Page 1

KIRK HADİSİ ŞERİF

Niyazi KARABULUT

AGD

1


Kitabın Adı Kırk Hadis Yazarı Niyazi KARABULUT

ISBN XXXXXXXXXXXXXX

Birinci Basım Mart 2012

Kapak Niyazi Karabulut

Dizgi Tuncay Şükür

Baskı-Cilt Gündüz Ofset Matbaacılık 0 462 321 61 00 TRABZON

Dağıtım AGD

2


KIRK HADİSİ ŞERİF

Niyazi KARABULUT

Gümüşhane- 2012

3


“Ümmetimden kim kırk hadis ezberlerse, Allah onu âlimler grubuyla haşreder. Ben de kıyamet gününde ona şefaatçi olurum.” Kenz-ül Ummal

4


ÖNSÖZ Hamd Allaha, salavat Rasulullaha ve selam bütün mü’minleredir. Besmelesiz işlerin sonunun kesik olacağı bilinciyle Allahın adıyla başlıyorum. Hadis yorumlarında, beşeri ideolojilerin sözcüleri olmak yerine Kur’ân-ı Kerim ve sünnetin kavram dünyasını kendi içinde anlamaya ve anlamlandırmaya gayret edip Murad-ı İlahiye mutabık yaklaşıma girmek elzemdir. Bugün Hz. Peygamber(sav)’in ümmetine aktardığı değer dünyasından apayrı bir dünya ile karşı karşıyayız. Müslümanın görevi, gayri islamî unsurların inşa ettiği dünyayı taklit etmek değil; peygamberin inşa ettiği dünyayı yeniden inşa etmek için gayret sarfetmektir. Müslüman için bu bir gerekliliktir de. Yapılacak şey, kendimizi inşa sürecinde İslami perspektifin var olduğunu bilmek; bunu gerçekleştirmek için kendi özümüzün farkındalığını yaşayarak insanlığa göstermektir. Farkındalık, gafletten çıkarak Murad-ı İlahi’ye ve Hz. Muhammed (sav)’in sözlerine halisane bir niyetle kulak vermektir; yoksa bugünün dayatmalarının etkisinde tevile girişmek değil. İslam kavram haritası, Kur’ân-ı Kerim’in ve Sünnet’in içinde asli mevcudiyetiyle olduğu gibi durmaktadır, ancak; Müslümanların zihninde ve lisanlarında muradı nebinin dışında yeni çağrışımlar meydana gelmiştir. Bu durumda Kuran ve hadisi kendi arzularımız çerçevesinde anlama ve anlamlandırma hastalığını aşarak yeniden Kuranî bakış açısıyla düşünmeye mecburuz. “Andolsun ki Allah’ın Rasulünde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab-21) buyurmaktadır. Kuran, Allah Rasulünü örnek olarak bize sunmaktadır. Rasulullahı örnek almak için, onun sünneti seniyyesini bilmek lüzumu da aşikardır. “(Ey habibim!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Al-i İmrân-31) Allah Rasulüne tabi olmak, Allahın emri. Allaha ulaşmanın yolu mutlaka Rasulullahtan geçer, Onu anlamadan Kuranı Kerimi de tam

5


anlayamayız. Sünnet ve Hadis olmadan islamı yaşamak mümkün değildir. Sünnet Kuran-ı Kerimin tefsiridir dersek yanlış olmaz. Değişik Hadis kitaplarından derlediğimiz kırk Hadisi Şerifi bu kitapçıkta topladık. İnşallah hayatımıza ışık tutacak ve Rasulullahı anlamada bize faydalı olacaktır. Değişik kaynaklardan alınan hadisi şeriflere yorumlar getirdik. Yorumlarla ilgili hatalar varsa tamamı bana aittir. Bu kitapçıkla faydalı olmayı umuyorum. Başarı Allahtandır. Niyazi Karabulut

6


-1“Kim Allah’ın dinini dert edinirse, Allah onun şahsi dertlerini satın alır. Kimde Allah’ın dinini dert edinmezse, onu dertleriyle baş başa bırakır.” Hakim – Müstedrek

A

LLAH’ın dinini dert edinmek, Allah kelimesi üstün olsun diye gayret sarfetmektir. Müslümanların bu şekilde davranması halinde Allahın yardımının Müslümanlarla beraber olacağını şu ayeti kerime müjdeliyor: “Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed-7) Elmalılı Hamdi Yazır bu ayetin tefsirinde şöyle diyor: “Ey iman edenler siz Allah’a yardım ederseniz, Allah Teâlâ kendisi ihtiyaçtan münezzeh yardımcı olduğu için burada Allah’a yardım ifadesi emrini tutmak dinine ve Resulüne yardım etmek mânâsından mecazdır. Bunun asıl nüktesi şudur: Dinî fiiller zorla değil, kulların iradeleriyle yapılması matlub olan ihtiyarî yani isteğe bağlı fiillerdir. Onun için kulun cüz’î iradesi harekete geçmeden istenen netice ve sevap meydana gelmez. O hususta ilâhî irade kulların niyet ve isteklerine bağlıdır. İşte bu şekilde Allah’ın emirlerini yerine getirmek için kulların cüz’î iradelerini sarfetmekle yapacakları hizmetlerine, Allah’a yardım denilmiştir ki isnadda mecaz, yahut istiaredir. Yani imandan sonra siz, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart kılmış olduğu niyet ve gayretlerinizi sarfetmek suretiyle dinine hizmet edersiniz. Allah size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip ve muzaffer kılar. Ve ayaklarınızı sıkı bastırır. Savaş alanlarında, cihad mevkilerinde ayaklarınızı kaydırmaz ve metanetle sizi üstün kılar.” Seyyid Kutup ise şöyle diyor: “Cihad ancak ve ancak Allah’ın hükmü ve iradesi en üstün olsun diye yapılır. Allah’ın hükmü ruhlarda ve vicdanlarda en üstün olsun diye yapılır. Ahlâk ve davranışlarda

7


tüm durumlarda ve sistemlerde en üstün olsun diye yapılır. Cihad yeryüzünün her köşesinde gerçekleşen ilişkilerde bağlılıklarda Allah’ın hükmü en üstün olsun diye yapılır. Bunun dışında yapılan hiçbir savaş Allah için değildir. Aksine şeytan uğrunadır. Bu seçenek dışında ne şehidlikten ve ne de şehid olma arzusundan söz edilemez. Bunun dışında ortada ne cennet vardır ve ne de yüce Allah’tan yardım ne de ayakların kaymaması için Allah’tan destek... Sadece karanlık vardır ortada, bir de kötü düşünce ve sapıklık... Allah davasından başka davalar peşinde koşanlara bu gibi karanlıktan, kötü düşünce yapısından ve sapıklıktan kurtulmak zor geldiğine göre, Allah’a çağrıda bulunanların Allah’ın şartı arasında yer alan birinci gerçekle bağdaşmayan içinde yaşadıkları toplumun mantığından kendilerini, duygularını ve düşüncelerini kurtarmalarının zorlukta ondan daha aşağı kalır yanı yoktur.” İnsan topraktan yaratıldığı için dünya ile aynı özdendir ve bu nedenle dünyaya meftundur. Nefis dünyaya meftundur. Nefis insana galip olursa dünyaya meyleder. Bu sebeple yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Sizler geçici olan dünyayı istiyorsunuz; Allah ise sizin için ahireti istemektedir” (Enfal-67) buyurarak ahirete yönelmemiz istenmiştir. İslam bilginleri “İsteneceklerin en hayırlısı Allah’ın sizden istedikleridir. Siz Allah’ın sizin için istediğini isteyin ki kurtuluşa eresiniz” (Ahmed, b. Hambel, Zühd, 283) demişlerdir. Allah’ın verdiği hayatı ve ömrü değerlendirmek gerekir. Her gün üzerine farz olan vazifeleri yapan zarar ve ziyan etmemiş olur. Farz olan görevlerle beraber nafile ve hayırdan yaptığı işleri onun karı sayılır. Peygamberimiz (sav) “İki günü eşit olan aldanmıştır” (Acluni, Keşfu’l-Hafa, 2:233) buyurarak kamil mü’min olma yolunda ilerleme göstermeyenin zarar ettiğini ifade etmiştir. Yüce Allah insana verdiği en önemli sermaye ömürdür. Kısacık ömrümüz sonsuz ahiret yurdunu kazanmak için bize verilmiştir. Yüce Allah “Sizi öğüt alanın öğüt alacağı kadar sizi yaşatmadık mı?” (Fatır-37) buyurarak verilen ömür nimetini çok iyi değerlendirmemiz gerektiğini haber vermektedir. Peygamberimiz (sav) “Yüce Allah saçını sakalını namaz kılarak ağartan kuluna kabirde ve ahirette azap etmekten hayâ eder” buyurmuşlardır.

8


-2“Müslüman kardeşinin yüzüne gülümsemen sadakadır.” Buhari, Edep

T

EBESSüM aslında medeniyetin yapı taşıdır. Artık seküler dünyada insan, insan olduğunun farkındalığını da kaybetmiş, yolunu şaşırmıştır. Başka insanların, kurdu olan insan tebessümü unutan insandır. Birbirlerine gülümseyen insanlar medeni olabilirler. Yolunu şaşıran insanın tebessümünden, diğerkâm olmasından bahis açmak abesle iştigaldir. Medeniyet bir yerde karşılıklı sağlam ilişkiler ve karşılıklı güven demektir. Bu sebeple karşımızdaki insana tebessüm etmek medeniyetin temelidir. Selam vermekte öyle… İlk Müslüman Arapların birçoğunun badiyeli olması İslam dininin bu konuda nasıl bir devrim gerçekleştirdiğinin göstergesidir. Dikkat etmek gerekir ki; din, medîne ve medeniyet sözcükleri etimolojik olarak da, semantik olarak da, tarihî olarak da aynı anlam dünyasına ait sözcüklerdir. Dünyanın en büyük medeniyetini Hazreti Muhammet(sav) kurmuştur. O çölde ferdi yaşayan, kabileler halinde birbirlerine saldırıp, birbirlerini yağmalayan insan topluluklarından şehirli, yani medeni bir toplum inşa etmiştir. Burada “Medine” (şehir) kelimesinin medeni kelimesiyle aynı kökten olduğuna vurgu yapmak ve medenî kelimesinin karşılığının şehirli olduğunu hatırlatmakta yarar var. Medenî, yani toplu yaşamayı becerebilen demektir. Medeniyet, bütün çağları ve bütün insanlarını kucaklayan bir olgudur. Bir medeniyet, ancak diğer çağlara, derinlemesine ve yoğunlaşarak açılabildiği, diğer çağlara nüfuz edebildiği müddetçe varolur. Bütün çağlara açılamayan medeniyetler, kendine özgü bir çağı da kuramazlar. Başkalarının haklarına tecavüz ederek, gasbederek varolabileceğini düşünen ve varlığını buna bağlı olarak gören pagan toplumlarda tebessüme yer yoktur. Tebessüm ve selam emin olmanın, karşıdakine

9


emniyet telkin etmenin başlangıcıdır. “Merhaba” kelimesinin “benden size sarar gelmez” gibi bir manasının olması tesadüfi değildir. Toplu yaşayan insanların birbirleriyle ilişki kurmalarını sağlayan eylemlerin başında tebessüm önemli bir yer tutar. Bir tebessüm medeniyet demektir. Tebessümle kurulur karşılıklı ilişkiler. Tebessümün ardından diyalog ve birlikte yaşama. Bunun sonucu birlikte yaşamanın oluşturduğu kültür gelişir, medeniyet oluşur. Medeniyetin temeli tebessümdür bir yanıyla. Peygamberî çağrı, sadece peygamber çağına hasredilmemiştir; bütün çağlara ve bütün insanlara hitap eder. Bizim medeniyetimizin kaynağı budur. Medeniyet kelimesini burada irdelemek gerekiyor. Medeni insan toplumsal insan demek aynı zamanda. Toplumla ilişki kurabilen ve toplumla iyi geçinen insan. Toplumun kendisinden zarar görmediği insan. Burada Raulullah’ın(sav) Müslüman tarifini hatırlamak gerekiyor. “Müslüman diğer Müslümanların (bir rivayette insanların) kendinden emin olduğu kimsedir.” İlâhî çağrı, bütün insanlığı ve bütün varlıkları muhatap alır. Müslümanlar olarak, içinde yaşadığımız dünyayı ve onun içindekileri ihata edecek şekilde Kur’ân’ı ve sünneti anlama çabasını ıskalarsak, Kur’ân’ın mesajını doğru anlayalamayız. Başka bir ifadeyle, Kur’ân’ın “Ey insanlar!” hitabını görmezden gelmiş oluruz. Yüksek rakımlı umutların peşinde koşan insanların bu umutlara kavuşmak için birbirlerine tebessüm etmeye vakitlerinin olmadığı bu çağda tebessüme ne kadar ihtiyacımız var. Sevdiği, tebessüm ettiği, mutluluğu hissedebildiği için insanlığı adına onur duyabilir insan. Bu manada yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şerifin medeniyetin yapı taşlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Modern zamanların insanı tam bir unutkanlık içindedir. Hakîkati, varlığı, Tanrı’yı, hatta tebessümü unutmuş olan çağdaş insan için tebessüm gereklidir ve insan ruhunu kendine getirecek bir uyarıcıdır. İşte çağın stresinde bunalan insana varoluş yolculuğunda önderlik edecek, insana ne olduğunu hatırlatacak rehber, peygamberî sözdür. Çağı tanımak ve bu çağın insanına ulaşabilmek için Hz. Peygamber’i tanımak ve peygamberin sözünü yeniden anlamak ve anlatmak zorundayız. İslamı, emir ve yasaklar olarak tanımlamak yerine islamın bütün yönlerini, onun çağlara açılan sosyal ve medeni tarafını anlamak mecburiyetindeyiz.

10


-3“Yeryüzü bana mescid kılındı...” Nesâî, Mesâcid

M

ESCİD; secde edilen yer. Aşırı saygı göstermek, alnını yere koymak, baş eğmek, eğilmek anlamlarına gelen “sücûd” masdarından yer ismi. Yeryüzünün mescid kılınışı müslüman için alelade bir olay değildir. Çünkü mescidler Allahın evidir. Yeryüzünün tamamının müslüman için mescid olarak belirlenmesi müslümana ağır sorumluluklar yüklemektedir. Yeryüzünün her yanının mescid olması Rasulullahın(sav) Ebû Zerri’l-Gıfariye olan şu tavsiyesinde yatmaktadır. “Ey Ebû Zerr! Namaz vakti nerede girerse, namazını orada kıl. Namazın fazileti, vaktinde kılınmasıdır” (Buhârî, Enbiyâ, 10, 40; Müslim, Mesacid, 1,2). Yeryüzünde kurulan ilk mescit Kâbe-i Muazzama’dır. İslâm’ın çıkışı sırasında Kâbe putlarla doldurulmuş bir halde, Kureyş müşriklerinin ziyaret yeri idi. Rasulullah(sav) Kabe’yi putlardan temizledi. Putlar mescide asla yakışamazdı. Rasulullah Mescidi Haramı putlardan temizleyerek müslüman için mescid olarak tahsis edilen yeryüzünün her köşesinin putlardan temizlenmesi için örnek teşkil etti. Müslüman, mescidde yapılması hoş karşılanmayan her hareketin yeryüzünden de kalkması için bu manada olanca eforunu sarfedecektir. Bu müslümana yüklenen asli bir görevdir. Hz. Peygamber(sas), yeryüzünün bütün müslümanlar için bir mescit olduğunu ve Allah nazarında her yerin bir olduğunu belirtmiştir. (Buhârî, Salât/56) Bütün evren secde halinde olduğundan arzın her yeri mescid hükmündedir. İnsanlık açısından mescid olma hali ise o mekânda secde edilmesine bağlıdır. Mescidler, başlangıçta ibadet yeri, ilim müessesesi, mahkeme, ordu karargâhı, elçilerin kabul edildiği bir makam ve hatta gerektiğinde hapishane olarak kullanılmış, son zamanlara kadar, ibadet yeri olarak görev yapmanın yanı sıra, eğitim-öğretim faaliyetlerinin de icra edildiği

11


mekanlar olmuştur. Medine’de inşa edilen mescit aynı zamanda, kurulan İslâm devletine ait bütün faaliyetlerin yürütüldüğü bir merkez niteliğinde idi. Resulullah, ashabıyla orada istişare eder, savaş ve barış kararlarını orada alır, elçi heyetlerini orada kabul eder, savaşa çıkacak orduları orada techiz ederek yola çıkarır, topluma ait bütün meseleler orada çözüme kavuşturulur, hatta gerektiğinde suçlular ve esirler bağlanmak suretiyle orada hapsedilirdi. (Nesei, Mesâcid, 20) “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı gereği üzere kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar imâr eder. İşte bunların doğru yolda olup başarıya ulaşacakları umulur.”(Tevbe-8) Bu ayet zimnî olarak yeryüzünün hükümranlığını ve imarını da müslümana tevdi etmektedir. Bu sebeple Dırar mescidi Peygamber(sav) tarafından yıktırılmıştır. Dırar mescidi, münafıklarca Medine’de inşa edilen mescid. Müslümanlara zarar verme amacıyla yapıldığı için Kur’an’da Mescid-i Dırâr olarak nitelenmiş ve daha sonra bu adla anılmıştır. Medine’de münafıklar, İslâm aleyhindeki faaliyetlerini açıktan açığa yapamadıkları için Rasulullah’ın(sav) takibinden kaçacak, gizli çalışmalarını yürütmeye elverişli bir merkez olarak bir mescid yapmayı planladılar. Aslen Medine’li olan İslâma ve Hz. Peygamber’e(sas) düşmanlığı dolayısıyla önce Mekke’ye daha sonra da Bizans ülkesine kaçan Ebû Âmir er-Râhib/el-Fâsık Medine’deki münafıklara mescid şeklinde bir merkez kurmalarını tavsiye etti. Bunun üzerine münafıklar, 9/630 senesinde Medine’de Sâlim b. Avf Oğulları yurdunda Kubâ Mescidi’ne yakın bir yerde sözde bir mescid inşa ettiler. Bundan sonra Hz. Peygamber’e müracaatla çeşitli mazeretlerle mescitlerine gelip namaz kıldırmasını ve böylece bu mescidin açılışını yaparak resmen tanınmasını istediler. Bu sırada Hz. Peygamber(sas), Tebûk Gazvesi’nin hazırlıkları ile son derece meşguldü ve sefere çıkmak üzere idi. Bu sebeple kendisine müracaat edenlere, seferden sonrası için söz verdi. Fakat Hz. Peygamber(sas), Tebük Seferinden dönerken Medine yakınlarında Tevbe Suresinin 107-110. ayetleri nazil oldu. “Ve (birtakım) zararlı eylemlerde bulunmak, dinden çıkmayı örgütlemek, müminler arasına ayrılık sokmak ve başından beri Allah ve O’nun Elçisi’ne karşı savaş tavrı içinde bulunanlara bir gözetleme yeri sağlamak için (ayrı) bir mâbed kuran (münafık)lar (var). Bunlar (ey inananlar, size) muhakkak

12


ki, şöyle yemin edecekler: “Biz (bununla) sadece iyilerin iyisini yapmak istemiştik!” Oysa, Allah onların yalancılar olduğuna (Bizzat) tanıktır. Böyle bir yere asla adımını atma! İçine adım atacağın en uygun mescid, daha ilk günden beri Allah’tan yana sağlam bir bilinç ve duyarlık temeli üstünde yükseltilen mescittir. (Öyle bir mescid ki) orada arınmak isteğiyle dolup taşan adamlar vardır, (ki zaten) Allah (da) kendini arındıranları sever. O halde, hangisi daha iyidir? Yapısını Allah’a karşı sağlam bir sorumluluk bilinci ve O’nun hoşnutluğu(nu kazanma çabası) üzerinde yükselten mi; yoksa yapısını kaygan bir yar kenarına kuran ve sonra da onunla beraber yuvarlanıp cehennem ateşini boylayan mı? Allah (bile bile) kötülük yapan topluluğu doğru yola yöneltmez. Böylelerinin kurduğu mescid, içlerini paralayıp onları tüketinceye kadar kalplerinde bir şüphe ve huzursuzluk kaynağı olmaktan öteye gitmeyecektir. (Hatırlayın ki, bunu böylece açıklayan) Allah her hükmüyle ince-derin bir gerçeğe işaret eden mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir.” (Tevbe- 107-110) Dırar mescidinin yakılması, İslâm tarihinde bir ibadet mahalline yönelik ilk ve son eylemdir. Bu eylem İslam toplumunun birliğini bozmaya yönelik faaliyetlere hiç bir şekilde izin verilmeyeceğinin bir kanıtıdır. Bu olay ayrıca İslâm düşmanlarının haince amaçları için İslam’ın temel kurumlarını bile kullanmaktan çekinmeyecekleri konusunda Müslümanlara yapılan bir uyarı niteliği taşımaktadır. Bir mescidin zararlı mescid haline gelmesi, mescidin sadece o niyetle yapılmış olması anlamına gelmez. Mescid-i Dırarla ilgili âyet-i kerimede, yapmak ve kurmak anlamında bir kelime kullanılmamış, “ittihaz (edinme)” kelimesi kullanılmıştır. Bu demektir ki, bir mescidin zararlı olması zarar niyetiyle yapılmasını gerektirmiyor. İhlasla yapılıp iyi hizmetler verdiği halde günün birinde “zarar veren mescid” haline dönüşen binalar olabilir. Allah’ın mescidlerini, Allah adının anılmasından menetmek, Allah’ın hükümlerinin açıklanmasından orada uygulanmasına karşı olmak ve oraların harap olmasına çalışmak da hem Allah’ın, hem de insanların hakkına tecâvüz demektir. Mescidlerin maddeten veya manen harap olmalarına çalışmak, mescidleri işlevinin dışında kullanmak zulümlerin en büyüğüdür ve bunu yapanlara karşı dikkatli olmak, onlara fırsat vermemek müslümanın görevidir.

13


-4“Şüphesiz siz, sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın tabi olacaksınız. Hatta onlar, bir keler deliğine bile girseler, onların arkasından gideceksiniz.” Bunun üzerine sahabe “Ey Allah’ın Rasûlü! Onlar Yahudi ve Hıristiyanlar mıdır” diye sordular. Rasûlullah (s.a.v) “ya kim olacak! evet onlardır” buyurdular. Buhari, Enbiya

R

ASULULLAH(sav) efendimiz körü körüne ve bilinçsiz bir taklide karşı ümmetini uyarıyor. Bu illetli tutum bize kişilik parçalanması denen bir rahatsızlığı hatırlatmaktadır. Bu hastalığa kişiler gibi toplumların da yakalandığı bir gerçek. Bunun sonucunda toplumda anomi baş gösterir. Osmanlının gerilemesinden sonra yenilgi psikozuyla hep batıya (Hıristiyan ve Yahudi kültürü) ne yüzümüzü dönmüşüz. Aşağılık kompleksi diyebileceğimiz bu ruh haliyle bütün aktivitemizi bu ivme için harcamışız. Aslında batıcılık, “bükemediğin bileği öp” sözünün bir versiyonudur. Yukarıda batı kelimesiyle ifade edip parantez içinde Hıristiyan ve Yahudi olarak belirttiğimiz batının bir coğrafya terimi olarak kullanılmadığını okurlarımız anlamıştır. Batının burada ki anlamı bir zihniyet, bir kültür olarak kabul edilmelidir. Burada batı kelimesinin neye delalet ettiği ve referanslarının neler olduğu konusuna fazla değinmeden; birçok bileşene sahip karmaşık bir kültür olduğunu ve seküler bir karekter taşıdığını söylemeliyim. Materyalizm, hümanizm, pozitivizm gibi bir çok düşüncenin beslediği, Helen ve Roma kültüründen beslenen güçten yana Hıristiyan-Yahudi inancına dayalı batı karışık bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Çok tanrılı pagan bir kültür. Birçok bileşene sahip karmaşık bir yapı. Bir tarafta böylesine değerler sisteminden yoksun bir kültür, bir

14


tarafta vahye dayanan bir haber. Burada Cemil Meriç’in şu sözünü aktarmadan geçemeyeceğim. “İdeolojiler, düşüncelerimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” Rasulullahın(sav) haber vermesine rağmen bu deli gömleği sırtımızdadır. Bu duruma düşmemizin tek nedeni; Müslümanlar olarak ilahi vahye olan uzaklığımız gösterilebilir. Hem bilgi hem ahlaki düsturlar olarak vahiy kültürüne olan mesafemiz bizi kertenkele deliğine girecek kadar taklitçi yapmaktadır. İslamın üstünlüğüne rağmen bu duruma düşmemiz Müslümanlar olarak tarihi süreç içerisinde geliştirdiğimiz gelenekleri Vahiy yoluyla gelen İslamın yerine koymamızdan kaynaklanmakta. Necip fazılın deyimiyle “güneşi çeketimizin astarında kaybetmişiz.” “Şeref ancak Allah’ın, O’nun Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” (Münafikun-8) Maddeye esir olmuş, maddeyi ilahlaştırıp tapan batının mazisi cehalet, sömürü, sapkınlık, fuhuş ve gözyaşıyla doludur. Bu günü ise uyuşturucu ve içki bağımlılığıyla kişiliksiz, aile, ar, namus gibi mefhumlardan uzak bir kimliğe bürünmüştür. Rasulullahın uyarısını dikkate almadığımız sürece bizim yarınımız batının bu gününden farklı olmayacaktır.

15


-5Ben, insanları hakka çağırıcı ve Allah’ın emirlerini onlara ulaştırıcı olarak gönderildim. Hidayet verme, inanları doğru yola çekme konusunda, elimde hiçbir şey yoktur. Şeytan da, Allah’ın yasakladığı şeyleri insanlara süslü gösterici olarak yaratılmıştır. İnsanları dalalete atma (saptırma) konusunda onun da elinde bir şey yoktur. İbn-i Adiyy

İ

SLâM’ın özelliklerinden en önemlisi evrensel bir yapıya sahip olmasıdır. Allah Teâlâ ilk insanı ilk peygamber olarak görevlendirdi. En son olarak, Hz. Muhammed’i, peygamberlikle görevlendirmiş ve onun vasıtasıyla ilahi mesajını, son ve kâmil din olan İslam’ı insanlığa ulaştırmıştır. Artık ondan sonra, başka bir peygamber gelmeyecektir. Nitekim İslam’ın temel kaynağı Kur’an’ın mesajları, kıyamete kadar bütün zamanları kapsayacak özellik taşımaktadır. İslâm, herhangi bir coğrafya, zaman ve ırk endişesi taşımaksızın bütün beşeriyeti karanlıklardan çıkarıp nura ulaştırmaya taliptir. Yüce Allâh, “Ey Muhammed! Bu, Allâh’ın izniyle insanları, karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övülmeye layık, göklerde ve yerde olanların sahibi Allâh’ın yoluna çıkarman için, sana indirdiğimiz Kitaptır.”(İbrahim-1) buyurmaktadır. Ayrıca, Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Peygamber’in bütün insanlara gönderildiği bildirilmektedir; “Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmezler.”(Sebe-28) Bu ayetler, İslâm dininin bütün insanlık için gönderilmiş bir din olduğunu belirtmekte. Netice olarak İslâm, bütün insanlığa ışık tutacak nitelikte ilke ve mesajlar içeren evrensel bir dindir. Buna rağmen Allah rasulünün elinde insanları islama dahil edecek bir güç yoktur.

16


Aynı şekilde insanları şeytanın sapıtmaya da bir gücü yoktur. Nitekim Cenabı Allah şöyle buyurmaktadır: “Hesaplar görülüp iş tamamlanınca şeytan onlara şöyle diyecek: “Allah size doğru vaadde bulundu. Ben de size bir şeyler vaad ettim, ama sözümden caydım. Doğrusu, benim size istediğimi yaptıracak bir gücüm yoktu. Sadece ben sizi dâvet ettim, siz de çağrımı kabul ettiniz. O halde beni ayıplamayın, kendi kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Ben, sizin daha önce beni Allah’a şerik yapmanızı da reddetmiştim.” Elbette, böyle zalimlerin hakkı gayet acı bir azaptır.” (İbrahim-22) Kur’an, “birey ve toplumun kendilerinde olanı (gidişatını) değiştirmesi halinde Allah’ın da onlarla ilgili (birtakım) değişiklik yapacağını” bildirmektedir: “Bir kavim kendi halini değiştirip bozmadıkça, Allah da onun halini değiştirmez” (Ra’d-11). Hz. Peygamber(sav) de, İslam’ın hem Mekke hem de Medine döneminde, fert ve toplum hayatını tevhid merkezli din anlayışı yönünde değiştirmek istemiştir. Mekke’de, önce bunun fikri ve ameli zeminini oluşturmaya çalışmış, sonra bu zihniyet üzerine örnek ve temiz insan modelinde müslümanlar yetiştirmiştir. Bu yeni insan tipi İslam çağrısı sayesinde her bakımdan değişmiş ve kendinde olanları değiştirmiş, yepyeni kimlik ve kişiliğe bürünmüş bir insan tipini ifade ediyordu. Değişmeyenler için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “(İşte), hidayete karşılık sapıklığı satın alanlar bunlardır; fakat ticaretleri (onlara) kazanç sağlamamış; (kendileri de) doğru yolu bulamamışlardır.” (Bakara-16). İslam, insanlığın gidişatında çok önemli değişikliklerin yaşanıldığı bir süreçte gelmiştir. Amacı, hayatında tamamen değişmiş, iç ve dış dünyasını değiştirmiş olan insanlığın gidişatını fıtratına uygun yönde ve şekilde değiştirmek olmuştur. Çünkü yepyeni ve bambaşka bir hayat başlatmış, yepyeni bir insan tipi var etmiş, yeni bir dünya kurmuştur. Bunu yaparken de insanın iradesini yok saymamıştır. Hz. Muhammed tarafından tebliğ edilen ve insanlardan “din” veya “zihniyet” değişikliği isteyen İslam çağrısı, yenilik ve değişiklikler operasyonunu Kur’an ve Sünnet temeline dayandırdı; her kesimden

17


insanın anlayabileceği bir metot ve anlatımla ortaya çıktı. Çok önemli engeller ve baskılar, hicrete yol açan işkencelere başvurularak önlemek veya durdurmak girişimleri yeni dinin yayılmasına ve çeşitli çevrelerde kabul görmesine mani olamadı. Çünkü İslam her konuda insanlara güven verdi, özgürlük sundu. Ancak değişimi insanın kendi iradesine bıraktı.

18


-6Yiyip için, giyinin ve tasadduk edin Fakat israf ve kibirden sakının. Buhari

İ

NSANIN ihtiyaç ve istekleri vardır ve bu istekler, ihtiyaçlar, sınırlı enerjimizi, maddî gereçlerimizi harcamadan karşılanamaz ve doyurulamaz. Bütün isteklerimizi karşılanması mümkün olmayan bir durumdur. İnsanın ihtiyaçları konusunda İslam ve beşeri sistemler ayrı reçeteler sunarlar. İki ekonomik sistem arasındaki asıl fark, kaynak sorununda düğümlenmektedir. Kaynakların sınırlı oluşu, seçme sorununu ortaya çıkarmaktadır. Kaynakların kıtlığı ve isteklerin çokluğu arasındaki bu sürekli çelişki, bizleri, isteklerimiz arasında, bir seçim yapmaya, onları; önceliklerine göre, sıralamaya ve kaynaklarımızı, gereksinmelerimizi, azami ölçüde, karşılayacak şekilde dağıtmaya zorlamaktadır. Liberal ekonomide, seçme sorunu, büyük ölçüde, kişinin belirsiz, çoğu zaman saçma isteklerine, kaprislerine bağlıdır. Bu ekonominin konu edindiği insan, toplum gereksinmelerine değer vermemektedir. Fakat İslâm ekonomisinde kişi, kaynakları istediği gibi harcayamaz. Bu hususta, kişinin gücünü aşan, Kur’an ve hadisle getirilen sınırlamalar, tahditler vardır. İslâm, sürekli meşru kazancı öğütlemiştir. Gayri meşru kazanç yolları, sonunda, kişiyi ve toplumu bir yıkıma sürükleyeceği için, tamamen yasaklanmıştır “Ey insanlar! Yerdeki şeylerden, helâl ve temiz olmak şartıyla, yeyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size, hakikaten, apaçık bir düşmandır.” (Bakara-168) İslam; servetin belli bir grubun elinde birikmesiyle ortaya çıkan savurganlık, israf, ayyaşlık ve keyifçiliğe karşıdır ve bununla mücadele eder, zenginlerin cimrilikte bulunup fakirlere yardımcı olmamasını alenen kınar ve Allah yolunda harcama yapmayanları eleştirir; genel fakirliğe neden olan “işverenin, çalışanın emeğini tam ve zamanında ödememesini kınar ve yasaklar: “İşçinin alın teri kurumadan ücretini ödeyin.” Bu

19


çağrı ve insanî tutum toplumdaki ekonomik aktiviteyi sağlar. Paranın belli ellerde birikmesini önler. Marksist sisteme göre, ekonomik kaynaklar iyi şekilde dağıtılırsa en yüksek bir ekonomik refah sağlanabilir. O halde, refah ekonomisinin asıl görevi, kaynakların optimum dağıtım şartlarını inceleyip ortaya çıkarmaktır. Bunların kullandığı refah deyiminin ahlâka ilişkin bir yanının olmadığını burada belirtmek gerekir. İslâm ekonomisi, farklı amaçlara karşı kayıtsız kalamaz. Alkollü içkilerin üretimi ve satışı, kapitalist ekonomi sistemi içerisinde, belki iyi bir ekonomik faaliyet olabilir. Fakat İslâm devletinde öyle değildir. Çünkü bu tür faaliyetler insanın refahına -ki para birimi ile ölçülemiyen bir refahtır bu- hiç bir katkıda bulunmamaktadır. İslâm ekonomisinde, kişi, kendi ekonomik faaliyetlerine yön verirken, Kur’an ve sünnetin emirlerini göz önüne almak zorundadır. Kur’an ve sünnette açıkça yasaklanmayan, onların özüne uygun olan her şey, İslâmî bir uslûp içerisinde ifadesini bulabilir. İslâm para kazanma ve harcama üzerinde önemle durmuş, azamî sosyal fayda sağlamak için, kazançlarla harcamalar arasında sağlam bir denge kurmaya, çalışmıştır. İslâm, sürekli meşru kazancı öğütlemiştir. Gayri meşru kazanç yolları, sonunda, kişiyi ve toplumu bir yıkıma sürükleyeceği için, tamamen yasaklanmıştır. Bundan dolayı İslâm, servet kazanma için girişilecek faaliyetlerde izlenecek yolları saptamış ve bu hususta belirli kurallar koymuştur. Bu sınırlayıcı kurallar, helal ve haram sınırlarıyla belirlenmiştir. Kur’an’da şöyle buyurulur. “Ey insanlar! Yerdeki şeylerden, helâl ve temiz olmak şartıyla, yeyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size, hakikaten, apaçık bir düşmandır.” (Bakara-168) İslâm devleti, sadece toplum yararı ile tam bir uyum içinde olan meşru ticari faaliyetleri teşvik edebilir. Öte yandan, sosyal faydalar sağlayan harcamalar üzerinde önemle durmuştur. “Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık infak edenler katiyen kesat bulmayacak bir kazanç umabilirler.” (Fatır -29) Cimrilik kötülenir, kınanır. Cimrilerin elindeki servet, onlara bir yarar sağlamak şöyle dursun, kendileri için bir engel olmakta, ruhî ve ahlâkî gelişmelerini önlemektedir. Öte yandan, diğer bir aşırılık olan israf da, aynı

20


şekilde, kınanmaktadır. “İsraf etmeyin! Çünkü Allah, israf edenleri sevmez.” (Hud-141) “Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (İsra-27) İslam; ahlakî açıdan da bireyleri Allah yolunda infak ve bağışta bulunmaya teşvik etmiş, bu ahlakî ve kültürel çağrıyla kanunî düzenlemeler arasında paralellikler oluşturmuştur. Kapitalizmin güçlenip genişlemesi ancak iki şeyle mümkündür: Spekülasyon ve faiz! Kapitalist düzenin en önemli faktörü ve servet yığmanın en iğrenç etkenleri olan faizle spekülasyon İslam’da haram edilmiş ve yasaklanmıştır. Farklı sınıflar arasında ekonomik denge sağlayabilmek amacıyla servetin belli ellerde birikmesini engellemek için İslam’ın getirdiği mükemmel kurallardan biri de zekat sistemidir. İslam dini, kendisine has dünya görüşü ve kapsamlı felsefî anlayışıyla insanı bütün boyutlarıyla ele alır ve onu bütün özellikleriyle birlikte değerlendirir; bu nedenle de birey ve toplumun maddi yaşam seviyesini temin etmekle kalmayıp onun en önemli boyutu olan ahlakî erdemlerle ruhî olgunluk ve kemallerine de önem verir ve bütün hüküm ve prensiplerinde bunu gaye edinir. İslamda servet, insanoğlunun bütün fıtrî istek ve gayelerinin gerçekleştirilmesi yolunda kullanılan bir araçtır sadece. Hayat batıda kabul edildiğinin aksine bir mücadele değil, aksine büyük bir yardımlaşma ile devam etmektedir. İslama göre insanın ihtiyaçları sınırlıdır ve kaynaklar sınırsızdır. Diğer ekonomik sistemlerde ise kaynaklar sınırlı ve ihtiyaçlar sınırsız olarak kabul edilmiştir. Kaynakların sınırsız oluşunu şu ayeti kerimeden anlıyoruz. “Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür.” (İbrahim-34) Evet Allahu Tealanın nimetleri saymakla bitmez. Yarının teknolojisi hangi nimetleri insanoğluna sunacaktır bilemeyiz. Bu gün güneş enerjisi, yarın bir başka enerji insanın hizmetine sunulacaktır. İslam düşünce sistemine göre Allah Teala tabiatı bütün varlıklara yetip artacak şekilde bol nimetlerle donatmıştır. (İbrahim-32/34, Hicr-19) Fakat insanoğlunun bu fırsatları zulmü ve nankörlüğü sebebiyle kendi kendine zayi etmesi sebebiyle dünyasını cehenneme çevirdiği anlatılır. (Rum–41, Yunus -23)

21


İslam dini aynı zamanda ihtiyaçları sınırlandırmıştır. İsraf yasaklanmıştır. “Ey Âdemoğulları, her mescide gidişinizde temiz ve güzel elbiselerinizi giyin. Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez” (A’raf-31) İslam paranın harcanacağı alanları da helal haram kavramlarıyla kontrol altına almıştır. Lüks tüketim, içki, toplumun yararına olmayan bütün harcamalar yasaklanmıştır. “Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (İsra-27) İslâm’ın yasak ettiği her türlü harcama, -içki, kumar, uyuşturucu maddeler gibi- kişiye ve topluma hiçbir yararı olmayan ve insanı başkalarına muhtaç hale getirecek kadar ölçüsüz yapılan bağış ve harcamalar israf kabul edilmiştir. Yalnız israf kavramını daha geniş tutmak ve her türlü imkânın boşa harcanmasını israf olarak değerlendirmek mümkündür. İslâm’da şahsın mülk edinmesi serbesttir. Ancak, kapitalizmin mülkiyet anlayışıyla farklılıklar arz eder. Kur’an, eşyanın gerçek sahibi olarak Allah’ı gösterir. Müslüman tasarrufta bulunduğu mülkte emanetçi olduğunu bilir. Evet, mal senin değildir. Servet sana emanettir. Emanetin sahibi, emanet ettiğine nasıl davrandığından hesap soracaktır. Sadece nereden ve nasıl kazanıldığından değil, nereye ve nasıl harcandığından da... İşte bu nedenle helalden kazanmak kadar helale harcamak da önemlidir. Bir servetin helal yollardan elde edilmesi kadar; helal yollara harcanması da önemlidir. İnsanın sahip olduğu nimetleri gereksiz ve aşırı tüketmesi. Bu tür bir davranış, İslâm tarafından uygun görülmemiş ve insanoğlunun yeme, içme ve harcama konusunda belirli bir denge içerisinde kalması istenmiştir. Bunun yanında çevresindekileri gözetmesi istenmiştir. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” hadisi şerifi bu konuya dikkatimizi çekmektedir. Kapitalist ve Sosyalist ekonomik görüşe göre insanın sınırsız ihtiyaç ve istekleri vardır ve bu istek ve ihtiyaçlar, sınırlı enerjimizi, maddî gereçlerimizi harcamadan karşılanamaz ve doyurulamaz. Bütün isteklerimizi karşılayacak kadar sınırsız kaynaklarımız olsaydı, ekonomi sorunu ortaya çıkmayacaktı. Kapitalist ekonomi hem kaynak hem de ihtiyaç konusunda farklı düşünür. Pratikte sınırlı kaynaklar ihtiyaçları sınırsız olan burjuvazinin elindedir. Diğer insanlar ucuz iş gücü üretmek ve üretileni tüketmek için vardır. Tüketim her zaman

22


teşvik edilir bunun için de reklam sektörü kapitalizmin vazgeçilmezidir. Halbuki İslam ekonomisinde reklama yer yoktur. Hatta yiyecek maddelerinin herkes tarafından görülecek yerlere konulmaması esası benimsenir. Sosyalizme gelince; kapitalizme karşı olarak ekonominin küçük bir aristokrat, zenginler sınıfı ya da kapitalist bir sınıf yerine geniş kitlelerin yararına işletilmesi gerektiği savunan yönetim biçimi olarak kabul edilir. Bu sebeple üretim araçları neredeyse tamamen devlete aittir ve ekonomi ülke çapındaki merkezi sistem tarafından idare edilir. Bu sistemde de kaynaklar sınırlı olduğundan rantabl kullanılması savunulur. Aynı şekilde insan ihtiyaçları sınırsız olduğundan devlet üretilen değerleri insanlar arasında eşit dağıtır. Ancak pratikte durum böyle olmamış, üretimi elinde bulunduranlarla halkın ekonomik durumu arasında uçurumlar olmuştur. Kapitalist sistemde ekonomideki bozuklukların ve iktisadi mücadelenin nimetlerin kıtlığı esasına bağlanmasının aksine İslamî düşüncede bolluk esası vardır. Bozukluk nimetlerin azlığından değildir. Ancak kıtlığa sebep olan insanın tembel olması, insanın üretimde nazlı tavrı, tüketim düzensizliği, servet dağılımında ki haksızlık gibi etkenlerdir. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. “Kim, Allah’a tevekkül ederse; O, kendisine yeter. Şüphesiz ki Allah; emrini yerine getirendir. Gerçekten Allah; her şey için bir ölçü var etmiştir.” (Talak-3) İslam dini, kendisine has dünya görüşü neticesinde insanı bütün boyutlarıyla ele alır ve onu bütün özellikleriyle birlikte değerlendirir; bu nedenle de fert ve toplumun ekonomik seviyesini düzenlemesinin yanında, insanın en önemli boyutu olan ahlakî erdem ve ruhî olgunluk derecesine de önem verir ve bütün hüküm ve düsturlarında bunu gaye edinir. İslam’da para ve mülk, insanoğlunun bütün fıtrî istek ve gayelerinin gerçekleştirilmesi yolunda kullanılan bir araçtır sadece.

23


-7“Hiç biriniz, arzu ve istekleri benim tebliğ ettiklerime tâbi olmadıkça gerçek manada iman etmiş olamaz.” İbn Batta el-Ukbarî, el-İbânetu’l-Kübrâ,

A

llahu teala karşısında acziyetini bilmektir. İnsanoğlu yaratanını gereği gibi tanımakla kulluk makamına erişmiş olur. Yoksa her insanın kafasında bir Allah inancı mevcuttur. Allahu teala inanç konusunda tevhid dışındaki düşüncelerimize inançlarımıza değer vermiyor. İnançta esas olan tevhiddir. O da Allahu tealayı rabb olarak tanımak ve bilmektir. İnsanoğlu zaman zaman yolunu kaybediyor, kendini kaybediyor. Dünyanın kıyametini erkene almak için elinden geleni ardına koymuyor. İnsanoğlu yaratıcıya özeniyor. Kul olduğunu unutarak egemenlik kurmaya çalışıyor. Bu ülkenin, bu dünyanın, bu mahallin, bu kurumun sahibi benim davranışının altında böyle hastalıklı bir mantık var. İktidar sahibi olmak kendisini üstün görmek insanı farklı mecralara sürükleyebiliyor. İnsan bu davranışıyla sadece kendisini değil başkalarını da bu devasa anaforun içine çekip alıyor. İnsanoğlu nefsinin esiri olduğunda kendisini dokunulmaz olarak kabul ediyor. Bu psikoloji aslında Firavun psikolojisi. “Ben, sizin en yüce Rabbinizim!” dedi. (Naziat-24) Çünkü “İnsan aceleci yaratılmıştır.” Yüce Rabbimiz insana düşünmek gibi önemli bir yetenek bahşetmiştir. Şuurunun açılmaya başladığı andan itibaren insan düşünmeye başlar. İslam düşünebilen akıllı insanları muhatap alır. “Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz.” (Bakara-119) insanın eyleme geçmeden önce yaptığı ilk hareket düşünmektir. İşte bu nedenle hikmetli düşünmek, bir Müslümanın sahip olması gereken temel özelliklerinden biridir. Çünkü Müslümanca düşünme tarzına sahip olan bir mümin bu düşünce tarzını hayatına geçirerek Yüce

24


Allah’a yakınlaşabilir. Nitekim Yüce Allah pek çok Kuran ayetinde düşünmenin önemini vurgulamış ve müminleri bu konuda uyarmıştır. Bu ayetlerden biri şöyledir: “Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler.” (İbrahim-25) Çoğu kimse, düşüncesinden de sorumlu olduğunu, aklından geçen her düşüncenin hesabını ahirette eksiksiz olarak vereceğini aklına getirmez. Oysa Yüce Allah’ın Kuran’da bildirdiği bir gerçek vardır. Bu gerçek, insanın düşüncelerinden de sorumlu olduğudur. Nitekim Yüce Allah “Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir.”(Taha7) ayeti ile insanların düşüncelerinden de haberdar olduğunu bildirmekte ve bizleri kıyamet günü düşüncelerimizden de sorguya çekileceğimiz konusunda uyarmaktadır. Çünkü düşünmek eylemlerin ön aşamasıdır. Ebu Hureyre (ra)’den, Hz Peygamber(sav)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ademoğluna (iradesiyle yapacağı) zinadan nasibi yazıldı. Şüphesiz o buna erişecektir. Gözlerin zinası bakmaktır. Kulakların zinası (fuhşiyatla ilgili şeyleri) dinlemektir. Dilin zinası konuşmaktır. Elin zinası tutmaktır. Ayağın zinası (fuhuşla ilgili yerlere doğru) yürümektir. Kalb arzu ve temenni eder, tenasül aleti ise bunu ya tasdik eder, ya da yalanlar.” (Buhari, Müslim) Yüce Allah Kuran’da tüm insanları, Zatı’nın varlığına, birliğine ve sıfatlarına açıkça şahitlik eden pek çok olay ve yaratılış delili üzerinde inceden inceye düşünmeye davet eder. Kuran’da bütün bu şahitlik eden varlıklara, “ispatlı delil, kesin bilgi ve gerçek ifade eden” anlamına gelen “ayet” ismi verilir. Dolayısıyla, Allah’ın ayetleri, evrenin her köşesindedir ve Allah’ın varlığını ve vasıflarını gösteripbildiren tüm varlıkları kapsar. Müslüman kişi yeryüzündeki bu ayetleri, Kuran ayetlerini okur gibi okuyarak bu kavrayışın kazandırdığı sorumlulukla Yüce Allah’a yakınlaşacak düşüncelere sahip olur. Nitekim Yüce Allah insanları belki de hiç düşünmedikleri konular üzerinde düşünmeye davet ederek Müslümanca düşünmenin önemini şöyle haber verir: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve

25


derler ki:) ‘Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru’.” (Al-i İmran 190-191) “Bu insanlar bakmıyorlar mı, develerin nasıl yaratıldığına? Göğün nasıl yükseltildiğine? Dağların nasıl dikildiğine? Yerin nasıl yayıldığına?” (Ğaşiye 17-20) Âlemdeki ayetlere bu şekilde bakarak Allahu Tealanın rızası kazanılır. Arzu ve isteklerimizin de muradı ilahiyeye ve rızayı nebiye uygun olması imanımızın kemal derecesindendir.

26


-8İnsanların çoğunun kıymetini bilmediği iki nimet vardır. Bunlar; sıhhat ve boş zamandır. Buhari, Rikak

Z

AMAN iki hareket arasında geçen süreden ibaret. Bu durum zamanın aslında bilinçten bağımsız olmadığının göstergesi. Zamanın olmadığı bir ortamın imkânlı olduğunu söyleyebiliriz. O halde zamanın akışı zorunlu değildir. Nitekim uzayın bazı noktalarında farklı zaman akışları da mümkündür. Uzay düzleminin bükülmesinden ibarettir zaman. İçe doğru bükülen uzayda fiziksel boyutların dışında dördüncü bir boyut oluşur böylece, bu da zaman boyutudur ve zaman, mekânla ve de hareket ile aynı anda varlığını sürdürür. Geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşan bir süreçtir zaman. İnsan sadece şimdide vardır. Öncesi ve sonrası onun için zayi ve meçhuldür. Yani geçmiş yitirilmiş ve gelecek bilinmezdir. Gelecek sadece bir ihtimaldir insan için. Geçmişe hatıralarla, geleceğe ise hayallerle yolculuk yapabilir. Bunlar zamanla kayıtlı insan için geçerli şeyler tabii ki. Zaman lineer bir çizgi değildir. O birçok anların birleşmesinden oluşmuştur. Tıpkı sinema filmleri gibi. Sinema filmleri de her bir donuk karenin bir biri ardına hızlıca dizilişidir esasında. Zaman da bütün karelerin bir araya gelmesidir ve bu bütün karelerin bir arada bulunduğu bir sarmal gibi düşünülebilir. Kadiri mutlak için zaten zaman söz konusu değildir. Zaman ve mekanla sınırlı olan insandır. Rabbimiz, insanın içinde yaşadığı, tüm amellerini içinde gerçekleştirdiği, ömür tükettiği zamana yemin ediyor. Onu değerlendirme konusunda, onu Allah’a kulluğa tahsis etme konusunda insanların ziyanda olduğuna yemin ederek zamanın önemine dikkat çekiyor. Yemin, yeminden sonra çok önemli bir konunun anlatılacağına dikkat çekme anlamına geldiği gibi, üzerine yemin edilen konunun

27


büyüklüğü anlamına da gelmektedir. Rabbimiz zaman üzerine yemini onun kulluk noktasında çok büyük bir öneme haiz olduğunu anlatır. İnsanın hüsran ya da kurtuluşunun zamanla alakası vurgulanıyor. İnsan mutlak surette ziyandadır, çünkü zamanın kıymetini bilmemektedir. İmtihanında, kulluğunda en büyük sermayesi olan zamanı iyi değerlendiremiyerek, zamanı ona verenin yolunda harcamayıp boş şeylerin peşinde kullanarak kaybetmektedir. İnsan zararda ve ziyandadır, çünkü insanın zaman içinde en büyük sermayesi ömrüdür. Bu ömür de her nefes, her lahza, her saniye tüketilmektedir. Ve bu tüketilme işi insanın iradesi dışındadır. Yani bu zamanın da bu nefeslerin de sahibi insan değil Allah’tır. Yani insanın sermayesi Allah’a aittir. Hayatın sahibi, zamanın sahibi Allah’tır. Biz kul olarak zamana malik olamıyoruz. Biz istesek de istemesek de bu zaman geçip gidiyor. Zaman yaratıcı Allah’ın kudretine delalet eden her türlü acaiblikleri, gariplikleri içerir. Onun için ona “Ebu’l-Aceb” (Aceb’in babası) denilmiştir. Küllî veya cüz’î, alışılmış veya alışılmamış, acı veya tatlı, kârlı veya zararlı her türlü fiil ve olay, onda meydana gelir. Hatta dehir ve zaman denilen şey kendisi “Acebü’l-acaibat” (şaşılacak şeylerin en şaşılanı)dır. O, bir taraftan ardı arkası kesilmeyen bir hareket ve cereyan arzeden bir değişim ölçüsü, bir taraftan da o hareketlerin ötesinde bir sükun ve sabitlik ifade eden sade bir süreç olarak görünür. Yokluğa benzer bir varlık, varlığa benzer bir yokluk gibidir. Râzî der ki: “Akıl ona yok diye hükmedemez, çünkü devirler, seneler, aylar, günler, saatlerle kısımlara bölünür. Fazla, eksik ve uyuşmakla, geçmiş ve gelecek olmakla hükmedilirken nasıl yok olur? Bununla beraber mevcut diye de hükmolunamaz. Çünkü şimdiki hal, bölünmeyen bir andır. Geçmiş ve gelecek ise yokturlar. Yokluğa ise varlıkla nasıl hükmedilir.” Onun için felsefeciler ve Kelamcılar, “Zaman mevcut mudur, yok mudur, mevhum mudur? Bizim onu bilişimiz (bedihi) açık mıdır, intizai (soyutlama) mıdır! diye konu edip durmuşlardır. Zamanla ilgili tasavvurumuz ne olursa olsun; zaman, insanın en kıymetli sermayesidir. Ne kazanacaksa onunla kazanacaktır. Nitekim “Ve o, öğüt almak veya şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü

28


birbirlerini izler yaptı.” (Furkan-62) buyurulmakla ona işaret edilmiştir. Böyle vaktinin kıymetini bilmek mânâsınadır ki, mutasavvıflar, “Sofî, ibnü’l-vakt (vaktin oğlu) olmalıdır, yani ömrünün ve özellikle fiilen içinde bulunduğu vaktin kıymetini bilmeli ve onunla yarın ahireti için ne kâr, ne hayır edebilmek mümkün ise onu kazanmaya çalışmalıdır, demişlerdir. Nasıl ki bugünün yarını yoktur, diye ahirete inanmayanlar da tersine dünya zevkini sürerek gönüllerince kâm almak için “Gün bugündür, saat bu saattir, ne yapacaksak şimdi yapmalıyız.” diyerek, ne olursa olsun vaktine uyup, çıkarını gözetme mânâsına “İbnü’z-zaman” (zamanın oğlu) olmak, zaman geçince onunla beraber geçip gitmek isterler. Müslüman kula düşen görev ise zamanın kıymetini bilerek onu boşa harcamamak, verilen bu nimet içerisinde rabbinin rızasını kazanmaktır.

29


-9Cennet annelerin ayakları altındadır. Fevaid

A

NNELiK kutsal meslek. Bir nevi İlahi ruhun örneklemi. Neslin devamı sizinle olacak, yani hayatın devamı. Bu yüzden annelik kutsal. Bizi dokuz ay karnında taşıdı gibi klasik yaklaşım değil anneyi değerli kılan. Küçükken bakıp büyütmesi de değil. Artık anneler çocuklarını bakmıyorlar, bakıcı tutuyorlar. Demek ki buradan kaynaklanmıyor anneliğin değeri. Annelik ilahi bir olayın inkişaf yeri. Tezahür alanı. Bu yüzden annelik kutsal ve cennet annelerin ayağı altında. “Evlatlarınıza ikram ediniz ve güzel bir şekilde edeplendiriniz.” (İbn Mâce, Edeb, 3.) Bu kutsal görevi yerine getirmek dururken özgür olmak, ekonomik bağımsızlık kazanmak adına çocuklarını psikolojik bir cehennem ortamına bırakan annelerin ayaklarının altında cennet olabilir mi? Peygamber Efendimiz(sav) “Hiçbir anne-baba çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermiş olamaz” (Tirmizi, Birr, 33) buyuruyor. Çocuklarını bu hediyeden mahrum bırakan ebeveynlerin özgür(!) olmaları neyi değiştirir. Çocuklarını köleliğin girdabında bırakan, ruhen köleleştiren ve kendilerinin birer mükatep köle olduğunun farkında olmayan ebeveynlerin bu hadisi şerifi yorumları farklı olacaktır. Cenneti kazanmak için çocukların annesine hürmet etmesi gerektiğini söyleyeceklerdir. Anne babalarından hürmet ve merhamet görmeyen çocuklardan merhamet beklemek beyhudedir. Toplumda sıkça karşılaştığımız olaylar bunun kanıtıdır. “Çocuklarınızın ve mallarınızın, sizin için bir imtihan olduğunu ve büyük mükâfatın, kesinlikle Allah katında bulunduğunu bilin.” (Enfal-28) Evet çocuklarımız bizim için birer imtihandır. Bu imtihan aile yuvasını kurmaya karar verdiğimiz anda başlar. Annelik gibi kutsal bir göreve başlarken yapılan düğün törenlerinin “Cennet annelerin ayağı altındadır” fermanına mütenasip olması kurulacak

30


yuvanın cennet misali olmasını sağlayacaktır. Gayri islami hareketlerle islami bir yuva tesis edilemez. Çocuğun terbiyesi anne rahmine düşmeden önce başlar. Kadınların ayakları altında değil cennet, annelerin ayağı altında. Annelik müessesesi günümüz toplumunda hakir görülen bir şekle dönüştürüldü. Anne kendi çocuğunu en güzel şekilde yetiştirip insanlığa faydalı bir birey olarak büyütmesi en güzel hasletken, ekonomik özgürlük adına annenin çocuğundan koparılıp üç-beş kuruş para için maddeye esir edilmesi ne kadar aşağılayıcı. Anne, evde çocuğunun terbiyesiyle ilgilenirse ev kadını ve dolayısıyla köle, başkasının çocuğunu bakarsa, başkasının evini temizlerse özgür kadın oluyor. Bu sakat bir mantık. Kadın kocasına hürmet gösterip hizmet ederse köle, iş yerinde patronuna hizmet edince özgür. Böyle illetli bir mantığın anneye vereceği değer değersizliktir. Ucuz iş gücünün bir parçası olarak kadını görmek, onu en kutsal yerinden koparıp köleleştirmek, sokağa atmak feminizmin bize hediyesi. Kadın, anne olmakla kendinin ulaşabileceği en üst seviyeye ulaşıyor ki o noktada cennet onun ayaklarının altında kalıyor.

31


-10Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iki budu arasındaki (üreme) organını koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” Buhari, Müslim.

İ

NSANI insan yapan, insanı güzelleştirip değerli yapan ve öteki canlılardan ayıran özelliklerin başında konuşma yeteneği yani dili gelmektedir. Yüce Allah insanın dışında hiçbir varlığa bu güzel nimeti ihsan etmemiştir. İnsan olarak çoğu zaman öneminin farkında bile olmadığımız bu hasletimizle ilgili olarak, Yüce Allah; “Güzel sözler ve insanları bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir” (Bakara-263) buyurmaktadır. “Yumuşak sözler taş kalplere bile tesir eder” deyişi bu hakikate işaret eder. Allah bir adama her şeyin tatlısını, yalnız dilin acısını verdi mi insan ne yapsa kâr etmez. Bir Arap atasözünde “Kılıç yarası iyileşir, dil yarası iyileşmez” der. Kendini tutamayıp söylenen bazı kırıcı kelimeler öyle derin yaralar yapar ki, zamanla geçse de, açıldığı yerde izi kalır. Dil yarası ruhun en gizli yerlerinde boyuna işler, bir türlü kapanmak nedir bilmez. Boşu boşuna yapılan konuşmalar da kalbi katılaştırır. Ruhun dengesini bozar. Kişinin değerini düşürür. İslâm adâbının, gereği olarak tatlı konuşmak ve güler yüzlü olmak zorunludur. Peygamber Efendimiz (sav) de, “Tatlı dil sadakadır” buyurmuştur. Güzel söz, sahibini Allah (cc) rızasına kavuşturan, nimet içinde bırakan, fazilet ve iyilik nev’inden bir haslettir Unutmayalım ki “Ona ancak güzel sözler yükselir” (Yunus-3) emri doğrultusunda güzel sözler Rabbimiz katına yükselecek ve zamanı gelince bize mükafat olarak geri dönecektir. Ağızdan çıkan her söz, hayır veya şer olarak yazılıyor. Söylediğimiz

32


muhakkak doğru olmalı. Yalan, dedikodu, gıybet, malayani, iftira, fahiş konuşmak… bunlar hep dilin afetleridir. Bu sebeple, dilin korunması bizi bu kötülüklerden koruyacağından karşılığında cennet vadediliyor. Hz. Allah buyuruyor ki: “Zinaya yaklaşmayınız. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur.” (İsra-32) İlk müslümanlar Peygamberimiz’e biat edecekleri zaman kendilerinden “zina etmiyeceklerine” dair de söz alınmış ve ondan sonra biatları kabul edilmiştir. Zinanın kötülüğü hakkında Peygamberimiz buyuruyorlar ki: “Zina eden, zina ettiği vakit (kamil) mümin olarak zina edemez. Hırsız, hırsızlık yaptığı zaman (olgun bir) mümin olarak hırsızlık yapamaz. Şarap içen kimse, onu içtiği sırada kamil mümin olarak içemez.” (Müslim c. 1, s. 54; Buhari c. 6, s. 241) Utanma, imanın ayrılmaz bir lazımıdır. Zina ise utanmazlığın son perdesi! Bir kişi, Allah’dan utanmayı, meleklerden sıkılmayı bırakarak zina ederse, iman kalbde karar edemez ve çıkıp sahibinin başında titremeye başlar. O kimse bu alçaltıcı işten ayrıldığı zaman iman da kalbe döner. “İman bir gömlek gibidir. Allah, dilediği kimseye onu giydirir. Bir kul zina ettiği vakit Allah ondan iman elbisesini soyar. Eğer tövbe eder ise geri çevrilir.” (et-Tergib ve’t-Terhib c. 3, s. 273) İnsanoğlunun zaafa düştüğü konulardan birisi de zinadır. Bunun için Rasulullah (sav) dil ve zina konusunda kendisine garanti verecek kişiye cenneti vadediyor. Gerçektende en zor zaptedilecek iki uzuvdan garanti istiyor Rasulullah (sav), bu garantinin karşılığında da kendisi cenneti garanti ediyor.

33


-11Rasulullah (sav), “Size amellerinizin en hayırlısı Allah katında en değerli, derecenizi en fazla yükseltecek, sizin için altın ve gümüşü sadaka vermenizden ve düşmanla karşılaşıp onların boynunu vurmaktan ve onların sizin boynunuzu vurmasından daha hayırlısını size söyleyeyim mi? diye sordu. Ashab: söyle yâ Resulullah, dediler. Rasulullah: -”Allah Tealayı zikretmek” buyurdu.” Tirmizi, İbn Mace

Z

İKİR kelimesi müslümanların birçoğu tarafından yanlış anlaşılmıştır. Zikir, anma, anımsama, ezberleme, hatırlama anlamlarına gelir. Söylenmesi tavsiye edilen hamd, sena ve dua için kullanılan sözler zikir kapsamındadır. Bazı alimler zikri, insana sevap kazandıran her türlü hareket olarak tarif etmişlerdir. Zikir, daha çok tasavvufi anlamda kullanılır. Tasavvufta da, Allah’ın yüceliğini dile getirmek ve manevî yetkinliğe ulaşmak amacıyla belli bir söz ya da cümleyi yinelemektir. Yüce Allah’ın bilinen güzel isimleri ve tevhid kelimesi ‘Lâ ilâhe illallah’ ile yapılır. Zikrin hatırlamak manası her an Allahu teala ile beraber olduğunu bilmektir. Yoksa aynı kelimeleri şuursuz tekrarlamanın gerçek manada zikir olmayacağı açık. Bu durum bir talebi olan kimsenin onu dillendirip fakat o konuda çaba sarfetmemesi gibidir. Allahu tealayı zikreden kimse konuya şuurlu yaklaşmadığı müddetçe bu gerçek manada zikir olmayacaktır. Aslında hatırlamak, sürekli bilinç halinde olma halidir. Bu sebeple “Hatırlat hatırlatmak müminlere fayda verir” buyrulmuştur. Karşılaştıklarımıza selam vermek, tuvalete sol ayakla girip, sağ ayakla çıkmak, Müslümana gülümsemek, bazı virdleri tekrar etmek... Bütün bunlar mümin olduğunun farkında olmak içindir. Her zaman kul olduğunun bilincinde olmak içindir. Kısaca Müslüman olmak bilinç

34


halidir. Bir beyitte bu durum şöyle dile getirilmiştir. Yani her kim İslâma tam uyarsa her zaman, Zikrediyor demektir Rabbini muntazaman.” “Siz beni ibâdet ve itâatla zikredin ki, ben de sizi rahmetimle zikredeyim. Beni dua ederek zikredin, ben de sizin dualarınızı kabul edeyim. Benim verdiğim nimetleri hamd ve senâ ile zikredin, ben de size nimetlerimi artırayım. Siz beni dünyada zikredin, ben de sizi ahirette zikredeyim... Beni, varlık ve refah içinde olduğunuzda zikredin ki, ben de sizi belâ, musibet ve sıkıntılarınız zamanında zikredeyim... Beni, benim yolumda cihâd ederek zikredin ki, ben de sizi hidâyetimle zikredeyim. Beni sıdk, samimiyet ve ihlas ile zikredin, ben de sizi sıkıntılardan kurtarmak ve bilgi ile ihtisasınızı artırmakla zikredeyim. Beni Rabbiniz olarak bilip kulluğunuzla zikredin ki, ben de sizi sevdiğim kullarımdan kabul edip sonunda bağışlamakla zikredeyim” (er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, Mısır 1937, IV,143 vd). Evet biz sürekli olarak Allahu teala ile beraber olduğumuzun bilincinde olmak durumundayız. Çünkü o her an bizi görüp gözetmektedir. Bu beraberinde tefekkürü getirir. “Bir anlık tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır”. “Bir anlık tefekkür, yetmiş yıl ibadetten hayırlıdır”. “Bir anlık tefekkür, bin yıl ibadetten hayırlıdır”. Şeklinde gelen rivayetlere de bakarak zikrin bilinçli bir eylem olduğunu söyleyebiliriz. Bilinç halinde yapılırsa “Kalpler ancak Allahı anmakla mutmain olur.” “Mü’minler onlara denir ki; Allah anıldığı zaman, kalpleri titrer”. (Enfal-2) “Ey inananlar! Allah’ı çokça zikredin.” (Ahzab-41) “Onlar, iman eden ve kalpleri Allah’ın zikriyle huzur bulan kimselerdir. Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura kavuşur.” (Ra’d-28) “Kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz de ona arkadaş olur.” (Zuhruf-36) “Artık her şeyden büyük olan Rabbinin yüce ismin an ve Onu bütün noksanlardan tenzih et.” (Vakıa-74) “Allah’ı çokça zikredin ki,

35


kurtuluşa erersiniz.” (Cuma-10) “Allah bir olarak anıldığında, ahirete inanmayanların kalpleri daralır. Allah’tan başkaları anıldığı zaman ise ferahlanıverirler…” (Zümer-45) “Onlar ayakta, oturarak ve yanlarına yatmış halde Allah’ı zikrederler ve göklerin yerini nesnelerini düşünürler”. (Al-i imran-191) “Ama kim beni zikretmekten yüz çevirirse, onun için dar bir geçim vardır. Kıyamet (Haşır) günü onu kör olarak süreriz”. (Tâha124) Allahla beraber olduğumuzun bilincinde olmayı ve şuurlu olarak Allahı anmayı zikir olarak anlıyoruz bütün bunlardan.

36


-12Birinizin elbisesi eskidiği gibi, göğsündeki imanı da eskir. Öyle ise, Allah’tan, kalbinizdeki imanın yenilenmesini isteyiniz. Taberani

İ

NSAN, imtihan olmak için yaratılmış. Bunun tabiî bir neticesi olarak da kazanma ve kaybetme çizgileri arasında gidip-gelebilecek şekilde kendisine irade verilmiştir. Dînî eserlerdeki ifadesiyle “esfel-i sâfilînden tâ âlâ-yı illiyyîne, kadar dizilmiş olan makamlara ve derecelere girebilecek” bir mâhiyete sahiptir insan. Bu imtihan dünyasında onun yolunu aydınlatacak, varlığa bakışını değiştirecek ve onu âlâ-yı illiyyîne yükseltecek en büyük sermayesi de imandır. Dünya ve ahiret saadetinin kaynağı iman; ferdî, ailevî, sosyal her türlü problemin kökünü kesecek olan da yine imandır. İman; “Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Onun son rasulüdür.” demek ve kalbiyle onu tasdik etmek, mantığıyla ona düğümlenmesi ve bütün hisleriyle de ona sahip çıkması demektir. Şüphesiz bütün bunların olması için sağlam bir fikir ameliyesine ihtiyaç vardır. Allah Resûlü bir hadislerinde bu yenilenmeye şöyle işaret ederler: “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ demek suretiyle yenileyin.” Bence bu hadis, sadece dil ile kelime-i tevhidi söylemeye hamledilmemelidir. Mutasavvıflara göre bu kelimeler dille telaffuz edilirken, vicdanlarda duyulmuyorsa bir mânâda yalan söyleniyor demektir. İmanın yenilenmesi tekamülün ve sonunda kamil mü’min olmanın seyir çizgisini bize işaret etmekte. Her an zaman ve mekân değişmektedir; bu itibarla insan da, bu değişmeler içinde her vakit kendini aydınlatmalı, yenilemeli ve ruhta yeni bir dirilişe geçmelidir ki, hayatını teşkil eden karelerden hiçbiri karanlık kalmasın. İmanı yenileme meselesi devamlılık isteyen bir husustur. Mü’mindeki bu yenilenmenin onun tabiatının bir yanı, fıtratının bir parçası

37


hâline gelmesi için devamlı surette imanını derinleştirmesi ve onu hayatına aksettirici eylemlerle bezemesi gerekmektedir. İnsan imanını devamlı canlı ve taze tutmalıdır. Zîra uzun ve çetin bir yolda sönmüş, eskimiş, kendisine faydası olmayan bir iman hiç bir işe yaramayacaktır. İnsanın karşısında işini profesyonelce yapan bir şeytan bulunmaktadır. Şeytan karşısında dik durmanın yolu sağlam ve sarsılmaz bir imana sahip olmaktan geçer. İmanını sürekli yenileyen mü’min profesyonel mü’mindir ve şeytanla ancak bu şekilde başedebilir. İnsanın, nefis, hevâ, vehim ve şeytan gibi birçok düşmanı bulunmaktadır. Bunlar her an insana hükmedebilmekte ve onu hayvandan daha aşağı bir hâle düşürebilmektedir Bunların tek amaçları, insana vesveselerle, şüphe ve vehimlerle saldırıp, onun iman nurunu söndürmektir. Bu kadar düşmana karşı insanın mukâvemeti ancak imanının kuvvetiyle olabilir. İnsan daima kemâlâta talib olmalı, mevcut ile yetinmemelidir. Allah(cc) şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler, Allah’a, Rasulüne, Rasulüne indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitablarını, Rasullerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şübhesiz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır. (Nisa-136) Katıksız iman edip imanlarında hiç bir şüpheleri olmayan ve aynı zamanda yaşantılarıyla imanlarını tasdik eden muvahhid mü’minlere imanı emreden Rabbimiz: “Ey iman edenler, iman edin!” buyuruyor. İman etmiş olan mü’min müslümanlar, her an yeniden iman edecekler. İmanlarını tazeleyecek, iman şuurunu yenileyecek, iman idrakim canlı tutacaklar. Böylece imanlarını kuvvetlendirmiş ve kendilerini yüksek dereceye ulaştırmış olacaklardır. Küfür ve şirk cephesinin elinde bulunan ifsad araçları olan televizyon, radyo, gazete, dergi ve diğer kitle iletişim araçlarıyla, imana ve İslâm’a yapılan saldırılar neticesinde insanlar, birçok şüphenin ve kargaşanın içine itiliyorlar. Bundan dolayı İslâm cephesinde bulunanlar imanlarını, her an taze tutmalı, yenilemeli ve dipdiri bir hâle getirmeleri onların üzerlerine bir kulluk vazifesidir. İman ilkelerine şuurlu bir şekilde ve idrak ederek iman etmek gerek. İmanımızı diri tutmak bilinç halinde olmayı gerektiriyor. Allah Teâlâ: “Ey iman

38


edenler” şeklinde hitab ettikten sonra bu kişilerin iman etmelerini tekrar emretmesinin sebebi nedir? “Ey iman edenler, Allah’dan sakınıp korkun ve O’nun Rasulüne iman edin. Size, kendi rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve size mağfiret etsin. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.”(Hadid-28) Muvahhid mü’minler, hangi çağda olurlarsa olsunlar ve dünyanın neresinde bulunurlarsa bulunsunlar, katıksız ve gölgesiz imanlarını korumak zorundadırlar. İmanı ve İslâm’ı, bütün yabancı unsurlardan tertemiz kılıp, öylece inanmalı ve yaşamalıdırlar. İmanı, şirkten ve küfürden, İslâm’ı, bid’at ve hurafelerden arındırıp öylece iman edip yaşamaya gayret eden muvahhid mü’minler, her an imanını yenilemeli ve taze tutmalıdır.

39


-13Hepsinde hayır olmakla beraber Allah katında kuvvetli mümin zayıf müminden daha değerlidir. Sana faydalı olan şeyi gerçekleştirmede ısrarlı ol, âcizlik getirme. Neticede başarısız olursan şöyle söyle: “Kader böyleymiş, Allahın dilediği olur.” Sakın keşke şöyle olsaydı, böyle olsaydı deme. Çünkü keşke sözü şeytan işine kapı açar. İbni Mâce

A

MELİN makbul olma kaydının amelde bulunan kişinin niyetini sadece Allah’a halis kılarak hareket etmesi gerektiği ve amellerin sonlarının da bu niyete bağlı olarak belirlendiği bilinen bir durum. Müslüman bir insanın sorumluluk alanı, niyetini Allah’a halis kılmakla sınırlıdır; zira halis bir niyetle yapılsın veya yapılmasın işin sonu yalnızca Allah’ın takdiriyledir. Bu bağlamda muhlis kul için artık amelinin neticesinde zafer elde etmek veya etmemek mühim değildir; çünkü o bilir ki zafer sadece Allah’ın lütfu ve takdiridir. Fakat çağımız değer dünyasına ait kapitalist zihniyetin başarı ya odaklanır. Hâlbuki başarı eylemlerin meşruiyet ölçüsü olamaz. İşte tam da bu sebeple “baş olma” anlamında “başarı” kelimesi yerine, “başarıya erdirildi” manasında “muvaffakiyet” sözcüğünü kullanmak daha yerinde bir tabirdir. Çünkü kelimeler, zihin dünyasını ele veren göstergelerden biri olduğu gibi aynı zamanda zihni dönüştüren bir etkiye de sahiptir. Başarılı olmak için gayret ve çaba şarttır. Arapların şöyle güzel bir sözü vardır: “Peşinde takipçisi olan hiç bir hak zayi olmaz.” Kul olarak görevimiz gayret ve takiptir. Başarıyı sağlayacak olan Allah’tır. Onun için: Gayret bizden tevfik (başarı) Allah’tandır, diye söyleriz. Sebeplere yapışmadan, eldeki güç ve imkânları seferber etmeden başarı beklemek Sünnetullah’a aykırıdır. Neticede elbette Allah’ın dediği olur, fakat başlangıçta kulun azim, irade ve ısrarı şarttır.

40


Hz. Ömer, bir konuda birisine görüşünü sordu. O da; Allah bilir, deyince Ömer kızdı ve “Ahmak herif! Allah’ın daha iyi bildiğini ben de biliyorum, fakat ben sana senin ne bildiğini soruyorum,” dedi. Önce azmedip sonra tevekkül etmek Kur’an’ın emridir. İnsan her teşebbüsünde başarılı olmayabilir. Çünkü mutlak başarı Allah’a aittir. Bir işte başarılı olamadım diye azmi elden bırakmak, gereksiz pişmanlık göstermek, faydasız gerekçeler ileri sürmek insanı güçsüz ve moralsiz kılar. Yüce Allah insanı başaramadığı için değil, başarmak için teşebbüs, azim ve gayret göstermediği için hesaba çeker. Kadere inanmak insanı güçlü ve cesur kılar. Mümin neticeye razı olur, kusuru varsa tekrarlamaz, yoksa böylesi hayırlıdır. Bizim hayır sandığımız belki de şer olabilir, şer sandığımız da belki hayır olabilir. Biz bilmeyiz, Rabbimiz bilir, der ve teselli olur. Bir sonraki iş için gücünü moralini kaybetmez, her işe aynı azim ve gayretle girişir. İşlerin önceden Allah tarafından planlanmış olması insanı büsbütün devreden çıkarmaz. İnsan olarak görevi tam yaptıktan sonra başarılı olmak ve olmamak, neticeyi Allah’tan bilmek, şımarma ve üzülmeyi ortadan kaldırır. Nitekim yüce Mevla şöyle buyurmuştur. “Ne yerde ne de kendi nefislerinizde meydana gelen hiç bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah için çok kolaydır. Öyle ki bu, elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve size verdiğine şımarmayasınız diyedir. Çünkü Allah kendini beğenip övünen kimseleri sevmez.” (Hadid 22-23) Yüce Allah olacak olan her şeyi vukuundan önce bilir. Vakti gelince de her şey meydana gelir. Buna kader denir. Bu Allah’ın programıdır. Kaderin tersi olmaz. İnsan buna inanırsa bir şeyin olup olmamasına, neden şöyle veya böyle olduğuna üzülmez. Her şeyi Allah’a havale eder. Aksi halde neden böyle oldu, keşke şöyle olsaydı demek insanı bunalıma sürükler. İbni Abbas hazretlerinden şöyle bir söz nakledilir. “Sevinmeyen, üzülmeyen kimse yoktur. Önemli olan kişinin başına gelen musibete sabır, hayrı da şükürle karşılamalıdır.” (İbni Kesir, 4/177) Ayrıca bu dünya da, fırtına, yangın, sel ve deprem gibi insan iradesi dışında cereyan eden olaylar vardır. Kula düşen bunlar için üzülmek değil

41


sabretmek ve tedbir almaktır. Başarılı olmak için baştaki hadis-i şerifin mesajını şöyle özetleyebiliriz: Öncelikle müslümana güçlü olmak yakışır. Güçlü olmak için de faydalı bir işi başarmada ısrarlı olmak, acze düşmemek, her şeye rağmen bir iş başarılamazsa kadere inanarak zaaf ve bitkinlik göstermemek, gereksiz pişmanlık ifade ve tavırlarından uzak durmak, yeni bir azim ve iradeyle yeni işlere koyulmak gerekir.

42


-14İki günü birbirine eşit olan zarardadır. Acluni, Keşfu’l-Hafa

B

U hadisi şerifin başka varyantları da mevcut: “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır. Bugünü dününden kötü olan lanetlenmiştir.” Buraya kadar olan kısım, bazı kaynaklarda Abdülazîz b. Ebî Ravvâd’ın rüyası olarak nakledilmiştir. (Ali el-Karî, el-Masnû”, 174) “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır. Bugünü dününden kötü olan lanetlenmiştir. Artmayan eksilir. Eksilen için ise ölüm daha hayırlıdır. Cennet’i arzulayan hayırlı işlere koşsun. Cehennem ateşinden korkup çekinen, şehvani işlere uzak olsun. Dünyada zühd içinde yaşayan kimseye musibetlere karşı sabretmek kolay gelir.” ed-Deylemî tarafından Hz. Ali (ra)’nin Efendimiz (sav)’den rivayeti olarak nakledilen (Bkz. el-Firdevs, III, 611) Değişim ile tekâmül arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor. Modern değişim kavramının aksine, değişim, bizatihi bizi manevi tekâmül ve olgunluğa götüren şeydir. Değişmeyen değerlerin rotasında, istikrarlı bir erdemlilik mücadelesi ve bu konuda efor sarfetmek değişimi doğru anlamak olur. Yoksa değişim herşeyimizden, temel değerlerimizden vazgeçmek anlamını taşımıyor. Yaygın kanaate göre, “Her şeyin değişmesi başarının bir ölçüsü. Değişim, dinamizm, hayatiyet demek. Değişmemek ise köhnelik, atalet ve gericilik demek. Değişim her alana nüfuz eden gizli bir hükümdar. Değişim, hem de hızlı değişim ekonomik kalkınmanın, siyasi başarının, bireysel mutluluğun birinci şartı. Değişimi ıskalamak bir nevi hayatı ıskalamak.” Reklam-ambalaj diliyle söyleyecek olursak: “Değişmeyen tek şey değişim”. Bu bakış açısı zihinlerimize öylesine işlemiş ki “Neden değişmek zorundayız?” sorusunu sormaya cesaret edemiyoruz. Değişimin hep iyi ve güzel bir şey demek olduğuna inandırıldığımız için, ne değişimin mantığını doğru anlayabiliyoruz,

43


ne de değişime kendi hür irademizle bir istikamet kazandırabiliyoruz. Değişimi ya bilmeden kabulleniyor ya da reddediyoruz. Her iki durumda da tavrımızı kendi değer yargılarımızdan çok, değişimin kendisi belirliyor. Batı kaynaklı tarih ilk insanın cehalet içinde olduğunu insanlık tarihi boyunca insanın gelişme ve değişme göstererek terakki ettiğini kabul ediyor. Burada doğrusal bir çizgiden bahsediliyor. Sürekli gelişme trendi gösteren bir çizgi. İslam inancı ise bu görüşü reddediyor. İlk insanın Peygamber olarak görevlendirilmesi ve kendisine bütün isimlerin öğretilmesi, kendisine kitap verilmesi ilk insanın bilgili ve medeni olduğunu gösteriyor. Tarih boyunca insanlar bu medeni hallerinden uzaklaşmışlar ve her saptıklarında Allahu Teala tarafından rasullerle desteklenmişler. Peki, değişim bir zorunluluk mudur? Bir başka ifadeyle, hiç değişmeden yaşamak mümkün değil mi? Bu soruya çeşitli şekillerde cevap vermek mümkün. İslâm geleneği, değişime ilâhi yaratılış plânının bir parçası olarak bakar. Cenab-ı Hakk’ın “yaratıcı” isminin bir tecellisi olan varlıklar âlemi, tıpkı yaratılış emrinin kendisi gibi, dinamik bir mahiyete sahiptir. Tabiat düzeni, içinde sürekliliği barındırmakla beraber, periyodik değişim ve dönüşüm kuralına bağlıdır. Kur’an-ı Kerim buna “yeniden yaratılış” (halk-ı cedid) kavramıyla atıfta bulunur. Buna göre, varlıkların Cenab-ı Hakk’a olan mutlak bağlılığı dinamik bir süreçtir ve onların her an yeniden yaratıldığını gösterir. Bu yüzden, yine Kur’an’ın ifadesiyle “O her an bir iştedir”. Kur’an-ı Kerim, tabiat âlemi hakkındaki bu bakış açısıyla, dikkatlerimizi zahirde görünenin ötesine çeker. Sabit gibi görünen her şey, aslında sürekli bir yeniden varoluş eylemi içindedir. Çıplak gözle algılayamadığımız değişim, eşyanın bizatihi tabiatında vuku bulur ve onların sürekli bir varoluşsal dönüşüm içinde olmalarını sağlar. Bunu örneklendirmek için Kur’an-ı Kerim, en sabit ve sağlam varlık olarak bildiğimiz dağlara işaret eder ve onların dahi “hareket halinde olduğunu” söyler. Değişim kişisel olarak düşünüldüğü gibi toplum olarak da düşünülebilir. Burada değişim ile tekâmül arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor. Modern değişim kavramı, bizatihi bizi manevi tekâmül ve olgunluğa götüren şey demek değildir. İslamın ön gördüğü değişim ise kâmil

44


mü’min olma yolunda ilerlemektir. Hz. Peygamber(sav) Efendimiz’in “iki günü bir olan ziyandadır” hadisi, bu tekâmül sürecine atıfta bulunur. İslâm’ın tanımladığı manevi hayat, zannedildiğinin aksine atalet ve miskinlik değil, dinamik bir arayış ve mücahede üzerine kuruludur. İnsanın niyet ve amellerini sürekli sorgulaması, ahlâkî ve fikri kemale ulaşmak için gayret göstermesi en büyük cihaddır ve cihad, dinamik bir süreçtir. Bu anlamda geleneksel İslâm toplumları, sadece bilim ve sanatta değil, manevi tekâmül alanlarında da son derece hareketli toplumlardı. Bu bakış açısı, değişimin kendisinden çok, değişimin öznesine öncelik verir. Yani birey ve toplumları değişimin önünde savrulan âtıl bir nesne olmaktan çıkartır. Onlara özgür bireyler olarak sorumluluk yükler. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim “Bir kavim kendi içinde olanı değiştirmedikçe Allah onun durumunu değiştirmez.” buyuruyor. İslam günlük değişim gerekliliğini bu hadis-i şerifle vurguluyor. İslâm, aynı zamanda değişimin belli bir hedefe doğru olması gerektiğini savunuyor. Bu noktada İslâm geleneğinin, neyin değişip neyin sabit kalacağı konusunda açık prensipler koyduğunu görüyoruz. Değişken ile sabit olan arasındaki denge, hem değişime istikamet kazandırır, hem de onu sağlıklı bir süreç haline getirir. Bu yüzden Mehmet Akif’in deyişiyle: “Eski, eski olduğu için atılmaz, yeni, yeni olduğu için alınmaz.” Burada Mevlananın pergel metaforunu hatırlamak iyi olur. Pegelin bir ayağını sabitleyerek diğer ayağın hareketini değişimin öznesi olarak gösterebiliriz. İslâm’ın bir din olarak Arap Yarımadası’ndan çıkıp cihanşümul bir medeniyet haline gelişi, bu sağlıklı denge ilişkisinin bir neticesidir. Hukuk okullarının farklılaşması, tasavvufun toplumun her kesimini kucaklayan bir ‘ocak’ haline gelmesi ve devlet yönetimi, bilim, sanat ve kültür alanlarında büyük hamlelerin yapılması, değişimin hem ferdi hem de sosyal boyuttaki tezahürleridir. Neyi değiştirmesi, neyi yerinde bırakması gerektiğini bilmeyen toplumlar, zaman ve mekân bilincini yitiriyor ve bir ‘yersizlik-yurtsuzluk’ krizine itiliyor. Neticede modernleşmenin önerdiği değişim, bizim toplumumuzda köksüzlüğe ve yozlaşmaya yol açıyor. Buradaki değişim kulun kamil mü’min olma yolunda Rabbine doğru yürüdüğü rotadaki seyri sülûktur.

45


-15Ebu Hureyre (ra)’den, Hz Peygamber (asv)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Cehennem ehlinden iki sınıf var ki, onları görmedim. (Onlardan biri) ineklerin kuyrukları gibi kamçılarla insanları dövenlerdir. Diğer ikincisi de, giyinik, fakat çıplak olan, kibirlenerek yürüyen, öteki kadınları kendileri gibi olmaya zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. Onlar cennete girmeyecekler, onun kokusunu bile alamıyacaklar. Halbuki onun kokusu şu kadar (500 sene) mesafeden hissedilir.” Müslim

B

İR kimsenin örtmesi gereken ve başkasının bakması haram olan yerlerine “avret yeri” denir. Ayette şöyle buyurulur: “Mümin erkeklere söyle: Gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir” (Nûr-30). Kadınların örtünmesi konusunda da şöyle buyurulur: “Mümin kadınlara da şöyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Zînet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnadır. Başörtülerini yakalarının üstüne koysunlar. Zînet yerlerini kendi kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kendi erkek kardeşlerinden, kendi kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, kölelerinden, erkeklik duygusu kalmayan hizmetçilerden veya henüz kadınların gizli yerlerine muttali olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizleyecekleri zînetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin” umduğunuza nail olasınız” (Nûr-31). Kadınların ev dışında veya yabancı erkeklerin yanında normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Ayette şöyle buyurulur: “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların

46


tanınıp, kendilerine sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allah çok yarlığayıcı ve çok esirgeyicidir” (Ahzâb-59) . Rasulullah(sav) örtünme ile ilgili bu ayetlerin tefsirini yapmış ve uygulama esaslarını göstermiştir. Hz. Âişe’den rivâyete göre, bir gün Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah Resulunun huzuruna girmişti. Resulullah (sav) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti” (Ebu Davûd, Libâs, 31). Hz. Âişe (ra) ilk başörtüsü uygulamasını şöyle anlatır: “Allah ilk muhâcir kadınlara rahmet etsin onlar; “Baş örtülerini yakalarının üstüne taksınlar.” (Nûr-31) ayeti inince etekliklerini kesip bunlardan başörtüsü yaptılar”. (Buhari, Nesai) Kadınların el, yüz ve ayakları dışında, sarkan saçları dahil bütün bedenleri namazda veya yabancı erkeklerin yanında örtülmesi gerekli olan yerlerdir. Örtünün sık dokunmuş ve altını göstermeyen kalınlıkta olması gerekir. Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Yine vücut hatlarını belli eden elbiselerle örtünmüş sayılmaz. Hadisi şerifte de bu konuya dikkat çekilmektedir. “Giyinik, fakat çıplak olan” dan kasıt Allahu alem şeffaf ve dar giyinenlerdir. Erkeklerin giysisine benzememesi de örtünün şartlarındandır. Yüce Allah erkek ve kadını ayrı ruh ve beden özellikleri ile yaratmıştır. İslam giyimde ve insanlar arası ilişkilerde bu yaratılışa uygun esaslar getirmiştir. Kadın daha hassas, ince ruhlu ve narin yapılıdır. Süslenme, süslü giyinme ve zînetlere bezenme onun ruhunda vardır. Bu yüzden her iki cinsin örtmesi gereken yerler ayrı olduğu gibi, giysi şekil ve stilleri de farklıdır. O topluma dışarıdan bakan kimse; erkek veya kadını bu farklı yapı ve giyimleri ile ayırır. Aksi halde erkek gibi giyinen kadın veya kadın gibi giyinen erkek tipleri ortaya çıkar ki, bu durum kişinin ruhsal yapısında bozulmalara yol açar. Rasulullah(sav) giyim, beden veya davranışları ile erkeğe benzemeye çalışan kadına ve kadına benzemeye çalışan erkeğe lanet etmiştir. Hadislerde şöyle buyurulur: “Kadınlardan erkeklere benzeyenlerle

47


erkeklerden de kadınlara benzeyenler bizden değildir.” (Buhari, Libas, 61; Ebu Davud, Libas, 27; Tirmizi, Edeb, 34; İbn Mace, Nikah, 22) Abdullah b. Abbas (ra)’dan nakledilmiştir; “Nebî (sav) erkekleşen kadınlarla, kadınlaşan erkekleri lanetledi ve “onları evlerinden çıkarınız” buyurdu. (Buhari, Libas, 62, Hudud, 33; Ebu Davud, Edeb, 53; A. b. Hanbel, I, 225) Abdullah b. Ömer Allah elçisinin şöyle dediğini nakletmiştir: “Üç kimse vardır ki, cennete giremez ve kıyamet günü Allah onlara rahmet bakışı ile bakmaz. Ana-babasını dinlemeyen kimse, erkeklere benzemeye çalışan kadın ve eşini kıskanmayan koca.” (Ahmed b. Hanbel, II, 134)

48


-16“Vücutta bir et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün vücut iyi olur. Eğer o ifsada uğrar ve bozulursa bütün vücut da ifsada uğrar ve bozulur. Dikkat edin o kalptir. Buhari, Müslim

B

EDENDEKİ bütün a’za, kalbin emrindedir. İnanmak, sevmek, korkmak, kalbe ait fiillerdir. Mümin olan, kâfir olan, kalptir. Güzel, iyi ahlakın ve kötü huyların yeri kalptir. Kötü huylar, kalbi, ruhu hasta eder. Hastalığın artması, kalbin, ruhun ölümüne sebep olur. Önce kalbi temizlemek lazımdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Kalp bozuk olunca, bedenin işleri de hep bozuk olur.” (Beyhaki) İnsanı Allahü Teâlânın rızasına, sevgisine kavuşturan yol kalptir. İnsanı Allahü Teâlâdan uzaklaştıran şeylerin en zararlısı, dünya sevgisi yüzünden kalbin kararmasıdır. Bu sevgi, kötü arkadaşlardan ve lüzumsuz ve zararlı şeyler seyretmekten hâsıl olur. Faydasız işlerle kalbi meşgul etmek, lüzumsuz şeyler konuşmak, kalbin hastalığını arttırır. Müstehcenlik, ucub, kibir, fitne, kin, hased… bunların hepsi, kalbi Allahü Teâlâdan uzaklaştırır. Kalb, sevgi yeridir, nazargahı ilahidir. Kalbi uyanık olmayanın, Allahü Teâlânın varlığını, büyüklüğünü ve Cennet nimetlerini ve Cehennem ateşinin şiddetini hatırlamayanın, düşünmeyenin ibadetten lezzet alması güç olur. Bedenin İslamiyet’e severek ve kolay uyması için, kalbin temiz olması lazımdır. Nuru ilahi temiz olmayan yerde neşvü nema bulmaz, yeşermez. Abdullah İbnu Amr (ra) anlatıyor: “Resülullah(sav)’a: “En efdal insan kimdir?” diye sorulmuştu. “Kalbi mahmüm (pak), dili doğru sözlü olan herkes” buyurdular. Ashab: “Doğru sözlülüğün ne demek olduğunu biliyoruz. Mahmümu’l-kalb ne demektir?” diye sordu. “(Mahmüm kalb), Allah’tan korkan tertemiz kalptir, içinde günah yoktur, zulüm yoktur, kin yoktur, hased yoktur” buyurdular.”

49


İbadetler, kalbi temizler. Günahların affedilmesine sebep olur. Fakat, kulluk vazifesi olduğunu düşünmeden, şehvetlerini, dünya çıkarlarını düşünerek yapılan ibadet, şartlarına uygun olup, sahih olsa bile, dünyada ve ahirette faydası olmaz. Feyz, kalbden kalbe gelen, insana Allahü teâlânın razı olduğu şeyleri yaptıran nurdur. Feyze kavuşan bir insanın kalbi, ilimler, marifetler hazinesi olur. Bu saadete kavuşmak için, dinin emir ve yasaklarına uymak şarttır. Bedeni besleyen rızıklar ve kalbi temizleyen feyzlere kavuşmak için çalışmak lazımdır. Kısaca kalbi bütün manevi hastalıklardan salim tutmak gerekir. Rabbimize salim bir kalp ile kavuşmak önemlidir.

50


-17Her kimin üç kız çocuğu veya üç kız kardeşi yahut iki kızı veya kız kardeşi bulunur; onlara iyi muamele eder ve onların haklarını yerine getirme hususunda Allah’tan korkarsa o Cennetliktir. Tirmizi, Birr

İ

SLAM Dîni, geldiği ortamda kadını bir meta olarak bulmuştu. “Kız çocuklarının öldürülmesi mükerrem işlerdendir,” diye atasözü mevcuttu. Kadınlar ikinci sınıf, hatta değersizdi. Evlenmenin on çeşidinin bulunduğu bir toplum islamın kadına değer veren yeni akidesiyle tanışıyordu. İslâm nazarında kadın, şefkat, merhamet, hürmet duyulması ve nezâket gösterilmesi gereken asîl ve nezîh bir varlık. Peygamber (sav) Efendimiz, kadınların nâzik ve kibâr olduklarına işâret ederek, onların hiç incitilmemesi gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Bir hadîs-i şerîflerinde: “Kadınlar hakkında hayırlı olup nezâketle muâmele etmenize dâir vasiyyetime itâat ediniz! Çünkü onlar eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı üst kısmı(ortası)dır. Eğer sen onu doğrultmaya uğraşırsan, kırarsın; kendi hâline bırakırsan, daima eğri kalır. O halde kadınlar hakkında hayır öğüdüme dikkat ediniz!” buyurur. İslâm Dîni, kadın hakları üzerinde titizlikle durmuş ve kadını, hiçbir nizâm ve sistemin veremediği müstesnâ bir makâma sâhip kılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’inde: ”Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır.” buyurmuştur. Rasûlullâh(sav) Efendimiz de erkekleri, kadınların hak ve hukûkunu gözetmeye dâvet etmekte ve bu konuda: “Kadınların haklarını yerine getirme husûsunda Allâh’tan korkunuz! Zîrâ siz onları Allâh’ın bir emâneti olarak aldınız.” buyurmaktadır. Başka bir hadîs-i şerîflerinde de: “Sizin en hayırlınız, ehline (eşine ve çocuklarına) en hayırlı olanınızdır. Ve ben de ehline karşı en

51


hayırlı olanınızım.” buyurur. Allah kadınla erkeği eşit yaratmamıştır. Her ikisini de insan olma yönünden, akıl, bilgi, kültür yönünden eşit olsa da, kadın erkekten daha duygusal daha hissidir. Erkek ise daha katı, olaylara daha sert, duygusal yoğunluğu az olan bir açıdan bakar. Bu psikolojik yönden farklılıktır. Biyolojik yönden, erkekte kas daha fazla iken kadında yağ daha fazladır. Bu durum erkeğin kadından üstün olduğunu göstermez. İslâm Dîni, âile ocağında temel eğitimi veren ilk öğretmen ve mükemmel bir eğitimci olarak kadını ele alır. Çocuğun terbiyesi, yetişmesi, her yönden gelişmesi, daha küçük yaşta iken güzel alışkanlıklar kazanması ve faydalı bilgilerle donatılması husûsunda annenin rolü çok büyüktür. Baba, evin nafakasının temini için ömrünün ekserîsini âilesinden dışarıda geçirmekte, çocuğu ile yeteri kadar meşgul olamamaktadır. Bu durumda, çocuğu asıl yetiştiren ve terbiye eden anne olmaktadır. Kız çocuklarının bakımı ve terbiyesi için her türlü fedâkârlıkta bulunan anne ve babaların, büyük fazîlet ve ecir sâhibi olacaklarını Hz. Peygamber (sav) Efendimiz, şu hadîs-i şerîfleriyle beyân buyurmuşlardır: “Kim, (iki veya üç) kız çocuğunu erginlik çağına erişinceye kadar besleyip büyütürse, kıyâmet gününde -iki parmağını birleştirerek- onunla şöylece beraber oluruz.” Bu da, yüce dînimizin kadına verdiği üstün değeri gösterir.

52


-18Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir. Müslim, Îmân; Ebû Dâvûd, Salât.

O

NLAR (o müminlerdir) ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler ve fenalığı yasak ederler. Bütün işlerin sonu sırf Allah’a âittir.(Hac-41) Kur´ân ve hadiste müstesnâ bir yer ve fevkalâde bir ehemmiyet atfedilmiş olan emr-i bi´lma´rûf ve nehy-i ani´lmünker konusunda bizleri uyarmaktadır. Çünkü dünyada Allaha kulluk edilebilecek ortamı sağlamak müslümanın görevidir. İslam kültüründe emri bil maruf nehyi anil münker; toplumda iyiliğin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi ve böylece erdemli bir toplum oluşturulup bu toplumun yaşatılması için gösterilen faaliyetlerin hepsini ifade eden bir terimdir. Bu hususla ilgili âyet-i kerimede Allahu Teâla şöyle buyuruyor: “Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki (onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte onlar muradına erenlerin tâ kendisidir.” (Âli İmran-104) Bu ayet-i kerimeye göre kişileri kötülüklerden, haramlardan sakındırmak farzı kifayedir. Yani bazıları vazifeyi yerine getirirse diğerlerinden vebal sakıt olur. Aksi halde Allah’ın nehyettiği haramlar rahat işlenirse, bu konuda önlem alınmazsa hatta haramlar teşvik edilirse o zaman emri bil maruf nehyi anil münker farzı ayındır. Bazıları vazifeyi yerine getirirse diğerlerinden vebal sakıt olur. Peygamberimizin(sav) ifadesine göre geminin alındakiler gemiyi deler gemi su alır. Yukarıdakiler de mani olmazlar ise beraber suya batarlar hepsi yok olur gider. Peygamberimiz (sav) hadisi şeriflerinde

53


şöyle buyuruyor: “Ya mâruf emr ve münkerden nehyedersiniz, yahud Allahu Teala sizin kötülerinizi size musallat eder. Sonra iyileriniz dua etmeye kalkışır. Fakat duaları kabul olmaz.” Ebu Ümame el-Bahili Rasulullah (sav) efendimizden şöyle rivayet etmiştir. “Kadınlarınız azdığı, gençleriniz isyana daldığı ve sizler de cihadı terk ettiğiniz zaman hâliniz nice olur.” buyurdu. Ashabı kiram böyle şey olacak mı diye hayretini gizleyemedi. İslam insanlığın iki dünya saadeti için gelmiştir. İslam dünya ve ahiretimizi mutlu kılmanın yolunu bize gösterir. Bu sebeple İslam Allahın hükümlerinin yaşandığı ve insanların birbirlerini iyiliğe teşvik ederek oluşturdukları müstesna toplumun ismidir. “Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunları Allah rahmetiyle yarlığayacaktır. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir.” (Tevbe-71)

54


-19Kişinin hatalarının çok olması, yumuşak huyluluğunun eksik bulunması, doğruluk ve hakperestliliğinin az olması, gece boyunca ölü gibi uyuması, gündüzleyin işsiz boş oturması, tembel olması, sürekli sızlanması, halinden şikayetçi olması, cimri olması, aç gözlü olması... Bütün bunlar, kişiye dininde ve kişiliğinde zayıflık ve kötülük olarak yeter. Ebu Nuaym

K

ULLUK, yaratılış gayesine uygun davranışlar ortaya koymaktır. Allah ismiyle işaret edilen O mutlak varlığı tanımaya çalışmak, O’nun sistem ve düzenini bilmek, kavramak, idrak etmek, İlahi senfoniye uygun hareket etmek. İşte yaratılış gayesi. Peki, bu gayeye uygun davranışlar ne olabilir? Bu görecelidir. Herkes şunu şunu yapmalı diyerek, herkes aynı şeyi yapmaya zorlanamaz. Zaten tabiatın kanununa aykırıdır. Önemli olan çizgidir. Yani, doğru yörünge üzerinde hareket etmektir. Bu sağlandığı zaman, zaten kişi, emin adımlar atacak. Kendi fıtratındaki istidadları keşfedip, o yönde ilerlemeye gayret edecek. Kamil mümin olma yolunda ilerleyecektir. İnsanın zaafları vardır, çünkü insan zayıf olarak yaratılmıştır. İnsanın meleklerden üstün bir seviyeyi tutturabilmesi bu zaafları terketmesiyle olacaktır. Hadisi şerifte zikredilen hususlar mümin kula yakışmayan davranışlardır. Mü’min olmanın bir bilinç hali olduğunu bilmek ve her an Allahla olduğumuzun farkında olmak hayatımızın en iyi düzenleyicisidir. Unutmayalım ki, cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Hâlbuki Allahu Teala rezzakı âlemdir. Cimrilik yapmak zımnen Allahu Tealanın vermeyeceği endişesini taşımak olur ki bu iman noktasından hastalıklı ve sakat bir durumdur. Aşırı mal hırsı ve cimriliği yüzünden durmadan mal biriktiren ve tükenir endişesi harcamayıp, dünyayı kendilerine zindan

55


eden cimriler vardır. Hâlbuki mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır. Ataletin kelime anlamı “eylemsizlik hali”dir. Bir insan bir işi yapması gerektiğini biliyor, niçin yapması gerektiğini biliyor, isterse nasıl yapabileceğini biliyor, yapmazsa ne kaybedeceğini biliyor, yaparsa ne kazanacağını biliyor ama yine de yapmıyorsa, o kişi atalet halinde yaşıyor demektir. Atalet ve tembellik yasaklanmıştır. İnsanın yaratılış gayesi olan Allah’a kulluk tüm bir hayatın ifadesidir. Allah’a kulluk, Allah’ı tek bir ilah olarak kabul edip, ona gönülden boyun eğerek itaat etmektir. Yaşamın tüm evrelerinde, yaşamın amacını Allah’ın istediği doğrultuda yaşamaktır. “De ki: “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” (Enam-162) Allah’a kulluk, Allah’ın yasakladığı eylemlerden itirazsız kaçınmaktır. Kalbinde hiç şüphe duymadan iman etmek ve imanı salih amellerle şekillendirmektir. Kulluk, imtihan sorumuzdur. İmtihan mekanımız dünyadır. İnsanı ve yaşadığı dünyayı bu imtihana göre yaratan Rabbimiz kulluğu nasıl yapacağımızı, imtihandan başarıyla çıkabilme yollarını da insanlara vahiy yoluyla öğretmiş, insanı başıboş bırakmamıştır. “İnsan, kendi başına ve sorumsuz bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyamet-36) Cenabı Hakk insanı yaratarak onu kullukla imtihan ederek elbette onu başıboş bırakmamış, onun için seçip beğendiği din olan İslam dini ile imtihan etmektedir. Bütün varlıkların yaratılış gayesi Allah’a kulluktur (Sâf-1) İnsanın, küçük canlıların, nebatların, dağların, yeryüzünün ve semânın yaratılışı bir gayeye yöneliktir: “Onlar üzerindeki göğe bakmazlar mı onu nasıl yükseltip süsledik? Göğün hiç bir kusuru ve eksik yeri de yoktur. Yeri de döşedik ve sabit dağlar koyduk. Yerde göze hoş gelen her çiftten bitkiler bitirdik. Bütün bunları Rabbine yönelen bütün kullar ibretle incelesinler ve tefekkür etsinler diye yarattık.” (Zâriyât-56) Tefekkürü ibadet sayan, söylenilen kelimelerin mizanda ağırlığının olacağını bize talim ettiren bir din insanın tembel, cimri, rabbine karşı nankör olmasını da asla kabul etmez.

56


-20Rasulullah bir gün mescide girdi. Orada halka şeklinde oturmuş iki gurup Sahabe ile karşılaştı. Bunlardan bir grubu Kur’an okuyor ve Allah’a dua ediyordu. Diğerleri de, ilim öğreniyorlar ve öğretiyorlardı. Rasulullah şöyle buyurdu: “Bunların hepsi hayır üzerindedirler: Şunlar Kur’an okuyorlar ve Allah’a dua ediyorlar. Bunlar da ilim öğreniyorlar. Ben de ancak bir muallim (öğretici, yol gösterici) olarak gönderildim.” Rasulullah bu sözlerinden sonra ilim öğrenenlerin yanına oturdu. İbn-i Mace

(Ey Muhammed) De ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.”(Zümer-9) İslâm’a göre ilim ve hikmet müminin yitiğidir; mümin, yerine ve söyleyene bakmaksızın onu nerede bulursa alır. Her fenalığın, hatta küfür ve şirkin de başı bilgisizlik ve cehalettir. Küfrün ne demek olduğunu bilen bir kimse kâfir olmaz. Şirkin ne demek olduğunu bilen, başkalarını Allah’a ortak koşmaz, Allah’tan başkasına ibadet etmez. Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerim’de “Sakın ha cahillerden olma” (En’âm-35) buyurulmuştur. Kur’an-ı Kerîm’in açıkça ifade ettiğine göre “Kulları içerisinde Allah’tan ancak âlimler korkar.” (Fâtır-28). Kur’an-ı Kerîm’de ilmin her çeşidi övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı açıkça belirtilmiştir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer-9) İslâm ilmin, âlimin ve ilim yolcusunun değerini yükseltmiştir. Kur’an-ı Kerîm’de “Allah, içinizden iman edenlerle kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir” (Mücadele-15) buyurulur. Peygamber efendimiz(sav) de hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ Cennet yollarından açar. Melekler, ilim ve tahsil edene karşı memnuniyetleri ve tevazuları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah’tan

57


rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibadet eden kimseye üstünlüğü, on dördündeki ayın, görünen diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne altın ne de gümüş bırakmışlardır, onlar miras olarak sadece ilmi bırakmışlardır. Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir.” Allahu Teâlânın ilk emri “oku”. Peygamberimiz ümmi olduğu halde, yani okur-yazar olmadığı halde, oku emrinin hikmeti nedir? Yunus Emre diyor ki: İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin Ya nice okumaktır? Demek ki, ilim bilmek, yani kendini bilmek demektir. Kendini bilmekten maksat nedir? Hadis-i şerifte “Kendini bilemeyen Rabbini bilemez” buyuruldu. Kendini bilmek, kendisinin niçin yaratıldığını bilmek demektir. O halde yaradılış gayesi nedir? Kur’ân-ı Kerimde, insanların ve cinlerin kul olduklarını bilmek ve kulluk yapmaları için yaratıldıkları bildirilmektedir. Kulluk yapmak ne demektir? Allahü Teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından kaçmak, kısaca Hakkın bütün emirlerine boyun eğmek, teslim olmaktır. Zaten islâm, kayıtsız şartsız teslim olmak demektir. O halde oku emrinden maksat, yaratılış gayesine uygun yaşamak, ya’ni Allahü teâlânın emrettiği faydalı işleri yapmaktır. Bir iş yapabilmek için faydalı ilimleri bilmek lâzımdır. Allahın emirleri farz olduğu için, hadis-i şerifte “İlim öğrenmek, kadın erkek her müslümana farzdır” buyuruldu. Farz olan bu faydalı ilimleri elde edebilmek için uzak yakın demeden gitmek lâzımdır. “İlim Çin’de de olsa talep ediniz,” hadîs-i şerifi çok uzakta ve hatta kâfirde bile olsa ilim talep edilmesini emretmektedir. “İlim mü’minin kaybettiği malıdır, nerede bulursa alsın” hadîs-i şerifi de ilmin önemini göstermektedir. Peygamberlik derecesinden üstün bir derece yoktur. “Alimler, peygamberlerin vârisleridir,” hadis-i şerifi, ilmin yüksek şerefini göstermektedir. İslâm dinini yaymak için ilim öğrenirken ölen kimsenin Cennette peygamberlere ancak bir derece farkı olduğu hadis-i şerifle bildirilmektedir. Buyuruldu ki: “Yâ alim ol, ya talebe, ya dinliyen ol, sakın dördüncüsü olma, helak olursun.” Bir defasında Ebû Zerr(ra)’a hitaben şöyle buyurmuştur: “Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur’an’dan bir âyet öğrenmen, senin için yüz rek’at nafile namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden çıkıp- kendisiyle amel edilsin veya edilmesinilimden bir bölüm öğrenmen, senin için bin rek’at nafile namazdan daha hayırlıdır.” buyurmuştur. (İbn Mâce, Mukaddime, 16)

58


-21“Rasûlullah (sav), kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etti” Buhari, Libâs

Y

UKARIDAKİ Hadisi Şerifin başka varyantları da mevcut. “Resûlullah (sav), kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lânet etti.” (Buhârî, Libâs 62. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 28; Tirmizî, Edeb 24; İbni Mâce, Nikâh 22) “Rasûlullah (sav), kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti.” (Ebû Dâvûd, Libas 28; bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, 2/325) İbn Abbas şöyle demiştir: Resulullah (sav) kadınlardan erkeklere benzemeye çalışanları, erkeklerden de kadınlara benzeyenleri lanetledi ve “Onları evlerinizden çıkarın” diye emretti. Resulullah bizzat kendisi falancayı evinden çıkardı, Ömerde falancayı (evinden) çıkardı. (Buhari, Ebu Davud, Tirmizi, Ahmed) Ebu Hureyre (ra) şöyle demiştir: Peygamber (sav) kadın elbisesi giyen erkeğe, erkek elbisesi giyen kadına lanet etti. (Ebu Davud, İbn Hibban, Beyhaki) Buradaki benzemek suni olarak yapılan benzemedir. Aslında bir kimsenin böyle davranması kişilik bozukluğudur. Psikolojik bir rahatsızlık. Tedavi edilmesi gereken bir durum. Konuşmada ve yürüyüşte karşı cinse bezemenin lanete hedef olması ise, yürüyenin ya da konuşanın niyetine ve maksadına bağlı. Yürümesini veya konuşmasını isteyerek karşı cinse benzeten kimse bu lanete hedef olur. Kadın ve erkeklerin kendilerine özgü cinsel özelliklerini ve bunların tabiî gereği olarak giyim-kuşam biçimlerini, konuşma ve davranış şekillerini korumaları en tabiî hareket tarzıdır. Ancak cinslerin yozlaşması demek olan karşı cinse özenme ve onlar gibi olmayı ne yazık ki belli bazı kesimler günümüzde çağdaşlık sanmakta ve bunu marifetmiş gibi

59


yaygınlaştırmaya çalışmakta, bu konuda medya da hiçbir dönemde görülmediği ölçüde bu işe çanak tutmaktadır. İşte böylesi bir ortamda hadiste yer alan Rasulullah Efendimiz’in lânet ve uyarısı ne kadar anlamlı ve yerindedir. Bu ve benzeri hadisler on beş asır öncesinden günümüze, gündemimize tutulmuş Peygamber ışığı niteliğindedir. Hadiste geçen “muhannes” kadın gibi konuşan, kadın gibi kırıla döküle yürüyen, işve ve naz yapan erkek demektir. Erkekleşen kadınlar ise, konuşmasında, tavır ve hareketlerinde erkekler gibi olmaya çalışan, öyle davrananlardır. Dinimize göre her iki insan cinsinin kendi yaratılışlarını korumaları, kadının kadın olarak erkeğin de erkek olarak kalması ve yaşaması esas olduğu için, bunun tersine hareket eden erkek ve kadınlara Rasulullah Efendimiz tarafından lânet edilmiştir. Fıtratın gerektirdiği şekilde hareket etmemek bir nevi yaratana başkaldırı sayıldığından lanetlenme gelmiştir. Bazen doğuştan yani yaratılıştan benzeme olur. Burada bahsedilen, bilerek, isteyerek ve belki de özenerek karşı cinse benzemeye çalışanlar içindir. Nitekim Hadiste “kendilerini kadınlara benzetmeye çalışan erkekler ve erkeklere benzetmeye çalışan kadınlar” diye açıkça ifade edilmektedir. Hadisler, kadın-erkek cinsi arasındaki benzeşmenin giyim-kuşamla ilgili görüntüsüne dikkat çekmekte ve kadınlar gibi giyinen erkeklere ve erkekler gibi giyinip kuşanan kadınlara da Rasulullah Efendimiz’in lânet ettiğini bildirmektedir. Rahmet Peygamberi olan Efendimiz’in karşı cinsin giyim-kuşamını tercih edenlere lânet etmesi, her şeyden önce kılık-kıyâfetin öyle sanıldığı kadar basit bir şekilden ibaret olmadığını, sonra da cinsler arasındaki duygusal yapı bozukluğunun giyim-kuşam taklidi ile başladığını göstermektedir. Çocuklar cinsel farklılıklarını daha iki, üç yaşından itibaren sezmeye başlarlar. Bildiğimiz anlamdaki cinsel bilinç ise ancak büluğ çağı ile birlikte yerleşmeye başlar. Aslında cinsel terbiye ve eğitim doğumla başlamalıdır. Kılık kıyafetten davranışlara, oyun ve oyuncaklara kadar pekçok hususta kız ve erkek çocukları farklı yetiştirilmelidir. Hz. Hasan’ın doğumunda sarıldığı sarı giysiyi Efendimiz beyaz bir giyecekle değiştirmiş, renk ayrımının önemine dikkat çekmiştir. Cinsel terbiye çocukların büyüyüp gelişmesine göre yoğunlaşan bir seyir takip eder. Kızların anneleri, erkeklerin babalarınca eğitilmeye başlamaları ve fıtrata uygun olarak eğitilip giydirilmeleri gerekir.

60


-22ümmetimin sonlarına doğru, mescidlerini süsleyip te kalplerini harabeye çeviren topluluklar görülür. Onlar, elbisesine verdiği önemi, dinine vermeyecek. Dünyalığı yerindeyse, dinlerine ne olduğuna aldırmayacak. Ramuz’ul-Ehadis

İ

SLAM Dünyasında giderek varlığını hissettiren maddeyi ele geçirme hırsı, maddeyi her inanç ve prensipten üstün tutma meyli ve dünyayı âhirete tercih arzu ve uygulaması tehlikeli bir gelişme gösteriyor. İslam öğretisine göre bu dünya hayatı geçici ve boştur. Bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Dolayısıyla ona asla aldanmamak gerekir. Eğer gerçekten ölümsüzlüğe ve ebedi huzura kavuşmayı istiyorsak, ahirete iman ilkesini hayatınızın tam merkezine oturtmanız gerekmektedir. Cenabı Hak hangimizin daha güzel işler yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yarattığını bildirmiştir. Hayat, faaliyetler alanı, ölüm ise bu faaliyetlerin karşılığını bulacağımız ebedi âleme geçiştir. Faaliyet alanımız dünya, karşılık göreceğimiz âlem de ahirettir. Dünya geçici, ahiret ise ebedidir. Dünya âhiretin tarlasıdır. Burada dengenin korunması ve hiçbir şekilde aşırılığa kaçılmaması gerekiyor. Bu bilinçle yaşayan mümin, kendisinin ve yakınlarının ihtiyaçlarını karşılamak için çalıştığı gibi; dünyanın imarı için, mukaddes bildiği manevi değerlerini korumak, kollamak ve hayırlı hizmetlerde bulunmak için de çalışacaktır. Bütün iş ve faaliyetlerinde Allah’ın rızasını gözetecektir. Zira Cenabı Hak: “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste, dünya’dan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık isteme; şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas-77) buyuruyor. Kur’an-ı Kerim’de beyan edildiği gibi: “Hayat, ancak bu dünyadaki

61


hayatımızdan ibarettir; biz bir daha diriltilecek değiliz.” (Enam -29) diyenler Cenabı Hakk’ın huzuruna getirildikleri zaman gerçeği görecekler ve kendilerine “İnkâr ettiğinizden dolayı, tadın azabı!” denilecektir. Ahiret gerçeğini bu şekilde bildiren Cenabı Hak, dünya hakkında da şöyle buyuruyor: “Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâla buna aklınız ermeyecek mi?” (Kasas-60) Allah(cc), yeryüzündeki her şeyi insan için yaratmıştır (Bakara-29). İnsanların dünya nimetlerinden faydalanması, onlara sahip olmaya çalışması ve onlarla beraber dünyada da bir mutluluk araması kötü ve haram değildir. Bir başka deyişle, ahiretteki sonsuz saadeti yakalamak için insanın dünyadaki mutluluğu ve nimetleri terk etmesi gerekmez. Yine A’raf Sûresi’nde Allah şöyle buyuruyor: “Sor bakayım: Allah’ın kulları için yarattığı güzellikleri, temiz ve helal rızıkları yasaklayan kimmiş?” Burada önemli olan dünya ve ahiret dengesini iyi kurabilmektir. İnsanlar bir türlü aşırılıklardan kurtulamıyorlar. Dünyayı ahirete tercih noktasında ifrata kaçabiliyorlar. Öyle bir denge ki, Abdullah ibni Amr naklediyor: “Rasulullah buyurdu; ‘Ey Abdullah! Senin geceleri namaz kılıp gündüzleri oruç tuttuğunu haber almadım mı sanki? ‘Evet, öyle yapıyorum, dedim.’ ‘Eğer öyle yaparsan, gözün kanlanır, zayıflarsın. Senin üzerinde nefsinin de karının da hakkı vardır. Namaz kıl ama uyu da. Oruç tut fakat iftar da et’ buyurdu.” (Buhari, Savm 55-57; Ebu Davud, Savm 53). Öte taraftan varlıkla şımaran, mal peşinde koşmaktan başka bir hedef tanımayan, maddeyi kutsal hale getiren materyalist insanlara da şu mesajı veriyor: “Kim dünyaya çok önem verirse, Allah (cc) onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar (Hâlbuki) dünyada ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olmaz. Kimin de niyeti ahireti kazanmak ise Allah (cc) onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” (İbn Mace, Zühd, 1). Dünya aldatıcıdır; içindekiler de aldatmadır. Fanidir; üzerinde bulunanlar da fanidir. Takva hariç azıkların hiçbirinde hayır yoktur. Bu bilinç içinde olan müslümanın dünyaya ve ahirete yaklaşım tarzı da Kuranı Kerimin ruhuna uygun olacaktır. “Ey bu dünyanın da ahiretin de Rabbi olan Allah’ım!” (Leyl -13) “Bize dünyada da ahirette de güzellik ver. Bizi cehennem azabından koru.”(Bakara-201)

62


-23Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri: “O gün sayıca azlığımızdan mı?” diye sordu. “Hayır, buyurdular. Bilakis o gün siz çoksunuz. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çer-çöpler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!” “Zaaf da nedir ey Allah’ın Resûlü?” denildi. “Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” Ebu Davud, Melahim

M

ü’MİN ölüm korkusu içinde yaşamaz. Ölüm şerbetini içmekten çekinmez. Ölüm muhakkak onu ziyarete gelecektir; korku onu çevirmez, telaş onu engellemez. “Deki: Sizin, kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır”. (Cuma-8) “Nerede olsanız, sağlam kaleler içnide de bulunsanız yine ölüm sizi bulur”. (Nisa-78) “De ki: Evlerinizde dahi olsaydınız, yine üzerine öldürülmesi yazılmış olanlar, mutlaka (vurulup) yatacakları yeri boylardı”. (A’li İmran154) Ölümün bir yok oluş ve adem olmadığı, ölümün Allaha kavuşmanın kapısı olduğu mümin kulun bilgisi dahilindedir. Ayeti Kerimede “Sen de öleceksin, onlar da ölecektir”. (Zümer-30) “Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (A’li İmran-185) Ölüm, kayıtsız şartsız yok olmak, fani olmak değildir. Ölüm, bir hayattan başka bir hayata, bir halden başka bir hale geçiştir. Hayatımız

63


başka bir boyutta yaşamanın kapısını ölüm aralar. Ölüm ten kafesinden kurtulma -Berzah aleminde- sonrada ahirette tekrar ona dönmeden ibarettir. Yahya İbn Muaz diyor ki: “Ancak şüphesi olanlar ölümle yüz yüze gelmekten hoşlanmazlar. Ölüm sevgiliyi sevgiliye kavuşturur”. Ölümü bu şekilde görmek için özel bir durum yoktur. Genellikle bütün mü’minler ölüme aynı gözle bakarlar. Mantıklı düşünebilen her müminin varabileceği bir sonuçtur bu. İnsanın yaşamı boyunca karşılaştığı her olay, kazandığı veya kaybettiği herşey ancak Allah’ın yaratması ile gerçekleşir. Bu gerçeği bilmek ve bunun rahatlığını yaşamak, Allah’a iman etmenin getirdiği sayısız güzellikten sadece biri. Allah’ın kainattaki tüm varlıklar üzerindeki hakimiyetini ve kendisi için daima en doğru, en güzel ve en hayırlı olanı yaratacağını bilen bir mümin, tevekküllü ve teslimiyetli bir tavır içinde olur. Bundan dolayı her zaman rahat ve huzurludur. Ölüm gerçeğine de bu şekilde bakar. Bu gerçekleri kavrayamayanlar ise, olayların Allah’tan bağımsız olarak gerçekleştiği yanılgısına kapıldıkları için hayatları boyunca korku ve endişe içinde yaşarlar. Hayat planlarında Allaha yer bırakmayan insan ölüm konusunda dehşete kapılır, umutsuzluk içine düşerler. Allah’a tevekkül etmedikleri için daima gelecek kaygısı içinde yaşarlar. Halife Süleyman bin Abdülmelik, İslâm büyüklerinden Ebu Hazim’e “Ölümü niçin sevmiyoruz?” diye sorduğunda ondan şu cevabı almış: “Siz ahiretinizi harap, dünyanızı ise imar ettiniz. Şimdi mamur ettiğiniz bu dünyadan harabeye çevirdiğiniz ahirete gitmeyi istemiyorsunuz.” De ki: “Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)’a döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma-8) Ölüm her insan için kaçınılmaz bir sondur. Her nefis ölümü tadacaktır. Ahirette insanların değerlendirilecekleri tek ölçü ‘takva’ları, diğer bir deyişle Allah’a karşı olan samimi imanları olacaktır. İnanmayan insanlar ne kadar bu gerçeği çok iyi bilseler de ölümü mümkün olduğunca göz ardı etmek isterler. Çünkü ölüm onları çok sevdikleri dünyalarından ayıracak ve dünya için harcadıkları emeklerini

64


boşa çıkaracaktır. Ölümden bu derece korkmalarının sebebi de budur. Öyle ki, çoğu zaman “ölüm” kelimesini duymak bile istemezler. Zaman geçtikçe kurtulamadıkları bu korku daha da artarak devam eder. Halbuki mümin, ölümün kendisini Allah’a kavuşturacak bir vesile olduğunu bilir. Ölüm, bir son değil, aksine asıl ve sonsuz hayat olan ahirete geçiş için bu gerçeği hiç aklından çıkarmamaya özen gösterir. Kaldı ki ölümü düşünmek, müminin Allah sevgisini ve Allah korkusunu sürekli canlı tutacaktır. Çünkü böylelikle insan, dünya hayatının Allah’ın dilemesiyle her an sona erebileceğinin ve kendisini bir anda Allah’ın huzurunda hesap verirken bulabileceğinin bilinciyle yaşar. Ölümü sürekli olarak tefekkür eden bir insanın Allah’a olan bağlılığı daha da artar. Kuran’da iman edenlerin, canlarının Müslüman olarak alınması için Allah’a dua ettikleri şu ayetle bildirilir: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür.” (A’raf-126) Ölüm Korkusunun ve dünya sevgisinin düşman karşısında yenilmemize, zelil olmamıza sebep olacağını bildiriyor Allah rasulü.

65


-24Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet dildiğine göre Nebî (sav) şöyle buyurdu: “Yollarda oturmaktan kaçının!” Sahâbîler: Biz buna mecbûruz. Meselelerimizi orada konuşuyoruz, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (sav): “Oturmaktan vazgeçemeyecekseniz o halde yolun hakkını verin!” buyurdu. Yolun hakkı nedir Ey Allah’ın Resûlü? dediler. “Harama bakmamak, gelip geçenleri incitmemek, selâm almak, mârufu emredip münkerden nehyetmektir” buyurdu. Buhârî, Mezâlim, Müslim, Libâs.

Ş

EHİRLERİ inşa etmek yetmez toplumu da inşa etmek lazım. İslamın, şehri mabedin etrafında şekillendirdiği malum. İslam, şehirleri medine olarak isimlendirerek medeniyetin merkezi yapmıştır. Burada ilk olarak Medine kelimesi üzerinde durmak gerekir. Din ile aynı kökten türetilen “medine” kelimesi, insanlar arasındaki anlaşmazlığı adil bir biçimde halleden yöneticiye sahip olan yerleşim birimine verilen isimdir. (bkz. Lisanul Arap: MDN Maddesi) Medine kalabalıklardan (ekseru’n-nas) oluşan bir mekan değildir. Bilakis ilim ve akıl sahiplerinden (ulu’l-elbab) oluşan bir topluluktur. Bu sebeple Medine medeniyetin anayurdudur. Başka bir hadisi şerifte: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Ben bir beldeye (hicret edip konaklamakla) emr olundum ki, o belde, diğer beldeleri yer (yânı onun ahâlîsi diğer beldelerin halkını yener). O beldeye Yesrib diyorlar. Hâlbuki o el-Medîne’dir (tam ve kâmil bir medeniyet merkezidir). O, şerli insanları, demirci körüğünün demirin kirini giderdiği gibi, sürüp dışarıya atar” Din, medine, medeniyet... Hepsi olgun ve düzgün insan ile ilgili kelimeler. Her insanda fıtri olarak pasif bir vicdan vardır. Fakat bu yetmez, pasif olan vicdanı aktif, etkin ve aktüel kılmak gerekir. Bu sebeple din nasihattir buyrulmuştur. Nasihat eden birilerine ve

66


nasihat etmek için dinleyen birilerine ihtiyaç vardır. Bu ortam Medine ortamıdır. İnsanların toplu yaşama tecrübelerinden oluşan kuralların (hukuk) hayata hâkim olduğu alanlardır şehirler. Bireysel hayatın oturtulduğu bir çerçeve vardır ki bu çerçeve medenî (şehirli) olmanın gereğidir. Ve bu durum doğa ve köy hayatı ile şehir ve medeniyet arasındaki sınırı belirler. Yapısı gereği toplu olarak yaşamak ihtiyacı içinde olan insanoğlu, çok eski tarihlerden beri toplu yaşayabileceği merkezler oluşturmuş, şehirler kasabalar kurmuştur. Şehir insanların toplu yaşama ihtiyacını karşılayan bir alandır. Bu ortamda insanlar arası ilişkiler belli kurallar içerisinde gerçekleşir. Yukarıda ki hadisi şerifte de bu duruma işaret edilmekte; şehirlerde, caddelerde yaşama hukukundan söz edilmektedir. Medine medeniyet merkezidir. Medeniyetin ölçüsü insana verdiği değer ve ona götürdüğü hizmettir. Yukarıda ki hadisi şeriften medinede yaşayan medeni insanların birbirlerini nasıl kontrol edeceklerine dair önemli ipuçlarıda verilmektedir. “Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe, Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez.” (Rad-11) Toplumun değişmesiyle ilgili kural önce kişinin değişmesi olarak bize gösteriliyor. Bu değişim Medinenin atmosferine adapte olmaktan geçiyor. Önce kendimizi değiştirip, sonra Medinemizi oluşturacağız. Oluşturduğumuz medinede yaşadığımız medeni hayat ise kültür ve medeniyetimizi oluşturacaktır. Medine kültür merkezidir. Medine kelimesinin din ile aynı kökten gelmesi dinin şehirli olması anlamını da barındırır. Ya da dindar olanın medeni olmak zorunluluğunu iltizam eder.

67


-25Bir sefere üç kişi beraber çıkınca birini emîr (başkan) yapsınlar. Ebu Davud, Cihad.

D

üŞüNCELERİMİZ tahrif edilmiş, bununla yetinilmemiş, hayatımız tahrip edilmiş. Vahiy kültürünün uzağına ve beşeri ideolojilerin tuzağına düştüğümüz için yönümüzü kaybetmişiz. Kelimelerimiz, mefhumlarımız, ıstılahlarımız alınmış elimizden. Değerlerimizden uzaklaşmamız böyle başladı. Elimizden alınan mefhumlarımızdan birisi de “imamet”. İmamlığı cami imamlığına hasretmemiz sonucunda kaybettiklerimiz bu gün yaşadığımız hayatın hazırlayıcısı değil mi? Toplumların içine düştükleri hatalar, çok defa işi kendi başına yürütme sonucu olmaktadır. İşi kendi başına yürütme tutum ve davranışı ne kadar genişlerse hataların sayısı o nispette artar; ne kadar daralırsa hatalar da o nispette azalır. Gerçi hatadan büsbütün kurtulmak imkânsızdır. Çünkü hatadan uzak kalan sadece Allah’tır. Ancak meselelerin çözümünde birçok fikir bir araya gelirse, mükemmel veya nispeten doğru bir çözüm elde edilebilir. Bu surette, sorumlu kimselerin üzerindeki sorumluluk yükü de hafifler ve sorumluluk müşterek olur. Bu islamın şura anlayışının bir sonucu elbette. İmamlık ise en küçük gruptan başlayarak müminlerin işlerini yürütmek üzere aralarından birisinin seçimine kadar tavsiye edilmiş bir durum. İmamet makamının olması o cemaatin veya topluluğun islami bir cemaat olmasını iltizam eder. İmam olan kişi tek başına karar mercii de değildir. Kendilerini beğenen, başkalarının görüş ve düşüncelerine değer vermeyen kişi, hiç kimseye danışmadan iş gören imam olamaz. İşlerini kendi görüş ve düşünceleri doğrultusunda çözümlemeye çalışan ancak zalim ve tiran olarak nitelendirilebilir. Bu şekilde davranma ise çoğu zaman yanlışlıklara sebep olur. Yapılan işlerden fayda yerine zarar elde edilir.

68


Kısaca belirtmek gerekirse, imam, istişâreye yani danışmaya, Yüce Allah’ın emri, Peygamber Efendimizin sünneti olarak önem verilmelidir. İmam, Müslümanların arasından seçilmiş bir kimsedir. O sadece Müslümanların işlerini yürütmekle görevli seçilmiş kişidir. Yoksa günahsız, masum her dediği yapılması lazım gelen kişi anlamına gelmez. Bunu önlemek için İslamda şura esası konulmuştur. A’meş, Sa’d b Ubeyde-Ebû Abdirrahman es-Sülemî isnadıyla Hz. Ali b. Ebi Talib (ra)’dan naklediyor: Nebi (sav) Ensardan bir adamı bir seriyyeye komutan yapıp seriyyedeki askerlere de komutana itaat etmelerini emretti. Lakin bunlar onu kızdırdılar. O da, “Haydi bana odun toplayıp getirin” dedi. Odunları topladılar. Yakma emri verdi, odunu yaktılar. Sonra bu komutan onlara, “Allah Rasulü size, beni dinlemeyi ve buna itaat etmeyi emretmedi mi?” diye sorunca, “evet” dediler. Komutan, “öyleyse haydi ateşe girin!” dedi. Asker birbirine bakıştı ve “Yahu biz ateşten (Cehennem ateşinden) Hz. Peygamber’e kaçıp sığınmıştık.” dediler. Bu şekilde girelim, girmeyelim tartışması sürerken ateşin alevi gitti. Komutanında öfkesi yatıştı. Ateş de söndü. Medine’ye dönüp Resûlullah’ın yanına geldiklerinde bu olayı Resûlullaha (sav) anlattılar. Bunu duyan Nebi (sav): “Eğer ateşe girseydiniz kıyamet gününe kadar ondan çıkamayacaktınız. İtaat sadece ma’rufta olur” buyurdu. Müslümanlardan üç kişi bile kendilerine bir emir, başkan seçiyorlarsa Müslüman toplumun bu konuda duyarlı olması hadisi şeriften anlaşılmaktadır.

69


-26Hâris İbnu Süveyd anlatıyor: “Abdullah İbnu Mes’ud (ra) bize iki hadis rivayet etti. Bunlardan biri Hz. Peygamber (sav)’ dendi, diğeri de kendisinden. Dedi ki: “Mü’min günahını şöyle görür: “O, sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağın dibinde oturmaktadır. Dağ düşer mi diye korkar durur. Fâcir ise, günahı burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür.” İbnu Mes’ud bunu söyledikten sonra eliyle, şöyle diyerek, burnundan sinek kovalar gibi yapmıştır. Sonra dedi ki: “Ben Resülullah (sav)’ın şöyle söylediğini duydum: “Allah, mü’min kulunun tevbesinden, tıpkı şu kimse gibi sevinir: “Bir adam hiç bitki bulunmayan, ıssız, tehlikeli bir çölde, beraberinde yiyeceğini ve içeceğini üzerine yüklemiş olduğu bineği ile birlikte seyahat etmektedir. Bir ara (yorgunluktan) başını yere koyup uyur. Uyandığı zaman görür ki, hayvanı başını alıp gitmiştir. Her tarafta arar ve fakat bulamaz. Sonunda aç, susuz, yorgun ve bitap düşüp: “Hayvanımın kaybolduğu yere dönüp orada ölünceye kadar uyuyayım” der. Gelip ölüm uykusuna yatmak üzere kolunun üzerine başını koyup uzanır. Derken bir ara uyanır. Bir de ne görsün! Başı ucunda hayvanı durmaktadır, üzerinde de yiyecek ve içecekleri. İşte Allah’ın, mü’min kulunun tevbesinden duyduğu sevinç, kaybolan bineğine azığıyla birlikte kavuşan bu adamın sevincinden fazladır.“ Müslim’in bir rivayetinde şu ziyâde var: “(Sonra adam sevincinin şiddetinden şaşırarak şöyle dedi: “Ey Allah’ım, sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim.” Buharî, Da’avât; Müslim; Tirmizî, Kıyâmet.

70


İ

NSAN, akıllı bir varlık olması itibariyle, diğer canlılardan üstünlük kazanmaktadır. Fakat nefsani duygular, yeme-içme mecburiyetinin ortaya çıkardığı zaruretler ve şeytanın vesveseleri insanı İslam dininin dosdoğru yolundan saptırdığı olur. Bu kimsenin yaptığı fena işlerden vaz geçip Allah’ın razı olduğu yola yönelmesine dinimiz, tevbe adını vermiştir. Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç onarımdır. Tevbe, kötü işlerden vazgeçip iyiliklere dönmektir. Kötü düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî muvazeneyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, kendi kendini formatlamasıdır. Tevbe, Hakkın rızasına talip olanların ilk müracaat edeceği kapıdır. Tevbeyi, günah duygusuyla benliğin bir hesaplaşması şeklinde tarif etmek de mümkündür. Tevbe, kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi ve çok ciddî olarak kendi kendini kontrole koyulması; böylece insanî duyguların yeniden güç ve kuvvet kazanmasıdır. Cenab-ı Hak, Kuranı Kerimde kullarını tevbeye çağırarak buyuruyor ki: “Ey iman edenler, Allah’a öyle tevbe ile tevbe edin ki, nasûh (gayet ciddi, samimi) bir tevbe olsun! Ola ki Rabbiniz kusurlarınızı örter, Allah’ın peygamberi ve onun beraberinde iman edenleri utandırmayacağı günde sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onların nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşacak, şöyle diyecekler: «Ey Rabbimiz, bizlere nurumuzu tamamla ve bizi bağışla; şüphesiz ki sen her şeye kadirsin!»” Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre, tevbe, şeytana karşı koyma ve nefsi düzene sokma gayreti olarak görülmelidir. Günah erozyonlarının, ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli “kelime-i tayyibe” ile yeşertmek ve o erozyonların tahribatını önlemektir. Günahlar çeşit çeşittir; her bir aza ile işlenen günahların dil ile tevbe edilerek silinmesi Cenabı Allahın bir lütfu olarak görülmelidir. Ne acıdır ki, bütün bunlara rağmen bizler, yıllardan beri, omuzlarımızı çökertircesine boynumuza çullanmış yığın yığın veballerin altından sıyrılıp çıkmayı, bir iç hesaplaşma, tezkiye olarak görmek yerine, kandil gecelerinde merasim halinde bir ağızdan söylenen cümlelere hasretmişiz. Bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar (günahtan vaz geçip) Allah’a dönünüz ve ondan mağfiret dileyiniz. Hakikat ben bile günde yüz defa tevbe etmekteyim.”

71


-27İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “(Bir gün) Resülullah (sav)yanımıza gelip şöyle buyurdular: “Ey muhacirler! Beş şey vardır, onlarla imtihan olacağınız zaman artık cemiyette hiçbir hayır kalmamıştır. Onların siz hayatta iken zuhurundan Allah’a sığınırım. (Bu beş şey şunlardır:) l) Zina: Bir millette zina ortaya çıkar ve aleni işlenecek bir hale gelirse, mutlaka o millette tâun hastalığı yaygınlaşır ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde görülmeyen hastalıklar yayılır. 2) Ölçü-tartıda hile: Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve sultanın zulmüne uğrar. 3) Zekat vermemek: Hangi millet mallarının zekatını vermezse mutlaka gökten yağmur kesilir. Hayvanlar da olmasaydı tek damla yağmur düşmezdi. 4) Ahdin bozulması: Hangi millet Allah ve Resülünün ahdini (yani düşmanla yaptığı anlaşmayı) bozarsa, Allah Teâla hazretleri o millete, kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve ellerindeki (servet)lerin bir kısmını onlar alır. 5) Kitabullahla hükmetmeyi terk: Hangi milletin imamları Kitabullahla ameli terkederek Allah’ın indirdiği hükümlerden işlerine gelenleri seçerlerse, Allah onları kendi aralarında savaştırır.” Kütübü Site -7170

H

ADİSİ şerif Kuranı Kerimin şu ayetini tefsir eder mahiyettedir. “Her kim de benim zikrimden (Kur’ân’dan) yüz çevirirse, (bilsin ki) ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.’’ (Taha-124)

72


Bu ayetin tefsirini Fizilal’il-Kurandan okuyalım: “Ama kim benim uyarıcı mesajıma sırt çevirirse o geçim sıkıntısına düşer.” Allah ve O’nun geniş rahmeti ile bağını koparan yaşam, ne kadar bolluk ve eğlence dolu olsa da sıkıntı doludur. Bu Allah ile bağını koparmanın ve onun huzurundan koruyuculuğundan mahrum olmanın sıkıntısıdır. Şaşkınlığın, ürkekliğin ve kuşkulu hayatın sıkıntısıdır. İhtirasın ve endişenin sıkıntısı. Elindekine dört elle sarılma ve onları kaybetmeme endişesinden kaynaklanan sıkıntı. Arzuların parıltıları ardında sürüklenme ve kaçırdığı her şeye karşı duyulan hayıflanma sıkıntısı. İnsanın kalbi Allah’ın koruyuculuğu dışında başka hiçbir yerde huzura kavuşamaz. Allah’ın kopmayan sağlam kulpuna yapışmadan, güvenin huzurunu hissedemez. Şüphesiz ki, imanın verdiği huzur, hayattaki tüm lezzet ve rahatlığın üstünde bir durumdur. İmanın huzurundan mahrum olmak ise, öyle bir mutsuzluktur ki, fakirlik ve yoksulluğun sebep olduğu mutsuzluk asla onunla bir olamaz. “...Uyarıcı mesajıma sırt çevirirse...” Benimle bağını keserse... “O geçim sıkıntısına düşer ve kıyamet günü onu kör olarak toplantı yerine süreriz.” Bu da onun sapıklığına benzer bir sapmadır. Dünyada Allah’ın mesajından yüz çevirdiği için bu şekilde cezalandırılıyor. Bu kişi körlüğünün nedenini anlayamadığı için soruyor “Ya Rabb’i beni niye kör olarak toplantı yerine sürdün, oysa daha önce benim gözlerim görüyordu.” Kendisine şöyle cevap veriliyor. İşte böyle. Vaktiyle sana ayetlerim geldi de onları unutmuştun. Bugün de böylece tarafımdan unutulursun. “Biz, azıtarak Rabb’inin ayetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Hiç kuşkusuz ahiret azabı daha ağır ve daha süreklidir. Rabb’inin uyarıcı mesajından yüz çeviren, savurganlık yapmıştır. Savurganlık yapmış, en kıymetli hazine ve en büyük servet olan elinin altındaki doğru yolu bir kenara itmiştir. Gözlerini, asıl yaradılış amacının dışında kullanıp, Allah’ın ayetlerini hiç görmeyen insan da savurganlık yapmıştır. Artık dayanılmaz bir sıkıntı içinde yaşamayı hak etmiştir. Kıyamet gününde ise kör olarak mahşere getirilecektir!

73


-28İmam Mâlik’e Yahya İbnu Saidden ulaştığına göre “Hz. İsa yolda bir domuza rastlar. Ona: “Selametle yoldan çekil!” der. Yanında bulunanlar: “Bunu şu domuz için mi söylüyorsun?” diye sorarlar. (O ise domuz kelimesini diliyle telafuz etmekten çekindiğini ifade eder ve:) “Ben, dilimin, çirkin şeyi söylemeye alışmasından korkuyorum!” cevabını verir.” Muvatta, Kelâm 4.

H

İÇ şüphesiz Yüce Yaratıcının, âlemleri emrine verdiği insanda görmesini istediği en mükemmel olgulardan biri estetik olmalıdır. Zira O, yarattığını en güzel bir biçimde, her türlü kusur ve eksiklikten uzak yaratmıştır. Yüce yaratıcının ihsan ettiği güzellikleri saymak asla mümkün değildir. Yusuf’un(as) cemali, Dâvud’un(as) lâhûtî sesi hep o ilahî neşenin akisleridir. Diğer taraftan en son din olan İslamiyet, gerek insanlar üzerinde, gerekse insanların işlerinde en güzeli, en mükemmeli görmek istemekte, göze ve gönle hoş gelene ulaşmanın yollarını öğütlemektedir. Hayatın her safhasında hatta ibadet esnasında dahi yüce duyguları harekete geçirecek manevi hazzın elde edilmesini hedeflemektedir. Allah Resulünün hayati incelendiğinde, onun her işinde estetik duygusunun, hâkim olduğu göze çarpmaktadır. Zira güzel ve estetik olan her şey fıtrat tarafından benimsenecektir. Nitekim o, “Allah güzeldir, güzel olanı sever” demektedir. Her konuda ümmetine örnek olan Hz. Peygamber, mescitte itikâfa girdiğinde dahi hanımlarına saçlarını yıkatır, taranır ve aynaya bakardı. Öte yandan Rasulullah, bir gün vefat eden birinin cenaze merasimine katılmıştı. Ölenin yakınları mezar kazdılar. Ancak Rasulullah mezarın bir kösesinde düzeltilmemiş bir yer gördü. O tümseğin de kazılmasını istedi. Yanındakiler, “Az sonra üzerine toprak dökeceğiz kapanacak, ne zararı olabilir!?” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Orayı da düzeltiniz; zira Müslüman yaptığı işi güzel yapar” buyurdu.

74


Allah Resulünün, ağız bakımı ve diş sağlığı konusunda da aynı duyarlılığı gösterdiğine tanık olmaktayız. Öte yandan onun, çirkin olacağı için yalnız tek ayağa ayakkabı giyilmesini yasaklaması da oldukça ilginçtir. Asr-ı saadetten günümüze değin İslam sanat tarihinde, estetiğin eriştiği boyutlar tartışmasız parmak ısırtacak seviyededir. Harflerin dile geldiği hüsn-ü hat sanatı, renklerin ve şekillerin bayramını andıran tezhip ve minyatür sanatları Müslümanlara ait sanat dalları arasında estetiğin en güzel sunulduğu alanlardır. Ancak sözün estetik olması da Rasulullah(sav)in özellikle dikkat ettiği davranışlardandır. Yüce Rabbimiz hem sözü yarattı, hem de insana söz söylemeyi öğretti. Sözün anlamlı ve faydalı olması yetmez; hakka, hakikate yaraşır güzellikte olması da gerekir. Sözü lâf ve lâkırdıdan ayıran şey sadece anlamlı ve mantıklı olması değil, aynı zamanda güzel olmasıdır. Bunun için Kuranı Kerimde Kelam ve kavl kelimeleri kullanılmıştır. Kelam sözün güzeli, kavl ise boş söz olarak tanımlanmıştır. Kavl kelimesi Kuranda kelam manasına kullanılırken de tamlama yapılarak kullanılmıştır. Sözün estetiğini ortadan kaldıran her türlü unsur dilin afetleri olarak nitelendirilmiştir. Gazzalî’nin İhya’sında dilin afetleri başlığı altında yer alan hususlar, bugün insanlığın kaybettiği söz estetiğinin bütün unsurlarını ihtiva etmektedir. İhya’da dilin yirmi afeti şöyle sıralanmıştır: Boş sözler, fuzulî konuşma, batıla dalma, içi boş tartışmalar, husumet eseri söylenen sözler, ağzı eğip bükerek konuşmak, secili ve edebî konuşmalara özenerek yapmacık sözler söylemek; küfür, sövgü ve fahiş (kötü) konuşmak, her türlü canlı ve cansız varlığa lânet etmek, kötü tegannî ve anlamsız şiir, kötü mizah ve şaka, istihza, sırrı ifşa, yalan söylemek, yalandan söz vermek, yalan yere yemin etmek, gıybet, çekiştirme, kovuculuk, söz gezdirmek, insanları mübalâğa ile övmek, yersiz ve anlamsız soru sormak ve sözün inceliklerinden ve hatalarından gaflet içinde olmak. (İhyau Ulûmiddin, 3/246) Söz ile davranışı birbirinden ayırmak oldukça güçtür. Sözün kendisi de en önemli bir davranıştır. Sözle estetiği yakalayamayan insanın davranışlarında ahlâk ve estetik aramak beyhudedir. Hareket

75


ve davranışı güzel olanın sözü de güzel olur. Allah’ın öğrettiği kelimeleri/isimleri yine onun öğrettiği beyan ile güzel söze dönüştürmek için “esma-i hüsna”nın insanda tecelli etmesini sağlamak gerekir. Yahut insanı esmanın tecelligâhı kılacak kıvama getirmek gerekir. Güzel söz, hep güzel davranışın eseri olarak görülür. Oysa yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’deki bir ayet, güzel davranışı güzel sözün eseri olarak görür. “Sağlam/doğru/güzel (kavl-i sedid) söz söyleyin. Ta ki Allah, amellerinizi güzelleştirsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Ahzab-70)

76


-29Ebü Zerr (ra) anlatıyor: “Resülullah (sav) efendimiz buyurdular ki: “Dünyada zahitlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyan etmekle olmaz. Gerçek zahitlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir musibete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir.” Tirmizi, Zühd; İbnu Mâce, Zühd

A

LLAHU Teâlâ Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Bu, kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir.” (Hadid-23) Aza kanaat olarak tarif edilen züht; terim olarak, dünyaya ve maddî menfaate değer vermemek, çıkarcı, menfaatperest ve bencil olmamak, kalpte dünya ve çıkar kaygısı taşımamak, kanaatkâr olmak demektir. “Elde olan dünyalığa sevinmemek ve elden çıkana üzülmemek, elde bulunmayan şeyin gönülde de bulunmamasıdır” şeklinde de tarif edilir. Hz. Peygamber, zühdün; helâllara haram kılmak veya malı telef etmek değil, elde olana güvenmemek olduğunu bildirmiştir (Tirmizî, Zühd 29; İbn Mâce, Zühd, 1). Allah (c.c) kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşru olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman meşru sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti hiç bir zaman unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.

77


Müslümanın dinin emirlerinde hassas davranması önemlidir. Ancak bu hassasiyet helal olanları haram sayacak şekilde olmamalıdır. Nitekim Rasulullah(sav) zahitliği nasıl anlamamız gerektiğini burada bize bildirmektedir. Bir Müslümanın olaylar karşısında nasıl davranacağını Rasulullah(sav) bu hadisi şeriflerinde bize talim ettiriyor. Müslümanın Allahu Tealanın kudret sahibi olduğunu bilmesi ve buna tam bir iman ile inanması gerekiyor. Allahu Teala kainattaki olayları sebeplere bağlamış, biz buna sünnetullah diyoruz. Ancak determinist bir açıdan olaylara bakmıyoruz. Çünkü Allahu Teala istediğini yapma ve yaratma kudretine sahiptir. Onun için mü’min, Allahu Tealanın elindekine kendi elindekinden daha fazla güvenmek durumunda. Zühd, Allahu tealanın Rezzak olduğuna yakinen inanmaktır. Üstünlüğün ölçüsü olan takvâ ve ondan ayrılmayan zühd, günümüz İslam dünyâsı tarafından unutulmaya başlanmış, âdetâ geçmişte yaşanmış olağan üstü haller, olarak hatırlanmaktadır. İslamı, Rasulullahı ve ashabı kiramı tarihte bulunan birer şahsiyet olmaktan çıkarıp hayatımızın rehberi yapmak görevimizdir. Sahâbenin İslam anlayışından fersah fersah uzaklaşmış olan çağımız Müslümanlarının, maddenin mânaya hizmet için vâr olduğunu ,“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Ayeti Kerimesinin bizler için ne ifâde ettiğini idrâk etmeleri ve bu esaslar üzerine kurulmuş İslâmi bir hayâtı kendilerine yol edinmeleri şarttır. Bizler gerçek hidayeti bulmak istiyorsak, insanları ırklarına, renklerine, makam ve zenginliklerine göre tasnif etmeyi terk ederek, îman, amel ve takvâlarına göre değerlendirmeyi, kendimiz için de fazîletin ancak takvâ ile mümkün olacağının şuuruna ermeliyiz.

78


-30Hz. Ali (ra) anlatıyor: “Biz Resülullah (sav) ile birlikte otururken uzaktan Mus’ab İbnu Umeyr (ra) göründü, bize doğru geliyordu. üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Resülullah (sav) onu görünce, (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “(Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâ’be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?” “O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” “Hayır! buyurdu, bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir.” Tirmizi, Kıyamet.

B

U dünya imtihan yeridir. Baştan sona bir imtihandayız. Bu imtihan yerinde herkesin imtihanı aynı değildir. İnsanın dünya hayatındaki imtihanı, yaşamının son anına kadar devam etmektedir. Kur’an ahlakından uzak yaşayan bir insanın olayları algılayış şekli, Kur’an ahlakına göre yaşayan bir insanınkinden çok farklıdır. Hayatını Yüce Allah’ın rızasından, Kur’an ahlakından ve ahiret inancından uzak yaşayan, dünya hayatını esas alan insanlar, imtihan olduklarının şuuruyla yaşamazlar. Böyle toplumlarda, kadere teslimiyetsizliğin ve imtihan olduklarının farkında olmamanın getirdiği gaflet, tedirginlik, korku ve mutsuzluklar hâkimdir. Bu yaşam şeklinde olaylar daima olumsuz yönleriyle algılanır. Herşey aksilik ve kötülük olarak değerlendirilir. Cenabı Allah şöyle buyurur: “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir (imtihandır). Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır” (Tegabun-15)

79


Bir başka ifadeyle “herkes kendisine verilen akıl, sağlık, gençlik, mal, mülk, eş, evlat, makam gibi nimetler ölçüsünde sorumludur.” Bunu daha kısa ifade edecek olursak; “her nimetin bir külfeti vardır”. Müslüman, verilen nimetlerden dolayı hesaba çekilmeyeceğini düşünemez. Ahirette, paradan, puldan, gençlikten, hayattan, maldan mülkten, altından, tarladan, bağdan, bahçeden, velhasıl her şeyden fetil, fetil en ince ayrıntısına kadar, hesaba çekileceğiz. Bunu hakkıyla bir idrak edebilsek. Dünyada, Rabbimiz (cc) tarafından bizlere sunulmuş sonsuz nimetler var. Tüm nimetlerin hepsi şükrü-sabrı gerektiriyor. “Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör.” (İnsan 2-3) Tarihi tecrübe göstermiştir ki Rasulullah(sav) ümmetinin nimet içinde geçireceği zamanlarının ümmeti için çok hayırlı olmamıştır. Darlık içinde geçen dönemlerde Allaha kulluk konusunda gevşeklik gösterilmemesine rağmen bolluk dönemlerinde insanlar dine ve Allaha sırt dönmüşlerdir.

80


-31Hz. Enes, Resûlullah (sav)’ın şöyle buyurduğunu anlatıyor: “üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allah ve Resûlünü bu ikisi dışında kalan herşeyden ve herkesten daha çok sevmek, bir kulu sırf Allah rızası için sevmek, Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” Buhârî, İman; Müslim, İman; Tirmizî, İman; Nesâî, İman; İbnu Mâce, Fiten.

N

ESâî’nin kaydettiği bir diğer rivayette “bu ikisi dışında kalan” tabirinden sonra şu ziyâde vardır. “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek.” İmanın tadına ermenin temel şartının “sevgi” olduğunu bu hadisi şeriften ve hadisi şerifin diğer rivayetlerinden anlıyoruz. Bu sevginin birincisi Allah ve Rasûlünü, Onlardan başka her şeyden fazla sevmek. Allahı ve Rasulünü sevmek imanın gereklerinden biri. Şurası bilinmelidir ki, Allah Teala’ya ve Rasûlüne samimi bir sevgi duymak Rasûlüllah’a (sav) uymak ve O’nun sünnetine göre yaşamakla isbat edilebilir. Sevgi ve rızaya dayalı temel bir tercih ve bu tercihin sonuçlarına katlanmak, elbette ki işin zevkine ermek olacaktır. Bu kesin ve temel tercihin hadisteki ifadesi “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, peygamber olarak da Muhammed’den razı olmak”tır. Rıza: “Bir şeyle yetinmek, başka bir şey aramamak” demektir. Sevilen ve benimsenen şey, aslında zor bile olsa seven ve benimseyene kolay gelir. Kolay gelen şey ise rahatlıkla işlenir, zevkle yerine getirilir. O halde “Allah ve Rasûlünü her şeyden fazla seven”, “onlardan razı olan” mü’mine, bütün dini yükümlülükler ve sorumluluklar kolay ve

81


zevkli gelir; tembellik ve tereddüt göstermeden her emri yerine getirir. Bu da mü’mine, tüm düşünce ve bağların üzerine çıkma iradesini kazandırır. Çünkü rıza, gönlünü ve varlığını sevgiliye adamaktır. Bir başka ifade ile rıza, mü’minin gönlünü Allahtan başkasına kapatması demektir. Bir kalpte iki aynı sevgi bir anda yeşeremez. İmanda sadakat da budur. “Mü’minler, ancak onlardır ki, Allah’a ve Resülüne inandılar, sonra da şüpheye düşmediler. Malları ve canları ile Allah yolunda savaştılar. İşte imanda doğru (sadık) olanlar onlardır” mealindeki ayet, bu gerçeği bize hatırlatır. “İnandım” deyip inandıklarına karşı güvensizlik anlamına gelecek davranışlarda bulunmak zevksizliğin asıl sebebidir. Sevdiğine karşı tam bir teslimiyet göstermeyen sözde sevginin ıstıraba dönmesini engelleyemez. Sevdiğine tam bir teslimiyetle bağlanan kimse ancak sevginin tadına ulaşır. İnanç esaslarına karşı rıza seviyesinde bir güven duygusuna sahip olmayan kişi de imanından ve ibadetlerinden zevk alamaz. Bu zevksizliğin sebebini dışta arar. Oysa asıl sebep içindeki rızasızlık, güvensizlik, bir başka tabirle “kalitesizlik”tir. Sevgili Peygamberimizin şu hadis-i şerifleri bu noktada ne kadar dikkat çekicidir: “Hiç biriniz, duyguları benim getirdiklerime tabi olmadıkça (imanın zevkine eren) kâmil mü’min olamaz.” Sevgi, fıtrî bir duygudur. O bakımdan sevgisizlik mümkün değildir. Herkes bir şeyleri sevecektir. Bir anlamda insanın gerçek huzuru sevgisidir. İnsana kalb ve midesinden nüfuz edilebilir. “Allah için sevmek”, bir anlamda sevgiye, sevgiden başka karşılık tanımamaktadır. Bu yüzden de imana derinlik ve zevk katmaktadır. “Allah için sevmek”, Allah’ın sevdiğini sevmektir... Sevdiğini, “Allah’ı sevdiği için sevmektir”. Sevgide ölçüyü kaçırmak, insan için, kötü neticeler doğurabilir. Gönlünü ağyara kaptırmış bir kişi, huzur bulamaz. Ağyara açılan kalp Allaha kapalı olacaktır. Bu ise imanı ortadan kaldırır. İman olmayınca da onun tadından bahsetmek mümkün olmaz. Hadiste “imandan dönmek” ile “ateşe atılmak” arasında bir alaka-bağ kurulmuş bulunmaktadır. Bu, imanın Cennet’te, küfrün Ce-

82


hennem’de olduğu temel inancının bir yansımasıdır. Yani, açık bir şekilde imansızın yerinin Cehennem olduğu bildirilmektedir. Ateşte yanmayı, aklı başında olan kimse istemez. Onun ne denli bir acıelem ve ıstırap kaynağı olduğunu bilir. İmansızlığı da böyle bilmek ve imana, ne pahasına olursa olsun, sahip çıkmaya çalışmak, onun zevkine ermek demektir. Netice olarak imanın tadını alabilmek, hazzını duyabilmek, zevkini çıkarabilmek için hissi değil, aklî ve imanî bir sevgi ve tercihe sahip olmak gerekmektedir. İman bilinçli bir eylem olmak zorunda. Böyle inananlar imanın halavetini tadabilir. Bu ise ancak âlemlere rahmet Sevgili Peygamberimizin açıklamaları ve uygulamasının ışığı altında ilahi iradeye bağlanmakla mümkün olacaktır. Rasulullahın bildirdiği rota dışında imanı tatmak mümkün görzükmemektedir. “Rasûlullah(sav) buyurdular ki: “Hz Dâvud (as)’un duaları arasında şu da vardır: “Allah’ım! Senden sevgini ve seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine beni ulaştıracak ameli talep ediyorum Allah’ım! Senin sevgini nefsimden, âilemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl” Ebü’d-Derdâ der ki: “Rasûlullah(sav) Hz Dâvud’u zikredince, onu ‘insanların en âbidi (yani çok ve en ihlâslı ibadet yapanı)’ olarak tavsif ederdi” (Tirmizi, Da’vet 74) Allah’ım! Bizler de Sen’den Sen’in sevgini ve Sen’i sevenlerin sevgisini ve Sen’in sevgine bizi ulaştıracak ameli talep ediyoruz.

83


-32Hz. Ömer (ra) anlatıyor: Resûlullah (sav) buyurdular ki: “Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir ne şehidlerdir. üstelik Kıyamet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler de, şehidler de onlara gıbta ederler.” Orada bulunanlar sordu: “Ey Allah’ın Resulü! Onlar kim, bize haber ver!” “Onlar aralarında ne kan bağı ne de birbirlerine bağışladıkları bir mal olmadığı halde, Allah’ın ruhu (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim, onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken, onlar korkmazlar. İnsanlar üzülürken, onlar üzülmezler. Ve şu ayeti okudu: “Haberiniz olsun Allah’ın dostları var ya! Onlara ne korku var ne de onlar üzülecekler” (Yunus 62). Ebu Davud, Buyu’

S

EVGİ kalplerin canı, ruhların gıdasıdır. Sevmeyen kalp ölüdür. Bütün sevgiler, o duyguyu var edene, onu kalbimize koyanadır. Kendini yaratanı sevmeyen kalp, ruhunu yitiren bedenden daha soğuktur. Mü’min sevdiğini Allah için sevmelidir; bu onun en belirgin özelliklerinden biridir. Hatta Peygamber’e(sav) duyulan muhabbetin kaynağı da Allah sevgisidir. Sevgi de, nefret de dünyevî bir maksat için değil, sadece Allah rızâsı için gösterilmelidir. Maddî bir çıkar, bedenî bir haz ümidiyle birini sevmenin veya menfaatine engel olduğu için birinden nefret etmenin Allah katında hiç önemi yoktur. Allah’a gönül veren kimse bütün mü’minleri sever; onların kendi kardeşi olduğunu düşünür. Müslümanları Cenâb-ı Hakk’ın da sevip kendi yoluna ilettiğini ve İslâmiyet’le şereflendirdiğini bilir. Rabbimiz bize değer verdi de bizi yarattı. Sevene karşılık sevgi

84


gerek. Seven hele Yaratan Rab olunca o zaman sevgiyi derinleştirmek gerek. Sadece Yaratanı değil yarattıklarını da sevmek gerek. Yaratılmışların özünde Yaratan vardır. Bu sebeple yaratılanlar yaratandan dolayı sevilmelidir. Allah için sevmek, sevginin merkezine Yaratanımızı koymak demektir. O’nun rızasına nail olmak için sevmek, O’nun bizi sevmesi için sevmek, O’nun sevgisine layık olmak için sevmek velhasıl O’nun için sevmek sevgiye gerçek misyonunu yükleyecektir. İnsanoğlu yaratılış itibariyle bir şeyleri sevmeye meyyaldir. Herkes farklı bir şeyleri sever. Bazıları maddeyi sever, maddede her şeyi aramaya çalışır, madde onun için değerlidir. Elde edilen şeyler ona zevk verir, keyif verir. Elde olmayan şeyler için sıkıntılar ile kendini harap eder. Dünya onun için her şeydir. Dünyalık her şeydir. Para maddenin merkezinde bulunur. Maddeyi sevenler maddi güce önem verir. Maddi güce önem veren her şeyin üstesinden kendisinin gelebileceğine inanır sonuç itibariyle aldanır. Kimi insan, insanı sever, ona değer verir. İnsanın olmadığı bir hayatı benimsemez. Hümanist yaklaşır. İnsanın her şeyin özüne yerleştirir. Bir bakıma güzel olan bu durum insana kendisinde olmayan birçok gücün yüklenmesiyle yanlış sevgi şekilleri ortaya çıkar. Sevileni Allah için sevmek, Sevilenden hiçbir karşılık beklememektir. İyilik yapıldığı zaman artan, kötülük yapıldığı zaman azalan bir sevgi değildir Allah için sevmek. Müminler birbirlerini Allah için severler, Allah için sevmelidirler. Sevgili Peygamberimizde bir hadislerinde müminlerde bulunacak şu özelliklerin imanın tadının alınmasına vesile olacağını bizlere şöyle bildirmektedir. “Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar: Allah ve Resûlünü, (bu ikisinden başka) herkesten fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek. Gönül mutlak manada bir şeylerle dolmaktadır. Bu doluşun adı sevgi de olabilir, nefret de olabilir, başka şeylerde olabilir. Gönül boş kalmayacak ise ve dünya ve ahirette huzurlu bir yaşam geçirmek için gönlün sevgiyle dolup, nefret bir tarafa atılması gerekiyor ise,

85


bu sevginin adı Allah(cc) olmalıdır. Böyle bir sevginin faydası elbette kendimize olacaktır. Dünyada Allah için sevmenin karşılığını tam anlamıyla alınmasa bile, mahşer meydanında gölgenin olmadığı bir zaman diliminde herkesin sıkıntı içerisinde beklediği ve bu bekleyişin bir an önce bitmesi için yalvardıkları bir zamanda arşın gölgesinde gölgelenmek ile karşılığı alınmaya başlanacaktır. Rasulullah(sav) bir hadislerinde şöyle buyuruyor. “Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allah Teâlâ, yedi insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır: 1.Âdil devlet başkanı, 2.Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç, 3.Kalbi mescitlere bağlı müslüman, 4.Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan, 5.Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine “Ben Allah’tan korkarım” diye yaklaşmayan yiğit, 6.Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse, 7.Tenhâda Allah’ı anıp göz yaşı döken kişi.” Sevgi imanın bir gereğidir. Sevgi imanın bir tezahürüdür. İman olan kalpte sevgi eksik olmaz. İmanı kamil olan bir kalpte Allah rızası için sevmek eksik olmaz. Gerçek anlamda iman etmenin yolu inanan kardeşlerimizi Allah için sevmekten geçmektedir. Çünkü İnananlar kardeştir. Yaşam bulduğumuz bu asırda müslüman kardeşlerimizin içinde bulunduğu sıkıntılar olabilmektedir. Bu sıkıntılar ile sıkıntılanmak gerekir. Bu sıkıntıların hayattan atılması için dua edilmesi gerekir. Allah için sevilmenin bir karşılığı vardır. Oda Allah tarafından sevilmektir. Bu sevginin yolu ise öncelikle Âlemlere rahmet olarak gönderilen, Ümmeti olmakla şeref duyduğumuz Rasulullah’a (sav) tabi olmaktan, O’nun sünnetine uymaktan geçmektedir. Yüce Rabbimiz bu hususu ayet-i kerimede şöyle bildirmektedir. “(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve

86


günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” Allah-u Teala tarafından sevilen bir insanı âlem sevmektedir. Tekrar tekrar ifade etmek gerekirse Sevgimizin temelinde Allah rızası olması elzemdir. Gönülde sevgi olmayınca etrafta hiçbir kimselerde olmayacaktır. İnsanları bir araya getiren sevgidir. Kaba davranışlı olanlar, gönül kıranlar dünyada kendilerini yalnızlığa mahkûm etmişlerdir. İnsanoğlu sevgiye, sevmeye sevilmeye muhtaçtır. Sevilmeyen insanlar içe kapanık olurlar, insanlarla iletişim kuramazlar. Sevmeyen insanlar etrafa neşe vermezler, onlarla hiç kimse beraber olmak istemez. Sevgisiz bir kalp olmaz. Sevgisiz bir gönül boş bir kap gibidir. Sevgiyi kalbe yerleştirene sevmek ise sevgilerin en büyüğüdür. Bu sebeple her neyi seviyorsak sevelim işin özünde Allah sevgisi olsun. O zaman sevgilerimiz asıl anlamına kavuşacaktır. Bu yaşama bir kez gelmekte ve ayrıldıktan sonra bir daha dönme imkânı bulamamaktayız. Ölüm yakaladıktan sonra keşkeleri sıralasak da hiçbir fayda elde edemeyeceğiz. Temelinde Allah rızası olan her şeyde bereket vardır. Sevgilerinde bereketlenmesi için Allah için sevmeye hepimiz mecburuz. Bu dünyaya sevmek ve sevilmek için geldik. Bu dünyaya huzur ve mutluluk bulmak için geldik. Bu da mü’min kardeşini sevmekle olur. Çünkü bütün mü’minler birbirlerinin kardeşidirler.

87


-33İbnu Mes’ud (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) buyurdular ki: “Sıdk insanı birr’e (Allah’ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de cennete götürür. Kişi, doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah’ın indinde sıddik (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalan da kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sorunda Allah’ın indinde yalancı diye kaydedilir.” Buhari, Edeb; Müslim, Birr; Muvatta, Kelam; Ebu Davud, Edeb; Tirmizi, Birr.

K

UR’âN yalan söylemeyi haram kılmıştır. Sıdk, yani doğruluk ise Kur’ân’ın, Allah’a imandan sonra birinci derecede emri olan bir davranıştır. Yalan söylemek büyük günah olduğu gibi, bilhassa dîn hususunda yalan söylemek, inanmadığı halde inandığını söylemek günahı katmerleştirir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allah’ı ve mü’minleri güya aldatmaktadırlar. Hâlbuki onlar yalnız kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar. Onların kalplerinde nifak hastalığı vardır. Âyetler peş peşe inip İslâm inkişaf ettiği halde inanmadıklarından, Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Âyetlerimizi yalanlayıp durmaları yüzünden onlara pek acı bir azap vardır.” Yüce dinimiz İslâm, sıdk ve kizb meselesine özel bir yer vermiştir Sıdk’ın güzelliği ve ona teşvik, yalanın çirkinliği ve ondan sakındırma hususunda birçok âyet-i kerime ve hadis-i şerif mevcuttur. Sıdk: “Sözün öze ve kendisinden haber verilen şeye mutabakatı” diye tarif edilmiştir Sıdk sadece sözde olmaz; niyet, irade, azim ve amelde de olur. İnsanın davranışlarında, azminde, ameli ve muamelelerinde, bütün kabiliyetlerini doğruluğa yönlendirmesidir sıdk. Kendisinden hep sıdk sadır olan kimseye ise “sıddîk” denir. Nü-

88


büvvet makamından sonra gelen en yüksek makam “sıddıkıyet” makamıdır ki onun zirvesinde Hz Ebu Bekir (ra) Efendimiz vardır. Gerçekten sadakat kıyamette kulun kurtuluşu için bir garanti mahiyyetindedir. Allah’ın azabından kurtuluşa sebeptir; Onu Cennete götürür. Allah buyurur ki: “...Bu (gün) doğru söyleyenlerin (sadıkların) sıdk (sadakat) larının kendilerine fayda vereceği bir gündür. Altında ırmaklar akan cennetler -ki orada daimi ve ebedi kalıcıdırlaronlarındır. Allah kendilerinden razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır ve işte bu en büyük kurtuluş ve saadettir.” (Maide-119) Sıdkın zıddı kizb yani yalandır. Birini anlamak için diğerini de bilmek, beraber mütalaa etmek gerekir. Peygamberimiz (sav): “Mü’min’de her huy bulunabilir, yalan ve hıyanet hariç “ buyurmuşlardır. Yalan konuşmak ve yalan yere yemin etmek günahların en çirkini ve ayıpların en kötüsüdür. Ebu Ümame Resulüllah (sav) efendimizin “ Yalan nifak kapılarından bir kapıdır” buyurduğunu rivayet etti. (İhyauulümiddin C.3 S.94) Resulullah (sav) efendimiz bir hadis-i şeriflerinde de “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vaad ettiği zaman vadinden döner (sözünde durmaz) ve emanet edildiği zaman emanete ihanet eder” buyurmuşlardır. İmam Gazalî yalan için “büyük günahların analarındandır” demiştir Doğruluk (sıdk; sadakat) niyet söz ve âmelde olur. Niyette doğruluk son derece azimli olmak ve Allah’a yönelmek için iradeyi kuvvetlendirmek ve engelleri aşmaktır. Bu ise Allah’ın farz kıldığı şeylere koşmakla elde edilir. Bunun da başında Allah yolunda cihad gelir. Sözde sadakat, dilin hakkı ve doğruyu söylemesidir. Dil böyle alışınca, artık hiç bir bâtıl konuşmaz. Amelde sadakat, şer’î yollara uyarak Rasulullah (sav)’e tabi olmak suretiyle olur. Müslüman sözde, niyette ve amelde sadakatı gerçekleştirince, sıddıkiyet derecesine ulaşır. Bu derece ise, Cenab-ı Hakkın mü’min kullarından istediği Rasûlüllah (sav)’e hitap ile yönelttiği bir derecedir. “Ve şöyle de; Rabbim, beni sıdk (ve selamet) girdirişiyle girdir; sıdk (ve selamet) çıkarışıyla çıkar ve tarafından da hakkıyla yardım edici bir hüccet ver.” (İsra-80)

89


-34İbnu Mes’ud (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav): “Allah’tan hakkıyla hayâ edin!” buyurdular. Biz: “Ey Allah’ın Resûlü, elhamdülillah, biz Allah’tan hayâ ediyoruz” dedik. Ancak O, şu açıklamayı yaptı.: “Söylemek istediğim bu (sizin anladığınız haya) değil. Allah’tan hakkıyla haya etmek, başı ve onun taşıdıklarını, batnı ve onun ihtivâ ettiklerini muhafaza etmen, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim ahireti dilerse dünya hayatının zinetini terketmeli, âhireti bu hayata tercih etmelidir. Kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah’tan hakkıyla haya etmiş olur.” Tirmizî, Kıyâmet

H

AYA, yani utanma duygusu insanı utandıracak, yüzkızartıcı davranışlar yapmaktan alıkoyar. Onun içindir ki bu güzel huy imandan sayılmıştır. Bütün peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri bir söz vardır. O da, ‘Hayâ etmedikten sonra dilediğini yap’tır. Allahın utanma duygusunu kendisinden aldığı insanın yapamayacağı kötülük yoktur. Hayâsızlığın kendisi bir kusurdur. Gerçekten hayâ etmeyen insandan her türlü kötülük beklenebilir. İnsan her şeyden önce Allah’tan hayâ etmelidir. Çünkü hayâ edilmeye layık odur. Bizi yaratan ve sürekli gözeten rabbimiz o’dur. İslamın bütün emir ve yasakları meleklerin dahi saygı duyacağı mükemmel bir insan modeli ortaya koymak içindir. Yine İslâmın bütün emir ve yasakları insanların hem bu dünyada huzurlu olmalarını sağlamak; hem de insanların rotasını cennete yönlendirmek içindir. İşte kâmil mümin dediğimiz ideal insan tipi budur. Bunlar sayesinde dünya Cennete döner. Öyle ya, Allah’tan hayâ eden insan aklını, fikrini, duygularını hep güzelliklerle donatır. Kalbinde zararlı, kötü şeylere yer vermez. İyi şeyleri düşünür, iyi şeyleri hayal eder, iyi

90


şeylere akıl yorar. Bütün eforunu insanların hayrına olacak şeylere harcar. Karnını haram lokmayla dolduran insanın gerçekte Allahtan hayâ etmediği ise kesin. Allahtan hayâ edenin Onun yasakladıklarıyla karnını doyurması uygun olur mu? Helal lokma hem dünyada elimizin emeğini yeme huzurunu bize tattırıyor, hem de rabbimizin rızasını kazanma. İslam, helâl ve meşrû dairede kalmak şartıyla bütün nimetlerin mü’minin emrine âmâde edildiğini söylüyor. Şu var ki mü’min bu nimetlere sahip olacak, ama gönlünde yer tutturmayacaktır. Yani bunların sevgisi Allah’ın sevgisi yerine oturmayacak, hiçbiri onu kulluktan uzaklaştırmayacak, aksine daha da Allah’a yaklaştıracaktır. İşte bunlar yapıldığında Allah’tan hakkıyla hayâ edilmiş olur.

91


-35Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (sav) (bir gün): “ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler:) “Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Rasulullah(sav)saydı: -Ganimet tedavül eden bir metâ haline gelirse, -Emanet (edilen şeyleri) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman, -Zekâtı angarya telâkki ettikleri zaman. -Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği; -Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı; -Mescidlerde sesler yükseldiği zaman. -Kavme, onların en alçağı reis olduğu; -(zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet ettiği; -(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği; -İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği; -Şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği; -Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı veya suret değiştirmeyi veya gökten taş yağmasını, bekleyin.” Tirmizi, Fiten,

B

U hadis-i şerifte sayılan on beş şey başlı başına mümin kul için beladır. Çünkü bu davranışlar kişinin cennetten uzaklaşmasına sebep olur. Bir müminin imanının gücü, samimiyeti ve kararlılığı Allah yolundaki mücadelesinden ve dini emirlerdeki kararlılık ve sabrından anlaşılır. Kişinin din ahkâmı konusunda gevşek olması imanın zaafiyetine delalet eder. Dinde gevşeklik göstermek, müminler arasında bulunduğu halde

92


imanî olgunluğa tam erişememiş kişilere özgü bir zayıflıktır. Gevşeklik, zorluk anlarında geri plana çekilme, riske girmeme, nefsine bir zarar gelmesinden kaçınma, nefsinin rahat ve çıkarlarını dinin çıkarlarından önde tutma şeklinde ortaya çıkar. Bu çarpık anlayış, bu kimselerin mantık örgülerini ve olayları değerlendirmelerini de tersine döndürür. Öyle ki, Allah yolundaki bir zorluk ve tehlikeden kaçmayı kendileri için bir kazanç, hatta Allah’ın bir nimeti olarak görecek kadar şuurları kapanmış olur. Allah mümin topluluklarında bulunan bu zayıf ve gevşek kimselerin olumsuz yönde etkilememesi, onların şevklerini, hırs ve azimlerini kırmaması için samimi müminleri uyarır ve benzer bir yapıdan meneder: “Sen şimdi sabret! Bil ki, Allah’ın sözü gerçektir. İnanmayanlar seni telaşa ve gevşekliğe düşürmesinler.” (Rum-60) Daimi bir gevşeklik, gerçekten iman etmiş bir kimse için elbette söz konusu değildir. Ancak mümin geçici gevşekliklerden, kayıtsızlıklardan, sorumsuzluklardan, zaman zaman nefsine uyma gibi zaaflardan şiddetle kaçınmalıdır. Kuran’da tarif edilen ideal mümin modeli ise, bütün hayatı boyunca, gerek sıkıntı ve zorluk zamanlarında, gerekse refah ve rahatlık ortamlarında dinin menfaatlerinden hiçbir taviz vermeyen, her durumda Allah’ın rızasını nefsinin arzularına tercih eden bir kimsedir. Hiçbir durumda, şevk ve heyecanını, kararlılığını kaybetmez, gevşeklik göstermez ve boyun eğmez. Bu mümin modeli, Kuran’da geçmiş ümmetlerden örnek verilerek şöyle tarif edilir: “Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.” (Al-i İmran-146) Dinî anlayış ve yaşantımızda iki tehlikeye dikkat etmek zorundayız. Bunlar ifrat ve tefrittir. İfrat bir konuda aşırı gitmek anlamına gelir. Tefrit ise bunun tam tersi olan durumdur. Yani tembellik, gevşeklik. Kısaca, belirlenen sınırın ötesine geçmek ifrat, gerisinde kalmak tefrittir. Ölçü ve denge unsurunun en gerekli olduğu yer kabul ve red, sevgi ve nefret olduğu halde, maalesef en çok bozulup kaybolduğu

93


yer de burasıdır. Zira diğer bütün değerlendirmeler bunlara bağlıdır. Rasulullah(sav) şöyle buyurmuştur: “Sevdiğiniz şeye karşı aşırı gitmeyin, belki bir gün nefret edersiniz. Buğzettiğinizde de aşırı gitmeyin, belki bir gün seversiniz.” Evet; dinimiz sadece söz ve davranışlardaki ifrat ve taşkınlığa değil, ibadetlerde dahi aşırılığa ve tabiatı zorlayıcı tarzlara müsaade etmemiştir. Her varlık, Yüce Allah’a yakınlık derecesi ve O’na bağlılığı ölçüsünde şerefli, kıymetlidir. Allah’ın sevdiğini sevmemiz, yücelttiğini yüceltmemiz, kıymet verdiğine hürmet etmemiz gerekir. Bu, O’na olan iman, saygı ve sevgimizin gereği. Aynı zamanda kalpteki imanın ve edebin de bir ölçüsüdür. Dinimizin bizden istediği şey itidaldir. İtidal, dengede ve belirtilen ölçülerde hareket etmektir. Bu konuda Rasullullah (sav) Efendimiz ölçüyü şöyle ortaya koyuyor: “Ey İnsanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit şeylere sevk etmesin. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im ve Allah’ın Rasulüyüm. Vallahi sizin beni Allah’ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem.” (Ahmed, Nesaî, İbn-i Kesir) Kimi niçin ve ne kadar seveceğimizi yüce Rabimiz ve Onun peygamberi Hz. Muhammed(sav) bizlere öğretmiştir. Bir mümin için en faziletli amel Allah için sevmektir.

94


-36Şirk ümmetimde düz taşta karanlık gecede karıncaların gezinişinden daha gizlidir. Alameti, adaletsizlikten dolayı muhabbet, ve adaletten dolayı da buğz etmektir. Ve Din, Allah için sevgi ve Allah için buğzdan başka nedir? Allah Teala buyurdu ki:”Eğer siz Allah’ı seviyorsanız Bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin.” Ramuz El Hadis,

Ş

İRK, Allah’a ortak koşmak demektir. Bunun bir zâhiri, yâni “açığı” var; bir de “hafîsi”, yâni gizlisi. Zâhir olanı, bildiğimiz şirktir. Üç ilaha inanmak, yahut putları Allah katında şefaatçi kabul etmek bu guruba girer. Hafî şirke gelince, bu ana hatlarıyla ikiye ayrılır. Birisi, Allah’ın rızasını unutup insanlara riya ve gösterişte bulunmak, yahut nefsin arzularını tatmine özen göstermek. Diğeri de eşyanın yaratılmasında birer sebep olarak vazife gören mahlukata olduğundan fazla önem vermek; onları tesir gücüne sahip zannetmek. Bir de bu hafî şirkin bir derece daha perdelisi var ki, fiil âleminde değil, his âleminde, kalp âleminde cereyan eder. İnsanlar mânen terakki ettikçe şirk de gittikçe perdelenir. İslâm, tevhit dinidir. Bu kâinatın sahibi ve Mâliki birdir. Her hayır, ancak Onun hazinesindedir. Herkes ve her şey, sadece birer sebep, birer vesiledir. Bütün nimetler, Rabbimizden geliyor. Rızkı yaratılmıştan bilmek yaratılmışı yaratıcıya benzetmektir. Bu benzetme aslında Allah’ın kendisini vasfettiği kemal sıfatlardan hali kılmaktır. Fayda ve zarar vermek, yaşatmak ve öldürmek Allaha ait fiilllerdendir. Dolayısıyla dua, umut, dayanma gibi ibadetlerin sadece Allah’a yapılması gerekir. Sevgi ve tazimde bir şeyi Allah’a eş koşmak. Mahlûkattan bir

95


şeyi Allah’ı sever gibi sevmek şirktir. Şüphesiz ki müşrikler şirk koştukları varlıkları, yaratma, rızk verme, öldürüp yaşatma vb. hususlarda Allah’a denk yapmamışlardı. Aksine onlar şirk koştukları varlıkları sevgi, tevekkül, boyun bükme gibi kalbi amellerde Allah’a denk yapmışlardı. Allah ile kendi arasına vasıta koyan bir kimse Allah’ı tazim etmeyi kast etmektedir. O yüce zatın azametinden dolayı insan davranışlarında olduğu gibi aracı ve şefaatçiler olmadan Onun huzuruna varamayacağına inanmaktadır. Halbuki Allahu Teala kulu ile arasına hiçbir aracı koymadan onun duasını kabul edeceğini söylemektedir. Bunu yapan kişi bu fiiliyle, Allah’ın kadir olduğunu unutmaktadır. “Allah kendisine bir şeyin ortak koşulmasını asla bağışlamaz! Şirkin dışındaki şeyleri dilediği kimseler için bağışlar.” Nisâ 48 Ömer (ra)’dan rivayet edilen duasında şöyle diyordu: “Ey Allahı’m! Amellerimin hepsini salih amel yap, onları vechin (yüzün) için halis kıl, o amellerde hiç kimse için bir pay yapma.” (Ahmed, Zühd) Allah-u Teâlâ kullarına: “Oysa kendilerine, dini yalnız Allah’a halis kılıp Onu birleyerek Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti.” (Beyyine-5) Ayetiyle halis ibadet yapmalarını emretmiştir. Allah için ihlâslı olmayan ibadetin bir değeri de yoktur. Gösterişle yaptığı amellerse Allah’ın istemediği amellerdir. Dolayısıyla o ameller sahih ve makbul değildir. Secde, tevekkül, takva, haşyet, tevbe, kurban, yemin, tesbih, tekbir, tehlil, tahmid, istiğfar, oruç, boyun bükme, Kâbe’nin tavafı, dua vb. bütün ibadetler sadece Allah’ın hakkı olup O’nun gayrına yapılamaz! Bu gayr ister mukarreb melek, ister gönderilmiş Rasul olsun farketmez. Büyük şirk kısmına teberrük ve şifa maksadıyla Kâbe’den gayrı taş, ağaç, kabir, türbe vb. bir şeyin etrafını tavaf etmek, Allah’ın yeryüzündeki yemini olan Hacerü’l-Esved’den başka bir şeyi tazim ederek öpmek, kabirleri öpüp istilam etmek ve onlara secde etmek gibi fiiller örnek gösterilebilir. Rasulullah (sav) Buhari ve Müslim’in ittifakla rivayet ettikleri bir hadiste şöyle buyurmuştur:

96


“Allah Yahudi ve Hristiyanlara lanet etsin! Onlar Nebilerinin kabirlerini mescitler edindiler!” (Buhari 1252, Müslim 529/19) İstek ve niyetlerdeki şirk sahili görülmeyen bir deniz gibidir. Allah’ın rahmet ettiği kimselerin dışında ondan kurtulan pek olmamıştır. İhlâs; kişinin sözlerinde, fiillerinde, iradesinde ve niyetinde Allah için samimi ve dürüst olmasıdır. İhlâs, Allah’ın bütün kullarına emrettiği İbrahim (as)’ın dini, Haniflik’tir. Allahu Teâlâ onun dışında kimseden bir şey kabul etmeyecektir. İslam’ın hakiki manası da budur. Dolayısıyla Allah şöyle buyurmuştur: “Kim İslam’dan gayrı bir din isterse bilsin ki o (din) ondan kabul edilmeyecek ve o kimse ahirette ziyan edenlerden olacaktır!” (Âli İmran-85)

97


-37Ebu Hureyre’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir: Bir kere Rasulullah (sav)’e bir kişi geldi: “Ya Rasulallah! Bana cihada eş bir ibadet gösterir misiniz?” dedi. Rasulullah (sav): “Cihad değerinde bir ibadet bulmuş değilim ki” buyurdu. Ve devam ederek: “Sana sorarım, gücün yetişir mi ki, mücahid sefere çıktığı sıra sen de mescide girip, o dönünceye kadar namaz kılasın da hiç usanmayasın. Ve oruç tutasın da iftar etmeyesin” diye sordu. O kişi: “Buna kimin gücü yeter ki?” diye cevab verdi. Buhari

C

İHAD, Allah’ın dinini hâkim kılmak için savaşmaktır. Öyle yüce bir ibadettir ki, Hiçbir dünyevi ve maddi bir niyet taşımaksızın, âlemlerin Rabbi olan Allah yolunda ölmek ve öldürmek ebedi mutluluğun anahtarını bize sunmaktadır. Yani cennetle müjdelemektedir. “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak vadetmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.” (Tevbe-111) Her şeyden önce, şu hususa dikkat etmeliyiz ki, kulun hayatını gerçekten Allah’a satması diye bir şey söz konusu olamaz. Çünkü insanın hayatının ve sahip olduğu her şeyin gerçek sahibi Allah’tır. Hayatı ve ölümü yaratan Allahu Tealadır. Bunlara sahip olma hakkı, insanın sahip olduğu ve kullandığı her şeyin yaratıcısı olan Allah’ındır. Burada dünyevi anlamda bir şeyin satımı ya da alımımı söz konusu değildir, zira insanın satabileceği kendisinin hiçbir mülkü yoktur ve her şey zaten ezelden beri O’na ait olması hasebiyle Allah’ın da

98


satın alacağı hiçbir şey yoktur. Zaten Allahu Teala gani’dir. Allah’ın insana verdiği bir irade ve seçme hürriyeti vardır ve söz konusu mukavele de buna dairdir. Allah’a kul olmuş nefislerin, tüm varlıklarını bu dinin yoluna koymalarıdır kastedilen. Gıyaben iman ettikleri yüce Allahın, Rasulüne gönderdiği dinini, hayat pratiğinde yaşamak ve yaşatmak için verilen yüce bir mücadele. İmandan sonra en üstün, en güzel ibadet budur. Çünkü Allah yolunda cihad, Rabbe teslimiyetin, Allahtan başka ilah olmadığına imanın mutlak bir tezahürü, doğal bir sonucudur. İman olmadan cihad veya herhangi bir ibadet ve hasene düşünülemez. İşte bu nedenledir ki Allah kendi yolunda savaşanlara, öldürenlere ve ölenlere cenneti, ebedi nimeti va’detmiştir. Allah’ın dinini hâkim kılmak için yapılacak en ufak bir çalışma, bu yolda duyulacak en ufak bir eziyet, netice itibariyle dünyadan ve dünya içindeki her şeyden daha değerli, daha üstündür. Allah yolunda cihad eden için Allah’ın rızası ve cennet vardır. Çünkü mücahid, Allah’ın dinini hakim kılmak için mücadeleye girişirken eziyetleri, ıstırapları, işkenceleri ve ölümü göze almıştır. Çünkü bu yolda ölüm, ölüm değildir. Bu yolda ölmek, yeni ve ebedi bir hayata geçiştir. Allah yolunda ölmek, ölmek değil dirilmektir. “Allah yolunda ölenlere/öldürülenlere, ölüler demeyiniz; tam tersine onlar diridirler, fakat siz anlayamazsınız. ” (Bakara-154) Bu büyük bir şeref, büyük bir ecir ve nîmet. İşte şehidin, Allah yolunda ölen birinin canlılığını koruduğunun ve sürekli bize mesaj ulaştırdığının bir delili ve ispatı. Görünüşte ölmüş olsalar da canlarını Allah için fedâ etmiş olan, Allah’tan başka ilâh olmadığının şahâdetini canlarıyla ispat eden, Allah’ın ölü demeyi yasakladığı bu insanlar, sürekli bize mesaj sunuyorlar. Çok ama çok kârlı bir alışverişin Allah yolunda ölüme karşılık cennetin talipleri. Hiçbir karşılık istemeden verdiği can ve malı, yüce Rabbin, cennet karşılığında kulundan satın alışıdır, şehadet. Hem kârlıdır, hem de garantilidir. Mü’min kul bilir ki cihad yolu ve şehadet yolu Rabbinin rızasını kazanmada en emin, en sağlam yoldur. Mü’min kul bilir ki, cihada ve şehadete karşılık verilecekler çok hayırlıdır, ebedidir. Çünkü cennetteki bir karış yer, tüm dünyadan

99


hayırlı ve daha güzeldir. Allah’ın indinde bu mukavelenin (alışveriş) şartları vardır elbette: Eğer siz gönüllü olarak hayatınızın, sahip olduklarınızın ve bu dünyadaki her şeyi ve kendinizi de sadece onların emanetçisi olduğunu kabul etmeye ve böyle görmeye razı olursanız, Allah da bunun karşılığında size sonsuz ahiret hayatında cennetler vereceğini müjdeliyor. Allah’la böyle bir pazarlık yapan kimse mü’mindir. Dolayısıyla iman, aslında bu alışverişin başka bir adıdır. Öte yandan bu pazarlığı yapmayı reddeden veya yaptıktan sonra sanki böyle bir taahhüde girmemiş insanın tavrını takınan kişi ise “kafir”dir. Zaten gerçek mânâda iman eden kişi, iman ettiği andan itibaren malını, canını, sahip olduğu her şeyini Allah yolunda fedâ etmeye hazır olduğunu ikrar etmiş kişidir. Allah bütün bunları cennet karşılığında müminden satın almıştır.

100


-1Talha İbnu Ubeydillah haber veriyor: Hz. Peygamber (sav)’e Necid ahâlisinden bir adam geldi. Saçları karışıktı. Kulağımıza sesinin mırıltısı geliyordu, ancak ne dediğini anlayamıyorduk. Hz. Peygamber (sav)’e iyice yaklaşınca gördük ki, İslâm’dan soruyormuş. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Gece ve gündüzde beş vakit namaz” demişti ki adam tekrar sordu: “Bu beş dışında bir borcum var mı?” Hz. Peygamber (sav): “Ramazan orucu da var” deyince adam: Bunun dışında oruç var mı? diye sordu. Hz. Peygamber (sav): “Hayır!” Ancak dilersen nâfile tutarsın” dedi. Hz. Peygamber (sav) ona zekâtı hatırlattı. Adam: “Zekât dışında borcum var mı?” dedi. Hz. Peygamber (sav): “Hayır, ama nâfile verirsen o başka!” dedi. Adam geri döndü ve gider ayak: “Bunlara ilâve yapmayacağım gibi noksan da tutmayacağım” dedi. Hz. Peygamber (sav) da: “Sözünde durursa kurtuluşa ermiştir” buyurdu. Veya “Sözünde durursa cennetliktir” buyurdu. Ebu Dâvud’da “Kasem olsun kurtuluşa erer, yeter ki sözünde dursun” şeklinde te’kidli olarak gelmiştir. Buhârî, İman; Müslim, İman,

M

üSLüMAN, farzları yerine getirmekle ve terk etmemekle emrolunmuştur. Müslüman, mutlak olarak farzları yerine getirmek zorundadır. Aksi takdirde günahkar olur. Farzları yerine getirmede sebat göstermek, Allahu Tealaya teslimiyetin ifadesidir. Farzları eda etmekte sebat göstermenin imanın gereğinden olduğunu söylerken birlikte yerine getirilmesi anlamına geldiğini söylemek is-

101


tiyoruz. İmansız ibadetin işe yaramayacağı herkesin malumudur. Çünkü farzlar Allah katından gelmiştir. İbâdet; ölünceye kadar sürdürmemiz gereken ana vazifemizdir. Bu görevi bizlere yükleyen Rabbimiz şöyle buyurur: “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.” Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberler, ibâdetin yaratılış sebebimiz ve temel görevimiz olduğunu, bildirmek için gönderildiler. Rabbimiz bu gerçeği şöyle açıklamaktadır. “Andolsun, ‘Allah’a ibâdet ediniz. Tağut’tan (şahıslara, ilkelere, putlara tapmak)kaçınınız’ (diyerek tebliğde bulunmaları için) biz her millet için de bir peygamber gönderdik...” (Nahl 36) İbâdet biricik görevimiz olduğu gibi dünya ve âhiret saadetimizin de yegane vesilesidir. İslamın genel amacı Allahın yaratıp dünyada vazife verdiği insanların geçici olan dünya hayatında ve sonsuz olan ahiret hayatında mutlu olmalarını sağlamaktır. Asıl amaç budur fakat yüce yaratan insanlara başıboş hayvanlar gibi yaşayıp ölmelerini istememiş onlara dünyada görevlerini tevdi etmiş ve belirli bir sınır koymuştur. Bizlerden de ne olursa olsun bu sınırlar(hududullah) içinde yaşamamızı istemiştir. Kabaca anlattığımız bu basit sınır Allahın emir ve yasaklarıyla oluşturulmuş ilahi bir huduttur. Bir kul bu sınır içinde yaşadığı müddetçe sıratı müstakimden asla kopmayacaktır. Allahu Teala emirlerine riayet edenlere cennetle, etmeyenlere ise cehennemle yaptıklarının karşılığını verecektir. Ana hatlarıyla temas ettiğimiz bu husus Allahın bizlerle emir ve vaatlerinin ne kadar açık ve anlaşılabilir olduğunun göstergesidir. İslam bazı insanların anladığı gibi sırf Allah ile kul arasında soyut bir din, ne de hükümlerini ağır zannedenlerin dediği gibi ibadet ve yasaklardan ibaret değildir. İslam orta yolu en güzel biçimde temsil eden Allah’ın dosdoğru nizamıdır. Sadece ibadetlerle kurtuluşa erileceği hususunu aktarmıyor bu hadis bize. İbadetlerin geçerli olması için iman olmazsa olmaz şarttır. İnsanın kurtuluşu için iman da tevhid, ibadette ihlas ve sosyal hayatta adalet gereklidir.

102


Burada yanlış anlaşılabilecek bir konuya da açıklık getirmek gerek. İslam sadece ibadetlerden oluşan bir dinin adı değildir. İslam diinini sosyal, ekonomik yönleri de vardır. İslam bir bütün olarak yaşandığı müddetçe Allah katında müslümanlığımızın değeri olur. Kuranı Kerimde şöyle buyrulur: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.” (Bakara-85)

103


-39Yahya İbnu Ya’mur haber veriyor: “Basra’da kader üzerine ilk söz eden kimse Ma’bed el-Cühenî idi. Ben ve Humeyd İbnu Abdirrahmân el-Himyerî, hac veya umra vesîlesiyle beraberce yola çıktık. Aramızda konuşarak, Ashab’tan biriyle karşılaşmayı temenni ettik. Maksadımız, ondan kader hakkında şu heriflerin ettikleri laflar hususunda soru sormaktı. Cenâb-ı Hakk, bizzat Mescid-i Nebevî’nin içinde Abdullah İbnu Ömer (ra)’la karşılaşmayı nasib etti. Birimiz sağ, öbürümüz sol tarafından olmak üzere ikimiz de Abdullah (ra)’a sokuldu. Arkadaşımın sözü bana bıraktığını tahmîn ederek, konuşmaya başladım: “Ey Ebu Abdirrahmân, bizim taraflarda bazı kimseler zuhur etti. Bunlar Kur’ânı Kerîm’i okuyorlar. Ve çok ince meseleler bulup çıkarmaya çalışıyorlar.” Onların durumlarını beyan sadedinde şunu da ilâve ettim: “Bunlar, “kader yoktur, herşey hâdistir ve Allah önceden bunları bilmez” iddiasındalar.” Abdullah (ra): “Onlarla tekrar karşılaşırsan, haber ver ki ben onlardan berîyim, onlar da benden berîdirler.” Abdullah İbnu Ömer sözünü yeminle de te’kîd ederek şöyle tamamladı: “Allah’a kasem olsun, onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve hepsini de hayır yolunda harcasa kadere inanmadıkça, Allah onun hayrını kabul etmez.” Sonra Abdullah dedi ki: Babam Ömer İbnu’l-Hattâb (ra) bana şunu anlattı: “Ben Hz. Peygamber (sav)’in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (sav)’in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver! Rasulullah (sav) açıkladı: “İslâm, Allah’tan başka ilâh ol-

104


madığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah’a haccetmendir.” Yabancı: “-Doğru söyledin” diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik. Sonra tekrar sordu: “Bana iman hakkında bilgi ver?” Rasulullah(sav) açıkladı: “Allah’a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna da inanmandır.” Yabancı yine: “Doğru söyledin!” diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: “Bana ihsan hakkında bilgi ver?” Rasulullah (sav) açıkladı: “İhsan Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.” Adam tekrar sordu: “Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?” Rasulullah (sav) bu sefer: “Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor!” karşılığını verdi. Yabancı: “Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!” dedi. Rasulullah (sav) şu açıklamayı yaptı: “Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir -Müslim’in rivayetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir.” Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifade Müslim’deki rivayete uygundur. Diğer kitaplarda “Ben üç gece sonra Rasulullah (sav)’le karşılaştım” şeklindedir- Rasulullah (sav) Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” deyince şu açıklamayı yaptı: “Bu Cebrail aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi.” Müslim, İman; Nesâî, İman; Ebu Dâvud, Sünnet; Tirmizî, İman.

105


B

U Hadisi şerif Cibril hadisi diye meşhur olmuştur. Öncelikle Cebrâil aleyhisselâm’ın farklı bir şekilde gelip Hz. Peygamber’e sokulması ve sonra ismiyle hitâbetmesi, talebe gibi soru sorup, hoca gibi cevapları doğrulaması oradaki müslümanların dikkatlerini çekmek, öğrenimlerini kolaylaştırmak içindir. Nitekim gelen misafir orada bulunanların dikkatini çekmiştir. Cebrail(as) hangi soruların Rasulullaha sorulacağı husussunda da örnek olmak istemiştir. İslâm, iman, ihsân ve kıyameti sorması da Hz. Peygamber’e yöneltilecek soruların temel meselelerle ilgili olması gerektiğini göstermektedir. İslâm’ın beş şartının ve imanın altı esasının tam olarak sayılması ve kadere imanın ayrıca vurgulanması, dindeki bütünlüğü ve en çok tartışma konusu olacak noktayı işâret anlamı taşımaktadır. “İhsan”ın “Allah’ı görüyormuşcasına kulluk etmek” şeklinde tarifi “müslüman kişi”nin kalitesini pek veciz olarak ortaya koymaktadır. Allah tarafından görülmek, O’nu görüyormuş gibi davranmak için yeterli sayılmıştır. Bu mü’minde sürekli bir kendi kendini denetim (otokontrol) şuuru geliştirecektir. Merkezinde ihsanın bulunduğu bir iman ve İslâm anlayışı ve hayatı herhalde ideal hayattır. Aslında bu husus müslümanın hayatını düzene sokacak, dünyayı gül bahçesine çevirecek olan bir durumdur. Sürekli Allahın gözetiminde olduğunu bilen hangi müslüman kötülük yapabilir. “Kıyametin ne zaman kopacağı” merak konusudur. Rasulullahın bu soruya cevap vermeyip, şu cevabı vermesi bize onun insani yönünü hatırlatmaktadır: “Kendisine soru yöneltilen (ben), bu konuda soru soran senden daha bilgili değilim.” Rasulullah (sav) Allahu Tealanın bildirdiğinden fazlasını asla bilemez. Kıyametin ne zaman kopacağı kadar, alâmetlerinin de merak edilmesi doğaldır. Bu sebeple Cebrâil’in “bari alâmetlerini söyle” diye istekte bulunması; bu soruya Rasulullah’ın toplumun ahlâk ve ekonomik yapısındaki iki olumsuz gelişmeyi haber vermekle yetinmesi önemlidir. Câriyenin hanımefendisini (bir başka rivayete göre, efendisini) doğurması ki, bunu “anaların kendilerine câriye muamelesini revâ görecek âsî çocuklar doğurması” olarak anlaşılmıştır. Kıyâmetin bir başka alâmeti de lüks ve refâhın, dünün fakirlerini

106


büyük ve lüks binalar yapmakta yarışa sokacak kadar artmasıdır. Dünyanın, bütün zenginliklerini insanlara sunmasıdır. Bunun anlamı, servet ve paranın yegâne değer ölçüsü hâline gelmesi, hizmete değil, tüketim ve gösterişe son derece düşkünlük gösterilmesi demektir. “Size dininizi öğretmek için gelmişti” cümlesi, dinin öğrenilmesi için soru sorulmasının ve bunlara cevap aranmasının gerekliliğini de ortaya koymaktadır.

107


-40Hz. Ali (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) (bir gün): “Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?” diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle): “Ey Allah’ın Resûlü, yani böyle bir hal mi gelecek?” dediler. “Evet, hatta daha beteri!” buyurdu ve devam etti: “Emr-i bi’l-ma’rufta bulunmadığınız, nehy-i ani’lmünker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?” diye sordu. (Yanındakiler hayretle:) “Yani bu olacak mı?” dediler. “Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve sormaya devam ettiler: “Münkeri emredip, ma’rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?” (Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek): “Ey Allah’ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı?” dediler. “Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve devam ettiler: “Ma’rufu münker, münkeri de ma’ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur?” (yanindeki Ashab:) “Ey Allah’ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı?” diye sordular. “Evet, olacak!” buyurdular.” Rezin tahric etmiştir. Bu rivayet daha muhtasar olarak Ebu Ya’lâ’nın Müsned’inde ve Taberâni’nin el-Mu’cemu’l-Evsat’ında tahric edilmiştir. Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid

108


H

OŞGÖRü; herşeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoşgörme durumu. Hoşgörünün sağlıklı bir şekilde kullanılabilmesi için, ileri sürülen iddianın kaynağının, bu iddiaya sahip kişinin amacının ve kaynakla amaç arasındaki mantıksal sürecin aklî delilleri olması gerekmektedir. Yanlış bir hoşgörü anlayışı, hem hoşgörü sahibi için, hem de hoşgörüye sığınan kişiler için felâketlere kapı aralayabilir. İslâm toplumlarında hoşgörünün ahlâkî bir temeli vardır. Bununla birlikte, safdilliğe varan bir davranış biçimi de olmamasına özen gösterilir. Hoşgörü sahibi, sadece yanlışa göz yummakla yetinmemeli, doğru olanı göstermeli ve aynı yanlışın tekrarlanmaması için gayret göstermelidir. Aksi halde göz yumma, giderek sabrı taşıran noktalara ulaşabilir ve başlangıçtaki hoşgörü, daha sonrası için sakıncalı bir birikim oluşturabilir. Peygamber (sav) şöyle buyurur: “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir.” İslam; küfrü, şirki, haramı, münkeri hoş görebilir mi? Münkeri yani kötülüğü iyi kabul edip hoş görmek bu hadisi şerifte zemmediliyor. İslam’ın küfre karşı hoşgörü dini olarak takdim edilmesi İslam akidesine ters düşer. “Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır.” (Bakara-193) İslam küfrü, şirki, tağutu, masiyeti, münkeri inkar edip, yanlızca Allah’a teslimiyet esası üzerine, yanlızca O’nun adını, emrini, dinini yüçeltmek esası üzerine kuruludur. Hakkın ancak Allah’tan geldiğini, hakkın dışındada sapıklıktan başka bir şeyin olmadığını kabul üzere kuruludur. “Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” (Yunus 32) Hak ile batılın, iman ile küfrün, adalet ile zulmün orta yolu yoktur. Hoşgörü sosyal ilişkilerle sınırlıdır. Rasül-i Ekrem Efendimiz, olgunluğun yüce doruğunda bulunduğu için şahsına karşı yapılan kabalıkları tebessümle karşılamış, yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş görmüştür. Müslümanların da karınca kararınca,

109


O’nun yolunda olması, O’na benzemeye çalışması, canlarını sıkan bazı davranışları hoş görmeye gayret etmesi, O’na bağlılıklarının gereğidir. “Muhammed, Allah’ın rasulüdür. Onunla beraber olanlar kafirlere karşı şiddetli, birbirlerine karşı ise merhametlidirler.” (Feth: 29) Ma’rufu emir ve münkerden nehiy vazifesini sadece bilenler yapar. Şu kadar var ki, emredilecek ma’ruf, herkesin bildiği dini farzlar ve nehyedilecek münker de bütün müslümanlarca bilinen yasaklar cinsinden ise, bu konuda bütün müslümanlar müşterektir. Kötülüklere mâni olup münkeri değiştirirken, elinde güç ve kuvvet bulunduran câhillere, şerrinden korkulan zâlimlere karşı son derece yumuşak davranılmalıdır. Şüphesiz ki müslümanların ıslahı, eğitimi, ma’rufu emredip münkerden nehyetmeye çalışmaları çok mühim ve hassas bir çalışmadır.

110

Kırk Hadis  

Kırk hadis ve yorumu

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you