Issuu on Google+

yıldız teknik üniversitesi fotoğraf kulübü kısaca ytüfok diye tabir ettiğimiz ve içinde yer aldığımız, üyesi olduğumuz dinamik yapı- 2009 güzünün bu güzel eylül ayının 28’inci günü

elinizde tuttuğunuz

fanzini çıkardı. İçinde yirmi tane çalışmanın yer aldığı bu

fanzinin adı oysa olarak kabul edildi. anlamı neydi derseniz ne kapakta yazıyor ne de orada burada şurada! her sayfadan farklı bir cevap karşınıza gelecek. yirmi farklı kişinin yirmi çalışma ile ortaya koydukları yirmi düşünce sonucunda siz ey okurun kafasında oluşan bambaşka bir düşünce! oldukça verimli olacağa benzeyen bu fanzinin düzgün bir

tasarımı yok, savunduğu bir fikir yok, okurundan bir beklentisi ya da sayfalarında reklam yok. hatta bunu oluşturan ekibin iç sayfada bir listesi bile yok. sadece buradan nesir şeklinde sunuluveriyor: dergi adı ömer orhun’dan, şu an okuduğunuz kapak tasarımı ve metni şener soysal’dan. içindeki işler sayfa sırasına göre 3 eray sarıoğlu, 4 erdem akkaya, 5 nazmiye karadağ, 6 hasan ali arıkuşu, 7 uğur eren, 8 arda keser, 9 benan kanber, 10 barış uzunhan, 11 bora özçifçi, 12 burak şerali, 13 ismail çamönü, 14 burcu sağlam, 15 burhan kılıçarslan, 16 emir kavuştu, 17 yağız yıldırım, 18 şener soysal’a ait. yeniden görüşmek üzere ey okur! iyi okumalar,

iyi gün/gece güzel rüya, günaydın!


Ytüfok Samatya/Yedikule Gezisi - Mart 2009

“OYSA”, YTÜFOK üyeleri ve mezunlarının çalışmalarıyla oluşturulmuş, YTÜ katkılarıyla basılmıştır. Eylül 2009

Yıldız Teknik Üniversitesi Fotoğraf Kulübü

www.ytufok.yildiz.edu.tr


fanzin biraz ciddi bir olay olsa gerek, adı çok karizmatik geldi kulağıma. konuları nasıl olur, içinde ne vardır acaba diye çok merak ettim. internetten bakınayım dedim ama üşenip açtığım sayfaları da kapattım. yani tam olarak nesin fanzin, bilmiyorum. sayın fanzin, eğer kabul edersen ben de bi’şeylerden bahsedeyim. bu bahsettiklerim biraz da kulüple ilgili olsun. mesela eski mezunlarımızdan barış uzunhan’la gerçekleştirdiğimiz "kendini tanı" atölyesinden bahsedeyim. salıları yaptığımız bu atölye çalışmasına tamamen o gün derslerin erken bitmesi ve yapacak bir işimin olmaması nedeniyle katıldım. aslında çekincelerim vardı, gelemezdim ben yeni ortamlara. ama baktım ki barış da çok rahat bir adam değil. başladık bir şeylerden konuşmaya. ama laf hep döndü dolaştı kendimizle ilgili konulara geldi sonunda. amaç buydu, ondan olsa gerek. bu konuşmalar çok uzun zaman devam etti. bir saatle başlayıp üç-dört saate varan, çay molaları verilen, öğlen girilen daha sonra akşam serinliğinde çay içilmeye çıkılan konuşmalar oldu. herkes istediğini söyledi. kimisi haline şükretti “vay dedi meğer ne deliler varmış” dedi, kimisi "yahu adamlar ne kadar rahatlar" dedi, ayaklarını koltukların kafa koyma yerine uzatırken. ama herkes iyi anlaştı galiba. açıkçası barış gülümseyerek otoriteyi nasıl sağladı anlayamadım. tabi daha pek çok şey var anlamadığım. neyse ahali demek istediğim bu sene anladım ki ytüfok sadece kulüp değilmiş daha farklı bir şey olmuş. tabi ki bunu biz sağladık ama şimdi kendimizi översek zevki çıkmaz değil mi? siz bu yazıyı okursanız eğer “vay be! adamlar çok sevmişler kulübü” gibilerinden laflar edin içinizden. tabi ki kulüp işleri sadece bunlar değil. kulüptekiler bir sürü seminer, atölye ve de proje grupları ayarlarken biz de mesela tufanla karanlık odada gri gri fotoğraflar basıyorduk. açıkçası kimyasalları biraz yanlış kullanmış olabiliriz. ama olsun helal edin artık. şimdi stüdyomuz da hazır, davutpaşa koridorlarında yürüyen 1.85'lik kadınlar görürseniz şaşırmayın. ya da ne biliyim tonozdan çay alırken yeşil gözlü, sarı saçlı sonra bakalım boyu uzun eni kısa bir hanım kızımız sizden şekeri uzatmanızı isteyebilir. bu işler böyle, şaşırmak yok. son olarak bu fotoğrafımı neden koydum? atölyede üstüne konuştuğumuz ve de benim melek'in önündeki yolun güzelliğine olan inancımı gösterdiğini düşündüğüm bir fotoğraf bu. neyse boş verin. masaldan bir kare gibi geliyor bana bu. ama en önemlisi bu fotoğrafa bakınca mutlu oluyorum. ve ytüfok da beni mutlu ediyor. nasıl, böyle daha iyi oldu değil mi


Zeyrek’te Çocuk Olmak Şimdiki çocuklar gerçekten olması gerektiği gibi yaşayabiliyor mu? Çocuklar, ya teknolojik gelişmeler ile birlikte vakitlerini bilgisayar, televizyon başında geçiriyorlar; ya da anne babalarının dışarıdaki tehlikelerden koruma amaçları nedeniyle evlerine hapsoluyorlar. Kreşlere, anaokullarına gönderilen çocukların ise gerçek arkadaşlığı, gerçek hayatı ne kadar öğrendiği göreceli... Çocukluğun yaşanabildiği bölgeler her geçen gün azalıyor. Zeyrek bu anlamda önemli bölgelerden birisi olarak göze çarpıyor. Burada yaşayan çocuklar, her zaman yaşadıkları hayattan izler taşıyorlar. Kimisi sevgisiyle, kimisi elindeki kınasıyla, kimisi elindeki oyuncağı ile kimisi saf bir bakışıyla... Kısacası Zeyrek’te çocuklar için her şey başka... Arkadaşlıklar başka, sevgiler başka, oyunlar başka. Bütün bu farklılıklar, çocukları özgüven, samimiyet ve yardımlaşma olarak etkiliyor. Bize ise sadece bu güzelliği izlemek kalıyor.


Yeter ki özgür olayım… O zaman sadece durmak bile güzel gelir bana !


Eski-Z-Mua Öncelikle şu konuya bir açıklık getirelim: Neden Eski-Z-Mua; di mi..? Birincisi, isim dediğin biraz afilli, hafif de çetrefilli olacak… Ne koysaydık yani sayfanın ismini...? Deklanşör??!!?? Olacak gibi değil di mi? İkincisi, ben kulübün en eskilerindenim. Ne zaman aranıza girsem birden eski oluyorum gerekli gereksiz… On uçtan “Eski”. Sonra benden bi’şey olması gerekirdi. Benim takıldığım bi’şey mesela! Takıntı şu; bir fotoğraf görüyorum diyelim… Ya da çekiyorum, yapıyorum vs… Bunların çoğu fotoğraf olmuyor… olsa olsa “EskiZ” oluyor. Bir şeye hazırlanıyorum… Neye olduğunu da bilmiyorum da… Eskiz yapa yapa hazırlanıyorum… Fotoğraf için değil ayrıca bu… 30 yaşına geldin derler adama… daha neye hazırlanıyorsun… ya oldun, ya ziyan oldun! Eee... Ne yapalım canım, kahveye mi gidelim… eskiz meskiz idare ediyoruz işte. “Mua” olaya başka boyutlar katıyor! Bi’ kere bu “EskiZ”in benim olduğunu söylüyor. İkincisi de ismi “Eskizemua” diye okuyunca en baştan, eylediğim sürçülisan için bi’ özür dilemiş oluyorum çarpık bir ecnebiceyle. Bir de “Mua” biraz da hayal gücü marifetiyle “muah” oluyor ve Türklüğümü gösterip hepinizi öpüyorum yanaklarınızdan. Nasılım? Neden taktım acaba isme bu kadar;di mi? Neyse, gelelim sadede.Umuyorum bu “sadece bir başlangıç” olacak. Klişe mlişe… Daha yazasımız var işte. Zaten YTÜFOK’un öteden beridir yazası vardı. Dergi çıkaralım! Ulan bi dur… Önce yazılar yazan bir ekip oluşsun, sonra çıkar dergiyi di mi? Çıkaramadık zaten. Şimdi bu dergiye giden iyi bir basamak olabilir mesela… Tabi bu ilk yazıda bir dolu fasa fiso anlattığım için fotoğrafa az yer kaldı. Olsun. Hayat nicel değil, nitel bütünlüklerin çokluğuyla doldurulur! (geyik arasından çıkan mesaja bak haa… Zannedersin alışveriş dergisi Konfüçyus kitabı hediye ediyor :) Efendim, hemen ilk fotoğraftan girelim. Google’da eski fotoğraf diye İngilizce aratınca ilk çıkan fotoğraf buydu. Tam da istediğim gibi(beklide beklentim tamamen bu olduğu için) bende bir eskimiş olma, zamana karşı duramama duygusu uyandırdığı için bu haftaki “Eski” bu. Aynı yöntemle eskiz arattığımda da bu hoş bayan çıktı karşıma. Eskiz takıntım böyle bir şey işte. Bence bu fotoğraf tam bir fotoğraf değil… Bir fotoğrafa gidiyor…Ama eksik. Zaten her şey eksik. Belki de benim eksikliğim…Anlamıyor olabilirim; di mi? Anlamıyor muyum acaba yauvv? Neyse… Son fotoğraf “Eski-Z-Mua”. Bu da benden bir fotoğraf… Daha doğrusu eskiz. Bu aralar öyle bir derdim var. Anneannem ve dedemle yeterince vakit geçiremiyorum. Senede üç-beş gün görüyorum belki. Oysa ne çok severim onları! Bir daha da şansım olmayacak belki. Aynı ilk fotoğraftaki gibi bir duyguyla anacağım onları çok uzak olmayan bir zamanda… O yüzden de bir özür bu eskiz. Yine aynı yere geldim kendi kendime bak siz farkında olmadan… Fotoğraf fotoğrafa dair bir şey değildir. Fotoğraf, bugün benim için anneanneme dair bir şey…Bir eskiz… Eski-Z-Mua…


uzak…


“Düğmeleri gözden geçireyim bugün. Kırmızı taşlı düğmeleri dün satınca kutu boşaldı. Hayır, yedi tane istese kız, veremeyecektim. Nasıl da unutmuşum ki ben bunu! Seriyi de kırmaz şimdi bu Hikmet ursuzu ama küçükleri çok gidiyor ne yapayım? Başka birinden almaya kalksan sorup soruşturmak lazım... Ah Atıf, akıl mı bırakıyorsun insanda? Bir de şu ipliklere mi baksam elim değmişken? Bak saçımın da dip boyası gelmiş yine... Ah Atıf, ah... Âlem bilmez Ayla’nın derdini. Hoppa der, hafif der biraz, ama sen? Ama sen bilmez misin kalbimi? Niye bırakırsın habersiz insanı böyle?” … (Metin, Derdiser Meydanı: Sevdiye’nin Ölümü e-kitabının Melis Mine Şener imzalı “Tuhafiyeci Ayla Anlatıyor” öyküsünden alıntıdır. Çizim, benim bu e-kitap için hazırladığım Ayla karakteridir. Ücrestsiz kitabı indirmek için http://kurraa.blogspot.com … Kurraa! Projeci Yazanlar’a destek )


saçmalık diyor akıl ne ise odur diyor aşk belâ diyor takdir acıdan başka birşey değildir diyor korku nevmit diyor iz’an ne ise odur diyor aşk gülünç diyor gurur düşüncesiz diyor tedbir imkansız diyor tecrübe ne ise odur diyor aşk erich fried


Gırşaar’ eşrafından Terzi Ali Usta’nın kızı Terzi Kadriye. Yenicemahalleli’dir, aslı Özbağ’a dayanır. İki katlı evinde oturur, Üçgöz’de. Şimdi bir başınadır. Allah rahmet eylesin, kocası Ahmetler’den Terzi Mustafa’dır. Bir köyde dikiş makinası çalınınca yerine yenisini koyamayıp bahçıvanlığa başlamış, Karayolları’ndan emekli olmuştur. Şimdi onun emekli maaşı geçindirir 85 yaşını devirmiş Terzi Kadriye’yi. Kışları çocuklarının yanında kalır. Aklı ise hep evinde kalır. Telefonla konuşunca hep sorar oğluna, torunlarına: “Evim yerinde duruyor mu?” Durmaz mı, hem yerinde hem de fotoğraf karelerinde yerini çoktan aldı, Bir gün evi yıkılsa/yıktırılsa bile fotoğraf karelerinde hep kalacak. Kendi gibi…


yıldız teknik üniversitesi fotoğraf kulübü -kısaca ytüfok diye tabir ettiğimiz ve içinde yer aldığımız, üyesi olduğumuz dinamik yapı- 2009’un bu karsız ve kârsız aralık ayının 28’inci gününde bir

bir aralık işte bu fanzini çıkardı. içinde

yirmi

tane

çalışmanın

yer

aldığı

bu

fanzinin adı buysa a z

oluverdi. anlamı neydi derseniz ne kapakta yazıyor ne de orada burada şurada! ilk fanzin oysa’dan sonra çıkıverdi işte bir anda buysa. eğer aradığın oysa daha güzel. peki ya alem buysa? dünya zamansız dönüyor, hayat karmaşık, dert çok, yanlış çok. düzeltmek için biraz olsun tepki göstermeli. en azından içimizdeki ne dert varsa dışarı dökmeli. işte bu fanzin de bir dışavurum merkezi: hayata sanatsal vuruş teknikleri!

bu fanzinin düzgün bir tasarımı yok, savunduğu bir fikir yok, okurundan bir beklentisi ya da sayfalarında reklam yok. işte bu da buysa’yla “bir derdim var artık tutamam içimde” deyip katkı yapanların güzel ve nazım listesi: şu an okuduğunuz kapak tasarımı ve metni şener soysal’dan, içindeki işler sayfa sırasına göre 3 eray sarıoğlu, 4 erdem akkaya, 5 nazmiye karadağ, 6 hasan ali arıkuşu, 7 uğur eren, 8 arda keser, 9 benan kanber, 10 barış uzunhan, 11 bora özçifçi, 12 burak şerali, 13 ismail çamönü, 14 burcu sağlam, 15 burhan kılıçarslan, 16 emir kavuştu, 17 yağız yıldırım, 18 şener soysal’a ait. iyi seyirler ey okur! alem buysa, fanzin buysa!


Ytüfok Samatya/Yedikule Gezisi - Mart 2009

“OYSA”, YTÜFOK üyeleri ve mezunlarının çalışmalarıyla oluşturulmuş, YTÜ katkılarıyla basılmıştır. Aralık 2009

v Yıldız Teknik Üniversitesi Fotoğraf Kulübü

www.ytufok.yildiz.edu.tr


Fotoğraf Makinası Birisiyle konuşurken asıl anlatmak istediklerinizin ne kadarını karşı tarafa aktarabilirsiniz? Bir yazıyı okurken yazarının asıl düşüncelerine ne kadar ulaşabilirsiniz? Bir fotoğraf, çeken kişinin düşüncelerini ne kadar anlatır fotoğrafı izleyen kişiye? İnsanlar toplum içinde yaşarken birbirleri ile iletişim kurmak zorundadır. Tarih boyunca birçok iletişim şekli ortaya çıktı. Bazıları yeni çıkan iletişim araçlarının daha rahat iletişim sağlamasından dolayı kullanılmaz hale gelirken, bazıları da bilimin ilerlemesi ile herkes tarafından kullanılabilen araçlar halini aldı. Günümüzde fotoğraf makinasının kullanımı da bu diyalektiğin şimdiki hali. Peki... Fotoğraf makinasının bugünki kullanım şekli bu mudur? Dijital fotoğraf makinalarının çıkması ile çekilen fotoğrafa hızlı ulaşım (analog makinalarda, yıkama ve tab etme uzun zaman alıyordu), cep telefonlarına fotoğraf makinalarının eklenmesiyle ve uzakdoğu ülkelerinde insan emeğinin çok ucuza satılmasından dolayı herkes bu araçlara kolayca ulaşabilir oldu. Şimdi herkes her dakika fotoğraf çekebiliyor. Fakat neden çekiyorlar acaba? Birşeyleri anlatmak, paylaşmak için mi; yoksa ... ? Popüler medya (özellikle “paparazi” kesim); fotoğraf kirlenmesinin önünü açtı ve en önde, para logolu bayrağı ile ilerliyor. İnternette “canlı yayında dekolte” yazılı bir fotoğraf 400 000 (sıfırları rahat sayamayanlar için; dörtyüzbin) kişi tarafından izlenebiliyor. Ya da bulunduğumuz ülkenin en çok satan gazetesinin (posta galiba) kapak sayfasındaki fotoğraflar günümüz fotoğraf anlayışını anlatabiliyor. Başkalarının özel hayatlarına tecavüz eden; kamerayı kendine doğrultup kadrajına kendinden başkasını almayan; sırf hava atıp, başkalarından daha üstün olduğunu göstermek isteyen; fotoğraf makinasını sorgusuz bir şekilde insanların suratına doğrultup (bence silah gibi; hatta ingilizce shoot kelimesi; ateş etmek, fotoğraf çekmek anlamlarına gelir), sadece kendisine değişik geldiği için (veya popüler kültürde; ağlayan çocuğun/yaşlı kadının/bir çingenin fotoğrafını çekmek prim yaptığı için diyebiliriz) fotoğraf çeken birçok kişi ve örnek var. Şanslıyız ki fotoğraflarıyla insan sorunlarını/acılarını/sevinçlerini, tarihin kültürel güzelliklerini, her şeyin para ve kariyer olmadığını, paylaşmak ve sevebilmek olduğunu anlatan birçok fotoğrafçı var. Bu kişilerin fotoğrafları bazı şeyleri anlatmakla kalmayıp dünyayı da değiştirirler (barış götürmek, demokrasi sağlamak adına birçok yere saldıran emperyalist ülkelerin halklarının, savaş fotoğraflarını görüp sağduyu kazanarak savaşı durdurmak için eylemlere geçmesi ve sonunda da savaşı durdurabilmesi fotoğrafın büyük gücünün en güzel örneklerinden biridir). Farklı birçok kültürü, fotoğrafçıların bazı fotoğrafları yazıdan daha iyi anlatabilir. Bir olayı anlatırken yanında o ana uygun bir fotoğraf olayın daha düzgün anlaşılmasını sağlayabilir. İyi bir portre fotoğrafı çekilen kişiyi tasvir edebilir. Bazı kültür merkezleri, sergi yerleri ve internet siteleri bu tür fotoğrafları sergiliyorlar, malasef bu tür fotoğrafları gösteren/sergileyen mekan/kuruluş/site sayısı diğerlerinin yanında çok az. Bunun için de fotoğraf makinasını iletişim için bir “araç” olarak görüp, yukarıda saydığımız amaçlar uğruna fotoğraf çeken kişilerin daha çok çalışması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki bu dünya; sadece ülkeleri yönetenlerin ve onların yanında çıkarları için yer alanların değil, herkese aittir ve yine herkesin çocuklarına mirasıdır. Onu değiştirmek, herkesin sevgiyle, paylaşarak yaşayabileceği ortak bir yer yapmak için çalışmalıyız, fotoğraf makinasını bu amaçla kullanmalıyız.


Maziden birinden alinti:

HASRET onun adı değil bu.ama ona en yakışan isim.hasret...minik başında iki minik göz.kocaman kocaman bakıyor dünyaya.ve kocaman seviyor eminim emanet edildiği o iki çocuğu... o nelere nelere hasret bilmiyorum.belki bir çift yeni papuç, belki de bu sefer bezden olmayan bir bebek...ama ben… ben onun saf dünyasına hasretim,kocaman kocaman sevmelere,bir misket yarışı kazanmaya,affetmelere hasretim.


in cin top oynuyor‌

beni de bekleyin!


özgürlük nedir? anlatın…


Ş-S KARIŞIK SAKIZLI MUHALLEBİ Samimiyetle söylüyorum bunları. (...) Soğuklar içinde sıkıntıdan zorlukla nefes alıyorum. Sabahları kalkmak zor geliyor. Şartlar sonuçta bunu gerektiriyor: Şey et ve sifonu çek. Suyu çarp saf saf bakan yüzüne, hatta tut kafanı suyun altına. Sonra bir havlu sar kafana ya da saç kurutma makinesi kullan. Sahanda yumurtanı kaynat. Çayına kat şekeri, mümkünse sekiz tane at ağzınla birlikte tüm gününün tatlanması dileğiyle ve iç. Ama çabuk ol, işler seni bekler, bölüm şefin seni bekler. (...) Servise bin, git, çalışmaya başla, sıkıntıdan patlamaya başla, sırtının kamburunu çıkararak sıranın üzerindeki bilgisayarına eğil. Seri çalışmayıp süz gözlerini. Şevkin yok çünkü, hevesin yok. Bir sıfatın da yok ki alt rafı bir memursun. Sırf para için sürdürmelisin surları yıkmadan, duvarlarını aşmadan yaşamını. Seviyesizlikle yarışmalısın gerekirse, seni iyi sanmalarını sağlayıp sırtlarından vurmalısın. (...) Sahi öyle mi? Şu hayatı yaşamanın ne anlamı kalır ki, şarj edilmiş bir pilden ne farkın kalır? Sadece iş yapmamalı, şeytana taparcasına paraya tapmamalı. Sanatsever de olmalı, sanat sevmeli, uygulamalı. (...) Bir sabah da fotoğraf çekmek için evden çıkmalı. Sorgusuz sualsiz, istediğin yere gitmeli. Sokakta koşan tatlı bir kız çocuğunu fotoğraflamalı. Sakızlı muhallebi kadar tatlı bir çocuğu.(...) Hep emir kipi ya da gereklilik kipi. Anlaşılan ş-s karışık kelimelerle söylenen bu sözleri çok da ciddiye almamalı. (...) Ama yine de o kız çocuğunu bir düşünmeli, belki sadece onu; sakızlı muhallebiyi... İmza: Ş.S sakızlı muhallebim ezgiye…


yıldız teknik üniversitesi fotoğraf kulübü kısaca ytüfok diye tabir ettiğimiz ve içinde yer aldığımız,üyesi olduğumuz dinamik yapı- 2009’un bu karsız ve kârsız aralık ayının 28’inci gününde bir

bir aralık işte bu fanzini çıkardı. İçinde

yirmi

tane

çalışmanın

yeraldığı

bu

fanzinin adı şuysa oluverdi. anlamı neydi derseniz ne kapakta yazıyor ne de orada burada şurada! ilk fanzin oysa’dan sonra çıkıverdi işte bir anda buysa. eğer aradığın oysa daha güzel. peki ya alem buysa? dünya zamansız dönüyor, hayat karmaşık, dert çok, yanlış çok.düzeltmek için biraz olsun tepki göstermeli.en azından içimizdeki ne dert varsa dışarı dökmeli.işte bu fanzin de bir dışavurum merkezi: hayata sanatsal vuruş teknikleri!

bu fanzinin düzgün bir tasarımı yok, savunduğu bir fikir yok, okurundan bir beklentisi ya da sayfalarında reklam yok.işte bu da buysa’yla “bir derdim var artık tutamam içimde” deyip katkı yapanların güzel ve nazım listesi: şu an okuduğunuz kapak tasarımı ve metni şener soysal’dan, içindeki işler sayfa sırasına göre 3 gözde karahan, 4 arda eryılmaz, 5 Ceyda Zeynep

Koyuncu - Şener Soysal, 6 banu mutluay, 7 arda keser, 8 erdem akkaya, 9 eray sarıoğlu, 10 emir kavuştu, 11 eda alibeyoglu, 12 berkay karakaya, 13 özde yavuz, 14enis saraç, 15 gülten hayta, 16 ayşemin top, 17 burcu sağlam, 18 barış uzunhan 19sema meltem çorbacı 20 hasan b yıldız 21 tufan çivici22 uğur eren 23 şenersoysal’a ait.iyi seyirler ey okur!

buysa!

Alem buysa, fanzin


Ytüfok Samatya/Yedikule Gezisi - Mart 2009

“ŞUYSA”, YTÜFOK üyeleri ve mezunlarının çalışmalarıyla oluşturulmuş, YTÜ katkılarıyla basılmıştır. Mart 2010

v Yıldız Teknik Üniversitesi Fotoğraf Kulübü

www.ytufok.yildiz.edu.tr


Öğrencilerin hayatı yolculukla geçer. Türlü yolculuklar yapılır, türlü yerlere doğru. 6 ay önce tüm yolculuklarımın sonu değişti. Artık çıkış noktam da varış noktam da İSTANBUL’DU. 9. sınıfta görüp beğendiğim şehir artık evimdi. İlk aylar zor oldu benim için "Neden geldim buraya?", "Neden ailemin, arkadaşlarımın yanında kalmadım?", "Neden İstanbul?" soruları; yalnızlık, yabancılık duyguları doldurd u zihnimi. Bir mail aldım "Bizim okulda Ytüfok var ben de ordayım katıl aramıza geldiğinde" diyen. Kayıt günü o kulübün standına dikildim, “Üye olacağım ben” dedim. Ellerinde daha listeleri bile yokken. 1 ay sonra gittim adımı yazdım bir kâğıda, fanzin diye bir şey verdiler arkasında 'arka sayfa güzeli'. Sonra geçt i hepsi, sevdim çok sevdim bu şehri, okulumu sevdim. Arkadaşlarımı sevdim, çokça arkadaş edindim. Fotoğraf çekmeyi bile tam değil ama "şöyle böyle" öğrendim. Fotoğrafını çekince, yaşadığım şehri daha da sevdim. Şehre geldiğim ilk gün, kayıt olduğum ilk hafta hep yağmur yağdı. Kuru sıcak havayı seven, bir egeli yaz çocuğu olarak ilk ve en çok bunu yadırgadım. " Hah!" dedim, "Buldum ilk sebebi sevmemek için bu memleketi." Yanıltmadı beni, memlekette 18 yıl boyu gördüğüm yağmuru, bir kaç ayda üstüme üstüme vurdu İstanbul. Sonra yağmurdan sonra çekilen fotoğrafların ayrı bir güzel olduğunu fark ettim (öğrendim) C Blok konferans salonunda. Yağmuru bekler oldum. Hatta yağmurlu zamanlarda İstanbul’da olmadığıma üzülür oldum. Annem ilk defa birisini benimle karıştırdı bir fotoğrafta üstelik ben de vardım kadrajda. "Anne" dedim "Bak, ben şuradakiyim", "Ne çok benziyor bu kızcağız sana"."Sadece görünüşü değil kendisi de benzer bana; eğlencelidir, iyidir, tatlıdır, öğrenmeye öğretmeye de can atar hem.” Bu cümleyi kurduktan sonra fark ettim ki, orda sadece bana benzeyen kıvırcık kızı değil kadrajdaki herkesi, cuma günleri C blok konferans salonuna gelenleri, pazar günleri yorgun argınken bile gülümsemeye devam edenleri anlatıyorum. Uzak bir şehirde yazıyorum bunları, elimde biletim, önümde hâlâ kullanımında sorun yaşadığım fotoğraf makinesi. Biletim beni İstanbul’a, sorularım da yıldız kampusundaki karanlık odaya götürecek. Yanımda bana eşlik eden mutluluk duygusuyla.


1 3 5 kadar tekim 7 9 kadar hüzünlü 11 13 15 kadar aldatıcı çevremdeki kalabalık. Böyle tuhaf benzetmeler de nereden aklıma geliyor diye düşünüp gülüyorum kendime. Başımı iki elimin arasına alıyorum sabitlemek ister gibi aklımdan geçenleri Bir çikolata kadar çeşidi yok ki bunun sütlüsü fıstıklısı bademlisi hepsi bitter hepsi siyah acı hepsi! Daha fazla ne söyleyebilirim ki size Hayat budur diye. Basit bir hesap basit bir sonuç. İki iki daha dört. Yalnızlık acıdır. Belki daha fazla benzetme yapabilirim. Daha fazla kendimi kandırabilirim; İsot olabilir terkedilmiş bir aşığın hüznü olabilir çaydanlığın buharından yanan elin sızısı olabilir Ya da bitter çikolata... Sonuç hep aynı, sadece tarzı farklı; İki iki daha dört... Yalnızlık acıdır... oysa durmak bir tarafa yavaşlamıyor hiçbiri Gerçek bu Hayat üzerinde diğerlerine benzemeye başladığımı fark ettikçe kağıt üzerinde istediğime benzetiyorum kendimi aldatıyorum. Oysa Bütün yalnızlıklar kaçınılmaz aynı değil mi?

Her şey bu kadar basitse ve bu kadar yalınsa ve dünya birer birer sayarak sonsuza doğru giderken biz bir yerde sayım işlemini bırakacaksak... Kafayı takmaya ne gerek 1, 3, 5 in acı yalnızlıklarına... Dimdik duracaksın hayat karşısında Hiç kimse yüzünden kırılmayacak kalbin bölünmeyecek Asal sayı olacaksın şu hayatta! Yalnız bir ve kendin bölecek seni Öyle başkalarında bahane aramak yok yalnızlıklarına... Sayıların sonsuzluğunda Benzetmelerimin sonsuzluğunda Son diyemiyorum bir türlü filmlerin sonundaki o siyah ekranda görülen yazı misali... Yine bir benzetme ve yine sonuçsuzluk... Bunun bir sonu olsun, bu öykü bari sonu olan öykülerden olsun ‘son’lu olsun ‘son’u olsun... Asal sayıları saymaya başlıyorum içimden En sevdiğimde ya da seveceğimi düşündüğümde... Duracağım! Ve... 2... 3... 5... 7... 11... 13... Dur! Sanırım en boktanında durduk. Sanırım küfrettik. Sanırım benzetme yaptık. Sanırım 13’ü o şeye benzeterek küfrettik. Sanırım bunların hepsini yalnız ve bizzat ben... kendim... şahsen... yaptım. Kahretsin yalnız yapamıyorum. Yalnızlık eklerim yok! Tekil eklerim yok! Ben insanoğlu çoğulluğa hasret, Yalnızlık çöllerinde İnsansızlıktan susuyorum... Konuşamıyorum susuyorum... SON


Hemen aldanmayın :DDD Yahu sene 2009, aylardan temmuz ! Deklanşöre EMİRGAN’da basılıyor ... İstanbul’un o meşhur semtlerinden birinde .. İşte... Onlar özgürler bence...

Şubat 2010


u癟makt覺r, alemlerde dolanmaksa hayat..


Özgürlüğe bir kaç ad?m kald?deyip koştukça koşar?m, sevinmiş gibi yapar?m ama bilirim de; iskelenin ucu denizdir. Kopkoyu bir suya kayg?s?zca b?rak?r?m bedenimi. O vakit boğulur gibi yapsam.. Uzatsan elini.. Çekip ç?karsan beni bu ?slak karanl?ktan.. Ama boğulan bedenim değil ki ; ruhum! Çaresiz devinimlerimi görebilmen için yan?ma gelmen gerek , Öyleyse kap?l manzaran?n yalanc?büyüsüne, koş ve suya atla sen de!


Öğrenim Hayatım Hatırlarım, ağustos’un son günleriydi. Güneş batarken yansıyordu kumdan ve denizden, gözümü alıyordu. Seninle tanıştım: Eylül. Babamın arkadaşının kızıydın, upuzun açık kahve rengi saçların güneşte kumun parladığı gibi parlıyordu. Kumdan kale, şekiller yapmayı çok iyi biliyordun, ne de olsa Antalyalıydın. Bana nasıl yapılacağını öğretmen ayrıca hoşuma gidiyordu, oysa sen bu Bolulu çocuğu karda görmedin. Benim kadar kusursuz kartopu yapamayacağından da; kardan adam yapamayacağından da emindim. Annem gene oyunun en güzel yerinde yemeğe çağırdı, üzüldüm. Olsun varsın gene aynı masada yiyecektik. Güneş artık tamamen batmıştı, fark ettim: Aşık olmuştum. 7 gün hızlıca geçti, tatil bitti. Beni aramanı isterken babam arkadan kıs kıs gülüyordu. Bolu’ya döndüğümde herkes senin adını kullanarak benle dalga geçiyordu; başta abim, babam, amcam, dayımlar olmak üzere.. Nerden seni sevdim, lanet ettim. Hatırlarım, ilkokul 4’te Burçin’in doğum günüydü. Upuzun saçların içinde 3-5 parça incecik örülmüş uçlarına renkli tokalar takılmış saçların vardı. Ela gözlerin güldüğünde yaşararak kısılıyordu, yanaklarındaki gamzelerin çizgi halini alıyordu, kayıtsız kalamıyordum. Dışarıda sıkıntılı bir hava vardı, mumların sönmesi ile, fark ettim; romantizmin de o saniye söndürüldüğünü. Şimşek çaktı: Yağmur. Elime bir fotoğraf makinesi geçti nerden geçtiyse! Bana en güzel pozlarını vermiştin; kim bilir şimdi neredeler? Emin ol zihnimdeler. 1 yaş büyüksün, ben önlükle gelirken yanına, sen üniforma ile gelirdin. Sen paten kayardın, ben bisikletle yanında dolaşırdım. Zaten bisikletin tepesinden inmek istemezdim, patenlerle birlikte benden 15 santim yüksekte gezerdin ben yayan iken. Şaşardım benim sevgilim olmayı kabul ettiğine. Üstelik her istediğimi yapardın; hiç basketbol oynamayı bilmediğin halde benim için öğrenmeye çalıştın. Sana savunma yapmayı öğretirken kolum henüz olgunlaşmaya başlamış göğüslerine çarptı, utandım. Hatırlarım, orta sondaydım. Eski İstanbul Caddesinde en yakın arkadaşım –senin sevgilin- tarafından tanıştırıldık. O muntazam düzlükteki cadde, muntazam sırayla dikilmiş o yemyeşil ağaçlarla beni aşık olmaya teşvik ediyordu. Sen yemyeşil gözlerinle; o yeşillik arasında kamufle olmayı beceremiyordun. Bu sırada ben hayattaki bir klişeyi yerine getiriyordum fark etmeden; en yakın arkadaşımdan çalıyordum; Sevgi. Neyse ki arkadaşım sana değil, başkasına aşıktı. 3 günü buluşuyorduk en az haftanın. Korn dinleyerek öpüşürken farkına varmıştım aşkın çok da saf olmadığını; hatta biraz vahşi. Birlikte büyüdüğümüzü gözlemleyebiliyordum, zevklerimiz değişiyordu. Ve en sonunda 2 yıl sonra seninle tanıştığımız yerde yine bir bahar gününde söyledin; benden ayrılmak istediğini, sebepsizce-edepsizce. Bir daha olmak istediğinde benle birlikte; sanırım en mantıklı hareket idi reddedişim; her ikimiz için. Daha dün gibi hatırlıyorum, bir sebeple değdiğinde ellerin ellerime, hissettim; bana aşık olmuştun. Gözlerimin ardına bakıp beni görmeye çalışmıştın, biliyordum; ne istediğini biliyordun. Üniversitenin koridorunda görünce piyanoyu, göster dedim bana hünerini. İnce parmakların tuşların üzerinde dolaştığında çaldın bana en sevdiğim ezgiyi. Varlığın ilham vericiydi; Peri. Ben de aşık olmuştum, diğerlerinden gari. 9. ayın 7’sinde piyanonun tuşlarına basmayı kestin artık. O zaman tanımaya başladım kendimi ve seni. Nasıl oldu bilmiyorum; bir çok dost buldum o sırada kendime. Her biriyle 1 şişe şarap bilmem kaç sigara; günler geçti öylece. Stajdı bu sadece biliyordum; şartlar beni zorlasa da. Hayatın kendisine başladığında her şey daha da zorlaşacak diyordu hocalar. Sanırım hala korkuyorum; okulu uzattım.


Rüya bütün çektiğimiz Rüya kahrım, rüya zindan Nasıl da yılları buldu Bir mısra boyu macera Bilmezler nasıl aradık birbirimizi Bilmezler nasıl sevdik İki yitik hasret İki parça can........ Fikret Kızılok


Kocalmaya alışıyorum dünyanın en zor zanaatına, Kapıları çalmaya son kere, Durup durmadan ayrılığa. Saatler, akarsınız, akarsınız, akarsınız... Anlamaya çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına. Bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim. Dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı. Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı. Kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller, Öylesine başlarından aşkın işleri NAZIM HİKMET Anlamak…Bu da zor zanaat aslında…Hem yaşamak bu karmaşanın ortasında,hem de ne yaptığını anlayama çalışmak aynı zamanda.Şöyle bir geriden bakıp hayata görmek birden bire ; kocaldıklarının bile farkına varamayan insanlardan olacağımızı..Çünkü şimdiden öylesine başımızdan aşkın ki işlerimiz… Hayatı anlamlarıyla yaşamak…Umarım biz bunu hakkıyla yapabiliyoruzdur… :)


Eski-Z-Mua 3.5 Yine merhaba… Yumurtanın kapıyı tıkladığı dakikalardayız ve ben Toyota’dan çok daha önce Türk öğrencisin damarlarında akan asil kanda yer etmiş olan JIT* felsefesinin gereği olarak şimdi yazıyorum Eski-Z-Mua 3.5’u. Neden mi 3.5…!? Çünkü 3 başka bi yazı… Onu yayınlamaya elvermedi içim… Yazmaya bile vermedi ki yayınlayayım aslına bakarsan… hoş sadece Eski-Z-Mua yazacaktı… gerisi fotoğraf… yani yazmak değil içimin el vermediği…. amaaaan işte öyle bir şey… Konumuz 3 değil ama… Hayatta en önemli öğretilerden biri dünü ve yarını aşıp bugünü yaşayabilmek. Nereye bağlıyoruuuuuğğz? 3’ü, 4’ü falan kafanıza takmayıııııııığn, siz şimdi 3.5’a konsantre oluuuuuğn. Bu sefer “Eski” bir fotoğraf değil. Bir fotoğrafçı. YTÜFOK’un en eskilerinden birisi: Serkan Taycan. YTÜFOK’ta ilk hatırladığım şeylerden birisi… YTÜFOK’u ilk geziye götüren birisi… YTÜFOK için önemli birisi… (Yine de Yıldız Hatırası benim fikrim Serkan! sulanma….) Serkan hakkında söyleyecek fazla bir şey yok. Serkan hem kendisiyle, hem sanatı ve sanatçıyı çok seven toplumumuzla, hem sigortalılık müessesesiyle kavgasını verdi (ve veriyor) ve geldiği yeri kazandı. Bize takdir ve gıpta etmek ve hak etmediğimiz bir gururla seyretmek kalıyor bu noktadan sonra… Tabi Mark Riboud’larla, Ara Güler’lerle sergi açan birinin fotoğrafına eskiz demek biraz iddialı kaçacak ama bu sayının “Eski-Z”i de Serkan’ın “Memleket” sergisinden bir fotoğraf... Bu fotoğraf: Daha önce de yazmış olabilirim, ya da bir seminerde falan söylemişimdir… Sanat eserinin üç anlam katmanından bahsediliyor. İlki sanatçının eseri oluştururken yüklediği anlam, ikinci anlam bitmiş eserin kendisinin edindiği; sanat tarihinden, toplumun o andaki haleti ruhiyesinden vs.vs… kaynaklanan anlam. Son olarak da seyircinin kendi duygu kütüphanesinde, kendi zihninde oluşan anlam var. Bu fotoğraf bu durumu bana çok somut yaşattıran bir fotoğraf… Memleket sergisini gezerken yanımızda birileri bu fotoğraf hakkında konuşuyordu. Burası neresiymiş, bişeyler bişeyler… Ursula K. Leguin’in Yerdeniz Üçlemesini hepinize tavsiye ederim. O üçlemenin ilk kitabında Oigon çırağına der ki: Bakmazsan göremezsin… Ne basit bir laf di mi… Değil işte! Ben de bu fotoğrafa hakkıyla bakmamışım ki o ana dek, görememişim… Yandakiler konuşurken gayri ihtiyari tekrar baktım fotoğrafa. Bu boyutta görmeniz çok zor, o yüzden kabaca anlatayım fotoğrafı size… Fotoğrafın sol tarafındaki karanlık yüzeye beton dökülmüş. Belli ki bir inşaat çalışması var buralarda. Yolun köşeyi döndüğü yer de belli ki bir vadiye bakıyor. Karşı da o vadinin bir yamacını görüyoruz… Alabildiğine yeşil… Vadi ve inşaat olunca aklıma hemen ne geliyooor? Baraj yapıyorlar herhalde… Köşede de muhtemelen o vadiyi seyreden iki kişi… Aaaa… Okan abi! Bildiğin Serkan’ın abisi… Yanındaki de babası sanki?! Fotoğraf birden boyut değiştiriyor işte. Anlamadığım o kadar çok şey çıkıyor ki ortaya… Serkan’ın üzerinden kendi hayatıma da bir dolu göndermeyi yapıveriyorum çattadanak. Demek ki ilk baktığımda bakmamışım fotoğrafa, zira görmemişim bu kadar çok şeyi. Hoooop geri dönüyorum eserin anlam katmanlarına. Şimdi Serkan’ı tanımayanlar için burası acaba nerde, altın nokta felan fişman… Ama Serkan’ı, babasının İnşaat Mühendisi olduğunu ve senelerce baraj inşaatlarında çalıştığını, Serkan’ın İnşaat Mühendisliği okuduğunu ve okurken bile asla bu işi yapabileceğini düşünmediğini söylediğini, kavgasını verirken sıkça “ssk’mız bile yok olm, inşaat mühendisi mi olsaydık…” dediğini, abisinin doktor olduğunu ve Serkan’ı, belki de kendi içinde kalanların intikamını almak için de her zaman desteklediğini ve Serkan’ın her ikisini de derinden derinden, çok sevdiğini… ama öyle böyle değil kaybolmuş bir çocuğun tüm samimi sevgi ve bağlılığıyla sevdiğini bilince… fotoğraf başka bir fotoğraf oluyor. Fotoğrafçıyı tanıyınca fotoğrafı daha iyi anlıyor insan işte… Ordan kendi abime ve onun mücadelesine ve abimle babamı nasıl sevdiğime ve ikisi arasındaki gizli çatışmalardan nasıl etkilendiğime, onlara karşı kendimi nasıl borçlu hissettiğime geliyorum… İşte bu da üçüncü katman… Bir yolun köşesine bakıyorum ama Ankara’da yatılı okurken bir Cuma akşamı çıkıp Konya’ya; eve gelen ve beni görmek için çocuk parkının köşesinde beliren abimi görüyorum… Ağlıyorum… Sergide değil beee, şimdi… Zaten kafa bi milyon… Yazının sonunu da bağlayamadık….Sanki söylemem gereken bi’şeyler var da kelimelere gelmiyorlar… Bu da yazının sonu işte… içimde kalıp da söyleyemediğim onca şey için…Eski-Z-Mua ! *

JIT: Just in Time NOT: El yazısı olsun isterdim ama kimse okuyamaz yazımı. Küçük olduğu için geçen Buysa’daki fontu da okuyamamışlar… Kaldık Yine bu suni harflere…


GOOGLE EFENDİDEN YTÜFOK’A BÜYÜK AYIP! Google’da “Onlar Geliyor” yazmaya çalışıp arama yapmaya heveslendiğinizde altta tek seçenek olarak “Onlar gelmeyecek” yazdığını biliyor muydunuz? Şimdi Onların vaktidir… Asıl şimdi inadına gelmenin vaktidir !..


Açık Üniversite: Tekel Çadırkent

"Nerede olursan ol, İçeride, dışarıda, derste, sırada, Yürü üstüne - üstüne, Tükür yüzüne celladın, Fırsatçının, fesatçının, hayının..." (Ahmet Arif, "Anadolu") Son zamanların en büyük işçi direnişlerinden biri olan tekel direnişi 3. ayını yaşıyor. Ve bu direniş; Ankara'nın göbeğine kurulan bir çadırkentte, oraya gidenlere çok farklı şeyler yaşatıyor. Tekel fabrikasının bulunduğu bir çok ilden ayrı ayrı çadırlar kurulmuş, ufak bir Türkiye, fakat biraz farklı... Batmanlı bir tekel işçisinin lafıyla: " Ben Kürt, karşımdakiler Türk, yan taraftaki çadır Laz, burada hep beraber kardeşçe yaşıyoruz, al sana açılım"

Her gün çadırlar yeni ziyaretçiler doluyor ve her çadırda öğrencileri, işçileri, yaşlıları bol ikramlı bol sohpetli tekel işçileri karşılıyor. Hayat çadırlarda daha farklı sürüyor... Ve başka bir işçinin lafıyla: " en iyi dostluklar grevde kazanılır."


Aynıyı yakalamak zor iş. Farklıyı bulmak zor iş. Aynı hiçbir zaman tamamen aynı olmaz. Her şey aynıysa bile zaman aynı zaman değildir. Farklı hiçbir zaman tamamen farklı olmaz. Farklı dediğin şeyin aynısının başka birinde olup olmadığını bilemezsin. Ama o da farklı bir zamanda fotoğrafladığına göre tamamen aynı olmaz. Ama tamamen farklı olduğu da hala kesin değildir. Zaman, mekan ve cisim birbirine bağlıysa ve görecelilik kuramı buradan geliyorsa, yani E=mc’2 ise fotoğraf da insan da göreceli midir?

Albert Einstein Tokat’tan bildirdi.


yıldız teknik üniversitesi fotoğraf kulübü hani ytüfok var ya işte o- geç de olsa bir dönemin kapandığının resmi kanıtı olan dördüncü fanzinini çıkarıyor. siz de bunu şanslıysanız elinizde tutuyorsunuz değilseniz bilgisayarınızın pikselli ekranından bakıyorsunuz. Düşler kurdurmaya, hayaller oluşturmaya, görmeye, göstermeye çalışan göremediğimiz-bilmediğimiz bir zaman diliminden kırpılmış bir parçayı kafamıza-duygumuza-aklımıza estince incelememize olanak veren fanzinlerin sonu… oysa, buysa, şuysa… arayıştaydık hepi hep anlatma çabasındaydık. yönümüzü kaybettik, doğrulttuk, bulduk, yine kaybettik, aradık, taradık hep. İnsan, ararsa her zaman yalnışları da keşfeder doğru yolunda. Yeter ki görsün insan, görmek istesin. Bu metni bile düzeltiverir gören göz. Bu metni de… ama metin düzeltmemeli şimdi, geçmişe bir finalle son vermeli. 20092010’da ytüfoktan bir grubun desteğiyle bu fanzinlerin çıktığını bilip, geri kalanına /eksiklerine/gediklerine/yamalarına “neyse” demeli. “neyse biz bir sonraki sene daha iyisini yapacağız!” demeli büyük bir heyecanla. Bu nedenle arayışlar burada son deyip bitmeyecek, başka kapılar açarak devam edecek kendine. Artık gönül rahatlığıyla yeni kapılardan girmek için o büyülü sözü söylemeli, bu fanzinin adını verip, yeni dünyalar keşfetmek, yaratmak için yelken açmalı. İşte şimdi “açıl susam açıl” kadar etkili, düş teknemizin yelkenini yeni bir güçle doldurmadan hemen önce bu senenin son havasını söylemeli. Bir sürü insan bu sayıya iş yollayıp katılarak gönül rahatlığıyla ve bağırarak söylüyor işte, diyorlar ki: “bu son

fanzinin adı neyse .aradığımız

her

neyse

aramaya

devam ediyoruz!


Kapağı hazırlayanın kendi adını da sallamayıp ‘neyse’ diyerek yazmadığı iş sahiplarinin sayfa sırasına göre listesi:

2.Ezgi Güneş 3.Arda Eryılmaz 4.Samet Gündüz 5.Okan Boncukçu 6.Erdem Akkaya 7.Semih Bacık 8.Faruk Okuduci 9.İlke Ceyhan 10.Hasan Bilgin Yıldız 11.Çağatay Topçu 12.Adem İlhan 13.Barış Uzunhan 14.Murathan Kurt 15.Eda Alibeyoğlu 16.Ugur Eren 17.Eray Sarıoğlu 18.Gülten Hayta


Ytüfok Samatya/Yedikule Gezisi - Mart 2009

“NEYSE”, YTÜFOK üyeleri ve mezunlarının çalışmalarıyla oluşturulmuş, YTÜ katkılarıyla basılmıştır. Eylül 2010

Yıldız Teknik Üniversitesi Fotoğraf Kulübü

www.ytufok.yildiz.edu.tr


Neden geldik bilmiyorum şu dünyaya...Ne için bu telaş, ne için bu ızdırap.Ne işimiz var bu sahte kalabalıkta. Neden gidemiyoruz uzaklara... Çok uzaklara... Bırakıp herşeyi ılık rüzgara düşsek yollara, kırmızı topraklara. Hissetsek şefkatini yumuşacık toprakların çıplak ayaklarımızda. Ben geldim ey tatlı balıklar , minik kirpiler, hey serçecik ben geldim! Özlemediniz mi beni? Ben sizi çok özledim. O ahşap kokulu tepenin mavisinde sarhoş olmayalı, tenimde sessizliğin ürpertisini hissetmeyeli ve oturup kendimle birer kadeh tokuşmayalı öyle zaman oldu ki...


Sevdiğin kızı etkilemeye çalışmak... onu etkileyip etkileyemediğini düşünmek... bunun seni kemirmesi.. ya öyleyse soruları...başlarınızın yan yana gelmesi.. ama dudaklarınızın tam ters istikamete yönelmesi. Acaba yüzseksen derece döndürlebilir misiniz başlarınızı, hayatlarınızı... bir öpücük için bu kadar bekleyebilir misiniz, bu kadar alkol içebilir misiniz? Ve o kadar alkol sonunda biriniz uykuya biriniz hayallere dalmak zorunda mısınız? Bir öpücük bu kadar zor mu olmalı kaç paraya satılmalı kaça alınmalı? Ya gerisi ne edilmeli ne yapılmalı.. mutlu şarkılar hangi ara açılmalı? Ya mutsuzluk, şarkılarda mı aranmalı hani bu adam da mutsuzmuş denip teselli mi olunmalı? Belki de bu tek yönlüdür. Kendini kandırıyorsundur? Mudur? El ele tutuşmak daha da mı zor. Sabah kalkılacak ve kahvaltı edilecek. Mutlu mutlu birşeyler hazırlanacak. domateslere kekik serpilecek, zeytinyağı dökülecek. Ve başka bir sarhoş akşamda dudaklara dokunmak hayal edilecek sabah ilk uyanışta. edilecek midir? Umut yitirilecek midir? Başka denizler dururken neden burda demir attık anlamıyorum ki. Bu arabesk laflar nerden geliyor nerede bitiyor. En iyisi kahvaltıda mutlu olmak. Salatalığa domatese zeytinyağı dökmek, kekik serpmek. Nasıl olsa hep sarhoşsun. Hem belki kahvaltıda ekmek yumuşacıktır. Bu da çok önemlidir. Tat, tatlı yaratıktan ötedir. Amaaan sen nesindir. Artık uykuya gömülesindir.


Bir Köşe Bir sandalye ve bir pencereden oluşan bir köşe.Gökyüzünü görünmez hale getiren gökdelenler arasındaki boşluklardan gökyüzünü seyredip hayaller kurarken oturduğum bir köşe.Çok ama çok uzak yerleri,Anadolu’nun kavrulan topraklarını,Diyarbakır’ı özlediğimde, şehrimi düşlediğim bir köşe.Okuldan,dışarıdan aslında hayat denilen koşuşturmanın içinden yorgun argın gelip,hayatım devam ederken benim düşünmeden,hiçbir şey yapmadan sadece oturup dinlendiğim bir köşe.Gündüz tartıştığım insanın acaba kalbini kırmışmıyımdır sorusunu kendime yönelttiğim bir köşe.Ertesi gün gireceğim sınavın stresini yaşadığım bir köşe.Abimin beni arayıp “Bugün ne yaptın,vicdanın rahat mı?” sorusunu sorup insanı vicdanıyla yalnız başına bıraktığı bir köşe.Canım yiğenim Elif Ronya’nın annesine beni arattırdığı ve bana önceleri “Faluk ne yapisen?” sonraları ise “Faruk dayı nasılsın?” sorularını sorup arada geçen süreçte büyüdüğünü göremeyip sadece duyduğum bir köşe.Arkadaşlarımı özlediğimde onları arayıp hatıralarımızı tekrar canlandırdığım bir köşe.Atölye Trio’nun benden duygularımı belirten bir fotoğraf çekmemi istediğinde,oturup fotoğrafları düşünürken,oturduğum yerin hayatımda ne kadar yer aldığını fark ettiğim bir köşe.Yani sadece bir pencere ve bir sandalyeden oluşan bir köşe değil.Hayatımı seyrettiğim belki de hayatımın kendisi olan bir köşe.Hani yaşlı insanların da böyle bir köşesi olur.Köşede bir pencere,pencerenin önünde bir sandalye ve o sandalyeye oturup pencereden dışarıyı, hayatlarını seyrederler.Aslında o köşe yaşlanınca insanın hayatına girmez.O köşe her zaman vardır.Sadece insan o köşeyi fark etmez… Faruk Okuduci 23 Nisan 2010 Bahçelievler/İstanbul


YTUFOK TERS

BURGAZADA I IK

GEZ S

DENEMELERİ

Siyah beyaz fotoğrafın büyük dezavantajlarından birisi de gün batımı gibi doğanın rengarenk ışık tonlarını fotoğrafa yansıtamamasıdır heralde. Klubümüzün fanzini şimdilik siyah beyaz çıktığı için bu handikapı bu sayfada yaşayacağız.Gelecekte daha renkli fanzinler görebilme umuduyla :) Herkesin çok eğlendiği Ytüfok Burgazada gezisinden, gün batımında bir kaç ters ışık denemesi...


Eski-Z-Mua 4… Yine merhaba… Bir son dakikada daha yine beraberiz… Bu sayıda hepimizi, ama en çok erkek milletini derinden etkileyen bir şeyden bahsetmek istiyorum. Hayır hayır, sünnet değil… Evet, askerlik! Yazının “Eski”si yine eski bir YTUFOK’lu. Adını bir kere duyduysanız (ve anladıysanız) onu unutmanıza imkan yok; Burutay’dan bahsediyorum. Yazarken heyecanlanıyorum bir taraftan, çünkü belki “Neyse”yi okurken o da yanımızda olacak… 18 günü kaldı sadece. Kimse mi askere gitmedi canım, ne var bu kadar büyütecek denilebilir. Burutay’ın askerliğinin özelliği, Tüm Türkiye sınırları içinde akla gelebilecek en kötü yerde görev yapıyor olmasında: Aktütün sınır karakolu… İnşallah YTUFOK’un sırasını böylece savmış olur kendisi… Hayat komik. Burutay’ı gülerken hatırlıyorum hep, şu son güzel havaları değerlendirirken, Conrad’da kaç kişinin seviştiğine dair iddialaşırken falan… Bir de beni ilk gördüğünde çalışkan kolej çocuklarına benzetmiş, onu hatırlıyorum (kolej bi yere kadar da, derslerimin hepsi çok iyi sanıyomuş akıllı). Sonra Aktütün muhabbeti olunca ne kadar üzüldük hepimiz. O gülen yüz imgeleri kafada bir kenarda kaldı, daha somurtuk bazı yüzler geldi yerine… Bu yazıyı okuyanların pek çoğu askere gitmemiş olacak. Ya kızlar ve zaten gitmeyecekler, ya da erkekler ama henüz gitmediler… Çok yadırgamamak gerek ama zaten gitmeyecek olanlar bu durumu pek anlamıyorlar. Onlar için genelde kötü, ya da zor olan ayrı kalma süreci. Oysa bizim için bambaşka dertleri var askerliğin. Özgürlüğünün kısıtlı olduğu, tüm alışkanlıklarının, lükslerinin, sevdiklerinin senden uzakta olduğu bir zaman dilimi. Ayrıca gurur ve rahat kavramlarına veda ettiğin bir zaman dilimi. Belki de hayatının tehlikede olacağı bir zaman dilimi. Gittikten sonra durum biraz değişiyor. Hele benim gibi gidip geldiyseniz çok değişiyor durum. Memleketin gerçeklerini elle tutulur bir şekilde gördüğün bir durumu var askerliğin. İnsan değişiyor… Yine gevezelik ediyorum… Ben askerliğimi fotoğrafçı olarak yaptım. Selim gibi… Sağolsun, bu akla onun sayesinde ermiştim… Şimdi üzerime düşeni yapıp size de veriyorum ondan aldığım bu aklı: Bak buraya yazıyorum(ulen hakkatten yazıyorum haa…) askere gidince olabiliyorsanız fotoğrafçı olun. Fotoğrafı çekip, kimseye göstermediğiniz halde “Arz ederim komutanım” tekmilini veriyorsun, sonra hayat sana güzel… Bu sayının “Eski-Z”i benim askerde çektiğim bir fotoğraf. Askerde oratoryo,mektup, şiir vs…. yazmak; komutan fotoğrafı, vesikalık, Timur’un şeyi, askerlere anı fotoğrafı ve çile çekmek dışında, tüm kışladaki yegane yasal fotoğraf makinesi ve flash diskle beraber gezerek kendim için de fotoğraf çekme şansım oldu biraz. İşte bu da Adem’in fotoğrafı. Adem sivilde, Nevşehir’de kaportacı… askerde “Tuzla” kullanıyordu. Gece -10°, Tuzla açık değil ama açık olsa daha iyi… Adem iki içlik üst üste, üstüne de pantolonu, parkası vesaire… Yine de üşüyordu. Çok iyi çocuktu Adem… Bir özelliği yoktu ama çok iyi çocuktu. Nevşehir’e gidersem bana üstü açık Hacı Murat yapacak. Öyle çok güzel insanı var ki memleketin. Bi’ dolu kötü insanı da var ne yazık ki tabi. Allah belasını versin dediğin adamda çok… Ama Adem’ler de var… Askerde hepsini görüyorsun işte. Hapçısı, kaçakçısı, hastası, cahili, cini, cibiliyetsizi… D��rüstü, akıllısı, güveniliri… Ama en iyi askerlik biten askerlik kardeşim. Ben bunu bilir bunu söylerim. Darısı da herkesin başına. Bu sayının “Eski-Z-Mua”sı da bir öz portre. Fotoğrafçı kasketim ve ben… Burutay’a ve gitmiş ya da gidecek tüm Mehmetçiklere şimdiden hayırlı tezkereler dileyerek kapatıyorum yazıyı… Ne yani, bu şafaktan sonra ben mi yazayım?! Barış / Hürgeneral


‘ Küçük Dağcı’



oysabuysasuysaneyse