Issuu on Google+

Sivas Postası Gazetesinin Ücretsiz Hizmetidir


Sayfa

Poyraz Edebiyat Sanat Kültür Dergisi

2

EDİTÖRDEN

Sivas Postası Gazetesinin Ücretsiz Hizmetidir

Sahibi Sivas Postası Gazetesi Adına

Murat KALENDER

Editör Yusuf BAL Yayın Kurulu İlkay COŞKUN Orhan KARAHAN Osman ÇELİK Aziz ŞEKER Tasarım Zirve Yayıncılık

Baskı Zirve Matbaacılık Ata San. Taştanlar Sit. No:51 SİVAS

Yazışma- İletişim Adresi dergipoyraz@hotmail.com 505 689 60 67

Ücretsiz E-dergi Aboneliği ve Yazı Gönderi Adresi dergipoyraz@hotmail.com Aylık olarak yayınlanır. Kaynak göstererek alıntı yapılabilir. Dergide yayınlanan eserlere telif ücreti ödenmez. Yazısı yayınlanan yazarlarımıza ücretsiz gönderilir. Yazıların sorumluluğu yazarın kendisine aittir.

Sivas Postası Gazetesi Abonelik 0346-2251650 www.sivaspostasi.com

Ağustos 2009 yılında ilk sayısını çıkardığımız Poyraz Dergisi olarak, şiire her daim yakın durduk. Şiire verdiğimiz önemi, hem dergimizin kapağında şiir yayınlayarak, hem de iç sayfalarda şiire ağırlık vererek gösterdik. Bize gönderilen eserler belli kriterlere göre seçilerek yayınlandı. Şiirde sadece kelimeleri değil, özgünlüğü, duyguyu, özveriyi aradık. Yayınladığımız şiir beğenilmiş ya da beğenilmemiş olabilir. Herkesin bir şiir anlayışı var ve herkese saygı duyuyoruz. Aynı şey yayınlamış olduğumuz öykü, deneme ve inceleme yazıları içinde geçerli. Poyraz ilk çıktığı günden beri basılı dergi olarak hazırlanmasının yanı sıra, e-dergi olarak da okuyucularımızın eposta adreslerine ücretsiz gönderildi. Basılı dergi gönderemediğimiz kimi okurlarımız pdf formatında gönderdiğimiz dergilerden çıktı alarak dosyalarına yerleştirdiler. Ağustos 2009-Nisan 2012 tarihleri arasında 20 sayı yayınladık ve toplam 184 yazarımızdan 400 esere yer verdik. ... Yeni bir sayı, yeni bir bahar ile merhaba diyerek, sözü yazarlarımıza bırakıyoruz.

** 20. Sayımızda; s1; s3; s4; s5;

Yusuf BAL, İçyörünge (Şiir) Hüseyin Peker, Tastan El (Şiir) Fatih Akça, Ben Susarım Lola Dillenir (Şiir) Mustafa Bilgücü, Yedi Dakika (Öykü)

s8;

Orhan Karahan, Prova (Şiir)

s8;

Aydın Meriç, İstanbul Trafiği, Toroslar, Çilingir Sofrası (Şiir) Mustafa Orman, Hep Aynı Masa (Öykü) İlkay Coşkun, Göğrafya (Şiir) Serkan Engin, Her Şiirin Uyaksızı (Şiir) Faik Öcal, Hosçakal Isabel (Deneme) Hüseyin Peker'le Şiir, Sivas ve Poyraz Şiir Akşamı Üzerine (Söyleşi) Fatih Akça, Mathilada (Şiir) Vildan Poyraz Coskun, Yarına Hasret (Öykü) Aziz Seker, Dürüst İnsan Don Quıjote'yi Yeniden Okumak Gülçin Sahilli, Yaz-Gan (Şiir) Asmin Singez, Ana Temas (Şiir) Gülay Güzel, Ask Pisi Balıklarına Benzer (Deneme) İbrahim Türkhan, Kış Fotoğrafı (Şiir) Hasan Buldu, Simurg Efsanesi (Şiir) Ayşe Büşra Erkeç, Ölümün Sıcaklığına (Şiir)

s9; s10; s10; s11; s12; s14; s16; s18; s19; s19; s20; s21; s22; s23;


Sayfa

3

Hüseyin Peker Taştan El

herkes şiirini bir başkasına yazar ben sana diz çöktüm, şiirimi ateşe attım taştan bir elle yazdım, acıkınca yazdım günahından kaçtım, elimde keski'yle yırtıcı kuş oldum işin sonunda bahanem hazırdı, denizden geçtim geciktim bir o kadar aşk değildi benimki renkli bir göz gördü. putunu dikti kıvılcım şekil verdi sana. onaylar gibiydin başta tekrar attın kendini denize. ağzımdan düşmedin sıcak mı sıcak! talihsiz günde sınavdı aramızdaki renk renk çadırlar içimdeki sapanla seni vurdum şimdi bir iz! belki de yara tüm geçmiş bir yara! açık denizden yakaladığımız ne geçerse akıldan. yaşıyorsun ya! bu yeter bana. suskunluğumuzu açık tut gördüğüm işkenceleri sakla kafesinde hapsettiğin beni iyi ki uçtum bu uçurumdan hepsi bana manzara. çadırın içinde ikimiz hayır. tüm dünya! seni ilah yap diyen bir takım iplerle bağladık birbirimizi boyuna baltamı gömdük, ışıkları söndürdük sokak lambaları kararsız deniz yarıldıktan sonra bir tufandı, geçtik gittik bakmadan bizi doğru gösteren kapı numarasına kış geliyor. bir kış daha diz çökmüşüm, sana üşümeden önce sıyrık cümleler dökülüyor ağzımdan baksana baksana gözündeki ışığı ateşle kavuruyorum teslim oluyorsun sonunda ben saldırmak için hazırım dünyaya iplerini çözüyorum, acıktım diyorsun haksızlığa bu bir sınav sana benle yaşamayı denedin, olmadı deniz kızı düşlerini yendim ceketini giydirdim, eteğini kaldırdım dişin ağrıyor, benim de dizim filmi tamamla, ör beni, bildiğin tüm ağlara


Sayfa

4

III Saatteki guguk kuşuyla konuştun mu hiç Lola Her merhabasında bir saat daha eskiyorduk İkimizde Lola ikimizde Ben düşlerimde sen kendinde es işaretiydin Çok melodili dram senfonilerimizde Alkışlarıyla öldük sahte kompozisyon insanlarının Oysa Lola Ben bir serenat olmak isterdim Dizlerime dişiliğinden oyulmuş gitar gibi yatırıp seni Saçının tellerinde şarkılarımı söylemek isterdim IV Lola bir su ol şimdi Lola bir kanat ol Lola bir kitabın meşin kapağı ol Yaldızlı harflerle anlat kendini Önsözünün koridorlarında gezinen bir şairsem şimdi Bir paragrafta kıstır beni

Fatih Akça Ben Susarım Lola Dillenir

V Lola... Gözlerinden akan bir damla yaş bile Düşüyor okyanustan daha ağır bir hacimle Kurak iç toprağıma

Kedi merdivende Mutfakta ay ışığının bilediği bir bıçak Keskin sirke ve sirke tarafından çürütülen küp Karesi alınmış rutin ev hali Pijama terlik ve uzaktan kumanda Unuttun yine perdeleri yıkamayı Lola

Ve çelmelenmişim dizlerim kanıyor Ben durmadan doğruluyorum her şiirimde Çünkü hala avucumda kuşların sesi duruyor Lola Sana getiriyorum ürkek dallarına bırakmak için

Böyle bir akşamdı belki ilk gördüğümde seni

Lola... Seni düşlüyorum tırnak uçlarım kayıkları yalıyor Diz boyu yağıyor kan ve kanıyor bulutlar Taşı sıksam şimdi suyu sen akar Lola

II. Ben kendime kaçıyordum Lola Bozdurup bozdurup harcıyordum düşlerimi Ve düşüyordum surların önünde Sırtımda ucu sivriltilmiş ayrılık cümlesi başlı oklar Ve şahlanmış Azrail atının toynağı yüzümü işgal ederken Kan kaybederek ölüyordu içimdeki son lejyoner

VI

Ve ben saatleri sana ayarlıyorum Senin gelme saatinle uğurluyorum trenlerimi Geldin mi Lola yanlızlığımın müzik kutusunu açmaya Hoş geldin


Sayfa

5

Mustafa Bilgücü Yedi Dakika Şimdi nerede olduğuna dair elimizde fazla bilgi yok. Adının Cenap olduğunu, babasının bileyicilik, annesininse süt sığırı yetiştiriciliğiyle uğraştığını biliyoruz. Tabii bir de hastalığının raporları, belgeleri, resmiyete dökülmüş sonuçları var elimizde. “Yaşam” kelimesinden ne anladığı bilinmez ama, “ölüm” hakkında, yok oluş ve son buluşla ilgili olarak çok şey söyleyebileceği de ortada. Korkuyor. Neden korktuğunu kendini tanıyıp bilen her insan az çok düşünerek çıkartabilir. Söylediklerine bakılırsa, doğup büyüdüğü Bursa kentinden çıkamamak korkusu sarmış tüm varlığını. “Hayatımın yarısı burada geçti. Ve ben daha bu şehrin sınırlarını bile zorlayamadım. Ya fazla zamanım kalmadıysa? Fırsatım olmazsa? Dünyayı gezip tanımak isterdim. Görmek istediğim yerler vardı. Güzelim memleketlerin türlü türlü insanlarının benimle yabancılık çekmeden konuşabilecekleri yerlerde, her gittiğim şehirde yalnızlık nedir bilmeden dolaşacağım sokaklarda, bütünden bir parça olmak isterdim.” Bunlar kayıt altına alınmış düşüncelerinden bir demetti. Başına geleceklerin olduğu belliydi. Korku faktörüyle harekete kalkışan her insan gibi o da günün birinde tökezleyecekti. Çünkü korku hata yapmaya sebep olurdu, insan kimyasını zorlayıp bozarak bizleri yanlış yönlendirirdi. Belli bir zaman sonra, bir yerde patlak verecekti hastalığının ilk belirtileri. Nerede olduğuna dair bir fikri yoktu. Sağına soluna bakındı. İyice yol yürümüştü, kösele ayakkabılarının dikişleri atacak değildi elbette. Devam etti. Susayana kadar yürüdü. Kadifeler, havlular, ipek kumaşlar arasından seğirtirken bir çarşıdan geçtiğini anladı. Bakır rengi gözünü aldı. Nargile içen insanlara rastladı. Saltanat kapısından geçip Tophane'ye vardı. Gezip gördüğü mekânlarda dolaşırken attığı adımların boşa savrulduğunu düşündü. Bir yaşam amacı yoktu. Yürüyüp yol alıyordu, ama neye yarardı tüm bunlar? Birine yetişmeye mi çalışıyordu? İşe mi geç kalmıştı? Aç karnını doyuracak bir lokanta mı arıyordu? Bütün bu soruların bir cevabı vardıysa o da “hayır” idi. Sonunda hastalığının ilk işareti belirdi kapıda. Aklından geçen düşünceler onu boğmaya başladı. Birileriyle konuşmak zorunda olduğunu hissetti. Durdu. Çevresine bakındı. O sokaktaki eski evlerin pencereleri kör gözlerden de karanlıktılar. Neredeyse yol ortasında “Kimse yok mu?” diye bağıracaktı? Yere kapanıp ağlamak istedi. Sesini duyan, onu dinleyen kimse bulamamıştı. Bekledi. Gözü uzağa ilişti. Seçim yapmalıydı. Kimler anlardı onu? Bir sahaf mı? Bir yorgancı mı? Bir sandıkçı mı? Bir kavukçu ya da basit bir iplikçi mi? Karar vermeliydi.

Konaklardan birine girdi. Yorgan iğnesini elinde tutmasını üç yaşındaki kız bebesine öğreten bir ustayla karşılaştı. Konaklamak için kapısını çalmadığını, Bursa'nın yerlisi olduğunu, bu kente tahsil ve irfan için gelmiş bir öğrenci de olmadığını anlattıktan sonra kelimelerini hür bıraktı. Konak sahibi şaşkındı. Kim olduğunu bile bilmiyordu muhatabının. Ancak öyle içten ve samimi bir şekilde konuşmaya başlamıştı ki, sanırdınız can derdine düştüğünden komşu devletin başındaki padişahtan can bağışı talep eden bir sığınmacıydı. “Hele bir sakinleş evlat,” dedi konak sahibi. Yorganları intizamlıca dürdü, bir köşeye kaldırdı. Kızını ibrik ibrik suyla halı yıkayan annesinin yanına yolladı. “Söyle bakalım, nerelerdensin sen?” Cenap, konuşmak istedi. Gezip gördüğü mekânları bir bir anlatmaya başladı. Medreseler, tekkeler, müzeler arasından geçmişti. Cilimboz Vadisi'ne inmek istemişti. Sonunda insanlardan uzaklaştıkça midesinin bulandığını, gözlerinin karardığını anlamış ve kendi gibi olan biriyle temas halinde olmak için kalabalığa karışmıştı. Şimdi de buradaydı işte. Peki bu yaşlı ustadan ne istiyordu? İşi gücü yok muydu? Yolda kalmış da olabilirdi. Tecrübeli adamın aklına gelmeyen yoktu. Cevabı belliydi Cenap'ın: “Asla. Sizden bir istekte bulunmak için bu eve girmedim usta.” “O halde sorununu anlat. Hem sen rahata kavuş, hem de ben hale yola koyulacak bir derdinin olup olmadığını düşüneyim, değil mi ya?” “Doğrusunu isterseniz, mahcup olmaktan çok korkarım.” “Ar damarını çatlatacak bir işe kalkışmadın değil mi evlat? Banka falan soyup da bana geldiysen, kusura bakma ama, seninle ne elindeki kirli paraları ne de işlediğin suçu bölüşebilirim. Öyleyse senden tek ricam geldiğin gibi gidip dertsiz başımı derde sokmadan bana anlayış göstermendir.” “Dinlemeyi seven insanların nasıl düşündüklerini bilirim. Ama kendimi ifade e t m e m e i z i n ve r i p ve r m e ye c e ğ i n i z konusunda kararsız kaldım.” “Seni dinliyorum elbette. Ama önce şu konuda anlaşalım. Başının dertte olmadığına önce beni ikna etmen gerek. Yoksa seninle bir çift kelime de olsa etmem. Anlaştık mı?” “Bunun nasıl olacağını bilmiyorum ama isterseniz üzerimi arayabilirsiniz. Suç unsuruna rastlarsanız ellerim başım üzerinde önünüze diz çökebilirim.”


Sayfa

“Tamam o halde. Anlatmaya başlasan iyi edersin.” Bu saatten sonra Cenap ne konuşacağını unutmuşa benziyordu. Dili tutulmuştu. Okuduğu bir astrofizik kitabındaki elle tutulur bilgiden yola çıkarak kendi karabasanını inşa eden aklı, ona şimdi de dilini tutmasını emrediyordu. Fakat artık diş macunu tüpten çıkmıştı. Devam etmeliydi. Alay da edilse, gülünç duruma da düşse, devam etmeliydi. “O halde bana şu sorunun cevabını verin lütfen. Yedi dakikanız kalsaydı, ne yapardınız?” “Ne için yedi dakikam kalsaydı? Yemek saatine mi yedi dakikam kalsaydı? Yoksa emekli olacağım güne mi yedi dakika kalsaydı? Belki de mesai saatinin sonuna yedi dakika kalması halinde ne düşüneceğimi merak ediyorsun. Doğrusu ne düşündüğünü çıkarabilmiş değilim.” Cenap, oturacak bir tabure aradı. Sehpadan eline kentin gezi rehberini aldı. “Cumalıkızık. Uludağ. Külliyeler,” dedi. “Ne olmuş onlara?” “Tatile çıkar mısınız?” “Benim tatilim çalışmaktır elbette, ancak ara sıra konağı kızağa çektiğim de olmuştur.” “Nerelere gidersiniz bu zamanlarda?” “Bu sanırım biraz özel bir soru oldu. Değil mi canım? Hem akşam olmak üzere. Senin için arayabileceğim birileri filan var mı bu yakınlarda? Gelip seni almaları için…” “Buna gerek olacağını sanmıyorum.” “Acele etsen iyi edersin o halde.” “Bir babam vardı,” dedi Cenap. “Arkadaşlarını benden çok severdi. Daima onlara zaman ayırır, iş bana geldiğinde, oğlunu yok sayardı. Benimle gezmezdi, tozmazdı. Varsa yoksa arkadaşlarıydı. Varlığımı ispat etmeye çalışırdım. Gözlerime bakmazdı. Benimle sofraya oturmazdı. Birlikte çay içemezdik. Beraber bir şeycikler yapamazdık. Çok üzülürdüm. Onunla konuşmak istedim günün birinde. Bu bile benimle olacak iş değildi. Konuşmak istemedi benimle. Dışarı çıktı. Onunla çıkmama izin vermedi. Benimle bir şey yapmayacağına yemin etmişti sanki.” Sustu. Hayatı boyunca ilk defa gördüğü, yeni tanıdığı, adını bile bilmediği bir yabancıya derdini anlatıyordu. Kendini aşağılanmış hissetti. Bu duruma düştüğüne inanamıyordu. “Ama devam etmeliyim,” dedi bu sefer. “Kentte dolaşmaya başladım. Bunu babam bensiz vakit geçirmekten hoşlandığı için yapmıştım. O bensiz yaşayıp gezip tozabiliyorsa, ben de onsuz yollarda olabilirdim. Ona ihtiyacım olmadığını kendime kanıtlamak istiyordum. Doğrusu, usta, benim ona asla ihtiyacım olmayacaktı. Yaşlı bir adamdı. Onun bana ihtiyacı olabileceğini düşünerek, gençliğimin zamanına kıyarak, yanından ayrılmamanın daha doğru olacağını düşünmüştüm. 'Ya yarın ölürse?' diyordum kendi kendime. Öldüğünde yanında olmak zorundaydım. Çünkü kendimi 'oğul' namına yaraşır hissetmek, en b ü y ü k m u t l u l u k k ay n a ğ ı m d ı . B a b a m a b u n u söyleyemedim. Ona: 'Baba, her an senin yanında

6

olmalıyım. Nereye gidersen beni de yanında götürmelisin. İnkaya çınarını, Ayvaini Mağarası'nı, kükürtlü kaplıcayı birlikte gezmeliyiz. Bunu kendin için değil, benim için yapmalısın. Günün birinde bir yerlerde yığılıp kalman halinde, kendimi suçlu hissetmemek için, her zaman ve her yerde yanında olmak zorunda hissediyorum kendimi. Biliyorum, sapasağlamsın, ancak beni de anla lütfen. Yaşlısın ve ihtiyarlar dalgın ve dikkatsiz olurlar. Hem ecel bu, sağı solu belli olmayan çoraplar gibi, hangisini hangi ayağına giydiğinin bir öneminin olmadığını sanki sana kanıtlamak istercesine… Yani bir anda işte…' demek isterdim.” Yaşlı usta şimdi durumu daha bir ciddiye almışa benziyordu. Cenap'ın babasının köyünü, kimlerden olduğunu öğrenmek istedi. “Bunun pek bir önemi yok usta,” dedi beriki. “Ama onun nerede olduğunu söyleyebilirim size.” “Nerede şimdi? Bu konuyu onunla konuşmak daha mantıklı ve anlamlı olacaktır. Çünkü sanırım sorun senin duygularına mana yüklemekte zorlanan babanda. Anlayış göstermeli ve bu son derece tabii insani isteği karşılamalı. Çünkü babanı seviyorsun. Onun başına bir şey gelmesini istemiyorsun. Öleceği zamanın yakın olduğunu, yaşlılığı yüzünden düşünüyorsun. Haklısın. O da doğal olarak bir bebek gibi takip edilmek istemiyor. Kendi başını alıp istediği gibi dolaşmak istiyor. Bu nedenle seninle bazı şeyleri paylaşmak istemiyor olabilir.” “Onu asla yalnız bırakmadım. Dikkatsiz biri. Teferrüç Semti ile Sarıalan Yaylası arasında işleyen teleferikten neredeyse düşeyazıyordu ölmeden önce. Ayağı takılmıştı. Omzuna yapışmasaydım boşluğu sahiplenecekti.” “Ölmeden önce mi?” “Öleli bir sene oluyor.” “Başın sağ olsun yavrum.” “Dostlar sağ olsun usta. Günün birinde gene bensiz evden dışarı çıktı. Anneme yardım ediyordum. Annem hayvanların önlerine saman yığınları atıyordu. Ben de onunlaydım. Babamın evde olduğunu sanıyordum. Meğerse gene bizden habersiz sıvışmıştı evden. Bunu kendisine yetişemeyeyim diye gizli yapıyordu. Yanında gezmemi, ona göz kulak olmamı istemiyordu. Elimden kaçırdığımı biliyordum onu. Daha önce de olmuştu. Bir defa evden habersiz çıktığında, geri dönene dek yüzüne hasret kalırdınız. Öylesine tek başına dolaşmayı seven bir insandı. O gün eve gelmedi. Ertesi gün Gölyazı Köyü'ne uğramak için bir minibüse atladığını arkadaşlarından öğrendim. Peşine düştüm. Bu küçük köyde onu elimle koymuş gibi bulabilirdim. Uluabat


Sayfa

7

Gölü kıyısındaki kayıkçılardan birinin eline yüz lira tutuşturmuştu. Bunun karşılığında ne aranmak ne de sorulmaktı isteği. Kayık sahibi endişe etmeyecekti. Kayığının ve malını kiralayanın sonunu düşünmeyecekti. Öyle tembihlemişti babam. Adamı evine yollamıştı. Üç saat sonra ikisi de o kıyıda buluşacaklardı. Hava gittikçe soğuyordu. Babam soğuğa meydan okuyan insanlardandı. Kış günü kısa kolluyla dolaşır, beyaz giyerdi. Beyin kanamasını işte tam da kendini on sekizlik bir delikanlı gibi hissettiği ve küreklere var gücüyle yüklendiği o akşam alacasında geçirmişti. Oracıkta yığılıvermişti. Kayığın dibine yuvarlanmıştı. Bakanlar boş, kendi halinde gölün ortasında salınan bir kayık görebiliyorlardı sadece. Oysa içinde babam vardı.” Cenap artık susmak istedi. Babasının son anları gözleri önüne geliyordu. Onun yanında olamadığı için gene kendine kızıyordu. Devam etti: “Uyuyamıyordum. Kendimi affedemiyordum. O sırada saman balyalarını çözmekle uğraşıyordum. Ama babam elimin altından kayıp gitmişti. Keşke onu gözümün önünden ayırmasaydım. Zamanla yaralarımı deşmemeyi başardım. O zamanlarda dünya işleriyle uğraşıyordum. Dünya işleri kafamı dağıtmamı sağlıyordu. Değişik işlerde çalıştım. Boş zamanımın kalmaması için yorgunluktan ölünceye kadar ağır işlerde çalışıyor, başımı yastığa koyduğumda uyumak için uyku haplarından medet umuyordum. Yetmiyordu. Zamanla onu her saniye karşımda görür oldum. Hesap soruyordu şimdi de benden. Neden onu yalnız bıraktığımı bilmek istiyordu. Ona bu yüzden kendisiyle dolaşmak istediğimi söyledim. İnanmadı bana. Ölümünden sorumlu olmamı istedi. Kabul ettim. Kabul etmek zorundaydım. Onun ölümünden sorumlu olan bendim. Bunu önceleri kimseler bilmedi. Kendime bile babamın ölümünden sorumlu olduğumu itiraf edemiyordum. Günün birinde gene karşıma çıktı. Bilim merakıma yabancı olmadığından, okuduğum kitaplardan aklımda kalan bir bilgi kırıntısı üzerinden bana yüklenmeye çalıştı. Bu bilginin ne denli doğru ya da yanlış olduğunu bilemiyordum. Belki de hatalı okumuştum. Ya da doğru algılayamamıştım yazılanları. Ama sanırım Güneş'in ölümüyle ilgili bir yazıda, ondan sonra, yani onun yol oluşu ardından bile insanlığın yedi dakika daha ışığı ve sıcaklığıyla yaşayabileceği anlatılıyordu. Yani Güneş şimdi patlasa ve etkisi bize ziyanda bulunmasa bile çiçekler yedi dakika daha onunla büyümeye devam edebileceklerdi.” Cenap, kendisine kâse içinde uzatılan

kestane şekerlerine hayır demişti. Karnı acıkmıştı. Konağın mutfağından pideli köftenin ve İskender kebabının kokuları geliyordu. Yaşlı ev sahibi Cenap'la konuşmasına sofrada devam etmek istedi. İşte o zaman Cenap ayaklandı. Onun gözlerine bakamıyordu. Nerede olduğunu sorguladı. Kiminle konuşuyordu? Derdini kime anlatıyordu? Boşuna konuşuyordu. Şimdi babasının mezarı başında olmalıydı. Onun mezar taşını okşamalıydı. Ve babası hayattayken yapamadığını şimdi yapmalıydı. Onun mezarı başında uyuyacak, yatacak, kalkacak, yaşayacaktı. Oradan ayrılmayacaktı. İçini hüzün kapladı. Koştura ede mezarlığa vardı. Toprağına sarıldı. “Babam!” dedi. “İşte şimdi benim istediğim oldu. Yaşıyorken senin istediğin olurdu. Yanında dolaşmama, sana göz kulak olmama izin vermezdin. Nefes alırken senin dediğin oldu, şimdi de benim dediğim olacak. Asla ayrılmayacağım! Karacabey mezarlığı benim yuvam olacak. Babamın yuvası benim de evim değil midir? Bir oğul, babasının evinde yaşamakla mükellef değil midir?” Yorgunluk, koşturmaca, zihni bulanıklık, yaşadığı sancılı saatler, hala ölüm şokunu atlatamamış oluşu, onun gözlerini uykuya teslim etmesini sağladı. Rüyasında babasına sarılmış bir şekilde ağlıyordu. Bir dalıyor bir batıyor, iniyor çıkıyordu. Hayat yukarıda, ölüm aşağıdaydı. “Yedi dakikam kalsaydı baba, son yedi dakika,” dedi Cenap. “İnsanların can derdine düşüp kendilerini kurtarmak için sağa sola seğirttikleri o yedi dakika içinde bile yanından ayrılmazdım senin. Evet, yedi dakika sonra ışıklar sönecekti. Hayat akşama varacaktı. Perdeler kapanacaktı. Ve insanlar son yedi dakika içinde yapabileceklerini düşüneceklerdi. O son yedi dakika içinde neler neler yaparlardı kim bilir? Düşünsene baba, yedi dakika sonra öleceğini bilseydin, o kayığa bensiz biner miydin? Biner miydin canım babacığım? Bindirmezdim seni. Ama sen sanırım yoluna devam ederdin. Durmadan, korkmadan, yorulmadan… Senin gibi olamadım. Yedi dakika sonrasından emin olamadım. Yedi dakika sonrası bana güven vermiyordu. Ne olacağını Allah bilirdi ama, bana da 'oğul' denmişti. Bağışla. Seninle ayrıldı yollarımız. Bekliyorum. Buluşma zamanı yakındır. Bekliyorum.” Mezarcı, onun bu sözlerini kulaklarıyla duymuştu. Bir mezar taşı ardına saklanıp, toprak altı dünyasıyla haberleşmek isteyen bu adamın, bir yakınının acısıyla boğuşmakta olduğunu anlamıştı. Sonra ortadan kaybolmuştu Cenap. Kimselere haber vermeden yok olmuştu. Hala nerede olduğu bilinmiyor. Yaşıyor mu yoksa ölü mü? Bilemiyoruz. Ancak babasının peşine takıldığından eminiz. Yedi dakikanın hala dolmasını bekliyor. O zaman yaşam bayrağını ölüm meleklerine teslim edeceğiz. Ve geride bıraktıklarımıza yeniden “merhaba” diyeceğiz.


Sayfa

8

Aydın Meriç İstanbul Trafiği Boğaz köprüsünün üstünde İnatlaşan iki keçidir Anadolu ve Rumeli Onları Farklı kıtalarda tanımlamak Kimin haddi

Toroslar Ayağa her kalktıklarında Başlarını göğe vurduklarından Şimdilerde Akdeniz'in karşısında Hımbıl hımbıl oturuyorlar kıpırdamadan

Çilingir Sofrası

Orhan Karahan Prova İçim dışım yağmur, sırılsıklamım Bu köşe başı Az önce ellerinden ayrıldığım yer… “Bakmıyor çeşmi siyahım”… Yine hicaz dokunuyor tellere üstad… Islak ve karanlık bir ayrılık Kaldın çöl ortasında ussuz, gözlerimde susuz Gidişindi yağmura anlattığım masallar Binbir gecenin sonuncusu… Bak şimdi çocuklar büyür ellerimde Çıplak ayak, hüzünlü… Karda yürüme provasıdır, sahnelenen oyunun adı…

Anahtarı kaybolmuş Kilitli bir kapı gibiyim Kavun, balık Bir de büyük gelmedikçe Yemin billâh Açılacak değilim


Sayfa

9

Mustafa Orman Hep Aynı Masa Gün açmamışken henüz bu kara kuru kutu şehirde, kendisini yanlış seçilmişlerin arasına yerleştirdi. Dipten gelen, akıl almayan, dile gelmeyen şatafatlı ışıkların arasında insan yalnızlığı hissetti. “Ah uzun zamandır ne ölümler istedi de beni gitmedim,” dedi. Kendi buğulu aynasında, sonrasızlığı düşledi. Şimdi, duvarların arkasından yağmurun azmış sesini duymadan, yüzüne bakan pencerelerdeki yağmur çiziklerini, insanların koşuşlarını, şemsiyelerin ezilip büzülerek uçuşmalarını, kırılmalarını, saçaklardan yağmur suyunun akışını; duraklara, saçak altlarına insanların hürya doluşmalarını seyrediyordu. Yüzündeki utangaç çizgileri, dudaklarından ve gözlerinden akan boyalar kapatıyordu. Yırtmacından ortaya çıkan bacakları, boş masa ayakları kadar çıplak ve güçsüzdü. Soğuk hava, el tırnaklarını pembe gül rengine dönüştürmüş, parmaklarını işlevsiz bırakmıştı. Gece sanırım saat 11'di. Burada çalıştığım günden beri, bu kadın gibi düşünceli çok kimseler gelip oturuyorlardı. –Peki ama bu kadın nasıl geliyordu buraya?- Bazen hiç iş olmazdı, bu da başka bir durumdu tabi. Gündüzleri, tahta panjurları yarıya kadar açık olan antikacı dükkânına gözlerini dikiyor, dükkân kapısında dilenen kadının çil çil yüzüne bakıyordu. Bazen konuşmak için fırsat kolluyordum. Umursamaz bir tavırla konuşuyordu. O gece tek bir müşteri dahi gelmemişti. Onun oturduğu masanın yan tarafındaydım. Avurtlarımı ellerim arasına almış caddeyi seyrediyordum. Gözleri gözlerimi dilimleyip suyunu yere akıtıyordu. Kalktığımda masada yoktu. O haliyle nasıl gitti, kim götürdü anlamadım. Bugün saatlerce oturdu burada. Sabah erkenden geldi, diğer müşterilerden farkı sandalyesini kendisiyle getirmesiydi, -nasıl rahat etsin ki, istemediği bir sandalyede insan rahat eder mi, acı çekerbattaniyesi dizlerinin üzerindeydi. Yanındaki hapı almak için, bir bardak su istedi. Masadaki kül tablası temizdi. Kül tablasının yanında bir tren bileti duruyordu. Bardak boşalmıştı. Ve benden bir daha hiçbir şey istemedi. Karşı masaların tozunu alırken; bir süre gri, açık, gözleriyle bana baktı. Pencerenin önünden çekilmemi bekliyordu. Mutfağa geçtim. Kendi kendime Mehlika ile konuştum. Yeri değişmeyen, başka masalarla hiçbir zaman, herhangi bir şekilde birleşmeyen masasına sokuldum: 'Mehlika' dedim. “Evet”… -bugün ben geldim kendime - sana da geldim - sezdim acını eğildim - çekmek istedim - vızıldamadan uçtu“Cahit… Cahit kalk saat 6 be kardeşim. Geç oldu ocağı yak, çayı demle.” Hiç değişmeyen bu yüzden, gözünden ara ara akan, suratının her bir tarafını fıskiye gibi sulandıran gözyaşından ve vücudunu biçimsizleştiren o duruşundan bir şey kaybetmemişti. Arka taraftan

pencereye kadar sokulan, gecenin karanlığı yardımıyla görünmeyen binlerce dalga, beton duvarlara çarpıyor, camları ıslatıyordu. Rüzgar iyice hiddetlenmişti. Yağmur patır patır çatıya düşüyordu. Nemli hava ciğerlerimize kadar sokulmuştu. Bitmek bilmeyen solgunlukla, cansızlıkla, yıpranmışlıkla, hırsla, acı bekleyişine beni de ortak etmişti. Bu sessiz ortaklık kadar acı bir şey görmedim. -dilimde sözler vardı - etrafımda insan yoktu - ölü ışığın her bir tarafa dağıldığı bu dörtgen odada - kendimi kadavra dersine giren bir tıp öğrencisine benzettim- kadın orada – fısıltı yok – kaşları oynadı – gölgesi oynadı – eti oynadı – masa da oynadı Doğanın birkaç nefesle içimize sığdırdığı ölümü-yaşamı, coşkuyu-umutsuzluğu ruhumuzda yaşarken onlara anlam yüklemek, yüklenen anlamla başka şeyleri boşa çıkarmak ne kadar da zor. Caddeden araba gürültüleri, tramvay zilleri ve seyrekleşen insanların sesleri geliyordu. Huzursuzca alnını sildi. Gündüz camın önüne akıyordu. Sonra, şehrin kokusu, sesi, rengi, kalabalığı, acısı, sevinci yayıldı. İnsanlar bekleşti, binalar, otobüsler, taksiler doldu taştı. Camlar buğulandı, kapılar açıldı, kapandı. İçeriye hürya doluştular. 'bir simit', kasa açıldı, 'para üstü, buyurun'; 'dereotlu poaça, bir su istiyorum.' KASA AÇIK, bozuk paralar 'şakır şakır', 'bu sizin, bu da sizin'; 'açık çay kimin?' … Yine antikacının önünde bekleyen kadına bakıyordu. Bedeniyle devraldığı hayat arasındaki yokuşun, ince eleğinden, namından, soyundan sopundan, hamlesinden, göğünden, aşkından, kuşkusundan, -yürümenin dışında- dönüşünden, kurulup kaldırılışından, hatasından, pişmanlığından, bütün içtensizliğiyle önüne bir serüven koydu. Oydu içini, biledi etrafını, çevirdi, durdurdu, bir daha çevirdi, bir daha durdurdu, dudaklarını kemirdi, omuzlarında ağır bir el gibi duran yeleğini çıkardı, elini daldırdı, yanakları kızardı, baharın halleri gözünden aktı boynuna düştü. Ürperdi. Kendinden başka koynuna alabileceği kimsesi yoktu. Soluk aldı içine çekti. Dışarıya baktı, dışarının fotoğrafını beynine kaydetti, şimdi kendi şenliğine hazırlanacaktı. Elleriyle kafasını tuttu. - İnsanın elleri yetmez ki kendi ayıbını kapatmaya. Ya da yarasını örtbas etmeye.- Nihayet bir soluk aldı. Yürüyen insanlara bakıp bakıp geçmişini süsledi; geleceğini tüketti. Allah'ım, Mehlika'nın ayakları nasıl oldu da küflendi; işleyen gövdesini de ruhuyla küfletiyor, dedim.


Sayfa

10

Serkan Engin Her Şiirin Uyaksızı İki yalnız bir adaya yakışır Burgaz'ın mavisinde unut beni Martların düşlerine teyelle Tenhaydık, tarumardık hayat valsinde Çocuk gülüşlerine ilikli iki haylazdık Viran günleri susuyorduk denize baka İnatla elma şekeri bir sabaha birikiyorduk Bütün kediler bencileyin uzak atlas Tüm dalgalar sencileyin bahar hecesi

İlkay Coşkun Göğrafya saklı uçurum önünde canhavli dimağında bin bir çeşit korku savar gözbebeğinin en uzağında isina horoz diklenmesi, hortlak kaçkını yamaçtan yuvarlanır aşağıya ceremesi deniz ırmak mavi uç beyleridir ağıt; ağır tütsü yörüngesinde salınan göğsünde açar uzak ülke tomurcukları yıldızı bol samanyolu toplanır göğüne deniz gezmiş, bozkurt çocuğu gözlerinde ağır türküler gelir kasabalardan neşet ertaş, zaralı halil sesinden hüznün bir tarafı çöl geçen kösnül onur, kavruk dudaklarda kutsanır dağı taşı kür olur umuduna uzayan yolların asfaltına bulanıp dişilik sarılır anadolu'nun anaçlığına ekşitsen de damak tadını insan-oğul en özel zarafeti göğrafya doğurur..

Eksik bir yağmurdu kalbimize yağan Sokaklar koşar adım kedere açılıyordu Biz bir susuyorduk üç gülüyordu halimize kargalar Kimselerin bayramında adımız anılmıyordu Alargaydık alengirli sürüye, künt seslere yankısızdık Kavruk harflerle yazılı bir ömrü sürüklemekten bıkkın Her şiirin uyaksızı olmaktan kırgındık İki yalnız bir adaya yakışır cancağızım Gel Burgaz'ın mavisine göm beni


Sayfa

11

Faik Öcal Hoşçakal Isabel Selamlar da yaşlanırmış, bütün zamanlar uğurlanırken ait oldukları kuytuluklara. Gördüm, elden ayaktan düşmüş selamı, dağlarıma hasret kalırken bir ömrün baharında. Haddi hesabı yokmuş yolculukların, geçmelerin, göçmelerin. Bir umut bin ölüme bedelmiş, gördüm bir ihtiyarın ağaran saçlarında, sağırlaşan kulaklarında, ıslak gözlerinde. Soluma bakıyorum, genç bir kızın liseli silueti, şehirlerarası bir yolculuğun vardiyasında. Sağımda kötürümleşmiş bir selam. Ara yerde kalıyorum, bambaşka bir kıyameti kebirle. Yolumdan dönemem, bozdurduğum vedaların haddi hesabı yok. Sonra ayrılıklarla girmedim mi ben bu yola, geçmedim mi genç bir kızın liseli siluetinden yaşlanmış, kötürüm olmuş bir selama. Çoğalır rivayetler kulaklarımın boşluğunda. Karışır birbirine sesler. Bir garip hazan olur sözler. Ukbama düşer kuşlar. Geçip gider miydim ben böyle buralardan. Uğultulu bir yalnızlık olur Isabel'in iki binli yıllardan kalmış eylülü, aynı şarkının gölgesinde: J'ai quitté mon pays… Bir kayıp daha düşülecek defterime. Mevsim hep sonbahar olur, sararmış yapraklar düşerken gözlerimden. Bir bir devrilir günler. İşte böyle geçip gider şehirler ve insanlar. Bir unutuluş olacaksın işte Isabel ve sonra ben senin adına bütün unutulmuşlardan af dileyeceğim. Birlikte yollara düşeceğiz, okul sıralarında unutulmak isteyeceğiz, bir seyyar satıcıdan kavun alacağız. Ah Isabel, sen de biliyorsun ki bir unutuluş olmayı istemedik hiçbir zaman, bir kayboluştan daha öteye gidemedik yine de. Zamana meydan okuduk her vakit her koşulda. Oysa şimdi yerlerde kalıyor selamımız elden ayaktan düşmüş, kötürüm ve dağlara hasret kalmışız gözlerimizde tütse de liseli siluetlerimiz. Hiç mesafe aldık mı hayat oyununda? Yaşlanmış bir selam bir ömrün doğru yataklara sürüldüğünün kanıtı olabilir mi? Neden hep aynı şarkıyı dinledik? Ma vie, ma triste vie/ Se traîne sans raison. Kimlere, nelere veda etmedik. Gerçekten veda edeceğimiz bir ülkemiz oldu mu Isabel? Yoksa hep yollarda mıydık, bir ömrü yollarda hayallerle mi geçirdik? Hep düşlerde mi yaşadık? Yine de unutulmak istemedik. Neden Isabel? Yeterince acı çekmedik mi? Kaç ayrılık daha vermek gerekir bir düşe, bedel niyetine. Söyle Isabel, neydik biz, neyin peşindeydik sonra? Kaçıyor muyduk yoksa? Kaç güneşi uğurladık? Gerçek bizden öte miydi, fazla mıydı? Yola çıkarken iki binli yılların hemen başında, neye, kime veda ettik? Sonra sen konuştun: “Tam bir bütün olduğumuz anda muhtaç olduğumuz avuntuyu bulamayacağımız yanımızda.” Ben sustum; çünkü sözlerin birbirini kovaladığını ve insanın bu sözler arasında boğulduğunu biliyordum. Öğrettin. Avuntu o şarkıyla, Hoşça kal Ülkem: J'ai quitté mon soleil / j'ai quitté ma mer bleue. Bir ülke… Uğrunda ölümü göze alabileceğimiz bir ülkemiz oldu mu gerçekten. Yola çıkıldı mı bir yerlere gider insan ama biz nereye gidiyorduk, hiç bilmiyorduk, bilemiyorduk. Sonra şimdi durduğumuz yer. Sahi, biz neydik Isabel ve acının görünmez tutanakçısı, kanlı belleği kesilirken ömrümüz, bir mezarlığa dönüşürken kalbimiz, kimden neden kaçıyorduk. Hayaller kurduk eylüllerimize benzeyen. Şehirler düşledik yolculuklarımızda. Sonumuzu düşünmeden yol aldık. Doğru, gittiğimiz her yeri kendimize benzetiyorduk, sonra da yitiriyorduk. Kaybediyor muyduk? Ah Isabel, ölümlerin gölgesinde mola verdiğimizde neden hep aynı şarkıyla kendimizden geçiyorduk? Leurs souvenirs se reveillent/Bien après mon… Cezeyir'den sürgün ediliyorduk, Şili'de milistik, Prag'da panzerlerin üstünde zafer naraları atan iki yeni yetmeydik, Rosa ile Berlin kaldırımlarına düşerken tepe taklak çırılçıplak ölüme uyanıyorduk, Guernica'da düştük, Dersim'de ağıt. Ah Isabel biz ne çok acıydık ve hep aynı şarkıyı dinliyorduk iki binli yılların hemen başında: Mais du bord du bateau, qui m'éloignait du quai… Yasımızı tutan olmadı, unutulmaktan korktuk her dem; fakat tarihi yaslar tuttuk, mütemadiyen kaybeden insanlığa ağladık ve bu dünya bize göre değildi, havsalamıza sığmıyordu dost meclislerinde söz temsili de olsa acı sözler işitmek, muhannet suretlere uyanmak, saklıda kalmak. Uzak alınıyordu kararlar ve yakından içeriden darp ediliyordu ruhumuz. Bu yüzden mi yaşlandı selamımız, sağırlaştı kulaklarımız, ıslandı gözlerimiz ve genç bir kızın liseli siluetine teslim ettik eylüllerimizi son sözlerle: Korku istekten, aşktan, nefretten, günahtan, öfkeden, bağlılıktan… Çok daha güçlü, korku… J'ai longtemps regardé/ Ses yeux bleus qui fouillent/La mer les a noyé/Dans le flot du regre…


Sayfa

HÜSEYİN PEKER'le ŞİİR, SİVAS ve POYRAZ ŞİİR AKŞAMI ÜZERİNE

12

Yusuf BAL Mart 2012

1946 yılında İzmir'de doğduğunuz ve 1960 yılında Soyut ve Yordam dergilerinde şiirlerinizin yayınlandığı bilgisinden yola çıkarsak, sizin henüz 14 yaşında iken dergilerde şiir yayınlamaya başladığınızı söyleyebiliriz. Dergilerle genç yaşta tanışmanızda aile ya da arkadaş çevrenizin etkisi oldu mu? Şiirleriniz ilk kez yayınlandığında neler hissettiniz? Şiire 1960 da başladığım, doğruya yakın bence. Ama ilk yayınlanan şiirim, 1965 yılında İstanbul'da çıkan Halil İbrahim Bahar'ın yönettiği 'Soyut' dergisindeki 'Çukur' olduğuna göre, şiire başlama yılım 1965 olarak anlaşılmalı. Ama liseye başladığımdan beri, Edebiyat öğretmenlerime, asıl yeteneğim suluboya resimlerle süslü, el emeği çini mürekkeple yazılmış şiirler ilaveli kitaplar vermem, bendeki taşan yeteneğin birer parçası. Buradan 14 yaş değil ama 16'lı yaşlar başlangıç alınabilir.

1946'da

İzmir'de

doğdu.

İzmir

Atatürk

Lisesi'nden sonra iki yıl Fen Fakültesi Kimya-

Şiir yaşamamızda tanışmış unutamadığınız kimler var?

olduğunuz

ve

hiç

Fizik bölümüne devam etti. İstanbul Gazetecilik Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. Bankacılık yaptı. Emekli olduktan sonra Varlık dergisi'nde desenleri yayımlanmaya başladı. İlk şiirleri, 1960'lı yıllarda Soyut ile Yordam dergilerinde yayımlandı. Poyraz, Papirüs, Şiir Sanatı, Milliyet Sanat,Dost, Kitaplık, Hürriyet Gösteri, Varlık, Akatalpa, Dize gibi bir çok dergide şiirleri yayınlandı. Yazıcı ya da Bir Yol Romanı adlı ilk romanı 1996 yılında Yapı Kredi Yayınları'ndan

çıktı.

İlk

şiir

kitabı

İnsan

Arkadaşınındır (YKY) 1997 yılında Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'nü aldı. Yer Bezinden Bir Köle 2000 yılında Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'ne; Ses Salkımları ise ile 2001 yılında Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'ne değer bulundu.

Tek

Vuruş ile 2007 yılında Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazandı. Şiir Kitapları: İnsan Arkadaşınındır (1997), Yer Bezinden Bir Köle (2000), Ses Salkımları (2001), Ateşin Zilleri / Toplu Şiirler (1965-2003),Tek Vuruş (2007), Benden Sana Yamalı /Toplu Şiirleri (2010) Roman: Yazıcı ya da Bir Yol Romanı

O kadar etkileyen şair büyüğüm ve arkadaşım var ki, hangi birini anlatsam. Anılar yumağıyım bu konuda. Örnekse Ankara'da yaşayan Meteoroloji mühendisi eleştirmen (geçtiğimiz yıl kaybettik) Hüseyin Cöntürk'le Yordam dergisi çerçevesinde iyi bir dostluğumuz vardı. Şair Refik Durbaş şiirle kucaklaşmamı sağladı. Cemal Süreya ilk yazdığım şiirlere Papirüs dergisinde yer vererek büyümemi çabuklaştırdı. Hakkımda övgü dolu sözler bırakarak bana yol açtı. Arada genç yaşta ölen Arkadaş Z.Özger'de şiire başlamasındaki öncü olduğum dostlarımdan. Bu saydıklarım anılarımın kısa bir bölümü. Edip Cansever'le, Sevim Burak'la (öykücü) aynı mekanlarda bulundum, konuştum, tanıştım. Dahası da var belki. İnsan şairleri görerek, yaşamından izler alarak yapıtına ivme katar bence. Son dönemde Hüseyin Alemdar'la da az koşturmadık birlikte. Kars'dan, Elazığ'a, İskenderun'dan, Söke'ye birlikte az koşturmadık etkinliklerde. Ne hikmetse Sivas'ta ayrıldık. Herhalde buranın insanın içine işleyen dokunaklı kar örtüsünü Aksu'dan göreydi, Sivas köftesini tadaydı daha iyi olacaktı derim hep. Hüseyin Peker'in şiir yaşamındaki mazisi çok eskiye dayanmasına karşın, bu günde dergilerde aktif olarak şiir yayınlamakta. Ayrıca yeni yayınlanan dergileri okuyor ve bu dergilerde yayınlanan şiirlerde orijinal bulduğunuz cümleleri seçiyor ve düzenli olarak mail gurubunuzla paylaşıyorsunuz? Geçmişte yayınlanan dergi yayıncılığı ile günümüz dergi yayıncılığını karşılaştırmazı istesek neler söylersiniz?


Sayfa

13

Geçmişteki dergicilikte ciddiyet daha fazlaydı. Memet Fuat'ın 'Yeni Dergi' sine sokulmak, yazmak uzun bir işti. Şimdi yayınlatmakta çeşitli dergiler oluşu nedeniyle kolaylık yaşanıyorsa da; biraz dergilerin kalitesinde düşüş olduğunu söyleyebilirim. Yapıt üretenlerin; eskiye benzer değerlendirici hocalardan yoksun oluşlarına, bağımsız bir üretim mekanizmasından kaynak alışına da bağlanabilir her şey. Yazar bağımsız ve kendi yargıcı gibi çalışıyor. Karışanı yok, denetçisi az. Bu da pörsümüş yapıtların çoğalmasına, kendini aşan yapıtların ortalıkta görünmemesine yol açıyor. Kırmızı Yayınları tarafından toplu şiir kitabınız “Benden Sana Yamalı” yayınlandı. Kitabınız hakkında neler söylersiniz? Ben şiire imgelerden, değişik çağrışım birimlerinden kurduğum bir yöntemle çalışıyorum. Bunun nedeni Halk şiirinden Divan şiirine; ordan günümüze, hatta arada Batı tesirinde modern teknikleri bünyesine alan bir özgür koşuya bürünen şair, niye özgün olmasın? Yani eskil sistemlerin yaratıcılığından sıyrılıp farklı anlatım olanaklarından yararlanarak, çağrışımı dört misli güçlü hale getirmek istiyorum. Bu yüzden adından başlayarak 'Benden Sana Yamalı' farklı sesle konuşan bir kitap. Değişik ses. Keyfini yaratana. Bir de kolay okumalardan uzaklaşıp bilmediğimiz renklerden hoşlanana… 7 Mart 2012 Çarşamba günü kar kış demeden ilimizde düzenlenen Poyraz Dergisi Şiir Dinletisine katıldınız. Program nasıl geçti? Sivas etkinliği 7 Martta, karlar içinde yürüdüğüm beyaz üstünde güneşin yaktığı güzel günde inanılmaz bir şehir görüntüsü yarattı bende. Buruciye'den Gök Medrese'ye, insanının o güzel ve içli yüreğinden sevecen bir yürek koşusuna Sivaslılarla birlikte ne güzel koştuk. Hiç bitmeseydi diyerek ayrıldım şehrinizden bilesiniz. Bir konuşmamızda 1968 yılında bir arkadaşınızı askere yolcu etmek için Sivas'a trenle gelmiş olduğunuzu söylemiştiniz. O günden kısaca bahseder misiniz? Ayrıca bu gün ki Sivas'ı nasıl buldunuz?

1968 şubat ayında şair arkadaşım Ender Sarıyatı'yı Amasya'ya taşırken, eski istasyonun kapısını açmaya varamı-yorduk. Unutulmaz bir anı. Şimdi ne Ender var, ne de o eskilik. Sivas yokuşları giderilemese de, modern bir görünüme kavuşmuş. Hareketlenmiş. Orta Anadolu'nun doğuya baktığı yerde hareketli bir ışık artık. Geçmişini unutmuş, geleceğe Kızılırmak'ın kıyıcığından parçalı bulutlarla, ama engin bir gök altında aydınlıkla bakan bir kent. Aşıklardan, halk şiirinden kopmuş kadar incelikli. Kaval sesi kadar içli ve duyarlı… Şiir konusunda yorsunuz?

Sivas'ı

nerde

bulu-

Sivas'ın bence yapısı gereği, günümüz şiirine daha yakın koşturmaması için neden yok. Bunu da sağlayacak bu duyarlı kent insanının; okutmanlarının, üniversite öğretim görevlilerinin, edebiyat ve sanata göstereceği yakınlık, ortaya çıkaracağı değerleri işleyişleri ülke sanatına sunmalarıyla ilgili. Yani Üniversiteden, öğretim görevlilerinden daha büyük yakınlık bekliyor; buranın yaratmaya susamış sanat meraklısı gençleri. Gerek etkinlikler, gerek günümüz edebiyatına, sanat çalışmalarına ayak uydurmuş bir akış. Artık Sivas'ın adını ney çığlıklarının zarafeti içersinde daha çok duymak istiyorum. Bu şehir kardeşim oldu çünkü benim…


Sayfa

Fatih Akça Mathilada

14

Beni ne güzelleştirir ki matilda Acıyan bir su yanığı mı yoksa Kocaman bir kentin günlüğümü Ben bu düğümleri çözerek başlıyorum Kendi ilmiğimi senin avuçlarında sıkmaya Ah matilda yüzümde bir asırdır ağrıyor tanrı Ruhunu etinden sıyıran kadınlar kadar çıplaksın Beynimin kılcal damar örtüsü üstünde matilda Ellerini karnından çekme eskir o zaman gök Ve döner atmosferde kafatasım Ben derisini sırtında sevmeyen bir ayarsızlığım Senin saatin beni ne kadar çok geçti öyle matilda Aç ruhunda, kocaman bir yaraya dadanayım Kan nesnel bir yan tutar bütün kapışmalarda Şimdi dudaklarından sadece şeytanın geçebileceği Bir boşluk yapmalısın, karşı gelip tanrıya Bir ateş sar matilda parmaklarının ucunda sar Ben seni öpemem ki matilda, dokunamam Uzun bir yolculuğa çıkamam seninle matilda Başını omuzlarıma koyamazsın, düş kıramazsın Koku tanımazsın sen çıplak bir gezginsin matilda Sevişip bıraktığım olur olmaz zamanlara İkimizi ne anlatabilir ki matilda, aynı anda Elma şekerini düşüren bir çocuğun, ilk sövdüğü Biraz da elma şekerinin sapı değil midir Sonra yollara ve kadere ve en sonunda Bir çığlık kendini salmaz mı büyük bir anaforlaşmaya Ah matilda cebimde Lidya'lılar hala para arıyor Sana bir elma şekeri öpüşmesi bırakıyorum Dilinin ucunda kırmızı bir renktir artık şehir Ben ağlayınca herkes bir başka şey oluyor Sen beni neden öpemezsin matilda, kokum yüzünden mi Benim kokumun yüzü yok matilda, elleri yok Senin ki gibi bir sırtı yok, matilda göğüsleri yok Sen beni neden uzuvsuz bırakırsın matilda İç organlarımı köpeklere miras bırakacağım Gözlerimi aya asacağım, şehirleri taşlayacağım Elma şekeri neyi kurtarabilir ki matilda Sen çok geç kaldın matilda ya da ben erken öldüm Soluk boruma ilkel bir kabile yerleştirildi Nefesimi beyaz düşmanlarla takas ettiler Ve ateş suyunda vaftiz edilmiş bir lanetim Kime dokunsam ben taş oluyorum bir oyunda Ah matilda yüreğimde kayıp bir ilan beliriyor Sanki senin yüzün bir telefon klübesi Çocukluğum lidya'lılara önce jetonu bulun diyor Sordum bütün her şey öldürülmüştü, kuşlar dahil Öpebilirdim seni öper gibi kendimi matilda Yapmadım çünkü karnının boşluğunda bir çarmıha Gerilecek kadar isa'yım sana, biliyorum matilda Sadece şeytanlar geçecek araladığın dudaklarından Ben hiç olmadan terk edeceğim bütün kabusları Sıcak bir ölmek ilmiğini çözeceksin saçlarından Sen kiminle sevişsen artık ben yalnızlaşacağım yokluğunda


Sayfa

15

İçine çek beni, genzinde acıyan bir su yanığı ülkesi var Sadece bilenlerin giremediği bir kitabe gibi Neden kopmaz ki en lazım olduğunda gömlek düğmeleri Benim ecelim yok matilda, yüzümde asırlardır tanrılar misafir Sen belkide en uzun şiirim olacaksın, ellerini çekme sakın Kirpiklerinin ucunda tutuklanacağım yarın sabah Sen aynaya bakınca, düşeceğim belki sıkı bırak beni Bir yerlere çarpıp dağılmak en büyük sihirim olacak benim Matilda bedenini giy üşüyorum ben konuşunca Bak bu bildiğin bir şey değil yani yüzümdeki kehanet Kabul günüyüm aslında bir posta kutusu sessizliği Çulsuz bir şiirin ele avuca sığmayan didaktik sevişgeni Bana sakın yaralandım deme matilda kör değilim Hala duyabiliyor ellerim, karnında bir kekik kokusu Ben sende en çok hiçbir şey oluşumu seviyorum matilda Belki hiç aklına gelmeyen ve düşmek zorunda olmadığın Çok okyanus içlerinde ama gökten bakınca görünen bir adayım Senin çiğdemler gibi duran göğüslerinde Şimdi bir kadının göğüs uçlarından dağ tefsirleri yapmalı matilda Seni atlaslarda everesti görmüş bir çocuğun kan kaybısın Tuz dök benim cesedim bir yüzyıl daha yaşar kasıklarında Gördüm bütün yetimhanelerde tutsak bir çocuk gülümseyişiydin Kapıların ardına saklanan o meşhur oda soğukluğusun Avuçlarının içine saklanabilir miyim matilda Hep ben sobeleniyorum hep benim sıram geliyor Gitmek istiyorum yani bir başka şeyler olmalı belki Bir şiiri evlat edinebiliriz seninle matilda, emzirebilirsin onu Ruhum, çöle tövbe getirtecek kadar kopuyor etimden Sahi senin takviminde çıplak heykeller bile yok degil mi matilda Rahibeler gibi ağlamak var içini doldurup boğulmak kendinde Sen ne zaman dişlerini dökeceksin üstümde, süt dişlerini İlk uykularını, ağzın bahara açılan bir kapı aralığı Şeytanlar evet sadece şeytanlar Ve hiç umut vaad etmiyor bana ne lidya'lılar Ne sabahlar. Ne şiirler, ne kahveler, ne gaz lambaları Çıplak bir çingenenin soylu bir dansı ol matilda Bu yüzyıl çok yalnız kalabiliriz seninle matilda Bacaklarında boğabilirsin beni önemi yok ben yüzyıl ölürüm Ve yüzümden kalkar tanrılar ve gökkuşakları, siyah paltolar İşte şimdi avuçlarında atan sadece ikimizin bildiği bir nesne Bir sıcak iklim havarisi, bir dehşet sezgisi, bir varoluş sebebi Bir ömür verilesi,bir günah çıkartma perdesi ah matilda Bir acıyan su sesi… Sahi matilda niye hiç gelmez çünkü o bir kuştur Elma şekerini seven bir kuş, sıcak bir göç telaşı Kaç mevsim renginde ölebilirim şimdi yanında Omuzlarına dokunarak ve öperek sırtındaki tanrıtanımazlığı Tanrılar varsa sen neden bu kadar güzelsin matilda Ben neden bu kadar çirkinim neden hiçbir yerde olmayacaksın Neden ben ruhunu sinirlerini alsınlar dive dövdüren Gereksiz bir cesedim, uzat bana kaşlarını biraz da ben seveyim Bu ağır bir yüktür matilda dünyayı sarsan bir yük Ve denizleri korkutan bir derinlik İçine çek beni çünkü dışarısı çok soğuk Sahi matilda sen bir cesedi öpebilir misin…


Sayfa

16

Vildan Poyraz Coşkun Yarına Hasret Uzun ve kasvetli sayılabilecek derecede karanlık bir odadan geçiyordu. Etrafına bakındı şaşkın gözlerle.“ne arıyorum burada” diyebildi ancak. Baktığı hiçbir şey tanıdık gelmiyordu. Bildiği tek şey vardı o da uzun bir yoldan, bilinmezliğe geldiği idi. Sadece “ sevgi nelere kadir” diye düşündü gülümseyerek. Girmek istediği kapıya doğru yöneldi merakla. Karşısındaki odanın kapısı, koridorun derinliğinde kaybolmuştu. Dikkatli bakılmasa görülemeyecek kadar sade idi her şey. Kapıya doğru ürkek ve tedirgin adımlarla ilerledi Amata. Eline tutuşturulan anahtara tekrar tekrar baktı. Karmaşık duygularla anahtarı kilide sokmak istediğinde kapının hafif aralanmış olduğunu fark ettiğinde, girip girmeme arasında gitti geldi bir an. Korku, şaşkınlık, merak, tedirginlik gibi hislerin yanında, tarifi imkânsız bir duygu hissediyordu tüm benliği. Biliyordu ki bu kapının ardında, koridora inat güzelliklerle karşılaşacaktı kendisini. Kapıyı araladı usulca. Çok küçük bir mekân idi ilk fark ettiği. Oda koridor kadar olmasa da karanlıktı. Güneşin keskin ışıklarının girmesini engellemek istercesine, sıkı sıkıya kapatılmıştı perdelerle ve içerisi bu yüzden loş idi. Kapının tam girişinde küçük bir masa; masanın üzerinde ise bilgisayar, gözlerine inanamıyordu papatyalar. Odada ki loş ışığı unutturacak derecede yüzü aydınlandı birden Amata'nın. Yoksa sevdiği adam bu çiçekleri odaya yerleştirmekle hoş geldin mi demek istemişti. Vazonun yanında iki ajanda ve dağınık şekilde duran, notlar, kâğıtlar vardı. Masanın tam yanındaki duvar ise tümüyle kitaplık olarak düzenlenmiş, karşı duvarda tek kapaklı bir dolap ve küçük gül desenleri ile döşenmiş kanepe yerleştirilmişti. Yerde kanepenin renklerine uygun bir küçük kilim vardı. İlk anda, küçük olmasının verdiği kalabalığın dışında göz rahatsızlığı verecek hiçbir şey yoktu aslında. Odanın içi kitap kokusu ve kendisine de huzur veren sevdiği adamın kokusu hâkimdi. Kitaplığa yöneldi. Hayatında vazgeçemediklerindendi kitaplar. Aralarından rasgele seçerek, eline bir kitap aldı ve şöyle bir inceledi. Duvarda asılı duran saate gözü iliştiğinde ise, saatin çalışmadığını daha doğrusu akrep ve yelkovanın sürekli aynı yerde can çekişircesine yerlerinde saydıklarını gördü. Odanın içerisine girmek için sabırsızlanan güneşi fark ettiğinde pencereye yöneldi ve perdenin iki kanadından tutarak, pencereyi araladığı anda güneşin yakıcı kızıllıktaki ışıkları içeri dalmıştı bile. Olağan üstü bir aydınlık kaplamıştı odanın her bir köşesini. İçerisi loş iken fark edemediği ufak detayları inceledi. Küçük objeler, masa altında duran kâğıtlarla dolu çöp sepeti, geceden içilmiş olduğu, kurumuş kahve telvesinden anlaşılan bir fincan…. Dolabın içerisinde Pierre'in bazı eşyaları asılı duruyordu. Dolap altında bir yastık ve bir pike, düzgün bir şekilde, özenle katlanmış ve yerleştirilmişti. Güzeldi evet her şey çok sade ve güzel gözüküyordu gözüne. Şimdi ise iyi ki buradayım diye düşünüyordu Amata. Odanın içerisinde varlığını ispatlamak istercesine bir şeyler yapmalıyım düşüncesiyle hareket etmeye başlamıştı. Kitapları düzenleme bahanesiyle çoğu vaktini orda geçirmişti. Nerede olduğunu ve bilinmezliğe niçin yol aldığını artık daha iyi anlıyordu. İçindeki o büyük sevgi onu buralara getirmişti başka da izahı yok diye düşündü. Buraya gelmesinin bilinmezliği çözülmüştü fakat yarınların bilinmezliği hala devam etmekteydi. Yorgunluğun verdiği rehavetle, oturduğu kanepede uyuya kalmıştı. Gözlerini açtığında bir çift sevgiyle bakan gözle karşı karşıya idi.


Sayfa

17

_ “ geldin mi canım, ne zaman geldin” dedi uykulu gözlerle. _ yeni sayılır, seni uyandırmak istememiştim sevgilim _ “yok, önemli değil, uyumak istemiyorum zaten” diyerek uzandığı yerden doğruldu ve sevdiği adamla özlemle kucaklaştı ve canım diyebildi sadece. Pierre gelirken, yiyecek bir şeyler getirmişti yanında. Çayla birlikte karınlarını doyurdular. Bu küçük odayı ne kadar çok sevdiğini anlatıyordu yemek arasında Amata. İlerleyen saatlerde Pierre'in çalışmalarında da başyardımcı görevini üstlenmişti âdeta. Her ikisi de bu halleri ile tarifi imkânsız bir haz duyuyorlardı yüreklerinde. Amata'nın yaşantısına girmesiyle birçok şey değişmişti. Hayatı doyasıya yaşamak artık hayallerde kalmamıştı ve özel duygulardı bunlar.. En basitinden; karanlık odasına sevdiği kadınla birlikte Güneş de girmişti ve hayatı yaşanılır kılmışlardı. Sevmek ve sevilmeyi doyasıya yaşamak istiyorum onunla diyordu içinden. Bu an durmalıydı. Tıpkı duvarda asılı duran saat gibi. Yerinde saymalıydı her şey. Bunları dua eder gibi geçirdi içinden ve sandalyede oturmuş kitap karıştıran Amata'nın yanına yaklaştı. Arkadan kollarını sevgilisinin boynuna doladı ve sevgiyle sarıldı. Odanın ışığının azaldığını fark ettikleri anda her ikisi de pencereye yöneldiler. Günbatımıydı karşılarındaki. Günbatımını izlemek için birbirlerine sevgiyle sarılarak pencerenin önünde öylece durdular. Karşılarındaki akşam kızıllığını seyretmek her şeye değerdi. Güneşin, karşı yamaçların ardından kaybolmasını nefeslerini tutarak izlediler.. Bu muhteşem anı düşlerinde yaşamışlardı ve şimdilerde düşlerini gerçekleştirmekten dolayı, içlerinde bir çocuk sevinci yaşıyorlardı. Gece geç saatlere kadar oturdular, dertleşip konuştular, özlem giderdiler. İki ayrı yürek tek yürek olmuştu artık. Bir arada olmalarının verdiği hazzı hiçbir şeye değişmezlerdi.. Gecenin geç vakitlerine gelindiğinde Amata yorgun gözlerine yenik düşmek üzereydi artık. Pierre dolaptan pike ve yastığını çıkartıp kanepeyi hazırlarken Amata onu sevgiyle izliyordu. Dün, sevdiği adamın baş koyduğu yastığa baş koyacaktı. Boğazına bir şeyler tıkanmıştı âdeta. “ bu anı bozmamalıyım” diyerek yutkundu güçlükle. Sevdiğine belli etmemeliydi yüreğindeki hüznü. Onun üzülmesi hayatta en son isteyeceği şeydi. Hemen kanepedeki yastığa başını koydu. Konuşmada zorluk çektiği için “iyi geceler” zor diyebildi hayatının anlamına. Pierre, sevdiği kadının üzerine pikeyi usulca örtüp ve yanı başına oturdu, doyasıya baktı. Hayat o varken ne kadar anlamlıydı oysa. Onun uykuya dalmasını bekledi ve sessizce konuşmaya başladı. Biriktirdiği tüm kelimeleri sıralayarak sevgisini dile getirmeye çalışıyordu. Bir gelinciği dokunur gibi usulca dokunuyordu saçlarına, yüzüne. Ve Allah'ına şükrediyordu yüreğindeki yeşeren sevgi için. Zaman bu saatte durmalıydı evet. Orda, tam başucunda sabahlamak istiyordu. Kalkıp gittiği vakit, geldiğinde sevdiği kadını bulamama korkusu sardı tüm benliğini. _ “gitmeyeceğim, bırakmayacağım seni” derken Amata gözlerini araladı. Ve _ “sen hala gitmedin mi sevgilim” dedi. _ hayır, gitmeyi de istemiyorum. Senin yanında kalmak istiyorum böylece _ canım gitmelisin. Ben burada iyiyim bak. Sabah seni ben uyandıracağım ve güneşin doğuşunu beraber izleyeceğiz _ “ tamam, sen nasıl istiyorsan öyle olsun sevgilim” diyerek alnına, sevgi buseleri bırakıp ve kapıya yöneldi ister istemez. Bedeni kalkıp gidiyordu ama tüm benliği sevdiğinin yanında kalmıştı. Kapı eşiğinden ayrılamıyordu bir türlü. Amata, sabah gün doğumunu beraber izleyeceğiz diye söz vermişti ama biliyordu ki uyanınca Onu göremeyecekti. Her ikisi de biliyorlardı ki onlar için, gün doğmayacaktı. Yarınları beraber karşılayamayacaklardı hiçbir zaman. Çünkü saatler öncesinde zamanın durmasını istemişlerdi gün doğumunun o muhteşem güzelliğini unutarak. Gözlerinden süzülen yaşlara engel olmadan, son kez sevdiği kadına baktı ve usulca kapıyı örterek koridor boyunca ağır adımlarla yürüdü. Amata ise Pierre'in kalkıp, kapıda uzun bir süre beklediğini ve kendisini izlediğini hissetmişti. Onunda içinde fırtınalar koptuğunu biliyordu kendi gibi. Birbirlerine söyleyemedikleri o kadar çok şey vardı ki. Uzun sayılabilecek bekleyişinin ardından, kapının usulca kapandığını duydu ve o anda boğazına düğümlenen hıçkırıkları sevdiğinin yastığına gömdü. Gözlerindeki yaşları tutmasına gerek yoktu artık, yalnızdı. Gözyaşlarına yol vermesiyle, daralan yüreğinin bir nebze rahatladığını hissetti. Zordu çok zordu. Sevdiğinin yarınlarında olmayacak oluşu çok ağır geliyordu. Yarınlarla ilgili umudun dışında her duyguyu, ayrı yerlerde de olsalar beraber hissediyorlardı yüreklerinde. Bildikleri tek gerçek ise sabır gerektiren bir sevgiyle ödüllendirilmiş olduklarıydı.


Sayfa

18

Aziz Şeker Dürüst İnsan Don Quıjote'yi Yeniden Okumak İhanet hoşa gitse de hain sevilmez. İspanyol atasözü Miguel de Cervantes Saavedra, “La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quıjote'yi” 1600'lü yılların başında yazmıştır. Bu destansı anlatı, roman geleneğinin en önemli yapı taşlarından birini oluştura dursun Yaşar Kemal İnce Memed karakterinin özlemiyle Don Quıjote'nin özlemlerinin ortak olduğunun altını çizerek anımsamakta yarar var. İnce Memed nasıl ki sosyal bir eşkıya tipiyse Don Quıjete de sosyal bir şövalyedir. Her ikisi de eşitsizliğin, birey ütopyasında yok edilmesinin ve yoksulluğun karşısında olmakla beraber adil bir dünya düşünde kederli insanlara yardım etme uğraşısındadırlar. Don Quıjete'de bu durum ironik ve humor yüklüyken İnce Memed'te daha trajiktir. Okuduğu şövalye romanlarının etkisiyle köyünden çıkan Don Quıjote, yüzyıllardır evrenselliği yakalamış romancıların başucu kitabı olmuştur. Dulcinea de Toboso'ya platonik aşkının derinliğinin etkisi eklenince yaşamı pahasına da olsa zayıfların ve güçsüzlerin yanında yer alır. Bireysel başkaldırısı böyle başlar. Romanda aynen şöyle bir hareket içinde olan Don Quıjote, “düşündüklerini gerçekleştirmek için daha fazla beklemek istemedi; gecikmesinin dünyada bir eksiklik doğurduğunu düşünerek acele ediyordu; karşı koyulacak saldırılar, düzeltilecek hatalar, giderilecek haksızlıklar, cezalandırılacak suçlar, ödenecek borçlar çoktu.”1 diyerek Rocinante'sine binerek gizlice köyünden ayrılır. Daha az dürüst olduğumuz bir dünyadayız. Kişisel hırslar, toplumsal koşullar insanı bu sürece itiyor. İnsan kendisindeki karanlık ve aşağılık noktayı başka bir insandaki aydınlık yanı yok etmeye çalışarak besliyor, büyütüyor. Dünyada yalnızca boyu ve kilosu kadar bir varlığı olan sinsi ve kafasındaki tilkilere tutsak bir halde yaşayan insanların sayısı milyarlarca. İşte bu insanlar dünyayı yaşanmaz hale getirdiler. Kendilerindeki kişiliksizliği, hayvanca bir oburu insanlığı kirletmek için kullandılar. Kolay mı insan olabilmek, gerçeği görebilmek, gelecek güzel kuşaklara onurlu

değerler bırakabilmek, hiçte kolay değil! Yüzyılımızın insanının psikososyal kimliği “kullanmak”, “hiçlemek”, “tüketmek” üzerine kurulu. Ama tarih bu soytarıları, çöplüğünden başka bir yere göndermiyor. Don Quıjote'nin bu kadar çok okunmasının, kültürleri, halkları aşıp duru bir insanlık sevgisinde buluşmasının nedeni, dünyanın kötülüklerine karşı dürüstlüğü ve saflığı korumasında yatıyor. “Serüven peşinde/koştukları söylenen”2 ler içinde Mancha'lı Don Quıjote birçok talihsizlikle karşılaştığı gibi gezgin şövalyelerde de olması gereken özelliklere sadıktır. Yolculukların hemen hemen tümünde silahtarı Sancho Panza yanından eksilmez. Bu saf ve kurnaz köylüye amaçlarına ulaştığı takdirde “vaat” lerde bulunmuştur. Cezire valiliği! D a ğ l a r d a k i , h ı r s ı z l a r, h ayd u t l a r, namussuzlarla mücadelesini sürdürürken, gezgin şövalyemiz birçok yaşam deneyimine silahtarıyla birlikte tanıklık eder. Güzel bir çoban kızı olan, Marcela'ya tutulup intihar edenlerin yaşamlarını dinlemesi yalnızca bunlardan birisidir. Yollarda, hanlarda, düşsel büyülü bir atmosferde delilik sınırlarında dolaşırken yediği bütün dayaklara rağmen bir Rönesans paradigmasıyla, “bilin ki benim görevim, güçsüz olanları savunmak, haksızlığa uğrayanların intikamını almak ve hainleri cezalandırmaktan başka bir şey değildir”3 söylemiyle yoluna devam eder. Biliyoruz ki, gezgin bir sosyal şövalyenin mesleği de “dünyayı dolaşıp haksızlıklarla mücadele etmek, yanlışları düzeltmek” dir. Don Quıjote'nin, yaşadığı serüvenlerle birlikte adı da değişir, “Mahzun Yüzlü Şövalye” olur. Sancha, uzlaşmacı, korkak, çıkarcı ve de iyi niyetli bir tiptir. Yer yer Sancho ile tartışsa da, şövalyeliğin kurallarına uygun bir yaşamdır onunkisi. Umutla bekleyendir o… Don Quıjote'yi okumak yel değirmenlerine saldırının hafifliğinde gülümsemek değildir, “aşkın” ve aşkın platonik ezgisinde olan o muhteşem etkiyi kavramakla ilgilidir. Şövalye Don Quıjote, tanımadığı ama yüreğinde büyüttüğü derin bir gönül bağıyla bağlı olduğu Dulcina'sı için kavgasını sürdürür. Kitap aralarında ara ara Don Quıjote'nin


Sayfa

19

ağzından verilen gerçeklikler okuyucu için apayrı bir psikososyal deneyim alanı olur;“yoksul olan, iyi olan her şeyden yoksundur”4 gibi… İspanyol atasözü der ki, “ihanet hoşa gitse de hain sevilmez”5 Tarih budur! Tarih, hainlerin kol gezdiği bir cehennem yeridir. Don Quıjote'nin bir şövalye gibi silahtarıyla gezisi sürerken köyünden rahip ve berber bu iyi insanın “deliliğine çare bulmak için” türlü oyunlar yaparlar. Hatta bir ara kafese koyup köyüne tedavisi için geri götürürler. Toplumsal idealleri olan Don Quıjote durur mu, gizlice kaçar. Silahtarıyla… Hanlar şato, hayvan sürülerini çarpışan ordular, şeytan kılığında insanlar olurken büyücülükle gelen çarpışmalar, serüvenler de hep çabası olur. Dulcinea'dan hâlâ bir haber yoktur. Gezgin şövalyelik tarikatının bu sadık havarisi kendi çıkarını asla ve asla düşünmez. Yalnızca “güzelliğine ve akıllılığına” âşık olduğu Dulcinea'sı için erdemli arayışlar içindedir. Gücü ve cesaretiyle bir dem sonra “Aslanlar Şövalyesi” olur. Önünü kestiği bir grubun taşıdığı aslanlardan birinin bırakılmasında aslan ona bir şey yapmadan kafesine geri döndüğü içindir bu adın veriliş nedeni. Doğruyu hayatı pahasına savunan bu cömert, dürüst şövalye ve silahtarının serüvenleri diğer taraftan kitaplaşmış elden ele d o l a ş m a k t a d ı r. G i t t i k l e r i y e r l e r d e tanınmaktadırlar bu maceraperestler! Barselona, Don Quıjote'in “Truva'sı” olur. Düelloda verdiği sözü tutar, yenildiği için köyüne döner. Yenildiği kişi tanınmaz bir halde giyinmiş olan bir köylüsüdür. Amaç onu köye geri götürmektir. Herkesin bir “Truva”sı vardır. Yenilip şöyle bir kendisine çeki düzen vermeye çalıştığı ya da yok olup gittiği bir anda… Köyünde, ölüm döşeğinde yaşamını gözden geçirirken vasiyetnamesini yazdırmaya başlamıştır bile. Silahtarı Sancho Panza'ya saflığı ve sadakatiyle düşüncelerini açtığında aslında şövalyelikle “bir yanılgının içine düştüklerini” de ifade eder. Sanki hepsi bilerek planlamıştır. Acılar, kavgalar, düşler, dövülmeler, dalgaya alınmalar, taşlanmalar ama hepsi insancıl bir duruşla dünyayı adaletsizlikten kurtarmak içindir. “Bilgece ölüp/ çılgınca yaşan” dır romanın katman karanlığındaki aydınlık çizgide yürüyen Don Quıjote...

Dipnotlar 1. Cervantes. Don Quıjote I/II Çev. Roza Hamken. Yapı Kredi Kültür ve Sanat Yayınevi. 1996. İstanbul, s, 55 2. Cervantes. Don Quıjote I/II: A.g.e., 1996: 91 3. Cervantes. Don Quıjote I/II: A.g.e., 1996: 143 4. Cervantes. Don Quıjote I/II: A.g.e., 1996: 334 5. Cervantes. Don Quıjote I/II: A.g.e., 1996: 343

Gülçin Sahilli Yaz-Gan Yüzün öğleye doğruydu Hangi sokağına girsem Çıkmaz bulut İncecik yağıyordum Dünya kamburumda dönüyordu Ben seni uyanıyordum düzenli İsmin küs hali Kondüktör Sirkeci de Unutuyordu treni.

Asmin Singez Ana Temas! Gel çözülüver, Bedelli sevişen kadın suretiydi ruhun Hep var olan, hep yok olan Çoğaldıkça küçülen Okuduğun kitap gibi geldin Etkilendikçe sen Her seferinde Vurdun Ana tema s ı nı kırk çöp kadardı sevdan Yandıkça söndü Söndükçe yandı Yetmedi ateşi Oysa bir kibrit çöpünden yanardı orman Ne korudun ne büyüttün Sadece kır(ı)k çöptün Harcadın Son kibriti


Sayfa

20

Gülay Güzel Aşk Pisi Balıklarına Benzer -Bu şemsiyeyi çok ucuza almıştık hatırlıyor musun? Ne kadar güneşli bir gündü, puantiyeleri görünce dayanamamıştım. Adamlar sanki benim pardesümü görüp de şemsiye yapmışlardı değil mi? Bu şemsiyeyi alabilmek için o gün yürüyerek işe gitmiştik. Sonra da yağmuru bekledim yağmadı, sonra bahar ardından da yaz geldi. -Sen gülümsedin mi? Bana mı öyle geldi! -Şu adama bir bak, balık tutmak için kaç zamandır olta sallıyor. Acemi olduğu her halinden belli, ben bile ondan iyi balık tutarım. Şimdi ne yapacağını sana söyleyeyim mi az sonra acıkır biraz ilerdeki tekneleri görüyor musun, işte oradan balık ekmek yer. Hırsını o balıklardan çıkarır ekmekten çok balıkları ısırır, soğan koydurmaz ha ekmeğin arasına yoksa belli olur balık ekmek yediği. Eve dönerken de birkaç istavriti alır kovasına atar. Bir zamanlar sen de beni böyle kandırırdın değil mi? -Sen gülümsedin mi? bana mı öyle geldi! Bana dön de şapkanı düzelteyim. Aslında her parka şöyle güzel kamelyalar koysalar değil mi? Şapka da sana çok yakışıyor biliyor musun? Lacivert şapkanı hatırladın mı? Hani senin en çok sevdiğin şapkandı. Sadece hafta sonları ve yaz tatillerinde en güzel kıyafetlerini giyer ve başına da lacivert şapkanı takardın. Sahilden bir tekne kiralayıp balık tutmaya gitmiştik, hatırladın mı? Henüz yeni evlenmiştik. Sahildeki ıhlamur ağaçlarının altında bir kır gazinosu vardı, şimdi hatırlamışsındır eminim. Hani kalan yemek artıklarını denize atarlardı, pisi balıkları da sanki başka yerde yem bulamamış gibi hep oraya gelir yemlenirlerdi. Sahi ya bunu bizden başka kimse bilmez miydi ki o kadar çok balık yakalardık.Olan senin lacivert şapkana olmuştu ama! -Seni gidi şımarık seni... Sen o kadar balığı bir arada bul yakala da, bir de en büyüğünü yakalama derdine düş. Utanmaz adam seni! Ben o pisi balıklarının yerinde olsaydım lacivert şapkayı alır, başıma takar, sonra da sana şöyle bir asker selamı çakardım . -Gülümsedin mi? Yok bana öyle gelmiş... Biliyor musun? Ben aslında aşkı hiç bilmedim, o yüzden de evlenmeyi hiç istemedim. Seni ailem gördü beğendi. -Eh bari evleneyim de içleri rahat etsin. Dedim. Birlikte hoşçakal demiştik bizimkilere ama ben sana hiç aşık değildim. Sen her akşam bana bir kırmızı gül getirirdin, ben sadece güler geçerdim. Çocuğumun olamayacağını öğrendin. Beni çocuğunmuşum gibi sevdin. Ben bir çocuğu severken, sen beni daha çok severdin ama ben sana halâ aşık değildim. Hatta bu yüzden senden ayrılmak bile istemiştim de bana ''her işte bir hayır vardır'' demiş moral vermiştin. Gözlerimin yaşlarını kendi mendilinle silmiştin. Biliyor musun? Düşünüyorum da -acaba aşk nasıl bir şey olmalı...-


Sayfa

21

Şu benim puantiyeli şemsiyeme mi benziyor acaba. Aşıkları altına alıp mı saklıyor Yoksa pisi balıklarına mı? Çünkü sadece pisi balıkları gibi aşıklar birbirinin dilinden anlıyor. Sahi senin bana getirdiğin gülleri kuruttum biliyor musun? Bir sandık dolusu kırmızı gül. Hava da ne kadar soğuk. Üşümüyorsundur inşallah, doktor her gün mutlaka deniz havası almanın iyi geleceğini söyledi. Kuşlar ne güzel değil mi? Üç simidi bitirdiler ve halâ doymadılar. Keşke bu hastalığa yakalanmasaydın. Ne kadar üzüldüğümü bilemezsin. Sen; Gülümsedin sevgilim. ''Gülümse'' derdin ya sevgilim, d e n e d i m. Gülümsedim.

İbrahim Türkhan Kış Fotoğrafı Gökyüzüne yayılan boz bulutlar, Bohçacı kadınlara dönüşüyorlar: Bir nebze yorgunluk atmak için, Meltemin hayaliyle duraklasalar da, Her tepede biraz daha üşüyorlar… Sibirya yelinin avuçlarından, Yarışırcasına savruluyor, kar taneleri. Nicedir kapıyı aşındıran kış, Ortasından başlarcasına kitabın; Kefenlenen bedene benzetiyor tepeleri. Dolunayın bıkkın ışığı eşliğinde, Damlalar merhametini arıyor ayazın. Mağrur komutan edasındaki bir dalga, Poyrazdan ordusunu arkasına alarak, Kumsaldaki izlerini siliyor, yazın. Buzdan düşlerin erimesini beklerken, Ve şair ve kalem ve şiir üşüyor. Beklenen ilham perisinin ürkek gölgesi, Dizeleri uyandırmanın korkusu içinde, Gecenin son deminde gönle düşüyor.


Sayfa

Hasan Buldu Simurg Efsanesi az, uz gittiler aşılmaz denen dağları ovaları denizleri gölleri aştılar bülbül gülünü kartal gökyüzünü baykuş yıkıntılarını balıkçıl bataklığını özledi papağanlar renklerine kıyamadılar döndüler otuz kuş kaldıklarında ulaşmışlardı Kaf dağındaki Bilgi Ağacına sonra yaktılar kendilerini doğdu küllerinden birer Simurg çünkü kendileriydi aradıkları Simurg yakmalıyız kendimizi arınmak için yeniden doğmalıyız küllerimizden...

22


Sayfa

23

Ayşe Büşra Erkeç Ölümün Sıcaklığına Gece vakti çaldığım odanın ışık kaynağı soldu Perdeleri değerli taşlarla süslenen rüzgârda kadife dokusu yoktu Taşlar yuvarlanan saçlar içinde ışıldamaz, camlar buğusunu kaybetmiş Gazeteler engel olsa da, sararan ilanlara rağbet olmaz Ölüm fikri düşünce aklına, kalpte huzur kalmaz Yazdığın garip kızın hüzünlü sesinin en belirgin örneği Ölüm haberleri, bunalıma girmiş haber bültenlerinde konuşulur Ölümün sıcak resmi, acını anlatmak adına Bıçağını gömdün kalbimin tam alt katına Mürekkebin kalmamış mıydı ki kalemini buladın kırmızıya Uslu ayaklarla başlar bir nefesle süren hayatımız Kartondan elleri olur babaların öldüğü zaman, sert ve soğuk… Büyüdükçe kavranır, hiç uzamayan sakalların nedeni Güven veren sesin yerine, tahta bir tabuta sığınmanın sebebi Güneşle ışık dermek yerine, geceleri yağmuru bekler durur Ellerinden tutmaz olur, büyüyünce kızlar Kurşundan askerleri vardır, zamansız ortalığı kana bulayan Neden geceleri ateşe verdiğim anlaşılmayacak askerlerin ifritli beyinlerini İlk kez ağlamanın şaşkınlıyla ıslanan sakalları, perdelenen bakışları anlaşılmayacak Hiç içmedi, içmeyecek ne vişne suyu ne de şarap Nasıl öğrenirse silahlanmayı toprakta büyüyen ömür Topunu, tüfeğini, elma şekerlerini katık eder kızlar, şaşırmayın Kurşun askerler gibidir… Bazen de susulur İnfaza çeyrek kala kapandı kilimlerle tüm pencereler Sesleri çoğalırken, ruhumda birikti fikir yoksunu kelimeler Sıraya koymuştuk tüm kötü babaları Evet, bir silahtı hayat; eksilen kötü bir silah… Yazdığı öyküyü yaşayan şair, kanatınca kalbinin aşağı mahallesini Üst mahallede onu izleyen babası, dile gelir Hayat şairin on üçüncü parmağındadır ve ses birden kesilir


Sayfa

Poyraz Dergisi Dizini: ( 1-20 Sayı ), Ağustos 2009-Nisan 2012 A. Selçuk Öztürk, Düşüncenin Gökkuşağı, Sayı 2, Sayfa 12 A.Derviş Kaptan, Bana Bir Türkü Söyle, Sayı 9, Sayfa 17 A.Derviş Kaptan, Hasret, Sayı 7, Sayfa 7 A.Derviş Kaptan, Zaman, Zaman, Zaman…, Sayı 3, Sayfa 5 A.Uğur Olgar, Sayı 11, Sayfa 3 Abdulkadir Akdemir, Taşra Sukuneti, Sayı 19 Sayfa 17 Abdulkadir Budak, İlkay Coşkun Söyleşisi, Sayı 13, Sayfa 12 Abdullah Şanal, Çöle Düşen Tohum, Sayı 15 Sayfa 24 Abdullah Şanal, Kitaplar Benim Krallığım, Sayı 16 Sayfa 6 Abdullah Şanal, Vay Be Yalnız Değiliz, Sayı 18 Sayfa 32 Abdullah Şanal, Yurdun Penceresinden, Sayı 17 Sayfa 11 Abidin Kaçoğlu, Günah, , Sayı 4, Sayfa 19 Ahmet Canbaba, Umudun Gölgesi, Sayı 3, Sayfa 15 Ahmet Eroğlu, Ey Can, Sayı 8, Sayfa 4 Ahmet Eroğlu, Gece Düşüm, Sayı 17 Sayfa 15 Ahmet Eroğlu, Örselenen Duygular, Sayı 10, Sayfa 11 Ahmet Selçuk Öztürk, Şiirin Gök Kubbesinde Yıldız Olmak, Sayı 4, Sayfa 6 Ahmet Selçuk Öztürk, Türkçenin Sırları, Sayı 1, Sayfa 14 Ahmet Zahit Erbaş, Hareme Doğru, , Sayı 5, Sayfa 18 Akif Demirkaya, Her Ölüm Yeni Bir Ölümüm, Sayı 2, Sayfa 22 Ali Bal, Hayatın Beş Anı, Sayı 14 Sayfa 4 Ali Berat, Hakkını Helal Et Yücel Çakmaklı, Sayı 3, Sayfa 14 Ali Şahin Canozan, Nevin Kılıç Söyleşisi, Sayı 9, Sayfa 12 Alp Arslan Kaya, Sevgiliye, Sayı 17 Sayfa 16 Aras Günce, Helyum Gazı, Sayı 18 Sayfa 18 Arif Damar, Saat Sekizi Geç Vurdu, , Sayı 16 Sayfa 24 Arif Serdar Bozdağ, Çiz Suretimi, Sayı 8, Sayfa 3 Asmin Singez, Ana Temas, Sayı 20, Sayfa 19 Atifet Gezek, Ayrılık, Sayı 11, Sayfa 6 Atilla Yavuz Er, Güneşe Sahip Olmak, Çeviri, Sayı 2, Sayfa 16 Aydın Meriç, İstanbul Trafiği-Toroslar-Çilingir Sofrası, Sayı 20, Sayfa 8 Ayhan Emir Yolcu, Acıya Ağıt, Sayı 6, Sayfa 10 Ayhan Emir Yolcu, Ayna ki Parşömen, Sayı 4, Sayfa 1 Ayhan Emir Yolcu, Güle Çalınan Bıçak, Sayı 1, Sayfa 3 Ayhan Emir Yolcu, Hüzün İklim Kuşağı, Sayı 2, Sayfa 10 Ayhan Emir Yolcu, Kara, Sayı 16 Sayfa 7 Ayhan Emir Yolcu, Tenha Ne Çok, Sayı 14 Sayfa 11 Ayhan Emir Yolcu, Yusuf Bal Söyleşisi, Sayı 18 Sayfa 14 Ayşe Büşra Erkeç, Ölümün Sıcaklığına, Sayı 20, Sayfa 22 Ayşegül Atmaca, Aşknüma, Sayı 8, Sayfa 6 Ayşegül Atmaca, Düş Örümceği, Sayı 6, Sayfa 20 Ayşegül Atmaca, Her Neyse, Sayı 9, Sayfa 21 Ayşegül Atmaca, Özgürlük Manifestosu, Sayı 10, Sayfa 14 Ayşegül Atmaca, Son Masal-Bölüm 1, Sayı 1, Sayfa 20 Ayşegül Atmaca, Son Masal-Bölüm 2, Sayı 2, Sayfa 20 Ayşegül Atmaca, Son Masal-Bölüm3, Sayı 3, Sayfa 20 Ayşegül Ergin, Yoluna Devam Et, Sayı 6, Sayfa 17

24


Sayfa

25

Ayşenur Mucan, Çamur, Sayı 17 Sayfa 4 Aziz Şeker, Bir Anadolu Ozanı/Yaşar Kemal, Sayı 17 Sayfa 20 Aziz Şeker, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Sayı 15 Sayfa 5 Aziz Şeker, Dürüst İnsan Don Quıjote'yi Yeniden Okumak, Sayı 20, Sayfa 18 Aziz Şeker, Düşünememe Hastalığı, Sayı 16 Sayfa 5 Aziz Şeker, Kitap Sevgisizliği, Sayı 12, Sayfa 19 Aziz şeker, Körlük Aşka Engel Değildir, Sayı 7, Sayfa 12 Aziz Şeker, Malakanlar ve Bir Film, Sayı 4, Sayfa 10 Aziz Şeker, Matomena Homata, , Sayı 6, Sayfa 5 Aziz Şeker, Nazım Hikmet'in Şiirinde Kadın İmgesi, Sayı 13, Sayfa 8 Aziz Şeker, Roman ve Öykü Sanatı, Sayı 11, Sayfa 8 Aziz Şeker, Yaşar Kemal, Sayı 19 Sayfa 20 Aziz Şeker, Yetimhanelerden Düşkünlerevine Sanatçı Yüzleri, Sayı 1, Sayfa 18 Aziz Şeker, Yetimhanelerden Düşkünlerevine Sanatçı Yüzleri-2, Sayı 2, Sayfa 18 Bekir Alim, Nazlı Yar, Sayı 1, Sayfa 10 Bilal Karahan, Buruciyede Ilık Bir Akşam, Sayı 14 Sayfa 17 Bilal Karaman, Babanın Kaderi, Sayı 1, Sayfa 9 Bilal Karaman, Ben Ademdenim, Sayı 17 Sayfa 15 Bilal Karaman, Edebi İhanet, Sayı 6, Sayfa 1 Bilal Karaman, Eylül Gözlerim, Sayı 12, Sayfa 10 Bilal Karaman, Her Pozda Sen Varsın, Sayı 15 Sayfa 10 Bilal Karaman, İşgal, Sayı 9, Sayfa 20 Bilal Karaman, Menzilim Saydım Seni, Sayı 3, Sayfa 8 Bilal Tırnakçı, Arama Beni, Sayı 19 Sayfa 4 Bilal Tırnakçı, Yağmursuz Şehir Düşleri, Sayı 11, Sayfa 4 Bilal Tırnakçı, Yusuf Bal Söyleşisi, , Sayı 16 Sayfa 12 Bilal Yavuz, Sır Dökümü, Sayı 14 Sayfa 17 Bünyamin Doğan, Senin İçin, Sayı 16 Sayfa 22 Can Şen, Arketip, Sayı 12, Sayfa 18 Caner Kut, Saat Farkı, Sayı 2, Sayfa 14 Caner Kutlu, Menzil, Sayı 19 Sayfa 12 Caner Kutlu, Yağmurdan Kaçarken, Sayı 14 Sayfa 7 Celalettin Tokmak, Beddua, Sayı 11, Sayfa 1 Celalettin Tokmak, Ey Sultanım, Sayı 3, Sayfa 3 Celalettin Tokmak, Ne Oldum Dememeli!, Sayı 4, Sayfa 17 Celalettin tokmak, Sözlerim Benim, Sayı 7, Sayfa 22 Celalettin Tokmak, Şair Padişahlar, Sayı 9, Sayfa 18 Cem Çelik, Soluksuz Bitirdim Kendimi, Sayı 15 Sayfa 11 Çiğdem Altınöz, Bahçemde Soldu Çiçeklerim, Sayı 8, Sayfa 19 Danyal Nacarlı, Çığlık, Sayı 10, Sayfa 17 Danyal Nacarlı, Çığlık-Çeviri Gustav Sack, Sayı 9, Sayfa 16 Demet Duyuler Doğan, Bahar Saçlı Çocuk, Sayı 10, Sayfa 12 Devrim Diyar Toprakoğlu, Mektubumuz Var, Sayı 13, Sayfa 22 Devrim Diyar Toprakoğlu, Sitem, Sayı 14 Sayfa 6 Dilek Uluocak, Aşk Divanında Bir Deli Aşık, Sayı 2, Sayfa 4 Dilek Uluocak, Mevsimsiz Gölge, Sayı 7, Sayfa 4 Dilek Uluocak, Son Basamağın Son Işığındaydı Nefer, Sayı 3, Sayfa 1 Dilek Uluocak, Ufuklarda Yürüyen Şehir, , Sayı 10, Sayfa 19 Doğan Kaya, Nevin Kılıç'ın Yaptığı Söyleşi, Sayı 4, Sayfa 12 Ekrem Yalbuz, Övgü ve Yergi Üstüne, Sayı 13, Sayfa 17 Ela Dincer, Kayıp Bakış, Sayı 7, Sayfa 21 Elif Nuray, Canefza 2 , Sayı 12, Sayfa 18 Elmaz Ertaş, Kasım Ayında Şehir, Sayı 7, Sayfa 15 Emrah Yolcu, Koma, Sayı 12, Sayfa 3 Emre Gürcan, Soğuk Savaş, , Sayı 8, Sayfa 16 Emre Küçükoğlu, Annelerin Cumartesi, Sayı 5, Sayfa 19 Emre Küçükoğlu, Belleğe Aykırı, Sayı 7, Sayfa 5 Enes Yolcu, Beni Bende Gizleyen Sensin, Sayı 15 Sayfa 22 Erhan Tığlı, Fincanlı Yazı, Sayı 8, Sayfa 17 Erol Beytorun, İkimizin Arasında, Sayı 13, Sayfa 11


Sayfa

26

Esra Emine Müjdeci, Günahların Arabası, Sayı 7, Sayfa 14 Esra Erdoğdu, Alala/Savaşın Kızı, Sayı 10, Sayfa 15 Esra Erdoğdu, Aynalar Rol Keserse, Sayı 9, Sayfa 1 Eylül Başak, Dokunma Çocuk Ruhuma, Sayı 6, Sayfa 8 Eylül Başak, Eylül Düşleri 1, , Sayı 4, Sayfa 20 Eylül Başak, Eylül Düşleri-2, Sayı 5, Sayfa 20 Eyüp Şahan, Dağların Yamacı Yeşerdi Yine, Sayı 19 Sayfa 22 Faik Öcal, Bozkırda Gün Batımı, Sayı 19 Sayfa 8 Faik Öcal, Hoşcakal İsabel, Sayı 20, Sayfa 11 Faik Öcal, Kayıp Sözün Şehirleri, Sayı 18 Sayfa 29 Fatih Akça, Annesel, Sayı 19 Sayfa 4 Fatih Akça, Ben Susarım Lola Dillenir, Sayı 20, Sayfa 4 Fatih Akça, Fransız Sokağı, Sayı 18 Sayfa 3 Fatih Akça, Mathilada, Sayı 20, Sayfa 14 Fatih Akça, Paranoya, Sayı 17 Sayfa 24 Fatih Çınar, Şems-i Sivasi'nin Manevi Huzurunda, Sayı 8, Sayfa 20 Fatih Duman, Aşk; Cennet Meyvesi, Sayı 13, Sayfa 5 Fesih Aktaş, Sükut Füzesi, Sayı 18 Sayfa 1 Fethi Taşcı, Fotoğraf, Sayı 16 Sayfa 11 Fevzi Yetkin, Gece Hezeyanları, Sayı 13, Sayfa 14 Filiz Kılınç, Dirim, Sayı 8, Sayfa 22 Filiz Kılınç, Nehir, , Sayı 6, Sayfa 4 Filiz Kılınç, Yüz, Sayı 16 Sayfa 16 Fitnat Ergül, Gidelim Cancağızım, Sayı 1, Sayfa 22 Fitnat Ergül, Şair Bozuntusu, Sayı 3, Sayfa 18 Gazi Hüseyin Kılbaş, Şairler Ölünce, Sayı 14 Sayfa 22 Gülay Güzel, Aşk Pisi Balıklarına Benzer, Sayı 20, Sayfa 20 Gülay Güzel, Uzat Saçlarını Rapunzel, Sayı 19 Sayfa 19 Gülçin Sahilli, Yaz-Gan, Sayı 20, Sayfa 19 Güray Özçelik, Bağdat Kelebeği, Sayı 16 Sayfa 4 Güvenç Ulukanlıgil, Adresini Özleyen Mektup, Sayı 18 Sayfa 4 Güvenç Ulukanlıgil, Sevmiştim Seni Bu Şehir Kadar, Sayı 14 Sayfa 19 Güvenç Ulukanlığil, Dört Başı Mâ'mur Bir Hüzün, Sayı 19 Sayfa 11 Hakan Erarslan, Gidenler, Sayı 9, Sayfa 14 Hakan Sarı, Hiç, Sayı 10, Sayfa 8 Hamit Akçay, Harflerin Esrarı, Sayı 15 Sayfa 12 Hasan Buldu, Ay Suya Değdiği Zaman, Sayı 13, Sayfa 14 Hasan Buldu, Islak Mektuplar, Sayı 14 Sayfa 17 Hasan Buldu, Pol ve Virjini, Sayı 15 Sayfa 15 Hasan Buldu, Simurg Efsanesi, Sayı 20, Sayfa 21 Hasan Coşkun, Nevin Kılıç Söyleşisi, , Sayı 6, Sayfa 12 Hasan Hüseyin Çağıran, Gün Batımı Tereddütleri, Sayı 14 Sayfa 16 Hatice Çay, Hazan Rüzgarı, Sayı 19 Sayfa 10 Hatice Eğilmez Kaya, Siz Hiç Ebabil Gördünüz mü?, , Sayı 18 Sayfa 6 Hicran Aydın Akçakaya, Bir Avuç Şiir, Sayı 18 Sayfa 11 Hilal Karahan, İZ-LE'rrr, Sayı 13, Sayfa 18 Hüseyin Alemdar, Araklı Sıkıntısı, Sayı 16 Sayfa 1 Hüseyin Kılbaş, Ölüm, Sayı 18 Sayfa 28 Hüseyin Peker, Devler Kaldırımı, Sayı 19 Sayfa 24 Hüseyin Peker, Taştan El, Sayı 20, Sayfa 3 Hüseyin Peker, Yusuf Bal Söyleşisi, Sayı 20, Sayfa 12 İbrahim Baysu, Unuttular Kadını-Bir Kadındı O, , Sayı 5, Sayfa 14 İbrahim Sarp Baysu, Ölmeye Hakkın Yok, Sayı 17 Sayfa 5 İbrahim Şaşma, Yanarım, Sayı 15 Sayfa 22 İbrahim Türkhan, Kış Fotoğrafı, Sayı 20, Sayfa 21 İbrahim Türkhan, Ölü Sümbüller- Tümönbay Bayzakov'dan Çeviri, Sayı 15 Sayfa 18 İlhan Tamanbay, Ayrılıklar Güzelse- Aziz Şeker Öykü Kitabı Tanıtımı, Sayı 16 Sayfa 21 İlkay Coşkun, Buruciye de Zaman, Sayı 3, Sayfa 9 İlkay Coşkun, Cennete Baş Koy/Yada Ver, Sayı 18 Sayfa 20 İlkay Coşkun, Dobruca'dan Yukarıya, Sayı 16 Sayfa 18


Sayfa

27

İlkay Coşkun, Göğrafya, , Sayı 20, Sayfa 10 İlkay Coşkun, Gölgelere Gizlenir Ölüm, Sayı 8, Sayfa 8 İlkay Coşkun, Kızgın Kum/ Rakkase Ölüm, Sayı 5, Sayfa 19 İlkay Coşkun, OtoRay, Sayı 19 Sayfa 3 İlkay Coşkun, Ölmüş Şai'e Portre, Sayı 14 Sayfa 20 İlkay Coşkun, Sürgün, Sayı 2, Sayfa 1 İlkay Coşkun, Şemsteyiz, Sayı 9, Sayfa 10 İlkay Coşkun, Şen Olası Bağım, Şenlik Olası Harmanım , Sayı 1, Sayfa5 İlkay Coşkun, Şiire Güzelleme, Sayı 15 Sayfa 4 İlkay Coşkun, Yarına Epilog, Sayı 6, Sayfa 3 İlkay Coşkun, Yürekler Durulunca, Sayı 10, Sayfa 4 İlkay Coşkun, Yürüyorum, Sayı 4, Sayfa 16 Jana Med İnanç, Umut, , Sayı 16 Sayfa 15 Kadir Üredi, Çayırağzı Akşamları, Sayı 5, Sayfa 17 Kadir Üredi, Söyleşi: Dilek Uluocak, Sayı 1, Sayfa 12 Kalender Yıldız, Dünya Tarlası, Sayı 1, Sayfa 17 Kalender Yıldız, Mutluluk Kimin Kakkı, Sayı 11, Sayfa 17 Kelly Huddleston, Laura ve Dylon Apollo'nun Öyküsü, Sayı 5, Sayfa 8 Kenan Bilgaç, Bir Damla Gözyaşı, Sayı 10, Sayfa 22 Kenan Bilgaç, Bir Türlü, Sayı 2, Sayfa 22 Kenan Bilgaç, Hancı, Sayı 5, Sayfa 22 Lütfi Demir, Çivilenen Heceler, Sayı 19 Sayfa 21 Lütfü Demir, Dile Düştüm, Sayı 18 Sayfa 21 Lütfü Demir, Sus Ölümler, Sayı 17 Sayfa 1 M.Nihat Malkoç, Akreple Yelkovan Arasına Sıkışan Hayatlar, Sayı 8, Sayfa 5 M.Nihat Malkoç, Ben Hiç Büyümedim Anne, Sayı 7, Sayfa 11 M.Nihat Malkoç, Celladımıza Gülümseriz Ölüm Sehpalarında, , Sayı 6, Sayfa 11 M.Nihat Malkoç, Çarmıha Gerilen Duygular, Sayı 10, Sayfa 13 M.Nihat Malkoç, Çocuk Olmak, Sayı 13, Sayfa 20 M.Nihat Malkoç, Çoraklaşan Yürek Tarlaları, Sayı 15 Sayfa 17 M.Nihat Malkoç, Ganita'da Düş Nöbetleri, Sayı 14 Sayfa 21 M.Nihat Malkoç, Gökkuşağını Hayallere Yorgan Etmek, Sayı 9, Sayfa 5 M.Nihat Malkoç, İstiklal Caddesinde Düşlerin Sıcağında, Sayı 2, Sayfa 11 M.Nihat Malkoç, Karanlığın Boşluğunda İçe Akan Gözyaşları, Sayı 12, Sayfa 13 M.Nihat Malkoç, Şiirin Büyüsü, Sayı 18 Sayfa 13 M.Nihat Malkoç, Yürek Bozkırlarında Boy Atıyor Çiçekler, Sayı 3, Sayfa 11 M.Uçan, Anahtar Sözcük: Yaşamak, , Sayı 16 Sayfa 10 M.Uçan, Aydınlık Karanlık, Sayı 15 Sayfa 6 M.Uçan, Çobanyıldızı, Sayı 18 Sayfa 8 M.Uçan, Fail ile Meçhul, Sayı 19 Sayfa 6 Mahir Başpınar, Bir Damla, Sayı 16 Sayfa 22 Medine İnanç, Söz, Sayı 13, Sayfa 3 Mehmet Kuvvet, Dar Pencere, Sayı 11, Sayfa 21 Mehmet Kuvvet, Düşten Geçtin! , Sayı 15 Sayfa 16 Mehmet Kuvvet, Güneşin Kızı, Sayı 9, Sayfa 11 Mehmet Oğuz, Baba, Sayı 13, Sayfa 4 Mehmet Önder, Bana Gıyasettin De, Sayı 16 Sayfa 19 Mehmet Önder, Havlu, Sayı 17 Sayfa 18 Mehmet Şamil, Göçmen Kuşun Vedası, Sayı 12, Sayfa 4 Mehmet Türkmen, Beni Bırakma(Dua) , Sayı 7, Sayfa 9 Mehmet Türkmen, Nilüfer Devri, Sayı 16 Sayfa 18 Mehmet Türkmen, Tutaste, Sayı 19 Sayfa 17 Mehtap Atlan, Sancımın Narasında Bahar Senfonisi, Sayı 14 Sayfa 3 Melehat Temur, İhtişamlı Bir Yıldız, Sayı 17 Sayfa 22 Meltem Berton, Alfabeleşen Kurşun Kadınlar, Sayı 17 Sayfa 10 Meltem Berton, P'esten, Sayı 18 Sayfa 12 Memduh Atalay, Babamın Bavulu, Sayı 10, Sayfa 3 Memduh Atalay, Yusuf'un Gömleği, Sayı 16 Sayfa 9 Meryem Esra Kaya, Hayal mi Gerçek mi?, Sayı 3, Sayfa 17 Murat Kavas, Öldürdün Yarim, Sayı 10, Sayfa 22


Sayfa

28

Mustafa Ayvalı, Aziz Şeker Söyleşisi, Sayı 18 Sayfa 16 Mustafa Ayvalı, Garda, Sayı 13, Sayfa 18 Mustafa Ayvalı, O Şehir, Sayı 9, Sayfa 22 Mustafa Balel, Medreseye Bakan Evde Son Kurban Bayramı, Sayı 12, Sayfa 20 Mustafa Balel, Osman Çelik Söyleşisi, Sayı 17 Sayfa 12 Mustafa Balel, Osman Çelik Söyleşisi, Sayı 8, Sayfa 12 Mustafa Bilgücü,Yedi Dakika, Sayı 20, Sayfa 5 Mustafa Bilgücü Bugünün Yarını, Sayı 18 Sayfa 23 Mustafa Kösem, Ey Siyah Güzel, Sayı 6, Sayfa 22 Mustafa Kösem, Kendine Yürümek, Sayı 7, Sayfa 8 Mustafa Orman, Hep Aynı Masa, Sayı 20, Sayfa 9 Mustafa Orman, Madam Marcel'in Düştüğü Gün, Sayı 19 Sayfa 1 Muzaffer Özden, Filistinli Çocuktan Bayram Mesajı, Sayı 13, Sayfa 6 Mücella Pakdemir, Hey Garson, Sayı 12, Sayfa 22 Mürvet Sarıyıldız, Ametis, Sayı 14 Sayfa 8 Mürvet Sarıyıldız, Bahar Esintisi, Sayı 15 Sayfa 14 Mürvet Sarıyıldız, Dinle Beni Sühan, Sayı 3, Sayfa 19 Mürvet Sarıyıldız, Kalem Deyip Geçme, Sayı 9, Sayfa 6 Mürvet Sarıyıldız, Kalemin Dostları, Sayı 11, Sayfa 7 Mürvet Sarıyıldız, Kırmızının Sessizliği, Sayı 17 Sayfa 8 Mürvet Sarıyıldız, Veysel Oldum Sonunda, , Sayı 4, Sayfa 4 Müslüm Danaoğlu, Hüzün, Sayı 13, Sayfa 11 Müslüm Danaoğlu, Kelebek Telaşı, Sayı 11, Sayfa 15 Müslüm Taş, Yalnız Bir Günün Ardından Gelen Mutluluk, Sayı 18 Sayfa 26 Müştehir Karakaya, Adım Avare Avare, Sayı 15 Sayfa 1 Müştehir Karakaya, Seni Solladım Ey Hayat, Sayı 17 Sayfa 3 Nazım Elmas, Osman Çelik Söyleşisi, Sayı 11, Sayfa 18 Nazlı Yıldırım, İnkar, Sayı 12, Sayfa 22 Nazlı Yıldırım, Virajlı Düş, Sayı 15 Sayfa 19 Nazmi Güldeş, Gecenin Rahmi, Sayı 1, Sayfa 4 Nazmi Güldeş, Göz Güzellemesi, Sayı 6, Sayfa 19 Nazmi Güldeş, Masum Manzume, Sayı 4, Sayfa 15 Nazmi Güldeş, Seyyahi Kadehimden Pozlar, Sayı 2, Sayfa 15 Necla Ceyhan, Gök Kitap Yer Kitapla Birleşecek, Sayı 17 Sayfa 17 Nefise Karataş, Sanatın Doğuşu, Sayı 13, Sayfa 21 Nevin Kılıç, Ben Sende Kaldım, Sayı 14 Sayfa 22 Nevin Kılıç, Ben Sendeyim, Sayı 7, Sayfa 18 Nevin Kılıç, Duygular Nü, Sayı 2, Sayfa 10 Nevin Kılıç, Ruhlar Ağır Yaralı, Sayı 5, Sayfa 21 Nevin Kılıç, Sensizlik Şarkısı, Sayı 1, Sayfa 22 Nezaket Aktaş, Ruhuma Ses Ararken, Sayı 1, Sayfa 16 Nihan Işıker, Ölü Sümbüller- Furuğ Ferruhzad'dan Çeviri, Sayı 19 Sayfa 16 Nihat Kaçoğlu, Bektaşi, Sayı 11, Sayfa 6 Nihat Kaçoğlu, Der-i Yar Elinden, Sayı 6, Sayfa 15 Nihat Kaçoğlu, Güzelim Zahidi, , Sayı 4, Sayfa 3 Niyazi Karabulut, Ben Kimim- Çeviri, , Sayı 5, Sayfa 16 Niyazi Karabulut, Dua-Çeviri, Sayı 3, Sayfa 16 Niyazi Karabulut, Ermin Er-Reyhani Çeviri, Sayı 7, Sayfa 16 Niyazi Karabulut, Geliniz- Tevfik Ziyad Çevirisi, Sayı 14 Sayfa 18 Niyazi Karabulut, Muhacir Olmayacağım- Zeynep Habeş Şiirinin Çevirisi-, Sayı 11, Sayfa 16 Niyazi Karabulut, Ölü Sümbüller, Muhammed El-Kuyesi Tercümesi, Sayı 13, Sayfa 16 Niyazi Karabulut, Şehir ve İnsan Üzerine, Sayı 2, Sayfa 17 Nuray Alper, Aşk/yâr, Sayı 15 Sayfa 11 Nuray Alper, Yâr Tufanı, Sayı 19 Sayfa 10 Nuray Harmanda, Bir Katre Reca Durur Sinede, Sayı 5, Sayfa 7 Nurcan Avcı, Beyaz Düş, Sayı 7, Sayfa 10 Nurcan Avcı, Şehr-i Matem, Sayı 10, Sayfa 20 Orhan Karahan, Beni Bir Kere Vurdular, Sayı 1, Sayfa 10 Orhan Karahan, Eylül, , Sayı 4, Sayfa 21 Orhan Karahan, Eylüle Kaçan Yağmur, Sayı 2, Sayfa 7


Sayfa

29

Orhan Karahan, Hoşcakal Yarın, , Sayı 5, Sayfa 3 Orhan Karahan, İsmailce, Sayı 7, Sayfa 1 Orhan Karahan, Özlemim, Sayı 15 Sayfa 3 Orhan Karahan, Prova, Sayı 20, Sayfa 8 Orhan Karahan, Şimdi Git, Sayı 10, Sayfa 24 Orhan Taner Akdoğan, Satranç Tahtasının Derinlerinde Şah ve Sultan, Sayı 17 Sayfa 6 Orhan Taner Akdoğan, Tuz Kasidesi, Sayı 15 Sayfa 18 Osman Çelik, Ben Yıldız Dağı'nda Yalnız Bir Ahlatım, Sayı 7, Sayfa 17 Osman Çelik, Divriği'ye Doğru Ağır Zama, , Sayı 1, Sayfa 6 Osman Çelik, Doğunun Simurg Ankası Sezai Karakoç, Sayı 5, Sayfa 12 Ömer Faruk Yasin, Kanatların Kanatıyordu, , Sayı 4, Sayfa 19 Ömer Faruk Yasin, Kanatların Kanatıyordu, , Sayı 5, Sayfa 10 Ömer Faruk Yasin, Yatağından Kovulmuş Su, Sayı 14 Sayfa 20 Ömer Türkeş, Aziz Şeker Söyleşisi, Sayı 14 Sayfa 12 Ömür Öter, Yalnızlık Burcu, Sayı 9, Sayfa 15 Özge Kocatürk, Bumerang, Sayı 17 Sayfa 7 Özkan Kalfa, Dağılan Gözyaşları, Sayı 7, Sayfa 18 Özkan Kalfa, Hüzünlü Mandolin, Sayı 6, Sayfa 15 Özkan Kalfa, Rotasındayım Ağarmış Saçlarımın, Sayı 4, Sayfa 16 Ramazan Özdemir, Ömür Törpüsü, Sayı 3, Sayfa 22 Refik Kutlu, Onbir Ayda Gelmez Yazı Sivas'ın, Sayı 3, Sayfa 22 Refik Kutlu, Postan Olurum, Sayı 8, Sayfa 22 Rıdvan Ardıç, Çam Kolunyası, Sayı 18 Sayfa 19 S.İclal Tiryaki, Hazin Bulut, Sayı 10, Sayfa 18 S.İclal Tiryaki, Yürümekti Su Üstünde, Sayı 3, Sayfa 10 Safiye Çakır, Gözlerin Dolaşmalı Gözlerime, Sayı 10, Sayfa 10 Seçkin Gündüz, 46.Çeşit- Çiçekler, Sayı 19 Sayfa 18 Serdar Yerli, Ressam Konuğu Ahmet Nedim Hancıı, Sayı 8, Sayfa 23 Serdar Yerli, Ressam Konuğu Ali Can Taşkan, Sayı 2, Sayfa 23 Serdar Yerli, Ressam Konuğu Arif Hikmet Başeğmez, Sayı 9, Sayfa 23 Serdar Yerli, Ressam Konuğu İbrahim Odabaşı, Sayı 7, Sayfa 23 Serdar Yerli, Ressam Konuğu Muhammet Bakır, Sayı 11, Sayfa 23 Serdar Yerli, Ressam Konuğu Müşerref Özdaş, Sayı 12, Sayfa 23 Serdar Yerli, Ressam Konuğu Okan Boydaş, Sayı 3, Sayfa 23 Serdar Yerli, Ressam Konuğu Selim Özcan, Sayı 6, Sayfa 23 Serdar Yerli, Ressam Konuğu Ü.Gülsüm Ceran, Sayı 5, Sayfa 23 Serdar Yerli, Ressam Konuğu Yaşar Serin, Sayı 4, Sayfa 23 Serdar Yerli, Sanat Sayfası, Sayı 1, Sayfa 23 Sergül Vural, Berata Uzanan Köprüler, Sayı 2, Sayfa 8 Sergül Vural, İskelet, Sayı 15 Sayfa 4 Serkan Engin, Her Şiirin Uyaksızı, Sayı 20, Sayfa 10 Serkan Engin, Post-Modernist Şiir'deki Sefaletin Çözümlenmesi, Sayı 4, Sayfa 8 Serpil Akgül, Gece, Sayı 13, Sayfa 6 Serpil Başak, Dilde Üşür, Sayı 13, Sayfa 1 Seyit Kılıç, Aklın İzdivacı, Sayı 2, Sayfa 5 Seyit Kılıç, Beleğat, Sayı 7, Sayfa 19 Seyit Kılıç, Gülüm, Sayı 3, Sayfa 6 Seyit Kılıç, Malihulya Şiirler 3, Sayı 10, Sayfa 17 Seyit Kılıç, Şiirin İkliminde, Şair Olabilmek, Sayı 5, Sayfa 5 Seyit Kılıç, Unutma, Sayı 8, Sayfa 1 Sezgin Selv, Felsefe Güzü, Sayı 1, Sayfa 8 Sezgin Selvi, Islık, Sayı 17 Sayfa 4 Sezgin Selvi, Seslenişler, , Sayı 4, Sayfa 22 Sezgin Selvi, Sevgilim? Sevgilin, Sayı 9, Sayfa 4 Sibel Demet, Eşsiz Tablo, Sayı 10, Sayfa 9 Sibel Onur Özdemir, Kuş Tüyü, Gül Dalı, Devetabanı, Sayı 8, Sayfa 18 Sibel Onur Özdemir, Ve Arap Kızı Baktı Camdan, Sayı 5, Sayfa 11 Sibel Unur Özdemir, Alacalıdır Yaşanan Her An, Sayı 13, Sayfa 15 Sibel Unur Özdemir, Emanet Aşklar Bekçisi, , Sayı 4, Sayfa 15 Sibel Unur Özdemir, Mücbir Sebepler, Sayı 14 Sayfa 5


Sayfa

Suna Doğanay, Dalgın ve Kopuk, Sayı 16 Sayfa 16 Suna Doğanay, Geçmişini Unutan Dal, Sayı 15 Sayfa 19 Suna Doğanay, Gelecek İstasyon, Sayı 17 Sayfa 18 Suna Doğanay, Örümcek Ağlarında Göç Yolu, Sayı 18 Sayfa 22 Suna Dündar, Sıradan Bir Gün( Tevriz'in Öyküsü) , Sayı 16 Sayfa 8 Süleyman Ceran, Dağın Ardı Zeytin, Sayı 11, Sayfa 5 Süleyman Ünal, Anadolu'nun Unutulmaz Şairi, Yunus Emre, Sayı 8, Sayfa 10 Süleyman Ünal, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Sayı 9, Sayfa 8 Şükrü Aktaş, Kelepir Hayaller, Sayı 19 Sayfa 22 T.Muharrem Turhan, İstanbul'un Sesleri, Sayı 15 Sayfa 20 Taki Akkuş, Ağıttan Umuda, Sayı 2, Sayfa 3 Tarık Torun, Türk'ün Coğrafyası, Sayı 11, Sayfa 22 Tuba Palabıyık Yavuz, Ihlamur, Sayı 19 Sayfa 5 Tuba Yavuz, Güneşe Methiye, Sayı 17 Sayfa 16 Tuğba Aydın, Melekler Götürdü Beni, Sayı 15 Sayfa 4 Tuğba Şimşek, Naralı Hilkatim, Sayı 10, Sayfa 7 Turgay Özcan, Sen Uyuyorsun, Sayı 5, Sayfa 1 Turgay Özcan, Uyku, Sayı 1, Sayfa 8 Turgay Özcan, Yitik-Adem-Garip, Sayı 8, Sayfa 16 Turhan Muharrem Turhan, Yazı, Sayı 16 Sayfa 3 Umut Onur Çöpür, Bir terk ediliş Manzarası, Sayı 13, Sayfa 7 Vildan Poyraz Coşkun,Yarına Hasret, Sayı 20, Sayfa 16 Yadigar İlknur Ayyıldız, Limit, Sayı 16 Sayfa 9 Yasar Bedri, Yusuf Bal Söyleşisi, Sayı 12, Sayfa 14 Yasemimn Kemaloğlu, Frontal Lob, Sayı 11, Sayfa 21 Yasemin Kemaloğlu, 1.Tekil Kişi Beyannamesi, Sayı 10, Sayfa 1 Yasemin Kemaloğlu, Eylül Kanayacak Düşlerin, Sayı 7, Sayfa 6 Yasin Altunbay, Şubat, Sayı 9, Sayfa 11 Yaşar Bedri, Şamandıra, Sayı 14 Sayfa 1 Yavuz Yavuzer, Küçük Kız, , Sayı 5, Sayfa 4 Yeşim Yahşi, Ufak Bir Dertleşme, Sayı 1, Sayfa 11 Yeşim Yahşi, Sesin ve Ahmet Hamdi Tanpınar, Sayı 3, Sayfa 12 Yunus Emre Şahinler, Portre, Sayı 16 Sayfa 4 Yunus Emre Şahinler, Süvari, Sayı 14 Sayfa 4 Yusuf Bal, Bir Daha Ölmeyeceksin, Sayı 14 Sayfa 24 Yusuf Bal, Bir İhtilalin Ortasındayım, , Sayı 3, Sayfa 4 Yusuf Bal, Çocuk, Sayı 5, Sayfa 22 Yusuf Bal, İçyörünge, Sayı 20, Sayfa 1 Yusuf Bal, İm, Sayı 18 Sayfa 5 Yusuf Bal, Kayıp Ruhlar Mahzeni, Sayı 1, Sayfa 1 Yusuf Bal, Kırmızı Kalem/ Terkibin İzi, Sayı 9, Sayfa 7 Yusuf Bal, O Kadar Varım, Sayı 8, Sayfa 9 Yusuf Bal, Özgürlük, Sayı 2, Sayfa 9 Yusuf Bal, Piramit, Sayı 16 Sayfa 4 Yusuf Bal, Sesimiz, Sayı 7, Sayfa 3 Yusuf Bal, Sessiz Deprem, Sayı 19 Sayfa 21 Yusuf Bal, Toprakta Yeşeren Umut, Sayı 4, Sayfa 5 Yusuf Bal, Tuz Kuyusu, Sayı 13, Sayfa 19 Yusuf Bal, Uyu Bebek, Sayı 9, Sayfa 3 Yusuf Bal, Var Diyelim, Sayı 15 Sayfa 13 Yusuf Bal, Yazıldı Adın, Sayı 10, Sayfa 23 Yusuf Yılmaz, Yürek Y/arası Satırlar, Sayı 14 Sayfa 6 Zeki Karasu, Yarlara Atın, Sayı 3, Sayfa 10

TOPLAM 400 Eser, 184 Yazar, 20 Sayı

30


Sayfa

31

pdf

Basılı dergi gönderemediğimiz okurlarımız dergipoyraz@hotmail.com adresine e-abone başlıklı mesaj atarak

bilgisayar

dergimizin her sayısını ücretsiz

yazıcı

edinebilirler.

BİZE GELENLER (2011-12) DERGİLER Hayal Bilgisi, editor@hayalbilgisi.org Habis, habissibah@gmail.com Kurşun Kalem, kursunkalem2009@gmail.com YeniYazı, www.yeniyazi.blogspot.com, yeniyazi@gmail.com Akpınar Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, ismailozmel@hotmail.com Erciyes Aylık Fikir Sanat Dergisi, erciyesdergisi@mynet.com Kumru Tarih Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, http:\\kumrudergisi.com Mühür, muhur_siir@hotmail.com Mortaka Şiir ve Kent Kültürü, www.mortaka.com Yolcu Dergisi, www.yolcudergisi.com Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, www.ihlamurdergisi.com Sınır Kültür ve Sanat Dergisi, sinirdergisi@hotmail.com Sivas Kültür Dergisi, www.sivaskultur.org Ters Akan Toros, tersakantoros@gmail.com Temren, temrendergisi@gmail.com Temrin, bilgi@temrindergisi.com Papirüs, papirusdergi@yahoo.com.tr KİTAPLAR Türkiye Yerel Edebiyat Dergileri Albümü, Kamil Akdoğan / www.akdogan.gen.tr ŞimŞiir Ağacı 2011, Mustafa Ergin Kılıç / Artshop Hayatı Kucaklayan Yazılar, Erol Afşin / Akis Kitap, www.areskitap.com Geleceğe Dair Anekdotlar, Ramazan Parladar / Yeniyazı Yayınları Dip, Can H. Türker / Yeniyazı Yayınları İçinde Eylül Biriktiren Kadın, Müştehir Karakaya / Beyaz Gemi Yayınları, msthrkrky@hotmail.com Ben Google Değilim, Mehmet Öztek / Pan Yayıncılık, www.pankitap.com Önce Zambakları Çaldılar Uykumuzdan, Nuray Alper / Akçağ Yayınları, www.akcag.com.tr Duman, Berna Olgaç / Mühür Kitaplığı, 0212 506 94 26 Ateşi Bölen Gece, Hilal Karahan / Mühür Kitaplığı, 0212 506 94 26 Şiir ve Kuantum, Hilal Karahan / Mühür Kitaplığı, 0212 506 94 26 Suya Kanat, ihsan Deniz / Mühür Kitaplığı, 0212 506 94 26 Şairin Sabrı, Ali Galiğ Yener / Mühür Kitaplığı, 0212 506 94 26 Şair İstasyonu, Hasan Başdemir / Ihlamur Kitap, www.ihlamurdergisi.com Benden Sana Yamalı, Hüseyin Peker / Kırmızı Yayınları, www.kirmiziyayinlari.com Çam Yarası, Niyazi Karabulut / Zigana Yayıncılık Ulaş'tan Başarı Hikayeleri-Başarıya Ulaşanlar, Erhan Eraslan /www.erhanerarslan.net / Sivas Zirve Yayınları Haberin Var mı? (2011,Şiir),Remzi Timar / Vilayet Yayınevi, vilayetkitabevi@hotmail.com Sözlük Destanlar, Dr.Doğan Kaya / Vilayet Yayınevi, vilayetkitabevi@hotmail.com Eflatun Sancısı, İbrahim İmer, i.imer@hotmail.com Gülce Edebiyat Akımı GÜLDESTE, Osman Öcal-Refika Doğan, www.gulceedebiyat.com Uzağın Kokusu, Mehmet Kuvvet, www.kanguruyayinlari.com Kayıp Aşk, Mürvet Sarıyıldız, www.yediverenyayinlari.com Buluşma 3- Ihlamur Şairleri, Hakan Sarı Şairler Seçkisi Şiir Antolojisi, Bekir Alim, alim47@hotmail.com Bir Kadının Kaleminden ŞEMS ve MEVLANA, Yelda Karataş, Ihlamur Kitap, www.ihlamurdergisi.com Yetim Şiirleri Antolojisi/ Hasan Coşkun,www.sivaskultur.org Ay Suya Değdiği Zaman-Hasan Buldu, matbaa76@hotmail.com Söz Örse Düşer-M.Mazhar Alphan, MorTaka Kitaplığı, mazharalphan@gmail.com İnsanın Kırılgan Sesi, M.Mazhar Alphan,MorTaka Kitaplığı, mazharalphan@gmail.com Bir Demet Karanfil İzi-Özer Turan, www.bencekitap.com Sivas'ın Yitik Zamanları / Osman Çelik, osmancelik58@hotmail.com Sivasta Alevilik / Hasan Coşkun, www.sivaskultur.org Ruşen Ali Cengi / Yaşar Bedri, www.yasarbedri.com, www.mortaka.com

DERGİ VE KİTAP GÖNDEREN DOSTLARIMIZA İNCELİKLERİNDEN DOLAYI TEŞEKKÜR EDERİZ


ÜCRA İŞLEM

Yusuf BAL Türü: ŞİİR Yayınevi : ÖTÜKEN NEŞRİYAT A.Ş.® Sayfa Sayısı : 96 Ebat : 21,5x19,5 cm İnternet: www.otuken.com.tr

DÜŞ YOLCUSU

İlkay COŞKUN Türü: ŞİİR Yayınevi : ANTİK YAYINLARI Sayfa Sayısı : 96 Ebat : 13,5x19,5 cm Tel: 0 346-225 16 50

EYLÜL ve GÜL

Orhan KARAHAN Türü: ŞİİR Yayınevi : ANTİK YAYINLARI Ebat : 11,5x20,5 cm Tel: 0 346-225 16 50


Poyraz Edebiyat Sayı 20