Issuu on Google+

Sivas Postası Gazetesinin Ücretsiz Ekidir

Adım Avare Avare aldım ahların ahını aynadan ar aldım ama aşk afyonu asri akar ayımbımı andım ama ahdimi anmadım ayan ayılmam aslolan ama ayrılık acısından amma aşktan avare avare akıl afyonumu attım aynam arzulu açelyam albenizli arkadaşım aslım ayşam ah anzilham arap atım alavlansın aşşın alaz alanları aynadan ay ayrı artık adım avare avare ayaklarımdı ağrıyan ateş ardımdı acıttı adımlarımdı alaca anlardın alnım apaktı acı ağaçlar akardı aktı adam ayabakan alem ademde akreptir artık avare avare ay aynadan ayrılsa da ahu aydan arınır mı azrailden aman alsa aşk acısı aranır mı ağrıyan aklına aşkı azar azar anbarlasa ayıklanmaz adın asla akar avare avare

Müştehir Karakaya

Müştehir KARAKAYA Orhan KARAHAN Tuğba AYDIN Sergül VURAL İlkay COŞKUN Aziz ŞEKER M. UÇAN Bilal KARAMAN Cem ÇELİK Nuray ALPER Hamit AKÇAY Yusuf BAL Mürvet SARIYILDIZ Hasan BULDU Mehmet KUVVET Özge KOCATÜRK M.Nihat MALKOÇ İbrahim TÜRKHAN Orhan Taner AKDOĞAN Turhan Muharrem TURHAN Nazlı YILDIRIM Suna DOĞANAY Enes YOLCU İbrahim ŞAŞMA Abdullah ŞANAL

Aralık 2010


Sayfa

2

EDİTÖRDEN Poyraz Edebiyat Sanat Kültür Dergisi Sivas Postası Gazetesinin Ücretsiz Ekidir Sahibi Sivas Postası Gazetesi Adına

Murat KALENDER

Editör Yusuf BAL Yayın Kurulu İlkay COŞKUN Orhan KARAHAN Osman ÇELİK Aziz ŞEKER

Tasarım Zirve Yayıncılık

Baskı Zirve Matbaacılık Ata San. Taştanlar Sit. No:51 SİVAS

Yazışma- İletişim dergipoyraz@hotmail.com 505 689 60 67 546 498 47 62

Ücretsiz E-dergi Aboneliği ve Yazı Gönderi Adresi dergipoyraz@hotmail.com

Kaynak göstererek alıntı yapılabilir. Yazıların sorumluluğu yazarın kendisine aittir.

Sivas Postası Gazetesi Abonelik 0346-2251650 www.sivaspostasi.com

Güneş enerjisinin klorofil tarafından emilimi ile başlayan sentez sürecinde elde edilen glikoz moleküllerin terkibi ile bitkilerin bize kâğıdın hammaddesi olan selülozu sunması sayesinde kâğıt var oldu. Kâğıdın değeri vardır. Bedeninde taşıdığı harfler ona değer katar. O halde kâğıdın ruhu harflerdir. Harfler söz için vardır. Söz mana için. O halde harflerin de ruhu vardır… Bu sayımızda Harflerin Esrarı başlıklı yazısında Hamit Akçay derki, “İnsan esma'dan, esma harflerden mürekkeptir”

Esma ya da tanrının isimleri. Tanrıda var olan sınırsız sıfatların birçoğunun insan üzerindeki tezahürünü görmek zor olmasa gerek. Tanrının Alim ismi varsa ve tanrı için sınırsız olan bir sıfatsa, bu sıfatın insandaki yansıması insanın sınırlı ilmidir. İnsanın bilgiye ihtiyacı vardır (zaten insanı insan yapan en önemli değerlerden biriside onun bilgisidir). Tanrının Vedud ismi varsa, insanda da aşk vardır… böyle uzayıp gider. Mevlana “Mana âleminde cisimler isimlerden ibarettir” der. Kainatın da “kün (ol)” emri ile var olduğu düşünülürse, usumuzda söz ve varlık arasındaki kalın duvarlar ortadan kalkıyor. “Kütlenin Korunumu” yasasını altüst eden Albert Einstein 2 E= mc derken kütlenin nasıl enerjiye dönüşebileceğini formülize ediyor. Elle tutulan bir nesne ile elle tutulamayan bir değer arasındaki ilişkilerden biri bu. …. Buradan şiire geçersek; Söz, şair, harf ve şiir arasındaki ilişkileri yeniden mi düşünmeliyiz acaba. Oldu olacak birde şiir ve matematik; hatta fizik diyelim. Şiir neden şiir olur? Acısı yaşanan, çilesi çekilen bir şiirin farkı nasıl hissedilir? … şİİr ve fİzİk demiştik. (Bu arada Hamit Akçay “Şeyh, Şövalye, Şakir, Şakirt, Şehsuvar, Şerefli, Şaki, … ”, daha sonrada “GüneŞ, ateŞ, Şems, Şahap” derken; bende oraya Şair ve Şiiri ekleyim) … Sözümü İlkay Coşkun'un bu sayıda yer alan şiirinden alıntıyla bitireyim. “kağıda dökülen mürekkep şiirini yazar güzelin asl'olan sevdadır nede olsa” *** Her sayı olduğu gibi bu sayımızda da yeni kalemlere yer verdik. Poyraz'da ilk defa yazısı veya şiiri yayınlanan 11 yeni arkadaşımız var. İyi okumalar diliyorum. Yusuf Bal


Sayfa

3

Orhan Karahan

Özlemim ben bir şarkıyım hiç deniz görmemiş, sen başka bir şarkı, dilimde ıslık. bu gün beni gözlerine çıkar, ay dolsun koynuma üstü kalmış zamanlar taşıyan sandalında iki yalnızlık birikti avucumda, ardından kırmızısı sana adanmış bir ömürdü, damla, damla… sokaklar hep böylemiydi, düşlerin. gidişlerin… hanidir susuyordum, bekliyordum kapıları çarpıp yalnızlığa, büyüyordum.

mürekkep bulaşmış saçlarımdı, rüzgara verdiğim adını dinlediğim son şarkı idi suya verdiğim çıkar şehrin sonsuzluğundan, fotoğraf karelerine düşmüş zamanları kırılmış birkaç şarkıdır, dilimde ıslık olan hüzzam trenler geçer içinden, yolcusuz. istasyonlara uğramayan.

gözlerin, yitik bir ülke gibi savunmasız gözlerin, kurak bir çöl gibi susuz aah, yokluğundur, her köşemde bekleyen ellerimi sorma, onlar hep sensiz. bu gün beni gözlerine çıkar, ay dolsun koynuma üstü kalmış zamanlar taşır heybesinde

mürekkep bulaşmış saçlarımdı, rüzgara verdiğim adını dinlediğim son şarkı idi suya verdiğim

karanlık bir dehliz şimdi, adı aşk… ışığı çalınmış bir mahşer zamanı bu kimsesizlik birde adını bilmediğim sensizlik... hem o türküyü ben çaldım, kömür karası dualarıma

adı yalnızlık, adı sen… özlemim…


Sayfa

4

Sergül Vural İskelet Bir çocuğun gözlerinde kaybolunca umutlar, Batar hıçkırıklarda umut yüklü gemiler, Düğümlenir boğazda lokma lokma gelecek, Kaç ömürlük uzaklık? Kaç ömürlük bu çaba? Kırmızı mercanların süs olur iskeleti, İnsan ki tıpkı mercan! Yenmez ölünce eti!

Tuğba Aydın Melekler Götürdü Beni zorba bir torba boğazladı bugün beni gözlerimi sımsıkı kapadım örümcekler koştu, kurtarmaya beni ağ ördüler zorba bir torba boğazlar iken bugün beni ağların içinde kayboldum vücudumu sardı ağlar ağzımın içine girdiler ciğerlerim zifiri karanlık iken ağlar örüldü içime içime girdi ağlar zorba bir torba boğazladı öldürdü beni dirilemedim umutlarıma öldüm ben güneşin vaktinde gömdüler beni kara toprak ağladı bugün içine aldı beni güldü kara toprak attı beni yeryüzüne kil ile yoğurdu ellerimi artık ellerim zemheri ağlar torbalar killer parmaklarımdan damlar iken kayboldum gökyüzünde melekler götürdü beni yıldızların kucağına

İlkay Coşkun Şiire Güzelleme kağıda dökülen mürekkep şiirini yazar güzelin asl'olan sevdadır nede olsa kulağında bir zamanların ihtilal türküleri ıslığın, küfürlerin taşıdığın -düşman başına- bir hayat hep eşkıya doğuracak değil ya cenin kalbi Sırta kambur sat kaderinin çiziği gözün karasına sığmayan özgürlük her sözü kadına bağladığın denizine taşıyan ırmak imdi tek ayağınla çarpık sokakta… … gölgelerimle dolaş! ...


Sayfa

5

Aziz Şeker Demirciler Çarşısı Cinayeti İnsan, ömrünün herhangi bir durağında kaybetmenin ne demek olduğunu hissedebilen canlıdır. Belki kaybetmenin en acı hali ölümdür. Ve ölüm gerçekliği, yaşayan her canlıyı yeryüzünden alıp gidecektir. Ben başka şeylerden söz etmek istiyorum. Bir şey var ki onsuz edilemez. Adı sevgidir, umuttur, aşktır, onurdur, dürüstlüktür. Bunlar olmadan yaşamak insanı elbette yürüyen iki ayaklı kıllı bir hayvandan başka bir şey yapmaz. Yapmıyor da! İnsan iyiye ve güzele doğru değişmeli, değiştirmeli. Değiştirmeye önce kendisinden başlamalı. Bilmeli ki, birey değişirse dünya değişir. Cennetin ve cehennemin insan yüreğinde yeşerdiğini bilerek bir kere yaşama şansına sahip olduğu bu “can” için bir başka yüreği ne kullanmalı ne de incitmeli! Bir başka insanı aşağılamamalı. İşte bunu yapabilen aciz insanlar var şu yeryüzünde. Kurt nasıl dumanlı havayı severse, bu bilinci kötürüm yüreksiz insanların yok etmeye çalıştığı insanlar sözünü ettiğim güzel insanlardır. Elbette iyi ve doğru olan yaşamı da ölümü de hak edendir. Hak ediştir bir ömrün sırrı, en güzel ödülü… Şehirler de insanlar gibidir, demiş bir bilge. Doğru da söylemiş. Zaten insanlar şehirlerine benziyorlar. Şehirler de içinde yaşayan insanlar da zamanla değişiyor. Değişme kaçınılmaz bir olgu. Değişen insan yozlaşabildiği gibi gelişebiliyor da. Ne var ki şu 21. yüzyılda insanın gelişimi o kadar kolay değil. Kolay mı insan olabilmek? Hiçte kolay değil. Güzel insanların yaşadığı güzel şehirler var. Yaşar Kemal bu güzel insanların yaşadığı bir şehirden bir romanında sözeder. Yaşar Kemal'in nehir romanlarından birisi olan Demirciler Çarşısı Cinayeti'nde şöyle bir halk öyküsü anlatılır: “Dünyayı dolaşan genç adam güzel bir şehre geldi. Gözleri Emir Sultanın gözlerine benzerdi. Kaşları çatık, rengi yanık sarı, kalın dudakları soluk. İnce uzun boylu. Erkeğin yakışıklısı dünyadaki en güzel yaratıktır. Dünyada bir Arap atının tayı güzel olur, birde erkeğin yakışıklısı. Genç adam atından indi, baktı ki bu şehir başka öteki şehirlere hiç benzemiyor. Şehrin insanları dünyanın en kanı sıcak, en cana yakın insanları. Konuk için dersen deli divane oluyorlar. Fukarası yok gibi, zengini de cömert. Bet bereket dersen yedi iklim dört bucaktan taşıyor. Bütün şehrin insanlarının yüzyıllardan beri büyük bir mutluluk içinde oldukları besbelli. Bura halkının hiç mi

hiçbir şeyden şikayetleri yok. Bir şikayetleri varsa o da ölümden. Herhal ölüm bile güzel olur bu şehirde. Yolcu böyle düşündü. Bu şehirde bir de çok güzel atlar vardı. Küheylanı, seklavisi, cins cins, don don. Dorusu doruların en parlağı, alı kırı, kulası, abeşi, demirkırı, yağızı da öyle. Burada atların donları da bir başka. Her bir atlar ki tüyleri yıldır yıldır. Her birisi sürmeli gözlü ceren gibi tıpkı. Adam bu güzel şehre, bu iyi insanlara, bu cins atlara hayran kaldı. Bu şehirde bir süre kaldı. Sonra ayrıldı. Bundan sonra da nereye gittiyse, kimi gördüyse yıllar yılı bu şehri, bu insanları, bu atları söyledi. Dilinden düşürmedi. Hayranlığını bir ömür dile getirip, bütün insanları da bu şehre hayran kıldı. Adam çok yaşlandı. Günlerden bir gün kendi kendine dedi ki, ölmeden, şu güzelim dünyayı terk etmeden varayım da o güzel şehri, o iyi insanları, o soylu atları bir daha göreyim. Göreyim de hiç olmazsa şu dünyadan ağız tadıyla ayrılayım. Ora senin, bura benim günlerce yol tepti, bir sabah, iyi insanların güzel atların mutlu şehrine geldi. Geldi ki ne görsün, şehir ne o eski şehir, insanlar ne o eski insanlar, atlar da yok. Her şey değişmiş, her şey bambaşka. O eski konuksever, her bir sözleri cana can katan kişiler verdiği selamı bile almıyorlar. Geldi ki ne görsün, yalnız selamını almamak değil, yüzüne bile bakmıyorlar. Yüzleri kara, karanlık, mutsuz. Şehrin büyük çayırları, ovası, tarlaları, ahırları da bomboş. O ceren gibi atların imi timi yok. Adam şaşkınlığından, kederinden ne edeceğini bilemedi. Beli büküldü. Issız, yıkık bir örene dönmüş şehri lalü ebkem dolaşırken o eski, mutlu günlerden kalmış yaşlı bir adama rastladı. Adam sırtını bir hanın yıkık duvarına vermiş güneşleniyordu. Ak sakalı kir içinde, kızarmış. Hastalıklı gözlerine sinekler üşüşmüş. Kederlerinden dişleri kenetlenmiş sakalı ak, sakalı kirli, aydınlık yüzlü, geniş alınlı duvar dibinde güneşlenen yaşlı adama sordu: 'Bir zamanlar bu şehirde konuksever, sıcak yürekli, dost canlısı iyi insanlar, ceren gibi, kırmızı mercan gözlü uzun boylu kalem kulaklı, suna gibi cins atlar vardı. Onlara ne oldu ?' Yaşlı adamdır ki, azıcık doğruldu, ak sakalı kirli, titredi, yüzü eski bir ışıkla parladı, derin bir aaah dedi, ciğeri söken. Aaaah! Duvara sırtını iyice verdi. Neden sonra gözlerini açtı: 'O iyi insanlar', dedi, 'o güzel atlara bindiler çekip gittiler. Aaaah! Aaaaah' Aaaaaah”


Sayfa

6

M. Uçan

Aydınlık Karanlık Ne demişler? “Denize düşen yılana sarılır.” Duymuşsunuzdur. Bilirsiniz… Doğru demişler. Hele bu kopkoyu karanlık denizin hiçbir karaya kıyısı görünmüyorsa, olur ya gözlerin bir kıyı ararken baktığın her yer siyah bir ufuk çizgisiyle bitiyorsa, inandığın güvendiğin yaratıcı sana merhamet etmiyorsa, ruh ölümsüz olduğu için intihar etmen söz konusu değilse, azgın ihanet dalgalarıyla boğuşmaktan tükenmişsen insana nereden çıktığı belirsiz soğuk bakışlı, tiksindirici bu yaratığa yalvarmaktan başka çare kalmıyor. Şimdi bu karanlık soğuk mahzende uzun uzadıya sırtüstü uzanmış bir ölüyüm.(Aynı zamanda bir diri) Ne zamandan beri başucumda duran, her an saldırıya geçecekmiş gibi kuyruğunun üstünde dikilen hiç güneş ışığı görmemiş; siyah, kırmızı gözlü, soğuk bakışlı bu yılanın bir tek gerçekleri görmemi sağlayan ve o bilmenin, tanık olmanın, bir şey yapamamanın lanetini bana yaşatan, sonrasını tahmin edemediğim bu bekleme yerini cehenneme çeviren gözlerime vuracağı son darbeyi bekliyorum. Gördüklerim karşısında bu tiksindirici yaratığın gözlerime vuracağı son darbe bana verilecek mi bilmiyorum- vaat edilen bir cennet kadar güzeldi desem yerli yerinde olurdu sanırım. O akşam(dün akşam) ölmeseydim sabah işe gidecektim. Öldüm. Ağzımda bakırımsı bir tat vardı. Eşimin verdiği bir bardak suyu içemeden başım omzuma kaydı. Ağzımdaki suyla beraber ince bir salya çeneme doğru süzüldü. Gözlerimde yaşlar birikti. Bacaklarıma yüzlerce iğne saplanıyordu sanki. Önce ayaklarıma, dizlerime sonra bacaklarımın tümüne olan kontrolümü kaybettim. Bacaklarım hariç bütün vücudumu soğuk terler basmıştı. Bir ürperme, bir titreme her yerimi esir almıştı. İlk önce eşimin koşuşturmalarını izliyor ve konuşmalarını duyuyordum. Kısa bir süre sonra mırıltı şeklinde gelen sesini duymamaya başladım. Görüntüsünün ise siyaha dönüşmesinden gözlerimin karardığını anladım. Oğlum ve eşimin renkli görüntülerini bir kez daha gözlerimin önüne getirdiğim sırada içimin geçtiğini, bedenimin hafiflediğini hissettim. Oğlum ve eşimin görüntüleri gözlerimde dondu. Dilim çekildi, bedenim kaskatı kesildi bir an. Oturduğum sandalyeden gürültüyle (hayır gürültüsüz usulca) oğlum ve eşimle yere, bir boşluğa yuvarlandık. Eşim ve oğlumun görüntüleri tekrar gelip gözlerimde dondu. Bir kaç kez derin derin nefes almaya çalıştımsa da verdiğim son nefesi alamadım. Bu durumda bütün bildiğim, ölüm anı bütün anların en kısasıydı. Sonra…Öldüm.

O akşam ölmeseydim sabah işe gidecektim. Yaklaşık on günden beri süren rahatsızlığım geçmiş sayılırdı. Kendimi iyi hissediyordum. Hastalık süresince hep işyerini düşünmüştüm. Her şey yolunda mıydı? Müdürüm Serdar Bey ne yapıyordu? Yokluğumdan faydalanıp ofisimde… Pek güvenilecek adam değildi ya…[Kadınları ayartma konusunda Serdar Bey'in üstüne adam tanımam. Gözlerine dikkatli bakılırsa bakışının, gülüşüne dikkat edilirse gülüşünün sahte olduğu hemen anlaşılır. Yanımda çok kalırsa canım sıkılır. Bankaya gönderirim. Banka yoğun olsun olmasın kısa bir sürede bütün işleri halleder, gelir. Nasıl eder bilmem. Sorsam hemen gişedeki kızlardan, müdireden veya gişeye en yakın sıra bekleyen bir bayandan söz edeceğini bilirim. Sormam. O gene de bir yandan yaptığı işleri anlatırken bir yandan da cümlelerinin arasına “Abi falan bankadaki Tülin yok mu”larını sokuşturur. Yanımda fazla tutmam. Firmalardan ürün almaya gönderirim. Aşağı kata indiğimde onu kozmetik stantlarının başındaki kızlarla konuşur bulurum.“Sen daha burada mısın?” dediğimde telefonla hallettiğini söyler. Gitmesi gerektiğini üstelediğimde kızmaz, gider. Yukarı çıkıp bir bilemedin iki işimi bitirmeden aşağıdan kahkahası, sonra kendisi çıkar gelir.“Abi her şey tamam” derken “filan satış temsilcisi Aysel var ya” larına kısacası genel hayatını anlatmaya devam eder. Başedemem. Tutar bu kez de bütün toplantılara, tatillere gönderirim. Sonrası… Kadınların her şeyi çok iyi gördükleri, bildikleri halde bu sahte adama nasıl inandıklarını anlamam. Yoksa bir şeylerin görülebilmesi için birilerinin göstermesi mi gerekirdi. Yoksa kitaplarda geçen her şeyi bilen, gören aklı başındaki kızlar birer hayal ürünü müydü? Yoksa bu kadınlar körler miydi? Yoksa… Yoksa...] Ama neylersin ki başarı her şeyi yumuşatırmış. Canım sıkıldı. Serdar Bey'in ne zaman adı geçse canım sıkılırdı. Gün boyu eşimin gerekli gereksiz ilgisinden ve alt komşumuzun baştan çıkarıcı görüntüsünden de iyice sıkılmıştım. Sabahın olmasını dört gözle bekliyordum ama sabah dediğimiz şey o kadar da kolay olmuyordu bazen. Sadece bir an -can sıkıntısından olsa gerek- ölümü düşünmüştüm. Aslında ölüm derken kendi ölümümden çok şirketin, eşimin, oğlumun durumunu gözden geçirmiştim. Serdar Bey bu konunun da içine damlayınca düşünmekten vazgeçtim. Saate


Sayfa

7

baktım gecenin yarısını geçiyordu. Kalktım. Kafamdakileri dağıtmak için banyoya girdim. Gelip yatak odasında sere serpe uzanmış eşimin yanına sırtüstü uzandım. Düşünmemeliydim. Ne de olsa yaşıyordum. Öldüm. Sandalyeden bir boşluğa yuvarlandıktan sonra eşimin ve oğlumun gözlerimde donan renkli görüntüleri yayını gitmiş bir televizyon gibi karıncalandı. Donan görüntüler hareketlenmeye başladığı andan itibaren bütün yapılanları siyah beyaz olarak görmeye başladım. Eşim başımın altına yastığı yerleştirir yerleştirmez hızla odadan çıktı ağlayarak. Elleri titriyordu. Yüzüne kan yürüdüğünü koyulaşan yüzünden tahmin ediyordum. Aksilik olacak telefon ettiği hiçbir yerden yanıt yoktu. Ahizeyi hızla bırakmasıyla kapı şiddetle çarpıldı. Ve peşinde telâşe ayak sesleri… Oğlum olanlardan habersiz iki elini havaya kaldırmış boşlukla uğraşıyordu. Ya da geleceğini istiyordu. İstediğini elde edememekten üstündeki siyah tavşanlı battaniyesini(mavi olacaktı) tekmeliyor,başını iniltili seslerle öfkeli bir biçimde sağa-sola çeviriyordu.Kucağıma alıp göğsüme bastırmak için derin bir istek duydum. Doğrulmaya çalıştım doğrulamadım. Tüy gibi hafifleyen bedenime sanki bir karabasan çökmüştü. Eşim ve alt komşumuzun gürültüyle içeri girmesiyle tekrar doğrulmaktan vazgeçtim. İzlemeye koyuldum. Eşim hıçkırarak tekrar ahizeye sarılırken, Nergis fal taşı gibi açılmış gözleriyle bana bakıp tam bir daire şeklinde açılan ağzını eliyle kapattı. Aramaları sonuç veren eşim ıslak gözlerle içeri girdi. Eşimden cesaret alan Nergis bir ok gibi fırlayıp elleriyle yüzümü avuçladı ve şiddetle sarsmaya başladı.“Hayır hayır olamaz, inanmıyorum”. Eşimin de yanıma gelmesini beklerken o, beşikten oğlumu alarak göğsüne bastırdı. Nergis yanaklarını yüzüme dayamış içten, duygulu bir biçimde ağlıyordu. Saçlarının tümü yüzüme, boynuma yayılmıştı. [Nergisler yaklaşık iki yıldan beri alt katımızda oturuyorlardı. Eşi bir tur şirketinde şofördü. Ayda bir en fazla iki kez gelir bir gece kaldıktan sonra giderdi. Eşimle Nergis iyi anlaşıyorlardı. İkisi de yalnızlığı sevmediklerinden olacak gün boyu beraberlerdi. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Sanırım iyi anlaşmalarına akran olmaları da bir etkendi. Çünkü apartmandakilerin hepsi onlardan yaşça büyüktü. İlk sıralar Nergis'in sık sık eve gelmesinden rahatsız olsam da, eşimin sık sık yinelediği “Biliyor musun? Nergis çok iyi bir insan”larına fazla dayanamadım. Yumuşadım. Gerçekten Nergis'in iyi bir insan olup olmadığını bilmiyordum ama gerçekten güzel bir bayandı. Kıvırcık siyah uzun saçları her bayanda bulunmayan cinstendi. Yürürken deli bir tay gibiydi ve kalçaları ahenkle titrerdi. Ayda bir en fazla iki gün hariç her akşam eve gelirken “Hoş

geldin” diyen birinci, sabah giderken “Hayırlı işler” dileyen ikinci kişiydi. Bu iyi insanın zaman zaman rüyalarıma kaydığı da olmuyor değildi. Bana baktığında yatakta sevişir gibi bakıyordu. Kaç kez onu arzulasam da eşime ihanet etmek istemiyordum. Durum bu kadar açıkken eşimin sessiz kalışını aklım almıyordu. Bir kadının diğer bir kadının aklından geçenleri kestirememesi olacak şey değildi! Yoksa eşim çok mu saftı bilmiyorum. Yoksa saf rolü oynayıp bizi bir punduna mı getirmek istiyordu. Olur mu olurdu. Çünkü bir kadının erkekler değil de kadınlar konusunda bu kadar saf olmasına da ne hayatta ne de kitaplarda rastlamıştım. (bkz:dilsiz şeytan) Kıskançlık duygusu elinden alınmıştı sanki. Her ne kadar böyle olsa da eşimi gene de çok severdim. Mesela mavi gözlerine baktığımda uzun bir deniz seferine çıkmış gibi olurdum. Ya da mavi gözlerine bakınca aklıma sanki Tanrı herkese siyah göz dağıtırken elinde siyah kalmayıp da mevcut olan az sayıdaki mavilerden bir çift taktığı gelirdi sözgelimi. Ya da ne bileyim işte kızdırmak için çevredeki veya televizyondaki bir kadına benzettiğimde “Ben senin bildiğin o kadınlardan değilim”derdi. “Ne yapalım elimizde fazla çeşidiniz var da biz mi bilmiyoruz” dediğimde ne demek istediğimi anlamaz saf bir çocuk gibi gözlerime bakar sonra yaptığı işle meşgul olurdu.] Yapabilir miydim bilmiyordum ama elimi Nergis'in saçlarının arasında gezdirip, başını göğsüme bastırıp, gerçek hayatta yapmak isteyip de yapamadığım bir eylemdi. “Tamam ağlama bak yaşıyorum, kötü bir şaka yaptım” demeyi çok istiyordum. Demek istemedim ya da diyemedim. Saçını yolan, dövünerek ağlayan eşim ve beni sımsıkı kucaklayan iyi insan Nergis'i seyrederken tanıdıklar birer ikişer odaya doluşmaya başladılar. Nergis ellerini yüzümden çekti. Yanaklarım ıslanmıştı. Ne gariptir ki odaya girenlerin hiçbiri yanıma yaklaşmıyordu. Ölümün insanı bu kadar soyutlamasına şaşırmıştım doğrusu. Eğer üstümdeki karabasan dağılsaydı kalkıp yanlarına giderdim. Eşimin kucağından oğlumu alır, ellerimi Nergis'in saçlarında gezdirir sonra eşimi kucaklardım. Kalabalığa dönerek acı acı gülümser “benim başıma gelen er geç sizin de başınıza gelecektir, korkmanıza gerek yoktur” derdim. Tabi bunların hiçbiri olmadı. Nergis kanlı gözlerle ağlamasına devam etti. Eşim “Ne olursunuz bir şeyler yapın” cümlesini dördüncü kez söyledi. Oğlum başını eşimin göğsüne dayadı. Ve ben olduğum yerde öylece kaldım. Meraklı gözler odadan koridora taşmaya başlayınca beyaz giyimli biri kalabalığı yararak yanıma yaklaştı. Gözlerinde herhangi bir korku yoktu. Bu cesaretli ikinci kişi muhtemelen benim gibilerini çok görmüştü. Kulaklarına takılı bir cihazla kalbimi dinledi. Parmak uçlarını boynuma, bileklerime


Sayfa

bastırdı. Kalabalığa dönerek “geçmiş olsun” dedi. Geçmiş olsun demek ne demekti algılayamadım o an. Geldiği gibi tekrar kalabalığı yararak kapıya yöneldi. Bedenime bir serinlik geldiğini hissettim ve tekrar görüntüleri karıştırmaya başladım. Derken kendimi musallada çıplak sadece mahrem yerlerime örtülmüş bir bezle buldum. Başımda siyah cüppeli biri vardı. Bu, benden korkmayan üçüncü kişiydi. Yardımcıları tas tas ılık suyu bedenime dökerken o anlamadığım bir dilde bir şeyler anlatıyordu. (bana mı, yardımcılarına mı, Tanrıya mı) Elindeki bir topak bezle mahremnamahrem yerlerimi ıslattıktan sonra beyaz bir örtüye sarıldım. Sonra Cenaze namazım kılındıktan sonra sağımda, solumda, arkamda bulunan yüzlerce adamla yola koyulduk. Nedense öldüğüme inanmıyordum. Bu kötü rüya birazdan bitecekti ve ben kalkacaktım sanki. Oğlum kayınvalidemin kucağındaydı. Üşümesin diye bir battaniyeye sarmışlardı onu. Eşim yüksek sesle ağlıyordu. Nergis eşimden bitkin olmasına karşın onu, teselli etmeye çalışıyordu. Serdar Bey yanılmıyordumsa üzüntülü değildi. Sadece üzüntülü bir tavır takınmıştı. Şirketin diğer elemanları Serdar Bey'e göre daha içtendiler. Bu hava mezarlığa kadar aynı ritimde sürdü. Önce yere bırakıldım, sonra çukurun içine yan yatırıldım. Üstüme toprak gelmesin diye siyah yassı taşlarla tavanımsı bir yapı oluşturdular. Üstüme atılan her kürek toprak beni biraz daha ağırlaştırıyor, yaşayanlardan biraz daha ayırıyordu. Sıkılmıştım. İnsanlardan ayrı bu karanlıkta yalnız kalmak düşüncesi beni çıldırtıyordu. Muhtemelen benden öncekilerinde yaşadığı gibi bu rüyanın bir an önce bitmesini istiyordum. Mırıltı şeklinde çıkan tok bir “helal olsun” sesinden sonra yüzlerce insan çömeldikleri yerden kalktı. Ellerini yüzlerine sürüp dağılmaya başladılar. Gitmek istemeyen eşimin de koluna girerek beni yalnız bıraktılar. Benden öncekilerin düştüğü yanılgıya bende düştüm. Kalkmak için hareketlendiğimde alnıma soğuk sert bir cisim çarptı ve olduğum yere düştüm. Bir,iki,üç… Hep aynı. O zaman gerçek anlamda “Eyyvahh” dedim. Öldüm. Herkes dağıldıktan sonra etraf bir sessizliğe bir bakıma da birçok sesliliğe büründü. Çünkü her an nereden çıktığı belli olmayan biri dağ sandığım yüksek karanlıklara, düzlüklere doğru bağırarak gidiyordu. Ve her an eli sopalı birileri, birilerini döverek kovalıyorlardı. Uzaklardan kadınlı, erkekli feryatlar geliyordu kulağıma. Gözlerimin önünden bazen tül gibi karaltılar geçiyordu. Ürkmüştüm. Zaten her an elleri zincirli birilerinin, beyaz giyimli birilerini evire çevire dövmeleri işten bile değildi. Bir korku her tarafıma yayıldı. Beklemekten başka çarem yoktu. Derken ayaklarımın ucunda bir kıpırdama oldu. Peydahlanan siyah bir adam hızla uzaklaştı. Bir gürültüyle yerimden sıçradım. Başım gene o

8

sert cisme çarptı. Karanlığın en koyu yerlerinden kesilmiş, biçilmiş iki siyah uzun adam bana doğru gelmeye başladı. Saçları uzunluğundan ötürü yerlere değiyordu. Dişleriyle toprağı eşeliyorlardı. Gözleri yana bir ateş topuydu sanki ve bir o kadar da parlaktı ki yüzleri seçilmiyordu. Gözlerim kamaştı. Ellerinde sopalar, zincirler, mızrağa benzeyen demirler vardı. Müthiş bir korku her yerimi esir aldı ve zangır zangır titremeye başladım. Korkudan yüzlerine bakamıyordum. Ellerindeki zincirleri gürültüyle yere attılar. Sorgulayacaklardı. O an bildiğim bütün duaları içimden okudum. Anlamadığım bir dilde konuştular. Ne sorsalardı “bilmiyorum”deyip kısa kesecektim korkudan. Biri attıkları zincirleri yerden alırken, diğeri içimden geçenleri okumuş gibi tahmin bile edemeyeceğim bir gürültüyle “Bilemeyesin” dedi. Ardından “Bak,gör” diye gürlerken diğeri zinciri sert bir savuruşla bir pencere açtı karanlıktan dünyaya. “Sorgun daha sonra” dedikten sonra buhar oldular sanki. Etrafta az çok olan biteni gördükten sonra gözlerimi cennet! penceresinden ayırmıyordum. Nerden bilebilirdim ki cennet sandığım o pencereden cehennemi yaşayacağımı. O arada sırtıma sürekli sert bir cisim batıyordu. Benden önce buraya gömülmüş başka birinin kemikleri olduğunu düşünmüştüm. Böyle bir durumla baş başayken nasıl geçerse geçsin yaşam özleniyordu. Pencere açıldığında cenaze alayı evime ulaşmıştı. Eşimin gözyaşları kurumuştu, ağlayamıyordu. Etrafı ölü diri gözlerle izliyor, öldüğüme bir inanıyor bir inanmıyordu sanki. Kayınvalidemin ağladığına bir yorum getiremiyordum. (Bana mı, kızına mı, oğluma mı) Nergis eşimin yanından ayrılmıyor, onu teselli ediyor bir bakıma kendisi de teselli oluyordu. Siyah cüppeli adam gidilecek son yerin yerim olduğuna dikkat çekiyordu. Serdar Bey'in kafası karışık,yüzü kırışık… Kısacası evde matem havası yoğundu. Günler, hatta saatler, hatta dakikalar geçerken kalabalık beni bırakıp gittiği gibi ev halkını da terk etmeye başladı. Serdar Bey'in her gün evde olması beni tedirgin ediyordu. Korkmaya başlamıştım. Zaman hızla geçerken evdekiler de günden güne ölümüme alışıyorlardı. Sanki eşim artık ölü-diri gözlerle çevresini incelemiyordu. Sanki unutmayı hızlandırmak için sürekli oğlumla ilgileniyordu. Sanki eşim hiç o kadar da saf değildi. Evet sonra ki günlerde yavaş yavaş şirkete de gitmeye başladı. Oğluma kayınvalidem bakıyordu. Akşam yemeklerini bazen Serdar Bey'le dışarıda yiyorlardı. Müdüre hanım ve müdürü gün geçtikçe birbirlerine daha çok ısınıyordu. Günün birinde Serdar Bey'in bir yemek esnasında elini eşimin


Sayfa

9

boynuna atması çılgınca bir nara atmama sebep oldu. Dağ sandığım karanlıklardan gelen siyah adamlar bir süre etrafımda toplandıktan sonra yankılı kahkahalar atarak yanımdan ayrıldılar. Başımda dikilen bu bekçi siyah yılana, gözlerime bir darbe vurması için köpek gibi yalvardım. Ama nafile…“Bak, gör” …Evet Serdar Bey'le Melek Hanım (artık rahatlıkla eşim söylemeyebilirim) iyi birer sevgili olmuşlardı. Bundan sonra yanacakları da görecek olmam beni deli ediyordu. Ve en kötüsü ne biliyor musunuz? Gözlerimi kaçırdığım her yerde bir cennet penceresi vardı. Yani kurtuluş şansı sıfırdı. Bir tek yaratıcı kurtarabilirdi ama o da kar yağarken gök gürlemesi gibi bir şeydi. Melek Hanım sırılsıklam aşık olduktan sonra oğluma ilgisi iyice azaldı. Hatta yok oldu. Nergis'le daha seyrek görüşmeye başladı. Sadece şirket ve yeni sevgilisiyle ilgileniyordu. Aşk gözlerini kör etmişti. Bir zamanlar bana söylenilen aşk sözleri şimdi elden düşme olarak bir başkasına söyleniyordu. Benden önce ölüm dileyen –ki ölümümü görmek onun için acıydışimdi benden önce ölmediğine şükrediyordu. Bu arada anladığım tek şey insanlar birbirlerini tanımadan ölüp gidiyorlardı. En çok oğluma üzülüyordum. İlgisiz büyümek hayattaki en kötü şeydi. Kendimden bilirim. Sokaklarda büyüdüm. Ayakkabı boyacılığından yöneticiliğe birçok iş yaptım. En sonunda kendi şirketimi kurdum. Her şey tamamdı derken ansızın ölüme yenilmek kötüydü. Bir bakıma da oğluma iyi bir gelecek adına didiniyordum. Yoksa… En mahrem sırlarımızı paylaştığımız yatak odasına Serdar Bey ve Melek Hanım girince bütün gücümü toplayıp çektiğim işkenceyi kayıtsız seyreden yılanın boğazına sarılmak için var gücümle sıçradım. Elim gene o sert cisme çarpıp gözlerim açıldı. Bildiğim tek şey öldüğümdü. Yaşıyor olmamı algılamam kolay olmadı. Karyolanın altında olduğumu karyolanın yatay, dikey demirlerinden anladım. Vücudum dışarıdaydı. Başucumda çarşafın sarkan siyah ipini sımsıkı yakalamıştım. İstemeyerek bıraktım. Ve sırtıma Eşim Melek'in yeni aldığı sivri, topuklu ayakkabıları batıyordu. Tepinmekten sırılsıklam olmuştum. Ruhum bedenime geri gelmişti. Veya İsrafil sura üflemişti. Sürünerek karyolanın altından çıktım. Oğlum beşiğinde fısıldayarak uyuyordu. Eşim Melek'se çift kişilik yatağı tek başına işgal etmiş, sere serpe uyuyordu. Önce boğazına sarılıp uyandırmak istedimse de vazgeçtim. Uyandırıp ne diyecektim ki… Işığı yakıp pencereye yürürken sabah ezanı okunmaya başladı. Okuyanın duru bir sesi vardı. O karmakarışık duyguların içinde bile insana huzur veriyordu. Perdeyi araladım. Bomboş cadde… Sabahın bu erken saatinde dünya daha bir ıssız yaşam daha bir ümitsizleşiyordu. Gerçekten de hayat bomboştu. Balık ölüsü gözlerimi

pencereden çektim. Eşim Melek'e şöyle bir bakış atıp lavaboya yürüdüm. Ayağıma taktığım terlikler ıslak fayansta kayınca başımı aynaya çarptım. Aynanın önündeki diş fırçası, diş macunu, tıraş takımı, manikür pedikür seti şıngırtıyla yere yuvarlandı. Akşamdan beri biriken sessizlik dağıldı. Oğlumun ağlama sesini duydum, peşinden Eşim Melek'in… Başımı karyolanın demirlerine çarpmaktan yaralanmış alnımda kuruyan siyah kanları yıkadım. Lavaboya koşan Eşim Melek “iyi misin?”derken ben en uzun rüyanın birkaç saniye olduğunu savunan bilime lanet ediyordum. Bir ömür… Birkaç saniye… Başımı kaldırıp Eşim Melek'e bakarken, o gülerek kucağında oğlumu uyutuyordu, gülümsemesi suratına yayılıp kaldı. Yüzümü kuruladıktan sonra giyinmek için odaya girdim. Pert olmuş bir durumdaydım. Eşim Melek'in sorularını yanıtsız bıraktım. Beyaz gömleğimi giyip, turuncu kravatımı taktım. Üstüne kırçıllı takımımı çektim. Bana ve çevremdekilere güven veriyordu! Çantamı aldım.“Bir rüyadır gördüm işte” diyemiyordum. Bilinçaltım sürekli çalışıyordu. Kapıya yöneldim. Her zaman olduğu gibi Eşim Melek kocasını uğurlamak için kapıda hazır bekliyordu. İhanet sarısı saçlarını toplamıştı! Yüzüne bakmadan kapıdan çıktım. Her zaman öptüğüm ağzının kıyısı boş kalmıştı. Ayakkabılarımı giyip merdivenlere dayadığım çantamı alırken -ki her zaman elinde tutardıboynuma sarılıp ağladı. Sesi camdandı. “Akşama üstünü değiştirdikten sonra annemlere gelirsin” davetini her anlama gelebilecek bir gülümsemeyle karşıladım. Kızgınlıkla acımak arası bir duygu çöreklendi içimde. Merdivenleri inmeye başladım. Her zaman olduğu gibi –ayda bir en fazla iki gün hariç- Nergislerin kapısının önüne geldiğimde yumuşak bir tıkırtıyla kapı açıldı. Nergis kırmızı geceliği ve dağınık kıvırcık saçlarıyla “hayırlı işler” dilerken durdum. Ona ilk kez içten gülümsedim. Alışık olmadığı bu duruma şaşırmıştı. “Akşama görüşelim” dediğimde nefesi hızlandı. Burun delikleri genişledi. Saçlarını arkaya savurdu. Ayrık dolgun dudakları sanki istem dışı bitişip tekrar aralandı. Başını sallayarak akşama yeşil ışık yaktı. Nergis iyi bir insandı! Akşama sinyali verdikten sonra hepsağa hepsağa dönerek Allah'ın cezası merdivenlerin labirentinden kurtulup dışarı çıktım. Hafif bir yelin eli, yüzümde dolanıp, saçlarımı taradı. Yürürken sırtımı sıvazlamaya başladı. Bütün bunları gördükten sonra denize atılan bir taşın merkezine inmiştim. Şimdi sıra dalga dalga yayılmaktaydı. Arabayı çalıştırıp gaz pedalına yüklendim. Dün akşam ölmemiştim. Sabahtı. İşe gidiyordum. Planlarıma ilk olarak -muhtemelen birazdan bütün şirket çalışanları adına geçmiş olsun dileklerini iletmek için, elinde bir demet çiçekle odama girecek olan- Serdar Bey'i işten kovmamla başlayacaktım.


Sayfa

10

Bilal Karaman Her Pozda Sen Varsın Kömür karası gözlerin Eylül esintilerinin Sessizliğine bürünmüş Mevsim ötesi uzak şehirde Hoyrat rüzgarlara Saçlarını öptürürken Sevgi ateşten mavi çalmak değildir Değildir... Ayrıkların bittiği bahçede Karanfil toplamak Kör kütük fırtınaları Tutkuyla karşılamayı bilen benim ve... küllerimden dirilmeyi cano... Sevgiyi aşkla sulamak adam işidir Bilki... Can benim değil... Şark ın varoşlarında Kalleşliğe semah dönüp Çile çürütemem Sabahçı meyhanelerde Arabeks şarkılara eşlik edip Kadeh diplerine düşemem Her kipriğine bir mayın yerleştirip isyan duvarlarının ardında pim de çekemem Bilmelisin... Güneşe sırtını dönen yüreğin koynunda karakış demlenir Bulutların öfkesini kusmasıyla Gençleşir çorak ve.... ben şairim Yürek yolcusu Sadakatin gözcüsüyüm Sevdayı sancılandırırken gurur Sürgün filizlerini ezmek Benim işim değil Düş ağlatan düşman geceleri Gavur ateşi ile koynunda beslemek Yıkar beni

Hükümlü yüreğin dokunuşlarını Duasız cellatlar gibi Darağacında sallandırmak Benim işim hiç değil Cano... Bahar ağzında işlediğin kibir Cinayete bedeldi... Tövbesiz eylemlerin iz düşümleri Bir kaç adım ötede değil Seyir defterinde Omuzunda asılı Boynunda taşıdığın Gümüş kaplı efsunlu kelam Kıyamet sur olduğunda Kıl incesi geçitte Seni terk e yazılı cano... Aşksız kalan yürek, yüreksiz aşk ağlar Vakit geçmeden Kapılar kapanmadan Bir kaç gökyüzü getir bana Aşkı lafla sınamak yiğit yolu değil Can çekişir naz a tırmanan sevda Her pozda sen varsın Bedenime kuyu olacaksan da ta ... başında razı olmuştumya Dön yüzünü gel yanıma


Sayfa

11

Nuray Alper Aşk/yâr(I) -Sana gelmek için kendimi aradığımdırgör; nasıl yanar zaman gözlerinin nârında hıçkırığın kalbimi rüzgârıyla kuşatır suyun nabzını tutup âteşin ikrârında bir derviş hüzmesiyle yazdığım iki satır minyatür nağmelerle yoluna sevdâ taşıR kaç kırılgan duadır ellerinde esmer im vuslatı hasret geçe ağladığım son bahar göçebeyim kendimden, ömrünedir ezberim sabır koridorunda konuşurken benle hâr ne sen nihân olursun; ne ben sana âşikâr

Cem Çelik Soluksuz Bitirdim Kendimi haydi adından bahsettir bana çığlığın duyulmasın külüstür bir aşkın tabanında bekliyorum seni nasıl çalıyor kalbimdeki elveda çalgısı bir dinlesen çıplak gözle bakılmazmış kaynağına, bakılır sandım nicedir bu ürkünç renk cümbüşünde, konyağını içerken teninin yalnızlığım senin bilmediğin kadar derindi, gayrimeşru çocuklarım oldu geceden, sabah saati ellerime dur dedim hep basenlerinin altına gitmek zorundaydı dilim ? köklerine indim dişlerinin, çürüktü ölümün alelade olduğu bir yerdi burası çokça muhasebesini tuttum konuştuklarının standardı saptıran bir tarafın vardı senin boynun bütün kalantor ağabeylerin dudak izi hengameden kaçan salt imgedir coşkunluğun nasıl yağmaladı haramiler bereketli tohumunu zamansız baskınlardan kurtulan rüyaların uykunun en derin kahramanıdır ne tuhaf çok sessiz gecelerin gürültüsüne titreyen yıldırım düellosudur suskunluğunun sinirlerini aldırdım, nasıl da düşük doğum öfken sancıların kanadı, noksan sırıtan faldı klişeler öpüşmek ibaresinin geçtiği her cümlede hemen biterim yetişin itfaiye erleri dudağımın çatlağına yerleşen yangındır şurama üflediğin lanet, benliğime yüklenen melankolik katmanların magmasına inerken uzaktan vurduğum nişandır karanlık

saçlarında geceler ne çok hayal şarkısı hangi göğün dibinde tanır aksini melâl düşer miydi hissene divânelik yargısı içmeseydim elinden birkaç hüzün ve zülâl ey aşk'ın boy aynası; ver beni, kendini al ki bulayım sesimi, sesini sarmak için gamzesinden öpeyim sükûtunun her vakit sana yine yeniden rûhumla varmak için düşeyim ceplerinden, tutup da arşı şahit bırakarak içine yıllanmış tozlu akit kirpiklerin ve gece bir ömrün izlerini dolayarak boynuma; fecri omzuma ekler gözlerimin içinde süzerken gözlerini ölüm beni kalbinde bir yaşam gibi bekler tutunsa da ruhuma yaralı kelebekler.


Sayfa

12

Hamit Akçay

Harflerin Esrarı “Herkes laftan anlar, insan odur ki rumuzdan anlaya” İnsan esma'dan esma harflerden mürekkeptir. Kelimelerin ruhu harflerdir. Bir dilin irfani mi yoksa dünyevi mi olduğunu kelimelerinin içinde barındırdığı harflere bakarak anlayabilirsiniz. Harfler tek başlarına ayetlerdir (bkz hurufu mukatta) ancak idraki dar insanın ayetleri anlayabilmesi için harfler kelimelere dönüştürülmüştür. Kelimelerden cümleler kurar, cümlelerden paragraflar örer, paragraflardan uzun, uzun yazılar inşa eder anlatmaya çalışırız. Halbuki insan rumuzdan anlayana denir. Az kelimeyle çok şey anlatmaya şiir denir. Mecazdan anlayana bilgili kişi, alegoriden anlayana arif kişi denir. Az söz söylemek dilin zekatı , az kelime kullanarak çok şey anlatmak yazarlığın şanındandır. Bu anlamda Osmanlı yazı dilinin harekesiz oluşu onun irfani bir çaba içinde oluşunun göstergesidir. Harfler sırdır. Sırrı ifşa eden S harfinin eSrarını kelimelerin ormanında harflerin peşine düşerek bulabilirsiniz. S hangi harfin içine girmiş ise Sır olmuştur, eSrar olmuştur, efSun olmuştur . Mesela gizem ve Sırrın öz akrabalığı yoktur : inSan gizlemek ister halbuki toprak çömleklerin üzerine çekilen cilaya verilen Sır ismi gibi, Sır açığa çıkarılması istenen beklenen bir şeydir. Açıktadır ancak herkeS göremediği için Sır olmuştur. Ş gösteriŞ'in remzidir. İçinde yer aldığı kelime ulvi olsun süfli olsun göz kamaŞtırır, Bütün bakıŞları üzerine çeker. İçinde Ş harfi olan bir tane iddiasız kelime bulamazsınız. GüneŞ, ateŞ, aŞk, Şehvet, Şevk, nakıŞ, Şhov, Şehit. Oysa bu kelimelerin benzerleri yakın akrabası sayılan diğerlerine baktığımızda daha Sade, daha Sakin bir hal görürüz. Yukarıdaki Ş li kelimelerin S li benzerlerine bakalım isterseniz. AteŞ ten yükselen ıSı, aŞk ile atışan Sevgi, Şehvetle at koşturan köSnü, Şevk ile yola düşen iStek, nakıŞ ile göz okşayan deSen, Şhov ile sahne alan göSteri ne kadar da Sönük kalıyor Ş nin yanında. AŞk ile ateŞin kızı, Şah ile Şeytanın arkadaŞı: Ş. Bir kelimelin önünde yürüdüğü zaman ona Şekil verir, kelimenin ortasında yer alırsa esası teŞkil eder, kelimenin ayak ucunda bile dursa onu baŞ yapar. İçinde Ş harfi olmayınca Şah olmaz hiçbir kelime. Ş insanı tanımlayınca insana Şahsiyet verir. Onu, Şah yapar, Şeyh yapar, Şövalye yapar, Şakir yapar, Şakirt yapar, Şehsuvar eder. Şerefli yapar, Şeytanla iŞbirliğine girer Şaki yapar, Şırfıntı yapar, Şempanze yapar, Şirret yapar, Şerefsiz yapar . Yakıcıdır; GüneŞ ten alır ateŞini. GüneŞ, ateŞ, Şems, Şahap hep ş ile ıŞıldar. S Sırları barındırır karnında. Ş nin yanında Sönük kalır ama bir nevi ş'nin akıllı kardeşidir. Aşık olmak yerine Sevmeyi Şüphe etmek yerine Sorgulamayı, teŞhir yerine sergilemeyi Salık verir. TaSnif eder, Soru sorar, Sorgular , Şekillendirmez belki ama sonuçlandırır. Pek çok harf için bu karşılaştırma, bu kıyas yapılabilir. V harfi ile B harfinin yönetim ile ilgili yer aldığı kelimelerin kısaca kıyasını yapar isek karşımıza şu kelimeler dikilir ve ifşada bulunur. V harfinden pek çok yönetici kelime neşet eder.. Vasi olur, padiŞah'a akıl veren Vezir olur, Vali olur, Vekil olur. Valide olur ama Baba olmaz. Oysa diğer bir yönetici harf B bakan olur amma BaşBakan da olur, Bey olur, Buyruk verir, Baş olur emir verir, Baba olur devlet ile özdeşleştirilir. Geveze ve bilge harfler vardır. Türkçe'de sesli harf dediğimiz A, E, I, İ gibi harfler çok konuşup az söyleyen harflerdendir. Zurnaya, Kavala ses veren nefestir ancak boşluğa üflediğin nefesten ancak tıs sesi alırsın. Sesli harf dediğimiz harflerin bir kısmı bilge bir kısmı yönetici bir kısmı savaşçı mahiyettedir. Öte yandan harflerin tek başlarına tuttukları anlam alanı ile etkileşim-lerinden doğan anlam dünyası genişleyebilir İttifaklar kurunca farklı kombinasyonlar farklı karakterler ortaya koyarlar, yükselen burcun, burçlar üzerindeki etkisi gibi, kaymaklı kadayıf gibi. Hülasa harfler sırdır. Yukarıda ifade ettiğim düşüncelerimin bilimsel bir mahiyeti yoktur. İstatistiklerle, nicel gözlemlerle desteklenmemiştir. Modern hurifiliğin temelini atmak gibi bir niyete de sahip değilim. Ancak uzunca bir süredir harflerin kendi başına manası olduğu, tek başına


Sayfa

13

konuştuğuna dair bir inanca sahibim. Harfler sırdır. Sırrına ulaştır ya Rabbim! Ve (Allah Teâlâ) bütün eşyanın isimlerini Âdem'e bildirdi. Sonra bu eşyayı meleklere göstererek, «Bunların isimlerini Bana haber veriniz, eğer siz sâdık iseniz» diye buyurdu. (Bakara No:31 / Ömer Nasuhi Bilmen Meali) Dediler ki: «Seni tesbih ederiz, Senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphe yok ki alîm, hakîm olan Sen'sin.» (Bakara No:32 / Ömer Nasuhi Bilmen Meali) Buyurdu ki: «Ey Âdem! O şeyleri adları ile meleklere haber ver!». Âdem de o şeyleri adları ile haber verince (Cenâb-ı Hak) buyurdu ki, «Size dememiş miydim ki, Ben şüphesiz göklerin de yerin de gizliliklerini bilirim. Ve sizin izhâr ettiğiniz ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim.» (Bakara No:33 / Ömer Nasuhi Bilmen Meali)

Var Diyelim merhaba ey can hoş geldin der açılır sana kapılar dönelim gel semanın en güzel demlerinde bir yol bulup varlığa şeb-i aruz vakti yanan bir yıldız gibi ay gibi, güneş gibi nur ile geldi. şems geldi dönelim gel şenlenir cismi fani geçelim denizlerden aç gözlerini kadehlerden içelim süzülür hayat hakikatte var olan farazi hatlar çizip kitaplara gizlenirken sonsuzluğa. yakın olan yokluğa var diyelim dünyaya var diyelim yokluğa varlığa. sonsuzluğa. gizlenirken kalem farazi hatlar çizip hakikatte var olan. aşk ile çizerken kadehlerden içelim aç gözlerini suretlerden geçelim şenlenir cismi fani peyk gibi dönelim şems geldi, dönelim ay gibi güneş gibi yanan bir yıldız gibi dönelim şeb-i aruz vakti en güzel demlerinde uyanır ruhun dönelim gel açılır sana kapılar hoş geldin merhaba ey can merhaba ey can, hoş geldin der açılır sana kapılar dönelim gel semanın en güzel demlerinde bir yol bulup varlığa, şeb-i aruz vakti yanan bir yıldız gibi ay gibi, güneş gibi nur ile geldi, şems geldi dönelim gel, şenlenir cismi fani geçelim denizlerden, aç gözlerini kadehlerden içelim, süzülür hayat hakikatte var olan farazi hatlar çizip kitaplara gizlenirken sonsuzluğa yakın olan yokluğa var diyelim dünyaya, var diyelim yokluğa, varlığa, sonsuzluğa gizlenirken kalem farazi hatlar çizip hakikatte var olan aşk ile çizerken kadehlerden içelim aç gözlerini suretlerden geçelim şenlenir cismi fani peyk gibi arkasından dönelim şems geldi, dönelim ay gibi güneş gibi yanan bir yıldız gibi dönelim şeb-i aruz vakti en güzel demlerinde uyanır ruhun dönelim gel açılır sana kapılar, hoş geldin merhaba ey can

Yusuf Bal


Sayfa

Mürvet Sarıyıldız

Bahar Esintisi Bahar yine yeryüzünü şenlendirmeye, hayvanları dingin uykularından uyandırmaya, yeşil ise örtüsünü uzun vakittir çıplak kalan dağlara ve ormanlara yeniden hediye etmeye başlamıştı. Bense yorgunluğu, çöküntülerini hissettiğim varlığımdan atmaya; yenik çıktığım savaşın enkazlarını ruhumun derinliklerinden kazımaya ve yıkılmış bir kenti yeniden onarmayla meşguldüm. Yatağımdan kalkıp şehri adımlamaya karar verdim. Yorgun bedenimi sürükleyerek evden çıktım. Uykulu gözlerle etrafımı izlemeye çalışarak yürüyordum. Beni tanıyan insanların içinde yıkılmış bir harabe gibi gezmek bana acı veriyordu. Fakat savaşın yıkıntıları, belimi dik tutmamı engelliyordu. Baharın geldiğini müjdeleyen ağaçların yaprakları yavaş yavaş boyunlarını çıkarmış içine doğdukları şehrin tadını çıkarmaya çalışıyordu. Bir taraftan da içinde adımladığım şehri düşünüyordum. Yitirdiğim sevdanın enkazını toplamaya koyulmuştum. Adının Gizem olduğu gibi içinde dolaştığım şehir de gizemliydi. Şehir, onunla tanıştıktan sonra bir anlam bulmuştu gözlerimde. Ondan önce yıllardır yaşadığım şehri tanımak ve anlamak gibi bir derdim ya da endişem yoktu. Onu kaybettiğim günden beri içimde kendini yiyip bitiren bir his vardı ve ben bunun adını bir türlü koyamıyordum. Onunla tanıştıktan kısa bir süre sonraydı. Kaleye incelemeler yapmak için çıkmıştık, şehirle ilgili sorduğu sorulara öylesine lakayt cevaplar vermiştim ki öfkeli gözlerle bana bakıp; “Berk, sana inanamıyorum, akademik kariyerin olmasına rağmen içinde yaşadığın şehre milyonlarca yıl uzaktasın” demişti. Sonra da “oysa kadın, şehir gibidir” diyerek yanımdan uzaklaşmıştı. Benimse bildiğim tek şey: çok eskiden isminin Maraj olması ve Hititlerden kalma bir şehir olduğuydu. “Şehirle ilgili her şeyi bilemem ya” diye cevap vermiştim ona, arkasına bakmadan uzaklaşırken. Birkaç gün sonra Mağaralı mahallesinde Hititlerden kalma bir mağara bulunduğu haberi gelmişti. Tam da mağaranın bulunduğu haberi geldiği gün Gizem beni terk etmişti. O günden beri hem şehir hem de Gizem, aklımda büyük bir sır, çözülmeyi bekleyen bir bilmeceye

14

dönüşmüştü. Bugünü özellikle mi seçmişti yoksa tesadüf müydü? Onu tanıdığımı düşünüyorsam bunun bir tesadüf olması mümkün değildi. Hayatında tesadüflere yer vermez, bütün adımlarını daha önceden hesaplar bütün ihtimalleri kafasında ölçüp biçerdi. İsmi gibi beni terk etmesinin nedeni de gizemliydi ve aklımdaki sisler gerçeği görmemi engelliyordu. Kale yoluna gitmekten vazgeçip Batı park tarafına yöneliyorum. Aklımda, bulunan mağara ve Gizem vardı. Oysa onunla oraya gidip Hititler hakkında konuşabilir, medeniyet seviyeleri üzerine saatlerce uzayan tartışmalar yapabilirdik. Bana gülümseyen gözlerle bakıp: “Hititler döneminde okuma yazma oranı çok yüksekmiş belki de günümüzde Maraş'ta üç kapıdan birinden şair çıkmasının nedeni de budur.” diyecekti. Bu cümleyi sanırım, bir kafede oturmuş Maraşlı şairler üzerine yaptığımız bir sohbet esnasında söylemişti. O günlerde söylediği sözler üzerinde pek durmazdım. Şimdi ise her sözcüğü, nerede ve hangi konuyu konuşurken söylediğini; söylerken yüz şeklini, üstündeki elbisesini hatırlamaya uğraşıyordum. Onu neden unutamadığıma bir anlam veremiyordum. Bahar esintisi gibi esip geçmişti hayatımdan. Öğleden sonra ansızın başlayan yağmurda ıslanmaktan korkan biri gibi ıslanmamaya çalışırken o sadece serpiştirip gitmişti gökyüzümden. Tam da Hititlerden kalma mağaranın bulunduğu gün. Cebimde duran telefonu elime alıyorum, onu aramak ve bu gizemli terk edilişin hesabını sormak istiyorum. Fakat parmaklarım tuşların üzerinde dolaşıp duruyor. Arayamıyorum. * Ertesi günü ya da daha sonraki günlerde aklımı hep meşgul eden tek şey olacaktı: “Gizem ve şehir.” Bir akşamüstü yürüyerek eve çıkarken Sütçü İmam çeşmesi önünde durmuş, çeşmeden su içmiş ve taşlık kısmına oturarak yoldan geçen arabaları ve insanları izlemiştim. Beynimin içinde dönüp duran ve onun tabiriyle akademik kariyer yapmış olan ben “nasıl olurdu da şehir, kadın gibidir” lafı içerisinde kaybolur ve arkasındaki manayı sezemezdi.


Sayfa

15

Ka r ş ı m d a d u ra n k a l e y e d i k k a t l e bakıyorum. Gizem ve şehir, Gizem ve kale… Hepsi kafamın içinde, beynimi kurcalayıp duruyor. Kuşlar ötüyordu yol kenarındaki ağaçların kollarında. Kaleye çıksam, alsam şehri ayaklarımın altına, yitik aslan gibi yitsem gözlerde. Bir şehir kalsa ortada bir Gizem ve bir de ben. Gizem, arar mıydı beni, düşünüyor muydu benim onu düşündüğüm kadar; tozlarımı silkeler miydi üstümden, içimde yıkılan şehri, onarıp kurar mıydı yeniden, kurtuluşa erer miydi ruhum?

fırlayarak uyandım. Kan ter içinde kalmıştım. Kâbus falan görmemiştim. Anlamıştım ki; sevmek yüzyıllar öncesinden esip gelen rüzgârın ruhu okşaması, topraklar altında yüzyıllardan beridir bulunmayı bekleyip tozlarının silinmesiyle güzelliğinin görünmesini bekleyen bir aynaydı. Şehir, insanın aynasıydı ve kim nasıl bakarsa şehri baktığı gibi görürdü. Artık sabaha kadar rahat bir uyku uyuyabilirdim, ne de olsa şehrin mi Gizem'in mi yoksa kendimin mi sırrını çözdüğümü bilmediğim ama çözülmüş bir sır vardı ortada.

Öfkeye kapılıyorum bir an banane şehirden ve Gizem'den. Ne şehir ne de Gizem, ikisi de umurumda değil. Elbet beni de anlayan ve kendini şehre benzetmeyen birini bulurum. Bu kadar düşünmeye ve içinden çıkamayacağım bir sorunun soru işareti gibi olan çengelinde günlerce hatta aylarca sallanmanın ne anlamı var. Çengelin altında duran noktaya düşmeliyim ve unutmalıyım bu Gizem'i. Bulunan mağarayı ve o mağaranın bulunduğu gün beni terk eden kadını.

Hasan Buldu

Yokuştan çıkıyorum, ayaklarım beni kaleye götürüyor. Akşam olmak üzere, yıldızlar tek tük görülmeye başlamış. Yanımdan hızla bir araba rampayı çıkıyor.Maraş'ın eski resimlerine bakarak şehri izlemek amacıyla boş bir banka otuyorum. Çay içmek istiyorum, çocuklar koşarak geçiyor yanımdan.

ansızın gitti Virjini gözükmeden Pol'e

Arka tarafta canlı müzik ve onlara eşlik eden insanların sesleri… Ela gözleri beliriyor, gözlerimin önünde. Sonunda dayanamayarak mesaj çekiyorum. Hititler, Romalılar döneminde böyle bir aşkın olup olmadığını soruyordum, sonunda da özlediğimi belirtmiştim. Sıradan bir cevap bekliyordum fakat mesaj kısa bir süre sonra gelmiş ve kurtulmaya çalıştığım soruların üstüne kaçamayacağımı kesinleştiren bir cevap gelmişti. “İçinde yaşadığı şehri tanımayan, kadını hiç tanımaz.” Bir şehri tanımanın, içinde yaşadığı şehri bilmenin bir kadını bilmek ve tanımakla ne alakası olduğuna aklım bir türlü ermiyordu. Sonunda oturduğum masadan kalkmış, evin yolunu tutmuştum. Hafiften esen bahar rüzgârı yüzüme çarpıyordu. Kim bilir, Hititlerde bu rüzgârlarda gülüp bu rüzgârlarda ağlamıştı. Günler sonra bir gece yarısı yatağımdan

Pol Ve Virjini aşkın kutsallığına inanan iki kalpti onlarınki gözleriyle sevişirler ayrılıktan hiç söz etmezlerdi...

günler geçti haftalar geçti ne haber geldi ne de kendi güneşin her yükseldiğinde gökyüzüne gece düşene kadar denize gözlerdi ufku ilk tanıştıkları yerde sonra birkaç damla düşerdi gözlerinden geçtiğinde her gemi bir gün bir gemi vurdu kayalıklara dayanamadı azgın dalgalara martıların çığlıkları arasında gitti sessizce Virjini yemedi içmedi günlerce kederinden daha fazla direnemedi Pol de gitti peşinden...


Sayfa

16

Mehmet Kuvvet

Düşten Geçtin! - Çal(ma) kapımı aşk, beni tarumar et(me)! Gülüşünde asılı kaldım. Avucumda (s)olgun sözcükler geceden sarhoş Kazım Koyuncu şarkılarına. Kentimin dar sokaklarından (b)akıyorum sana. Soru işaretlerine asılı suretin, "Dur! gitME!" çığlıkları savuruyor kaldırımlara. Kurutulmuş yasemin gözyaşları (s)üzülüyor vitrin camlarında, (d)üşüyor takılı kaldığım tenin esmerliğine... Düşten geçtin şair, erişiyor düşlerin kar süsü kardelene. Adabı yok düşlerin, zamansız açılıyor perdesi, gelip kuruluyor geceme. Kızıla çal'an gökyüzü kıvranıyor doğurmak için sabahın alacakaranlık düşlerini avuçlarıma. Ayak diretip reddetmek tedaviyi, sevmek sebebini, adı her neyse… Görüş günleri yolunu gözleyip, geldiğinde bitmek gözlerinde hastalığın. Gecikirse oturup merdivenler düşünsün sebebini. Güneş'in gün görmemiş mermileri her yandan savrulmasın yüzümün duvarına. Gök kuşağına dizili idam mangası susturmasın dilimi. Sonraya kalsın söylenmedik sözler. Hayaller öpücüğünün en ıslağını bırakıyorum yüreğine parmak uçlarımla... Ayılmanın hesabını saki'ye soracağım! Ağlatma ruh ikizini, süzülmesin gözyaşları geçmişin tozlarına, acıyı gösterip beyazı siyah yapmasın üzülesi sözlerin. Ağlıyor her sahanlık (ya)saklı ayak izlerinin yokluğuna. Kapa(ma) gözlerini, ne zaman yeter ne mekân (ya)saklı dokunuşlara; müthiş bir alev vurur yüzüne, yıkılır bentler, parantez içi noktalar çaresiz kalır titreyiş nöbetlerine. Kokunun kamçıladığı ihtirasları yaşarken fütursuzca, özgürce, delik deşik bedenlerden tüten dumanların içinde siluetler görülür. Düşsel, bedensel, ruhsal kayboluşlarda her dokunuş bir paragraftır artık. “Gecemde, yarı baygın hislerle özgürlük sınırları sonuna dek öğlen çiçeğim.”

Özge Kocatürk

Topaç

Durağanlığa gönüllü topaçtır ruhum Her başlangıçta ipi göğüsleyen, Serseri bir Mevlevi taklidinde Kendine dönmek amacı. Yalandığım duvarların pütürlü dili özgürlüğün ıslak rüzgârı. Almadan verilen yılların aksi, Çabalıyor çıkmaya yırtarak gövdemi. Yüzümde sarılmayı bekliyor alaşağı yalnızlık, Göğsü çizik bir gölgede yüzleştim kendimle, Çemberime sığınıyorum, çemberine sığmıyorum Dansımın ekseni sensin merkezim demir Demir dur, İp sus…


Sayfa

17

M.Nihat Malkoç

Çoraklaşan Yürek Tarlaları Birlik güneşiyle aydınlandı gönül mahzenlerimiz. Ayrılık zehrine panzehir oldu bizi ortak paydada buluşturan duru hissiyat… Rüyalarda unuttuğumuz kırık dökük umutlar, kuşluk vakitlerinde uyandılar bizimle. Ana arının marifetiyle çift çift oğul verdi dağların ardına düşen peteklerimiz. Ballar balını bulduktan sonra kovanımız yağma olsa da ne gam!… Birlik ve beraberlik bahçesinde halka olduk; halaylar, horonlar ve barlar çiçek açtı peşi sıra... Bir taşla duvar olmaz demiş atalarımız… Kum taneleri tek başına bir işe yaramasa da bir araya gelince görkemli yüksek binalara dönüşürler. Birlik öyle tılsımlı bir şeydir işte. Parçalar onunla bütünleşir. Yarım yanlarımızı onunla tamamlarız. Birlikten kuvvet doğar en güçsüz anlarımızda bile. El ele verince koca kayalar oynar yerinden. Gönüllerimizi imar eden mukaddes davalar, birleşen güçlerin tazyikiyle daha da büyür ve serpilirler. Varlık birliğe delildir. Birlik, kâinatın yüce yaratıcısı olan Bir'in kullarından özellikle istediği, onun 'Habibim' dediği nur yüzlü Gül'ün, uğruna varlığını adadığı, türlü bedeller ödediği renkli ve ahenkli bir kavramdır. Azgın dalgaların önünde, ancak onun hücrelerimizi çelikleştiren rüzgârıyla ayakta kalabiliriz. O ki şefkatli bir bulut olup bizi güneşin kavurucu sıcağından korur. Bütün engeller sağa sola kaçışarak meydanı irade sahiplerine terk eder. Birlik olmasa yürek tarlalarımız çoraklaşır; Kevser hükmündeki pınarlarımız akmaz olur. Birlik bizi daima iri ve diri tutar. Çöllerde açan umut çiçeğidir birlik… Sis bulutlarının ufku kuşattığı demlerde şefkatli bir anne gibi okşar dağınık saçlarımızdan. O ki gül kokusunu taşır iklimimize. Ruh darlığını genişletir, tutsak duygulara kapı aralar, yenik yanlarımıza zafer muştular. Onunla ceylanlar bile aslan kesilir dağların uçsuz bucaksız ıssızlığında. Kaderine terk edilmiş yalnız ağacın dramını yaşamaktansa ormanlar gibi bir ve beraber kardeşçesine huzur ve sükûn içerisinde ömür sürmeliyiz. Birlik uğrunda ne kaybedersek aslında hepsi de kazanç hanesine yazılır. Zira mukaddes yoldaki yitiklerimiz kazançlarımızdır Hakk katında… Yüreklerimize ayrılığın buz gibi sızısı işlerken, birlik tezgâhlarında dokuduğumuz rengârenk gelecekler ruhumuzu sarıp sarmalar, gönül telimizi oynatır. Saksıdaki boynu bükük menekşelerin yapraklarına bile can ve heyecan gelir bir anda.... Hakikat yolunun yolcularıyla birlik ve beraberlik içerisinde yol arkadaşı olmak hem kul, hem de insan olmanın en tabiî gereğidir. Yalnızlığa tutunanlar, dalda asılı kalan eğreti sonbahar yaprakları gibidir. Hafif bir rüzgâr bile onları yere düşürmeye muktedirdir. Bahardır birlik nimeti, hazandır ayrılık gayrilik illeti… Sürgünümüz olur birlik limanlarından uzak düşmek… Ayrılıklarla birlikte kapkara yazgılar çöreklenir gönül pervazlarımıza. Birlik bizi büyütür, yalnızlıkların sızısını dindirir, ayrılıklarsa dağıtır, un ufak eder gönül mülkünü… Fitne, fesat ve şer tohumları ekilen topraklarda dostluk ve barış çiçekleri açmaz hiçbir zaman. Karanlıkları karanlıklar örtmez, aksine daha da koyulaştırır. Gönlün yamaçlarına ayazlar düşende birlik güneşiyle ısıtırız gönül göğümüzü. Nefretlerin, ayrılıkların, dağınıklıkların ateşinden kaçar, dostluk ve birlik ağacının ruhu serinleten gölgesine sığınırız. Birlik ve beraberlik duyguları kemale ermişse yitik umutların enkazında bile sağduyu çiçekleri açar. Gölgelerin kanadına yüklediğimiz huzur, gölgenin ömrü kadar olur ancak… Benliğimize damgasını vuran, kırışık alnımızda gece dolunay gibi, gündüz güneş gibi parlayan bin yıllık inançlarımız ve geleneklerimiz bizi birlik ve beraberliğe, her halükârda kenetlenmeye zorluyor. İman kaleleri bu hissiyatla muhkem kalıyor. “Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve doğru (sadık)larla birlikte olun.” (Tevbe Suresi, 119) ayeti inananlara, gidecekleri hakikat yolunun adresini de veriyor. Adresini şaşıranların, bütün emeklere rağmen istikamet bulması ne kadar hayalden ibaretse birlik güzergâhından sapanların güçlü kalması, doğru menzillere varması da o derece muhaldir. Öyleyse ruhumuzun tutsaklığına irademizle karşı çıkıp sağduyu çeşmesinden dolduralım boşalan kaplarımızı. Zemheri vurgunlarından sakınmak için gül yüzlü baharlar saklayalım gönlümüzün en mahrem derinliklerinde…


Sayfa

18

Orhan Taner Akdoğan

Tuz Kasidesi Şiir: Tümönbay Bayzakov*

Ölü Sümbüller Ala Dağ zirvene kurban olayım, Layıksam, gülün olup açılayım. Eritip göz nurumla buzlarını, Gecede çıran olup hep yanayım. Ala Dağ, yüceliğine sığınayım, Alevli ateşinde ısınayım. Kut dolu kucağından gitmektense, Keskin bir kılıç ile kıyılayım. Ala Dağ, ışığına gömüleyim, Vadinde ardıç olup büyüyeyim. Taşırım, yorulursan yükünü ver, Susarsan, yağmur olup döküleyim. Ala Dağ, övünecek süsüm sensin, Ala Dağ, tükenmeyen hazinemsin. Her şeyi sen öğrettin ben çocukken, Sözü bir, özü temiz irademsin.

Çeviren: İbrahim Türkhan

* Kırgız Şair T. Bayzakov, 1923 yılında Oş eyaletinin, Suzak ilçesinin Bököy köyünde dünyaya geldi. 1942 yılında Sovyet ordusunda 2.Dünya Savaşı'na katıldı ve savaşta ağır yaralanarak 1943 yılında memleketine döndü. 1958 yılında "Sanay Berem" (Sayarım) adlı kitabı ile SSSR Yazarlar Birliği'nin A. Fadayev nişanı verilmiş altın madalya ile ödüllendirilmiştir.

Seni tuz kadar seviyorum desem Kızar terk edersin beni biliyorum Oysa tuzu ne kadar sevdiğimi bilsen Minnet duyardın; öyle sanıyorum Şekerleme kıvamında bir sevdanın, Pişmaniyesi olmak; Birdir sanırım sevdiğim İrtifa kaybeden Tuzsuz bir sevdada susamak… Tuzsuzluğa feryat eden, Tuzsuz deli Bekir’in narası; Tuzsuz gecelere hüzün eken, Gözlerinin o koyu karası; Sen gidince tansiyonum düşer, Azar yine gönül yarası. Ey sevdasını tuza bandığım dilber; Etme cefa bu garibe gönlünü ver, Tuz ile karıp önüne ser Tuz düşünde ona kızıl güller der; Ey uğruna; Tuzlu gözyaşları döktüğüm güzel, Gitsen de, gitmesen de; Sevsen de, sevmesen de Bu gönül seni hep tuz kadar sever, Bu gönül seni, hep tuz kadar sever…


Sayfa

19

Nazlı Yıldırım

Virajlı Düş

Suna DOĞANAY

Geçmişini Unutan Dal Ey göğe başkaldıran dal! Bir serçenin gövdene sığınışını düşün. Denize bak, gölgeleri nasıl yutuyor Bir çocuk nasıl tutuyor babasının elinden Bu yokuş ve bu yokuşa direnen ayak izleri Tekerlekler, kırılgan bastonlar Uyanışı müjdeler her sabah Ten, acıklı bir yol hikâyesi Ansızın iner cüzamlı uçurumlardan Kabukları dökülür yaraların Saldırgan, kızgın bir boğa gibi hüzün Dağıtır çalı çırpı yuvaları kökünden Gülü açarken seyret, kuzuyu melerken Bir bebeği annesini emerken gör Nasıl sarılırlar hayata, bu nasıl bir güç Aç kollarını dal, sarıl sımsıkı Bir sapanın vicdansız hazzından Fırtınanın kuru öfkesinden koru onları Merhameti cebinde taşı Bir kayanın da toprak olacağını düşün. Bir derenin kuruyacağını Ve güneşe kapalı yetim dalgaları Ey göğe baş kaldıran dal! Kurtar kendini bu kibirden Bir filizken yaşadığın korkuları hatırla Kurtar kendini Emeksiz zenginlik hayallerinden Ne kadar yüksekte olursa olsun Yaprağın sonu da yine topraktır.

Sol kanadımda yitik poyraz çatlatıyor avucumu tünedikçe fırtına kutsanıyor acılarım yamalı çığlıklar asılır boğazımda Pedalsız düşlerim geçiyor virajlı yollardan Yüklendikçe ağırlaşan sancılar döşenmiş mayınlar hangisine dokunsam patlayacak Ölüm tehlikesi titrer ağ/lar uçkuru çözülen dudaklarından ahu çöllerine düşen ilk damlaysa yumuşak ve ılık ki, gözlerin boğulur lâl kancasında


Sayfa

T. Muharrem TURHAN

İstanbul'un Sesleri Son zamanlarda bana verilebilecek en güzel hediyeyi getirdi posta görevlisi. Senden bir paket ve bir mektup. Teşekkür ederim baba. Memleketi anlatmışsın uzun uzun, halet-i ruhiyesini insanların. Gözümde canlandı bastığın toprak, yürüdüğün yol. Sen de beni sormuşsun, dzi, Üsküdar'ı, Çamlıca'daki dostlarını. Yeni memuriyet yerinin çok sessiz geldiğini yazmışsın, aşina olduğun sesleri sormuşsun, İstanbul'u… İnsan gittiği yerlere sevdiği mekanların renklerini, tatlarını, anılarını, seslerini de götürür. Ben de bu şehri kısa veya uzun ne zaman terk etsem hep sesler peşimden gelir. Görüntülerine alışır belki insan yeni gittiği yerlerin, yeni tanıştığı insanların, hafızasındaki görüntülere yeni görüntüler ekler. Ama aşina bir ses, bir koku, bir renk geri getirir insanı içinde olduğu zaman anlamını kavrayamadığı, eli, kolu gibi kendinden bir parçaya dönüşen yerlere. İstanbul sensin, İstanbul senin sesin, İstanbul sıcaklığın, İstanbul şefkatin, kızgınlığın. Sende de öyle mi oluyor? Belli ki sessizliğin sesini dinlemişsin ama bu sana yetmemiş, İstanbul'u özlemişsin. "Bir ulu rüyayı görenler şehri olmuş” İstanbul'da dalga sesleri olduğu gibi duruyor. Üsküdar hala "görüyor mu İstanbul'da yüz bin meleğin uçtuğunu” 3 bilemiyorum, dalgalar şekil değiştirmiş olsalar da, aynı azimle dövüyorlar kayalıkları.Sabları kalabalık insan yürüyüşlerinin o tok, telaşlı sesini işe gidiş saatlerinde duyabiliyor insanlar vapur iskelesinde, sonra vapurların kalkış sirenleri de aynı, bindiğim vapurları ve yürüdüğüm bu sahilleri çocukluğumdan bu yana seninle paylaşabildiğim için şanslı hissediyorum şuan kendimi. Muhtemelen bu vapurlar, senin İstanbul'a geldiğinde, üniversiteye giderken gençliğinde bindiğin vapurlarla aynı. Üsküdar'dan Eminönü'ne geçiyorum. Vapur görevlilerinin halatı dalgadan dövülmüş ıslak beton zemine atışları, yolcular binebilsinler diye iskeleye yanaştırdıkları o tahta merdivenlerin sesi olduğu gibi duruyor, gıcırtılı ama her defasında artık vapura binmeliyim refleksi taşıyor kendi içinde. O koca vapurun motorunun çıkardığı ses, pervanenin dönmesiyle deniz suyunun beyazlaşan görüntüsü, rüzgarın gelip gelip insanın kulağına bir şeyler fısıldaması, insanı derinlere götüren o su sesi, çaycının çaya daveti hepsi huzur demek. Vapurlara sadakatle eşlik eden martılar, gidip geliyor iki yaka arasında. Ve martılar, o çocuk, o heyecanlı sesleriyle, bir parça simit için, boğazı ve bizi şenlendiriyorlar. Çığlık çığlığa uçuşuyorlar etrafımızda, senfoninin eksik melodilerini katıyorlar

20

boğaza. "…vapurlar, insanlar... bir avuç simit kırıntısı bir o kadar martı satıcılar... Sen gidince; ne oldu birden bire öyle? martılar yok. beden yok, ses yok vapur iskeleye yanaşıyor inen yok aman Allah'ım deniz yok.." Eminönü, Sirkeci ve Galata'yı soracak olursan öğle ve ikindi saatlerinde ve hafta sonları, hala cıvıl cıvıl her yer. Eminönü ve Sirkeci'de satıcılar hala "balık ekmek", diye bağırıyorlar. İşportacılar bile aynı, sanki ses edaları hiç değişmiyor, onca kalabalık arasında, tek tek duyabiliyorsun hepsini. Salepçilerin, simitçilerin, b ö r e k ç i l e r i n , d o n d u r m a c ı l a r ı n , a ya k k a b ı boyacılarının, çiçekçilerin, tatlıcıların, kokoreççilerin, turşucuların, meyvecilerin, midyecilerin, kağıt mendil, kalem satan çocuklarının, dilencilerin, kalabalık seslerini özleyeceğin hiç aklına gelir miydi? Biliyorum özlüyorsun, sahi İstanbul'a seslerini armağan edenlerden biri de sendin, sesin hala buralarda. Sen de biliyorsun artık Galata daha temiz ve eskisi gibi kokmuyor, daha çok balık tutan var, daha çok kıyısında gezen. Böyle olunca, köprünün üstünden geçerken daha fazla misina ve makara sesi duyuyor insan. Manzaraya ne de güzel yakışıyorlar. Oltaya balık geldiği zaman yüzlerindeki tebessümün fotoğrafını çekiyorum. Köprü üzerinde İstanbul manzarasına fotoğraf makinesinin deklanşör sesi çok yakışıyor. Anı kayıt altına almanın verdiği hazzın sesi bu. Rousseau insan toplumsallaştıkça köleye dönüşür, korkak aşağılık bir yaratık olur, rahat yaşama biçimi onun tüm gücünü ve cesaretini yok eder diyor. Toplumsallaşma ve şehirleşme ona göre insanlara olumsuz nitelikler kazandırırmış. Farabî insan, yaşamını sürdürmesi ve ihtiyaçlarını karşılaması için topluluk haline gelmelidir diye karşı çıkıyor ona. Bu tartışmayı Cihangir'de yapmışsak şöyle İstanbul'a bir bakıyorum da bir Rousseau'ya doğru söylüyor diyorum, bir Farabî. İstanbul biraz öyle galiba zıt kuvvetlerin muhasalasını bünyesinde barındırıyor. Belki biraz da o yüzden adamın ayağını kaydıran bir kadın gibi betimleniyor. Dostlar geliyor, bazen tek tek bazen hep birlikte. Hala genciz, hala heveskar, bahisler açılıyor memleket üzerine, sevda üzerine, gelecek üzerine. Dostlardan bahsettim ya, birazdan çıkar gelir Orhan Veli, İstanbul'u dinleriz gözlerimiz kapalı, senin için de dinleriz baba. Yapraklar yavaş


Sayfa

21

yavaş sallanır ağaçlarda, kuşlar geçer sürü sürü, çığlık çığlık, küfürler, şarkılar, türküler duyarız. Ve emin ol serin serindir Kapalıçarşı, cıvıl cıvıldır Mahmutpaşa. Sen olsaydın kuruyemiş alırdık Kapalıçarşı'dan ve ben çocuk ellerimle tutuyorken ellerinden, tavanların ve dükkânlarının rengârenk oluşuna hayran kalırdım yine. Elini bırakıp giderdim yine adım gibi eminim ve birbirine benzeyen o labirent gibi koridorlarında kaybolurdum çarşının. Sen olsan Mahmutpaşa'ya giderdik, dostlarına uğrardık elbet, İbrahim ve Yaşar Bey amcadan kumaş alırdık Valide Hanım'a. Mercan'da Halil Bey amcayı görürdük, onun dükkanında soluklanırdık, bana deri bir kemer alırdın veya bir çanta. Sonra Süleymaniye'ye çıkardık ve sen anardın Yahya Kemal'in Süleymaniye'de Bayram Sabahı şiirini ve artardı gönlümüzün aydınlığı o şiiri andığımız her saniyede. Şadırvan sesleri hiç mi değişmez baba bir şehirde, ya ezan sesleri. Ezan her yer de aynı ezan da, hangi şehir de bu kadar işler ki insanın içine. Gittiğin şehirde de aynı mı bu sesler. Bayram sabahı dedik de sen yokken içime bayramlar uğramıyor. Edirnekapı'ya uğramadan geçmek olmaz elbette. Derviş sadeliği ve güzelliği ile etrafımı çeviren kabirlerden geçmişten sesler duyulur. Bir tarafta Itrî'den Segâh tekbir yükselir bir taraftan Hû'lar, istiğfarlar, şükürler…dilim döndüğünce eşlik ederim. Cahit Sıtkı ve Abbas'la Beşiktaş'a geçiyoruz bazı bazı. Ne zaman bir araya gelsek yaşamak istiyorum diyor gençliğimi yeni baştan. Beşiktaş'a ilk sevgiliyi alıp getirmeye geçiyoruz. Böyle olunca akşam yedi vapurları aklıma düşüyor. Sevgiliyi denizden getiren vapur ne güzel de salınıyor. Geçmişte umutlar iskelesinden vapurlara binse sevgili, gelebilir mi? İstanbul'da yağmur sesini bilirsin, usul usul işler adamın içine ve şefkatiyle şiddetini beraber gösterir. Aşkın bir sesi olacaksa en çok da yağmura benzer. İstanbul'da aşkın sesi yağmur, hem şefkatli hem şiddetli. Buralar şimdilerde biraz karışık baba, her yerde uğultu var, güzel sesleri seçebilmek için çok çaba gerekiyor, çok umut, çok güç, çok sabır. Asırlar boyunca rengarenk harmoninin her şeyine yansıdığı, ve yaşandığı İstanbul, şimdilerde zorlanıyor. Oysa farklılıklarımız değil mi bizi bir arada tutan, bunun bizi ayırmak değil, birleştirmek için bir armağan olduğunu unuttuk mu? İstanbul, her şeyi unutan, unutturmayan affedici bir anne gibi. 2 İçinde her türlü evladı barındırdı asırlardır. Her inançtan her coğrafyadan insanı, belki bu yüzden Saint Antoine Kilisesi'nde, Neve Şalom Sinagogu'nda, Sultanahmet'te, Beyazıt'da ve Karacaahmet Cem Evi'nde dost hissetmişiz. Bunu galiba bir biz hissediyoruz. Kaç şehir var bunu yapabilen. Kaç şehir var, aynı semtin kilisesinde hem mum yakabilen, hem aynı sofrada ekmek bölüşüp, aynı içki masasında oturuyorken, şehrin

hürmet gösterebilen. Kaç şehir var beraber getirdikleri her şeyi koca bir kültüre çevirebilen. Kalemin kağıda değdiğinde çıkardığı o ses, şehre aydınlık oluyor. Kız kulesi, süsleniyor böyle zamanlarda, Galata Kulesi denizin üstünden göz kırpıyor. Tophane'de ve Çamlıca'da nargile hep o bildik sesiyle fokurduyor, dost sohbetlerinde adın geçiyor, tramvayların o raylara yaptığı seranad, adımlarımızı daha bir anlamlı kılıyor. Derken şehre "canım" diyerek, o şehre ruhundan çok şey katan şair geliyor Erenköy'den, bizler o vakit ruhumuzu eritip kalıpta donduruyoruz ve onu İstanbul diye toprağa konduruyoruz. Bir ses geliyor bazı bazı, bilemiyoruz ud gibi mi? tambur gibi mi? Üsküdar da, Erenköy de bildiğin gibi baba ve Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, Adada rüzgar uçan eteklerden sorumlu, bu ara bu sorumluluğu dostlar ile beraber üstleniyoruz, gülümsemelerimiz sola kaçıyor. Adalar da fayton sesleri ahenkle ben İstanbul'um diyor. Kayıpsa şehir kayıptır insan ve yoksa şehrin sesleri bir o kadar da yoktur insan. Sesler var ve sen de varsın. Sirkeci garından ve Haydarpaşa'dan tren çığlıkları bulutlara karışıyor, gelenlere hoş geldin diyoruz, gidenlere tez gel. Bir sen gelmiyorsun. Bazı bazı sesin geliyor, giderken de dilinden düşürmediğin "Ne vuslatına takatim var, ne firkatına Kurbetin gurbet, gurbetin kurbettir bana Kurbeti sultan ateşi suzandır bilirim Ateşten korktuğum en büyük bühtandır bana" 3 dizelerin…

1

Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul'un Fethini Gören şiiri Y ı l d ı z Ra m a z a n o ğ l u , Ş e h i r l e Ko n u ş m a k , www.bizimaile.com 3 Prof. Dr. Kasım Turhan 2


Sayfa

22

Enes Yolcu

Beni Bende Gizleyen Sensin -anne, neresinden gidelim ölüme sessizlik aşık olmuş; sonsuza dek bağırmaya, sesi hüzünle kaplı, sadece sessizliğin, sessizliğin çığlıkları yankılanıyor kulaklarımda peki; karşımda ölen sen misin? peki; ölümü yâd eden ben miyim? neden? en sonunda parlayacak, o beyaz perde; işte o zaman, o zaman; iki toprak da sen vur, yüzüme bu kuru yağmurlar; beni bende gizleyen sendin, hüznüm'e sessizlik sus artık yeter! yeter bu kadar çığlık, hüznüm'e: kendini bende gizleyen ölümü sessizlikte bir yumru parçası; herşeyi kendinden!kendinden savuran neden? beni bende gizleyen sendin... susma! "-anne, neresinden gidelim ölüme»

İbrahim Şaşma

Yanarım Marazlar beraberdi, onarsak da beraber, Dertli başımı derde saldığıma yanarım. Üşürsek beraberdi, yanarsak da beraber, Bir günahtan bin hisse aldığıma yanarım, Trenler boş geliyor, peronlar hicap duyar. Söz dinlemez ki gönül, yarını umut sayar. Ben seni sanır iken yirmi ikilik ayar Bağrımda kara taşla kaldığıma yanarım Konu sevda çekmekse mahir idin işlere Meğerse ustalığın atmakmış ateşlere Düşersin belki diye buyur edip düşlere Gündüzüme kıyıp da daldığıma yanarım Saatleri tespihim yapardım da ne oldu Şu aklımdan, fikrimden sapardım da ne oldu Güller dalında dursun, kopardım da ne oldu? Paşa konaklarından çaldığıma yanarım. Kum deryasında düşüp canı yormadım ama Aslının makamına çıkıp varmadım ama Ferhat olup dağlara kürek vurmadım ama Sinemi kırk yerinden deldiğime yanarım Ben olmuştum dağları yol üstünden toplayan Nasıl bir perdedir bu, gözlerimi kaplayan Bir diyardan diyara ceylan gibi zıplayan Sılama gurbet diye geldiğime yanarım Bir avuç aklım vardı, bulanmış da bulanmış. Anladım ki bahtıma yalnızlığım kalanmış. İki tane ikinin dört ettiği yalanmış. Varlığını müspetten bildiğime yanarım Mevsimler mi değişti cemrelerden az aldım. Aç kaldım üşüdüm de, sana diye haz aldım Gömleğimin ucuyla ayağından toz aldım. Usul usul baharı sildiğime yanarım


Sayfa

23

BİZE GELENLER DERGİLER Mühür, muhur_siir@hotmail.com Mortaka Şiir ve Kent Kültürü, www.mortaka.com Herfene Sanat ve Düşünce Dergisi, kurtur-sanat.net, erfene@hotmail.com Yolcu Dergisi, www.yolcudergisi.com Müsvedde Dergisi, müsveddedergisi@yahoo.com BH Sanat Dergisi, palicanon@windowslive.com Müfredat Dergisi, www.mufredat.wordpress.com Kültür Çağlayanı Dergisi Koridor Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, www.koridordergisi.com Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, www.ihlamurdergisi.com Sivas Kültür Dergisi, www.sivaskultur.org KİTAPLAR Üşüyorum Şiir Güldestes, sergulvural@gmail.com Ümidimi Kaybetmedim-Serap Gençler, www.kutla.org, kutla_yay36@windowslive.com Bir Demet Karanfil İzi-Özer Turan, www.bencekitap.com Kırk Şiir On Şair, Ahmet Arık-Özer Turan, www.bencekitap.com Buruciye Şiir Antolojisi, www.asitan.com Karlı Dağların Mor Menekşesi/ Mustafa Ayvalı, www.mustafaayvali.com Süveyda / Sergül Vural, sergulvural@hotmail.com Gölgesi Ağrıyan Bir Memenin Suçuyum / Hüseyin Bozkurt, www.kurgukulturmerkezi.com Sivas'ın Yitik Zamanları / Osman Çelik, osmancelik58@hotmail.com Yol Ve Kavil / Ferhat Kalender, www.yolcudergisi.com Şiiri Fetheden Kadınlar / Mürvet Sarıyıldız, murvet46kmras@hotmail.com 1.Ulusal Şairler Buluşması Antolojisi /Hakan Sarı, ihlamurdergisi@hotmail.com Erken Zaman / Can Şen, www.edebiyatotagi.com Şairler İkliminden Berceste Şiirler / Celalettin Tokmak, duygumekani@hotmail.com Vadiden Esintiler / Ali Rıza Atasoy-Sercan Taş, www.camliderem.org Bir Bulut Bin Damla Şiir Antoljisi / Bekir Alim, alim47@hotmail.com Sivasta Alevilik / Hasan Coşkun, www.sivaskultur.org Güncemden Yapraklar / Alihaydar Birgör, ahbgor@hotmail.com Kırılmış Gönül / Ali Rıza Hıyabani, www.khiyabani.com Rus Hesabatlarında Trabzon / Dr.Enver Uzun, www.mortaka.com Ruşen Ali Cengi / Yaşar Bedri, www.yasarbedri.com, www.mortaka.com Tenha / Yaşar Bedri, www.yasarbedri.com, www.mortaka.com DERGİ VE KİTAP GÖNDEREN DOSTLARIMIZA İNCELİKLERİNDEN DOLAYI TEŞEKKÜR EDERİZ


Çöle Düşen Tohum zamanın birinde,acun'un bir yerinde gizem kapısı açıldı yolun yaşama canlar taşıyan sarı kozası çatladı uçarı bir tohumun. tohum, savruldu yellere ve sürüklenip düştü tamu sıcağı çöllere. şaşırdı toz dumandan,kumlar sevecen göğsünde sarmalayınca dindi. korkuları silindi kardeş yaşamaların serüveni paylaşılan kumlarda. oysa karanlık geceydi; ayaza kesen geceler sabah olmak bilmezdi!.. gobi çölü bu, karanlığına düşünce göz açıp da seçemediği ülke soğuk,ıssız ve çoraktı; öfkesi dikenler açan bir kaktüs olmasam dedi. yerimi hiç sevmedim,kopup savrulduğum dalı,suyu, güneş'i özledim. sabahı beklemeliyim, ama nasıl, yazgıma leke düşüren o vefasız yeli... komasın alsın beni, köklerim düşlerimin toprağında kavrasın derinliği. belki hercai idim,dikenleri kana batan kirpi gibi kabuğuma çekildim. ey yel,o tatlı fısıltına kandım;kanatlarımı okşayıp beni uçurdun öyle esrimiş gül kokuyordun ki hâlâ ayıkmış değilim ansız terk edişinden. korkuların çıkmazına bıraktın, sorular testere gibi kesip biçiyor içimi. *

geceleri upuzun çöl sabahı karşıladı,kumlar kımıldadı,teller gerildi uzakta bir puhu kuşu öttü,uyandı börtü böcek,kertenkele,kum yılanı pullarım olsa dedi tohum,yılan gibi kıvrılarak akıp giderdim buradan her çölün vahası varmış,o vefasız yel söyledi bunu,beni düşlere saldı içimi yakıyor eyvahım,etimde öldürücü kumların bitmeyen susuzluğu ey çöl tutunacak bir dal uzat; yorgunum,yaralıyım,güçsüzüm şimdi. zaman zamana karıştı,duyan çıkmadı sesini, çoğun mutsuz,uykusuz hörgüçlü bir deve inadıyla suyunu kamburundan içip yaşadı kaktüs, yeller esip savurdukça,dost bildiği kumlar çizdi yüzündeki gülüşü. bakır kazanı göğün tepesinde kaynadıkça kaktüs seraba dalardı ürperirdi bir buluttan, çerrapunçi yağmurları iliklerine işlerdi cangıl ormanı düşlerdi; dalları yakut meyveli pir ağacıydı ormanın! acun hepten çöl değil ya,nerde o çağlayan sular,kuşlar,arılar,çayırlar ince belli karıncalar,ürkek nazlı ceylanlar ve çiçeğe doluşu balözünün asmadaki mor üzümün salkımı ben olsaydım, ah-vah ile dolmazdım!... *

hava çözülmüş ılık, kan sızıyor dikenlerden, üzerinde uğursuz bir ağırlık kaktüsün omzuna çökmüş leş yiyor bir akbaba ki soğuk yılansı gözleri. ürküp sıçradı birden, kökleri sarsıldı derinden; sökülüp yere düşerken esaretten kurtulmuştu, oklarıyla vurmuştu akbabayı tam göğsünden. silkindi özünü buldu; işte beklediği andı, tutarı yok kaçacaktı buradan ve atıldı ileri; koştu deli tay gibi tepelerin ardındaki yeşil vadiye doğru. kumlar yarıldı, kapısı açıldı yolun, sırtlanlar sırıttı, kurnaz çakallar sustu bir çıngıraklıyılan hışırdadı; alev kustu dişlerinden yedi başlı devin biri. ölüm vadisi denilen yerdeyim dedi içinden; araf gibi bir şey yani, ortada gerisi tamu, ilerisi uçmağ; dönmem ey leş yiyiciler ben avınız değilim. çöl; vahşi bir hayvan gibi uludu, kum denizi dalgalandı ve kanatlandı gece kasırga düşman gibi silahlandırıp askerlerini peşine düşürmüştü kaçağın. ey yel sana kandım, hainsin;demek zindanlarda boğuyorsun koluna gireni kumlar örttü kardeşini al/başına çal; ballı hurmalara bakan o tepedeyim, toprak kanımda artık, sınırı geçtiğimi muştuladı talihsiz yolcu iskeletleri.

Abdullah ŞANAL


Poyraz Edebiyat Sayı 15