Issuu on Google+

/35

e t e z r e niv

ü

neler a h s r e rı ve D a l y a d Aday A . Demokrasi : i kinesi, s e a l e m s s f e v a r M kez” Basın + fotoğ A C _“Mer nin Halleri: L ye üveni: i r k e r s ü y T h _ ograp m o L r i _B

zete


Sayı: 35 / 2013 Genel Yayin Yönetmenleri Özge Yılancı Yazı İşleri Dilara Şenbilgin Gökberk Ertunç

“MERKEZ” MESELESİ: ADAY ADAYLARI VE DERSHANELER

TÜRKİYENİN HALLERİ: BASIN VS. DEMOKRASİ

BİR LOMOGRAPHY SERÜVENİ: LC-A+ FOTOĞRAF MAKİNESİ

KARAKÖY’ÜN YENİ MEKANI: MUMS CAFE

Günseli Naz Ferel Yazarlar Aybike Işınsu Memiş, Bercan Aktaş, Eren Kasapoğlu, İlayda Gencer, Merve Yazkan, Oğuzhan Karakaş Fotoğraflar: Demet Açıkgöz, Simge Gürkan Teşekkür Sarper Durmuş, Halil Nalçaoğlu Aylin Dağsalgüler Tasarım Erdal Özbek

PLAYLIST #2

İletişim Fakültesi Öğrencileri tarafından hazırlanmaktadır. Twitter: https://twitter.com/Univerzete Facebook: https://www.face-

book.com/pages/%C3%9Cniverze te/222760591195490

/ifbilgi

@ifbilgi

THE AWAY DAYS

BLOGLARIN GÜCÜ ADINA: THE BLONDE SALAD


3

/

v i 端n

e t e z er


4

“Merkez” Meselesi: Aday Adayları ve Dershaneler Parti içi demokrasiden ülke içi demokrasiye, dershanede demokrasiden eğitimde demokrasiye kadar giden bu yelpazedeki çıkış yolu açık: merkezi yapıları parçalamak. Bercan Aktaş Yerel seçimler yaklaştıkça aday adayları başvurularını yapıyorlar. Sonra da partilerin yöneticileri, genelde de başkanları içlerinden birisini seçiyor. Seçimlerde merkezi yönetime katılmaları için birilerine oy veriyoruz. Dolayısıyla kısmi irademiz ile biz de katılmış oluyoruz. Ama yukarıdan aşağıya belirlenen (ya da dayatılan) adaylar önümüze kondukça, pek de söz ve karar mekanizmalarına katılmış sayılmıyoruz. Siyasi Partiler kanunu, seçim yasası, baraj gibi konuyla ilgili ve bir an evvel değişiklik isteyen yasalar kadar bu kültürün de üstünde durmak lazım. Demokrasi iddiası taşıyan yapıların önce kendi içlerine baktığımız zaman havada kalan sloganlarını görüyoruz. Daha parti içi demokrasiyi hayata geçiremeyenler demokrasi vaat ettiğinde yurttaşın yüzüne bakıp da utanmıyor mu? Kimse siyasi çoban ve koyun değil

ise bu paradigmayı değiştirmek siyaset tarzımızın ve idari yapımızın demokratikleşmesi konusunda önümüzü açan bir adım olur. Siyaseti meslek olarak tanıtan ve zannedenler, kendilerini “usta”, partilerindeki diğer insanları ise “çırak” olarak görüyor. Böylelikle kimse “aday olmuyor”, “aday olarak atanıyor.” Oysa siyasi alan eşitliğin alanı olduğu ölçüde demokratikleşir. Mart’taki yerel seçimlerde BDP ve HDP adayları yerelden doğru belirlenecek. Diğer partiler ise merkezden liderlerinin ağızlarına bakacak. “Ben adaya aday demem, aday benim olmayınca.” Dershaneler


5

Memleketin en çok tartışılan konusu oldu dershane meselesi. Peki, AKP ile Gülen Cemaati arasındaki çekişmede hangi taraf haklı? Konu elbette sadece dershane meselesi değil. Aynı zamanda bir alan hakimiyeti mücadelesi. Bu mücadele edenlerin sorunu, ama eğitim sorunu hepimizin. Eğitimin anadilde ve parasız olması gerektiğinden, bu da tartışılmaz bir insan hakkı olduğundan dolayı, dershanelerin meşruiyetini tartışmayalım. Meşru değildirler. Ama… Dershaneler neden değil, sonuçtur. Rekabete dayalı merkezi sınav sisteminin dayatmasıdır. Öncelikle bununla hesaplaşmak gerekir. Dünyanın en iyi üniversiteleri öğrencilerine

“acceptance” (kabul) belgesi gönderirler. Burada ise öğrenciler sınavı önce “kazanır”, sonra okula “yerleştirilir.” Dünyanın en iyi üniversitelerini kazanan öğrenciler bu başarılarını dershanelere mi borçlular? Durmadan dershanelere minnet haberleri yaptıran kesim uluslararası alanı iyi bilir. Bunu da cevaplamaları iyi olur. İnsanlar kendi hayatlarını tayin ederler. Bunun için şeflere ya da dershanelere ihtiyaç yok. Öyleyse parti içi demokrasiden ülke içi demokrasiye, dershanede demokrasiden eğitimde demokrasiye kadar giden bu yelpazedeki çıkış yolu açık: merkezi yapıları parçalamak. Merkezden uzaklaştıkça trafik rahatlar. Hayatlarımızı rahatlatalım.


6

T羹rkiyenin Halleri: Bas覺n vs. Demokrasi


7

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 2013 yılı raporunda Türkiye basın özgürlüğü sıralamasında 154’üncü ülke olarak yer alıyor Oğuzhan Karakaş

Türkiye, sıralamada 2005 yılında 98. iken, 2010’da 138’inciliğe kadar geriledi. Bugüne geldiğimizde 154’üncüyüz. Basın organları halkın bilgi edinme hakkını sağlayan en önemli araçtır. Basın işlevsiz hale getirildiğinde özgür toplum yok olmaya yüz tutuyor demektir. İletişim toplumu olarak adlandırılan bu çağda ülkesinde ve dünyada ne olup bittiğini sağlıklı bir şekilde öğrenemeyen toplumun modern öncesi toplumlardan ne farkı olabilir? Türkiye’de ekonomik kalkınma artarken basın özgürlüğünde ciddi bir düşüşün yaşanması dikkat çekicidir. Medya sahiplerinin bu duruma ses etmemesi de muhtemelen söz konusu ekonomik büyüme sebebiyledir. Medyadaki ekonomik pastanın büyümesi özgürlükten daha cazip görülmektedir. 2002’den buyana Türk medyasındaki reklam gelirleri çok büyük oranda artmıştır. 2000’lerin başında yıllık 1 milyar doları bulan reklam gelirleri 2013 yılının altı aylık dilimi itibariyle 2,64 milyar doları olmuştur. Medya şirketleri ekonomik büyüme ve özgürlük arasından yalnızca birincisine oynamaktalar. Uluslararası verilere bakıldığında ekonomik büyümenin özgürlük getirmediği açıkça görülüyor. Deniz Feneri Davası üzerine giden Doğan Medya Grubu’na Maliye Bakanlığı tarafından 3,7 milyar liralık rekor ceza kesilmesi hafızalarda tazeliğini koruyor. Yaşanan süreçte başbakanın seyahat ettiği uçaklara Doğan Medya’dan gazeteci alınmaması da Türk basın tarihine geçmiştir. O gün bu gündür Türk medyasında Deniz Feneri Davası yer almamaktadır. Basın tam anlamıyla bir abluka altına alınmıştır. Hükümetin doğu bölgelerindeki


8

yatırımını eleştiren Nuray Mert için konuştuğu kürsüden açıkça “namert” diyen Başbakan, gazetecilerin işlerini kaybetmesine de sebep olmaktadır. Uludere Katliamı sonrasında Yenişafak Gazetesi’nde Başbakan Erdoğan’ı eleştiren Ali Akel’in işine son verilmiştir. Son yıllara dek iktidar partisini destekleyen Mehmet Altan, başbakanı ağır şekilde eleştirdiği bir mülakat sonrasında Star Gazetesi’ndeki yazılarına son verilmiştir. Birçok yazar tazminat davaları yoluyla sindirilmiştir. Ahmet Altan, “bakmakla yükümlü olduğu kişiler listesi”ne Tayyip Erdoğan’ı da eklemek zorunda kaldığını ve artık başbakana ödeyecek daha fazla tazminat bütçesi olmadığını açıklamıştır. Yıldıray Oğur, Taraf’taki eski köşesinde, “Sizi 1.000 TL’lik Eleştirebilir Miyim Sayın Başbakanım?” başlıklı bir yazı kaleme almıştır. Dünyanın her medeni ülkesinde özgürce çizilen karikatürlere büyük bir hoşgörüsüzlükle tazminat davaları açılmaktadır. Son yaşanılan

Gezi süreci sonrasında onlarca gazeteci işini kaybetmiştir. NTV Tarih Dergisi, Gezi özel sayısı çıkardıktan sonra tesadüf eseri “ekonomik kaygılar”la kapatılmıştır. Cumhuriyet tarihinin en büyük sivil ayaklanması olan ve çeşitli hashtag’ler vasıtasıyla 2 milyon tweet atılan Gezi Parkı sürecinde CNN Türk penguen belgeseli yayınlamaya devam etmiştir veya zorunda bırakılmıştır. Gezi sürecinde 6 gazete ilginç bir şekilde aynı manşetle çıkmıştır. Bu vaziyet Başbakan Tayyip Erdoğan’ın umurunda mıdır? Değildir. Partisinin iktidarı altındaki Türkiye’nin 167 dünya ülkesi arasından demokrasi endeksi sıralamasındaki yeri 88’inciliktir. Kendisinin demokrasi diye bir kaygısı yoktur. Demokrasiden çıkardığı anlam son derece sığdır. Sandıkta en çok oyu alan partinin meşru bir iktidar kurabileceği anlamını çıkarabilecek kadardır. Her şeyi sandığa indirgemektedir. Çağdaş demokrasinin geçirdiği evrelerden ve değişimlerden


9

bihaberdir. Demokratik kaygıları olan bir lider Afrika kabileleriyle aynı sıralamada olan ülkesindeki basının aslî işi olması gereken güç odaklarını denetleme görevini yerine getiremediğini düşünerek şu durumda iktidarının sorgulanamaz olduğuna kanaat getirir ve bundan rahatsızlık duyar. Söz konusu liderin özel yaşam alanında karşı cinsle birlikte yaşayan bireylere karıştığı düşünüldüğünde böylesi bir demokratik kültür elbette ki ağır kaçacaktır. Dünya Demokrasi Endeksi’ndeki sıralamada “otoriter ülkeler” sınıfında yer almış ülkelerden müteşekkil Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girmeye çabalayan bir siyasi liderin birey hak ve özgürlüğü, ifade hak ve hürriyeti, basın özgürlüğü gibi kaygıları olması mümkün müdür? Darbe anayasasının ruhuyla idare olunan ülkenin yapısal dönüşümünü sağlamayan, mali ve siyasi her türlü denetime kapalı olan bir iktidarın Avrupa Birliği’ne çatma hakkı var mıdır?

Basını baskı altında tutarak, merkezi bütçe harcamalarını Meclis adına denetlemekle görevli Sayıştay’ı işlevsiz hale getirerek tüm demokratik denetim sistemlerini tıkayan ve “hesap vermeyi” yalnızca sandığa indirgeyen bir kafadan demokrasi çıkabilir mi? 15 milyon insanın yaşadığı şehri “ben yaptım oldu” mantığıyla dizayn etmeye çalışan ve hiçbir şekilde siyasi katılıma imkân vermeyen, itirazlarını dile getirmeye kalkanlara biber gazını ve tazyikli suyu reva gören bir zihin dünyasıyla ortak yaşam kurmak nasıl mümkün olabilir? Başbakanlık Basın Sözcüsünün köşe yazarı olduğu medyada objektiflik mümkün müdür? Başbakanlık Danışmanlarının ve iktidar partisi milletvekillerinin günlük köşesi olan bir basın organında gazeteciler görevlerini yerine getirebilir mi? Türkiye, iki dudağı arasında şekillenecek çapta bir ülke midir?


10

Bir Lomography Serüveni: LC-A+ Fotoğraf Makinesi A n a l o g f o t o ğ r a f m a ce r a l a r ı m a Lomography’nin en eski üyesi olan LC-A ailesinden LC-A+ ile başladım. Biraz size makineden bahsedeyim. Lomo LC-A fotoğraf makinesinin hikayesi 1982’de başladı. General Igor Petrowitsch Kornitzky, SSCB Güvenlik ve Sanayi Bakanı’nın sağ kolu, yoldaşı Michail Panfilowitsch Panfiloff’un masasında Japon üretimi bir fotoğraf makinesi buldu. Michail Panfilowitsch Panfiloff

LOMO Rus Silah ve Optik fabrikasının direktörüydü. Panfiloff kamerayı dikkatlice inceledi, lensine, ışığa duyarlılığına ve sağlam kasasına baktı. Potansiyeli fark edince Rusya, St Petersburg’daki LOMO PLC fabrikasına Cosina CX-1’in daha gelişmiş bir versiyonunu üretmek için gerekli direktifleri verdi. Böylece LOMO LC-A’nın ilk çalışan örneği ortaya çıktı. Fotoğraf makinesi Rusya için 1100 adet üretildi.


11

1990’larda, Prag’da gezen bir grup Viyanalı öğrenci, eski bir kamera dükkanında LOMO LC-A’ya denk geldi ve satın aldıkları makineden çıkan sonuçları görünce kendi LC-A fotoğraf maki-

Geçen ay başladığımız Lomography serüvenine

uzaklığı ve ISO ayarlarını manuel olarak ayarlamak gerekiyor. Düzgün ayarlanmadığı zaman fotoğraflar bulanık çıkabiliyor. Ben de ilk çekimim olarak bu ayarları unuttuğum için bazı fotoğraflarım bulanık çıktı. Ama yine de bu çektiğim fotoğraf hoşuma gitti.

bu ay LC-A+ fotoğraf makinesiyle devam ediyoruz Aybike Işınsu Memiş nelerine sahip olmak için sırt çantalarını takıp Rusya yollarına düştüler.1996 yılına kadar LC-A meşhurluğu arttı ve Rus üreticiler onun üretimini durdurmaya karar verdi. Viyana’da Lomo akımını oluşturan grup, Rusya’daki LOMO Lens fabrikasındakileri ve Vladimir Putin’i ikna etti LC-A üretime devam etti. Bu ay Viyanalı öğrenci arkadaşlar gibi biz de elimize aldık makineyi, kurallara uymadan çekimlerimizi gerçekleştirdik. Unutmayın, Lomography’de kural yok! Çekimlere ilk olarak katıldığım yemek kursunda başladım. LC-A’nın kullanımı diğer fotoğraf makinelerine göre biraz daha zor. Fotoğrafı odaklamak için

Sonraki durak, Contemporary İstanbul’du. 650 sanatçı, 3000 eser, 23 ülkeden 96 çağdaş sanat galerisinin katıldığı bu büyük organizasyonda, makinenin çoklu pozlama özelliğini deneyeyim dedim. Çoklu pozlama; birden fazla fotoğrafı üst üste çekme özelliği ve fotoğraf makinesi bu özelliğe sahip. Bazı sanat eserleri tek çekilmeyi hak ediyor.


12

Lomo’cuların bir topluluğu var: Uluslarası Lomography Topluluğu. Bu gruptaki herkes bazen fotoğraflarını bazen de filmlerini paylaşıyor. Film paylaşmak da ne derseniz, istediğiniz fotoğraf makinesiyle çektiğiniz ve bitirdiğiniz bir filmi tab ettirmeden istediğiniz bir arkadaşınıza verip, filmi tekrar kullanması anlamına geliyor. Lomocular bunu çok yapıyor ve ortaya çok güzel görüntüler çıkabiliyor. Lomography Topluluğundan bahsetmişken, LC-A+ fotoğraf makinesi kullanarak çektikleri muhteşem fotoğrafları paylaşmadan olmaz. Yeni serüvenler için hazırlıklar şimdiden başladı. Görüşmek üzere!


13


kArAkÖy’ün yeni MekAnı: MUMs CAFe Karaköy’ün özellikle kahveleri ve tatlılarıyla nam salan yeni gözdesi Mums Cafe’nin güleryüzlü sahibesi Yıldız Dural’a merak edilenleri sorduk Merve Yazkan Fotoğraflar: Berk Önder


15

Kendi kafenizi açmaya nasıl karar verdiniz? “Lifestyle” kapsamlı hazırladığınız blogunuzun bunda etkisi oldu mu? Blogumun etkisi oldu tabii ki. Aslında ben reklamcıyım, daha önce kafe işletme gibi bir tecrübem yoktu. Pek çok insan gibi benim de “kafe açmak ne güzel bir şey“ gibi iç geçirmelerim hep vardı; fakat bu hiçbir zaman gerçekleşecek gibi değildi. Kurumsal hayatı sevmeyecek kadar iş deneyimi yaşadım, bir türlü sevemedim işte. Reklam ajansına geri döndüğümde ise dedim ki: “Ben çok yoğun çalışıyorum, ama kendim için çalışmıyorum.” Bu dönüm noktam oldu ve beni kendi deneyimlediğim yerleri, ülkeleri, lezzetleri paylaştığım blogumu yazmaya yöneltti. Blog sayesinde neleri sevdiğimi gördüm ve belli bir birikimim oldu. Bir sürü mekandan en sevdiğim şeyleri

toparladım; fakat yine de kendimi kafe açmaya hazır hissetmiyor ve korkuyordum. Bir gün annem ve babam, beni buranın karşısında bulunan kafeye getirdi ve bana hayatımın sürprizini yaptılar. Karaköy’ü sevdiğimi bildikleri için burayı benim için almışlardı. Nihayetinde “Mums Cafe” açıldı ve olumlu tepkiler gelmeye başladı. Ne diyebilirim ki, bu müthiş bir duygu. İsim olarak neden “Mums”ı tercih ettiniz? Aslında “Mums” yazıldığı gibi okunuyor; fakat genel olarak da herkes “mams” diyor. İsveç’te büyüdüm ben ve İsveç’te “mums” lezzet anlamına geliyor. Çıkış noktamız bu oldu. Burası lezzetli tatlıların yendiği, lezzetli kahvelerin içildiği bir ortam. Aynı zaman da Mums kelimesi bizim kafemiz için 3 farklı anlama geliyor. İlk anlamı lezzet, ikincisi ise anne elinden çıkmış


16


17

gibi olan ve aslında gerçekten annemin elinden çıkan lezzetlerin de yer alması. Bir diğeri ise bulunduğumuz konumun Mumhane Caddesi üzerinde olması. Mumhane Caddesi’nin Mums’u gibi tatlı bir tesadüf ortaya çıktı. Bize biraz Mums Cafe’nin konseptinden bahsedebilir misiniz? Tek kelime ile tanımlarsak o kelime “kafe” olur. Doğal, ev yapımı tatlıların olduğu, insanların arkadaşları ve ailesi ile gelip keyifli dakikalar geçireceği, tek başlarına gelip kitap okuyabilecekleri ya da bir kahve alıp çıkabilecekleri samimi bir kafeyiz. Restoran tarzında yemekler yerine, salata, sandviç gibi hafif ve atıştırmalık yiyecekler hazırlıyoruz. Diğer bir özelliğimiz ise mutfağımızın açık olması. Hijyen ve güvenilirlik bizim için çok önemli.

İnsanlara, her şeyin şeffaf olduğu ve her konuda rahat edecekleri bir ortam sunmak istiyoruz. Mums Cafe’ye gelenlerin keşfedecekleri farklı lezzetler var mı? İlk başta bizim isteğimiz farklı ve lezzetli sandviçler hazırlamaktı. Farklı ve leziz sandviçler ile öne çıkma gibi bir hayalim vardı. Fakat öne çıktığımız lezzetler limonlu cheescake’imiz, kişlerimiz ve kahvemiz oldu. Gelen her müşteriden beşi: “sizin bir limonlu cheescake’iniz varmış“ diyerek geliyor. Daha bir aylık bir kafe olmamıza rağmen böyle bir algının oluşması inanılmaz. İnsanlardan gelen olumlu tepkiler, böyle kısa bir zamanda insanların sevdiği ve samimi bulduğu bir kafe haline gelmek gerçekten çok mutlu edici.


18


19


20

Blogların Gücü Adına: The Blonde Salad Blog sahibinin adı Chiara Ferragni. Bocconi University’de hukuk okuyan, 26 yaşında bir İtalyan. Moda ve stil alanında yazılan ilk bloga sahip, bu kadar ünlü olmasının en önemli nedenlerinden biri de bu. Blogun isminin kendi tanımıyla “The Blonde Salad” olmasının sebebi ise blogun moda, fotoğrafçılık, gezi ve yaşam stili hakkında ortaya karışık bir salata gibi olması. 2009 yılında internet üzerinde yer alan bu blogun takipçisi ve beğeneni çok. Öyle ki Chiara’ya blogunda yayınlaması için Chanel, Prada, Dior, Samsung gibi ünlü markalar ürünlerini yolluyorlar. Chiara aynı zamanda modellik, moda yazarlığı ve blogu dolayısıyla bir nevi stil


21

danışmanlığı yapıyor. Markalara kendi koleksiyonunu hazırlamakla kalmıyor, kendi adıyla ayakkabı tasarlıyor. Bu konularda da oldukça başarılı üstelik. Vogue, Marie Claire, Bazaar gibi bir çok ünlü dergide hakkında yazılar çıkıyor. Durmadan seyahat edip tüm moda haftalarına katılıyor ve defileleri en ön sıradan izliyor. Yani kensini

Modayla az çok ilgisi olan, herkesin az çok bildiği ve gıptayla takip ettiği bir blog İlayda Gencer

kırmızı halıda yürürken gördüğünüzde şaşırmamalısınız. Chiara çok yoğun olmasına rağmen düzenli olarak yazı, fotoğraf ve video paylaşmayı ihmal etmiyor. Şu an Los Angeles’ta. Bunu nereden mi biliyorum? Kendisi bir “lifestyle blogger” olduğu için hakkında bir çok bilgiye blogundan ulaşılabiliyor. Daha fazla bilgi edinmek isterseniz: http://www.theblondesalad.com/

webpress Hadi moda gurmeleri, Chiara Ferragni’li The Blonde Salad sizi bekliyor!


22

PlaylIst #2 Her sesten, her zamandan parçaları topladığımız playlistimizin ikincisi, bu hafta sizlerle

1

Angelo Badalementi & Tim Booth - Dance of Bad Angels

http://youtu.be/-dD82nGWC6E Eren Kasapoğlu & Günseli Naz Ferel

1 9 9 6 y ı l ı n d a , A B D’ l i b e s t e c i Badalementi ile İngiliz İndie Rock grubu James’in solisti Booth’un piyasaya sürdüğü “Booth and the Bad Angel” albümünden “Dance of Bad Angels” karamsar bir havaya sahip, ağır bir parça. Gerek sözleri gerek müzikal altyapısıyla her dinleyişinizde sizi farklı farklı düşüncelere götüren bir tür yakarış. Ara sıra da olsa bazı radyo istasyonlarında duyabildiğimiz bu eseri daha önce hiç duymadıysanız en azından bir kez kulak vermenizde yarar var.


23

Country Rock tarzındaki ilk albümü “A Place to Call Home”a adını veren şarkısı, aynı Tempest’in solo kariyeri gibi hiç bir zaman Europe’un veya Europe şarkılarının kazandığı başarıyı kazanamadı. Ancak bu durumun albümün kalitesinden dolayı değil, Hard Rock ve Country Rock arasındaki popülarite farkından dolayı olduğunu söylemek gerek.

2

Andreas Johnson - Glorious:

http://youtu.be/pzQ82Ny1ToI İsveç’in önemli rock müzisyenlerinden Andreas Johnson’ın kuşkusuz en önemli parçalarından olan Glorious’da Johnson ne kadar mükemmelleştiyse bizi de kendimizden alıp o kadar güzel bir haline getiriyor, orası kesin.

4

Asobi Seksu - Thursday:

3

Joey Tempest -A Place To Call Home:

http://youtu.be/qzNSM_w2OrY Çoğumuzun “The Final Countdown “ şarkısından tanıdığı İsveçli Hard Rock grubu Europe’un solisti Joey Tempest’in solo kariyerinin 1995’te piyasaya çıkan

http://youtu.be/8paDhfGQH4E New York’dan bir dream-pop topluluğu olan Asobi Seksu’nun önce Amerika’da, sonra Avrupa’da yayınladıkları ikinci albümleri Citrus’un ilk single’ı olan “Thursday”, Yuki Chikudate’in akıcı sesi ve etkileyici sözleri ile gözden kaçmaması gereken bir parça.


24

5

6

http://youtu.be/tqXja497ZQo

http://youtu.be/Mssm8Ml5sOo

İsveçli Elektronik Müzik grubu Swedish House Mafia ve Hollandalı prodüktör Laidback Luke’un işbirliğiyle 2009 yılında piyasaya çıkan, akapellası Deborah Cox’a ait olan “Leave The World Behind” yepyeni bir düzenleme ve yorumla yeniden karşımıza çıktı. Bu sefer Lune’un seslendirdiği parça öncekinden oldukça farklı bir kimlikle, çok daha sakin ve duygusal bir altyapıyla bizlere bu dünyayı geride bırakmamız gerektiğini söylüyor.

2011 tarihli albümleriyle aynı ismi taşıyan parçası Civilian sayesinde kış soğuğunu sevdiren indie-folk ikilisi Wye Oak hem yoğun hem sakin, hem huzurlu hem yerinde duramayan bir havayla Kasım’ın son haftasını güzelleştirmek için birebir.

Lune -Leave The World Behind:

Wye Oak - Civilian:

7

Esperanza Spalding -Black Gold:

http://youtu.be/Nppb01xhfe0 Amerikalı Caz basçısı ve vokali Esperanza Spalding’in geçtiğimiz yıl


25

piyasaya çıkan albümü “Radio Music Society”de yer alan “Black Gold” Spalding’in en beğenilen şarkılarından oldu. Genç yaşına rağmen iki Grammy ödülü sahibi olan müzisyen, Jazz Fusion ve Bossa Nova gibi müzik türlerini sevenlerin mutlaka dinlemesi ve takip etmesi gereken özel bir yetenek.

9

Yüzyüzeyken Konuşuruz - Bir Sinema Filmine Bilet Almışım: http://youtu.be/lY9EuZvzWTE Samimiyet ve Kadıköy. Belki de Yüzyüzeyken Konuşuruz’dan bahsetmek için son derece yeterli iki kelime. Son yıllarda bolca dinlediğimiz ev yapımı, sıcacık parçaları artık albümleri ‘’Evdekilere Selam’’ ile elimizde avcumuzda, bir kez daha evimizin içinde.

10

Agnes Obel - Avenue:

http://youtu.be/5i0fXVNXF-M

8

Bilal Karaman - Çayeli’nden öteye:

http://youtu.be/zGEY1pSqTQE “Kendi müziği alışıldık tariflerin ötesinde, Türk müziğini gelenekten koparıp cazla buluşturuyor.” Bilal Karamanın kendi internet sitesinde yer alan bu tanım aslında onun müzikte durduğu öze l ye r i an lat m ak adına söylenebilecek en doğru cümlelerden. Bu yüzden Bilal Karaman’ın “Çayeli’nden Öteye” yorumunun, türkünün diğer hiçbir yorumuna benzemediğini belirtmek gerek.

Danimarka çıkışlı olduğunu öğrenmenin insanı pek de şaşırtmadığı müzisyen Agnes Obel’i yakın zamanda İstanbul’da dinleme fırsatımız olacak. O zamana kadar ise her parçası ayrı Kuzey Avrupa’da nasibini bolca almış olan ilk albümü Philharmonics’den Avenue önerilir.


26

The AWAy dAys

Radyoda hep aynı şarkıları dinlemekten, müzik kanallarında dönüp duran kliplerden sıkldınız mı ? Gelin size biraz indie müzik verelim hem de bizim buralardan. İrem Topçuoğlu


27

The Away Days 2011 yılında kurulduğundan bu yana uluslararası alanda da bir çok başarıya imza atmış olan ülkemizim az sayıda bulunan indie rock gruplarından biri. Grupta vokalde ve gitarda Oğuzcan Özen, gitarda ayrıca Sezer Koç, bas gitarda Burak Serter ve davulda Berk Tekelioğlu var. Grubun ilk EP albümü “How Did It All Start” adıyla 2012 yılının Eylül ayında çıktı. The Away Days albümleri çıkmadan konserlere başlamıştı. Bu konserlerin arasında Babylon Newcomers Festivali ve Efes Pilsen One Love Festivali de var. Ülkemizde kendini göstermeye başlayan grup geçtiğimiz Mart ayında Amerika’da Teksas, Austin’de South by Southwest (SXSW) festivallerine de katıldılar. Festival gerçekleşmeden önce başruran binlerce sanatçı arasından resmi programa alındılar ve iki konser verdiler. SXSW her yıl Teksas, Austin’de müzik, sinema ve interaktif alanlarda gerçekleştirilen bir festival. Festivalin müzik bölümünde hem tanınmış büyük gruplar ve sanatçılar hem de geleceği parlak görünen gruplar ve sanatçılar sahne alıyor. SXSW festivali belli bir alanda olmayıp şehrin içinde onlarca farklı yerde sürüyor. Festivale müzik endsistürisinden olan

katılımın yüksek olması oradaki sanatçılar için sektörden insanlarla tanışmak ve kendilerini tanıtmak için büyük bir olanak sağlıyor. SXSW sonrası hız kesmeye grup İngiliterede Londra ve Brighton’da iki konser verdi. Türkiyeye döndükten sonra da konserlere devam eden grup geçtiğimiz Ağustos ayında Belle and Sebastian konserinden ön grup olarak da sahne aldılar. Konserlerinde albümlerinde yayınlanmamış şarkılar olduğu gibi Foal, The Maccabees gibi grupların coverları da yer alıyor. ‘’E iyiymiş ben bir dinleyim bu grubu.’’ diyorsanız Galaxies ( http://youtu. be/jF4tzsRXQlE ) ve Dressing Room ( http://youtu.be/URcEpEMTllg ) ile başlayabilirsiniz. ‘’Ben pek sevdim The Away Days’i onları takip de edeyim.’’ diyenler için Facebook (https://www. facebook.com/theawaydays ), Twitter (https://twitter.com/theawaydays ) adresleri. İlk albümlerinin adında da dediği gibi onlar için bir başlangıç olan bu süreç sonrası onları merakla takip ediyoruz. Ülkemizde böyle güzel müzik yapan gruplardan olan The Away Days’i bulmuşken siz de dinleyin, dinlettirin.


zete

/35

e t e z r e niv

ü

Fotoğraf Kredi: Demet Açıkgöz (Zararsız Haller)


UNIVERZETE 35