de :
düþün 24
munda bulunuyorsak, bu uluslarýn seslerini iþittirememelerinden ve kendi yöneticilerinin yayýlmacý ve kapitalist emelleri için bizi yok etmelerine ses çýkaramamalarýndandýr.” “Türkiye'nin bugünkü savaþýmý yalnýz kendi adýna ve hesabýna olsaydý, belki daha kýsa, daha az kanlý olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye'nin savunduðu, bütün ezilen uluslarýn, bütün Doðu'nun dâvâsýdýr.” “Bugün günün aðardýðýný nasýl görüyorsam, uzaktan bütün Doðu uluslarýnýn da uyanýþýný öyle görüyorum. Baðýmsýzlýk ve özgürlüðüne kavuþacak olan çok kardeþ ulus vardýr. Onlarýn yeniden doðuþu, kuþkusuz ki ilerlemeye ve gönence yönelmiþ olacaktýr. Bu uluslar, bütün güçlüklere ve bütün engellere karþýn muzaffer olacak ve kendilerini bekleyen geleceðe ulaþacaklardýr.Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerineuluslar arasýnda hiçbir renk, din ve soy ayrýlýðý gözetmeyen yeni bir uyum ve iþbirliði çaðý egemen olacaktýr.” “Bütün ezilen uluslar ezenleri birgün yok edecektir. O zaman dünya yüzünden ezen ve ezilen sözcükleri kalkacak, insanlýk kendisine yaraþan bir toplumsal duruma eriþecektir. Bizim ulusumuz da o zaman, bu amaca ulaþan uluslar arasýndaki önceliði ile gerçekten öðünebilecektir.”
“Bence en çok güçlü olmak, bilim bakýmýndan, teknik bakýmýndan ve ahlâk bakýmýndan güçlü olmaktýr. Çünkü bu saydýðým
b) Ýkinci olarak Siyaset Batýsý olarak adlandýrdýðý sömürgecilerin en büyük destekçisinin ortaçaðcýl baskýcý yönetici sýnýflar olduðunu, bu nedenlesömürgecilerinasýl olarakdemokratik geliþmeyi engellemek istediðini, çünkü sömürgeciliði dize getirecek asýl gücün, ulusa karþý sorumlu yönetim düzeni olduðunu bildiklerini de açýkça belirtiyordu:
deðerlerden yoksun
“Efendiler, yabancýlar halifeliðe saldýrmýyorlardý. Ama Türk ulusu saldýrýdan kurtulamýyordu ...Türk ulusuna kolaylýkla saldýrabilmek için halifeliðin devam etmesini yeðliyorlardý.”
silâhlarla
“Ben en iyi siyasetin, her türlü anlamýyla en çok güçlü olmakta bulunduðunu kabul ederim. En çok güçlü olmak deyiminden anladýðým, yalnýz silâh gücü olduðunu sanmayýnýz. Tersine, bu bence güç toplamýný oluþturan etkinliklerin sonuncusudur. Bence en çok güçlü olmak, bilim bakýmýndan, teknik bakýmýndan ve ahlâk bakýmýndan güçlü olmaktýr. Çünkü bu saydýðým deðerlerden yoksun bir ulusun bütün bireylerinin en son silâhlarla donatýldýðýný tasarlasak bile, güçlü olduðunu kabul etmek doðru olmaz. Bugünkü insanlýk toplumunda insan olarak yer alabilmek için, eline silâh almýþ olmak yetmez. ... Ülkemi ve ulusumu, pek iyi tanýdýðým ve yoksun bulunduðumuz ilerlemeye eriþtirebilmek için, huzur ve sükûn ile, ama kesinlikle özgürlük ve baðýmsýzlýðý kurarak, çok sürekli çalýþmak gerektiðine inanmýþ bulunuyorum.”
tasarlasak bile,
bir ulusun bütün bireylerinin en son
donatýldýðýný
güçlü olduðunu kabul etmek doðru olmaz.”
düþün 25
Sömürgeciliði dize getirmek, ulusun gözünde ve gönlünde her zaman gerçek anlamda meþruluðunu korumaya baðlýdýr. Çünkü ancak böyle bir yönetim her yaptýðýnýn hesabýný ulusa veren ve ulusun güvenini taþýyan bir yönetim olabilir.
düþün 26
c) Üçüncü olarak bu sömürgeci saldýrýsýný dize getirecek stratejiyi”ulusal egemenlik” ilkesine dayandýrýyordu: Türk'ün sultanlarýn, halifelerin,vezir ve paþalarýn uyruðu olmaktan çýkýp, egemenliðin gerçek sahibi konumuna yükselmesi, devletin gerçek kurucusu ve yürütücüsü olarak insan veyurttaþ hak ve özgürlüklerine kavuþmasý zorunluydu: Ulusun baðýmsýzlýðý içinilk yükselttiði ses olanAmasya Genelgesi, ulusal direniþ hareketinitüm ulusun gönlünde ve kafasýndameþrutemeline kavuþturmuþtu: “Ulusun baðýmsýzlýðýný yine ulusun azim ve kararý kurtaracaktýr. Bunun için Sivas'ta bir genel kongre toplanacaktýr.” Stratejisini, bir ulusun azmini hiçbir sömürgeci gücün altedemeyeceðine olan güvenine dayandýrýyordu: “Dünya ulusumuzun yaþamýna ya saygý gösterip onun birlik ve baðýmsýzlýðýný onaylayacak, ya da son topraklarýmýzý son insanlarýmýzýn kanýyla suladýktan sonra, bütün bir ulusun ölüsü üzerinde kabul edilmeyen istila hýrsýný gidermek zorunda kalacaktýr. Bu türlü bir vahþiliðe ise bugünkü insanlarýn duygularý artýk katlanamaz. Ulusun bu isteðini anlayan yöneticilerin görevi çok açýktýr: ulusun güvenini kazanmak, içtenlikle, duraksamasýz çalýþmak...” “Ulusal egemenlik öyle bir ýþýktýr ki, onun karþýsýnda zincirler erir, taç ve tahtlar batar, yok olur. Uluslarýn tutsaklýðý üzerine kurulu kurumlar her yerde yýkýlmaya yazgýlýdýrlar.” “Savaþ demek, iki ulusun bütün varlýklarýyla, bütün maddi ve manevi güçleriyle karþýlaþýp birbiriyle vuruþmasý demektir. Bunun için bütün Türk ulusunu düþüncesiyle, duygusuyla ve eylemli bir biçimde cephedeki ordu kadar savaþla ilgilendirmeliydim. Yalnýz düþman karþýsýnda olanlar deðil, köyünde, evinde, tarlasýnda bulunan herkes, silahla vuruþan savaþçý gibi kendini görevli bilecek, bütün varlýðýný savaþa verecekti. Bütün maddi ve manevi varlýðýný yurt savunmasýna vermekte gevþek ve aðýr davranan uluslar, savaþý ve çarpýþmayý gerçekten göze almýþ ve baþarabileceklerine inanmýþ sayýlamazlar. Oysa baðýmsýzlýk savaþlarýnýn tek baþarý koþulu en çok bu noktada yatar.” 2- Temel Önemde Bir Saptama: Ulusal baðýmsýzlýk savaþýnda teröre yer yoktur! Mustafa Kemal baðýmsýzlýk savaþýnýn bu temel baþarý koþulunu,ancakulusun vicdanýnda meþru sayýlan bir giriþimin yerine getirilebileceðini,üstlendiði görevin hiçbir anýnda göz ardý etmemiþtir. Sömürgeciliði dize getirmek, ulusun gözünde ve gönlünde her zaman gerçek anlamda meþruluðunu korumaya baðlýdýr. Çünkü ancak böyle bir yönetim her yaptýðýnýn hesabýný ulusa veren ve ulusun güvenini taþýyanbir yönetim olabilir.Bu, ancak hukuk ve yasa üstünlüðü ile saðlanabilir.Günümüzde tüm Batý'nýn elbirliði ile yürüttüðü sömürgeciliði baþarýyla alt etmede bu noktanýn yaþamsal önemi vardýr. Þöyle ki: sömürgeciliði dize getirip ortadan kaldýrmak için zorunlu olan uygarlýk tasarýmý ölçeðinde bir strateji, asla terör yoluyla, eþkiyalýkla baþarýlamaz. Sömürgeciliðin kendisinin, Irak'ta-
ki Amerikan, Ýngiliz … iþgalinin sergilediði üzere devlet terörüuyguluyor olmasý durumu deðiþtirmez.Terör, en baþta ona baþvuranlarýn meþruluðunu ortadan kaldýrýr. Bu ise halk desteðinin oluþamamasý ya da yitmesi demektir. Bunu çok iyi bilen Mustafa Kemal, Ýstanbul Hükümeti'nin Erzurum Kongresi'ni engellemek üzere gönderdiði yeni valinin Kop Daðlarý'nda ya da Zigana Geçidi'nde yok edilmesini öneren Rize delegesine, çok kesin ve çevik biçimde þu yanýtý vermiþti: “Ne diyorsunuz! Biz daðda, þehirde yol kesip adam mý öldüreceðiz! Bizim yönetimimizde hiç kimse yetkili makam dýþýnda hiçbir biçimde cezaya çarptýrýlamaz. Bugünden tezi yok, sizin de böyle bilmeniz gerekir.” Nitekim Mustafa Kemal Anadolu'da yeni askeri ve mülki yöneticiler atamaya giriþmemiþ, ulusun vicdanýnda ulusal direniþin meþruluðu pekiþtikçegörevde bulunan yöneticiler akýn akýn ulusal örgütün yanýnda ve içinde yer almýþlardýr. Öte yandan baþlangýçta çeteler biçiminde belirenulusal direniþin yerine tezelden yasalara baðlý düzenli ordu kurup geçirmesi, bunu da Türkiye Büyük Millet MeclisiOrdularý olarakgerçekleþtirmesi, hep bu ulusal egemenlik ilkesini meþruluk temeli yapmýþ olmasýnýn ürünleridir. Yunan iþgalinin her gün geniþlemekte olmasýna karþýn Mustafa Kemal'in hemen tüm çabasýný Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni toplamaya harcamakta olmasýnýsorgulayan Yunus Nadi'ye verdiði yanýt bu bilincin göstergesidir: “Ordu demek binlerce yurt çocuðunun savaþ cephelerine sürülmesi demektir. Ordu demek, tüm ulusun maddi varlýðýna el konulmasý demektir. Böyle kararlarý almaya ancak ulusun temsilcilerinin oluþturduðu bir Meclis yetkili olabilir. Onun için önce Meclis, sonra ordu!” Ýþte sömürgelikten kurtuluþun bu altýn anahtarýdýr ki, Türk ulusuna son güç kalýntýlarýný Mustafa Kemal'in önderliðinde birleþtirip topyekûn bir kurtuluþ savaþýna girme olanaðýný vermiþtir. Topyekûn savaþ! Evet sömürgelikten kurtuluþun bundan baþka yolu yoktur!
C. ULUSAL EGEMENLÝÐÝN TÜM TOPLUMSAL DÜZENE EGEMEN KILINMASI Kurtuluþun silahlýaþamasý zaferle bittiðinde Mustafa Kemal'in gözünün kamaþýp baþýnýn dönmemesi, zaferi “bir büyük düþünce”olarak nitele-
diði ulusal egemenlik ilkesinin kazandýðýný bilmesinden dolayýdýr: “Ulusun geleceðini doðrudan doðruya üzerine alarak umutsuzluk yerine umut, daðýnýklýk yerine düzen, duraksama yerine kararlýlýk ve inanç koyan ve yokluktan koskoca bir varlýk çýkaran Meclisimiz'in özverili ve kahraman ordularýnýn baþýnda, bir asker baðlýlýðý ve uysallýðýyla buyruklarýnýzý yerine getirmiþ olduðumdan dolayý, bir insan yüreðinin pek seyrek duyabileceði memnunluk içindeyim. Yüreðim bu sevinçle dolu olarak, pek deðerli ve saygýdeðer arkadaþlarýmý, bütün dünyaya karþý temsil ettikleri özgürlük ve baðýmsýzlýk düþüncesinin zaferinden dolayý kutluyorum. Bu Anadolu zaferi, tarihte bir ulus tarafýndan tam olarak benimsenen bir düþüncenin ne denli büyük ve dinç bir güç olduðunun en güzel örneði olarak kalacaktýr.” Bunun hemen yanýnda, askeri zaferle gerçek anlamda kurtuluþa ulaþýlmýþ olmadýðýný, gerçek kurtuluþ için ancak bir fýrsat elde edilmiþ olduðunu belirtmektedir. Çünkü gerçek kurtuluþun “bir daha kurtulmak zorunluðuna düþmemecesine kurtulmak” demek olduðunu, bunun ise toplumsal yaþamýn her alanýnýnulusal egemenlik ilkesine göre düzenlenmesi gerektiðini sürekli vurgulamaktadýr. Türk Devrimi'nin devlet, aile, eðitim, ekonomi, sanat, ahlak, felsefe ve bilim alanlarýný özgürlük temeli üzerine dayandýran atýlýmlarý hep ulusal egemenlik ilkesinin verimli uygulamalarý olmuþtur. Bu yazýnýn konusu, Atatürk'ün uygarlýk tasarýmýnýnuluslararasý iliþkiler alanýna yaptýðý temel katkýyý vurgulamak olduðu için,yalnýz bu nokta üzerinde durmak, sömürgeciliðin dize getiriliþinin altýn anahtarýnýn ulusal egemenlik ilkesinde bulduðunu vurgulamaklayetiniyorum”. Ancak, ulusal egemenlik ilkesinin doðru anlaþýlýp dürüstlükle uygulanmasýnýn yaþamsal önemini gördüðünü de belirtmek zorunludur. Özellikle ulusal egemenlik düzeninin, uluorta bir oy çokluðu düzeni olmadýðýný,özgürlük ortamýndan yararlanýp özgürlükleri ve dolayýsýyla ulusal egemenlik düzenini yýkma özgürlüðü olamayacaðýný temel almýþ ve hiç ödün vermeden uygulamýþtýr. 21. yüzyýlda Avusturya'da hükümet baþkaný olabilecek ölçüde halkýnoyunu alan Haider'in hükümet kurmasýný önleyen Avrupa Birliði, düþün 27
ya da anayasasýyla Nazi partisi kurulmasýna izin vermeyen Federal Almanya Cumhuriyeti nasýl “demokrasiden yararlanýp demokrasiyi yýkma özgürlüðü olamaz!” ilkesine dayanýyorlarsa, Mustafa Kemal de ulusal egemenlik düzenini ortadan kaldýrýcý örgütlenme ve eylemlere izin vermenin demokraside yeri olamayacaðýnýbu ülkelerden çok önce görmüþ ve uygulamaya koymuþtur.
II. ATATÜRKÇÜ UYGARLIK TASARIMININ ULUSLARARASI ÝLÝÞKÝLER ANLAYIÞI A. TEMEL ÝLKELER: Ulusal egemenlik ilkesi üzerinde yükselen Atatürkçü Uygarlýk Tasarýmý'nýn uluslararasý iliþkilerfelsefeside, uygulanabilirliði kanýtlanmýþ çok verimli düþüncelere dayalýdýr: “... Ulusal baðýmsýzlýk bence bir yaþam sorunudur. Ulus ve ülke yararlarýnýn gerektirdiði, insanlýðý oluþturan uluslardan her biriyle uygarlýk gereði olan dostluk ve siyaset iliþkilerine büyük bir duyarlýkla deðer veririm. Ancak benim ulusumu tutsak etmek isteyen herhangi bir ulusun, bu arzusundan vazgeçinceye deðin, amansýz düþmanýyým.” “Ne yazýk gerçek durum þudur ki yeryüzündeki üç yüz milyonu aþkýn müslüman yýðýnlarý þunun ya da bunun tutsaklýk ve aþaðýlayýcýlýk zincirleri altýndadýr. Aldýklarý manevi eðitim ve ahlak onlara bu tutsaklýk zincirini kýrabilecek insanlýk niteliðini vermemiþtir, veremiyor. Çünkü eðitimlerinin hedefi ulusal deðildir.” “Çocuklarýmýz ve gençlerimiz yetiþtirilirken onlara özellikle varlýðý ile, hakký ile, birliði ile çatýþan tüm yabancý öðelerle mücadele gereði ve ulusal düþünceleri, her þeyi bir yana býrakarak, her karþý düþünce önünde þiddetle ve özveriyle savunma zorunluluðu telkin edilmelidir... Sürekli ve korkunç bir mücadele biçiminde beliren uluslararasý yaþamýn felsefesi, baðýmsýz ve mutlu kalmak isteyen her ulus için bu nitelikleri þiddetle istetmektedir.” “Adalet dilenmekle, baþkalarýný kendine acýndýrmakla ulus iþleri, devlet iþleri görülemez; ulusun ve devletin onuru, düþün 28
baðýmsýzlýðý saðlanamaz. Türk ulusu, Türkiye'nin yarýnki çocuklarý, bunu bir an akýllarýndan çýkarmamalýdýrlar.” “Tam baðýmsýzlýk bizim bugün üstlendiðimiz görevin asýl ruhudur. Tam baðýmsýzlýk denildiði zaman doðal olarak siyasal, mali, iktisadi, adli, askeri ve bunlar gibi her hususta tam baðýmsýzlýk ve tam serbestlik demektir. Bu saydýklarýmýn herhangi birinde baðýmsýzlýktan yoksun olma, ulus ve ülkenin gerçek anlamýnda bütün baðýmsýzlýðýndan yoksun olmasý demektir.” “Ulusal sýnýrlarýmýz içinde her þeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlýðýmýzý koruyup ulus ve ülkenin gerçek mutluluk ve bayýndýrlýðýna çalýþmak. Geliþigüzel sýnýrsýz istekler ardýnda ulusu uðraþtýrýp zarara sokmamak... Uygar dünyadan uygar ve insancýl iþlem ve karþýlýklý dostluk beklemek.” “Dýþ politikamýzda ulus yararlarýnýn gerektirdiði ilkeleri içine alan tam özgür ve baðýmsýz bir siyaset izlenmektedir. Meclisimiz ve onun hükümeti, savaþçý, serüvenci olmaktan uzaktýr. Tersine barýþ ve esenliði yeðler. Özellikle insani, uygar ülkülerin ortaya çýkmasýna son derece yandaþtýr. Ýþte bu ilkeler içinde gerek Doðu ve gerek Batý dünyasýyla her zaman iyi iliþkiler ve dostluk baðlarý arar.” “Savaþ zorunlu ve yaþamsal olmalýdýr. Ulusun yaþamý tehlikeye uðramadýkça savaþ bir cinayettir.” “... Bugün bütün dünya uluslarý aþaðý yukarý akraba olmuþlardýr ve olmakla meþguldürler. Bu bakýmdan insan üyesi olduðu ulusun varlýðýný ve mutluluðunu düþündüðü kadar, bütün dünya uluslarýnýn huzur ve gönencini düþünmeli ve kendi ulusunun mutluluðuna ne ölçüde deðer veriyorsa, bütün dünya uluslarýnýn mutluluðuna hizmet etmeye elinden geldiðince çalýþmalýdýr. Bütün akýllý adamlar bilirler ki bu yolda çalýþmakla hiçbir þey yitirilmez. Çünkü dünya uluslarýnýn mutluluðuna çalýþmak, baþka bir yoldan kendi huzur ve mutluluðunu saðlamaya çalýþmak demektir.” “Bunun için insanlýðýn hepsini bir vücut ve bir ulusu bunun bir öðesi saymak
gerekir. Bir vücudun parmaðýnýn ucundaki acýdan öbür bütün öðeler acý duyar.”
medikçe, bizi dayanaksýz býrakýp güçduruma sokacak hiçbirözveride bulunmamak gerekir.
“En geniþ anlamýnda saldýrý silâhlarýnýn tümden kaldýrýlmasý, baþlangýçtan beri baðlý bulunduðumuz bir noktadýr. Bundan baþka, bir genel saldýrmazlýk andýnýn ve bir silahlarý sýnýrlandýrma ve indirme yükümlenmesinin son derece yararlý olacaðýnda görüþ birliði içindeyiz.”
3. Ýþte Atatürkçü Uygarlýk Tasarýmý'nýn uluslararasý iliþkiler anlayýþýnýn felsefi temelleri ve uygalama ilkeleri bunlardýr.
B. UYGULAMA STRATEJÝSÝ: Atatürkçü Uygarlýk Tasarýmý, bu ilkelerüzerine dayandýrdýðý uluslararasýpolitikasýnýn uygulamadaki baþarýsýnýda sýký sýkýya baðlý kaldýðýtemel bir stratejiyle saðlamýþtýr. Kurtuluþ Savaþý sýrasýnda da, Lozan görüþmelerinde de, Cumhuriyet'in kuruluþundan sonra da baþarýyla uygulanan bustratejinin özü yine büyük ölçüde Atatürk'ün anlatýmýna dayalý olarak þöyle özetlenebilir:
Bu felsefenin ve uygulama ilkelerinin tüm insanlýðýn özgürlük, barýþ ve gönenç içinde yaþamasýný saðlayacak nitelikte olduðunu, baþta Birleþmiþ Milletler olmak üzere dünyanýn sayýlý düþünür ve devlet adamlarýnýneksilmeyen tanýklýklarý da ortaya koymaktadýr. Atatürk, Cumhuriyet'in Onuncu YýlSöylevi'ne koyduðu, ancak o sevinç gününde bir “veda çaðrýþýmý” yapmasýndan kaçýnarak okumadýðýcümlesinde þunu söylemek istemiþti: “Bütün bu söylediklerim gerçekleþtiði gün, senden ve bütün uygar insanlýktan dileðim þudur: Beni hatýrlayýnýz!”
1. Bir ulusdýþ politikasýný, kendi yurdundabaðýmsýz olarak saptayýp gerçekleþtirmek istediði meþruhedeflereulaþmak üzere saptamalýdýr.Bunun tersi olursa, yani o toplumun iç düzeni baþka uluslarýn baskýlarý altýnda, ya da kimi yöneticilerin kamuya hesabý verilmeyen, kiþisel ve kesimsel deðerlendirmelerine göre biçimlendirilecek bir dýþ politikanýn güdümüne sokulursa,Osmanlý örneðinde görüldüðü gibi, ulusal yýkýma yol açýlýr.
Siyaset Batýsý'nýn Irak'a ahlaksýzca saldýrýsý … Þah'ý diþlerine dek silahlandýrdýktan sonra Ýran halkýný bu kez Humeyni baskýcýlýðýna yem etmesi …Saddam'ý sekiz yýl Ýran'a saldýrttýktan sonra deli ilan etmesi … Suudi Ortaçað karanlýðýný Ýslam Dünyasý'na bela etmesi …Büyük Orta Doðu Projesi ile Ýslam Dünyasý’ný tutsaklýk ve aþaðýlayýcýlýk zincirleri altýnda tutmayý sürdürmek istemesi … Ýnsanlýðýn beþte dördüne yaþamý zehir etmesi …
Demek ki,Türkiye Cumhuriyeti'nin dýþ politikasý Ankara'da saptanmalýdýr; Vaþington'da, Brüksel'de, Roma ya da Paris'te deðil!
Bu ahlaksýz amaçlarý önündeki asýl engeli oluþturan Laik Atatürk Türkiyesi'ni de “Ýslam Cumhuriyeti” olarak görmek istediðini utanmazca ilan etmesi … Ýçimizdeki çaðdýþý kafalýlar ve cehalet sömürücüsü bencillerle bu yolda iþbirliði yapmasý … Verheugen'ler, Oastlander'ler, Cox'lar aðzýyla Türk ulusunun kurtarýcýsý, insanlýðýn özlemlerini gerçekleþtirecek uygarlýk projesinin sahibi Mustafa Kemal Atatürk'e saldýrmasý …
2. Böylece saptanacak ulusal dýþ politikanýn yürütülmesinde izlenecek yol da þu olmalýdýr: Bir anlaþmazlýðýn çözümlenmesi, bir iþbirliði ya da ortaklýðýn gerçekleþmesi önündeki temel engellergiderilmedikçe ya da istenilen biçimde giderileceði inancýný verecek kanýtlarortaya konulmadýkça, hiçbir ödün verilmemesi ilkesi! Eðer anlaþmazlýk içinde bulunduðumuz ya da iþbirliði yapmak istediðimiz bir baþka devlet, bizim için yaþamsal önem taþýyan sorunlarý bize yararlý olacak biçimde çözmeyi düþünmüyorsa, elden geldiðince görüþmeleri uzatarak, türlü sorunlar üzerinde bizi yýpratarak, en sonunda kendi yararlarýna ödünde bulunmaya bizi zorlamak istiyor demektir; bu durumda ayrýca bilmek gerekir ki ödün istekleninin sonu da hiç gelmez!Öyleyse, lehimizde çözümlenmesi zorunlu olan konularýn o yolda çözümlenmesi kabul edil-
Türk bilgeliðinin bir gözlemi vardýr: “Zulmü artanýn sonu yaklaþýr.” der. Siyaset Batýsý'nýn bu kýyýcýlýðý, kendi sonunu getirecektir. Çünkü insanlýk ona karþý savaþýrken, herkes için onurlu, yani özgür ve baðýmsýz yaþamanýn altýn anahtarýný eylemiyle kanýtlayarak gösteren Mustafa Kemal Atatürk'üngörkemlieserinden dersler alacak, uygarlýða katkýsý en seçkin felsefe, bilim, sanat ve teknik adamlarýnýnkindençok daha önemli olan bu ulu insaný her zaman saygýyla anacaktýr.
düþün 29
TÜRKÝYE’DE EÐÝTÝME VERÝLEN DEÐER
düþün kürsü
Tuba FÝDAN
Peki 80 yýl önce eðitimin önemini “Geleceðin savaþý beyin savaþý olacaktýr. Bu savaþýn utkusu da eðitim yoluyla kazanýlacaktýr.” diyerek vurgulayan Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'i bugün eðitimi ne ölçüde desteklemektedir?
düþün 30
Bir ülkenin kalkýnmýþlýk seviyesine ulaþabilmesi, sahip olduðu nitelikli insan gücüne baðlýdýr, nitelikli insan gücünün temeli ise eðitim sistemine dayanýr. Eðitimin iktisadi geliþmedeki rolü Türkiye'nin I.Beþ Yýllýk Kalkýnma Planý'nda þöyle belirtilmiþtir: “Eðitim, istenilen bir yaþama düzeyine ulaþmak çabasý olan kalkýnmanýn en etkili araçlarýndan biridir. Ulaþýlmak istenen düzenin deðerlerini yerleþtirmek, toplumu bu hedefe yöneltecek kiþi ve grup davranýþlarýný yaratmak, buna engel olabilecek deðer ve davranýþlarý deðiþtirmek eðitim yoluyla olur. Eðitim ayný zamanda gerekli nitelikte ve sayýda elemanlarýn yetiþtirilmesinde de baþlýca yoldur. Bunlarýn yanýnda eðitim, toplumun yaratýcý gücünü ve verimini artýran, toplumda kiþilere kabiliyetlerine göre yetiþme olanaðý saðlayacak sosyal adalet ve fýrsat eþitliði ilkeleri ve toplumsal çevrelerini tanýmak, bilinçli hareket etmek imkanlarýný veren, refah ve mutluluklarýný artýran en önemli sosyal hizmettir.” Doç. Dr. Necdet SERÝN ekonominin bütün faaliyetlerinin insan unsuruna ve insan zekasýna baðlý olduðunu þöyle belirtmiþtir: “Kalkýnma çabasýnýn devamlý olarak hýzlanmasý ve baþarýya ulaþmasý, yeterli sayýdaki ve nitelikteki insan gücünün gerekli alanlarda kalkýnma çabasýna katýlmasýna baðlýdýr. Çünkü kalkýnmanýn sadece fiziki üretim araçlarýna yapýlacak yatýrýmlarla saðlanmasý imkansýzdýr. Ýnsan unsuru üzerine ya da insan gücü kaynaklarýnýn geliþtirilmesi için yapýlacak yatýrýmlarýn sosyal ve yapýsal deðiþmeyi hýzlandýrýcý ve üretim seviyesini yükseltici çok önemli etkileri vardýr.” (1972, s.183) Konuya bu yönden bakýldýðýnda eðitim hizmetlerine gerekli desteðin verilmesi özellikle geliþmekte olan ve az geliþmiþ ülkeler açýsýndan önemlidir. Ýþgücü içerisindeki nitelikli insan gücü oranýnýn yüksek olmasý, sanayileþmiþ ülkelerin üretim seviyesindeki ve verimliliðindeki önemli artýþýn temel nedenlerinden biridir. “Eðer insan unsuruna gerektiðinden az yatýrým yapýlýyorsa verimli bir þekilde kullanýlacak ilave fiziki sermayenin oraný, mesleki teknik ve yönetici elemanlara ihtiyaç gösterdiðinden çok sýnýrlý kalacaktýr. Pek çok kalkýnan ülkede, insan yeteneklerinin geliþmesi, fiziki sermayeye ayak uyduramadýðý için, fiziki sermayeyi emme gücü çok düþük kalmýþtýr.” ( Meier, 1965, s. 268) Sanayileþme sürecinde olan Türkiye'ye bakýldýðýnda modern makine ve donanýmý kullanacak, onaracak bilgi ve yeteneðe sahip nitelikli iþgücüne ihtiyacýn çok yüksek olduðu görülür. Bu nitelikli insan gücünün yaratýlmasýnýn yolu iyi bir eðitimden geçmektedir. Peki 80 yýl önce eðitimin önemini “Geleceðin savaþý beyin savaþý olacaktýr. Bu savaþýn utkusu da eðitim yoluyla kazanýlacaktýr.” diyerek vurgulayan Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'i bugün eðitimi ne ölçüde desteklemektedir? Bu soruya istatistiki veriler incelendiðin-
de Türkiye'nin ulusal gelirinden eðitime yeteri kadar kaynak ayýrmadýðý þeklinde bir yanýt verilebilir. Tablo 1'de Ekonomik Ýþbirliði ve Kalkýnma Teþkilatý (OECD) ülkelerinde, 1995 ve 2000 yýllarýnda eðitime ulusal gelirden ne kadar pay ayrýldýðý görülmektedir.” 1995 yýlý için, kamu ve özel kaynaklarýn tümü göz önüne alýndýðýnda, OECD ülkeleri, ortalama olarak Gayri Safi Yurt Ýçi Hasýlanýn (GSYÝH) %5,9'unu eðitim kurumlarýna harcamaktadýr. Yükseköðretime yapýlan harcamalarýn GSYÝH içerisindeki payý ise, OECD ülkeleri için ortalama %1,6'dýr. OECD ülkelerinde eðitime yapýlan kamu harcamalarýnýn GSYÝH'ye oraný, ortalama olarak %4,7'dir. Bu ortalamalar 2000 yýlýnda da yaklaþýk olarak ayný seviyeyi korumuþtur. Türkiye'nin tablodaki her kategoride eðitime ayýrdýðý kaynaklarýn, ortalamanýn altýnda kaldýðý, toplamda ise en az kaynak ayýran ülke olduðu görülmektedir.” (Ergen, internet, 2004) Bunun yaný sýra eðitim için ayrýlan bütçe ödeneklerinin yýllara göre deðiþiminin verildiði Tablo 2 incelendiðinde, Türkiye'de eðitim harcamalarýna öncelik verildiðine iliþkin iddialarýn doðru olmadýðý sonucuna varýlabilir. Çünkü tablodaki verilere bakýldýðýnda konsolide bütçenin Gayri Safi Milli Hasýla (GSMH) içindeki payýnýn azaldýðý daralma dönemlerinde bunun eðitim bütçesinin konsolide bütçe içerisindeki payýnýn düþüþ yönünde etkilediði, geniþleme dönemlerinde ise yükseliþ olarak etkilemediði görülmektedir. Tablo 3'te ise 2001-2002 Öðretim Yýlý’nda eðitim kademelerindeki sayýsal durum verilmiþtir.Tabloya bakýldýðýnda toplamda 16 milyon civarýnda öðrencimiz olduðu ortaya çýkmaktadýr. Avrupa Birliði ülkelerinin birçoðunun toplamý bilindiði gibi bu sayýnýn altýndadýr. Türkiye'nin bu denli büyük genç nüfus yapýsý nedeniyle eðitime daha çok kaynak ayýrmasý gerektiði;ancak en az kaynak ayýran ülke olduðu yine Milli Eðitim Bakanlýðý kaynaklarýnda da vurgulanmaktadýr. (MEB internet sayfasý, 2002) Bu 16 milyonluk genç nüfusun yaklaþýk %61'i ilköðretimde, %1.6'sý okul öncesi eðitimde, %7-8'i yükseköðretimde, %18.3'ü yaygýn öðretimde, %7'si klasik lise eðitiminde, %5.1'i de meslek eðitimindedir. “Cumhuriyet'in kuruluþundan günümüze kadarki eðitim süreci incelendiðinde okul öncesindeki öðrenci sayýmýzýn 49 kat, ilköðretimdeki öðrenci sayýmýzýn 28 kat, ortaöðretimdeki öðrenci sayýmýzýn 608 kat arttýðý görülmektedir; ancak öðrenci sayýsýndaki bu büyük artýþlara raðmen okul ve derslik sayýsý sadece 40 kat artmýþtýr.” (Eþme, 16 Eylül 2003, NTV) Öðrenci sayýsý ile okul ve derslik sayýlarý arasýndaki bu çeliþki eðitimin kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. Devlet Ýstatistik Enstitüsü'nün Hane Halký 2002 araþtýrmalarýnýn verilerine bakýldýðýnda; ortalama bir Türk ailesi aylýk gelirinden gýdaya %30, konuta %23, eþyaya %9, giyime%8.9, ulaþýma %8.8, saðlýða %2.6, eðlenceye %2.3 pay ayýrýrken, eðitime ayýrdýðý payýn %1.4 olduðu ortaya çýkmaktadýr.
“Cumhuriyet'in kuruluþundan günümüze kadarki eðitim süreci incelendiðinde okul öncesindeki öðrenci sayýmýzýn 49 kat, ilköðretimdeki öðrenci sayýmýzýn 28 kat, ortaöðretimdeki öðrenci sayýmýzýn 608 kat arttýðý görülmektedir; ancak öðrenci sayýsýndaki bu büyük artýþlara raðmen okul ve derslik sayýsý sadece 40 kat artmýþtýr.”
Bu bulgulara dayanýlarak eðitimin öneminin ne devlet ne de toplum tarafýndan algýlanamadýðý yorumu yapýlabilir. Eðitime ayrýlan kaynaklarýn yetersizliði, nitelikli bir temel eðitimden yoksun olan büyük genç nüfusun varlýðý, yeterince güçlendirilemeyen, dengesiz düþün 31
Tablo 1: OECD Ülkelerinde Bütçeden Eðitime Ayrýlan Paylar(%) OECD
Kamu ve Özel Toplam
Toplam Kamu
Ýlk ve Orta Öðretim
Yüksek Öðretim
Ülke
2000
1995
2000
1995
2000
1995
2000
1995
Avustralya
6,0
5,6
4,6
4,6
4,4
3,9
1,6
1,7
Avusturya
5,7
6,3
5,4
5,9
3,9
4,2
1,2
1,3
Kanada
6,4
7,0
5,2
6,2
3,6
4,3
2,6
2,3
Çek Cum.
4,6
5,4
4,2
4,9
3,1
3,8
0,9
1,0
Danimarka
6,7
6,3
6,4
6,1
4,2
4,0
1,6
1,6
Finlandiya
5,6
6,3
5,5
6,3
3,5
4,0
1,7
1,9
Fransa
6,1
6,3
5,7
5,9
4,3
4,4
1,1
1,1
Almanya
5,3
5,5
4,3
4,5
3,6
3,7
1,0
1,1
Yunanistan
4,0
3,0
3,7
2,9
3,0
2,3
0,9
0,7
Macaristan
5,0
5,5
4,4
4,9
3,0
3,6
1,1
1,0
Ýzlanda
6,3
5,1
5,7
4,5
4,9
3,7
0,9
0,5
Ýrlanda
4,6
5,3
4,1
4,7
3,0
3,9
1,5
1,3
Japonya
4,6
4,7
3,5
3,5
2,9
3,0
1,1
1,0
Meksika
5,5
5,6
4,7
4,6
3,8
4,0
1,1
1,1
Hollanda
4,7
4,8
4,3
4,6
3,1
3,1
1,2
1,4
Yeni Zelanda
5,8
4,8
5,8
4,8
4,6
3,6
0,9
1,1
Norveç
5,9
7,1
5,8
7,0
3,7
4,2
1,3
1,7
Polonya
5,2
5,5
5,2
5,5
3,7
3,6
0,8
0,9
Portekiz
5,7
5,3
5,6
5,3
4,1
3,8
1,1
0,9
Slovakya
4,2
5,1
4,0
4,6
2,8
3,3
0,8
0,8
Ýspanya
4,9
5,5
4,3
4,6
3,3
3,9
1,2
1,0
Ýsveç
6,5
6,4
6,3
6,3
4,4
4,1
1,7
1,6
Türkiye
3,4
2,3
3,4
2,3
2,4
1,7
1,0
0,7
Birleþik Krallýk
5,3
5,5
4,5
4,6
3,8
3,9
1,0
1,2
Ülke Ort.
5,5
~
4,8
~
3,6
~
1,3
~
OECD Top.
5,9
~
4,6
~
3,6
~
1,7
~
Kaynak: OECD Education At a Glance, 2003 düþün 32
Tablo 2: GSMH ve konsolide bütçe içinde MEB bütçesinin payý (Milyon TL). MEB Bütçesinin MEB Bütçesinin Konsolide BütçeGSMH'ye Oraný Konsolide Bütçe- nin GSMH'ye (%) ye Oraný (%) Oraný (%)
Yýllar
GSMH
Konsolide Bütçe
MEB Bütçesi
1990.
397.177.500.
64.400.354
8.506.541
2,14.
13,21
16.2
1991.
634.392.800.
105.987.150
14.943.536
2,36
14,10
16.7
1992.
1.103.604.900.
208.545.328
30.357.203
2,75
14,56
18.8
1993.
1.997.322.600.
400.710.000
57.506.445
2,88
14,35
20.6
1994.
3.887.902.900.
826.396.307
93.911.410
2,41
11,36
21.2
1995.
7.854.887.200.
1.341.978.053
136.506.629
1,73
10,17
17.08
1996.
14.978.067.300
3.568.506.822.
257.603.140
1,71
7,21
23.8
1997.
29.393.262.100
6.361.685.500.
512.234.445
1,74
8,05
21.6
1998.
53.012.780.600
14.789.475.000
1.243.108.000
2,34
8,40
27.8
1999.
78.806.000.000
27.143.467.196
2.131.808.500
2,70
7,85
34.4
2000.
124.967.000.000
46.968.000.000
3.350.330.000
2,70
7,13
37.5
2001.
153.405.000.000
48.360.000.000
4.046.305.625
2,64
8,37
31.5
Kaynak: MEB Araþtýrma, Plânlama Koordinasyon Kurulu Baþkanlýðý Tablo 3: 2001-2002 Öðretim Yýlýnda Eðitim Kademelerine Göre Sayýsal Durum
Eðitim kademesi
Okul/Sýnýf Kurum Sayýsý
Öðrenci Sayýsý Öðretmen Sayýsý Toplam
Erkek
Kýz
Okul Öncesi Eðitim
10.554
258.392
134.551
121.841
14.520
Ýlköðretim
34.003
10.310.844
5.504.178
4.806.868
375.511
Ortaöðretim
6.065
2.312.271
1.333.341
978.930
138.785
Genel Matematik
2.637
1.400.376
811.851
678.525
72.600
Mesleki-Teknik Öðretim
3.428
821.895
521.400
300.405
68.176
Örgün Eðitim
51.612
12.879.507
6.972.070
5.907.437
528.816
Yaygýn Eðitim
7.291
3.211.278
1.710.773
1.500.505
49.989
Toplam
58.873
16.090.765
8.682.843
7.407.942
578.805
Kaynak: www.meb.gov.tr düþün 33
bir daðýlýmla sürdürülen yükseköðretim, tam olarak gerçekleþtirilemeyen mesleki eðitim, niteliksiz eðitim sonucu ortaya çýkan kalifiye eleman eksikliði, kentlere olan göçlerin ve iþsizliðin giderek artýþý, eðitim hizmetlerinin vatandaþlara bölge, gelir düzeyi, cinsiyet gibi etkenler sebebiyle eþit bir biçimde verilememesi gibi yýllardýr süregelen önemli sorunlarýmýz vardýr. Milli Eðitim Temel Kanunu'nda belirtilen eðitimin genel ve özel amaçlarý da göz önünde bulundurulup onaylamýþ olduðumuz Ýnsan Haklarý Bildirgesi ve Çocuk Haklarý Sözleþmesi gibi anlaþma ve belgelerde yer alan ilke ve amaçlar da dikkate alýnarak ciddi bir eðitim seferberliði baþlatýlmadýðý taktirde bu sorunlar hýzla büyüyerek devam edecektir. Bu yöndeki eðitim seferberliðinin amacý, güçlü bir iktisadi, sosyal ve kültürel yapý kurmak ve ülkemizi Mustafa Kemal'in iþaret ettiði yüksek medeniyetler seviyesine ulaþtýrmaktýr. Her geçen gün artan bilgi ve geliþen teknoloji, eðitim kurumlarýnýn yeniliklere ve deðiþikliklere uyum saðlayabilmesi için iyi bir planlama ile yeniden yapýlandýrýlmasýný gerektirmektedir. Planlama, hem ekonomik hem de toplumsal bir olgu olduðu için eðitim sisteminin hedefleri belirlenirken atýlmasý gereken önemli adýmlardan biridir ve amaçlara ulaþmada ilk basamaðý oluþturmaktadýr. “Bu hedefleri belirlerken eðitim kurumlarýnýn þu sorulara cevap aramasý gerekmektedir: •
Eðitim kurumlarýnýn misyonu nedir?
•
Eðitim kurumlarý olarak ne yapýyoruz?
•
Öðrencilerimiz bizden ne bekliyor?
•
Öðrenenlerin ihtiyaçlarýný karþýlamak için ne yapmamýz gerekiyor?
•
Eðitimin önemli baþarý faktörleri nelerdir?
•
Eðitimde baþarýyý nasýl saðlarýz?
•
Eðitimin önemli iþlevleri nelerdir?” (Sallis, Hýnglay. sy.21-23)
Hedefler belirlendikten sonra geriye planýn uygulanabilmesi için yeterli maddi kaynaðýn ayrýlmasý kalmaktadýr. Ayrýmýna varýlmasý gereken baþka bir nokta da ekonomik ve sosyal geliþmenin tamamlanmasýnýn iyi yetiþtirilen ve eðitilen insan gücüne baðlý olduðudur. Yapýlan her yatýrýmýn öneminin daha iyi anlaþýlabilmesi için geleceðin bugünden farklý olacaðýný unutmamak gerekir.
KAYNAKÇA 1-
234-
56-
7-
8-
9-
*
Çoruh, M. 1997, Yüksek Öðretimde Sürekli Kalite Ýyileþtirme, Haberal Eðitim Vakfý Yayýnlarý, Ankara Çölekçi, N., 1971, Türkiye'nin Ýktisadi Kalkýnmasýnda Eðitimin Rolü, Ankara Eðitim Üzerine, Ütopya yayýnlarý, 2002, Ankara Ergen,H.,http://yunus.hacettepe.edu.tr/ergen/wri tings/cost/kamu_eðitim_harcamalari.htm, 26 Þubat 2004 EÞME, Ý. NTV, 16 Eylül 2003 Meier, G.M., 1965, Learning Issues in Development Economics; Selected Materials and Commentary, Oxford Uni. Press, New York Mutlu, L. 1997, Eðitim Düþünceleri, Dünyada ve Türkiye'de Yükseköðretim, Ana yayýnlarý, Ýstanbul Sallis, E.1993, Total Quality Management In Education, Kogan Page Educational Management Series, London Serin, N., 1972, Eðitim Ekonomisi, Ankara Üniversitesi yayýnlarý, Ankara Konsolide Bütçe: Devletin bütün gelir ve giderlerinin tek bir bütçe içinde toplanmasýný amaçlayan ve bütçe birliði ilkesinin saðlanmasý için kamuya ait tüm birimlerin bütçelerinin bir araya getirilmesiyle oluþan bütçe.
ÇAÐDAÞ YAÞAMI DESTEKLEME DERNEÐÝ Evliya Çelebi Mah. Þimal Sk. No: 10, 80050 Þiþhane / ÝSTANBUL Tel: 0212. 252 44 33 http://www.cydd.org.tr düþün 34
düþün 35
I. Gün (11 Aralýk 2003) ANITKABÝR TÖRENÝ Saygý duruþu Mozoleye çelenk konulmasý Anýtkabir Þeref Defteri’nin imzalanmasý
I. OTURUM Günümüz Türkiye’sinde ve Gelecekte Kemalizmin Yeri ve Önemi • Yekta Güngör ÖZDEN (E. Anayasa Mah.Bþk.) • Prof. Dr. Özer ÖZANKAYA (ODTÜ Tarih Bl.) • Vural SAVAÞ (Yargýtay Onursal C. Baþsavcýsý) • Prof. Dr. Þerafetin TURAN (E. Öðretim Gör.) “Einstein’in bilime katkýsý neyse, Freud’un psikolojiye katkýsý neyse, Mustafa Kemal Atatürk’ün de demokratik bir toplum kurma, örgütleme, iþletme alanýda insanlýðýn uygarlýðýna, kültürüne yapmýþ olduðu katký ayný nitelikte bir katkýdýr.” Prof. Dr. Özer OZANKAYA “1980 öncesinde’den soyutlanmýþ Türk solu giderek toplumdan da soyutlandý. Bu soyutlamanýn verdiði yenik düþme psikolojisi içinde þiddete yöneldi. Bu topluma yabancýlaþmasýný hýzlandýrdý.” Vural SAVAÞ
AÇILIÞ TÖRENÝ Saygý duruþu ve Ýstiklâl Marþý Açýlýþ konuþmalarý Anýtkabir Müzesi gezisi “Mustafa Kemal’in üstün mesleki yetenekleri ve liderlik yeteneði ile Anadolu direniþini ve ulusal Kurtuluþ Savaþý’ný örgütlediðini biliyoruz; ancak bu devriin temel felsefesi, asýl amacý ve uygarlýk projesi bence ayný oranda bilinmemekte.” Evren ARIK
“...... bireylerin kiþiliklerini kazanmasý demek, toplumun da kiþilðini kazanmasý demektir. Bu bakýmdan aydýnlanmaya yönelen her ülkede, her toplumda, her ulusta, bireysel ve toplumsal kimliði meydana çýkarmak bir zorunluluk olmaktadýr.” Prof. Dr. Þerafettin TURAN
II. GÜN (12 Aralýk 2003) III. OTURUM Cumhuriyet’in 80. Yýlýnda Dýþ Ýliþkilerde Ýzlenen Politikalar • Dr. Mustafa ALBAYRAK (ODTÜ Tarih Bl.) • Dr. Erol MÜTERCÝMLER (U.arasý Ýliþkiler Uz.) • Onur ÖYMEN (CHP Milletvekili) • Prof. Dr. Baskýn ORAN (A.Ü. U.arasý Ýliþkiler Bl.)
II. OTURUM Sivil Toplum Örgütleri ve Demokatikleþme Süreci • Kadri ÜN (ADD Eski Genel Saymaný) • Evren ARIK (düþün Dergisi Yazarý, ODTÜ ADT) • Enis BAÐDADÝOÐLU (ODTÜ Mez-Der Yönetim Kur. Üyesi) • Bület ÝLÝK (ÇYDD Çankaya Þb. Yön. Kur. Bþk.)
“Irak’a ABD’nin yaptýðý müdahele meþru bir müdahale midir, meþruiyeti var mý? Yok. Müdahaleyi uluslarasý hukuk formatý içine sokmaya çalýþtýðýmýzda bunun da mevcut olmadýðýný düþünüyorum. Çünkü bu uluslararasý hukuku yaratan da ABD, kendi yarattýðý hukukla hareket eden de ABD.” Dr. Erol Mütercimler “Uluslararasý hukukun geliþmesine raðmen, milletlerarasý camiadaki gerçekten övgüye þayan bazý geliþme-
düþün 36
lere raðmen maalesef hâlâ uluslararasý iliþkilere egemen olan çýkarlardýr. Devletlerin çýkarlarýdýr ve bir konuda bir devlet baþka bir devlete karþýtavýr alýyorsa bileceksiniz ki; bunun sebebi, bunun arkasýnda yatan fikirler, adalet fikirleri, yüksek insanî duygular deðil, daha çok çýkarlardýr.” Onur ÖYMEN
IV. OTURUM “Ekonomik Baðýmýzlýðýn Önemi ve Ekonomide Ýzlenmesi Gereken Yollar” • Prof. Dr. Oktar TÜREL (ODTÜ Ýktisat Bl.) • Prof. Dr. Yakup KEPENEK (CHP M.vekili) • Prof. Dr. Alparslan IÞIKLI (A.Ü. Çal. Ekon. ve Ends. Ýliþ. Bl.) • Yiðit Bulut (Radikal Gazetesi Yazarý) “.... bugün içinde yaþadýðýmýz süreç 24 Ocak, 12 Eylül, 5 Nisan kararlarýyla deðiþik ivmeler kazanmýþ olan bir sürecin sonucudur. Bunun alternatifi Kemalizm’dir ve Atatürk’ün bugünlerde yeniden keþfedilmesi çok mutlu bir olaydýr. Bu yeniden keþif süreci içerisinde çok anlamlý bir sözü daha ortaya çýkmaktadýr. Diyor ki; “Düþman ne þu millet, ne bu millet. Düþman kapitalizmdir ve onun evladý olan emperyalizm’dir.” Atatürk bu tespiti yapmýþtýr bugün de bu tespit sonuna kadar geçerlidir.” Prof. Dr. Alparslan IÞIKLI
“Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü kontrol eden gruplar, gücünü kontrol eden siyasetçiler; Türkiye Cumhuriyeti’nin sahibi deðildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin sahibi biziz. Türkiye Cumhuriyeti’ne kýzmayalým. Tam tersi ulus devletimize sahip çýkalým. Ulu önder Atatürk’ün önümüze koyduðu hedef, Türkiye Cumhuriyeti’ni muasýr medeniyet seviyesinin üzerine taþýmaktýr. Ama bu muasýr medeniyet seviyesi Verhunghen’e teslim olmak deðildir.” Yiðit BULUT V. OTURUM “Geçmiþten Günümüze Ýzlenen Kültür Politikalarý” • Iþýk KANSU (Cumhuriyet Gazetesi Yazarý) • Prof. Dr. Sevda ÞENER (E. Öðretim Görevlisi) • Turgut ÖZAKMAN (Senarist-Yazar) • Sevgi ÖZEL (Dil Derneði Baþkaný) • Gökhan CENGÝZHAN (Edebiyatçýlar Der. Bþk. Yrd.) “Siyasal açýdan da, kültürel açýdan da Atatürk devrimlerinin temelinde yatan ilke ulusal deðerlerinin bilincinde olan bir toplumun evrensel deðerleri bilgiyle harmanlamasýdýr.” Sevgi ÖZEL ODTÜ Türk Halk Bilimi Topluluðu ve Ozanlar Vakfý Ortak Etkinliði “Türk Halk Oyunlarý ve Türküler”
III. GÜN (13 Aralýk 2003) VI. OTURUM • Barýþ KÜTAHYA (ODTÜ ADT Onur Üyesi, 2001) • Seçkin ÜNLÜ (ODTÜ ADT Onur Üyesi, 2000) • Korhan G. KARAKAYA (ODTÜ ADT Onur Üyesi, 2000) • Hamit GÖNÜLDAÞ (ODTÜ ADT Onur Üyesi, 2000) • Barýþ ÇETÝN (ODTÜ ADT Onur Üyesi, 2003) • Piyano Resitali: Yeþim GÖKALP
düþün 37
düþün 38
“MEGALÝ ÝDEA”DAN BALKAN ANTANTI’NA TÜRK-YUNAN ÝLÝÞKÝLERÝNÝN TARÝHSEL GELÝÞÝMÝ
düþün konuk
Dr. Mustafa ALBAYRAK*
Yunanistan, bu tarih yolculuðunun daha öncesinde, 1821 yýlýnda, kendisine bir “yol haritasý” çizmiþti ki, bu haritanýn adý, dünya diplomasi tarihine “Megali Ýdea” olarak geçecek, bu projenin ilk mimarý ise, Patros Rum Piskoposu Germanos olacaktý.
Türk-Yunan iliþkilerine geçmeden önce tarihsel süreç içinde Yunanistan'ýn kuruluþ ve geliþimine bakmakta yarar vardýr. Bugünkü Yunanistan, 1829 tarihine kadar Osmanlý Ýmparatorluðu'nun küçük bir parçasýydý. 1789 Fransýz Devrimi sonrasýnda hýzla geliþen ulusçuluk rüzgarlarýnýn da etkisi ve Osmanlý yönetiminin bir çok sorunla uðraþtýðý bir dönemde, Sýrp isyanýnýn baþarýlý olmasýndan da cesaret alan Rum Tüccarý Manuel'in, 1814 yýlýnda Odesa'da, iki Bulgar arkadaþý ile “Filik-i Eterya” (Dostlar Derneði) adý ile kurduðu gizli örgüt, Yunan baðýmsýzlýk hareketi açýsýndan ilk önemli adým olmuþtur. Savaþým projesini Rus Çarý'nýn Savaþ Bakaný Aleksandýr Ýpsilanti'nin üstlendiði bu gizli örgütün yaptýðý propagandalar sonrasýnda, 1821'de baþlayan Rum isyanlarý, birdenbire Osmanlý yönetiminin en büyük sorunlarýndan biri haline gelirken, Rum ayaklanmacýlar bu isyanlara, Rusya'nýn yaný sýra, Batýlý büyük devletlerin dikkatlerini çekmeyi, yardýmlarýný almayý, daha da ötesi bu küçük ayaklanmanýn, adeta bir “Haçlý Seferi”ne dönüþmesini baþarmýþlardýr. Osmanlý uyruðunda olan Batý Anadolu Rumlarýnýn yaný sýra, Ýstanbul Fener Rum Patrikhanesi'nin de desteklediði isyanlar sýrasýnda, Sultan II. Mahmut'un, Patrik IV. Gregorious'u Patrikhane'nin kapýsýna astýrarak cezalandýrmasý bile bu yardýmlarý önleyemeyecekti. Yunanistan kurulduktan sonra da Patrikhane'nin, özellikle Osmanlý'daki Rum okullarý üzerindeki yönlendirmesi, dünya kamuoyunda geniþ yankýlar yaratacak, bu geliþmelerin ardýnda da Rum isyancýlar önce, Epidavros yakýnýndaki bir ormanda, Mavrokordato baþkanlýðýnda bir kurul oluþturacaklar, ardýndan da Dimitri Ýpsilanti baþkanlýðýnda 59 üyesi olan bir “senato” kurmayý baþaracaklardý1. Böylelikle Yunanistan'ýn tarih sahnesine çýkýþý konusunda önemli bir adým atýlmýþ olacaktý. Her ne kadar Osmanlý güçlerine komuta eden Yusuf Paþa, asileri cezalandýrdý ise de bu hareket sýrasýnda çýkan olaylara karþý Avrupa kamuoyu ve Rus Çarý sesini yükseltmekte gecikmedi. Ýsyaný bastýrma giriþimi, adeta bir Hýristiyan dünyasýna karþý soykýrým gibi tanýtýlarak, Batýlý devletler Osmanlý'ya karþý iþbirliði etmekte gecikmediler. Çar Bab-ý Âli'ye karþý sert bir nota verirken Ýngiliz Dýþiþleri Bakaný Stratford Canning, daha da ileri giderek, isyancýlarý savaþçý olarak tanýdý2. Kýsa süre sonra da Yunan baðýmsýzlýk hareketinden yana tavýr alan Fransa da bu “Haçlý Birliði”ne katýldý.
* ODTÜ, Tarih Bölümü. düþün 39
Mora ayaklanmalarýný önlemek için Mýsýr yöneticisi Mehmet Ali Paþa'dan da yardým alan Osmanlý donanmasýnýn, 1827 yýlýnda Navarin'de, Ýngiliz-Fransýz-Rus ortak donanmasý tarafýndan yakýlarak ortadan kaldýrýlmasý, bu isyanlarýn bastýrýlmasý umudunu da ortadan kaldýrýrken, 1828 Mayýs'ýnda Yunanistan'ý desteklemek için Osmanlý Ýmparatorluðu'na karþý savaþ ilan eden Rusya, bu geliþmeler sýrasýnda Yunanistan'ýn kurulmasýna destek vermekte gecikmedi. Savaþ sýrasýnda Osmanlý'nýn baþarýsýz oluþunun ardýndan aralarýnda Yunanistan'ýn sýnýrlarý konusunda
Yunanlý milletvekili Kolletis, 1844 Ocak’ýnda Yunan meclisinde yaptýðý bir konuþmada Megali Ýdea'yý þöyle tanýmlayacaktý: “Yunanistan Krallýðý, Yunanistan deðildir. Yunanistan'ýn en küçük, en yoksul parçasýdýr. Yunanlýlar sadece Krallýk içinde oturanlar deðildir. Ayný zamanda Yanya'da, Selanik'te, Serez'de, Edirne'de, ya da Ýstanbul, Trabzon, Girit ve Sisam'da Yunan tarihine ya da Yunan ýrkýna baðlý baþka yerlerde oturanlar da Yunanlýdýr. Helenizm'in iki büyük merkezi vardýr. Krallýðýn merkezi Atina'dýr. Ýstanbul, büyük baþkent, bütün Yunanlýlarýn kenti, rüyasý ümididir.”3. 1828'de yüzölçümü yalnýzca 47.516 km2 ve nüfusu da 750.000 olan Yunanistan, batýlý koruyucularýnýn da katkýlarýyla hýzla geniþlemeye baþlamýþ yüzölçümü, 1848'de Ýngiltere tarafýndan yedi adanýn býrakýlmasý; 1881'de Teselya, Larissa ve Narda'nýn; 1912-13 yýllarýnda Balkan Savaþlarý sonrasýnda Girit ve Ege adalarýnýn önemli bir bölümünün katýlmasýyla, toprak geniþliðini iki katýna çýkarmýþtýr4.
bir anlaþmaya varan üçlü uzlaþma devletleri, önce Petersburg Protokolü ile Osmanlý yönetimine baðlý özerk bir Yunan devletinin kurulmasýný öngördüler. Bu geliþmenin ardýndan da savaþý kazanan Rusya, Prusya, Ýngiltere ve Fransa'nýn baskýsý altýna alýnan Osmanlý'ya, 14 Eylül 1829'da Edirne'de imzalattýrýlan anlaþma ile, Yunanistan'ýn baðýmsýzlýðýný tanýyan Londra Protokolleri'ni kabul ettirdiler. Ancak Edirne Anlaþmasý'na göre, sýnýrlarý kesin olarak belirlenmemiþ olan Yunanistan, Rusya ve Batýlý dostlarýnýn da yardýmýyla, Osmanlý Ýmparatorluðu'ndan ayrýlarak baðýmsýzlýðýný kazanan ilk Hýristiyan devlet olarak tarih içindeki yolculuðuna baþladý. Yunanistan, bu tarih yolculuðunun daha öncesinde, 1821 yýlýnda, kendisine bir “yol haritasý” çizmiþti ki, bu haritanýn adý, dünya diplomasi tarihine “Megali Ýdea” olarak geçecek, bu projenin ilk mimarý ise, Patros Rum Piskoposu Germanos olacaktý.
düþün 40
Özellikle Girit adasýnda yaþayan Rumlar, Yunanistan'ýn baðýmsýzlýðýný ilan etmesinin ardýndan bu ülkeye katýlmak amacýyla, ilki 1830'da, ikincisi 1866, üçüncüsü de 1897'de Hanya'da olmak üzere ayaklanmalar çýkarmýþlardýr. Son ayaklanma sýrasýnda 10 Þubat'ta Girit'in, Yunanistan'a katýldýðý açýklanarak, Yunan gemileri adaya asker çýkarmýþ, Ýtalya da bu giriþime destek vermiþtir. Büyük devletler de Bab-ý Âli'ye sunduklarý bir nota ile, adaya özerklik verilmesini istemiþlerdir. Bu olay sýrasýnda Yunanlýlar, büyük devletlere de bir nota vererek, adanýn yalnýzca Yunanistan'a katýlmasýnýn tanýnmasýný istemekle kalmayýp, sýnýrda da bazý olaylar çýkarýnca, Osmanlý yönetimi, 18 Nisan 1897'de Yunanistan'a savaþ ilan etmiþtir. Ethem ve Ahmet Hýfzý Paþalarýn komutasýndaki Türk ordularý, Yunan güçlerini yenilgiye uðratmýþ, ancak Çar II. Nicola ve Alman Ýmparatoru II.Wilhelm'in araya girmeleriyle, 18 Mayýs'ta ateþkes yapýlmýþtýr. Büyük devletlerin baskýlarý sonucunda Bab-ý Âli, küçük bir toprak düzeltimi ve 4 milyon savaþ ödeneði alarak barýþ yapmak zorunda kalmýþtýr.
Yunanlýlarýn, Girit Adasý'nda da bir yönetim kurmak istemelerini bahane eden büyük devletler, Yunan Kralý I. Yorgi'nin oðlu Prens Yorgi'yi adaya vali olarak atamýþlar5 ve böylelikle Girit'in de Yunanistan'a katýlma sürecindeki en önemli adýmlardan biri atýlmýþtýr. Yunanistan'ýn sýnýrlarýný geniþletmesi, sürekli olarak Batý kamuoyunda büyük bir hoþgörü, hatta sevinçle karþýlanmýþtýr. Rum ayaklanmalarý sýrasýnda Rumlarý desteklemek için Mora'ya gelen Ýngiliz Þair Lord Byron'dan yaklaþýk elli yýl sonra, yine bir Ýngiliz politikacý ve yazarý olan Alexandre William Kinglake 1876 yýlýnda yayýmlanan anýlarýnda: “Bana göre Ýzmir Yunanlýlarýn baþkenti olmalýdýr, kusurlarýna raðmen ben bu ýrkýn aþýðýyým” derken, Ýngiliz liberallerinden Gladstone da, Þark Sorunu'nun çözümü konusunda görüþlerini açýklarken: “Türk’ün çantasýyla, bavuluyla Avrupa dýþýna atýlmasý...” gerektiðini belirtiyordu6. Büyük devletler (Düvel-i Muazzama), Osmanlý Devleti'nin 1877-78 Rus savaþý sonunda yaþanan “büyük korku” sonrasýnda, 23 Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin Antlaþmasý'nýn 24. maddesine, kaþla göz arasýnda koyduklarý bir hükümle, Yunanistan Krallýlýðý'na da pay ayýrmayý unutmamýþlar ve bu maddeye uygun olarak 2 Temmuz 1881'de Ýstanbul'da imzalanan bir anlaþma ile Narda ve Teselya Yunanistan'a býrakýverilmiþlerdi7. Osmanlý Devleti'nde Ýkinci Meþrutiyet'in ilanýnýn hemen arkasýndan, önce Girit'ten Yunan Parlamentosu'na milletvekili seçilen, 1910 yýlýnda da Fileletheron Komma (Liberal Parti)'yý kuran Elefterios K. Venizelos, Kral I. Yorgi tarafýndan 6 Ekim'de baþbakanlýða getirildikten sonra, yalnýzca Girit iþini ön plâna çýkarmakla yetinmeyecek, fakat ayný zamanda “Megali Ýdea”nýn en keskin savunucusu olacaktý. Lloyd George'un nitelendirmesiyle; “Perikles'ten bu yana Yunanistan'ýn yetiþtirdiði en büyük devlet adamý” olan Venizelos'a göre; Ege'nin tam ortasýnda yer alan “Skiros Adasý, Helenizm'in coðrafî merkezi” durumunda idi.8 Daha Balkan Savaþý'nýn ilk günlerinde dönemin Ýngiliz Maliye Bakaný Llyod George da, birlikte kadeh kaldýrdýðý Yunan elçisi John Stavridis'e: “Türkün Avrupa'dan atýlmasý için içiyorum!...Þimdi sizinle fetihleriniz arasýna kimsenin girmesine izin verilmeyecektir... Girit'i þimdiden kendinize ait sayabilirsiniz. Girit'i almanýza engel olacak tek devlet Ýngiltere'dir. Ve Ýngiltere, Girit'i almamanýz için ne bir tek kurþun atacak, ne de tek bir gemisini harekete geçirecektir.”9 derken, adeta Ýngiltere'nin on yýl sonrasýnda bile, Yunanistan'ýn ardýnda olduðunu belirtmek istemiþti. Zira Maliye Bakaný Lloyd George, Birinci Dünya Savaþý sonrasýnda Ýngiltere Baþbakaný olacak ve Yunanistan'ýn Anadolu çýkarmasýnýn (ya da faciasýnýn) baþ mimarý olarak tarihe geçecekti.
Çarlýk Rusya'nýn desteðiyle, Osmanlý Devleti'nin en zayýf döneminde küçük Balkan devletçiklerinin uzlaþtýrýlmasý sonucunda açýlan bu savaþ sýrasýnda yaþanan “büyük bozgun”dan en çok payý alan yine Yunanistan olacaktý.
Büyük devletler, kendi kucaklarýnda doðan ve adeta uygarlýklarýnýn mayasý olarak gördükleri Yunanistan'ýn büyümesi konusundaki giriþimlerini Balkan Savaþlarý sýrasýnda da sürdürmeyi göz ardý etmediler. Çarlýk Rusya'nýn desteðiyle, Osmanlý Devleti'nin en zayýf döneminde küçük Balkan devletçiklerinin uzlaþtýrýlmasý sonudüþün 41
Yunanistan'ýn, yine Batýlý dostlarýnýn korumasý altýnda, Anadolu'daki iþgali, üç yýl, üç ay, yirmi beþ gün sürmüþ, ancak Baþkomutan Mareþal Mustafa Kemal (Atatürk)'in deyimiyle, “Batý fabrikalarýnýn çelik zýrhlarý ile donatýlmýþ Yunan ordularý, bu serüveni unutulmaz bir bozgunla noktalamýþlardýr.”
düþün 42
cunda açýlan bu savaþ sýrasýnda yaþanan “büyük bozgun”dan en çok payý alan yine Yunanistan olacaktý. Birinci Balkan Savaþý sýrasýnda altý savaþ gemisiyle 19 Ekim 1912 tarihinde Limni Adasý'na çýkarma yapan Yunanistan, hemen ardýndan 31 Ekim'de Taþoz, Semadirek, Ýmroz'u; 7 Kasým'da Bozcaada'yý ele geçirdikten sonra, 12 gemilik bir baþka Yunan filosu da 20 Aralýk'ta Midilli'yi; 3 Ocak 1913 tarihinde de Sakýz Adalarý'ný iþgal edecekti. Bu arada 24 Kasým'da Yunanistan'a katýldýðýný ilan eden Sisam Adasý'nýn iþgal eylemi de 15 Mart'ta tamamlanacak, ayný günlerde Meis Adasý'na çýkan 33 kiþilik bir Yunan çetesi ise, burayý iþgal ettiðini açýklayacaktý10. Birinci Balkan Savaþý sýrasýnda Yunanistan yalnýzca Ege'deki bu iþgal eylemleriyle yetinmemiþ, Osmanlý'nýn Avrupa topraklarýndan da Selanik, Yanya ve Makedonya'yý ele geçirmeyi baþarmýþtýr. Balkan Savaþlarý’ný bitirmek için Ýtilaf ve Ýttifak Devletleri (Ýngiltere, Fransa, Rusya; Almanya, Avusturya-Macaristan ve Ýtalya)'nin desteðini alan Yunanistan, 30 Mayýs 1913 tarihinde imzalanan Londra Anlaþmasý'yla, iþgal ettikleri bu topraklarýn yaný sýra, Girit'in kendilerine kazandýrýlmasýný saðladýlar. Bulgaristan'ý Sýrplarla iþbirliði ederek yenilgiye uðrattýklarý Ýkinci Balkan Savaþý sýrasýnda ise, komþularýnýn birinci savaþta ele geçirdiði topraklardan, Epirus, Doyran, Kavala, Drama ile Makedonya'dan önemli bir pay elde etti11. Bu savaþlar Yunanistan'ýn Anadolu üzerindeki iþtahýný arttýrýrken, Megali Ýdea'nýn gerçekleþtirilebileceði inancý da giderek güç kazanmýþ oluyordu. Böylelikle Yunanistan, Balkan Savaþlarý sonunda aslan payýný alarak, topraklarýnýn geniþliðini 65.000 km2den, 118.000 km2ye, nüfusunu da 2.666.000'den, 4.363.000'e çýkarmayý baþarmýþ oldu.12 Birinci Dünya Savaþý sýrasýnda Ýttihat ve Terakki yönetiminin, Üçlü Ýttifak Devletleri'nin yanýnda savaþa katýlmasýndan kýsa süre sonra, Çanakkale Cephesi'nin açýlmasý öncesinde, 24 Ocak 1915 tarihinde, Ýngiliz Dýþiþleri Bakaný Sir Edward Grey hükümeti adýna, kendilerinin yanýnda bu savaþa katýlmasý durumunda Yunanistan'a, “Küçük Asya kýyýlarýnda önemli tavizler verilebileceðini” söyleyerek, Yunanistan'ý Anadolu serüvenine sürüklemek konusunda ilk önemli giriþimi baþlatmýþtýr13. Venizelos, Ýtilaf Devletleri ile birlikte çevirdiði “politik manevralar” sonrasýnda, 1917 yýlý baharýnda savaþa katýlan Yunanistan'ýn, Balkan Savaþlarý'nda olduðu gibi, yine büyük devletlerden bazýlarýnýn katkýlarýyla, bu defa da Anadolu(Küçük Asya)'dan en büyük payý almasý için kollarý sývayacaktý. Oysa daha 1915 yýlý Ocak’ýnda Venizelos'un gizli iki görüþme yaptýðý Genelkurmay Baþkanlýðý'na vekalet eden Albay Metaksas, baþbakanýna verdiði iki raporda da “Yunanistan için Anadolu'da herhangi bir toprak teklifinin kabulünün hem askeri, hem de siyasi sebeplerle son derece tedbirsiz bir þey olacaðýný ifade etmiþ ...”, ancak Venizelos'u ikna etmeyi baþaramamýþtý14. Metaksas'a göre; “Yunanistan'ýn Anadolu'da baþarýlý olmasý; etnik, coðrafî, ekonomik nedenlerden dolayý, baþlangýçta baþarýlý olsa bile, uzun vadede amaca ulaþamayacaktý”. Metaksas'ýn raporuna göre; Anadolu macerasý yalnýzca Yunanistan'ýn deðil, fakat ayný zamanda “Anadolu Rumlarý'nýn (da) mahvýna sebep olacaktý”. Ancak her zaman hayallerini zorlamaktan kaçýnmayan Venizelos için Metaksas,
“Alman yanlýsý, kötü haberci (felaket tellalý)” olarak suçlanacaktý15. Baðlaþýklarý ile birlikte bu savaþtan yenik çýkan Osmanlý Devleti'nin 30 Ekim 1918'de Mondros Ateþkesi'ni imzalamasýndan bir ay sonra, Paris'te toplanmasý öngörülen barýþ konferansýna bir mektupla baþvuruda bulunan Venizelos; Ýzmir, Aydýn, Balýkesir, Muðla illerinin kendilerine verilmesini dileyecekti16. 1919 yýlý 18 Ocak’ýnda Paris'te toplanan ve Venizelos'u, ardý arkasý gelmeyen istekleri sýrasýnda, artýk Ýngiltere Baþbakanlýðý'na getirilmiþ olan eski hayraný Lloyd George'un da büyük desteðini görecekti. Lloyd George, konferansta Yunanistan'ýn Ýzmir'e çýkarma yapmasýnýn kararýnýn verildiði 13 Mayýs 1919 tarihinde yaptýðý konuþmada, “Niyetim Kýbrýs adasýný Yunanistan'a vermektir” diyerek17, cömertliðini gizlemeyecekti. Ýngiltere Baþbakaný'nýn bu desteðinden iki gün sonra Yunanistan, Paris Konferansý'nýn kararý ile, 15 Mayýs 1919'da Ýzmir'e çýkarma yapacaktý. Böylelikle, Yunanistan'ýn üç yýl sonra bir “Anadolu Faciasý”na dönüþecek olan, “Anadolu Macerasý” baþlamýþ oluyordu. Büyük Yunanistan'ý kurmak için Yunan ordularýný seferber eden Venizelos, Paris sonrasý gerçekleþtirilen uzun görüþmelerin ardýndan, 10 Aðustos 1920 tarihinde Osmanlý Devleti'ne kabul ettirilen Sevr Antlaþmasý'nda; Batý Anadolu'ya ek olarak, Batý Trakya'dan da Çatalca'ya kadar olan topraklarý alarak, adeta Yunanistan'a yeni bir Yunanistan daha katarak, devletinin yüzölçümünü, 250.000 km2ye, nüfusunu da 6.500.000 milyona çýkarmayý kaðýt üzerinde de olsa baþaracaktý.18 Yunanistan'ýn Anadolu'da üç yýl süren “macerasý”, Yunanlýlar ve Batý Anadolu'da yaþayan Rumlar'dan çok, Anadolu'da yaþayan milyonlarca Türk'ün “kabusu” olacaktý. Zira daha Yunan ordusunun Ýzmir'e çýkarma yaptýðý haberinin alýnmasýndan bir gün bile geçmeden, yüzyýllarca Türklerin hoþ görüsü altýnda yaþayan Rum militanlarýndan oluþan çeteler, giderek bir “Türk soykýrýmý”na dönüþen kanlý çatýþmalarýn baþlamasýna neden olmuþlar, örneðin; Ýzmir çýkarmasýnýn ilk gecesinde Selçuk (Efes) yakýnlarýndaki “Beþ komþu Türk köyü bir gecede beþ kül yýðýný haline gel(iver)miþti... Ama zaferin sarhoþluðu içinde, en basit hesabý yapan yoktu...Yunan ordusu köye girdiði gün, herkes aklýný kaybet(miþ)ti sanki...”19.
Yunanistan'ýn, yine Batýlý dostlarýnýn korumasý altýnda, Anadolu'daki iþgali, üç yýl, üç ay, yirmi beþ gün sürmüþ, ancak Baþkomutan Mareþal Mustafa Kemal (Atatürk)'in deyimiyle, “Batý fabrikalarýnýn çelik zýrhlarý ile donatýlmýþ Yunan ordularý, bu serüveni unutulmaz bir bozgunla noktalamýþlardýr.” Bu macera yolunda Anadolu insaný Mustafa Kemal'in önderliðinde, üç uzun yýldan fazla süren ve büyük maddi, manevi kayýplar pahasýna, Ankara yakýnlarýna kadar gelen iþgalci Yunan ordularýný, “geldikleri gibi geri göndermeyi” baþarmýþ, ancak bu zaferin bedeli için aðýr faturalar ödemek zorunda kalmýþtýr. Önce Sakarya'nýn sularýnda boðulan Yunan “Megali Ýdeasý”, daha sonra da Büyük Zafer'in ardýndan Ýzmir'deki Yamanlar Daðý'na çarparak paramparça olmuþtur. Yunanistan'ýn “Anadolu Faciasý” bu ülkedeki bütün dengeleri altüst etmiþtir. 23 Eylül 1922 tarihinde Midilli'ye çýkan Albay Plastiras ve Albay Gonatas darbe ile hükümeti devirdikten sonra, bir cunta yönetimi kurmuþlardýr. Büyük Zafer'in top sesleri Londra'da da yankýlanmakta gecikmemiþ, Lloyd George'un Liberal Partisi, 1922 sonbaharýnda iktidara veda etmiþ, Yunan destekçisi bu Ýngiliz Baþbakaný parlamentoda kendini savunurken: “Arkadaþlar! Yüzyýllar nadir olarak dâhi yetiþtirir. Þu talihsizliðimize bakýnýz ki, o büyük dâhi çaðýmýzda Türk ulusuna nasip oldu. Mustafa Kemal'in dehasý karþýsýnda elden ne gelirdi”20 diyerek, yenilgiyi kabul etmek zorunda kalmýþtý. Büyük Zafer'den sonra baþlayan çetin ve uzun pazarlýklar sonrasýnda 11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateþkesi ile savaþýn resmen sona erdirilmesi konusunda son nokta konulmuþ ve içeride altý yüz yýllýk Osmanlý Hanedaný'na son verilirken, 20 Kasým 1922 tarihinde de Lozan Barýþ Konferansý baþlamýþtýr. Batý Cephesi Komutanlýðý ve Mudanya temsilciliði görevini baþarýyla yürüten ve Lozan Konferansý'nda Dýþiþleri Bakaný olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ni temsil eden Ýsmet (Ýnönü)Paþa, diplomatik savaþta da baþarýsýný kanýtlamýþ, büyük sorunlarýn yaþandýðý bu konferans, yaklaþýk üç aylýk bir kesintiden sonra yeniden baþlamýþ ve 24 Temmuz 1923 tarihinde Barýþ Antlaþmasý'nýn imzalanmasýyla son bulmuþtur. Anadolu macerasýnda düþ kýrýklýðýna uðradýktan sonra, 11 Ocak 1924 tarihinde yeniden baþbakan olan Venizelos, kendisine karþý yapýlan düþün 43
sert eleþtirilere dayanamayarak geçirdiði kalp krizi sonrasýnda istifa etmek durumunda kalmýþtýr. Ayný yýl 25 Mart'ta Cumhuriyet yönetimine kavuþan Yunanistan'da, bu yönetim uzun sürmemiþ, yaklaþýk on beþ ay sonra, 26 Haziran 1925'te bir hükümet darbesi ile Pangalos, kendisini “diktatör” ilan etmiþ, ancak bu defa da Pangalos, 1926 Aðustos'unda kendisine karþý Kondilis'in yaptýðý bir baþka askeri darbe ile devrilmiþtir. Bu geliþmelerin ardýndan, yaþamýný sürdürdüðü Paris'ten yeniden Atina'ya gelen Venizelos, yeniden Liberal Parti'nin baþýna geçerek, 19 Aðustos 1928'de yapýlan seçimleri büyük bir çoðunlukla kazanarak baþbakanlýk koltuðuna oturmuþtur21. Yunanistan'da Anadolu Macerasý'nýn yaratýðý bu sarsýntýlý dönem yaþanýrken, Türkiye'de ise, Atatürk'ün önderliðinde Cumhuriyet ilan edilerek, çaðdaþ bir ulusun yaratýlmasý yolunda önemli yeniliklerin yapýldýðý Türk Devrimi'nin uzun süren yolculuðu baþlamýþtý. 1920-1930 yýllarý arasýnda gerçekleþtirilen devrimler sürerken, on yýl öncesinde büyük bir savaþýn acýlarýný paylaþan iki lider, Türkiye Cumhurbaþkaný Mustafa Kemal (Atatürk) ile Yunanistan Baþbakaný Elefterios K. Venizelos arasýnda, barýþýn kurulmasý yolunda önemli bir iþbirliði gündeme getirilecek ve bu iþbirliði, iki devlet arasýnda yaklaþýk yirmi beþ yýl süren bir barýþ ve dostluk sürecini baþlatacaktý. Türkiye ile Yunanistan arasýnda Lozan Antlaþmasý'nýn uygulanmasý öncesinde baþlatýlan nüfus deðiþimi sorununun neden olduðu anlaþmazlýklar iki ülke arasýndaki iliþkilerin geliþmesini engellemiþtir. Bu olumsuzlukta Yunanistan'da sýk sýk iþbaþýna gelen cunta yönetimlerinin de önemli etkisi olmuþtur. Nüfus deðiþiminin ve patrikhane sorunlarýnýn yarattýðý gerginliðin çözülmesinden sonra iki devlet arasýnda diplomatik iliþkiler baþlatýlmýþtýr. Atatürk, 6 Aðustos 1925 tarihinde, Ankara'da güven mektubunu sunan Yunan Elçisi Arkiropulos'a verdiði yanýtta; Türkiye ile Yunanistan arasýndaki iliþkilerin daha da iyileþmesini ve karþýlýklý olarak iki devletin de “barýþýn nimetlerinden yararlanmasýný” dilemiþ ve bu konuda her türlü yardýmda bulunacaðýný açýklamýþtýr22. Ýki devlet arasýndaki sorunlarýn belli ölçüde çözüme baðlanmasýndan sonra,1 Aralýk 1926 tarihinde Cevat Bey Türkiye Elçisi olarak Atina'ya; Yunanistan'dan da Camados Ankara'ya gönderilmiþdüþün 44
tir. Atatürk, Yunan elçisinin güven mektubunu sunmasýndan sonra yaptýðý konuþmada, iki devlet arasýnda “karþýlýklý olarak güven ve dayanýþmanýn en çok istenilen bir durum olduðunu” dile getirmiþtir23. Bu olumlu geliþmeye karþýn, yine nüfus deðiþiminin yarattýðý sorunlar istenilen ölçüde çözülememiþ, hatta 1929 yýlýnda iki devlet yeni bir savaþýn eþiðine gelmiþtir. Ancak Türkiye Baþbakaný Ýsmet Paþa ve Yunan Baþbakaný Venizelos'un akýlcý davranýþlarý ile bu gerginlik de atlatýlmýþ, önce Ýsmet Paþa'nýn Malatya'da, daha sonra da Venizelos'un Yunan Parlamentosu'nda verdiði ýlýmlý mesajlar sonrasýnda bu gerginlik ve güvensizlik bütünüyle ortadan kaldýrýlmýþtýr24. Yunanistan'ýn baðýmsýzlýðýný kazanmasýndan yaklaþýk yüz yýl sonra, merkezi Cenevre'de bulunan Uluslararasý Barýþ Bürosu'nun, 6-10 Ekim 1929 tarihleri arasýnda Atina'da topladýðý Evrensel Barýþ Kongresi'nde, Yunan Baþbakaný M. Papanastasiou'nun önerisiyle, 5 Ekim 1930 tarihinde, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Türkiye ve Yugoslavya'nýn katýlýmlarýyla ilk “Balkan Konferansý” toplanmýþtýr. Bu toplantýda, bir Balkan Paktý'nýn kurulmasý üzerinde uzlaþmaya varýlmýþ, ayrýca kurulacak bu pakta üye devletlerin dýþiþleri bakanlarýnýn her yýl bir araya gelmeleri, pakt içindeki devletlerin aralarýndaki sorunlarý barýþçýl yöntemlerle çözmeleri, bu devletler arasýnda savaþýn yasaklanmasý, üyelerden birine bir saldýrý olmasý durumunda yardýmlaþma; ayrýca üyeler arasýnda ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi alanlarda yakýnlaþmayý saðlayacak önlemler alýnmasý ve “Balkan Birliði”nin kurulmasý öngörülmüþtür25. Bu olumlu hava, bir yýl sonra da Ýsmet Paþa ile Venizelos'un, 30 Ekim 1930 tarihinde Ankara'da, iki devlet arasýnda “Dostluk, Tarafsýzlýk, Uzlaþtýrma ve Hakem Antlaþmasý”nýn imzalanmasýyla sonuçlanmýþtýr26. Bu antlaþma ile her iki devlet arasýnda dostluk ve güven ortamý yaratýlmýþ ve daha önceden uzlaþmazlýk konusu olan sorunlar çözüme baðlanmýþtýr. Ýkinci Balkan Konferansý 25 Ekim 1931'de Ýstanbul'da, üçüncüsü 23-26 Ekim 1932 tarihleri arasýnda Bükreþ'te, dördüncüsü 5-11 Kasým 1933 tarihleri arasýnda Selanik'te toplanmýþtýr. Türkiye'de yapýlan toplantýda, Balkan Konferansý üyelerine bir konuþma yapan Türkiye Cumhurbaþkaný Mustafa Kemal (Atatürk), bütün Bal-
kan uluslarýnýn ayný tarihsel birliðe sahip olduklarýný dile getirdikten sonra; “Balkan Birliði”nin temeli ve hedefi, karþýlýklý siyasi baðýmsýzlýða saygý(ya) dikkat ederek, iktisadi alanda, kültür ve uygarlýk vadisinde iþbirliði etmek olunca, böyle bir yapýtýn bütün uygar insanlýk tarafýndan övgüyle karþýlanacaðýndan kuþku duyulamaz...Ýnsanlarý mutlu edecek tek araç, onlarý birbirlerine yaklaþtýrarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karþýlýklý maddi ve tinsel(mânevi) gereksinimlerini saðlamaya yarayan hareket ve enerjidir...” diyerek, balkanlarda oluþturulan bu dayanýþmadan duyduðu mutluluðu onlarla paylaþacaktý27. Mustafa Kemal (Atatürk), II. Balkan Konferansý'nýn ardýndan TBMM'nin IV. Dönem, I. Toplanma Yýlý'ný açarken, 1 Kasým 1931 tarihinde yaptýðý konuþmada da, Türkiye'nin izlediði dýþ politikanýn temel ülküsünün; “Türkiye'nin güvenliðini amaçlayan, hiçbir ulusun aleyhinde olmayan, bir barýþ yönü ...” olduðunu belirterek, Türk Baþbakaný ve Dýþiþleri Bakaný'nýn, Yunanistan'ý ziyaret etmelerinden duyduðu mutluluðu getirerek: “Birbirleriyle dâvasý kalmadýðýný; birbirleriyle iyi geçinmek kararýnda bulunduðunu ilan eden iki memleketin iliþkilerindeki hayýrlý geliþmeleri mutlulukla kolaylaþtýrmak ve desteklemek emelimizdir.” diyerek28 dostluk çaðrýlarý yapmaya devam edecekti. Atatürk, 14 Ocak 1933 tarihinde Yunan Orta Elçisi'ni kabulü sýrasýnda yaptýðý konuþmada da Yunan elçisinin, “iki devlet arasýndaki dostluðun yalnýz duygusallýða deðil, karþýlýklý yaþamsal çýkarlara dayanmasý gerektiði” yolundaki sözlerine de katýldýðýný belirterek, bu iki devletin siyasetinde barýþ ülküsünün temel oluþturmasýnýn iyi bir yol olduðunu söylemiþtir29. Bu geliþmelerin ardýndan, yine Ankara'da bir araya gelen Baþbakan Ýsmet Paþa ve Yunan Baþbakaný Panaghis Tchaldaris, 14 Eylül 1933 tarihinde, on yýl süresi olan “Türkiye ile Yunanistan Arasýnda Ýçten Anlaþma Yasasý”ný imzalayarak, iki devlet karþýlýklý olarak ortak sýnýrlarýnýn dokunulmazlýðýný güvence altýna almýþlar, aralarýnda danýþmada bulunmayý, uluslararasý toplantýlarda birbirlerinin çýkarlarýný korumayý, desteklemeyi ve iþbirliði etmeyi kabul etmiþlerdir30. Bu olumlu geliþmeleri, TBMM'nin 1 Kasým 1933 tarihinde açarken yaptýðý konuþmasýnda gündeme getiren Cumhurbaþkaný Atatürk: “Balkanlar'da iliþkilerimiz geliþmiþtir. Yunanistan'ýn seçkin baþbakaný ve bakanýný kabul ettiðimiz sýrada, dostça anlaþma paktý imzalandý. Baþlýca temeli, iki memleketin ortak sýnýrlarýný karþýlýklý güvence altýna alan bu anlaþma, Yunanistan'la aramýzda sürekli olarak artan dostluk ve güvenlik baðýnýn sonucudur.” diyerek Türkiye'nin, bu devletin yaný sýra, öteki komþularýndan Bulgaristan, Macaristan, Romanya ve Yugoslavya ile iliþkilerinin geliþmesinden büyük mutluluk duyduðunu açýklamýþtýr31.
“Ulusumuzun acunca tanýnmýþ özlüðünün gereði de karþýlýklý verilmiþ sözü tutmaktýr... Balkan Antlaþmasý Balkan Devletleri'nin, birbirlerinin varlýklarýna özel saygý beslenilmesini göz önünde tutan mutlu bir belgedir. Bunun sýnýrlarýn korunmasýnda, gerçek bir deðeri olduðu besbellidir.”
Balkan devletleri arasýnda giderek artan bu geliþmenin saðlanmasýnda Atatürk'ün desteklerinin önemli katkýsý olmuþtur. Bu geliþdüþün 45
meler sonucu, 9 Þubat 1934 tarihinde bir araya gelen Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya, Balkan Antantý(Ententi)'ný kurmuþlar ve bu dört devlet, bu antant ile karþýlýklý olarak sýnýrlarýnýn güvenliklerini bir defa daha garanti ettiklerini, aralarýnda iþbirliði yapmayý ve birbirlerine karþý herhangi bir karþý eylemde bulunmamayý yükümlenmiþlerdir32. Atatürk, TBMM'yi 1 Kasým 1934'te açarken yaptýðý konuþmada, bu antantýn kuruluþundan duyduðu mutluluðu belirterek, Cumhuriyet Türkiyesi’nin dostluklarýna baðlý kaldýðýný dile getirmiþ: “Ulusumuzun acunca tanýnmýþ özlüðünün gereði de karþýlýklý verilmiþ sözü tutmaktýr... Balkan Antlaþmasý (sürekli alkýþlar) Balkan Devletleri'nin, birbirlerinin varlýklarýna özel saygý beslenilmesini göz önünde tutan mutlu bir belgedir (alkýþlar). Bunun sýnýrlarýn korunmasýnda, gerçek bir deðeri olduðu besbellidir.”33 diyerek, bu baþarýnýn Balkanlar'da olumlu sonuçlar yaratacaðýna dikkat çekmek istemiþtir. Yunanistan'da yeniden baþbakan olan ve dýþiþleri bakanlýðý görevini de bir süre üstlenen Elefterios K. Venizelos ise bu olumlu geliþmelerden duyduðu mutluluðun bir sonucu olarak, 12 Ocak 1934 tarihinde, merkezi Oslo'da bulunan Nobel Barýþ Komitesi'ne bir mektup yazarak; Balkan Antantý'nýn kurulmasýna, iki devlet arasýndaki iliþkilerin geliþmesine, Ortadoðu ve Balkanlar'da barýþa yaptýðý katkýlardan dolayý, Atatürk'ü, “Nobel Barýþ Ödülü”ne aday göstermiþtir. Venizelos mektubunda; Mustafa Kemal(Atatürk)'in ulusal hareketin zaferle sonuçlanmasýnýn ardýndan, laik, modern ve ulusal niteliklere sahip bir Türkiye Cumhuriyeti devleti yarattýðýna dikkati çekerek: “Bu devletin kendi ulusal sýnýrlarý içinde yetinerek, Yakýndoðu'da barýþýn gerçek bir savunucusu olduðunu” dile getirmiþ ve mektubunu þöyle sürdürmüþtür; “Kanlý mücadeleler nedeni ile uzun yýllar Türkiye ile düþman durumunda kalan biz Yunanlýlar, Osmanlý Ýmparatorluðu'nun yerini alan bu ülkede vuku bulan köklü deðiþikliðin etkilerini duyan ilk kimseler olduk. Anadolu Faciasý'nýn akabinde kendini yenileyen Türkiye'yle bir anlaþma fýrsatý görerek elimizi uzattýk. O, bu uzanan eli samimiyetle kabul etti. Ciddi anlaþmazlýklarla ayrýlmýþ olan milletlere samimi bir barýþ örneði düþün 46
veren bu yakýnlaþmadan yalnýzca, iki ülke için olduðu kadar Yakýndoðu barýþý için de yararlý sonuçlar doðmuþtur. Barýþýn borçlu olduðu bu deðerli katkýnýn sahibi kiþi, Türkiye Cumhurbaþkaný Mustafa Kemal Paþa'dýr. Bu nedenle, 1930 yýlýnda Yunan Hükümet Baþkaný olarak ben, Türk-Yunan Paktý'nýn imzasý ile Yakýndoðu'da barýþa doðru yeni bir devir baþlarken, Mustafa Kemal Paþa'yý, Yüksek Nobel Barýþ Ödülü için aday göstermekle þeref kazanýrým...”34. Nobel Barýþ Komitesi, 1934 yýlý Nobel Barýþ Ödülü'nü Cumhurbaþkaný Mustafa Kemal (Atatürk)'e vermemiþtir. O yýl Nobel Barýþ Ödülü, silahlarýn sýnýrlandýrýlmasý konusundaki çabalarýndan dolayý, Ýngiltere Dýþiþleri Bakaný Arthur Henderson'a verilmiþtir35. Oysa bu yýllarda silahlarýn sýnýrlandýrýlmasý giriþimi, yalnýzca kaðýt üzerinde kalmýþ, baþta Almanya olmak üzere Ýtalya ve bazý totaliter yönetimler, bütün güçleriyle silahlanmaya devam etmiþtir. Eðer silahlanma gerçekten saðlanabilmiþse, dört yýl sonra patlak verecek ikinci büyük savaþta kullanýlan silahlarýn kaynaðý nasýl açýklanabilecektir? Kanýmýzca Nobel Barýþ Ödülü'nün Atatürk'e verilmeyiþinin en büyük nedeni, o yýl ödülü alan Ýngiltere Dýþiþleri Bakaný Henderson'un yaptýðý çabalarýn önemi deðil, “dünyada emperyalizme karþý ilk baþarýlý savaþý kazanan ve sömürge toplumlara kurtuluþun yolunu gösteren ve üstelik Türk olan bir büyük önderin ödüllendirilmemesi” olarak açýklanabilir. Bu ödülün Atatürk'e verilmesi demek; emperyalizmin kendi kendisini tarih önünde mahkum etmesi, sömürgelerde baþlayan ayaklanmalara dolaylý yoldan da olsa katkýda bulunmasý, Türk Kurtuluþ Savaþý'ný onaylamalarý ve bir defa daha Atatürk'ün “dehasýný” kabul etmeleri demekti ki, emperyalistler Nobel Barýþ Ödülü'nü Atatürk'e vererek, sonuçlarý kendileri açýsýndan bu denli yýkýcý olan bir giriþime öncülük etmek istememiþlerdir. Balkan Antantý sonrasýnda da Türk-Yunan iliþkilerindeki bahar havasý bütün hýzýyla sürüp gitmiþtir. Bu olumlu geliþmelere, 9 Mayýs 1935 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi'nin Dördüncü Büyük Kurultayý'ný açarken yaptýðý konuþmada deðinen Atatürk: “Geçen dört yýl içinde en önemli hadise de Balkan Paktý'dýr. Dört devlet; kendi güvenlikleri için ve Balkanlarýn, karýþma ve karýþtýrma konu-
su olmaktan çýkmasý için, içten bir kanaatle birbirlerine baðlanmýþlardýr...Balkanlý baðlaþýklarýmýzla gittikçe artan bir beraberlik ve dayanýþma siyasasý güdüyoruz.”36 diyerek, Balkanlar'da oluþturulan dostluk ortamýndan duyduðu sevinci mutluluðu bir defa daha getirmiþtir. Balkanlar'da Atatürk'ün öncülüðünde bu olumlu geliþmeler saðlanýrken, Birinci Dünya Savaþý'ný kazananlarýn, “savaþ ganimetini” paylaþmalarýndan on yýl bile geçmeden, 1930'lu yýllarda Almanya ve Ýtalya'daki faþist yönetimler, gerek komþularý için, gerekse dünya uluslarý için büyük bir tehdit oluþturmaya baþlamýþlar, hýzla silahlanan bu ülkeler, Avrupa'yý adeta patlamaya hazýr bir barut fýçýsýna dönüþtürmüþ bulunuyorlardý. Ýþte bu ürkütücü durum karþýsýnda alýnmasý gereken en iyi önlem, barýþ isteyen uluslarýn aralarýnda iþbirliðine gitmeleri olabilirdi. Bu konuda önemli adýmlar atýlmasýný gerçekleþtiren Atatürk, kendisiyle bir görüþme yapan Amerikalý gazeteci Miss Gladya Baker'e, dünya siyasi durumu ve Avrupa'daki olumsuz geliþmelerden söz ederken, bazý liderlerin kendi halklarýna ulusçuluk düþüncesini yanlýþ anlatarak, saldýrýnýn odak noktalarý haline geldiklerini, insanlýðýn büyük bir savaþýn eþiðine getirildiðini, dünya barýþýný korumak için “en acil önlemin, öncelikle komþu memleketlerin birbirlerinin özel gereksinmelerini ve sorunlarýný çözmeleri” olduðunu dile getirmiþ, “Bundan baþka bölgesel antlar, barýþýn korunmasý için deðerlerini þimdiden kanýtlamýþlardýr.”37 derken, kuþkusuz öncelikle Balkan Antantý'nýn kuruluþundan duyduðu mutluluðu anýmsatarak, bu gibi giriþimlerin çoðalmasý dileðini belirtmek istemiþti. Atatürk'e göre; dünyada barýþýn saðlanabilmesi için; öncelikle “yurtta barýþýn “ daha sonra da “bölgesel barýþýn”, sonra da “dünyada barýþýn” kurulmasý zorunluydu. Öte yandan devletler arasýnda askeri ve siyasal anlaþmalarýn yaný sýra, toplumlarý birbirlerine yakýnlaþtýracak, eski kin ve nefret duygularýný ortadan kaldýracak doðrultuda bir kültürel iþbirliði ve ekonomik dayanýþmaya gidilmesi gerekiyordu. Ýþte bu yüzdendir ki; “Balkan Paktý esas itibarýyla sadece siyasî ve askerî açýlardan önemli görülmemiþ, bunun yanýnda, iktisadî ve kültürel alanlarda da yapýlacak iþbirliði ile giderek bir Balkan birliðine ulaþýlmasý öngörülmüþtü. Balkan Antantý Konseyi devamlý bir kuruluþ haline getirilirken, bir de Ýstiþarî (Danýþma) Ekonomik Konsey kurulmuþ
ve buna, iktisadî ve ticarî iliþkilerin, ulaþým yollarýnýn geliþtirilmesi, bir Balkan Bankasý kurulmasý olanaklarý ve turizmin arttýrýlmasý için incelemeler yapýlmasý görevi verilmiþtir”38. Baþka bir anlatýmla, siyasi ve askeri konulardaki iþbirliðinin içi, kültürel ve ekonomik dayanýþma ile pekiþtirilmek istenmiþtir. Atatürk, TBMM'de son açýþ konuþmasýný yaptýðý 1 Kasým 1937 tarihinde ise, daha önce Balkan devletleri arasýnda kurulan güçlü iþbirliðinin yaný sýra; Doðu Akdeniz'de, Karadeniz'de, Yakýndoðu'daki olumlu geliþmelere deðinerek, barýþýn korunmasý yolunda bir baþka önemli adým olan ve yine Türkiye'nin önderliðinde, Afganistan, Irak, Ýran arasýnda oluþturulan Sad'abad Paktý'nýn kurulmasýndan duyduðu mutluluðu dile getirmiþtir(39). Böylelikle Türkiye, tarihte uzun yýllar boyunca uluslarýn uzlaþmazlýklarýna sahne olan Balkanlar ve Orta Doðu bölgelerinde, Türkiye Cumhurbaþkaný Atatürk önderliðinde bir “Barýþ Köprüsü”nün kurulmasýný baþarmýþ, bu bölge adeta bir “Barýþ Havzasý”na dönüþtürülmüþtür. Türkiye Cumhurbaþkaný Atatürk ile Yunanistan Baþbakaný Venizelos'un attýðý temeller üzerinde giderek güçlenen “Barýþ Köprüsü”, iki devlet arasýnda 1930 tarihinde “Dostluk, Tarafsýzlýk, Uzlaþma ve Hakemlik Antlaþmasý ve 1933 yýlýnda imzalanan Ýçtenlikle Antlaþma Paktý'na Ek Antlaþma”larýn, 1938 yýlýnda on yýl süreyle, Türkiye adýna Baþbakan Celâl Bayar, Yunanistan adýna Baþbakan Jean Metaxsas tarafýndan imzalanmasýyla(40), doruk noktasýna ulaþmýþtýr. Bu antlaþma ile taraflar, bir defa daha karþýlýklý olarak birbirlerine yardým etmeyi öngörmüþler, hükümetlerine karþýt olan güçlere topraklarýnda barýnma izni vermemeyi yükümlenmiþlerdir. Sonuç olarak söylemek gerekirse, Yunanistan'ýn “Megali Ýdeasý”nýn Sakarya'da boðulup gitmesinden ve Türk Büyük Zaferi'nin kazanýlmasýndan yaklaþýk altý yýl sonra iþbirliðine dönüþmeye baþlayan Türk-Yunan iliþkileri, tarihten ders almasýný bilen iki büyük devlet adamý sayesinde geliþerek, yalnýzca iki ülke açýsýndan deðil; bölge ve dünya barýþý açýsýndan da dostça iliþkilere dönüþtürülmüþ, bu iliþkilere büyük devletlerin karýþmadýðý ya da karýþtýrýlmadýðý ve “Megali Ýdea” yandaþlarýnýn Türklerle ilgili olumsuz görüþlerinin öne çýkarýlmadýðý dönemlerde, bu barýþ ortamý iki ulusun istediði yönde ilerlemiþtir. Atatürk ile Venizelos'un kurduklarý “Barýþ Köprüdüþün 47
sü”, yaklaþýk yirmi beþ yýl sonra, Yunanistan'ýn Kýbrýs Sorunu'nu uluslararasý gündeme taþýdýðý 1954 yýlýna kadar saðlamlýðýný korumayý baþarmýþtýr.
KAYNAKÇA 1. 2. 3.
4.
5. 6. 7.
8. 9. 10.
11. 12. 13.
14 15. 16. 17.
Çoþkun Üçok, Siyasal Tarih, Ankara, 1975, s. 70. a.g.e., s. 71. Kâmran Ýnan, “Türk-Yunan Ýliþkilerinde Dinamikler”, Genelkurmay Baþkanlýðý Üçüncü Askeri Tarih Semineri, Ankara, 1985, s. 93-98. Hasan Köni, “1964-1974 Yýllarý Arasýnda TürkYunan Ýliþkileri Algýlama Analizi”, Genelkurmay Üçüncü ATASE Semineri, s.81-91; Ýnan, a.g.b. Üçok, a.g.e., s. 191-194. Yuluð Tekin Kurat, Osmanlý Ýmparatorluðu'nun Paylaþýlmasý, Ankara, 1976, s. 42. Rifat Uçarol, “1878 Berlin Antlaþmasý'na Göre Yunanistan Sýnýrýnýn Düzenlenmesi Sorunu ve Yunanistan'a Toprak Verilmesi (1878-1881)”, Üçüncü ATASE Semineri,..., s. 227-28. Genelkurmay ATASE Baþkanlýðý, Türk-Yunan Ýliþkileri ve Megali Ýdea, Ankara, 1985, s. 76. Michael Llewellyn Smith, Anadolu Üzerindeki Göz, Çeviren: Halim Ýnal, Ýstanbul, 1978, s. 22. Þerafettin Turan, “Geçmiþten Günümüze Ege Adalarý Sorunu, Boyutlar, Taraflar”, Üçüncü ATASE Semineri, ..., s. 47-49. Üçok, a.g.e., s. 208-9. Smith, a.g..e, s. 30. Alexandr Anastasius Pallis, Yunanlýlarýn Anadolu Macerasý, (1915-1922), Çeviren: Orhan Azizoðlu, Ýstanbul, 1995, s.24. a.g.e, s.31. a.g.e, s. 31. Yuluð Tekin Kurat, “Yunanistan'ýn Küçük Asya Macerasý”, Üçüncü ATASE Semineri, s.412. Dimitri Kitsikis, Yunan Propagandasý, Ýstanbul, t.y., s. 329.
18. Kurat, a.g.b., s. 412. 19. Dido Sotiriyu, Benden Selam Söyle Anadolu'ya, 3. Baský, Çeviren: Atilla Tokatlý, Ýstanbul, 1980, s. 170. 20. Selâhaddin Çiller (Derleyen), Atatürk Ýçin Diyorlar Ki, Ýstanbul, 1978, s. 134-35. 21. Pallis, a.g.e., s. 96-101. 22. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: II, (19061938), 4. Baský, Ankara, 1989, s. 215. 23. a.g.e., s. 263. 24. Mehmet Gönlübol-Cem Sar, Olaylarla Türk Dýþ Politikasý, 1919-1973, 3.Baský, Ankara, 1974, s. 67-74. 25. a.g.e., s.107. 26. Ýsmail Soysal, Tarihleri ve Açýklamalarý ile Birlikte Türkiye'nin Siyasal Andlaþmalarý, I.Cilt, (19201945), Ankara, 1983, s. 393-96. 27. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt:II, (19061938), 2. Baský, Ankara, 1959, s. 273. 28. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri , Cilt:I, (19191938), 2. Baský, Ankara, 1961, s. 370. 29. ASD, 4. Baský, s. 309. 30. Soysal , a.g.e., s. 335-36. 31. ASD, I, s. 375. 32. Soysal, a.g.e., s. 454-55. 33. ASD, I, s. 378. 34. Mustafa Albayrak, “Atatürk ve Nobel Barýþ Ödülü”, Atayol Dergisi, Atatürk Özel Sayýsý, Yýl: 2, Sayý:7, Ýzmir, Kasým 1982, s. 12-13. 35. Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, Cilt:5, s. 2712-13. 36. ASD, I, s. 382. 37. Ülkü, Halkevleri Dergisi, Cilt: 5 Sayý: 29, Temmuz 1935, s. 321-23. 38. Dýþiþleri Bakanlýðý Araþtýrma ve Siyaset Planlama Genel Müdürlüðü, Türkiye Dýþ Politikasýnda 50 Yýl, Cumhuriyetin Ýlk On Yýlý ve Balkan Paktý, (1923-1934), Ankara, 1974, s. 362. 39. ASD, I, s. 404. 40. Soysal, a.g.e., s. 588-89.
DÝL DERNEÐÝ Konur Sokak No: 30 / 1 06640 Kýzýlay / ANKARA Tel-Belgeç: 0312. 425 83 60 e-posta: dildernegi@dildernegi.org.tr www.dildernegi.org.tr düþün 48
AVRUPA BÝRLÝÐÝ’NÝN ANLAMI
düþün kürsü
Sami Samet ÖZKAN
Özellikle son 10 yýllýk süreç içerisinde gerek iç siyasetimiz gerekse dýþ siyasetimizde Avrupa Birliði'nin (AB) ve Türkiye-AB iliþkilerinin önemli bir yer kapladýðý bir gerçektir. Konunun ele alýnýþ biçimi ne yazýk ki; Türkiye'nin tam üyelik sürecinde yaþanan geliþmelere ve Türkiye'nin AB üyeliðine 'evet' mi 'hayýr' mý gibi konunun özünü ýskalayan bir düzlemde seyretmektedir. Çünkü konunun özünü; AB'nin dünya için ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel olarak ne anlama gelmektedir ve Türkiye Cumhuriyeti'nin gerek kendi gereksinim ve hedeflerini gerekse dýþ dinamiklerini göz önüne alarak belirlediði dýþ politikasýnda AB'nin yeri ne olmalýdýr sorularýna verilen cevaplarýn meydana getirdiðine inanýyoruz. Ýþte bu yüzden yazýmýzýn amacý da; konunun özünü teþkil eden AB'nin dünya için özellikle ekonomik ve siyasal açýdan anlamýnýn anlaþýlmasý noktasýnda katkýda bulunmaktýr. Ýlk olarak AB'yi anlamak için bölgesel bütünleþme kavramýndan baþlamak gerekmektedir. Bölgesel bütünleþme kavramý günümüzde belirli coðrafyayý paylaþan ülkelerin; pazarlarýný, ekonomilerini, üretim süreçlerini hatta siyasi ve stratejik güçlerini birleþtirm e
yönünde harcadýklarý çabalarý tanýmlamak için kullanýlmaktadýr. 1950'lerden baþlayarak bölgesel bütünleþme giriþimleri çoðunlukla ekonomik bölgesel bütünleþmeler olarak ortaya çýkmýþtýrlar. Bu ekonomik bütünleþmeler (birleþmeler)* en genel þekliyle, bütünleþmeye (birleþmeye) giden ekonomilerde mal ve hizmetlere serbest dolaþým saðlayarak bir ortak pazar yaratmak amacýndadýr. Ekonomik bütünleþmelerle daha geniþ bir pazara üretim yapmak ve büyük çapta üretimin saðladýðý olanaklardan yararlanmak mümkün hale gelmektedir. Bu uluslararasý ekonomik bütünleþmeler baþlýca 4 baþlýk altýnda toplanabilir: Serbest ticaret bölgeleri, gümrük birlikleri, ortak pazarlar ve tam ekonomik bütünleþmeler1, 2. AB'nin ekonomi alanýndaki yerinin anlaþýlmasý için bu kavramlarýn kýsaca açýklanmasýna gereksinim vardýr. i)Serbest Ticaret Bölgeleri: Üyeleri arasýnda ticareti kýsýtlayan veya engelleyen tarife ve kota gibi sýnýrlamalarýn ortadan kaldýrýlmasý ancak üye ülkelerin birlik dýþýnda kalanlara ortak bir tarife uygulama yükümlülüðü altýnda bulunmadýklarý ekonomik birleþmelerdir. ii)Gümrük Birlikleri: Serbest ticaret bölgelerine göre daha kapsamlý bir ekonomik birleþme biçimidir. Burada serbest ticaret bölgeleri þartlarýna ek olarak üye olmayan devletlere karþý tek bir gümrük tarifesi uygulanmaktadýr. iii)Ortak Pazarlar: Gümrük birliklerindeki özelliklere sermaye, emek ve giriþimci gibi üretim etkenlerinin birlik içinde serbest dolaþýmý özelliðinin olduðu ekonomik bütünleþme biçimidir. iv)Ekonomik Birlikler (Tam Ekonomik Bütünleþmeler): Ekonomik bütünleþmenin son aþamasý-
*
Yazýda Ekonomik bütünleþme ve ekonomik birleþme eþ anlamlý olarak kullanýlmaktadýr.
düþün 49
dýrlar. Gümrük birliði aþamasýndaki özelliklere ek olarak, ekonomik, parasal ve sosyal politikalar ile kurumlarýn birleþtirilmesini öngörür. Özellikle tek bir para sistemi ve merkez bankasý ile birleþtirilmiþ bir mali sistem ve ortak bir dýþ ticaret politikasýný içerir.3 Tarihteki bütünleþme hareketleri arasýnda, 2. Dünya Savaþý öncesinde ABD'nin ekonomik bütünleþmesi, Alman gümrük birliði (Zollverein 1834-1871), Benelüks gümrük birliði; 2. Dünya Savaþýndan sonraki ekonomik bütünleþme hareketleri arasýnda ise Doðu Bloku'nun ekonomik bütünleþmesi( COMECON) ve Avrupa Birliði'ni sayabiliriz.4
Bugün ise ekonomik bütünleþmeler arasýnda en baþarýlý olanýnýn AB olduðu ise bir gerçektir. AB'nin son ekonomik baþarýsý ise parasal birliði saðlamasýdýr. Bu da AB'nin bahsettiðimiz ekonomik bütünleþme aþamalarýndan artýk son aþama olan 'tam ekonomik bütünleþme' içerisinde olduðunun kanýtýdýr. Bu özelliðiyle de AB dünyada bir ilki gerçekleþtirmektedir. AB'nin ekonomik alanda dünyadaki yerini sayýsal olarak irdelemek istersek karþýmýza çýkan sonuç þöyledir: Öncelikle AB 2000 yýlýnda 3.2 milyon km2 yüzölçümü ve 377 milyon nüfustan oluþan iç pazarý ile dünyanýn en güçlü ekonomilerinden birini oluþturmaktadýr. Birliðin yurt içi hasýlasý (GSYÝH) dünya üretiminin %17'sini oluþturmaktadýr. 2000 yýlýnda kiþi baþýna milli gelir 22.520
Tablo 1: 2000 Yýlýnda Avrupa Birliði ve Üye Ülkelerde Genel Ekonomik Durum Yüzölçümü 2
Nüfus
Tarým, Kiþi Baþýna Satýn alma ormancýlýk, milli gelir gücü paritesi balýkçýlýk ürünleri Euro Euro (%GSYÝH)
Sanayi
Hizmetler
(%GSYÝH)
(%GSYÝH)
('000 km )
(milyon)
Avrupa Birliði
3,191
376.5
22,520
22,520
2.0
26.0
72,0
Euro Bölgesi
2,454
302.7
21,530
22,320
2.7
28.8
68.5
Avusturya
84
8.1
25,390
24,710
1.4
32.3
66.3
Belçika
31
10.2
23,990
24,900
1.4
24.0
74.7
Danimarka
43
5.3
32,980
27,070
2.3
22.7
75.0
Finlandiya
337
5.2
25,510
23,220
3.1
29.7
67.1
Fransa
544
59.3
23,250
22,250
2.6
23.3
74.1
Almanya
357
82.2
24,750
23,630
1.1
28.0
70.9
Yunanistan
132
10.6
11,530
15,270
8.1
23.0
68.9
Ýrlanda
70
3.8
27,220
26,640
4.5
40.9
54.6
Ýtalya
301
57.7
20,190
22,890
2.6
26.2
71.2
Lüksemburg
3
0.4
46,370
42,860
0.6
17.8
81.6
Hollanda
42
15.9
25,180
26,270
2.6
24.2
73.2
Portekiz
92
10.1
11,400
16,590
3.3
16.4
70.3
Ýspanya
506
39.4
15,360
18,250
3.3
27.6
69.2
Ýsveç
450
8.9
27,800
22,960
1.8
28.8
69.3
Ýngiltere
244
59.6
25,690
23,340
0.9
25.4
73.7
9,373
27.4
39,200
35,280
1.4
21.9
76.8
378
126.3
40,610
25,080
1.7
33.0
65.3
ABD Japonya
Kaynak: WTO (2002), Avrupa Birliði Ticaret Politikasý Ýzleme Raporu.
düþün 50
Tablo 2 : Avrupa Birliði Ýhracatýnýn Dünya Ýhracatýndaki Yeri(1990,1995 ve 2000) ÝHRACAT
(Milyar Euro)
1990
1995
2000
Deðer
Pay (%)
Deðer
Pay (%)
Deðer
Pay (%)
AB
395.9
21.03
573.3
19.72
937.9
17.52
ABD
308.7
16.40
446.1
15.35
837.4
15.64
Japonya
225.9
12.00
338.7
11.65
518.3
9.68
Kanada
99.3
5.27
145.4
5.00
298.5
5.57
Çin
49.3
2.62
113.9
3.92
299.1
5.59
Hong Kong
64.5
3.43
132.7
4.56
213.6
3.99
Diðer
739.1
39.26
1,157.0
39.80
2249.8
42.02
Dünya
1882.7
100.00
2,907.0
100.00
5354.6
100.00
Kaynak: DTM, TOBB (2002)
Euro olarak gerçekleþmiþtir. Birliðin GSYÝH'sýný incelediðimizde %72'lik bir payla hizmetler sektörü ilk sýrada yer almaktadýr. Hizmetler sektörünü ikinci sýrada %26'lýk payla sanayi sektörü izlemekte ve üçüncü sýrada ise %2'lik bir payla tarým sektörü yer almaktadýr.
Ýhracat için yapýlan deðerlendirmeler hemen hemen ithalat için de geçerlidir. AB'nin ithalatý da 1990, 1995 ve 2000 yýllarýnda yine nispi bir azalma seyri göstererek beraber toplam dünya ihracatý içinde ABD'den sonra %18 payla ikinci sýrayý iþgal etmektedir.
Tablo 2 Avrupa Birliði'nin toplam ihracatýnýn dünya ihracatý içerisindeki nispi payýný ve Çin dahil bazý güçlü ekonomilerle kýyaslamalý bir ifadesini yansýtmaktadýr. Rakamlar 1990-1995 ve 2000 yýllarýna aittir. Sözü edilen üç tarihte birliðin dünya ihracatý içindeki nispi payý bir düþüþ göstermekle beraber aðýrlýklý önemini devam etmektedir.
Avrupa Birliði dünya genelindeki doðrudan yabancý yatýrým hareketlerinin önemli bir bölümünü de yönlendirmektedir. Tablo 4'de de belirtildiði gibi AB, dünya genelinde doðrudan yabancý sermaye yatýrýmlarýnýn hem ithalatçýsý ve hem de ihracatçýsý durumundadýr. Birliðe 19891994 yýllarý arasýnda yýllýk ortalama sermaye giriþi 76.6 milyar dolar olup küresel sermayedeki
Tablo 3: Avrupa Birliði Ýthalatýnýn Dünya Ýthalatýndaki Yeri (1990, 1995 ve 2000) ÝTHALAT (Milyar Euro) 1990
1995
2000
Deðer
Pay (%)
Deðer
Pay (%)
Deðer
Pay (%)
AB
442,5
22,17
545.3
18.12
1026.8
17.99
ABD
406
20,34
589.4
19.59
1343.0
23.52
Japonya
184,8
9,26
256.9
85.4
409
7.16
Kanada
103,4
5,18
137.3
45.6
285
4.99
Çin
42,3
2,12
101
33.6
243.8
4.27
Hong Kong
64,8
3,25
147.4
49.0
233.7
4.09
Diðer
752,3
37,69
1232.1
40.94
2167.6
37.97
Dünya
1996
100.00
3009,4
100.00
5708.9
100.00
Kaynak: DTM-TOBB, 2002.
düþün 51
Tablo 4: Avrupa Birliði'nde Sermaye Hareketleri ve AB’nin Dünya Sermaye Hareketleri Ýçerisindeki Payý (1989-2000)
Yýllar
AB'ye Sermaye Giriþi (Milyon $)
Dünyaya Dünya’ya SerDünyadaki Dünyadaki AB'den SerToplam Sermaye Giriþi toplam serma- sermaye çýkýþý maye Çýkýþý maye Giriþi içindeki Payý ye çýkýþý (mil- içindeki payý (Milyon $) (Milyon $) (%) yar $) (%)
1989-1994
76.6
200.1
38.2
105.2
228.3
46
1995
113.5
331.1
34.1
159.0
355.3
44.7
1996
109.6
384.9
28.4
183.2
391.6
46.7
1997
127.6
477.9
26.7
220.4
466.0
47.2
1998
161.1
692.5
37.7
454.3
711.9
63.8
1999
467.2
1075.0
43.4
720.1
1005.8
71.5
2000
617.3
1270.8
48.5
772.9
1149.8
67.2
Kaynak: UNCTAD (2001 World Investment Report )5
payý ise %38'dir. Birliðe yabancý sermaye giriþlerinde sürekli bir artýþ olmuþ, ve 1997, 1998 ve 2000 yýllarýnda yabancý sermaye giriþi sýrasýyla, 127.6, 161.1 ve 617.3 milyar dolara ulaþmýþtýr. Birliðin 2000 yýlýnda küresel sermaye giriþindeki payý ise %48.5 civarýndadýr. Ayný durum sermaye çýkýþý için de geçerlidir. 1989-1994 yýllarý arasýnda Birlikten çýkan sermaye yýllýk ortalama 105.2 milyon dolardýr. Küresel sermaye çýkýþýndaki payý ise %46'dýr. Sermaye çýkýþlarýnda istikrarlý bir durum söz konusudur. 1997'de 220.4 milyar dolar sermaye çýkýþý olmuþ ve bu sayý 2000 yýlýnda 772.9 milyon dolara ulaþmýþtýr. Küresel sermaye çýkýþýndaki payý ise %67.2'ye yükselmiþtir. Bugün sadece ekonomik bütünleþmedeki baþarýlarýyla deðil; ayný zamanda siyasi, sosyal ve kültürel bütünleþme alanýnda da önemli atýlýmlar yapmýþ ve yapmakta olan AB'nin anlaþýlmasý için onu meydana getiren 'Avrupa bütünleþmesi' fikrinin ve eyleminin tarihsel açýdan incelenmesi gerekmektedir. Avrupa bütünleþmesi fikrini kimileri tarafýndan Roma Ýmparatorluðu'na kadar götürülse de bugünkü anlamýna en yakýn þekliyle 13. ve 14. yüzyýllarda karþýmýza çýkmaktadýr. Tarih boyunca Pierre Dubois, Dante, Victor Hugo, Emeric Cruce, Abee de Saint, Jean Jacques Rasseau ve Immanuel Kant gibi birçok Avrupalý düþünür ve düþün 52
yazar 'Avrupa bütünleþmesi' fikrini, barýþçý ve insancýl temeller üzerinde þekillendirmiþlerdir. Ancak düþünsel bazda atýlan bu temellerin somutlaþmasý yönündeki ilk adýmlar ancak 1948 yýlýnda 'Avrupa Hareketi' ve 1949 yýlýnda 'Avrupa Konseyi' nin kurulmasýyla atýlmýþ sayýlabilir. Gerçek anlamda ise 'Avrupa bütünleþmesi' yolunda atýlan ilk ve en önemli adým Avrupa Kömür ve Çelik Topluluðu'nun (AKÇT) kurulmasýdýr. AKÇT’nin kurulmasý aslýnda belli baþlý tarihsel dönüm noktalarý ve Avrupa ülkelerinin gelecekte de dünya sahnesinde güçlü bir þekilde yer alma isteklerinin sonucudur. II. Dünya Savaþý'nýn ardýndan en büyük maddi ve manevi kayýplarý veren Avrupa'da artýk ülkeler arasýnda kalýcý bir barýþýn saðlanmasý gerekliliði kendini tarihsel olarak kanýtlamýþ bulunmaktaydý. Ýþte bu noktada Avrupa ülkelerinden baþta Fransa, Almanya ve Benelüks önderleri arasýnda, David Mintray tarafýndan 1943 yýlýnda “Ýþleyen Bir Barýþ Sistemi” kitabýnda ortaya attýðý 'iþlevselcilik' yaklaþýmýnýn (uluslararasý bütünleþme teorilerini inceleyen yaklaþýmlardan sadece biridir iþlevselcilik) kabul edilmesi yaþanmýþtýr. Bu yaklaþýmýn özelliklerinin baþýnda öncelikle onun deneysel olmasý gelmektedir (politikacýlar ve devlet adamlarý tarafýndan kabul görmesinin önemli bir nedeni), ardýndan ise devletle arasýndaki iliþkileri çatýþmacý olmaktan
çýkararak iþbirliði esasýna göre düzenlemiþ olmasý yani devletlerin ekonomik alandan baþlamak üzere, ortak politikalar izleyerek bir amaca ulaþmalarý giderek daha fazla ve yakýn iþbirliðini gerektirecek olmasý ve savaþýn düþünülemez duruma gelmesi savý gelmektedir.6 Avrupa’da kalýcý barýþýn saðlanmasý yönündeki gerekliliðin dýþýnda Doðu Avrupa içlerine kadar ilerlemiþ bulunan Sovyet ordularý ve Çekoslovakya, Bulgaristan ve Romanya'da Sovyet siyasal istekleri doðrultusundaki siyasal geliþmeler karþýsýnda; Sovyetler Birliði'nin batýya doðru ilerlemesinin engellenmesi de 'Avrupa bütünleþmesi' nin bir diðer 'siyasal' gereklerinden biri olarak ortaya çýkmýþtýr. Bunun dýþýnda II. Dünya Savaþý sonrasýnda yýkýk Avrupa'nýn yeniden yapýlanma sürecinde 'Marshall Yardýmý' adý altýnda Avrupa'da yoðunlaþan Amerika Birleþik Devletleri(ABD) özel sektör yatýrýmlarýnýn kendilerini giderek ABD'ye baðýmlý kýlacaðýný öngören7 özellikle Batý Avrupa ülkeleri, Avrupa menþeli yeni bir sermaye piyasasý oluþturmak istemiþlerdir. Bu amaçla ülkelerin ekonomik potansiyellerinin bir araya getirilmesi ve güçlü bir Avrupa Ortak Pazarý oluþturulmasý planlanmýþtýr. Çünkü bütünleþmenin pazar geniþlemesine, bunun da sermaye ve teknoloji geliþimine yol açacaðý düþünülmüþtür.8 Sonuçta, yukarýda saydýðýmýz ekonomik ve siyasal nedenlerin sonucunda, 1950 yýlýnda (AB'nin babasý olarak sayýlan dönemin Fransýz Planlama Örgütü Baþkaný Jean Monnet'nin fikirlerinden etkilenen) dönemin Fransýz Dýþiþleri Bakaný Robert Schumann’ýn Ruhr Bölgesinde bulunan savaþ sanayinin iki temel hammaddesi olan kömür ve çelik madenlerini Almanya ile birlikte iþleteceklerini ve bunun için 'uluslar üstü' nitelikte bir örgüt kurulacaðýný açýklamasýyla 'Avrupa bütünleþmesi' yolunda ilk önemli adým atýlmýþ oldu. 1951 yýlýnda yapýlan Paris Antlaþmasý’yla Fransa, Almanya, Ýtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg'un katýlýmýyla AKÇT kurulmuþ oldu. Geçiþ döneminin ardýndan bu topluluk aracýlýðýyla kömür ve çelik ürünlerinde bu 6 Avrupa ülkesi arasýnda bir ortak pazar yaratýlmýþtýr.9 1973 yýlýnda AKÇT'ye Ýngiltere, Ýrlanda ve Danimarka da üye olmuþtur.
**
Avrupa bütünleþmesi yolunda AKÇT'nin baþarýyla gerçekleþtirdiði ilk adýmý, iki baþarýsýz deneme takip etmiþtir. Bunlardan ilki 1952 yýlýnda AKÇT üyesi 6 ülke tarafýndan imzalanan antlaþmayla kurulmak istenen Avrupa Savunma Topluluðu ve ikincisi ise 1953 yýlýnda yine bu 6 ülke tarafýndan kurulmak istenen Avrupa Siyasi Birliði'dir.10 Bu iki baþarýsýz deneme sonucunda “alt yapý olan ekonomik bütünleþme olmadan üst yapý olan siyasi ve askeri bütünleþme gerçekleþemez” kanýsý benimsenmiþtir ve ekonomik bütünleþme fikrine daha sýký biçimde sahip çýkýlmýþtýr. Bunun sonucunda ise AKÇT'yi kuran 6 ülke 1956 yýlýnda ekonominin tüm alanlarýnda bütünleþmeyi içeren “Avrupa Atýlýmý”nýn ardýndan, 1957 yýlýnda Roma Anlaþmalarý’yla** “Avrupa Ekonomik Topluluðu” (AET) ve “Avrupa Atom Enerjisi Topluluðu”nu (AAET) kurarlar. Yeni kurulan bu iki toplulukla AKÇT'nin yönetim organlarý birleþtirilmiþtir ve bu üç örgüt, hukuksal varlýklarýný kaybetmeksizin bütünleþme süreci içinde daha sonra (1967) “Avrupa Topluluklarý” (AT) adýný almýþtýr. AT’nin dünyadaki diðer bütün ekonomik birleþmeler ve kuruluþlardan farký; devletlere ait bazý egemenlik haklarýnýn kullanýlmasýnýn 'uluslar üstü' bir organa býrakýlmasýdýr. Bu niteliðiyle AT'ye, yeni tanýmlamasýyla AB'ye benzer dünyada hiçbir örgüt yoktur.11 Roma Antlaþmasý’yla AET'nin amaçlarý þu þekilde özetlenmiþtir: Topluluðun görevi bir ortak pazarýn kurulmasýný ve üye devletlerin ekonomi politikalarýnýn zamanla yaklaþtýrýlmasý yoluyla, Topluluðun tümü içinde ekonomik etkinliklerin uyumlu olarak geliþmesi, sürekli ve dengeli yayýlmasýný, istikrarýn artmasýný, hayat seviyesinin hýzla yükselmesini ve birleþtirdiði devletlerle daha sýký bir iþbirliðini saðlamaktýr. Ayrýca AET'nin ortak bir tarým ve ulaþým politikasý oluþturmasý bir hedef olarak belirlenmiþtir. AET kuruluþunu izleyen süreç içersinde, 'ortak pazar'a geçiþ için gerekli olan bir önceki ekonomik bütünleþmeyi yani 'gümrük birliði'ni ise Roma Antlaþmasýnda belirtilen tarihten bir buçuk yýl önce 1968 yýlýnda tamamlamýþtýr. Þunu belirtmekte yarar var ki; AET'nin ve AAET'nin kuruluþ aþamalarýnda Avrupalý devletler arasýnda önemli görüþ ayrýlýklarý ortaya çýk-
Her iki toplulukta Roma anlaþmasý denilen anlaþmalarla kurulmuþtur. AET'yi kuran anlaþmaya Roma 1, AAET anlaþmaya da Roma 2 denilebilir.
düþün 53
Bu dönemde AT'de sermayenin serbest dolaþýmýný saðlama çabalarýnda bir durgunluk dönemi yaþanmýþtýr. Bu ekonomik gerileme karþýsýnda devletler iþbirliðinin gerektirdiði þekilde birbirlerine güvenmek yerine korumacý önlemler almaya baþlamýþlar ve milliyetçi söylemler yeniden alevlenmiþtir. Böyle bir siyasi ortamda iþbirliði giderek daha zorlaþmýþtýr.
düþün 54
mýþtýr. Bunlardan en önemlisi Avrupa'da gerçekleþtirecek yeni ekonomik bütünleþmenin derecesiyle ilgili Ýngiltere ve Fransa arasýnda olandýr. Ýngiltere, Ýngiliz Uluslar Topluluðu'nun önderi bulunan ve AKÇT üyesi ülkelerle önemli ticari, sosyal ve kültürel iliþkileri olan bir ülkedir. Bu niteliðiyle Batý Avrupa'da ortak Pazar özelliði olmayan, daha az baðlayýcý ve serbest ticaret bölgesi ilkesine dayanan bir birleþmeden yanadýr. AET'nin kurulmasýndan sonra Ýngiltere, bütün Avrupa'yý kapsayacak tek bir serbest ticaret bölgesi yaratýlmasýný, buna AET'nin tek birim olarak diðer ülkelerin de kendi baþlarýna katýlmasýný önermiþtir. Fakat bu teklif, Fransa tarafýndan reddedilmiþtir. Çünkü Fransa Avrupa'da sýký bir iþbirliðine yönelik bir birliktelik istemekteydi. Bütün bu geliþmeler sonucunda ise Ýngiltere, AET rakip olacak bir kuruluþa girmeyen Avrupa ülkeleriyle Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi'ni kurmuþtur. (Bu oluþum EFTA olarak bilinmektedir.)12 AET'nin Gümrük Birliði'ne geçiþte gösterdiði baþarý ve EFTA ülkelerine oranla daha hýzlý bir ekonomik büyüme göstermesinin de etkisiyle EFTA'nýn kurucusu olan Ýngiltere birliðe 1961’de baþvurmuþtur; ancak dönemin Fransa Cumhurbaþkaný De Gaulle'nün ret oyu yüzünden üye olamamýþtýr. 1967’de tekrar bir baþvuruda bulunmuþ ve 1973 yýlýnda Ýrlanda ve Danimarka'yla birlikte AET'ye üye olmuþlardýr. Aslýnda 1960'larýn sonlarý ve 1970'ler AT için pek de parlak geçmemiþtir. Öncelikle devletlerin egemenlik haklarýnýn bir kýsmýný devretmesi konusunda AT içinde sorunlar yaþanmýþtýr. Bunu 1968 hareketlerinin devletler üzerindeki etkileri ve 1971 yýlýnda Uluslararasý Para Sistemi'nin çöküþü ve bunun yarattýðý olumsuz etkiler izlemiþtir. Bu dönemde AT'de sermayenin serbest dolaþýmýný saðlama çabalarýnda bir durgunluk dönemi yaþanmýþtýr. Bu ekonomik gerileme karþýsýnda devletler iþbirliðinin gerektirdiði þekilde birbirlerine güvenmek yerine korumacý önlemler almaya baþlamýþlar ve milliyetçi söylemler yeniden alevlenmiþtir. Böyle bir siyasi ortamda iþbirliði giderek daha zorlaþmýþtýr.13 Bu dönemde ayrýca ortak politikalar üretme konusunda eþgüdüm saðlamada sorunlarla karþýlaþýlmýþtýr. Bu sorunlarýn ortasýnda üç geliþmiþ ülkenin birliðe katýlmasý belli bir ölçüde AT'yi rahatlatmýþtýr. 1970'lerden 1980'lerin baþýna gelindiðinde AT'de 3 milyon iþ kaybedilmiþtir. Oysa ayný dönemde ABD'de 15 milyon, Japonya'da ise 6 milyon yeni iþ yaratýlmýþtýr. Bu dönemde 1979 Ýran Devrimi ve hemen ardýndan patlak veren ÝranIrak Savaþý ve petrol fiyatlarýnýn yeniden artýþý bu kötü gidiþin sebepleri olarak görülmektedir. Bu geliþmeler, 1980'lerin baþýnda “europesimizm” denen kavramý doðurmuþtur. Bu kavram bütünleþme sürecinin çýkmaza girdiði dönemlerdeki, sosyal anlamda bir hayal kýrýklýðýný, cesaretsizliði, Avrupa'ya ve baþarýsýna olan inançsýzlýðý simgelemektedir14. Bu dönemde hükümetler AT konusunda halkta olaþan olumsuz düþünceyle zor baþa çýkmýþlardýr. Ancak AET üyelerinden ekonomik açýdan geri olan Yunanistan'ýn 1981, Portekiz ve Ýspanya'nýn ise 1986 yýllarýnda AET'ye katýlmalarýyla 'Avrupa bütünleþmesi' yeniden bir dinamizm ve kendine güven kazanmýþtýr. Buna ek olarak 1979 yýlýnda uygulamaya geçen 'Avru-
pa Para Sistemi'yle ekonomik ve parasal birlik oluþturma yolunda olumlu bir adým atýlmýþtýr.15 Ýþte bu noktadan sonra 1980'lerinde hedeflerden uzak düþmenin sebepleri araþtýrýlmýþ; Gümrük Birliði'nin saðlanmasýna raðmen ortak pazara yönelik topluluk içerisinde mal, hizmet, kiþi ve sermayenin özgür biçimde dolaþýmýný kýsýtlayan 'tarife dýþý engeller'in bunda etkin olduðu sonucuna varýlmýþtýr. 1985 yýlýnda yayýnlanan 'Ýç Pazarýn Tamamlanmasý' baþlýðýný taþýyan 'Beyaz Kitap' ile alýnmasý gereken önlemler komisyon tarafýndan açýklanmýþtýr. 1987 yýlýnda yürürlüðe giren 'Tek Avrupa Senedi' ile 'tek pazar' gerçekleþmesi için gerekli olan tarife dýþý engellerin (bu engeller fiziki, teknik ve idari, mali olarak ayrý ayrý ele alýnmýþtýr) 1992 yýlýnýn sonuna kadar kaldýrýlmasý ön görülmüþtür. 1993 yýlýna gelindiðinde bu hedef büyük ölçüde baþarýlmýþtýr. 1990'larýn baþýna kadar ekonomik alandaki baþarýlarý siyasi bütünleþme alandaki çabalarýnýn yeteri kadar izlediði söylenemez. 1970'lerin baþýndan beri AT içinde siyasal açýdan daha etkin bir birliktelik için çabalar bulunmaktaydý ancak bu konuda çok da baþarýlý olunamadý. AT 1989'da Berlin Duvarý’nýn yýkýldýðý ve iki kutuplu sistemin son bulduðu bir dönemde kendini yepyeni bir siyasi yapý karþýsýnda buldu. Ýki kutuplu sistem ardýnda Avrupa'ya çözüm bekleyen birçok sorun býrakmýþtýr. Soðuk Savaþ'ýn tüm sertliðiyle yaþandýðý kýtada iki Almanya'nýn birleþmesi ve Orta ve Doðu Avrupa devletlerinin siyasi belirsizlikleri bölgesel sorunlarý oluþturmaktadýr. Yine ayný dönemlere denk gelen Körfez Savaþý ve Yugoslavya Krizi, topluluðu kendini yeniden tanýmlamaya yöneltmiþtir. Artýk topluluk ekonomik gücünden aldýðý kuvveti dünya arenasýnda siyasi anlamda daha etkin bir yer edinmek için harekete geçirmiþtir. 1993 yýlýnda 'Avrupa Birliði Anlaþmasý'yla AET'nin adý 'Avrupa Topluluðu' olmuþ ve daha önce kurulmuþ bulunan üç topluluða dayalý bir 'Avrupa Birliði' kurulmuþtur. Bu anlaþma sonucunda AB'nin -
Ortak Dýþ Politika ve Savunma Politikasý
-
Ekonomik ve Parasal Birlik
-
Adalet ve Ýçiþleri Alanlarýnda Ýþbirliði
-
Avrupa Vatandaþlýðý
-
Sosyal Avrupa
-
Ýkame Ýlkesi
-
Diðer Alanlarda Ýþbirliði (çevre, tüketici haklarý, sanayi politikasý, enerji ve ulaþtýrma, saðlýk ve bölgesel kalkýnma vb.)
-
Uluslar üstü kurumlara verilen yeni yetki ve karar alma usulleri
konularýnda izleyeceði bir yol çizilmiþtir. Maastricht Anlaþmasý olarak da anýlan bu anlaþmayla AB'nin ekonomik ve politik bütünleþmesinin derinleþtirilmek istendiði açýktýr. Ancak AB'nin öne çýkan bir diðer amacý, Doðu Avrupa'ya doðru geniþlemekti. Bu ise derinleþme isteðiyle çeliþir bir amaçtýr. Avrupa Birliði Anlaþmasý'nýn onaylanmasý sýrasýnda birçok ülke büyük sýkýntý çekmiþ ve birçoðu çok az oy farklarýyla referandumlardan 'evet' oyunu çýkarabilmiþtir; bu noktada ortak politikalarýn uygulanmasý sýrasýnda ulusal egemenlik haklarýnýn uluslar üstü kurumlara verilmesinin kamuoyundaki kararsýzlýðýn ve karþýtlýðýn bir kanýtý olarak algýlanabilir. AB'nin üye sayýsý 1995'te Avusturya, Ýsveç ve Finlandiya'nýn katýlýmlarýyla 15'e yükselmiþtir. Mayýs 2004'ten itibaren bu sayý Çek Cumhuriyeti, Estonya, Güney Kýbrýs Rum Kesimi, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya, Slovenya ile birlikte 25’e ulaþacaktýr.
Sonuç AB günümüzde ilk olarak ekonomik alanda yakaladýðý baþarýlarla dünyadaki en baþarýlý ekonomik bütünleþmedir. Bu bütünleþme sayesinde Avrupa sanayisini kendi öz kaynaklarýyla yeniden inþa etmiþ (baþka ülkelere ve topluluklara baðýmlý kalmadan) ve bugün dünya pazarlarýnda ABD ve Japonya gibi ülkeler karþýsýna güçlü bir rakip olarak çýkmýþtýr. Ekonomik bütünleþmenin tamamlanmasý aþamalarýnda ilklere imza atmýþ olan AB artýk tam ekonomik bütünleþme için siyasi alanda da derinleþmeye ihtiyaç duyulmaktadýr. Bu ihtiyaç Soðuk Savaþ'ýn bitmesi ve Doðu Bloðu'nun daðýlmasýyla ve dünya siyasi arenasýnda daha etkin bir aktör olma þansýnýn ortaya çýkmasýyla daha da derinden hissedilmektedir. Buna ek olarak AB dünya siyasetinde etkin bir aktör olmanýn þartlarýndan olan güçlü bir orduya sahip olma konusunda da yine siyasi birliðin derinleþtirilmesi sorunuyla karþý karþýya kalmaktadýr. Ancak özellikle Yugoslavya'nýn daðýlmasý, Kosova'daki savaþ ve son olarak da Irak'ýn ABD tarafýndan iþgali sýrasýnda AB siyasi anlamda çok etkin bir rol üstlenememiþtir. Bunda da en önemli iç etken; AB'nin çekirdeðini oluþturan geliþmiþ düþün 55
12 üye ülke arasýndaki siyasi bütünleþmenin nasýl gerçekleþmesi konusundaki fikir ayrýlýklarýdýr. Bu noktada derinleþme gerektiren bir durumda AB'nin kendisi kadar geliþmiþ olmayan 10 yeni ülkeyle geniþleme sürecine girmesi de bir tezat olarak ortaya çýkmaktadýr. Buna ek olarak 6 üyeli bir topluluk için tasarlanmýþ birlik kurumlarýnýn yeniden nasýl yapýlandýrýlacaðý, bu yapýlanmada ülkelerin nasýl temsil edileceði, geniþlemenin sýnýrlarýnýn ne olduðu gibi daha birçok konu da henüz AB'nin kurucu üyeleri arasýnda çözümleri üzerilerinde anlaþmaya varýlamamýþ sorunlar olarak durmaktadýrlar.
2
Sonuçta, 21. yüzyýlýn baþýnda bölgesel bütünleþmeler arasýnda en baþarýlý ve en önde geleni olarak karþýmýza çýkan AB'nin siyasal derinleþmesini gerçekleþtireceði temeller, bundaki baþarýsý ve üye ülkelerin uluslarýnýn bu uluslar üstü yapýlanmaya vereceði destek; uluslararasý arenada günümüzün en önemli aktörlerinden olan AB'nin baþrolü kapýp kapamayacaðýný gösterecektir.
9
3 4 5 6 7
8
10
11
13] NOT: Bu yazý Nisan 2004 tarihinden önce yazýlmýþtýr.
KAYNAKÇA 1
KARLUK, S. Rýdvan, Avrupa Birliði ve Türkiye, ÝMKB Yayýnlarý, 4. Baský , s. 22-23
14 15
KARLUK, S. Rýdvan, Uluslararasý Ekonomi, BETA A.Þ. , 4. Baský, s. 212-216 KARLUK, S. Rýdvan, Avrupa Birliði ve Türkiye, ÝMKB Yayýnlarý, 4. Baský , s. 23-25 TC Baþbakanlýk Hazine ve Dýþ Ticaret Müsteþarlýðý, Avrupa Topluluðu ve Türkiye, 2. Baský, sf1 http://www.foreigntrade.gov.tr/ead/DTDERGI/ ocak%202004/bolgesel_ekonomik.htm http://www.stradigma.com/turkce/mayis2003/ makale_01.html GÜNUÐUR, Haluk, Avrupa Bütünleþmesinin Tarihsel Geliþimi, Avrupa Birliði El Kitabý,Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasý Yayýnlarý, s. 14 TC Baþbakanlýk Hazine ve Dýþ Ticaret Müsteþarlýðý, Avrupa Topluluðu ve Türkiye, 2. Baský, s. 2 KARLUK, S. Rýdvan, Avrupa Birliði ve Türkiye, ÝMKB Yayýnlarý, 4. Baský , s. 42 ARAT, Tuðrul, Avrupa Topluluklarý Hukuku, Avrupa Birliði El Kitabý, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasý Yayýnlarý, s. 42 KARLUK, S. Rýdvan, Avrupa Birliði ve Türkiye, ÝMKB Yayýnlarý, 4. Baský, s. 48 [12]KARLUK, S. Rýdvan, Küreselleþen Dünyada Uluslararasý Ekonomik Kuruluþlar ve Entegrasyonlar, Tütünbank Yayýnlarý, 2. Baský, s. 343 http://www.stradigma.com/turkce/mayis2003/m akale_01.html http://www.stradigma.com/turkce/mayis2003/ makale_01.html KARLUK, S. Rýdvan, Avrupa Birliði ve Türkiye, ÝMKB Yayýnlarý, 4. Baský ,s. 246-247
um:ag UÐUR MUMCU ARAÞTIRMACI GAZETECÝLÝK VAKFI Paris Caddesi No: 14 Kavaklýdere / Ankara Tel: 0312. 417 77 20 www.umag.org.tr
düþün 56
ÝSTANBUL ve DEPREM
düþün kürsü
Serbülent ÖCAL* Ali ÞAHÝN
TÜRKÝYE'NÝN DEPREM AÇISINDAN DURUMU Tektonik etkinlik, yerkabuðuna sonsuz bir hareketlilik kazandýran, yanardað püskürmelerine, kýtalarýn hareketlerine, daðlarýn oluþumuna yol açan yerbilimsel bir oluþumdur. Bu yerbilimsel oluþum bizleri yasa boðan, evleri kullanýlamaz hale getiren, köprüleri yýkan kýsaca hayatýmýzý derinden etkileyen depremleri meydana getirir. Anadolu'nun konumu nedeniyle, coðrafyamýzýn çok büyük bir bölümünde etkin olan depremler Arap Levhasý'nýn Avrasya Levhasý'nýn altýna girmesi ve güneydoðu sýnýrýmýza yaklaþýk olarak paralel geçen bir hat boyunca Anadolu'yu sýkýþtýrmasý sonucu oluþmaktadýr. Kuzey Anadolu Fayý ya da Doðu Anadolu Fayý gibi coðrafyamýzdaki belli baþlý yerkabuðu kýrýklarýný oluþturan ya da mevcut kýrýklarý tetikleyen bu sýkýþma, milyonlarca yýldýr ülkemizin üzerinde bulunduðu coðrafyayý etkilemektedir. Dünyaca ünlü yerbilimcimiz Ýhsan Ketin tarafýndan 1948 yýlýnda keþfedilen Kuzey Doðu Anadolu Fayý (KAF) tipik bir sað yönlü, doðrultu atýmlý bir fay olarak yaklaþýk 1400-1500 km uzunluðuyla ülkemizi boydan boya kateden, birbirini izleyen ve kimi yerlerde birbirine paralel yüzlerce kýrýktan oluþan bir fay sistemidir. Ülkemiz coðrafyasýnýn %90'ýnda etkili olan depremlerin oluþumunda KAF'ýn kuþkusuz büyük payý vardýr ve henüz genç bir fay olduðundan etkinliðini milyonlarca yýl daha sürdürmeye devam edecektir.
ÝSTANBUL'UN DEPREM TARÝHÝ ve BUGÜNÜ Ýstanbul'da tarihsel süreç içerisinde meydana gelmiþ depremleri incelemek, depremlerin meydana geldiði yerleri, zaman periyodunu ve etkilerini görmek açýsýndan önemlidir. Ýstanbul'da hasara yol açan depremlere baktýðýmýzda karþýmýza çýkan en eski tarih 557 yýlýdýr. Bu deprem Ege adalarý ve Anadolu'nun doðusunda da hissedilmiþ, kilise ve surlarýn yýkýlmasýna neden olmuþtur. 986 yýlýnda benzer þekilde Ýstanbul'u yýkan, bunun yaný sýra Edirne, Bursa, Ýzmit ve Gelibolu'da da hasara yol açan bir depremin olduðu bilinmektedir. 1354 yýlýnda daha çok Gelibolu'da yýkýma yol açan bir depremin olduðu tarihsel kayýtlardan anlaþýlmaktadýr. 10 Eylül 1509'a geldiðimizde belgelere “Küçük Kýyamet” diye geçen ve ayrýntýlý kayýtlarla daha iyi anlaþýlabilen bir depremle karþýlaþýrýz. Merkez üssü adalar yakýnýnda olan depremin büyüklüðünün 7.4'ten fazla olduðu tahmin edilmektedir. Marmara Denizi'nde oluþan tsunamiler þehrin içleri-
* ODTÜ ADT Mezunu, 2003
düþün 57
ne kadar yürümüþ, Fatih Camii ve Galata Kulesi'nde hasara yol açmýþtýr. Yaklaþýk 160 bin nüfusu olan Ýstanbul'da 5-6 bin kiþinin öldüðünden, 109 cami ve 1000 kadar evin yýkýldýðýndan söz edilir. Bu depremin oldukça geniþ bir bölgede, Yunanis-tan'dan Mýsýr-Nil deltasýna kadar ve hatta Avusturya'da hissedildiði rapor edilmektedir 22 Mayýs 1766'ya geldiðimizde yine büyük yýkýma yol açan bir depremle karþýlaþýrýz. Sebep olduðu yýkýmýn büyük olmasý nedeniyle tarihsel kayýtlar oldukça fazladýr. Yaklaþýk 2 dakika sürmüþtür. 4-5 bin kiþinin öldüðü rapor edilmiþtir. Kayýtlara baktýðýmýzda ilginç bilgilere rastlarýz. Mesela Topkapý Sarayý'nda oluþan aðýr hasar nedeniyle Osmanlý sultaný uzunca bir süre sarayýn bahçesinde ikamet etmek zorunda kalmýþtýr. Eski saray bahçesinde bulunan cezaevinin duvarlarý yýkýlmýþ ve savaþ esirleri kaçmýþtýr. Rodos'tan Balkanlar’ýn iç bölgelerine kadar geniþ bir bölgede hasar rapor edilmiþtir. Oluþan tsunamilerin birçok limaný kullanýlamaz duruma getirdiði yine tarihsel kayýtlardan anlaþýlmaktadýr. Bu tarihten itibaren 29 deprem daha olmuþ, ancak can kaybý ve hasara yol açmamýþtýr. Özet olarak Marmara'da 11. yüzyýldan itibaren yaklaþýk 33 deprem rapor edilmiþ; ancak bunlardan 557, 986, 1509 ve 1766 depremleri büyük kayba yol açmýþ ve geniþ bir bölgede hissedilmiþtir. Ýlginç olan bir baþka tarihsel not ise bu depremlerden önce sýrasýyla 550, 975, 1498 ve 1754 yýllarýnda Marmara denizinin doðusunda, Ýzmit civarlarýnda meydana gelen depremlerdir. Buna göre Marmara Denizi'nde oluþacak ve Ýstanbul'da büyük hasara neden olacak muhtemel depremin sanýlanýn aksine 1999 depreminden 7-11 yýl sonra gerçekleþmesi kuvvetli bir olasýlýk olarak karþýmýza çýkmaktadýr. Bu noktada gerçekleþecek depremin büyüklüðü ve hissedilecek þiddet üzerindeki görüþleri incelemekte fayda var. Fransýz ve Türk bilim adamlarýndan oluþan bir ekibin Marmara fayý üzerinde yaptýklarý çalýþmadan þu sonuç ortaya çýkmýþtýr; doðu-batý uzanýmlý ve kuzeye doðru kývrýmlý bir fayýn varlýðý tahmin edilmekte ve gerçekleþecek depremin bu fayýn kýrýlmasýndan kaynaklanacaðý görülmektedir. Bu görüþe göre, bu fay hattýnýn parça parça kýrýlýp küçük depremlerle atlatýlacaðý teorilerinin tersine, fay hattýnýn tek parça halinde kýrýlacaðý ve bunun da 7.4-8 büyüklüðünde bir depreme neden olacaðý düþünüldüþün 58
mektedir. Özellikle 1509 yýlýndaki “Küçük Kýyamet” ve 1766'daki büyük deprem düþünüldüðünde, bu düþünce daha da kuvvetlenmektedir. Fayýn Ýstanbul'un 10-20 km. kadar güneyinde olduðu göz önünde tutulursa etki alanýnýn oldukça geniþ olacaðý ve oluþan tsunamilerle birlikte büyük bir yýkýma neden olacaðý reddedilemez bir gerçek olarak karþýmýza çýkmaktadýr. Prof. Dr. Ahmet Mete IÞIKARA ve ekibinin 7.5 büyüklüðünde bir depreme göre hazýrladýklarý bir haritada, depremin Ýstanbul'un deðiþik bölgelerinde hissedilecek þiddeti ayrýntýlý bir biçimde gösterilmiþtir. Bu haritaya göre zemini saðlam olan bölgelerde 6-6.5 þiddetinde hissedilecek depremin, Ýstanbul'un özellikle sahil kesimlerinde ve depremde ayakta kalmasý öncelikli olan hastanelerin çoðunlukta bulunduðu bölgelerde ise 10'a yakýn þiddette hissedileceði savlanmaktadýr. Tarihsel süreç içinde oluþmuþ depremleri, fayýn etki alaný ve davranýþ biçimini inceleyen Prof. Dr. Aykut BARKA ise 20 Þubat 2000 tarihli Cumhuriyet gazetesine þu açýklamada bulunuyor; “Gayet basit. Marmara'nýn ortasýnda en son 1766 yýlýnda deprem meydana geldi. O tarihten bu yana 234 yýl geçti. Buradaki fayýn hýzý yýlda yaklaþýk 2 cm. Bunun anlamý burada yaklaþýk 4,5 metrelik bir birikim var. Fayýn hýzýna, bütün bu son depremlere ve deprem göçüne baktýðýmýzda bunlar bize belirli fikirler veriyor. Fayýn geçtiði yerlerde küçük depremlerle atladýðý yer yok. Hep büyük depremlerle kýrarak geçmiþ”. Sonuç olarak uzmanlar, Marmara denizindeki yaklaþýk 100 km uzunluðundaki fayýn tek parça halinde kýrýlacaðý ve bunun da 7.5-8 büyüklüðünde bir deprem oluþturacaðý konusunda birleþiyor. Oluþacak tsunamilerle birlikte hasarýn çok daha fazla olacaðý konusunda hemfikir olan uzmanlar depremden yalnýzca Ýstanbul'un deðil, Marmara denizi çevresindeki tüm bölgenin etkileneceðini belirtiyor.
ÝZMÝT DEPREMÝ 17 Aðustos sabahý saat 03.01.37'de Ýzmit ve çevresini Richter ölçeðine göre 7.4 þiddetinde vuran ve sadece 45 saniye içinde gerçekleþen Ýzmit Depremi dünyada meydana gelen depremlerin en güçlülerinden biridir. Bu deprem ülkemizi gerekli hazýrlýktan yoksun yakalayarak, insanlarýmýzýn en yoðun yaþadýðý, kentlerimizin, sanayimizin toplandýðý yeri, adeta can evimizi vurmuþtur.
Ýzmit depreminin ülkemizde gerçekleþen diðer depremlerden çok önemli farklýlýklarý vardýr. Bu deprem 7.4 þiddetinde güçlü bir deprem olmasýnýn yanýsýra etki alaný ve nüfus açýsýndan da büyük önem taþýr. Daha önce de kentlerimiz yerle bir olmuþtu -Erzincan(1992), Dinar(1995), Ceyhan(1998)-, ama bu kentler ekonomi, kültür ve siyaset merkezlerinden uzak taþralardaydý. Bu deprem ise ilk kez bir megapolü -Ýstanbul- ve çevresindeki kentleri -Adapazarý, Ýzmit, Yalovavurmuþtur. Sanayi ve ekonomi üzerindeki etkileri yöresel deðil, ülkesel boyutlardadýr. DPT'de oluþan verilere göre; sektörlerin deprem yaralarýný sarmak için finans ihtiyacý þöyle belirlenmiþtir: -Enerji iletim tesisleri
2.7 milyon dolar,
-Daðýtým tesisleri:
70 milyon dolar,
-Karayollarý:
244.4 milyon dolar,
-Demiryollarý:
40 milyon dolar,
-Denizyolu:
24 milyon dolar,
-Haberleþme:
73.2 milyon dolar.
Bu kentler fay hattýnýn üstünde ya da yaný baþýnda bulunan kentlerdi. Sonuçta depremlerin adým adým yaklaþtýðýný gösteren kanýtlara karþýn bir felakete hazýrlýklý olmamanýn bedelini çok aðýr ödedik. Ýzmit depreminin þok dalgalarý sadece kentlerimizi yýkmamýþ afetlere hazýrlýk ve afet yönetimiyle ilgili yapýyý da yerle bir etmiþtir. Ýyi hazýrlanmýþ bir ana planýn olmamasý, kýrtasiyecilik, inisiyatifsizlik, eþgüdüm eksikliði nedeniyle yýkýntýlarýn altýnda kalmýþ, çoðu yaralý on binlerce kiþiye ulaþýlabilecek çok deðerli saatler hatta günler yitirilmiþtir.
DEPREM TAHMÝNÝ Depremi önceden tahmin edebilmek, haberlerde hava tahmin raporlarý gibi deprem tahmin raporlarýný dinlemek, insanoðlunun geleceðe dair en büyük hayallerinden biridir. Günümüzde bu konu üzerindeki çalýþmalar büyük projeler, büyük paralar ve büyük beklentilerle sürmektedir. Türkiye, ABD, Çin, Japonya ve Rusya, özellikle deprem kuþaðý üzerinde olduðundan ve depremlerde büyük kayba uðradýklarýndan, bu konudaki çalýþmalara daha da önem vermektedirler. Yapýlan bilimsel çalýþmalar aslýnda deprem tahminini belli bir noktaya getirmiþtir. Örneðin,
bir fayda biriken enerji, o bölgede oluþmuþ depremlerin tarihi istatistikleri gibi verilerden yola çýkarak 20-30 yýl içerisinde bir deprem olacak denilebilmektedir. Ancak zaman aralýðýnýn geniþ olmasý insaný fazla tatmin etmemektedir. Bu durumda sokaktaki insan söylentilere inanmakta, kedi köpek gibi hayvanlarýn davranýþ bozukluklarýndan, UFO gözlemi ya da ilginç bazý gök olaylarýndan, sýcaklýk artýþlarýndan etkilenmekte ve bu tür bilimsel olarak depremle ilgisi ispatlanmamýþ olaylarý deprem habercisi olarak görmektedir. Tokyo Üniversitesi yerbilimcilerinden Robert J.Geller'e göre bu tür “deprem habercileri”nin farkýna genelde depremden sonra varýlýyor. Geller, yerkabuðunun altýnda olup bitenlerin, biriken gerilimin yeterince gözlenemediðini ifade ediyor ve böylelikle deprem tahmininin imkansýz olduðu kanýsýna varýyor. Özellikle 32 yýl boyunca 150 milyon dolar harcayan Japonya'nýn Kobe Depremi'nde 5000 kiþinin ölümünün önüne geçememesi, bu ülkede depremin tahmin edilemeyeceðine dair görüþün kuvvetlenmesini saðladý. Öte yandan bundan yaklaþýk 300 yýl öncesine ait Çinli bir kaynakta rastlananlar bu konuda yeni bir teorinin oluþmasýna neden oldu; “Güneþli ve sýcak bir gündü; gökyüzü masmavi ve açýktý. Ansýzýn gökyüzünü uzun bir yýlan gibi kaplayan siyah bulutlar belirdi. Bulutlar uzun sure havada asili kaldý, demek ki deprem olacak...” O zamandan günümüze gelen “Deprem bulutu” teorisinin mantýðý ise þöyle; Bir deprem meydana gelmeden önce yeraltý kaya katmanlarýndaki çatlaklardan, fay hattý boyunca gaz çýkýþý oluyor. Bu gaz, gökyüzüne yükselip soðuk havayla karþýlaþýnca yapay ve ince uzun bulutlar oluþturuyor. Bu ince uzun bulutlara “deprem bulutlarý” deniyor. Bu teori üzerinde çalýþan 60 yaþýndaki Çinli bilim adamý Zhonghao Shou'ya göre bu bulutlarýn görüldüðü tarihten itibaren 76 günlük bir süre içerisinde o bölgede deprem meydana geliyor. Shou 1990 yýlýndaki Ýran depremini, 1993-Parkfield ve 1994-Northridge depremlerini bu yöntemle önceden tahmin edebilmiþ. Bu isabetli tahminlerinin ardýndan Amerikan Deprem Enstitüsü ile birlikte, NASA uydularýndan aldýðý görüntülerle araþtýrmalarýný daha da derinleþtirmiþ. Shou'nun bugüne kadar yaptýðý tahminlerin doðruluk oraný ise %80. Ama bu yöntemle kesin bir tarih ve yerin verilememesi, düþün 59
halkýn kesin bir þekilde önceden uyarýlmasýný engelliyor. Öte yandan 1997'de Çin'de yaþanan bir olay deprem tahmininin imkansýz olduðuna dair teorileri çürüttü. 21 Þubat tarihinde Sincan Özerk bölgesindeki Caþi kentinde 6.4 ve 6.3 büyüklüðünde iki deprem meydana gelir. 1 Mart'tan baþlayarak kaydedilen veriler yeni bir deprem dalgasýnýn yaklaþmakta olduðunu ortaya koyar. 1 ve 4 Nisan'da 4 büyüklüðündeki üç depremden sonra büyük bir sessizlik gözlenir. Uzmanlar 5-6 büyüklüðünde bir depremin olacaðýný tahmin eder ve 5 Nisan'da halk evlerinden boþaltýlarak çadýrlara ve barakalara yerleþtirilir. Ertesi gün 6.3 ve 6.4 büyüklüðünde iki deprem meydana gelir ve 2000 ev yerle bir olur. Bunun gibi dört baþarýlý tahliye yapan Çinliler; Sincan Uygur bölgesindeki yüz binlerce kiþinin hayatýný kurtarmýþtýr. Amerikalý ve Rus bilim adamlarý çalýþmalarýný aralýksýz ve büyük bütçelerle sürdürmektedir. Yerleþtirdikleri sismometreler ile en ufak sarsýntýyý bile kayda geçiren bilim adamlarý, deðiþik gaz ve termal sulardaki deðiþimlerle depremler arasýnda baðlantý kurmaya çalýþmaktadýr. Prof. Dr. Barka, erken uyan sistemiyle ilgili olarak da þunlarý söylemiþtir; “Tamam bu yönde çalýþmalar da yapýlsýn, belki haber de verilebilir. Ama bir de bu iþin gerçeði var: 30 senedir Çin'de, Amerika'da, Japonya'da yapýlan çalýþmalarda belli çýkmazlar var. Önceden uyarý olayý azami 20 saniyelik zamanla sýnýrlý. Bu da gazý kesmek vs için kullanýlabilir, ama, insanlarý uyarmak açýsýndan bir yararý yok. Ama diðer taraftan mühendislik olarak baktýðýmýzda depreme dayanýklý bina nasýl yapýlýr onu biliyoruz. Oturup bilinmeyen bir konuda medet umacaðýmýza, bildiðimiz bir konuda en kýsa zamanda mesafe almak daha akýlcý deðil mi?”
düþün 60
ÝSTANBUL'UN ÖNEMÝ Tüm bu bilgiler göz önüne alýndýðýnda Türkiye'nin deprem gerçeðini tüm kurumlarýyla kabullenmesi ve depremi hazýrlýksýz ve çaresiz yakalanýlan bir felaket yerine, çözülüp birlikte yaþanmasý gereken bir ülke gerçeði olarak görmesi gerekmektedir. Mevcut tehlikenin en belirgin yaþandýðý yerin Ýstanbul ve çevresi olduðu düþünüldüðünde, konunun yaþamsallýðý artmak-
tadýr. Türk ekonomisinin finans ve endüstri merkezi olan söz konusu bölge, nüfusumuzun dörtte birine yakýnýný barýndýrmakta ve iþgücünün önemli bir kýsmýný istihdam etmekte, ekonomide yaratýlan katma deðerin çok önemli bir bölümünü üretmektedir. 2003 yýlýnda toplanan gelir vergisinin %44'ünü Ýstanbul'daki mükellefler vermiþtir. Konuyu yalnýzca ekonomik boyutuyla ele almak da yeterli deðildir. Deprem konusunda çözümler üretirken, kültürel ve coðrafi boyutu da unutmamak gerekir. Beþ bin küsur yýllýk, sayýsýz uygarlýða sahip bu þehrin, dünyanýn en güzel yerlerinden birinde kurulmuþ olmasý, Romalýlardan Araplara, Ýskender'den Türklere sayýsýz uygarlýðýn bin yýllarca bu bölgeye sahip olabil-
mek için uðraþmasý boþ yere deðildir. Olaðanüstü stratejik konumu ve eþsiz coðrafyasýyla her dönem ilgi odaðý olan Ýstanbul, tartýþmasýz ki bu özelliðini 21. yüzyýlda da sürdürecektir. Her türlü ulaþýmýn kolaylýðý, ticaret, turizm ve kültür þehri kimliðinin dünyaca kabul edilmiþ olmasý, ekonomik iliþkilerin coðrafi konumu da içeren bir derinliðe ulaþmýþ olmasý, Ýstanbul'un vazgeçilmezliðini ortaya koyan örneklerden yalnýzca birkaçýdýr. Nasýl Paris, New York ya da Viyana dediðimizde aklýmýzda binalarýn çok daha ötesinde bir kent kimliði, kültürel doku, özgün bir atmosfer, yaþayan bir organizma canlanýyorsa Ýstanbul için de durum böyledir. Hem de harcýnda taþýdýðý çeþitlilikle diðer örneklerden çok daha zengin bir örnektir. Böyle bir þehri, tüm gerçek þehirler gibi, fayýn olmadýðý bir yere taþýmak mümkün olmadýðýna göre bu sorunu, yine bu kentte ve bu kentin insanlarýyla yapýlabilir, gerçekçi bir çözüme kavuþturmak zorunludur. Evet, son elli yýlýn göç olgusu, Ýstanbul'un söz konusu kimliðine çok zarar vermiþtir. Esasýnda depremin yarattýðý tehlike de, büyük ölçüde göçle baþlayýp süren çarpýk ve kaçak kentleþmeden kaynaklanýyor. Ancak bu durum uzun erimli politikalarla ortaya çýkmýþtýr, ve ancak yine uzun erimli politikalarla zaman içinde ortadan kaldýrýlabilir. Eðer endüstriyel geliþmenin tamamýna yakýnýnýn ÝstanbulKocaeli-Bursa üçgeninde yer almasý teþvik edildiyse, bölgesel farklýlýklarý ortadan kaldýrmanýn dengeli ve sürekli ulusal kalkýnmanýn önkoþulu olduðunu idrak edilmediyse, niçin bu þehirde 15 milyon kiþi var sorusu da anlamsýz kalýr. Bu anlamda yapýsal sorunlar üzerine kafa yormadan; göç edenleri geri göndermek, vize gibi çeþitli uygulamalar çözüm olmadýðý gibi, en baþta insanýn, uðruna yüzyýllarca kan döktüðü, anayasamýzda da sayýlmýþ temel haklarýný tehdit eder. Bu, kurulmasý kolay bir denge deðildir. Yine, bu bölgeye olan talebin devletin yönlendiremeyeceði yukarýda bahsettiðimiz- yönleri de var. Ne yapýlýrsa yapýlsýn, Ýstanbul, Ýstanbul olduðu için tüm çaðlarda olduðu gibi arzulanmaya devam edecektir. Ama sosyal devletin pozitif ayrýmcýlýklar yoluyla daha eþit bir toplum yaratma misyonu da unutulmamalý. Böyle bakýldýðýnda cumhuriyetin ilk yýllarýnda Mustafa Kemal'in niçin ikinci üniversitenin Van'da açýlmasýný istediði, açýlan fabrikalarýn coðrafi daðýlýmý, demiryollarýnýn güzergahlarý gibi olgular daha bir anlam kazanýyor. Bugüne baktýðýmýzda tabii ortada her þeyden önce bir zihniyet sorunu da var ve bu, siyasetin Türkiye'de yapýlýþ biçimiyle yakýndan ilgili. Eðer partilerin varoþlardan oy almalarýnýn birinci yöntemi arazi ve gecekondu aflarýysa, ve çok partili yaþam anlamýný demokratik bir kent toplumu yerine sýð bir kasaba popülizminde bulmuþsa, bazý þeyleri bir çýrpýda yapmak pek mümkün deðil.
Böyle bir þehri, tüm gerçek þehirler gibi, fayýn olmadýðý bir yere taþýmak mümkün olmadýðýna göre bu sorunu, yine bu kentte ve bu kentin insanlarýyla yapýlabilir, gerçekçi bir çözüme kavuþturmak zorunludur.
Bu bakýmdan, tüm bu çarpýklýðýn düzelmesi ayrý bir konu: siyasetin, ülkenin genel durumunun ve daha birçok deðiþkenin belirlediði bir süreç. Varolan deprem tehlikesi ise mevcut koþullar içinde kýsa ve orta erimli pratik ve etkili çözümler gerektiriyor. Yanlýþ anlaþýlmasýn, kastettiðimiz toplumsal süreçleri göz ardý etmek deðil; tam tersine, depreme odaklanan ikna edici çözümler, söz konusu düþün 61
çarpýk sürecin dönüþmesine de katkýda bulunacaktýr.
BÖLGEDE DEPREM VE SONRASI Büyük Marmara depreminde yapýlanlar daha çok enkaz altýnda sað kalanlarý kurtarmaya yönelik olmuþtur.Bu arada üniversiteler kendi aralarýnda bir türlü diyalog kuramamýþlar ve yapýlan çalýþmalar sonrasý elde edilen bilgiler yeterince paylaþýlamamýþtýr. Deprem sonrasý sýcak saatlerde yýkýntýlarýn altýnda kalanlarýn yardýmýna ilk koþanlar sivil toplum kuruluþlarýydý. Günler süren kurtarma çalýþmalarýnda, AKUT ve yurtdýþýndan gelen yardým ekiplerinin çalýþmalarý gündemin ilk sýralarýnda yer aldý. Herkes sivil toplum kuruluþlarýnýn bir felaket sýrasýnda ne kadar hayati öneme sahip olduðunu gördü. Depremin üzerinden zaman geçtikçe, özellikle Ýstanbul için yeni bir deprem olasýlýðý konuþulmaya baþlandý. Prof. Dr. Iþýkara'nýn býkmadan tekrarladýðý “depremle yaþamayý öðrenmeliyiz” ifadesi günlük yaþamýn bir parçasý oldu. Bu noktada da sivil toplum kuruluþlarýnýn hazýrladýklarý deprem broþürleri, arama-kurtarma eðitim seminerleri ve bireyleri olasý depremde örgütlü bir þekilde bir araya getirme çabalarý ön plana çýktý. Türk Silahlý Kuvvetleri disipline ve ayrýntýlý planlamaya dayalý düzenli etkinliðiyle deprem sonrasýnda bölgede aktif görev almýþtýr. Genelkurmay Baþkanlýðý bölgede 53 bin askerin kurtarma faaliyetlerine katýldýðýný açýklamýþ ve gerek insani yardýmlarýn ulaþtýrýlmasý (ilaç, yiyecek, giyecek...) gerek göçük altýndaki insanlarýn kurtarýlmasýnda etkin rol oynamýþtýr. Deprem sonrasýna deðinecek olursak: Bilindiði gibi Marmara Bölgesi taþýdýðý deprem riskine raðmen, tarým, sanayi ve hizmet ana sektörleri açýsýndan çok önemli bir konumdadýr. Çeþitli özel sektör kuruluþlarý deprem sonrasýnda Marmara Bölgesi'nde yeni yatýrým yapma ve/veya mevcut yatýrýmlarýný büyütmeye yönelik kararlarýný askýya alma eðilimi gösterirken, özellikle 2000 yýlýnýn baþýndan itibaren, bu eðilim büyük ölçüde ortadan kalktý ve yatýrýmlar yeniden hýzlanmaya baþladý. Türkiye'de depremin yarattýðý ekonomik yýkýmla ilgili detaylý bir rapor açýklanamazken, yabancý yatýrým ve danýþmanlýk kuruluþlarý, Türkiye ekonomisiyle ilgili raporlarýný revize etmeye düþün 62
baþladýlar. Örneðin, bu kuruluþlardan biri olan Morgan Stenley Dean Wilter(DW) Türkiye'nin GSMH büyüme rakamýný gözden geçirerek yüzde 0.5'den eksi 1.0'a çekmiþtir. Deprem bölgesinde þu ana kadar yapýlmýþ en önemli hatalardan birisi, tarým, sanayi ve hizmetler sektörü açýsýndan en önemli olan üretim faktörünün iþgücü olduðunun unutulmasýdýr. Genel yaklaþým sanayi ve hizmet kuruluþlarýnýn ve tesislerinin depreme karþý güçlendirilmesi yönünde aðýr basmaktadýr. Ancak, bu kuruluþ ve tesislerde çalýþan iþgücünün yaþadýklarý konut ve lojmanlarýn kalitesinin arttýrýlmasýna yönelik bir eðilim gözükmemektedir. Ayný hata, büyük sanayi kuruluþlarýnýn depreme karþý güçlendirilmesi yönündeki eðilimle de kendini hissettirmektedir. Oysa, bir ülke ekonomisini ayakta tutan KOBÝ'lerdir. Bu çerçevede, hükümetin ve ilgili bakanlýklarýn KOBÝ'lerin depreme karþý almalarý gereken önlemler konusunda yoðun bir çalýþma içerisinde olmadýklarý gözlemlenmektedir.
SONUÇ VE ÇÖZÜM ÖNERÝLERÝ Öncelikle eðitimin önemini kavramak gerekir. Özellikle ilk ve ortaöðretimde öðrencilere deprem bilinci edindirilmeli; yükseköðretimde özellikle mühendislik-mimarlýk bölümlerinde zorunlu deprem dersleri olmalýdýr. Öðretim kurumlarý dýþýnda inþaat projelerinde görev alan tekniker, usta veya kalfa gibi teknik elemanlara meslek odalarýnýn, öðretim kurumlarýnýn vereceði seminer ve kurslar tatbik edilmelidir. Görsel ve yazýsal basýnda depremle ilgili bilinçlendirici faaliyetler artýrýlmalý halkýn bu konuda vurdumduymazlýðýnýn önüne geçilmelidir. Düzenli tatbikat ve yayýnlarla halka depremde nasýl hareket edileceði iyice anlatýlmalý, deprem anýnda insanlarýn soðukkanlýlýðýný korumalarý saðlanmalýdýr. Ne yazýk ilkyardým konusunda gerek eðitim ve gerekse uygulama alanýnda yeterli olduðumuz söylenemez. Vatandaþlarýn bir deprem durumunda iþte, evde, okulda, arabada nerde olursa olsun kendine bir çýkýþ yolu tespit etmesi, nereye kaçabileceðini, nereye saklanabileceðini önceden düþünmesi gerekir. Bu konuda tek ve net bir doðru yoktur. Herkesin kendi eylem planýný hazýrlamasý ve bunun da belli aralýklarla uygulamasýný yapmasý gerekmektedir. Olasý bir afet durumunda insanlarýn tedavisinin yapýlacaðý hastaneler öncelikli olarak ayakta kalmasý gereken yapýlardýr. Hastanelerin depreme karþý daya-
nýklý olarak güçlendirilmesi veya yeniden yapýlmasýnýn yaný sýra afetlere hazýr olmasý için belli bir disiplin ve standart halinde plan yapýlmasý ve afet olmadan önce bu planý gözden geçirerek tüm personeline aktarmasý ve öðretmesi gerekir. Olasý bir deprem durumunda oluþacak doðrudan zararýn 100 milyar dolarý bulacaðý ancak Türk ekonomisinin kalbi durumundaki bölgede yýkýlan fabrikalarýn ülke ekonomisine dolaylý yoldan zararýnýn bu rakamýn kat kat fazlasý olacaðý tahmin edilmektedir. Bu durumda yapýlacak þey vakit kaybetmeden bu sanayilerin alternatifini üretmek, tehlike altýndaki tesisleri þehir dýþýna, deprem riski daha az olan yerlerde daha saðlýklý bir biçimde inþa etmek veya saðlamlaþtýrýcý önlemler almaktýr. Çözüm için, siyasal erkin kararlý bir tavýr takýnmasý, bilimsel veriler ýþýðýnda kamu, üniversite, meslek odalarý ve sivil toplum kuruluþlarý bir araya gelerek, VIII. Kalkýnma Planýndaki (20012005) hedeflere uygun ve deðiþik kuruluþlarca hazýrlanan raporlarda belirtilen kriterler de göz önüne alýnarak, bir yol haritasýnýn hazýrlanmasý ve acilen uygulamaya konulmasý gerekir. Unutulmamalýdýr ki dünyanýn hiçbir yerinde; yerleþme ve yapýlaþmalarýný tekniðe, bilime ve akla uygun yapamayan, yürütemeyen ülkeler deprem zararlarýný azaltamazlar. Bilindiði gibi geliþmiþ toplumlar uðrayacaklarý zararlarý en aza çekebilmek için yeni ve etkin organize önlemler geliþtirmiþlerdir. Bu doðrultuda afet yönetimi programlarýný ve modellerini uygulamaya koymuþlardýr. Örneðin uzay teknolojilerinin etkin ve doðru kullanýmý bu ülkelerde ön planda ve önemli bir yer teþkil etmektedir. Uzay teknolojileri ile birlikte afet öncesi planlama ve hazýrlýk çalýþmalarý, uyarý sisteminin kurulmasý, durum tespiti ve acil müdahale konularý ele alýnabilir. Çöken ve iþleyemez duruma gelen haberleþme altyapý sistemlerinin yerine uzay temelli mobil telefon sistemleri, internet ve uydu video konferans sistemleri devreye sokulabilir. Veya uzay temelli uzaktan algýlama sistemleri (radar, optik ve lazer algýlayýcýlar) sayesinde afetler öncesi ve sonrasý planlar hazýrlanabilir.
lik. Makinelerin olmadýðý yerde eller, týrnaklar yýkýntý altýndakileri yalnýz býrakmadý. Kendi yakýnlarýný kaybedenler acýlarýný unutup kazma küreklerle komþularýný kurtarmaya koþtular. Deprem yakýp yýkan çok güçlü bir felaket. Ama insanoðlu da çok güçlü. Artýk binalarýmýzý daha saðlam yapacaðýz; kentlerimizi, kasabalarýmýzý fay hattý yakýnýnda kurmayacaðýz. Mühendisler, belediyeler, bürokratlar, siyasiler konuya daha duyarlý yaklaþacak. Felaket alanýna hýzlý bir biçimde, güçlü makinelerle, göçük altýndakileinin yerlerini belirleyen aygýtlarla gideceðiz. Ayrýca kuþkumuz yok ki, bir gün depremlerin ne zaman meydana geleceðini bileceðiz ve etkilerini sýnýrlayabileceðiz. Artýk vurdumduymazlýk, ihmalkarlýk, eþgüdüm eksikliði, hantallýk olmayacak. Belki bilim adamlarýnýn söylediði gibi KAF (Kuzey Anadolu Fayý) vuracaðý yeni ve güçlü darbenin hazýrlýklarýna baþladý bile. Ancak biz de baþladýk. Emin olduðumuz birþey var ki insanýmýzýn bu konuda oluþan bilinci, sýnýr tanýmayan yardýmseverliði eski alýþkanlýklarýmýzýn geri gelmesine izin vermeyecek. Depremle yaþamasýný öðrenen bu insanlar gelecekte depremden daha üstün taraf olacak. Katkýlarýndan dolayý Sn. Prof. Dr. Ýlhan Tekeli'ye teþekkür ederiz…
KAYNAKLAR: 1) 2)
3) 4)
5)
Bilim ve Teknik Dergisi, TÜBÝTAK, ilgili sayýlar: 342, 348, 382, 383. Ýnternet Haber Kaynaklarý: www.angelfire.com/de2/zelzele , www.ntvmsnbc.com Ambraseys, N. N. ve Melville, C.P., 1982, A History of Persian Earthquakes Ambraseys, N. N. and Finkel, C.F., 1995, The Seismicity of Turkey and Adjacent Areas: A Historical Review Ýstanbul Büyükþehir Belediyesi Resmi Genel Að sitesi: http://www.ibb.gov.tr
17 Aðustos 1999'da meydana gelen deprem, tüm yýkýcýlýðýna raðmen ülkemiz adýna ilerisi için çok önemli bir ýþýk tutmuþtur: Toplumumuzun çaresizliklere, olanaksýzlýklara karþýn taþýdýðý canlýlýk, tek bir vücut olma, yardýmseverdüþün 63
TARÝHSEL SÜREÇ ÝÇÝNDE TÜRKÇENÝN YABANCI DÝLLER ETKÝSÝNDE KALIÞI
düþün konuk
Prof. Dr. Olcay ÖNERTOY*
Dilimize ilk giren yabancý sözcükler Arapça ve Farsçadan gelenlerdir. Bu sözcükler yalnýzca sözcük olarak kalmamýþ, bu iki dilin dilbilgisi kurallarý da dilimize girmiþtir. Böylece Osmanlýca denilen karma bir dil ortaya çýkmýþtýr.
*
ODTÜ, Türk Dil Bölümü.
düþün 64
Günümüzde en çok yakýndýðýmýz, dilimizin yabancý sözcüklerce kirletilmesi ve kullanýmýna gösterilen özensizliktir. Dilimizi bu durumdan kurtarmak, her dalda kullanýmýný yaygýnlaþtýrmak için çeþitli giriþimlerde bulunuluyor. Bu durum yalnýzca günümüz sorunu mudur, yoksa tarihsel süreç içinde dilimizle ilgili sorunlar yaþanmýþ mýdýr? Yazýmýzda bu soruyu yanýtlamaya çalýþacaðýz. Dilimize ilk giren yabancý sözcükler Arapça ve Farsçadan gelenlerdir. Bu sözcükler yalnýzca sözcük olarak kalmamýþ, bu iki dilin dilbilgisi kurallarý da dilimize girmiþtir. Böylece Osmanlýca denilen karma bir dil ortaya çýkmýþtýr. Ancak Osmanlýca resmi yazýþmalarda, yazýnda ve aydýn çevrede kullanýlan bir dil olarak geliþmesini sürdürmüþ, arada halk arasýnda kullanýlan konuþma diliyle büyük bir ayrýlýk ortaya çýkmýþtýr. Bu, Türkçenin yabancý dillerin etkisinde kalýþýnýn yarattýðý ilk önemli sorundur. Batýyla iliþkilerimizin geliþtiði Tanzimat döneminin aydýnlarý, uygarlýkça Batý'dan oldukça geri kaldýðýmýzýn ayýrdýna vararak bu duruma çözüm getirmek için, her þeyden önce toplumun kültür düzeyini yükseltmek gerektiðini düþünmüþlerdir. Bu açýðý kapatabilmek için geniþ bir kitleye seslenmek üzere yazýlan yazýlarýn elden geldiðince halkýn anlayabileceði bir dille yazýlmasý gerektiði düþünülen ilk çözümdür. Geniþ bir kitleye seslenebilecek ilk yayýn organý olarak gazeteyi uygun görme Tanzimat'tan önce II. Mahmut'la baþlar. II. Mahmut halka devlet iþleriyle ilgili bilgi vermek amacýyla bir gazete yayýmlanmasý buyruðunu vermiþ, Takvim-i Vekayi adý verilen ilk resmi gazetenin dilinin halkýn anlayabileceði bir dil olmasý gerekliliðini ortaya koymuþtur. Böylece dilde yalýnlaþma hareketi gazete dilinde baþlatýlmýþ olur. Daha sonra Agah Efendi'yle birlikte çýkardýklarý ilk özel gazete olan Tercüman-ý Ahval'in önsözünde Þinasi bu konuda þunlarý söyler: “Açýklamaya gerek yoktur ki, söz, isteði bildirmeye özgü, Tanrý'nýn bir armaðaný olduðu gibi, insan aklýnýn en güzel buluþu olan yazý da, sözü kalemle anlatmaktan ibarettir. Bu gerçeðe dayanarak, giderek genellikle halkýn kolayca anlayabileceði düzeyde bu gazeteyi yazmanýn gerekli olduðu þimdiden duyurulur.”1
Görüldüðü gibi, amaç geniþ bir kitleyi aydýnlatmaktýr. Gazete dilinden sonra, üç dilden oluþan Osmanlýcayla yazmanýn güçlüðü dile getirilir. Bir yapýtýn kalýcýlýðýný, içeriðiyle birlikte anlaþýlýr oluþunun saðladýðýný belirten Ziya Paþa, þairleri ve yazarlarý þöyle eleþtirir: “ ....bizim, önceki þairlerimiz þiir yazýþ biçimi ve söyleyiþte, kullandýklarý hayaller ve anlamlarda Arap ve Acem'i elden geldiðince öykünmeyi hüner saymýþlar; ve acaba bizim ait olduðumuz ulusun bir dili ve þiiri var mýdýr? Asla burasýný düþünmemiþlerdir.Düzyazýda da durum aynen böyle olmuþtur...” 2 Ziya Paþa'yla benzer görüþte olan Namýk Kemal de yazýn dilinin durumuna deðinerek, düzeltilmesi için bir takým öneriler getiriyor. Bunlardan biri Arapça ve Farsça kurallarýnýn bir yana býrakýlarak Osmanlýca kurallarýnýn olgunlaþtýrýlmasý, ikincisi Türkçeye özgü, elden geldiðince düzenli ve eksiksiz bir sözlük hazýrlanmasý gerektiði, üçüncüsü yazmayý kolaylaþtýrmak için, sözcüklerin yaygýnlaþmýþ kullanýmýný deðiþtirmemek, dördüncüsü elde bulunan yapýtlarýn doðal söyleyiþ özelliði taþýyanlardan seçilen yazýlarla düzenlenen bir seçki hazýrlayarak okullarda okutulmasý, dilimize özgü güzel ve anlaþýlýr yazma sanatýný öðreten bir kitap hazýrlanmasýdýr.3 Bu önerilerin yaný sýra Türkçenin ilk dilbilgisi kitabýnýn da Tanzimat döneminde yazýlmasý çok önemlidir. On iki ciltlik tarih kitabýyla ün kazanan Cevdet Paþa'nýn Fuat Paþa'yla birlikte hazýrladýklarý Kavaid-i Osmaniye (Osmanlýcanýn Kurallarý, 1850) Türkçenin ilk dilbilgisi kitabý sayýlýr. Kitapta, Osmanlýcayý oluþturan Arap, Fars ve Türk dillerinin kurallarý özetlenir. Bu yapýtýn sadeleþtirilmiþ biçimi 1873'te Kavaid-i Türkiye (Türkçenin Kurallarý) adýyla yeniden bastýrýlmýþtýr. Daha sonra birkaç kez basýlan her iki yapýt da okullarda ders kitabý olarak okutulmuþtur. Bütün bu eleþtiriler, öneriler, yazý ve yazýn dilinin anlaþýlýr bir nitelik kazanmasý gerektiði düþüncesinin yoðunluk kazanmaya baþladýðýný gösteriyor. Tanzimat döneminde dikkati çeken bir nokta, dilimizi kurtarmaya çalýþtýðýmýz Arapça, Farsça sözcüklerin arasýna Fransýzca sözcüklerin de girmeye baþlamasýdýr. Batý'yla iliþkilerimizin Fransa'yla baþlamasý, yapýlan çevirilerin Fransýz yazarlarýndan yapýlmasý, gençlerin öðrenim için Fransa'ya gönderilmesi, doðal olarak Fransýzca
sözcüklerin dilimize girmeye baþlamasýna yol açmýþtýr. Özellikle “Batýlýlaþma tutkusu”nda, o yýllardaki söyleyiþle “alafrangalýlaþma” sevdasýnda olanlar, Fransýzca kitap ve dergi okuyor görünme, konuþurken Fransýzca sözcükler kullanma özentisine kapýldýklarý gibi, kimi yazarlar da roman, öykü ve þiirlerinde bu sözcükleri kullanmaktan kaçýnmamýþlardýr. Ancak, Fransýzca kullanýmý daha çok bir “ züppeleþme “ olarak ele alýnarak eleþtirilmiþ, dilin yalýnlaþtýrýlmasý denilince Farsça-Arapça sözcükler üzerinde durulmuþtur. “Tanzimat döneminde dilde yalýnlaþma düþüncesi uygulanabilmiþ midir?” sorusuna tam anlamýyla olumlu bir yanýt veremiyoruz. “Yazýn ve sanat toplum içindir” düþüncesini taþýyan Þinasi, Namýk Kemal ve Ziya Paþa'nýn birkaç denemesiyle kalan yalýnlaþma çabalarý sürdürülememiþtir. Sürdürülemeyiþ nedenlerinden biri, yazýnda yalýn bir dille sanat yapýlamayacaðý kaygýsý, ikincisi de resmi yazýþmalarda özellikle Osmanlýca kullanýmýnýn baþlýca koþul olmasýdýr. Çünkü henüz Osmanlýlýk düþüncesinden kurtulunmamýþtýr. Bir yandan 1908'de II. Meþrutiyet'in ilanýna deðin ve meþrutiyetin ilk yýllarýnda da süren Osmanlýcýlýk ideolojisi, öte yandan yazýn dilinin sanatlý bir dil olmasý gerekliliði düþüncesinin gittikçe yoðunluk kazanmasý nedeniyle Osmanlýca kullanýmý sürmüþtür. Sanatlý bir dil kullanma anlayýþý “Milli Edebiyat” hareketinin baþladýðý 1911 yýlýna deðin sürer. 1911 yýlýnda Selanik'te yayýmlanmaya baþlanan Genç Kalemler dergisiyle ideolojik olarak benimsenen Milliyetçilik akýmý yazýnda da baþlamýþ olur. Ömer Seyfettin, Akil Koyuncu, Rasim Haþmet, Ali Canip gibi gençlerin çýkardýklarý bu dergide ilk olarak “Milli Edebiyat” deyimi ortaya konulur. Ulusal bir yazýn oluþturabilmek için önce ulusal bir dil gereklidir. Genç Kalemler dergisinin birinci sayýsýndan baþlayarak baþmakale olarak yayýmlanan “Yeni Lisan” baþlýklý yazýlarda Türkçenin konuþma dili olduðu gibi, bilim ve sanat dili olarak da kullanýlabileceði görüþü savunulur. Yeni dilin oluþturulmasý için neler yapmak gerektiði üzerinde durulur. Ömer Seyfettin, Türkçenin bilim ve sanat dili olabileceðini þu sözlerle savunuyor: “Yeni lisan için ikinci bir rivayet var; deniliyor ki: “Bu lisan bir ilim lisaný olabilir; fakat bir sanat lisaný asla!” Bu bir hata, büyük bir hata, düþün 65
kocaman bir saçmadýr. Her þeyden evvel dünyada hiçbir kavim gösterilemez ki iki lisana sahip olsun, ilmi kitaplarýný birincisiyle, edebi kitaplarýný ikincisiyle yazsýn...”4 Ziya Gökalp de konuþma diliyle bilim dili arasýndaki ayrýlýktan söz ederken, bir dile yabancý dillerden sözcük almanýn sakýncalarý üzerinde duruyor. “Bir dil canlý kelimelerden, canlý kurallardan, yüce ahenklerden oluþur. Baþka dillerden alýnan kelimeler, kurallar, ahenkler ölüdür. Yeni Türkçe Selçukçadan, Çaðataycadan sözcükler, kurallar, ahenkler alamadýðý gibi, Arapçadan, Acemceden, Türkmenceden ve Avrupa dillerinden de bu öðeleri alamaz; çünkü bu alýntý öðeler, ölü organlar gibidir. Yeni Türkçe bu dillerden yalnýz gerek duyduðu kelimeleri alýr ve bunlarý kendi kurallarýna, kendi ahengine, kendi güzelliðine, kendi söyleyiþine uydurur.”5 Arapça, Farsça sözcüklerle birlikte bu dillerin kurallarýnýn da dilimize girmesinin yapay bir dil oluþturmasýna karþý, Türkçeyi yeniden eski arýlýk, kolaylýk ve doðallýðýna kavuþturabilmek için yapýlmasý gerekenlere baktýðýmýzda Tanzimat dönemindeki önerilerle bir benzerlik görülüyor. Bu önerileri þöyle sýralayabiliriz. 1) Arapça, Farsçayla ilgili dilbilgisi kurallarýnýn kullanýlmamasý ve bu kurallarla yapýlan tamlamalarýn - kimi kullanýlmasý gerekenler dýþýnda - kaldýrýlmasý. 2) Arapça sözcüklerin, dilbilgisi bakýmýndan, asýllarýna göre deðil, Türkçedeki kullanýlýþlarýna göre deðerlendirilmesi. 3) Arapça ve Farsça sözcüklerin Türkçede söylendikleri gibi yazýlmasý. 4) Bütün Arapça ve Farsça sözcüklerin atýlmasýna gerek olmadýðýndan, bilimsel terim olarak kullanýlmalarýnýn sürdürülmesi. 5) Baþka Türk lehçelerinden sözcük alýnmamasý. 6) Konuþmada Ýstanbul söyleyiþinin esas alýnmasý. Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp'in yazdýklarý ve gençlere seslenen yazýlar etkisini göstermeye baþladý. Ömer Seyfettin'in öyküleri, Ziya Gökalp'in þiirleri yeni dil anlayýþýna en uygun örnekler olarak dergide yayýmlandý. 1912 Eylülü'nde dergi kapandýktan sonra, yazarlarýnýn düþün 66
büyük bir bölüðü Ýstanbul'a gelerek yazýlarýný Türk Yurdu'nda ve benzeri dergilerde yayýmlamayý sürdürdüler. Önce bu harekete karþý çýkanlarýn ve gençlerin de katýlmasýyla Cumhuriyet ilan edilirken konuþma dili, yazýn ve yazý dilinde yerini almýþ, böylece bu amaca ulaþmak için Tanzimat döneminde baþlatýlan çabalar sonuçlanmýþ oluyordu. Dilde Türkçeleþmede büyük ölçüde baþarýya ulaþýlmakla birlikte, henüz eski harf abece kullanýlýyordu. Türkçe’nin kullanýmýnýn geliþmesi için abeceyi yenileþtirmek gerektiðini düþünen Atatürk, bu düþüncesini önce 9/10 Aðustos 1928'de Sarayburnu Parký'nda þu sözlerle halka duyurmuþtur. “Bizim ahenkten zengin lisanýmýz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.” Böyle bir devrimin sonuca ulaþabilmesi için beþ yýlla on beþ yýl arasýnda bir sürenin gerekli olduðunu ileri süren uzmanlara da üç ay süre tanýyan Atatürk 1 Kasým 1928'de yazý devrimini kesinleþtirmiþtir. Yeni Türk abecesi hazýrlanýrken kimi Arapça sözcüklerin doðru yazýlýp okunmasý için abeceye harf eklenmesini öneren uzmanlara þu kesin yanýtý vermiþtir: “Lisanýmýza karýþmýþ fakat atýlmasý zaman meselesi olan yabancý kelimelerin hatýrý için Türk alfabesine harf ilavesini asla münasip görmem.” Yazý devriminden dört yýl sonra 12 Temmuz 1932'de kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti'yle dil çalýþmalarý yapýlmaya baþlanýrken, Atatürk 1 Kasým 1932'de Büyük Millet Meclisi'ni açýþ söylevinde, büyük devlet örgütlerini bu çalýþmalara katýlmaya çaðýrmýþtýr: “Türk dilinin kendi benliðine, aslýndaki güzellik ve zenginliðine kavuþmasý için bütün devlet teþkilatýmýzýn, dikkatli, alakalý olmasýný isteriz.” Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin adý 1934'te toplanan II. Dil Kurultayý'nda da Türk Dil Kurumu olmuþtur. Yaþamýnýn son altý yýlýný Türkçe'nin özleþmesine adayan Atatürk, ölümünden bir yýl önce kendi el yazýsýyla yazdýðý geometri kitabýnda açý, üçgen, doðru, kesit, teðet ... gibi birçok yeni terim kazandýrmýþtýr. 1 Kasým 1938'de mecliste okunan konuþmasýnda da Dil Kurumu'nda baþlatýlan deðiþik bilim dallarýyla ilgili terim sözlükleri çalýþmalarýndan duyduðu mutluluðu þu sözlerle dile getirmiþtir: “Türk Dil Kurumu en güzel ve verimli bir iþ olarak, her türlü bilimlerle ilgili Türkçe terimleri bulmuþ, böylece dilimiz, yabancý dillerin etkisinden kurtulma yolunda büyük adýmýný atmýþtýr. Bu yýl okullarýmýzda öðretimin Türkçe terimlerle
yazýlmýþ kitaplarla baþlamýþ olmasý kültür yaþamýmýz için önemli bir olaydýr.” Türk Dil Kurumu Atatürk'ün bu sözünde vurguladýðý dil-kültür iliþkisinin önemi bilinciyle, terim sözlükleriyle birlikte, geniþletilerek baskýsý sürekli yenilenen, Türkçe sözlük, yazým kýlavuzu, bilim adamlarýnýn makalelerini yayýmladýðý belletenler, aylýk Türk Dili Dergisi ve derginin deðiþik yazýn türleriyle ilgili özel sayýlarý, derleme ve tarama sözlükleri, bilimsel kitaplar yayýnlayýp, kurultaylar düzenleyerek Türkçeyi doðru ve güzel kullanmaya özendirici ödüller vererek çalýþmalarýný sürdürdü. Dildeki bu özleþtirme çalýþmalarýna karþý çýkýþlar olmadý mý, oldu. Atatürk'ün ölümünden sonra kendilerini göstermeye baþlayan devrim karþýtlarý, çok partili düzene geçince açýkça ortaya çýktýlar. Atatürk ilke ve devrimlerine ilk saldýrýlar 14 Mayýs 1950'de yapýlan seçimleri Demokrat Parti'nin kazanmasýyla baþladý. Ýlk yapýlan da ezanýn yeniden Arapça okunmaya baþlamasý oldu. Onun yaný sýra 1945 yýlýnda Türkçeleþtirilen Anayasa yeniden eski dile çevrildi. Ayrýca Dil Kurumu'nun dilimizi bilimsel bir yöntemle Türkçeleþtirme çalýþmalarýný baltalamak için, sözcük uydurarak kurumun türetmesi gibi göstererek alay edenler oldu. Bir ölçüde 12 Eylül döneminde kurumun kapatýlmasýnýn öncü çalýþmalarý olan bu saldýrýlara karþý Dil Kurumu yýlmadan uðraþ verdi. Basýnda, Falih Rýfký, Asým Us, Agah Sýrrý Levent, Dr. Zeki Zeren imzalý yazýlarla Kurum'un çalýþmalarý desteklenmiþ, Türkçe gerek konuþma gerekse yazý diline büyük ölçüde yerleþmiþtir. Dil Kurumu'nun bu baþarýsýnda kuþkusuz Atatürk'ün ilkelerine baðlý özerk bir kurum oluþunun payý büyüktür. Atatürk'ün Türk dilini varsýllaþtýrmak, aslýndaki güzelliðine kavuþturmak için devlet kuruluþlarýna verdiði görev, 1980'de Türk Dil Kurumu'nun devlet dairesine dönüþtürülmesiyle tersine döndü. Dile siyaset karýþtýrýldý. Böylece dilimizin kullanýmýnda yeniden sorunlarla karþýlaþmaya baþladýk. Önce kullanýmý yerleþmiþ Türkçe sözcükleri dilimizden atma çabasýna giriþildi. Ne yazýk ki bilim adamlarýmýzýn bir bölüðü de günümüze deðin sürdürülen Türkçenin bilim dili olarak yetersiz kaldýðý, yanlýþ görüþüne katýldýlar. Kendi alanlarýnda yazdýklarý yazýlarýnda ve yapýtlarýnda
Türkçelerini býrakýp yabancý dilde terimler kullanmayý yeðliyorlar. Günümüzde Türkçenin geri plana itilmesinde yabancý dille öðretim yapan okul ve üniversitelerin sayýsýnýn artmasýnýn etkisini de yadsýyamayýz. Günümüzde Türkçeyi iyi öðrenmek yerine iyi bir Ýngilizce öðrenme kaygýsý ön plana geçti. Ne yazýk ki, ikisini de gereði gibi öðrenemeyen genç kuþaðýn, ne Ýngilizce ne Türkçe, kendilerine özgü bir dil kullanmaya baþladýklarý dikkati çekecek boyutlara ulaþtý. Bu, yabancý dil öðrenmeye karþý bir tutum olarak anlaþýlmamalýdýr. Batý'yla iliþkilerimiz açýsýndan yabancý dil bilmek günün koþullarýnda gerekli ve önemlidir. Sorun yabancý dil öðrenelim derken kendi dilimizi küçümsemek, iþe yaramaz bir dil olarak görmektir. Yine bir özenti olarak, gittikçe yaygýnlaþan, iþ yerlerine, ticaret evlerine, otel, motel, dinlence köylerine, televizyon kanallarýna yabancý adlar verme yarýþýna ne demeli? Yabancý dil derken, yalnýzca, Tanzimat döneminde dilimize yerleþmeye çalýþan Fransýzca’yý kat kat aþarak kullanýmý gittikçe yaygýnlaþan Ýngilizce'yi amaçlamýyorum. Bir yandan da yine giysi satan dükkanlara, arada gözümüze çarpan kimi deðiþik yerlere ad olarak verilen Arapça sözcüklerin de yaygýnlaþmaya baþlamasý, abecemize, Arapça, Farsçadan dilimize girmiþ sözcüklerin doðru okunmasý için harfler eklenmesi önerileri de ayný ölçüde kaygý vericidir. Bu durumuyla dilimiz Tanzimat dönemindeki gibi karma bir dil olma yolundadýr. Dil bir toplumu ulus yapan en önemli öðe, kültürünün geliþmesinde ve yayýlmasýnda en önemli araçtýr. Dilimize sahip çýkmamak kültür deðerlerimizi yitirmemize de neden olur. Geniþ bir kesimde yeniden güçlü olarak “dil, öz ve biçimde ulusallaþma” bilinci uyanýp Türkçenin her alanda kullanýlabilecek varsýl bir dil olduðu kesinlikle benimsenip uygulamaya geçilmedikçe, içinde bulunduðumuz kaygý verici durum daha tehlikeli boyutlara ulaþacaktýr.
DÝPNOTLAR 1) Tercüman-ý Ahval, S.9 Teþrin-i Evvel 1277, 22 Ekim 1860 2) Þiir ve Ýnþa Makalesi, Hürriyet Gazetesi 1868 S.11 3) Lisan-ý Osmani'nin Edebiyatý Hakkýnda Bazý Mülahazatý Þamildir. Makalat-ý Siyasiyye ve Edebiye 1911 s. 102-118 4) Yeni Lisan, Genç Kalemler, C.II, S. 3. 5) Yeni Lisanýn Güzelliði, Genç Kalemler, C.II, S.5.
düþün 67
TÜRKÇE’DE ÖZLEÞTÝRME
düþün kürsü
ODTÜ ADT
Bir dilin, diðer dillerle sözcük alýþveriþi yapmasý doðaldýr. Yalnýz, toplumlarýn etkileþimleri sonucunda bu alýþveriþ kendiliðinden gerçekleþir. Bugün yeryüzünde kullanýlan dillere baktýðýmýzda, söz varlýklarýnda yabancý kökenli sözcükler görmekteyiz. Bu alýþveriþ, bir dilin iþlerliðini aksatacak ve yapýsýný bozacak düzeye gelirse o dil kirlenme sorunuyla karþý karþýya gelmiþtir.
Bu sonunculardan yalnýzca idrak ve müdrik ayný köktendirler, ancak Türkçe'nin kök ve ek iliþkisine yabancý bir iliþkiye iyeler. Dolayýsýyla yabancý kökenli sözcükleri benimsemek Türkçe'nin özgün aðýna balta vurmak olacaðý gibi, bireyin de düþünce aðýna dokunacaktýr. Bu yolla düþünce dizgesi bozulan bireyin düþünme yeteneði kýsýrlaþýr ve yaratýcýlýðý körelir.
Türkçe de dil devrimi öncesinde uzun bir dönem bu sorunu yaþamýþtýr. 1930'larda Atatürk' ün önderliðinde gerçekleþen dil devrimi ile aþtýðýmýz bu sorun bugün yeniden karþýmýza çýkmaktadýr. Sokaklarýmýz yabancý adlý iþyerleriyle dolmakta, kurduðumuz tümceler Türkçe olmayan sözcüklerden oluþmakta, dilimiz hýzla kirlenmektedir. Dilimizdeki kirlenmeyi önleyemezsek Türkçe konuþan her birey ve dolayýsýyla toplumumuzu önemli sorunlar beklemektedir.
Bu, bireylerden baþlayarak topluma yayýldýðýnda dil kirlenmesinin toplumsal geliþmeye olan dokuncalý etkileriyle karþýlaþýrýz. Dil, bir bütün içinde evrilir. Tek tek bireylerin dile katkýlarý bütünde erir ve ortaya bir dizge çýkar. Katký olumsuz ve özünü yadsýmaya yönelikse, dizge de bundan payýný alýr. Bu gerçek, bizi erekli bir çalýþmaya zorlar; buna eþit olarak ereksiz, geliþigüzel, salt özentiye dayalý bir dil yetisi (yeteneksizliði) de bu çalýþmamýza karþýt duruma gelir. Örneðin, batý dillerinden dilimize girmiþ komünikasyon, mesaj, konsept, lokal, determine, imaj, empresyonizm ve bunun gibi sözcüklerin nasýl da bugün ereksiz, felsefesiz, uydurma kullanýldýklarýný gözlemleyebiriz. Kolaycý, araþtýrmadan uzak, yöntemsiz bütün yaklaþýmlar usdýþýlýða, baþýboþluða, ilkesizliðe iþ görmek zorundadýr. Kolaycýlýk, sonunda yalnýzca bireyi deðil toplumu bozmaktadýr. Bu usdýþýlýkla en güzel savaþým örneðini, Rönesans sonrasý Avrupa'da görürüz. Aydýnlanma Çaðý'ný yaþayan Avrupa devletleri, ulusal dillerini yabancý sözcüklerden arýndýrarak toplumsal bilinçlenme ve geliþmeyi saðlamýþlardýr. Þunu anýmsatmakta yarar var, bu devletlerden Fransa kendi dili ile ilgili yasalarýný düzenlemekte Atatürk'ün Dil Devrimi'ni örnek almýþtýr.
Öncelikle, dilin bozulmasýnýn bireye etkilerinden söz edelim. Her dil kendi içerisinde, kendine özgü düþünce yapýlarý ve baþka dillerde birebir karþýlýðý olmayan sözcükler barýndýrýr. Bunlar, o dili anadili olarak kullanan bireylerde özgün bir düþünce dizgesi oluþturur. Birey anadiliyle yaþamý kavrar anadili Türkçe olan bir kiþiye Türkçe kök ve eklerden oluþmuþ sözcükler anlamlý çaðrýþýmlar yapar. “ilet-'' (iletmek) sözcüðünü bilen ve Türkçe konuþan biri, “iletiþim”, “ileti”, “iletken”… vb. sözcüklerin kendisine ne anlatmaya çalýþtýðýný kavrar. Türkçe kendi kaynaklarýný bu biçimde kullanarak türettiði çaðrýþýmsal ve bütünsel bir sözcük aðýna iyedir. Dilimize giren yabancý sözcükler bu sözcük aðýný yýrtar. Bu da çaðrýþýmý yok ederek bireyin düþünce yapýsýný bozar. Örneðin, Türkçemizdeki anlak, anlýk, anlam, anlatmak, ansal, anlaþýlýr, anýmsamak sözcüklerinin Arapça ve Farsça'dan dilimize sokulmuþ karþýlýklarý sýrasýyla zeka, müdrike (idrak melekesi), mana/fehva, izah etmek, zihinsel/akli, idrak edebilir, hatýrlamak sözcükleridir. düþün 68
Bugün bizi bilimde, felsefede, sanatta kendi öz kaynaklarýmýzdan türetilmiþ terimlerle onurlandýran bu devrimi, Atatürk'ün baþlatmýþ olduðu dilde özleþtirme devrimini koruyarak ve sürdürerek dilimizdeki kirlenmeye DUR diyelim!
BÝLGÝ ÜNÝVERSÝTESÝ ATATÜRKÇÜ DÜÞÜNCE KULÜBÜ Ýstanbul Bilgi Üniversitesi Atatürkçü Düþünce Kulübü 10 Kasým 2002 tarihinde kuruldu. Ýstanbul'un sosyal yapýsý ve Bilgi Üniversitesi'nin öðrenci profili dikkate alýndýðýnda olanaklarý dahilinde önemli çalýþmalara imza atan kulüp, 2003 yýlýnda Bilgi Üniversitesi'nin en aktif kulübü ilan edildi. Kuruluþ aþamasýnda ODTÜ ADT'nin tüzüðünü ve çalýþmalarýný model alan BÝLGÝ ADK, hiçbir örgüt, parti ya da dernekle herhangi bir baðý olmayan ve tamamen Kemalist ilkeler doðrultusunda hareket eden baðýmsýz bir öðrenci topluluðudur. 2003 yýlýnda baþlanan ve gelenekselleþtirilmek istenen Kemalizm Okulu, kulübün en temel organizasyonudur. Akademik takvime paralel olarak düzenlenen ve iki dönemden oluþan Kemalizm Okulu'nun 1. Dönemi'nde, Prof. Toktamýþ Ateþ (Atatürk'ü Doðru Algýlamak), Dr. Hilal Akgül (Kemalist Ekonomi Politikasý), Doç. Nevin Yurdsever (Kurtuluþ Savaþý'nda Dýþ Politika) ve Arda Odabaþý (Kemalizm'in 21. Yüzyýl Yorumlarý) ders verdiler. Ýkinci dönemin programý ise þu þekilde belirlendi: Onur Öymen, Bitmeyen Tartýþma: Kýbrýs (3 Mayýs 2004); Prof. Deniz Ülke Arýboðan, Büyük Ortadoðu Projesi (10 Mayýs 2004); Dr. Cenk Yaltýrak, Doða Bilimleri Baðlamýnda Ýdeoloji Kavramý ve Kemalizm (17 Mayýs 2004) ve Dr. Barýþ Doster, Güncel Politikalara Atatürkçü Bakýþ (24 Mayýs 2004). Bunun yaný sýra gündemi izleyen afiþler ve bildirilerle üniversitede toplumsal duyarlýlýðýn geliþimine katkýda bulunmayý amaçlayan topluluk; Pazartesi Toplantýlarý'yla da üyelerinin düþünsel geliþimini hýzlandýrmaya çalýþýyor. Öte yandan Türk Devrimi'nin kilit þehirlerine düzenlenen ücretsiz gezilerle, belirli aralýklarla düzenlenen panellerle, çevre ilköðretim okullarýna yönelik sosyal yardým projeleriyle ve özellikle üniversite gençliðini ilgilendiren konular üzerine kurulan araþtýrma gruplarýyla, sosyal yaþama olanaklarý dahilinde renk katýyor. Þu anda proje aþamasýnda olan, akademik bazda bir “Kemalist Düþünce Dergisi” çýkarmak ve çevre ilköðretim
düþün konuk
okullarýna yönelik “Aydýnlanma Seminerleri” düzenlemek, kulübün öncelikli hedefleri arasýndadýr. Herkese açýk olan etkinlikler çoðunlukla Ýstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleþkesi'nde düzenleniyor ve program öncesinde ücretsiz ulaþým imkaný saðlanýyor. BÝLGÝ ADK, etkinliklerinde gereksinim duyduðu ekonomik desteðin tamamýný Ýstanbul Bilgi Üniversitesi Yönetim Kurulu'ndan ve Öðrenci Birliði'nden alýyor. Bunun yaný sýra Doç. Nevin Yurdsever Ateþ'in müdürlüðünü yaptýðý, kadro ve birikim açýsýndan Türkiye'nin önde gelen Devrim Tarihi merkezleri arasýnda yer alan Bilgi Üniversitesi Türk Devrim Tarihi Araþtýrma Merkezi kulübün tüm etkinliklerine sýnýrsýz destek veriyor. Ýstanbul Bilgi Üniversitesi Atatürkçü Düþünce Kulübü, “Bilgi Kuvvettir” sloganýyla ülkenin içinde bulunduðu bu zor koþullarda, olanaklarý dahilinde siyasal ve sosyal yaþama katkýda bulunmaya devam etmeyi amaçlýyor. Ýstanbul Bilgi Üniversitesi Atatürkçü Düþünce Kulübü Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleþkesi Öðrenci Hizmetleri Koordinatörlüðü Kurtuluþ Deresi Cad. No: 47 Beyoðlu Ýstanbul Tel: 0212. 3115000 0505. 6268024 Belgeç: 0212. 2162315
düþün 69
ULUSLARARASI KIBRIS ÜNÝVERSÝTESÝ ATATÜRKÇÜ DÜÞÜNCE KULÜBÜ
düþün konuk cilerin bir araya gelerek etkinlikler yapmalarý için gerekli olanaklarý yaratmaktayýz.
ETKÝNLÝKLERÝMÝZ 9 Kasým 2000 tarihinde kurulan kulübümüz temel iki alanda faaliyetlerini yürütmektedir. Bunlardan ilki; yýl içerisinde düzenlenen geleneksel faaliyetler: • 22 Nisan SOS Çocuk Köyündeki yetim çocuklarýn arasýnda düzenlenen “Atatürk” konulu resim yarýþmasý.
Kurulan bir cumhuriyeti iç ve dýþ düþmanlardan korumak, onu kurmak kadar zordur. Mustafa Kemal ATATÜRK bu gerçeðin bilincinde olduðu için Cumhuriyet'i gençlere emanet etmiþtir. ADK bu bilinçle Türkiye'yi daha da ilerilere götürmek isteyen Baðýmsýz, Laik ve Demokratik bir Türkiye'den yana olan ve Kemalistliðini, Atatürk'e olan saygý ve sevgisini, ilericiliðini etkin çalýþmalarla hayata geçirmek isteyen üniversiteli gençlerin kulübüdür. Uluslararasý Kýbrýs Üniversitesi Atatürkçü Düþünce Kulübü 9 Kasým 2000 tarihinde aþaðýdaki amaç doðrultusunda kurulmuþtur. Amacýmýz; “ATATÜRK TÜRKÝYESÝ”nde Atatürk'ün görüþleri doðrultusunda demokratik bir yaþam, laik bir devlet düzeni, ekonomik ve siyasi açýdan tam baðýmsýz bir Türkiye için çalýþmaktýr. Bu düþüncelerle hem Uluslar arasý Kýbrýs Üniversitesi'nde Atatürkçülüðün, baðýmsýzlýðýn, laikliðin ve demokrasinin sesi olmaya çalýþmakta hem de bizimle ayný düþünceleri paylaþan öðren-
düþün 70
• “23 Nisan'da 23 Çocuk” Þenliði. 23 SOS çocuklarýyla okulumuzda þenlik yapýlmasý. •
19 Mayýs “Atatürk Kupasý Spor Turnuvalarý”
Ýkincisi ise; yýl içerisinde düzenlenen söyleþiler, geziler, sohbetler, ziyaretler, afiþ çalýþmalarý, film gösterileri, þiir dinletileri gibi faaliyetlerdir. Son olarak kulübümüze göre bayrak, sýnýr ve marþ kadar ulusal bir deðer olan Türkçe'mizi koruma amacýyla “Türkçe'de kirlenmeye HAYIR!” isimli bir kampanya baþlattýk. Bu amaçla söyleþiler düzenleyeceðiz. Ayný zamanda “Yükseliþ” isminde iki haftada bir çýkan bir bültenimiz bulunmakta. Okul öðrencilerinin tamamýna ulaþan bu bültenle kulüp hakkýnda bilgi veriyor ve yapýlacak olan etkinlikler konusunda öðrencilerimizi haberdar ediyoruz. Uluslararasý Kýbrýs Üniversitesi Atatürkçü Düþünce Kulübü Uluslararasý Kýbrýs Üniversitesi Lefkoþa, KKTC Tel : 0392. 671 11 11 0535. 468 65 42 Belgeç : 0392. 671 11 22
düþün þiir BÝR UMUT VAR DÜNYADA Bir yel geldi batýdan Soðuk ve acýmasýz Ne Toroslar Ne Ege daðlarý Durduramadan Kaldý Türk halký Yapayalnýz Geldi düþman Ankara'ya kadar Halkýn sabrý Bir yere kadar Tarihi silmek ister Buna Türk ile baþlar Biliyor çünkü tarih 'Türk ile baþlar' Bu zafer onlar için Yerel bir yýkým Asýl zafer için Koskoca bir adým Ey! Parasýz büyük milletler Bu duvarý kýrýp da çýkýn Bir umut var dünyada Türk ile baþlayan Sömürenin kollarý Gittikçe kýsalan Bir umut var dünyada Gitti derken geri gelen Bir umut var dünyada Her þeye anlam katan Halil DUZCU
ATATÜRKÇÜ DÜÞÜNCE DERNEÐÝ G.M.K. Bulvarý No: 102/7-8 Maltepe - ANKARA Tel: 0312. 232 43 44 www.add.org.tr düþün 71
KÜÇÜK ANILARDA BÜYÜK SIRLAR “Bir Kahraman Doðuyor (1881-1915)”
UÐUR OLSUN! Bir devrimcinin öyküsü
*Nurten ARSLAN
*Sevgi ÖZEL
Bugüne kadar Atatürk üzerine çok kitap yazýldý. Ancak Küçük Anýlarda Büyük Sýrlar kitabý, liderin hayatýný ayrýntýlarý ile aktarýrken O’nu romanlaþtýrmýþ ve böylece Atatürk üzerine yazýlmýþ farklý türde bir kitabý okuyucusuna sunmuþtur. Bir seri olarak düþünülen bu kitabýn bu ilk cildi 1881-1915 yýllarýný kapsamaktadýr.
Sevgi Özel, Uður Mumcu'yu ve onun “dava”sýný daha yakýndan tanýmainceleme olanaðý bulduðu dönemde, titiz, ayrýntýlý ve ilk kez incelenen belgelere dayanarak yaptýðý araþtýrmadan sonra bu yiðit devrimcinin yaþamöyküsünü kaleme aldý.
DEVRÝM TARÝHÝ VE TOPLUMBÝLÝM AÇISINDAN ATATÜRK
TÜRK DEVRÝM TARÝHÝ
*Emre KONGAR Türk Devrimi ve Atatürk’ün anlaþýlmasý açýsýndan önemli bir yere sahip olan kitapta Emre Kongar’ýn bilimsel ve objektif yaklaþýmý her an hissediliyor. Devrim kavramý ve devrimlerin nesnel koþullarýnýn iþlendiði ilk bölümün ardýndan devrimlerin öznel koþullarý olan liderlik, örgüt ve ideoloji, Atatürk örneði ele alýnarak çözümlenmiþ. Son bölümde ise Türk Devrimi’nin özellikleri incelenerek bir devrim modeli oluþturulmaya çalýþýlan eser, bir baþucu kitabý özelliði kazanmýþ.
düþün 72
“UÐUR OLSUN!” haksýzlýklar karþýsýnda suskun kalmadýðý için öldürülen aydýnlarýn ve demokrasi için ödenen aðýr bedelin unutulmasýna izin vermeyecek bir yapýt.
Ýmparatorluðun Çöküþünden Ulusal Direniþe *Þerafettin TURAN Çaðdaþlaþmayý amaç edinen "yeni Türkiye"nin tarihini duygusallýktan uzak nesnel bir bakýþ açýsýyla yansýtan eser, göz ardý edilen pek çok bilgi ve belgeden yararlanýlarak oluþturulmuþ bir baþyapýt özelliðindedir. "Yeni Türkiye" oluþumunun öncesi ve sonrasýyla toplam dört ciltlik bir dizide anlatýldýðý çalýþmanýn bu ilk cildinde Osmanlý Ýmparatorluðu'nun parçalanýþýný ve Mondros silah býrakýþmasýndan sonra düzenlenen kongreleri içeren dönem ele alýnmaktadýr.