Skip to main content

1997 03 aralik

Page 28

Aralık 1997 Sayı: 3

Mızrak Olup Saplandık Zulmün Gö süne Vefa Saygın Ö ütle

3

De ki brahim Halil Ayçan

6

'Okmeydanı" Devrimcile en Halk Kültürü -1- Selçuk Demirci

7

Bir Dosya, Bir Tarih: Eme in Kavgası ve Müzik Grup Yorum

15

Türkülerimiz Ruhi Su

21

Anadolu'da nsan Semih Erkmen

23

Çanlar Kimin çin Çalıyor? Yi it Tuncay

24

Yılmaz Güney "O Güzel Gülen Adam" Sadık Çelik

27

Ya adı ımız Film: "Hayat" brahim Karaca

35

Denizin ve Sisli Da ların nsanları: "Lazlar" Zerrin Kayalı

36

"Bizim dil'den Yansımalar Kayhan Demir

40

Nota "U urlama" Grup yorum

42

Bir Film: "Masumiyet" brahim Köro lu

44

Festivallerden Veli Gökta

45

Haber/Yorum Tavır

46 ön kapak: fosem arka kapak: j. gallkus

ön iç kapak: sovyet katalo u ar ivinden

Aylık Sanat Dergisi dil Kültür Sanat Bilimsel Ara tırma Yay. Org. Film. Tic. San. Ltd. ti. tarafından yayınlanmaktadır. Sahibi Aynur Cihan

Yazıi lerl Müdürü Yasin Ali Türkeri

Okmeydanı Okmeydanı Halk Kültür Merkezi Piyalepa a C. No: 148 Abone Ko ullan (6 aykk) 900.000.-TL (1 yıllık) 1.800.000.-TL

Yazı ma Adresi dil Kültür Merkezi Dereboyu C. No: 110/55 Ortaköy/lstanbul Tel/Fax:(212) 261 32 19,

Taksim Ay e Nil Halk Kütüphanesi stiklal Cd. Korsan Çıkmazı Saadet Ap.4/2 Beyo lu

zmir Ege Kültür Sanat Merkezi1. Beyler No: 22 Kat: 4/403 Kemeraltı

Hesap No: (11): 1116-344793 Aynur Cihan I bankası Ortaköy-lstanbul (DM); 1116-281093 Aynur Cihan I bankası Ortaköy-lstanbul

Adana InönüC. Aydın I hanı No:505

Ofset Hazırlık Tavır Yayınları

Almanya Hagedorn str. 15 47169 Duisburg Tel: (00 49 203) 4011 26

Baskı Günay Ofset


TAVIR'dan

SOKAKLARA DÖKTÜ ÜMÜZ SES M Z , SLOGANLARIMIZI TOPARLAYIP dü üyoruz yola. Çekilen acıların kahrı, çilesi omuzlarımızda; yorgunlu u, yüzümüzdeki her çizgide... Acıyı umuda, hüznü öfkeye dev irip dü üyoruz yola. Katledilenlerimizin, kaybedilenlerimizin hesabını sormaya dü üyoruz yola... Gencimiz, ya lımız, kadınımız, çolu umuz-çocu umuz; kol kola girip dü üyoruz Ankara yollarına. Bir mızrak gibi keskin öfkemiz, bir mızrak gibi hızlı ve kararlıyız, bir mızrak gibi saplanaca ız zulmün kalbine. Ankara kapılarına dayandık sesimizle, gücümüzle; halkımızın özgücü Halk Meclislerimiz ile dikildik kar ılarına. Korku da ları gibi dikildiler kar ımıza. Üfledik, yıkıldılar; ka ıttan birer kaleymi me er hepsi. Susurluk Devleti'nin kalbine yapılan vakur, a ır, kararlı ve onurlu bir yürüyü ü zaferle noktaladık. Susurluk Devleti' ni unutmak, affetmek olmaz; affetmedik ve hesap sorduk. Alınlarına kurban kanı sürülenlerin yakasına yapı mak için sokaklar, alanlar dar gelecek bize... Dergimizin üçüncü sayısında, devrimcile en halk kültürüne örnek bir semti, Okmeydanı'nı inceliyoruz. Yıllardır onlarca ehidin teriyle, canıyla, kanıyla emek verdi i bir yer olan Okmeydanı, devletin tehlikeli saydı ı bölgelerden... Devrimcilere asla sırt çevirmeyen, bedel ödeyen, ödeten bir semt Okmeydanı... Yazı dizimizin bu bölümünde, semtin kurulu u ve devrimcilerle kayna masını inceledik. Halk Meclisleri, bir mızrak gibi dü tü Susurluk Devleti' nin kalbine. Grup Yorum elemanı Vefa Saygın Ö ütle, katıldı ı bu yürüyü teki izlenimlerini yazdı dergimize. Yılmaz Güney ve Ruhi Su... Devrimci sanatımızın iki yapı ta ı... Eylül ayındaki ölüm yıldönümleri nedeniyle, gecikmi de olsa, sayfalarımızı açtık onlara. Ar iv kö esinde, Ruhi Su, halk türküleri ile ilgili dü üncelerim kendi kaleminden aktarıyor bizlere. Bir önemli notumuz da, dergimizle bulu makta zorluk çekenlere... Dergimiz bundan böyle, Bir-Yay tarafından bayilere da ıtılacaktır. Bundan böyle, dergimize rahatlıkla ula abileceksiniz. Yeni sayımızda bulu mak üzere, ho çakalın.

Dostlukla...

2


ZLEN M vefa saygın ö ütle

MIZRAK OLUP SAPLANDIK ZULMÜN GÖ SÜNE

B

ugün bayramdır bize, bayram... Çetelerin kalbine, Ankara'ya bir mızrak gibi dü mü üz. Titretmi iz koltuklarını asalakların. Bir korku salmı ız ki yüreklerine, iflah olmazlar artık. Bugün bayramdır bize, bayram... Katledilen, kaybedilen insanlarımızın hesabını sormu uz bir bir. Dar etmi iz meclislerini kan emicilere. Kaçacak delik aramı lar da bulamamı lar. Derin bir nefes al Nuri Amca, i- ir iyice yanaklarını. i ir ki, daha bir gür çıksın zurnanın sesi. Gümbürde-sin davulumuz... Zafer halayına duruyoruz, dostlar sıraya. Halay ba ım irade çekecek, hemen yanı ba ında kararlılık... •

Kasım'ın 1 'i... Güzel bir Cumartesi sabahı... Bu aylarda ender rastlanan cinsten bir güne , insanın içini ısıtıyor. Güne i içimize doldurup dü üyoruz Kadıköy yoluna. Bugün, bir ba ka görünüyor gözümüze insanlar, daha bir sıcak, daha bir candan insanlarımız gözlerimizde. Anadolu yakasını, dü man orduları zapt etmi sanki. Öyle bir polis kalabalı ı... Haldun Taner Tiyatrosu'nun önünde ise tanıdık yüzler gözüme çarpıyor. Susurluk Devleti'nden hesap sormak için, aylardır stanbul'un her mahallesini eylem alanına çeviren Halk Meclisleri üyeleri... Birçok eylemlerinde yanlarında bulunduk, tanıyoruz birbirimizi. Selamla ıyoruz.

Ses düzeni kuruluyor, sahne hazırlanıyor. Çok de il bir kaç sene önce, Kadıköy'ün orta yerinde böyle bir etkinlik olacak deseler, gülüp geçerdik. Bu durum, Halk Meclisleri'nin me rulu unu ve gücünü ortaya koyuyor. Bir Halk Meclisi üyesinin, yürüyü ün amacını ve güzergahım anlattı ı konu manın ardından sahneye ça ırılıyoruz. Türkülerimizin ilk ezgileriyle birlikte halaylar ba lıyor. Bu halaylar yürüyü ün sonuna kadar, her fırsatta kurulacak. nsanlar, ne kadar da co kulular... Üç, dört gün sürecek yorucu bir yolculukmu , baskıymı , gözaltıymı , ne gam... enli in ardından, düzenli kortejler halinde otobüslerimize yürüyoruz. Analarımız, üzerlerine birer Önlük giymi ler. Bir yüzünde bir istek: "Ba ımsız-Demokratik Türkiye" Bir yüzünde bir hesap: "Bin Operasyon'un Katillerini istiyoruz!" 1000 gizli operasyonda o ullarını, kızlarını yitiren analarımız, evlatlarının kanını istiyor, analarımız yarım kalmı hesaplarını tamamlamaya gidiyor; yapı ılmadık yakalara yapı maya, o yakaları parçalamaya gidiyor. Otobüslerimiz, yılların kahrını omuzlarında ta ımı emektarlar, anılarımızdan çıkıp gelmi gibiler; dökülmü boyaları tıknefes motorlarıyla. Yine de çok güzel görünüyorlar gözüme; çünkü o ya lı tekerlekler, o yorgun motor, biz hedefe, çetelerin kalbine do ru yayından çıkmı bir ok gibi fırlarken yarenlik edecekler bize. Bütün otobüslerin önüne "Halk Meclisleri" yazılı pankartlar asılıyor. Ve

kontaklar çevriliyor hesap sormaya... Kadıköy'den sonraki ilk dura ımız; Kartal. stanbul'u yürüyerek terkedece iz. Yürüyerek terkedecek ve kısa bir zaman için "ho çakal" diyece iz " ehr-i stanbul"a. Otobüslerden inip kortejlerimizi olu turuyor ve yürümeye ba lıyoruz. "Susurluk" un Hesabını Sormaya, Ankara'ya Yürüyoruz- Halk Meclisleri" yazılı pankartımızı açtı ımız an, polisler dikiliyor kar ımıza; pankartın bir ucundan onlar bir ucundan biz çeki tiriyoruz; ille de açaca ız bu pankartı Kartal'ın meydanında, ille de bir ferman gibi gözüne sokaca ız Ankara'dakilerin... Sloganlarımızla minibüs duraklarına kadar yürüyoruz. Bu sırada, iki sivil polisin korku ve kaygıyla gözlerini üzerimize diktiklerini farkediyoruz; hararetli hararetli tartı ıyorlar. Halk Meclisleri sözcüsü, burada basına ve halka bir açıklama yapıyor; Kadıköy'deki açıklamayı, buradaki insanlara duyurmak amacıyla yapılıyor bu açıklama. Tek bir insan kalmasın istiyoruz, niye yürüdü ümüzü bilmeyen. Ardından, otobüslerimize biniyoruz. Ve yola devam... Üçüncü dura ımız; Gebze. Yapılan yürüyü ün ardından, halaylar çekiliyor. Sesimiz hiç de kısılmamı , hiç de yorulmamı ız... Bursa'ya do ru yola çıkmak üzere feribota biniyoruz. Feribotta yemeklerimizi yiyoruz ve yine halay... Yemeklerimizin da ıtılması bir komite aracılı ıyla yapılıyor. Yürü-

3


foto raf: FOSEM

ki inin birbiriyle kayna ması ya anan. Ne çok eyimiz varmı payla acak...' Artık uyku vakti... Ailelerimiz, Bursa'daki evlere gidiyorlar. Geride kalanlar ise, sendika binasında ve otobüslerde... Onca yorgunlu un üstüne, ku tüyü yatakta yatıyor gibiyiz.

yü boyunca ya adıklarımıza iki ey damga vurdu diyebiliriz; biri kararlılı ımız, di eri de komitelerimiz... sa lıkçılarımız, yemek ekiplerimiz, ke if heyetimiz, basın ve kurumlarla ili kiler komisyonumuz, meclis heyetimiz... Yürüyü ün aksaksız yürümesi için, üzerlerine dü eni harfiyen yerine getirmeye çalı ıyorlar. Yıllar önce okudu um bir kitap geliyor aklıma. "Filistin'de ntifada Dersleri" isimli bir kitaptı bu. Bir ayaklanmanın destanım yazarken yapılan organizasyonlar anlatılıyordu. imdi bizim komitelerimiz, bir cephe sava ının artçısı-öncüsü olarak üzerlerine dü eni yapmak, zaferi kazanmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Yalova'ya girdi imizde, bir polis yı ına ıyla kar ıla ıyoruz. Bu durum kar ısında gülmekten kendimizi alamıyoruz. Çünkü, Halk Meclisleri'nin Yalova'da yürümek gibi bir programı yok. Onları kendi hallerine bırakıp yolumuza devam ediyoruz. Ardımız.dan bakakalıyorlar. Orhangazi'deyiz... Üçe giri inde bizi, 50 ki ilik bir grup kar ıladı. Hep birlikte, Orhangazi sokaklarında yürüyoruz. Hava karardı ı için, sokaklarda belirgin bir sessizlik var. Bu sessizlikte sloganlarımız, tüm ilçeyi çınlatıyor. Bursa giri inde bizi kar ılayan

4

polislerle birlikte, gece konaklayaca ımız Bursa Genel-i 'e gidiyoruz, hsanlarımız yorgun ama, sohbet ekmekten vazgeçmiyorlar. Çünkü az buz eyler de il bugün ya adıkları. Bir yandan sohbet ederken, bir yandan da ak am yemeklerimizi yiyoruz. Yürüyü öncesi mahallelerde, özellikle yürüyü ümüze katılamayan ailelerimizin hummalı çalı maları geliyor aklıma. Her evde yürüyü çüler için hazırlanan kumanyalar... imdi bu, bereketi baldan tatlı ekme i sunuyor arkada larımız sofraya. Saat 21:00'e yakla ıyor, imdi soka a inmeliyiz... Pankartlarımız, sloganlarımız, halaylarımızla Genel- 'in önündeyiz. I ık söndürme eylemi, yer ve ko ul tanımıyor. Dün stanbul'un Gazi'si, Okmeydanı'sı, Nurtepe'si, Ba cılar'ındaydık, bugün çetelerin kalbine bir mızrak gibi saplanmak için Ankara yollarındayız. Yine Genel- 'teyiz. Bursa'ya gelene kadar olan geli meleri, buradan sonra neler yapaca ımızı ve yürüyü hakkındaki dü ünce ve duygularımızı payla tı ımız bir sohbet yapıyoruz. nsanlarımız, samimice döküyor içlerini. Rahatsızlıklarım, isteklerini, özlemlerini, co kularım anlatıyorlar. Sohbetin sonunda konu ulmadık pek bir. ey kalmıyor. Bire bir sohbetler de tüm hızıyla sürüyor bu arada. 350

Yürüyü te ikinci günümüz... Gençlerin bir kısmı, rüyalarında görmü ler gibi, kalkar kalkmaz halaya durmu lar. Mütevazi kahvaltımızı yaptıktan sonra, yola çıkmak için hazırlıklara ba lıyoruz. Bu arada Bandırma ve stanbul'dan bir grup insanımız, yürüyü ümüze katılmak için yanımızdalar. Dayanı manın sıcaklı ı sarıyor yüre imizi... A a ıya indi imizde, yine bir polis yı ına ıyla kar ıla ıyoruz. Bur-sa'nın bütün polisi burada herhalde. "Hiçbir ey yapmadan, çekin gidin!" diyorlar. Kimsenin onları umursadı ı yok. Hemen kuruyoruz halay kollarını, sarıyoruz etrafım pankartlarımızla. Patlıyor sloganlarımız: "Nereye gidiyoruz? Ankara'ya! Ne için? Adalet için!" Bursa'dan sonra negöl'deyiz. negöl'ün bütün giri -çıkı larını polis otoları ile kesmi ler. Polis otolarının yetmedi i yerde, halktan insanların arabalarım kullanmı lar. Üçe merkezine giremiyoruz ama, ilçenin sınırları içindeki bir benzin istasyonunda inip eylemimizi yapıyoruz. Yönümüzü Eski ehir'e çeviriyoruz; kararlılı ımızın, haklılı ımızın, Halk Meclisleri'mizin me rulu unun dost ve dü man tüm beyinlere, yüreklere kazındı ı yere... Eski ehir giri inde, bir yı ın polis kesiyor önümüzü. "Sizi buradan yürütmeyiz, hiç durmadan devam edin!" diyerek sarıyorlar etrafımızı. Kararlıyız, yolu yok yürüyece iz. Bizim de içinde bulundu umuz birinci otobüs, hemen iniyor a a ıya. Di er otobüslerin kapılarını tutan polis, insanların inmelerini engelliyor. Ve kudurmu çasına saldırıyorlar... Saldırıyla birlikte kenetleniyoruz birbirimize. Sloganlarımızla haykırıyoruz öfkemizi. Küçülüyor dü man,


eziliyor irademiz kar ısında. "Tekrar tekrar saldırıyorlar. Her saldırılarında daha da azgınlar. Çaresizli in getirdi i bir azgınlık bu. Polis amiri a layacak neredeyse; "Polisimi madara ettirdi" diye hayıflanıyor çaresizce. Bizi koparamayınca ya lılarımıza yöneliyorlar. 60 ya ındaki Nuri Amca'yı, yerlerde sürükleyerek otobüse atıyorlar. Ardından birer birer kopanlıyoruz. 29 insanımız polis otolarına alınırken, geriye kalanlar yolculuk ettikleri otobüslere hapsediliyor. Bir kısmımız emniyette, bir kısmımız otobüste, ama hepimiz GÖZALTINDAYIZ... Emniyet Müdürlü ü ve Çevik Kuvvet Müdürlü ü'nü, Eski ehir'i dar ediyoruz polislere. Mar larımız, sloganlarımız; gece boyunca susmak nedir bilmiyor. Yürüyü ümüzün üçüncü gününü, gözaltında kar ılıyoruz. Keyfi uygulamalarla, baskılarla ba lıyor üçüncü gün. Otobüslerin içinde fiili olarak gözaltındayız. Tuvalet ihtiyacını gidermek isteyen arkada lara kimlik kontrolü, onursuz arama, kamera çekimi gibi dayatmalar yapılıyor. Protesto ediyor, açlık grevine ba lıyoruz. Tuvalete de çıkmayaca ız. Bu arada, gözaltındaki arkada larımız mahkemeye çıkarılıyorlar. Ö leden sonra, arkada larımızı, ihtiyaçlarımızı kar ılayaca ımız bir yerde bekleme karan alıyoruz. Çevik Kuvvet Müdürlü ü'nden ayrılırken, emniyet müdürüne söylediklerimiz, kararlılı ımızı bir kez daha yansıtıyor "Arkada larımız, bulundu umuz yere gelmezlerse, Eski ehir merkezine gireriz." Gözaltındaki arkada larımızı beklerken, istanbul'dan yola çıkan ikinci ekip geliyor konaklama yerimize. Eski ehir'deki saldırının hemen ardından yola çıkmı a ikinci ekibimiz. Tıpkı, 96 Ölüm Oruçlan'nda, ehit dü en her Ölüm Orucu Sava çısı'nın ardından, onlarca tutsa ın meydan okurcasına ölüme yatması gibi... Kararlı ımızı perçinlemek için meydan okuyarak katılıyorlar

aramıza; sarma dola oluyoruz onlarla. Gözaltındaki arkada larımız da çıkarıldıkları adliyeyi birbirine katıyorlar tabiri caizse. Zafer i aretleriyle, "Halk Meclisleri Gücümüzdür" sloganlarıyla giriyorlar adliyeye. Halk Meclislerimiz'i, halkımız, kararlılı ımız ve me rulu umuz güçlendiriyor. Önce savcılı a çıkıyorlar, ardından tutuklanma istemiyle hakimli e. Ama hepsi de serbest kalıyor arkada larımızın. Onlar da aramıza katıldıktan sonra, önümüzde hiçbir engel kalmadı ı duygusuyla doluyoruz. Yine tüm barikatları birer birer a tık. te imdi Ankara kapılarına dayandık. Ankara-Polatlı'da yolumuz kesildi inde, devletin içine dü tü ü pani i ve yarattı ımız etkiyi, çok somut bir biçimde görüyoruz. Gecenin bir yarısında, Ankara'nın 100 km. dı ında bir yere, öyle bir yı mak yapmı lar ki görmeyen anlayamaz... Otobüsler dolusu çevik kuvvet polisi, cemseler dolusu jandarma ve katliamlardan, köy yakmalardan tanıdı ımız özel harekat timleri, hepsi orada. Ortalıkta dola an yüzlerce sivil polis de cabası... Ya lı bir amcamız, bu durumu çok güzel dile getiriyor: "Türkiye-Irak sınırında böyle yı ınak yoktur," Eski ehir'de gösterdi imiz kararlılık, burada da devam ediyor. "Ankara'ya girece iz" diyoruz ve giriyoruz. Devasa bir konvoyla, Ankara'ya do ru ilerliyoruz. Cumhurba kanı bile, böyle bir konvoyla dola rmıyordur herhalde. Her ey, bizim güvenli imiz için(!) Ankara'ya, gecenin saat ikisinde giriyoruz. Son konaklama yerimiz; Ankara Emniyet Müdürlü ü'nün tam kar ısı, eski hipodrom. Yürüyü ümüzde dördüncü güne giriyoruz. Haydi hayırlı olsun! Sabahleyin otobüslerimizden iniyoruz. lk i imiz; halaylarımızı kurmak oluyor. Pankartlarımız ve sloganlarımız da, vazgeçilmez yerlerini alıyorlar. Ardından, 10 ki ilik Halk Meclisleri heyeti, TBMM'ye do ru yola çıkıyor. imdi bize dü en, onla-

rı beklemek... Tuvalet konusunda, Eski ehir'dekine benzer bir durumla kar ıla ıyoruz. Tavrımız da aynı oluyor: Açlık grevindeyiz! Yürüyü ümüz süresince, pek çok destek eylemi hayata geçirildi. Eski ehir'deki gözaltı sırasında, bunu protesto etmek ve gözaltına alınanların serbest bırakılması için, Ankara Kızılay Meydanı'nda oturma eylemi yapan yakla ık 250 ki ilik kitleye polis saldırdı. Bunun dı ında, Eski ehir'de iki ö rencinin gözaltına alındı ı, bize gelen bilgiler arasındaydı. Bizi desteklemek için Ankara'ya gelen yakla ık 200 ki ilik bir grup ise, polis tarafından ablukaya alındı. Aynı gece Gazi Mahallesi'nde 5000 ki i sloganlarım ta ıdı yanımıza. Onların sloganlarım yüre imizde duyduk, onların halayını gönül gözümüzle izledik. Ve bekledi imiz haber geldi. Heyetimiz, milletvekilleri ile görü mü , taleplerimizi ve incelemelerimizi içeren dosyalan onlara iletmi , geri dönüyorlar. 1000 Operasyon'un katilleri vardı bu dosyada, suçlan birer birer i lenmi ti. Çarkın "lar, ahin'ler, Re at Altay'lar, Mehmet A ar'lar vardı bu dosyada. Zaferi kazanmanın co kusu, hepimizi sarmalıyor. Adlarının önüne koca koca sıfatlar yakı tıran partilerin göze alamadı ını, halkın öz örgütlülü ü olan Halk Meclisleri ba anyor, Ankara'yı zaptediyor. Ankara giri indeki polisin söyledikleri çınlıyor kulaklarımda: "istedi iniz oldu, bütün Türkiye sizi konu uyor!"

stedi imiz oldu: Katillerin yakasına yapı tık, yüzüne tükürdük,

stedi imiz oldu: Halkın adaletini, Ankara'nın ta ma topra ına kazıdık.

STED M Z OLDU! Ankara'ya giri imizde bize e lik(!) eden konvoy ile birlikte Ankara çıkı ma do ru yol alıyoruz. Çıkı a yakın bir yerde duruyor, basın açıklamamızı okuyoruz. Nuri Amca, zurna sıyla fırlıyor orta yere. Kuruyoruz zafer halayım, kocaman bir halka eklinde. Bugün bayramdır bize, bayram...

5


R ibrahim halil ayçan

de ki heey da lara sesimi götüren rüzgar deki kızıl saçlarında alev alev can tutu tu kızlarımızın kuytulara gömüldü ciwan yavrularımız hıçkırıklarımız yüreklerimizde hapsedildi deki serimize ferman verilmi evlerimiz alaz içinde ne kaldı ki talan edilmedik umutlarımızdan gayrı ama de ki mangal gibi yüreklerimizde eksilmedi umutlarımız hiç bir zaman

6


ARA TIRMA selçuk demirci

OKMEYDANI

Devrimcile en Halk Kültürü -1Eski istanbul'un bir ba ka oldu u söylenir. Hele ki göçler ba lamadan önce. Ne a ırt insan kalabalı ı, ne trafik ke meke i ne de hava kirlili i... Haliç, la ım kokan bir bataklık de il. Bo az, etrafı beton yı ını görüntüsünden uzak. Hava kirlili i ise yok. O dönemler, istiklal Caddesi'ne kravatsız girmenin görgüsüzlük sayıldı ını yazıyor bazı yazarlar. Yani özlem doludur eskiye dair anlatılanlar. Ama bu özlem; temiz havası, ye ili, trafik azlı ı ve "istanbul Efendili i"yle adlandırılan, batı hayranlı ıyla bezenmi kimli ine olsa da, hayat, Orhan Veli'nin iirindeki gibi "gözleri kapalı" ya anmıyor. Çünkü devlet aynı devlet. Yani; hiç de özlemle anılmayacak kadar baskıcı ve yasakçı. Daha o zamanlardan yasaklanan grevler, iddetle engellenen hak arama çabaları, sansürlenen filmler, yasaklanan kitaplar, haklarında davalar açılıp tutuklanan yazarlar, aydınlar, getirilen siyaset yasakları, sürgünlerle ve tüm bunların dayandırıldı ı onlarca anayasal maddeyle, önce kapitalizm ye ertilmeye, ardından da emperyalizm ülkeye davet edilmeye ba lanmı . Bir yandan ise, geli mesi için tüm kaynakların aktarıldı ı dönemin ticaret burjuvazisine tanınan haklar, kolaylıklar... Zaten yoksul olan ve bunu ya amının her anında hisseden halka yönelik sömürü politikaları durmaksızın artıyor. Halkın ulusal ve kültürel haklarının, de erlerinin, onurunun hiç önemi yok. 1950'lerin ilk yılları, daha fazla karın, sömürünün ve emperyalizme ba ımlılı ın artması adına, ticari ula ım a larının Anadolu kent ve köylerine kadar geli ti i bir sürecin ba langıcıydı. Anadolu halkları, bir yandan elektrik ve telefon direkleriyle tanı ırken, bu ula ım a ıyla gelen katarlar, onları imdiye

7


kadar hiç adını duymadı ı ve ihtiyacı olmayan ürünlerle de tanı tırdı. Amerikan ürünleriydi bunlar. Radyoların, gazetelerin ve politikacıların müjdeleriyle girdi bu ürünler, Anadolu'nun yoksul insanının hayatına. Adı, Amerikan yardımıydı; Marshall Yardımı. Ama gelen yalnızca ürün de il, yo un bir sömürü paketiydi. Azıcık olan tarlalarında, traktörlerin gezinip de ürünlerinin artaca ına dair bir an umutlandı yoksul köylü. Ama yeni çıkan toprak kanunları, artan vergiler, hiç de müjdeli bir haber gibi de ildi. Amerikan artık ürünleriyle birlikte yeni bir kültürle de tanı an halk, tüm bu politikaların kendisini yoksulken daha yoksul kılaca ını ve hayalinden bile geçiremeyece i uzak diyarlara sürükleyece ini tahmin edemezdi. Çok de il bir kaç yıl sonra, çerçilerin getirdi i Amerikan çikletlerini, süt tozunu bile alamayacak kadar yoksulla an halkın tek çaresi kalmı tı; eldekini avuçtakini satıp ehre göç etmek. Ne yapacaklarını, nerede kalacaklarını bilmeden... Ama umut oradaydı! Orada i siz, a sız ve evsiz kalınmazdı. Büyükler öyle demi ler, kendilerini oraya ça ırmı lardı. Anadolu köylüsü ta ı, topra ı altın denilen o diyarın, stanbul'un yolunu tuttu unda, yanlarında götürebilecekleri bir ey kalmamı tı. Namusları dı ında... Bir de alı kanlıkları... Ne devlet kar ıladı onları, ne de özlemle anılan istanbul efendileri. Bir "ho geldin" bile denmedi yoksul köylüye. Kapılar açılmadı ardına kadar. Bir lokma ekmek, bir tas çorba payla ılmadı. Ne ev verildi kendilerine, ne bir sıcak gülümseme, ne de Allah'ın bir selamı. Anlamı lardı; hallerine acıyan yok, ba larının çaresine bakacaklardı. Ürkek, a kın ve çaresizlikle yöneldiler tek göz kondularını yapmaya. Ama ehrin çok uza ında. Çünkü ne apartmanlarda ya ayabilecek güçleri vardı ne de kondularını oraya dikebilecek izinleri. Arsa mafyaları ve bezirganların izniyle ve onca borçlanmayla dikebildikleri kondularda, yeni bir ya am ba lıyordu artık istanbul'da. Devlet, ucuz i gücüyle, açlı ı ve çaresizli iyle Anadolu'nun yoksul insanını çok uluslu irketlere ve onun i birlikçisi yerli burjuvaziye sunmu ; yoksul halk ise her eye ra men de erlerini, geleneklerini bozmadan, tok ya amanın yollarını arayacak bir mücadelenin içine girmi ti. Dilleri farklı, umutları farklıydı. Yürüyü leri, oturu ları, kalkı ları, kıyafetleri, yemekleri, oyunları, türküleri farklıydı. Sevinçleri, üzüntüleri, a layı ları, gülü leri, korkuları, öfkeleri farklıydı. Yi itlikleri farklıydı. Farklı olan tüm yanlarıyla istanbul'a geldiler ve tüm özellikleriyle istanbullu oldular. Yoksulluklarını olu turan baskı ve zulüm düzenine kar ı onurlu bir isyan tarihine ve bu tarihi olu turan kahramanlara sahip Anadolu Halkı, tüm de erleriyle birlikte, kendisine umut olan kahramanlarını da beraberinde getirdi ehre; Pir Sultan'larını, Bedreddin' lerini, D adalo lu' larını ve daha nice kahramanını da beyniyle ve türküleriyle ta ıdı istanbul'a. Aç, açık ya anabilirdi belki ama, onlarsız asla. Umutsuz ya anır mı? Açlı ın, yoksullu un ve zorbalı ın ehirdeki uzantısıyla olan ya amlarında, onları tekrar yaratmakta gecikmedi Anadolu Halkı. Onlar; devrimcilerdi. Umutlarının yeni ismi... istanbul' un ve tüm ülkenin tarihi; gelip geçen zorba iktidarlar, yeni ve daha da a ır ekonomik, siyasi politikalar ve ba ımlılı ı artıran ili kilerin kar ısında onurlu, ba ı dik, teslim olmayan, adaleti, özgürlü ü, ba ımsızlı ı temsil eden devrimcilerle yazılıyor, insanı yozla tıran, bencille tiren ve kendi ya amına dahi yabancıla tıran kültürel gericili e kar ı yoksul emekçi halk, kendi de erlerini devrimci de erlerle bulu turuyor ve bu kültürü besliyor, büyütüyor. Bu tarihsel geli im içerisinde, halkın kültürel ya amına yeni, devrimci de erler ve gelenekler ekleniyor. Böylesi bir süreç içerisinde birçok emekçi semt gibi, Okmeydanı da ayrı bir öneme ve de ere sahip. Okmeydanı'nın tarihsel süreci, istanbul'un ve giderek ülkenin yakın tarihini birçok yanlarıyla özetliyor. Ana halkalarıyla Okmeydanı semtini anlatmak istiyoruz sizlere. ehrin göbe inde ama ondan çok uzak; devletle sürekli kar ı kar ıya ve polisin baskısının hiç eksik olmadı ı; devletin yerel hizmetlerinden ya hiç ya da yarım yamalak ama binbir mücadeleyle yararlanıldı ı; elektri in günde birkaç kez kesildi i; düzen partilerinin seçim önceleri u ramaya çalı tı ı ama ta lanarak kovuldu u; inançlarını ve kültürlerini korumak için direnen, ba rından çıkardıkları devrimcilerle ve onların özverili, kahramanca mücadeleleriyle yepyeni umutlar kazanan, ehitler veren halkıyla Okmeydanı, bir anlamda gerçek istanbul'dur, bir anlamda da Anadolu'nun kendisi, kimi gazete man etlerine göre ise "ayrı bir devlet gibi!"

8


PIYALEPA A, MAHMUT EVKETPA A S MLER S Z N Ç N fazla bir anlam ifade etmeyebilir. Ya da Fetihtepe, Örnektepe, Kaptanpa a... Ama Okmeydanı dedi imiz zaman, hiç gitmemi , görmemi olsanız da, hakkında söyleyebilece iniz birçok ey vardır. Yukarıdaki isimler de, Okmeydanı semtini olu turan mahalleler... E er i li, Ça layan ya da çevre yolu ile Topkapı yönünden gelirseniz, semtin merkezi, Anadolu Kahvesi adında bir duraktır. Di er bir merkez ise, hemen onunla biti ik olan ark Kahvesi'dir. lki Mahmut evket Pa a Mahallesi'ne, di eri ise Piyalepa a Mahallesi'ne ait... Merkezden a a ıya, ara sokaklara girdikçe, hemen her sokaktaki duvar yazılan kar ılar sizi. Kısa sürede silinen ama inatla tekrar yazılan, kimi yerde boya üzerine boya vurulması nedeniyle duvarların neredeyse kalınla tı ı, kimi yerde aceleyle ve bu nedenle özensiz, kimi yerde itinayla yazılmı yüzlerce, yüzlerce duvar yazısı Okmeyda-nı'nın tüm sokaklarım doldurmu tur. Kimi duvarlarda ise, zamana adeta meydan okurcasına silinmeden kalmı ama solmu , 12 Eylül öncesinden kalma yazılar göze çarpar. Tek katlı çok eski, yıkılmaya yüz tutmu , tek tük kalmı gecekondu evleridir bunlar. Daha da eskilere, 40-45 yıl öncesine gitti imizde ise, imdiki Okmeydanı'nın yerinde bombo bir araziyle kar ıla ırız. 1950'li yıllarda, imdiki beton yı ınlarının oldu u arazide, sahipleri Arnavut olan birkaç mandradan ba ka hiçbir ey yoktu. Okmeydanı'na ilk yerle enler; Arnavutlar'dı. Daha sonra ise, 1960'dan itibaren Erzincanlılar ve Sivaslılar bu bo arsaların ilk sahipleri oldular. Sahip olmaları ise hiçbir resmiyete dayanmıyordu. Tapulu olmayan ve vakfa ait arsalar, ilk gelenlerce telle çevriliyor, örne in Arnavutlar'da oldu u gibi bir mandra açılıyor ve geri kalan arazi yırtlak olarak kullanılıyordu. Aynı yıllarda göçlerin ba lamasıyla bir-

likte, parsellenen ve telle çevrilen araziler, yoksul köylüye, sahipleri tarafından para kar ılı ı verilmeye ba landı. Kimse sormuyordu; "Sana bu arsayı kim verdi, tapusu ner-de, senin burada hakim yok" diye. Kimse cesaret edemiyordu; "Biz buraya gecekondu yapaca ız" diyerek o arsanın bir kısmını almaya. Parayı verip arsayı uyanık-tüccardan satın alıyorlardı. Okmeydanı'na ilk yo un göç, 1965'lerde Sıvas ve Erzincan yöresinden oldu. Erzincanlılar, daha sonra Ümraniye ve Dudullu tarafına yöneldiler, ilk yerle ilen bölgelerin ba ında ise, bugün " ark Kahvesi" diye anılan bölge geliyordu. O bölgenin sahibi ise, Ali Rıza adlı Erzincanlı bir tüccardı. Arazileri parselleyenler, aynı zamanda çevrenin de ileri gelenleriydi. Bürokrasiyi bilen, karakolunu, komiserini, hakimini tanıyan, belli bir çevre edinmi böylesi insanlara ise, yeni göçmü yoksulların çok ihtiyacı vardı. Ali Rıza da bu uyanıklardan biri. O zamanlar sinemacılık ve kahvecilik yapıyor. Arazi sahibi olmasından öte, oraya önceden yerle mi ve çevreyi tanıyor olması çok önemli. O dönemde, kahvesi olanların büyük bir prestiji var. Anadolu'dan göçen ve danı acakları birine-ihtiyacı olan çaresizlerin ilk gittikleri insan; kahvehane sahipleri. te o dönemde, bombo ve tapusuz arazileri halka, Arnavutlar ve Ali Rıza gibi insanlar sattılar. Arsalar, daha çok tanıdık ya da akraba çevresine satılıyordu. Bu nedenle yörelerin, köylerin insanları, yo un olarak belli bir mıntıkada toplandılar. Tek tük ba ka bir bölgede ya da sokakta olanlar ise, daha soma göçenler. Bu nedenle Sivaslılar bir bölgede, Giresunlular bir bölgede, örne in Ordulular, Mahmut evket Pa a'nın bir bölgesinde, Tuncelililer ise ba ka bir bölgede bir araya geldiler. " ark Kahvesi'nden topa bir vurdu umuzda, Direni Parkı'nda hatta daha da a a ıda ancak yaka-

lardık topu." Göçün asıl olarak yo unla tı ı 1970'lere gelindi inde ise Okmeydanı, artık büyük bir gecekondu mahallesiydi. Kondularında yeni ya amlarına ayak uydurmaya çalı an ve aç kalmamak için i edinmeye yönelen halkın en çok yaptı ı i ; amelelikti. Kasımpa a'daki amele pazarı; çocu u, genci, ya lısıyla dolup ta ıyordu. O dönemin bir di er popüler mesle i ise, iskeletçilik ve oymacılıktı. Gençler bu mesle e çırak olarak adım atmı lar, bir süre sonra da özellikle '80'lerin ba ında binaların yükselmesiyle birlikte, evlerinin altında açtıkları dükkanlarda bu mesle i kalıcıla tırmı lardı. Zaman içerisinde oymacılık ve iskeletçilikte Okmeydanı, stanbul'un önemli merkezlerinden biri haline geldi. Gelece i belirsiz, yoksul Anadolu köylüsü, yeni ya amlarında birbirlerine sıkıca sarılmı tı. O dönemleri ya amı bir semt sakini, öyle anlatıyor insan ili kilerini: "O yıllar, imdiki Okmeydanı'nın yarısı kondu, yarısı da araziydi. A a ıya, Baruthane'ye do ru bombo tu. Top oynadı ımız zaman bazen top a a ıya do ru kaçardı, Direni Parkı' nda, hatta daha da a a ılarda yakalayabilirdik topu. Evlerimiz 1977'ye kadar yo un olarak konduydu ama, '77'lerden sonra yava yava tek katlı betonla tı. Aynı zamanda bahçeliydi. O zamanlar hangi soka a girilirse girilsin, Belgrad Ormanı misali her taraf a aç, her taraf bahçeydi, insan ili kilerimiz ise çok kuvvetliydi. Zaten ya akrabaydık, ya aynı köyden ya da aynı yöredendik. Bir kaç sokak ötede, ba ka yörelerden insanlar da vardı, ama aynı kaderi payla ıyorduk. Birimizin kondusu yıkılırsa, hemen el birli iyle yenisini yapıyorduk. Birbirimizin sorunlarıyla da çok ilgileniyorduk. Yani bugünkü kadar, insanları yozla tı-rıcı bir ili ki yoktu. Televizyon da yoktu, birahane de. Herkes birbirini tanıyordu. Birbirimizle dosttuk ve yardımla ıyorduk. Ak amları

9


birbirimizin evlerine, bahçelerine gidiyor, misafir oluyorduk. Ama 12 Eylül tüm bunları yok etti. Birbirimizin evlerine gitmeye korkar olduk." 12 Eylül, Hem Ye ili Hem de nsan li kilerini Yok Etti 12 Eylül darbesiyle birlikte Okmeydanı, devrimci avının en yo un ya andı ı semtlerden biri oldu. leride de de inece imiz, halkın kendi ba rından çıkarıp yeti tirdi i devrimcilere yönelik bu saldırılar, halkın dayanı ma ve payla ma ruhunu da zedeledi. Artık bir misafirli e bile gitmeye çekinen halk, ne hakkını alabilmek ne de sorununu payla abilmek için bir araya gelebili-yordu. Tek gidebilecekleri yer olan kahvehaneler bile sakınca içeriyordu. Ve halk, bir kez daha yalnızlı a mahkum edildi. Umutsuz ya anmıyor ya, bu sefer umutları da içerideydi, tutsaktı. Darbeyi, giderek daha yo un hissetti halk. Daha da fakirle ti, a ızlar bantlandı. Fa izmin, kendisinden istedi i tek ey vardı: Yalnızca kendini dü üneceksin, sesini çıkarmayacaksın! 1983 yılında çıkarılan gecekondu affı ise, zedelenen insan ili kilerine yeni bir boyut getirdi. O yıllara kadar sayısı çok az kalmı gecekondular yıkılıyor, yerine binalar yükseliyor, tek katlı evlerin üzerine yeni katlar ekleniyordu. Ama tüm bunlarla birlikte kendilerine, belki de köylerini hatırlatan tek ey olan a açlar da bir bir yok oluyordu. Artık Okmeydanı bir beton yı ınıydı; so uk, çirkin ve acımasız. "Binalar yükselince yeni yeni insanlar gelmeye ba ladı. Gelenler, sadece aynı yörenin insanı da de ildi. Örne in; Tunceliler' in bulundu u soka a Giresunlu ya da Ordulu aileler geldiler. Böylece akraba ili kileri de yava yava kopmaya ba ladı. li kiler akrabalıktan kopup da ılarak di erlerine de yöneldi ama öyle çok yo un de il. O eski dostluk ortamı iyice parçalandı. Sadece kendimizi dü ünür olduk. Kim kimdir, necidir, bir derdi

10

var mı, varsa yardımcı olalım... Yani aslında apolitikle tikçe, dü üncelerimiz binaya ve paraya yöneldi. Sahipleri, evlerin alt katını, maddi olarak kendilerini desteklesin diye dükkan yapıyorlardı. Bu paradan yana dü ünme, insan ili kilerini de zedeledi. Oysa hepimizin derdi, sorunu bir. O kadar birbirimize benziyoruz ki." Bugün Okmeydanı 'nda göze ilk çarpan; semtin çarpık ve plansız olu u. Hemen hemen tüm sokaklar bir ara geçitle birbirine ba lanmı . '70'lerin sonlarına kadar, elektrik direklerini yalnızca seyretmi semt halkı. Ama elektrikten yeterince faydalanamamı lar. Su ise hiç yok. Sadece merkezi yerlerde, çe melerden akıyormu . Örne in; Hasköy'e kadar gidip çe melerden su alınır-mı . Ya da kimi evler, bahçelerinin içine kuyu açmı lar, suyu oradan alırlarmı . Bugün bile, hala kuyu suyundan beslenen evlere rastlanıyor. "Suyu Kasımpa a' dan, Has-köy'den ya da Darülaceze'den bidonlarla ta ıyarak getirirdik. Gece-yarılarına kadar kuyrukta beklerdik. Yol yoktu. Tarlalardan, çamurların içinden a a a a gelebilirdik. 1970'in ba larında, mazot parasını kendimiz kar ılamak suretiyle bir kepçe getirttik. Toprak yol açtırttık. '75'lerden sonra da gene kendi gayretimizle ta yol yaptırttık." Asıl olarak 1980'e do ru yollar açılmaya, evlere elektrik ve telefon tesisatı çekilmeye ba lanmı . Ba lanmı ama, hep yarım kalan ve özensiz çalı malar bunlar. Her eyin o kadar geç ve a ır ya atıldı ı Okmeydanı'nda, tepkiler ve direni ler de o kadar yo un ya anıyor. Çünkü umut hiçbir zaman yitmedi orada. '80'lerde içerideydi ama solmadı; tekrar ye erdi ve tohumlarını dı arı saçtı. çerideydi ama, teslim alınamadı umut. Devrimci Süreç Tarihi boyunca, en büyük çeli kisini devletle ya adı Okmeydanı Halkı. Semtteki öncülerini de bu

çeli kinin içerisinden yarattılar. Devrimcili i seçmeden önce de tutarlı insanlardı bunlar. Nitelikleriyle kendilerini gösteriyorlardı. lk olarak; sevilen, dürüst, delikanlı, sözünde duran insanlar devrimci-le tiler. Yüzba ı ( brahim Karaku ), bunlardan biriydi. Sonra Talip Güldal, Yüksel Karan ve yüzlercesi. Devrimcile en evlatları sayesinde Okmeydanı Halkı'nın ya amı da yeni bir döneme giriyordu. Halk, ya adı ı onca acıyı, gerçe i, artık kendisine hiç de yabancı olmayan bir dille, bir bakı açısıyla daha farklı de erlendiriyordu. Çok açık ki; devlet kendilerine dü mandı. Doymak bilmez aç kurtların sofralarına bir yemek gibi sunulmu lardı. "Sömürü, sınıf düzeni, mücadele, kurtulu , devrim, sosyalizm" gibi kavramlar, halkın günlük ya amının bir parçası haline geldi. Neden ve ne u runa topraklarında ezildiler, buralara sürüklendiler; neden ve ne u runa bu baskı ve sömürü cenderesine kar ı mücadele edilecek? Bunları kavramaya ba lamı lardı. Bir zamanlar köylerinden kopup hiç tanımadıkları bu diyara gelirken beraberlerinde ta ıdıkları, yüzlerce yıllık zalime kar ı isyan gelene i, sonunda vücut bulmu tu. Bu gelenek, ba ırlarından çıkardıkları devrimcilerle devam ediyordu. lk olarak, 1975 yılında yazılamalarla tanı tı Okmeydanı. O yıl, Mustafa Timisi'nin Birlik Partisi'nin bir lokali açıldı ark Kahve-si'nde. Aynı yıl ise DevGençliler'i kar ıladı Okmeydanı ve o süreçte lokale gelen gençlerin büyük kısmı Dev-Genç saflarına katıldılar. '77'ye do ru ise insanlar, ideolojik saflarını belirlemeye ba lamı tı. "Ama daha da öncelerine, '70' den de önceye dayanır devrimcilerle, tanı ıklı ımız. O zamanlar hep gecekonduydu buralar. Fakat öylesine plansızdı ki, mahalleye nereden girilir, nereden çıkılır bilinmezdi. Bu nedenle birçok devrimcinin saklanabilmesi açısından çok elveri liydi. Hatta Mahir ve Deniz de o zamanlar buralarda bir süre


saklandılar. Çok eskiler bilir bunu. Bu nedenle Deniz Gezmi 'in asılması ve Kızıldere olayının etkisi, buralarda çok daha büyüktür." Devrimcileri ba rından çıkaran halk, onları kucaklıyordu. Özellikle '78'den sonra devrimciler, çok rahat ve hiç çekinmeden evlere, in aatlara gidiyor, insanlarla sohbet ediyor, bahçelerine misafir oluyor, onlarla çok geni diyaloglar kuruyordu. Toplumsal olaylar ve özellikle giderek yükselen i çi eylemlilikleri nedeniyle semtte, çok sık halk toplantıları düzenleniyor ve halka bir bilinç ta ınıyordu. Meydan toplantıları, 1974'e kadar bo bir arsa olan ve o yıl halkın yo un ısrarıyla parka dönü en Dikilita Parkı'nda yapılıyordu. Kahveler ise, en yo un kayna ma yeriydi. "Ço u zaman, kahvede ka ıt oynarken devrimciler gelirdi. Bildi imiz, tanıdı ımız insanlar; bir sandalye çekip otururlardı. Çok de il, be dakika sonra bir bakmı ız, ka ıtları bırakmı , devrimcileri dinliyoruz. Ya adı ımız ama farkına varamadı ımız birçok eyi onlardan dinler, ö renirdik. Merak etti imiz birçok eyi onlara sorardık. Güven verirlerdi, saygı duyulacak, bilge insanlardı." Böylesi sıfatlarla anılan insanların devrimcile meleri de hızlı, fakat iradi bir eme in ürünüydü. O dönemi tüm yo unlu uyla ya amı bir semt sakini, bu süreci özellikle vurguluyor: "Ancak, Yüzba ı gibi, Talip, Yüksel, Hüseyin Ta gibi devrimcileri de ortaya çıkaran, bir brahim Erdo an, bir Niyazi Aydın vardır." Ya ın, ekerin, tekel ürünlerinin ve birçok temel gıda maddesinin bulunamadı ı, stokçulu un alıp ba ını gitti i bir dönem '80 öncesi. Devletin ekonomik ve siyasi krizi daha da yükselmi , 2. MC Hükümeti, tekelci sermayeye nefes aldıracak, karlarını artıracak önlemleri, yani zamları bir ya mur gibi halkın üzerine ya dırmaya ba lamı tı. Bir yandan zamlar, bir yandan kısıtlanan haklar, yasaklar, bir yandan ise

kontrgerilla ve MHP'li fa istlerin halka ve devrimcilere yönelik saldırıları, katliamları... Ancak tüm bu uygulamalar, ne grevlerin artmasını ne de halk yı ınlarının devrimci saflara katılımını engelleyebiliyordu. Kö eye sıkı an devlet, iktidar koltu unu elden kaptırmamak u runa, halka azgınca saldırısını daha da boyutlandırdı. Kahramanmara Katliamı, i te bu dönemde gerçekle ti. Halkın ulusal kimli i ve dini inançları, CIA kaynaklı emperyalist politikalara, kontrgerilla saldırısına malzeme olmu tu. 27 Kasım 1978'de Kahramanmara 'ta halk, alevi oldu u gerekçesiyle fa istlerin saldırısına u radı ve kadın, çocuk demeden yüzlerce ki i katledildi. Bu katliam, 16 Mart 1977 ve 1 Mayıs 1977'deki katliamlarla birlikte, fa izmin kitle katliamlarına yönelmesinin i renç bir boyutuydu. Kahramanmara Katliamı, tüm ülkeyi oldu u gibi Okmeydanı Hal-kı'nı da sarstı. Okmeydanı Halkı, ço unlukla aleviydi. lk anda ne oldu unu anlayamamı lardı. Gazetelerin yazdı ına, televizyonların söyledi ine göre aleviler, komünistler camiye saldırmı lar, bombalamı lar, bunun üzerine sünnilerle çatı ma ba lamı tı. Devletin istedi i de buydu: Olaylar buna göre de erlendirilmeli, halkın tepkisi devlete de il birbirine olmalı, dü man olan devlet de il, bunca zaman birlikte ya adı ı kom usu, i arkada ı olmalıydı. Ancak halk, gerçe in hiç de böyle olmadı ını, kısa zamanda ö rendi. Gerçe i açıklayanlar; bu katliamın ve çıkan olayların, emperyalizmin böl-parçala-yönet politikası oldu unu, bu oyuna gelinmemesi gerekti ini söyleyenler, devrimcilerdi. Devrimciler; bildiriler, afi ler, duvar yazıları, ku lamalar, toplantılar ve eylemlerle halka gerçe i ta ıyordu. Her hafta sonu tıklım tıklım dolu olan dü ün salonları, her seferinde devrimcilerin Kahramanmara 'ı içeren konu malarına tanık oluyordu. O dönemler K.Ma-ra , Sivas, Çorum olayları nedeniyle birçok semtte oldu u gibi Ok-

meydanı'nda da, ehrin merkezine do ru kitlesel yürüyü ler düzenlendi. Devrimci Sol'un " sizli e, Fa ist Teröre ve Hayat Pahalılı ına Kar ı Mücadele Kampanyası", eylemlerle devam ediyordu. O dönemin büyük tekellerinden Ünilever ve Migros'un malları, emekçi semtlere u ramazken, bu mallar subaylara paket paket da ıtılıyordu. Bu dönemde Okmeydanı Halkı, Mig-ros kamyonlarını kendi mahallesinde de görmeye ba ladı. Ancak içinde Hüseyin Ta ve yolda ları vardı. Devrimciler, Migros araçlarını kamula tırıp Okmeydanı ve çevresindeki mahallelerde halka da ıtıyordu. Hüseyin Ta , 1 A ustos 1979 tarihinde, Gürsel Mahalle-si'nde, böyle bir da ıtım sırasında polisle girdi i çatı mada ehit dü tü. Okmeydanı Halkı'nın devrimcilerle iç içeli i, özellikle 1978'den soma daha da yo unla tı. Fa ist terörün giderek yo unla tı ı, MHP'li fa istlerin emekçi semtlerde sık sık kahveleri taradı ı o dönemde devrimciler, halkın en büyük güvence-siydi. Fa ist teröre kar ı halkı koruma mücadelesi, o dönemin en yo un çalı ma biçimi olarak öne çıkıyordu. Bu örgütlenmenin en iyi in a edildi i yerlerden biri de Ok-meydanı'ydı. Devrimciler, halkın yo un olarak toplandı ı kahvelerin çevresinde güvenlik alıyor, geceleri ise mahallelerin giri ve çıkı larında ve hemen her sokakta nöbet tutarak semti kontrol altında tutuyordu. Fa istlerin giremedi i yerlerde ise, çok sık polis baskınları ya anıyordu. Bir semt sakini, o dönemin polis baskınlarını öyle anlatıyor: "Fa istler, birçok emekçi semte girip tarıyorlar, saldırıyorlar. Hemen her gün, bir kahvenin tarandı ını duyardık. Ama bizim buraya, örne in Piyalepa aya MHP'liler gelip de tarayacak dü üncesi hiç yoktu. O derece güven veriyordu devrimciler, içimiz bu konuda çok rahattı. Polis her ak am gitti imiz kahveleri basardı. Ama gelmeleri

11


çok tuhaftı: Aniden camlardan atlarlar, hızla içeri dalarlar, hızla arama yapıp sonra da hızla arabalara binip giderlerdi. Mesela; Nihat Erim'in vuruldu u gün, gene camlardan atlayıp girdiler içeri. Ama en fazla 10 saniye sonra mahalleden uzakla tılar. Bir gün, U ur Gür de kahvelere dalmı tı. O zamanın me hur polis efiydi U ur Gür. Di erleri arama yaparken o ba ırıyordu: 'Titre Oligar i, Burada Dev-Sol Var! Hani nerede?' Aklınca güç gösterisi yapmı tı. Ama gene hızla gittiler." Halkın güveni ve sevgisi, devrimcileri polis saldırılarından koruyordu. Bir devrimci, ekip otosu tarafından alınmak istendi inde, polislerin halk tarafından ta lanması çok sık rastlanan ve tanık olunan olaylardandı. Halk, kendisini fa istlerden koruyan, haklarım kendisiyle birlikte arayan, yol gösteren, kültürlerine ve inançlarına saygılı devrimcileri koruyor, sahipleniyor ve adaleti de onlarda arıyordu. "Ba kasında aramaya gerek yok ki" diye anlatıyor aynı semt sakini. "Bir hırsızlık ya da iki insan arasında bir kavga olsa ya da ne bileyim bir arsa sorunu ya ansa, hemen devrimcilerin yanına giderdik. O zamanlar arap, esrar içen bir kesim vardı. Bu insanlara kar ı da devrimciler mücadele ediyordu." 1978 yılıyla birlikte bir kesim hızla devrimcile irken, bir kesim genç ise lümpenle iyordu. Bu insanlar az 'da olsalar, kendi bölgelerinde bir güç olu turmu lardı. Sınıf gerçekleriyle uyu mayacak biçimde serserile en ve devletin de bilinçli olarak göz yumdu u bu kesime kar ı, semtteki devrimciler tarafından yo un bir faaliyet ba latıldı. Amaç; öncelikle onurlu ve namuslu ya amaları, kültürlerine, de erlerine böylesine yabancıla mamalarıydı. Esrarın en yo un satıldı ı yer; eski Erdemirler Yazlık Sineması'ydı. Sinemada oynatılan filmler ise, o kesimin isteklerini yerine ge12

tiren filmlerdi. Böylesi bir yozlu un en hızlı ya andı ı günlerde devrimciler, sinemayı bastılar. Çıkı ları kapatıp filmi yarıda keserek izleyicilere bir konu ma yaptılar. Ardından çete haline gelen o insanları, tek tek izleyicilerin arasından çıkarıp dövdüler. Aynı' günlerde, bir ba ka serseri çetesini de halkın gözü önünde dövdüler. Devrimciler, bu insanların pe lerini bırakmadılar. Günlük ya amları denetim altına alındı ve birkaç ay içerisinde devrimciler tarafından dövülenler hem esrarı, içkiyi bıraktılar, hem giyim ekillerini de i tirdiler, hem de bir i e girip çalı maya ba ladılar. Ancak gruplarını da ıtmadılar. Bir süre önce içki-esrar içip serserilik yapan o gruplar bu sefer, i li-. i hane arasında sefer yapan ve semt güzergahı içerisinde kadınlara laf atan bazı minibüs öförlerini durdurup uyardılar. Bir zamanlar kendileri sorunken, artık benzer sorunların önüne geçen bir dönü üme u radılar. 12 Eylül: Var Olanı Korumak ve Halka Zarar Vermemek "Zaman azdı" diyor eski bir mahalleli. "Devrimcilerle öyle iç içeydik ki... Yayınlarını okuyor, kahvelerde, evlerimizde konu uyor, sohbet ediyorduk. Ama darbe çabuk geldi. Oysa ö renmemiz gereken çok ey vardı. 12 Eylül, bu birlikteli i engelledi. Cunta, istedi i insanı hemen içeri atabiliyor, soka ın ba ından girip sonuna kadar arayabiliyordu. Çocuklar ya cezaevine girdiler, ya saklandılar ama, gizli gizli yapılan birçok eyle kar ıla ıyorduk. Ku lamalar, duvar yazılamaları... Bazen elimize bir bildiri geçiyordu. Gizli gizli okuyorduk." 12 Eylül'le birlikte, devletin en yo un saldırdı ı bölgelerden biriydi Okmeydanı. Ancak bu durum, Devrimci Hareket'in semtteki varlı ını yok edememi ti. Çalı malar durmadı. Zor, sınırlı ama devrimcilerin tükenmedi ini, umudun bitmedi ini gösteren faaliyetler halka ula ıyordu. Ku lamalar, yazılama-

lar ve bildiriler darbeyi ve cuntanın niteli ini anlatıyordu. Ancak süren operasyonların ve darbelerin olması, çalı manın daraltılmasını gerekli kıldı. Çalı malar asıl olarak var olanı korumak, halka ve kendine zarar vermeden yayılmak biçiminde a ırlık kazanıyordu. 12 Eylül öncesi devrimcilerle yo un ili kiler ya ayan insanlarla evlerinde ya da esnafsa dükkanlarında tek tek görü meler yapıldı. Onlara verilen bir mesaj vardı. Tek cümlede a ırlık kazanan bu mesaj, halka umudun bitmedi ini anlatıyordu: "Mücadele sürüyor!". Çalı ma çok titiz, itinalı ve insanlarda güven verip zarar görmeyecekleri dü üncesi hakim kılınarak sürdürülüyordu. Kitle çalı ması yöntemi ise, asıl olarak yayınlar aracılı ıyla oldu. llegal nitelikli merkezi yayınlar, herkesin korktu u, her sokak ba ında askerin oldu u ko ullarda geni olarak halka da ıtıldı. Yayınlar süreci, hapishanelerdeki direni leri anlatıyor ya da "Filistin sorunu" gibi tüm ezilen halkları ilgilendiren olaylara devrimci bir bakı açısı getiriyordu. Riskli olan yayınlar, az sayıda almıyor, da ıtılıyor, sonra o insanlardan geri alınıp tekrar da ıtılıyordu. Örne in; dergiler 50 insana da ıtılıyordu. Daha sonra bu dergiler, o insanlardan geri alınmaya gidildi inde konu uluyor, soruları cevaplandırılıyor, tartı ılıyordu. Ve aynı 50 dergi, bir ba ka 50 insana da ıtılıyordu. Bu yöntemlerle dergilerin semte giri i, da ıtımı ve saklanması, hem az oldu u için kolayla ıyor, hem de bir denetim mekanizması do uyordu. Devrimci hareket, az sayıda kadro ve taraftarla, en kötü ko ullarda bile mücadelenin sürebilece ini ve kitle çalı ması yapılabilece ini göstermi , kendi dı ındaki sol kesimlerin ise suskun ve yılgın olması, halkın devrimci harekete olan inancını bir kez daha tazelemi ve ona olan güvenini arttırmı tı. Hapishanelerdeki mücadele ve kolektivizm, Okmeydanı'na da yansımı tı. Hapishanelerde Okmeyda-


m'ndan da çok insan vardı. Dev- rimcilerin aracılı ıyla, içeriye birçok yiyecek ve giyecek gönderiliyordu. 19 Mayıs 1984'de, tutsak: analarının Taksim'de gerçekle tirdikleri çelenk eyleminde, Okmeydanı'ndan analar da vardı. '80 sürecinde, hapishanelerdeki direni ler, 1984 Ölüm Orucu süreci halka ta ı-nabildiyse, yaratılan de erler halkın de erleri haline getirilebildiyse, direni lerin dı arıya yansımasında Okmeydanı Halkı da sürekli yer aldıysa; bu, devrimci hareketin halkın içinde çalı ma yapmayı, hiçbir ko ulda bırakmamı olmasındandı. Seçimler ve Devrimciler 1984 seçimleri, Türkiye açısından önemli bir dönemdi. '80 döne-minde suskun kalmı , yıllarca zam alamayan, her türlü hakkı kısıtlanmı , e i, dostu, akrabası hapislerde ezilmi , korkmu , konu amamı ama artık haykırmak isteyen halk, bir mahallelinin deyimiyle a ızla- rındaki bantı çıkarmı tı: "1980 sonrası en yo un halk toplantıları, seçim döneminde yapıldı. Delege toplantıları en çok kahvelerde yapılırdı. Anadolu Kahvesi ise, bunun en yaygın yerlerinden biriydi. Bir delege toplantısına 100'ün üzerinde insan geliyordu." '84 seçimlerinde yapılan toplantılarda devrimciler, rahatlıkla konu abiliyor, halk ise onları saygıyla dinliyordu. Nakı nakı , titiz-likle, yıllar boyu i lenen süreç sonunda halk, devrimcilere inanıyordu: "Devrimcilerin bu toplantılarda yaptıkları konu maları ilgiyle dinlerdik. Orada do ru dü ünceleri koyarak bize yön verirlerdi. Konu an devrimciler, zaten hep bizimle olan, bildi imiz, saygı duydu umuz insanlardı. Bu nedenle hiç itiraz etmeden, güvenle dinlerdik." O dönem siyasi partiler, kendi altyapı çalı malarım da yeni yeni yapıyorlardı. Niteliksiz ve ki ili i bozuk bazı insanlar ise, hızla o çalı maların önünde yer almaya çalı ıyorlardı. Ama devrimci hareketin

çalı maları ve toplantılara yön verme çabalarıyla, daha nitelikli insanlar, özellikle SODEP içerisinde delege oldular. Bu çabalar sonucu, daha duyarlı insanlar öne çıktı. Devlet, suskun olan halkın, "yasadı ı-sol" bir potaya girmesini engellemek, SODEP gibi bir düzen partisinin potası altında sesini çıkarsa bile, bunu kontrol altında tutmak istiyordu. Bu nedenle, '83 seçimlerinin tarihini, "SODEP, çalı malarını tamamlamadı" diye bir hafta ileriye atmı tı. Devrimci hareket açısından ise bu çalı manın temeli; insan kazanmaktı. Genç ve duyarlı insanları, bu çalı mada geri plandan çıkardı, bazı çıkarcıların çalı malarının önüne geçti. Amaç; SODEP içerisinde, ama onun ideolojisi dı ında seslerinin çıkmasını sa lamaktı. Bu durum ise, çok kendine özgü bir sürece ili kindi. Nitekim '86'lara gelindi inde, gönderilen insanların bir ço u oradan çıkarıldı ve tekrar devrimci saflara alındılar. 1986 yılında ise, bunca yıllık çabanın sonucu artık hareketin iskeleti kurulmu tu. Hareket, daha güçlü ve kitleseldi. O yıl T AY AD (Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımla ma Derne iYm. kurulmasının ardından, birçok emekçi mahallede dernekler açılmaya ba landı. Okmeydanı'nda, Dörtyol'da devrimcilerin kurdu u BEYKAD (Beyo lu Kültür Ara tırma Derne i) ve hastane tarafında AKAD (Anadolu Kültür Ara tırma Derne i), bunlardan ikisiydi. Dernek çalı maları, semtteki çalı maların ye faaliyetlerin daha derli-toplu olmaları yönünde büyük bir fayda sa ladı. Ancak çalı malar hiçbir zaman dernek faaliyetleri biçiminde kalmadı. Halkın içinde çalı maktan hiçbir zaman vazgeçilmedi. Devrimciler, halkın yo un olarak geldi i kahvelerde her zaman bulundular, insanlarla konu tular, anlattılar. Ya lan 3540'ın üzerindeki insanlar, derne e yeterince geliniyorlardı. Bu nedenle devrimciler, onların bulundukları kahvelere gittiler. Yani devrimcilerle halkın, mahallelinin de-

yimiyle "kahve muhabbetleri" hiç bitmedi ve her dönem en yo un ili ki biçimlerinden biri oldu. Aynı dönemde Çözüm Dergi-si'nin çıkması, demek faaliyetlerinin artması, o güne kadar duraksa-maksızın yapılan çalı malar, insanların kendilerini ideolojik olarak rahatça ifade etmelerini sa ladı. O dönemde, Ahmet Kaya'nın parçaları bile sol çevrede yo un olarak dinlenirken, devrimci gecelerin, panellerin hızla artması, Grup Yo-rum'un çıkı ı, dergi dı ında kitle-selle menin önemli araçlarıydı. Bu durum, Okmeydanı'nda çok somut olarak yansımasını buldu. Tabi baskılar da... Özellikle 1990'a gelindi inde, devletin baskısının ilk yansıdı ı yerlerden biri de Okmey-danı'ydı. Okmeydanı dı ında bir eylem olsa bile, hemen kahveler basılıyor, masalardaki insanlar rast-gele toplanıp götürülüyordu. Bu baskılı süreç halkta, devlete kar ı var olan tepkiyi de yo unla tırıyor-du. Gençli in ise, devrimcilerle ili kisi yo un bir ekilde artıyordu. '80 öncesi halka yönelik saldırılarda, devrimcilerin halkı koruma anlayı ı, bu süreçte de hiç durmaksızın ya andı. Bugün ise, halkın ve devrimcilerin tarih boyunca yarattıkları de erler, yeni de erlerin ve geleneklerin yaratılmasına yol açıyor. A a ıda anlatılanlar, bu bütünle meye, yeni ve saf bir kültüre ve gelece in özgür toplumuna ili kin örnekleri aktarıyor bizlere. Cepheliler Anlatıyor "Çok ehit vermi iz burada, çok tutsa ımız var, halkımız çok acı çekmi . Onların adalet duygusu olabildiysek, en ufak sorunlarında dahi bize gelebiliyorlarsa, hatta kendi çocuklarını dahi bize ikayet edebiliyorlarsa, böylesine onurlu bir tarihe sahip oldu umuzdandır. Çok emek vererek ve çok bedeller ödeyerek yaratılan bu tarih, halkta büyük bir güven duygusu olu turdu. Kökle mi ve kalıcı de erler bunlar." 13 1 3


"Okmeydanı'nda halk, umut olarak devrimcileri görüyor. Geçmi ten beri devrimcilerle iç içe ya ıyorlar. Birçok sorun için devrimcilere ba vuruluyor: Mahalledeki serserilerin yarattı I huzursuzluk, birahanelerden ikayetler, aile kavgaları, fa istlerin saldırıları, bir hırsızlık olayı, bir sarho un yarattı ı huzursuzluk, bir kabadayının davranı ları, bir sarkıntılık, laf atma, taciz gibi pek çok olayda öncelikle devrimcilere ikayet ediliyor." "'Palet' denilen bir adam var. Yakla ık 30 ya ında, iri-yarı, kabadayı, mahallede bu yanıyla bir statü olu turmu , belinden bıça ı, silahı eksik olmayan, etrafa korku saçan, dükkanlardan içki alıp parasını vermeyen bir serseri... Defalarca uyarıldı. En son ise, bir kadına laf atarken görüldü ve uyarıldı. Ama kısa bir süre sonra Anadolu Kahvesi'nde bir esnafın arabasının yolunu kesip onu komalık edinceye kadar dövmü . 2 gün sonra, devrimciler tarafından gece 00.30'da yakalanıyor. Ara soka a çekilip sorgulanıyor. Suçlarını kabul etmiyor. Ara sokaktaki insanlar, bizi kapılarına, pencerelerine ça ırıp, son olaydaki adamın O oldu unu söylediler. Sonra suçlarını itiraf ediyor. Palet, daha sonra meydana getiriliyor, diz çöktürülüyor. Etraftaki hah ka te hir ediliyor ve dövülüyor. Ertesi gün de insanlara bu durum bir kez daha anlatılıyor. Palet, imdi ortada gözükmüyor." " u anda semtin bir bölgesinde, gençlerin gece yarıları sokak kö elerinde içki içmeleri Cephe tarafından yasaklanmı durumda. Bu yasak, gençlerin ailelerinin ikayetleri ve istekleri üzerine ilan edildi ve. uygulamaya kondu. Yasa ın ilanı ise gençlere, aileleri tarafından ile tildi. Ak amları geç saate kadar denetim yapılıyor, içki içene rastlandı ında o genç uyarılıyor, halkın gelenekleri, de erleri ona anlatılıyor. Karara kar ı çıkanlar oluyor, 'kimse bizim içki içmemize karı amaz' diyenler oluyor. Bu insanlarla uzun uzun konu ularak ikna edil-

14

meye çalı ılıyor. E er ısrarla kararları çi neyen olursa ve daha ileri götürüp yoldan geçenlere laf atma, sarkıntılık, küfür etmeye varan davranı lara giden olursa halka te hir ediliyor." "Bunlar gibi daha pek çok örnek sayabiliriz. Bizler halkın günlük, özel ya amlarına onların onayını, isteklerini, önerilerini almadan girmiyoruz. Ama tüm bu ya am biçimleri, devletin politikalarının sonuçları. Bu nedenle tepkilerin halkla masına çalı ıyoruz. Halkın, kültürel de erleri ve geleneklerini koruması, ya atması, emekçi yapılarına uygun bir ya am ve dü ünce tarzı içinde olmaları bizler için çok önemli. Bizi onlar büyüttüler, yeti tirdiler. Devrimci de erlerimizi onlara aktarabilmek, sınıf bilincine ula maları için çaba göstermek, geleceklerine ili kin en sa lıklı kararları alıp hayata geçirebilmelerini sa lamak; bizim en temel çalı ma amaçlarımız." "Okmeydanı' nda 20 yılı a kın bir gelene imiz var. Halka zarar veren herkesin kar ısında olmak ve bu konuda harekete geçmek, devrimcilerin boynunun borcudur. Bu nedenle, Okmeydanı dı ında bir emekçi semtine saldırı oldu unda, Okmeydanı da direni e geçiyor. Desteklemek zorundayız, onları yalnız bırakamayız." "Halkın bizi sahiplenmesi, bizimle birlikte olması; tarihimiz boyunca onların içinde olmamız, onların yanından hiç ayrılmamamız ve inançlarına, de erlerine, geleneklerine saygılı olmamızdandır. Gerek gazete satı larıyla, gerek bildiri da ıtırken ve daha birçok kitle çalı ması aracılı ıyla onlarla yüz yüze geliyoruz. Hastalık ya da ölümlerde, bayramlarda elimizden geldi ince ziyaretlere gidiyoruz. Devrimcilerin kendilerini bu biçimlerde de ziyaret etmesi çok memnun ediyor onları. Bu görü melerde, yaptı ımız sohbetlerle bizleri daha iyi tanıyorlar. Aynı zamanda, içinde ya adıkları ko ulların nedenlerini de daha.iyi anlayabiliyorlar."

"Devlet halka hiçbir ey vermemi . Tarih boyunca ona ta ıdı ı tek politika; zam, zulüm, i kence. Bu onursuzlu a kar ı Cepheli olabilmek bir onurdur." "Farklı bir kültürdür, bir arınmadır Cepheli olmak. Gazetelerde, televizyonlarda ya da çe itli yayınlarda görüyoruz. Bizi çoluk-çocuk, beyni yıkanmı , bilgisiz, görgüsüz, kültürsüz, cahil insanlar olarak gösteriyorlar. Ya da çiçek kopartan, ezen, yakan, yıkan insanlar. Ama insanlarımızı öldüren, i kence eden, köylerimizi, ormanlarımızı yakan, da larımızı bombalayan, televizyonlardaki magazin programlarında, spor programlarında insanları uyutan kim? Mecliste ya da Yüksek Askeri uralar'da arzı endam edenler mi kültürlüler? Emperyalizmi ülkemize sokanlar mı, Sabancılar'ı, Koçlar'ı yaratan ve kollayanlar mı okumu , bilgili insanlar? Bizler; genciyle, ya lısıyla, devletin bize a ıladı ı bin türlü pis alı kanlıkla geliyoruz Cephe saflarına. Küçücük ya ta içki ve sigara alı kanlı ı edinmi , atari oyunları-, nı sevmi , do ruca okumayı söke-memi , ailesine, büyü üne, küçü ü'ne saygı, sevgi nedir, ö renememi insanlar var saflarımızda. Yani zaaflarımızla varız ve aynı zamanda bu çeli kilerimizle mücadele ediyoruz. Cepheli olmakla, aynı zamanda bu zaaflarımızdan, alı kanlıklarımızdan arınıyoruz. Halkın kendi iktidarını kurabildi i, kendi kaderini tayin edebildi i, kendi anayasasını uygulayabildi i bir düzeni ö -rendikçe, kavradıkça yeni, saf bir kültürle, de erlerle kar ıla ıyoruz. Her ananızda da bunun onurunu ya ıyoruz." -1.Bölümün SonuGELECEK SAYININ KONULARI - Okmeydanı' nın ehitleri - Bir Halk Adamı: Muhtar, Güzel Otluçimen ' - Köy Dernekleri - Fatma Girik Farkı'ndan Sibel Yalçın Direni Parkı'na - Grup Yorum ve Okmeydanı - Okmeydanı Halk Meclisi


TARTI MA

grup yorum

Bir Dosya, Bir Tarih EME N KAVGASI VE MÜZ K "Eme in müzi ini istiyoruz; insanın kendi elleriyle kuraca ı yeni bir dünyaya do ru yürüyü te bize umut, co ku, mücadele azmi verecek estetik kavga silahları verin bize... Evrensel Kültür Dergisi A ustos 1997 tarihli 68. sayısındaki dosyasını 'Müzik ve Politika' konusuna ayırmı . Yukarıdaki ça rı, dosyanın giri yazısındaki son cümleler. Bu ça rıya tüm devrimci demokrat müzikçilerin yürekten katılaca ına eminiz. Ve Grup Yorum olarak yıllardır sürdürdü ümüz devrimci sanat prati imizle bu ça rıyı en yüksek sesle dile getirirken, aynı zamanda onun gereklerini yerine getirme çabasında olduk. Evet, eme in müzi ini istiyoruz. Emekçinin kavgasının müzi ini... Ona kavgada umut, co ku, mücadele azmi verecek ; müzi i... Ne var ki; Evrensel Kültür'ün dosyada yer alan yazılan ve söyle ilerdeki sorularıyla, sözü edilen "eme in müzi i"nden ve elbetteki bu ça rıdan biç de aynı eyleri kastetmedi imizi anlıyoruz. Dosyanın Nuray Sancar-Murat Polat imzalı ilk yazısında, dosyanın gerekçesi öyle açıklanıyor; "Dergimizin bu sayısındaki dosya, son zamanlarda artan

kitlesel enlikler, mitingler, piknikler, geceler ve çe itli etkinliklerin karakterinin, buralarda söylenen parçalarla uygunluk içinde olmadı ı izlenimi, üzerine ekillendi. Emekçilerin, kendi somut talepleri etrafında hızla örgütlenip mücadele etti i, kitlesel bir politizasyonun ya andı ı son süreçte devrimci müzi in gerçek alıcı kitlesine yönelik arkıların bu kadar az olması dü ündürücüydü." Daha ilk çıkı noktasında ba lıyor sakat dü ünce. Edinilen izlenim neymi ? "... çe itli etkinliklerin karakteri"nin "buralarda söylenen parçalarla uygunluk içinde olmadı ı" izlenimi... Ba ından sonuna emekçi kitlelerden dem vuran, onun kendi özdeneyimlerinden, somut taleplerinden söz eden Evrensel Kültür, yüz binlerce emekçiye mal olmu ; i çisiyle, kamu emekçileriyle, ö rencisiyle, gecekondulusuyla, çe itli milliyetlerden ve mezheplerden ezilen kesimlerin dilinde dola an, yalnızca enliklerinde de il, direni lerinde ve eylemlerinde hep bir a ızdan söyledi i türküleri, mar ları "uygun görmüyor"mu . Devrimcilere her fırsatta yönelttikleri, kitlelere güvensiz ve kitlelerden kopuk olundu u konusundaki iddiaları, bu yazıda uçlara savrulan bir aydın ukalalı ıy-la sürüyor. Bu tarz, dosyadaki yazıların her satırına sinmi . Bu "dü ündürücü" konuda,

"Böyle bir dosya ile neler tartı ılabilir?" diye dü ünüyoruz. Emekçi kitlelere nasıl bir ülkede ya adıkları, kendi somut durumlarım nasıl de i tirecekleri, sistemin hangi temeller üzerinde kuruldu u ve zulüm düzeninin eme in kavgasını geriletmek, yok etmek için hangi araçlarla, hangi yöntem ve biçimlerle saldırdı ı, tüm bunlar kar ısında inançla ve kararlılıkla sürdürülen devrimci mücadelede yaratılan gelenekler, de erler, bunların daha da geli tirilerek gelecek toplumun insanım ekillendiren kültürü yarataca ı bilinciyle emekçi kitlelere hangi araçlarla, hangi müzik tarzıyla, nasıl ula tırılaca ı gibi daha birçok sorun ele alınabilir. Böyle bir tartı ma, aynı zamanda bu alanda çalı ma yapan müzikçilerin prati i ile birlikte ele alındı ında çok yararlı, verimli bir çalı ma haline gelebilir. Ne yazık ki dosyadaki tartı ma bu de il. Dosyadaki ilk yazıda, 68'lerden bugüne devrimci mücadeleye; onun kültürel yönelimine, yaratılan de er ve geleneklere, müzikteki ekilleni e, konjonktürel(!) de erlendirmelerle "çok bilimsel" yakla ılarak, koca bir tarihin üzerine sünger çekiliveriyor. "Devrimci hareket kendi estetik de erlerini, baskı altında tutulan halk kültüründen dev irmeye ba lamı , Anadolu halkının direni ini, ba kaldırısını anlatan türküler ve

15


arkılar gün yüzüne çıkarılmı tı". Bu de erlendirmede, sakın ola bu tür bir geli imin do al ve olumlu oldu u ifade ediliyor sanılmasın. Bunu ilerleyen bölümlerde çok daha iyi görece iz. Hemen devam ediyor; "Ülkenin, popülizmin ye ermesi için oldukça uygun bir vasat olu turan yo un bir köylü nüfusa sahip olması, a ırlıklı olarak gençlik arasında filizlenen devrimci hareketin küçük burjuva bir sınıfsal karakter ta ıması ve politik referansların bir ölçüde Çin Devrimi'nden veMao'nun 'kırlardan ehirlere' düsturundan alınması, halk kültürüne yöneli i kaçınılmaz kılan bir konjonktür olu turmu tu." Konjonktürel kaçınılmazlık olarak ifade edilen geli me "popülizm", hatta daha do ru ifadesiyle "köylü popülizmi" olarak nitelendiriliyor. Popülizmin her türü proletarya ideolojisine, bilimsel sosyalizme aykırı oldu u için de tümüyle mahkum ediliyor. Bu önemli dersi aldıktan sonra konjonktürü de ö reniveriyoruz. Ne de olsa bilimsel bir de erlendirme, elbette bu geli menin nesnel ko ullarını tahlil edecek. Köylü nüfusu ço unlukta oldu u için halk kültürüne yönelinmi . Oysa ilk cümlede "halk kültürü baskı altoda" deniliyordu. Demek ki, baskı altoda olan halk kültürünü''savunmak bir görevdi. Sonra, diyelim ki köylü nüfusu azınlıkta olsaydı hangi kültüre yönelinecekti? ehirde ya ayan emekçi halkın kültürüne mi? Onlar halk kültürünün dı ında mı? Halkı, ne ve kim olarak görüyorlar? Bu sorular, çok bilimsel satırların kurgusunu bozuveriyor i te. Bir soru daha takılıveriyor aklımıza. Tüm bu popülist geli meler ya anırken siz ne yapıyor, nerede ya ıyordunuz? Bu sürece ne kadar müdahale ettiniz? Bu olumsuz örneklerin kar ısında siz, ne gibi bir olumlu örnek yarattınız? Yaratamadıysanız neden? Neden bunlara dair bir de erlendirmeniz yer almıyor bu dosyada? Bir süreci tartı ırken kendinizi onun dı ına koyamazsınız. Sonra adama, "Tüm bunlar ya anırken sen 16

Ay'da mı ya ıyordun?" diye sorarlar. O dönem devrimci hareketin sınıfsal niteli ini, devrimcilerin geldi i sınıfsal kökenle özde le tirerek, küçük burjuva nitelendirmesiyle de erlendiren mantık, tüm ideolojik tespitleri, stratejileri ve en önemlisi de devrimci prati i bir çırpıda mahkum ediyor. Bu mantık, sosyalizmin kurucuları da dahil dünya devrim önderlerini ve dünyada devrimleri zafere ula tırmı olan örgütlenmeleri ve onların mücadelelerini, en azından ba langıçta ve ilk geli im dönemlerinde küçük burjuva karakter ta ımakla mahkum etti inin farkında de il. Çünkü bu saydıklarımızın tümünde gençlik, ba langıçta en aktif güçtür, devrini önderlerinin sınıfsal kökenleri de küçük burjuvadır. Öyle ise, e ri oturup do ru konu alım. Bîr devrimci hareketin sınıfsal niteli i, onun ideolojisine, bu ideolojinin ete kemi e büründü ü mücadele prati ine göre belirlenir. Bu mücadele prati idir ki, emekçi sınıfları kucakladıkça büyüyen güç olur ve adımları hızlanır. Bunları bir kenara koyup sınıfsal karakteri gençlik'le belirleyip kestirmeden devrimci hareketi mahkum eden mantık, en kaba mekanikli in dar sınırlarında kendini avutmaktan bile aciz kalır. Sorunu, bu noktada bu kadarla sınırlayıp asıl konumuzu ilgilendiren boyutuna dönelim. Diyelim ki; o dönemde devrimci hareket küçük burjuva sınıfsal karakterliydi. Bu, devrimci hareketin halk kültürüne yönelmesini neden zorunlu kılsın? Küçük burjuvazinin, kendisine daha uygun davranı biçimi olarak tersine, çok daha etkisi altoda bulundu u (ve Evrensel Kültür çizgisinin kendisini de ifade eden) burjuva kültüre yönelmesi daha do al de il mi? En azından burjuva kültürden etkileni e çok açık bir ekilleni yaratması gerekmez mi? Bu ülkede küçük burjuvaziden söz ederken, herkes kendisine öyle bir dönüp bakmak ve daha ciddi dü ünmek zorundadır. Mücadele tarihim de erlendirmeye kalkanlar, bu tarih içindeki küçük burjuva etkilenmeleri incelemi ve bunu

ö renmi olmalıydı. Konjonktürün üçüncü aya ına gelince; "politik referansı", "kırlardan ehirlere" yerine " ehirlerden kırlara" düsturuna ba layanlar hangi kültüre yönelecekti? ehirlerden kırlara hangi insan unsuruyla yürüyecekti? Ve o insanlara hangi kültürle yakla acaklardı? Proletarya mı, ehir küçük burjuvazisi mi? Bunların, halk kültürünün dı ında apayrı bir kültürel ekilleni i mi var? in özü; halk kültürü ile köy kültürü aynıla tırılıyor. Dahası, ülkemizde kapitalizmin çarpık geli mesi, özellikle 60'lı, 70'lı yıllarda proletaryanın, hatta küçük burjuvazinin bir kısmının da esas olarak köyden kente göç eden emekçilerden olu tu u, dolayısıyla kır kültürünün ehirlerde kendine özgü yeniden biçimleni inin, bu kitlelerin kültürünü ifade etti i ya bilinmiyor ya da bilerek çarpıtılıyor. Bilimsel yorumlar yapıp konjonktürler saptayanlar, en azından kendi dergilerinde bu dönemi anlatan bazı yazıları okumu olmalıydılar. Kültür dergisinde, dosyalara emek hakkında, eme in müzi i hakkında perspektif yazanlar, biraz mütevazi olup azıcık emek harcayarak okuyucu kitlesine saygı göstermelidirler. Sonuç olarak; ülke nüfusunun ekilleni i ne olursa olsun, kim devrimi hangi yoldan yürütürse yürütsün devrimci mücadele, emekçi halka ve halkın tarihten bugüne egemenlerin her türlü baskısına ra men ya attı ı halk kültürüne dayanmak zorundadır.' Bunu kaçınılmaz kılan ise; yalnızca devrimci olmak, devrimde samimi olmaktır. Yazı, daha ba ından halk kültürüne yöneli i olumsuzlamaya çalı ırken ilerleyen bölümlerde, ne kadar süslenmeye, çe itli tahlillerle açıklanmaya çalı ılsa da, ba tan sona bir halk kültürü dü manlı ını i liyor. Halktan, halkın mücadelesinden uzakla mı , ona o kadar yabancıla mı ki; nerede "halk" geçse, "popülizm" damgasını yapı tırıyor. Hızını alamıyor, mücadeleye, mücadele içinde yaratılan de erlere, geleneklere saldırmaktan kendini alamıyor.


Örne in; halkının özgürlü ü için sava ırken canını veren ve halkın " ehitlerimiz" diyerek sahiplendi i devrimciler için "öldürülen devrimciler", onları anlatan türküler için "yo un bir ölüm vurgusu", mücadele içinde ödenen bedelleri ve yaratılan de erleri "ölüm, i kence, cezaevi üzerinden politika yap-ma"ya indirgeyerek de erlerin içini bo altmaya, de ersizle tirip a a ılamaya çalı ıyor. Kendi geçmi ini bir çırpıda silen, gelene ine sırtını dönen, geçmi ine dü manla an ruh hali, onu saldırganla tırıyor. Ama hatırlatmak gerekiyor; bugün böyle bir dergide, devrimci sanat adına bu kadar rahat ahkam kesebilme, yazılar yazabilme özgürlü ünü, fa izmin azgın saldırılarına direnerek ehit dü en devrimcilere borçlu oldu unuzu unutmamalısınız. Halk kültürü dü manlı ı, devrimci prati i tümüyle mahkum ederken, devrimci müzik adına yapılanları da hiçe sayıyor. Politik müzik dünyasında yapılan birtakım yanlı lıkları, eksiklikleri, sorunları ele almak adına yapılan de erlendirmeler, devrimci sanatın bütününü yadsıyarak onu, emekçiler için, eme in mücadelesi için zararlı görüyor. Böylece tüm devrimci sanatçıları eme in sesine kulak vermemekle suçluyor. "Tarihe ve bugüne baktı ımızda (evet, hep birlikte, hem tarihe hem de bugüne bakarak okuyalım-bn.) kendi eyleminden ba ka bir ey görmeyen küçük burjuva için, ses kayıt stüdyolarına uzak da larda verilen müca-

ya ses geçirmez binalarda oturup televizyon ya da bir ba ka kitle ileti im aracım izlemiyor, ya da hayatında bir i çiyle, memurla sohbet etmemi . Böylesi bir ortamda ya amasalar, o sözünü ettikleri i çilerin direni lerinde, mitinglerinde, ö rencilerin forumlarında, fa istlerle, polislerle çatı malarında, memurların i bırakmalarında, halaylarında binlerce a ızdan, hep birlikte haykırdıkları türkü ve mar ların yankısını duymamaları, görmemeleri ya da haberdar olmamaları mümkün olmazdı. Bazı sesler var ki, rahatsız ediyor Evrensel Kül-türcüler'i. "Dü ersem bu kavgada dosta anlatın beni" diyenler, onları rahatsız ediyor. "Dolu unca alanlar ehirde gel, kırda gel, haykırınca zindanlar zincirleri kır da gel" sesleri kulaklarını tahri ediyor. "Cesaret Cesaret, daha faz-la cesaret, kurtulu mutlaka ellerimizde" haykırı ları canlarını sıkıyor olmalı. "Olmaz" diyorlar, "uygun de il" diyorlar.

dele romantik duygular üretmeye elveri li oldu undan, Unkapanındaki MÇ Blokları'nın kar ısındaki tersaneden, az ilerdeki belediye binasının önünde toplanan kamu emekçilerinden, yine buraya 15 dakika uzaklıktaki istanbul Üniversitesi'nden yükselen ses, bu stüdyolara ula ıp esin kayna ı olamadı. Devrimci sanatçı, ya adı ı kente yüzünü çevirip soyut bir mücadelenin soyut acılarını dile getirmeyi tercih etti." Bir dönüp kendimize, bir sözü edilen kesimlere; i çiye, memura, ö renciye, bir de Evrensel Kültürcü-lere bakıyoruz. Bu satırları yazanlar

Böyle "izlenim" edindikleri için, dosyalar açıp yargılamaya kalkıyorlar. Ya adı ı kente, halka, kitlelere ve devrimci mücadeleye yüzünü çevirenin kim oldu u bu satırlarla çok daha açık de il mi? Ve ruh hallerinin histeri-siyle, küfre dü tüklerinin bile farkına varamıyorlar. "Devrimci sanatçı..., soyut bir mücadelenin soyut acılarını dile getirmeyi tercih etti". Kitlelerin en "somut" eylemlerinde, en "somut" duygularını ifade ettikleri türkülerde anlatılanlar, hangi soyut mücadelenin soyut acıları? Kitleler size kulak vermiyor. Ne

17


tı malar ya ıyorlar, bunları ya arken türkü ve mar larımızı daha bir öfkeyle söylüyorlar. Gecekondulardaki halk, soyut kondularında ya arken birden bire soyut polisler, zabıtalar ve dozerlerle soyut olarak yıkılıyor evleri. Ve onlar, geceleri soyut bir so ukta, soyut bir açlıkla, soyut acılar ya ıyorlar. Bunları ya arken de türkülerimizle soyut olarak ısınıyorlar. Hangi türkümüz, hangi mar ımızda soyut mücadelenin soyut acıları var? "Ölüm, i kence, cezaevi" mi soyut "da larda verilen mücadele" mi? "Kayıplar, katliamlar" mı soyut . mücadelenin sonuçları? O ulları,' kızları kaybedilen, zindanlarda tutsak edilen ailelerin, anaların duygulan mı soyut acılar? Ve siz çok bilenler, devrimciler sizin deyiminizleöldürülünce, hapishanelerde devrimci tutsaklar, çivili sopalarla kafaları parçalanarak öldürülünce, yüre inizde hissetti iniz duygu nedir? Acıyı ve öfkeyi tanıyor musunuz? Acıyı, öfkeyi mücadele kararlılı ına dönü türerek anlattı ımız türkülerde bu duygulan göremiyor musunuz? Grup Yorum için; "Kentte süren mücadeleyi, i çi sınıfını, di er emekçi ve hareket halinde olan katmanları ne yazık ki hak etti i ölçüde göremedi... Zonguldak grevi sırasında yapılan iki parça ve 'Grev Halayı' gibi önemli türkülerinin dı ında..." diyorsunuz. Ele tirilerinizi anladık ve aldık. Eksiklerimizi görmeye açı ız. Ancak bu, soyut mücadelenin soyut acılarını anlatma suçlamasını nereye koyacaksınız? Derdiniz "i çi" mi? Peki, öyle olsun. Düzgün Tekin i çiydi, kaybedildi. Kenan Bilgin i çi önderiydi, kaybedildi. Neler hissettiniz? Soyut muydu kaybedili leri, soyut muydu bedenlerine yönelen eller ve onların inançlarıyla teslim aldıkları acılar? Ve bizlerin, devrimcilerin yüreklerindeki duyguları... Anlatmayalım mı, emekçilere bunla-rı söylemeyelim mi, emekçilerin mücadelesinde bunlara yer yok mu? Evrensel Kültür, her satırında kendisini Kaf Da ı'nda gören bir aydın kibirlili i ile, aklına esen her ko18

nuda ahkam kesiyor. "Etkisi zayıf ve yanlı bir mücadele anlayı ı oldu u için hezimetle sonuçlanan..." diye ba layıp binbir emekle ve bedellerle yaratılan ve fa izmin korkulu rüyası, emekçi halkların kurtulu umudu olan gerillayı "da da gezen devrimci" ye indirgeyerek iyice küçülüyor, çapsızla ıyor. Daha da ileri gidiyor, ehit dü en gerillaları anlatan türküleri " ölümseverlik"le niteleyerek iyice de ersizle iyor, alçalıyor. Mücadele anlayı ı ne kadar farklı olursa olsun, sosyalizme, devrime inanan hiç kimse, bu mücadelede canım verenlerin inancına, davasına, feda bilincine böylesi bir de ersizle tirmede bulunamaz, bunu varlık sorunu olarak görür. Evrensel Kültür, herkesten daha fazla sahiplenme hakkım kendinde gördü ü Deniz Gezmi 'lere ve verdikleri mücadeleye de saygısızlık etti inin, saldırdı ının elbette bilincindedir. Kendi geçmi lerine, kökenlerine yüz çevirenlerin, savrula sav-rula bu kadar yıl sonunda geldikleri yer, i te bu. "Da da gezen e kıya", "Sonları hüsran olacak" vb. söylemleri, bugüne kadar fa izmin kurmaylarından dinledi imizi hatırlıyoruz. Evrensel Kültür'ün söylemleri, nasıl bu kadar benzerlik ta ıyabiliyor? Tartı ma özgürlü ü, kimseye bu hakkı vermez. Evrensel Kültür, hangi zeminde oldu unu sorgulatacak kadar ciddi sorunları oldu unu görmek zorundadır. Evrensel Kültürcüler, unu da bilmek zorundadır ki, ancak halkına ve vatanına ba lı olanlar hiç tereddütsüz ölebilirler. Bu, devrimcili in bedellerinden biridir. Ancak devrimcilikten bu kadar uzakla anlar, onun bedellerine de o ölçüde yabancıla ırlar. Çünkü reformizm için, tutsaklık bile kendine uzak bir kavramdır. Sizin üstüne basa basa vurguladı ınız "ölümsevertik", aslında ölümü hiçle tirmektir. nandı ımız de erlere sıkı sıkıya ba lanmaktır. Ölümü hiçe saymayı, önümüzde engel olmaktan çıkarmayı "ölümseverlik" olarak lanse etmek, kavranılan da çarpıtmaktır. Bunu böyle bilesiniz. Görülen odur ki; Evrensel Kültür "i çici" mantı ıyla, hiçbir yerde ve

hiçbir zaman bulamayaca ı soyut bir "i çi", "emekçi" kavramına sarılarak sosyalist arenada tutunmaya çalı ırken, tüm varlı ı, dü ünü tarzı, kültürü ve ya am biçimiyle hızla yöneldi i düzende yerini sa lamla tırmak için bu tür saldırılara ba vuruyor. Bu çaba onu, devrimci müzik tartı ması yapmak adına halkın ve devrimin nice bedeller ödenerek yaratılmı de erlerine dü manca bir tutuma yöneltiyor. Devrim ehitleri için yapılan ürünleri, gerillayı ve da ları, anlatan türküleri, i kenceyi, i kencede direni i, zindanlarda yaratılan teslim olmama gelene ini i leyen parçalan "eme in müzi inin dı ında", "romantizm", "mistik duygusallıklar", "soyut acılar" ve hatta' "ölümsever-lik" le nitelendiren bir sapkınlı ın dengesizli idir ya anan. Tüm bunları kolayca söyleyip geçmeyi dü ünüyorlar. Ama, i te bir pürüz var. Bu arenada birileri var ki; "arabesk" desen de il, "mistik duygusallık" da olmuyor, "ölümseverlik" hiç inandırıcı de il. Tüm nitelendirmeleri olumsuzlayan bir prati in temsilcileri var. Grup Yorum gerçe i var. imdi O'na ne denilecek? Yöntem bulunuyor, ama çok ucuz bir yöntem. Grup Yorum di erlerinden ayrılıyor, önce bir güzel olumlanıyor, böylece di er söylenenler kurtarılmı oluyor. Ama ardından gelen cümleler, yine niyeti ele veriyor. "Ku kusuz bazı grupları ve sanatçıları, bu arabesk tarzı sürdüren sanatçılardan ayırmak gerekiyor." Evet, önce ayırıyor. Sonra, "80'li yılların ikinci yarısında umutsuzluk ve. karamsarlık üreten parçaların kar ısına co kuyu, umudu, mücadele azmini koyarak ortaya çıkan Grup Yorum, arabesk formu da reddederek canlı ve heyecanla benimsenen parçalar yaptı. Çok geni bir kesim tarafından benimsenen Yorum arkıları, birçok ki inin devrimcile mesinde etkili oldu." Mücadele azmi, co ku, umut vb. diyerek, halen bu de erleri savunuyor oldu unu gösterece i bir zemin olu turuluyor. Bu zemin olu turulduktan sonra, artık rahatça saldı-


rabilir. "Ancak son zamanlarda gitgide belli bir anlayı ın tabanına seslenen parçalar yapmaya ba layan grubun söyledi i arkı ve türkülerin politik dayana ı da di erlerininkine benziyordu." Acemi kurnazlık sırıtıyor. Kendi kendini reddeden cümlelerle sıkıntıdan kurtulamıyor. Bakın ne yapmı Grup Yorum: "Umutsuzluk ve karamsarlık üreten parçaların kar ısına co kuyu, umudu, mücadele azmini koyarak ortaya çıkmı ." Bu çıkı la birlikte "canlı, heyecanla benimsenen parçalar yapmı ." Ve bu parçala: "çok geni bir kesim tarafından benimsenmi ." Dahası, "birçok ki inin devrimcile mesinde etkili olmu ." Ve tüm bunları gerçekle tiren Grup Yorum'un söyledi i arkı ve türkülerin politik dayana ı "di erle-rininkine benziyor"mu . Kimdir "di erleri"? Yazının ba ından sonuna anlatılan, birbirine taban tabana zıt olan anlayı ları da aynıla tırarak toptan yerle bir etti i, onlarla birlikte kayna ını aldıkları mücadele anlayı larım ve mücadele tarihi içinde yaratılan de erleri, gelenekleri de hiçe saydı ı müzisyenler, müzik grupları. Grup Yorum'un arkı ve türkülerinin politik dayana ı, hangi ''di erleri' 'ne benziyormu , görelim. "... sıkı tı ında pani e kapı-lan"ları, "büyük bir hazla öldürülmeyi beklerken kendine acıyan"lan, "örgütlü oldu u halde kendini yalnız hisseden ve bu yüzden annesinin eteklerine ko arak sızlanan" arı anlatan arkılara..., "Bir yanda kaçınılmaz, ölüm, bir yanda sıcak çorbayla simgelenen eski huzur; da a çıkmadan önceki hayat" arasına sıkı mı "küçük burjuvanın tüm çeli kilerini son derece yorgun bir sesle, acıklı dile getiri i" olan arkılara..., "Kitlelerden kopuk, soyut, ne oldu u, neye hizmet etti i belli olmayan, çöküntü içindeki devrimcinin kahramanlı ını" anlatan arkılara..., "Devrimci ya arken kaçınılmaz ölümüne tevekkülle boyun e i ine övgüler dizmek" demek olan arkılara... ,

"Öldükten sonra da arkasından gözü ya lı -a ıtlar"la, "ölümsever-lik"\e ifade edilen arkılara... î te bu parçalarla, Grup Yorum'un söyledi i arkı ve türkülerin politik dayana ı benziyormu . Ve bu parçalar geni kesimler tarafından benimsenmi . Bu arkılar, birçok ki inin devrimcile mesinde etkili olmu . Hayatın gerçe i, prati i, yalınlı ı, kurulmaya çalı ılan örümcek a ını nasıl da parçalıyor, kurnazlık nasıl da sırıtıyor de il mi? Neden bu kadar kendinizi zorluyorsunuz? Politik müzik tartı ması bumu? Evrensel Kültür "ciddiyeti" bu mu? Grup Yorum, bugüne kadar çok ele tirildi. Bu ele tirilerden çok yararlandı. Üretti i parçalar i çilerden memurlara, zindanlardan gecekondulara kadar, hiç dü ünemeyece iniz kolektif bir tartı ma, ele tiri ve önerilerle yeniden biçimlendi ve stüdyolardan böyle çıktı. Ele tiri-tartı ma, üretkenli imizin motoru oldu. Bundan sonra da böyle olacak. Bunun için hiç kimsenin kendisini zorlaması gerekmiyor. Ama dert ele tiri ve tartı ma olmazsa, i te böyle saçmalamaya ba lanıyor. Ortada ne ele tiri, ne tartı ma, ne de "ciddiyet" kalıyor. Yazmm Grup Yorum için söyleyecekleri daha bitmedi. Bakın neler yapmı Grup Yorum. "O, 12 Eylül'ün bitkin, acılı devrimcisini Ahmet Kaya'nm elinden kurtarıp alnında yıldızlı bereyle, ama bu kez savrulmak ve acılanmak için de il, mücadele etmek için da a gönderdi." i Grup Yorum, hiç kimseyi bir yere göndermedi. Evet, mücadeleye ça ırdı, da lara da ça ırdı. Çünkü bu ülkenin da ları vardı ve da larında sava anları. Grup Yorum, "12 Ey-lül'ün bitkin, acılı devrimcisi"ni kurtarmadı. Yüre inde, bilincinde halk için, onurlu, namuslu bir ya amı yaratmak için en küçük kıvılcım olanların yüre ine ve bilincine seslendi. Emekçilere seslendi, gündelikçi kadınlara seslendi, umutsuzlu un hakim kılınmaya çalı ıldı ı ko ullarda inadına mücadeleyi yükselten ö rencilere, i çilere, memurlara, gecekondululara umudun bitmedi ini söyle-

di. Direnenlerin, sava ı ve mücadeleyi tüm benlikleriyle, varlıklarıyla, en zor ko ullarda büyütenlerin hala var oldu unu ve asla tüketilemeyece ini söyledi. Ölümlerde sınanmı inancın sesini halka, kitlelere ta ımaya çalı tı. Tüm bunları yaparken, halkın diliyle devrimcinin titizli ini birle tirmeye çalı tı. Bu sesleni , 12 Eylül'ü direni ve mücadele sloganlarıyla kar ılayan, hiçbir ko ulda teslim olmayan bilincin ve gelene in sesleni iydi. Grup Yorum, bunu türküle tirmeye çalı tı. Eme in kavgası okullarda, fabrikalarda, i yerlerinde, gecekondularda, da larda ve zindanlarda büyüdü. Nerede halka yönelik saldırılar varsa ve nerede bir ses, bir slogan, bir direni varsa, Grup Yorum'un gündemi oldu. Gecekondu yıkımlarında, yakılan direni ate lerinin ba ında söylendi umudun türküleri. ten atılan i çilerin direni inde, katledilen devrimcinin cenazesinde öfke oldu. O ulları, kızları kaybedilen anaların yüre inde kini acıya, öfkeye dönü türen türkü oldu. Zindanları özgürle tirenlerin yüre inde co ku, u runda mücadele ettikleri emekçi halka direni ve kavga ça rısıydı türkülerimiz. Devrimci sanatçının prati i kültür merkezlerine, stüdyo salonlarına, enliklere, konserlere hapsolamazdı. Hayatın her alanında ya anan kavgayla yüklenmemi olan sanatçı stüdyolara, konserlere, enliklere mücadeleyi de il, kendi kafasındaki kurgulan ta ıyabilir. Bunun bilinciyle ekillendirdik prati imizi. Bu yüzden anlattıklarımız asla "soyut mücadelenin soyut acıları" olmadı. Somut mücadeleden kopuk, onun içinde olmadan, kültür merkezlerinin pencerelerinden, kitapların arasından ya amı seyretmekten bile aciz olununca her ey soyut getir ona. Çünkü kendisi, ya amıyla soyuttur. Ve Evrensel Kültür finale geliyor, sonuç tespitini yapıyor: " imdi gereksinim duydu umuz müzik, eme in müzi idir. Yeni bir dünya kurmak için harekete geçen, yüzü ileriye dönük, enliklerle, halaylarla yeni moral de erler üreterek 19


ve elbette umutla, di e di , tavizsiz yürüyen kitlelerin kendi özdeneyimlerini ve geleceklerini anlatan ve ülkenin tek- ve en önemli gerçekli inin bu oldu u bilinciyle hareket eden sanatçıların üretti i parçalara ihtiyacımız var bizim," Bu cümlelere en genelde katılmayacak devrimcinin olmayaca ını dü ünüyoruz. Peki, onca de erlendir-me(!)nin mantı ı neydi? Sorun da burada yatıyor. Birincisi; yapılanların, Grup Yorum'un yaptıkları da dahil hiçbiri, "eme in müzi i" de ildir! Çünkü anlatılanların hiçbiri, "yeni bir dünya kurmak içinjıareke-te geçen, yüzü ileriye dönük, enliklerle, halaylarla yeni moral de erler üreterek ve elbette umutla, di e di , tavizsiz yürüyen kitlelerin kendi öz-deneyimlerini ve geleceklerini" anlatmıyor! Yazarlarımız, sanki Pata-gonya'da ya ıyorlar. Dosyanın hazırlayıcıları, Türkiye'den, bir Patagonyalı kadar bihaber. 1 Mayıs'lar kitlelerin özdeneyim-leri de il. Gazi'ler, Nurtepe'ler kitlelerin özdeneyimi de il. Memurlar, i çiler hiç gözaltına alınıp i kence görmezler. Direni lere hiç polis, jandarma saldırmaz. 400'ü a kın kayıp ve binleri a an katliamlar kitlelerin sorunu de il. Hapishanelerdeki on bini a kın tutsak kitlesinin, kitlelerle hiçbir ili kisi yok. Gecekondularda ya anan yıkımlar, kitleleri ilgilendirmez. Oradakiler de kitle de il zaten. Peki kim kitle, özdeneyimi ne, gelece i ne olacak? Evrensel Kültür'ün tasarladı ı kitle, kendi kitlesi; kendi kafasında yarattı ı kitle. Gecekonduda oturmayan, dolayısıyla yıkımları ya amayan, i ten atılmayan, gözaltına alınmayan, i kence görmeyen, kayıpların ve katliamların olmadı ı, hapishanelerinde binlerce devrimcinin tutsak edilmedi i, da larında sava anların olmadı ı, dolayısıyla devrimci sanatçıların da böyle türküler, parçalar yaparak bilincini bulandırmadı ı bir dünyada ya ayan "kitleler". Ne böyle bir ülke, ne de böyle kitleler hiç olmadı, olmayacak. Ama zulmün hakim oldu u bir düzen ve 20

bu düzene kar ı "yepyeni bir dünya kurmak için harekete geçen, yüzü ileriye dönük, enliklerle, halaylarla (ve elbette ki eylemleriyle, direni leriyle haklı ve me ru her türlü mücadele biçimiyle bn.), yeni moral de erler üreterek ve elbette umutla, di e di , tavizsiz yürüyen kitleler" var bu ülkede. Zulüm düzenine kar ı, ezilen halkların özgürlük mücadelesi, her türlü bedel ödenerek, direni destanları, kahramanlıklarıyla, yepyeni de er ve gelenekler yaratarak her geçen gün halkı, emekçi kitleleri daha fazla kucaklıyor, ülkedeki politik gündemin merkezinde daha etkin yer alıyor. Zulmün tüm vah etiyle bu geli meyi engelleme, bastırma, yok etme çabalarına kar ın her geçen gün büyüyen mücadele, bir yandan devrimcilerin ve devrimci sanatçıların omuzlarına yeni ve daha ileri görevler yüklerken, bir yandan da daha büyük enerji, daha fazla özveri, daha büyük bedelleri göze almayı gerektiriyor. Devrimci sanatçılar açısından, bu süreçte, mücadeleye en sa lıklı hizmet edecek tarzda var olabilmenin de her eyden önce örgütlenmekten, örgütlü mücadeleden geçti i artık reddedilemiyor. Yine de devrimci sanatçı, devrimci kimli ini sanatçı kimli iyle sa lıklı örtü türemedi i noktada, örgütlü mücadelenin, halkın özgürlük taleplerinin güncel ve somut ifadesinin yansıtılabildi i ürünlere yönelmekte ciddi sorunlar ya ayabiliyor. Sonuçta unu söylemek zorunlu: Sanatçının, faaliyetinde halka, ya ama ve mücadeleye en do ru ve en güçlü katkıda bulunabilmesi, onun ideolojik-politik bakı açısına ba lıdır. Bu bakı açısıdır ki; ülkede süren sınıf mücadelesinin biçimleni lerini do ru kavrar, buna devrimci tarzda yön vermeye, do ru rotaya oturtulmasına çalı ır. Sanatçı açısından da neyi hedefleyecek, parçalarında, müzi inde sınıf mücadelesinin somut biçimleni ine hangi tarzda yer verecek, bu bakı la ilgilidir. Bakı açısı ne olursa olsun en genel bir do ru vardır ki; bütün ülkele-

rin halklarının mücadelesi, kendi kültürünü yaratır. Ve bu kültürün, o halkın tarih içinde yüzyıllarca sürdürdü ü sınıf mücadelesiyle yarattı ı kültürden beslenmedikçe ya ama ansı yoktur. Bütün dünya devrimleri mücadelesinin özgünlükleri de burada yatar. Devrimci sanatçı, bu gerçe i do ru kavrayabildi i ölçüde i levini yerine getirebilir. Bu çerçevede Grup Yorum olarak 12 yıldır sürdürdü ümüz sanatsal faaliyetimizde, tüm enerjimiz ye çabamızla bunu yerine getirmeye çalı tık ve çabalıyoruz. Sanatın halktan kopuk bir küçük burjuva aydın faaliyeti olarak statüle tirilmi biçimlerine kar ı, ısrarla emekçi halkımızın içinde, onlarla soluk alıp veriyoruz. Gecekonduları ba larına yıkıldı ında yanlarında oluyoruz, acıları payla ıyoruz, umut ve direni yüklü türküler söylüyoruz, umut ve direnç yüklü duygularla besliyoruz yüre imizi. ten atılan i çilerin direni lerinde, yoksul sofralarına konuk olduk, kararlılık ve kazanma azmini dillendirdik, kararlılık ve daha bir sınıf bilinci yüklenerek ayrıldık. Halkın ve onun haklı mücadelesinin bir parçası olabilmek için, görevlerimizi yerine getirme çabası içinde olduk. Kitlelerden, halktan ö renmeyi, ona ö retmenin ön ko ulu saydık. Bu topraklarda ya ayan emekçi halkların çok büyük olanaklar sunan zengin kültür mirasım devrimci bir tarzda de erlendirerek, mücadelenin ve yaratılacak yeni, özgür bir dünyanın kültürüne giden yolda köprü edindik. Elbette mükemmel de iliz. Ve elbette bizden öncekileri yok saymadık. Bizimle birlikte olan ve bizden sonra da var olacak olana, prati imizle ve eksik yönlerimizle de erlendirilece imiz bir birikim sunmaya çalı ıyoruz. Bu ülkede, emekçi halklarımızın mücadelesi, her zaman var olacaktır. Emekçiler, zulme kar ı mücadelelerinde mutlaka Grup Yorum'u, Yorumlar'ı yanı ba larında umut, co ku ve mücadele azmi ta ıyan türküleriyle bulacaktır.


am, Halep,ve Diyarbakır civarında ikamet etmesini önerir. Bu açık bir sürgündür. Ege halkıyla Çakırcah arasındaki köklü ba koparılmak istenmektedir. Çakırcah bu öneriyi hiç tereddütsüz reddeder ve kendi artlarını sıralar. Çakırcalı'nın artlarına göre çetesini da ıtmayacak, silah bırakmayacaktır. Bundan gayrisini kabul etmesi söz konusu bile edilemez. Osmanlı ise anla mayı kendi istedi i zemine çekmeye çalı ır. 1904 yılında yapılan görü melerde Osmanlı, bu kez efelere Konya ve Ankara'da ikâmet etmeleri önerisini götürür. Çakırcalı, Osmanlı'nın hilekar yüzünü çocukluktan beri tanımaktadır. Osmanlı'nın kendisini yok etme hesapları yaptı ını bilmektedir. Bu oyunu gören Çakırcalı bir saldırı düzenleyerek Osmanlı'ya bir mesaj gönderir. Bu saldırıda 22 ki i öldürülür. Osmanlı bu saldırı üzerine tekrar haber göndererek e er Ankara'da ikamet önerisini kabul etmez ise üzerine asker gönderilece ini bildirir, Çakırcalı bunun üzerine, saldırılarının iddetini arttır. Bölge valisi Kamil Pa a, Osmanlı'ya gönderdi i raporda, hakimiyetin tamamen elden gitti ini ve derhal bir anla ma yapılmasının gerekti ini vurgular. Bölgede tamamen yenilen Osmanlı, yeni bir heyet olu turarak Çakırcalı'ya. gönderir. Görü melerde Efe aynı artlan iletir: Hiç bir ekilde suçlu sayılmayacaklar, silah bırakmayacaklar ve Çine'nin Akçaova köyünde oturacaklardır. Bu köy ve yakınlarına jandarma ve tahsildar dahil hiç bir devlet görevlisi gelmeyecektir. Sadece padi ahın affını kabul edeceklerdir. Bu artlan padi aha bildiren Kamil Bey olumlu yanıt alır ve kısa süre sonra Çakırcalı düze iner. 26 Mayıs 1904'te, af töreni önce Birgi daha sonra Ödemi 'te yapılır. Bu törenler çok kitlesel bir ekilde gerçekle ir. Çakırcalı düze indikten sonra da halkının yanında olmu tur. Zora dü en köylü solu u Çakırcalı'nın

yanında almaktadır. Yöredeki a alar hallerine, hareketlerine dikkat etmekte, haksızlık etmekten kaçınmaktadırlar; bilirlerdi ki, yapılan en küçük haksızlıkta Efe kar ılarına çıkacaktır. Çıkarları sarsılan, gücüne güç katamayan, zorbalık yapamayan, a alar ise sıkıntıdadır. Çakırcalıdan kurtulmak için Ege da larını zapt eylemi di er e kıya çetelerinde umut aramaktadırlar. Çakırcalı kar ıtı ba ka çetelere destek verilir. Geçmi ten beri Çakırcalı kar ıtı olan Çamlıcalı Hüseyin bulunur ve türlü yardımlarla da lara gönderilir. Bu i i yöre zenginlerinden Hacı Ali Pa a ve o lu Sadık Bey organize etmektedir. Çamlıcalı da a çıktıktan sonra ilk i olarak Çakırcalı'nın kız karde ini ve o lunu öldürür. Haber Çakırcalı 'nın yüre i-ne kor bir ate gibi dü er. Bunun kahrıyla tutu ur. Ne yapaca ına karar verememektedir. Öfkesi sel olup ta makta, bacısı ve o lunun intikamını almak için saniye kaybetmek istememektedir. Çamlıcalı'yı bulmak gerekmektedir ama, O'da iyi biliyordur ki; takip eden daima yenilir. Çamlıcalı da bu maksatla yapmı tır katliamı. Çakırcalı'nın kendisinin takip etmesini istemektedir. E er takip ederse O'da pusu kurarak Çakırcalı'yı öldürecektir. Çakırcalı yerinde duramaz. Vakit kaybetmeden kızanlarını toplar ve Çamlıcalı'nın pe ine dü er. Çıkan ilk çatı mada en sevdi i kızanlarından Küçük Osman hayatını kaybeder. Bu olay Çakırcalı'yı daha da yıkar ve köyüne geri döner. Çakırcalı Tekrar Da larda "Bir e kıya ne zaman silahından vazgeçerse o zaman yok olur." E kıyalar arasında dola ıp duran bir sözdür bu. Çakırcalı da düze indi inde bile yok olmamak için silahından vazgeçmemi tir. Çamlıcalı olayından sonra Çakırcalı üzerinden hiç çıkarmadı ı zeybek giysilerine, silahına daha bir sıkı sarılır. "Düz bize göre de il" diyerek da -

lara döner yüzünü. lk olarak Tire ve Ala ehir'i basar. Yöre zenginlerinden para ve silah alır. Osmanlı da tekrar da a çıkan Çakırcalı'nın pe ine dü er. Takipçilere kumandan olarak da çok deneyimli bir asker olan Kara Sait Pa a atanır. Osmanlı, Çakırcalı'nın üzerine kalabalık bir ordu birli i yollar. Osmanlı, bir an önce Çakırcalı 'yı im ha etmek istemektedir. Ancak Çakırcalı, birbiri ardına yaptı ı baskınlarla Kara Sait Pa a'yı hayrete dü ürmü tür. Birbirinden çok farklı yerlerde ve takip altındayken çe itli eylemler yapılmaktadır. Hepsi için de "Çakırcalı yaptı" denilmektedir. Kara Sait Pa a, Çakırcalı'nın izini bulmak için tüm takipçi kuvvetlerinin yaptı ı yönteme ba vurur; "tüm köylü efenin yata ıdır" diyerek halka i kence yapmaya ba lar. O güne kadar böyle bir eziyet görmemi tir Ege köylüleri. Jandarmaların, Çakırcalı'nın izini bulmak için insanları dayaktan öldürdü ü bile olmaktadır. Ancak yinede Jandarma bir iz bulamamakta, Çakırcalı ve emrindeki çeteler her gün eylem yapmaktadır. Kara Sait Pa a a kınlıktan hangi baskının Çakırcalı'ya. ait oldu unu anlayamaz. Bu sırada Çakırcalı, Tire-Ala- ehir taraflarındaki lira fabrikası'nı basar. Bunun üzerine Kara Sait Pa a ve adamları takiplerine daha da hız verirler. Çakırcalı'nın hedefi; takipçilerin komutanı Kara Sait Pa a'dır. O'nu pusuya dü ürecek ve böylelikle takipçilere büyük bir darbe indirecektir. Plan uygulamalaya konulur. Öncelikle hükümet güçlerine Çakırcalı'nın, kiz Da 'da oldu u haberi gönderilir. Ardından da Çakırcalı, kiz Da 'da Kara Sait Pa a'yı beklemek üzere mevzilenir. Çakırcalı'nın kiz Da 'ı seçmesinin özel bir nedeni vardır. kiz Da

kayalıktır ve buraya gizlenildi- inde bulunmak hemen hemen olanaksızdır. Kara Sait Pa a, Çakırcalı'nın yerini haber alır almaz yola koyulur. Ve tez elden kiz da ına varır. 21


Kara Sait Pa a ve emrindeki çok sayıdaki asker, Çakırcalı'nın namlusunun önünden geçip giderler. Uzun bir süre aramalarına ra men Çakırcalı'yı bulamaz ve Çakırcalı'mn önünden geçip geri dönerler. Çakırcalı, Kara Sait ve adamlarına ate etmez. Daha sonra Kara Sait'e bir mektup yazarak olayı ayrıntısıyla anlatır. "Da lar can pazarıdır. E er tekrar kar ıma çıkarsan seni mutlaka öldürece im" der. Bu mektubun ardından Kara Sait Pa a istifa eder. Ancak Kara Sait bir süre sonra tekrar Çakırcalı'nın pe ine dü ecektir. Çakırcalı kinci Kez Düze niyor Kara Sait Pa a yenilgisinden sonra Osmanlı, tekrar Çakırcalı ile anla manın yollarını aramaya ba lamı tı. Ne yapıp edip anla manın bir yolunu bulmaya çalı ır. Bölgede hakimiyetini kaybetmi tir. Çakırcalı'nın yanı sıra di er çeteler de her gün bir yerleri basmakta, soymakta, öldürmektedir. Bu sırada Çakırcalı ise, Milas'ın zenginlerinden olan Mandaki Hacı Porduromus'un iki o lunu kaçırmı , kar ılı ında 4000 Lira fidye istemi tir. Özellikle bu eylem, Osmanlı'yı oldukça sıkı tırmı tır. Çakırcalı yabancılara kar ı da saldırılar düzenlemeye ba lamı tır. Oldukça tela lanan devlet yetkilileri, 12 Mart 1906'da Çakırcalı'ya bir haber göndererek anla ma yapmak istediklerini belirtirler. Çakırcalı'da anla maya olumlu bakar. Daha öncede denendi i gibi öncelikle Ankara, Konya ve Adana da ikamet etti i takdirde affedilece i ve kendisine maa ba lanaca ı belirtilir. Çakırcalı Osmanlı'nın oldukça zorda oldu unu görmü , önceki anla malarda önerdiklerinden daha geni bir istek listesi hazırlamı tır. Ayrıca anla ma ça rısının yapıldı ı gün, Kuyucak yakınlarında postayı vurarak ortamı biraz daha kızı tırır. Hükümetin pek fazla tartı acak 22

durumu kalmamı tır. Kamil Pa- a'nın o lu Mirli ve Sait Pa a, Ta-hir Kenan Bey, zmir'den Forbes ve Whitall ailelerinden olu an heyetle yapılan anla mayla Çakırcalı tekrar düze iner. Anla maya göre önceki artlar kabul edilecek bunlara ek olarak Çakırcalı'nın sürgüne gönderilen akrabaları geri gelecek ve el konulan evi, e yaları ve hayvanları geri verilecektir. Anla ma sa lanmasına ve Çakırcalı'nın düze inmesine ra men, Çakırcalı hükümete güvenmedi i için emrindeki çeteleri uzun süre düze indirmez, eylemlerini devam ettirir. Da lar Bizimdir Kara Sait Pa a ve emrindeki 4000 ki ilik ordusu, da lardaki çeteleri yok etmek için yeniden harekete geçmi tir. Da lardaki küçük çeteler çatı maları kaybederek imha olurlar. Kara Sait Pa a, düzdeki Çakırcalı'yı da silahlarını teslim etmesini söyler. Ancak Çakırcalı'nın yanıtı, "Erkek kısmı elindeki silahı vermez, istersen gelir alırsın" eklinde olur. Bu tehditten sonra Çakırcalı, 6 Kasım'da Aydın'daki Erbeyli Tren stasyonu'nu basar, istasyondaki telgraf makinesini imha eder. Ardından z-mirAydın seferini yapan trene saldırır. Çakırcalı tekrar da lardadır. Pe inde 4000 ki ilik Kara Sait Pa a'nın ordusu olmasına kar ın Çakırcalı durdurulamamaktadır. Baskınlar düzenlemekte, adam öldürmekte, soygunlar yapmaktadır. Çakırcalı bütün bunlarla birlikte yeni sava taktikleri geli tirmektedir. Kendisi da da çatı ırken kendisine ba lı Kara Ali ve çetesi lojistik ve istihbarat yönünden destek sa lamak amacıyla düze inmi tir. Bu sırada bölge valisi Kamil Bey görevinden alınmı yerine Faik Pa a atanmı tır. Faik Pa a ilk olarak, zorda bulunan hükümet için zaman kazanma amacıyla efeyi tekrar affeder. Ve Çakırcalı tekrar köyüne döner.

Çakırcalı, dönemin büyük bir sava ustasıdır. Büyük taktiklerle dü manı bertaraf etmi tir. Yöre insanının sevgisini kazanmı tır. Pek ço u, canını seve seve verecek kadar sevmi tir onu. Çok sayıda kızanı vardır. Çakırcalı, her eye ra men da da kalmayı sevmemektedir. Eldeki bilgiler onun zorunluluklar yüzünden da da kaldı ını belirtir. Genel olarak bütün efeler çe itli anla malarla pek çok kez düze inmi tir. Ancak Çakırcalı'mn bu denli çok düze inmesinin nedeni; da da kalmayı sevmeyi idir. Yine çe itli kaynaklardan edindi imiz bilgilere göre, Çakırcalı'nın giysisi di er efelerden ve kızanlarından farklıdır. Bunun nedeninin de da a çıkı ındaki zorunlulukları ifade etme niyetinde olmasıdır. Bu mantı ına kar ın Çakırcalı, üçüncü kez affı istemeyerek de olsa kabul etmi tir. Bir anlamda hükümete lütfetmi tir. Bundan dolayı halk ara.-sında her an da a çıkaca ı söylentileri yayılmaktadır. Aynı günlerde, 1907'de affedilen efenin kumandanlarından Kara Ali, 1909 yılında tutuklanır. Çakırcalı, bunun üzerine devletle olan tüm ili kilerini koparır. Çakırcalı, 11 Eylül 1909'da Manisa Jandarma Alayı Binba ılarından Rüstem Bey'i ve askerlerini pusuya dü ürür, Binba ı Rüstem Bey'i ve sekiz eri öldürür. Çakırcalı'nın bu yeni saldırısı üzerine yöreye yeni atanan vali Mahmut Muhtar Pa a neye u radı ını a ırmı tır. Çakırcalı arka arkaya baskınlar düzenlemekte ta ta üstünde bırakmamaktadır. Önce Erbeyli kazasına giderek merkez camiyi basar, yüzlerce ki inin önünde yöre zenginlerinden Yörük Sarıı Bey'i kaçırır. Ardından yine Erbeyli zenginlerinden Hacı Ibra-himo lu Molla Mehmet'i, daha soma ise Aydın Belediye Ba kanı Ba katibi Osman Efendi'yi kaçırır. 2500 Lira fidye aldıktan sonra onları serbest bırakır. Baskınlar arka arkaya devam eder. Bu baskınlar oldu u sırada ise hükümet, Çakırcalı'mn izini bula-


R semih erkmen

anadolu'da insan hoyrat bir rüzgar eser ya yüre inde insanın yanık bir türküyü sürükler gibi, içinde bin yılın izi çatlamı topraktır acı kavruk yüzlerinde kalın çizgilerle örülmü ayı ı ı dosttur cana toprak damlarda sevdayla ı ır ve ahan gözlü yumurcaklar çilesini emmi memede aç, yalınayak ve donsuz ve susuz nasıl masum yüzlüyse da çiçekleri bin hasret göçer da lara ve da lar ki yankılanır direni idir a ıtlarda dünyaya sonra kurumu ellerinde susuz bereket sanki arma andır topra ından ve mor erguvanlar açar ve baharla gelen ve bir nevroz günü çekilen halaylar acının umuda ye ermesidir gece a ır, ya mur de il üstüne ya an tedirgin, e kiyaya pusuda, gerilen bir yay, seken bir kekliktir ve da larda ahan ve tarlada ırgattır ve yangını ba rında yalaz yalaz yanandır anadolu'da insan ölümün sessiz çı lı ıdır

2 3 23


NCELEME yi it tuncay

Çanlar Kimin çin Çalıyor? Güllü Agop'tan stanbul Belediyesi ehir Tiyatroları'na

T

iyatro... Anlam olarak kökenine bakıldı ında, Yunan dilindeki seyretmek (theastai) ve seyir yeri (theatron) kelimelerinden türemi tir. Ancak bugün herkesin bildi i anlamıyla; "insanı, insana; insanla ve insanca anlatma sanatı" diye tanımlamaktayız. Burada sözü geçen "insanla ve insanca anlatım" dan kastedilen, dildir. Ancak bu dil, sadece sözcüklerin bir araya gelmesiyle olu an konu ma de ildir. Çünkü, bedenin de bir dili vardır. nsanlı ın geli iminde önemli bir kazanım sayılan dili harekete geçirecek olan ey ise, tabi ki dü üncedir. Evet, dü ünüyoruz ve dü ündükçe olaylar ve olayların içindeki insanlar çıkıyor kar ımıza. E, madem kazanımımız olan bir dilimiz var, artık dü üncelerimizi birbirimize, bir takım olaylar çerçevesinde bu dili kullanarak anlatır, anla abiliriz de il mi? Ama, hangi insanı, hangi insana anlataca ız? te bu, üstünde durulması gereken bir konudur. lk insanın evrimine baktı ımız zaman, dinsel ba ların bir gere i olarak ve insanın arınma duygusuna ula abilmesi için dans (folklor) etti ini görürüz. Bu, günümüzde hala uygu-

24

lanan "nevroz tiyatro" nun çıkı noktalarına bir örnektir. Tarihçilerin ço u, tiyatro sanatının kökleri olan bu dansların kökenini, Eski Yunan'a dayandırmaktadır. Oysa ki, gölgede kalan ara tırmacıların ortaya koydu u gibi, tiyatro sanatının kökleri Orta Asya ve Uzak Do u'ya dayanmaktadır. Yine bazı ara tırmacıların söyledi i gibi, Ça da Batı Tiyatrosu'nu tanıyabilmenin ön ko ulu; Orta Asya ile Uzak Do u tiyatrolarım tanımak gerekti idir. Çünkü, bütün Avrupa tiyatrosuna kaynaklık eden Yunan dramı da buradan geli mi tir. Bu uyarıyı dikkate alan Batılı tiyatro adamlarına, Bertold Brecht ve Antenine Arta-ud gibi isimleri örnek gösterebiliriz. Orta Asya'da, bir tarım bölgesi olan Kuça'da (Hoço) yapılan kazılar, burada tiyatro ya amınm oldu unu göstermi tir. Ayrıca, tüm Avrupa'yı etkileyecek olan Japon, Çin tiyatrosundaki dramatik sanat da, Kuça, Hindistan ve ran'dan 4 ila 6. yüzyıllarda gitmi tir. Tüm bunlardan etkilenen göçebe Türkler ve Mo ollar'ın, gittikleri yerlerde bu kültürel alı veri i sa layamamı olmaları pek mümkün de ildir. Anadolu Türkleri, yüzyıllar boyunca bu oyunları ilkel biçiminde korumu ancak, Avrupalılar gibi bu oyunlardan yetkin, olgun bir tiyatro geli tirememi lerdir. Aynı

ekilde Bizans da, üstelik Yunan ve Roma uygarlıklarının devamı olmasına ra men, bin yıllık ömrü boyunca bir dram ve tiyatro üretememi tir. Anadolu'da ise tiyatro, Osmanlı'nın kurdu u egemenlik dönemi boyunca, bölge halklarının giderek eritilmeye ba lanmasının yanı sıra, hem Türkler'in, hem de azınlık durumuna dü meye ba lamı olan Hristiyanlar'rın tiyatroyu geli tirerek sürdürmesiyle devam etmi tir. Kukla, gölge oyunu, meddah, ortaoyunu vb. türlerle devam eden tiyatro gelene i, III. Selim döneminde ba layan batılıla mayla birlikte, "yeni" eklini almaya ba layacaktır. Batı örne indeki gibi ekillenme; 1839'dan ba layarak 1908'de II. Me rutiyet'e kadar süren Tanzimat tiyatrosu, 1908'den Cumhuriyet'in lanı'na kadar süren Me rutiyet tiyatrosu, 1923'den günümüze kadar gelmi olan Cumhuriyet tiyatrosu biçiminde evrimim sürdürmü tür. Bu evrimin öncülü ünü, Batı kültürüyle daha rahat ili ki kurabilen Ermeniler yapmı tır. Ermenice temsillerin yanında Türkçe temsiller de veren topluluklar için, Çıra an, Yıldız ve Dolmabahçe saraylarında tiyatro binaları yapılmı tır. Bu ortam içinde yeti en Güllü Agop, Asya Tiyatrosu'nu kurduktan sonra, Müslüman


Türk oyuncuların da içinde olaca ı Osmanlı Tiyatrosu'nu kurar. Egemenlerin ilk ödenekli tiyatrosu, Güllü Agop'un Osmanlı Devleti'yle imzaladı ı bir "Tekel Fermanı"yla kurulur. stanbul'un çe itli yerlerinde tiyatrolar açılmasıyla, Darülbeda-yi'ye ( stanbul Belediyesi ehir Tiyatroları) kadar evrilecek olan, egemen güçlerin kontrolünde, salt stanbul merkezli ve ilk ödenekli-bürokra-tik tiyatro süreci ba lamı olur. Muhalefetin en önemli damarlarından biri olabilmesi mümkün olan tiyatro, özerk ve özgür üretime sahip olamadan, daha çıkı ında devlet kontrolüne girmi olur böylece. Çok geni topraklara sahip olan Osmanlı'nın bürokratik tiyatrosu, stanbul dı ında sadece zmir ve Bursa'da devamını bulabilir. 1913-1914 yıllarında stanbul Valisi Operatör Cemil Pa a, devlet denetiminde sanatçı yeti tirmek için bir konservatuar (sanat okulu) açar. "Konservatuar" kelimesine kar ılık olarak, kendi düdillerinde "Darülbedayii Osmani" ismini bulurlar. Okulun ba ına yönetici olarak, dünya çapında önemli bir tiyatro adamı olan Andre Antoine dü ünülür ve Antoine ile Paris'te bir anla ma imzalanır. Ancak, I. Emperyalist Payla ım Sava ı 'nın çıkması üzerine, Antoine ülkesine döner. çinde, Avrupa görmü Muhsin Ertu rul'un da oldu u bir "heyet-i temsiliye" ile yoluna devam eden Darülbedayi, kı-sa sürede, sanatçıların Bizans oyunlarıyla sarsıntılar geçirmeye ba lar. lk Türk müslüman kızlarının sahneye çıktı ı bu tiyatro, hem az ödenekten, hem de içerideki Bizans oyunlarının bir sonucu olarak, 1923 yılında tamamen çöker. 1923-24 sezonunda, ortakla a ödeneksiz yürütmeyi deneyen sanatçıların ardından, 1923- 26 sezonunda, Ra it Rıza ve bir kaç arkada ının patronlu unda, Darülbedayi kumpanyası sürer. Sezon sonunda da ılan topluluk, stanbul Valisi Muhittin Bey tarafından yeni bir düzene ba lanarak " ehir Tiyatrosu" haline ge-tirilir. Oyuncularla imzalanan anla malar ve . Galip'in yönetmenli inde

çalı malarına devam eden ehir Tiyatrosu, Cumhuriyet Hükümeti'nin Ankara'da bir devlet konservatuarı kurmasına paralel olarak geli mesini sürdürür. Osmanlılar döneminden itibaren ba layan güdümlü tiyatro, Cumhuriyet Hükümeti'nin devam eden politikalarının bir devamı olarak, stanbul'un çe itli semtlerinde kurulmaya devam etti. Çe itli ülkelerde tiyatroyu inceleyerek Türkiye'ye dönen Muhsin Ertu rul, bir süre sonra ehir Tiyatroları'nın ba ına geçer. Yabancı dillerden çevrilen ve M. Ertu rul'un Türkiyeli yazarları zorlamasıyla yaz-dırttı ı oyunlarla ehir Tiyatroları oyunlarını sergiler. Tam anlamıyla Batılı tiyatronun yansıması olan bu dönem, tiyatroda "ulusal kültür" adına bir geli menin olmadı ı, ancak, tiyatro anlayı ının geli ti i bir dönem olmu tur. Zaten bu dönemde tiyatro, seyirci potansiyeli açısından, stanbullu azınlıkların sosyal faaliyetinin bir parçası durumundadır. Türkiye'nin geneli için bir anlam ifade etmeyen bu dönem, çıkı ında bir halk kültürünün sonucu olan tiyatro sanatının toplumun tüm kesimlerine yayılmaması; sınıflı toplumun yarattı ı merkez-çevre ili kisine sıkı ıp kalmasına ve kendi öz dinami inden beslenebilmesinin önüne engeller koymasına neden olmu tur. "Toplumun geneline yayılama-yan sanatın olumsuzlanması", sarayın kuca ında ekillendirilmeye ba layan tiyatronun da egemen ideolojinin güdümünde evrilmesinin ve e itsiz geli menin bir sonucu olarak, sanatın devrimci özünün yok edildi inin göstergesidir. "Tiyatro bir uygarlık potasıdır. nsancıl ayinler için bir araya gelinilen yerdir. Tüm etaplarının incelenmesi gerekir. Halkın ruhu tiyatroda biçimlenir." (V. Hugo, W. Shakespeare, I, IV, 2.) diyebilmemiz için, yaptı ımız çözümlemelerde oldu u gibi, halk sanatı olan tiyatronun giderek halktan koparılması, olsa olsa bir barbarlık belirtisidir. Bu uygarlık potası, tüm dünya halklarının kendi öz dinami ine dayanarak geli mesi gereken kültürleri-

nin bütünle ti i bir potadır. Ancak, sanatın egemen sınıf tarafından yönlendirilmesi, bu potanın olu umunun önünü kesmi tir. Statükonun devamı için birbirine dü man edilen halklar, kendi öz dinamiklerinden geli tirdikleri kültürlerini bu potada eriteme-dikleri gibi, temeli halka dayanan sanattan da gün geçtikçe uzakla tırılmı lardır. Peki, ezilenlerin kendi kültürleri yok mudur? Tabi ki vardır. Özellikle Anadolu'da Pavlakiler, Baba shak, Balkanlara uzanan Bogomil, Karaburun'da çatı anlar, Koçgiri ve Dersim deneyimlerinin yarattı ı bir kültür vardır. Bu kültür, sesini sanatta bulamamı tır. Sınıf mücadelesinin bir ürünü olması gereken bu tarz bir sanat anlayı ının halk müzi inde örneklerinin olmasına ra men, tiyatro alanında olamayı ının sebepleri, yukarıda evrimini kabaca anlatmaya çalı tı ımız nedenlere dayanmaktadır. Ne yazık ki, sanatçıların aklını bilimselle tiremeyi i, yüreklerini korkak alı tırmalarının da bunda büyük payı vardır. Yalnız, unutmamak gerekir ki; sınıf mücadelesinin yükselme dönemleri, sanatın devrimcile -meye ba ladı ı dönemlerdir. Bunun en tipik örne i, 60'lı yıllarda ba layan süreçte ya anmı tır. 60 'lı yılların ba ından itibaren yükselmeye ba layan emekçi kitlelerin hareketlili i, tarihin motorunu hızlandırmı tır. 1980 12 Eylül'üne kadar süren bu dalga, Türkiye'de devrimci tiyatroya ve buna paralel olarak tiyatroda devrime neden olmu tur. Bu dönem içinde, özgür üretimin sa lanabildi i özerk devrimci tiyatroların olu ması ve devlete ba lı, ödenekli tiyatro olmasına ra men B T ( stanbul Belediyesi ehir Tiyatroları) sanatçılarının bu dalgadan etkilenmesi; kendi öz dinami ine dayanan bir tiyatro gelene inin yaratılması, tiyatronun burjuvazinin egemenli inden çıkarılması açısından önemli adımlar olmu tur. Ayrıca bu dönem içinde, tiyatro sanatı ile halk arasına koyulan mesafenin daraltılması da sa lanmaya ba lamı tır. Hatta 1967 yılında kurulan T -SEN

25


(Türkiye Tiyatrocular Sendikası), tiyatro Di er bir yandan, bunlara kar ı çıkmaya emekçilerinin iktisadi ve hukuki haklarını çalı an ve asimilasyona u rayan korumak ve kültürü geli tirmek, sanatçıların yanı sıra, devlet yozla mayı önlemek üzere ödene inden 12 ay maa larım alan örgütlenmeye ba lamı önemli bir memur "sanatçı"lar, zihin polisi kazanımdır. Bu sendika, 1968 yılında stanbul ehir Tiyatrosu grevinde ve medyanın televizyon kanalizasyonlarına Tunceli'ye turneye giden Halk hücum ederek yoz kültürün üreOyuncuları'na düzenlenen komploya tilmesinde ön ayak olmaya devam etkar ı sürdürülen mücadelenin içinde mektedirler. Bir de bu sanatçıların kibulunmu tur. mileri "demokratik"-de erlere sahip 1980'de hızlandırılan kar ı-devçıktıklarını iddia ederler. Sınıf mücarimci süreçte ise, sınıf mücadelesinin delesini bilimsel temellerine oturtan K. ivmesinin dü ü e geçmesi, devrimci Marx'tan tutun da, ülkemizde canı sanat adına kazanılan mevzilerin, yine pahasına mücadele etmi devrimcileri, sanatçılar tarafından bo altılmasına yol burjuvazi ile birlikte a ızlarına açmı tır. Öncelikle, 1980'de, 1402. dolamaktadırlar. Hatta, bunun üstünden maddeye dayanılarak atılan tiyatro rant elde etmeye çalı maktadırlar. sanatçılarının B T'ye dönü ü çok Bu durum kar ısında bir kere daha, hazin olmu tur. "Güdümlü tiyatro, yıllar önce Lenin'in yaptı ı çögüdümlü sanatçı" modeli tekrardan zümlemeyi aktarmayı gerekli görüi leme konulmu tur. yorum: "Geçmi te birçok ihtilalci Darbenin arkasından devreye giren dü ünürlerin ve ezilen sınıfların kurtulu ANAP döneminde, B T'nin genel sanat mücadelesi liderlerinin doktrinlerinin yönetmenli ine Yıldız Ken-ter defalarca ba ına gelen ey, bugün önerilmi tir. Devlet sanatçısı unvanına Marx'ın doktrininin ba ına geliyor. sahip olan Kenter, bu öneriye kar ılık Egemen sınıflar, sa lıklarında büyük olarak o dönemde var olan, emekçi devrimcileri ardı arkası gelmez amansız çocuklarının sanatçı olmak için cezalarla mükafatlandırırlar; ortaokuldan sonra girerek yarardoktrinlerini, en vah i dü manlık, en lanabildi i Belediye Konservatu-arı'nı koyu kin, en hayasız yalan ve iftira kapatıp, kendine devletten ikinci bir kampanyalarıyla kar ılarlar. akademik ünvan alabilmek ve sanatta Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri burjuvazinin egemenli ini peki tirmek, zararsız azizler haline getirmeye, söz yoz kültürün da arcı ının geni letilmesi uygun dü erse, evliya-la tırmaya, ezilen u runa teklifi geri çevirmi tir. Artık, sınıfları 'teselli etmek' ve onları tiyatro emekçisi olmak isteyen emekçi aldatmak için isimlerini bir hale ile çocukları, üniversite düzeyine kadar süslemeye çalı ırlar. Böylece, onların okuyup tiyatro bölümünün imtihanlarına devrimci doktrinlerinin gerçek özü hak ka-zanamadan, gördükleri iktisadi küllendirilir, basit-le tirilir ve ihtilalci iddetin, sömürünün yarattı ı engelleri keskinlikleri törpülenir. Bugün, burjuvazi a amayıp ön elemede haklarını kayve i çi hareketinin oportünistleri, bedeceklerdir. marksizmin safiyetini bozmak, onu 'i e Kenter bu kadarla kalmayıp görevini yarar' bir duruma getirmek konusunda yerine getirmek için, dönemin Belediye i birli i kaimdedirler." (Lenin, Devlet ve Ba kanı Bedrettin Dalan'a öneri olarak, htilal, sf. 11-12.) devletin içinde sa lam yerlere sahip Görüldü ü gibi, memur edilen olan bir ahısın e ini, yani Gencay sanatçılar ile onu besleyen hakim sınıf, Gürün'ü genel sanat yönetmenli ine birle ik kaplara benzemektedirler. Artık önerir. Sonuçta devlet, güdümünde bir aydınlar ve sanatçılar, 1980 darbesinin sanata bekçi bulmu , Belediye faturasını sosyalist hareket ve Konservetuvarı mezunu olan Kenter ise dolayısıyla emekçi kitlelere çıartık çift maa lı profesör olmu tur. karmı lardır. Neo-liberal dalganın B T'de oturtulmasının mimarların-

26

dan biri olan Gencay Gürün, imdi DYP saflarından milletvekili olarak girdi i mecliste oturmaktadır. Böylesine gericile en B T, istanbul Belediyesi seçimlerini kazanan Refah Partisi'ne kar ı tuhaf bir ekilde "ile-rici'lik hezeyanına girmi tir. Sürekli, belediye yönetimiyle aralarında çeli ki oldu unu tekrarlamaktadır. Ancak u ana kadar, B T'nin ve sanatçılarının, Refah Partisi 'yle aralarında ciddi bir anla mazlık oldu u gözlenmemi tir. Herkesin bildi i gibi, burjuvazinin kendi mantı ına dayanan beledi -. ye sistemi, aslında, bünyesinde ödenekli hale getirdi i tiyatronun, kendi egemenli i do rultusunda tüm halkın yararlanabilece i yerel tiyatroların kurulması ve tiyatronun ülkenin her yöresine götürülmesini amaçlamaktadır. Oysa, bunu bile becerememi -ler ve belediyeye ba lı ödenekli tiyatro, sadece stanbul merkezli bir halde kalmı tır. Devletin kültür politikasının yarattı ı bo lukları sermaye, festivallerle doldurmaya çalı sa da, kültür alam hala bo bir alandır. Halkın ruhunun biçimlendi i tiyatro ve artık ona göbekten ba lanan televizyon kanalizasyonları, halkın ruhunun çalındı ı mekanlar olmu tur. Tüm bunlara kar ılık, sanatçıların me hur rahatlama deyimi olan "sanat politik de ildir" söylemi, bir kez daha kulaklarımızı doldurmaktadır. Güney Amerikalı tiyatro ustası Augusto Boal'in dedi i gibi: "Tiyatro eylemi zorunlu olarak politiktir, çünkü insanların bütün eylemleri politiktir ve tiyatro da bu eylemlerden yalnızca biridir... Tiyatroyu politikadan soyutlamaya çalı anlar, bizi temel bir yanlı a sürüklemek istiyorlar ki, bu da politik bir tutumdur..." Yine bir Ekim sabahı... Tiyatroda oyunun ba layaca mı seyirciye haber veren ve ardarda 3 kere çalan canlan duyaca ız uzaktan... Çanların çalmasıyla Bizans'ın cadı kazanı yeniden kaynamaya ba lıyor. Oynanan bu oyun ne?.. Ve "Çanlar kimin için çalıyor?" Bu bile, ba lı ba ına bir oyun konusudur...!


-B YOGRAF — sadık çelik

"

enç, esmer, ipince, çok güzel gülen bir adam, hurda bisikletiyle ve paslı film kutularıyla yazlık sinemalara her gece gelirdi. Sinemadan sinemaya film bobinleri ta ıyan bu adam, çocukları sinemanın arka kapısında sabırla beklerdi. Bu genç, esmer, ipince, çok güzel gülen adam, her ak am sinemaya gidecek parası olmayan o çocuklara arka kapıyı gizlice açardı."

G

Bu muzip, iyiniyetli, sinema tutkunu genç adam yıllar sonra, kendi filmleriyle büyüyecek olan yüz bin-lerce yoksul çocu un ba kahramanı, efsanevi sinemacısı olacaktır. "Sü-rü"nün, "Yol"un "Yılmaz Güney"i olacaktır. Vatan topra ı kadar sıcak ve bereketli, bir o kadar kahır çeken ama onur yüklü bir halk adamıdır Yılmaz

Güney ve O'nu böylesine erdemlerle donatan, tüm hataları ve sevaplarıyla halktan yana bir sinema adamı yapan maya, i te bu bereketli toprakların kültüründen gelmektedir. imdi gelin, beyazperdeye yansıyan ı ık selinin o büyüleyici ahen-ginde, bizi "arka kapıdan gizlice içeriye alan o güzel gülen adam"ın gerçek ya amım izleyelim. YILMAZ PÜTÜN'DEN YILMAZ GÜNEY'E... Urfa-Siverek'in Destman Kö-yü'nde, yoksul bir Kürt ırgatın o ludur Hamit PÛTÜN. Hamit, 11 ya ında, kan davası nedeniyle babasını kaybeder. Bir gün, yoksullu un kahrını, köy büyükleriyle ka nılara, katırlara yükleyip Adana' ya, Yenice Köyü'ne gelir. Artık Çukurova'da, a aların tarlalarında bir ırgattır Hamit. Irgatlıkla geçer yıllar... "Gule" adında bir ırgat kızıyla ya amım birle tirir. Çok geçmeden yoksul ırgat evinde, çı lık çı lı a bir çocuk dün-

yaya gelir. Adım "Yılmaz" koyarlar. Ne kadar haksızlı a u rasa, ne kadar saldırılsa yıkılmasın, dimdik dursun diye ayakta. Anne Gule, tarla kenarında çı lık çı lı a a layan o lunun sesini bastırmak için, hırsla vurur çapayı topra a. Toprak karı ır tohuma, tohum yemi e, ba a, bahçeye... Sonra Yılmaz'ın küçük ırgat elleri, bulu ur hayatla. "Çalı maya 5-6 ya larında ba ladım. Bostanlarda, meyve bahçelerinde çalı tım. Sokaklarda, fındık fıstık sattım, gazete sattım. Sonra bir bakkalın yanında çırak durdum." Oysa babası hep okumasını istiyordu Yılmaz' m. "Oku o lum; oku da, bizim gibi kulluk, kölelik etme ba kasına." diyordu. Yıl bin dokuz yüz kırk bir... Yılmaz, Yenice'ye 6 km. uzaklıktaki Kadıköy lkokulu'na yazılır. Çamur-lara bata çıka gitti i okulu bırakmaz, hem ırgatlı ı, hem ö rencili i yürü-tür Yılmaz.

27


resim: ahmet erkanlı

dükkanında, içime dü en ate in adını ve hangi sınıfın adamı oldu umu ö rendim." ADANA ERKEK L SES YILLARI Sinemacılı a giden yolun ba ında edebiyat vardı. iir ve öyküler dönemi ba lıyor. Bu dönemi, gelin yine Yılmaz'ın kendisinden dinleyelim: "Lise 2. sınıftayken, duvar gazetesi için hasta karısını köyden kente, doktora getiren yoksul bir köylü üzerine bir öykü yazmı tım. Köylünün hiç parası yoktur. Ve doktora vizite ücreti olarak bir horoz getirmi tir. Doktor, bu garip vizite ücretini kabul etmez ve köylüyü de, karısını da, horozunu da kapı dı arı eder. Solcu ö eler ta ıdı ı gerekçesiyle öykümü yayınlamadılar. Oysa o sıralar ben, solculu un ne oldu unu bile bilmiyordum." Liseyi bitirdikten sonra, edebiyata büyük bir sevgiyle ba lanır. Önceleri ahır olan evinin tek göz odasında, dı ardaki sokak lambasından sızan lo ı ıkta hikayeler yazmaya ba lar. Esas olarak,, kendi ya amından yola çıkarak yazdı ı bu hikayeler, bu dönem yayınlanan birçok dergi ve gazetede yayınlanma olana ı-bulur.

B N DOKUZ YÜZ ELL 'L YILLAR VE S NEMA Ya lı gezgin çı ırtkan, a zında hunisi, bas bas ba ırıyordu: "Heyecan, a k, yumruk, kur un... Hepsi bu filmde. Baytekin bu sinemada... 32 kısım tekmil birden..." Yalan tarih canlanıyor... 20-25 yıl öncesi, etrafı film afi leriyle donatılan modern araçlar ve hoparlörlerinden çınlayarak yayılan "bu ak am..." diye ba layıp caddelerden sokak aralarına kaybolarak yiten çı ırtkan anonsları. O da geçmi te kaldı... Yıllar sonra, kendi film anonsları ba ka sinemacıları heyecanlandıracak olan Yılmaz, çok geçmeden, bu, sokakları bayram yerine çeviren gezginci sinema çı ırt-kanıyla tanı ır. Okul çıkı larında ko arak yanına gitti i bu adama gönül-

28

lü yardımcı olur. Derken bir gün, tıpkı o adam gibi, sırtına panoyu alıp mahalle aralarına, caddelere çıkar. Az gider uz gider, yükü artar. Paslı film kutularım hurda bir bisikletle yazlık sinemalara, ta ır. KOLONYACI DÜKKANINDA NAZIM VE SOSYAL ZM "Sosyalizmin ilk cana yakın solu unu 1953-54'lerde, Adana' nın inönü Caddesi' nde, bir kolonyacı dükkanında duydum. Genç bir adam, i çilerden, köylülerden söz eden, spanya iç Sava ı'nın acılarını anlatan iirler okuyordu. Kim yazmı tı yüre ime co ku dolduran bu etkili iirleri? ilk kez ondan duyuyordum: Bir air vardı; adı Nazım Hikmet... Limon çiçe i kokan o küçük kolonyacı

VE ADI KOMÜN STE ÇIKAR "Üç Bilinmeyenli E itsizlik Sistemleri"... "Onüç" adlı dergide yayınlanan bu öyküsünde, komünizm propagandası «yapmakla suçlanır. Derginin bu sayısı, bütün kitapçılardan ve abonelerden toplanıp imha edilir. "Para, din ve yönetici kadro; öykümdeki her ey, Türkiye gerçe inden alınmı tı. Beni, komünizm propagandası yapmakla suçladılar. Adım komüniste çıktı." O günlerde Türkiye, Küçük Amerika hayalleriyle, ABD' ye yaranma çabası içindeydi. Amerika'ya Kar ı Faaliyetleri Ara tırma Komisyonu'nun Türkiye'deki ubesi olan "Komünizmle Mücadele Derne i" de yo un bir faaliyet içerisindeydi. Gözaltına alınıp i kencelerden geçirilen aydınlar, hapishanelere doldurulmaktaydı. Yılmaz da bu süreçten nasibini almakta


gecikmedi. Bir buçuk yıl hapis, altı ay sürgün cezası verildi. (Bu cezası 1961 yılında onaylanacak ve Yılmaz ilk hapislik günlerine ba layacaktır.) 1956... ANKARA HUKUK FAKÜLTES , K AY SÜRER Kabına sı mayan Yılmaz, Ada-na'dan Ankara'ya gelip Hukuk Fa-kültesi'ne girer. Ancak ailesine yardımcı olacak i imkanları bulamayın-ca, iki ay sonra Adana'ya geri döner. Sinemayla ilk tanı tı ı yıllarda yaptı- ı film ta ıma i ini, bu defa Toros-lar'dan Kürdistan'a uzanan bir hat özerinde, daha ustaca sürdürür. Yılmaz, irketin film gösterim paylarını toplamak için Gaziantep, Elazı , Mardin, Diyarbakır, Ergani, Maden, Guleman gibi il ve ilçelere gidip gelir. 1957... STANBUL'U ZAPTA GEL R Yılmaz, 1957 sonlarında, Dar Film'in Beyo lu'ndaki merkez bürosunda çalı mak üzere stanbul'a gelir. "Fatih Sultan Mehmet, istanbul' u aldı ı zaman 21 ya ındaydı. Ben, 21 ya ında stanbul'a geldim. Tünel'de bir pansiyon odasını zaptet-tim, günlü ü dört liraya. 'Merhaba istanbul ehri. Hemen teslim ol. Beni u ra tırma lütfen!' dedim. Bern dinlemedi. Pansiyon sahibi, ya lı bir madamdı. Bana sordu: 'Niye geldin istanbul' a?'. 'istanbul' u zapta gel-dim madam' dedim. Güldü, oysa ben ne kadar ciddiydim. Atım ve kılıcım olmadı ı için inanmadı kimse." Ankara'da, Hukuk Fakültesi'ne ancak iki ay gidebilen Yılmaz, bu defa stanbul'da ktisat Fakültesi'ne girer. 1956'DAN GELEN "TAK -BAT" VE MAHKUM YET Tarih, 16 Haziran 1961'i göstermektedir. "Tatlı Bela" filminin çevrimleri yapılmaktadır. Set, çekim anında polis tarafından basılır. Yılmaz, buradan önce Pa akapısı Hapishanesi'ne, oradan Nev ehir Hapishanesine sevk edilir. Bir buçuk yıl sonra, hapishane

kapısı Konya'ya, sürgün yollarına açılacaktır. te böylesi bir dönemin zorunlu bir rastlantısı olarak, (yalnızca yatacak ve karnım doyuracak bir yer olarak dü ündü ü) bir "pavyon"da "fedai" olarak çalı maya ba lar. O'nun bu günleri, daha sonra birçok filmine yansıyacaktır. Yılmaz'ın pek bilinmeyen bu dönemi, ku kusuz onun vurdulu-kırdılı "avantür" filmlerinin çözümlenmesinde yardımcı olmaktadır. Sürgün biter... Bu arada Yılmaz, sürgün günlerinde tanı tı ı Can Ünal'a (Elif adındaki ilk çocu unun annesi) olan vefa borcunu ödemeyi de unutmaz. Sürgün dönü ü O'nu, bulundu u kötü ya amdan çekip kurtarır. SÜRGÜN DÖNÜ Ü TEKRAR S NEMA 1963 Haziran'ında, Konya'daki sürgününü tamamladı ında, tekrar stanbul'a gelir. Ancak birlikte filmler yapmayı dü ündü ü Dar Film, "Komünist" damgalı, sabıkalı biriyle çalı maktan çekinir. Ve yüzüne kapanan ilk kapı, "Dar Film" olur. Sonra di erleri... Her yandan ku atılmaktadır. Ancak ku atmayı yarmak zorundadır. Kazanaca ına inanır ve silahım çeker. Bir süre sonra sinemacı Atıf Yılmaz ve Azar Kemal, Yıl-maz'a yardım elini uzatır. "Arkada lar, ben kararımı verdim, artist olaca ım..." Dostları; "Yılmaz, imdi nereden çıktı bu?" dediler. Arif Keskiner: "Tamam, bir iki filmde oynadın. Ama Ye ilçam'da adın bile unutuldu. Üstelik piyasa tutulmu durumda. Yakı ıklı jönler var, seni yerler. Daha ilk adımını atmadan parçalarlar, yok ederler seni." O, kararlı bir tonla dostlarına: "Hayır, kararımı verdim. Mücadele edece im. Göre-' ceksiniz tahtlarını, taçlarını yerle bir edece im o bebek yüzlülerin..." dedi. Söyledi ini yaptı. " kisi de Cesurdu" filminin senaryosuna ve oyunculu una, "Yılmaz GÜNEY" takma adıyla ilk imzayı attı. 1963'te, "Yılmaz Pütün" yerine "Yılmaz GÜNEY" vardır artık.

Senaryo yazarlı ı ve oyunculu u, 1964 yılından itibaren hız kazandı. "Yılmaz GÜNEY Sineması"nın temellerinin atıldı ı bu ilk dönemin yapıtları arasında; Kınalı Zeybek, Kara ahin, Karacao lan, Prangasız Mahkumlar, Da ların Kurdu Koçero, Zımba Gibi Delikanlı, Mor Defter, Halime'den Mektup var, On Korkusuz Adam ve Her gün Ölmektense filmleri sayılabilir. Bu arada, Neba-hat Çehre ile evlendi. Bu evlilik, dört yıl sürdü; 1968'de askere gitmeden önceki filmleri ise; Azrail Benim, Beyo lu Canavarı, Öleceksin/Can Pazarı, Kavgacı Halil, Marmara Hasan, Öldürmek Hakkımdır, Pire Nuri, Seyyit Han Topra ın Gelini isimle-rindedir. 1968'de, "Azrail Benim" filminin setinde, aynı yıl evlenece i Fato Arden'le tanı tı. Evlendiklerinde, Yılmaz Güney'in deyimiyle "kapıda askerlik vardı". "1968'de askere gittim. 1970 Nisan'ında döndüm. Hayatımdan çalınan iki yıl..." Fakat "hayatından çalınan bu iki yıl", O'na yıllar önce çalınan (asimile edilen) kimli ini yeniden kazandırdı. Askerli ini yaptı ı Mu , O'nun kimli i, dili, topra ı, tarihiydi. "Askerli imin Mu 'ta olu u, Kürt Halkı ile yeniden kucakla mam, Kürt gerçe ini yeniden görmem, beni alabildi ine derinden sarstı." Bu sarsıntıyı, Mu 'ta askerken çekti i "Aç Kurtlar" filminde de görmek mümkündür. "Aç Kurtlar" O'na, öyle i bir unvanı da vermi tir: Askerken film yöneten sinemacı... Yılmaz Güney, Yılmaz Pütün; Yılmaz Pütün, Yılmaz Güney'di aslında. Bakın ne diyor bu konuda: "Ben oyuncu olarak halkın giyiminden, davranı larından farklı olmamaya çalı ıyorum. Zaten olamazdım ki... Ben, zaten kendimi oynuyordum. Çünkü yaptı ım bütün filmlerde benden bir parça vardır. Bilmem nerede, herhangi bir haksızlı a kar ı nasıl davranıyorsam, filmde benzeri bir durumda da aynı tavrı gösteriyor-dum. Mesela; filmde fakir babası bir adam isem, özel hayatımda da öyleyim. Cebimdeki bütün parayı da ıtıyordum. Ona buna da ıtıyordum". 29


YILMAZ GÜNEY YÜRÜYÜ Ü Bir halk adamı olan Yılmaz Güney, on milyonlarca yoksul insanın gündelik ya antısından süzerek, üze- P-V rine giydi i do al karakteristik özellikleri, bütün filmlerine ta ıdı. Gülü ü, duru u, yürüyü ü, bakı ı... O hep, içinden geldi i milyonların aynasıy-dı. Ancak bu aynadaki karakterler, "Ye ilçam Sineması"nın kalıplarına yabancı ve aykırıydı, i te, Yılmaz Güney'i Yılmaz Güney yapan da, bu yabancı ve aykırı duru , gülü ve yürüyü tü. "Üçünüzü de Mıhlarım" filminin yönetmeni Bilge Olgaç'ın "Yılmaz Güney Yürüyü ü"nü ke fi... "Senaryoda bir sahne vardı. Yılmaz annesine tecavüz edildi ini ö reniyor, ko arak intikam almaya gidiyordu. Yılmaz 'Ko masam, yürüsem olmaz mı?' dedi. 'Bir görelim' dedim. Kalktı, bir yürüdü, inanılmaz bir eydi. 'Yılmaz Güney Yürüyü ü' diye isim taktım... Daha sonraki senaryolara da 'Yılmaz Güney Yürüyü ü' koyduk." Yılmaz GÜNEY, hızla ve hırsla yürüyü üne devam etti. "Tahtlarını, taçlarını yerle bir etti o bebek yüzlülerin". Adını kendisi koydu: "Çirkin Kral"... "Sinemada iki kral olur mu?" diyenlere O; "Ne yapalım, Ayhan I ık kesme eker gibi düzgün bir kralsa, ben de 'Çirkin Kral'ım" dedi. Bu dönemde, Yılmaz Güney hanesine bakın neler yazılmı : At Avrat Silah, Çirkin Kral, Tilki Selim, E refpa alı, Hudutların Kanunu (Yönetmen Ö.Lütfü Akad), Yedi Da ın Aslanı, Anası Yi it Do urmu , Kovboy Ali, Silahların Kanunu ve Silahlara Veda, Kibar Haydut, Yalnız Adam vd.

1970... "UMUT"... YEN B R DÖNÜM NOKTASI... 1970'de öne çıkan "Umut", yalnızca Yılmaz Güney için de il, Ye ilçam Sineması için de bir dönüm noktasıdır. "Umut"un sinemasal anlatım dilinde, Yeni-Gerçekçilik'in derin izleri bulunsa da, bir arayı ın ustalı ı vardır.

30

Yılmaz Güney, "Umut için; "Halkımın içinde bulundu u de i imin, toplumsal uyanı ın bana yansıyan co kusunu ve sevincini beynimin barajlarında biriktirmek, enerjiye dönü türmek, onların bilinçlenmelerine katkıda bulunmak görevimdir." diyordu. "Umut" filminin birçok sahnesi sansür kurulunun makaslarından kurtulamadı, gösterimi engellendi. Yurtdı ına çıkı ı yasaklandı. Ama bütün bu kar ı çıkı lara ra men "Umut" yurtdı ına çıkarıldı. Fransa'nın Gre-noble kentindeki film enli inde "Büyük Jüri Ödülü"nü aldı. 12 MART 1971... CUNTA YILLARI VE YEN DEN MAHKUM YET... Devrimci hareketin, Anadolu halkları için bir umut, burjuvazi için bir kabus olmaya ba ladı ı bu günler, feda ku a ının kahramanlık des-tanlarıyla çalkalanıyordu. Bu süreci, yüre indeki o büyük co kuyla kar ılayan Güney, "Gençlik, bugün en do ru eylemi yapıyor." diyordu. 17 Mayıs 1971... srail Ba konsolosu Efraim Elrom, THKP-C tarafından kaçırıldı. 22 Mayıs 1971... "Fırtına 1 Operasyonu" ve soka a çıkma yasa ında, Elrom öldürülmü olarak bulundu. 22 Mayıs'ı 23 Mayıs'a ba layan gece... Soka a çıkma yasa ına bir saat kala Cephe, Yılmaz Güney'i ça ırdı. Yılmaz Güney, hiç tereddütsüz bu ça rıya kulak verdi. Ve arabasına atlayıp THKP-C önderlerinin bulundu u Fatih'teki eve do ru hareket etti. Ula , bir kaç saat sonra, Saffet Alp'in Fatih'deki evine döndü... Ula , Mahir'e "Gidiyoruz" dedi. Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Ula Bardakçı ve Oktay Etiman silahlarını ku anıp soka a çıktılar. Çıkar çıkmaz, kapıya yana an gri renk bir araba ile kar ıla tılar. Yılmaz Güney, Cephe'nin önder ve sava çılarını arabasına alıp Levent'teki evine do ru yola çıktı. Soka a çıkma yasa ı ba lıyor... Bütün yollar askerlerce tutulmu . Adım ba ı arama... Arabalar durdurulup didik didik aranmaktadır. Yıl-

maz Güney'in kullandı ı araba, kontrol noktasına yakla ıp durur. Askerler arama için arabaya yakla ırlar. Direksiyon camına e ilen asker, direksiyonda oturanın ünlü sinema oyuncusu Yılmaz Güney oldu unu farkedince, birden heyecanlanıp a ırır: "Aaa Yılmaz Abi sen misin? Kusura bakma, alıkoyduk. Hadi, güle güle abi" der. Araba kontrol noktasından uzakla ır... Ula Bardakçı, Levent civarında bir yerde arabadan iner. stanbul'un birçok yerinde evlerin kapıları çalınmaya ba lamı tır bile. Yılmaz Güney'in sürdü ü araba, içinde Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir ve Oktay Etiman olmak üzere, Levent'teki eve gelir. Güney, Mahir ve arkada larım evinin en güvenli bir yerine, çatı arasına yerle tirir. Gece... Gergin bekleyi ... Sabaha kar ı beklenen misafirler gelir. Sabaha kadar uyumayan Güney, evinin penceresinden, soka a giren askerleri izlemektedir. Kapı çalınır. Askerlere komuta eden subay, kapı aralı ından bakan Güney'i görünce mahçup, gülümser: "Kusura bakmayın, rahatsız ettik. Ama görev... Anar istleri arıyoruz. Görev gere i her evi arıyoruz." Güney yana çekilip subay ve erleri içeri alır. Subay, "kaçakları arıyoruz" diye tekrar edince Güney, gülümseyerek sa elinin i aret parma ıyla yukarıyı, tavanı gösterir: "yukardalar." Subay, böylesi bir akaya dayanamayarak kahkahayla güler. Oysa aka de il, gerçektir. O sırada Mahir ve arkada ları, elleri tetikte, çatı arasında bekliyorlardır. Yılmaz Güney, o gece subaya yaptı ı " aka"yı daha sonra öyle anlatacaktır: "Hayatımın en büyük ve en zor rolünü oynadım. Rolümü inandırıcı bir biçimde oynamı olmalıyım ki subay, ' aka' kar ısında ikna oldu. Evi do ru dürüst aramadan, tavan arasına bakmadan çıkıp gitti." ki yıl sonra... 19 ubat 1972 ... Arnavutköy'de bir ev sarılır. "Teslim ol" ça rısına ate le cevap verilir. Bir süre sonra, evden sedyeyle çıkarılan Ula Bar-dakçı'dan ba kası de ildir. Ula 'ın


ölümü, ertesi gün büyük man etlerle duyurulur. Yılmaz Güney, o lunun be i ini sallıyor. Usul usul türkü söylüyor O'na. "... Ben öpmeye kıyamazdım, belemi ler kızıl kana..." A lıyordu Güney... E i Fatof'tan gözya larını gizliyerek... 16 MART 1972... THKP-C davasının 12 numaralı sanı ı Yılmaz Güney... Güney, davanın ilk duru masında, iddia makamının Mahir Çayan ve arkada larına yardım ve yataklık etti i iddialarına, bakın nasıl yanıt veriyor: "Benden, bugün de benzeri istekleri bulunsa, davranı ım fine aynı olurdu." Mahkemeler kısa sürede sonuçlandı. Yılmaz Güney, yedi yıl hapis ve üç yıl sürgünle cezalandırıldı. Ancak O, hapsedilmekten korkmuyordu. E i Fato 'a yazdı ı mektuplardan birinde öyle diyordu: "Asıl hapishane, insanın kafasında yarattı ı hapishanedir. Hayatı sınırlayan hapishane odur ki, ilk fırsatta yıkılmalıdır." Her eye ra men "sinema" diyordu. "Bir gün, Türkiye sinemasını dünyaya ben ve benim gibi dü ünenler götürece iz. Hapis olan benim fizi imdir, kafam hapis de il ve onu kimse durduramaz." Öyle de oldu. Onu kimse durduramadı. Öyküler, romanlar, senaryolar hiç aralıksız, gece gündüz döküldü kaleminden. Kitap, kalem ve ka ıda sevdalı bir adamdı O. Hapishane, O'nun "kendini a ma" inancını büyük bir hırsla sınadı ı bir okuldu. 16 Ekim 1972'de, e i Fato 'a gönderdi i bir mektubunda öyle diyordu: "Kendimi a aca ım. Bütün im-kansızlıkları yenip dünya çapında filmler yapaca ıma inandırıyorum kendimi... Yapaca ım de il mi, ba araca ım de il mi sevgili ?" Ve 'inancı', O'nu do rulayan ilk sonuçları yarattı. Önce, "Boynu Bükük Öldüler" adlı romanı, "Orhan Kemal Roman Ödülü"nü aldı. Sonra, Milliyet Sanat Dergisi'nin 25 sanatçı ve yazar arasında düzenledi i yarı -

mada "Yılın Sanatçısı" seçildi. Ardından da, Ankara Gazeteciler Cemiyeti tarafından "Yılın Halk Sanatçısı"... Bu arada "Yılmaz Güney'e Özgürlük" kampanyaları da, bu sürecin önemli halkalarından biri oluyordu. 13 ülkeden birçok sanatçı ve yazar, "Yılmaz Güney'e Özgürlük" talebini dile getirdiler. Elizabeth Taylor'dan Jean Paul Sartre'a, Costa Gavras'tan Jules Dassin'e kadar birçok ünlü, bu talebi imzalarıyla siyasal iktidara ilettiler. Jules Dassin, ABD'de McCartty döneminin ""sakıncalı" adamlarından biri olarak kovu turmalara u rayan ve J.Berry ve Joseph Losey gibi sinemacılarla birlikte ülkeyi terkedip Fransa'ya, Paris'e yerle mek zorunda kalanlardandı. "Yılmaz Güney'e Özgürlük" talebini, en iyi O anlıyordu. 18 Mayıs 1974...Yeni iktidar CHP, "Af ilan ediyor. 20 Mayıs 1974'te serbest bırakılan birçok ki i arasında, Yılmaz Güney de vardır. GÜNEY' N YÜRE NDE 71' N ZLER ... '71'in tarihsel izleri, Yılmaz Göney'in yüre ini, ezilenlerin yanında, safında bulu turur. stanbul Spor ve Sergi Sarayı'nda düzenlenen Özgürlük ve Demokrasi Gecesi'nde dostlarına ve dü manlarına öyle seslenir: "Bizim safımız, halkımızın safıdır. Dü manımız; emperyalizm ve oligar idir. Bu mücadelede üstüme dü eni yaparım." "ARKADA "... Bu film, "Yılmaz Güney mito-su"nu parçalaması bakımından, bir dönüm noktasını ifade eder. Kitlelerin kar ısında artık "devrimci" bir Yılmaz Güney vardır. Ancak '71'in inkarcı mirasyedileri, O'nun kadar saf ve temiz de illerdir. Hapisten çıktıklarında, Mahir-ler'in manifestosuyla açı a çıkan potansiyeli fark ederler. Barutu bitmi bu eski tüfekler, kitleleri yeniden yönetme sevdasına tutulurlar, ancak bu defa inançla de il, inkarla... Kısa sü-

rede, kitleleri yeniden etkileri altına alan bu devrim kaçkınları, yarattıkları ideolojik karma anın bir sonucu olarak ortaya çıkan "sol içi çatı -ma"ın da ba mimarlı ını yaparlar. Bu süreçten olumsuz olarak etkilenen birçok iyi niyetli unsur arasında, sinema sanatçısı Yılmaz Güney de vardır. ADANA-YUMURTALIK OLAYI VE YEN DEN HAP SHANE 14Eylül 1974'te "...Hiç aklımızda yokken, beklenmedik bir olay sonucu yeniden hapishaneye dü tüm" diyecektir. Adana-Yumurtalık savcısı Sefa Mutlu'yu öldürmekle suçlanan Güney, Yumurtalık Nezarethanesi'nden Ceyhan'a, Ceyhan'dan Adana'ya ve oradan da Ankara Merkez Kapalı Hapishanesi'ne götürülür. Hapishane günleri, co kun akan bir ırmak gibiydi. Her gününü dolu dolu ya ıyordu. Ayrıcalıklı de ildi. Kurallı ve disiplinliydi. Öyle ki; içerdeki zamandan ikayetçiydi. çerdeki günlük ya amın do al sıralaması olan spor, yemek, günlük, haftalık gazete ve dergilerin okunması, TV izlenmesi, gelen mektupların okunması, bir kısmının cevaplanmasından sonra, kalan 8 saat için öyle diyordu: "... Arta kalan 8 saat içinde dü üneceksin, okuyacaksın, arkada larla günlük sorunları konu acaksın, nöbetçi isen yemek yapıp bula ık yıkayacaksın, temizlik yapacaksın. Açıkçası gün yetmiyor."

Yılmaz Güney, 25 Haziran 1976 günü, Ankara 1. A ır Ceza Mahkemesi'nde savunmasını yaparken, kendisini yargılayanlara öyle seslenecektir: "Biz, kitlelerin devrimci mücadelesine inanır ve dayanırız. Yalnız dikkatinizi çekmek isteriz. Bizi bir sokak intikamcısı gibi göstererek kitleleri aldatmak isteyen ki iler, yakınlarınızda pusudadır. Onlardan sakınınız. Önümüzde, hukuki ve insani de erleri çi neyen Ali Elverdi gibi bir örnek var. Ali Elverdi, üç devrimcinin idamında, onlarca devrimcinin en a ır cezaya çarptırılmasında bir ma a olmanın mükafatını, AP safla-

31


rında milletvekili olmakla görmü -tür. Bizim için o mükafat; halkına ihanet etmenin, halk çocuklarının kanına elini bulamanın, sömürücülere u aklık etmenin kar ılı ıdır. erefsizlik belgesi olarak devrimcilik tarihimize lanetlenmi bir leke olarak yazılmı tır." Güney, son sözlerinde ise, adeta "kırın kalemlerinizi!" diye meydan okumaktadır. "... Bizim için duru malar, sizin kurallarınızla sınırlanmadan sürecektir. Fabrikalarda, okullarda, sokaklarda, i yerlerinde, evlerde, her yerde... Halkın vicdanında sürecektir. Mücadelemiz, kitlelerin bilincinde sürecektir, inanıyorum ki, eliniz mahkumdur. Bu ko ullarda objektif davranmanız mümkün olmayacaktır." O'nu yargılayanlar, O'na, 19 yıl a ır hapis cezası verdiler. 1975-76 yıllan... Ankara Merkez Kapalı Hapishanesi... Üretimlerinin en yo un günleridir. Roman ve senaryo çalı maları bugünlerde hız kazanır. Hapishaneyi, edebiyat ve sinemasal bir mekan olarak, en ince ayrıntısına kadar gözlerine hapsediyordu. Hapishane arkada larından biri, O'nun bu yönünü öyle anlatıyordu: "Hapishanede ki i olarak, insanların konu malarından çok davranı larım izlerdi. Bir mahkumun tek ba ına volta atmasından di erleriyle konu malarına her eylerini gözlerdi onların... Örne in; mektubu gelenleri özellikle izlerdi. Ranza üstünde mektup okumalarını, sonra kendi ba larına kaldıklarında yaptıklarım müthi izlerdi. Aslında aynı zamanda müthi üzülüyor, mektup okuyanın acısını da çekiyordu. Ama sonuçta, çok seviyordu o tür ili kileri." O'nun bu ola anüstü gözlem yetene i, O'na bir roman yazdıracaklar: "Soba, Pencere Camı ve ki Ekmek stiyoruz"... Güney bu romanında da, yine ya adıklarından yola çıkacaktır. Hapishanede çocukların ba lattı ı bir isyanı anlatır bu roman. Firardan sonra, bu romanın bir uyarlaması olan "Duvar" filmini Fransa'da çeker. Yılmaz Güney ve arkada ları bu isyandan sonra, 1976 Mayıs'ında,

32

Ankara Merkez Hapishanesi’nden Kayseri Hapishanesi'ne sürülürler. Yine isyanlar ve direni lerle geçen bu sürecin sonunda, 1977'de Güney, zmit Hapishanesi'ne getirilir. "SÜRÜ'NÜN GÜN I I INA ÇIKI I... 1978... TOPTA I HASTANES ... 1972-73 Selimiye günlerinin kısa kısa notlarından olu an "Sürü'nün senaryosu, Topta ı Hapishanesi'nde, bir rastlantı sonucu ortaya çıkar. Güney, senaryonun üzerinde tekrar çalı ıp çekim için hazırlıklara giri ir. "Sürü'nün çekim süreci, bir sinemacının her ko ulda film üretebilece inin, yönetebilece inin serüvenidir. Çekim çalı maları bitti inde film, Topta ı Hapishanesi'nde, seyyar bir gösterici aracı ile Güney'e de gösterilir. Yine Yılmaz Güney anlatıyor: "Uzun ve zorlu bir çalı madan sonra, borç harç çekim bitti.. Filmin kaba kurgulu halini Topta ı Hapishanesinde, beyaz bir çar afın üzerinde izledim, Kurgu için dü üncelerimi ayrıntıları ile Zekiye (Ökten bn.) anlattım. Film, birçok arkada ın fedakarlı ı, çabası ile, olabildi ince iyi seslendirilmeye, müziklendirilme-ye çalı ıldı." te devrimci sanatçılık ve yaratıcılık, o günün ko ullarında bir sinemacıda böyle geli ir. "Sürü", 1979 ubat'ında, zmir, Ankara ve stanbul'da gösterime girdi. Ancak stanbul'daki (ÜsküdarFıstıka acı'nda) gösteriminden bir gün sonra, gösterildi i sinema, fa istler tarafından bombalandı. Bu dönemde fa izm, ülkenin birçok yerinde halka kar ı saldırılarını, de i ik biçimlerde- sürdürmektedir. Her alan gibi, halkın kültür ve sanat alam da, bu saldırıların hedefi durumundadır. Antifa ist mücadele, her alanda, her boyutta alternatifler yaratmak zorundaydı. Dolayısıyla halkın kültürü, halkın sanatı da savunulmalı, korunmalıydı. "Sürü'nün sinemalardaki gösterim sürecinde ya anan deneyler,- alternatif halk kültürümüzün özgünlüklerini sergilemesi bakımından ö -

reticiydi. "Sürü" filminin gösterimlerinin bombalarla engellenmeye çalı ılmasına, ba ta devrimciler olmak üzere, halktan yana olan herkes çe itli araçlarla engel olmaya çalı ır. Hatırlanacaktır: "Sürü" filminin ilk gösteriminden sonra Üsküdar'da bombalanması üzerine, yoksul mahallelerdeki devrimciler, silahlı güvenlikleri e li inde halkı, "Sürü'nün oynatıldı ı sinemalara ta ıdılar. Devrimciler ve halk, "Sürü" filmini böyle sahiplenirken, Yılmaz Güney de bo durmuyordu. Dostlarından biri, Güney'in 'yeraltı sineması'nı öyle anlatıyordu: "Gösterim zorlukları üzerine Güney, 'yeraltı sineması' fikrini olu turdu. Yılmaz Abi, vurucu kısa filmler çektirmek, çekmek; bunları önceden korunması sa lanmı bir mahallede geceleri duvarlarda oynatmayı dü ündü, ispanya' da, böyle bir yöntemin uygulandı ını anlatıyordu." N SAN 1979 MRALI Topta ı Hapishanesi'nde isyan çıkaraca ı gerekçesiyle Sa malcı-lar'a gönderilen Güney, burada da süren isyan nedeniyle fazla kalamaz. mralı Yarı Açık Hapishanesi'ne gönderilir. Güney'in hapishane ya amı, sürgünler ve baskılarla geçmi tir. Ancak bu süreçte, "halk sineması" fikrinden ve yaratıcılı ından zerrece bir ey kaybetmemi tir. Hatta denebilir ki; en güzel ürünlerinin fikri, buralarda geli mi tir. 12 EYLÜL 1980... Cunta, bütün halka ve devrimcilere saldırıyordu. Da larda, sokaklarda, fabrikalarda, okullarda, evlerde ve hapishanelerde vah etin hükmü kol geziyordu. Fa izmin genarel-ler çetesi, halka dair her eye saldırmaktadır. Kam akıtılan, yerlerde sürüklenen, a a ılanan, toplama kamplarına doldurulan, asılan, teslim alınmaya çalı ılan; 45 milyon halktır. Aralık 1980... mralı Adası... Donanma gemileri... Gece... Adayı çepeçevre ku atıyorlar önce. Sonra, hücum botlardan


inen askerler, adanın her tarafına da ılıp her yeri arıyarlar. Olanları kulübesinden izleyen Adalı, her eye ha-zırlıklı bekliyor. Ku atılan dü man; Kitaplar ve onların daimi i birlikçisi Yılmaz Güney'dir. Kahraman yüzba ı komutasında [askerler, büyük bir törenle Adalı'nın Kulübesini basarlar. Kulübenin sahi-bi, olanları sakince izler. Yüzba ı, ki-tap imha operasyonunu tamamlandı- ında, öfkesini filmlerinden hatırla-lyaca ımız Güney; "Bakın yüzba ı! suç unsuru bulunsa bile, sakın yazılarımın ba ına bir i gelmeye. Pe ini bırakmam!.." der. Yüzba ı "Merak etmeyin Yılmaz Bey. Kitaplarınıza ve yazılarınıza bir ey olmayacaktır." Çıkarma harekatını tamamlayan askeri birlik Yılmaz Güney'e, "Hazırlan, bizimle birlikte geleceksin!" derken, aynı anda ada mahkumlarından bir grup da aynı uyarıyla kar ıla ıyordu. O gece adayı ele geçiren donanma komutanı yüzba ı, tutsak ganimetlerini alıp Mudanya'ya do ru yo-

la çıktı. Mudanya'ya getirilen Güney, buradan askeri kordon altında, Bursa Hapishanesi'nde bulunan, "Dip Hücre" ya da "Ölüm Hücresi" denilen yere götürüldü. La ım akan bu hücrede, iri fareler arasında kaldı. "Arkada " fihrıinin kahramanı "Azem"i tokatlayanlar, genareUeri aracılı ıyla, imdi gerçekten intikam alıyorlardı. kence, günlerce sürdü. Sonra bir gün O'nu, sparta Yarı Açık Hapishanesi'ne götürdüler. SPARTA YARI AÇIK HAP SHANES , F RARA G DEN YOLU AÇIYOR. Devrimci hareket, "Cunta, 45 Milyon Halkı Teslim Alamayacak!" iarını içerde ve dı arda, direni hattında, gücü oranında yükseltmeye çalı ıyordur. Ancak, cuntayı geriletecek güçlü te hir kampanyalarına da ihtiyaç vardır. Devrimci hareketin, ülkede ve Avrupa'da ytijüttü ü kampanyaları

besleyecek, zenginle tirecek kampanyalara.... Güney, cuntanın yakla tı ı günlerde, birçok filmin negatiflerini, belgelerini yurtdı ına çıkartır. Artık zamanın geldi ine karar verir. Bu arada, "Yol" filminin çekimleri de tamamlanmı tır. "Ülkemden ayrılmamı gerektiren asıl neden, hakkımda dü üncelerimden ötürü açılan ve yüzyılı a an davalar de ildir. Böyle bir dönemde, Türkiye için bir eyler yapabilmek, ezilen halk ve ulusların, mücadelesine aktif olarak katılmak için, Türkiye'den geçici olarak ayrılıyorum." EK M 1981... YILMAZ GÜNEY F RAR ETT 17 Ekim 1981 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde: "Film sanatçısı Yılmaz Güney'e teslim olması için tanınan süre bugün biterken, kendisinden hiçbir haber alınamadı ı bildirildi. Adalet Bakanlı ı yetkilileri, Yılmaz Güney'in büyük bir olasılıkla yurtdı ında oldu unu sandıklarım bildire-

33


rek, yurt çapında arama çalı malarının sürdü ünü söylediler... Güney'in cezası 1984'te itiyordu. Yılmaz Güney, bugün teslim olmadı ı takdirde artlı salıverilme hakkım yitirecek." diye yazıyordu.

GÜNEY, AVRUPA'DA... PAR S... "YOL"... "Yol" filmi, dublajı tamamlanır tamamlanmaz, Mayıs ba mda Can-nes Film Festivali'ne katılır. Yılmaz Güney'in cuntaya kar ı ba lattı ı te hir kampanyasının ba langıç bildiri iydi "Yol". Dünya kamuoyunun, ülkemizde ya ananları görmesi, ö renmesi bakımından önemli bir yapıttı. Ve Altın Palmiye ile, bir ba yapıt olma onurunu da kazandı. O, yular önce, e i Fato Güney'e yazdı ı bir mektubunda; "Bir gün, Türkiye sinemasını dünyaya, ben ve benim gibi dü ünenler götürece iz..." demi ti. Ve bugün, bu sözler yerini buluyordu. Güney, Cannes Film Festiva-li'nde Altın Palmiye Ödülünü alırken büyük bir gücün, milyonlarca yoksulun alımı, sıkılı yumru uyla bir bayrak gibi dalgalandırdı. Azem yıllar sonra, o tokatın, halklarına çektirilen onca acının, kaderin ve hala devam eden zulmün hesabım güçlü bir silahla, sinemayla sormaya ba lamı tır.

HESAP DEVAM "DUVAR"...

ED YOR...

Çekimi türlü zorluklarla, aksiliklerle geçen film, Güney'in çalı tı ı insanlarla, "devrimciler"le arasındaki problemleri çok derinden hissetti i bir yapıt ünvanı kazandı. Kendilerine "devrimciyim" diyen, ama devrimcilikle asla ilgisi kalmamı birçok asalak, bu filmin en pahalı (maddi, manevi) maliyetini olu turuyordu. Güney, ço u zaman hayal kırıklıkları ya ıyordu. Hastalı ındaki gidi at, bu problemlerle biriikte daha da çekilmez acılar veriyordu O'na. Ancak her eye ra men O, "Duvar"ın çekimlerini tamamlamak için gece gündüz irade sava ı veriyordu. Bu sava ta kazanmak istiyordu. Halkına

34

verdi i sözü mutlaka tutmalıydı. Doktor kontrollerinde, durumunun giderek kötüle ti ini görüyor ancak; "Ya amamız lazım. Ya ayaca ız!" diyordu. Ameliyat sonrası doktor, e i Fato 'a, o azap veren gerçe i söyledi. Yılmaz Güney, kanserdi. Fato Güney, sarsılarak kar ıladı ı bu gerçe i, O'na hissettirmemeye karar verdi. Ancak Güney, kendi durumunun farkındaydı ve O da, Fato 'a bunu farkettirmemeye çalı ıyordu. Güney, ya amak için büyük bir gayret gösteriyordu. Spor yapıyordu, yazılar yazıyordu. Ve en önemlisi, "Duvar" filmini bitirmenin huzurunu ya ıyordu. Nisan 1984... Türkiye Hapishaneleri'nde Ölüm Orucu ba ladı. Nisan 1984... Paris'ten Strasbourg'a dek sürecek olan "uzun yürüyü " ba lıyor. Yürüyü ün ba ında Yılmaz Güney var. Foto raflarda, Güney'in a ırı derecede zayıflamı oldu u görülüyor. Hastalı ın en kritik günleri ... 450 km.lik Paris-Strasbourg yürüyü ü, "Cuntayı Te hir Yürüyü ü" olarak önemli bir kamuoyu yarattı. Yürüyü , 8 Mayıs'ta Strasbourg'ta tamamlandı ında, büyük bir toplantı düzenlendi. Halk Mahkemeleri kuruldu ve cunta üyeleri ölüme mahkum edildi. Güney bu sava ı da kazandı. Bundan sonraki günler, Güney için daha da zorla maktaydı. Hastaneye ikinci kez yattı ında, artık durumu çok ciddiydi. Artık hastane günlerini payla an dostları saygı nöbeti tutuyorlardı. "Ü ÜYORUM, Ü ÜYORUM ÜSTÜME PAR S KOMÜNARLARI'NIN BATTAN YELER N ÖRTÜN 9 Eylül gecesi sabahı... O gece sabahında, Güney'in ba ucunda nöbeti tutanlar; Seyithan'ın Seyit'i, Açkurtlar'ın Serçe Meh-med'i, A ıt'm Çobano lu'su, Kızılırmak Karakoyun'un Ali Haydar'ı ve Hudutların Kanunu'nun Hı-dır'ıdır... Film karelerinden çıkıp gelmi lerdi. Güney, ilk kez kahramanlarıy-

la yer de i tiriyordu. Cenazesi,13 Eylül'de yapıldı. Güney, Pere Lachaise Mezarlı ı'nın Müslümanlar Bölümü'ne gömüldü. O gün, bütün dostları oradaydı. Bütün kahramanlar oradaydı. Bütün halkı oradaydı. Adana, stanbul, Diyarbakır, Siverek, Ergani, Silvan, Mu , Dersim, Kars, zmir, Kayseri, mralı, zmit, Nev ehir, sparta, Konya, Edirne, Antalya, Konya, Söke, Bucak, A rı... Oradaydı; Siyahlar giyinmi bir güzel kız, elindeki kırmızı gülü getirdi, Güney'in tabutunun üzerine bıraktı. "Hayatın her alanında iyi sava çılar, ba arılı sava çılar olmak ve yeti tirmek zorundayız. Biz sazımızı iyi, çok iyi çalmalıyız. Biz, iyi, çok iyi türküler söylemeliyiz, iyi hikayeler^ iyi iirler, güçlü romanlar yazmalıyız... Da larımız, ovalarımız, ormanlarımız bizi bekliyor. Biz, bütün ömrümüzü gurbette geçirip gurbet türküleri söylemek istemiyoruz. Biz, yi itlikleriyle destanlar yazr hu bir halkız ve önümüzde duran bütün güçlükleri yenecek azme ve güce sahibiz. Türk, Acem, Arap ve Kürt; ezilen halkların sınıf karde li i, en güçlü silahlarımızdan biridir. Dost ve dü man herkes bilsin ki, kazanaca ız... Mutlaka kazanaca ız. Bir köle olarak ya amaktansa, bir özgürlük sava çısı olarak ölmek daha iyidir. Ya asın Kürt, Türk, Arap, Acem Halkları'nın karde li i ve dayanı ması." O güzel gülen adama; Yılmaz Güney'e, hayal etti i özgür ba ımsız sinemayı bir gün mutlaka arma an edece iz. B R GÜN MUTLAKA!... Kaynakça: M. ehmus Güzel "tnsan Yılmaz Güney" Ahmet Kahraman "Yümaz Güney Efsanesi" Mahmut Baksi "Kürt Gözüyle Yılmaz Güney" Ahmet Soner "Herkes O'ndan Söz Ediyor "


DENEME ibrahim karaca

Y

ıllar önce, diktatör

Marcos ve O'nun karısı melda'ya ili kin kimi gazete ve dergilerde çıkan haberleri okudu umda, halkın ba ına çöreklenen bu karı-kocayı ayıplar ve a a ılardım; onlara acırdım Görgüsüz, hayvani ve cahil bulurdum onları. Onların bu rezil ya amları kar ısında, onca sefalete ve insan yerine konulmamaya ra men günlük ya anıma devam eden halkın kendisi de, bu yakla ımdan payını alırdı. Diktatör Marcos, kayalık bir. tepeyi yontturup kendi yüzüne benzetmeye çalı ırken; karısı da gardrobundaki iki yüz elli çift ayakkabıyı basına göstermekle me guldü; cafcaflı, "sonradan görme" bir ya am, insanın midesi kalkıyor. Bu halk, bunları nasıl ba ında tutuyordu? Bu karı-kocanın görgüsüz ya amı beni rahatsız ediyordu ama bunun sorumlusunun halk oldu unu dü ünüp öfkeleniyordum. Bu öfkenin içinde halkı kastederek kullandı ım "beyinsiz" nitelemesi de olurdu ço u kez. Onca yoksulluk, acı, itilmi li in içinde ya ayıp da bu atafata nasıl sessiz kalınırdı? Bu acı ve yoksullu u, diktatörlü e kar ı, küçük de olsa bir rahatsızlı a dönü türemezler miydi? Kendilerine reva görülen bu hayatın rantım yiyenlerin yüre ine korku salacak basit ama haklı eylemler yapamazlar mıydı? Kaybedecek hiçbir eyi kalmayan kesim içerisinden bir "Don Ki ot" grubu çıkaramazlar mıydı? Bütün bu sorular beynimi kurcalardı. Sonra bir gün, oturdu umuz ö renci evinde arkada larla sohbet ederken ileri-geri, öfkeli konu malarım kar ısında söylenen u cümle, beni daha "akıllı" dü ünmeye itmi ti: "O lum, sen kendi ülkene bir bak; Filipinler'i o zaman daha iyi anlarsın" Kendi ülkemize bakmıyor de ildik el- bet Bu öfke belki de, kendi ülkemize bakıp "bakakalmamızın" sonuçlarından biriydi, kimbilir... Yıl 1981-82... Üniversite yıllan... Hayata soldan (yani yoksul ve yoksun bırakılmı , halkın gözleriyle) bakan insanların üzerinden silindir geçirme i lemi, kültürel ve ideolojik boyuta ile birlikte yürütülüyor. Bir yanda sürek avları, di er yanda birlikberaberlik söylevleri, öte yanda salınan

korku, yozla ma, yoksulla ma, üçe be e katlanan bilanço karları, dejenerasyon, arabeskle me, çürüme ve sa lanan 'huzur'... Sihirli bir sözcük... Soka a bile çıkamıyorduk ya... Can güvenli imiz yoktu ya.... imdi huzur içindeyiz... Ya asın Huzur! Egemen sınıflar, istedikleri ili kileri topluma hakim kılmak için, bütün olanaklan kullanırlar. Bu, onlar açısından bakıldı ında, anla ılması hiç de zor olmayan bir durumdur. Hukuk, anayasa, e itim, kültür... Ve hatta radyodaki, televizyondaki haberler bile, bu "milli" hedefe kilitlenir, iktidarlar bunun için olu turulur, de i tirilir, yeniden olu turulur. Biz adım nasıl koyarsak koyalım, sonuçta, birilerine göre düzenlenmi bir hayatı ya amak zorunda kalıyoruz. Beylik deyimle, bizim buna "elimiz mahkum"... E er toplumsal bilinç dumura u ratılmı sa, kabul etmesek bile o hayat, bizim yazgımız olmaktadır. Verili hayatin dı ından bihaber olan veya bu dayatma, hayatın gayri insanili ini kavramaktan uzakta kaldı ı için, toplumla "uyumlu" sayılan insan tipi, yabancıla tırılmı bu sahte dünyanın tabam olmaktadır. Kurulu düzen, kendi de er yargılanın hakim kılarak, kimileri için cennet, kimileri için cehennem olan bu ili kileri sürdürmektedir. Çünkü, o da biliyor: Kurulu düzenin de er yargılarıyla beslenen, onları referans alan insan, istese bile daha insani bir dünyaya varamaz. '80'li yıllarda a ırlıklı olarak kullanılan ve adına "arabesk kültür" denilen yozlu un, ideolojik bir i levi de vardı: Apolitik, kaderci, sessiz (veya sesini sadece a lamak için çıkaran), bo vermi bir toplum yaratmak. Darbe ko ullarında, halk böyle güdüldü. Bugün, hiç dillerinden dü ürmedikleri "küreselle ip globalle en" dünyaya uygun pop kültürüne ihtiyaç duyuyorlar.

"Hızla tüket, kullan ve at" Bu fast-food kültürü, aynı zamanda yuppi kılıklı bir fastfood gençli i de yaratmı durumda. Kendi dü ledikleri yarın için, bugünden kültür olu turuyorlar, taban yaratıyorlar! Kitle ileti im araçları da, bu yeni kültürün ta ıyıcılı ını (yer yer öncülü ünü) yapıyor. Sahibinin sesi oluyor yani... Adına 'Yeni liberalizm" denilen kölelik düzeni bunu emrediyor. Bir çalıda toplanan keklikler a a ıdaki avcıları izlerken, içlerinden bazıları, attı ını vuran avcıların ni ancılı ına övgü dolu sözler ediyorlarmı . Oysa bu filmde, kekli in adına "av" demliyordu. Kekli i hayata avcının gözüyle baktıran ey neydi? Bu kültür nasıl olu mu tu? Toplumun en geri kesimine denk dü en ve büyük oranda ırk ve din temalarına dayanan aydınlanma dı ı kültürle beslenerek olu turulan politikalar, meyvelerini verip de ilk ucubeler ortaya çıktı ında ve bu ucubeler ço alıp onlar için de "ciddi bir tehdit" olu turmaya ba ladı ında, "laiklik elden gidiyor" naralarını atarak sa a sok saldırmaları, vahim ama, bizim açımızdan bildik bir durum do rusu. Çünkü, bir zamanlar, toplumsal aydınlanma için u ra veren, dü ünen önderleri susturmak için,, topluma "din elden gidiyor" paranoyasını hakim kılanlar da, yine kendileriydi. Hayatın yükünü sırtlamı olan ço unlu a, "kurgulanmı bellek" sunan ve onları kendine yabancıla tırılmı sahte bir dünyaya (sahte gerçekli e) çeken "ba kalarının düzeni", kendi sonunu geciktirmek için bir "algılama bunalımı" yaratıyor. Bunun için, gelenekte bulunan hastalıklı kültürel unsurlardan, dinsel bo inançlardan, felsefeden, sanattan, edebiyattan ve statükodan yararlanıyor. Hiç sorgulamadan, verileni oldu u gibi alan insan, hangi dolaylı ya da do rudan e itim sürecinden geçmi tir? Yazılı ya da görsel basın, bu kültürün olu masında etkisiz midir? "Modern ya am" adı altında sunulan silik, yoz, insani de erlerden uzak, sürü bilinci üreten kültürel-ideolojik ku atma, nasıl bir kitle yaratmaktadır? Bu nasıl bir hegemonyadır? Faili meçhullerin, kayıpların, ya manın, çetelerin ve dökülen kanların dizboyu-nu geçip gırtla a dayandı ı bir toplumda, kar ı kültür faaliyetini olu turup yaygınla tırmak, netameli bir yolculu u da gerekli kılıyor.

35


ARA TIRMA zerrin kayalı

denizin ve sisli da ların insanları!

lazlar oxo kua eni skudara

Y

e il ve mavi, bir ba kadır oralarda. Hiçbir yerde bu ye ili ve bu maviyi bulamazsınız. Tıpkı güne , deniz, bulut gibi ba kadır. Ye ili dingindir, huzur verir bakıldı ında. Mavisi hırçındır; insanın içi kabar kabar olur yansıyınca rengi yüre e. Renklerin tonu, hayali zorlar. Öylesine zenginliklere sahiptir ki, neresinden anlatmaya ba layaca ınızı a ırırsınız. Çok sık kar ıla tı ımız bir durum vardır. Herhangi bir ortamda sohbetin konusu Lazlar'sa, oradan mutlaka kahkaha sesi yükselir. Daha ötesi kendinizi "Laz" olarak tanıttıysanız, kar ınızdakinin yüz ifadesi mutlaka de i ir ve bir refleks olarak gülümsemeye dönü ür. Oysa ortada, henüz gülünecek bir ey yoktur. Bu gerçekli in tespiti için, öyle uzun ara tırmaya ve gözleme ihtiyaç yoktur. Günlük ya antımızda, Lazlar'la ilgili anlatımlara biraz dikkat etti imizde hepimizin görebilece i, tanık oldu u bir yan olarak Lazlar'ın mizahla özde le ti i bilinmektedir. Anadolu toprakları, çok çe itli halkların vatanı olmu tur. Bu co rafyada ya ayan halklar, kendilerini özgürce ifade etme olanaklarından yoksundur. Egemen ovenist zihniyet, var olan bu çe itlili i bir ekilde kendine ba lamı ve kendince roller biçmi tir. Kimi halklara esas olarak bas-

36

kı ve iddetle yönelirken, kimilerine de a a ılama Ve çarpıtma yöntemlerini uygulamaktadır. t te bu politikada Lazlar'ın payına dü en de, "e lencelik halk" konumudur. Lazlar'ın mizahi yanlarının öne çıkmasında, elbette yanlı bir ey yoktur. Onları gerçek anlamda tanımaya kalktı ımızda, ya antılarının mizahi bir içerik ta ıdı ım da görürüz. Nasıl ki her halkın kendine özgü kültürü ve özellikleri varsa ve bu yanlarıyla anılırsa, Lazlar için de mizah, vazgeçilmez bir özelliktir. Buraya kadar bir sorun yoktur. Bizim, Laz gerçe ini yok sayanların, bu özellikleri bir a a ılama, alay konusu yapmalarına itirazımız vardır. in vahim yanı; Lazlar'ın mizah yoluyla a a ılanmaları öyle bir hal almı tır ki; kelimenin tam anlamıyla do alla tırılmı tır. Bu do allık, bir biçimde kültür haline getirilmi ve Laz Halkı'na yönelik esprili hakaretin yolu, her düzeyde me rula tırılmı tır. Daha da acısı, kendine yabancıla tırılan Laz Halkı bile, bu "me rulu un" bir parçası durumuna getirilmi tir. LAZLAR K MD R, NEREDE YA ARLAR? Lazları tanımaya mitolojik bir öyküyle ba layalım: Tanrı yeryüzünü yaratmı ve tüm halklara sırasıyla bölü türmeye ba lamı . Tüm halklar, kendilerine dü en topra ı ö renip geri dönmü ler.

Laz Halkı'nın temsilcisi, Tanrı'nın yanına giderken, bir yandan da yolculu u horon oynaya oynaya katetti i için da ıtım i ine geç kalmı . Tanrı sormu ; "Sen kimsin, ne istiyorsun?" diye. Laz, kendini tanıtmı ve bir toprak parçası almadan geri dönmeyece ini söylemi . Sonuçta, Laz inadı Tanrı'yı pes ettirmi . Ve Tanrı demi ki; "Bak, bütün dünyayı bölü türdüm. Hiçbir yer kalmadı. Ancak madem ki bu kadar ısrar ediyorsun, o halde yeryüzünde kendim için ayırdı ım cenneti size vereyim." Bu "cennet" tarihsel olarak sınırları; bugünkü Trabzon ve Abhazya arasındaki kıyı erididir. Bu mitolojik, ho anlatım bir yana; Lazlar'ın tarihsel kökleri ve Anadolu'ya yerle meleri hakkında unları söyleyebiliriz: Anadolu co rafyasının en eski halklarından birisidir Lazlar. Bölgenin Antik Ça 'daki adı; Kolhida olarak geçer. Daha sonraları Kolhida (Kolkhis) adı, yerini Lazika'ya bırakır. M.S. 5. yy'dan sonra Lazika bölgesi, Persler ( ranlılar) ve Romalılar arasmda payla ılır. Bir dönem Pers, bir dönem Romalı istilası altında uzun yıllarını tüketir Laz Halkı. 1512'de Osmanlılar, Lazika'yı istila ederler. Bu tarihlerde, bölgede Gürcülerin egemenli i vardır. Lazlar, Osmanlı'nın istilasma kadar Hristiyan dinini ya ıyorlardı. Osmanlılar istila sonrası, Lazlar'a slamiyet'i da-


resim: nedret sekban

yatırlar. Bu yıllarda, sistemli bir islamla tırma politikasıyla acımasız bir süreç ba latılır. Laz okulları kapatılır. Asimilasyonun her cepheden yürütüldü ü bir kampanyadır bu. Laz kimli i ve kültürü, i te o yıllarda Türkle tirilmeye ba lanır. Laz Halkı, güçlü Osmanlı iktidarına kar ı, açıktan bir direni örgütleyemez. Daha çok, içe kapanarak kimli ini korumaya çalı ır. Osmanlı imparatorlu u'nun tüm baskılarına ra men bu dönemde Laz bölgesi, "Lazistan Sanca ı" olarak isimlendirilmeye devam eder. ARADAN GEÇEN YILLAR SONUNDA... "Gecenin geç vaktidir. Kaçak silah ve asker ceketi yükleyen Laz takaları Hürriyet ve umut Su ve rüzgardılar" (Nazım Hikmet) Kurtulu Sava ı'nın en fedakar ve sava çı halkları arasında Lazlar da yer almı tır. Yüzlerce Laz insanı, emperyalizme kar ı yürütülen sava ta ehit dü mü tür. Daha da ötesi ilk kurucu mecliste 70'e yakın Lazistan mebusu (milletvekili), kendi ulusal kimlikleriyle yer almı lardır. Kemalist iktidarın gerici politikalarına direnen Laz mebusları, bu tavırlarının kar ılı ında komplolara u rayıp tasfiye edilmi lerdir. Cumhuriyet'le birlikte Lazistan Sanca ı, bir süre varlı ını sürdürür. Daha sonra Kemalistler, kendi iktidarlarını sa lamla tırdıklarına inandıkları noktada, tüm Anadolu halklarına oldu u gibi, Lazlar'a da yönelir-

ler. 1923'ten sonra Lazistan Sanca ı kaldırılır. Laz Halkı'nın o dönem yo un olarak ya adı ı bölgeler, yerle im bütünlü ünü bozmayı amaçlayan bir tarzda yeniden düzenlenir. Lazistan Sanca ı, Rize ve Artvin illeri arasında payla tırılır. Artık resmi söylemde "Lazistan" sözcü ü yasaktır. Laz dili suç haline gelir ve unutulması için yok edici tedbirler alınır. Yerle im bölgelerinin, köylerin isimleri de i tirilir, Türkçe isimler verilir. Soyadı Yasası, halkları köklerinden koparma yöntemi olarak Lazlara da uygulanır. Lazlar, idari ve fiziki yöntemlerin tümü kullanılarak ulusal kimliklerinden uzakla tırılmaya çalı ılır. Belli bir süre sonra Lazlar, Türkçe'yi Karadeniz ivesiyle konu an insanlar olarak anılmaya ba larlar. M. Kemal'e, izmir'de suikast planladı ı gerekçesiyle idam edilenler arasında yer. alan Lazistan mebusu Ziya Hur it, komplonun farkına varmı ve idam sehpasındaki son sözleri, "Beni o kadar yükse e asın ki, alçaklar aya ımızın altında kalsın." olmu tur.

lerleyen yıllarda derin bir sessizli e gömülen Laz Halkı, '60'lı yıllarda kültürel vs. konularda kıpırdanmalar gösterse de, bu uzun soluklu olmamı ve suskunlu u devam etmi tir. Her Karadenizli, Laz de ildir. ovenizmin etkisi ve bilinçli yok sayma politikaları sonucu Laz Halkı ve kültürü, "Karadenizlilik" denilen ve ne oldu u belli olmayan, ekilsiz bir kültüre dönü türülmü tür. Karadeniz, kıyısı üzerinde çok çe itli halkları barındırır. Lazlar, Karade-niz'in do usunda ya ayan ayrı bir halktır. Ku kusuz, ortak kaderi payla tı ı, yakın ili kilerde bulundu u, etkilendi i çe itli halklar bulunmaktadır. Rumlar, Ermeniler, Gürcüler; tarihsel olarak Lazlar'la çok yakın ili kilerde bulunmu halklardır. Ancak her birinin kendine özgü, farklı yanları vardır. Ortak noktalan, bir süreçte, aynı denizin kıyılarını payla mak olan bu halkların tümünü "Karadenizli" gibi bir kavramla e itlemek do ru de ildir. Bu, halkları yadsımaktır. Bugün açısından durum budur. 37


Lazca konu an ve. tarihsel olarak süreklili i olan Laz bölgeleri; Rize ve Artvin illerine ba lı Pazar (Atina), Arda en, Fındıklı (Viçe), Arhavi, Hopa ilçeleridir. Laz Halkı günümüz ko ullarında, saydı ımız bu yerle im bölgelerinde varlı ını koruyabilmi tir. Do rudur, "mizah" denilince ilk anda Lazlar (daha geni anlamda Karadeniz'in do usundaki halklar) akla gelir. Ku kusuz, bunun maddi bir zemini vardır. Sözkonusu maddi zemini anlamak için Lazlar'ın ya am tarzını, sosyal yapısını, co rafi ko ullarını, geleneklerini incelemek gerekiyor. Laz insanım, topra a ba lı ekonomi belirlemez. Çünkü yüksek da ların olu turdu u ve geni vadilerden meydana gelen bir yerle im alanına sahiptirler. Toprak, altın kadar de erlidir. "Ekme ini ta tan çıkarma" deyimi, herhalde en fazla Lazlar'ı ifade eder. Do anın yarattı ı bu zorunluluk, buna uygun bir ya amı ve. kültürü de yaratmı tır. Lazlar da ları, yaylaları barınak, denizi ya am nedeni saymı tır. Balıkçılık ve buna ba lı ekonomi; en temel geçim kayna ıdır. Bu day ekecek geni tarlalara sahip olmadıkları için, daha kolay yeti en mısıra yönelmi , yanına da 38

ustala tıkları balıkçılıklarıyla- Karadeniz'in en güzel nimeti olan hamsiyi eklemi lerdir. Hamsinin ve mısır ekme inin vazgeçilmezli i bundandır. "Dümende ve ba aklarında insanlar vardır kil Bunlar uzun e ri burunlu ve konu mayı ehvetle seven insanlardı kil Sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekme inin zaferi için/ Hiç kimseden hiçbir ey beklemeksizin/ Bir arkı söyler gibi ölebilirlerdi..." Nazım Hikmet'in Lazlar'ı betimledi i bu dizeler, onların hamsi ve mısır ekme iyle kopmaz ba ım, en özlü biçimde anlatmaktadır. Hamsi ve mısır, yalnızca ya amlarım sürdürmek için ba landıkları eyler de il, aynı zamanda Laz dünyasının temel direkleridir. Halk oyunlarından türkülerine, fıkralarından iirlerine... Ya amlarının her arımda, bu iki "kutsal" simge mutlaka öne çıkar. Lazlar, sabırsız ve inatçıdırlar. Bir an önce sonuç almak için acele etmeleri gerekir. Geni tarlaları ekip hasat mevsimini bekleyecek olanakları olmadı ı için, tüm umutlarım denizdeki berekete ba lamı lardır. Karadeniz, her zaman cömert olmaz. Hamsiyi tutabilmek ve kıyıya dönebilmek, kimi zaman haftaları alabilir. Karadeniz'le olan bu kavga, onları her alanda inatçı olmaya mecbur etmi tir. Sarp vadilerde, neredeyse bir karı topra ı elleriyle ö ütüp günlük ihtiyaçlarını kar ılayacak küçük bahçeler olu tururlar. Büyük bir emektir harcanan. "Lazlara hazır sunulmu hiçbir ey yoktur." dersek, abartmı olmayız. Ya adı ı co rafyanın, insanı bu kadar belirledi i bir ba ka yer zor bulunur herhalde. Bir bakarsınız; bardaktan bo anırcasına ya mur ya ı-yordur, küçük bir tepeyi geçersiniz; ortalık güllük gülistanlıktır. Yerle im için yeterli alanları olmadı ı için, bulabildikleri uygun yerlere yaparlar evlerini. Her biri, bir ba ka yamaçta ve birbirinden uzaktır. Büyük hüner ve ustalık ister Laz evleri. Her biri, ayrı bir sanat eseri gibidir. Denizi hırçın, ya muru sel, bitki-

si arsız, deresi co kun, da ı geçit vermezdir bu toprakların. Tüm zorlukların üstesinden gelmek için, ince bir zekaya sahip olmak gerekir. Tepkileri normalin üzerindedir. Tez canlı, hemen parlayan insanlardır Lazlar. Karadeniz'in ve da ların yapısı, ki ili ine de yansır. Kimi zaman öfkesinde sınır tanımaz, kimi zaman a ılacak durgunluktadır. Zekası üzerine en çok tartı ılan halktır Lazlar. Lazlar'ın ya adı ı ko ullar gere i, pratik bir zekaya sahip olması ve bu özellikleriyle birçok konuda yaratıcılıkları, aynı zamanda kendi kendilerini ele tirmeleri gibi olumlulukları yadsınmı , saflıkları "aptallık" olarak yansıtılmaya çalı ılmı tır. Bir çok fıkraya konu olmalarının nedeni; ya ama alaycı bakabilmeleri, her anlarım dolu dolu geçirmeleri, beklenmeyen tepkileri, canlılıkları, silaha ba lılıkları, ba arma hırslarıdır. Bu noktada, sinsi ve hesaplı bir a a ılama vardır. Kimlikleri yok sayılan bütün halklara kar ı getirilen sistemli bir politikadır bu. Laz Halkı'nın kendine özgü farklılıkları, bir anlamda onu di er halklardan ayıran özellikleridir. Ancak bu durum, hiçbir ko ulda di erlerine kar ı bir üstünlük sayılamaz. Laz Halkı'nın kendi kültüründe dostluk vardır, payla mak vardır. Aslında Laz Halkı, bu önyargılara ve a a ılamalara, yine kendi üretti i mizahıyla kar ılık verir. Kendisiyle dalga geçenleri, küçümseyenleri, en olmadık fıkralara konu edenleri, yine mizahla vurur. Lazlar'ın insan ili kilerindeki sıcaklıkları, co kuları, acıyı tezelden yenebilme, zorlukları a abilme yanları türküsünde, horonunda, fıkrasında kendini gösterir. Lazlar'ın ince, esprili zekasına küçük bir örnek verelim: Ege'nin Harmandalı oyununu izleyen Laz'a sormu lar; "Nasıl buldun?" diye. Laz hemen yanıt vermi : "O kadar dü ündükten sonra ben de oynarım". Buna benzer birçok fıkrada, Lazlar'ın pratik zekasını bulabili-


riz. Yine, zor anlardan sıyrılmanın yöntemini de mizahta bularlar. "istanbul' da tercihli yola giren Laz'ı, trafik polisleri tela la durdurur. Ba ıra ça ıra oförün yanına gelir ve 'Karde im, burası tercihli yol' diye çıkı ırlar. Laz, hemen cevabı yapı tırır: 'iyi ya, ben de bu yolu tercih ettim.' " Hiç bitmeyen, saat 12.00'den sonra kafasının çalı mama meselesi vardır ki, artık sorun bilimsel(!) ara tırmalar düzeyinde tartı ılmaya ba lanmı tır. Bu, 12.00'nin ö le mi, ge-ceyarısı mı oldu una ili kin tartı malar devam ederken, son zamanlardaki bilimsel(!) sonuçlar, saat 12.00'den sonra, Lazlar'ın normal dü ünce kapasitesine döndükleri üzerinedir. Sözkonusu tartı malardan etkilenen bir ara tırmacı, meseleyi ciddiye almı ve kendince u sonuca varmı tır: Lazlar'ın tatlı kültürü olmadı ından, sabah aldıkları eker (glikoz), ancak ö lene kadar idare etti i için, beynin çalı masındaki dü ü ün bu saatten sonra ya andı ına karar vermi . Bir de hamsi ve mısır ekme inin çok tüketilmesinden dolayı, böyle bir sorunun var oldu u söylenir. Daha da ötesinde birçok neden sayılır. Bu lafların, ara tırmaların (!) hiçbir de eri yoktur. Laz Halkı'nın ya antısını bilmeyen onları tanımayanların ve asıl olarak da, halklara dü manca yakla anların karalamalarıdır bunlar. Gururuna dü kündür Laz Halkı. Birçok kez kendisine zarar verse de, incinen gururunun hesabım mutlaka sormak ister. Bir meselede fazla hesap-kitap yapmadan hareket eder. Ya anmı bir olayı anlatalım: Birbirini pek sevmeyen iki Laz, tek ki inin geçebilece i küçük bir köprüde kar ıla ırlar. Birbirlerine yol vermek zorundadırlar ama, ikisi de bunu gurur meselesi yapar ve birbirlerine yol vermezler. Köprünün ortasında burun buruna gelirler. ri olanı di erine bir tokat atar ve yoluna devam eder. Dereye dü en, yoluna devam edene seslenir: "Seni vuraca um". Ertesi gün sözünü tutar ve on

dört kur unla, incinen gururunun hesabını sorar. Hiç tereddüt etmeden ve belki ba kaları için, çok sıradan nedenlerden dolayı can almasına alırlar. Ama aynı zamanda, tartı masız bir insan sevgisiyle doludurlar. Di er halklarda oldu u gibi, Lazlar'da da bulunan konukseverlik, insana verilen de erin göstergesidir. Kapı ma geleni, bir eyler vermeden asla çevirmezler. Yenili e açıktır Laz Halkı. Gericili e, yobazlı a, hurafelere prim vermez. li kilerinde, sevgi ba ta gelir. Feodal kalıplar, tutuculuk, katı geleneklerden çok, saygılı bir mesafe vardır aralarında. Üç ku ak bir arada, sıcak ve sevecen bir ortamda, dolu dolu ya amayı becerebilen bir ili ki biçimi yaratmı lardır. Siz bakmayın erkeklerin üç adım önde yürümesine. Son söz ve yetki, kadınların elindedir. Özellikle ya lı kadınlar, tam bir otoritedir. "Neneka" denilen bu ya lılar, birçok sosyal ili kide, adeta ba danı man gibidir. Silahı; tutku, a k derecesinde sever Lazlar. Bu ba lılık Lazlar'ı, hiçbir teknik bilgi ve e itime sahip olmadan, onu üretebilmeye kadar götürmü tür. Aslında bu yetenekleri, birçok biçimde ortaya çıkar. Silah yapımındaki hünerleri, matematik ve hesap gerektiren tekne yapımında da kendini gösterir. Ya am deneyleri, zanaatçılıklarıyla birle ti inde, altodan kalkamayacakları i yoktur Lazlar'ın. Belki de kimseye mecbur olmama, minnet etmeme duygusu, bu yaratıcılıklarına neden olmu tur. Silah mı? Dü ünmü ve bir yolunu bulup yaratmı tır, Böylelikle resmi kurumlara i i dü memi , ne kadar ihtiyacı varsa o kadar üretmi tir. Kimilerince, Lazlar'ın devletle barı ık oldu u iddia edilir. Ku kusuz, Laz kökenli birçok insan, devlet içinde önemli görevlerdedir. Ancak bu noktada, bir gerçe in unutuldu unu dü ünüyoruz. Cumhuriyet'in kurulu u sürecinde, Laz Halkı'nın temsilcilerinin nasıl birer-iki er katledildi ini belirtmi tik. Sonraki yıllarda devam eden asimilasyona ve baskılara ra -

men, Laz Halkı'ndan, Lazca konu an insanlardan söz edebiliyorsak bu, aynı zamanda devletin politikalarına kar ı bir direni in ifadesidir. Laz Halkı a a ılanmasına, yok sayılmasına ra men yolunu aramaya devam etmektedir. Ku kusuz bu arayı , artık etnik kökenin ötesinde, ulusal ve sınıfsal mücadelenin kapsamına girmektedir. Laz Halkı, sisli da larda, özgürce horonların oynaca ı günleri, yalnızca kendilerinin özgürlü ü olarak dü ünmemektedir. Lazcada, "barı " sözcü ünün kar ılı ı yoktur. Bunun bir nedeni, dilde ya adı ı erozyon olsa da, di er yanı; Lazlar'ın tarih boyunca, çe itli nedenlerle, sürekli bir sava içerisinde olmalarıdır. "Laz inadı", tüm zorlukları a acak güçtedir. Aynı zamanda, lider olma özellikleriyle, halkların özgürce ya ayaca ı topraklar için dövü mekten kaçınmayacaktır. Yani, toplumsal geli melerin uza ında ve bu geli melere duyarsız de ildir Laz Halkı. Bu konuda da sözü, bilinen bir fıkraya bırakalım: "Memlekette ya anan rezillikler, Laz'ın canına tak etmi tir. 'Cumhurba kam olaca um' der. Arkada ları itiraz ederler, 'Deli misin?' derler. Bizimki yanıt verir: ' art midur?' " Sonuç olarak bu yazımızda, Lazlar'la ilgili bazı noktaları anlatmaya çalı tık. Elbette ki aktarılması gereken birçok yan var. Unutturulmaya çalı ılan bir kültürün ya atılması ve geli tirilmesi, yalnızca akademik çalı malarla olanaklı de ildir. Özgürle mesinin ve halk gerçe ine sahip çıkmanın yolu, mücadeleden geçer. Laz Halkı dünden bugüne, Anadolu'nun kurtulu u için, devrimci hareketin önderlerinden Sinan Kukul, Bahattin Anık ve devrimci sanatçılı ın onuru, Laz Halkı'nın yi it kızı Ay e Gülen gibi sayısız evladını kavga alanlarında ölümsüzlü e u urla-mı tır. Onlar bir kere inanmaya görsünler, bir kere harekete geçsinler... Derin vadilerin fırtına yaratan ırmakları gibi, hiçbir güç durduramaz onları. (*) Özgürlük için ya ayacaksın 39


DE ERLEND RME kayhan demir

"Bizim dil"den Yansımalar

s

abahın ilk ı ıkları tatlı bir esintiyle gülümsüyor, ırnak'ın da köylerinden. Küçük çocuklarımız, ellerindeki beslenme çantalarını sa a sola savurup sabırsızlık içinde okul servislerinin gelmesini bekliyorlar. Az sonra hepsi, bu irin minibüslerine binecek olan asker amcalarına el sallamaları ve 'iyi dersler' dilekleriyle, yine asker amcaları kadar irin okullarının yolunu tutacaklar. Yöre esnafı ise, her sabah oldu u gibi bugün de bol kazanç dilekleri ile açıyorlar kepenklerini. Besmeleyi Çekip kepengi açınca, de mesin kimseler keyfimize... Yeni asfaltlanmı köy yollarından arabalar geliyor sıra sıra. Herkesin yüzünde bin sevincin simgesi bir gülümseme... Yolun kıyısındaki üniversitenin daimi sahiplerinin yüzlerindeki sevinç tomurcukları ise, her zamankinden daha fazla. Bir merak gözlerimizde!. Çok geçmeden anla ılıyor gülümsemelerin ve bunca tela ın sebebi. Esnaf birer birer kepenklerini kaldırdıkça kocaman afi ler beliriyor camlarda. "Bizim dil

40

Festivali'ne tüm halkımız davetlidir dil Belediye Ba kanı-Robert CollegeÇYDD" Duvarlar bir kaç gün önceden, Akdeniz kıyı ka a balarındaki gibi bembeyaz boyanmı . Da ların ardından güne yüks el d i k ç e , bembeyaz evler, Zap suyunun yakamozları gibi parlıyorlar. Ortalık 'güllük gülistanlık' Durun hele! Hemen öyle sinirlenmeyin. Bu yazdıklarımın ne kadar inandırıcılıktan uzak oldu unu ben de biliyorum ama birileri, sanki bana nispet yaparcasına

böyle mutlu tablolar çizmedi mi? Bir ço umuz, ırnak'ın dil lçesi'ne hiçbir zaman gitmemi olsak da, anlatılan yerin 'Bizim dil' olmadı ını,


olamayaca ını biliyoruz. imdi durup dururken bana bunca öyküyü yazdıran nedir, diye sormayın; yukarıda da bahsetti im gibi, geçti imiz günlerde dil'de bir festival vardı; "Bizim dil Festivali". dil'in sosyo-kültürel yapısı ve kırsal kalkınma projeleri, dil'de sa lık ve e itim panelleri gibi etkinliklerin yer aldı ı festival kapsamında bir de Rock konseri vardı: Bulutsuzluk Özlemi Konseri. Kalemimize davranmamıza sebep olan da i te bu konser. Burjuva medyanın, gündeme bombardıman eklinde soktu u, oldukça ilginç bir haber olarak gözümüze sokulan, beynimize tıkılan bir haberdi bu. " imdi durduk yerde, kendi halinde bir festivale niye bu kadar yer ayırıyoruz ki?" diye de sorulabilir ama bu, öyle sıradan bir festival de il. Bu, sava ın ortasında bir ehirde yapılan bir festival. 'Sevgili' MGK'mızın eliyle düzenlenen bir festival. "Bölücü ve' yıkıcı terörü, irin Anadolu topraklarımızdan silip atmak için", gecelerini gündüzlerine katıp çalı ıyor ya büyüklerimiz; da lara, köylere sıkılan roketlerden, kur unlardan sonra, bir de beyinlerin en duyarlı hücrelerine kur un sıkmaya karar vermi ler. Bunu da, öyle küçük bir metal parçasına bırakmak istememi ler, 'masraflı, cafcaflı bir silahla yapalım' deyip bir festival düzenlemi ler. Kürt Halkı'na i te böyle bir kültür etkinli i tanımı lar. Hani hep dinleriz ya televizyonlarımızdan, okuruz ya gazetelerimizden tavsiye nitelikli MGK kararlarını; "Yöre insanım sosyal aküvitelere çekmek, bölgede spor tesisleri kurmak" diye ba layan cümleler vardır; i te buna denk dü en bir festivale 'öncülük etmi devlet büyüklerimiz ve sermayedarlarımız. Kültürü üzerinde adeta tepinilen; dili, ahlakı, gelenekleri, görenekleri bombardımana u rayan bir halka, böylesi güzel bir etkinlik vermi ler de, Kürt Halkı aman kültür oku ya amasın, kültürsüz kalmasın diye. Bu festivalde ya anan bir ba ka

boyuta ise, yine yukarıda kısaca de inmi tik. Bulutsuzluk Özlemi de bu festivalde bir konser verdi ve bu konser gazete sayfalarından televizyon ekranlarına kadar birçok yerde' geni çe yer buldu. Bulutsuzluk Özlemi, takip etti imiz, birçok duyarlılı ını takdirle kar ıladı ımız bir müzik toplulu u.

Her kültürün bir alıcısı vardır, Her kültür, kendi alıcısına hitap eder. Örne in stanbul'da, Ankara'da ya da zmir'de ya anan bir Bulutsuzluk özlemi konserinin izleyicisi, yine onların dinleyicilerinden ya da bu grubu merak etti inden gelen insanlardan olu acaktır. Yani, bu kültürü almaya açık insanlardan olu acaktır. Fakat, dil'de gerçekle en bu konserde, bu ko uldan kesinlikle söz edemeyiz. Buradaki insanlar, kendi yoz kültürlerini koruma mücadelesi vermektedirler; dillerini bile özgürce konu amamaktadırlar. Kabul edilir ki; bu insanlara sunulan bu kültür, bir dayatmadır.

Yaptıkları müzi e, dü üncelerine hiçbir itirazımız yok. Belki bir ço una katılmayız, onlar gibi dü ünmeyiz ama, onları saygıyla kar ılarız. Fakat dil'de gerçekle tirdikleri bu konsere cepheden kar ıyız. Çünkü, devlet eliyle hazırlanan bir oyuna alet olmu lardır. Her kültürün bir alıcısı vardır.

Her kültür, kendi alıcısına hitap eder. Örne in stanbul'da, Ankara'da ya da zmir'de ya anan bir Bulutsuzluk Özlemi konserinin izleyicisi, yine onların dinleyicilerinden ya da bu grubu merak etti inden gelen insanlardan olu acaktır. Yani, bu kültürü almaya açık insanlardan olu acaktır. Fakat, dil'de gerçekle en bu konserde, bu ko uldan kesinlikle söz edemeyiz. Buradaki insanlar, kendi öz kültürlerini koruma mücadelesi vermektedirler; dillerini bile özgürce konu amamaktadırlar. Kabul edilir ki; bu insanlara sunulan bu kültür, bir dayatmadır. Hayal aleminden sıyrılalım, gerçek dünyaya dönelim. Böyle atafatla festival düzenlenen dil'de, ba ka sanatçılar konser yapabiliyor mu? Devrimci, demokrat sanatçılar, nasıl bir baskıya maruz kalıyorlar bilinmiyor mu? Bize göre Bulutsuzluk Özlemi elemanlarının göstermesi gereken davranı , böyle bir teklifi reddetmek olmalıydı. Ama olmadı. Orada, böyle bir festivalde yer almak daha cazip geldi bu arkada larımıza. Herkesin dilinde, konsere yöresel kıyafetleriyle gelen ve co an insanlar var. Hangi co ku allaha kına? Belki bir ço u Türkçe bile konu amayan bu insanlarımız, bir rock kbnserinde kendilerine ait neyi bulup da co acak veya üzüleceklerdir. Kendimizi kandırmayalım ne olur! Elektro gitarın tınısında yakılan köyler mi gizlidir, konu ulamayan anadil mi gizlidir, yoksa hasreti çekilen özgür vatan mı? O gün verilen konserde bunların hangisini bulmu tur dil Halkı? Konsere gelen mi denmeli o alanda bulunanlara, yoksa getirilen mi? nsanlarımızın hangi tehditlerle o alana getirebildiklerini, biz tahmin edebiliyoruz peki ya siz? Bulutsuzluk Özlemi, devlet eliyle düzenlenen bu yoz festivale katılarak, isteyerek ya da istemeyerek, Kürt Halkı üzerinde oynanan bir oyuna alet olmu tur. Bulutsuzluk Özlemi, bu yanlı ım görmeli ve bu konseri vermekle bu kadar da övünmemelidir.

41 4 1


grup yorum

NOTA

U urlama

42

Söz: brahimKaraca Müzik: Grup Yorum


bu kente yalnızlık çöktü ü zaman uykusunda

gecenin ucunda gün aralanır yar

bir ku ölür ecelsiz alıp da ba ını gitmek

sevdası ile yürek bilenir sızılı bir ırmak

istersin karanlık sokaklar kör, sa ır, dilsiz

u urlar seni su olup akarsın kır çiçeklenir

ey sevda ku anıp yollara dü en bilesin bu

ey sevda ku anıp yollara dü en bilesin

yollar da lar dolanır yare ula madan

bu yollar da lar dolanır yare ula madan

dü ersen e er yarma sesinin yankısı kalır

dü ersen e er yarına sesinin yankısı kalır

43


ELE T R ibrahim köro lu

bir film: masumiyet Yönetmen-Senaryo: Zeki Demirkubuz Görüntü Yönetmeni: Ali Utku Müzik: Cengiz Onural Oyuncular: Haluk Bilginer, Derya Alabora, Güven Kıraç

Z

eki Demirkubuz, ilk filmi "C Blok"tan sonra, ikinci filmi "Masumiyet'le sinemaseverlerin kar ısın-" da. "Masumiyet", geçti imiz günlerde, Antalya Film Festivali'nde 'alamadı ı' ödüllerle hayli tartı ma yaratmı , gürültü koparmı tı. Filmin, sinemalarda gösterime giri i ise, yine bir o kadar sessiz, sedasız oldu. Antalya'da yarattı ı tartı ma bir yana bırakılırsa "Masumiyet", senaryosu ve oyunculuklarıyla gerçekten takdire de er bir çalı ma. Film, bir hapishane müdürünün odasında ba lıyor. Müdür, dı arıya çıkmaktan korktu u için tahliye olmak istemeyen, ömrünün sonuna dek hapiste kalmak isteyen Yusuf un dilekçesini okur. zleyici, daha filmin ba ında kar ıla tı ı bu olay kar ısında, oturdu u yerden 'hoppala' dercesine, yarı a kın, yarı tebessümlü bir duyguya bürünür. Yusuf, en yakın arkada ını, askerden döndü ü gün, ablasıyla birlikteyken yakalayıp öldürmü , ablasını ise a zından vurup dilini parçalamı tır. Hapiste geçirdi i 10 yıl boyunca, içine kapanık bir ya am sürer. Bir adam öldürmü tür ama, katil-bir ki ili in aksine insani, duygulu bir kimli i vardır Yusuf un. Hani hep denir ya temiz, saf Anadolu çocu u olmak diye; i te o yanını simgeler Yusuf, Anadolu insanının. Öldürmesi gerekti i için öldürmü , hapis yatması gerekti i için hapis yatmı tır. cabederse bitirim olur, elde e reti de dursa tespihim racona uygun sallar ama, çocuk yanı hep vardır Yusuf gibilerinin. Bakı larında,

44

tepkilerinde, bir sözünde... Kaldı ı otel odasının bir duvarında Yılmaz Güney'in, di erinde Orhan Gencebay'ın posterleri asılıdır. Bir duvarda acılar, baskılar ve buna isyan varken, di erinde ezilmi lik, sindirilmi tik, kadercilik vardır. Yani, arabesk kültür vardır. Yani, 12 Eylül'ün yoz kültürü vardır. Filmdeki iki karakter de, kapitalizmin yarattı ı ki ilikleri temsil ediyor. U ur (Derya Alabora), sevdi i hapse giren ve onun pe inde il il dola an, ya amak için de fahi elik yapan bir kadını canlandırıyor. Bekir (Haluk Bilginer), U ur'a a ık olan ama O'nun boyunduru u altına girmi , elinde avucunda ne varsa satıp savmı ama, sevdi i kadına ula amamı bir ki iliktir. Filmde görünen herkes, ezilmi , sorunları olan ki ilikleri temsil ediyor. 10 ya larında küçük bir çocuktan tutun da, ya ı kemale ermi ki ilere kadar herkes, belli sorunları temsil ediyor filmde. Filmde sıkça tekrarlanan, otel lobisinde hipnotize olmu çasına film seyreden insanlar, belli bir bunalmı lı ı anlatmaya çalı ıyor. Oteldeki televizyon esprisi, film boyunca sıkça tekrarlandı ı için, sıkıcı olmaya da ba lıyor. Yine odanın kararması esprisi de, filmin ilerleyen dakikalarında, yüzeyselle me intihası uyandırıyor. "Masumiyet"in bazı bölümlerinde yönetmen, bazı masum politik göndermeler de yapmı . Örne in; Yusuf'la dilsiz kız Çilem'in otobüs yolculu u sırasında verilen molada, arka fondaki televizyon haberleri; hareket görüntüleri ve yanyana dizilmi gerilla cesetleri... Yönetmen, anlatmak istedi i öyküye dokunmadan, geri plandan izleyicinin dikka-

tine yönelmeye çalı mı . Yine, mühürlü pavyona yürürken fondan duyulan Kürtçe türküde, böylesi bir vurguya denk dü üyor. "Masumiyet", yalın ama etkileyici bir öykünün, yine yalın ama etkileyici yorumlanmasıyla ba arılı bir çalı ma haline gelmi . Güven Kıraç'ın masumiyeti simgeleyen oyunculu u ve Haluk Bilginer'in abartısız yorumu, filmi çekici hale getiren etkenler. Fakat, tüm bunların yanı sıra, anlatımda bazı tutuklukları da gözlemledik. Bazı bölümlerde, bizce kopukluklar söz konusu. Bu, hem kurgudan, hem de senaryodan kaynaklanıyor. Bir di er yön de, tüm bunları belli bir bunalım, bir sıkı mı lık duygusu içerisinde anlatmaya çalı mak, olayları ki ile tirmek ya da bu mantıkla toplumsalla tırmak, bu ruh halinin nasıl olu tu unu anlatmakta eksik kalıyor. "Yönetmen, öyküde buraya vurgu yapmalıydı" diye dü ünüyoruz. Altın Portakal'ın sıradan tartı malarından kurtulup Adana Altın Koza'da soluklanan ve dört ödül kazanan "Masumiyet", gerçekten de iyi niyetli bir çalı ma. Sözün burasında, sinema salonlarına ve da ıtımcılara da de inmek istiyoruz. Salonlarının kapısını, Amerikan filmlerine ardına kadar açanlar, böyle arada bir çıkı lar yapan yerli filmleri de, oda kadar salonlara hapsediyorlar. Çünkü, onların yerli filmleri oynatmasına bile, bir lütuf gözüyle bakılıyor. Amerikan film tekellerinin bir ba ka tartı ması olan Oscar'a, bizim hangi filmi gönderece imiz tartı ıladursun, "Masumiyet" gibi iyi niyetli çalı maların devamının gelmesini diliyoruz.


DE ERLEND RME veli gökta

ntalya Altın Portakal Film Festiva-li'nin otuz dördüncüsü, 15 Ekim tarihleri arasında gerçekle ti. Festival, sonuçları itibarıyla, her sene oldu u gibi bu sene de tartı malara sahne oldu. Tartı maların oda ında ise, ödülleri belirleyen jüri ve jürinin kararları vardı. Haluk Bilginer'e, "Masumiyet"te ba rol oynamasına ra men, "En yi Yardımcı Erkek Oyuncu" Ödülünün verilme-si, üzerinde en çok tartı ılan konulardan biri oldu. Tanju Gürsu'ya "En yi Erkek Oyuncu" ödülünün verilmesi ise, tepkile-ri iyice arttırdı. Bunun sebebi; "Köpekler Adası" adlı filmde Tanju Gürsu'yu, Mü fik Kenter'in seslendirmesiydi. Jürinin aldı ı pek çok kararın ele tiriye maruz kalması, aklımıza "Madem jüriyi be enmiyordun, niye filmini festi- valden çekmedin?" sorusunu getiriyor, Bütün film festivallerinde, jürinin kimilerden olu aca ı çok önceden bilinirken, ödülleri kimlere da ıtaca ı az-çok tahmin edilebilir. Bu durumda, do ru olan iki yol vardır: Ya, bu jürinin alaca ı ka- rarları sa lıklı bulmaz, filmini festivale hiç sokmazsın, ya da festivale katılıp jürinin alaca ı kararlara saygı gösterirsin. Önce festivale katılıp ardından jüriye veryansın etmek, "Belki bize de bir ey- ler dü er" mantı ının sonucudur. Bununla birlikte festival sonuçlarının yarattı ı tartı manın haber-magazin programlarına ta ınması da, ya ananları iyice baya ıla tırdı. Bunca gürültü, kıyamete kar ın festivaldeki organizasyon rezil bir boyuttaydı. Güya yerli sinemanın en büyük ödülü olan Altın Portakal'da, ödül törenine pek ilgi gösterilmedi. Ödül kazanan oyuncuların ço unun festivale katılmaması ve ödül töreninde bu oyuncuların vekilleri-

A

nin bulunması için yapılan anonslar festivale gölge dü üren önemli ayrıntılardandı. Festivalin "En yi Film" ödülünü bu yıl, Ferzan Özpetek'in yönetmenli ini yaptı ı "Hamam" adlı film aldı. Ferzan Özpetek bu filmle, "En yi Yönetmen" ödülünü alırken, "En yi Film Müzi i" ödülü de yine bu filme verildi. "En yi Erkek Oyuncu" ödülü, "Köpekler Adası" adlı filmdeki rolüyle Tanju Gürsu'ya verilirken, "En yi Kadın Oyuncu" ödülünü de, "Masumiyet" adlı filmdeki rolüyle Derya Alabora aldı. Di er ödüller ise öyle sıralandı: "En yi Yardımcı Erkek Oyuncu" ödülü; Haluk Bilginer (Masumiyet), "En yi Yardımcı Kadın Oyuncu" ödülü; Meral Çetinkaya (Solgun Bir San Gül), "En yi Senaryo" ödülü; Barı Pirhasan (Usta Beni Öldürsene), "En iyi Görüntü Yönetmeni" ödülü; Erdal Kahraman (Nihavend Mucize-Ku atma Altında A k), "En yi Kurgu" ödülü; Mevlüt Koçak (Nihavend Mucize- Masumiyet). KEND HAL NDE B R FEST VAL: Altın Koza 8-12 Ekim tarihleri arasında gerçekle en Altın Koza Film Festivali de organizasyon bozuklukları ile geçti. Festivalde oynayacak filmlerin tarih ve yerlerini gösteren çizelgenin, çok geç ve yetersiz sayıda basılması, pek çok sinema izleyicisinin festivali takip edememesine neden oldu. Çizelgenin, basıldıktan sonra tekrar de i tirilmesi ise, var olan karma ayı iyice arttırdı. 6 Ekim'den itibaren, Sun Sineması'nda gösterime girmesi gereken ö renci filmleri, ancak 10 Ekim'de gösterime girdi. Bunun sonucu pek çok izleyici, Sun Sineması'nın kapısından geri çevrildi. Festivalde "En yi Film" seçilen "Masumiyef'in, sadece bir kez, küçük

bir salonda gösterilmesi; biletlerin, filme yarım saat kala tükenmesine neden oldu. Aynı durum birçok filmin gösteriminde ya andı. Jürinin 19 filmi, dört günde seyretmek zorunda kalması, alınan kararların ne kadar sa lıklı oldu unu dü ündürüyordu. Günde be film seyretmek zorunda kalan jüri üyeleri, bu durum kar ısındaki tepkilerini, "mahvolduk" sözleriyle dile getiriyorlardı. Festivalde, Haluk Bilginer'e "En yi Erkek Oyuncu" ödülünün verilmesi ise, Altın Portakal Film Festivali'nde yapılan hatanın telafisi eklinde yorumlandı. Alto Koza'da bu yıl, Zeki Demirkubuz'un "Masumiyet" adlı filmi, "En yi Film" seçildi. "Masumiyet" ayrıca, Zeki Demirkubuz'a "En yi Yönetmen", Haluk Bilginer'e "En yi Erkek Oyuncu" ve Derya Alabora'ya "En yi Kadın Oyuncu" ödüllerini kazandırdı. "En yi Yardımcı.Erkek Oyuncu" ödülü, "Çökertme" adh filmdeki rolüyle Kuzey Vargın'a verilirken, "En yi Yardımcı Kadın Oyuncu" ödülünü, "Hamam" adlı filmdeki rolüyle erif Sezer aldı. Di er ödüllerin sıralaması ise öyle: "En yi Senaryo"; Macit Koper ve Ömer Kavur (Akrebin Yolculu u), "En yi Görüntü Yönetmeni"; Ercan Yılmaz (Solgun Bir San Gül), "En yi Film Müzi i"; Atilla Özdemiro lu (Akrebin Yolculu u), "En yi Kurgu"; Mevlüt Kolçak (Nihavend Mucize), "Yılmaz Güney Özel Ödülü"; Nuri Bilge Ceylan (Kasaba), "Ö renci Filmleri Yarı ması" jürisinin verdi i ödüller ise öyle: "En yi Konulu Film"; Rengin Arvay (Misafir), "En yi Deneysel Film"; Ebru Hacıo lu (Mobius), "En yi Belgesel Film"; Fulten Ersun (Devrim), "Sad-ri Alı ık Özel Ödülü"; Bergama Hal-kı'nın siyanürlü altına kar ı verdi i mücadeleyi konu alan "Altının S'si".

45


HABER/YORUM

ADANA BÜROMUZ KUNDAKLANDI Dergimizin Adana Bürosu, 3 Kasım 1997 Pazartesi ak amı saat 19.30 sıralarında, Adana Kontrgerillası tarafından kundaklandı. Dergi bürosuna girdiklerinde, önce enstrümanları parçalayan kontracılar, daha sonra büroyu ate e verdiler. Adana Büromuz tamamen yandı ve büyük hasar meydana geldi. 28 Ocak 1997 tarihinde de bu tip bir saldırıya maruz kalan büromuz, o tarihte, polis tarafından yönlendirilen, "Hüseyin" isimli bir kontracı tarafından yakılmı tı. O dönem, yangına zamanında müdahale edilmi , büroda çok fazla bir hasar meydana gelmemi ti. Ancak bu kez yangını, itfaiye bir süre sonra kontrol altına alabilmi tir. Adana Polisi'nin bu kundakçı yakla ımı, geçmi ten beri süregeliyor. 1993 yılında da Çukurova Özgür-Der'i kundaklayan polis, Adana'daki demokratik kitle örgütlerini de güna ırı basarak yıldırmaya, faaliyetlerini engellemeye çalı ıyor. Adana Büromuz, faaliyetlerini dü mana inat sürdürecek. Halktan yana sanatımız engellenemeyecek.

EM N KARACA'YA CEZA Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Sekreteri ve ara tırmacı-yazar Emin Karaca, çevirisini yaptı ı "Gladio" adlı kitaba yazdı ı önsöz nedeniyle yargılandı ı DGM tarafından 1 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezayı üç yıl tecil eden mahkeme, aynı suçun üç yıl içinde tekrar etmesi halinde, bu cezanın da yürürlü e girece ini belirtti.

D L KÜLTÜR MERKEZ 'NE BASKIN dil Kültür Merkezi, 3 Kasım Pazartesi ak amı, sivil ve resmi polisler tarafından basıldı. Bir ihbar üzerine geldi ini iddia eden polis, kültür merkezi çah anlannın ve kafeteryada bulunan misafirlerin kimliklerini kontrol eti. Kültür merkezinin odalarım aramaya çalı an polise arama izni soran dil Kültür Merkezi çalı anı Aziz Akal tartaklandı. Susurluk'un yıldönümünde pervasızlıklarını simgelemek için kültür merkezini basan polisler, kartvizit defterindeki kartların bir bölümünü ve kafeterya standındaki dergimizi alıp tehditler savurarak kültür merkezinden gitti. Yine 4 Kasım Salı günü dil Kültür Merkezi'nde yapılacak bir basın açıklamasını bahane eden polis, kültür merkezini aramaya çalı tı. Bunda ba arılı olamayınca tehditler savurarak gittiler. Her iki baskın, dil Kültür Merkezi, Grup Yorum, Özgürlük Türküsü, Ay e Gülen Halk Sahnesi, Foto raf ve Sinema Emekçileri, Kültür Sanatta TAVIR. Dergisi, Okmeydanı Halk Kültür Merkezi, Berhan im ek, Orhan yiler, Orhan Aydın, brahim Karaca, Metin lkin, Cengiz Gündo du, Berrin Ta , Ruhan Mavruk, rfan Ertel ve Hilmi Bulunmaz tarafından protesto edildi. Açıklamada, "Tüm bu ya ananları bir rastlantı olarak görmüyoruz, iki gün üst üste aynı pervasızlı ın ya anması, kültür merkezimiz üzerinde belli bir baskı olu turulmaya çalı ıldı ının göstergesidir. Susurluk' un yıldönümünü baskınlarla kutlamaya çalı an polis, keyfi ve yasadı ı her davranı ının cevabını alacaktır." denildi.

46

KISA HABER Grup Yorum 8 A ustos 1997; Ordu Fatsa'da katledilen Ali Haydar Çakmak'ın Gazi Mahallesi'nde yapılan cenaze törenine katıldı. r ad ve Özcan, bu cenazeye katıldıkları için, 12 A ustos gecesi kaldıkları evden gözaltına alınıp iki gün sonra DGM Savcılı ı'nca serbest bırakıldılar. 10 A ustos 1997; Ordu Fatsa'da katledilen Bülent Pak'ın Bilecik Bozüyük'te yapılan cenaze törenine katıldı. 10 A ustos 1997; SEV-DER'in kır gezisine katıldı. 11 A ustos 1997; kitelli Altın ehir'de, sivil fa istler tarafından katledilen Ali Aslan'ın Alibeyköy'de gerçekle en cenaze törenine katıldı. 17 A ustos 1997; Alibeyköy Halk M eclisi Giri imi tarafından, Alibeyköy Cemevi'.nin bahçesinde düzenlenen sünnet enli inde, yakla ık 500 ki iye seslendi. 31 A ustos 1997; Antakya'da Tavla Belediyesi'nin düzenledi i enlik kapsamında, yakla ık 20 bin ki iye seslendi. 12 Eylül 1997; Trabzon'da yapılacak olan Gazi Katliamı Davası'na katılım ça rısı yapan Grup Yorum elemanı Kemal Sahir Gürel, Be ikta 'ta Gazi Davası Komitesi Sözcüsü, 1996 Ölüm Orucu Direni çisi Mehmet Akdemir'le birlikte gözaltına alındı. Akdemir tutuklanırken, Gürel bir gün sonra serbest bırakıldı. 4 Ekim 1997; Osmanbey'deki La Bella Dü ün Salonu'nda, TAYAD'ın açılı enli ine katıldı. Ortaköy'deki "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eylemine katıldı. 5 Ekim 1997; Okmeydanı Fatma Girik Parkı'nda, DLMK'nın 7. Geleneksel enli i'ne katıldı. Okmeydanı'nda "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 2000 ki iye seslendi. 10 Ekim 1997; 1 Mayıs Mahallesi'nde "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 600 ki iye seslendi. 11 Ekim 1997; Nurtepe'de "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika


KISA HABER Karanlık' eyleminde, yakla ık 1500 ki iye seslendi. 12 Ekim 1997; Örnektepe'de "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 3000 ki iye seslendi. 15 Ekim 1997; Geleneksel TÜ Alternatif Açılı enli i'ne katıldı. 17 Ekim 1997; Ümraniye Birlik Mahallesi'nde "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 300 ki iye seslendi. 18 Ekim 1997; dil Kültür Merkezi'nde gerçekle tirilen Konserde, yakla ık 600 ki iye seslendi. Ortaköy'de, "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eylemine katıldı. 19 Ekim 1997; " Gülsuyu'nda "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 400 pi iye seslendi. 21 Ekim 1997; Gazi Mahallesi'nde "Sürekli Aydınlık çin l Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 6000 ki iye seslendi. 22 Ekim 1997; Okmeydanı'nda "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 3000 ' ki iye seslendi. 23 Ekim 1997; Ba cılar'da "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 1000 ki iye seslendi. 24 Ekim 1997; Gazi Karayollarında "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 500 -ki iye seslendi. 25 Ekim 1997; Semiramis Dü ün Salonu'nda, BEMSEN'in 8. Kurulu enli i'ne katıldı. 26 Ekim 1997; Ça layan'da "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 1500 Ki iye seslendi. 28 Ekim 1997; Yenibosna'da "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 1000 ki iye seslendi. 29 Ekim 1997; Ankara Genel-l Merkez Binası'nda, Mehmet Karagöz'ün görevine iade edilmesi ve kapatılan ubelerin tekrar açılması için

D L KÜLTÜR MERKEZI'NDEN, AYÇE D L ERKMEN ADINA FUTBOL TURNUVASI dil Kültür Merkezi, Ayçe dil Erkmen'in adını verdi i bir futbol turnuvası düzenledi. " dil'in adını, her yerde ya atmak amacıyla böyle bir çalı maya giri tiklerini belirten kültür merkezi yetkilileri, ayrıca bu turnuvada, insanlarımıza dayatılan yoz, çıkarcı ve bireyci spor anlayı ı yerine payla ımı, dayanı mayı güçlendiren bir kültürü ya atmak istediklerini vurguladılar. 12 takımın yer aldı ı ve üç grup halinde mücadele verilen turnuvada, gruplarında ilk iki sırayı alacak takımlar ikinci tura çıkacaklar. kinci tur, eliminasyon sistemine göre oynanacak. Kalan üç takım ise, tek devreli lig usülüne göre kar ıla acak ve birinci olan takım, "Ayçe dil Erkmen Kupası"nı kazanacak. Turnuvaya katılan takımlar ise unlar: Kurtulu Gazetesi, Do u Spor, Gülsuyu Spor, Okmeydanı Halk Meclisi, Gazi Halk Gücü, Ça layan Dere Gücü, Bahçelievler Halk Gücü, Nurtepe Halk Gücü, dil Kültür Merkezi, Saya Yoku u Halk Gücü, Hürriyet Mahallesi, Güzeltepe Spor Dergimiz yayına hazırlandı ı sırada, turnuvanın eleme grubu maçlarında son maça gelinmi ti. Bu duruma göre Nurtepe Halk Gücü ve Gazi Halk Gücü final grubuna kalmı lardı.

ÖLÜM ORUCU GECES 'NE DAVA AÇILDI! 26 Temmuz 1997 Cumartesi günü Renk Organizasyon tarafından düzenlenen ve Grup Yorum, Ferhat Tunç, Erdal Erzincan, Deste Günaydın, Koma Amed, Karde Türküler ve Gülbahar'ın katıldı ı Halk Konseri'ne gözaltı ve dava... 26 Temmuz'da gerçekle en bu gecede yıldönümü olması nedeniyle Ölüm Orucu'na de inilmi , gece Ölüm Orucu ehitleri'ne adanmı tı. Gece daha bitmeden salonda terör e tiren polis, gecenin bitiminde Grup Yorum elemanlarını rehin almı a. Geceden bir süre sonra Renk Organizasyon'un sahibi Sabahat De irmenci, sanatçı Gülbahar ve Koma Amed elemanı Serap Sönmez gözaltına alındılar. Sanatçıların dört gün gözaltında kalmasının ardından, gecede yer alan katılımcılar hakkında soru turma ba latıldı ve ardından kısa bir süre sonra da dava açıldı. Açılan davaya göre Grup Yorum elemanları Kemal Sahir Gürel, Özcan enver, r ad Aydın, Ufuk Lüker, Vefa Saygın Ö ütle ve Hakan Alak; Koma Amed elemanları Serap Sönmez ile Süleyman Gültekin; Renk Organizasyon sahibi Sabahat De irmenci ve Gülbahar Uluer "yasadı ı örgüt propagandası" yapmakla yargılanırken, Ferhat Tunç, Avukat Behiç A çı ve Deste Günaydın'a "bölücülük" suçlamasıyla dava açıldı. Bu davanın ilk duru ması, 27 Kasım 1997 günü, istanbul 2 No'lu DGM'de görülecek.

FSAK FOTO RAF GÜNLER IFSAK 13. istanbul Foto raf Günleri, 31 Ekim'de ba ladı. Etkinlik programında sergiler, gösteriler, panel, foto-maraton yarı ması ve dia gösterisi yarı ması yer aldı. Ayrıca, katılımın serbest oldu u "foto rafınla gel" isimli bir bölüm de, etkinlik kapsamının içindeydi.

47


HABER/YORUM

AYNUR C HAN, FATSA'DA GÖZALTINA ALINDI Dergimizin sahibi ve dil Kültür Merkezi müdürü Aynur Cihan, beraberindeki talyan gazeteci ve televizyoncular ile Avusturyalı bir hem ireden olu an bir heyetle birlikte Fatsa'da gözaltına alındı. Karadeniz'de ya anan son geli meleri incelemek ve haber yapmak amacıyla Ordu'ya giden gazeteci ve televizyoncular, Fatsa'da jandarma tarafından durdurularak gözaltına alındılar. Gözaltında sürekli Ordu'ya neden geldikleri, nasıl bulu tukları, kimler tarafından gönderildikleri sorulan heyetteki talyan gazeteci ve televizyoncularla Avusturyalı hem ire, aynı gün serbest bırakılırken heyete rehberlik eden Aynur Cihan, iki gün keyfî bir ekilde, DHKP-C üyesi oldu u gerekçesiyle gözaltINda tutuldu. 9 Ekim 1997 Per embe günü konuyla ilgili dil Kültür Merkezi'nde babasın toplantısı düzenlendi. Kültür Sanata TAVIR Dergisi, Grup Yorum, Özgürlük Türküsü, Ay e Gülen Halk Sahnesi, Foto raf ve Sinema Emekçileri (FOSEM), dil Kültür Merkezi ve Okmeydanı Halk Külür Merkezi imzalı açıklamada,"...Arkada ımız Aynur Cihan ve talyan basın mensuplarının keyfi bir biçimde gözaltına alınması devletin Karadeniz'de yarattı ı terörü gizleme tela ındandır. Da ları, köyleri bombalayan, halkı zorla korucula tırmaya çalı an devlet, bölgeye sadece kendi medyasını diledi i gibi haber yaptırmak için sokuyor; halkın haber alma özgürlü ü engelleniyor." denildi. Halk Meclisleri tarafından düzenlenen ve Susurluk'un, 1000 Operasyon'un hesabını sormak için ba latılan Ankara Yürüyü ü'ne yönelik Eski ehir'de yapılan saldırıdan, dil Kültür Merkezi çalı anları da payını aldı. 1 Kasım'da ba layan ve 4 Kasım'da Ankara'da son bulan yürüyü te Halk Meclisleri, Eski ehir'e vardı ında polis, yürüyü çülere vah ice saldırdı ve 32 ki iyi gözaltına aldı. Bu saldırıda Tavır Dergisi sahibi Aynur Cihan, Ay e Gülen Halk Sahnesi oyuncuları Naciye Eyi ve Hakan Hekimo lu, Yazıi leri Müdürümüz ve Özgürlük Türküsü elemanı Yasin Ali Türkeri gözaltna alındı. Gözaltna alınanlar, bir gün sonra çıkarıldıkları mahkeme tarafından serbest bırakıldı. Gözaltına alınanların mahkemeye çıkarıldı ı sırada basına saldıran polis, Kurtulu ve Gündem Gazeteleri'nin muhabirleriyle birlikte dergimiz muhabiri Olcay Karada 'ı da kısa süreli bir gözaltına altına aldı. Muhabirimizin kamerasındaki kasete el koyan polis, üç gazetenin muhabirini de serbest bıraktı.

GRUP YORUM KONSERLER NE YASAKLAMA Grup Yorum'un Adana ve skenderun'da verece i konserler yasaklandı. Her iki konserin de yasaklanı ları, gerçekten mizah dergilerine geçecek türden. Adana konserini yasaklayan valilik, grup elemanlarının DHKP-C Halk Ordusu isimli örgüte üye olduklarım bildirdi. Valilik Yorum elemanlarını, DHKP-C'nin bile kurmadı ı bir örgüte üye yaptı. skenderun'da ise, Valilik ve Emniyet'in izin verdi i konseri kaymakamlık tehlikeli bularak yasakladı.

48

DÜZELTME VE ÖZÜR kinci sayımızın kapa ında yer alan ve Jose Marti'ye ait olan iirin ilk dizesi; "Aynı yalınlıkta ölmek istiyorum" eklinde çıkmı tır. Do rusu, "Aynı yalınlıkta ölmek isterim" eklindedir. Düzeltir, özür dileriz.

KISA HABER ba latılan açlık grevine, kısa bir dinletiyle destek verdi. 29 Ekim 1997; Esenler'de "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 600 ki iye seslendi. 30 Ekim 1997; 1 Mayıs Mahallesi'nde "Sürekli Aydınlık çin 1 Dakika Karanlık" eyleminde, yakla ık 500 ki iye seslendi. 1 Kasım 1997; Halk Meclisleri'nin örgütledi i Ankara Yürüyü ü'nün Kadıköy skele Meydanı'ndaki Ba langıç enli i'nde yakla ık 600 ki iye seslendi. 3 Kasım 1997; Susurluk'un yıldönümünde Gazi Mahallesi'nde yapılan enlikte, yakla ık 5000 ki iye seslendi. 5 Kasım 1997; Halk Meclisleri'nin, Ankara Yürüyü ü'nün sonuçlarını de erlendirmek ve kamuoyuna duyurmak için, Okmeydanı Fatma Girik Parkı'nda düzenledi i basın açıklamasında küçük bir dinleti verdi. 6 Kasım 1997; Beyazıt Meydanı'nda düzenlenen "6 Kasım YÖK Boykotu'na katılarak küçük bir dinleti verdi. 8 Kasım 1997; Belçika'da düzenlenen bir geceye katıldı. FOSEM Foto raf ve Sinema Emekçileri Susurluk'la ilgili hazırladı ı dia gösterilerini sokaklarda gerçekle tiren FOSEM, bu etkinliklerini 5 Ekim 1997 tarihinde Okmeydanı'nda, 11 Ekim 1997'de Nurtepe'de, 21 Ekim 1997'de Gazi Mahallesi'nde, gerçekle tirdi. 4 Ekim 1997; i li La Bella Dü ün Salonu'nda gerçekle tirilen TAYAD'ın açılı enli inde bir dia gösterisi sundu. 25 Ekim 1997; BEM-SEN'in Osmanbey Semiramis Dü ün Salonu'nda gerçekle tirdi i 8. Kurulu Yıldönümü enli i'nde bir dia gösterisi sundu. 2 Kasım 1997; dil Kültür Merkezi'nde düzenlenen "6 Kasım Boykotu ve Gençlik" isimli panelde, bir sinevizyon gösterimi gerçekle tirdi.


Ay e Gülen Halk Sahnesi dil Kültür Merkezi ehitlerimizin Sımsıcak Yüre i Can Veriyor...

AY E N L HALK KÜTÜPHANES Film Gösterimleri Söyle iler Kütüphane Kafeterya Adres: stiklal Cd. Korsan Çıkmazı Sk. Saadet Apt. Kat:5 Asmalı Mescit/Beyo lu

13 ARALIK'TA AÇILIYOR!


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
1997 03 aralik by SolYayin.com - Issuu