Page 1

/38

ü

e t e z r e niv itt

üz g d e p e t re

madık

vara ik, hala

ttik de i z tatlı g a z r u i b k i r t abusla : Az git n oyun k t i u b b b , o k _H yazıla sergi gezmeli e l r i ş e _Teb r biraz a l k u ğ _Bu so İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç

zete


Sayı: 38 / 2013 Genel Yayın Yönetmenleri Özge Yılancı Yazı İşleri Dilara Şenbilgin Gökberk Ertunç

HOBBIT: AZ GİTTİK UZ GİTTİK DERE TEPE DÜZ GİTTİK, HALA VARAMADIK

TEBEŞİRLE YAZILAN OYUN

BU SOĞUKLAR BİRAZ SERGİ GEZMELİK, BU KABUSLAR BİRAZ TATLI

SICAK ÇİKOLATA TADINDA EDITH

FOTOĞRAFLARDA GÜZEL ÇIKMANIN 5 YOLU

BLOGLARIN GÜCÜ ADINA!

PLAYLIST #4

KAMPÜS MODASI

Günseli Naz Ferel Yazarlar Ali Berhan Memişoğlu, Bengisu Kepsutlu, Burak Sarıca, Irmak Şahinoğlu, İlayda Gencer, Mert Ofluoğlu İllüstrasyon: Mert Tanır Fotoğraflar: Demet Açıkgöz Teşekkür Sarper Durmuş, Halil Nalçaoğlu Aylin Dağsalgüler Tasarım Erdal Özbek

İletişim Fakültesi Öğrencileri tarafından hazırlanmaktadır. Üniverzete’yi Takip Edin: Twitter: http://goo.gl/4WDwpo

Facebook: http://goo.gl/jx7hxb

/ifbilgi

@ifbilgi


4

hOBBIT: AZ GİTTİK UZ GİTTİK dERE TEPE düZ GİTTİK, hALA VARAMAdIK


5

Spoiler Uyarısı: Hafif Peter Jackson’ın filme uyarladığı Yüzüklerin Efendisi üçlemesinden sonra katlanarak artan Orta Dünya hayranları, yaklaşık 10 yıllık bir beklemeden sonra nihayet bir Tolkien eserinin daha sinemaya uyarlanmış haline Hobbit serisinin ilk filmi olan “Hobbit:

1 yıllık bekleyiş sona ererken yerini başka bir “1 yıllık” bekleyişe bıraktı Mustafa Burak Sarıca İllüstrasyon: Mert Tanır

Beklenmedik Yolculuk” ile geçen sene kavuşmuştu. Seri diyorum çünkü aslında tek bir kitap olan Hobbit’in üç farklı filme uyarlanacağı açıklanmıştı: “Hobbit: Beklenmedik Yolculuk” (2012), “Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları” (2013) ve “Hobbit: Gittim ve Döndüm” (2014).

İlk film efektler, müzikler ve Lord of the Rings (LOTR)’den hatırladığımız Orta Dünya’nın mükemmele yakın tasviriyle beğenilse de tabiri caizse “Orta Dünya’nın hardcore fanları” dışındaki kesim tarafından fazla uzatılmış, aksiyonu az hatta sıkıcı olarak nitelendirilmişti. LOTR üçlemesiyle karşılaştırınca belki de bu sonucu çıkartmalarına çok şaşırmamak gerek ancak Peter Jackson ilk filmdeki eleştirilerden dersini almış olacak ki bir yıl sonra gösterime giren bu filmde aksiyon ögelerine fazlasıyla yer vermiş ve seyirciyi olaydan koparmamış. Kurgu olarak eleştirebileceğimiz nokta, bu filmin birinci film ile üçüncü film arasında hikayeyi bağlayıcı bir köprü görevi görmüş olması. Asıl olaylar üçüncü filmde yaşanacak desek yeridir. Filme Gandalf ve Thorin Meşekalkan’ın tanışma sahnesiyle giriyoruz. Bu sahneden sonra kahramanlarımız vatanlarını ejderha Smaug’dan kurtarmak için çıktıkları yolcuğa devam ediyorlar.


6

Yolda Azog ve beraberindeki ork sürüsü tarafında kovalanan kahramanlarımız ilk olarak deri değiştiren Beorn’un evine sığınıp daha sonra ise Kuytuorman’a giriyorlar. Buradaki Elf Kralı’na yaptıkları “küçük bir ziyaretin” ardından ormandan çıkan grubumuz, daha sonra ise göl kasabasında yaşayan Bard’la karşılaşıyor. Filmin son 1 saatlik bölümü ise isminden de anlaşılabileceği gibi Smaug’la geçiyor. Daha doğrusu Smaug ve Bilbo’nun “flörtleşmesi” desek daha iyi olur. Spoiler vermemek için olayları kabataslak bu şekilde özetleyebiliriz. Filmdeki yeniliklere gelirsek, LOTR serisinden hayranı olduğumuz Elfler tekrar savaşçı ve şifacı kimlikleriyle karşımızdalar. Elfler derken kastettiğim karakterler eski dostumuz Legolas ve Tauriel. İlk filmde “Aragorn havası” veren karakter olarak Thorin’i

gösterebilirken Legolas havası veren bir karakter bulamamıştık maalesef. Bu eksiklik ikinci filmde Legolas’ın ta kendisi getirilerek kapatılmış diyebiliriz. Aynı zamanda Legolas üstünden de LOTR serisine atıfta bulunmalar var film içinde. Tauriel’e gelecek olursak... Kendisi Kuytuorman Elflerinin kumandanı, savaşçı, güzel ve aynı zamanda şifacı bir elf. Filmdeki erkek hegemonyasını kırmak için adeta biçilmiş bir kaftan. LOTR serisindeki Arwen etkisini bile geçtiğini söyleyebileceğimiz Tauriel, filmdeki romantizm ögesinin de başkahramanı aynı zamanda. Özellikle filmi izleyenler sosyal medyada Tauriel çılgınlığı başlattı desek yeridir. Açlık Oyunları’ndaki Katniss’le karşılaştırılan savaşçı elfimizin bu kıyaslamaya alınması bana sorarsanız kendisine bir hakaret olur. Filmdeki başka bir yenilik, Gandalf’ın Nekromencer’la (Ölüm Büyücüsü)


7

karşılaşması. Bu bölümde Sauron’un LOTR serisindeki imgesi olan dev göz ve büyük savaş öncesindeki formuyla kurulan bağlantı tüylerinizi diken diken ediyor. Fragmanlarda da gördüğümüz varillerle Kuytuorman’dan kaçış sahnesi ise yılın en iddialı aksiyon sahnelerinden. Peter Jackson kitapta olmayan bazı kurgusal ögeleri filme katsa da bu kattığı ögelerin başarısıyla bütün kaygıları siliyor. Filmin başkahramanı, üzerine kurulduğu karakter Smaug’a gelirsek, gerçekten de harika bir iş çıkartılmış. Animasyon olarak kusursuza yakın bir şekilde sergilenen Smaug’un görkemi

görülmeye değer. Özellikle Benedict Cumberbatch’ın harika seslendirmesi ve mimikleriyle “Dağın Altındaki Kral” izleyiciyi etkisi altına alıyor. Sırf Benedict Cumberbatch’ın seslendirmesi için bile filmin dublaj değil orijinal dilinde, altyazılı olarak izlenmesi gerekiyor. Filmin müziklerinden bahsedecek olursak, LOTR serisinden aşina olduğumuz kulaklarımızın pasını silen Howard Shore bestelerinin maalesef biraz geri planda kaldığını görüyoruz ve umuyoruz ki Peter Jackson bu filmle ilgili eleştirileri değerlendirirken bu soruna da el atar. Birçokları için LOTR serisinin sadece müzikleri bile seriyi sevmek için yeterliydi. O etki kesinlikle tekrar yaratılmalı. Sonuç olarak Peter Jackson’ın yine çok iyi bir iş çıkarttığını ve bizi tamamen üçüncü filme hazırladığını söyleyebiliriz. Umarız bu filmdeki hatalarından ders de çıkartarak yine mükemmele yakın bir filme imza atar kendisi. Unutmadan, filmin sonunda inanamayacağınız hatta sizi deli edecek bir Peter Jackson “şakası” sizleri bekliyor!


8

TEBEŞİRLE YAZILAn OYUn


9

Bertolt Brecht’in bu müzikal epik tiyatrosunda, ülkemizde son yıllarda gelişmekte olan “deneysel tiyatro” türüne bir girizgah var belki de. Seyirciler yerlerine oturmaya devam ederken sah-

“Umutsuz Ev Kadınları” dizisinin her bölümde başına iş açan annesi Yasemin’i canlandıran Songül Öden’in “Kafkas Tebeşir Dairesi”ndeki performansını kaçırmak olmazdı Mert Ofluoğlu neden inip en ön sırasındaki koltuklara dizilen beş müzisyen ve sahneye çıkıp kendi aralarında “şakacıktan” sohbet etmeye başlayan oyuncular… Rol dağılımıyla başlıyor oyun ve kostümlerini sahnede giyiyor oyuncular. Tarih sayfalarında bıraktığımız bir döneme, Hitler’in işgalci orduları tarafından kuşatılan Gürcistan’a

uzanıyoruz. Bazen olaylardaki bir kişi olarak da karşımıza çıkacak olan anlatıcı söze başlıyor. İşgal altındaki şehrin yöneticisi Georgi Abashvili ve onun eşi Natella’nın bebeklerini bile yanlarına almadan kaçışını, bebeği bulan hizmetçi Grusha rolündeki Songül Öden’in ise onu sahiplenişini izliyoruz. Daha doğrusu Grusha birkaç sahne boyunca ne yapacağını bilemez halde kalıyor ama küçük bebeğin işgalci askerler tarafından bulunmasını istemediği için onu bırakamayacağını anlayarak yola onunla devam ediyor. Çok hoş bir pastoral manzaraya, keçi yetiştirmekle geçinen yerel halkın arasına karışıyor. Bebeğin kendi bebeği olduğunu söylemesi sevgilisi Simon’la aralarında soruna yol açıyor, ama eğer bunun aksini söylerse de bebek askerler tarafından kaçırılacak. Çok da sürprizi bozmadan, oyunun ana sorusunu devreye sokarak bu konuyu kapatalım: “Bir çocuğu doğuran mı annesidir? Yoksa onu yetiştiren mi?”


10

En iyi epik oyunlar arasında sayılan “Kafkas Tebeşir Dairesi” mülkiyet, emek, vicdan, dürüstlük gibi insanlık değerleriyle seyirciyi baş başa bırakıyor. Konusu itibariyle izlemeden önce bir trajediymiş izlenimi veren oyun aslında bol kahkaha attıran bir komedi ama yer yer üzüp düşündürdüğü için belki de drama demek en doğrusu. İkinci perdede kadroya dahil olan ve Levent Ülgen’in canlandırdığı sarhoş

Azdak’ın, mahkemede bebeğin onu doğuran Natella’ya mı yoksa onu büyüten Grusha’ya mı bırakılacağının kararını verdiği sahne, oyunun en önemli bölümü sayılabilir. Tebeşir dairesine konulan çocuğun bir kolundan Natella’nın, bir kolundan Grusha’nın çekmesi ve üstün gelen tarafın çocuğu alması kararlaştırılır. Natella’nın gücü üstün gelir, ancak Grusha’nın ona vereceği ve çocuğun kimde kalacağını


11

etkileyecek bir cevabı vardır: “Kolunu daha fazla çekseydim kopacaktı.” Oyunla ilgili öncelikle her oyuncunun rolünün altından ustalıkla kalktığını söylemek gerekir. Songül Öden’in sergilediği performans çerçevesinde ilerleyecek olursak, kendisinin samimi oyunculuk yeteneğinin yanı sıra harika bir sese de sahip olduğunu itiraf etmeli. Kafkas danslarıyla ilerleyen oyunda şarkılar söyleniyor, Öden’in solo söylediği yerlerdeyse duru sesi iyice ortaya çıkıyor. Gelin görün ki saf ve iyi niyetli bir karakteri oynaması, rolünün annelik üzerine olması ve “Yemin ederim! Yemiiin ederim!” replikleri bu oyunda oynadığı Grusha’yı “Umutsuz Ev Kadınları”nda oynadığı Yasemin’e yaklaştırıyor. Hatta tonlamanın iyice

benzeştiği zamanlarda konuşan Grusha mı Yasemin mi anlamak zor olabiliyor. Grusha’nın Yasemin’i andırması iki karakteri de Songül Öden oynadığı için doğal bir sonuç mudur, yoksa oyuncu adına bir eksiklik midir, ne dersiniz? Songül Öden ve Levent Ülgen’in başında bulunduğu kadronun harika bir şölen yaşatacağından emin olabilirsiniz. Ayrıca Öden’i televizyondakinden daha yakın görme isteği de oyuna gelmek için bir sebep ve bu sebep emin olun ki boşa gitmeyecek –Öden yakından çok daha güzel ve tatlı! Sadri Alışık Tiyatrosu’nun sergilediği oyunu, Zorlu Center PSM’de ve belli tarihlerde farklı sahnelerde izleyebilirsiniz. Öğrenci biletleri 46.50, tam biletler 56.50 lira.


12

BU SOĞUKLAR BİRAZ SERGİ GEZMELİK, BU KABUSLAR BİRAZ TATLI


13

Ethem Onur Bilgiç’in illüstrasyonlarından oluşan “Tatlı Kabuslar” sergisi 3 Aralık itibariyle Milk Gallery’de açılışını yaptı. Bilgiç’in ilk solo sergisi unvanını taşıyan “Tatlı Kabuslar”ı, lise yılların-

“Kabusun tatlısı mı olur” demeyin, sanatta her şey mübahtır Irmak Şahinoğlu dan bu zamana kadar gördüğü rüyaların illüstrasyonlarından oluşuyor. En başta işe rüyalarını not edip öyküleştirmekle başlayan Bilgiç, daha sonra onları çizime aktarmış ve son olarak da “Tatlı Kabuslar” adını verip görücüye çıkarmış. Bu zamana kadar yaptığın çalışmalarda “en iyisi buydu” diyebileceğin bir çalışma var mı, yoksa hepsi senin bebeklerin mi? “Tatlı Kabuslar” benim içime sinen bir proje oldu. Bundan önce “Ozo Ozo Çakta” kitabı için ürettiğim işler beni çok mutlu etmişti. Açıkcası pek kendi çalışmalarını

seven biri değilim. NTV Tarih, GQ Türkiye, Notos, Sabit Fikir, Bant Mag, Skylife, Zero İstanbul gibi dergilere kapak ve konu çizimleri yapan Bilgiç, ayrıca Radikal Gazetesi’ne illüstrasyonlar, yayınevlerine kitap kapağı ve kitap içi çizimleri üretmiş bulunmakta. Sanatçının Türkiye’deki bir çok ajansla çalışmalarına devam etmesinin yanı sıra, Rock’n Coke 2011 başta olmak üzere çeşitli festival ve etkinliklerin afiş, ilan ve illüstrasyon çalışmalarında da imzası bulunuyor. Halihazırda yayınevleri ve ajanslarla sürdürdüğün bir meslek hayatın var. Bunun dışında kendi sergini açmış olmayı nasıl yorumluyorsun? Müşteri de illüstratör de bendim bu sefer, diye yorumluyorum. Daha önce karma sergilerde de yer almış olan sanatçı, ilk solo sergisi olan “Tatlı Kabuslar”da kendini tatmin etmek için çok uğraştığını belirtirken, solo sergi heyecanının diğerlerinden çok daha farklı olduğunu söylüyor. İşlerini beğenip takip ettiğin kişiler var mı? Çok fazla insan var aslında. İnternet sağolsun çok fazla kişiyi rahatlıkla takip edebiliyorum. İllüstratör ve çizer olarak en çok Kent Williams, Ashley Wood ve Dave McKean’i beğeniyorum ve her yaptıklarını takip etmeye çalışıyorum. Bilgiç’in suluboya, akrilik, mürekkep ve marker kullanarak hazırladığı çizimlerinden oluşan “Tatlı Kabuslar” sergisi, 4 Ocak tarihine kadar Galata’da bulunan Milk Gallery & Design Store’da sanat severlerle buluşacak. Ayrıca galerinin kapısı ise, Pazar ve Pazartesi hariç her gün 13:00 19:00 arası ziyaretçiler için açık tutuluyor.


Sıcak Çikolata Tadında EdIth Şarkılarıyla hala aramızda olan Edith Piaf’ın ölümünün 50. yılı anısına Bengisu Kepsutlu


15

Kimin aklından geçmez ki bazen, keşke o eski senelere gidebilseydim de Edith Piaf gibi efsane şarkıcıları canlı dinleyebilseydim diye? Jil Aigrot’un “Edith” adlı konseri işte tam da böyle bir zaman yolculuğuna çıkardı bizleri sanatçının ölümünün 50. yıl dönümünde. Bir yandan da bu soğuk kış gününde, sıcak çikolata misali, azıcık da olsa içimizi ısıttı.

insanların hepsi Fransızca konuşmaya başlayacak hissine kapılmamak elde değildi. Sözlerini anlasak da anlamasak da Edith Piaf şarkılarının ayrı bir büyüsü vardır. Nasıl oluyorsa artık, bir şekilde kalbimize giden yolu bulup, içimizin cız etmesini sağlıyorlar. Öyle ki, o en bilinen şarkıları dinlerken ismini bile

Jil Aigrot’un hikayesi özünde kendi sözleri ile “tamamen şans eseri.” Daha küçük yaşlardan müzikle ilgilenen Jil, eskiden Edith’in sekreteri olan yazar Ginou Richer tarafından Edith Piaf kitabını imzalatırken keşfedilir. Bu olaydan sadece birkaç ay sonra şarkıcı, Oliver Dahan’ın yönettiği “La Vie En Rose” ya da Türkçe ismi ile “Kaldırım Serçesi” adlı filmde oynamak üzere davet alır. Böylece filmin konser sahnelerinde Edith Piaf’ı canlandıran Marion Cotillard’ın sesi olarak çıkar karşımıza. Hiçbir karede kendisini göremesek de, Jil Aigrot filmdeki performansı sayesinde beklemediği bir üne sahip olur ve ülke ülke konser vermeye başlar. Sonunda yolu Türkiye’ye de düşer. Konserin ilk bölümünde Edith Piaf şarkılarından ziyade daha önce hiç duymadığımız Fransızca parçalara yer verilmiş. Sahne tasarımı, müzisyenlerin kıyafetleri ve arka plandaki Monmartre fotoğrafları dinleyiciyi aldı, Paris’in tam göbeğindeki o daracık sokaklara götürdü. Belki şarkılara aşina olmadığımızdan, belki başka nedenlerden dolayı Jil Aigrot’un seslendirdiği parçalar hiç değişmiyormuş gibi gelse de; antrakt olduğu zamanlarda etraftaki

koyamadığımız duygular uyanır bazen. Haliyle Edith Piaf’ın şarkılarını yorumlamak öyle her baba yiğidin harcı değildir. “Padam Padam”, “La Vie En Rose”, “Non, Je Ne Regrette Rien” gibi ünlü şarkıları bize tekrar hatırlatan Jil Aigrot da bu zor işin altından kalkmış mı, orası tartışmaya açık. Konserde kimileri ayakta alkışladı, kimilerine göre söylenen şarkılarda duygu yoktu. Ama bir gerçek var ki, salondaki her alkış Edith Piaf’ın anısına karanfil oldu.


16

FOTOĞRAFLARdA GüZEL ÇIKMAnIn 5 YOLU Instagram Direct ama iş fotoğraf çekmekle bitmiyor Ali Berhan Memişoğlu


17

Snapchat alıp başını giderken geride kalmak istemeyen Instagram’dan atak tam vaktinde geldi. Yeni özelliği Instagram Direct tanıtıldıktan sonra Instagram kullanımında belirli bir artış olduğu açıklandı. Son günlerde yüklenen fotoğraf sayısındaki artış Instagram kullanıcıları ve dolaylı uygulamaları harekete geçirdi. Fotoğraflarınızın nasıl daha afilli olabileceği ve bu yarışta kimlerden yardım alabileceğiniz konusunda 5 farklı uygulama bu hafta bu sayfada. Squaready: Bu uygulama sayesinde fotoğraf albümündeki fotoğrafları Instagram’a eklemeden önce kırpmaya gerek olmuyor. Fotoğraflar orijinal halleriyle Instagram’a eklenebiliyor, bu da fotoğraflarınızı istediğiniz haliyle Instagram’da paylaşmanıza olanak sağlıyor. Bu uygulama Instagram için belki de efektlerden daha öncelikli konumda bile denebilir. Önemli olan fotoğrafın aslıdır. Bu uygulama Android kullanıcıları için ne yazık ki yok. Vintique: Bu uygulama fotoğraflara

antik bir görünüm verirken asıl hallerini bozmadan daha güzel bir şekilde paylaşma imkanı tanıyor. AppStore ve PlayStore’da ücretsiz. Pixlromatic: Fotoğraflarına hızlı bir şekilde retro görünümü kazandırmanın en kolay yolu. Vintique’den farkı fotoğraf üzerinde çeşitli oynamalar yapmanıza imkan vermesi ve bunu yapay bir görünüm katmadan başarabilmesi. AppStore ve PlayStore’da ücretsiz. PicStitch: Bir günden ya da bir olaydan pek çok anıyı tek kareye sığdırmak için harika bir uygulama. Buna benzer uygulamalar arasında içinde en çok seçenek sunan PicStitch’i kullanmak da çok kolay. AppStore ve PlayStore’da ücretsiz. AdobePhotoshopExpress: Telefondaki fotoğrafları bilgisayara atmadan en hızlı şekilde photoshop yapmak için en iyisi olan bu uygulama hem AppStore’da hem PlayStore’da ücretsiz.


18

Blogların Gücü Adına! Bu haftaki blogumuzun adı Cafe Fernando. Blog sahibi Cenk Sönmezsoy ise henüz 30’lu yaşlarında bir yemek meraklısı. Kendisi Bilkent

Yeni lezzetlerle birlikte dünyayı gezmiş gibi olacaksınız! Haydi, eğlenceli ve güzel sunumlarıyla farklı damaklara ve kültüre ufak dokunuşlar yapmaya İlayda Gencer

Üniversitesi’nde işletme bölümünü okuduktan sonra San Francisco’da pek çok şirkette farklı bir çok iş yapmış. Daha sonra ise Türkiye’ye dönmüş ve babasının sahibi olduğu Sonuç Reklam isimli reklam ajansında görev almış.

Son 7 senedir de meraklısı olduğu yemek alanında bizlerle bu blogda buluşuyor. Yemeğe olan ilgisi üniversite yıllarında başlamış. Bir çok yemek meraklısının aksine o, samimi bir şekilde yemekle olan macerasının üniversite yıllarında ailesinden ayrı kalmasıyla birlikte başladığını itiraf ediyor. San Francisco’ya taşınmasının sonrasında ise bu zorunluluk artık malzeme ve kültür çeşitliliğinin de sağladığı yardımlarla bir tutkuya dönüşmeye başlamış. Yine bir çok bloggerın aksine en sevdiği yemek öyle süslü püslü bir şey de değil; annesinin elinden çıkmış bir karnıyarık, domatesli pilav ve cacık üçlüsüymüş. Cafe Fernando bugüne kadar aldığı pek çok ödül ve hakkında yazılan çokça


19

yazıdan da anlayabileceğimiz gibi yararlı ve işin hakkını vererek hazırlanmış bir blog. Bu ödüllerden birkaçı ise şunlar: 01/02/11 – TIMEOUT ISTANBUL “TimeOut İstanbul Yeme&İçme Ödülleri 2010 – 10. Yıl Özel Ödülü” 17/02/09 – TIMES – Lynne Robinson “Cafe Fernando – Dünyanın En İyi 50 Yemek Blogu” 10/04/08 – ALTIN ÖRÜMCEK “Cafe Fernando – En İyi Blog, 1.lik Ödülü”

Peki Cafe Fernando’yu internet haricinde nerelerde bulabiliriz? iPhone sahibiyseniz buradan Cafe Fernando başlığı altında blogu telefonunuza indirip inceleyebilirsiniz. Ya da yok ben sosyal medyacıyım diyorsanız Cafe Fernando’ya İnstagram, Pinterest, Facebook veya Twitter hesaplarından da ulaşabilirsiniz. Eğer görselliğe de en az yemekler kadar önem veren, iç açıcı olduğu kadar iştah kabartan bir blog arayışı içindeyseniz, sevdiklerinizle farklı ve unutulmayacak lezzetler paylaşmak istiyorsanız bu blog tam size göre! http://cafefernando.com/turkce/


20

Playlist, birbirinden kıymetli parçalarıyla devam ediyor. Eren Kasapoğlu & Günseli Naz Ferel

1- Gravenhurst - Bluebeard N i c k Ta l b o t ’u n b a ş ı n ı çe k t i ğ i Gravenhurst, Rachel Lancaster ve Clare Adams’ın da katılımıyla 2000’lerin başından beri yoluna devam ediyor. En etkileyici işlerinden biri olan Flashlight Seasons’ın tüm parçaları bir uyum içerisinde ve müzik ile kaybolmak için birebir. Bluebeard ise bu albümün kıymetlilerinden. http://youtu.be/iaR-pSGoKXU 2- White Lies- Big Tv: Geçen hafta listemizde olan The National’dan sonra bu hafta yine Indie Rock’ın onlardan daha genç bir temsilcisi White Lies Üniverzete’nin

playlistinde. İlk albümlerini bundan sadece dört yıl önce yayınlayan grubun son albümü “Big TV” geçtiğimiz yazın sonuna doğru yayınlandı ve başta albüme adını veren “Big TV” olmak üzere albümdeki çoğu parça hem dinleyiciler hem de müzik eleştirmenleri tarafından oldukça beğenildi. http://youtu.be/-ginZHdA_f8 3- Marshal Dear - Savages


21

Savages, Silence Yourself albümleri ile bu senenin en önemli çıkışları olarak görülüyor. Marshal Dear ise müziği ve sözlerindeki asabiyet ile dinleyicinin ilgisini çekiyor, asla kulakları boş bırakmıyor. Jehnny Beth’in kuvvetli vokallerinden etkilenmemek ise çok zor. http://youtu.be/jEvgFYrmsaE

4- John Legend- Save Room: John Legend, R&B ve Neo-Soul müziğin en ünlü ve artık kendini ispat etmiş müzisyenlerinden biri. Şarkılarında anlattıklarıyla ve bu anlatıma eşlik eden müzikal alt yapıyla her türden dinleyiciye dokunabilen Legend’ı eğer daha önce çok az dinlediyseniz ya da hiç dinlemediyseniz 2006 yılında yayınladığı “Once Again” albümünde yer alan “Save Room” bu müzisyeni dinlemeye başlamak için ideal. http://youtu.be/iOmnGzAKLvg

5- Husky Rescue - New Light Of Tomorrow

Finlandiya’dan kulaklarımıza ulaşmış elektronik tınıları ile New Light Of Tomorrow, geçtiğimiz Mayıs canlı dinleme fırsatı bulduğumuz Husky Rescue’nun en önemli parçalarından. Genç sayılabilecek bu topluluk, parçalarında iç içe geçmiş indie ve elektronik öğeleriyle dinlemeye değer. http://youtu.be/rEAy4bHUnxY

6- Eric Clapton & Wynton Marsalis- Layla: Bir yanda Caz ve Klasik müziğin en iyi trompetçilerinden, sayısız Grammy ve şimdiden adına dikilmiş bir heykel sahibi olan Wynton Marsalis diğer yanda ise kendine has gitar çalma tekniğinin yanında imzası haline gelmiş sesiyle markalaşmış bir isim olan Eric Clapton. Bu iki müzisyen bir araya gelip, bir Caz-Blues konseri verip bir de o konserde Clapton’ın belki kendisinden daha ünlü şarkısı “Layla”yı yorumlayınca ortaya çıkacak sonucun “harika”dan başka bir şey olması beklenemez. http://youtu.be/1cBdEteQGQg


22

7- Joe Bonamassa- Blues Deluxe: Rock’n Roll ve Blues Rock’ın tutkulu gitaristi ve şarkıcısı Bonamassa’nın dinleyene blues’un kendine has hüznünü, coşkusunu ve anlatımını iliklerine kadar hissettiren “Blues Deluxe” parçası bu hafta playlistimizde. http://youtu.be/SbUCUjsZm9E

Jadal, ilgileri Arapça müziğe çevirmemizi sağlayıp, keşfedecek birbirinden güzel müzikler olduğunu anlamamızı sağlıyor. http://youtu.be/0QINxjbXmHc

8- John Lee Hooker & Carlos SantanaChill Out (Things Gonna Change): Blues ile aynı topraklarda doğmuş ve bu türün en önemli ve arkasından gelen nesilleri en çok etkilemiş parçalarını yaratmış bir müzisyen olan John Lee Hooker ile Latin Rock müziğin kendi söyleyiş tarzıyla fark yaratmış gitaristi Carlos Santana’nın 1995 yılında birlikte çaldıkları, güzel de bir klip çektikleri şarkıları, bu iki müzisyene yakışır türden bir Chill Out parçası. http://youtu.be/43yvS6bPZDs 9- Jadal - Fe Nabd Ana Has Ürdün çıkışlı rock grubu Jadal, şu ana kadar iki başarılı albüm yayınladı. Fe Nabd Ana Has ile topluluğun ikinci albümü El Makina’dan bir kayıt.

10- Marjan Vahdat - Rooted In You Gizlice yayınladıkları albümleri Songs From A Persian Garden ile dikkatli gözleri üzerlerine çeken Marjan ve Marsa Vahdat kardeşlerden, Marjan Vahdat’a ait Blue Fields albümünün giriş parçası Rooted In You, etnik tınıları ile dinlemeye, hatta bolca dinlemeye değer. h t t p s : / / s o u n d c l o u d . co m / d a r i u s h - s a l e h i / marjan-vahdat-rooted-in-you


23


24

Irmak Şahinoğlu Medya ve İletişim Sistemleri


25


26

Bahadır Onur Temizer Medya ve İletişim Sistemleri


27


zete

/38

e t e z r ive

ün

Fotoğraf Kredi: Demet Açıkgöz (Zararsız Haller)

UNIVERZETE / 38  

HobbIt: Az Gittik Uz Gittik Dere Tepe Düz Gittik, Hala Varamadık, Tebeşirle Yazılan Oyun, BU SOĞUKLAR BİRAZ SERGİ GEZMELİK, BU KABUSLAR BİRA...