Issuu on Google+

Sivas Postası Gazetesinin Ücretsiz Hizmetidir

Madam Marcel'in Düştüğü Gün herkes kapına konmaz, diyor madam Marcel ancak bir pencere pervazına tutunan yaralı kuş ve gözyaşlarını bedeniyle sarkıtıp avuçlarına yüzü kayıp kıtaya dönen bir azize, bir azize iyileşmek için gelir madamın ince kalkık kaşına değen boya bir puta benzer intihar bakmasıdır, kirpikleri urgan Filistin askılığı olsa gerek boynundaki gerdan gerdan'ın düştüğü yer erkek tasması nereye giderse gitsin, götürür kendisiyle seni yargılayandır seni seven, diyor madam cellat değil midir ipine sadık kalan başlangıçta ve sonda hepimiz yine sessizliğin alkoliği ortası yüzemediğimiz deniz dirilerimizle aramız hep açık ve ölülerimiz muska gibi boynumuzda bir kuş uçarsa, yüreğinden uçar madamın aklı tabip değildir kuşun vahşeti derindir bir zeytin dalına konanın herkes bir yerde omuz omuzadır kimi meyhanede, kimi camide, kimi savaşta… hepsinde birdir aczi-yet aşk yontulursa ölür, diyor madam

ama yine de herkes kendi yarattığının dibindedir

Mustafa Orman

Mustafa Orman İlkay Coşkun Bilal Tırnakçı Fatih Akça Tuba Palabıyık Yavuz M.Uçan Faik Öcal Hatice Çay Nuray Alper Güvenç Ulukanlıgil Caner Kutlu Nihan Işıker Furuğ Ferruhzad Mehmet Türkmen Abdulkadir Akdemir Seçkin Gündüz Gülay Güzel Aziz Şeker Yusuf Bal Lütfi Demir Eyüp Şahan Şükrü Aktaş Hüseyin Peker


Sayfa

Poyraz Edebiyat Sanat Kültür Dergisi Sivas Postası Gazetesinin Ücretsiz Hizmetidir

Sahibi Sivas Postası Gazetesi Adına

Murat KALENDER

Editör Yusuf BAL Yayın Kurulu İlkay COŞKUN Orhan KARAHAN Osman ÇELİK Aziz ŞEKER Tasarım Zirve Yayıncılık

Baskı Zirve Matbaacılık Ata San. Taştanlar Sit. No:51 SİVAS

Yazışma- İletişim Adresi dergipoyraz@hotmail.com 505 689 60 67

Ücretsiz E-dergi Aboneliği ve Yazı Gönderi Adresi dergipoyraz@hotmail.com Aylık olarak yayınlanır. Kaynak göstererek alıntı yapılabilir. Dergide yayınlanan eserlere telif ücreti ödenmez. Yazısı yayınlanan yazarlarımıza ücretsiz gönderilir. Yazıların sorumluluğu yazarın kendisine aittir.

Sivas Postası Gazetesi Abonelik 0346-2251650 www.sivaspostasi.com

2

EDİTÖRDEN Dünyanın ve güzel ülkemizin yaşadığı şu zor günlerde bir şeyler yazmak, sanattan söz etmek ve hatta akıp giden yaşamdan konuşmak ne kadar da zor! Dünyanın birçok bölgesinde savaşlar, iç çatışmalar, terör sürerken alabildiğine bir yoksulluk sarmalı da dünya halklarını âdeta yaşama küstürüyor… Ülkemizde her ay gencecik fidanlar, vatan sevgisiyle kavrulurken yürekleri, toprağa düşmekte, şehit olmaktalar. Anadolu coğrafyasının insanları acılarını gözyaşlarına gizleyip, yıllardır süren bu teröre lânet okumaktalar... Öte yandan umarız Arap Baharı, bir Arap Kışına doğru gitmez. Emperyalizmin birçok Arap ülkelerindeki diktatörlüklerle (bir kaçı hariç) hiçbir sıkıntısı yoktu. Onlara göre dünyayı saran iktisadi koşullar değişince diktatörlüklerin rengi de değişmek zorunda kalıyor. 1974 yılında Kıbrıs müdahalesi sonrasında “dost!” abd ve avrupalı kardeşlerimiz Türkiye'ye ambargo uygularken, müdahale sürecinde bize petrol veren ve silâh hibe eden bir liderin ölümü ve ölüm şekli kâğıda ve ekranlara yansıdı. Tarih boyunca mazlum milletleri korumak için gözünü budaktan sakınmayan bir millet için, Fransa gibi bazı ülkelerin meclislerinde Ermeni Yasa Tasarıları çıkarılıyor. “Türkler Ermenileri öldürmediler diyenler cezaya çarptırılacak.” Ne kadar komik. Misilleme olarak Fransız Yasa Tasarısı çıkaralım diyeceğim ama fikir hürriyetine aykırı olur. Bizde birisi çıkıp “Fransızlar Libya'da soykırım yapmadı, Çanakkale'nin yanına bile uğramadı, Urfa'yı, Maraş'ı işgal etmedi, Afrika'da ki katliamlarda rol almadı ” deme özgürlüğüne sahip. 23 Ekimde meydana gelen Van'daki doğal afet nedeni ile çadırlarda yaşamakta olan yurttaşlarımızın koşulları kışla birlikte daha da ağırlaştı. Van'ın yaralarının bir an önce sarılmasını temenni ediyoruz. Dostça duygularımızla, iyi okumalar diliyoruz. * 19. Sayımızda Sf 1; Sf 2; Sf 3; Sf 4;

Mustafa Orman, Madam Marcel'in Düştüğü Gün (Şiir) Tam olarak burası İlkay Coşkun, OtoRay(Şiir) Bilal Tırnakçı, Arama Beni(Şiir) Fatih Akça; Annesel (Şiir) Sf 5; Tuba Palabıyık Yavuz, Ihlamur (Öykü) Sf 6; M.Uçan, Fail ile Meçhul (Öykü) Sf 8; Faik Öcal, Bozkırda Gün Batımı (Deneme) Sf 10; Hatice Çay, Hazan Rüzgârı (Şiir) Nuray Alper, Yâr Tufanı(Şiir) Sf 11; Güvenç Ulukanlıgil, Dört Başı Mâ'mûr Bir Hüzün Sf 12; Caner Kutlu, Menzil (Deneme) Sf 16; Nihan Işıker, Ölü Sümbüller (Furuğ Ferruhzad'dan çeviri) Sf 17; Mehmet Türkmen,Tutaste (Şiir) Abdulkadir Akdemir, Taşra Sükûneti Sf 18; Seçkin Gündüz, 46. Çeşit (Kendiniz bakın) Seçkin Gündüz, Çiçekler (Şiir) Sf 19; Gülay Güzel, Uzat Saçlarını Rapunzel (Öykü) Sf 20; Aziz Seker, Anadolu Halklarının Yaşadığı Trajedilerin ve Travmaların Yazarı Olarak Yasar Kemal (İnceleme) Sf 21; Yusuf Bal, Sessiz Deprem (Şiir) Lütfi Demir, Çivilenen Heceler (Şiir) Sf 22; Eyüp Sahan, Dağların Yamacı Yeşerdi Yine (Şiir) Şükrü Aktaş, Kelepir Hayaller (Şiir) Arka Kapak; Hüseyin Peker, Devler Kaldırımı (Şiir)


Sayfa

3

ray gıcırtısı sesleriyle uğul uğul parıldayan fosfor geçti gözlerimden gar tavanından aşağıya süzülüyorum direk araları kaç metre, kaç adım kapıdan gidip gelen, salondaki insanlar kaç onlarca kez usanmadan saydığım umut dolu bakışlarımda gözlerime yansıyan baktığım kızlar hep tedirgindi istasyon binasında salına salına önüme geçti yine bir kuğu sürüsü bir derdime bin derman ekleyip gide gele gide gele… musiki mırıldanmaların çınlardı kulaklarımda adını şarkı sonlarına ulardım hep iç çekerdim uzayan yollarına hep bizim şarkımızı çalardı batınlarda yolda görsem bekçi sanırdım biletçiyi göbekli, pos bıyıklı şoförler vardı kulaklarım, anons konuşmalarında kalırdı donuktu göz bebeklerimiz yorgunluktan ben olurdum yollarına çıktığım eli nasırlı baba hep ben olurdum nedense el sallamak gelirdi içimden her yabancıya gide gele gide gele… acımtırak kahve ile birde parasızlıktan çorba içerdim kendimi seyrederdim saat saat adeta pahalıydı gece, en kıymetli uyuklamalarımda üzerine giydirilmiş zırh ve beden gibi beynime kazınan çizik çizik post modern asfalt pak olana dek sürerdi üzerime camlarında yıkanırdı, sabun sabun yüreğim taşısaydın geceni gündüzüme ıslağım nede olsa, suyumu gölüne ulaştır kollarımı doldursaydım beline ahh ne olurdu, birde sensizliğinle üşümeseydim yağmur ertesi gibi doğsaydın sıcaklığınla gide gele gide gele… uzayan tren yalnızlığıma gebe bir cam kenarında, bir koridorda bağladım ellerimi kondüktör gelseydi hatırımı sorsaydı vip müşterisi değilim ki maksimum olsun hizmetim yaklaştığım şehir manzarasına taşısaydı ve özgürüm işte, yüreğime açılan hovardalık gibi yürü be geldin işte ayaklarım büyüyen adımlarım kadar doluyor gözbebeğim yeni adım(lar), yine aşk, yine bereketliyim gide gele gide gele… dehlizleri geçe geçe yol aldığım sır dolu yalnızlık senfonisi işte yürek kıpırtılarının sıcaklığında trafik levhalarından dökülüp kalan son siyahımı da beyaza çevirip yollarına süpürge yapacağım saçlarımı sen olup ta doğacağım yeni güne merhaba deyip bir umuduma binlerce fedai yollayıp ahh belim yine tutundu ağrılarım sana bakışlarım simetri bin kilometrenin sonunda valizlerim yalpalanıyor, döke döke yarınıma gide gele gide gele

İlkay Coşkun


Sayfa

4

Fatih Akça Annesel santimetre başına koyduğum soyulmuş portakallar hayır hesaplamaların hepsi yalan istatistiği yoktur aşkın ve ayrılıklar kadar varız yüzümü bulamıyorum artık anne kayıp bir kuş var çekmecelerimde biliyorum yine ortalık bir yere çıkardım çorabımı ve hayal kırıklıkları mı açlık diye bir oyun yok anne sevmek gibi bir oyuncak da bütün denizlerden korkuyorum bunu unutma bütün gemilerden en çok kırmızı renklilerden tılsımını yitirmiş bir duan var bende gel ve öldür beni avuçlarımda saçlarım oyuncaklarımın kulaklarını çek anne yorgun bir sabahı en iyi sen seversin en çok sana bulutlar gücenir ve biraz da saatleri geri almayı unuttuğunda babam bir mevsim nasıl anne olur kadınlar bir beşik nasıl ninni çağırır hasır üstünde anlat anne beşiği olmayan yüzyıllara coğrafyalara, parklara ben o sesler kadar bir çocuğum ecinniler nasıl ham yapar yaramaz melekleri sen bir şarkı mırıldan ben tahtadan bir at çözeyim ben en çok senin kucağına düşmeyi sevdim… bak etim sıyrıldı beni biraz fazla öp anne

Bilal Tırnakçı Arama Beni çıkar gelirsin yüzün darmadağın ellerin kar topu, gözlerin bulut, bakışların umutsuzca arar beni, haritadaki deniz kenarındayım oysa ben, faranjitli martıların gözlerimden öptüğü yerde ellerimde kor ateşler, denize yanık türküler söylüyorum

bu sessizlik ve karanlık ve kibrit çöpleri merhemler, muskalar, tavanı akan evler, otlu gözleme, bir çay bardağına sımsıkı sarılan sigara… bu annemin elleri bu kuşlar bu rüzgar bu denizi olmayan hüzünler bu füzeler ve ölen çocuklar sandıklar, kapılar, yalnızlıklar koynumda bir çiçek daha var anne bir çiçek daha ansızın kurşunlanınca solar santimetre başına koyduğum portakallar


Sayfa

5

Tuba Palabıyık Yavuz

I h l a m u r

Her zamanki ağır adımlarımın aksine bu defa birbirini hızla takip eden bacaklarım kuaförün kapısına gelince durdu. Durmanın sarsıntısı bedenimi kapıya iyice yaklaştırdı. Derin bir nefes aldım. Bu kapı benim soluk alma yerimdi. Kapıdan evvel ne kadar hızlı da olsam, ya da ne kadar ağır da yanaşsam buranın hızı belliydi: sıfır. Burada durur nefes alır, içeriye azıcık kulak kabartır öyle kapıyı açardım. Sağ elimdeki askıya baktım. İçinde dört çay birde ıhlamur vardı. Alışılmış kış bitkisi ıhlamuru, o yazında içerdi. Onun ıhlamur sevdiğini öğrendiğimden beri midemi bulandıran bu kokuyu içime çekmekten zevk alır olmuştum. Ihlamur kokusu adeta onu çağrıştıran bir parfüm gibiydi. İçeriden kulağıma değen uğultulu kadın seslerinin içinde onun sesini duymaya çalıştım. Bekledim. Sayısını sayamadığım kadar nefes alıp verdim. Elimdeki askı sıcaktan terleyen avuç içimde iyice ağırlaşmıştı. Askıyı sol elime aldım, terli elimi pantolonuma sildim ve tekrar askıyı sağ elimle tutup hafifçe demir kapıyı araladım. İçeride ayna karşısında üç kadın oturuyordu birinin başında o vardı. Kot giyinmişti her zamanki gibi. O kadar aynıydı ki her gün, hiç şaşırtmamıştı beni daha öncede. Hep ıhlamur içer, hiç gülmez, kot giyer ve gerekmedikçe konuşmazdı müşterileriyle ve benimle. Bir defasında hava çok soğuktu gene o ince sesini megafondan işittim: -Kuaföre bir ıhlamur, iki çay. Onun sesini işittiğim gibi yerimden kalıp ıhlamuru ve çayları hazırlamıştım. Ama acele etmek de istemiyordum. Çayları götüreceğim ve her zamanki gibi sadece tonu değişmeyen bir “saol” diyecek ve ben gene o yeşil demir kapıyı kapatmadan çıkarken arkamdan “-Kapıyı kapat! Diyecek kalfa kız ve yavaşça geriye dönmeden elimi arkama uzatıp çekeceğim onunla arama kapıyı. Engel olunmuyor saate, dakikaya. Burnumdan ıhlamur kokusu içime işlerken adımlarımın hızı iyice yavaşlamış, beynimse aksine hızla o hayalden o hayale koşuyordu. Çaylar ve ıhlamur soğumuştu. Onun ıhlamuru … Kapıyı açtım. İçeri çok soğuktu kaloriferleri bozulmuş galiba, konuşuyordu. Ihlamuru ona uzattım ve beklentisizce çayları da kalfa kızlara vermek için sağa döndüğümde sesi geldi omzumdan kulağıma kadar işleyen: -“Buz gibi bu, yenisini getir, al bunu” dedi. Bana saol dışında kullandığı ilk sözdü. Ne demişti, neden demişti umurumda değildi, demişti ya işte. Söz çıkmıştı ya o dudağından bana doğru. Minik gözleri bana daha uzun bakmıştı ya. Ne diyeceğimi bilemeden kaptığım gibi ıhlamuru koştum ocağa. Hemen yenileyip hızla o yeşil kapının önüne geldim. Bu kapı, bu yeşil kapı, üstünde koca dudaklı sarışın, saçları dağınık kadın fotoğrafı asılı bu vicdandan yoksun kapı… Aramızdaki tek durak bu kapı. Ne zaman ona koşmak

istesem beni yavaşlatan bu yeşil kapı… Gene durdurmuştu. Ne kadar oyaladı beni. Gene anlamadan ve düşünmeden açtım ve hemen uzattım askıyı önüne. Ellerine baktım. Soğuktan kıpkırmızı olmuş ve hala üşüdüğü belli olan elleri… Hemen bir yudum içti ve : -Saol, bak bu iyi işte demişti ve ilk defa soğuktan yumulan o yeşil gözlerinde tebessümü görmüştüm. Bütün kış o tebessümle ısındım. Geceleri o tebessüme sarıldım. Aylara da söz geçmiyordu saatler gibi. Kış bitmiş güneş “ben buradayım “ demişti. Güneşin sesi iyiden iyiye çalınmıştı terli bedenlere. Ve şimdi nemini duyduğum güneşin sadece sarısını görüyordum. Onun teni gibi, saçı gibi… -Ooo, hala çay gelecek diye bekliyoruz, beyimiz kapıda hayal aleminde. Hopp sana diyorum çaycı ! Bu kalfa kızın sesiydi. Onun sesi dışındaki sesleri hemen unuturdum, yüzünü görmesem çıkaramazdım kime ait olduğunu. Kız kapıyı açmış ve göz göze gelmiştik. Cevap vermedim, zaten ben beceremezdim cevap vermeyi. Biri soru sordu mu suskunluğum daha da katlanırdı. İçeri girdim her zamanki gibi kotu vardı gene ve yumuk gözleriyle dışarıyı seyrediyordu. Gözlerinde farklılık sezdim. O yumuk gözleri ilk defa nemliydi. Yanağındaki gözyaşı tuzunu damağımda hissettim. Askıyı uzattım ıhlamuru aldı bana bakmıyordu ama ben onu görüyordum. Gözündeki hüznü kalbindeki karartıyı görüyordum. Dondum öylece. Kımıldayamadım. Omuzlarıma çöken ağırlık ayaklarıma da zulmediyordu. Çivilendim yanağındaki yaşlara… kaldım. Girdim gözündeki beyaz noktadan içeriye. Yutkundum. Nefes almaya çabaladım ve dudaklarım mani olamadığım hızla açıldı: -Neden ağlıyorsun? Döndü. Elindeki parçalanmış mendille burnunu silmeye çabalayarak baktı. Sustu. -Neden ağlıyorsun? Baktı gözlerime. Donuk, ifadesiz yüzü sarıydı gene. Hastalık gibi, ölü gibi, solan gül gibi sapsarıydı. Baktı. Elini omzuma uzattı. Sım sıcak avucunu omzumda hissetmişken: -Gidiyorum dedi. Sur sesiydi kulağıma değen. Kıyameti ilân eden meleğin sesi. Ölüme çağıran azrailin sesi ya da cesede dokunan imamın sesiydi. Gidiyor, gidiyor, yok, ıhlamur ! Dizine göz yaşlarımın aktığını hissettim. Kotunu ıslatan yaşlı gözüm değmesin bir daha o minik yeşil çukurlarına. Bir daha görkemli gözlerim sarı tenini. Kapandığım dizinden hıçkırarak kalktım ve ilk kaldırıma düşüp: - Ihlamur ! ıhlamurum yok !


Sayfa

6

M.Uçan

Fail ile Meçhul Kent… Gece… Karanlık… Bütün kentler geceleri karanlık. Avların avcılarını, avcıların avlarını avladıkları karanlık. Herkes kendi karanlığında yaşıyordu. Yaşıyorsa sorun yoktu. Ama herhangi bir zaman herhangi biri, herhangi birinin karanlığında yaşamaya başlarsa, o zaman karanlıklar karışacaktı. Tıpkı şimdiki gibi. Karanlıklar karış(ık)tı. Yıldızsız bir geceydi. Kimi geceler yıldızsızdı. Karanlık her şeyin üstünü bastırmış, örtmüş, gömmüş, saklamış. Kendinden başka hiçbir şey elle tutulur gözle görülür! değil. Her şey karanlığın bastırmasıyla asılı kalmış. Gündüzün en doğal hali.(değil miydi gece?) Sokakta çıt yok. Sokaklarda çıt yok. Ta ki birazdan durup dururken, hiçbir neden yokken, birden bire kuduracak olan rüzgâra dek. Sokaklar terk edilmiş eski zaman harabeleri gibi. Zamansız, hareketsiz, kokusuz, renksiz… Her şey bir mezarın ıssızlığını düşündürüyor insana. İnsana ürperti veren bir hiçlik anını. Zamanın hükmü yok. Ölü saatler. Uyku zamanı. Herkesin uykuda biraz ölü olduğu zamanlar. Geceydi. Kapkara… Bütün geceler gibi kapkara. Karanlıktı. Fail ile Meçhul'lerin kol gezdiği bir karanlıktı. Fail ile Meçhul'lerin avlarının üstüne karabasan gibi çökmesine yardım ve yataklık eden bir karanlıktı. Rüzgâr çıkmıştı. Siyah saçlarını karıştırıyordu gecenin. En çok da ıssız sokaklarda. Nereden çıkmıştı bu rüzgâr? Adam bir yerlerden geliyordu. Bir yerlere gidiyordu. Yürüyüşüne bakılırsa yorgundu. Ayaklarını zor kaldırıyordu. Sokağın başına gelince durdu. Kısa bir an düşündü. Ölüme bu kadar yaklaşmış birinin ne düşündüğünü kim bilebilirdi? Sokağa saptı. Sokak; ıssız… Giz/il… Adam ölüme saptı. Adam yolunda giderken birden ölüme saptı. Adam ölüme erken varabilmek için sokağa saptı. Çünkü sokaklarda ölüm vardı. Çünkü en çok ölüm sokaklarda vardı. Adam ölüme erken vardı. Gece on iki buçuk sularıydı. Gecenin yarısıydı. Adam sokağa gireli dört adım atmıştı. Beşinci adımın hazırlığındaydı. Vuruldu. Ansızın vuruldu. Birden bire… Ensesinden vuruldu. Boynundan açılan oluktan eczanenin camına bir avuç kanı sıçradı. Gecede vuruldu. Gece de vuruldu. Gecede bir adam vuruldu. Adam da gece de vuruldu. Yüzükoyun yerde yatıyordu. Az önce vuruldu. Ölmemişti. Ceset olacak bedeni daha sıcaktı. Camda ünlem işareti şeklinde kuruyacak kanı daha sıcaktı. Adamın kanı durmadan aktı. Üstündekilerine bakılırsa yoksuldu. Bütün yoksullar gibi... Ayakkabısının

altı yarık. Enlemesine uzun bir yarık. Üstü başı toz. Çantası ileriye fırlamıştı. Kanı pıhtılaşıyordu. Pıhtılaşan kan geceye ne kadar(da) benziyordu? Gece on iki buçuk sularında bir otomobil yaklaştı sokağın başına. Adamın yanına. Fail ile Meçhul'e tanıdığının, tanımadığının izini sürmenin o zehirli keyfini çoğaltıp duruyordu karanlık. Otomobilin kapısı yavaşça tıkırdadı. Meçhul, Fail'e “acele et!” dedi. Adam kulağına gelen tıkırtıya dönüp bakmadı. Ölümü kulak arkasına attı. Fail'in elindeki soğuk metalin dolu karnı sancılanıp duruyordu. İki adım attı tilki sessizliğiyle. Gez, göz, arpacık ahengi tamamdı. Gerek yoktu üçüncü adıma. Ayaklarını dengeledi. İşaret parmağıyla küçük çıkıntıyı geriye çekti. Silah geceye kustu. Adam kanını gecey(l)e kustu. Vurdu. Vuruldu. Meçhul “tamam mı?” derken Fail silahı koltuğun altına soktu.“Ensesine, şahdamarına, ateş ettim” dedi. Fail ile Meçhul renault marka beyaz bir otomobille karanlığa doğru yol aldılar. Olay yerinden buhar olup uçtular sanki. Yaralı olan gece bütün bunlara şahitti. Fail ile Meçhul ölümden mi kaçıyorlardı, ölüm mü onlardan kaçıyordu? Fail arkasına yaslandı. Yaktığı sigaradan derin bir nefes çekti. “Bir aksilik çıkmazsa saat ikiye kalmaz öbür işi de bitiririz.” dedi. Meçhul başını salladı. Eğer işlerini erken bitirirlerse gidip uyuyacaklardı. Gecenin yarısıydı. Karanlığa üç el ateş edildi. Yankısı ilkin sokaklarda büyüdü. Duvarlara çarpınca büyüdü. DUVARLARA ÇARPINCA BÜYÜDÜ. BÜYÜYEN YANKISI KARŞI Kİ DAĞLARDA küçüldü. Yok oldu. Gecenin avazı yok oldu. Fail ile Meçhul yok oldu. Adam hayat(ıy)la fit oldu. Çağrışımlar… Bir adam daha peydahlandı karanlıktan. Yazardı. Neyi görse yazardı. Geceleri yaşardı. Gece adamıydı. Bütün geceler onun adamıydı. Nereden geliyordu? Karanlık bir yerden. Karşıki sokağı aydınlat(amay)an sokak lambasının altından geçip tekrar karanlığa gidecekti. Silah sesine


Sayfa

7

geldi. Silahın sesine geldi. Geceler iletkendi. Geceler yalıt-kan. Adam yüzükoyun yerde yatıyordu. Çöktü. Başını kaldırıp dizine koydu. Hırkasının eteğiyle kana bulanmış yüzünü sildi. Eliyle ağzının kıyısındaki kanı sildi. Adamın yüzünün kıyısında herhangi bir gülümseme yoktu. Yüzü çelik gibi sertti. Arkasında bıraktıklarına da olabilir, bıraktığına da. Ölüme randevu vermeyenlerin yüzünü mü taşıyordu bu yüz? Ölüme mi inattı, ölüm mü inatçı? Birazdan ölecekti. Belliydi.(gözünü açmadan açamadan, derdini anlatmadan anlatamadan, çok mu kan kaybetmişti?, adını bile söylemeden söyleyemeden, kendini vuranı ele vermeden veremeden, hoş Fail ile Meçhul'ün şimdiye dek yüzlerini kim görmüştü ki, son sözünü demeden diyemeden…) Öldü. Bir ürperti duydu yazar içinde. Ama tansık değildi. Bütün ölüler kanardı. Bütün ölüler gibi kan(ar)dı.(önünden, arkasından, yanından, boynundan, başından, göbek altından, göbek üstünden, hem göbek atından hem göbek üstünden… kan ardı.) Sağ dizini karnına çekmiş rahat vaziyetinde bir ölü. Yüzü bir ölü yüzü. Bütün ölülerin yüzü gibi. Fail ve Meçhul'den artakalmış yenik bir ceset. Gerçi ölenin duruşundan, devrilmişliğinden, bir yerlere tutunamayıp kaymışlığından (dizlerinden, ellerinden, kollarından, bacaklarından) epeyce boğuştuğu, ölüme kolay kolay teslim olmadığını seziyordu yazar. (hayır, bu yazarın sezgisi, düş gücü, dolaylı anlatımı) Kolayca öldü. Tahmin bile edemeyeceğimiz kolaylıkta teslim oldu. Birden bire oldu. Ensesine sıkılan tek kurşunla öldü. İkinci ve üçüncü kurşun emin olmak içindi. Yada nefretin şaha kalkışıyla bağlantılı. Yazar bir takım sesler duyunca korktu. Oysa ortalıkta kimseler yoktu. Kulağı mı seslenmişti ne? Yardım edemeden korktu. Olayı üstlenmek zorunda bırakılmasından korktu. Kalktı. Adamın yanından ayrılırken gözü az öteye fırlamış çantaya ilişti. Çantayı kaptığı gibi rüzgârla ara sokaklarda koşturdu. İstikametini şaşırdı. Uzaklardan dolaştı. Karanlığa gitti. Adamın beş yaşındaki kızı uyuyordu. Kız, topu topuna beş yıldır yaşıyordu. Uykudayken melekleri andırıyordu. Bütün çocuklar gibi... Kalktı, yarı uykulu melek. Çişini yaparken annesine babasını sordu.

Annesi sözcükleri ağzında geveledi. Kızı anlamadı. Kadın da anlamadı. Kız elinin üstüyle burnunun ucunu tatlı tatlı kaşırken soruyu değiştirdi! Bu kez de babasını annesine sordu. Kadın bu kadar kolay zor soruları cevaplamakta hayli güçlük çekti. “Babam gelince beni uyandır” dedi kız. Gitti. Uyudu. Melekleri andırıyordu. Kadın ikinci sınıf bir aşk filmi izliyordu televizyonda. Sıradan… Adamla tanıştığı, konuştuğu, kaçamak(lar) yaptığı, hediyeler aldığı, hediyeler verdiği zamanlar… bir sağanak gibi boşalıyordu gözlerinin önüne. Zaman ne kadar erken geçmişti. Bütün zamanlar gibi… Filmdeki erkek ve kadın tam sevişmeye hazırlanırken, erkekle kadın tam sevişecekken, erkek ve kadın henüz sevişmeden film reklâma girdi. En can alıcı yerinde… Kadın öfkeyle yerinden kalktı. Nerede kalmıştı bu?“ En geç on ikide dönerim” demişti. Perdeyi araladı. Yüzünü soğuk cama dayayıp adamın yolunu gözlemeye başladı. Adam yüzükoyun yatıyordu. Gök gürledi. Yağmur kurşunu geceyi delik deşik etti. Adamın yüzünden kanı yıkadı. Adamın kanı yüzünde yıkandı. Adamın yüzü kanıyla yıkandı. Biriken kanlı su, bir yolunu bulup az ilerdeki çamurlu gölete boşaldı. Yazar kapıyı açıp eve girdi. Açık bırakılan radyoda rast makamında bir şarkı çalıyordu. Elindeki çantayı koltuğun üstüne bırakıp, açık duran yatağının kollarına attı kendisini yüzükoyun. Adam yerde yüzükoyun. Devrilmiş. Yana yatmış. Hayli çırpınmış. Kalktı. Bir sigara yakıp koltuğa oturdu. Yanındaki çantayı açtı. Pantolon, kazak, ses kayıt cihazı, kamera, fotoğraf makinesi, defter, kalem, çakmak, sigarayı tek tek çıkardı. Bir röportajdan geliyor olmalıydı. Durdu. Uzanıp kendi çantasından kalem ve kâğıt çıkardı. Sigarasından bir nefes çekti. Dumanı her zamankinden daha uzun süre içinde tuttu. Rast makamındaki şarkı yerini hüzzam makamındaki bir şarkıya bıraktı. Yazmaya başladı.“O gece, bütün gecelerden daha karanlıktı. Uğursuz bir rüzgâr dört bir yandan esip duruyordu. Karanlıktan çıkacaktım ki karanlığa üç el ateş edildi. Beyaz bir otomobili görmemle kaybetmem bir oldu.” Yazdı. Yazar bütün bu olanlardan daha fazlasını yazdı. Olayı kendi gözünde canlandırarak yazdı. Nereden çıkmıştı bu uğursuz rüzgâr? Şimdi her şey sıradanken (zaten bir şeylerin farkına varılana dek her şey sıradanken) sıradan bir gece haliyken, bütün bunlar gündüzün en doğal hali gece de(mi yaşanıyordu?) yaşanıyorken (ki olaylar ne kadar birbirine benziyordu) yaşanacakken; Fail ile Meçhul, adam, yazar, adamın kızı, kadın nereden çıktı? Ya bu olayı bütün çıplaklığıyla anlatan anlatıcı? Gece bir buçuk sularıydı. Fail ile Meçhul geceye üç el ateş ettiler. Silahın sesi karşı ki dağlarda yankılandı. Çağ-rı-şım.


Sayfa

8

Faik Öcal

Bozkırda Gün Batımı Aynı göğün altında bekliyorsundur kendini. Gelip giden hiç kimse yoktur ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Godotvari bir bekleyiş. Bilirsin kimse gelmeyecek ama yine de beklersin. Elinden başka bir şey gelmediği için. Sana biçilmiş libasları görürsün. Aldırmazsın. Ok yaydan çıkmıştır artık. Kalbinin mezarını kazmaya koyulmuştur, 'insanların yerine murdar sözleri öğüten kediler.' Yaralı bir ceylanın yarasını yalaması gibi acıklı ve katı... Başka yolu yoktur yaşamın. Herkesin ortasında ve bir başına... Kalıbına sığdırılmayan bir ırmak gibidir üç noktanın söyleyemedikleri, üç noktayla geçiştirdiklerin. (Fon Müziği) Bozkırda gün batıyordur, kalbimin yerine sabitlenmiş aynı frekansta. Arkadaşların her biri bir yerde… Hiçbir şey kalmadı büyük yolculuklardan. Dönüp geriye baktığımda kaybettiklerimden başka bir şey göremiyorum. Hüzünlü anılar her bir yerde karşıma çıkıyor. Mardin'de, Cizre'de, Eskişehir'de, İzmir'de, İstanbul'da, Mersin'de, Ağrı'da, Muş'ta, Samsun'da, Sivas'ta ve de sınırların öbür yakasında… Bir şiirden geriye kalan duygu kırıntıları gibi yanı başımda bitiveriyor o yüzler. Masum ve fakir yüzler. İnsan nereye kadar gider onlarla? Gittim ve yittim. Artık İstanbul'du bütün uzun ayrılıklar, Cizre'ydi bütün kırılgan sonbaharlar, Ağrı'ydı bütün isli ağrılar, Mersin'di bütün ağır ağıtlar, Muş'tu bütün yaslı yollar, Samsun'du bütün iç yolculuklar, Eskişehir'di bütün 'taş köprülü' yalnızlıklar, İzmir'di bütün yetim özgürlükler ve Sivas'tı bütün yitirmişlikler. Hiçbir şey kalmadı başka. İstemedim belki de. Üstünü getiremedim. Her şey yarım yamalaktı ve eksik bir gülüşle anılacaktı artık bütün şehirlerim. Şahadetime tanıklık eden bütün mekânlar… (Fon Müziği) Bozkırda gün batıyordur, kalbimin yerine sabitlenmiş aynı frekansta. Arkadaşların her biri bir yerde… Kaçışlar ve yıkımlar toplanmışlardır aynı daraltıcı boşlukta. Gelen giden olmayacak artık. Sorgu sual vb. bakışlar. Kendini götüreceksin bundan sonra. –Nefsimi itham ediyorum.- Kendimi taşımak zorundayım mezar taşımın gölgesine yorgun bedenimi. Kuşluk vakitlerinin hesabından beri… Bir yolu yok artık yaşamın. Ölüme çıkar bütün ayrıntılar, bütün sebepler. O dairenin üzerime kapandığını hissediyorum. Vakit hitama erdikçe, daire küçülüyor daralıyor. Nefessiz kalıyorum. Yaşam elimden alınıyor. Büyük ve derin bir ölüm geliyor. Yorgun bedenimde tebelleş olmuş aynı sözler. Efsane idim sadece, özgürlük kurnasına kanımı akıttığım. Yitik sözler. Bozuk masal. Ve l âl kel i meler. Tarih beni yargılamayacaktır. Rolüm olmadı gerçekte ve hiçbir

zaman. Hep özgür, sonsuz yalnız… (Fon Müziği) Bozkırda gün batıyordur, kalbimin yerine sabitlenmiş aynı frekansta. Arkadaşların her biri bir yerde… Yolların şarkısına soyunur ömrüm. Güzeldir hayat. Uzak dursun ölüm. Duvarların bekçiliğine soyunur günlerim. Zordur kendinle yaşamak, yorgun bir bedeni bir sonraki geceye taşımak. Zordur göğün serinletici yalnızlığında özgürlük şarkıları okumak. Vatanım yokluk. Yurdum, kalp sızılarım. Beklerse beni gece yarısı trenleri, tükenmiştir yeryüzlü nasihatlerim. Tasımı tarağımı toplayıp yollara düşmek gerek. Ne olurdu, bir yağmur yağsa, kuşlarım geri dönse, anılarım canlansa, dostlarım karşımda belirse, şehirlerim bitmese, şiirlerim yolculuklarına başlasa. Ne olurdu, kelimelerim bana ihanet etmese, ne yazdığımı bilsem… (Fon Müziği) Bozkırda gün batıyordur, kalbimin yerine sabitlenmiş aynı frekansta. Arkadaşların her biri bir yerde… Belki birazdan bir eylül yağmuru yağacak, avuçlarıma dolacak kırkikindi yalnızlıkları, benden utanacak satırlarım. Ben kader taşlarını taşımaya devam edeceğim. Belki birazdan dünya kararacak. Kalbim karantinaya alınacak, o günlere gidilecek. Sarsılacak, sarsılacak. Mühletini bitirecek, sabrını zorlayacak. Hiçbir şey olmayacak. Yollar bitecek. Telâfisi imkânsız sözler yerimi alacak. Ben hepten gitmiş olacağım. Yalnızlığın kalbinde en güzel ölüm şarkılarını besteleyeceğim. Özgürlüğün tahtında, ölümsüzlük şerbetinden içeceğim. (Fon Müziği) Bozkırda gün batıyordur, kalbimin yerine sabitlenmiş aynı frekansta. Arkadaşların her biri bir yerde… Bensiz geçmiyor zaman. Bensiz geçemez zaman. Benim payıma biçilen, bende kalacaktır sonsuz dek. Bir gülüşün ince kıvrımında şehri bekliyor olacağım. Teslim olmuşum. Bir başıma kalmışım yeryüzünde. Ne olacak. Yalnızlık söylencesine dönüşen sırlarıma bakıp bakıp kahrolacağım. Hüznüm benim, özgürlüğüm ve yalnızlığım. Kalbim sana emanet. Ben kayboluyorum her bilenebilirin şeyin arkasından. Ve özgürlük


Sayfa

9

sevdasına kapıldığından beri beynim, itaat etmiyor bana. Kalbim acıtıyor, ötelere gitmek ihtimali. Kalbimi acıtıyor bilinmeze karışmak ihtimali. Uzak, uzak. Hep uzak. (Fon Müziği) Bozkırda gün batıyordur, kalbimin yerine sabitlenmiş aynı frekansta. Arkadaşların her biri bir yerde… Hileli bir harbin gölgesinde geçer günlerim. Bilirim lakin ses edemem. Bir Apollinaire hüznü dolanır ayaklarıma. Günler geçer, ben kalırım. Nasıl olur bilemem, ağyarıma tutunurum. Kimseye bir şey diyemem. Dışarıya kimi ya da neyi süreceğim. Yalnızlık. Kutsi ve melanetli münzevinin düş kırıntıları işte. Kimim kimsem yok kelimelerimden gayrı. Yurdumun her bir coğrafyasında özgür lejyonerlerim. Ben bilirim, kahrın ağırlığını ve esaretin bedelini. Sonra bütün sevdiklerim, anılarım ve yitimlerim. Bir yerlerde beni bekleyen cellâtlarım. Geçerliliği olmayan bir anlaşmanın üzerinde bekliyorum ve yeni yolculuk düşleri kuruyorum. Gitmek, yitim olacağını bile bile. Tek bir adım attığında vurulacağını sonra. Yerlere sürülecek bedenim. Zelil olacağım. Hak ile yeksan, yeryüzünün herhangi bir yerinde. Mesela Fidanlık'ta bir yerde, korkulu bir gecenin terkisinde… (Fon Müziği) Bozkırda gün batıyordur, kalbimin yerine sabitlenmiş aynı frekansta. Arkadaşların her biri bir yerde…

Bozkırda Gün Batımı'nın Hikâyesi 1999 yılı, Sivas'ta üniversite talebesiyim. Birkaç yıl içinde kitaplarla aramızdaki ahbaplığı bir hayli ilerletmişim. Aramızdaki görünmez bağlarla gerçek bir dostluk tesis etmişim. Tek gerçek dostum kitaptır, deyip işin içinden çıkacak merhaleye gelmişim. Öte yandan ister istemez insanların dünyasıyla iletişime geçiyorsun. Okudukların dışarıda yankılanıyor ya da yankılanmıyor, duruma göre değişiyor. Fakat içte de birtakım dönüşümler, değişimler meydana geliyor. Değişmek kaçınılmaz bir hal alıyor. Heraklit Amca yine haklı çıkıyor. İyi bir radyo dinleyicisiyim oldum olası. O yıllarda edebiyat ağırlıklı şiirsel radyo programlarını hiç kaçırmazdım. Kitabımı okumuş olurdum, öyle dinlerdim radyoyu üç ayda bir verilen başbakanlık bursunun nerdeyse tamamını vererek aldığım Sony marka Fx 123 walkmanda veyahut radyo programlarını dinledikten sonra

okumalarıma devam ederdim. İşte, meşhur Rus anarşistler Aleksander Bergman ve Emma Goldman'ın hayatlarının anlatıldığı bir kitap masanın üzerinde ya da beynime balyoz gibi inen Cemil Meriç'in Bu Ülkesi. Çıkıp gitmeliyim kendimden, biliyorum ama nasıl? Doğru, imtihan da olurdu kimi gecelerin sabahında, malum, talebeyiz daha, okul okuyoruz, başkasının eline bakıyoruz. Kimin umurunda. Ben yine de sıkıcı ders notlarının ezberlemektense hastalıklı Marcel Proust'un ağır, çetrefilli metinleriyle cebelleşmeyi tercih ediyorum. Suçluluk duygusuna kapılmamak için roman gibi 'hafif' metinleri okumaktan kaçınıyorum bilhassa da imtihanların olduğu dönemlerde. Gaye belli hep, kitap okumak, radyo dinlemek, yani ders çalışmamak... Ders çalışmamak için her yolu deniyorum, en çok başvurduğum yol ise, kitaplar ve radyo oldu hep. Kitap okuma işini ekseri geç vakit yapardım, sonra gönül rahatlığıyla yatağıma kurulup radyomu dinlerdim. Çünkü günlük vazifemi yapmıştım, kitap okumuştum. 1997'den 1999'a kadar radyo dinlemekle yetindim. Sonra artık konuşmak zamanı gelmiştir, deyip, kendim radyo programı yapayım, dedim. O yıllarda bana en uygun radyo, Arkadaş Radyo'ydu. Kendimi bu radyoda buluyordum. Hislerimi ancak bu radyoda hissettirebileceğimi düşünüyordum. Zaten yapmak istediğim programın formatı da Arkadaş Radyo'da dinlediğim Bozkırda Gün Batımı programına pek yakındı. Kısacası, ben artık programı dinlemek değil, kendim program yapmak istiyordum, yeni bir şeyler katarak. Tereddütlerim vardı. Çevremde radyo programı yapan arkadaşım da yoktu. O yıllarda Sivas'ta gün batımında yaşama tutuluyordu. Evliya Çelebi'nin itikadı üzerindeydik hep, gün akşamlıdır devletlüm, dün doğduk bugün ölürüz biz, deyip geçiyorduk. Böyle böyle tutunuyorduk. Ne tutunma ama. Bize kalansa hep hüzün oluyordu nedense, kurt kapana sözleşmelerde. Bugün ölüyorduk gecenin bir yerinde fakat yarın daha gür doğmak içindi. Yaşamı, insanları seviyorduk nihayetinde. Ah biz ne iflah olmaz çocuklardık! Kredi yurtlarında kalıyordum. Giriş çıkış saatleri belliydi, bu sorun aşılabilirdi ama aşılması güç başka bir sorun vardı. Yurt ortamında siyaset atına binenler, bilhassa da yeni yetmeler yurtta istediği gibi cirit atıyordu. Ben yine de radyoya gittim bir gece, ileride pişman olmayayım diye, içime ukde kalmasın düşüncesiyle. O zamanlar radyo Fidanlık'taydı. Öğrendiğim kadarıyla radyo hala yayında; fakat aynı adla program devam ediyor mu, etmiyor mu, bilmiyorum. Nasıl bir program yapmak istediğimi oradaki arkadaşlara anlattım. Çoğu benim gibi öğrenci olan arkadaşlar, sağ olsunlar, iyi karşıladılar, yardımcı oldular, tamam, gel yap, dediler. Sonra yurttaki arkadaşlarımla konuştum, onların görüşünü alayım, dedim. Tehlikeli, dediler, başına bela alırsın hiç yoktan, deyip, karşı çıktılar. Hiç yoktan mı? Oysa ben radyoculuğu çok seviyordum, yirmi yaşındaydım, heyecanlıydım. Bunu anlatamadım. Özel eve çıkma gibi bir imkânım da yoktu. Gerçekten de Arkadaş Radyo'da, program yaptığımın duyulması başımı büyük belaya sokardı. Bense başıma bela almayacak kadar toydum, saftım, tecrübesizdim. Sonraki yıl yurtta meydana gelen olaylar arkadaşlarımın görüşlerinde ne kadar isabetli olduğunu gösterdi. Yurt ortamı Arkadaşça yapılacak bir şiir ve edebiyat programını kaldırmayacak kadar siyasete bulaşmıştı, genç öğrenci arkadaşlar politik emellere alet edilmişti. Ben mi çok şey istiyordum. Tek istediğim herkese seslenmekti, gecenin bir yerinde kendimce yapacağım yolculukta, sessizlikte yapacağım monologlarla, yürekten okuyacağım şiirlerle, severek okuduğum kitaplarla, içimi kanatıp kollarımı kanatlandıran müziklerle. O yıl bu isteğimi gerçekleştirme imkânım olmadı. Bu isteğimi gerçekleştirmek için beş yıl kadar bekledim. 1999 yılında Sivas'ta Arkadaş Radyo'da yapmak istediğim gibi olmasa da, ilk radyo programımı Hakkâri'de yaptım, 2003 yılında, Geceye Yolculuk adı altında. Arada onca yıl geçmişti, çok şey değişmişti. Başta ben kendim olmak üzere… Fon müzikleri de değişmişti, Bozkurda Gün Batımı'ndan Kalanların Ardından'a dönmüştük. Aslında sadece isimler değişmişti. Hiç değişmeyen, hep olduğu gibi kalan bir şey vardı: Hüzün.


Sayfa

10

-kim katlanır kalemime kağıtlardan başka-

Nuray Alper Yâr Tufanı

(I) acıdır; uykusundan kaldırır kalbinizi acıtır rüyalarımın sesine düşünce. gözleriniz cam kesiği gibi batar canıma sokaklara dökülerek her sabah süpürürüm isyanı ruhunuzun eşiğinden rüzgârsız yollardan gelirim imge-siz (II) usûl bilmez yanıyım yarınınızın hasret ertesi aşk üzeri nefesiniz gömünce alıngan şafağını küserim darıldığınız şarkılara zamanın gözbebeğinden düşerim kaç gecenin ezberidir renginiz siz kaç denizsiniz üstü kapalı

(III) bir gülüşe sığamama telâşı benimki meczup bir sızı, kadim bir arzu her köşe başında isminizin başucu bir yağmur ateşi, yangın üşümesi üstüm-altım, yanım-yörem ömrünüz

Hatice Çay Hazan Rüzgârı Eskiyen iskarpinlerini vuruyordu inatla Kuş uçmaz kervan geçmez insanlığa Bir tokat gibi işliyordu gecenin ciğerine Keton kokusu, açılan dudaklarından Mızrabı değdirdiği vakit titreyen kirpiklerine Farid Farjad ilham alıyordu nota niyetine Mehtabın bile gülüşü değişiyor Kurşunî dokunuyordu mavi aksine Dudaklarında sararmış bir geçmiş Yakıyordu kibrit ucu ile acımadan Tüttükçe havaya karışan Küllenmiş acılarının dumanı Gözlerine hazan uğradığından beri Açmamış çınarlar büyüttü yeşilinde Başını yasladığı vakit cam yüzüne Gökyüzü olurdu yangın yeri Ve nihayet... Dikti bıkkınlık ipi ile dudaklarını Elleri yıpranık umudun ceplerinde Fersah fersah adımladı hüzün sokağını Bozgun sözleri paslı sanduka içinde

(IV) ellerinde düş mavisi umutsunuz dilencilerin ölüm ölür dudağınızın kıyısında âh beni de alsa kalbine o takat adımlasa ruhumun alışkanlığını çocukluğunuzdan gençliğime seslenen halvet gülüm/ser baharını (V) ateşin kırgınlığıdır su bu tedirgin lezzet, bu yorgun hasret aklımın sıkıştığı cinnet aralığı ….ve aşk'ın mukadderatı boynumuzda hû küllerimden geriye gözleriniz kalır (VI) dilerseniz diz çökerim ayak uçlarına yalnızlığınızın bileklerinize sürülen bir nisaN olurum nihavent akşamda yüzünüze düşen kar.


Sayfa

11

Güvenç Ulukanlıgil Dört Başı Mâ'mûr Bir Hüzün Tükeniyor zaman gece dolarken / Neden bu hüzün tan ağarırken... Bir ızdırâb ki; ağlayan güllerin, hicranlı bülbüllerin sılada gurbete düştüğü.. Bir serabın son bulup; diyâr-ı gurbetin bittiği yerde... Âh gurbet! Gurbet özümde benim. İçimde gurbeti duya duya dupduru yol alıyorum bir seher vakti. Semâda güneş hâla arz-ı endâm etmedi. Fakat bir kızıllık var sînemin tâ ortasında! Iğıl ığıl yağıyor bir yağmur. Meltem çıktı hafî/ften. Ellerimi ceplerime sokuyorum. Kınalı parmaklarımı saklamak istermiş gibi; ceplerimi avuçluyorum. Dün gece gördüğüm rüyâya takılıyorum ansızın; “Bembeyâz bürümcekten kanatlarım varmış; ve ben en yüksek yerinden uçuyormuşum bir dağın...” Çiy düşmüş yanaklarımı kuruluyorum işâret parmaklarımla... Mor bir şal sarıpta gerdânına; ak tüllerin arasına gizlenen Toros Dağlarına hasretle bakıyorum. Ya bu koku! Yosunlu su kokusu nasıl da alır götürür beni. Bir martının kanatları arasına takılıp uçar giderim bir b/aşk/a di/yâra... Çocukluğumda Akdeniz'in dalgalarına taş atışım gibi taş alıp atıyorum Seyhân'a.. O günlerle bugün arasındaki tek fark; bu nehrin durgunluğu değil; büyümüş olmam ise h/iç... O dalgalar içimde benim! Bâzan bir bilge erginliğine ulaşan düşüncelerim; b/azan bir çocuk haylazlığındaki gözlerim, kimi zamânsa bir ermiş inceliğindeki hislerim... O zamanlardan beri değişen tek şey var; o da bedenimdeki zamânın izleri.. Ne kadar yürüdüm, ayağımda zamânın yok tozu. Dilimde buruk bir tat, yamaçlarda gurbetin erguvân izi... Artık etrâfı gören g/öz/le/rle seyrediyorum. Gözbebeklerimdeki sis te kalktı. Bir ağacın önünde mıhlanmışçasına durakalıyorum. Kızıl yapraklarıyla benim için sıradan olmayan bir ağaç. Hüznüme sarıyorum al yaprakları ve kurşûnî yazıların v/âr'olduğu bir defterin ak sayfaları arasına özenle yerleştiriyorum… Bir simitçi çocuk yalvaran gözlerle bakıyor. "Tâze simitlerim var abla " diyor. (Böylesi zamânlarda tıkanır kalırım) Parasını uzatıp; tam "simit kalsın" diyecekken ; seke seke gelen köpeğe takılıyor gözlerim. Beş eylûl geliyor aklıma. Hiç unutamadığım beş eylûl! Bir eylûl akşamı ayrılmak zorunda kaldığım ve hâla unutamadığım vefâlı, sâdık köpeğim... Korkuyor simitçi çocuk. "Abla ısırır!" diyor. Yeşil gözlerinin hâreleri kısılıp gözbebekleri büyüyor ve z/aman, zaman çocuğun gözlerinde d/aralıyor ... "Köpekler ısırmaz!" diyorum ve son kırıntısına kadar simidi yediriyorum. Oysa tek benzerliği köpek olmaktan öte geçmiyor bu nâif hayvâncağızın… Kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp geldiği gibi uzaklaşıyor ... Telaşlı ins'ân kalabakları kümeler oluşturuyor. Arabalar geçiyor, arabalar duruyor, korna sesleri uzuyor... Sevinç bir kızın gözlerinde kırılıyor Hüzûn bulut bulut yağıyor ansızın. Gurbet, nağme nağme çınlıyor; simsiyâh bir zülûfün ak bir meltemde salınışında... Sadâsı çığlık çığlığa yankılanıyor b/elâ bir bakışın. Utangaç bir tebessûm v/edâ ediyor gözlerin karasına... Ve yağmur yağıyor şehrin üstüne, Şehrin üstüne yağmur yağıyor...


Sayfa

12

Caner Kutlu Menzil Serviste konuşuyorlardı, bu sıcakta bir de sınav stresi mi yaşatılır diye.. bizi takip eden gri duman bulutu içinden bir damlacığa tutunup, önce siyaha, sarıya sonra maviye, ta beyaza kadar erişir bir sıkıntı girişteki güvenlik aramasına takıldı. Kimlikleri gösterip yola devam ettik.. sıralanmış kestane ağaçları arasından, kabukları uzaktan seyredilir (dikenli), meyvesi yenmez, yaban mı yaban bir kahverenginin önünde durduk. Ayağım son basamağa takıldı, kendimi bir kızın iri koynuna yapışmış olarak buldum.. önemli değildi, bir küçük tebessüm yeterliydi. Kalemsiz, yine silgisiz, notlar da evde unutulmuş, yalnız, yapayalnız.. bir gün de şu kalemini silgini getir ya! kalemimi alıyorsun, sonra da silgimi bölüyorsun, ayıp artık! arkadaşlıklar bugünler içindir ama.. belin açılıyor güzelim, benim için mahsuru yok gerçi, ama Allah korusun üşütürsün, malum klimalar da zararlı, çocuğun olmaz derler, yoksa kelebek dövmen böyle çok daha çekici duruyor.. Anfinin uzayan merdivenlerinin, yerlerini almaya çalışanları taşımaktan kir tutmuş mermerleri ciyaklarken bile geleceği taşıyorlar.. geçen gün serviste yanımda oturan asistan da burada, konuşurlarken duydum, annesi yeniden evlenmek istiyormuş, babası kızmış, seni yanıma alırım o zaman diyormuş, şeker kız, bilemiyorum diyor ( kadın azmış bu yaştan sonra diyecek belli ki içinden ) insanların kararlarına saygılı olmalı diye de ekliyordu.. elinde bir tomar kağıt, sorular kaç tane? bonus var mı? süre ne kadarmış?.. hoca geliyor, gözlüğünün içinde iç içe gözler, kareli gömleği renk değiştirir, ama desen değiştirmez, pantolon siyahtır, desen değiştirir renk değiştirmez bir kişidir; odasında zikir çektiği söylenir, bir şeyhin vekiliymiş diyorlar, kitaplığında kocaman, yeşil kaplı bir Kur'anı Kerim'i vardır, duvarda bir hat, ya Adl yazarmış, profesör olduktan sonra sakal bırakmış, sakalının beyazı bol, siyahı azdır, bir gün demişti ki, heykeller nasıl bize nazaran camid iseler, biz de, ol kimseler -ki evliyaullah tabir edilir, onlara nisbeten öyleyizdir..


Sayfa

13

Önümüze gelen matematik karşısında ise hepimiz camid kaldık, eline tebeşiri alıp çiziktirerek 'Kalan süre <= 180' yazdı, süreniz yüz seksen dakika, buyrunuz, başlayabilirsiniz.. bir gözü şarkta bir gözü garpta ol kişiler ki, bir halka-i hatme-i haceganda fa'lem ennehuuu diyerek zikre başlarken şark da garp da aynı anda öne yıkılarak onlara uyarlar, Kalan süre <= 171, o cezbeden silsile-i saadatın altın halkası bir anda onların hayallerinin penceresinden seyredilir.. ilk soru hep beni şoke etmiştir zaten, daha başta bu yapılmaz ki mirim, önce logaritmik, sonra dalları ile birlikte açılım, Kalan süre <= 162, bu öyle bir cezbedir ki, soğuk suya atsan kızgın demir gibi bir ses duyarsın.. bunun analitik durumu değildir, senin harmonik eşleniğindir bu sesin geldiği mekan, Kalan süre <= 153, diğerlerinin bittiği yerdir bizim başladığımız, biz çok ileri özgeleri tutarız başucumuzda, Kalan süre <= 144, her birinin üç ayrı açılımı vardır, prensip değerleri, her değerin elinden tutar getirir bize.. her ayetin üç farklı anlamını bilmelidir, biri avam, biri havas biri de hassul havasa mahsus olmak üzere.. kutsal yemin günümüzde verdiği sözü hatırlamalıdır, her birinin ayrı sözü vardır, bunu yerine getirmekle sorumludur, öncelikle bu sözü hatırlamak, mahiyetini bilmek gerektir, sözünü bilmeyenler baştan zarardadır, bilip de yapmayanlar içinse durum şöyledir ki, onlar verdikleri sözü tutmadıkları için, baştakiler kadar olmasa da yine ceza göreceklerdir, buradaki yaşamın anlamı bu sözü bilmek, sonra da yerine getirmektir.. her bir parçanın kompleks karşılığının yazılıp açılımı bunun üzerinden yapılır, Kalan süre <= 135, kalp böylece zakir olunca, önce sır, sonra sırr'ul sır, ardından hayfa, ve hayf'ul hayfa zakir olur.. ortak alternatif ters dönüşümü oluştururuz kalem yazarsa tabii, pardon fazla kalem ucunuz var mı acaba, 0.7, tamam teşekkürler.. ya Hayy! Kalan süre <= 126, sıfırdan başlayarak değer verilirse, artı ve eksi, yeni gösterimi ortaya çıkar.. tayy-i lisan etmek gerek, sözü dönüp dolaştırmadan.. ispat bir disiplin içerir, Kalan süre <= 117, her bir parçası ayrı ayrı yükseltgendiğinde, mesela belli bir aralıktaki karşılığı belirlenebilir, genelde bu sıfır ile bir arasıdır.. bizim için bize evliyadır demekle zındıktır demek aynı değerdedir, Süre <= 108, mürşit müride kapıdır.. sıfırdan girer birden çıkarsın,


Sayfa

14

Süre <= 99, ilk değer, ilerleyen gösterimlerde mutlaktır, eksisi de artısı da birdir.. saliklerin idraki kurda kuşa bile ulaşır, hatta aslana bile, bir gün bir mürid ormanda giderken karşısına bir aslan çıkmış, iri yeleleri, kocaman açtığı ağzı, yalanarak bir kükremiş ki yer gök birleşip, kendi içine büzülmüş, mürid birden hatırlamış, demiş ki, ben kimin hizmetindeyim bilirmisin, anlatmış ona uzun uzun, her bir ismi şerifin anlamını çözmüş zira, aslan ezilmiş, süzülmüş, müridin önüne geçip onu şehre kadar yolcu etmiş.. sonuçta bir eğri oluşur, bir ile iki arasına konur.. o Allah ki, isterse iğne deliğinden dünyayı geçirir.. olmazsa silgi var, tekrar çizilir nasılsa, teşekkürler arkadaşım, <= 90 sınavın yarısındayız arkadaşlar diye bir ses duyuldu, yeni yetme asistanın sesi, ah canım benim, validenizin izdivaç talebi vardı değil mi, pardon hocam, peki susuyorum, evet nerde kalmıştık, Kalan süre <= 90, bir de tersten düşerse, değer pozitif olsun, negatifte de tanımlı olsun.. havas ise huzura sorgusuz alınır, <= 81, dikey bir alan, yatay bir alan ve sıfır üzerinde bir alan oluşturulup kesiştirilir.. Ya Rabbi, ben ancak Zat-ı Akdesinize aşıkım, huriler masivadır, bunlarla muanese edemem, ben cemal ve kemalini görüp, Kelamullah ile üns ve sohbet hasıl olmadıkça hiçbir nimete bakmam.. hepsi bir noktaya dönüşür en nihayetinde, şu kız da oynaşıp duruyor yine beli açıldı <= 72, dondum, şu klimaları da kapatsalar mı, sana demiştim tatlım, üşüdün değil mi, belini de kapatmadın, kelebek dondu, olumsuzu, öncesi, tersi, karmaşık bir eğrilik oluşturur, içine büyük bir alan yerleştirilir ki, özelliği bozulmasın.. ilmelyakin, aynelyakin ve sonucu hakkalyakin nevinden ilim ve hikmet hasıl oldu, bize hepsi malumdur, Kalan süre <= 63, son bir saat arkadaşlar, ah canım yine o ses, hala annesini düşünüyor, evet.. beni okumasını bilen ancak maksada nail olur, maksad nedir, maksad yeminine sahip çıkmak, sözünü yerine getirmek, fıtratındaki o hakikate vakıf olmaktır.. biri gelir çözer, diğerlerini ise devam çözümleri sağlar, alınan değeri genele yansıtabilir, <= 54, aramızda seksen bin hicap var, bunlar kalkmadan seni, beni anlayamazsın.. basit ve çoklu bağlantılar tanımlanmalıdır bu durumda, <= 45, en yükseği hesaplanırken, mutlak değeri üst üste değerlenir.. sen beni anlayamazsın, sana zehir gelir; <= 36, o kuldur, berzahta delil ve vaizdir.. o onun ardında, o diğerinin ardındadır, sonunu göremezsin, ancak sana verilene bakarsın, genel terimi bulmak bu kadar kolaydır, hem de gereksizdir, bir örnekle açıklarsın hatta,


Sayfa

15

<= 27, validesinin sütünden hasıl olan arzu ve şehveti kırarsa yol açılır.. seri oluşur, alanları farklı alanlarla basitleştirebilir, hatta köşeler ekler, böler, çarpar, işlem yapar, Süre <= 18, kutuplar oluşur, sıralanırlar iki kutup arasında, dönüşür, keskinleşir, dikleşir.. kutbu'l azamın etrafında birleşir.. insanın mahiyeti ateş, toprak, su ve havadandır, narda iki husus vardır, biri nurani biri zulmani, turab, dört nesnedir, üçü zulmani; havanın iki kısmından biri nuranidir, ma biri nurani, biri zulmanidir, bundandır ki Adem yasak meyveyi yedi, bu altı zulümden ikisini, Adem dua etti ve Allah kaldırdı, bu zulmetleri temizlersen, içinden atıp nuraniyetini kazanırsan o zaman sana sorgu sual kalmaz Kalan <= 9, son dakikalar arkadaşlar, artık toparlayalım lütfen, sınav bitiyor, dünya esasen yoktur, madun terk edilmez, sana sekiz kanat vereceğim, onlarla dünyada uçar, felaketlerden kendini korursun.. iki reel iki sanal eğrisel dairelerle bir alan oluşturulur, bir noktada görüntülenir; önce paralel sonra eksi açıyla yükselen bölgenin altı taranır, son noktası da dahildir buna.. cennet yakınlık, cehennem uzaklıktır, ikisi de senindir.. uygulama, içindeki idealizmi taşımalıdır, sıcaklık yarı alanda hesaplanır, alt sıfıra yaklaşınca artış mutlaklaşır.. kalbime iki ateş düştü, biri aşk biri pişmanlıktır.. iki parçası da akıcıdır, iki boyutu da sonuçta karışır, her köşede ve çemberin her ucunda aynı yönlüdür, çoklu kutuplarda gerçekle değer ilişkisi kurabilir; her biri bir dönüşümdür, her dönüşüm bozulmadır, setin dışındadır, ayrılabilir ve ayrışabilir noktalardır.. her yüzün her şeyle bir münasebeti vardır; bir, ikincisi olmayan: Allah; iki, üçüncüsü olmayan: gece ve gündüz; üç, dördüncüsü olmayan: arş, kürsi ve kalem (silgi yok); dört, beşincisi olmayan: Tevrat, Zebur, İncil, Kur'an; beş, altıncısı olmayan: beş vakit namaz; altı, yedincisi olmayan: kainatın yaratıldığı altı gün; yedi, sekizincisi olmayan yedi gök; sekiz, dokuzuncusu olmayan: arşı taşıyan melekler; dokuz, onuncusu olmayan: Salih peygamberin kavminden bozgunculuk yapan kişiler.. sınav bitti bir dakika eklemem, hadi! kağıdını alayım..canım sen misin, üzülme, bırak anneni evlensin, sana da demiştim belini açma diye.. Kelebek üşüdü, kağıt dondu, kalem düştü, silgi boş kaldı, uyudum uyandım, menzile yol oldum.. hocayla göz göze geldik, bana nazar eyledi, bir la şey oldum.


Sayfa

16

Şiir: Furuğ Ferruhzad *

Ölü Sümbüller Ala Dağ zirvene kurban olayım, Layıksam, gülün olup açılayım. Eritip göz nurumla buzlarını, Gecede çıran olup hep yanayım. Ala Dağ, yüceliğine sığınayım, Alevli ateşinde ısınayım. Kut dolu kucağından gitmektense, Keskin bir kılıç ile kıyılayım. Ala Dağ, ışığına gömüleyim, Vadinde ardıç olup büyüyeyim. Taşırım, yorulursan yükünü ver, Susarsan, yağmur olup döküleyim. Ala Dağ, övünecek süsüm sensin, Ala Dağ, tükenmeyen hazinemsin. Her şeyi sen öğrettin ben çocukken, Sözü bir, özü temiz irademsin.

Çeviren: Nihan Işıker

* İranlı şair Furuğ Ferruhzad, 5 Ocak 1935'te Tahran'da doğdu. 16 ya da 17 yaşlarına geldiğinde evlendi. Evliliğinden iki yıl sonra 1954 yılında Füruğ, eşinden ayrıldı. Tahran'a geri dönüp şiir yazmaya devam etti ve Esir adını verdiği ilk kitabını yayınladı. 1963 yılında Füruğ, Yeniden Doğuş adlı eserini yayınlar. Artık şiirde olgunlaşma dönemidir ve sanatsal düzeyi yüksektir. Bu kitabıyla şair, İran şiirinde derin ve etkileyici değişikliklere yol açmıştır. Furuğ Ferruhzad 13 Şubat 1967'de bir trafik kazasında ölmüştür.


Sayfa

17

Abdulkadir Akdemir Taşra Sükûneti Geldiğin vakit seninle gel Ellerin sahici olsun, yolları toprak buraların Yağmursuz gün geçmiyor bunu biliyorum Karantina insanları tek şerit pencerelerden sarkarken Geldiğin vakit seninle gel Savaşımı göstermek istiyorum Defterimde ısrarlı bir acı Rutubetten dağılan sesim Nemli duvarlarda haritası Türkiye'nin Sakar çizilmiş varoşlar, tek kat adresler Geldiğin vakit yüreğinle gel Bastırılmaz acıların Ortasından geçiyorum

Mehmet Türkmen Tutaste Ay gözlerine düşünce oyuna başlayacağım Gözlerin gözlerimin aynası Gece/m, geleceğimin perdesidir Şiire adını koymaktan zevk alıyorum Mazoşist bir halin aynadaki yansıması Bir başka süslü Daha efsunu tutmamış pürüzsüz bir göz Sen kalbimin iyi huylu tümörü Kötü olsaydın küçülürdü/m Uzandım ırmağa koynumdan aktı toprak Solumdaki kemik Kaynağıyım saç(ak)larının Gökyüzü deyince sütre deyince Kalbime gövdeni yaslayıp ağlaman gelir akla Beraatin kısık sesi(yim) Korkma yine gelir gül mevsimi Karanlığın yalnızlığa benzer hecesi var Ne önemi var artık Her harfine bahçedir ellerim.

Her evi billurdan karanlık sarar Geldiğin vakit kendinle gel Korkarsın, canın iyi bir yüz arar Çoğu evde kopar kıyamet akşam vakti Usandırır yaşıyor olmak Geldiğin vakit kendinle gel Başkasını bulamazsın Gecekondu diyorlar ya inanma Gündüz vakti ve çok katlı Gökyüzüne merakla yükselen evler var Tek gecelik evlere itibar edilmiyor artık Tek gecelik aşklar kadar Bir biz kaldık anlayacağın Geldiğin vakit kendinle gel Sana daha önce hiç duyulmamış Sözler sunacağım Feleğin çemberinden geçeriz çok vakit Üst sokakta Remzi'nin yeri Işıklı bir çember içersinde felek iyi duruyor hani Zehir zıkkım uykular çekilir orada Ve silah sesleri Gürültüyle dans eder duvarlarda Perdeleri çekmese Rabbim Çekilecek iş değil Buradaki çocuklar misket nedir biliyorlar Nişan alma meselesi genetik zannediyorum Ben de bilirdim. Uzun zaman oldu Ne bir oyuna ne de kavgaya giriyorum Çeteyi de dağıttım. Gittim okudum Batının ve batılın batacağını gördüm Geleceksen iyi düşün Artık daha sağlam savaşacağım


Sayfa

18

Seçkin Gündüz

46. Çeşit Masa, kutu açacağı ile bitmişti. ''Yaz: bir yastık. Ayraç içinde: kılıflı. Altına:yün örtü. Altına:yatak.'' ''Yer yatağı diyeyim mi?'' ''Deme.'' ''Çekmecelere de baktınız, değil mi? ''Baktık.'' ''Bir çift terlik; bitti.'' ''Arabada imzalayalım. Tabanım dondu.'' ''Kırk beş çeşit deyip kapatıyorum.'' ''Toplam, de.'' Başkanları, ''Kısa sürdü,'' deyip paltosunu ilikledi. ''Pek bir şey yokmuş.'' ''Olanlar da örneklik.'' ''Çatal, kaşık, bardak; her şeyden birer tane.'' Beş kişiydiler. Tutanağı en gençleri yazmıştı. Görevlerini titizlikle yaparken hiç zorlanmamışlardı. Birkaç giysi dolap başlığı altında sıralanmıştı. Masa kolaydı da üzerindekileri yazarken azıcık oyalanmışlardı. Perdeyle ayrılmış bölüme geçerken üyelerden biri, 'Sıra ikinci vagonda,' demiş; demesiyle yanakları allanmış, kimse de gülümsememişti. Delikli taşın yanındaki musluğa eğretice bağlanmış hortum, ucundaki süzgeçle duş görevini üstlenmişti. Demirbaş olmadığı kanısında birleşip onu da ayna, havlu, sabunla birlikte listeye almışlardı. Ocak, tüp, tencere, çaydanlık yoktu. Olması gerekenleri yazmaya kalkışsalar tutanak kaç yaprak olurdu? İliştiği yataktan kalkarken, ''Durun ! '' diye seslendi. Dosyayı koltuk altına sıkıştırıp örtünün kıvrımlarını yokladı. '' İçinde bir şey var.'' Sahanlıktan dönüp, '' Onu da yazın,'' dedi başkan. ''Kırk altı deyip ekliyorum: bir saç kurutma makinesi.'' Yanındaki fısıldadı: ''Çizginin altına yaz.'' Öbürü uyardı : ''Uzun kablolu.'' ''Evet,'' dedi üyelerden biri. ''Üç uzatma kablolu.'' ''Hepsini yazayım mı? Sarı olduğunu da?..'' Son çıkan ışığı söndürüp asma kilidi halkaya takmıştı. Siyah steyşın yolu biliyordu. Kavşaklar geçildi, kırmızı ışıklarda duruldu. Suskundular. Onları dışarıda bekleyen konuşkan sürücü de... Önde oturanı az sonra bir şeyler söyleyecek gibiydi. Bunu sezmişlerdi. Başını arkaya çevirdiğinde gözleri donuktu. ''Yanlış yazdık,''dedi. ''O saç kurutma makinesi değil; ısınma aygıtıydı.'' ''Ya da ısıtma,''dedi başkanları avucunda asma kilidin anahtarı. ''Kısa sürdü ama; daha da sürecek, yorulacağız gibi,'' dedi ortada oturanı. Sürücünün gözleri, 'Bana da anlatın,' der gibi içerdeki aynaya, yanındaki tutanakçıya gidip durdu. Kış güneşinden korunmak için taktığı gözlük olmasaydı bakışlarındaki anlamı yakalayabilirler miydi ?

Seçkin Gündüz

Çiçekler Ben de seni deyip Salınıyor taçyapraklar Açmaya yüz tutmuş Gözü pek oluşumun Dönüşümlü renkleriyle Yeşeren gecede Esintiye uyan dallara Direnen gövdesi Kıyıda Söndüğünde güneş El ele ışıldıyordu çiçekler karanlıkta


Sayfa

19

Gülay Güzel

Uzat Saçlarını Rapunzel Ünlü bir araba markasının sponsorluğunda yapılan resim sergisi. Davetlilerin çoğu ülkesinde isim ile tanınmış kişiler. Kimi sanat, kimi spor, kimisi de politika camiasından simalarını sık sık tv.lerde görmeye alıştığımız isimler. Bu kişilerin buraya gelmesiyle hem kendi isimleri medyada daha çok duyulacak, hem tabloların satışı hem de arabaların satışına faydası olacak. Yani kısacası arz ve talep meselesi... Herkesin birbirinden haberi var. Güzel bir salon, güzel yiyecek ve içeceklerle hazırlanmıştı. Etrafta dolaşan şık bayanlar, beyler... Klasik müzik eşliğinde yudumlanan hafif içkiler ve yapılan hoş sohbetler... ... En köşelerden bir adam sürekli "Uzun Saçlı Rapunzel" tablosunun yanına gidip geliyor... Neden? İçime sebepsiz bir kuşku girdi, merak işte. Ayaklarım istemeden de olsa beni o tablonun veya o adamın yanına götürdü. -Masaldır Rapunzel, siz inanmayın. -Hayır, size öyle geliyor. Biliyor musunuz benim babam balıkçıydı, annemin saçlarıyla balık tutardı. -Yok deve, çok özür dilerim. Nasıl böyle dedim inanın bilmiyorum, yani annenizin saçıyla balık tutamaz demek istedim aslında, şaşırdım ağzımdan yanlışlıkla çıktı. Kusura bakmayın lütfen. -Olsun önemli değil, bazen hepimiz aynı hataları yaparız. Sıkmayın canınızı. -İyi de annenizin adı Rapunzel miydi? -Değildi. -Şimdi anladım, saçları Rapunzel'in saçlarına benziyordu...! -Hayır. -Peki annenizin saçlarında, Rapunzel'in saçına benzeyen ne vardı ki? -Çıkacak olan saçları, babam ve ben hep onun hayalinle yaşadık, babam her balığa gidişinde Uzat Saçlarını Rapunzel der, anneme el sallardı. Oysa annemin hasta olduğunu hepimiz biliyorduk ama inanmak istemiyorduk. Önce annem gitti, arkasındanda her balığa giderken ona el sallayan babam... Şimdi anladınız mı masalların hepsi öyle masal matitas değildir. Hele, hele Rapunzel hiç değildir. Çünkü onun upuzun saçları vardır. Şimdi imkânım olsa bu tabloyu alır odamın başköşesine koymak isterim, fakat ben buranın komisiyim, belli ki o da pahalı bir tablodur. Kim alırsa güle güle kullansın, çok güzel bir tablo. -O tablo satılık değil, ben ressamını tanıyorum. Anneler Gününde Annesi Rapunzel isimli birisine Hediye edilecekmiş. ... "Uzat Saçlarını Rapunzel" Satılmıştır.


Sayfa

20

Aziz Şeker

Anadolu Halklarının Yaşadığı Trajedilerin ve Travmaların Yazarı Olarak Yaşar Kemal Türk ve dünya romanının önemli köşe taşlarından birisi olarak kabul edilen Yaşar Kemal ve roman kimliği resmi ideoloji ekseninde her dönem bir tehdit olarak algılanmıştır. Birçok edebiyat eleştirmenine göre Yaşar Kemal, eşkıya romanları yazarak gündem bulurken kimilerine göre ise röportajları ve folklor derlemeleriyle edebiyatta usta bir kalem olarak yer bulmuştur. Yazarın, eşkıya olgusu, romanları içinde İnce Memed dörtlemesi ve Çakırcalı Efe'de içerik açısından bütünsel bağlamda anlamlı bir izlek içerisinde işlendiğini söyleyebiliriz. Yaşar Kemal roman yazınında daha çok İnce Memed dörtlemesiyle gündemde tutulmuştur. Bir sosyal eşkıya olan İnce Memed, dünya edebiyatını da şöyle bir sallamıştır. Birçok dile çevrildiği gibi senaryolaştırılıp beyaz perdeye yansıtılmıştır. Ancak İnce Memed serisini birçok yönüyle incelerken şunu da görmek gerekir. Romanda asıl sosyal eşkıya tiplemesine uygun kişilerden birisi de “Ferhad Hocadır.” Diyebiliriz ki, Ferhad Hoca, inanan bir insan olarak, inandığı dinin kimi argümanlarını özümsemiş bir düşünce enginliğiyle, “sosyal eşkıyalığın” tüm verilerine sahiptir. Eşkıyalığını insan öldürmek, insan soymak, köylülerin toprakları üzerinde söz sahibi olan ağalarla işbirliği yapmak açısından değil de, köylülerin mutluluğunu ve refahını amaçlayan, resmi otoritelerin köylü üzerindeki baskısına karşı duran, ağaların köylü halk üzerinde yarattığı zulme karşı olarak kullanmaktadır. Sonuçta bu nehir roman dörtlemesinde İnce Memed mitosunun ötesinde bir de hakkıyla değerlendirilmesi gereken bir Ferhat Hoca mecbur insan tiplemesi/sosyal eşkıyası vardır. Yaşar Kemal, Homeros'un bir “öz” oğludur. Yapıtlarında umudu hep var kılan, bu sevginin ozanı büyüleyici bir doğa betimleyicisidir de! Romanlarının hemen hemen hepsinde doğa betimlemelerinin eşsiz tadını görmekteyiz. Yaşar Kemal'in yaşamı, edebiyatı ve politik kişiliği özgürlüğü ve eşitliği odağına alır. Romanlarının çoğunda bu izlere rastlamaktayız. Yapıtlarında toplumsal değişmeden, ağalığa, doğanın kirlenmesine, kan davasına, göçe ve daha birçok sosyal olguya dair Anadolu ile ilgili bildiklerimizi

yeniden gözden geçirme olanağına kavuşuyoruz. Örneğin kırımlardan geçirilen Yezidi halkının yaşam tarzını bu değin hakkıyla veren bir evrensel roman yazarı olan Yaşar Kemal, Çerkes göçüne dair altı çizilecek derinliklerde bir iç görü geliştirmeye de itiyor bizleri. Tr a j i k b i r y a ş a m d e n e y i m i n i n yansımalarıyla şekillenen kalemiyle düşselgerçekçi bir romancı olan Kemal'in yapıtları her açıdan “resmi ideolojiyle” hesaplaşan bir yöndedir. Bireysel trajedisine en büyük örnek olarak, üvey kardeşi tarafından, camide namaz kılarken öldürülen babasının ölümüne tanıklık etmesi, verilebilir... Henüz 5 yaşlarındayken gözlerinin önünde yaşanan bu olayın Yaşar Kemal'in edebiyatına etkisini görmek gerekir. Yine bu yıllarda çok sevdiği babasının kurban kesimi sırasında elinden fırlayan bıçak Yaşar Kemal'in sağ gözünü kör eder. Öte yandan resmi ideolojinin 17 yaşından itibaren yargılamaya başladığı, zaman zaman hapsettiği, düşünce özgürlüğü açısından sorguladığı Yaşar Kemal, ülkesinde yaşanan toplumsal trajedilerin yansımalarını, acılarını da benliğinde her yönüyle duyumsamıştır. Yaşar Kemal'in romanları her ne kadar “değişme” odaklı algılansa da romanlarının çoğunda halkların yaşadığı travmaların büyük yeri vardır. Buna Yezidi kırımı, Çerkes göçü, nüfus mübadelesi vb örnek verilebilir. Özellikle, nüfus mübadelesini anlattığı Bir Ada Hikâyesi serisi, bizleri, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde iki farklı halkın görmüş olduğu travmatik yaşamın sosyal yönleri itibarıyla henüz daha yeterince sorgulanmadığı gerçeğine götürür. Biliyoruz ki milyonu geçen Anadolu Erenleri ile yüzbinlerce Türk, 1923-1925 tarihleri arasında Yunanistan ve Türkiye'den karşılıklı yer değiştirilmeye zorunlu kılınmışlardır. Tarih kitaplarında soğuk ve kuru cümlelerle geçiştirilen bu kahredici trajik süreç aslında Yaşar Kemal'in kaleminde büyük bir insanlık sorunsalı olarak yer bulmaktadır. Son tahlilde Yaşar Kemal Anadolu halklarının yaşadığı trajedileri ve travmaları yazdı. Türkiye edebiyatının belleği olarak O, Türkiye romanını özgürleştiren, Homeros soyundan gelen Anadolulu bir ozandır.


Sayfa

21

Lütfi Demir Çivilenen Heceler

Tuvallerde en çok hüzünlendiğim yüzdür doğu

Gölgelere takılır oldu gözleri Kendisinin bile uzağında yaşayanların Önlerinde mayın döşeli heceler Ve paramparça her harf

Kitaplarda mahpus bazı kelimeler Şimdi sökemediğim Ve heceler En ince yerlerinden çivilenmişler

Kin kıyısında şehrin Seslensem Ve anlatsam Ruhumu kemiren hınçları Berkitilmiş yanlarımdan ölü bakan çocukların Duyursam anne kucağı gülüşlerini Ahh, bandırsam acılarımı Bir babanın küs suratlı düşlerine Tamamlanır mıyım Yıllar yılı eksilmişliğime

Yusuf Bal Sessiz Deprem “Ve sen ayna; bir ressamdın, sana bakışımı çizen” sen vurulmuştun yitik bir aynada kendine yakuttu gözlerin, kim bilir kimin heykeliydi bizi en ince merdivenlerden cehenneme çıkaran aşk, serbest irade ile gerçekleşen bir seçimdi şimdi şeffaf duvarlarına dokunarak yalnızlığın sırtını dönen bir dervişin camdan dağlarına tutsak atların yeniden dönüşü gibi bozkıra koşuyor gözlerim, koşuyor ellerim bak sana ben seni değil, dev dalgaları öpmüştüm dudağından yere göğe sığmayan bir denizin ateşini feryadını alıp kalbime kocaman bir geminin dua ediyordum, sureler okuyordum içimden dün gece deprem olmuştu, kimse ölmemişti kırmızı güller vardı dalgın limanlarda fırtına kopmamıştı, kimse uyanmamıştı dün gece sessiz bir deprem vardı ölüm gibi, bir diriliş gününden silinen


Sayfa

Şükrü Aktaş

Kelepir Hayaller

22

Hüznüme vuran her dalganda bin hengâme nefesine susamış hasretimin kanmaz kanmalarına uyanırken bozulan dengemin denkleminde hesapsızca seni hesaplamak… …… yokluğunun yok eden sessizliğinde hangi efkârın matemine bürünsem pervasız pelesenk döndükçe dilimde sen… her anlamda anlamsızlaşan ünlemi bol heyhatlar gün görmemiş cümleler dizilir noktasında gözyaşlarım kelepir hayaller pecmurde düşler! üstünden lokomotifler geçen köprü altlarında can havli vaveylalar pamuk ipliğinde direnirken hayata avazımın yetisi torpillenmiş çığlıklar seni sana haykırmakta! ve sen yine sen…

Eyüp Şahan

Dağların Yamacı Yeşerdi Yine Dağların yamacı yeşerdi yine Dallarda çiçekler açma zamanı. Nergisler uç verdi döküldü tane Toplayıp sürüyü göçme zamanı. Meler oldu kuzu bayır döşünde Dağların başları kendi işinde. Kervancı başının hemen peşinde Serin yaylalara geçme zamanı. Kurumuş otlardan kurar yuvayı Göçmen kuşlar terk ediyor ovayı Çeşmenin başında temiz havayı Nefeslenip sudan içme zamanı. Oy sana ulaşsam Dikenli yayla! Geç git Binboğa'yı Sarız'ı boyla Afşin'den uğurla düğünle toyla Çayırlarda tırpan biçme zamanı. Yaylada güzeller koyunlar sağar Onları görenler sevdaya ağar Ardıcın ardından güneşi doğar Güneşten gölgeye kaçma zamanı. Yumurtayı kırdı yavru kuşları Filiz verdi yeni dalın uçları Düz gider güzeller o yokuşları Eyüp'e bir tane seçme zamanı

her alaboranda bir titanik batıyor debelendikçe dipsiz okyanusunda kulaç atıyorum hayal bu ya... tökezlerken ıslak zemininde teninin vurgunlu sol yanımla sana yetiyorum perde gerisi gizemli akşamlarda yakalayıp alacasından şafağın küheylan koştursam zifiriden fecre kavrasam yelesinden takılsa ayaklarım bozgun dizginlerine yüzsüzce düştüğüm yerden uyanırken hayalinle yüz sürsem izlerine bitmeyen gecelerin sensiz sabahına tane tane yıldız taşıyan ışıyan ayın ağarırken kopçası bozuk tan yerinden tutam tutam gün koparsam güneşinden doğan sen batan sen ah bir bilsen! ... yokluğun inşirahtan, miskten uzak necisli ayrılıktan kalan peyderpey karabasan gibi üstüme çöreklenen zamansız hazan!


Sayfa

23

Gerekli Olanlar

pdf

-E Posta adresi -Bilgisayar -A4 Kağıdı -Yazıcı -Zımba

bilgisayar

BİZE GELENLER DERGİLER Sınır Kültür ve Sanat Dergisi, sinirdergisi@hotmail.com Erciyes Aylık Fikir Sanat Dergisi, erciyesdergisi@mynet.com Bizim Eyvan, eyvan@tekden.com.tr Kumru Tarih Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, http:\\kumrudergisi.com Mühür, muhur_siir@hotmail.com Mortaka Şiir ve Kent Kültürü, www.mortaka.com Herfene Sanat ve Düşünce Dergisi, kurtur-sanat.net, erfene@hotmail.com Yolcu Dergisi, www.yolcudergisi.com Kültür Çağlayanı Dergisi Koridor Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, www.koridordergisi.com Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, www.ihlamurdergisi.com Sivas Kültür Dergisi, www.sivaskultur.org Ters Akan Toros, tersakantoros@gmail.com Temren, temrendergisi@gmail.com Temrin, bilgi@temrindergisi.com Papirüs, papirusdergi@yahoo.com.tr KİTAPLAR Benden Sana Yamalı, Hüseyin Peker / Kırmızı Yayınkarı, www.kirmiziyayinlari.com Buruciye Şiir Antolojisi 2011, www.asitan.com Haberin Var mı? (2011,Şiir),Remzi Timar / Vilayet Yayınevi, vilayetkitabevi@hotmail.com Eflatun Sancısı, İbrahim İmer, i.imer@hotmail.com Şairler Seçkisi Şiir Antolojisi, sairlerseckisi@gmail.com Gülce Edebiyat Akımı GÜLDESTE, Osman Öcal-Refika Doğan, www.gulceedebiyat.com Uzağın Kokusu, Mehmet Kuvvet, www.kanguruyayinlari.com Kayıp Aşk, Mürvet Sarıyıldız, www.yediverenyayinlari.com Buluşma 3- Ihlamur Şairleri, Hakan Sarı, Şiir Dağın Doruğunda, Mustafa Fırat, Mühür Kitaplığı, 0212-5069406 Hz.Muhammed'in Eğitim Anlayışı, Eğitimde Birlik Derneği, www.erbider.org Şairler Seçkisi Şiir Antolojisi, Bekir Alim, alim47@hotmail.com Bir Kadının Kaleminden ŞEMS ve MEVLANA, Yelda Karataş, Ihlamur Kitap, www.ihlamurdergisi.com Şiir Denilen Cehennem(2010 Şiir yıllığı) / Veysel Çolak, www.etkiyayin.com Yetim Şiirleri Antolojisi/ Hasan Coşkun,www.sivaskultur.org Ay Suya Değdiği Zaman-Hasan Buldu, matbaa76@hotmail.com Söz Örse Düşer-A.Mazhar Alphan,MorTaka Kitaplığı, mazharalphan@gmail.com Üşüyorum Şiir Güldestesi, sergulvural@gmail.com Bir Demet Karanfil İzi-Özer Turan, www.bencekitap.com Kırk Şiir On Şair, Ahmet Arık-Özer Turan, www.bencekitap.com Sivas'ın Yitik Zamanları / Osman Çelik, osmancelik58@hotmail.com Kar Taneleri (Şiirler) Sabiha Serin, sabiha_serin@mynet.com Erken Zaman / Can Şen, www.edebiyatotagi.com Bir Bulut Bin Damla Şiir Antolojisi / Bekir Alim, alim47@hotmail.com Sivasta Alevilik / Hasan Coşkun, www.sivaskultur.org Kırılmış Gönül / Ali Rıza Hıyabani, www.khiyabani.com Ruşen Ali Cengi / Yaşar Bedri, www.yasarbedri.com, www.mortaka.com

DERGİ VE KİTAP GÖNDEREN DOSTLARIMIZA İNCELİKLERİNDEN DOLAYI TEŞEKKÜR EDERİZ


Devler Kaldırımı Gezici ozanım ben, yaşadığımı anlatırım köy odalarında, saz çalarak Çöl gemisiyim; sıra dağları aştığımda deve dersiniz adıma Eklemli dille anılarımı söylerim söz yitimlerinde 1950-1970-1990, üç yüzyılı da yaşadım şiirler arasında Önce küçüktüm devler kaldırımında, okuyordum üç ambarlı toplu şairlerini: Birinci, İkinci Yeni Ezberledim o alev makinelerini, şimdi anlamak gerekir Çağırma halatıyla çekmek, onlardan kalan kitapları Önce Öp, Sonra Doğur, Kınar Hanım, Âşıkane, Sıragöller Daha ne çok kumlu ebru serpilir, şiir kitaplarının dilinde 1970'de neydim; bir kahraman, sıtma yatağı çemberinde? Bu coğrafyanın mutfağında en güzel dizeler Havan topuyla vurdum sandım dünyayı Bir de baktım bulut kaplamış önümdeki sıradağları Sustum, bir kış günüydü; reçel, yumurta, peynirle başlayan sabaha İyisi mi uyu; dinlen; mermeri, tahtayı işleyeceğine Söyleyeceğim bir şey var; Refik sen söyle, Ataol'u çokça dinle Araya giren bir çok kömür yatağını duymadım: yıllarca istemeden kurban oldum Eskiden Terzi'nin birine Gömleği Leyla Desenli şairimden çabuk vazgeçti gelenekçiler Sonrası müzik döşenmiş bir halı üstünde, kendimle Bu piramit metinlerinde isimleri ediyorum ezber İrkilme kasıyla titretiyorum içimi Şarap, elma derken, kanaryayla buluşuyor yüreğim O dizeler yeter mi bunca gelişime? Vurgun kazalarını anlatıyorum, niçin gittiğimi Niçin yalnız ağladığımı şu günlerde O kıyı senin, bu çözgü iplikleri benim Vakit var çözülmeye Bir ırmağa, çamurumu yıkamak için Kazağımı bırakıyorum kendi yerime

Hüseyin Peker *Hüseyin PEKER (1946- ) 29 Mayıs 1946'da İzmir'de doğdu. İzmir Atatürk Lisesi'nden sonra iki yıl Fen Fakültesi Kimya-Fizik bölümüne devam etti. İstanbul Gazetecilik Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. Bankacılık yaptı. Emekli olduktan sonra Varlık dergisi'nde desenleri yayımlanmaya başladı. İlk şiirleri, 1960'lı yıllarda Soyut ile Yordam dergilerinde yayımlandı. Papirüs, Şiir Sanatı, Milliyet Sanat,Dost, Kitaplık, Hürriyet Gösteri, Varlık, Akatalpa, Dize, Poyraz gibi bir çok dergide şiirleri yayınlandı. Yazıcı ya da Bir Yol Romanı adlı ilk romanı 1996 yılında Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı. İlk şiir kitabı İnsan Arkadaşınındır (YKY) 1997 yılında Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'nü aldı. Yer Bezinden Bir Köle 2000 yılında Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'ne; Ses Salkımları ise ile 2001 yılında Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'ne değer bulundu. Tek Vuruş ile 2007 yılında Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazandı. Şiir Kitapları: İnsan Arkadaşınındır (1997), Yer Bezinden Bir Köle (2000), Ses Salkımları (2001), Ateşin Zilleri / Toplu Şiirler (1965-2003),Tek Vuruş (2007), Benden Sana Yamalı /Toplu Şiirleri (2010) Roman: Yazıcı ya da Bir Yol Romanı


Poyraz Edebiyat Sayı 19