Issuu on Google+

ZİGGURAT H U K U K FA K Ü LT E L E R İ Ö Ğ R E N C İ TO P L U L U Ğ U

Zirveye Uzanan Her Basamak Bizim İçin Değerli...

YENİ AVUKATLIK KANUNU TASARISINDA

YABANCI HUKUK ŞİRKETLERİ Gazi Ziggurat

i

s je ro P ik c n li e G u s ro Ankara Ba Türk Lirası Yeni Simgesine Kavuştu

“Özgürlüğünü Kaybettin Onurunu Kaybetme”

Çalışmalarına Başlıyor...

Dünden Bugüne Kıbrıs...


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Emeği Geçenler Dergimiz Yapımında Emeği Geçen Çalışma Arkadaşlarımız Ziggurat Öğrenci Topluluğu Adına Yayın Sahibi Onurcan YAZICI Sorumlu Müdür Mehmet Onur TURAL Yazı İşleri Müdürü Tugay YILDIZ

6

8

10

12

15

16

18

20

24

25

30

32

34

42

44

Yayın Denetleme Kurulu Özge KUŞCU Elçin SANAL Fırat ALTAŞ M. Esat TAVUKÇU Efsun KARADAYI Safa ALTINKAYA Şimal Efsane YALÇIN Anıl SÜRAL Mehmet SERİNOĞLU Zeynep URAL Duru YAVAN Yiğit KARAHAN Barış AÇAR Fethiye KIYGA İrem TAŞCIOĞLU Zeynep İlayda ALKAN Berat ATASEVEN Merve ERKEK Utku TEKİN Emre YAMAN Mesut CANDAN

ZİGGURAT

Şiddet Gören Kadnlara Ankara Barosu’ndan Hukuki Destek Projesi “GELİNCİK PROJESİ İLE BİNLERCE KADINA ULAŞTIK” aşkentte şiddet mağduru kadn ve çocuklarn cankurtaran Ankara Barosu’nun başlattğ Gelincik Projesi oldu… 2011 ylnn Nisan aynda hayata geçirilen proje ile şiddete maruz kalan kadn ve çocuklara ücretsiz danşmanlk ve avukatlk hizmeti veriliyor. Gelincik Projesi’nin mimarlarndan Ankara Barosu Başkan Avukat Metin Feyzioğlu ile şiddet konusunu ve projenin detaylarn konuştuk:

B

-Şiddet gören kadnlara el uzatan bir proje geliştirme kri nasl ortaya çkt? Günlük hayatmzda ve mesleki çalşmalarmz srasnda srf kadn olmalarndan dolay şiddete maruz kalan onlarca-yüzlerce kadnla karşlaşyoruz. TÜİK’in verilerine göre şiddet mağduru kadnlarn yalnzca yüzde 8’i resmi kurumlar ve polisi aryor. Düşünebiliyor musunuz? Şiddet olaylarnn yalnzca yüzde 8’lik bir ksm istatistiklere yansyor. Bu mağdurlarn acsn bir kez olsun yüreğinde hisseden hiçbir uygar insan artk bu ilkelliğe kaytsz kalamaz. Türkiye’nin en büyük meslek örgütlerinden birisi olan Ankara Barosu da, azalacağ-

26 2012

26

na giderek artan şiddete karş daha ha fazla çaba sarf etmek, toplumunn bütün kesimleriyle işbirliği içinde kapsaml ve etkin bir mücadele yürütmek amacyla 2011 ylnn Nisan aynda “Gelincik Projesi”ni hayata geçirdi. -Projeye neden “Gelincik” ad verildi? Toprağnda, kendi doğasnda güçlüdür gelincik çiçeği… Tüm rüzgârlara ârlara karş direnir, dimdik durur. Ama hunhun harca bir el uzandğnda, sert bir dokunuşta nazik bedenini toprağa brakverir… Kadnlar da birer gelincik çiçeği gibidir aslnda. -Proje nasl işliyor? Gelincik Projesi’nde, şiddet mağduru bir kadn, daha telefonla merkezimize ulaştğndan itibaren uzman bir avukat tarafndan karşlanyor ve tüm hukuki süreçleri yine bir avukat tarafndan takip ediliyor. Haftann 7 günü 24 saat boyunca 444 43 06 numaral telefondan ücretsiz olarak ulaşlabilen Gelincik Hatt ve Gelincik Merkezi’nde görev alan toplam 300 avukatmz, kadn haklar konusunda uzun süre çalşmş, hukuki süreçler konusunda her türlü soruyu yantlayabilecek ve mağdurla iletişim kurma becerisine sahip uzmanlardan oluşuyor. Ama biz mağdur kadn onlara göndermiyoruz, avukatlar ona geliyor. Neredelerse oraya gidiyoruz, onlar oradan alp merkeze geti-

riyoruz. Burada i B d uzman avukatlarmz k tl kendilerini dinliyorlar, olayn fotoğrafn çekiyorlar, hukuki mücadelenin yollarn belirliyorlar ve ardndan mağdur yine yannda avukat ile birlikte resmi araca bindirilip savclğa götürülüyor. Savclkta ifadesi alndktan sonra yine avukatyla birlikte aile mahkemesine gidiyor. Aile mahkemesinde şiddet uygulayan kişi hakknda uzaklaştrma cezas alnyor. Ardndan mağdur Adli Tp Kurumu’na gönderiliyor. Oradan alnp sğnma evine gönderiliyor. Sistemde mağdurun elini braktğmz bir an bile yok. -Gelincik Projesi Ankara Barosu’nun tek başna yürüttüğü bir proje mi? Ayn zamanda sosyal devlet projesi olarak hayata geçirdiğimiz Gelincik Projesi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlğ’ndan SHÇEK’e, Ankara Valiliği’nden İl Özel İdaresi’ne ve Ankara’daki birçok belediyeye kadar birçok kurum ve kuruluşla işbirliği halinde yüZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

28

Ziggurat Dergisi İletişim Bilgileri: Gsm: 0.553 238 01 48 auhf.ziggurat@gmail.com www.facebook.com/auhfziggurat https://twitter.com/auhf_ziggurat

DERGİYE AİT GRAFİK&TASARIM ve BASKI İŞLERİ KOLEJ AJANS & MATBAACILIK HİZMETLERİ TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLMİŞTİR... 0.312 434 12 24

2012

2

37

38

40

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

İ Ç İ NDEK İ L ER

İçindekiler

3

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Gençliğe Hitabe

Önsöz Aşağıdaki konuşma metni, İngiliz eğitimci yazar Sir Ken Robinson’ın Şubat 2006’da verdiği “Okullar Yaratıcılığı Öldürüyor” başlıklı konuşmasından alınmıştır. Konuşmanın tamamına TED.com’dan ulaşabilirsiniz. “…Eğer bir uzaylı olarak eğitimi ziyaret edecek olsanız ve deseniz “Halk eğitimi ne içindir?”, eğer çıktıya bakacak olursanız; kim başarılı olarak addediliyor, kim herkesin yaptığını yapıyorsa, kim ödüllendirilmişse, kim kazanmışsa, eğitimin bütün amacının şu olduğu kararına varırsınız: Bütün dünyada üniversite profesörleri yetiştirmek. Öyle değil mi? En tepedeki insanlar onlardır. Ben de onlardan biriyim, ne var yani? (Kahkahalar) Ben şahsen profesörleri severim ama onları bütün insanlığın varabildiği en üst başarı noktası olarak görmemeliyiz. O da sadece bir yaşam şekli. Fakat tabi daha nadir bulunan bir yaşam şekli ve bunu onlara değer verdiğim için söylüyorum. Profesörler hakkında acayip bir durum var, tecrübeme dayanarak söylüyorum, hepsi değil ama genellikle birçoğu kafalarının içinde yaşıyorlar. Orada yaşıyorlar ve kısmen bir tarafı doğru. (Bu noktada beynin sol lobuna gönderme yapılıyor.) Hatta kelimenin tam anlamıyla bedenlerinden soyutlanmışlardır neredeyse. Öyle ki “beden” onlara tek bir şey ifade eder, o da kafalarını taşımak için yegâne araç olmasıdır. (Kahkahalar) Kafalarını toplantılara bu şekilde götürürler. İnsanın beden dışı deneyim (otoskopi) yoluyla kendini yukarıdan görebilmesine bir kanıt istiyorsanız, profesörlerin konuştuğu konaklamalı bir konferansa katılın ve son gece eğlencesi olan diskoya gidin onlarla beraber. (Kahkahalar) Orada göreceksiniz, yaşını başını almış kadınlar ve erkekler kontrolsüz bir şekilde, ritm ile uyumsuz bir halde kıvırıyorlar. Bekliyorlar ki bitsin, böylelikle eve gidip bu gece hakkında bir makale yazabilsinler. Şu anda bizim eğitim sistemimiz akademik yetenekler göz önünde bulundurularak dizayn edilmiştir ve bunun böyle gerçekleşmesinin bir sebebi vardı. Bütün sistem 19. yüzyıldan önce, dünya çapında ortalıkta herhangi bir eğitim sistemi yokken ilk defa ortaya çıktı ve dahası hepsi endüstrileşmenin ihtiyacını karşılamak üzere oluşturuldu. Bu yüzden hiyerarşinin temelinde iki fikir var. Birincisi, en tepede iş sahası için en faydalı konular yer alacak, hatta bu yüzden büyük ihtimalle siz de okuldayken hoşlandığınız şeylerden, eğer böyle devam ederseniz bir işe sahip olamayacağınız söylenerek uzaklaştırıldınız. Öyle değil mi? Müzikle uğraşma, müzisyen olmayacaksın; resim yapma, ressam olmayacaksın. İyi tavsiye fakat şimdi görüyoruz ki büyük bir yanılgı. Bütün dünya köklü bir değişim girdabına girdi. İkincisi, zekâ algımızı domine eden akademik yetenek, çünkü sistemi üniversiteler dizayn etti. Eğer bütün dünyadaki eğitim sistemlerini düşünürseniz, halk eğitimi öğrencileri üniversiteye hazırlayan bir süreçten öte bir anlam taşımamaktadır ve sonuç olarak birçok yetenekli, zeki, yaratıcı insan aslında hiç de öyle olmadıklarını düşünüyor, çünkü okulda iyi oldukları şeylere değer verilmiyor ya da daha fenası küçümseniyor. Bence bu şekilde devam ederek durumu kurtaramayız. UNESCO’ya göre gelecek 30 yılda dünya çapında tarihin başlangıcından bu yana olduğundan daha fazla insan mezun olmuş olacak. Daha fazla insan, bu konuştuğumuz bütün bu şeylerin bileşimi, teknoloji ve onun dönüşümü iş, demografi ve nüfustaki dev patlama. Birden, lisans derecelerinin pek kıymeti kalmadı. Doğru değil mi? Ben öğrenciyken eğer lisans dereceniz varsa bir işiniz olurdu. Eğer işiniz olmadıysa bu istemediğiniz içindi ve doğruyu söylemek gerekirse ben istemiyordum. (Kahkahalar) Ama şimdi lisans derecesine sahip çocuklar eve video oyunu oynamaya geri dönüyorlar, çünkü bir önceki işinizde lisans derecesine ihtiyacınız varken şimdi mastera ihtiyacınız var ve şimdi bir başkası için de doktoraya ihtiyacınız var. Bu bir akademik enflasyon süreci ve bu demek oluyor ki bütün sistem ayaklarımızın altından kayıp gitmekte. Zekâ algımızı köklü bir şekilde yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. (…) Şimdi, düşünüyorum da konu şuraya geliyor: Önceki akşam Al Gore konuştu ekoloji hakkında, ve Rachel Carson tarafından başlatılan devrim hakkında. Gelecek için tek umudum insan ekolojisi için yeni bir anlayışı bizlere adapte etmek ki bu anlayış dahilinde insanın sahip olduğu kapasitenin ne kadar zengin olduğunun farkına varmaktır. Eğitim sistemimiz, bizlerin dünyayı belli bir yeraltı zenginliği için kazdığımız gibi aklımızı kazmakta. Gelecek için bu şekliyle aklımız yeterli hizmeti veremeyecek. Çocuklarımızı eğitirkenki ana prensiplerimizi yeniden düşünmeliyiz. Jonas Salk’tan mükemmel bir alıntı yapacağım: “Eğer bütün böcekler dünyadan yok olacak olsaydı, 50 yıl içerisinde dünyada hayat sona ererdi. Eğer insanoğlu dünyadan yok olsaydı, 50 yıl içerisinde bütün yaşam kendini yeniler ve gelişirdi.” Çok haklı.

ö n s ö z

Ted’in bugün burada kutladığı şey insanın sahip olduğu hayalgücüdür. Bu bir hediyedir bizler için ve şimdi bu hediyeyi kullanırken dikkatli olmalıyız, akıllı davranarak, bu senaryoların gerçekleşmesine meydan vermemeliyiz. Bunu yapabilmemizin tek yolu yaratıcı kapasitelerimizi görmek, onların zenginliğinin farkına varmak ve çocuklarımızın bunu gerçekleştirmek için umudumuz olduğunu görmek olacaktır. Hedefimiz onların varlığını bir bütün olarak eğitmek ki böylelikle onlar bu gelecekle yüzleşebilsinler. Bu arada biz bu geleceği göremeyebiliriz. Ama onlar görecekler ve bizim işimiz onların bu gelecekten ortaya bir şeyler çıkarmalarına yardım etmek. Çok teşekkür ederim.”

2012

4

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

5

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

LAODIKEIA ve HIERAPOLIS ANTİK KENTİ

PAMUKKALE

Pamukkale Travertenleri

Pamukkale

Sütunlu Cadde

Tapınak

Denizli Horozu

2012

6

Doğu kapısı ‘Suriye’ kapısı olarak bilinmekte ve kapının kenarlarında mezarlıklar vardır. Burada Kral Sophist Polemo’nun da mezarı bulunmaktadır. Anlatılanlara göre Polemo’nun ölmeden gömüldüğü, gömülürken (ölmek üzereyken) ‘’çabuk olun, güneşin sessizliğe gömülüşümü görmesine izin vermeyin’’ diye bağırdığı rivayet edilmiştir.

Laodikeia, Denizli İl Merkezine 5-6 km uzaklıkta Eskihisar ve Goncalı köyleri arasında Antik coğrafyada Asopos ve Kapros gibi verimli iki çayın yanından geçtiği su problemi olmayan bir tepe üzerine kurulmuştur. Laodikeia antik şehri de Stratonikeia antik şehri gibi, Helenistik (Helenistik dönem: Büyük İskender’in istilalarıyla başlayan Antik Dünya’da Grek etkisinin doruğa ulaştığı bir dönemdir.) bir kral tarafından kurulduğu söylenir. Bir rivayete göre Suriye Kralı Antiokhos, rüyasında üç kadın görmüş bu kadınlar; annesi, kız kardeşi ve karısıdır. Bu kadınlar kendisinden Karia’da kendi adlarına birer şehir kurulmasını istemişlerdir. O da bu rüya üzerine üç tane şehir kurmuş bu şehre de kardeşinin ismi olan LAODİKEİA’yı vermiştir. Diğer şehirler ise NYSA ve ANTİOKHEİA’dır. Başka bir rivayete göre ise şehir 2. Antiokhos tarafından karısı Laodikeia’nın onuruna bu şehri kurmuştur. Araştırmacılara göre en çok kabul gören karısının adını vererek

yapıldığı rivayettir.Bu da gösteriyor ki Laodikeia M.Ö.261 ile karısının boşanma tarihi olan M.Ö.253 tarihi arasında kurulmuştur. Laodikeia’da kuruluşundan M.Ö. 1.yy’a kadar çok büyük gelişmeler olmuştur. Bunlardan en önemlisi de M.Ö.50 yılında Cicero’nun, Kilikia Valisi olarak hukuki işleri yürütmek için on haftalığına Laodikeia’ya gelmesidir. Hierapolis’te olduğu gibi Laodikeia’ da da bir Yahudi grubu mevcuttur. Bu Yahudi grubun her yıl Kudüs’e bir miktar altın gönderdikleri, M.Ö.62 yılında Romalı Valinin bunu yasaklayarak paranın hazinede kalmasını sağladığı ifade edilmektedir. Böylece zengin olan şehir hazinesine daha fazla gelir sağlayarak yapılarına şekli açıdan ve sanatsal açıdan anlam kazandırdılar. Halkın bu kadar zengin olması dine karşı ilgisiz kalmalarına neden olmuştur. M.S.395 yılından itibaren şehir Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesinden sonra Bizans hakimiyetine girmiştir.

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

TARİHİ YAPILAR Büyük Tiyatro Antik yapılar içinde en büyük yapı kuşkusuz büyük tiyatrodur. Büyük tiyatro şehrin kuzeydoğu yamacında yer alır. M.S.2.yy da yapılan tiyatro Cavea (seyircilerin oturma yeri), Soene ve Orkestra bölümlerinden oluşmaktadır. Seyirci kapasitesi 15-20 bin dolaylarında olduğu bilinir. Mermer bloklar üzerine mitolojik sahneler kabartmalarla gösterilmiştir. Laodikeia’da ve Hierapolis’te (Pamukkale) periyodik olarak müzikal yarışmaların yapıldığı antik yazarlarca ifade ediliyor. Nekropolis (Mezarlık) Hierapolis’in en çok ilgi çeken yerlerinden biri de Nekropolü’dür. Yol Nekropol’ün tam içinden geçer şehre girerken ve girişte mezarlığın ön kısmında boyu iki metreyi aşmayan küçük bir kemer bulur. Bu kemer kralın ölümünden sonra yerine oğlunun geçmesi aşamasında içinden geçtiği kemerdir. Bir tarafta eski kral(babası)‘ın mezarı varken diğer tarafta doğan yeni bir güneş olan yeni kral(oğlu)’ın tahta geçişi kutlanırdı. Kabartmalı ünlü mermer lahitler müzeye kaldırılarak koruma altına alınmıştır. O lahitleri müzede görmek mümkündür. Sütunlu Cadde Nekropol’ün hemen yanından başlayan kutsal havuza kadar uzanan yakZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

laşık 1.6 km uzunluğundaki yoldur. Bu cadde ismini caddenin yanlarında bulunan sütunlardan almıştır. Döneminde iki at arabasının geçebileceği genişlikte olan caddenin altından da kanal geçmektedir. Küçük Tiyatro Küçük tiyatro kentin kuzey giriş kapısının kuzey yamacında yer almıştır. Büyük tiyatroya göre çok küçük olan yapının Cavea bölümünün kaç sıradan olduğu, yapılacak arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkacaktır. Travertenler Kar beyazlığı ile Hierapolis’e PAMUKKALE adını veren Travertenler dünya mirasında yerini almıştır. Dünyanın 8. Harikası olarak kabul edilmektedir. Dünyanın hiçbir yerinde benzeri yoktur. Suyun ihtiva ettiği iyonların tortu olarak çözelmesi ile ortaya çıkan bir oluşumdur. Depremlerden sonra kullanılmaz duruma gelen antik Hierapolis’te sular kırılan faylardan ve bozulan su kanallarından dışarıya taşarak antik yerleşim kalıntılarının bir bölümünün üzerine yayılmıştır. Harabelerin üzerinde bir tabaka oluşturarak küçük küçük havuzcuklar oluşturmuştur. Görenleri büyüleyen travertenler bir diğer ifadeyle ‘’Beyaz Cennet’’ diye tabir edilir. Karahayıt-Kırmızı Su Pamukkale’deki sıcak su bembeyaz bir tortu bırakırken hemen 3-5 km batısında çıkan su kırmızı bir tortu bırakır. Bu içindeki iyonların özelliğinden kaynaklanmaktadır. Suyun çıktığı noktadaki sıcaklığı 60-70 derecedir ki elinizi ilk değdirişinizde elinizi hissedemezsiniz. Kaplıcaların Faydaları: Kalp, damar sertliği, yüksek tansiyon rahatsızlıklarında; romatizma – siyatik gibi hastalıklarda; Uyuz, sivilce, kaşıntı, gibi deri hastalıklarına karşı tamamlayıcı tedavisinde olumlu etkileri görülmektedir.

Küçük Tiyatro

Büyük Tiyatro

Hierapolis Tiyatrosu

Büyük Tiyatro

Karahayıt

7

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Altıncı Şehir Sivas Bugünkü sınırları içerisinde milattan önce 5000-3500 yılları arasında ki buluntulara rastlanan Sivas tarihi boyunca jeopolitik ve jeostratejik konumu nedeniyle hep önemli bir şehir olmuştur. Hitit, Frig gibi Anadolu medeniyetlerinin, Pers ve Roma gibi köklü ve güçlü imparatorlukların ve son olarak Anadolu Selçukluları, Danişmendliler ve Osmanlılar gibi Anadolu da hüküm sürmüş Türk devletlerinin egemenliği altında bulunan Sivas birçok devletin eyalet merkezi olmanın dışında bilim, ticaret ve sanat şehri olmuştur. Adının hikayesi ise şöyle Pont Kralı’nın Hanımı, Roma Kralı Augustus’un sevgisini kazanmak ve ona bir şükran ve sadakat ifadesi olmak üzere Yunanca’ da Ogüst şehri anlamına gelen “Sebaste” adını verdiği sanılmaktadır. Sebaste’nin zamanla “Sivas”a dönüştüğü ileri sürülmektedir. Diğer bir görüşe göre ise şehrin ilk kurulduğu dönemlerde, bugünkü şehrin merkezinin bulunduğu yerde büyük çınar ağaçlarının altında üç adet su gözesi (kaynağı) bulunduğu ve şehrin isminin de “üç göze” anlamına gelen “Sipas”tan kaynaklandığı ve zamanla bugün kullandığımız “Sivas”a dönüştüğü iddia edilmektedir. Altıncı Şehir ismi ise Sivas’ta yaşamış ve sevdiği şehri her teferruatıyla tanımış bir aydın olan Ahmet Turan Alkan’ındır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın İstanbul, Konya, Erzurum, Bursa, Ankara hakkında yazdığı Beş Şehir kitabında Sivas’ın yer almamasına üzülen Ahmet Turan Alkan bunun üzerine Altıncı Şehir’i yazmıştır. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması ve Mondros, Sevr gibi Türk Halkı’nı esir haline getirecek olan bu kabul edilemez antlaşmaların sonucunda Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşları tarafından başlatılan Kurtuluş Savaşı’nda Sivas önemli bir üs olmuş ve ulusal direnişi oluşturmada ikinci büyük adım da Sivas’ta atılmıştır. 22 Haziran Amasya Genelgesi ve 23 Temmuz Erzurum Kongresi’nden sonra 4 Eylül 1919’da Heyet-i Temsiliye’nin yanı sıra bazı vilayetlerden seçilmiş temsilcilerle birlikte 38 delegenin katılımı ile yakın zamana

2012

8

kadar lise olarak kullanılan ve şu anda müze haline getirilen binada gerçekleştirilmiştir. Sivas Kongresi’nde alınan kararların, daha önce gerçekleştirilen Erzurum Kongresi’nde alınan kararları genişleterek tüm ulusu kapsar bir nitelik kazandırması ve yeni bir Türk Devleti’nin kuruluşuna temel oluşturması nedeniyle Sivas Kongresi’nin Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki önemi büyüktür. Kongre de alınan “Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, ayrılamaz.” ve “Manda ve himaye kabul olunamaz.” kararları devletin bekası açısından büyük önem taşır. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait birçok önemli eseri bünyesinde barındıran ‘’Aşıklar Kenti’’ Sivas, tarih, kültür ve inanç turizmi açısından birçok önemli yapıya sahiptir. Müze halinde bulunan Sivas Kongresi dışında şehirde görülmesi gereken birçok yapı bulunmaktadır. Başta Çifte Minareli Medrese, Şifahiye Medresesi, Gök Medrese, Buruciye Medresesi olmak üzere şehirde birçok tarihi eser bulunmaktadır. Sivas’ta bulunan tarihi eserlerin en önemlilerinden biri 1228–29 yıllarında Mengücekli Beyi Ahmed Şah tarafından yaptırılan Divriği Ulu Camii ve aynı tarihte Ahmed Şah’ın eşi ve Erzincan Beyi Fahreddin Behramşah’ın kızı olan Turan Melek tarafından Ahlatlı Muğis oğlu Hürrem Şah adlı bir mimara yaptırtılan Darüşşifasıdır. 1985 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası özgün mimarisi, estetik, kültürel ve evrensel değeriyle 13. yüzyılda kadın-erkek eşitliğini de simgeleyen bir anıt olarak nitelendirilmektedir. Avrupalı bilim adamlarınca ‘’Anadolu’nun El-Hamrası’’ olarak görülen eşsiz yapı yerli ve yabancı turistlerin uğrak mekanı olmaktadır. Taş bezemeleri, 3 boyutlu geometrik stilleri ve mimari özellikleri ile eşsiz bir yapıya sahip olan eser caminin batı kapısında, ikindi namazı vaktinde ortaya çıkan na-

maz kılan insan silueti ile görenlerin ilgi odağı olmaktadır. Sivas’tan doğan ve Kara-deniz’e dökülen Türkiye’nin en büyük iki akarsuyu olan Kızılırmak ve Ye ş i l ı r m a k ’ ı n kaynağı olan Sivas aynı zamanda birçok yeraltı suyu kaynaklarına sahiptir. Kangal ilçesine 13 kilometre uzaklıktaki Kangal Balıklı Kaplıcaları’nın ülkemiz termal kaplıcaları içerisinde kendine özgü bir yeri vardır. Tedavi özelliği itibarı ile dünyada bir benzerini bulmanın mümkün olmadığı kaplıca, ilmi ve tıbbi bir mucizeyi sedef hastalığını tedavi ederek sergilemektedir. 36-37 derece sıcaklıktaki kaplıca suyunda bulunan balıkların mucizevi bir şekilde tedavi yöntemi uygulaması bu kaplıcanın ününü ve özelliğini daha da arttırmaktadır. Çünkü, modern tıp da şimdiye kadar fayda görmeyen dünyanın her yerindeki cilt hastalıkları için Kangal balıklı kaplıcası en son ümit kaynağı olmaktadır. 36-37 derece sıcaklıktaki suyun yumuşatmış olduğu kabarık yara kabuklarını yavaş ağız (dudak) hareketleriyle acıtmadan ve kanatmadan kopararak cilt pürüzsüz hale gelinceye kadar temizleyen balıklar turistlerin çok ilgisini çekmektedir. Sivas’ta aynı zamanda soğuk ve sıcak çermik adında iki kaplıca alanı bulundurmaktadır. Kangal ilçesi aynı zamanda dünyaca ünlü Sivas Kangal Köpeği ile de ünlüdür. Dünyada emsali görülmeyen bir köpek türü olan Sivas Kangal Çoban Köpekleri, Türkiye’de ulusal çapta ve dünyada uluslararası olarak haklı bir üne sahiptir. Kangal Çoban Köpekleri çok cesur, gayet hızlı ve çeviktirler. Kadın ve çocuklara karşı gayet muhlis, kötü niyetli kişilere karşı son derece caydırıcı bir silah olan Kangal Köpekleri çok zeki, önsezileri kuvvetli ve sahibine aşırı bağlıdırlar. Gerçekten itaatkar ve ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

bağlı köpeklerdir. Buna sadıklık diyebiliriz. Kangal Köpeklerindeki sadıklığa diğer köpek türlerinde rastlamak pek kolay olmuyor. Kangal Köpeklerinin en önemli özelliklerinden biri de aşırı çevik ve kuvvetli bir yapıya sahip olmalarıdır. Evliya Çelebi’nin ‘’Aslan kadar kuvvetli’’ diye söz ettiği bu köpeklerdir. Çiftçilerin en büyük gurur kaynağı köpeklerinin kurt boğmalarıdır. Kurt boğan köpeğe sahip olmak onlar için bir ayrıcalık ve övünç kaynağıdır. Yüzyılların ihmaline rağmen ne ırk vasıflarından ne de yüksek ruh yapısından en ufak bir taviz vermemiştir. Sivas birçok İç Anadolu yöresinin sahip olduğu ortak damak tadına sahiptir. Patlıcanlı kebap, Divriği pilavı, herle aşı, tırhıt, hurma tatlısı, madımak yemeği, fırın katmeri, hıngel, peskutan çorbası, bad gibi yöresel yemekleri vardır. Ayrıca Sivas Kebabı ve Köftesi de yörenin en önemli yemeklerinden biridir. Sivas köftesini diğer köfte türlerinden ayıran en önemli özelliği ise üretiminde kullanılan etin doğal ortamda ve kendine has ortama sahip bölge yaylalarında yonca, fiğ, kekik otu ile beslenerek yetiştirilmiş sığır ve koyun etinden elde edilmiş olmasıdır. Ayrıca üretim tekniği ve ustalık da önemli ölçüde farklılık katmaktadır. Karışım hazırlanırken tuz haricinde salça, sebze, karabiber, iç yağı gibi hiçbir madde kullanılmaz. Sivas türküleri, halk oyunları ve el sanatları bakımından da zengin bir şehirdir. Pek çoğumuzun dinlediği, beğendiği ve ağzına takılan birçok türküye sahiptir bu yöre. Sivas’ın Yollarına, Sivas Ellerinde Sazım Çalınır, Madımak Oylum Oylum, Yeşil Ördek gibi dillere pelesenk olmuş türküsü bulunmaktadır. Sanatın birçok dalına ilgi duyulan ilde el sanatları da önemli bir yer kaplar. Dokumacılık, çorap örücülüğü, bakırcılık, çakı-bıçak yapımcılığı ve çubukçuluk (ağızlık yapımcılığı) ilin önde gelen el sanatları işlerinden birkaçıdır. Sivas aynı zamanda ata sporumuz olan güreş sporunda da ülkemize Ulus-

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

lararası Güreş Federasyonları Birliği tarafından asrın güreşçisi unvanı verilen Hamza Yerlikaya, Dünya ve Olimpiyat Şampiyonlukları bulunan Ahmet Ayık ve Dünya ve Avrupa Şampiyonluğu bulunan Sebahattin Öztürk gibi güreşçileri yetiştirerek ata sporumuza hizmet etmiştir. Birçok halk ozanını yetiştiren Sivas, Aşık Veysel Şatıroğlu ve Pir Sultan Abdal gibi yaşadıkları dönemin en usta şairlerinin memleketidir.1894 yılında Şarkışla-Sivas’ta doğan Aşık Veysel

çalıp söyleyen Aşık Veysel, halk tarafından büyük ilgi görmüştür. Daha sonraları Ahmet Kutsi Tecer’in desteğiyle birçok Köy Enstitüsü’nde saz öğretmenliği yapmıştır. Bu dönemlerinde birçok aydın sanatçıyı tanıma fırsatı da bulmuştur. Aşık Veysel 21 Mart 1973 günü aramızdan ayrılarak ebediyete intikal etmiştir. Onun sadık yari kara toprakla buluştuğu yer de tabi ki doğduğu Sivrialan’dır. Hayata gözlerini yumduğu ev şimdi müze olarak kullanılmaktadır. Her yıl Aşık Veysel adına Uluslararası Aşık Veysel Festivali düzenlenmektedir. Ancak tarihi boyunca sanat ve ilim kenti olan ve bu kadar ozan yetiştiren bir kent olan Sivas’ta 2 Temmuz 1993 tarihinde talihsiz bir olay meydana gelmiştir. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan şenliklere dönemin Sivas Valisi’nin özel davetlisi olarak şehre gelen pek çok sanatçı ve fikir insanı binlerce kişiden oluşan karşıt grup tarafından protesto edildi. Sloganlarla Madımak Oteli’ne ilerleyen karşıt grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı ardından Madımak Oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otele sığınmış olan kişilerden 35’i yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi.

yedi yaşında geçirdiği çiçek hastalığı sonucu önce sağ gözünü ve daha sonra da talihsiz bir şekilde sol gözünü kaybetmiştir. Bu durum üzerine Emlek yöresi olarak bilinen Sivas’ın aşığı ve ozanı bol diyarında zor durumda kalan oğlunu mutlu etmek için Ahmet Bey, Veysel’e şiirler öğretmeye halk şairlerinin şiirlerini ezberletmeye başlamış ve kendisine oyalanması için bir saz hediye etmiştir.1933 yılına kadar birçok türkü yazan ozanımızın Sivas Aşıklar Bayramı’na katılıp Ahmet Kutsi Tecer’in dikkatini çekmesiyle hayatı değişir. Bu tarihten itibaren yurdu karış karış gezen Veysel, yurt çapında tanınmaya başlar. Gezdiği yerlerde

Hedef alıp dövüştüğün kardeşin Kitaplar yazılmış nasihat dolu Söyler Veysel sözlerinden vazgeçmez Seni yaralıyor attığın taşın Birlikte güçlenir gençliğin kolu Bulanık çeşmeden kimse su içmez Topluma zararlı yersiz savaşın Gençliğe emanet Atatürk yolu Ganadı olmasa kuşlar da uçmaz Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU 9

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Ermeni Meselesi Giriş Yaklaşık 90 yıldır yoğun propagandalar sonucunda sık sık gündemimize gelen ve dış politikamızı büyük ölçüde etkileyen Ermeni sorununun başlangıcı 1915 Olayları’ndan çok daha öncesine dayanmaktadır. Bu yazıda da 1915 öncesine kısaca değindikten sonra, Ermeni propagandaları ve arkasında yatan misyoner faaliyetlerini inceleyeceğiz. Geçici Tehcir Yasası ile ortaya çıkan tehcir konusunun, çok daha uzun ve ayrıntılı işlenmesi gereken bir konu olduğunu düşündüğümüz için tehcir konusuna değinmemeyi uygun gördük. Fransız İhtilali’nin Etkisi Fransız İhtilali’nden sonra milliyetçiliğin bir ideoloji olarak tüm dünyaya yayılmaya başladığını ve bunun çokuluslu imparatorlukları ve özellikle de Osmanlı İmparatorluğu’nu olumsuz etkilediğini belirtmeliyiz. Nitekim yaklaşık elli yıllık bir dönemde Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Romanya; Osmanlı’dan koparak bağımsız olmuşlardır. 1878 Berlin Antlaşması’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda bağımsız olmayan başlıca üç Hıristiyan grup kalmıştı: Rumlar, Makedonlar ve Ermeniler. Son iki grup bağımsız veya özerk idareye kavuşmak, Rumlar ise Yunanistan’a katılmak için çaba göstermiş ancak başarı kazanamamışlardır. Bilindiği gibi, öncelikle 1805’te Sırp bağımsızlık hareketi büyük ölçüde Rusya’nın desteği ile ortaya çıkmış ve başarıya ulaşmış, bunu 1821’de Mora’da patlak veren Rum isyanı izlemiş ve bu hareket 1831’de Yunanistan’ın bağımsızlığı ile sonuçlanmıştı. 1856 Islahât Fermanı da azınlıklara iktisadi ve toplumsal alanda getirmiş olduğu yeni haklarla milliyetçi hareketler için uygun koşulları oluşturuyordu. Ermeniler için örnekler artmaktaydı: 1848’de başlayan Bulgar İsyanı, bağımsız Bulgar devletinin kurulmasına giden süreci doğurmuş. 1858’de Bosna-Hersek’in bağımsızlık hareketi başlamış, 1897’de de Girit’te yarı bağımsız bir muhtariyet kurulmuştu. Ermeniler özel konumlarından, sayıca az ve dağınık olmalarından dolayı bu sürece oldukça geç katılmışlardır.

2012

10

Ayrıca Osmanlı toplumu içinde Müslümanlarla kaynaşmış olmaları, üst yönetim kadroları içinde kendilerine rahatlıkla yer bulabilmeleri ve “Millet-i Sadıka” olarak değerlendirmeleri nedeniyle milliyetçilik yapmaları için haklı bir neden görülmemektedir. Ne var ki artan ayrılıkçı hareket ve ‘düvel-i muazzama’nın müdahalesi Ermeniler arasında da ayrılıkçı örgütlenmelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu durum hükümetçe de fark edilmiştir. (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Perakende Zaptiye Nezareti Maruzatı (Y.PRK.ZB.), 13/14-4) Diğer yandan Tanzimat ve Islahât Fermanı düzenlemeleri Ermeni milliyetçiliği için uygun ortamı oluşturmuştur. Misyoner Hareketleri, ABD’ye Göçler ve Ermeni Çetelerinin Kurulması Osmanlı Devleti’nden ABD’ye Ermeni göçlerini ilk organize eden Protestan misyonerler oldu. 1800’lerin başında Amerika’daki Protestan kiliseleri, diğer din mensupları arasında çalışmaya karar verdiler. Kilise bu çalışmaları organize etmek için 1812’de yabancı misyonlar için Amerikan Masası’nı kurdu. Bu masa kendisine çalışma alanlarından biri olarak Osmanlı Devleti’nin Müslümanlarını seçti. Bu Amerika misyonerlerinden ilki 1820’de Anadolu’ya geldi. Osmanlı Devleti kanunlarına göre Müslümanların dinini değiştirmek için faaliyetler yasaklandığından misyonerler yerli Hristiyanları seçtiler. Misyonerler öncelikle eski Apostolik Kilisesi’ni yanlarına çekmek için reform yapmayı, bu mümkün olmadığı takdirde bu yerli Hristiyanlar arasında bir Protestan toplumu oluşturmayı istediler. Rum Ortodoks toplumu Amerika Protestanlarına pek ilgi göstermediler, fakat Ermeniler bu konuda çok istekliydiler. Bu sebeple Protestan okulları, tıbbî klinikleri ve kiliseleri Ermenilerle dolmaya başladı. Ermeniler arasında talebin olması Amerikan Masası’nı genişletti ve programı dünyanın diğer bölgelerindekinden daha geniş oldu. Anadolu’daki Amerikan misyonerler 1891’e kadar 9 kolej kurdular. Misyoner okullarında eğitim gören genç öğrenciler, eğitimlerini tamamlamak için

Amerika’ya gitmeyi düşünmeye başladılar. Bunlar arasından seçilen gençler misyonerler tarafından Amerika’ya gönderildi. Bu ilk giden öğrencilerden sonra tüccarlar Amerika’ya gitmeye başladı. Bu öğrenciler ve tüccarlar hızla Amerika’ya adapte oldular ve göçmenlerin liderliğini yaptılar. 1880’lerin sonunda Amerika’ya siyasî göçmen Ermeniler de gelmeye başladı. Bunlar Osmanlı Devleti’nden kaçan ihtilalcilerdi. Bu ihtilalciler 1887-1890 arasında Amerika’da hücreler kurmaya başladılar. Bazı Ermeniler sırf vatandaş olmak için, özellikle de örgüt mensupları ABD’ye gidiyordu. Misyonerler de Osmanlı Ermenilerinin Amerikan vatandaşlığına geçmelerine destek oluyorlardı. Çünkü misyonerlerin sadece eğitim vermek ya da Ermenileri kendi mezheplerine geçmeye ikna etmek gibi bir misyonları yoktu, bu misyonerler aynı zamanda “Hıristiyanları Türk yönetiminden kurtaracak kahramanlar” da yetiştiriyordu. Bu niyetlerini gizli ve açık olarak defalarca yazdıkları raporlarda dile getirdikleri biliniyordu. Amerikan kayıtlarına göre, 1854’te Amerika’da 20 Ermeni bulunuyordu, bu sayı 1870’e kadar 70 civarına ulaştı. 1890’a kadar Amerika’da Ermenilerin sayısı 2000’e, 1900’de 15-20 bine ulaştı. 1904 yılından itibaren ekonomik ve siyasi sebeplerden dolayı Rusya’dan da ABD’ye göçler başladı. 1899-1924 yılları arasında Rusya’dan 3.500 Ermeni Amerika’ya göç etmişti. Aynı tarihler arasında Osmanlı Devleti’nden göçen Ermeni sayısı 51.950 idi. Bunların hemen hepsi genç ve bekâr insanlardı ve aralarında Ermeni yetimleri de vardı. Çoğu ilk günlerde Amerika’da geçici süre kalacaklarına inanıyorlardı, amaçları ailelerine para göndermek ve dönüş için yeterli parayı biriktirmekti. Bugün Ermeni araştırmacılarının tamamı 1890-1923 yılları arasındaki göçleri Anadolu’da meydana gelen olaylara ve Türklerin bu Ermenilere kötü muamele etmelerine bağlamaktadırlar. Oysa özellikle 1890-1896 arası göçün temel sebebi tamamen maddî sebeplerden kaynaklanıyordu. Suriye’de hiçbir karışıklık olmamasına rağmen en çok göç buradan oluyordu. ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

Ermeni Propagandaları Ermeni Sorunu’nun Türkiye için bir dış tehdit haline gelmesi ve uluslararası ilişkilerimizi olumsuz olarak etkilemesi 19. yüzyılın sonlarından başlamaktadır. Bu sürecin başlamasında kuşkusuz Türkiye’den Amerika’ya göç eden Ermenilerin rolü, bugün Türkiye’de çok üzerinde durulmasa da büyük olmuştur. Çünkü henüz 1880’li yıllarda sayıları 2000 civarında olmalarına rağmen diaspora Ermenileri Amerika Birleşik Devletleri’nde örgütlenmeye, dernekleşmeye ve Türkiye aleyhine yoğun bir kulise başlamışlardır. Hınçak ve Taşnak gibi gizli örgütlerin de bilindiği gibi Amerika’da şubeleri kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki ilk isyancı Ermeniler de bunlar arasından çıkmıştır. Propagandaya büyük önem veren Ermeni komiteleri, gazete, dergi, beyanname ve duvar afişleriyle Amerikalıların Türkler hakkındaki düşüncelerini kendi lehlerinde oluşturmaya gayret ediyorlardı. Bu yazılar Avrupa, Merzifon ve Sivas’ta basılıyor, gönderildikleri yerlerde gerekirse teksir edilip dağıtılıyordu. Basın yoluyla dünya kamuoyunu etkilemeye çalışan komitelerin kurduğu sistem şöyle işliyordu: Öncelikle Anadolu’da zoraki bir olay çıkartılıyor, bunu yerel makamların Ermenileri tutuklaması takip ediyor; orada bulunan din görevlisi olayı patrikliğe, konsolos bağlı olduğu sefire ve bakanlığa, misyoner de bağlı bulunduğu teşkilata, arzu ettiği gazete ve sefaretlere bildiriyordu. Onlardan da dünya basınına intikal ediyordu ve haber, döngü bir çığ gibi büyüyordu. Bu aslında Hınçak nizamnamesinin bir gereği idi. Amerika’daki Ermeniler de ihtilal fikirlerini Amerika halkına ve idarecilerine kabul ettirmek, Osmanlı Devleti’nin zalim bir devlet olduğunu ispatlamak için yoğun bir propaganda faaliyeti gösterdiler. Bunun için iki yol seçtiler; bunlardan birincisi, gazetelerde yazılar yayınlamak, ikincisi de sık sık mitingler tertiplemekti. Ermenilerin Amerika’da çıkardıkları ilk gazete Kaprilian’ın Haik Gazetesi’dir. Bu gazete Ermenileri kurtarmak için silah ve savaşın gerekli olduğunu yazarak Ermenileri tahrik ediyordu. ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

Haik Gazetesi, Anadolu’nun bazı vilayetlerinde devrimci ilanlar sergileyen afişler asıldığını Amerikalı Ermenilere duyurarak Anadolu’yu karışık bir halde gösteriyor, yabancı basın yoluyla da Ermeni davasına yardımcı olacak fikirleri dünya kamuoyuna aksettirmeye çalışıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin dışta itibarını sarsmak için Ermenilere yapılan şiddet, işlenen suç ve kötülüklerin yayınlanmasını istiyordu. 1894 Ağustos’unda meydana gelen Sason ayaklanması ve bunun sonunda meydana gelen olaylardan sonra Amerika’da Türkiye aleyhine büyük bir propaganda patlaması oldu. Ermenilerin ayaklanma çıkardıkları gözardı edilerek sırf Hristiyan oldukları için kılıçtan geçirildikleri ileri sürüldü. Kiliselerde Türkleri lanetleme duaları, meydanlarda protesto mitingleri yapıldı. Gazetelerde ve dergilerde koyu düşmanlık yazıları yazıldı, birçok kitap ve broşür yayınlandı. Sason olaylarında yaklaşık 900 Ermeninin ölmesini Haik Gazetesi “...10.000 Ermeni katledildi” diye yazmıştır. Ayrıca bütün Amerikalıları ve Avrupalıları bu olaya müdahale etmeye çağırmıştır. ABD’deki Ermenilerin en önemli faaliyetlerinden biri de Osmanlı Devleti içerisinde meydana gelen olaylardan sonra ve bu olayların yıldönümlerinde mitingler düzenlemeleridir. Amerika’daki mitingleri, sayıları yirmiyi bulan ihtilal cemiyetlerinin Chicago, Philadelphia ve Boston başta olmak üzere çeşitli şehirlerindeki şubeleri düzenliyordu. Bu cemiyetlerin ortak amacı, bütün Ermenileri Osmanlı Devleti idaresinden kurtararak bağımsız Ermenistan’ı kurmaktı. Bu cemiyetler, 1893 Şubat ayında Kayseri ve Merzifon çevresinde meydana gelen olaylardan dolayı New York’ta 200 kadar Ermeniyi toplayarak protesto etmişlerdi. Yine ihtilal cemiyetlerinden birisi olan “Büyük Ermenistan Vatansever Cemiyeti” de 25 Temmuz 1894’te 200 kişi ile New York sokaklarında dolaşarak “Türkiye Batsın, Yaşasın Ermeni İhtilali” diye bağırmışlardı. Ermeniler bu propagandaları aracılığıyla başta ABD olmak üzere, Avrupa ve tüm dünyada Ermeni İhtilali’ne taraftar bulmayı ve

Türkleri acımasız, zalim olarak yansıtmayı amaçlamışlardır. Sonuç Doksan yıla yakındır dünyanın dört bir yanında soykırıma uğradıklarını iddia ederek propaganda yapan Ermeniler, halkların şuuruna büyük bir nakış işlemiştir. 1984 yılından Amerika’daki bütün Ermeni örgütleri “Amerika Ermeni Asamblesi” adı altında birleşerek bu propagandaya devam kararı vermişlerdir. Yaklaşık 1228 Ermeni lobi kuruluşu bugün ABD’de faaliyet göstermektedir. Ancak tek başına bu propaganda hareketlerinin bir sonuç doğurmayacağı ortadadır. Her seçim döneminde soykırım iddialarının yasalaşacağı ve kabul edileceği vaatlerinin seçim malzemesi olması da bundandır. Ermeni diasporası, eğer ortada gerçekten bir Ermeni sorunu varsa bunu diyalog yoluyla çözmeye yanaşmalıdır. Kaynakça Ömer Engin LÜTEM, Ermeni Terörü; ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsü – 2007 Dr. Bilâl N. ŞİMŞİR, Washington’daki Osmanlı Elçisi Alexandre Mavroni Bey ve Ermeni Gailesi; ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsü – Kış 2002 Servet AVŞAR ve Şenol KANTARCI, 1985 Yılı Dünya Genelinde Ermeni Faaliyetleri, ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsü – Sonbahar 2002 Justin McCarthy, Ermeni İsyanları ve Osmanlılar, ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsü – İlkbahar 2005 Justin McCarthy, Conference on the Reality of the Armenian Question; TBMM Dr. Şenol KANTARCI, Tarihi Boyutuyla Ermeni Sorunu; ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Pulut Y.TACAR, Hukuki ve Siyasi Boyutuyla Ermeni Sorunu”Ermeniler Soy Kırıma Uğratıldı mı?” Prof. Dr. İlber ORTAYLI, Soykırım iddialarının arkasındaki gerçekler ; Popüler Tarih Degisi - Ocak 2002

11

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Kıbrıs’ın Tarihçesi ve Kıbrıs Meselesi

K

ıbrıs’ın bilinen tarihi M.Ö.15. yüzyıla kadar uzanmaktadır. 1570-1571 Osmanlı İmparatorluğu fethine kadar Ada’da sırayla Hititler, Fenikeliler, Asurlular, Eski Mısırlılar, Persler, Makedonyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Müslüman Araplar, İngilizler (Aslan Yürekli Richard), Lüzinyanlar, Cenevizler ve Venedikler hüküm sürmüşlerdir. Doğu Akdeniz’de egemen olan Osmanlı İmparatorluğu 1571 yılında Kıbrıs’ı ele geçirmiştir. Kıbrıs 1571 yılından 1878 yılına kadar 307 yıl Osmanlı egemenliğinde kaldı. 1878‘de Osmanlı-Rus savaşını fırsat bilen İngiltere, “Ruslara karşı yardım” vaadi ile, Kıbrıs‘ı yılda 92000 altına kiralamayı başardı. Fakat, tehlike geçtikten sonra ada yeniden geri verilecekti. Padişah kira antlaşmasına (Ayastefanos-Yeşilköy) imza atmadan önce “Hukuku Şahaneme asla halel gelmemek üzere muahadenameyi tasdik ederim” notunu düşmüş ve sonra imzalamıştı. İngiltere Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya yanında 1. Dünya Savaşı’na katılması ile beklediği fırsatı bulmuş ve yayınladığı bir emirname ile Kıbrıs‘ı ilhak ettiğini duyurarak, her yıl ödemesi gereken 92 bin altını ödemeyi durdurmuştu. Sonunda 20 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’nın 20. maddesi ile Ada hukuken de İngiltere‘ye bırakıldı. Böylece Rumlar Enosis(Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı) taleplerini İngiliz yönetiminin ilk yılından itibaren tırmandırmaya başladılar. ENOSİS ENOSİS, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını ifade etmektedir. 1791 yılında ilk Megali İdea haritasının çizilmesinden beri gündemde olan bir konudur ve Kıbrıs sorununun da bu tarihten itibaren var olduğu söylenebilir. Bu fikre ve ilkeye göre, İstanbul tekrar ele geçirilecek, Yunanistan, Girit, Rodos, Kıbrıs, Anadolu ve İskenderiye‘ye kadar olan topraklar işgal edilerek, Büyük Bizans İmparatorluğu kurulacaktır. Bu imparatorluğun başkenti ise eski Bizans‘ta olduğu gibi hala “Konstantinopolis” diye andıkları İstanbul olacaktır. ENOSİS fikri, Yunan kilisesi, Patrikhane ve Yunan Hükümeti tarafından desteklenmiş ve yıllar boyunca kilise ve okullarda genç beyinlere aşılanmıştır. EOKA EOKA, Kıbrıs‘ta Makarios öncülüğünde Türk halkını yok edip, adayı Yunanistan‘a bağlamak için kurulmuş olan bir terör örgütüdür. EOKA‘nın amacı önce İngilizleri adadan atmak

2012

12

ve bir imha hareketi ile Türk halkını yok ederek adayı Yunanistan‘a bağlamaktı. Ancak daha sonra İngilizlerin adadan ayrılması beklenmeden adadaki Türk halkına saldırılar başlamıştır. Bu arada ENOSİS Yunanistan’ın resmi politikası haline gelmiş ve yapılan sözde bir plebisitte Rum toplumunun %95’i ENOSİS lehine oy kullanmıştır. Yunanistan 1954’te Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletler’e götürmeyi başarmıştır. Konuyu BM’ye taşırken öne sürdükleri ilke “self-determinasyon” dur. Ancak bunu yaparken Kıbrıs Türklerinin “self-determinasyon” hakkını hiçe saymaktadırlar. Kıbrıs Türkleri gerçek anlamda bir “self-determinasyon” uygulanacaksa her iki tarafa da eşit şekilde uygulanması gerektiğini savunmaktadırlar.

Rum Ortodoks Kilisesi ve EOKA’nın ENOSİS’i gerçekleştirmek için ortaklaşa sürdürdükleri şiddet hareketleri, dünya kamuoyuna “bağımsızlık” için verilen bir “kurtuluş mücadelesi” olarak takdim etmeye çalışmaktadır. Hâlbuki şiddet eylemlerinin çoğunluğu o günün sömürge idaresi durumundaki İngiltere’ye karşı değil, Kıbrıs Türklerine karşı yapılmaktaydı. EOKA’nın fiili şiddet eylemlerinin başladığı tarihe kadar, Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesine sadık kalarak barışçı bir dış siyaset gütmekteydi. Ancak bu olaylar karşısında sessiz kalınamayacağını anladığında Londra’da toplanan Konferansta Kıbrıs konusunda ilgili bir taraf olduğunu kabul ettirdi. 1956’da Kıbrıs sorunu BM önüne getirilmek istendiğinde, Türkiye gerek hükümeti, gerek basını, gerekse kamuoyuyla bir bütün olarak bütün benliğiyle Kıbrıs Türkü’nün yanındaydı. Rumların ENOSİS talebine karşı bir antitez olarak TAKSİM fikri ortaya atıldı. Türkiye

ve Kıbrıs Türk liderliği barış adına bunu kabul etti, fakat Rumlar ENOSİS üzerinde ısrar etmekteydi. EOKA’nın Kıbrıs Türklerine karşı şiddet ve saldırılarının artarak devam etmesi üzerine Türk halkı kendini bu çirkin saldırılara karşı korumak amacıyla Türkiye’nin de desteğini alarak bir direniş örgütü olan Türk Mukavemet Teşkilatını(TMT) kurdu. Zürih ve Londra Antlaşmaları ENOSİS ve TAKSİM’e karşı bir orta yol olarak, adanın bağımsızlığı fikri doğmuştu. Bu fikrin, İngiltere, Yunanistan, Türkiye ve ABD tarafından benimsenmesinden sonra, 11 Şubat 1958‘de Zürih Antlaşması ve 19 Şubat 1959‘da da Londra Antlaşması imzalandı. Zürih ve Londra Antlaşmalarına göre Cumhurbaşkanı Rum, Yardımcısı Türk olacaktı. Bakanlar Kurulu 7 Rum, 3 Türk üyeden; Temsilciler Meclisi 35 Rum, 15 Türk üyeden; Cumhuriyet Ordusu 60-40 ve memur kadroları 70-30 oranı ile her iki toplum fertlerinden oluşacaktı. Her iki toplumun kendi iç işlerine bakacak birer Cemaat Meclisi olacaktı. Bu meclis toplumsal harcamalar için vergi koyma hakkına sahip olacaktı. Ayrıca din, eğitim ve kültür işlerinden de sorumlu olacaktı. İç güvenliği, polis ve jandarma sağlayacaktı. Ceza davalarında mahkeme heyeti suçlunun ait olduğu toplumun yargıçlarından oluşacaktı. Beş büyük şehirde ayrı belediyeler olacaktı. Resmi dil Türkçe ve Rumca olacaktı. Cumhurbaşkanı Muavini veto yetkisine haiz olacak ve önemli konularda Türk üyelerin ayrı oy çoğunluğu gerekli olacaktı. Her iki anavatan kendi toplumlarına eğitim ve kültürel alanlarda mali yardımda bulunabilecekti. ENOSİS ve TAKSİM yasaklanmıştı ancak Rum liderliği bütün EOKA’cıları Cumhuriyet’in kilit noktalarına yerleştirmişti. Garanti Antlaşması Zürih ve Londra antlaşmalarına ek olarak, Kıbrıs, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında imzalanan Garanti Antlaşması‘nın l. maddesinde, “Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle tamamen veya kısmen herhangi bir siyasi veya iktisadi birliğe katılmamayı taahhüt eder. Bu itibarla herhangi bir diğer devletle birleşmeyi veya adanın taksimini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak teşvik edecek her nevi hareketi yasak ilan eder” denilmektedir. İkinci maddede ise şöyle denmektedir, “Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık, Kıbrıs Cumhuriyeti‘nin bu antlaşmanın birinci maddesinde gösterilen yükümlülüklerini göz önüne alarak, Kıbrıs Cumhuriyeti‘nin bağımsızlığını, ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

toprak bütünlüğünü, güvenliğini ve aynı zamanda Anayasanın temel maddeleriyle kurulan düzenini tanırlar ve garanti ederler”. 4. Maddenin son paragrafı ise şöyledir, “Ortak veya anlaşarak hareket olası olmadığı takdirde garanti veren her üç devletten her biri, bu antlaşma ile kurulan düzeni tekrar kurmak amacı ile harekete geçmek hakkını saklı tutarlar.” Türkiye, 1974 Barış Harekâtını, bu antlaşmanın 4. maddesinin kendisine verdiği hakka dayanarak yapmıştır. Kıbrıs Türkleri imzalamış oldukları bu antlaşmalara saygı duymuş ve Kıbrıs’ın iki uluslu varlığını yaşatmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Ancak Rumlar altına imza atmış oldukları bu antlaşmaları ENOSİS’i gerçekleştirmek için bir araç olarak görmüşlerdir. Başpiskopos Makarios’un 13 Kasım 1959 tarihli bu sözü esas amacın ENOSİS olduğunu açıkça göstermektedir: “Ada idaresi 8 asırdan bu yana ilk kez Rumların eline geçmiştir.” EOKA’nın kuruluş günü olarak kutlanan 1 Nisan 1960’ta ise Zürih ve Londra Antlaşmaları hakkındaki görüşlerini şu şekilde ortaya koymuştur: “Ümit ve emellerimiz Zürih ve Londra Antlaşmaları ile tamamen gerçekleşmiş değildir. Fethedilen kalelerden nihaî zafere doğru mücadeleye devam edeceğiz.” Makarios, bu görüşleri çerçevesinde 13 maddelik ‘anayasa değişiklik’ önerilerini sunar. Bu değişiklikler Türklere önerilecek kabul etmemeleri halinde zorla empoze etmeye çalışılacaktı. Türklerin daha da diretmesi halinde bunu dünyaya “Türkler hükümete isyan etti” şeklinde duyuracaklardı. Kıbrıs Türklerinin anayasal haklarına karşı yöneltilen bu tecavüzü reddetmeleri üzerine Kıbrıs Rumları, “Akritas Planı”nı yürürlüğe koydular. Akritas Planı’na göre; Türk halkı ani bir saldırı ile yok edilecek ve ada Yunanistan‘a bağlanacaktı. Planın hazırlayıcıları arasında AKRİTAS kod adlı İçişleri Bakanı Yorgacis, Cumhurbaşkanı Makarios, Meclis Başkanı Klerides yanında, 16 Şubat 2003 tarihinde Rum Yönetimi Başkanlığı’na seçilen Tasos Papadopulos gibi isimler de bulunmaktaydı. 21 Aralık 1963’te EOKA, Akritas Planı’nın silahlı eylem safhasını uygulamaya koydu. “Kanlı Noel” adı verilen bu haftada yüzlerce Türk öldürüldü, binlercesi yaralandı. Ulaşılmak istenen asıl amaç ENOSİS’ti. Ancak hedefe giderken izlenecek yollar konusunda Makarios ve Cunta birbirine düştü. Anlaşmazlığın ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

sonucu olarak ortaya çıkan manzara; binlerce Rum’un kendi ırktaşları tarafından insafsızca öldürüldüğü ve Kıbrıs Türklerinin de can ve mallarına zarar verildiği darbe oldu. Ancak Türkiye’nin Garantör devlet sıfatıyla hak ve görevlerini yerine getirerek gerçekleştirdiği Türk Barış Harekâtı ile son buldu. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, Kıbrıs’taki Yunan işgaline son vermek için diğer bir garantör devlet olan İngiltere’ye birlikte müdahale teklifinde bulundu. Ancak İngiltere’nin bu teklife yanaşmaması sonucunda Türkiye tek taraflı müdahale hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974’te Mutlu Barış Harekâtını gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin 1974 yılında adaya gerçekleştirmiş olduğu müdahalenin, uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan yasal bir zemine dayandığı ve “işgal” olarak kesinlikle tanımlanamayacağı gerek Avrupa Konseyi’nin 29 Temmuz 1974 tarih ve 573 sayılı kararı, gerekse de Atina Temyiz Mahkemesi’nin 21 Mart 1979 tarihinde aldığı 2658/79 sayılı kararla tescil edilmiştir. Avrupa Konseyi 573 sayılı kararının 3. maddesinde; “...Adada diplomatik yollardan bir antlaşmaya varılamamasından dolayı, Türk Hükümeti 1960 Garanti Antlaşması’nın 4. maddesine göre müdahale hakkını kullandı” denmektedir. Atina Temyiz Mahkemesi ise kararında; “Türkiye’nin Zürih ve Londra Antlaşması çerçevesinde garantör devlet olarak Kıbrıs’a müdahalesi yasaldır. Asıl sorumlu, haklarında dava açılan Yunanlı subaylardır” demektedir. Barış Harekâtının en önemli sonuçlarından biri nüfus mübadelesidir. Nüfus mübadelesi sonucu, Güney’de kalan 8.000 kadar Türk kendi arzularıyla Kuzey’e geçmiş, Kuzey’de kalan Rumların birçoğu da kendi arzularıyla Güney’e gönderilmişlerdir. 1974 olayları ve sonrasında Güney’den Kuzey’e geçen Kıbrıslı Türklerin toplam sayısı 65,000 civarındadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin İlanı Kıbrıs Rumlarının, Kıbrıs Türklerini her gün biraz daha fazla köşeye sıkıştırmak yönünde çabalarını yoğunlaştırmaları karşısında, self-determinasyon hakkını kullanan Kıbrıs Türk Halkı, 15 Kasım 1983‘te Federe Meclis‘in oybirliği ile aldığı bir kararla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti‘ni ilan ettiğini dünyaya duyurdu. KKTC sadece Kıbrıs Rumlarının 20 yıldır yaptıklarına bir tepki olarak ortaya çıkmış bir devlet değildir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yıllarca varlığı, özgürlüğü ve insan hakları için

mücadele vermiş bir halkın, vazgeçilmez bir hak olan kendi kaderini tayin hakkını kullanarak kurmuş olduğu bir devlettir. Rum yönetimi, ENOSİS’i dolaylı yoldan gerçekleştirmek için 3 Temmuz 1990 tarihinde uluslararası hukuka aykırı bir biçimde tüm Kıbrıs adına AB‘ye tam üyelik başvurusunda bulundu. 30 Haziran 1993’te Avrupa Komisyonu Rum yönetiminin talebini uygun bulduğunu açıkladı. Annan Planı 12 Kasım 2002 tarihinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, “Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin görüşleri” olarak tanımlanan çözüm planı Cumhurbaşkanı Denktaş ve Rum Yönetimi Başkanı Glafkos Klerides’e aynı anda sunuldu. Annan adadan ayrılırken yaptığı basın açıklamasında, iki liderle yapmış olduğu görüşmelerde ortaya koyduğu değişiklikler ve çözüm planı ile ilgili değerlendirmeler yaptığını ve taraflardan planda öngörülen 30 Mart tarihinde referanduma gidip gitmeyecekleri konusunda taahhüt istediğini, liderleri kararlarını bildirmek üzere 10 Mart’ta Lahey’e davet ettiğini söyledi. Lahey Görüşmeleri 19 saatlik görüşmenin ardından BM Genel Sekreteri basına yaptığı açıklamada, “Artık yolun sonuna geldik, ne yazık ki görüşmelerin başarıyla noktalandığını söyleyemeyeceğim” dedi. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş yapmış olduğu basın açıklamasında, “Genel Sekreter planı bu haliyle kabul edemeyeceğimizi biliyordu. Çekincelerimizi hem sözlü, hem yazılı olarak bildirdik. Papadopulos’la iki kez görüştük. O da geniş ve önemli değişiklikler istiyor, garantörlerle ilgili kısıma itiraz etti. Çıkarken ‘Denktaş reddetti’ demiş. Bu doğru değil, her iki tarafın da itirazları vardı” dedi. Cumhurbaşkanı Denktaş, görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanması nedeniyle Annan Planı’nın geçerliliğini yitirdiğini belirtti. 28 Mart 2003’te Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Kıbrıs sorunu13

2012


AÜHF Mezunları

ZİGGURAT

ZİGGURAT

Kıbrıs’a döndü ve lise eğitimini burada tamamladı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hukuk eğitimi almak için İngiltere’ye giden ve mezun olduktan sonra avukatlık mesleğini icra etmeye başlayan Denktaş, 1949 senesinde savcılık yapmaya başladı. 1949’da Aydın Hanım’la yapmış oldukları evlilikten üç kızları ve iki oğulları oldu. 1948’den itibaren siyaset sahnesine çıkmaya başladı. 27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitinge Dr. Fazıl Küçük ile beraber katıldı. Kıbrıs’ta Türk Cemaatinin iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr. Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üslenerek Kıbrıs’taki Türk toplumunun çıkarlarının birleşmesini sağladı. Faiz Kaymak’ın teklifi ve Dr. Fazıl Küçük’ün onayıyla Kıbrıs Türk Kurumlar Fedenun çözülmesi için Türkiye, İngiltere, Yunanistan, KKTC ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bir araya gelmesi için öneride bulundu. Bu öneri Rum Yönetimi tarafından reddedildi. 2 Nisan 2003’te Cumhurbaşkanı Denktaş, Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos’a Kıbrıs sorununun çözümlenmesi için 6 maddelik öneriler paketi sundu. Papadopulos aynı günün akşamı bu önerileri reddetti. Yapılan yoğun görüşmeler sonucunda 24 Nisan 2004’te adanın her iki tarafında ayrı ayrı referanduma gidildi. Yapılan referandum sonucunda Kıbrıslı Türkler BM Genel Sekreteri’nin Kapsamlı Çözüm Planı’nı (Annan Planı) %64,9’luk evet oyuyla kabul ederken Kıbrıslı Rumlar %75,8’lik oy oranıyla reddetti. Kaynakça : http://www.trncinfo.com/

KKTC’nin Birinci Cumhurbaşkanı:

RAUF DENKTAŞ (27 Ocak 1924 – 17 Ocak 2012)

27 Ocak 1924’de Kıbrıs’ın Baf bölgesinde dünyaya gelen Rauf Denktaş, 8 Ocak 2012 gecesi organ yetmezliği teşhisi ile Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırıldı ve tedavi gördüğü hastanede 13 Ocak 2012 tarihinde 88 yaşında vefat etti. Vefatının ardından tüm Türkiye ve KKTC’de ulusal yas ilan edildi. 17 Ocak 2012 günü devlet töreniyle Lefkoşa’da, Cumhuriyet Parkı’nda defnedildi. Rauf Denktaş, 1.5 yaşındayken annesini kaybetti. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 senesinde eğitim için İstanbul’a gönderildi. Ortaokulu bitirdikten sonra

2012

14

rasyonu kongresinde başkanlığa seçildi. İngiliz yönetiminin onu siyasette görmek istememesine ve bütün baskılarına rağmen savcılık görevinden istifa etti. Böylelikle hayatını Kıbrıs Türklerine adamaya başladı. Rumların ENOSİS hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla kurdukları terör örgütü EOKA’ya karşı Türklerin direnişini Denktaş örgütledi. 1958 yılında hükümetten istifa eden Denktaş, 1 Ağustos 1958’de Türk Mukavemet Teşkilatı ile Türk direnişini örgütledi. Adadaki kriz nedeniyle imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmaları sonucunda oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın hazırlanmasında Denktaş büyük rol oynadı. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi’yle İcra Komitesi Başkanlığı’na seçildi. 1958 yılında Rumlar Türk köylerine saldırınca, Türkler de bu olayları protesto etti. Zürih ve Londra antlaşmaları öncesinde Dr. Fa-

zıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara’ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede Denktaş adaya Türk askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi. 1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı’na seçildi. 28 Şubat 1973’e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı seçildi. Adadaki krizin bir türlü yumuşamaması sebebiyle 20 Temmuz 1974 günü Türk ordusu Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlattı. 22 Temmuz’da Türkiye, BM Güvenlik Konseyi kararını kabul ederek ateşkes ilan etti. Ateşkes sonrası Cenevre’de toplanan konferansta Kıbrıs Türk Toplumu lideri olarak Rauf Denktaş yer aldı. 13 Şubat 1975’de Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, 1976’da yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi. 1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu. 22 Nisan 1990’da yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi ve 1995’teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi. 12 Kasım 2002 tarihinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, “Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin görüşleri” olarak tanımlanan çözüm planı Cumhurbaşkanı Denktaş ve Rum Yönetimi Başkanı Glafkos Klerides’e aynı anda sunuldu. Üç kez revize edilen Annan planı sürecinin ardından 17 Nisan 2005’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayan Denktaş, 24 Nisan’da görevini Mehmet Ali Talat’a devretti. Siyasi kimliğinin yanında yazar kimliğiyle de ön plana çıkan Rauf Denktaş’ın bugüne dek yayınlanmış 50 kitabı ve “İşgal Altında” isminde bir film senaryosu bulunmaktadır. Yazarlık ve fotoğrafçılığı hobi olarak gören Denktaş Amerika, İngiltere, Avusturalya, İtalya, Türk Cumhuriyetleri, Polonya, Fransa, Avusturya ve Türkiye Cumhuriyetinde fotoğraf sergileri açmıştır. Aynı zamanda Yeniçağ Gazetesi’nde yazılar yazmakta ve ART televizyon kanalında Pazartesi günleri Denktaş’ın Gündemi adlı programı sunmaktaydı. ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

Güneri

Civaoğlu

30 Temmuz 1939’da Ankara’da doğdu. Babasının babası paşa olan, aileden Ama

İstanbullu

bir

gelmektedir. büyükbabası-

nın mesleği gereği babası da Anadolu vilayetlerinde

Turgut ÖZAKMAN 1 Eylül 1930 tarihinde Ankara’da dünyaya gelmiştir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre avukatlık yapmıştır. Daha sonra Köln Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi almıştır. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Tiyatro Bölümü’nde kadrolu öğretim üyesi olarak uzun yıllar görev yapan Özakman, bu üniversiteye verdiği emeklerden dolayı 2007 yılında fahri doktora ünvanı kazanmıştır. Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” adlı romanı kısa sürede 300ün üzerinde baskı yapmıştır. Kurtuluş Savaşı’nı konu alan bu tarihi roman yakın tarihimizi hatırlatma açısından büyük bir öneme sahiptir. Şu Çılgın Türkler’in ardından “Diriliş-Çanakkale 1915” ve “Cumhuriyet-Türk Mucizesi” adlı kitapları kaleme almıştır. Aynı zamanda hedefi Atatürk’ü yeni nesillere tanıtmak olan “Dersimiz : Atatürk” adlı belgeselin yazarlık ve editörlük görevini üstlenmiştir. Ayrıca yakın tarihimizi konu alan “Kurtuluş” ve “Cumhuriyet” adlı iki yapımı daha bulunmaktadır. Oyunları : Masum Katiller, Pembe Evin Kaderi, Güneşte On Kişi, Tufan Duvarların Ötesi, Hastane, Karagöz’ ün Dönüşü, Kanaviçe, Ocak, Paramparça, Bulvar, Ulusal Kolej Disiplin Kurulu, Komşularımız, Babamla Birlikte –1971, Darılmaca Yok, Berberde, Kardeş Payı, Ak Masal Kara Masal, Ben Mimar Sinan, Ah Şu Gençler, Deliler, Sarıpınar-1914, Fehim Paşa Konağı, Resimli Osmanlı Tarihi, Bir Şehnaz Oyunu, Töre, Delioğlan. Romanları: Korkma İnsancık Korkma, Romantika, 19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun’da, Şu Çılgın Türkler, Diriliş - Çanakkale 1915, Cumhuriyet - Türk Mucizesi Araştırma-İnceleme Kitapları : Dr. Rıza Nur Dosyası; Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele; Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi. Ve daha birçok eseri bulunmaktadır. Bizim şu anda oturduğumuz sıralardan geçip bugünlere gelen Turgut Özakman’ın biz gençlere tavsiyeleri; Okumak, hayatı incelemek, usta işi eserleri incelemek, tarihi bilmek, çalışmak, çalışmak, çalışmak… ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

bulun-

muştur. Pek de varlıklı bir aileden gelmeyen Güneri Civaoğlu ailesine katkıda bulunmak için çalışmaya başlamıştır. İşte gazetecilik de bu noktada hayatına girmiştir. Bir yandan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenimine devam ederken bir yandan da çalışmaya devam etmiştir. Çalışma huyunu babasından alan Güneri Civaoğlu 3 işte birden çalışmıştır. Gazetecilik, televizyonculuk ve dergicilik yapmıştır. O zamanlar yeni açılan TRT’nin sabah haberlerini hazırlayan ekibin başında bulunmuştur. Akis dergisi ve Yeni İstanbul gazetelerinde çalışmıştır. Tercüman ve Güneş gazetelerinde genel yayın yönetmenliği yapmıştır. Kanal D’de 8 yıl siyaseti yorumlamıştır. “Durum” adlı programı hazırlamış ve sunmuştur. Şu anda da Şeffaf Oda programını hazırlayıp sunmaktadır. Aynı zamanda da İstanbul barosuna kayıtlı bir avukattır.

Güneri CİVAOĞLU 15

2012


ZİGGURAT

Yeni Avukatlık Kanunu Tasarısında Yabancı Hukuk Şirketleri

Yeni Avukatlık Kanunu için 2010 yılında Brüksel de başlayan çalışmalarda oluşturulan taslağın başlıkları yeni yasama döneminde Barolara sunularak görüşleri istendi. Taslakta yer alan maddelerden bazıları staj, avukatlık ortaklıkları ve hukuk öğretimi gibi önemli konularda yapılacak değişikliklere ilişkin. Taslağın Barolara sunulmasının ardından 12 – 13 Kasım tarihlerinde gerçekleşen gündemi “Avukatlık yasasında yapılması düşünülen değişiklikler” olan Türkiye Barolar Birliği 24.Baro Başkanları Toplantısında 71 baro başkanı ve temsilcisi konuyla ilgili, görüş, düşünce ve önerilerini sundular. Toplantıdan sonra taslağın getirdiği değişikliklerle ilişkin görüşlerini bildiren hukukçular arasında da pek çok konu hala tartışılmakta. En çok tartışılan başlıklardan birisi de “avukatlık ortaklıkları” maddesinde yer alan yabancı avukatlık müessesesi ve yabancı avukatların faaliyet alanlarının genişletilmesi. Yürürlükte olan avukatlık kanunu gereği yabancı avukatlar ülkemizde avukatlık ortaklığı yaparak sadece danışmanlık yapabilirler, avukatlık yapamaz, mesleki faaliyette bulunamazlar. Ancak uygulamada yabancı hukuk şirketlerinin bu hükme aykırı olarak faaliyette bulundukları da görülmektedir. Bu hükmün ihlalinin ne boyutlarda olduğu ise Genç Baronun internet sitesindeki haberine konu ol-

2012

16

muştur. Habere göre Türkiye Barolar Birliği tarafından İstanbul Barosu’na verilen Dış Ticaret Müsteşarlığının listesinde müşavirlik danışmanlık firmaları adı altında hukuk hizmetleri veren ve bünyesinde Türk avukatları çalıştıran yabancı 268 hukuk bürosundan sadece ikisi baroya kayıtlı 266 sı ise kayıtlı değil. Kayıtlı olan 2 büro dahil tüm yabancı hukuk büroları, Avukatlık Kanunu 44/B maddesinin “….yalnızca yabancı hukuklar ve milletlerarası hukuk konularında danışmanlık hizmeti verebilirler. Bu sınırlama yabancı avukatlık ortaklığında çalışan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ya da yabancı avukatları da kapsar…” hükmüne açıkça aykırı olarak iç hukukumuza müdahale etmekte ve danışmanlık ve dava avukatlığı yapmaktalar.” Yürürlükte olan yasa gereği sadece danışmanlık yapıp avukatlık yapamayan bu şirketlerle ilgili olarak tasarıda avukat ortaklığı modelinin kaldırılması, yabancı avukatlık ortaklıklarını kapsayacak, çalışan tüm avukatları ortak yapacak biçimde yeni bir avukatlık şirketi modeli getirilmesi değişiklikleri yer almaktadır. Söz konusu tasarı yabancı avukatların faaliyet alanını genişletecek şekilde yürürlüğe girerse yabancı avukatlık büroları da ülkemizde hiçbir kısıtlama olmadan avukatlık yapabilecekler. Yabancı avukatlık bürolarının bu serbestliği ise hukukçular arasında

pek çok tartışmaya neden olmaktadır. Yabancı avukatların serbestliğini sağlayan maddeye yönelik eleştirilerin çoğu yabancı avukatlık bürolarının yerel avukatlık bürolarından farklı olarak sahip olduğu muafiyetler ve serbestlik kazanmaları halinde bunların rekabet eşitsizliği yaratabileceğine ilişkin. Çünkü yabancı hukuk şirketleri KDV’den muaf oldukları gibi vergi yükleri de yerel hukuk şirketlerininkinden daha az. Ayrıca yerel avukatlık ofislerinin reklam ve ilan vermekle ilgili tabi olduğu sınırlayıcı yasaklara tabi değiller. Maddeye yönelik eleştirilerden bir kısmı ise yabancı hukuk şirketlerinin girdikleri piyasalarda yerel hukuk şirketlerine yaşam hakkı tanımamasına ilişkin. Çünkü diğerlerinden üstün bir güce sahip olan yabancı hukuk şirketleri, ya daha küçük yerel hukuk şirketlerini satın alarak ya da ülkenin önemli sektörlerindeki büyük işlemleri alarak onları piyasa dışına itip faaliyette bulunmalarını engelliyor. Ahu Özyurt’un CNN TÜRK’teki konuyla ilgili yazısında yer alan İngiliz merkezli hukuk bürolarının Almanya’da neredeyse hiç yerel hukuk bürosu bırakmaması örneğinde olduğu gibi. Özyurt haberinde şöyle diyor : “Üzerinde çalışılan tasarı büyük ve uluslararası hukuk bürolarının Türkiye’ye girmesine özgürlük tanıyacak. Hani o Hollywood filmlerinde gördüğümüz, çok para kazanan ve büyük şirketleri savunan bürolar. Gerçi yabancı hukuk büroları Türkiye’nin çok da yabancı olduğu bir fikir değil. Seksenlerin ikinci yarısından beri White and Case isimli dev hukuk bürosu Türkiye’de faaliyette. Son dönemde ABD’de yıllarca “Lobici” olarak bilinen DLA Piper, Kinstellar Danışmanlık ve ünlü İngiliz Hukuk firması Clifford Chance de ofisler açtılar.” Tasarının yabancı hukuk bürolarına Türkiye’de özgürlük tanıyacak şekilde yürürlüğe girmesi ihtimalinin neden olduğu endişelerden birisi de yerel hukuk şirketlerinin büyük iş kayıplarına uğrayacak olması. Bu endişeler ülkenin önemli sektörlerinde yatırım yapan büyük uluslararası şirketlerin diğer ülZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

ZİGGURAT

kelerde çalıştıkları uluslararası hukuk şirketlerini Türkiye’de de tercih etmeleri halinde yerel hukuk bürolarının büyük bir iş kaybına uğrayacak olması yönündedir. Ayrıca yabancı sermaye sahiplerinin kendi hukuk şirketlerini de ülkeye getirerek önemli sektörlerde gelir elde ederken ülkenin bu alanlardaki kazançlardan alacağı payı azaltması söz konusudur. Av. Şamil Demir serbestçe ülkemizde faaliyette bulunabilecek olan yabancı hukuk şirketlerinin kazançları ile ilgili yazısında yatırım sonucu elde edilen paralar gibi bu şirketlerin kazançlarının da Türkiye’de kalmayacağını belirtiyor. Demir bu şirketlerce kaynakları ve insanları kullanılan ülkemizin bu kazançtan yalnızca vergi alabileceğini söylüyor. Konuyla ilgili olarak Türkiye Barolar Birliği de yabancı hukuk şirketlerinin yaratacağı bu tehlikeye karşı mevzuatımıza uygun olarak faaliyette bulunmaları için çalışmalar yürütmektedir. Ankara Barosu Başkanı Avukat Metin Feyzioğlu da taslakta yer alan maddenin yaratabileceği tehlikeye ilişkin görüşlerini bildirenlerden biri. Feyzioğlu, ‘Yabancı avukatlık şirketlerine, hiçbir kısıtlama olmaksızın avukatlık hizmeti izni verilirse, Türkiye’de avukatlık hizmeti yabancı şirketlerin eline geçer. Türk avukatları, bu şirketlerde boğaz tokluğuna köle gibi çalıştırılır’ uyarısında bulundu. Taslağın, 7 bölgeden 2’şer barodan oluşacak bir komisyonla şekillendirilmesini önererek aksi halde, vatandaşların avukatlık hizmetine ulaşma imkanının ortadan kalkacağını belirtti. Taslağın yabancı avukatlarla ilgili hükmünün yaratabileceği birtakım tehlikeler olsa da yürürlükte olan yasanın yetersizliği nedeniyle pek çok hukukçu değişikliğe ihtiyaç olduğunu düşünmekte ve yeni düzenlemeyi desteklemektedir. Gerekliliğini düşünerek yeni düzenlemeyi destekleyenlerden birisi de Barolar Birliği Başkanı Ahsen Coşar. Ahu Özyurt’un haberine göre Türkiye Barolar Birliği Başkanı Ahsen Coşar uluslararası hukukta kabul gören “Arbitrasyon” yani uzlaşma metodunun Türkiye’ye gelmesini destekliyor ve yabancı hukuk büroları ile özellikle ticari davaların sürelerinin kısalacağını savunuyor. ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

Değiştirilmesi halinde yabancı hukuk bürolarının serbestçe avukatlık faaliyetlerinde bulunmasını sağlayacak olan avukatlık ortaklığı maddesi aslında yerel avukatlık bürolarını da yakından ilgilendiriyor. 2 Mayıs 2001 tarih ve 4666 sayılı Avukatlık Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 30. maddesiyle mevzuatımıza giren avukatlık ortaklığı sistemi yürürlükteki haliyle de hukukçular tarafından eleştirilen ve değiştirilmesi sıkça talep edilen bir konudur.

Avukatlık ortaklığının yürürlükte olan Avukatlık yasasındaki durumuyla ilgili olarak Nisan ayında Çanakkale’de düzenlenen Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanıtım Toplantısında konuşma yapan Çanakkale Baro Başkanı Avukat Tülay Ömercioğlu avukatlık yasasının bu hükmünün uygulamada yarattığı zorluk nedeniyle ivedilikle değiştirilmesi çağrısında bulunmuştu.Ömercioğlu konuşmasında “Avukatlık yasasında, avukatlık ortaklığı sistemi çok kargaşa içerisinde. Bunu uygulamanın imkanı yok. Eğer avukatlık ortaklığı sistemini ivedilikle basitleştiremezsek avukat arkadaşlarımız birbirlerinin yanında birbirlerinin ita amirleriyle çalışmasınlar. Kendileri ortaklığını kurarak birkaç avukat birbirlerinin ita amiri olmaksızın ortak koşullarda çalışsınlar. Bu sistem daha iyi şekilde yürüsün.” önerisinde bulunmuştu. Günümüzün artan ve değişen ihtiyaçları düşünüldüğünde avukatların mesleği bir arada yapmasını sağlayan avukatlık ortaklığı maddesi ve bu maddenin yabancı avukatlara ilişkin düzenlemesi yetersiz kalmaktadır. Bunun için pek çok hukukçunun da önerdiği gibi maddenin ihtiyaçları karşılayacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.

Madde yeniden düzenlenirken yabancıların sahip olduğu muafiyetler ve yabancı hukuk bürolarının neden olabileceği rekabet eşitsizliği de düşünülerek eşitlik esası gözetilmeli ve yerel hukuk bürolarının yaşam hakkı korunmalıdır. Yabancı hukuk bürolarının mevzuatımıza uygun olarak, yerel şirketlerle eşit rekabet koşullarında, barolara bağlı bir şekilde faaliyet göstermeleri sağlandığında yeni avukatlık kanununda yapılması planlanan değişiklik yerinde olacaktır.

Kaynakça 1. http://www.barobirlik.org.tr 2. http://www.gencbaro.org/ 3. Av. Şamil DEMİR – “Yabancı Sermaye Avukatını da Yanında Getiriyor” 4. Av. Ömer GÜNEL – “Avukatlıkta Şirketleşme, Avukatlık Şirketlerinin Yakın Geleceği, Ücret Tahsili Ve Hukuk Sigortası” 5. Av. Şebnem KARTAL–“Türkiye’de çalışan yabancıların ve yabancı çalıştıran işverenlerin tabi olduğu hukuki düzenlemeler” 6. Ahu ÖZYURT( CNN Türk) Hindistan’da Yasak olan Yabancı Hukuk Şirketlerine, Türkiye’de Sınırsız Serbestlik 7. Özlem ÇELİK(Akşam) - Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB), 12-13 Kasım tarihlerinde baro başkanlarıyla Yeni Avukatlık Kanunu’nu tartışmak üzere yaptığı toplantı 17

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

ULUCANLAR ANKARA MERKEZ KAPALI CEZAEVİ Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi, Ulus tarihi kent merkezinin kıyısında, Ankara Kalesi’nin doğusunda bulunan bir tepe üzerinde yer alır. Girişi Ulucanlar Caddesi üzerinden olan Cezaevi, Dikimevi’nde metro ve banliyö hatları ile Altındağ Belediyesi ve tarihi kent merkezini birbirine bağlayan bu önemli kent aksının önemli bir parçasıdır. Konumu sebebiyle gerek Ankara Kalesi ve tarihi kent merkezi ile gerekse yeni kent ile güçlü bir görsel bağa sahiptir.

ve buradaki yapıların bazıları Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından “korunması gereken yapı” olarak tescil edilmiştir.

Ulucanlar 1924 Lörcher Ankara eski şehir planına göre, bugünkü alanda konumlandırılmıştır. Özellikle etrafında tarla ve sürülebilecek alanlar olduğu için, mahkûmların ıslahına yardımcı olabileceği düşünülerek bu alan seçilmiştir. Ek yapılar ile cezaevi büyümüştür. 1925 yılında içişleri bakanlığınca “Umumi Hapishane” olarak inşa ettirilmiştir. Ulucanlar Cezaevi’nin mezarlık alanı olarak kullanıldığı belirtilmektedir. Bu durum Fransız gezgin Piton de Tournefert’in 1717 tarihli gravüründe izlenebilmektedir.

İnsanların olduğu gibi toplumlarında dönüm noktası vardır. Biz Altındağ Belediyesi olarak burada 81 yıllık tarihi incelerken hiçbir görüş ayırt etmeksizin herkese yer verdik ve buranın müze haline dönüştürülmesinde ki tek amacı hem insan insana bir daha böyle şeyler yaşatmaması hem de geçmişten bir özür dilemek olmasıydı…

İlk adı Mülkiye Hapishanesi, daha sonraları ise Cebeci Tevkifhanesi, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi ve en sonda Ulucanlar Cezaevi adını almıştır. Cezaevinin Kapalı kısmı Ağustos 2006 tarihinde Sincan’a taşınmıştır. 12 Şubat 2008 tarihinde, Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi’nin Adalet Bakanlığı’na ait olan tahsisi kaldırılmış ve taşınmazın müze ve film stüdyosu olarak, kalan kısmının ise sosyal ve kültürel amaçlara hizmet edilerek kullanılması kaydıyla Altındağ Belediyesi’ne tahsis edilmesinin ardından tüm alan

2012

18

Altındağ Belediye Başkanı Sayın Veysel Tiryaki, 2009 yılında başlattığı restorasyon çalışmalarını tamamladıktan sonra tarihi önemi olan tüm yapıları aynen koruyup burayı tam anlamıyla yaşayan bir müze olarak ziyaretçiye açmıştır.

Kaderleri onları Ulucanlar’da buluşturdu… Necip Fazıl Kısakürek Nazım Hikmet Ran Bülent Ecevit Yılmaz Güney Hasan Hüseyin Korkmazgil Cüneyt Arcayürek Fakir Baykurt Muhsin Yazıcıoğlu Talat Aydemir Fethi Gürcan Deniz Gezmiş Yusuf Aslan Hüseyin İnan Mustafa Pehlivanoğlu Fikri Arıkan Ali Bülent Orkan

Bir gün yolunuz düşerse hapishaneye, tozlu duvarlara elinizi sürüp, rutubet kokusunu soluduktan sonra, fareler ekmeğinize ortak olduğunda özgürlüğü özlemek için saatiniz işlese, zaman dursa… Durup düşünmek için az bir vaktiniz olsa. Sizce özgürlük hayatınızın ne kadarı? İşte bu sözlerle karşılıyor bizi tarihin en canlı tanıklarından olan Ulucanlar Cezaevi… 81 yıl boyunca Türkiye’nin siyasi tarihine tanıklık eden Cezaevi’nin kapıları bizlere açılıyor ve Ulucanlar’ın geçmişine türlü hislerle dolu bir yolculuk başlıyor. İlk olarak hepimizin bildiği isimlerin kaldığı “Hilton” adıyla anılan 9. Koğuşa uzanıyor koridorlar. Hilton’un hemen yanında “Müteferrika” denilen tek kişilik hücreler yer alıyor. İçimiz ürperirken ve tarih gözlerimizin önünde bir kez daha canlanırken, avluda yer alan mahkûmların film şeridi halindeki fotoğrafları unuttuğumuz şeyleri hatırlatıyor bizlere. İşte o anda ‘duvarların dili olsa da konuşsa…’ diyorsunuz. Soğuk, karanlık ve rutubetli… Onlarca hayat geçti o duvarların arasından. Kader mahkûmlarının yanında, yazdıkları, söyledikleri, düşündükleri için mahkûm edilenlere de tanıklık etmiştir bu duvarlar… Deniz Gezmiş, Necip Fazıl Kısakürek, Bülent Ecevit, Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Muhsin Yazıcıoğlu… Kaderin Ulucanlar’da birleştirdiği isimlerden bazıları onlar… Cezaevi’nin koğuşlarında mahkûmların çeşitli kurumlardan veya ailelerinden alınan özel eşyaları sergileniyor. Koğuşları gezerken en çok dikkatimi çeken şeylerden biri (içinde bulunduğumuz günün şartlarından mıdır bilinmez) basın kartları oldu. Basın özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün o zamanlar da olmadığının en önemli kanıtıydı Ulucanlar. Peki ya bugün, diye düşünmekten alamıyor insan kendisini. Bugün, Ulucanlar Cezaevi’ni “Utanç Müzesi” olarak sergileyip geçmişimizle yüzleşmeye çalışırken aslında aynı utancı Silivri Cezaevi’nde yaşıyoruz. Kim bilir belki bundan seneler sonra Silivri de müze olacak ve koğuşlarda, hücrelerde sergilenen onlarca basın kartıyla karşılaşacağız, orayı da aynı duygularla gezeceğiz. Muhtemelen o gün geldiğinde de bugünümüzle yüzleşmeye çalışacağız. Bizler tarihten ders almadığımız sürece tarih tekerrür etmeye devam edecek. Tarihimizi gözler önüne sermek amacıyla Ulucanlar Cezaevi’nin restorasyonunu başarıyla gerçekleştiren ve müze haline getirilmesinde emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliriz.

19

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Hayata Dönüş Operasyonu Hayata Dönemeyenler ürkiye’de gözardı edilmiş, unutulmuş bir utanç var. Türkiye halkı yalnızca utanılması gereken şeyler gündeme getirildiğinde utanıyor; ancak bu şekilde üzülüyor. Gündeme getirilenleri hatırlıyor yalnızca. 12 Eylül işkenceleri ne kadar hatırlandıysa, 19 Aralık o kadar unutuldu. 12 Eylül’ü aratmayacak, 2’si asker 30 tutuklu 32 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı ve yakıldığı, “Hayata Dönüş Operasyonu” adlı katliam yalnızca 11 yıl öncesinde, 2000 yılında gerçekleşti. Öylesine yakın... Peki 19 Aralık’ta ne olmuştu? Bunun için filmi biraz geri sarmak gerekiyor: 1991 yılında Terörle Mücadele Yasası’nın, 2006 yılında yürürlükten kaldırılan 16.maddesinin kabul edilmesiyle, F-Tipi Cezaevi sistemi gündeme geldi. 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu Üçüncü Bölüm: Cezaların İnfazı Cezaların İnfazı ve Tutukluların Muhafazası Madde 16 - Bu Kanun kapsamına giren suçlardan mahkum olanların cezaları, tek kişilik veya üç kişilik oda sistemine göre inşa edilen özel infaz kurumlarında infaz edilir. Bu kurumlarda açık görüş yaptırılmaz. Hükümlülerin birbirleriyle irtibatına ve diğer hükümlülerle haberleşmesine engel olunur. Dönemin cezaevleri, genellikle 60 ya da daha fazla tutuklu ve hükümlünün bir arada yaşadığı koğuşlardan oluşmaktaydı. Devlet, koğuş sisteminin ‘terör örgütlerine ideolojik çalışma zemini sağladığı’ gerekçesiyle kısa zaman içinde F-tipi cezaevi sistemine dönüştürülmesini planlıyordu. Bayrampaşa’da istihbarat subayı olarak görev yapan emekli binbaşı Zeki Bingöl’ün deyimiyle; o dönemde “Cezaevinde devlet yoktu.” Koğuş sistemi yerine hücre sistemini öngören F-tipi cezaevleri, bir ve üç kişilik hücrelerden oluşuyordu. Dönemin Adalet Bakanlığı’na göre “Cezaevlerinde son yıllarda yaşanan toplu isyan, görevlileri rehin alma, açlık grevine zorlama, yangın çıkarma, tünel kazarak firar etme, haraç alma, örgüt içi şiddete tabi tutma, kurum görevlileri ile tutuklu ve hükümlüleri yaralama, öldürme ve bu-

T

2012

20

nun gibi asayiş ve güvenliği ilgilendiren sorunların çözümü” aciliyet arz ediyordu. İşte bu sistemle amaçlanan terör örgütlerinin ideolojik çalışma ortamını yok etmek, koğuşların sağladığı dayanışmayı kırmaktı. Cezaevlerinin mahkumların kontrolünde olduğuna yönelik ciddi iddialar vardı. Hedeflenen amaçlar da tutuklu ve hükümlülerin istenildiği anda her türlü ilişkisini kesmeye ve tam bir denetim sağlamak üzere mutlak yalnızlaştırmaya elverişli hücre sistemiyle yani yüksek güvenlikli F-tipi cezaevleriyle gerçekleştirilecekti. Bu cezaevlerine de öncelikle siyasi tutuklu ve hükümlülerin taşınması öngörülüyordu. 2000 yılında Adalet Bakanlığı’nın yaptığı bir açıklamaya göre, bu projenin hazırlanmasının bir diğer nedeni de, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin cezaevlerimizle ilgili 11 Mart 1997’de kabul ettiği Türkiye Raporunda koğuş sisteminin eleştirilmesi ve bu sistemin suç örgütlerinin iç dayanışmasını kolaylaştırdığı yönündeki yorumuydu.6 Helsinki Yurttaşlar Derneği, F-tipi Cezaevleri Raporu, 12 Haziran 2000 Keşke Olmasaydı programı, Kanal 24 -Hayata Dönüş Operasyonu Adalet Bakanlığı, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü
Yüksek Güvenlikli F Tipi Kapalı Cezaevleri, 27.11.2000 Türkiye İnsan Hakları Vakfı-Dokümantasyon Merkezi-Cezaevleri Dosyası-Ocak 200102-12-Özel Rapor 1 Türkiye İnsan Hakları Vakfı-Dokümantasyon Merkezi-Cezaevleri Dosyası-Ocak 200102-12-Özel Rapor 1

1992 yılında, on yedi cezaevine F tipi cezaevi sistemine yönelik altmış milyon dolarlık bir yatırım planlandı. 1996’dan itibaren 17 cezaevinde F tipi cezaevi sistemine geçiş için çalışmalara başlandı.7 Ancak, başta mahkumlar olmak üzere onların aileleri, sivil toplum örgütleri ve insan hakları savunucuları, F-tipi cezaevlerine karşı çıktılar. Türk Tabipleri Birliği ve Barolar Birliği başta olmak üzere birçok kurum ve meslek örgütü hazırladıkları raporlarda F-Tipi cezaev-

fazla” yer verilmemesi konusunda yayın kuruluşlarını uyardı. 14 Aralık 2000 tarihinde İstanbul DGM, ölüm oruçları ve F-tipi cezaevleriyle ilgili “yasadışı örgütlerin açıklama ve propagandası” niteliğindeki haber ve görüntülere yayın yasağı koydu.12 14 Aralık 2000’de Başbakan Bülent Ecevit ve Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk “hükümet olarak ellerinden geleni yaptıklarını” savunarak “ölümlerden sorumlu olmayacaklarını” söylediler.

lerinin sosyal izolasyon ve duyusal yalıtma koşullarına sahip olduğunu ve bu nedenle iddia edilenlerin aksine insan onuruyla bağdaşmayan çağdışı bir nitelik taşıdığını belirtmiştir:8 “İzolasyonunun insanı kimliksizleştirmek, ağır psişik ve fiziki bozukluklar yaratmak gibi sonuçlarının olduğu bilimsel verilerle ortaya konulmuştur. Fiziksel, sosyal ve psikolojik insani gereksinimleri yok sayan izolasyon yaklaşımı ile hükümlü güven hissi, dayanışma, paylaşım gibi haklardan yoksun bırakılmaktadır.”9 Bazı partiler, sendika grupları ve insan hakları dernekleri o dönemde konuyla ilgili bir basın duyurusu yapmışlardı: “...Kamuoyu anlamsız bir tartışmayla yanlış yönlendiriliyor. Cezaevlerinde yaşanacak yerlerin lüks olup olmamasından daha önemlisi, sosyal ve insani ilişkilerin sürmesine imkan verip vermemesidir. Bir insanın en lüks yerde bile izole edilmesi kabul edilemez. İnsanın ruh ve beden sağlığı üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler; yol açacağı sosyo-kültürel olumsuzluklar; dayandığı yasal düzenlemelerin evrensel hukuka aykırılığı; insan haklarına aykırı bir uygulama olması nedeniyle F-Tipi cezaevleri kabul edilemez...”10 Eylül 1999’da, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde ve 5 Temmuz 2000 tarihinde Burdur Cezaevi’nde büyük çaplı protestolar ve çatışmalar yaşandı, çok sayıda mahkum hayatını kaybetti veya ağır derecede yaralandı. Temmuz ayından itibaren tartışmalar giderek yoğunlaştı ve cezaevlerinde öngörülen uygulamaların anti-demokratikliğini ve hukuka aykırılığını protesto eden kuruluşların sayısı oldukça arttı. Cezaevlerinde ise açlık grevleri ve ölüm oruçları biçiminde gelişen bu tepkiler hücre sistemi sorununu, Türkiye gündeminin başına oturttu. Yetkililerin yapımı sürmekte olan 11 F-Tipi cezaevine öncelikle siyasi tutuklu ve hükümlülerin konulacağına ilişkin beyanlarına ve tepkilere karşın; yetkililerin F-Tipi cezaevlerinden vazgeçmeyeceğine ilişkin açıklamaları gerilimi iyice arttırdı.

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

Helsinki Yurttaşlar Derneği, F-tipi Cezaevleri Raporu, 12 Haziran 2000 Helsinki Yurttaşlar Derneği, F-tipi Cezaevleri Raporu, 12 Haziran 2000

20 Ekim 2000 tarihinde 18 cezaevinde 865 tutuklu ve hükümlü, F Tipi cezaevlerini protesto amacıyla açlık grevlerine başladılar. 20 Kasım 2000 tarihinde tutuklu ve hükümlüler açlık grevini ölüm orucuna çevirdiler. Bunun üzerine baskılar sonucunda, Adalet Bakanlığı 3 Aralık 2000 tarihinde Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’ni görüşmeye davet etti. Bu aşamadan sonra toplumun değişik kesimleriyle Adalet Bakanlığı ve tutuklu ve hükümlüler arasında görüşmeler başladı. Bu görüşmelerin sonucunda dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, 9 Aralık 2000 tarihinde, F-Tipi cezaevi uygulamasının ertelendiğini ve bir toplumsal mutabakata ulaşmak amacıyla F-tiplerinin mimarisi dahil her yönden incelemesinin başlatılacağını ve bu incelemenin de Türk Tabipleri Birliği, Türkiye Barolar Birliği ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğinin katılımıyla gerçekleştirileceğini açıkladı.11 Türk, cezaevi koşullarını ağırlaştıran ve tecrit öngören yasanın 16. maddesinin değiştirileceğini söyledi. Aynı anda, ölüm oruçlarının sona erdirilmesi için Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Orhan Pamuk, Oral Çalışlar ve Can Dündar’dan oluşan heyet Bayrampaşa Cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerle görüştü. Adalet Bakanlığı, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü
Yüksek Güvenlikli F Tipi Kapalı

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

Cezaevleri, 27.11.2000 Türkiye İnsan Hakları Vakfı-Dokümantasyon Merkezi-Cezaevleri Dosyası-Ocak 200102-12-Özel Rapor 1 Türkiye İnsan Hakları Vakfı-Dokümantasyon Merkezi-Cezaevleri Dosyası-Ocak 200102-12-Özel Rapor 1 F tipi cezaevlerine ilişkin TTB raporu Basın duyurusu: ÖDP, EMEP, DBP, TMMOB, TEB, KESK, DİSK, İHD, TİHV, Mazlum Der, Halkevleri, PSAK Vakfı, ÇHD

10 Aralık 2000 tarihinde yapılan ikinci görüşmenin ardından tutuklu ve hükümlüler Adalet Bakanlığı’nın açıklamalarını tatmin edici bulmadıkları için ölüm orucuna devam edeceklerini bildirdiler. 13 Aralık 2000’de TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Mehmet Bekaroğlu, TMMOB Başkanı, TTB İkinci Başkanı Bayrampaşa Cezaevi’nde ölüm orucunda olan tutuklu ve hükümlülerle tekrar görüştüler; ancak çalışmaların henüz başarıya ulaşmadığı ancak tükenmediği bir noktada Adalet Bakanı’nın verdiği süre dolduğu için görüşmeler 14 Aralık 2000 tarihinde geceyarısı sona erdirildi. Bu tarihten sonra mahkumların, sivil toplum örgütlerinin ve görüşmeci heyetin tüm ısrarlı taleplerine olumsuz yanıt verildi ve görüşmeler bir daha başlayamadı. Görüşmelerin kesilmesinden bir gün önce Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), F-tipi cezaevlerini protesto eylemleri ve açlık grevlerine ilişkin haberlere “gereğinden

Daha önce defalarca operasyon yapmayı düşünmediğini ifade eden hükümet, ölüm orucundaki mahkumların, eğer herhangi bir hapishanede ölüm orucuna karşı herhangi bir müdahale olursa, kendilerini yakacaklarını ifade etmelerine rağmen, 19 Aralık 2000 günü sabaha karşı 4.30 sularında “hayata döndürme” operasyonunu başlattı. Operasyon sabahı Adalet Bakanı, “...İnsanların göz göre göre ölüme sevk edilmesine devletin seyirci kalması düşünülemez. Bu nedenle 20 cezaevinde bir müdahale kaçınılmaz hale gelmiştir. Müdahalenin amacı, insanların hayatını kurtarmaktır.... Operasyon şu ana kadar tam bir başarı ile yürütülmüştür. Herhangi bir zayiat yoktur.” demiş olmasına karşın İçişleri, Adalet ve Sağlık Bakanlığı’nın ortaklaşa hareket ettikleri “hayat kurtarma” operasyonu, iki askerle 30 mahkumun ölümü ve yüzlerce mahkumun ağır yaralanmasıyla sonuçlandı. Operasyon 22 Aralık 2000 tarihinde öğlen saatlerinde son buldu. Operasyondan sağ kurtulan bazı tutsakların ifadelerine göre (Bayrampaşa Cezaevi Kadınlar Koğuşu):13 Mahkumlar 19 Aralık gecesi saat 04.30‘da yoğun silah ve çığlık sesleriyle uyandı. Koğuşun tavanları hemen her tarafından matkaplarla deliniyordu. Ardından açılan deliklerden bombalar atılmaya başlandı. Tutsaklar hızlı bir şekilde giyinmeye çalıştılar, ıslak havlulardan başka kendilerini koruyacak hiçbir şeyleri yoktu. Çatılar askerlerle dolmuştu, mazgallara ve çatılara silahlar yerleştirilmişti. Askerlerin neredeyse hepsi gaz maskeli ve çelik yeleklilerdi. Koğuşlara ses, gaz ve sinir bombası

21

2012


ZİGGURAT

atılıyordu.14 Gülizar Özpolat, gaz bombasının nefes alamamaya, gözlerini açamamaya neden olduğunu; bir süreliğine kişinin kontrolünü kaybettiğini ama nefes almaya başladığında ise kendine gelebildiğini ancak sinir bombasının bambaşka bir etkisi olduğunu, kişinin tüm kontrol ve hakimiyetini yitirdiğini ve hatta kimi örneklerde etrafındakilere zarar verdiğini belirtiyor. Bu etkiler sürekli çığlık atma ya da tekmeleme gibi ortaya çıkabiliyor. 4:30’da başlayan bombalama 11:00’e kadar aralıksız sürdü. Aynı zamanda koğuş silahlarla taranıyordu. Yoğun bombalardan nefes alamayacak hale gelen tutuklular havalandırmaya çıkmaya çalıştıklarında ise, bu kez havalandırmaya bomba atıldı.15 Koğuş kapıları kilitliydi, askerler kapıların önünde barikat kurmuşlardı, mahkumların dışarı çıkmaları mümkün değildi. Önceden açılan deliklerden bir hortum sarkıtıldı ve içeri siyah bir madde salındı.16 (Maddenin ne olduğu hala bilinmiyor. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanlığı görevini de yürüten Adli Tıp uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, maddenin uluslararası anlaşmalara göre kullanımı yasak olan beyaz fosfor olabileceğini belirtti. Özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında kullanılan beyaz fosforun oksijenle temas ettiğinde çok yüksek yanıcılığı olan ve tükenene kadar yanmaya devam eden bir kimyasal olduğunu söyledi.)17 Aynı anda bir alev topu atıldı. Yataklar yanmaya başladı. Gülizar Özpolat, kendilerine atılan maddenin vücudu alevlerle yakmadığını, vücut derilerinin naylon gibi damla damla aktığını ve kıyafetlerinin hiç zarar görmediğini belirtiyor. Hacer Arıkan ise; “Ben beni yakan maddenin ne olduğunu bilmek istiyorum. Bize atılan madde tepeden atıldı. Benim ve arkadaşlarımın kıyafetleri yanmadı. Sadece vücudumuz yandı. Vücudumuz damla damla döküldü. Bir yıl içinde 8 ameliyat geçirdim ondan öncekilerin sayısını bilmiyorum. Bacaklarımdan alınan derilerle kafam ve vücudumdaki yanıklar düzeltildi. Bir yıl önceye kadar burnum yoktu. Omzumdan alınan parçalarla bana burun yapıldı. Bu operasyona kim katıldıysa herkesten şikâyetçiyim” ifadelerini kullanıyor.18 Koğuştan çıkabilenler havalandırmaya kaçtılar. O anda kendilerine itfa-

2012

22

ZİGGURAT

iye hortumuyla su sıkılmaya başlandı. Üstelik çoğu yaralıyken, hala üzerlerine bomba atılmaya devam ediyordu. Koğuşların çoğunda yangın çıktı, hala içeride olan mahkumlar vardı. Mahkumların, “Yangını söndürün. Elinizdeki o suyu bize değil koğuşa sıkın. Yangını söndürün. İnsanlar diri diri yandı, diri diri yaktınız.” çağrısına rağmen yangın iki saat boyunca devam etti. Mahkumların ifadelerine göre askerler yangını söndürmeye çalışacaklarına suyu mahkumların üzerine sıkıyorlardı.19 Hacer Arıkan’la röportaj, Güncel Hukuk Dergisi, Ocak 2012 sayısı/Ebru Dinçer’le röportaj, Vatan online-Sayı:93-02.06.2011/Gülizar Özpolat, Keşke Olmasaydı programı, Hayata Dönüş Operasyonu Ebru Dinçer’le röportaj, Vatan online-Sayı:93-02.06.2011 Ebru Dinçer’le röportaj, Vatan online-Sayı:93-02.06.2011 Hacer Arıkan’la röportaj, Güncel Hukuk Dergisi, Ocak 2012 sayısı 26.11.2010 tarihli T24 bağımsız internet gazetesi haberi. 30 Ocak 2012-Hürriyet Gazetesi

Operasyon sırasında aynı zamanda askerler tarafından “Bu iş sonuna geldi; sizlere zarar vermeden operasyonu bitirmek istiyoruz. Kimsenin kılına halel gelmeden hep birlikte teslim olun.” çağrısı yapılıyordu. Ebru Dinçer yaptığı bir röportajda: “Yani o durumda olan insanlara yaptıkları çağrı buydu. İçerde devletin elinde bulunan insanlara yapılan çağrı buydu; ama ilk anda direkt, hiçbir çağrı, hiçbir uyarı yapmadan, aniden bomba, kurşun attılar.”diyor.20 Sağ kalanlardan birkaç kişi dışında herkeste yanık var. 6 kişi yanarak öldü ve cesetleri teşhis edilemedi. Yazgül Güder, Seyhan Doğan, Nilüfer Alcan, Özlem Ercan, Gülsen Tuzcu, Şefinur Tezgel o koğuşta diri diri yakıldı. 2010 yılında açılan davada Bayrampaşa Cezaevi’nde C-1 koğuşundaki kadın tutukluların güvenlik görevlilerinin kullandığı göz yaşartıcı, gaz ve sinir bombalarının çıkardığı yangında hayatlarını kaybettikleri belirlendi. Adli tıp raporunda, yanarak hayatını kaybeden mahkumların giysi parçaları ve ciltlerinde yanıcı olan solvent maddelerinin bulunduğunun tespit edildiği vurgulandı; ayrıca silahlı bir direniş olmamıştı, koğuşlarda silaha da rastlanmamıştı.

Bilirkişi raporunda ayrıca mahkûmların bulunduğu taraftan güvenlik görevlilerinin bulunduğu yöne doğru ateş açılmadığı, atışların dışarıdan içeriye doğru yapıldığı kaydedildi.21

Tutuklu ve hükümlülerin taleplerinden biri Terörle Mücadele Yasası’nın 16. maddesinin değiştirilmesiydi. Bu değişikliğe ilişkin tasarı 1 Mayıs 2001 tarihinde TBMM’de kabul edildi. Cum-

Amacı “hayatı kurtarma” olan bu operasyonlar, yalnızca hayatını kurtarmayı vaadettiklerinin ölümüne değil, operasyonda görevli iki askerin de ölümüne sebep oldu. Operasyonun hemen ardından henüz inşaatı tamamlanmamış F-tipi cezaevlerine sevkler de başladı. 20 Aralık 2000 tarihinde Kocaeli, Edirne ve Sincan F-Tipi cezaevlerine toplam 490 tutuklu ve hükümlü sevkedildi. Operasyonda, sevkler ve cezaevine kabul sırasında mahkumlara zor kullanıldı ve birçok mahkum yaralı olarak hücrelere konuldu. Mahkumların bir kısmına gönderildikleri cezaevlerinde tecavüz edildiği iddiaları gündeme geldi.22 Operasyondan sonra F-tipine nakledilmeyen tutuklu ve hükümlüler, bazı cezaevlerinde hücrelere yerleştirildiler, tutuklu ve hükümlülerin bütün şahsi eşyalarına el konuldu, avukatların müvekkilleri ile görüşmeleri kısıtlandı, bazı cezaevlerinde avukatların müvekkilleriyle olan yazışmaları engellendi ve evraklarına el konuldu, tutuklu ve hükümlülerin tamamının saç ve sakalları zorla kesildi. F-tipi cezaevleri aylarca ısıtılmadı, mahkumlara yeterince giysi verilmedi, kitap ve dergi sokulmadı.23 Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, 3 Ocak günü yaptığı açıklamada 41 cezaevinden 1118 tutuklu ve hükümlünün süresiz açlık grevi, 395 kişinin de ölüm orucu eylemini sürdürdüğünü açıkladı. Yani açlık grevleri bitmedi, F-tipi cezaevlerinde büyüyerek devam etti. Daha önce açlık grevine katılmayan yaklaşık 500 tutuklu ve hükümlü de operasyondan sonra açlık grevine başladı. Ebru Dinçer’le röportaj, Vatan online-Sayı:93-02.06.2011 Ebru Dinçer’le röportaj, Vatan online-Sayı:93-02.06.2011 Radikal Gazetesi-Ahmet Şık arşivi Türkiye İnsan Hakları Vakfı-Dokümantasyon Merkezi-Cezaevleri Dosyası-Ocak 200102-12-Özel Rapor 1 İzmir Barosu Bülteni, sayı 114-115

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

hurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, değişiklik yasasını 5 Mayıs günü onayladı. Kanunla, tutuklu ve hükümlülerin ortak kullanım alanları terör suçlularına da açılıyordu ve bu alanların kullanım süresi de uzatılıyordu. Kanun, F-tipi cezaevlerindeki terör suçlularına da dini ve ulusal bayramlarda yakınlarıyla görüşme imkânı sağlıyordu. Maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarında öngörülen değişikliğe göre ise; tutuklu ve hükümlüler, işledikleri suçlara, kurumdaki davranışlarına, ilgi ve yeteneklerine göre değerlendirilerek, kendileri için hazırlanan ‘iyileştirme ve eğitim programları’ çerçevesinde eğitim ve spor, meslek kazandırma ve işyurdu çalışmaları ile diğer sosyal ve kültürel faaliyetlere katılabilecekti.24 Yapılan değişikliğe ilişkin eski İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman açıklama yaptı: “Tecritin sadece biçimi değiştirilmiştir. Hücre kapılarının açılması ‘hak’ olarak tanınmıyor. Kapıların açılması eğitim ve ıslah koşuluna bağlı; ‘ödül’ olarak bağışlanıyor. Kapılar sadece kütüphane, çok amaçlı salon ve işyurtlarına, yani ‘işlevli’ alanlara açılacak. Kütüphanede idarenin belirlediği kitapları okuyabilecekler, sohbet etmeleri imkansız...” 25 Operasyonla ilgili şu ana kadar on dava açıldı, yedisi zamanaşımı nedeniyle düştü. Üçü ise hala sürüyor. İstanbul Bayrampaşa Cezaevi’nde hayatını kaybeden on iki kişinin yakınları, on yıldır sorumluların bulunması için mücadele veriyor. Soruşturmaya izin veZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

rilmesi üç yıl, jandarmanın operasyona katılan isimleri savcılığa bildirmesi altı yıl sürdü. Askerler hakkında soruşturma açılması talebi üç kez reddedildi. Sonunda iddianame operasyondan tam on yıl sonra tamamlandı. Şu an dava hala sürmekte. Dava sırasında, Jandarma Genel Komutanlığı mahkemeye, “tasdik sırasında bulduk” diyerek “Tufan” adlı operasyon planını yolladı, yani operasyonun adı aslında “Hayata Dönüş” değildi. Amaç da hayata döndürmek değil, bir tufan yaratmaktı. Savcıların yıllarca jandarmadan beklediği cevap 11 yıl sonra geldi. Belgede ilgili mahkumlara karşı “zor ve silah kullanılacak” ifadeleri var ve adli tıbbın “fazlası öldürücüdür” uyarısına rağmen gaz bombalarının aşırı dozda kullanılması isteniyor.26 Belgede en çarpıcı nokta, Jandarma Genel Komutanlığı’nın planın hazırlanmasına dair emirini 11 Ekim 2000’de vermiş olmasıydı; çünkü tutuklu ve hükümlülerin açlık grevi dahi 20 Ekim 2000’de başlamıştı. Yani devlet, henüz eylem bile başlamadan operasyon kararı almıştı.27 15 Aralık 2000 tarihli planda Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı’nın 12 Aralık’ta İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı harekat kontrolüne verildiği bilgisi yer aldı. Oysaki bu tarihlerde devlet ile mahkumların arasında ölüm orucuna son verilmesi ve F-tipi cezaevlerine nakillerin ertelenmesi konularında uzlaşma çalışmaları sürüyordu.28 Bilirkişi raporlarında C-14 ve C-15 koğuşlarına da ateş açıldığı ve içeri, üzerinde “Kapalı yerlerde kullanmayın” ve “Bombayı insan ve yanan madde olmayan sahaya fırlat” yazılarının bulunduğu çok sayıda göz yaşartıcı bomba ile gaz bombasının atıldığı kaydedildi. Tutukluların silahla birbirlerini öldürdüğü iddiası da, tutukluların uzun mesafeden açılan ateş sonrası öldüğünü belirleyen adli tıp raporuyla çürütülüyordu. Rapor ayrıca, kimi delillerin karartıldığını ve jandarma tutanağındaki verilerinde bazı çelişkileri de ortaya çıkartmıştı. Helsinki Yurttaşlar Derneği, F-tipi Cezaevleri Raporu, 12 Haziran 2000 3 Mayıs 2001, Radikal Gazetesi

Radikal Gazetesi-İsmail Saymaz/”Hayata Dönüş değil ‘Tufan’ planlanmış”-06.04.2011 Can Dündar-Bayrampaşa Kumpası/DHA07.04.2011 Radikal Gazetesi - İsmail Saymaz / ”Hayata Dönüş değil ‘Tufan’ planlanmış”-06.04.2011

Ayrıca Bayrampaşa Cezaevi’nde ateşli silahla yaralanma sonucu hayatını kaybeden üç tutuklunun vücudundaki mermi çekirdeklerinin, Adli Tıp Kurumu’na götürülmeden önce çıkarıldığı ortaya çıktı. Murat Ördekçi, Cengiz Çalıkoparan ve Mustafa Yılmaz’ın vücudundaki kurşun yaralarının kesilerek genişletildiği ve mermi çekirdeklerinin çıkarıldığı, Adli Tıp Kurumu’nda savcı gözetiminde yapılan otopside belirlenerek tutanaklara geçirildi. Üstelik operasyonun ardından 20 Aralık 2000’de olay yerinde savcılık ve adli tabip tarafından yapılan ilk ölü muayenesi sırasında, yaraların kesilip genişletilerek, mermi çekirdeklerinin çıkarıldığına dair kayıt tutanaklara geçirilmemişti. 29 Jandarmanın bu tutanağında başka çelişkiler de vardı; örneğin, tutanakta bazı ölülerin ‘tahrip olmasın’ diye hastaneye kaldırıldığı, bazı cesetlerin ise ‘otopsi’ için bulundukları yerde bırakıldığı yazılı.30 Can Dündar’ın Bayrampaşa Kumpası adlı yazısından bir alıntı: “Katliam emrini veren üst düzey yetkililerin bir kısmı bir gün bu davanın sanığı olarak cezaevine girebilir. Onlar ya da halen “terör örgütü” suçlamasıyla içerde olan bazı güvenlik yetkilileri, eğer cezaevinde tek kişilik “tabutluk”larda tutulmuyorsa, birkaç kişi bir arada koğuşta kalabiliyorlarsa, tek tip elbise giymeye zorlanmıyorlarsa, o gün ölüm orucunda ölen ya da yakılarak katledilen o çocuklar sayesindedir.”31 Katliam aramak için uzağa gitmeye gerek yok; bizim çok yakın tarihte derin yanıklarımız var. Dava hala sürmekte... Radikal Gazetesi-Ahmet Şık arşivi Radikal Gazetesi-Adnan Keskin arşivi Can Dündar-Bayrampaşa Kumpası/DHA07.04.2011 23

2012


ZİGGURAT

Türk Liramızın Yeni Simgesi

3-31 Ekim 2011 başvuru süresi tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nca düzenlenmiş bulunan “Türk Lirası Simge Yarışması” tamamlandı. 22 Şubat 2012 tarihinde yapılacak bir basın toplantısı ile yarışmanın sonuçlarının açıklanacağı ve yeni simgenin kamuoyuna sunulacağı daha önce duyurulmuştu, ancak TCMB tarafından yapılan yeni bir açıklamada “TL simgesinin sanal ortamda güvenli bir şekilde uygulanabilirliğinin gösterimine ilişkin teknik çalışmaların henüz zamana ihtiyaç duyduğu” ve bu yüzden söz konusu toplantının ertelendiği bildirilmişti. Ertelenen açıklama 1 Mart 2012’de, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın da katıldığı toplantıda yapıldı ve finale kalan 7 aday arasından Tülay Lale’nin tasarımı birinci seçildi. 8 Eylül 2011 tarihinde ilan edilen yarışma şartnamesinde jüri değerlendirme tarihleri 1-15 Kasım 2011, sonuçların açıklanma tarihi ise 19 Aralık 2011 olarak gösteriliyor. Yarışma şartnamesinin birinci hükmü, yarışmanın konusunu ve amacını belirlemektedir: Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, Türk lirasının ülkemizde ve dünyada tanıtılması ve bilinirliğinin artırılması amaçlarına yönelik olarak TL’yi anlaşılabilir, özgün, estetik,

2012

24

elle yazımı kolay ve akılda kalıcı bir şekilde temsil edecek simgeyi belirlemek üzere bu yarışmayı düzenlemiştir. Her yarışmacı veya yarışmacı grubu, en fazla 3 simge tasarımıyla yarışmaya katılabilmekteydi. Yaklaşık 8 bin katılımcının içinden, değerlendirme sonucunda 25.000 TL’lik birincilik ödülü ve 2.500 TL’lik üç adet teşvik ödülü sahiplerini bulacak. Şartnamede, tasarımların hiçbiri TCMB’nin ihtiyaçlarını karşılamadığı takdirde ödülü vermeme hakkını saklı tuttuğu da belirtilmişti. Finale kalan yedi tasarım arasından Tülay Lale’nin tasarımı birincilik ödülüne layık görüldü ve Türk lirasının simgesi unvanını alarak uluslararası temsilcisi oldu.

TCMB Başkanı Erdem Başçı, Türk lirasının yeni simgesinin altın oran uyumuna dikkat edilerek tasarlandığını ifade etti. Lale’nin orijinal tasarımındaki düz çizgiler yukarı eğimli hale getirildi. Hazırlanan özel bir programla, klavyelerde “AltGr+T” tuşlarına basıldığında TL’nin yeni simgesi çıkacak. Yeni simge seçiminin heyecanıyla Türk lirasının uluslararası piyasada itibarının ve değerinin artması bekleniyor. Yeni simge, ülke geneli içinde olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak görülüyor.

Dolar’ın Simgesi Nasıl Oluşmuştur? “$” işaretinin kaynağına ilişkin olarak bugüne kadar çok sayıda teori ve rivayetle karşılaşılır. ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı “moneyfactory.gov” adlı siteye göre en fazla kabul görmüş açıklama ise birbirinden farklı yerlerde ortaya çıkan ve aslında farklı olan dolar simgelerinin zamanla herhangi bir sebeple bu işarete evrildiği üzerinedir. Bugün ABD, Kanada, Avustralya ile Güney Amerika, Pasifik, Karayipler, güneydoğu Asya ve Afrika’nın bazı ülkelerinin resmi para birimi olan doların işaretine ilk olarak 1770’lerde eski İngiliz-Amerikan elyazmalarında rastlanmıştır. İspanyol-Meksika para birimi olan peso’nun da simgesi dolar ile aynıdır ve “$“ işaretinin üstüste yazılmış ‘p’ ve ‘s’ harflerinden türediğine dair bir rivayet vardır. “$” işaretinin, 1785’te doların ABD Kongresi kararınca ABD’nin resmi para birimi olmasından önce de kullanılmakta olduğu saptanmıştır. Bir diğer teori ise işaretin ‘US’ harflerinden geldiği üzerinedir: Orijinal dolar simgesi ‘S’ harfi üzerine iki dik çizgiden oluşur ve iki dik çizgi, ‘S’nin kıvrımıyla ‘U’nun alt kısmını oluşturur. Böylece United States’in baş harflerine ulaşılır. Euro’nun Simgesi Nasıl Oluşmuştur? Doların aksine, Avrupa Birliği ülkelerinin resmi para birimi olan Euro’nun simgesinin tarihçesi, henüz bu para birimi çok genç olduğu için kesindir. Avrupa Komisyonu tarafından düzenlenen bir tasarım yarışmasında, adları ifşa edilmemiş dört uzmandan oluşan bir takım “€” işaretiyle birinci olmuşlardır. Yeni işaret 12 Aralık 1996 tarihinde kamuoyuna duyurulmuştur. Yunan alfabesindeki harflerden Epsilon(Є)’dan ve Europe’un baş harfi olmasından esinlenilerek oluşturulmuş “€” işareti, Avrupa ülkelerince de kolayca itibar görmüştür. ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

ZİGGURAT

İhtiyar İhtiyar: Ölümün Beklenme Hâli Kafasını hafifçe öne eğdi ihtiyar, saatlerdir kaşımaktan harap ettiği ayaklarına bakıyordu boş gözlerle. Ayak oldukları bile seçilmiyordu aslında; sağdan soldan çizilmiş, derisi soyulmuş, kirin üzerinde kuruyan kanlar boylu boyunca uzanmış bir et yığınıydı baktığı, yahut kemik… Bir ay olmuştu, uzağındaki dünyada, zaman kavramıyla yaklaşık bir ay… Bir aydır düşünüyor, bir aydır bekliyor, bir aydır yaşıyordu ölümün tırnak uçlarında. Vücudu zayıf, şeffaf, yorgundu. Gözleri; bir depremin sertçe vurduğu bozulmuş toprak parçalarını andıran çehresinde, yok oluşunu kabullenmiş yenik savaşçılar gibi içe doğru çekilmişti. Zihninin tamamına yakını çökmüş, çoktan tortulaşmaya başlamıştı. Uyanık olan birkaç duygusu vardı, işte bir aydır uykuya hasret… Önündeki tahta kaşığın üzerine sinekler konup uçuyor, iki gün önce duvarın köşesine fırlatılmış tasın içinde böcekler geziniyordu. Aciz varlığına uzun süre hizmet eden sadık kahyası da epeydir ortalarda görünmüyordu. Bu işin böyle uzamasına anlam veremeyen ihtiyar, sanki hayatı boyunca yapmakta olduğu şeyi bilinçsizce yineledi: “ İşte, hazırım..!” Bu haykırışların sonu hiç gelmeyecek gibiydi. O anda, artık bu odada hüküm süren tek şeyin umutsuzluk olduğunu anladı. Sahi, daha kısa süre önce hayattan umudunu kesmemiş miydi? Şimdi ise umudunu yitirdiği şey tam olarak ölümdü: evet, ölümden umudu kesmişti. Oysa nasıl da bağlıydı ona haftalar boyunca… Uzak yerlerden gelecek leventini bekleyen ürkek ev kızları gibi, sorgusuz bir bağlılıkla tutunmuştu ölüme. ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

Kar yağsın istiyordu. Ama ne kar vardı ne kış. Kavuran bir yaz sıcağında ölmek.. Arzuladığı ölüme ne kadar uzaktı. Kar yağışı, hayatı boyunca teselli bulduğu bir garip etki bırakırdı üzerinde. Ki şimdi, karın altında ölmek istediğini hatırladı. Onun gökyüzünü amansızca arzu ettiği anlarda, karlar cömert bir tavırla yeryüzüne akın ederdi. Ve en güzeli de buydu hatırladığı kadarıyla; kar, yağarken güzeldi. Gençliğini özlemiyordu. Daha doğrusu, gençken yaşadığı hayatı özlemiyordu. O zamanlara dair tek özlediği,

çiçeği burnunda bir yalnızlıkla flört ettiği garip hayal dünyasıydı. Şimdi bu yalnızlık büyümüş, vefalı bir dost edasıyla onu sarıp sarmalamış, sona doğru eşlik ediyordu ihtiyara uygun adımlarla. Saati yoktu ihtiyarın. Keza zamanı da yoktu. Yaşadığı hayatın zamanına sığmamıştı hiçbir zaman. Diğer insanların zamanına dahil olamamıştı. Çocukluk ve gençlik yıllarında sahip olduğu gün, gece, ay, yıl gibi kavramlara uzaktı. Şimdi zaman, tüm insanları çevresine toplamış oyunlar oynayan bir yetişkin gibi sırıtıyordu ihtiyarın uzağında. Tüm dünya; insanlarla, zamanla,

duygu ve fikirlerle, aşk ve coşkuyla, ışık ve karanlıkla beraber tüm dünya, işte bu evin uzağında bir şafakta solmak üzereydi. Bir anlık yanılsama gibi, beklenmedik, ama alışıldık… Hafifçe doğrulmaya çalıştı ihtiyar. Nispeten başarmıştı bunu. Bu çaba epeyce canını acıtmıştı, ama hala bu vücuda söz geçirebildiğini görmenin verdiği memnuniyet bu acıyı bastırmıştı biraz. Neden sonra kitaplığına ilişti gözü. Koyu kırmızı kapaklı, sarı yapraklı defterine takıldı bir süre. Gençliğinden bu yana yazardı o deftere: Acı ve umut, viski ve buz, kedi ve yalnızlık, gökyüzü ve özgürlük… Orada yazıyordu işte. Hayatının tüm zamanlarında bağlı olduğu şeyler oradaydı, kelimeler, cümleler, fikir ve hayaller… Yavaş yavaş gözleri kararmaya başlamıştı. Geride bıraktığı hayat, sanki yekpare olmuş zihnine doluyordu şimdi onunla kaçmak istercesine. Göğsüne saplanan bir his vardı ki, yüreğini yerinden sökercesine bastırıyor, bir lahzada kah yerin yedi kat dibine indirip kah masmavi gökyüzüne savuruyordu duygularını. İşte buydu, bu odada beklemekte olduğu şeyin bu olduğunu anladığı an gözü son bir kez defterine ilişti. Bu garip bakış, sürgüne giderken “Zavallı kullarım, bensiz ne yapacaklar?” diyen o kralı andırıyordu. Çaresizdi… Ve işte şimdi, batmakta olan güneş ışıklarını geri çekilen düşmanın tacizci yaylım ateşine benzer bir edayla odasına dolduruyor; Kitaplığı – yıllar yılı danışman olarak kullandığı bu tahta ve kâğıt yığını – bile artık ona arkası dönük duruyor, kısa ömürlü tek sunumluk bir hayatın perdeleri gözlerinde ağır ilerlemelerle kapanıyordu… 25

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Şiddet Gören Kadınlara

rütülen bir projedir. Bunların yanı sıra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Türk Eğitim Derneği, HRS-Kadın Hastalıkları-Doğum Hastanesi gibi destekçilerimiz de mevcut. Sanatçı katılım ve destekleri de mevcut. Müjde Ar ve Yasemin Yalçın ile projenin tanıtımını yaptık. Sanatçı Ege, “Gelincik” bestesini bu proje için yaptı. Ressam Hikmet Çetinkaya proje yararına sergiler düzenledi. Öte yandan projenin eğitim ayağı da başladı. Mahalle mahalle , sokak sokak gezip kadın ve çocuklara haklarını öğretiyoruz.

Ankara Barosu’ndan Hukuki Destek Projesi “GELİNCİK PROJESİ İLE BİNLERCE KADINA ULAŞTIK” aşkentte şiddet mağduru kadın ve çocukların cankurtaranı Ankara Barosu’nun başlattığı Gelincik Projesi oldu… 2011 yılının Nisan ayında hayata geçirilen proje ile şiddete maruz kalan kadın ve çocuklara ücretsiz danışmanlık ve avukatlık hizmeti veriliyor. Gelincik Projesi’nin mimarlarından Ankara Barosu Başkanı Avukat Metin Feyzioğlu ile şiddet konusunu ve projenin detaylarını konuştuk:

B

-Şiddet gören kadınlara el uzatan bir proje geliştirme fikri nasıl ortaya çıktı? Günlük hayatımızda ve mesleki çalışmalarımız sırasında sırf kadın olmalarından dolayı şiddete maruz kalan onlarca-yüzlerce kadınla karşılaşıyoruz. TÜİK’in verilerine göre şiddet mağduru kadınların yalnızca yüzde 8’i resmi kurumları ve polisi arıyor. Düşünebiliyor musunuz? Şiddet olaylarının yalnızca yüzde 8’lik bir kısmı istatistiklere yansıyor. Bu mağdurların acısını bir kez olsun yüreğinde hisseden hiçbir uygar insan artık bu ilkelliğe kayıtsız kalamaz. Türkiye’nin en büyük meslek örgütlerinden birisi olan Ankara Barosu da, azalacağı-

2012

26

na giderek artan şiddete karşı daha fazla çaba sarf etmek, toplumun bütün kesimleriyle işbirliği içinde kapsamlı ve etkin bir mücadele yürütmek amacıyla 2011 yılının Nisan ayında “Gelincik Projesi”ni hayata geçirdi. -Projeye neden “Gelincik” adı verildi? Toprağında, kendi doğasında güçlüdür gelincik çiçeği… Tüm rüzgârlara karşı direnir, dimdik durur. Ama hunharca bir el uzandığında, sert bir dokunuşta nazik bedenini toprağa bırakıverir… Kadınlar da birer gelincik çiçeği gibidir aslında. -Proje nasıl işliyor? Gelincik Projesi’nde, şiddet mağduru bir kadın, daha telefonla merkezimize ulaştığından itibaren uzman bir avukat tarafından karşılanıyor ve tüm hukuki süreçleri yine bir avukat tarafından takip ediliyor. Haftanın 7 günü 24 saat boyunca 444 43 06 numaralı telefondan ücretsiz olarak ulaşılabilen Gelincik Hattı ve Gelincik Merkezi’nde görev alan toplam 300 avukatımız, kadın hakları konusunda uzun süre çalışmış, hukuki süreçler konusunda her türlü soruyu yanıtlayabilecek ve mağdurla iletişim kurma becerisine sahip uzmanlardan oluşuyor. Ama biz mağdur kadını onlara göndermiyoruz, avukatlar ona geliyor. Neredelerse oraya gidiyoruz, onları oradan alıp merkeze geti-

riyoruz. Burada uzman avukatlarımız kendilerini dinliyorlar, olayın fotoğrafını çekiyorlar, hukuki mücadelenin yollarını belirliyorlar ve ardından mağdur yine yanında avukatı ile birlikte resmi araca bindirilip savcılığa götürülüyor. Savcılıkta ifadesi alındıktan sonra yine avukatıyla birlikte aile mahkemesine gidiyor. Aile mahkemesinde şiddet uygulayan kişi hakkında uzaklaştırma cezası alınıyor. Ardından mağdur Adli Tıp Kurumu’na gönderiliyor. Oradan alınıp sığınma evine gönderiliyor. Sistemde mağdurun elini bıraktığımız bir an bile yok.

-Yaklaşık bir yılda ulaştığınız sonuçlar ne oldu? Kadına karşı şiddete yönelik bugüne kadar başlatılan en büyük kampanya olan Gelincik Projesi, çok büyük ses getirmesinin yanında uzun soluklu bir proje. Bir sene gibi kısa sürede on binlerce telefon aldık. Şiddete maruz

kalan 600’ün üzerinde kadını kurtardık. Savcılıklara suç duyurularında bulunduk. Mağdurları sığınma evlerine yerleştirdik, onların tedavilerini gerçekleştirdik. İstatistiklere göre şiddetin son altı yılda yüzde bin dört yüz arttığını biliyorduk. Ama bunları duymak başka, görmek başka. Şu anda onlarla karşı karşıyayız. Daha doğrusu yan yanayız. -Şiddet gören kadınlarla ilgili ortak noktalar var mı? Gelincik Merkezi’ne bugüne kadar yatağa bağlanıp elektrik verilen, üzerinde sigara söndürülen kadınlar geldi. Bunlar sanmayın ki öyle ekonomik açıdan kocalarına muhtaçlar. Tiyatro sanatçısından iş kadınına kadar bize ulaşanlar oldu. Bu sistemi kurduğumuz andan itibaren gazetelerde veya istatistiklerde okuduklarımız birden canlandı ve karşımıza geldi. Ancak genellikle ekonomik açıdan eşine bağlı ve eğitim

düzeyi düşük kadınlar bize gelenler. Eğitim düzeyi yüksek olanların yardım istemesi daha zor. Çünkü dayak yediğini açıklamak daha ağır geliyor. O nedenle eğitimli kitlenin uğradığı şiddetin boyutunu açıkça bilmiyoruz. -Kadına yönelik şiddet konusunda cezai yaptırımların nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz? Cezaların artırılması ile caydırıcılık orantılı değil. Bu genellikle bir yanılgıdır. Beccaria, “Suçlar ve Cezalar Yahut Beşeriyetin Mecellesi” adlı kitabında, “Önemli olan cezanın ağırlığı değil mutlaklığıdır” diyor. Yani suç işleyen kişi o cezayı alacağını bilirse suçu işlemekten vazgeçecektir. Ama ceza ne kadar ağır olursa olsun o cezanın uygulanmayacağını bilen kişi o suçu işlemekten vazgeçmeyecektir. Ne yazık ki mevcut durumda cezalar yetersiz olmakla birlikte uygulanmamaktadır.

-Gelincik Projesi Ankara Barosu’nun tek başına yürüttüğü bir proje mi? Aynı zamanda sosyal devlet projesi olarak hayata geçirdiğimiz Gelincik Projesi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan SHÇEK’e, Ankara Valiliği’nden İl Özel İdaresi’ne ve Ankara’daki birçok belediyeye kadar birçok kurum ve kuruluşla işbirliği halinde yüZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

27

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Çocuk İstismarı ve İhmali

ünyanın da başlıca sorunlarından biri olan çocuk istismarı ve D ihmali, ülkemizde de önemli problem-

lerden biri. Dünya Sağlık Örgütü çocuk istismarını, “Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek yapılan tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir.” şeklinde açıklıyor. Çocuğun sağlığı, fiziksel veya psikolojik gelişimi için gerekli ihtiyaçların karşılanmaması ise çocuk ihmali olarak ifade ediliyor. Çocuk ihmalinde, fiziksel ihmal ve duygusal ihmal olarak ikili bir ayrıma gidilirken çocuk istismarında fiziksel istismar, duygusal istismar ve cinsel istismar gibi bir ayrım yapılıyor. Ülkemizde çocuk istismarı suç teşkil ederken çocuk ihmali konusunda herhangi bir yaptırım uygulanmıyor. Genellikle gazetelerin üçüncü sayfalarından takip edilen, ancak barındırdıkları şiddetli dramlarla ya da verilen yargı kararlarıyla gündemde üst sıralarda yer alabilen bu olaylar, sandığımızın aksine çevremizde çok yaygın. Nitekim son aylarda, çok tartışılan kararlar barındıran N.Ç. davası ülkemizdeki çocuklara yapılan cinsel istismar örneklerinden sadece biri. Biraz arşiv karıştırdığımızda diğer örnekleri bulmak hiç zor değil. Keza hepimiz 17 aylık bebeğe yapılan tecavüzü hatırlıyoruzdur ya da Kayseri’de bayramda şeker toplamaya çıkan üç çocuğun tecavüze uğradıktan sonra öldürülmesini... Bugün birçoğumuz 15 yaşındaki zihinsel engelli kıza tecavüz haberini gazetede okumuşuzdur. Gün geçtikçe bu haberlere yeni bir tane daha ekleniyor ve liste uzadıkça uzuyor.

2012

28

Çocuklara karşı yapılan cinsel istismar, yetişkinlerin cinsel doyum için çocukla ilişki kurması, para için fuhuşa ve pornografiye yöneltmesi olarak tanımlanıyor ve genellikle ensest ilişki olarak ortaya çıkıyor. Ensest terimi toplumumuzda, ahlakça, hukukça ve dince yasaklanmış yakın akraba olan kadın ile erkeğin cinsel ilişkide bulunmaları anlamında kullanılıyor. Klasik ensest ilişki sadece kan bağına dayanan bir ilişki olarak tanımlanırken, günümüzde araştırmacılar ensest ilişki için geniş anlamda, yani biyolojik bağa bakılmaksızın çocuğa bakma yükümlülüğü olan kişileri de içine alan bir değerlendirme yapıyor. Bu değerlendirme sonucunda ensest ilişkinin çocukta cinsel istismar olarak değerlendirilmesi gerektiğini, bu bağlamda yalnızca cinsel ilişkinin değil geniş anlamda cinsel içerikli davranışları da içermesi gerektiğini söylüyorlar. Aile içinde istismara uğrayan çocuk diğer istismara uğrayan çocuklar gibi suçluluk, utanma ve dışlanma duygusu hissediyor. Ancak etkilerin görülmesinde diğer aile fertlerinin de olaya tepkisi önemli bir rol oynuyor. Fiziksel istismar ise, kaza sonucu olmayan, çocuğa acı veren, gelişme ve işlevselliğinde sürekli zararlara yol açabilecek her türlü şiddet hareketi olarak açıklanıyor. Türkiye’de fiziksel istismar ailede, okulda, sokakta ve hemen hemen her yerde oldukça yaygın olarak uygulanıyor. Maalesef bu olay ülkemizde normal karşılanıyor çünkü dayak eğitim aracı olarak görülüyor. İtaat sağlamak, öfke boşaltmak ya da cezalandırma yöntemi olarak uygulanan fiziksel istismar veya şiddet çocuklarda fiziksel ve psikolojik hasarlar bırakabi-

liyor; onların eğitim, gelişim ve yaşam hakkını tehdit ediyor. Şiddet ortamında yetişen bu çocuklar ilerde şiddet uygulayıcıları olarak karşımıza çıkıyor. Bir yetişkin ya da yaşça büyük biri tarafından çocuğa yönelik aşağılayıcı, küçük düşürücü ve çocuğun kendine güvenini zedeleyici tutum ve davranışlar duygusal istismar ve ihmal olarak nitelendiriliyor. Çocukla sürekli alay etme, aşağılama, çocuktan kapasitesinin ötesinde aşırı beklenti içinde olma, aşırı koruma, bağımlı kılma, aşırı otorite, çocuğun ayrı bir birey olarak kabul edilmemesi, kişiliğinin, yeteneklerinin ve başarılarının yok sayılması çocuğa yapılan duygusal istismar ve ihmale örnek gösterilebilecek davranışlardır. Yapılan araştırmalar her gün dünyada 4 çocuğun istismar yüzünden öldüğünü gösteriyor. Çocuk istismarı birçok kişi tarafından yapılıyor; anne, baba, kardeş, üvey anne-baba, akraba, öğretmen, komşu ve herhangi bir yabancı. Bunun %90’ını aile ve çok güvenilen kişiler oluşturuyor. Yine yapılan araştırmalar istismara uğrayan çocukların sustuklarını, olayı gizlediklerini gösteriyor. İstismara uğrayan kız çocuklarının %34’ü erkek çocuklarının ise yalnızca %3’ü şikayette bulunuyor. Her sınıfta istismara uğramış çocuk olma olasılığı ¼ ve bu çocuklar ne okula ne de eve gitmek istiyorlar. Psikolojik sorunları ve davranış bozuklukları ortaya çıkıyor. İstismara uğrayanların kendileri de ileri yaşlarda sıklıkla istismar yapıyor. Cinsel istismara uğrayan kişilerde alkol ve madde bağımlılığına yatkınlık, fuhuşa sürüklenme daha sık gözlemleniyor ve erkek çocukların %60’ı intihara teşebbüs ediyor. ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

Peki ama bu kadar önemli bir sorun olan çocuk istismarıyla mücadelede neler yapılıyor? Çocuk hakları nasıl güvence altına alınıyor? Uluslararası metinlere baktığımızda çocuk hakkı kavramından ilk kez 26 Eylül 1924 Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi’nde bahsedildiğini görüyoruz. Daha sonra İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Çocuk Hakları Evrensel Bildirisi’nde de yer veriliyor. Ve nihayet 20 Kasım 1989’da BM tarafından kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi’yle çocuk hakları, imzalayan devletler açısından hukuki olarak bağlayıcı nitelik kazanıyor. Çocuk Hakları Sözleşmesi madde 19: ”Bu sözleşmeye taraf devletler, çocuğun ana-babasının ya da onlardan yalnızca birinin, yasal vasi veya vasilerinin ya da bakımını üstlenen herhangi bir kişinin yanında iken bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet veya suistimale, ihmal ya da ihmalkâr muameleye, ırza geçme dahil her türlü istismar ve kötü muameleye karşı korunması için; yasal, idari, toplumsal, eğitsel bütün önlemleri alırlar.” Türkiye’de çocuğun istismardan korunması hususu Çocuk Koruma Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’yla düzenlenmiştir. Ceza Kanunumuz, çocuğun yaşam hakkı ve vücut dokunulmazlığının korunması, çocuğun cinsel dokunulmazlığının korunması (cinsel istismar suçu, reşit olmayanla cinsel ilişki suçu), çocuğun kötü muamele suçuna karşı korunması, çocuğun disiplin yetkisinin kötüye kullanılması suçuna karşı korunması, çocuğun kaçırılma ve alıkonulma suçuna karşı korunması, çocuğu aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğünün ihlali suçuna karşı korunması, çocuğun dilencilik suçuna karşı korunması, çocuğun terk suçuna karşı korunması, çocuğun cinsel sömürü suçlarına karşı korunması, çocuğun alkol ve başka tür madde tüketimine karşı korunması başlıkları altında çocuğu ihmal, istismar ve şiddet suçlarına karşı korumaktadır.

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

Çocuk Koruma Kanunu’nda çocuğun yararı ve esenliğinin gözetilmesi, eğitim-öğretiminin geliştirilmesi, haklarının güvence altına alınması, ayrımcılık yapılmaması, bilgilendirme ve katılımın sağlanması ile adil ve süratli bir yargılama yapılması hususları düzenlenmiştir. İhmal ve istismar sonucu oluşacak etkilerde çocuğa ve gerektiğinde aileye danışmanlık, eğitim, sağlık, bakım ve barınma tedbirlerinin uygulanması gerektiği öngörülmüştür. Anayasa, Türk Medeni Kanunu, İş kanunu, SHÇEK Kanunları’nda da bu konuyla ilgili düzenlemeler mevcuttur. Bugünlerde hükümet “çocuk istismarıyla mücadele yasa tasarısı” hazırlayarak konuyla ilgili yeni düzenlemeler yapmaktadır. Hazırlanan bu tasarı medyada “hadım yasası” olarak yankı bulmuştur. Yapılan düzenleme, istismarcıların koşullu salıverilme halinde geçici olarak testosteron hormonunu azaltacak işlemlere tabi tutulmalarını, internet ortamından rahatsız etmenin ya da buluşmaya çağırmanın da cinsel istismar sayılacağını, istismar suçundan hüküm giyenlere 18 yıla kadar hapis cezasının öngörülebileceğini düzenliyor. Çocuk istismar ve ihlaliyle karşılaşan adli ve idari makamlar, kolluk görevlileri, sağlık ve eğitim kuruluşları durumu Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu’na bildirmekle yükümlüdür. Çocukların da tıpkı yetişkinler gibi kendilerine özgü gereksinimleri ve bunların sonucu olarak bazı hakları var. Toplumda henüz çocuk haklarıyla ilgili yeterli bir bilinç bulunmasa da sağlıklı toplumlar yaratmanın yolu sağlam yetişmiş bireylerden geçiyor. Sağlam yetişmiş birey ise çocukluk çağından itibaren haklarının ve sorumluluklarının bilinciyle yetiştirilen bireyi ifade ediyor. Burada ebeveynlere ve eğitimcilere büyük bir görev düşürüyor, çocuklara haklarını öğretmek. Bu haklar çocukların ilgilerini çekecek ilginç materyal ve araçlarla, onlara cazip gelecek oyunlarla basit bir şekilde aktarılabilir. Tabi ki bunun öncesinde hakların öğrenilip öğretilebilmesi için çocuklar üzerinde otoriteye sahip olan bu yetişkinlerin devlet tarafından özel bir eğitimden geçirilmesi gerekiyor. Bunun için de devletler bu konuda iyi bir teşkilatlanma yapmalı, konuya gerektiği önemi göstermelidir. Çocuklara karşı yapılan istismar ve ihmaller çocuklara fiziksel zarar ver-

mekle birlikte onları mental olarak da etkilemekte, ruhsal bozuklukları olan sorunlu bireyler olmalarına neden olmaktadır. Burada bize düşen görev yapılan istismarlara göz yummamak, susarak istismarcının suçuna iştirak etmemek, üzerimize düşen bildirim yükümlülüğünü yerine getirmektir. Oyun oynayarak yaşama gayretinde olan bu küçük bireylerin hayatlarını ellerinden almamaktır. Bugün kimi zaman konuştuklarını değer verip de dinlemediğiniz, bazılarınızın aşağılayıp hor gördüğü, bazılarınızın şiddet uyguladığı veya sadece küçük bir insan olarak değerlendirdiğiniz çocuklar, yarın bizlerin yerini alacak. Bugün bizim kurduğumuz toplumu, yarın onlar kuracak, yeni değerler katacaklar. Belki adaletli belki de insafsız yöneticiler olacaklar. Kim bilir belki bazıları yapılan zulümlere başkaldıracak, bazıları boyun eğecek ve tüm bunlar olurken siz, evinizde büyümekte olan o küçük çocuğa çoktan sahip olduğu karakterin tohumunu aşılamış olacaksınız. Yani yarının temellerini bugün oluşturmaktasınız. Çocuklarınıza evde sağladığınız sıcak aile ortamı, gösterdiğiniz sevgi, duygularını, düşüncelerini önemseyerek dinlemeniz onların bilinçli, kendilerinden emin, hayata hazır bireyler olmalarını sağlayacaktır. Çocuğun en temel hakkı çocuk olma hakkıdır. Her çocuğun içinden geldiği gibi davranmaya hakkı vardır. Her çocuğun kendi dünyasını keşfetmeye hakkı vardır. Her çocuğun kendi deneyimini yaşamaya hakkı vardır. Her çocuğun kendini ifade etmeye hakkı vardır. Her çocuğun hayata katılmaya hakkı vardır. Her çocuğun oyun oynamaya hakkı vardır. Her çocuğun hayal kurmaya hakkı vardır. Her çocuğun keşfetmeye hakkı vardır.

Çocuklarımıza çocukluk haklarını geri verelim...

29

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Çevre ‘’DİLOVASI DİLE DÖKÜLMEK İSTİYOR ‘’ Gökyüzünü kaplayan kara dumanlar, nehirleri ‘’boya’’ yan fabrika atıkları… Çevre , sonu gelmez bir kaynak gibi görüldü yıllarca. Ne kadar çok tüketirseniz yerine daha fazlası gelecek gibi sanki. Ne zamandan beri insanoğlu kendini doğayı harcamaya adadı, bütün bunları ne elde etmek için yaptı? Çocuklarına daha iyi imkanlar bırakabilmek için mi? Anlaşılan o ki daha çok para , ev bırakmak daha temiz, yaşanılabilir bir dünya bırakmaktan daha cazip gelmiş birilerine. Tarımla yoğrulan topraklarımız bugün sanayinin beşiği haline geldi. Sanayiye karşı olduğumuzdan değil , şüphesiz gün geçtikçe artan dünya nüfusunu doyurabilmek ciddi üretim istiyor. Her şey iyi güzel de bu sanayi nereye kurulmalı , nereye kurulması tehlike arz ediyor. İşleyeceğimiz örnek İzmit Körfezi-Dilovası. Zira Dilovası böylesi verimli tarım alanlarına sahip ve dünyada sanayi alanı kurulması uygun olan en son yer diye tanımlanmasına rağmen bugün burası sanayi başkenti. Sanayileşme her zaman umudun adı olmuyor ne yazık ki ! Burada kurulan sanayi bölgelerinin ve sanayi sitesinin çevreye verdiği en büyük zarar; trafik ve sanayi kaynaklı hava kirliliği. İzmit Körfezi üzerinde oluşan duman tabakası normal bir sisten ibaret değil. Fabrikalardan çıkan dumanlar gökyüzünü grileştirip , görenleri hüzne boğuyor. Sanayinin yanı sıra trafiğin neden olduğu hava kirliliği de körfezin ana sorunları arasında. Yerleşimler dev viyadüklerin yakınına kadar sokuluyor. Ülkenin tüm trafiğini çeken E-5 ve TEM otoyolları şehirlilerin buradan geçen tüm araçların egzoz dumanını solumasına neden oluyor. Kocaeli’nde tarım topraklarına sahip çıkılmadığını söyleyen uzmanlar ekolojik çöküntü noktasını işaret ediyor. Sanayide doygunluğa ulaşıldığını bundan sonra doğrudan tarım arazilerinin hedef seçildiğini söylüyorlar. İzmit ‘in yakınında yer kalmadığı için kırsal alanlar, 1. derece verimli tarım arazileri sanayiye açılmış. Görülüyor ki yeni sanayi alanları yaratma çabasının altında ihtiyacın dışında başka gerçekler de yatıyor. İzmit Körfezi bundan 30 yıl öncesine kadar sakin denizi ve doğal güzellikleriyle yazlıkçılara ev sahipliği yapmaktayken bugün sanayinin himayesi altında ve en kısa zamanda çözüm

2012

30

bekliyor. En büyük görev sanayicilere, devlete ve bir de tüketme konusunda rakip tanımayan bizlere düşüyor. Ülkenin dört bir yanından fabrikalara koşan vatandaşlarımız fabrikalarda, tersanelerde asgari ücretle, kötü koşullarda ve sıfır sosyal hakla çalışıyor, sendikalara üye olduklarında işten çıkartılıyorlar. Büyük umutlarla geldikleri koca şehirlerde altyapının yetersiz olduğu mahallelerde yaşıyor, her şeye rağmen gelecek umutları kuruyorlar. Sanayi tesisleriyle yerleşim yerlerinin iç içeliği -plansız sanayileşme, yanlış yer seçimi- kirliliğin sonuçlarını daha da arttırıyor. Her açıdan yeni bir fabrika yeni bir göç demek. Körfezinse bunlar için kapasitesi dolu. Fabrika kurmaya alan kalmamış durumda. Dilovası’nda ve genel olarak İzmit Körfezi’ndeki mevcut kirliliği özel olarak kirlilik türleriyle ele alalım : HAVA KİRLİLİĞİ Yüzölçümü bakımından küçük iller arasında yer almasına rağmen ülke sanayisi içinde büyük bir paya sahip. Kırsal alanlardan kentlere olan göç ve ülkenin her yanından gelen nüfus, çarpık kentleşmeyle alt yapının yetersiz kalması kirliliğin sebeplerinden yalnızca biri. Geri kalan nedenler ise şöyle; endüstriyel kirleticiler, ısınma amaçlı yakıtlar ve motorlu araçlardır. Endüstriyel hava kirliliği bacadan çıkan gazlardan kaynaklanan genel kirleticiler ile sanayinin şekli ve türüne göre organik ve inorganik diğer kirleticilerden kaynaklanmaktadır. En fazla kirlilik yaratan sektörler ise sırasıyla şöyledir: Metal, kimya, kağıt, petrol ve petrol ürünleri. Dilovası’nda özellikle metal, kağıt ve kimya sanayisinin yol açtığı çevre kirliliğinin yanında görüntü ve gürültü kirliliği endişe verici boyutlarda. Duyarsızlıktan kaynaklanan kötü yaşam şartları kalp ve kanser gibi hastalıkların Dilovası’nda artmasına neden ol-

muştur. Dilovası’nda yaşanan kanser sorunu bilimsel olarak da kanıtlanmış. Bir araştırma Türkiye’de en çok kanserden ölüm vakasının Dilovası’nda yaşandığını ortaya çıkardı. Uzmanların “Dilovası dünyada sanayi alanı kurulabilecek en son yer” diye kastettikleri; ilçenin bir vadide yer alması ve güçlü hava akımları yüzünden doğal açıdan şanssız olmasıdır. Bu yüzden sanayiye komşu olarak yaşayanlar havada asılı kirli dumanı solumak zorunda kalıyor. Komşular sabaha karşı fabrikalardan çıkan dumandan, kokudan rahatsız. Burada yaşayan her ailede bir kanser hikayesi var. Havası temizse neden kanser oranı en yüksek yer Kocaeli ? Ne yapılabilirin cevabı ise şöyle : -Dilovası beldesi bir an önce doğalgaz kullanımına geçmeli -Fabrikalar bacalarına filtre takmalı. -Dilovası çukur bir bölgede yer aldığı için temiz hava akımını sağlayacak sistemler kurulmalı. -Çevre kirliliği haritası çıkarılmalı. -Hava kirliliği ölçümleri yapılmalı. -Yeşil alanlar arttırılmalı. SU KİRLİLİĞİ Bölgesel kirlenmeye en çok etki eden faktörlerden birisi de Dilderesi. İzmit Körfezi’nin kirlenmesine sebep olan faktörlerin %25‘ten fazlasını Dilderesi’ne atılan kontrolsüz atıklar oluşturmaktadır. İzmit Körfezi bu sebeplerden dolayı artık kendi kendinin yenileyemez duruma gelmiştir. Canlı çeşitliliğinin hızla azaldığı İzmit Körfezi’nde arıtma sistemlerinden geçirilmeden şarj edilen sanayi ve evsel atıklar çok büyük sorun oluşturmaktadır. Körfez kıyısında faaliyet gösteren birçok sanayi kuruluşu kimyevi atıklarını hiçbir arıtmaya tabi tutmadan Dilderesi‘ne deşarj etmektedir. Dilderesi bu özellikleriyle de İzmit Körfezi’ne dökülen en kirli dere. Peki insanoğlu bunu yapmak zorunda mı? Gelişmek için, ilerlemek için atılan her adım çevreye zarar vermek zorunda mı, çevreci çözümler üretemez miyiz? Bütün bu olumsuzluklara rağmen umut verici olaylar da olmuyor değil. Şöyle ki : Yıllarca sanayi kuruluşlarının atıklarının yanı sıra evsel atıkların da sorumsuzca boşaltılması sonucu bir ara ölü denize dönüşen İzmit Körfezi’ndeki kirlilik, alınan bazı önlemler ve deniz uçağı ile yapılan denetimler sayesinde önlenmeye çalışılıyor. 3 yıllık süre içinde yapıZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

lan suçüstülerle ceza korkusundan atık boşaltımı oldukça azalmış. Bu arada İzmit Körfezi‘nin Uluslararası Deniz Uçağı Pilotu Eğitim Merkezi’ne dönüştürülmesi için de girişimde bulunulmuş. Bunda 30-40 yıl öncesine kadar denize de girilebilen, ancak hızlı sanayileşme ve nüfus artışına rağmen arıtma tesisleri yapılmadığından hızla kirlenen İzmit Körfezi’nde bir ara balık bile yaşayamaz hale gelmişti. Kirlilik Çevre Entegre Projesi ve İzmit Atık Yakma ve Değerlendirme Tesisleri’nin devreye girmesiyle hızla azalmış. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin uçak kiralayıp sık sık yaptığı denetimler sonucu sorun çözülmeye çalışılmış. Ancak ana kirleticiler liman trafiği ve gemiler. Ne yapılabilir sorusunun cevabı ise uzmalarca şöyle : -Sanayi kuruluşları bir an önce Dilderesi‘ne attıklarını şarj etmekten vazgeçmelidir. -Dilderesi’ne akıtılan evsel atıklar arıtmaya tabi tutulmalıdır. -Dilderesi’ne karışan Gebze çöplüğünün pis sularına çözüm bulunmalı. GÖRÜNTÜ KİRLİLİĞİ Ulaşım kolaylığı kentin ilk aşamada E-5 Karayolu’nun etrafında sanayileşmesine ve konut yerleşim dokusunun buna uygun olarak kuzey ve güney istikametinde ve fabrikalar etrafında oluşmasına sebep olmuştur. Sanayileşme paralelinde artan nüfus artışı ve

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

yapılaşma sanayi-konut yerleşiminin iç içe olması sonucunu doğurmuştur. Bu da kent içi ulaşım yollarının dar, otopark sorunun yüksek ve yeşil alanların yetersiz olmasına neden olmuştur. Sanayinin ilk gelişim evresine uygun olarak gecekondulaşma yüksek boyutlara ulaşmıştır. Hızlı yapılaşma karakteristiğinin etkisi ile yapılarda her an ilave ve yenileme yapma düşünceleri bina estetiğinin tamamlanmasını engellemiş ve bu binaların çok fazla olması denetimi oldukça zorlaştırmıştır. Görüntü kirliliğinin sanayi yansıması daha kötü durumdadır. Dilovası’nda bulunan birçok fabrika dış görünüşleri, çıkardıkları duman tabakaları, Dilderesi’ne bıraktıkları atıklar ve hurda yığınlarıyla görüntü kirliliğine sebep olmaktadır. Dilovası’nın dağını taşını atıklarıyla çöplüğe çeviren bu fabrikalar kendi işletmelerinin dış görüntülerine de önem vermemekte Dilovası’ndaki görüntü kirliliğine katkıda bulunmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Ne yapılabilir sorusunun cevabı ise uzmanlarca şöyle : 1- Görüntü estetiğini bozan binalar düzenlenmeli. 2- Modern toplu konutlar yapılmalı. 3- Dış görünüşü bakımsız olan fabrikalar kendilerine çekidüzen vermeli. 4- Termik santral kaldırılmalı. 5- Yeşil alanlar artırılmalı.

SES KİRLİLİĞİ Sanayi ve konut alanlarının beraber olmaları ve bunun oluşturduğu sorunlar yanında sanayi alanlarının yol açtığı gürültü de yadsınamayacak boyutlardadır. Büyük alan kullanımı gerektiren kuruluşlar olmalarından ve fabrikalarının işlevinden kaynaklanan ses kirliliği hem çalışanlar hem yaşayanlar için olumsuz etkiler meydana getirmektedir. Gürültü kaynakları termik santral ile fabrikanın ocaklarından çıkan gürültüler şeklindedir. Fabrikanın ocaklarından çıkan ses kilometrelerce öteden duyulmaktadır. Aşırı derecede rahatsız edici ses çıkaran fırınlar gece gündüz çalışmakta bilhassa geceleri gürültü artmaktadır. Fabrikaların haricinde gürültü kaynağı olarak demiryollarını ve karayolunu sayabiliriz. Ne yapılabilir sorusunun cevabı ise uzmanlara göre şöyle : 1- Sanayi kuruluşları gürültü sınırlarını normal seviyede tutmalı. 2- Termik bacanın ses çıkarması engellenmeli. 3- Kara ve demiryollarının yakınında oturan insanlar gürültü kirliliği konusunda bilinçlendirilme Burada bizlere düşen bilinçlenip çevremizdekileri de bilinçlendirmek. Zira ne bu dünya ne bu çevre bizim; bunlar gelecek nesillerin. Elimizden geldiğince çocuklarımıza, geleceğimize yaşanılabilir, temiz bir dünya bırakmalı; onlara iyi örnek olmalı. 31

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Pamuk Prenses’e İtiraflar

“Biliyor musunuz, buraya gelmeyi ben istemedim. Ama zorla da getirilmiş değilim. Ben her nereye sürüklenirsem, bunu oraya vardıktan sonra anlarım, iş işten geçmiş olur. Sonucu kendisini bağlamayan bir nedeni tamamlamak için, o nedene hizmet etmek için getirildiğimi varsayarak kandırmayı öğrendim kendimi. Bundan ötürü de rahatsızlık duymuyorum. Duysaydım, hiç yalan söyleyemezdim ki şimdiye kadar çok yalan söylemişliğim vardır. Burnum uzasaydı bile her defasında rahat rahat yalan söylerdim ben. En olmadık yerlerde insanların sırlarını açık ettim, insanların gözlerinin içine baka baka mallarını çaldım, zor durumda olanlara bir tekme de ben vurdum. Şaşırmış olduğunuzu görüyorum, kuşku duymayın ki hepsini yaptım. Çünkü bir adım önde olmak isteriz ve önde olmanın yöntemleri vardır. Bir adım önde olmak atılgan olmaktır, birilerine atılgan olduğunuzu kanıtlamak, yüzlerinde size bir hayranlık işareti doğurur. Ben bir adım önde olmak için hepsini yapma inancını duydum, inançlar gerekliliğe dönüşür, bilirsiniz. İnançların daha büyük gölgeleri, ihtiyaçlar zamanla inançları kabuklarının içine alır. Ne ben buraya gelmeyi istedim, ne buraya zorla getirildim, biliyor musunuz, davranışlarınızdan öyle büyük anlamlar çıkarmamalısınız.” * * * “Hastaneye ulaştığımızda dört kişiydik. Aramızdan biri sürekli söyleniyordu, sürekli başımıza gelebilecek daha kötü şeyleri hesaplamaya çalışıyordu. Kötü ihtimalleri yüzeyde tutmak cesaretimizi kırdığından konuşmaya kalkışmıyorduk, diğer üçümüz sessizdik. Acelemiz vardı, aramızdan bir diğeri ara ara vaktinde varmamız gerektiğini söylüyordu. Kötü ihtimalleri aklından defetmek içinmiş gibi, dua eder gibi tuhaf bir soğukkanlı tavırla geçen zamanı hatırlatıyordu. Üçüncünün alnından

2012

32

terler boşanıyordu, o benim yanımda yürüyendi, ağzını açmıyordu hiç. Bir anlık olmak üzere durup en sakin halimle ona her şeyin yoluna gireceğini söylemek istedim. Bir parça umut verebilmek, kendini çoğaltarak yayılıyor. Her şeyin yoluna gireceği umudu, dile getirmesem de beni o an yüreklendirmişti. Ağzımdan o yüreklilikle bir şeyler döküldü, sözlerim diğerlerini yatıştırdı mı diye dönüp bakmadım, merak etmedim. Üçüncü gözlerini kırpıştırdı ve yine suskun kaldı, birinci sözlerimi karamsar biçimleriyle saldırarak sindirdi. Hastaneye dört kişi ulaştık, beş olduğumuzu sanıyorduk. İkinci zamanında varmamız gerektiğini hatırlatma görevini bıraktı. Beşinci gittikten sonra aramıza bir boşluk düştü, o boşluğu paylaştık. “Acaba”lardan bir havuzdu o boşluk, geçmişimizden biliyorduk. Kötü ihtimaller yüzeydeyken insan denizlerde derinlere dalamıyor, havuzlarda oyalanıyor. İçim içimi kemirirken, diğerlerinin benden farkı olmadığını görüyordum. Beşincinin akıbeti, tüm merak duyularımı biraz daha köreltecekti.” * * * “’Kahve?’ diye sordu. Hayır dedim. Başkalarına da gülümsemek üzere benden uzaklaştı. Arkasından baktım, bakarken bir başkasına yakalandım, utanarak toparlandım. Bir kez daha sorarsa hayır demeyecektim ama yine uzaklaşacaktı. Gazetedeki aynı haberi üçüncü kez okudum. Parmaklarımı gazete kâğıdı üzerinde gezdirmeyi seviyordum ancak gazetede dikkate değer bir şey yoktu. Esnedim, oturduğum yerde geriye doğru gerindim. Saate baktım, terapinin başlamasına 5 dakika kalmıştı. Ben hesabı öderken de gülümsedi, renkli gözler, gamzeler ve güzel sıralı dişleri bana bir şeyler yapmamı öğütlüyor gibiydi. Günde onlarca insanın aynı güzellikle tanışıyor olmasını yok yere kıskandım. Bir anda bir di-

yalog başlatmak geldi içimden, aklıma bir soru gelmedi. Saçma bir şeyler geveledim, duymadı. Vazgeçerek, gözlerimi yere devirerek çıkmaya yeltendim. Arkamda bana dik dik bakan biri vardı. Az önce gevelediklerim muhatabına ulaşmadığı gibi sanırım bu beyefendiyi rahatsız etmişti. Hızlanarak çıktım. İki hamlede terapilerde elime tutuşturulan kalkanlar dağılıyordu, ben bu kalkanları kullanamıyordum. ‘Kahve?’de onlar bana, ‘Hayata katılım sağla’larda ben onlara gülümsüyordum. Üç nokta tek doğrultuda birbirimize gülümsüyorduk. Oysa kimsenin gülmek istediği yoktu, herkesin evinde ayaklarını uzatıp bir oh çekme isteği vardı, tahminim. Yüzümü buruşturdum. Ya çok anlamlı, ya hiçbir anlamı olmayan derslerin kucağıma verilip eve yollanacağım saniyeler yaklaşıyordu. Mutsuzdum, mutlu taklidi yapmayı öğrenmeye gidiyordum.” * * * “Yüküm ağırdı. Bu yük hep ağır oluyordu. Yüzüme olan biteni özetle anlatabildiğim bir mimik yerleştirip ya da her şeyi bir kâğıda yazıp vererek yükü böyle sırtımdan atabilmeyi çok isterdim. Beş kişilerdi. Aralarına girip birini çıkaracaktım. Duygu yoksunu otomatik bir tonda, yüzkarası bir tiyatrocu performansına benzer biçimde yükü attım. İçim parçalanıyordu ama işimi yapmayı öğrenmiştim. İnsanın ruhunun narin, kırılgan taraflarını zımparalamasının da avantajları vardır. ‘Operasyonun başarısızlığı’ dediğimde sanki müdahaleyi bizim yerimize bir makine yapmış ve o başarısız olmuş gibi hissediyordum, bu kısa boylu bir ferahlık sağlıyordu. Yükümü onlara verince boyunları büküldü. Hep bir sessizlik olarak hatırlanacak sessizliklerden biri başladı. Teselli denebilecek bir-iki zavallı cılızlıkta söz uydurdum ve yanlarından ayrıldım. Ölüm, kendi canımdan önce sevdiklerimin canını düşündürürdü bana. Her birinin tek ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

tek varsayımsal cenazelerinin ardından gözyaşı döktüm. Ölüme devamlı böyle yakın durmaktan ibaret bir mesleğim vardı. Gece yatağa uzandığımda hüzünlü anılarla ve sıkıntılarla özdeş bir tavana uzun uzun bakacaktım.” * * * “Kahkahalarla güldüler. Ben de gülmeli miydim, emin olamadım. Gülersem gururumdan, gülmezsem iyi niyetimden ödün verecektim. Grubun neşesi boldu, gruptaki her birinin hayatı tüketme arzusu, varoluş çabaları ile debelenmesi iç organlarımı buran bir tiksinti uyandırıyordu bende. Hepsi gençti, vurdumduymazdı, hayatı eğlenceli yerlerinden yakalamayı bilen kişilerdi. Okullardan, kitaplardan ve televizyondan edindikleri yarım yamalak bilgileriyle, tarihin binyıllık öğretilerine hakimdiler. Defalarca yerden yere vurdukları ‘banal ve boş’ toplumsallık, şimdi önlerinde uzanırken hiç de öyle değildi. Ceplerindeki para kadar eski olanından, kahkahalarına kadar anlık ve geçici her şey toplumsal statülerini diri tutmaya, yüceltmeye hizmet ediyordu. Sapına kadar mutluydular ama sorsanız, hiçbir şeyden memnun değillerdi. İlginçtir ki, memnun olmadıklarından ne sorumluydular, ne de onları düzeltmek için çaba gösterirlerdi. Aşkı, mutluluğu, ahlakı, bireyi, toplumu öyle iyi kavramışlardı ki bildiklerinden şüphe duymuyorlardı. Birbirleriyle dost olacaklar, sarhoş olacaklar, ‘hayatın dibini de, zirvesini de göreZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

cekler’, belki bir gün evleneceklerdi. Ben aralarında kendime bir yer görmüyordum. Kahkahaları uzadıkça iki kolumdan iki kişi asılıyordu bedenime, görmüyorlardı. Yabancıladıkça onları yalnızlaşıyordum ve aynı anda tersi oluyordu. Elindeki bira bardağını yüzüme doğru sallayan sarışın bir kız, gülmesini bitirirken benimle ilgili, kendisi için pek de önemli olmayan bir saptama yaptı:’Salak.’” * * * “’Bir psikiyatri kliniğine de uğramanızı tavsiye ederim.’ dedi doktor son olarak. Sorunumun ne olduğuna dair bir teşhis koyamamıştı. Günlerdir süren uykusuzluğum bana yaşamı büsbütün çekilmez kılmıştı. Sakinleştirici bir ilaç ve geçmiş olsun dilekleriyle uğurlandım muayenehaneden. Reçeteyi katlayıp cebime koyarken ilk kez gözkapaklarımın ne kadar ağırlaştığını fark edip şaşırdım. Çıkarken camda yansımamı gördüm, dağılmış bir haldeydim. İnsanları rahatlıkla uyuşturucu kullandığıma ikna edebilirdim. Etrafımdaki her nesne çok yavaş hareket ediyormuş, zaman ise çok hızlı ilerliyormuş gibi geliyordu. Bacaklarım titriyordu, gözlerim yanıyordu. Sokakta, annesinin kucağında ufak bir çocuk beni görünce ağlamaya başladı. Ayakkabılarımın kaldırımda çıkardığı sesler, başımın içinde çınlıyordu sanki. Kaldırıma yığılıp kalmaktan korkmuyordum, bayılırsam uyuyaca-

ğıma da inanıyordum. Eczaneye uğramam gerektiğini hatırlayarak köşeyi döndüm. Bir psikiyatri kliniğine gitmem gerektiğini hatırlayarak bıkkınlıkla duraksadım. Başım o zaman dönmeye başladı. Bir çöp tenekesine dayandığımı hatırlıyorum ve siz vardınız, yanınızda da bir bayan. Sonra bulanıklık, yere düşüşüm ve karanlık. Bu kadar.” * * * “Anlıyorum. Yazık ki sizi anlamaktan ve sağlık dilemekten başka bir şey de gelmiyor elimden. Keşke gelseydi. Ömrü boyunca kendini düşünmüş biri olarak fazlasını yapamıyorum. Yalnız şunu söyleyebilirim ki, büyük bir üzüntü daha küçük olanları görünmez kılar, onlara dayanılabilir gözüyle bakmanızı sağlayan kılıflar giydirir. Belki de bir hastalığın tek iyi yönü bu. Kısaca, her olumsuzluğa karşı huysuzluk etmemeyi öğretir size, anlatabiliyor muyum? ‘Haline şükret, beterin beteri var’, bahsettiğim biraz bu kapıya çıkan bir şey. Hepimiz bir şeylerden yakınırız, çünkü yaşamımızın ağırlık merkezi hep biziz. Uzamsal yönden biziz, zamansal yönden ise yaşamakta bulunduğumuz o ‘an’. Düşünün, aslında bilincimizin yerinde olduğu sayısız miktarda ‘an’ın içinde yaşamıyor muyuz, sırayla ve hiç aksamadan? Değer bilmeyi, kendimizin ve o sonsuz anların değerini bilmeyi, artık Tanrı’ya inancımın temel dayanağı haline getirdim ben. Size bir teselli mahiyetinde bu tavsiyede bulunabilirim: Siz de böyle yapın. Bir anınızda itiraf edin her şeyi. Şimdiye kadar bütün yaptıklarınız ve çevrenizde bütün meydana gelenler sırasında, bir insandınız. Bağışlanabilir, iyileşebilir, umut dolu bir insan. Ölümden de korkmayın, aynen bir insan gibi öleceksiniz. Çünkü en nihayetinde, buraya gelmeyi siz istemediniz, buraya zorla da getirilmediniz.” 33

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Usta Sanatçı Civan CANOVA

28 Haziran 1955- Ankara Sıhhiye… Aslında nasıl başlayabilirim daha doğrusu böylesine güzel bir özgeçmişi ne kadar kısaltabilirim onu düşünüyorum… Sıhhiye pazarının karşısında bir binanın giriş katında doğan bir bebek… Babası Merhum Mahir Canova, Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünün ilk mezunlarından ve Türkiye’nin en ünlü yönetmenlerinden; dedesi Merhum Necmettin Zahir Sencer ise Yargıtay 4.Ceza Dairesi eski reislerindendir. Yaramaz, ele avuca sığmaz bir çocukluk dönemi yaşayan Canova’nın çocukluğuna dair bazı yaramazlıklarını isterseniz kendi yazılarından görelim:”Bir yaşıma kadar çok usluymuşum. Sonunda dayanamamış anneannem; ‘Bu çocuk niye bu kadar sessiz?’ diye sormuş. Sen misin soran? Dört yaşındayken; kanepede öğle şekerlemesi yapan babacığımın kafasına, sırf oyun olsun diye, düdüklü tencere indirince; müştekinin sinirinin geçmesi amacıyla geçici bir süreliğine anneannemin evine kaçırıldım (ya da ’mışım’). Ortalık durulup da geri döndüğümde - daha doğrusu anneannemde prize tel sokarak sigortaları attırdığım için iade edildim - annem, bana karşı nasıl davranacağını kestiremediğinden bir çocuk psikologuna danışmış. İlgi çekmek istediğimi söylemiş danışman hanım. Haylazlıklarımla pek ilgilenmemelerini öğütlemiş. Annem de ilgilenmemiş bir süre, ta ki ben inci kolyesinin toplarını burnuma sokup, beyin nahiyeme doğru ittirene kadar. ‘Anne bunlar çıkmıyor!’ diye koşmuşum yanına, beyin zarımın sınırında inci taneleriyle. Mecburen ilgilenmiş kadıncağız. Doğru Hacettepe acile…” Son derece haylaz bir çocuk

2012

34

olan Canova, 1968 yılında babası ile Londra’ya gittiğinde dahi 3 kez pansiyondan kaçmış ☺ . Usta tiyatrocunun ismini annesi koymuş fakat ablasına karşı merhamete gelsin diye “bu ismi sana ablan koydu” denmiş ☺. Çocukluğu Ankara’da geçmiş olan Civan Canova 1973 yılında Ankara Ted Kolejini bitirmiştir. 1973 yılının Eylül ayında Ankara Üniversitesi İktisat Fakültesini kazanmış fakat daha dördüncü dersin sonunda “hayatımı burada öğretilenler gibi hesaplar yaparak değil, oyalanarak geçirmeliyim’ düşüncesiyle kaydını sildirmiştir. 1974 yılının Temmuz ayı başlarında bir yazlık diskoda Yılmaz Güney’le tanışıp “Arkadaş” filminde oynamak için teklif almıştır.

1974 yılının Eylül ayında Ankara Devlet Konservatuvarı sınavlarına girmiş ve binlerce kişi arasından seçilmiştir. 1979 yılı 28 Haziran’da yani doğum gününde diplomasını alarak mezun olur ve İstanbul Devlet Tiyatrosu kadrosuna katılmıştır. 1979 yılı Eylül ayında tiyatroda ilk olarak “Antigone” adlı oyunda Antigone’nin nişanlısı Haimon’u oynamıştır. 1993 yılının 16 Şubat’ında Türk Sanat Dünyasının önemli isimlerinden ünlü yönetmen Mahir Canova’yı yani babasını kaybetmenin büyük üzüntüsünü yaşamıştır. 1998 yılının 26 Şubat’ında Açelya Akkoyun ile evlenmiş 2002 yılının 10 Haziranında boşanmıştır.

Civan Canova için tiyatro ve yazarlık onun hayatında öyle önemli bir konuma sahiptir ki bunu sayfalarca anlatmaya çalışsam, binlerce kelime kullansam yine de anlatmam mümkün değil. Hani derler ya sayfalarca okumaktansa bir defa yaşamak… İşte ben de kendi ağzından duyun diye aktarıyorum bu cümleleri: “Yazmak heyecan veriyor bir tek, bir de oynamak işte… Nefes almanın heyecanı gibi… Alamadığınızda anlayabilirsiniz kıymetini. Bir de en önemlisi, almak zorundasınız. Lügat parçalamak için ya da ne saygın bir iş yaptığımın altını çizmek amacıyla yazmıyorum bunu… Tıpkı oksijen almak gibi yazmak ve oynamak… Sıvı halde alırsanız götürür. Ciğerlerinizde hissederseniz hayat verir.” Sürekli okuduğumuz biyografilerden bir parça farklı olsun istediğim için yıl yıl anlatıyorum bu usta tiyatrocunun hayatını… Aslında o kadar anlatılacak güzel anısı var ki maalesef sayfa sayımızın sınırlı olmasından dolayı hepsini anlatamıyorum. Yaptığım ise sadece kalıplaşmış biyografileri biraz daha okunur ve okurken zevk alınır hale getirmeye çalışmak… Ya da ben yazarken çok zevk aldığımdan dolayı bu şekilde yazıyorum; bilemedim.☺ Ünlü olmak, yağ yakmak için gözünü devamlı yükseklere diken, halka bakacağına gözünü aşağı çeviren sanatçıların yanı sıra bir de insanlarla olmaktan zevk alan, halktan kendini soyutlamayan mütevazı sanatçılar vardır. Bazıları kendini dev aynasında görür, büyük adam havasına bürünür; bazıları ise yaptığı işe saygı duyar. Civan Canova da işine saygı duyan, sevgi besleyen isimlerden… Gelin kendi ağzından dökülen kelimelerle işine saygısını sevgisini anlamaya çalışalım: “Sanatçılığı bir artı değil, bir yaradılış biçimi, dolayısıyla da bir yaşam biçimi olarak gördüm. Sahne denen mekana kafamda hiç bir zaman ‘ulvi’ özellikler yüklemedim. Bir cerraha ameliyathanesi ne kadar ‘mabed’ gibi görünürse, ya da bir ayakkabı tamircisine dükkanı diyelim… Ben de o kadar ‘mabed’ olarak gördüm sahneyi. Orada işimi yaptım, oraya saygı duydum ve orada bulunmaktan mutlu oldum. Dünyada bulunmaktan da çok mutluyum. Buraya da saygı duyuyorum ve burda da işimi yapıyorum.”

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

Civan Canova’nın mütevazı kişiliğini onu birazcık tanıyan herkes bilir. Kendi tabiriyle bambaşka dünyalara girdiği sahnede onu izleyenlere “ne müthiş tiyatrocu ama” dedirtir, ardından da oyun bitiminde sizinle konuşur fotoğraf çektirir… “‘Siz tiyatroyla övünmeyin. Bırakın tiyatro sizinle iftihar etsin.’ derdi babam, Stanislavsky’nin; ‘tiyatroda var olmak’ la ilgili düşüncelerine atıfta bulunarak... Bu düşünceler zaman içersinde farklılaşmış olabilir elbet. Ben işin kendi bakış açıma göre etik olan ya da bence olması gereken tarafından söz ediyorum. Bu nedenle de yaptığım iş beni için için inanılmaz bir biçimde gururlandırsa bile bunu bir kartvizit olarak cebimde taşımaktan ve de her ortamda ön plana çıkarmaktan, inanılmaz biçimde rahatsızlık duyuyorum.” Yine kendi ifadesine göre diyor ki Canova “Ben; toplumun küçük bir hücresi olduğumu, bu işi yaparken mutlu olduğumu ve de mutlulukla görevi bir arada yaptığım için de tanrının şanslı kullarından sayılabileceğimi düşünüyorum. Çapım elverdiğince çabalıyorum ve de art niyetsiz ve net olduğuma inanıyorum.” Civan Canova’nın üvey babası olan fakat “Kartal Abim” diye hitap ettiği kişi Kartal Tibet’tir. Kartal Tibet’i her fırsatta öven ve hep yanında olduğu için ona şükran borçlu olduğunu dile getiren Canova, akrabalığın kan bağı ile değil gönül bağı ile oluştuğunu Kartal Abisinden öğrendiğini söylemektedir. Döneminin ve hatta günümüzün de hala değerini kaybetmemiş filmlerinden “Tarkan” serilerinin çekildiği zamanlarda Kartal Tibet, Canova’nın üvey babasıdır. “Tarkan Gümüş Eyer” filminde Tarkan’ın küçüklüğünü oynayan çocuk Kartal Tibet’in oğlu, Canova’nın da üvey kardeşi Kanat Tibet’tir. Ailesine inanılmaz derecede düşkün olan Canova’nın kardeşleri, babası, Kartal Abisi, annesi, akrabaları onun hayatında çok önemli bir yer tutmaktadır. Belki de güzel bir çocukluk yaşamasından dolayı, ailesini ve insanları sevmesinden dolayı sanatçılığı boyunca mütevazılığını korumuştur. Yazarlık konusunda “kıyısından da olsa yazarlığa soyunmuş bulunuyorum” diyerek mütevazılığına devam etmiştir fakat yazdığı oyunlarla bir çok ödül almıştır. ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

Yazdığı oyunlar : Kıyamet Sularında (1994), Kızıl Ötesi Aydınlık(1996), Sokağa Çıkma Yasağı (1996), Erkekler Tuvaleti(1999), Düğün Şarkısı(2002), Ful Yaprakları (2002), Üstat Harpagon(2004), Mitosmorfoz(2005), Niobe(2006), Neon (2007), Prömiyer(2008),Lydia’ nın Düğünü (2008), Tuna’ nın Korsanları (Çocuk Oyunu 2008), Yıldönümü(2009). İlk oyunu “Kıyamet Sularında”, 1995-96 Tiyatro sezonunda, Kenan Işık yönetiminde, İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendi. 1997. İkinci oyunu “Sokağa Çıkma Yasağı”, Cüneyt Çalışkur yönetiminde İzmit Belediye Tiyatrosu tarafından sahnelendi. 1998. Sokağa Çıkma Yasağı Arif Akkaya yönetiminde İstanbul Şehir Tiyatrosu tarafından sahnelendi. 2005. “Ful Yaprakları” Turgay Kantürk yönetiminde, İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendi. 2005. “Erkekler Tuvaleti”, Oyun Okulu tarafından, Dokuz Eylül Üniversitesi GSF Tiyatro Bölümü’nden Yrd. Doç.Dr. Semih Çelenk’in rejisi ile İzmir’ de sahnelendi. 2006.“Düğün Şarkısı”, Işıl Kasapoğlu’ nun rejisiyle, İzmir Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendi. 2010. “Prömiyer” adlı oyunu, Işıl Kasapoğlu’ nun rejisiyle, Konya Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendi. 2010. “Sokağa Çıkma Yasağı”, Emrah Eren’ in rejisiyle, Bakırköy Belediye Tiyatrosu tarafından sahnelendi. 2011. “Üstat Harpagon”, Levend Öktem rejisiyle, İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendi. Hatırlar mısınız 90’lı yılların sonlarında başlayıp 2000’li yılların ilk senelerinde devam eden bir dizi vardı. Tahminimce izleyip de sevmeyen yoktur hatta izlemeyen yoktur. İnsanın içini ısıtan, bizleri o insanların dünyasına sokan, müziğini duyunca heyecanlandıran(en azından benim için) bir dizi… “Taksinin rengi buğday sarısı çiçek taksi durağı burası…” Sanırım hatırladınız, evet Çiçek Taksi dizisinden bahsediyorum. Hala sabahları gözlerimin aradığı diziyi bulduğumda içilen sıcak çay kadar samimi sıcacık duygularla içinizi dolduran Çiçek Taksi dizisi… Peki dizinin ooof Celal’ini hatırladınız mı☺ İşte Civan Canova…

Günümüzde üstüne bazı roller yapışmış kalmış olan daha doğrusu aynı tarz oyunculuklarla ünlü olmuş (dikkat sadece ünlü) sanatçılardan(!) ziyade her role girebilen “ya bu adam her rolü yapıyor” dedirten kişilerdendir Civan Canova. Çiçek Taksi’nin Celal’i şimdilerde Fatmagül’ün yardımsever, iyi niyetli avukatı oluverdi. Oysa daha 1 yıl önce gösterime giren 72.Koğuş adlı filmde hapishanenin en ahlaksız mahkumu rolündeydi. Neden mi? Başlığa bakmak bu soru için yeterli olur sanırım… Rol aldığı filmler: r 72. Koğuş : Murat Saraçoğlu - 2010 - Katil Hilmi r Eve Dönüş : Ömer Uğur - 2006 İşkenceci Polis r Ömerçip : Zeki Alasya - 2003 - Celal r Sır : Ali Özgentürk - 1997 r 80. Adım: Tomris Giritlioğlu - 1996 - Sedat r Sokaktaki Adam: Biket İlhan - 1995 r Acı Lokma : Temel Gürsu - 1986 - Ömer r Hırsız : Zafer Par - 1986 r Yıkılan Gurur : Temel Gürsu - 1983 - Naci r Berduşlar : Temel Gürsu - 1982 - Kenan r Mutlu Ol Yeter : Kartal Tibet - 1981 r Yaşamak Bu Değil : Temel Gürsu - 1981 Fatih r Nehir : Şerif Gören - 1977 - Engin r Arkadaş : Yılmaz Güney - 1974 – Halil Rol aldığı diziler: r Fatmagül’ün Suçu Ne? : Hilal Saral Ünalan 2011 - Avukat Kadir r Sensiz Yaşayamam : Özer Kızltan - 2010 Muammer r Ay Işığı (dizi) : Taylan Biraderler - 2008 - Yıldırım Duman r Sınıf (dizi) : Metin Günay - 2008 - Şeref r Eksik Etek : Murat Saraçoğlu - 2007 r Arka Sokaklar : Orhan Oğuz - 2007 - Nazım Tahsin / Narkotik Nazım r Esir Kalpler : Taner Akvardar - 2006 - Ekrem Akerman r Çeşm-i Bülbül : Serpil Kurtça - 2005 r Gece Yürüyüşü: 2004 - Cüneyt r Çiçek Taksi : Yaşar Seriner - 2000 - Celal Kıraç r Bizim Aile : Sema Okay - 1995 - Ataç r Yalancı Şafak : Osman Sınav - 1990 35

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Tiyatro Rol aldığı bazı oyunlar: r Ölüleri Gömün : Irwin Shaw - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 2010 r Kaktüs Çiçeği : Pierre Barillet\Jean-Pierre Gredy - İstanbul Devlet Tiyatrosu – 2001-2008 r Bir Casusa Ağıt : George Tabori - İstanbul Devlet Tiyatrosu – 1998 r Yeşil Papağan Limited : Memet Baydur - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1994 r Gizli Oturum : JeanPaul Sartre - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1993 r Ölüm Tuzağı : İra Levin - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1992 r Danton’un Ölümü : Georg Büchner - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1990 r Cadılar Machbethi : William Shakespeare den Uyarlayan Müge Gürman - 1987 r Düşüş : Nahit Sırrı Örik\Kemal Bekir - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1987 r Lysistrata : Aristofanes - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1986 r Julius Caesar : William Shakespeare - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1985 r Kırmızı Pabuçlar : Hans Cristian\Robin Short - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1983 r Barış Gezegeni : Ülker Köksal - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1982 r Truva Savaşı Olmayacak : Jean Giraudoux İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1982 r Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası : William Shakespeare - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1981 r Kunduz Kürk : Gerhart Haupttman - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1980 r Yaralı Geyik : Necati Cumalı - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1980 r Antigone : Sofokles - İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1979 ÖDÜLLERİ: r 1989. “Kör Buluşma” adlı film senaryosu ile , “Kültür Bakanlığı, En İyi 10 Senaryo Ödülü. r 1996. “Kıyamet Suları” adlı oyunu ile, “İsmet Küntay, Yılın En İyi Oyun Yazarı Ödülü” r 1996. “Kıyamet Suları” adlı oyunu ile, “Avni Dilligil, Yılın En İyi Oyun Yazarı Ödülü” r 1997. “Sokağa Çıkma Yasağı” adlı oyunu ile, “Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü” r 2006. “Eve Dönüş” filmindeki rolüyle, “Antalya Altın Portakal, Yılın En İyi Yardımcı Erkek Oyuncusu Ödülü” r 2006. “Eve Dönüş” filmindeki rolüyle,“Sadri Alışık, Yılın En İyi Yardımcı Erkek Oyuncusu Ödülü” r 2009. “Neon” ve “Prömiyer” adlı oyunları ile,

2012

36

“4. Oğuz Atay Ödülü” r 2011. “Ölüleri Gömün” adlı oyundaki rolüyle “Afife Jale, Yılın En İyi Yardımcı Erkek Oyuncusu Ödülü” r 2011. Hacettepe Ünivesitesi Devlet Konservatuvarı’ nın 75. Kuruluş yılı nedeniyle “Onur Projesi” olarak, Tiyatro Anasanat Dalı Başkanlığı tarafından hazırlanan “75. yıl Cüneyt Gökçer Tiyatro Ödülleri” kapsamında, “Yazarlık Özel Ödülü”. r 2009 Yılında layık görüldüğü Oğuz Atay Tiyatro Oyunu Ödülünü kazanmıştır. Bu ödül kendisine verilirken jüri,gerekçeli kararını şöyle belirtmiştir:

JÜRİNİN GEREKÇELİ KARARI Halen İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun oyuncusu olan Civan Canova, oynadığı oyunlar, filmler, televizyon dizileri dışında yazar olarak Türk Tiyatrosu’nda önemli bir yere sahiptir. Çalışkan, üretken, konuları işlemedeki ustalığı, gözlemci kişiliği, sahneyi tanıyan ve oyuncuya, yönetmene olanaklar sağlayan yanıyla tiyatromuza yeni bir soluk getirmiştir, Civan Canova’nın yazdığı Neon (2007) ve Prömiyer (2008) de yazdığı oyunlarla jürimiz kendisini ödüle layık görmüştür. Her iki oyun da Mitos Boyut Yayınları tarafından basılmış ve oynanmamış oyunlardır. Neon oyunu N sırasında oturan seyirci ile sahne arasındaki yüzleşme üzerine kurulu ilginç bir oyundur, Prömiyer ise günümüz tiyatrosunun önemli bir özelliği olan metinlerarası ilişkilere örnek olan bir

oyundur. Oyun bir alışveriş merkezinde oynanması tasarlanan bir oyun için bir araya gelen farklı dönemlerin tiyatrocularından oluşmaktadır. Yazar Civan Canova, Oğuz Atay’ın Oyunlarla Yaşayanlar’ında, Atay’ın da dert edindiği gibi acımasız günlük gerçeklere karşın sanat yapma ve sanatı gündemde tutma çabasını üretkenliği ile kanıtlamış bir yazardır. Yazarımızın kaleminin durmaması dileğiyle, kendisini kutlarız. 05.12.2009 Ben yazarken sıkılmadım hatta bitti diye üzüldüm. Böylesine usta bir tiyatrocunun her şeyden önce iyi bir insanın hayatından bir nebze de olsa yazılar yazmak ne kadar güzel bir şey. Şimdi gelelim neden klasik bir biyografi şeklinde yazmadığıma… Klasik olarak hayatını okuduğunuz sanatçılara sadece imrenirsiniz fakat onlara hiç ulaşamazsınız, oysa hayatını okuduğunuz sanatçının anılarında eğlenceye dalarsanız, o sanatçıyı yanınızda bulursunuz… Yine en azından ben öyle yapıyorum☺. Başlarda da dediğim gibi anlatılacak daha çok şey var fakat yer müsait değil. Civan Canova; mütevazılığı, yeteneği, mesleğine ve insanlara sevgisi, saygısı ile Türkiye’nin yetiştirmiş olduğu önemli üstatlardandır ve halen İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçısıdır. Sözü yine Civan Canova ile bitirelim… Yası tutulmamış ölümlerim yelkovan yelinde, Zamansa her zaman geleceğe beş var. Ve hayatım hatırladıklarım kadar. Civan Canova

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

ZİGGURAT TİYATROSU Her fakültede tiyatroya gönül veren arkadaşlarımızın çıkardığı oyunları görmemiz ve tiyatro gibi bir sanatın Ankara Hukuk Fakültesi bünyesinde faal ve ciddi olarak bulunmaması münasebetiyle ZİGGURAT TİYATROSU’nu kurduk. Her şeyden önce tiyatroya olan sevgimiz bu tiyatroyu kurmamızda en büyük etkendir. Amacımız her şeyden önce kendimizi düşünerek tiyatroya olan açlığımızı gidermek, sonra emeklerimizin karşılığını arkadaşlarımızla paylaşmak, sonra da Ankara Hukuk Fakültesine iyi bir tiyatro kulübü bırakmaktır. Bizlerden sonra geleceklerin tiyatromuzu en güzel şekilde yaşatması en büyük dileğimizdir. Tiyatronun tam olarak faal olmadığı bir fakülteye tiyatroyu getirmek çok da kolay olmadı. Muhakkak ki çok yorulduk çok uğraştık ama sonunda muradımıza erdik, tiyatromuzu kurduk. Tabi ki tiyatro salonu ayarlamak, ekibi kurmak, günü ve saati kişilere göre ayarlamak, uzman bir tiyatro hocası bulmak kısa sürede olmadı, kurulduktan sonra ancak 6 ay içerisinde tam anlamıyla hazır olabildik. Şimdilerde ise sene sonunda oynayacağımız, Haldun Taner’in yazdığı KEŞANLI ALİ DESTANI adlı oyuna hazırlanıyoruz. Her sınıftan arkadaşımızın bulunduğu 22 kişilik kadromuz ZİGGURAT TİYATROSU’nun ilk oyuncu ekibini oluşturmaktadır. Oyuncu seçiminde tecrübeli tecrübesiz ayrımı yapmadık, sadece tiyatroya gönülden bağlı, tiyatroda gerçekten oynamak isteyen arkadaşlarımızı aramıza aldık. Bu sene oyuncu alımı sona erdiği için seneye devam etmek isteyen arkadaşlarımız öncelikli hakka sahip olmak üzere yeni arkadaşlarımızı da alma imkanına sahip olacağız. Yoğun ve özverili çalışma neticesinde sahneleyebileceğimiz KEŞANLI ALİ DESTANI adlı oyunumuzu bahar sonu gibi sahnelemeyi düşünüyoruz. Peki 22 kişilik bu kadroda kimler var? Gözde Atılgan, Aslı Ergün, Mehmet Saban, Emre Gökmenoğlu, Gürkan Köroğlu, Öykü Ceren Çetin, Elçin Sanal, Özge Kuşcu, Efsun Karadayı, Mehmet Can Ilıman, Hatice Betül Turan, Mücahit Mehel, Kardelen Yılmaz, Gizem Karabıyık, Ömer Faruk Akbulut, Safa Altınkaya, Bilge Deryal, Mehmet Onur Çevik, Yeşim Dursun, Esin Baskın, Anıl Süral, Mehmet Serinoğlu. Çalışmalarımız profesyonel bir tiyatrocu olan Düşkapanı Sanat Merkezi’nin kurucusu Evren Ersan tarafından sürdürülmektedir ve hocamız eşsiz birikimlerini bizlere aktarmaktadır…

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

KARAGÖZ İLE HACİVAT Gölge oyunu ile ilgili bir çok görüş bulunmaktadır. Kimi kaynaklara göre bu sanat Orta Asya’dan, İran’dan ya da Hindistan’dan batıya göç eden Çingeneler aracılığıyla Anadolu’ya gelmiştir. Yavuz Sultan Selim döneminin güvenilir kaynaklarından İbni İlyas ise gölge oyununun Türkiye’ye XVI. yy.’da Mısır’dan geldiğini ortaya koymuştur. D.T.C.F Tiyatro kürsüsü eski başkanlarından Prof. Metin And’a göre de,1517 yılında Mısır’ı fetheden Yavuz Sultan Selim’in Memlük Sultanı Tumanbay’ın Nil nehri üzerindeki Roda adasında asılışını hayal perdesinde canlandıran bir hayal sanatçısını, oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın da görmesini arzu ederek İstanbul’a getirmesiyle gölge oyunu Anadolu’ya girmiştir: Peki Karagöz ile Hacivat gerçek kişiler midir? Karagöz ve Hacivat’ın gerçek kişiler olduğuna dair halk arasında yaygın bir efsane vardır. Buna göre Karagöz, Batı Trakya’da yaşayan bir demirci ustasıdır ve Orhan Gazi Bursa’yı alınca buraya gelir, Demirtaş Köyü’ne yerleşir. Orhan Gazi’nin emriyle inşa edilmekte olan caminin bağlantı demirlerini yapmakla görevlendirilir. Caminin ustabaşısı Hacivat (Hacı İvaz ya da Hacı Cevat) ile Karagöz (Kambur Bali Çelebi) arasında bir süre sonra eğlenceli söyleşmeler başlar. Öteki işçiler işi gücü bırakıp onları izlediklerinden işler yarım kalır. Durumu öğrenen Orhan Bey, Karagöz’ün başını vurdurtur; olanları görüp ürken Hacivat da hacca gitmek üzere yola çıkar, eşkıyalar tarafından öldürülür. Tüm olanlardan pişmanlık duyan Orhan Bey, Şeyh Küşteri adlı birinin Karagöz’le Hacı İvaz arasında geçen söyleşmeleri bildiğini öğrenir. Çağırtıp anlatmasını ister. Şeyh Küşteri de aydınlatılmış bir perdeye yansıttığı görüntülerle Hacı İvaz ve Karagöz arasındaki söyleşmeleri canlandırır. Orhan Bey çok beğenir ve bu oyunun sürdürülmesini ister. Böylece Karagöz oyunu ortaya çıkmış olur; fakat halk arasında yaygın bir efsane olmasına karşın, yapılan araştırmalar bu efsanede kimi tarihi tutarsızlıkların olduğunu ve gerçekle pek ilişkisi olamayacağını ortaya koymuştur. Oyunun başrolünde Karagöz ve Hacivat adlı iki zıt karakter vardır. Karagöz halkın ahlak ve sağduyusunun temsilcisidir. Özü sözü birdir. Hacivat ise medrese eğitimi görmüş, düzene uyan entelletüel bir karakterdir. Karagöz oyununun diğer tipleri ise Tuzsuz Çelebi, Matiz, Beberuhi, Arnavut, Yahudi, Çerkez, Kürt, Laz, Tiryaki, Zenneler vb. oluşturur. Osmanlı Dönemi’nin en önemli eğlence türlerinden olan Karagöz; Ramazanlarda, sünnet düğünlerinde, şenliklerde, kahvehanelerde ve bahçelerde oynatılmaktaydı. Dönemin toplumsal olaylarını eleştirel bir gözle konu edinen Karagöz’ün yaygın olarak İstanbul’da oynatıldığı bilinmektedir. Anadolu’nun diğer kentlerine ise turneye giden sanatçılar aracılığı ile yayılmıştır. Önemli bir diğer bilgi de Karagöz çalışmaları, Uluslararası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği (UNIMA) Türkiye Milli Merkezi Başkanlığı ve Kültür Bakanlığı’nca yürütülmektedir(!). Belki de yüzyıllar sonra Karagöz ile Hacivat yine beyaz bir perdeye yansıtıldı fakat bu sefer biraz farklı…2005 yılında Ezel Akay’ın yönetmenliğini yaptığı başrollerinde Beyazıt Öztürk(Hacivat) ve Haluk Bilginer(Karagöz)’in oynadığı Karagöz ile Hacivat’ın hayatını anlatan bir de film çekildi. Günümüz çocuklarına Karagöz ile Hacivat’ı sevdirme, bizlere de geleneksel tiyatromuzu unutturmamak adına doğru amaçlanmış ve başarılı bir film olduğu kanaatindeyim. Karagöz oyununu izlemeyen yoktur diye tahmin ediyorum. Küçükken Karagöz oyunları ben de heyecan yaratırdı ve galiba şu anda oynansa yine heyecanlanırım diye düşünüyorum. Bir gün ilkokuldayken sevgili ilkokul öğretmenim “şimdi ders işlemiyoruz doğru yan sınıfa” diyerek tüm sınıfı yan sınıfa götürdü. Gittik oturduk, bir de baktım ki bir perde etrafında sandalyeler… Küçük de olsak sonuçta dersten çıkmak büyük mutluluktu. Karagöz oyunu izleyeceğimi oyun başlamadan tahmin edebiliyor muydum o kadar hatırlamıyorum ama mutluydum, dersten çıkmıştım en nihayetinde. Işık söndü ve perde de küçük oyuncak siluetleri belirdi. İnsanı geçmiş yaşantılara götüren, hem samimi hem çok komik bir gösteriydi ve gösterinin bitiminde keşke bitmeseydi dediğimi sanırım hatırlıyorum(Sınıfa gittiğim için değil gerçekten güzel bir gösteri bittiği için☺) Karagöz oyununu belki daha önce de izlemişimdir ama o gün benim için ilk olarak kalmış hafızamda. O gün tüm arkadaşlarımla koca bir sınıfı doldurmuştuk, herkes pür dikkat ve neşe içinde oyunu izliyordu. Bugün böyle bir gösteri için bırakın kalabalık bir grubu birkaç insan bile toplansa, insanlar teknoloji bağımlılığı nedeniyle ya oyundan zevk almıyor ya da herkes cep telefonu ile ilgileniyor, mp3 ünden müzik dinliyor... -Oğlum izlesene gösteriyi, bak ne güzel konuşuyor kuklalar. - Boşver ya anne youtube’da çok Karagöz ile Hacivat oyunu vardır eve gidince 5 dakika takılırım… Çocuk doğru söylüyor! teknolojiye takıldık kaldık… 37

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Aki̇ra Kurosawa ve Rashomon rın arasında klasikleşen Ikuru, Seven Samurai, Sanjuro, Kızıl Sakal, Dersu, Uzala, Kagemusha ve Ran yer alır.

A

kira Kurosawa 23 Mart 1910’da Tokyo’da sıkı Japon kültürünün etkisinde 8 çocuklu bir ailede dünyaya gelmiştir. Yönetmen, yapımcı, senarist, ressam… tüm bu nitelikleri bünyesinde barındıran İmparator lakaplı Kurosawa, sinema dünyasında birçok tekniği ilk kez kullanarak, sinema tarihin en önemli ve en etkileyici yönetmenlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Kariyerine ressamlıkla başlayan,ve çeşitli filmlerde yönetmen yardımcılığıyla devam eden Kurosawa çok da ilerlemeden 2. Dünya Savaşı sırasında senaristlik ve yönetmenlik yapmaya başlamıştır. Avrupa’ya açılıncaya kadar Japonya’da 20’ye yakın filme imza atmış, umut vaad eden yönetmen olarak anılmaya başlamıştır. 88 yıllık hayatında iki Dünya savaşı, bir atom bombası, bir büyük deprem (1923 Kanto depremi) yaşayan Kurosa-

2012

38

wa her filminde gittikçe kararan dünyayı, kendine bile yabancılaşan insanları ve yine de her şeyin sonunda umudun var olduğunu anlatmak istemiştir. Batı sinemasını derinden etkileyen Kurosawa Francis Ford Coppola ve George Lucas’ı da oldukça etkilemiş, hatta iki yönetmenin yardımıyla samuray filmi olan Kagemusha’ yı çekmiş ve Cannes Büyük Ödülü’nü almıştır. Yıldız Savaşları filmi Kurosawa’nın bulmuş olduğu yöntemlerle çekilmiştir. SANATI Kurosawa 1950’ye kadar Japonya’da 15’e yakın film çekmiş ve ismini sağlamlaştırmıştır, ancak uluslararası alanda adının duyulmasını sağlaması Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü’nü alan Rashomon ile olmuştur. Rashomon ile aralanan kapının ardından sayısız işlere imza atmıştır, bunla-

RASHOMON Filmde biri oduncu, diğeri hizmetkâr, sonuncusu da Budist rahibi olan üç üzgün görünüşlü adam bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan kaçarak ‘şehir kapısı’nın altına sığınırlar ve burada cinayet ve ırza geçme suçundan yargılananan namlı bir haydut hakkında konuşmaya başlarlar ve olaylar geriye dönüşlerle anlatılır. Yağmurdan kaçan oduncu ve rahibin sığındıkları kapı altında, haydutun yargılanmasını aktarmaları flashbackle verilirken, yargılama sırasında haydutun, samurayın karısının ve bir medyum aracılığıyla olanları aktaran samurayın ruhunun anlattıkları da tekrar flashbacklerle verilir. Yani burada geriye dönüş içinde geriye dönüş vardır. Film, 12. yy Japonyası’nda geçmektedir. Karısıyla birlikte ormandan geçmekte olan bir samuray, bir haydutun saldırısına uğrar ve öldürülür, karısı ise tecavüze uğrar. Haydut yakalanır ve izleyicilerin görmediği bir yargıç tarafından yargılanır. Sorgulama sahnesinde oyuncular, seyirciyle yüzyüzedir ve seyirci yargıç konumundadır. Dört karakterde kendi gerçeğini ekrana dönük anlatır, burada yönetmen seyircinin yargıç konumuna geçmesini ve gerçeklik saptırmasının aslında ne kadar da kolay olduğunu anlamasını istemiştir. Haydutun, kadının, medyum aracılığıyla konuşan samuray ruhunun, hatta samurayın cesedini bulan oduncunun bile ifadeleri birbirinden farklıdır. En sonunda tarafsız bakış açısının anlatımı ekrana gelir ve seyirci gerçeği öğrenir. Hiç kimsenin ifadesi doğru değildir. Film başladığı yere, yağmurdan ka-çanların sığındığı şehir kapısına geri döner. Anlatımını bitiren adam olayın görgü tanığıdır. Ancak anlattıklarındaki açık nedeniyle aslında onun da bir hırsız olduğu ve olayı kendine göre yorumlayarak anlattığı rahip tarafından ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

çözülür. Rahibinse tüm anlatılanlardan sonra insanlığa olan inancı gittikçe kaybolmuştur. Bu sırada dışarıdan bir bebek ağlaması duyulur, rahip bebeği bulur, kucağına alır, o an yağmur kesilir ve güneş açar. Bu insanlığın tüm hatalarına ve çirkinliklerine rağmen hala umudun var olduğunun sembolik anlatımıdır. İnsan zaaflarından yola çıkan psikolojik bir film olan Rashomon kullanılan teknik ve anlatım biçimiyle sinema tarihi için dönüm noktasıdır. Film tamamen doğal mekanlarda çekilmiş, set kullanılmamıştır. Doğal güneş ışığından yararlanmak isteyen Kurosawa güneş ışığının yetersiz olduğunu anlayınca aynayla ışığı yansıtmış böylelikle yalnızca güneş ışığından yararlanmıştır. Bu ilk kez uygulanmış bir yöntemdir. Kurosawa’nın ilkleri bununla da sınırlı kalmaz aynı zamanda filmin sonunda yer alan yağmur sahnesi siyah mürekkepli suyla yapılmıştır, zira o dönem şartlarıyla kameralar hızla

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

yağan yağmuru çekemediği için bu tip bir yöntem damlaları görünür kılmıştır. Filmde taraflar kendi olaylarını anlatırken kendilerine ayrılan sürenin eş değer dakikalarında güneşe bakarlar, bu güneşe verilen sembolik anlamı vurgulamak içindir. Güneşin doğrudan çekilmesi de sinema tarihinde bir ilktir. Günahın ve yalanların betimlendiği güneş itiraf sahnelerinde yakıcı anlamını korurken filmin sonlarında yağmurun ardından gelmesi beklenen ümidi simgeler.

Filmde herkes olayı kendince anlatır hatta ölmüş olan samuray bile (bir medyum aracılığıyla). Ancak filmin sonunda olay bir de tarafsız, yalın haliyle izleyiciye sunulur ve gerçek anlaşılır. Bu tip anlatım tarzı sinema tarihinde Rashomon etkisi olarak yerini almıştır. Yalanlarla dolu bir hikayenin yağmurlu bir havada anlatılması, ama ardından bir bebeğin bulunmasıyla güneşin açmasıyla Kurosawa’ca aslında 2. Dünya Savaşı’nın aleogorik anlatımının olduğu birçok eleştirmen tarafından ileri sürülmüştür. Bir diğer yorum ise Kurosawa’nın bu filmle Küba misilleme krizini anlattığı yönündedir. Ama kesin olan tek şey Rashomon’un merak edilen ve eleştirmenlerin tabiriyle “gizemli” Japon sinemasını batıya tanıtmasıdır. (Son olarak Rashomon Japonca’da şehir kapısı anlamına gelir ki bu filmin başladığı ve bittiği mekandır.)

39

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

REKLAMLAR NE KADAR İYİ NE KADAR KÖTÜ? Televizyonsuz yaşayamayacak hale geldiğimiz bu yüzyılda, interneti ne kadar kullanırsak kullanalım, hala televizyondan vazgeçemiyoruz. Türkiye gibi dizi sektörünün hızla geliştiği ve büyüdüğü bir ülkede, bugün hemen hemen herkesin takip ettiği bir yerli dizi var. Akşam yemeği de dâhil olmak üzere çok uzun süre televizyon izliyoruz; fakat bizi sinirlendiren uzun televizyon sürelerinin aksine televizyon dizilerinin arasında verilen reklamlar. Reklam çıktığında o diziden bu diziye atlamayan pek kimse yoktur herhalde; fakat çoğumuzun nefret ettiği ve ne zaman bitecek diye merak ettiği reklamlar sadece televizyonda değil, her yerde karşımızda ve bir gün içerisinde bir sürü reklama maruz kalıyoruz. Sokakta ilan tahtalarında, radyoda şarkı aralarında, gazetede, dergilerde her yerde reklam var. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ise reklam: “Bir şeyi halka tanıtmak, beğendirmek ve böylelikle sürümünü sağlamak için denenen her türlü yol.” Peki; ama hiç merak ettiniz mi reklam ne zaman ve nasıl ortaya çıktı diye? Reklamın Tarihi Ürünleri tanıtmak amacıyla kullanılan ve genel anlamıyla reklam ilk olarak Ortaçağ’da ortaya çıkmıştır. Antik Çağ’daki kapalı ekonomi reklama izin vermiyordu, Ortaçağ’daysa durum değişti ve üretici-tüketici kavramları ortaya çıktı, ayrıca meslekler oluştu. Büyük ihtimalle, o yüzyılda pazarlardaki çığırtkanlar ilk reklamı yaptıklarının farkında bile değillerdi. 1450 yılında matbaanın hayatımıza girmesiyle, reklamcılık da farklı bir boyuta taşındı. Artık çok büyük kitlelere, daha kolay bir yoldan tanıtım gerçekleştirilebiliyordu. 19. yüzyılda sanayi devrimi ile beraber, reklam artık bir ihtiyaçtır; çünkü seri üretime geçilmiştir. Makineleşme hızlı ve seri üretimi etkiler, üretim küçük firmalardan büyük firmalara geçmiştir. Mallar standartlaşmaya başladığı için, bu mallara bir değer atamak ihtiyacı ve diğer mallardan farklılıkları belirtmek gereği ortaya çıkar. Bu yüzyılda insanların gelir düzeyleri artar ve bu geliri yönlendirme ihtiyacı reklama olan ilgiyi arttırır. Süpermarketlerin ortaya çıkmasıyla beraber, tüketiciler pek çok ürün arasından

2012

40

bir seçim yapmak durumunda kalırlar. Bu da reklam sektörünün gelişmesine ortam hazırlar, markalaşma başlamıştır. Televizyon ve radyonun icadıyla reklamcılık daha kolay ve hızlı bir şekilde büyümüştür. 20. yüzyılda ise reklam bir sektör olmuştur ve reklam ajansları kurulmaya başlamıştır. Bu dönemlerde radyonun yaygınlaşmasıyla radyo

reklamcılığı başlar, 2. Dünya Savaşı ile birlikte televizyon reklamcılığı başlar ve televizyon reklam sektöründe en çok kullanılan kitle iletişim aracı olur. Türkiye’de ise reklam sektörü yeni bir

sektördür. 19. yüzyılda gazetelerde ilanlar vardır; ama 1950’den sonra gelişen rekabet ortamı ile Türkiye’de reklamcılık sektöründe büyük adımlar atar ve sektör, Türkiye’de 20. yüzyılda yaygınlaşır. Zamanla yaygınlaşan reklamlar, ekonominin itici gücü olmuştur. (1) Reklamlar Bizi Neden ve Nasıl Etkiliyor? Bütün bu tarihsel bilgiden sonra, esas gelmek istediğim noktaysa reklamların bizi nasıl etkilediği ve bu et-

kinin olumlu bir etki mi yoksa olumsuz bir etki mi olduğunu tartışmak. Michael Jackman, “Reklam yasal yoldan yalan söylemektir” der. Reklam, Latincede “çağırmak” anlamına gelen “clamare” sözcüğünden türemiştir. Reklam mesajlarında mallar, hizmetler, vaatler ve sorunlara çözümler vardır. Reklam ile tüketici ikna edilmeye çalışılır ve pazarlama hedeflerine uygun ve koordineli olarak bir reklam üzerinde çalışılır. (2,3) Bu durumda Jackman’ı haklı kabul edersek, reklam dünyasından bize sunulan çözümler gerçekten sadece bir yalandan mı ibarettir ve sadece para kazanmak için mi bu yalanlar söylenir? Hiç kuşkusuz ki, reklam kar amacı güden bir araçtır ve bu durum tüketicileri etkilemektedir. Tüketicilerini etkilemeyen bir reklam zaten başarısız reklam statüsünden ileriye gidemeyecektir; fakat geldiğimiz yüzyılda reklam sadece tüketim araçlarını tanıtmaya yarar sağlayan bir sektör olmaktan çıkmıştır, bu gün bir sürü toplumsal duyarlılık projeleri halkı bilinçlendirmek adına reklama gereksinim duyuyorlar, kısacası, reklamı sadece kar amacı güden bir araç olarak görmek acımasızlık olacaktır. Bu gün reklam sektörü toplumsal duyarlılık yaratmak adına da kullanılan bir araç olmaya başlamıştır. Tüketmeye yönelik yüzüyle reklamlara ilişkin eleştiriler, reklamların insanlardaki ihtiyaç, ilgi, arzu, heves duygularını harekete geçirmeyi amaçladıkları ve bu durumda tüketicinin, reklamların etkisiyle, ihtiyacı olmasa dahi kendini iyi hissedeceğini düşündüğü ürünleri almaya yöneldiği. Daha ciddi diğer eleştiriler ise reklamın tüketiciyi yanılttığı ve onun gerçek isteğine yönelmesini engellemeleridir. Binlerce ürünün kıyasıya yarıştığı büyük pazarda reklamlar insanlardaki duygusal güdülere seslenerek, insanlarda memnuniyetsizlik duygusu uyandırmakta ve bu memnuniyetsizliğin reklamı yapılacak ürünle giderileceğine vurgu yapmakta. Bu durumu ürüne sembolik değerler yükleyerek, insanları yeni olan her şeyi almaya karşı zorlamakta. (4) Yeni olan şeyi alma arzusu kuşkusuz büyük bir tüketim çılgınlığına dönüşmekte. İnsanlar artık alışveriş merkezlerine gitmekten ve alışveriş yapmaktan başka bir etkinlik ve yapacak şey bulamamakta; ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

çünkü modern dünya insanların mutsuzluklarını bu şekilde tatmin edebileceklerini yineleyip durmakta. İnsanların spor yaparak ve ya parkta yürüyerek ya da kitap okuyarak kendilerini daha huzurlu ve sağlıklı hissedebileceklerini düşünüyorum. Evet, alışveriş yapmak zorundayız; ama bilinçli ve akıllı alışverişler yapmalıyız. Öte yandan ekonomik açıdan reklama yöneltilen eleştiriler ise reklamın maliyetleri arttırdığı ve dolayısıyla fiyat artışlarının yaşanmasına yönelik. Bu eleştirilere karşılık olaraksa reklamın aslında rekabet ortamını canlandırdığı ve bu sayede fiyatları düşürdüğünü savunanlar da var. (5) Peki ama reklamlar insanları nasıl bu kadar etkilemekte? Reklam sektörü en büyük yardımı psikoloji biliminden almaktadır ve bu konuyla ilgili pek çok araştırma yapılmaktadır. Reklam psikolojisi ise tüketicinin satın alma güdüleri, sloganların kullanılması ve değeri, basılı medyadaki reklam malzemesinin özellikleri, animasyonlar, vb. de dâhil olmak üzere etkili reklamcılık tekniklerini inceleyen psikoloji dalı olarak tanımlanmakta. Psikoloji biliminin araştırmaları ışığında reklam sektörünün daha da profesyonelleştiği kabul edilebilir. Reklama getirilen onca eleştiriden sonra reklama sadece iyi ve sadece kötü olarak bakmak son derece yanlış bir yaklaşıma işaret ediyor. Önemli olan ise tüketicinin sorumluluğudur. Diğer bir deyişle, bilgisiz bir tüketici zaten kandırılmaya mahkûm bir tüketicidir. Ne alacağını bilmeyen veya gerekli gereksiz her şeyi almaya hazır bir tüketici reklamların etkisinde ve sadece onların yol gösterdiği doğruda hatalı seçimler yapabilir. Bugün birçok yazar, reklamların çocukları olumsuz etkilediğini ve reklamların onlara zarar verdiğini tartışmakta; fakat iyi ve bilinçli bir ebeveyne sahip olan çocuğun reklamlardan abartılacak bir biçimde etkilenmediği kanısındayım. Sözün kısası, reklamlardan etkilenmek veya etkilenmemek bizim elimizde; biz ne kadar güçlü ve bilinçli tüketiciler olursak reklamlardan o kadar az etkileniriz. Alışveriş konusunda doğru tercihler yapabiliriz. Sosyal Projeler ve Reklamlar Reklamların bir araç olduğundan bahsetmiştik. Reklamlar aslında sadece ekonomik birer araç değil, reklamlar

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

artık sosyal konularla ilgili kamuoyu yaratmak için de kullanılıyorlar ve bence bu konuda da gayet başarılılar. Bu gün birçok konuda böyle reklamlar yapılıyor. Örnek olarak Darüşşafaka Eğitim Kurumları’nın reklamları gösterilebilir. Birçok insan bu reklamlar sayesinde bilinçleniyor hatta yardıma muhtaç insanlara yardım eli uzatıyor. Öte yandan büyük firmaların yönettiği bazı projeler var ve bu projelerin duyulması ve kamuoyunu bilinçlendirmek adına bunların da reklamları yapılıyor. Örneğin on iki dev adam reklamları Türkiye’nin kuşkusuz basketbola olan ilgisini arttırdı, basketbolcuları tanıttı, reklamların müziği günlerce ağzımızdan düşmedi ve maçları takip etmeye başladık. Ünlü bir giyim markası da farkındalık yaratmak için bu yolu seçmişti ve dünyadaki birçok sorunla ilgili dikkat çeken fotoğraflar yayınlamıştı. Aynı marka yakın zamanda yeni bir reklam projesiyle adından söz ettirdi, ünlü politikacıları birbiriyle öpüşürken fotomontajlayan firma bunu nefret kültürüyle mücadele etmek adına yaptıklarını dile getirmişti. Bunlar reklamın bizi olumlu yönüyle etkileyen kısımları. Bu konuyla ilgili Türkiye’den bir başka büyük örnekse kuşkusuz “Baba Beni Okula Gönder” kampanyası ve reklamları. Hepimiz, sınıfta adları okunan öğrencilerin burada dedikten sonra bir kız öğrencinin okulda olmaması ve hemen ardından gelen çocuk yaştaki gelin görüntüsünü hatırlıyoruzdur. Farkında olmasak yada çevremizde bu tür olaylarla karşılaşmasak bile Türkiye’nin en acı gerçeklerinden biri kızların okula gönderilmemeleri, küçük yaşta evlendirilmeleri. Bu konuya yönelen bu reklam filmi, ister istemez bizi düşünmeye sevk ediyor, bu konuda duyarlı olmamızı sağlıyor. Kamuoyu bilincini arttırmayı bırakın, belki de o reklamı izleyen okula gidemeyen küçük kızlara umut oluyor. Sözün Özü Reklamlar, hayatımızın her alanında ve kuşkusuz çocuklarımızı etkiliyor, reklam görünce susmayan ya da ona ilgiyle bakmayan bir bebek tanıyor musunuz? Onların bu ilgisi reklamların canlılığı, müzikleri ve renkliliğinden olsa gerek. Bu renkli dünya onları tabii ki etkiliyor ve farkında değiliz belki; ama reklamlar bizi bile etkiliyor; fakat bilinçli bir tüketici olarak reklamların

bizi etkilemesine izin vermeyebiliriz, alacağımız ürünlerin en azından arkasını okuyarak renkli reklam filmlerinde bize sunulmayan ama ürünün içindeki zararlı maddeleri oradan öğrenebiliriz. İhtiyaçlarımızın farkında olarak, ihtiyaç duymadığımız şeyleri almayabilir böylelikle kendi ekonomimizi de zarara uğratmamış oluruz. Toplumsal duyarlılık projelerine eğilen reklamları ise sonuna kadar destekliyorum; çünkü görerek, duyarak ve izleyerek öğrendiğimiz şeylere okuyarak öğrendiklerimizden daha çok tepki veriyoruz. Bilinçli bir kamuoyu için bu tür reklamlara daha çok yer verilmesi toplumumuz açısından son derece yararlı olacaktır. KAYNAKÇA (1) “Reklamın Tarihçesi” (internet kaynağı: http://www.reklamuzmani.com/ reklamin-tarihcesi, son erişim tarihi: 29.01.2012). (2) Elif UĞURLU, “Reklamın İnsan Üzerindeki Etkileri” (internet kaynağı : http://okumagunlukleri.blogspot. com/2011/06/reklamn-insan-uzerindekietkisi.html, son erişim tarihi: 29.01.2012) (3) Neşe Özyürek, “Reklam ve Reklamın Etkileri” tezi, Yıldız Teknik Üniv,19971998 (naklen Elif UĞURLU, “Reklamın İnsan Üzerindeki Etkileri” internet kaynağı : http://okumagunlukleri.blogspot. com/2011/06/reklamn-insan-uzerindekietkisi.html, son erişim tarihi: 29.01.2012). (4) Elif UĞURLU, “Reklamın İnsan Üzerindeki Etkileri” internet kaynağı : http://okumagunlukleri.blogspot. com/2011/06/reklamn-insan-uzerindekietkisi.html, son erişim tarihi: 29.01.2012). (5) “Televizyon ve reklamların insanlar üzerindeki etkileri nelerdir?” (internet kaynağı: http://www.delinetciler.net/forum/ genel-konular-nedir-ne-anlama-gelir/92962-televizyon-ve-reklamlarin-insanlar-uz erindeki-etkileri-nelerdir.html, son erişim tarihi: 29.01.2012).

41

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Çizime Başlarken...

ayrıntıları daha rahat algılayıp kağıda doğru biçimde aktarabileceğine inanıyorum. Ben de uzun süredir kendi kendime çalışıyorum ancak; bana teknik öğretebilecek bir öğretmen ile çalışmak isterdim. Özeleştiri

yapmam

gerekirse

dünden bugüne çizimlerim arasında gözle görülür bir fark olduğunu söyleyebilirim. Zamanla çizgiler arası orantısızlığı giderdiğimi, gölgelendirmeyi daha iyi yapabildiğimi anlayabiBu sayfamızda çizimlerine yer

yaşlardan beri meraklıydım. Lisenin ilk

dim. Şu anda genellikle portreler üze-

liyorum. Örneğin, önceden diş çizi-

verdiğimiz arkadaşımız Merve Erkek,

yılının sonlarına doğru derslerin hari-

rinde çalışıyorum. Ayırt etmeksizin ka-

minde hayli zorlanırken şimdi bunu

çizime nasıl başladığından ve çizimini

cinde bir şeylerle ilgilenme gereği duy-

dın, erkek, çocuk portreleri çiziyorum.

daha rahat ve gerçekçi bir biçimde

nasıl geliştirdiğinden kısaca bahsetti.

dum ve kendimi çizime yönlendirdim.

Çizim yapmayı sürdürdükçe bu işin

yapıyorum. Portrelerimde artık çiz-

“Asıl olarak çizim yapmaya ilkokul-

Yaz tatilinde çizimde ilerlemek istedim

sadece yeteneğe bağlı olmadığının far-

mek istediklerimi net bir şekilde yan-

da başladım. Çizim yapmaya küçük

ve resim kursuna başlamaya karar ver-

kına vardım. Birazcık çabayla herkesin

sıtıyorum.”

2012

42

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

43

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Müzik

Gaf Sporu Andrew Latimer’ın profesyonel müzik kariyerine başlangıcı, 1964 yılında

Camel 1973 Birinci Albüm

A

ndrew Latimer 17 Mayıs 1947, Guildford, Surrey, İngiltere doğumludur. İsmi, 1971’de kurulmuş dünyaca ünlü rock grubu Camel ile özdeşleşmiştir. Kurulduğu günden bugüne Latimer, grubun öncü gitaristi, vokalisti ve söz yazarıdır. Bunların yanında bas gitar, flüt ve klavye çalmakta, Camel Productions adlı şirketi kurulduğundan bu yana grubun eserlerinde yapımcı ve aranjör olarak da çalışmaktadır.

The Phantom Four

2012

44

kardeşi Ian Latimer ve yakın arkadaşları Alan Butcher ve Richard Over ile biraraya gelerek oluşturdukları “The Phantom Four” grubu ile olmuştur. Doğdukları yer olan Guildford’da ufak konserler veren The Phantom Four’un yerel bir hayran kitlesi vardı. 1968 yılının sonlarında Latimer, bas gitarist Doug Ferguson ve Ferguson’ın önerisi üzerine davulcu Andy Ward ile tanıştı ve bu üçlü “The Brew” adında yeni bir grup oluşturdular. Maddi güçlükler dolayısıyla kayıt yapma olanağı bulmakta sıkıntı çekiyorlardı. Yerel eğlence günlerinde ve kolejlerde sahne alıyorlardı. 1971 yılında piyano sanatçısı Phil Tait ile birlikte yaptıkları “I Think I’ll Write a

Song” albümü hiç ilgi görmemişti. Bunun üzerine klavyeci Peter Bardens ile anlaştılar ve bu yeni dörtlü, gruplarına “Camel” ismini vererek yeni bir kayıt stüdyosuyla anlaşma yaptılar. Günümüze kadar Andrew Latimer’ın etkin ve sürekli pozisyonu hariç, grupta pek çok isim değişikliği olmuştur. Buna rağmen Camel’ın çıkardığı her albüm, hayranları tarafından bir öncekinden daha çok övgü alır ve beğenilir. Latimer’ın ilham ve yeteneği, Camel’ı kırk yılı aşkın süredir ayakta tutan unsurların başında gelir. Latimer beste ve güftelerini oluştururken J.R.R. Tolkien’in “Yüzüklerin Efendisi”, Paul Gallico’nun “The Snow Goose: A Story of Dunkirk” gibi, konsept albümlerine örnek teşkil etmek üzere edebiyattan, hikayelerden, tarihten (II. Dünya Savaşı) ve farklı kültürlerden (Mısır kültürü gibi) etkilenir ve beslenir. Yoğun, duygulu ve uzun gitar soloları içermesi şarkılarının bilindik karakteristik özelliğidir ve kendisine duyulan hayranlığın belki de kilit noktasıdır. “Ice” gibi uzun-enstrümantal, “Your Love Is Stranger Than Mine” gibi masum-neşeli, “Straight to My Heart” gibi hüzünlü-karanlık parçalar sanatsal kavrayış ve kabiliyetinin anlaşılabilmesi için uç noktalar olarak gösterilebilir. Latimer, parçalarında klasik şarkı formunun ötesinde ahenk ve kompozisyon teknikleri kullanır. Latimer, 1992 yılından 2007 yılına kadar (kemik iliği nakli gerçekleşene kadar) miyelifobroz (kemik iliğinde lif dokusu oluşumu) hastası olarak yaşamını sürdürmüş, ameliyat sonrasında yavaş yavaş eski sağlığına kavuşma olanağı yakalamıştır. Son yirmi yılda Camel uzun turlarda, yurtdışı konserlerinde neredeyse hiç bulunmamış, son stüdyo albümlerini ise 2002 yılında çıkarmışlardır. Son olarak Latimer 2010 yılında arkadaşı David Minasian’ın “Random Acts of Beauty” albümüne vokal ve gitarı ile katkılarda bulunmuştur. Latimer’ın ve Camel’ın takipçileri, müzik kariyerini sürdürmekte olan Latimer’ın yeni çalışmalarını dört gözle ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

ERTEM ŞENER “Rüştü, öpüyorum seni Rüştü, ellerinden öpüyorum, hatta her yerinden öpüyorum Rüştü” (Beşiktaş - Manchester United karşılaşmanın son dakikalarında Rüştü’nün üst üste yaptığı kurtarışlar sonrasında) “Liverpool kalemize akın akın geliyor. Yüreğimiz ağzımıza gelmekten, ağzımızda yer kalmadı sevgili seyirciler!..” (Liverpool-GS maçını anlatıyor) ŞANSAL BÜYÜKA “İyi püskürtmüş!” (Hakeme tüküren futbolcu için) “Hocam sıcak giriyor” (Yeni yaptırdığı dişlerinden ağzını kapayamayan Erman Toroğlu’na) “Uğur çek oradan benim şeyimi!” (Ekrandaki küçük görüntüsünden bahsediyor.) Erman Toroğlu: Şimdi hocam yan hakem ne yapıyor, Tommiks falan mı okuyor? Şansal Büyüka: Aman hocam ya, ben de okuyorum! ÖMER ÇAVUŞOĞLU “En sevdiğim futbolcu su Panço denilen oğlan, Pançu mu o?” “Fatih Terim arkasını boş bırakmasın, doldururlar! MURAT KOSOVA “Milli takımımıza resmen büyüsüz bir değnek değmiş durumda” “Girerse basket olacak” “İbrahim’i boşaltmaya çalışıyoruz” “Faul, faul!! Yok ya faul değilmiş sanırım ben gaza gelmişim.” İLHAN MANSIZ “Top kaleye girince gol olduğunu anladım” ABDURRAHİM ALBAYRAK “Almanlar iyi bir Galatasaraylı, çok iyi bir Galatasaraylı” YUSUF “Yüreğim kan ağlıyor ya da ağlamıyor” ERDOĞAN ARICA “Yediğimiz golü önceden çalışmıştık!..” (Zamanın Samsunspor Teknik Direktörü Arıca, Galatasaray maçı sonrasında) İLKER YASİN “Bu akşam değerli konuklarımızın yaZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

nında çok daha değerli iki konuğumuz var.” “Evet Sayın seyirciler elin zencisi, elin Arap’ı hat-trick yapıyor, bizim Hakan’ımız, bizim Oktay’ımız uyuyor!” (Belçika-Türkiye maçında Oliviera hat-trick yapıyor, İlker Yasin sinirleniyor) RIDVAN DİLMEN “Süper ligde ilk altı takımda altı takım var” AHMET ÇAKAR “Oğuz’u bırak nadasa, bir yıl gözükmesin” “Bakın mesele laf sokmaksa benden iyi kimse iyi laf sokamaz. Başlayayım mı laf sokmaya?” (Ahmet Çakar, programın başından beri kendisine laf sokan Ziya Şengül’e) “Çakar: Bugüne kadar Fatih Terim’in yönetimi sırasında 20’ye yakın yabancı alınmış... Güntekin Onay: Tam sayısı 22... Çakar: Global konuşuyorum ben!” “Oğuz artık mümkünü olmayan, irreversible, çok zor bir yola girmiştir” “Güntekin Onay: Hocam peki burada faul var mı? Ahmet Çakar: Tabi bu sabaha kadar kırmızı kart!” LİG TV MUHABİRİ “Özellikle yukarıdan yağmur yağınca” HINCAL ULUÇ “Efendim.. Eeeee... Hakan’ın şeyi yok!..” ZİYA ŞENGÜL “Bizi izleyenler kitlesel insanlar” FATİH TERİM “Şu anda bas bas bağıran bir Sabri var, çok fena basmışlar, inşallah önemli bir şeyi yoktur...” (Olympiakos maçı sonrasında) “You! Without ball, shut up!” (Terim, rakip futbolculardan birine sesleniyor) BAKİ AYDIN Muhabirler: Elazığspor’un kondisyonu yok! Elazığspor Başkanı Baki Aydın: Alırız! TANJU ÇOLAK “Tenceren dibin kara, seninki senden kara...” TV8 SPİKERİ “Gooool!!! Durum 2-1 hatta 3-1...” (Juventus-Udinese maçında Juventus’un 3. golünü aktarıyor) TURGAY ŞEREN “Lukunku mu Kukunku mu o da nerden çıktı?” “İkinci gol de Boer’un ayağının şeyinden oldu, üçüncü gol gene Boer’un şeyinden oldu...” HAKAN ÜNSAL “Çok zor bir deplasmandı, kazan-dığımız için mutluyuz (Ali Sami Yen’deki Malatyaspor maçından sonra...)

SHOW RADYO SPİKERİ “Zago’nun kel kafasından kayan top hız kazanıyor...” (Gençlerbirliği-Beşiktaş maçını anlatıyor) RIZA ÇALIMBAY Muhabir kadın: (2 dakika röportaj yaptıktan sonra) Peki Rıza, ama kısa bir aramız var, ben seni bırakmıyorum... Rıza Çalımbay: Bırakma! ÜMİT KARAN “Ben futbolcu olmasaydım erkek olurdum” ERMAN TOROĞLU “Değişik bir yerden gireyim sana” (Erman Toroğlu, Şansal Büyüka’ya ithafen) “Letonya’nın defansı kalas gibi, kessen iki oturma takımı bir masa yaparsın!” SKYTÜRK SPOR SPİKERİ “Ve Michael Jordan bugün futbolu bıraktı!” SABRİ UGAN “Ahmed Hassan saklıyor topu, saklambaç oynuyor, toplu saklambaç!..” ÜMİT AKTAN “Gollerimizi Hagi ile Arif attı sayın seyirciler. Bu tablo bana büyük Türk bestecisi Hacı Arif Bey’i hatırlatıyor nedense...” (Grasshoppers-Galatasaray maçında) “Amokachi mal varlığını içine soktu” (Kocaeli-Beşiktaş maçında Amokachi altın zincirini formasının içine sokunca...) SÜPER FM SPİKERİ “Hasan Şaş söyle eliyle ‘Allah belanı versin hocam’ gibilerinden bir hareket yaptı...” (Galatasaray-Fenerbahçe maçından) HALUK ÇUBUKÇU Çubukçu: Cevap hakkımı kullanacağım. Gökhan Telkenar: Evet, buyrun Sayın Çubukçu. Çubukçu: Sorularınızı bekliyorum!..

45

2012


ZİGGURAT

ZİGGURAT

Bilmece

zig-

ZİGGURAT BİLMECESİ - 2 Yılbaşı öncesi Ziggurat üyesi beş genç arkadaş haftanın değişik günlerinde alışverişe çıktılar. Aşağıdaki ipuçlarından hareketle kimin, hangi alışveriş merkezinden, hangi giyim eşyasını aldığını ve ne zaman alışverişe çıktığını bulunuz. İPUÇLARI: 1- Kazak alan kişi Berat'ın Gordion AVM'de yaptığı alışverişten bir gün sonra alışverişe çıktı. 2- Kutay alışveriş için Kentpark Alışveriş Merkezi'ni seçmişti. 3- Öykü'nün alışverişe gidişinden üç günden az bir süre evvel ayakkabı satın alınmıştı. 4- Çarşamba günü alışverişe çıkan Anıl kravat almıştı. 5- Zişan gömleği Panora Alışveriş Merkezi'nden almamıştı. 6- Cepa AVM'de cuma günü alışveriş yapılmıştı.

KOLEJ AJANS FOTOĞRAF STÜDYOSU

Cuma

Perşembe

Çarşamba

Salı

Pazartesi

Kazak

Ayakkabı

Kravat

Trençkot

Gömlek

Panora

Antares

Kentpark

Gordion

Cepa

7- Kutay gömlek alan kişiden bir gün sonra alışverişe çıktı.

Anıl

Ankara’nın merkezi Kızılay da yer alan ofisimiz 180 m2’den oluşmaktadır. Ofisimiz de 3 uzman, 3 yardımcı personel ve 14 yıllık mesleki deneyimiyle müşterilerine titizlikle hizmet vermektedir. Teknolojilerini daima en üst düzeyde tutmaya özen gösteren ajansımız, hizmet parkını Mac ve PC desteğiyle son sistem bilgisayarlarla sunmaktadır.

Berat Zişan Kutay

Ankara’nın sayılı ajansları arasında yer alan Kolej Ajans Matbaacılık ve Fotoğraf Stüdyosu; Mezuniyet Yıllıkları, Dergi, Gazete, Katalog, Broşür, Web Tasarım ve yazılımına kadar çok geniş bir yelpazede küçük, büyük iş ayrımı yapmadan titizlikle üretim yapmaktadır.

Öykü Pazartesi Salı Çarşamba Perşembe

Müşteri portföyünde devlet kuruluşları ve bir çok fabrika barındırmakla beraber ülkemizin her ilinde hizmet vermektedir.

Cuma Gömlek Trençkot Kravat Ayakkabı Kazak Kişi

Alışveriş Merkezi

Giyim Eşyası

Gün

* Çözümler 48. Sayfadadır...

2012

46

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

Mithatpaşa Caddesi No:49/3 Kızılay/ANKARA Tel&Fax: 0.312 434 12 24 • 0.552 602 56 69 ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ Ziggurat Öğrenci Topluluğu Tanıtım Dergisidir

TASARIM VE MATBAACILIK HİZMETLERİ w

w

w

.

k

o

l

e

j

a

j

a

n

s

.

c

o

47

m

2012


ZİGGURAT

Adres: Sevdiğin Köyü No: 32 KIRŞEHİR

Tel: 0.312 232 70 12 - Fax: 0.312 232 70 15

F arklı gibi sanki rüzgârın uğultusu, şimşekler çakmakta A ğlamaz oldu bulutlar, eyvah!.. kapkara bakmakta Z ambaklar sarmaş dolaş gene de güle çelme takmakta I rmağın sesi kısılmış nedense çağlayanı ağlamakta L üküş olmuş güneş de, dağın ardına saklanmakta Ç aresi yok, bu gece yıldızlar göz kırpamayacak E rteledi Ay; ışığını, mehtaba kimse bakamayacak L akayt olmuş ceylan da, artık caka, fiyaka, hava atamayacak İ nsanlar bundan böyle beş paraya birbirlerini satamayacak K anun çıktı artık, kimse kimseye yan bakamayacak KIRIK OKLAVA

2012

ELA GRUP OPTİK LTD.ŞTİ Kültür mahallesi Libya Cad.no:50/A Çankaya/ Ankara, http://www.elagrupoptik.com.tr 0.312 433 38 80 • 0532 434 99 39

Kişi

Alışveriş Merkezi

Giyim Eşyası

Gün

Anıl

Panora

Kravat

Çarşamba

Berat

Gordion

Ayakkabı

Perşembe

Zişan

Antares

Gömlek

Pazartesi

Kutay

Kentpark

Trençkot

Salı

Öykü

Cepa

Kazak

Cuma

48

ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

SINAV TARİHİ : 14 NİSAN 2012 KAYIT İÇİN GEREKLİ BELGELER • 5 Adet Resim • Hüviyet Cazdanı (Fotokopi) • Öğrenim Belgesi

Kendinizden emin, araç sürebilmeniz için eğitiminize talibiz... Cemal Gürsel Caddesi Evren Sokak No:35/5-7 Dikimevi/ANKARA Tel: 0.312 320 24 58 - 320 24 59 (Ankaray Dikimevi Son Durağı) ZİGGURAT ÖĞRENCİ TOPLULUĞU Hukuk Fakülteleri Kültür ve Sanat Dergisidir

• İkametgah İlmuhaberi • Sabıka Kaydı (Adliyeden) • Sağlık Raporu

49

2012


ANKARA BAROSU

ZİGGURAT

AnkaraBarosuTasarım

SOSYAL TESİSLERİ

2012

50

Gölbaşı’nda her Pazar Ankara Barosu ABEM Teras Kafeüyelerine sınırsız brunch keyfi. hafta içi her günAlakart 09.00 –menüde 20.00 Ankara Barosu üyelerine % 25 indirim arasında hizmetinizde

Ankara manzaralı şık atmosferi ve yeni vizyonuyla BaroKahve hafta içi ve hafta sonları 20.30 ile 02.00 arası hizmetinizde

ABEM Çatı Restaurant Ankara Barosu mensuplarına % 25 indirim

ABEM ÇATI RESTAURANT

BAROKAHVE

ABEM TERAS KAFE

ABEM ÇATI RESTAURANT

ABEM Çatı Restaurant Ankara Barosu mensuplarına % 25 indirim

AV. ÖZDEMİR ÖZOK SOSYAL TESİSİ

Ankara manzaralı şık atmosferi ve yeni vizyonuyla BaroKahve hafta içi ve hafta sonları 20.30 ile 02.00 arası hizmetinizde

BAROKAHVE

AV. ÖZDEMİR ÖZOK SOSYAL TESİSİ

Gölbaşı’nda her Pazar Ankara Barosu üyelerine sınırsız brunch keyfi. Alakart menüde Ankara Barosu üyelerine % 25 indirim

Özdemir Özok Sosyal Tesisi: Osman Paşa Mah. Sahil Cad. No: 46 Gölbaşı/Ankara T: 0312 RESTAURANT Av. REZERVASYON

w w w. a n k a r a b a r o s u . o r g . t r

w w w. a n k a r a b a r o s u . o r g . t r

ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ Ziggurat Öğrenci Topluluğu Tanıtım Dergisidir

485 03 93 – 484 46 06 BaroKahve: ABEM 8. Kat Ihlamur Sk. No:1 Kızılay/Ankara T: 0312 416 72 16

416 72Çatı 16Restaurant: ABEM – Ihlamur Sk. No:1 Kızılay/Ankara T: 0312 416 72 16 ABEM Teras ABEM Kafe: ABEM – Ihlamur Sk. No:1 Kızılay/Ankara T: 0312 416 72 85

w w w. a n k a r a b a r o s u . o r g . t r

ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ Ziggurat Öğrenci Topluluğu Tanıtım Dergisidir

0.312

Av. Özdemir Özok Sosyal Tesisi: Osman Paşa Mah. Sahil Cad. No: 46 Gölbaşı/Ankara T: 0312 485 03 93 – 484 46 06 BaroKahve: ABEM 8. Kat Ihlamur Sk. No:1 Kızılay/Ankara T: 0312 416 72 16 ABEM Çatı Restaurant: ABEM – Ihlamur Sk. No:1 Kızılay/Ankara T: 0312 416 72 16 ABEM Teras Kafe: ABEM – Ihlamur Sk. No:1 Kızılay/Ankara T: 0312 416 72 85

51

2012


AnkaraBarosuTasarım

Av. Özdemir Özok Sosyal Tesisi: Osman Paşa Mah. Sahil Cad. No: 46 Gölbaşı/Ankara T: 0312 485 03 93 – 484 46 06 BaroKahve: ABEM 8. Kat Ihlamur Sk. No:1 Kızılay/Ankara T: 0312 416 72 16 ABEM Çatı Restaurant: ABEM – Ihlamur Sk. No:1 Kızılay/Ankara T: 0312 416 72 16 ABEM Teras Kafe: ABEM – Ihlamur Sk. No:1 Kızılay/Ankara T: 0312 416 72 85

w w w. a n k a r a b a r o s u . o r g . t r

ABEM Teras Kafe hafta içi her gün 09.00 – 20.00 arasında hizmetinizde

ABEM TERAS KAFE

ABEM ÇATI RESTAURANT

ABEM Çatı Restaurant Ankara Barosu mensuplarına % 25 indirim

RESTAURANT REZERVASYON 0.312

Ankara manzaralı şık atmosferi ve yeni vizyonuyla BaroKahve hafta içi ve hafta sonları 20.30 ile 02.00 arası hizmetinizde

BAROKAHVE

AV. ÖZDEMİR ÖZOK SOSYAL TESİSİ

Gölbaşı’nda her Pazar Ankara Barosu üyelerine sınırsız brunch keyfi. Alakart menüde Ankara Barosu üyelerine % 25 indirim

416 72 16


Ziggurat Dergi