Page 1

ZAZACA AYRI BİR DİLDİR Kürt ırkçıları Zazacanın Kürtçenin lehçesi olduğunu yazıyorlar.Onlara karşı delilleriniz nelerdir? 1.Atalarımızdan beri yüzyıllardır biz Kürtlerden ayrı bir topluluk olduğumuzu biliyoruz. 2.Zazaca ile Kürtçe arasındaki farklılıklar benzerliklerden fazladır.Benzer olan yapılar ise bütün irani dillerde zaten var olan yapılardır.Eğer mesele benzerlik ise Kürtçenin de Farsçanın bir kolu olması lazım.Haddizatında hazar denizinin kuzeyinde konuşulan farsça diyalektleri zazacaya Kürtçeden daha yakındır.İsterseniz net ortamından farsça bir parça indirin ve dinleyin.Göreceğiniz olağanüstü bir benzerliktem başka bir gerçeklik değildir.O halde neden Kürtçe lehçesi iddiasında bu ısrar sürdürülüyor.Sakın ırkçılığın ( faşizmin ) bir hastalığı olan kendisine ait olmayanı kendine mal edip sömürgesi yapmak olmasın. 3. Zazaların Zaza olduğu gerçeği Zazalar kendi dillerinde, Türklere "Tırk", Kürtlere ise yöreden yöreye "Kırdas", "Khurr" veya http://www.facebook.com/profile.php?ref=profile&id=100000154191720"Khurrmanc" derler ve kendilerini her iki halktan da ayırırlar. Türklüğü veya Kürtlüğü kabul etmezler. Zaza halk türkülerinde de bu ayrım çok net bir şekilde görülmektedir. Kürdoloji'nin babası kabul edilen Minorsky, İslam Ansiklopedisi'nin İngilizce basımında Zazalar'ın kesinlikle Kürt olmadığını belirtir. Ayrıca Batılı dilbilimciler, Zazaca'dan hareketle Zazaların Farslardan ve Kürtlerden tamamen farklı İrani kökenli bir etnik grup olduğunu belirtirler. Diğer taraftan, İranoloji biliminde Zaza dili, Kürtçe ve Farsça'dan farklı özgün İrani bir dil olarak tasnif edilmektedir. Yine dünya üzerinde, 6,000'den fazla dil ve lehçeyi araştıran Ethnologue'a göre Zazaca iki lehçeden oluşan (Dersimce/Kuzey Zazaca ve Güney Zazaca/Dımılki), başlı başına bir dil olarak sınıflandırılmıştır. Zazaların ve Kürtlerin yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşaması iki toplumun kültürel olarak yakınlaşmasına neden olmuştur. Kürtler’in siyasi ve sayısal olarak Zazalar'a göre daha üstün olması ise, Zazalar'ın ve Zazaca'nın varlığı konusunda bir dezavantaj oluşturmuştur.Ayrıca bölgede etkin olan sol örgüt ve yapılar da devrim adına ısrarla Zazaların kürtlerin bir kolu olduğu tezini işledikleri için sol düşünceyi benimseyen zazaların büyük bir çoğunluğu kendilerini kürt olarak görmeye başlamışlardır ve bu şekilde bir kanaati bazı zazalar arasında yaymışlardır.Diğer taraftan devlette daha da bölünmeyelim ( ! ) düşüncesiyle zazaların kürtlerin bir kolu olduğu iftirasının halk arasında yerleşmesine zemin hazırlamıştır.Bakın bugün bile TRT6 da zazaca bir lehçe olarak kabul edilmektedir.Zazalar kendilerini Türk, Kürt ve Fars kimliklerinin dışında görmelerine rağmen, Zaza halkı geçmişte uzun bir dönem boyunca dışarıdan bir bakışla Kürt sayılmış, dilleri de Kürtçe'nin bir lehçesi zannedilmiş ve Zazalara Kürt muamelesi yapılmıştır.Zazaca hakkında siyasette ve halk arasında, özellikle Batı Anadolu’da yaygın olan "Kürt lehçesi" tanımlaması vardır. Diğer taraftan Kürt siyasetçiler ve genel olarak geçmişten bugüne hemen hemen bütün Kürt sol örgütlenmeleri de Zazaları Kürt, Zazacayı da Kürtçe'nin bir lehçesi saymışlardır. Bu durum Zazaları Kürt kimliğine itmiş ve günümüzde birçok Zazanın kendisini Kürt olarak tanımlamasına ve Kürtlüğü benimsemesine neden olmuştur. Fakat, tüm bu gelişmelere rağmen Zazalar ve Zazaca üzerine yapılan araştırmalar, Zazaların Türklerden, Kürtlerden ve Farslardan tamamen farklı bir etnik grup olduğunu göstermektedir.Özellikle Zazaca üzerinde yapılan dilbilimsel araştırmalar bu yöndedir. Zazaca'nın ilk


olarak başlıbaşına bir dil olduğunu kanıtlayan dilbilimci Karl Hadank, 1932 yılında yayımladığı Die Mundarten der Zâzâ adlı eserinde Zazaca'nın Kürtçe'nin veya Farsça'nın bir lehçesi olmadığını, bu dilleri dilbilimsel olarak karşılaştırarak Zazaca'nın başlı başına bir dil olduğunu kanıtlamıştır. Peter Lerch (1856), Friedrich Müller (1864), Albert van Le Coq (1901), Prof. Dr. Jost Gippert, McKenzie, Prof. Dr. G. Kôjima gibi dilbilimcilerin eserlerinde de Zazaca net bir şekilde özgün ve bağımsız bir İrani dil olarak tasnif edilmiştir. Zaza halkının yaşlı ve siyasetten uzak kalmış kesimi, Türklüğü ve Kürtlüğü kabullenmez (Türkiye'nin Etnik Yapısı, Ali Tayyar Önder, Fark Yayınları). Zazaların kendi başına güçlü bir siyasi ve akademik merkezi örgütlenmeye sahip olmaması, Zaza halkının dil ve kimlik sorununun gündeme çok zayıf bir şekilde gelmesine veya hemen hemen hiç anılmamasına sebebiyet vermektedir. Zazalar kendilerini Tunceli yöresinde Alevi anlamında "Kırmancki", Varto, Hınıs, Tekman, Çat, Adaklı yöresinde "Şarê Ma", Bingöl yöresinde "Zaza", Koçgiri, Palu ve Maden yöresinde "Zaza", Siverek, Çermik, Koçgiri ve Aksaray yöresinde "Dımıli ve Zaza yada zwenema" olarak adlandırmakta; dillerine ise sırasıyla "Kırmancki", "Zonê Ma", "Zazaki" ya da "Dımılki" demektedirler. 1900 yılında "Dersim" adlı kitabını yayınlayan Ermeni yazar Antranig, İranolog Oskar Mann ve tarihçi V. Minorsky'e göre, Zazalar tarafından kendi etnik kimliğini tanıtırken yaygın olarak kullanılan "Dımıli" terimi, Ermenice karşılığı "Dêlmik" olan Kuzey-İran'daki Gilan taraflarında bulunan Deylem bölgesine tekabul etmektedir. Zazaların muhtemelen MS 9. ile 11. yy. arası Deylem'den bugünki yurtlarına göçettiği tezi birçok Zaza araştırmacıları tarafından kabul görmekte, ki hala Kuzey İran'da konuşulan Mazenderanca ve Gilanca gibi diller Zazaca'ya köken olarak Kürtçe'den daha fazla yakınlık arzetmektedir. Zaza terimi ise Zazalar'ın bugün yaşadığı bölgede birçok köy ve yer adında geçmektedir. Zazana, Zuza, Sason, Zavzan gibi sözcükler de buna örnek gösterilebilir. MÖ 542 yılında Pars kralı Dara (Darius)'un Behistun yazıtında da yukarı Fırat ve Dicle Havzası "Zazana" olarak adlandırılmaktadır. Ayrıca doğruluğu tam olarak bilinmemekle birlikte Diyarbakır'da bulunan bazı zazalar kendilerine sorulduğunda kendilerinin Hurriler in dolayısıyla sümerler in torunları olduklarını ve bu nedenle kesinlikle Türk ya da Kürt olmadıklarını iddia etmektedirler. Nisan 2009'da T.C. Genelkurmay Başkanı'nın yaptığı resmi konuşmada ilk kez Zazalar'dan bahsedilmiş ve Zazalar ile Kürtler'in farklı etnik unsurlar olduğu belirtilmiştir 4-1597 yilinda yazilan Kürt tarihi "Serefname" de söyle denilmektedir. "Kürt asiret ve topluluklari dil , gelenek ve sosyal yapilar yönünden 4 Büyük kisima ayrilirlar. 1.Kurmane 2.Lor 3.kelhane 4.Goran" Zazalarin adlari bile kürtlerin arasinda gecmez .En meşhur kürt kitabında böyle iken niçin Kürtçüler zazaların kürt olmasını istiyor ? 5- Almanca ile İngilizce arasındaki şu benzerliklere bakınız.Eğer bu benzerliklerden dolayı Almanca aslında İngilizce’nin lehçesidir fikri doğru ise zazacanın da kürtçe’nin lehçesi olduğu savunulabilir.Ki


aklı başında hiçbir insan bunu savunmaz.O takdir bu benzerlik delili bir analojiden başka bir şey değildir.

Almanca: mache, komme, gehe, sage Ingilizce: to make, to come, to go, to say

Almanca: gebe, nehme, esse, trinke Ingilizce: to give, to take, to eat, to drink

Almanca: sehe, lache, weine, durst, hunger Ingilizce: to see, to laugh, to cry, thirst, hunger

Almanca: in meinem haus, unser dorf Ingilizce: in my house, our village KUYRUK DAVASI Bilindiği gibi insanlar yüzyıllar önce çeşitli tabletlere ve mağara duvarlarına çizdikleri resimlerle kendilerini ifade ediyorlardı.Lakin zamanla insanlar her konuda kendilerini geliştirdiler.Ve çeşitli sebeplerden ötürü göç etmeye başladılar.Đnsanların anayurtlarından ayrılması bir bakıma dillerinde yayılıp ayrılması anlamını taşımaktadır. Günümüzde dilbilimciler iki dil arasındaki dil birliğini o dillerin köklerinin hangi guruptan geldiğine ve o dillerdeki en eski sözcüklere bakarak anlarlar. Dilbilimin temelinde bu kavram vardır; ‘ mutual intelligence’dediğimiz kavram.Eğer bir dil daha önce bağlı olduğu dillerden kopma aşamasında gramer yapıları oluşturmuş ise ve artık bir birlerini anlayamayacak duruma gelmişlerse o dil lehçe olmaktan çıkar ve kendi başına dil olur. Sanırım asıl konumuza geçme vakti geldi;zaza dilinin Kürtçenin bir lehçesi olduğunu iddaa edenlere mutual intelligence kavramının iyi bir cevap olacağı kanısındayım.Çünkü zazaca bu kavramı doğruluyor ve başlı başına bir dil oluyor bu durumda. Zazaca ve Đngilizce arasındaki bazı kelimelerin şekil olarak benzemesi ,Türkçeyle benzeşmesi normal ama Đngilizce ile benzeşmesi bu dilin çok eski olduğunu, etkilediğini ve etkilendiğini gösterir ki,bunu bir lehçe deyip geçenlere tokat gibi bir cevap daha vermiş olur. ĐNGĐLĐZCE ZAZACA Great gırd Middle miyon(köken maidya ) Mother mae(köken mathro) Father pi(köken pithar) Three hire(köken thri ‘thr’ zazaca ‘hr’ olur.Kürtçe ve Farsçada ‘s’ olur.


Zazaca eski mezopotamyaya yerleşen halklardan sözcükler ödünç almıştır.Örneğin;irancadan,Ermeniceden,huriceden,hititceden,Sümerceden,Türkçeden,Yunancadan ve diğer halkların dillerinden bir karışım söz konusudur.Ama bu şu anlama gelmez; zazaca bu dillerin bir lehçesidir..Eğer öyle olsaydı bu şu anlamada gelmezmiydi; zazaca Đngilizcenin diyalektiğidir.Ona bakılırsa zaza dili Farsçaya bir çok dilden daha yakındır(irani dil gurubundan olması dolayısıyla).Farsçanın diyalektiğidir deseler daha mantıklı olmaz mı?? Farsça,Kürtçe ve zazaca kelimeleri sıralayıp karşılaştıralım.Farsça ve Kürtçe birbirine ne kadar yakınsa,zazacanında onlara o derece olduğunu göreceksiniz.Yani zazacada onlar gibi dildir.HintAvrupa dilbilimcileri eserleri ile zazacanın en eski dillerden bir dil olduğunu kanıtlamışlardır.Örneğin;Terry Lynn(A Grammar Of Dimli,Michigan,ABD,1952),C.M.Jacobson(Rastnustena Zone Ma,Bonn 1993),kürdolojinin babası kabul edilen Minorsky Đslam Ansiklopedisi’nin Đngilizce basımında zazaların kesinlikle Kürtlükle alakalarının olmadığını belirtir.Ünlü bir dilbilimci olan Mann-Hadank yaptığı araştırmalarda zazacanın ayrı bir dil olduğu kanısına varmış ve şöyle demiştir; ‘Dimili sözcüğünün Daylamiden geldiği sonucuna vardım.Zazaca Daylamitlerin bir yansıması olarak görülüyor.Daylamitler daha ortaçağ ilişkilerinde bile Kürtlerden ayrılıyordu.’Dil Ve Lingvistik Ansiklopedisi adlı on ciltlik bir yapıtın 4789 ‘uncu sayfasında Türkiyede konuşulan diller; ‘Türkçe,Kürtçe,Zazaca,Çerkezce,Absakça,Lazca,Arapça,Ermenice ve dahası’..Kitapta zazalar için dimili deniliyor ve dimili Hint-Ari Đrani veya Hint-Avrupa dillerindendir.Yani zazaca bir lehçe olarak değilde zaza dili olarak konu ediliyor. Zazaca ve Kürtçe aynı dil ailesindendir.Ancak bu birbirlerinin lehçeleri olmalarını gerektirmez.Zaza dili asla Kürtçenin bir lehçesi değildir,bunun aksi ise tıpkı;Türkçeden ayrı birer dil durumundaki Kazakça,Özbekçe,Türkmence gibi dillerin Türkçenin lehçesi statüsüne indirgenmeye çalışılması faşizmi gibidir.Zazaca da Kürtçe lanse edilmeye çalışılıyor. Zazaca ve Kürtçeden birer kelime örnek vermek gerekirse ;köy sözcüğü zazacada dewe,Kürtçede gund olarak geçer.Sizce var mı bir benzerlik!Buna benzer belki yüzlerce kelime ..Sakın bir kelime bulmuş burada farklı göstermeye çalışıyor düşüncesi olmasın,çünkü alakasız yüzlerce kelime yazabilirim.Tabiki bir dilin diğer dillerle benzerliklerine sözcüksel olarak varılamaz ama yine de bu bir adımdır.Anadoluda konuşulan kurmancı Kürtçesiyle yüzyıllarca ortak coğrafya paylaşıldığından dolayı bir dil yaklaşımı olmuştur.Lakin bu zazaları Kürtlerin 4 kolundan biri olarak göstermek konusunda kesinlikle yetersizdir.Kürtler siyasi ve sayısal olarak zazalardan üstün oldukları için ve özellikle de kürt milliyetçiliği geliştikten sonra zazalara kürt,zaza diline kürt lehçesi diye bir tanımlama oluşmuştur.Halbuki zazaların yaşlı ve siyasetten uzak kalmış kesimi Kürtlüğü ve Türklüğü kabul etmez.Zazalar kendi dillerinde Kürtlere khurmanc,Türklere ise tırk derler ve kendilerini kürtlükten ayırırlar.Lakin şu an Güney Doğuda yoğun bir Kürtleştirme politikası var.Geçmişte zazaca konuşulan bazı köylerde şimdi sadece Kürtçe.Birileri kendi siyasi kaygılarından dolayı zaza halkının dilini ve kültürünü adeta feda ediyor.Bütün kürt örgütlerinin iç tüzük programlarına baktığımız zaman zazalar adına hiçbir ibre bulamazsınız.Đnkar,inkar,inkar.. Diğer taraftan Süryani vb. halkların yani nüfusu bin kişiyi bile bulmayanların dilini kültürünü korumaları ve geliştirmeleri gerektiğini sık sık dile getiriyorlar ve her türlü desteği sunuyorlar.Sizce bütün bunlar neden??Zazalar deyince bazıları nedense tırsıyor. Diyelim ki Zazaca Kürtçenin bir lehçesi ,peki neden Roj,Med gibi TV lerde zazacadan fazla bahsedilmiyor,ve eğer zazaca Kürtçenin bir lehçesiyse neden bin kişinin konuştuğu lehçeye daha çok önem veriliyor??Aslında Kürtlerde istemiyorlar,zazalar onlar için büyük bir tehdit çünkü. Zazalar ve Kürtlerin Đslam kardeşliği dışında hiçbir ortak yönü yoktur(gelenek,kültür,dil).Sadece birbirleriyle ortak olan yönleri; aynı coğrafyayı paylaşmaları ve azınlık durumda oldukları devletlerin çatısı altında gördükleri baskı ve haksızlıklara karşı birlikte hareket etmeleridir. Kısacası; dil kültürdür,dil bir milleti var eden unsurdur.Diline önem vermeyen bir insanın vatan ve


millet sevgisi sahtedir.Ve sonuç olarak şunu söylemek gerekirse;zaza dili hiçbir dile kuyruk değildir ve en önemliside bu dil yaşayacaktır.. ELĐDA ZERRĐ ZAZACA BAŞLIBAŞINA BİR DİLDİR Lehçe ya da diyalekt dediğimiz şeyin bir eski bir de yeni anlamı var. Eskisi şu: Yazılı edebiyatı olan bir dilin yazılı standarttan ayrılan sözlü şekillerine lehçe denir. Mesela standart yazı Türkçesinden sapan Erzurum ağzı lehçedir. Dilbilimcilerin tercih ettiği yeni tanım da şöyle: Özel bir eğitim gerekmeksizin karşılıklı olarak anlaşmaya izin veren dil varyantlarına lehçe denir. Mesela bizim İstanbul Ermenicesi ile Erivan Ermenicesi iki ayrı lehçedir, ilk işittiğinde şok yaşarsın ama biraz zorlasan iyi kötü anlaşılır. Her iki anlamda Zazaca Kürtçenin lehçesi filan değil, ayrı bir dil. İtalyanca ile Fransızca nasıl ayrı dillerse öyle ayrı bir dil. Akraba bir dil gerçi, ikisi de İrani kökten türemiş. Ama tahminen ikibin yıl önce yolları ayrılmış. Kelime hazineleri önemli oranda ayrışmış. (Misal: gelmek Kürtçe hatin, Zazaca ameyene; gitmek Kürtçe çûn Zazaca şiyayene.) Fonetik evrimleri farklı. Misal, “göz” anlamına gelen kelime birinde çaw birinde çım olmuş, ikibin yılın sonunda. Birinin gurg dediği kurda diğeri verg diyor. Gramer büsbütün farklı. En önemlisi Zazacada –tıpkı Fransızca ve Almancadaki gibi- eril-dişil ayrımı var, bu özelliğiyle Kürtçe dahil bütün öbür İrani dillerden ayrılıyor. Tam ve düzgün cümlelerle konuşan bir Kürt ile Zazanın anlaşması mümkün değil. Dolayısıyla “aynı dili konuşuyorlar” demek anlamsız. Tarihte kader birliği etmiş olabilirler, Zazaların bir kısmı kendini “Kürt” sayıyor olabilir, kendi bilecekleri iştir, bilemem. Ama kalkıp da Zazaca Kürtçenin lehçesidir diyecek olsan hakikate savaş açan Öztürkçülerden farkın kalmaz, bunu görmek lazım. Ortak kökten gelmişler, peki; ama ona bakarsan İngilizce de ortak kökten gelir, o da mı Kürtçenin lehçesi sayılacak?

"Dün demiştim, Zazaca ile Kürtçenin “fonetik evrimi” farklı olmuş. Yani nasıl Türkçe kelimeler farklı yerel ağızlarda yamulur, çarpılır, farklı hallere girer, bir yerde kolay öbür yerde goley derler, bu da öyle. Birkaç örnek vereyim de ne dediğim anlaşılsın. Sayılardan girelim mesela. “Beş” Kürtçede penc, Zazacada ponz ya da pondz. Basit değil mi? Ama “üç” Kurmanci sê, Zazaki hirê, kolaysa anla dilbilimci değilsen. Dilbilimciysen bu da basit gerçi, ikisi aynı sözcük, Đngilizce three de aynı. Özgün /thr/ ses grubu Zazacada /hr/ şeklini almış, araya dolgu i’si girmiş, Kürtçede ise aynen Farsçadaki gibi önce /sr/ basamağından geçip sonra r’yi kaybetmiş. Okumak K. xwendin, Z. wendene. Đstemek K. xwestin, Z. waştene. Yemek K. xwarin, Z. werdene. Kızkardeş K. xweşk Z. wae. Demek ki neymiş? Hintavrupa dillerinde orijinal olan /kw/ sesi Kürtçede /xw/ Zazacada /w/ halini almış. Latincede aynı ses /qu/ olur. O yüzden mesela istemenin Latincesi geçmiş zamanda quaestus olur, ki Đngilizceden bildiğiniz quest’tir. Xwestin demek. Đsim K. naw, Z. name: hayret değil mi? Yıl K. sal, Z. sarre. Alakası yok gibi görünüyor ama bakın, yürek K. dil, Z. zerre. Çünkü eski Đranca /rd/ ikilisi modern Farsça ve Kürtçede TÜM örneklerde /l/ olmuş, buna karşılık Zazacada umumiyetle /rr/ şekline evrilmiş. Kalbin eski Đran dillerindeki karşılığı nitekim zard veya thard. Aynı kelime Đngilizcede heart, Almancada


herz, Yunancada kardiyolojiden tanıdığınız kardía, Latincede belki cordial’den tanıdığınız cord-, Ermenicede sird, Rusçada serdtse, eski Hintçede hrdaya şeklinde karşımıza çıkıyor. Bunların hepsi kurallı değişimler. Yani her birinin tam ve ayrıntılı olarak tanımlanmış formülleri var. Tak makinaya, aynen üretsin. Kıssadan hisse: Her dil başlı başına bir mucizedir. Öğren öğren sonu gelmez. Zazaca bile." SEVAN NİŞANYAN / TARAF

DAYLAM (Deylemliler)

V. Minorsky Daylam, coğrafi bölge olarak, Gilan'ın dağlık kesimidir. Gilan düzlükleri güneyde Elbruz sıra dağlarına dayanmaktadır. Burada yarım-ay şeklini alan bu ikinci kesimin doğudaki boynuzu Hazar Denizi'ne yaklaşır (Lahican ile Kalus arası). Orta Đran platolarında oluşan Safid-rûd, bu yarım-ayın orta yerindeki bir yarıktan geçerek Hazar Denizi'ne yönelir. Batıdan doğuya doğru akmakta olan nehir vadiye girmeden, Mencil'de önemli bir kol, Şah-rûd, Katılır ve çoğalan nehir Talakan bölgesinde doğudan batıya doğru akarak Elbruz dağlarının güney eteklerini dolanır. Güney kesiminde Şah-rûd havzası, Kazvin ovasından bir dizi tepe ile ayrılırken sağ tarafında Elbruzların güney eteklerinden aşağılara dökülen birçok çay ile beslenir. Bu kaynakların başlıcası, Alamut vadisini sulayanıdır. Şahrûd vadisiyle ona kaynak oluşturan vadiler Daylamit soyunun beşiği gibi görünmektedir. Büyük Gilan nehri, Safid-rûd havzasında olmasına rağmen "asıl Daylam" (el-Daylam el mahd) ondan Elbruz duvarıyla ayrılmaktadır. Daylamitler, dağın kuzey eğimlerine ve onların denize olan uzantılarına da yerleştiler (bkz. Hudud el-Alem). Burası Daylam ile Tabaristan arasına sıkışmış bir bölgedir. Gilan, bataklık ve sağlıksız olmasına karşın oldukça verimlidir. Daylam'ın yüksek yerleri ise doğa tarafından daha az kayırılmıştır. Ancak buralarda her zaman göçetmeye ve çalışmaya hazır, girişimci ve güçlü bir insan ırkı yaşamaktadır. Coğrafi terim olarak "Daylam" 4./10. yüzyıllardaki Daylamid yayılmacılığıyla ortaya çıkmış ve giderek birçok komşu yerleşim alanını kapsamına almıştır. Đlk dönem Daylamitlerin ilk kökenleri belli değildir. Bir eski Đran halkı olmaları olasılığı vardır. Sâgid-rûd vadisinin sağ yakası üstünde Mencil'in kuzey doğusunda yeralan Dulfak (ya da Dalfak) tepesinin adı eski soyunun adını çağrıştırıyor. Daylamit adı birçok eski yazarca bilinmektedir. M.Ö. II. yüzyılda, Polbius, cilt 44'te Medya'nın kuzey komşularından sözetmektedir: (Arî olmayanlar),. M.S. II. yüzyılda Ptelemi VI, 2'deChromithrene'nin kuzeyine (Khuxru Waramin'i, Ray'ın güney doğusuna) ve Tapuri\nin (Tabaristan) batısına yerleştirniştir. Đran yönünden bilgi, yalnızca Sasaniler döneminden başlayarak ortaya çıkmıştır. Sasani Ardaşir'in Ardavanlı Arsasidé karşı kazandığı kesin zafer öncesi Arsasid'in "Rey, Demewend, Daylamân ve Patihkwargar askerlerini harekete geçirdiği"


söylenmektedir.1 Bu olay, Elbruz dağlarının güney yüzünde yaşayan halk üzerinde Arsasid nüfuzunun yerleşmiş olduğunu göstermektedir. Önceleri Sasaniler, Daylamitlere karşı ihtiyatlı davrandılar.2 Ancak, giderek Daylamitler hem askerlik hem de hukuk alanında ön plana çıkmaya başladılar. Kawadh Đberya'ya (Gürcistan'a) karşı, adı Boes (Boya) ve ünvanı (*Wahriz) olan bir "Đranlı"nın komutasında sefer düzenledi. Bu ad ve ünvan, onun Daylamit olduğunu gösteriyor.3 Lazica'daki Archeopolis'in (şimdiki Tsikhe Godji) Husrev Anuşirevan komutasında kuşatılması sırasında (M.S. 552) Türk sabirler ileri hücumları yönetirken, usta dağcı olarak Daylamit bağlantısına değinilmektedir.4 Birkaç yıl sonra Daylamitler, Bizanslılar tarafından korunan diğer bir Sabir birliğine başarısız bir gece baskını düzenlediler.5 Procopios'a göre Dolomit'ler, erişilmez dağlarda yaşıyorlardı; hiçbir zaman Đran hükümdarlarına boyun eğmemiş, yalnızca paralı asker olarak hizmet etmişlerdir. Yaya savaşıyorlardı. Her adam, bir kılıç ve kalkan kuşanıyor ve üç tane mızrak (acontia) tasıyordu. Bu bilgiler, daha sonraki Đslamî kaynaklarla benzerlik göstermektedir. Hüsrev I.'in ünlü Yemen seferinde (M.S. 570), ordusu içinde Daylam ve çevresinden 800 mahkum vardı ve bu mahkumlara gene mahkum olan Vahriz namında biri komuta ediyordu. Kâwâdh ve Hüsrev hakimiyeti altında Kafkasya geçitleri tahkim edilip yakınlarında askeri koloniler kurulunca Hüsrev'in hakimiyetinde kökeni Daylam ve çevresine ait ismler ortaya çıktı (bkz, aşağıda "Toponomy"). Hüsrev'in ardılı Hurmizd IV.'e karşı yapılan ve onun tahttan indirilmesiyle sonuçlanan suikast M.S. 590 yılında "Dilimitik" halkının lideri Zoanap tarafından yönetilmiştir.6 Daylam ve Araplar Arap istilası sırasında, Kazvin halkı kendilerinden yardım istediği zaman, Daylamitler kararsız bir tavır takındılar, ancak Rey halkı tarfından destek görünce, Halife Ömer tarafından gönderilen Nu'man b. Mukarrin'e karşı koydular. Kralları (lider) Mutâ (ya da Murthâ) önderliğinde Daylamitler, Dastabay'daki (*Dest-pey, yani "avuç ardı", Rey ve Hamadan arası) Vac ırmağı boyunda yenilgiye uğradılar.7 Belâdhun, 317-25, ve diğer tarihçiler Halife Ömer I. zamanından al-Me'mun'a kadar Daylam üzerinde on yedi islam seferi düzenlendiğinden sözetmektedirler. Bu seferler, Arap şiirine de yansımıştır. Ozan Asa Hamdan'ın verdiği yer adları (K. Lism, Kayûl, Hâmin Lahzamin) Dewâmend bölgesini (wima?) çağrıştırmaktadır. Oysa kendisi aslında Daylamitler tarafından mahkum edilmiştir. Her şeye rağmen, Daylam, bağımsızlığını korumuştur. Onlara karşı müslüman tahakküm bölgeleri güneyde Kazwin ve kuzey doğuda Tabaristan sınırında Kalâr ve Câlûs nehirleri üzerindeki kalelerdir. Dil ve Din Kral Mûthâ'nın adı pek alışılmadık bir ad, ancak M.S. 9. ve 10. yüzyıllarda Daylamit liderleri çoğalmaya başladıktan sonra ortaya çıkan adlar açık bir şekilde putperest Đran adlarıdır, güney batı Đran adları degil. Kuzey batı ağzında, bundan hareketle Gorangec (ilk başlarda Kürankic diye bilinmekle birlikte, değil) Farsça'daki görgengez 'i "vahşi sıpaları kovalayan" çağrıştırmaktadır. Sherzil ise sher-dil'i "aslan yüreği" andırmaktadır, vb. gibi. Đstakhari, Parslarla Daylamitleri birbirinden ayırır ve Daylam'ın yüksek yerlerinde Gilan Daylamlarından farklı bir dil konuşan bir boyun varlığından sözeder. Daylam'da bir kısım Zarduşt ve Hristiyanlar olabilir, ancak özellikle putperst Daylamitlerin varlığına ilişkin hiçbir şey bilinmemektedir. Biruni'ye (al-Athâr, 224) göre bunlar efsanevi Afridûn tarafından konan, ve erkeklere, ailelerinin reisi "kethûda" olmalarını emreden yasaya uydular. Oldukça karmaşık bir biçimde, Birûni bu yasanın Alid el- Nâşur el-Utruş tarafından ilga edildiğini, bu yüzden de onların, insanların, zalim Dahhak Biwarsp döneminde yaşadıkları koşullara benzer koşullarda yaşadıklarını ve "şeytanlarla cinler" (al-şaytan' wa'l-merada) bunların evlerine yerleştiğinde, bunlara karşı güçsüz kaldıklarını söyler. Kethudalar pater aileler haklarını kullandıklarının ötesinde Daylamitlerin yerel yöneticileri -ki biz bunların varlığını Vardan-Şah, Vahriz9: Vahric-i Vahricay "Vahriz'in Vahriz'i" gibi ünvanlardan anlıyoruz- ve hatta kralları (yukarıda, Mûtâ) olmuştur. Kralların rolü M.S. 9. ve 10. yüzyıllarda Alidlerle olan işbirliklerine bağlı olarak daha belirgin hale gelmiştir.


Alidler Đlk başlarda Daylamitler denetimindeki güvenli dağlar, Abbasiler'den kaçmak zorunda kalan Alidlere bir göç yeri olarak hizmet vermiştir. Bilinen ilk mülteci Yahya bin Abd Allah'tır. Bunun iki kardeşi idam edilmiş, kendisi de Harun el Reşid'in direnişçi kardeşine katılmıştır. Daha sonra, 175/91'de Daylam'a gelmiş, çok geçmeden de Barmakid Fadl bin Yahya'ya teslin olmuştur. Bu durum, o sıralarda, halifenin, gerek zora dayalı olarak, gerekse para önererek Daylam kralı üzerine baskı uyguladığını göstermektedir.10 Custanidler 189/805'te, Harun, Rey'e uğradığı zaman Hazar bölgesindeki bütün hükümdarları topladı. Fakat Daylam yöneticisi Marzuban bin Custan'a para hediyesi verip onur kisvesi giydirerek gitmesine izin verdi. Öteki krallar vergiye bağlandığı halde o bundan bağışık tutuldu. Custan ailesini ilk kez burada duyuyoruz. Harun'un ona karşı yumuşaklığı, 175/791 olaylarına bağlanabilir. O sırada, yine kendisi (ya da babası?) yönetimdeydi. Buna bağlı olarak Marzuban'ı, Banû Custan'ın yönetim listesinin ilki olarak görebiliriz. Custan: Marzuban (189/805)'te adından sözedilmektedir. Ve Vahsuda (259/872)'de daha hayattadır,11 aradaki boşluk, bu ikisini kardeş düşünemeyecek kadar büyüktür. Şimdi varılan ortak kanı (Justi, Vasmar, Kasrevi, Kazvini) Custan I.'i (No: 2), örneğin, No: 1 Mazubân'ın oğlu ve No: 3 Vahsudân'ın babası olarak ikisinin arasına alma doğrultusundadır. (201/816)'nın altında Tabari Abd Allah b. Khurdadhbih'in Daylam'a yaptığı zaferle sonuçlanan seferi ertesinde Abu Laylî adında bir kralı tutsak aldığını yazıyor. Laylî (ya da Lili), Daylam'da bir erkek adı olarak biliniyor. (Maceraperst Layli b. Nu'man). Bilinmeyen, onun Custan mı (No: 2), bir gaspçi mi, yoksa (Lahican'ın) bir yerel yönetisi mi olduğudur. Daylam'da durum, Hasanid Seyyitleri silsilesinin Daylam sırasındaki maceralarıyla açıklık kazanır. Bunlar, akıllı politikacı ve yetenekli savaşçılar olup amaçlarında ve mücadelelerinde Daylamitleri başarıya götürmüşlerdir. O sıralar, bunlar henüz Đslamlığı kabule zorlanmamıştır. Seyyid Hasan b. Zayd al-da'i at Kabir (No: 1) Calus ve Kalârda (250/864)'te bir direnişin başını çekti, ve halkı, onların yakacak odun alanı ve otlak olarak kullandıkları meralarını ellerinden almak isteyen Tahîrid valisine karşı ayaklandırdı.12 Đştakhari, 205'e göre Hasan b. Zeyd'in döneminden önce Daylam "imansız bölge" olarak (Dar-el Küfr) bilinmiş ve köle kaynağı olmuştur. Fakat Alidler Daylamitlerin yerini aldılar. Vahsudan b. Custan (No: 3) Hasan b. Zeyd'e bağlılık yemini etmişse de çok geçmeden arayı bozmuş, sonra da ölmüştür. Tarih-i Gil wa Daylam13 (246/860)'da bir Custanid'in Alamut dağında, bir binanın yapımına başladığı söylenmektedir. Olasıdır ki bu girişim, Vahsudan'ın uzun süren hükümdarlığının sonunu değil, enerjik oğlu Custan II.'nin (No: 4) hükümdarlığının başlangıcını belirlemektedir. Custan II. da'i'nin, temsilcisini Daylam'a göndermesini istedi ve Alidlerin himayesinde Tahiridlerden Rey'i alarak Kazvin ve Zancan'ı işgal etti. (253/867)'de halife al- Mu'tazz Mûsa b. Bughâ komutasında bir ordu göndererek Custen'in başarılarını silip süpürdü. (259/883)'te Hasan b. Zayd öldü ve yerine al-da'i al Şaghir diye çağrılan kardeşi Muhammed b. Zayd geçti. Custen buna da bağlılık yemini etti (No: II). Daylam\ın başına gelen bu kötü şey, Samadiler adına hareket eden Horasanlı maceracı asker Raf'i b. Harthama'nın (276/889)'da Muhammed b. Zeyd'i Curcan'dan atması oldu. Dailer, Daylam'a sığınma olanakları aradılar. Rafi'nin birlikleri Calûs'u işgal etti. Ancak Custen'den yardım alan Seyit onları kuşattı. Sonra, Raf'i'nin kendisi ileriye doğru harekete geçti. Rafi, Custen etekleri boyunca Calustan Talakan'a geçerken Muhammed b. Zayd, Gilan'a geri çekildi, ve bu bölge işgalcilerce üç ay boyunca (278/891 yazı) yağmalandı. Custen, Seyit'e yardım etmeyeceğine dair söz verdi ve Rafi, Kazvin ve Rey'i işgal etmeye yöneldi.14 (279/892)'de Rafi kendisini birçok yönden tehdit altında görünce, hemen


da'i'ye bağlılık yemini etti ve onun kendisine 4000 güçlü kuvvetli Daylamit göndereceği düşüncesiyle Curcan'ı ona geri verdi. Kimi kez tehdit, kimi kez ikna ederek, Layth, da'i'nin Rafi'ye yardım etmesini engelledi. Bunun üzerine, Rafi Kharizm'e kaçmak zorunda kaldı ve (283/ Kasım 896'da) orada öldürüldü. Dört yıl sonra (287/Ekim 900) Muhammed b. Zeyd, bir Sâmânid komutanıyla savaşa tutuştu. Kısa bir aradan sonra, Alid yönetimini Juseyin Hasan b. Ali devraldı.15 Hükümdarlığı kısa sürmesine rağmen (301-4/904-7) Alid hükümdarlarının en büyüğü olarak kabul edilmektedir. Taberi'ye (III. 2296) göre, dünya hiçbir dönemde al-Utruş'unki kadar adalete tanık olmamıştır. Daylamitler arasında on üç yıl yaşadı ve Safid-rûd ile Amul'un en uzak doğu kıyısı arasındaki insanların önemli bir bölümünü Zeyd inanışına çevirmeyi başardı. Bu başarıyı doğrulamak için, al-Utruş, Calus kalesini yerle bir ettirdi. Custen tarafından tanındı ve her ne kadar Samanidler üzerine yaptığı ilk sefer başarısızlıkla sonuçlandıysa da, bir yıl sonra yapılan ve kırk gün süren bir meydan savaşı sonrası, Samaidler, Hazar eyaletlerinden atılmışlardır. Naşir'in, kethudaların eski otoritelerini bozmasıyla ilgili Biruni'nin yukarıda geçen kapalı tümcesi, ayrı yerleşimler üzerinde kurulmuş Đslam kurumlarının kontrolünü hedef almış olabilir. Olayların bu yönde gelişimi Daylamitleri gücendirmiş olabilir. Bazı tarihçiler16 , Custan'la Nâşir arasında geçen bir mücadele döneminden söz etmektedirler. Bu mücadele, Nâşir'in ortaya çıkışından önce olmuştur. (301/913. 5 Şaban 304/31 Ocak 917'de) yerine kayınbiraderi Hasanid Hasan b. al-Kâsım'ı (No: IV) tayin ettikten sonra ölmüştür. Hemen hemen o sıralarda kırk yıllık bir hükümdarlıktan sonra, Custan suikaste uğradı. Bu suikastı yapan kişi, kardeşi Ali b. Vasudan'dı (No: 5). Bu kişiyi daha önce (300/912)'de Abbasiler Đsfahan'a mülkiye amiri (ıst-a mala) olarak atamışlardı. 304'te görevinden alındı. Fakat 307/919'da, Abbasi komutanı Mûnis daha önceden Yusuf b. Abi'l Sâdi'yi alıp hapsettiği için Ali'yi onun yerine Rey, Kazwin ve Zencan valiliğine atadı. Đki yıl sonra, Custan b. Wahsudan'ın zeki kızı Kharasuya ile evli olan Muhammed b. Musafir (No: 4) (Taram'un ikinci Daylamit hanedanının Kangarisiya'da Sallarisi) tarafından Kazwin'de öldürüldü. O kayınpederinden öç almak istiyordu. (Đbn al Athir, VIII., 76'da belirtildiği gibi yeğeninden değil.) Politik yönüyle tanınmıyordu. Oysa öğreniyoruz ki, Hasanid Hasan b. al-Kâsım (da'i no: IV) Tabaristan'da yakalanıp Bağdat'a gönderilmesi için Ali'ye teslim edildiğinde, Ali onu "ata yadigarı" Alamut kalesine hapsettirmiştir.17 Ali\nin ölümünden hemen sonra ise diğer kardeşi Husrev Firuzan (No: 6) Sayid'i serbest bırakmıştır. Husrev Firuzan Ali'nin "locum tenens"i (onun yerine geçecek olan, çn.) gibi hareket ediyordu. Husrev Firuzan Đbn Musafir'in üzerine yürüdü, ancak onun tarafından öldürüldü. Hüsrev'in oğlu Mehdi (No: 7) de Kangarid'lere başkaldırdı fakat yenilgiye uğrayarak Daylam'ın belirmeye başlayan yeni ismi Asfar b. Şiraya ya da Şirawa'yla birlikte sürgüne gönderildi. Epigonlar: Bu olayla (315/927) Custanidlerle ilgili doğrudan bilgimiz son bulmaktadır, ancak hanedanın arttıkları, özellikle dominyonlarında varlıklarını korumuş olabilirler. Đbn Musafir Custanid muhalifleriyle (No: 5, 6, 7) uğraşırken, Alid ve Custanidlerin ilk emirleri Đran platosuna yayılmış durumdaydı, ve asıl Daylam, Đbn Musafir'in merhametine kalmıştır. Buyid veziri Đbn Abbad18 için bir memurun yazdığı "Samiran (Tarom) Tarihi"nde (379/989)'den önce Musafiridlerin tüm dağlık Ustaniya bölgesini denetim altında tuttuklarını (böylece ?) Daylam'ın bir kısmını ilhak ettiklerini ve buna bağlı olarak Wahsudan (No: 3) b. Custan soyunun kendisini Laiciya bölgesine mahkum etmek zorunda kaldıklarını belirtmektedir. Aynı durum, Tuğrul Bey'in veziri alKunduri'nin yardımcısının kendisine sunduğu pro-Türk anti-Daylamit adlı kitapçıkta da açıklanmaktadır (450/1058). Đbn Hassut, Ostan'ın, Daylam'ın düzlüklerini, La'idi'nin ise (burada yanlışlıkla Lanc diye basılmış) yükseltilerini oluşturduğunu söylüyor. Ostan, Wahsudanid (burada Kangarid) valilerinin mülkiyeti altında, La'idi ise Custanid krallarının elindedir. Bu iki bağımsız rapordan anlaşıldığı kadarıyla Custan b. Wahsudan (No: 4) Ölümünden hemen sonra mülkiyeti parçalanmış ve Wahsudanidler (Taromlu Kangarid Wahsudan b. Muhammed'in çocukları) Daylam


yüksekliklerini mülk edinmişlerdir.(Bir olasılıkla "Oste" yani Custanidlerin ana yurdu) Sonrakiler Lahican komşu bölgelerine göçmüş olabilirler (Daylam'ın kıyı bölgesi... Hudûd'da bunlar on bölge olarak ele alınmıştır. Tersine, Sultan Tuğrul, Kazwin yakınlarında operasyonlarını sürdürürken19 , Daylam kralı yüklü bir sunuyla önüne çıktı. Gene bundan ayrı olarak Đbn al-Athir Tarmlı (Tarom) Salar'ın teslim olduğundan sözetmektedir. Sonuç olarak şunu belirtmemiz gerekir: Ya Custanidler, dominyonlerını yeniden almayı başardılar, ya da haraç Lahican kolu tarafından verilmiştir. Đkinci olasılık daha makul görünüyor. Çünkü Naşir-i Hüsrew, Şerefname'sinde, Daylaman krallarından olan Emir-i Eminan adına Şah-rûd kesitinde (Safid-rûd'la birleştiği yere yakın) (438/1046)'da zorla para (baç) topladığından sözetmektedir. Sonra, Nasir, kendisinin Marzuban al-Daylam Gil-i Gilan "Abu Salih" diye anılan birinin hükümranlığındaki Samiran'ı ziyaret ettiğinden bahsetmektedir. Bunun adı "Custan Đbrahim" olup Daylam'da pek çok kalesi vardı. Bu adam, Taronlu Wahsudan'ın torununun torunu olabilir.21 Şahrûd üzerindeki bacın, onun adına toplandığı anlaşılıyor. Da'ilerin hikayesi, al-Utrus'un damadı (khatn) yukarıda adı geçen Hasanid Hasan b. Kasım'ın (No: 4) yönetimiyle son bulmaktadır. Her ne kadar kendisi Naşir tarafından önerilmişse de, onun yerine tahta geçmek için Naşir'in oğullarıyla aralarında mücadele başlamıştır. Onların ölümünden sonra ise Daylamit emirleri karmaşık kavgalar içine girmiş ve salt kendi üstünlükleri için mücadele etmişlerdir. Hasan b. Kasım, o zaman Asfar b. Şıroya'nın müttefiki olan Mardawic b. Ziya tarafından (316/928)'de öldürüldü. Daylamit Yayılması Alid eylemlerinin sonucu olarak Daylamitler kısmen Zeydi tarikatına girdiler, halifeye karşı güçlü bir muhalefet geliştirdiler ve Alidler için yaptıkları yoğun mücadeleler sonucu askeri yeteneklerini büyük ölçüde geliştirerek güçlerinin bilincine vardılar. Sacid Yusuf b. Diwdâd'ın başkaldırıları (295/907 ve 304-7/916-9'da) ve ölümünden (315/928) önceki son azledilişi Samanid valilerinin Rey'de ardıllanma sürecinde, Türk köleler arasında ve Daylam Alidleri arasında kaoslu bir dönemin yolunu açtı. Târom Musafiridlerinin büyük bir kolu Azerbaycan ve Transkafkasya'ya doğru yayılırken,22 Đran merkez platolarında yeni unsurlar belirmeye başladı: Önce, (315/927)'de kendini kral ilan eden Asfar b. Şiroyâ; sonra kısa bir süre için Đsfahan Rey'de (316-434/928-1042) ve daha sonra da Hazar Denizi'nin güneydoğu kıraçlarında ortaya çıkan, ancak daha önemli olan Buyidilerin baskısı altında geri çekilmek zorunda kalan Ziyaridler...23 Đran platosunun büyük bir kısmını (Samanidlerin elinde bulunan Horasan dışında) işgal ettikten sonra (320/932)'de ortaya çıkan Buyidiler, (334/946)'da Bağdat'ı alarak halifeliği 109 yıl boyunca Alid vesayeti altına soktular. Onların gölgesinde Đran kökenli bir dizi hanedan (Daylamit ve Kürt) çevre bölgelerde ortaya çıktı: Musafiridler; Ganca Şaddadileri (340-409/951-1018) ve onların Ani kolu (451-559/1059-1163); Humadan ve Đsfahan Kakuyidleri (398-443/1007-51); Kirmanşah bölgesinde Hasanuyid Kürtleri24 (348-406/959-1015); Zagros dağlarının batı etekleriyle Huluwân'da Annazid Kürtleri (381-511.991-1117); Mayafarkin ve Diyarbakır'da Merwan Kürtleri (380-478/990-1085) vs... Daylamit rejiminin zayıflığı birçok unsurun geniş bir alana yayılmasında değil, hanedanın birçok rakip kanada bölünmesinde ve son olarak oradaki Türk-Daylamit çelişkisinde yatmaktaydı. Buyidi gücüne ilk darbe, Gazneli Mahmud'un (420/1029)'da Rey şehrini almasıyla indirilmiş oldu. Kesin sona, son Bağdat Buyidi al-Malik al-Rahim'in, Tuğrul Bey tarafından esir alınmasıyla birlikte gelen baskıya bağlı olarak vurulmuş oldu (447/1055). Fars'ta Buyidilerin son çocukları birkaç yıl daha Selçukluların vasalları olarak yaşamlarını sürdürdüler.25 Daylamitler, ülkelerinin dışında paralı asker olarak hizmet gördüler. Nizamül Mülk, Siyasetname XIX'de Selçuk sarayının koruması olarak 100 Daylamit ve 100 Horasanlı'dan sözeder. Daylamitlerin izole olmuş kolonileri yerel nüfus tarafından yutulmadan önce daha bir süre birçok yerde ayakta kalabildiler. Yer Adları Çağlar boyunca Daylamit boylarının yerleştiği alanlar, oldukça geniş bir alanı kapsar. Bu nedenle,


kronolojik güçlükleri gözönünde bulundurarak referansları tek bir başlık altında toplamak daha uygun olacaktır. Bir Babil adı olan Dilmun adası (Bahreyn), bugün bile güncel bir adken Fars'ın güney kıyısındaki Bender-i Daylam adı gerilere, Buyid dönemine kadar dayanan bir ad görüntüsü vermektedir. Aşağı Kafkasya bölgesinde, Sasaniler devrinden kalma askeri yer isimleri Lahican'la bağlantılı gibi görünen (şimdiki Lahic) Layzân ya da Lâizan adlarını çağrıştırıyor. Şirvan adı, muhtemelen Talakan ve Alamut nehirlerinin birleştiği yerde bulunan Şir (Arapça, Şirriz) ile benzerlik gösteriyor.26 Hatta Baladhuri'de Wahrazan-Şah olarak geçen Sarır (Avaria) kralının ünvanı bile Wahriz ünvanı ile ilintili görünüyor.27 Diyarbakır'ın kuzeyinden Palu ve Dersim'e kadar uzanan bölgede yaşayan ve bugün hala Đran kökenli bir dil konuşan "Zaza"lar kendilerine Dımli demektedirler. F. C. Andreas, bu durumu, Daylam benzerliğine yoruyor. Bugün Türkleşmiş olan ve 19. yy. başlarından beri Hoy bölgesinde aktif olarak yerleşik bulunan Dümbüliler de Dımli ile bağlantılı gibi görunmektedir. Özellikle belirtmekte yarar var; Agathias III, 17'de Lasica'da savaşan Dilimnitai askerlerinden bahsederken onların yurtlarının (belki de özellikle bu grubun?) Orta Dicle havzasında Fars topraklarına komşu topraklarda olduğunu söylemektedir. Yani (eğer Dicle, Safid-rûd yerine yanlışlıkla kullanılmıyorsa) Zazaların bugün yaşadıkları bölgedir bu. Gezgin Abu Dulaf,28 Şahrazur'un yedi fersah doğusunda Daylamistan diye bir yerden bahsetmektedir. Bu yer, "Eski Pers kralları döneminde" Daylamitlerin oradan Mezopotamya ovalarına akınlar düzenledikleri yerdir. Lahican'ın batısındaki Daylaman kazası, Daylamand merkezinin Ostân'dan Lahican bölgesine aktarılmış olduğunun kanıtı olabilir. Urmiye gölünün kuzeybatısı, yani Salmas'ın merkezi çok yakın zamanlara kadar Dilmakan diye adlandırılmaktaydı. Urmiye gölünün güney batısında önemli bir Zagros geçidi üzerinde Lahican diye bir bölge vardır.29 Gene Lahican adını taşıyan birkaç köy daha vardır, bunlar Urmiye gölü havzasında, Savalan dağının kuzeyindedir, (Lahi) vb. gibi. Ülke ve Halklar Khuradadhbih, Yakubi, Đbn Rusta, Đbn Fakih gibi ilk müslüman coğrafyacıların, Daylam ülkesi ve halkı üstüne söyledikleri çok az şey vardır. Ancak ayrıntılı bilgi 4./10. yüzyılda Daylam hanedanının yükselmesinden sonraki tarihçi ve coğrafyacılardan elde edilmiştir. Đştakhri, Hazar Denizi'nin tüm güney kıyısını ve (Rey ve Kazwin dahil) Elbruz sıradağlarının güneyini bir kuşak gibi saran toprakların tümünü Daylam diye tanımlıyor. (Daylamid dominyonunun en parlak günlerinde yaşamış olan) Mukaddesi, bunlara Volga ağzındaki Hazar Hanlığı'nı da içine alacak şekilde tüm Hazar kıyılarını katar. Đştakhri (Balkhi'den sonra olma olasılığı var), Custan hanedanının merkezini Rûdhbâr olarak verir. Cuvayni'nin yazarı M. Kazwini (III, 434), bunun Alamut'daki Rûdhbar olduğuna ilişkin yoğun tartışma açmıştır. Bu da Alamut valisinin Daylam hanedanının yurdu (Ostân) olduğunu göstemektedir. Başlıca Đştakhri üzerine kurulmuş olan Đbn Hawkal'ın kitabında Daylam'ın başkenti al-Tarm'a yerleştirilmiştir. Ancak bu yazan ya da yazdırandan da kaynaklanan bir sürçme olabilir, çünkü al-Tarm (Tarom) gerçekte Custanidlerin değil, Musafiridlerin merkezidir. Daha anlaşılmaz olanı, Mukaddesi, 360'a göre bir Daylam (kasaba) merkezi olan B'rwan'dır. Burası, yazara göre merkez olmak için daha uygun olan (Şad-rud vadisindeki) verimli Talakan'a bakarak daha elverişsiz ve yoksun bir yerdi. B'rwan'daki hükümet konutuna (mustakarr-al-sultan) Şehristan deniyordu. Hazine, burada derin bir kuyuda korunuyordu. (Zahir al-Din Shehristan'ın Şehr-Ostan, yani "Ostan'ın Şehri" olabileceğini söyler.) Mukaddesi, birbirinden ayrı olarak, Samirum'u Taron bölgesinin (Musafiridler) Salâarwand yöneticilerinin merkezi, Keşm'i ise Alid-da'ilerin bir köprünün yanına kurulmuş doğu Gilan'daki bir kenti olarak verir. Đştakhri, 205, Daylamitleri zayıf, kumral (bir olasılıkla kabarık tüylü) kaba ve gözüpek diye tanımlar. Tarımla uğraşıp sürü beslemişler, ancak atla ilgilenmemişlerdir. Mukaddesi'ye göre, 368-9, Daylamitler, yakışıklı olup sakal bırakıyorlardı. Bazı değerli bilgiler "Daylam Anayurdu" ve Gilan'a ilişkin olarak Hudud al-Alam, XXXII, s. 24-5'te verilmektedir. Daylam'ın, Hazar ovalarında on bölgesi vardır. Diğer üç bölge Wustan, Şir (Arap kaynaklarındaki Şiriz olduğu açık) ve Pazhm dağlık bölgelerdeydi. Gelenekler


Daylamitlerin birçok alışkanlık ve gelenekleri çağdaş yazarları etkilemiştir. Erkekleri oldukça güçlü olup yokluklara son derece dayanıklıydı.30 En önemli silahları mızraklar (zhopin) ve yardımcı adamlar tarafından taşınan çarpıcı renklerle boyanmış yüksek kalkanlardı. Bu kalkanlar yan yana konduğunda saldırgana karşı bir duvar oluşturuyordu. Ordularında, yanan neftli mızraklar atan (mazari al-neft) özel adamlar vardı.31 Daylamit savaşçılığının şiirsel anlatımı Gurgani'nin Wis wa Ramin, Mihoul, bl.XCIX'de vardır. Daylamitlerin en büyük dezavantajları süvari birliklerinin olmayışıydı. Bu yüzden, (daha iyi silahlanmış olan) Türk paralı askerleriyle savaşa çıkmak zorunda kalıyorlardı. Aralarındaki bu temel farklılık ve rekabet, daha sonra ordunun parçalanmasına sebebolmuştur. Daylamitlerin, ölülerinin ardından ve hatta işleri ters gittiğinde aşırı derecede yas tutup etkilendikleri görülmektedir.32 Mu'ziz al-Dewle, Đmam Hüseyin için Bağdat'ta genel yas ilan etmiştir.33 Ve durum daha sonra Đranlıların Muharrem ayında yaptıkları taziyelerin temelini oluşturuyor olabilir.34 Suriyeli bilge Bardesanes, M.S. 200'de Gilan kadınlarının tarlalarda çalıştığını belirtmektedir.35 Sekiz yüzyıl sonra Hudud'un yazarı, Daylam kadınlarının erkekleri gibi tarla işlerinde çalıştıklarını aktarır. Rudhrawari, Edipse II, 313'e göre, onlar, "beyin gücü, karakter özellikleri, işlerin düzenlenmesi gibi konularda erkeklerle eşit idiler". Daylamitler kabile içi evlilikler yapmışlardır. Evlilklerde her zaman tarafların doğrudan uzlaşması sözkonusudur.36 Đsmailîler Fatimi Đsmaililerin Rey dolaylarındaki propagandaları daha 3./9. yy. başlarında yaygınlaşmaya başlamıştır. Daylamlı Asfar ile Gilanlı Mardawic, yeni öğretiyi kabul ettiler, Son Buyidilerin yönetiminde Fars'taki Daylamitler yedi imam doktrinine bağlandılar ve sondan bir önceki Buyid Marzuban Abu Kalicar (ölümü 440/1408) vaiz al-Mu'ayyad'ın sözünden dışarı çıkmaz oldu. Bu vaiz, sonradan Fars'tan sürülmüştür.39 Daylam'ın güçlü durumu ve nüfusunun karşı koymacılığı doğal olarak Hasan-i Şabah'ın ilgisini çekmiştir. Hasan-i Şabah, ilkin propagandistlerini Daylam içine göndermiş, daha sonra (483/1090)'da Mehdi adlı bir Alid'in Melikşah'ın tımarı olarak elinde bulundurduğu bir Alamut kasabasını almıştır.40 Böylece, sonraki 166 yıl boyunca güçlü Daylam, Selçuk topraklarının hemen bitişiğinde büyük bir tehlike odağına dönüşmüş ve tüm sunni dünyası için bir korku unsuru oluşturmuştur. Selçukluların Alamut'u yoketme çabaları boşa çıktı, ancak, yerleşik nüfusa pek çok zarar verdiler: Aslantaş'ın (485/1092), Nizam-ül Mülk'ün oğlunun (503/1109) ve Şirgir'in (511/1117)'den önce yaptıkları seferler, Buyidilerin Daylam'daki en son kalıntısı Cuvayni'nin raporu III, 239'da veriliyor. Bu, kayınbiraderi olduğu halde, propagandalardan hoşlanmadığı için Đsmaililerin efendisini hançerleyen Buyid oğullarından Hasan b. Nâmâwar'dır, (561/1166). Moğollar ve Sonrası Haşaşilerin (Alamut, Lamassar, Maymun-diz) kalesinin Hulagu orduları tarafından 654/1256'da yerle bir edilmesi ve Haşaşilerin son liderlerinin izleyicilerinin ortadan kaldırılması, Daylam dağlarında bir fırtına gibi esti. şah-rud, Kazwin'den kolayca koparılabilir duruma geldi. (706/1307)'de Gilan'ı istila edip Lahican'a ulaşan Olcaytuhan'ın seferlerini de hesaba katmak gerekir.41 Daha sonraki bir dönemde Daylam'ın dağlık bölgeleri, Doğu Gilan'ın (Biyapış) Karkiya hanedanınca yönetilmiştir denebilir. Bunların merkezi Lahican'daydı. Bunlar, giderek, Alamut Đsmaililerinin son çocukları olan Aşkawarlı Hazaraspi prenslerini ve Daylaman ile Rudhbar'ın Kuşidi Han'ını ortadan kaldıdılar. (819/1416)'da Lahicanlı Seyid Radi, Daylamitleri Safis-rûd kıyısına davet etti ve bunların iki ya da üç binini liderleriyle birlikte katletti.42 Daylam tarihindeki en yakın hareket, Ehl-i Hak lideri Seyid Muhammed'in Kalar-Deşt'te Ekim 1891'deki başkaldırısıdır.43 Daylam anayurdu üzerine tam bir soruşturma yapılmış değildir, ancak, H. Robino, Le Guilan, 280'de, asıl Daylamitlerin yalnızca (kışın) Kalavdeh ve Cawsal, (yazın) Kalac'khani'de bulunduklarını


söylemektedir. Daylaman sakinleri (Lahican'ın güney batısı) topraklarını satmış, şimdi Berfcan'da yaşamlarını sürdürmektedirler. (Hudud'da, Befcan, Daylam ovalarında bir kanton olarak verilmektedir.) KAYNAKLAR 1) Kârnâmak'i Artakşir, çeviri Nöldeke, 47 2) Marquart, Đranşar, 126 3) Procopius, De bello persico I, 14 4) Procopius, De bello gothico, IV, 14. basım, Dindorff, s. 529-30 5) Agathias, III, 17 6) The ophylactus Simocatta, 1V, 3, 1 7) Tabari, I, 265 (ve 22/642) 8) Kasrawi, 4-20 9) Hubschemann, Ermenice Grammeri, 78 10) Tabari, 176: yakub II, 462 11) Tabari , III, 188 12) Tabari, III, 1524 13) Cuwayni, III, 271 14) Đbn al-Athir, VII, 303 ve Đbn Đsfendiyar, Eghbal, 252-4 15) Naşir al-Din, al-Tha'ir, al-Utrûsh "Sağır" (No: III) 16) Evliya Amuli, Tarikh-i Rûyan (750/1349). Tahran 77. Đbn Vaşil, al-Tarikh al-Şalihi, Dorn'da, Muhamm. Quellen 2. Gesch, d. Kasp. Meres, IV, 474 17) Đbn Đsfendiyar, ed. Eghbal, 281 18) Yakut, III, 149-50, Kasrawi, I, 130-4'te açıklandığı gibi 19) Fada il al Atrak, Osm'A al Azzawi, Belleten,IV.14-5. 1940 20) Đbn al Athir, alıntı 439/1042) 21) Bkz. Musafirids 22) Minorsky, BSOAS, XV/3. 1953. 514-29 23) Bu dönemle ilgili bilgiyi şu kaynaklardan alıyoruz: Ma'sudi, Muruc, IX, 4-15; Miskawayh, Eclips'te; Đbn Đsfendiyar, bsm Eghbal, 224-301, çv. Browne, 162-223; ve Samanid tarihçileri Gardizi, Zayn al-akhbar; Đbn Fadlan'ın Rihlası vs. gibi yan kaynaklardan. 24) Bkz. Hasanawayhidzer 25) Bowen, JRAS, 1929, 229-45 26) Bkz. Hudud bl XXXII, 24 ve Cuveyni, III, 425 (Kazwini'nin notu) 27) Minorsky, Sarvin arihi, 1958, 23-5 28) Bsm. Minorsky, Kahire 1955, s. 25 29) Bkz. Sawdi-Bulak, El' 30) Miskawayh, Eclipse, I 31) Đbid., s. 282 32) Mukaddesi, 369 ve op. cit., II, s.162; III, s. 260 33) Đbn-al Athir, VIII, 406; Tanukhi, Nişwar, ç. Marqoliouth, 219; Uygulamanın çağdaş karakteri için bkz. Hilal b. Muhassin, Edipse, III, 458 altyazı 393 34) A. E. Krimsky, Persky Teatr, Kiev, 1921 (bkz.) 35) Lages regionum, Patrologia Syriaca, II/I, 1907, bsm 586 36) Mukaddesi, 368-9 37) Bkz. M. Stern, BSOAS, XXIII, 1960, 56-90 38) Baghdadi, Fark, ç. A. Halkin, Tel Aviv 1935, 113; Raşid-el Din, Đsmailiyan, bsm. Danispazhuh, Tahran 1338/1959, 12 39) Sirat el Mu'ayyad fi'ldin, Kahire 1949, 43-64; Bkz. Farsname 115 40) Curyani III, 174 41) Tarih-i Olcaytu, Bibl. Ulus. Ek 4197, 42 v 42) Zahir-el Din, Tarikhi Gilan, bsm Robino, Raşt 1330, 57, 118, 122-6 43) Bkz. Minorsky, Ehli-Hak Tarikatı Üzerine Notlar, Paris, 1920-1, 51

Basta "Sami Tan'a" ondan sonra zazacayi lehce olarak görenlere.. Sami Tan ve digerleri, Siz ZAZACA Kürtce'nin Lehcesidir deyip ve hatta SEREFNAME'de böyle gectigini söylüyorsunuz.. Her nedense 1597'de yazilan SEREFNAME'de Zaza diye tek bir kelime gecmiyor. Hatta bugünkü Zazalarin yasadigi bazi cografyalara deyinip orda yasayan beyliklere deyinen SEREF XAN bunlarin daha eski irani bir halk olduklarini


demekte. Ama her nedense siz en eski ve en öz kalan Zazacayi bir Lehce olarak görüyorsunuz, oysa bu sadece uydurmadir. BILIMSEL bunun hic bir dayanagi yoktur.. Önce lehce nedir? Dil nedir bunu bir arastiralim. Dünyanin hic bir yerinde bir dilin Lehcelerini konusanlar yabanci dil konusmazlar. Peki Neden Biz Zazalar siz Kurmanclar ile Türkce konusuyoruz?? Ayni lehceler birbirinden uzaklasabiliyor diyorsunuz ne kadar uzaklaslarda anlasirlar. Biz Zazalar ve Size Kürtler 1000 yildan fazladir ayni cografya'da yasiyoruz ama yine de anlasamiyoruz buna ne diyeceksiniz? Bakniniz HINT-AVRUPA Dilleri Profesörünin Irani Diller Soyagacina.. Dikey Evrim ve Aralarindaki iliskiler: http://zazaki.de/deutsch/stammbaumiranischesprachen-geradlinig.htm http://zazaki.de/deutsch/stammbaumiranischesprachen-querbeziehung. Ondan sonra " Iranist ve Iranli "Muhammed Riza Mecidi" Zazacayi en ilk Irani dil olarak gösteriyor "Zaza Grupu" Hatta bir yerde Zazacanin Lehceleri diye bahsedip Kürt Grubu ile devam ediyor. Ondan sonra "Iranist Ludwig Paul doktora'sini "ZAZA DILI" olarak yapti.. Bir de kendi fikrimi söyleyeyim. Birincisi bize göre " KIRMANC, KURMANC, KIRD, KURD" hepsi KÜRTTÜR. Biz hic bir zaman kendimizi bir görmedik ve görmüyoruz'da. Dersime gidip yerlesip asimile olan Kurmanc veya Kirmanclar tabiiki kendilerine devam olarak kurmanc veya kirmanc der. Kürtce bilmeyen Kürtlerde kendine Kirmanc/Kurmanc der bu bir delil degildir. Benim geldigim bölgede Zaza disinde bir terim kabul edilmiz. Son 30 yil öncesine kadar veya yaslilar diyelim hic bir zaman kendini kürt görmezlerdi. Rahmetli babam'da biz ayni degiliz. Biz ayri bir Lisan konusuyoruz derdi. Dil olarak zazacanin daha zengin bir dil oldugunu bilmeniz gerek ve gramatik olarak eril-disil ayirimi olan tek dil zazacadir. Kürtcenin hic bir Lehcesinde eril-disil ayirimi yoktur ve Zazacada Almanca oldugu gibi her seyi erildisil-cinsiz ve cogul'u vardir buda sizde yoktur. Yani her esyanin bile eril-disil'i vardir. Bunlari gecip ortak kelimelere gelelim "Kürtcenin Sayilari varmi? Yoksa Farsca'dan mi alinma? Neden Zazacanin sayilari degisik? Ossetce ve Pestunceye benziyen sayilari var?? Arap kökenli kelimer haric kac ortak kelimemiz var?? Gramatik olarak farsca ile hic bir farkiniz yok hatta kelimelerin bir cogu Farsca ile ayni ama Zazaca'nin degisik. Bunlara bir aciklik getirin ondan sonra gelin LEHCE deyin Sayin Sami bey.. Lütfen bilimsel kaynaklar getirin Sami bey. Su söyle dedi. Su Lehcedir bunlar ile bir yere kavusamazsiniz. Bütün dünya Zazacanin bir dil oldugunu söylerken siz kalkip Lehce yapmak istiyorsunuz. Lehce yapmak isteminiz bir türlü anlamiyoruz hatta bunun bilincli yapildigini da bazi yazarlarin kitablarinda tespit ettit.. Ferdinand Justi Kurdische Gramatik adli kitabinda SEREFNAME'ye göre Kürtce dörte ayrilir ama Zaza yer almamakta ama bazilarinin bunu bilincli yaptigin demekte. Ondan Sonra Karl Hadank'ta Bedir Xan'in Karl Hadank'i sözde Zaza olarak tek kelime Zazaca bilmeyenler ile tanistirdigini söylüyor.. Kalin Saglicakla Sayin Lehceciler Zaza Dil Kurumu adina Yasar Aratemür.. DERSİMLİLERİN KÖKENİ VE DEYLEM’DE ALEVİLİK

Dersimliler, “Deylemliler” ve “Daylamlılar” olarak anılan Hazar De-nizi’nin güneybatısı ile Tahran’ın kuzeyine düşen bölgede yaşayan bir toplum olarak bilinir. Siyasi anlaşmazlıklar, dış baskılar, iklim koşulları, inanç farklılıkları, ekonomik vb. çeşitli nedenlerle göç eden veya ettirilen bu halkın büyük çoğunluğunun Güneybatı İran’a gidip orada Büveyoğulları Devleti’ni kuranlar oldukları görüşü yaygındır. Öte yandan Goranlıların da yine Deylemliler olduğu anlaşılmaktadır. Deylemliler, bölgedeki işgal ve gelişmelerden sonra bu bölgeyi de terk ederek Fırat, Murat(Dicle) nehirleri ve Dersim


bölgesine 933-1055 yıllarında yerleşirler. Bölgenin yerli halkıyla kaynaşarak bugünkü Dersim halkını oluştururlar. Yine Dersimliler’in atalarının Deylemliler olduğu ve Dersim’de konuşulan Zazaca (Dimili) Dersimcenin bir Kürt lehçesi olmadığı, Zazaca’nın Hint-Avrupa dil kümesinin Doğu Grubu’na dahil olduğu ve İrani dillerinin kuzeybatı sınıflandırması içinde yer aldığı görüşü bazı batılı bilimadamları tarafından desteklenmektedir. Dersimliler tarih boyunca kendi kimliklerinden ödün vermeden onurla direnmişlerdir. Türk ve Kürt olmadıklarını inceleyen ciddi bilim-adamlarından Kürdolojinin babası sayılan Prof. V. Minorsky, Susani, Haddank, O. Man, David Mc Kenzie, Prof, Goiche Kojima gibi otoriter bilimadamlarının ortak görüşü Zazaların Kürt olmadıklarını ve Zazaca’nın da Kürtçe’nin bir lehçesi olmadığını belirtmektedirler. Zazaların önemli bir kesimi bugün Kürt kimliğini benimseme-mişlerdir. Dillerinin Kürtçe’den farklı olmasının ve kökeninlerinin Kürt olmamasına rağmen Osmanlı Devleti döneminden günümüze kadarki süreçte devlet ve toplum Zazaları Kürt olarak tanımlamış-lardır. Toplumsal ve devletsel ilişkiler Zazaları Kürtlüğe ve Türklüğe empoze ederek veya Türklüğün veKürtlüğün üst kimliğini benim-semişlerdir. Zazaları Kürt ve Türk kimliğine iten, devletin etik bakışı ve bu doğrultudaki tavırları neden olmuştur. Zazaların önemli bir kesimi de duyarlı bir şekilde kendi öz kimliğini savunmuştur. Bu konunun en yetkin uzmanları kabul edilen Prof. V. Minorsky, Susani, Haddank, O. Man, David Mc Kenzie, Prof, Goiche Kojima, W.B. Loocwood, T.M. Jhonstone, Hollandalı araştırmacı M.V. Brunessen gibi bilimadamları Zazaca’yı ayrı bir dil olarak sınıflandırmaktadırlar. Değişik araştırmacıların tespitlerinden de anlaşıldığı gibi Dersimlilerin farklı bir halk olduğu belirtilmektedir. Konunun uzmanı ciddi araştır-macılar ise Dersimlilerin Kürt olmadığını savunurlar. Polbius ise Medlerin Kuzey komşuları olan Deylemleilerden söz ederek onların bugünkü Zazaların ataları olduğunu ifade ediyor. Ingvar Sbruberg; Zazaların ayrı bir halk olduğunu belirtir. Terry Leynn Toodd; Dimilce’den hareketle Zazaların ayrı bir halk ol-duğunu belirtir. Bugün de Zazalar diğer halklarla eş değer olarak kendi kimliklerini muhafaza etmektedriler. M.Ö.VI. yy’da Dersim ve çevresi, Dimili dilini konuşan coğrafya an-lamında “Dilaman” olarak biliniyordu. Dilaman, Part egemenliğinin sürdüğü M.Ö. 247-M.S.226 yılları arasında yarı ya da tam bağımsız bir krallık durumundaydı ve 30 yıl boyunca Part Federasyonu’nun bir üyesi olarak kaldı. M.Ö. VI. yüzyıldan M.S. IV. ve V. yüzyıllar arasında kalan yaklaşık 1000 yıllık süreçte bugünkü Kirmançlar-Zazaların oturduğu coğrafya Dilaman (Deylem) adını taşıyordu.Günümüzde ise İran’ın Kuzeydoğu Eyaleti Kuzey Horasan, Mazendaran, Rast, Gibal, Gilan, Teberistan, Chalus, Kalar, Enzeli, Varemin, Lahican, Siya, Kal, Koh, Pir, Pulur, Fumen, Gerekerd, Bar, Tufem, Rud-sa Muvaz, Leseneşar, Kohaman, Hasan Rud, Astara, Vajagali, Emurluh, Rahmandabat, Harfajan, Pankuh, Hesen Beg ile Hazar Denizi arasında kalan bölge Dey-laman(Dilaman) Gılan adıyla anılmaktadır. (1358-1590) Bizans tarihçilerinden Agathias’ın “Historres” adlı yapıtında M.S. 551-552’de Dımıliler’in Dicle’nin kıyılarında yaşadığını belirtmek-tedir. Ayrıca Agathias’ın ustası Procopius da Dımıliler’in ülkesi ola-rak yaklaşık coğrafyayı göstermektedir. Zazaların Deylemliler olduğunu söyleyen Ermene Atrasnik, bu görüşünü Zhomas Arcruni’ye dayandırarak ileri sürüyor.


Minorsky M.Ö. X. yüzyılda Hazar Denizi’nin dağlık bölgelerine inen son İran kabilelerinin batıya doğru yöneldiklerini belirtir. Ancak bu kabileler karşılarında Kürtleri bulurlar. Bunların kullandıkları sözcükler Deylemlilerin kullandıkları sözcüklerden farklıdır. Belki de Deylemliler, Kürtlerin arasına karışıp Kuzey Mezopotamya bölgesine yerleşen Zazaların atalarıdır. Terry Leynn Zodd, Dımilice’den hareketle Zazaların ayrı bir halk olduğunu belirmektedir. Benzer biçimde İngvar Savnberg de araştır-maları sonunda Zazalar’ın ayrı bir halk olduğu kanısına varır.

İslami Fetihler Döneminde Deylem

Halife Ömer devrinde Ahnaf komutasındaki Arap ordusu Horasan (Khurasan) yöresini aldı. Sasanı Şahı III.Yezdigirt’i yenilgiye uğrat-masıyla Sasani varlığı sona erdi ve İran Devleti ortadan kaldırıldı. VII. yüzyılda Horasan, Harizm ve Semerkant bölgelerinde bir dizi direniş oldu. Kutabye bin Müslim Al Bahil, Haccac bin yusuf, Yezid bin Muhallab gibi komutanlar yörede kimi fetihler gerçekleştirdi. Rüstem Behrem’in amcası Deyleman ve Horasan bölgelerini egemen-liği altına aldı. Kadiriye çevresinde(642) 4000 kişilik Deyleman halkı İslamiyeti kabul etmek zorunda kaldı. Daha sonra Deylemanlılar Celula bölgesinde Araplarla beraber Küfe askerlerine karşı savaştılar. 873 yılında çoğu Zerdüşt olan Deyleman halkı, Hasan bin Zeyd’in yardımıyla İslamiyeti kabullendiler. Buna rağmen Alevi önderleri her zaman Deylem’e yardımcı oldular ve koruyuculuğunu üstlendiler. 825 ten 1058 e kadar Deyleman bölgesi Alevi önder Castaniyan tarafından yönetildi. 912 yılında ise Hasan bin Ali, Alevi aşiretlerini Hazar Denizi kıyısına yerleştirdi. Taberistan ve Deylemistan halkının çoğu İslam dinine gir-di. Kangariler ile akraba olan Salariler 942 yılından başlayarak Selçuk-lular zamanına kadar Azerbaycan’da hüküm sürdü. Ancak Deylemli-lerin kurduğu devletlerin en önemlisi, Bağdat’ı fetheden ve 12 gün sonra Halife Ali Mustakfi’yi tahttan indiren Beveyhoğullannın kurmuş olduğu devletti.(9321056) Ayrıca Deylem’de Hicret’in başlangıcından IV. hicriye kadar Alevi boylarından Albuye(931-1065), Ziyarhandaniler(931-1078), Veshve-tan, Almakan, Benkak gibi soylar Deylemistan’ı yarı bağımsız yönettiler(865-1005) Hz. Ali’nin kardeşi cafer soyundan Yahya bin Abdullah, Kerbela’daki katliamdan kurtulduktan sonra Deyleman’a kaçtı. Horasan ve Teberistan’da yaklaşık 1000 kişilik bir kuvvet toplayan Yahya bin Abdullah Deylemistan’a girince Deylem hükümdarı Castaniyan kendisine kucak açtı(825-1058). Bölgeyi siyasi ve dini çalışrnalarının merkezi durumuna getiren Yahya bin Abdullah, ünlü din bilginlerinin de desteğini alarak Abbasilere başkaldırdı. Öldürülünce yerine El Hasan bin Zeyd geçti. Zeyd Rey şehrini terk etti ve Taberistan’a yerleşti. Bölgedeki Hz. Ali taraftarları Hasan Bin Zeyd’i davet ederek Hasan bin Ali’nin önderliğinde Abbasi baskısına karşı ayaklandılar. Ayaklanma başarı ile sonuçlandı ve Hasan bin Zeyd Deylemistan’da 20 yıl padişahlık yaptı. Ölümünden sonra Seyd Mehmet bin Zeyd başa geçti ve 16 yıl Deylem Gilan’da padişahlık görevini yürüttü, inanç hizmetlisi olarak


bölgede Aleviliği yaymaya çalıştı. Bu dönemde Deylemlilerin çoğu Caferi Sadık mezhebini kabul etti(917-920). X. yüzyılın ilk yarısında Deylaman’dan batıya göç eden Deylemliler, yüzyılın ikinci yarısında Abbasileri devirip Deylem, Azerbaycan, Dicle ve Fırat kıyılarında ve bu bölgeleri Hazar Denizi’ne bağlayan yörelerde kimi devletler kurdular. Abbasi halifesini temsilen Mehmet bin Saluk Amor’a gelerek Taberistan’da padişahlığını ilan etti. Mehmet bin Saluk’un ölümünden sonra Alevi önderleri Gilan-Deylaman topraklarını genişletmek için başta Horasan olmak üzere çevredeki ülkeleri kendilerine bağlayarak bağımsız devletler kurdular. Moğol hükümdarı Cengiz Han İran’ı ele geçirdikten sonra Gilan üzerine sefer düzenledi. Bölge dağlık olduğundan egemenlik kuramadı. Ancak Moğol saldırıları süreklilik gösterince bölge güçleri zayıfladı. Moğol güçlerinin karşısında daha fazla direnemeyeceğini anlayan Deyleman-Gilan halkının bir bölümü önce Kuzey Horasan’a çekildi. Sonra Dersim-Sivas yöresine gelip yerleşti.(1223-1258). Deylem halkının bir kısmı da Selçuklu hükümdarı Tuğrul bey 1055 yılında Büveyhoğulları devletini ortadan kaldırdı. Bunun üzerine Deylemliler yavaş yavaş yerli halkla karıştı ve önemli bir kısmı da batıya göç ederek Dersim-Fırat ve Dicle yörelerine kaydı. 1256 yılında Deylemlilerin son kalesi Alamut’un Moğol hükümdarı Hülâgu han tarafindan alınması bu halkın güçlerini büsbütün zayıflattı; izleyen süreçte Deylemistan küçük beyliklere ayrıldı. Ardından Gilan, Karlayalılar’ın eline geçti. Geri kalan Deylemliler Giller’e karıştı ve Deylem adı ortadan kalktı. Yerine Gilan adı egemen oldu. Sonuç olarak bölgede yaşayan Kürtler’den ayrı tarihi, kültürü, dili inançları, örfü, âdet ve alışkanlıkları olan bugün Horasan coğraf-yasında yaşayan Deylemliler’le Dersimlilerin ortak paydaları bulunduğu ve örtüştüğünü 2000 yılında Deyleman’a yaptığım alan çalışmasında tanık oldum.Bugün Dersim halkı deyince 126 aşiretten ve boydan oluşan alışkanlıklarının ortak paydasında buluşan Deylem-Gilan’da yaklaşık 2.5 milyon, Türkiye’de ise 4.5 milyon Deylem-Gilan kökenli halk anlaşılır. Dersimliler 7001258 yıllan arasında çeşitli nedenlerle Deyleman’dan göç ederek Dersim, Bingöl, Sivas, Malatya, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Diyarbakır, Siverek, Muş, Varto ve Adıyaman bölgelerine yerleştiklerini ve atalarının Deylemliler olduğu gerçeğini bir kez daha gözledim. Var olan bulgu ve veriler de bunu doğrulamaktadır.

“Bilimden Gidilmeyen Yolun Sonu Karanlıktır.” Serçeşme, Sayı 1, 2004

Dersim’de İklim Aylık Bağımsız Siyasi Gazetesi – Sayı 14 – Eylül 2004 – Ankara


DİL, DİLİN GEÇMİŞİ, DİLİN ÖNEMİ

ALİ KAYA

Dil, insanlar arasındaki anlaşmayı sağlayan, duygu, düşünce ve dileklerimizi anlatmaya yarayan işaretlerin tümüne birden verilen addır.

Dil, insanlar arasında anlaşmayı ve iletişimi sağlayan temel öğedir. Dilsiz insan topluluğu düşünülemez. Yazılı ve sözlü simgeler sistemiyle insanlar birbiriyle anlaşırlar.

Dil, insan olmanın simgesidir. İnsan olabilmenin gereği düşünce ve duygunun gelişmişliği, saygı, sevginin vazgeçilmezliğidir. Dil bu yolda anlaştıran, bağdaştıran ve ileriye götüren en tartışılmaz öğedir.

Dil, insanlar arasında anlaşmayı ve haberleşmeyi sağlayan, aynı zamanda maddi bir yapısı olan işaretler dizgesidir. Günlük hayat içinde doğal yapısıyla kullanılan dil, özel gereksinimleri karşılamak üzere matematik sembollerde olduğu gibi yapay olarak da kullanılmaktadır. İnsan faaliyetlerini düzenleyen ve sosyal üretimin gelişme sürecinde ortaya çıkan dil sürecin ayrılmaz bir yanını oluşturur. Düşünceyi var eden dil, aynı zamanda yazının da varoluş nedenidir. Dilin en önemli özelliği, kuşkusuz düşünme aracı olmasıdır. Bu bağlamda düşünmeyi, çıkarımlar yapılması, kavramlar ve önermeler arasında bağlantılar kurulması, yani derin ve yaratıcı düşünceler üretilmesi, özellikle de soyut kavramların özümsenmesi olarak algılanmak gerekir. Gerçekten, yetersiz, karmakarışık bir dille duru bir düşünceye varılması olanaksızdır.

İnsan ana diliyle düşünür, ana diliyle bilgisini, yeteneklerini, becerilerini dile getirir. Anadilini anlayan, algılayan insanları kolay kolay kandıramazsınız. Ana dil insanın en kolay iletişim sağlayacağı, algıladıklarını aktarabileceği en etkili araçtır. Ana dil yaşamın abecesidir. Dünyanın birçok yerinde


yasaklar yüzünden insanlar ana dilini konuşamamakta, iletişim kuramamakta, duygu ve düşüncelerini, dileklerini tam olarak anlatamamaktadır.

Dil denince, Karacaoğlan bir destanında şöyle diyor;

Gönüllerinde kuğuları yüzüşür,

Meşesinde sığırları böğrüşür,

Güzelleri şarkı söyler, çağrışır;

Dilleri var, bizim dile benzemez.

Benim konuştuğum dili sen, senin konuştuğun dili ben anlamıyorsam biz ve siz farklı dillerden konuşuyoruz demektir.

Oysa dil, bir araçtır, amaç değildir. Dünyaya açılış aracıdır. Beynin çalışması ile orantılı olarak gelişebilen bir araçtır. Prof. Nihat Bozok bir yazısında 'Beyin bizi biz yapandır' diyor. Beynin gelişmesi dil kültürüne bağlı olduğuna göre, dil de bizi biz yapandır diyebiliriz. Dil anlaşma aracıdır. İletişim aracıdır. Var olduğunu, insan olduğunu kanıtlama aracıdır. Ana dili ise kimliktir. Kabul edilmelidir. Değer verilmelidir. Sonsuza kadar varlığı sürmelidir, benimsenmelidir. Hiç kimsenin anadiliyle konuşan, düşünen ve yazan insanlara karışmaya ve karşı gelmeye hakkı olmamalıdır. İnsanın anadiliyle konuşması en doğal hakkıdır. Bunu kimse elinden almamalıdır.

Dil bir toplumun en kuvvetli dayanağıdır. Dil olmadan toplum olamaz, dil birliği sağlanmadan da bir toplumun ulusallığından söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle dillerini unutan toplumlar veya ana dillerine sahip çıkmayan toplumlar tarih sahnesinden silinip, yok olmaya mahkumdurlar.


Büyük düşünürlerden biri olan Konfüçyüs dilin önemini şöyle açıklar:

Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu? Büyük düşünür şöyle cevap verir:

'Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlardım. Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılmaz, ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur' demektedir.

Görüldüğü gibi dil düşüncenin adaletin, kültürün, sanatın, güvenliğin, eşitliğin aracıdır. Dilsiz bir şey düşünülemez.

Bir dilin kuvveti ve gücü, ancak o dili konuşan halkın kuvveti ve gücü ile doğru orantılıdır. O halkın gücü ve kuvveti oranında o dil, küçülür ve büyür.

DİLİN GEÇMİŞİ

Dil bilim uzmanları iki yüz yıldan beri sürdürdükleri çabalar sonucunda diller için bir soy ağacı oluşturdular. Dünyadaki 6800 farklı dilden yarısının bir olasılıkla, elli, altmış yıl içinde yok olacağı sanılıyor. Bu da her on günde bir dilin yeryüzünden silinmesi anlamına geliyor. Gezegenimizin dil çeşitliliği bugüne kadar böylesine hızlı bir yok olma ile karşı karşıya kalmamıştır.

Dil, konuşma biçimimiz, söylemek istediklerimizi dile getirmekle kalmayıp, aynı zamanda kim olduğumuz, nereden geldiğimiz köklerimiz ve atalarımız konusunda da bize ipuçları verir.

Dil bilim uzmanı Johanna Nichols çağdaş dillerin elli bin yılı aşkın bir süre önce Güneydoğu Asya'da başlayıp, sonunda Pasifik Okyanusu'nu çevreleyen büyük göç dalgasıyla ilgili olarak, bu dillerin yıllar önce denizleri aşıp Avusturalya, Yeni Gine ve Yeni Dünya'ya yayıldığını belirtir.

Dilbilimci Nichols, daha ileriye giderek, insanların dili ilk kez ne zaman kullandıklarını bulmak amacıyla dilsel saatini geriye aldı. Paleolitik dönemde resim, yontu ve kişisel bezeme gibi toplumsal açıdan ortak simgecilikte bir patlama olması dilin en az 50 bin yıl önce ortaya çıktığını gözler önüne seriyor. Ancak Nichols dilin doğuşunu 132 bin yıl önceye, yani atalarımızın dili, kullanmaya olanak tanıyacak


beyinsel güce gerekli göz ve parlak anatomisine sahip olduğu döneme geri çekmekle yalnızca dil gruplarının çeşitliliğine tanık olmuştur.

İnsanoğlunun ilk kez ortaya çıktığı Doğu Afrika'dan yayılan 10 ya da daha çok topluluk arasında, hemen hemen aynı zamanda farklı dilerin doğmuş olması gerekiyordu. Nichols, çağdaş insanların oldukça geniş bir alanda ortaya çıktıklarına, daha sonraları ekolojik açıdan benzer ortamlarda yaşayan avcı-toplayıcı halkların çok farklı dil gruplarını temsil eden çeşitli dillerde konuştuklarına dikkat çekiyor ve 'insan türü hiç bir zaman yalnızca tek bir dilin konuşulmasına olanak verecek denli küçük olmadı' diyor.

Bilim adamlarının çoğu Nichols'un yaklaşımını övgüye değer buluyorlar.

Bugün dilbilim uzmanları zamanla günümüz dileriyle çok uzak atalarımızın konuştukları diller arasında bağlantıyı kurmayı başarmışlardır. 1) Germen dil ailesi, 2) Latince, 3) Antik Yunanca ve altı başka dil ailesiyle birlikte 144 farklı dili içeren Hint-Avrupa dil grubunun bir parçasını oluşturur. Örneğin Arapça Sami dil ailesinden; Türkçe ise Ural-Altay dil ailesinin Altay kolundandır. Kürtçe, Zazaca (Dersimce), Ermenice'nin Farsçayla olan benzerliği ise aynı kökten (Hint-Avrupa dil ailesinin Hint Kolundan) gelmeleriyle açıklanabilir. Zazaca (Dersimce) ise, Hint-Avrupa dil kümesinin doğu grubuna dahildir. Bağlantılı diller arasında Türkçe'den başka Altay dilleri (Moğolca, Mançu, Kori, Tunguz), küçük ayrıntılarla Japonca, Ural dilleri (Fince, Macarca, Samoyetce) kimi Afrika ve Asya dilleri gibi.

Bugün Kürtçe'yi 4 lehçeye ayıran görüşe göre, dört ana şive, şivelere bağlı 33 ara şive ve henüz sayısı saptanamayan değişik ağızlar vardır.

Yeryüzünde konuşulan dillerin sayısı ortalama 3500-4000 arasındadır. Dillerin birbiriyle yakınlığı onaylanmış durumda. Bugün hangi dil ailesine bağlanabileceği belli olmayan diller arasında Sümerce, Etrüskçe ve Baskça var.

Ayrıca dilin çeşitliliği üzerinde araştırmalar yapan Reading †niversitesi evrimsel dilbilim uzmanlarından MARIL PAGEL, şu anda üç dört dilin dünyaya egemen olduğunu ve dilde kitlesel bir yok oluş yaşandığına dikkat çekiyor. İngilizce 350 milyon kişinin ana dili olarak dünyanın en çok konuşulan dilleri arasında üçüncü sırada yer alıyor. Dünyada yalnızca 250 dil bir milyonu aşkın kişi tarafından konuşuluyor. En az 3000 dilin konuşanları ise 2500 kişi bulunuyor. (Yok Olmaya Yüz Tutmuş Diller vakfı, Nicholas Ostler)


Yok olmaya yüz tutan dillerin az kişi tarafından konuşulması gerekmiyor. Kongo Demokratik Cumhuriyetinde bile 250 farklı dil konuşulmaktadır.

Bir dilin yok olmaya yüz tutup tutmadığı o dili konuşanların sayısı değil, yaşı belirliyor. Dil çocuklar tarafından konuşuluyorsa geleceği güvencede demektir.

Bugün ABD'nin güneyinde dört eyalete yayılmış olan Navajo halkının dili giderek yok oluyor. Bu dili konuşanların büyük bölümünün yaşlılar ve orta yaşlılar olduğu belirtiliyor.

ABD, okullarda Navajo dilinin kaybolmaya yüz tutmasın diye öğrencilere Navajo dili öğretilmektedr.

Dersimce (Zazaca) dili de her geçen gün yok olmayla karşı karşıya kalmıştır.

Sorarım size, insanlar ana babalarının konuştukları dili konuşmayı neden red ediyorlar?

Bu sorunun tek bir cevabı var bana göre; küçük bir toplum, kendisini çok büyük ve varlıklı bir başka toplumun yanında yaşayanlar kendi kültürlerine, olan inançlarına yitirince kendi ana babalarının konuştukları dili red ederler.

Bu red ediliş çoğu zaman izlenen hükümet politikalarından da kaynaklanır. Bu politikalar azınlıkta kalan dilleri halk arasında konuşulmasına ya da okullarda öğretilmesini yasaklıyorlar.

Örneğin ABD daha önce izlenen politikalar nedeniyle Navajo ve benzeri diller zorunlu olarak yok olmaya yüz tutulan diller listesine girdi.

�ncak bu yanlışlıktan dönülerek Navajo dili okullarda

öğrencilere öğretilmeye başlandı. (Örneğin, Habeşistan Yahudilerinin konuştuğu Falaşa dili gibi. Yahudiler, İsrail'e göç edince (1984-1991) 70 bin Falaşa arasında artık bu dil yerini İbranice'ye bırakıyor.

Chicago †niversitesi dilbilim bölüm başkanı Salikoko Mufwene ise, dili yok eden en öldürücü silahın hükümet politikası değil, ekonomik küreselleşme olduğuna inanıyor. 'Amerika'nın yerlileri kendi dillerine duydukları saygıyı yitirmediler, ancak sosyo-ekonomik baskılara uymak zorunda kaldılar. Ekonominin büyük bir bölümü İngilizce yürütülürken, onların bu dili konuşmayı reddetmelerini beklemek abes olurdu' diyor, Mufwene.


Dünya nüfusunun % 9'u Avrupa'da yaşamakla birlikte bu ana karada dünya dillerinin % 3'ü konuşuluyor. Öte yandan büyük ölçüde yerel olan ekonomisiyle, Afrika'da tüm dünya dillerinin yaklaşık 1/3'ü konuşuluyor.

DİLLERİ KORUMANIN ÖNEMİ

Peki bu diller korunmaya değer mi? Dil bilimcilere göre dillerin yok olması durumunda en azından dil araştırmacıları açısından bir veri yitimi söz konusu yazılı ya da kayıtlı olmayan bir dilin yok olması bilim açısından bir yitik (kayıp) anlamına geliyor.

Dil, ayrıca o dili kullanan toplumun kültür ve gelenekleriyle de yakın ilişkili olduğundan, biri olmadan ötekinin korunması çok güç oluyor.

Ne var ki günümüzde, kültürel kimliğin giderek önem kazanması dillerin yok olmasını önleyebilir.

Dil çeşitliliğinin korunabilmesi için insanların egemen olan dilin yanı sıra atalarının dilini de öğrenmeleri gerekiyor. Yine dil bilimcileri, ancak o dillerin egemen olan dillerle birlikte eşit düzeyde konuşulmasıyla ayakta kalabileceklerini belirtiyorlar. İşte bu nedenle Dersimce de bir ata dilidir. Bu ata dilini öğretmemiz gerekiyor. Benim gerçek yurdum dilimdir. Yurt insanın kendini güvencede hissetmesidir. Kimliğini, kişiliğini, varlığını kanıtlayabildiği alandır.

Dil toplumun bireye bağışladığı en güzel yurttur. Dil tarihtir. Coğrafyadır. Tüm değerlerin yaşadığı alandır. Duyarlığımızı, düşüncelerimizi, yaratıcılığımızı besleyen en bereketli topraklar doğduğumuz yerdir. Geçmişi, geleceği, sonsuzu kucaklayan bu dünya yaşadığımız topraklardan kim, nasıl koparabilir bizi.

İnsan olarak dilinize, tarihinize, coğrafyanıza sahip çıktığınız oranda hiç kimsenin sizi toprağınızdan koparmaya gücü yetmeyecektir.

Dilinizi konuşabildiğiniz sürece dil toprağında herşey yaratabilirsiniz, insanın gerçek yurdu dildir. Dilin yaşadığı topraklardır.


Kendi diliyle yaşama bakmayan, kendi toplumuna sahip çıkmayanlar, kendi kültürünü yaşatmayan, toplumun özgür ve bağımsız olması mümkün değildir.

Sonuç olarak dil bir araçtır, amaç değildir. İletişim ve anlaşma aracıdır. Var olduğunun, insan olduğunun bir kanıtıdır. Anadili ise kimliktir, değer verilmeli, hiç kimsenin anadiliyle konuşan, düşünen ve yazan insanlara karışmaya hakkı yoktur, olmamalıdır. Bir insanın anadiliyle konuşması en doğal insanı hakkıdır. Devletin kişiliğini, uluslararası varlığını, saygısını koruması, onun diline verdiği önem, bağlılık ve gelişimiyle paralel oluşan bilim, teknik ve sanatsal yapıtlarıyla ölçülür. O ulus tarihten silinmiş olsa bile, gene dilleri ve yapıtları sayesinde her zaman için yaşam bulmuş olacaktır.

Dostlar,

Türkçe güzeldir, tüm diller güzeldir, her dil bir çiçektir, dünya dilleri birer buket çiçektir.

ALİ KAYA

ZAZACA KÜRTÇE'NİN LEHÇESİ DEĞİLDİR  

KÜRT IRKÇILARININ İFTİRALARINA REDDİYE BİNLER DELİLLERDEN KÜÇÜK BİR KISMI

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you