__MAIN_TEXT__

Page 1

Ergenekon ve SoS

Marksizm ve Gelecek

M. Sinan

M ert Büyükkarabacak

Çatı Partisi Üzerine

Altın Taht’ta Oturmuş Dilenci Ayşe Tansever

Bolivya Ei Alto’daki Mahalle Konseyleri

Kıvılcımlının lirasının Güncel Anlamı Fikret Kızıltan

EMILY A CHTENBERG

Politik Tutumumuz ve Örgütsel Hedeflerimiz

✓ slS e rb e s t P asar31 T a n rıs ı K u lla rın ı Ç a rp ıy o r Mehmet Yılmazer

* Kriz

ve AIternatnffQ<sr fe@rin® M. Özgür

Hareketimizin Tarihindeki 78 Kopuşmalarına Bir Bakış Selim Kırali


SİYASİ D E R G İ

K asım -Aralik 2008 Sayı: 15

3 YOL Politik Tutumumuz ve Örgütsel Hedeflerimiz 13 M.SİNAN Ergenekon ve Sol: Aslında Ne Tartışıldı 16 M. YILMAZER “Serbest Pazar’’ Tanrısı Kullarını Çarpıyor 25 M. ÖZGÜR Kriz ve Alternatifler Üzerine 35 SELİM KIRALİ Türkiye: Yeni Bir Krize Doğru mu? 41 MUZAFFER KAYA Kapitalizm, Kriz: Olasılıklar, Olanaklar- Sunum 46 PANEL Türkiye’de Politik Durum ve Sol 71 YOL Çatı Partisi Üzerine 75 Solun Dili Üzerine 77 Marksizm ve Gelecek: Bir İpucu Arayışı 84 M. YILMAZER Emperyalizmin Bilinçaltı 92 AYŞE TANSEVER Altın Tahta Oturmuş Dilenci 112 AYŞE TANSEVER Yaz Ayları ve Geri Çağırma Referandumu 123 EMILY ACHTENBERG Bolivya, El Alto’daki Mahalle Konseyleri- çeviri 128 AYŞE TANSEVER Devrim İçinde Yeni Devrim 137 FİKRET KIZILTAN Kıvılcımlı’nın Mirasının Güncel Anlamı Üzerine Değinmeler 149 SELİM KIRALİ Anılar, Deneyler, Dersler


YOL Siyasi Dergi - Uyanış Kültür Sanat İletişim Tanıtım Film Yayıncılık ve Organizasyon Hizmetleri San. ve Tic. Ltd. Şti. Sahibi: Edip Bal, Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Alaattin Erdoğan Adres: Keçihatun Malı. Cerrahpaşa Cad. Endican İş Merkezi No: 14/32 Aksaray/İstanbul Tel/Faks: (0212) 584 31 05 e-posta: sodap74@yahoo.com Baskı: Ser M atbaacılık - Merkezefendi Mah. Fazılpaşa Cad. 4. Zer San. Sit. No: 16/26 İstanbul Tel: 0212 565 17 74


Düzen İçi Saflaşmaların Ötesinde

Politik Tutumumuz ve Örgütsel Hedeflerimiz İçinde Bulunduğumuz Dönemin Temel Özellikleri İçinde bulunduğumuz dönemin başlıca iki temel özelliği öne çıkıyor. İlki; uzun yıl­ lar gölgede kalan sınıf mücadelesi, henüz oldukça cılız da olsa, üstündeki ölü toprağı­ nı atıyor. Tersanelerdeki işçi ölümlerinin, si­ gorta ve emeklilik yasalarındaki çalışan kitlelerin geleceğini yok eden değişimlerin, en son yaşanan 1 Mayıs olaylarının ve “ta­ rımda iflasın” ortaya çıkarmakta olduğu tep­ kiler bu değişimin işaretleridir. Suyun yüzüne çıkan bu tepkilerin altında ise uzun yılların birikimi yatmaktadır. Özellikle 1990 sonrası dünya ve Türkiye’de yaşanan deği­ şimler, çalışan kitlelerin kazanılmış hakları­ nın neoliberalizmin aç gözlülüğüyle yağmalanması anlamına geliyordu. Bu yağ­ malama pek çok yanıltıcı propaganda ile bu­ güne dek örtülebildi. Ancak artık yalan denizi bitti! Dünya ekonomik krizi Amerika’da bir fınans krizi olarak patlak vermiş olsa da, as­ lında neoliberal politikaların dünya ölçüsündeki bir krizidir. Daha önceleri tek tek ü lk e le rd e y a ş a n a n krizler, Uzak Doğu, Rusya, Brezilya ve Türkiye’de olduğu gibi, aslında dünya finans kapitalinin bıı ülkeler­ deki mali sistemleri kendine boyun eğdirme operasyonlarıydı. Yaşanan kriz ise neolibe­ ral ekonomi politikaların dünya ölçüsünde

bir krizidir. Bu kriz bütün yönleriyle Türki­ ye’ye de dalga dalga yansımaktadır. Neoliberalizmle dünyada ve elbette Tür­ kiye’de de kapitalizm “gelişti” . Ancak ne pahasına? Artık rakam bile vermeye gerek yoktur, bu çok açık bilinen bir gerçektir. Çok küçük bir azınlık, geniş çalışan kitlele­ rin yoksullaşması pahasına büyük servetler biriktirdi. Türkiye’de de son yirmi yılda ar­ ka arkaya dev alışveriş mağazaları açılıyor, tüketim kredilerinde ve kredi kartlarında patlama yaşanıyor. Öte yandan bütün büyük kentler nasıl geçindiği bilinmeyen büyük yoksullar deniziyle kuşatılmıştır. Servet bi­ rikiminin yarattığı kutuplaşma ve uçurum derinleşiyor. Ancak doymak bilmeyen neoliberalizm hala çalışan kitleler için kemer sıkmaktan başka bir politika üretememiştir ve mantığı gereği üretemez. Artık bu sıkma ve sıkıştırmaların sınırına gelip dayanılmıştır. 1 Mayıs öncesi sendikalar “cesaretli” açıklamalar yaptılarsa, bu onların cesaretinden çok yoksulların yıllardır biri­ ken öfkesinin artık su yüzüne çıkmaya başlamasındandır. Yeni dönemin en temel özelliği sınıflar mücadelesinin yeniden su­ yun yüzüne çıkmasıdır. Fakat bu mücadele­ nin hangi yollardan yürüyeceğini kimse bilmiyor. I960’lı yıllarda yükselen mücade­ le benzeri beklentiler, yanılgılara yol açabi­ lir.


Politik Tutumumuz ve Örgütsel Hedeflerimiz Bugünlerde sınıf mücadelesi yeni kıpır­ tılar yaşarken, öte yandan “68 kuşağının mücadelesi” yeni bir güncellik kazanıyor. 68 kuşağının mücadele ruhunu yeniden ka­ zanmak ve kuşanmak ne kadar önemliyse, günümüzün bambaşka koşullarını kavramak da o ölçüde önemlidir. İşçi sınıfının mücade­ lesi bugünün koşullarında tüm yoksulların, işsizlerin de dili ve yüreği olamazsa ve sade­ ce maddi yoksunlukların zemininde kalma­ yıp toplumsal çürümenin yarattığı moral yıkım ve yozlaşmaya karşı da bayrağını yükseltemezse, daha yeniden yükselirken yalnızlaşmaya mahkûmdur. 1 Mayıs, unut­ turulmaya çalışılan sınıf mücadelesine bir sempati ağının oluşmakta olduğunun işaret­ lerini vermiştir. Bu krizi sadece ekonomi politikalarla sı­ nırlı görmek yanıltıcı olur. ABD frnans ka­ pitali, dünya ölçüsündeki yağmasını “uluslararası terörle mücadele” paravanı ar­ kasında gizledi. Fakat bu paravan artık yır­ tılıyor. Buradan yeni dönemin ikinci temel özelliğine gelinir. Bu soyguna paravan bel­ ki de en koyu bir şekilde Türkiye’de inşa edilmiştir. “Bölücü teröre karşı” köpürtülen şovenizm, neoliberal politikaların sonucu eski devletçiliğin erimesiyle yükselen libe­ ral siyasal İslama karşı laiklik, son yirmi yı­ lın sürekli gündemde duran gerilimleri oldu. Bu gerilim hattından egemen zümreler ara­ sında sonunda iki farklı strateji ortaya çıktı. Ulusalcılar ve liberal siyasal İslam çatışma­ sı tüm politika gündemini belirler hale gel­ di. Herhangi bir konudaki gerilim, Kürt sorununda yaşanan bir olay ve hatta son 1 M ayıs’ta olduğu gibi işçilerle hükümetin karşı karşıya gelmesi, hep bu ana saflaşma­ nın prizmasından geçirilerek gürültülü med­ ya aracılığıyla toplumsal bilince yansıtılıyor. Düzenin uzun yıllardır yarattığı bu saf­

laşma halklar aleyhine belli sonuçlar üret­ miştir. Bu gerilimler toplumda adeta bir “akıl tutulmasına” yol açmıştır. Bundan öteye, “toplumsal muhalefet” neredeyse “laikliğin” ve “ülkenin bütünlüğünün” savunulmasına' indirgenmiş, daha da ötesi ortaya, kökeni 80 öncesi devrimci hareketlere dayanan, olduk­ ça yaygın bir “ulusal sol” hareket çıkmıştır. Böylece zaten sorunlu olan Kürt ve Türk halklarının siyasal ittifakı, bu “akıl tutulma­ sıyla” önemli ölçüde engellenmiştir. Yaşadığımız günlerde egemen zümreler arası çatışmanın bilinçleri karartan kara pro­ pagandasında bazı önemli kırılmalar yaşan­ maktadır. Hava ve kara harekâtının dramatik bir biçimde sonuçlanması şovenizm bariye­ rini zayıflatacaktır. Ulusalcılar ve siyasal İs­ lam arasındaki laiklik üzerine çatışma, ekonomik krizin yükseldiği ve yoksulluğun tepe noktalarına tırmandığı günümüzde etki ve anlamını kaybetmektedir. Laiklik karın doyurmuyor, öte yandan “türban özgürlüğü” en yaşamsal haklarını kaybeden geniş çalı­ şan kitleler için bayağı bir politik oyun ola­ rak algılanmaya başlanıyor. Tutulan aklilar ve ruhlar son gelişmelerle kendi gerçek problemlerini dile getirmekte daha cesaret­ li olabiliyor. Düzenin yıllardır kullana geldi­ ği politik araçlar: bir yandan şovenizm, laiklik öte yandan siyasal İslam'ın mağdur rolü oynaması ve “türban özgürlüğü” son gelişmelerle artık kesin bir yıpranma ve tı­ kanma noktasına gelmiştir. Egemen siyaset, güç merkezlerinin de aktif olarak sürece dâhil olmasıyla yeniden şekillendirilecektir. Yeni dönemin diğer temel özelliği de budur. Bu yeniden şekillenme sürecinde, bugüne kadar bilinçleri katılaştıran saflaşmalar ve öne çıkartılan hedeflerde kaçınılmaz kayma­ lar ve çarpılmalar yaşanacaktır. “Bölücülük”-“tek vatan, tek devlet” ve “laiklik”-“irtica” eksenlerinde gerilen poli-


yol tik o rta m d a , egemen siyasetin yeniden şe­ killenme sürecinde olayın doğası gereği bir karmaşa kaçınılmazdır. Yirmi yıla yakındır “akıl tutulmasr’yla donuklaşan bilinçlerin açilıp, biraz özgürleşmesi için yaşanacak bu “karmaşa” tarihsel bir rol oynayabilir. Zor­ lu karmaşık bir sürece giriliyor. Yeniden kı­ pırdanan halk hareketi için riskler ve fırsatların at başı gideceği bir dönemin eşi­ ğindeyiz.

reketin kendi gündemini kaybetmesi geldi. Taktikler neredeyse belli takvimlerde ey­ lemliliklere geriledi. Umutsuzluk ve yılgın­ lık yaratan kendini tekrarların sembolü sık yapılan ancak bir anlam ifade etmeyen top­ lu “basın açıklamaları” oldu.

90’iı yılların sonundaki ölüm oruçları, Devrimci Hareketin siyasal gündemi etkile­ yen son taktiği oldu. Gündemi etkilemesine rağmen bu taktik aslında aynı zamanda Dev­ rimci Hareketin taktik kısırlaşmasının da bir dışa vuruşuydu. Daha önceleri yeterince et­ kin olmasa da “Kürt H areketi’yle ittifak”, “toplumsal çürümeye karşı taktikler”, “halk meclisleri” ve 1 Mayıs 1996’da işçi hareke­ tinden ve varoşlardan taşan öfkenin mey­ danlara yansıması taktik kısırlaşmaya gelmeden politik gündemde etki yaratan mücadele biçimleri oldu. Fakat 90’larm so­ nu ve iki binlerin başı taktik kısırlaşmanın bütün işaretlerini veriyordu. Son ölüm oruç­ ları bunun en sancılı ilanı oldu.

Gündem kaybının hemen arkasından dü­ zenin taktik kuşatması geldi. Düzen içi ulu­ salcılar ve siyasal İslam gerilimi her yöne yayılmaya başladı. İş sadece bu kadarla kal­ sa fazla sorun olmayabilirdi. Ancak sol için­ de ulusalcı etki gittikçe güçlenmeye başladı. Perinçek ve partisi tarihsel geleneğiyle za­ ten bilinen bir olguydu. Fakat ulusalcılık sa­ dece İşçi Partisi ile sınırlı kalmadı, çeşitli tonlarda devrimci hareket içinde yaygınlaş­ tı. Bugün artık Kürt sorunu ve siyasal İs­ lam’a tavır konularında “ulusalcılar’Ta büyük paralellikler taşıyan bir “ulusal sol” hareket vardır. Bu siyasal yapılar, taktikle­ rinin ana doğrultusuyla Kemalist-ulusalcı stratejinin doğrudan veya dolaylı zeminin­ de davranıyorlar. Taktik hatları düzen içi ge­ rilimin dışına çıkamıyor. Siyasal İslam’ı “destekleyen” nasıl bir liberal-aydın hareke­ ti varsa, “ulusalcı strateji”ye paralel giden bir “sol hareket” de vardır. Bunun elbette ideolojik temelleri vardır. Düzen içi egemen zümrelerin gerilim hattından üreyen bir tak­ tik zeminle sınırlı kalan bu siyasal eğilimler sonuç olarak düzenin taktik kuşatmasının içindedirier. Bu niyet ve isteklerden öteye böyledir. Sonuç olarak, Devrimci Hareketin taktik kısırlaşmayla başlayan hikâyesi, kendi gün­ demini kaybetmesi ve düzenin taktik kuşat­ masıyla sonuçlanmıştır. Son büyük moral veren 1 Mayıs eylemleri bile bu gölgeyi ta­ şımıştır. Bu tür kuşatmalar Devrimci Hare­ ketin başına ilk kez gelmiyor. Tarihimizde benzer örnekler vardır.

Bu birinci aşamadan sonra Devrimci Ha­

27 Mayıs öncesi gelişen öğrenci olayları,

Düzen İçi Gerilinılerin Yarattığı Taktik Kuşatma Özellikle 90’lı yıllar sonrası dünya ve Türkiye’deki önemli değişimlerin kavran­ ması ve bu koşullara uygun strateji ve taktik geliştirilmesi geciktikçe, kaçınılmaz bir so­ nuç olarak Türkiye Devrimci Hareketi ken­ dini tekrara dönüşen eylemlerle kısırlaşmaya başladı. Konumuz pratik mücadele olduğu için bunun taktik mücadele alanındaki so­ mut etkilerini ele alacağız. Bu konuda sınır­ ları çok keskin olmasa da taktik zeminin yitirilmesiyle sonuçlanan üç aşamadan söz etmek mümkündür.


.... Politik Tutumumuz ve Örgütsel Hedeflerimiz had safhaya çıktığı or­ tamda hız aldı. Menderes ve DP “irticayı” temsil ediyordu. CHP’ye karşı “hürriyet” parolasıyla yola çıkan DP son günlerine doğru sendikaları kapatmaya başlamıştı. O zaman “ulusalcılar” yoktu. O günlerde CHP’nin başını çektiği eğilim “devletçi” sı­ fatıyla nitelendiriliyordu. 27 Mayıs cumhu­ riyet tarihindeki “en demokratik” anayasayı yarattığı için o dönem gençlik hareketleri bu olaydan etkilenmiştir. Yine hem kapitaliz­ min gelişmesi hem de yeni kanunların açtı­ ğı yoldan, işçi hareketi yavaş yavaş kıpırdamaya başlamıştı. Tarihin bir alayı gi­ bi 1961’de Tiirk-İş’in Saraçhane’deki ilk büyük eylemi “komünizmi tel’in (lanetle­ me)” mitingi oldu. d ü z e n iç i g e r ilim in

1965’ler sonrası dünya olaylarının da et­ kisiyle Devrimci Hareket sırf egemen züm­ reler arasındaki gerilim alanından çıkıp sosyalizme yöneldi. Ancak o zaman bile ağır basan yönü “anti-emperyalist” ve “ulu­ sal kurtuluşçu”ydu. Dünyada bir sosyalist sistemin var olduğu ve ulusal kurtuluş sa­ vaşlarının canlı olarak devam ettiği bir dö­ nemde bu etkilenmeler doğaldı. Hiçbir siyasal hareket henüz doğum aşamasında iken eskiyle bir “göbek bağı” olmadan dün­ yaya gelememiştir. 12 Mart faşizminden sonra hızla güçlenen Devrimci Hareket hem halk içinde yaygın bağlar kurmaya ve hem de sancılı yollardan da olsa Kemalizm’den ve ulusal kurtuluşçuluktan kopuşmaya baş­ lamıştı. Fakat düzen bu kopuşmanm bedeli­ ni hemen ağır bir biçimde ödetme yoluna çıkmıştır. Böyle bir nitelik sıçramasının eşi­ ğinde düzen, Devrimci Hareketin üzerine örgütlü sivil faşist milisleri sürdü. 12 Eylül faşist darbesine kadar devrimci mücadele taktik olarak neredeyse faşist çetelerle çatış­ ma alanına sıkıştırıldı. Bu sıkışmadan çıkış için son moment hareketin zirveye tırman­

dığı 1977 vüiydı. Bu gerçek leşti ri lem ey in ce hemen tüm devrimci yapılar bu zaman aralığmda (1978-79) bölündü ve krize girdi. Bu sürecin hemen ardından 12 Eylül faşiz­ minin gelmesi ve darbeye karşı hemen hiç­ bir direncin ortaya çıkmaması rastlantı değildir. Taktik kuşatmayla yorulan devrim­ ci hareket darbe ile ezildi. Bugünkü tabloya baktığımızda geçmişle bazı kaba benzerlikler görülebilir. Ancak bu benzerlikler tümüyle yüzeyseldir. Egemen zümreler arasındaki gerilim, eskinin tipik iz­ lerini taşısa da -“laiklik-irtica çatışması”duruş noktaları oldukça farklılaşmıştır. İslâ­ mî köken taşıyan AKP neo-liberal politika­ ların yürütücüsüdür. Onun karşısında artık maddi temelleri olan bir “devletçi” çizgi yoktur. “Ulusalcılar” AB ve ABD’nin bazı taleplerine direnç göstererek eriyen devlet­ çiliğin imtiyazlarını korumaya çalışıyorlar. Öte yandan, devrimci hareket ne 1960’h yıllardaki gibi dünyadaki gelişmelerden de etkilenerek bir doğuş dönemindedir ne de 1970Ti yıllar sonrası yaygınlaşmasının bir bedeli olarak düzen tarafından faşist saldı­ rılarla yapıldığı gibi kuşatma, yorma ve ez­ me taktiği altındadır. 1980 sonrası düzen süreklileştirdiği baskısıyla sol hareketi baş­ lıca iki yöne sürmeye çalıştı. 12 Eylül’ün hemen sonrasında radikal kökenlerinden ko­ parmak ve solu liberalleştirmek, düzenin sol üzerindeki operasyonlarında esas tercihi ol­ du. Ancak 1990’h yılların sonlarına doğru bu operasyona ulusal bir sol yaratma tercihi de ilave edildi. Böylece solun hem Kürt Ha­ reketi ile bağı engellenecekti, hem de siya­ sal İslam’a karşı bu zeminde bir sol, düzenin iç dengeleri açısından kabul edilebilirdi. Bugün en genel anlamda sol siyasal ze­ min açısından oldukça ilginç bir moment yaşanıyor. 12 Eylül sonrası Türkiye’sinde sol öylesine ezildi ki, bugün “yumuşak” an-


vol lamda bile solun düzen içinde bir savunucusu-takipçisi yoktur. 1974 yıllarında­ ki, “Karaoğlan” olarak simgeleşen Ecevit’in liderliğindeki CHP ölçüsünde bir sol duruşu, bugün onun sözde miras­ çısı üç partinin her hangi birinden bek­ lemek ölü gözünden yaş beklemeye eşdeğerdir. Aynı şeyi mevcut sendika konfederasyonları için de söylemek ha­ talı olmaz. Öte yandan, yoksullar açısın­ dan belli ölçülerde “umut” olan AKP yıpranıyor, neoliberal politikaların etki­ leri yığınlar tarafından acı acı yaşanıyor. “Kömür dağıtan” AKP, sosyal sigortalar, ye­ ni vergi kanunları ve zamlarla yığınların za­ ten boş olan ceplerine elini atmaya başlamıştır. Bu gerçekler sol bir politika için genel bir zemin hazırlamaktadır. Ancak bunun bugün düzen içinden de dışından da bir “sahibi” yoktur. CHP’nin yolu tıkaması nereye kadar etkili olabilir? Genel politik gi­ dişte sola doğru bir kayma ve açılım olabi­ lir mi? Düzen egemenleri arasındaki iç gerilim, doğrudan veya dolaylı yollardan bu açılımın sınırlarını çizmeye çoktan soyun­ muştur: AKP iktidarına karşı, “laik” ve Kürt Hareketi’nden uzak duran ve hatta “düş­ man” bir sol! Dün 60’lı yılların hemen öncesi ve sonra­ sında yaşandığı gibi devrimci hareketin dü­ zen içi gerilimlerin etki alanında kalmasıyla, bugünkü gerilimlerin etkisi altına girmesi arasında büyük bir fark vardır. Dün yeni do­ ğan hareket, hem Türkiye’de sınıflar savaşının yükselmesi hem de dünyadaki ge­ lişen mücadele nedeniyle sosyalizme doğru yönelme şansı taşıdı ve bunu belli ölçülerde gerçekleştirdi. Hatta dünya ve Türkiye ölçü­ sünde gelişen devrimci hareketin gücü gele­ neksel devletçi CHP’yi bile önce “ortanın solu”na, Ecevit’le birlikte “demokratik so­ la” doğru adeta arkasından zorla itekledi.

t Éfyrw®

I Í :1;ii -iti«■

Yani kendisi politik ortamın gerçeklerinden etkilenen devrimci hareket, aynı zamanda kendisi de ortamı etkileme gücünü gösterdi. Bugün, böyle bir gücü yok! Güçlü bir doğuş yaşamıyor, yıllardır yaşadığı yıpranmışlığm içinden hala çıkamamıştır. Böyle dengelerde siyasal İslam sol liberalleri etkilerken, ulu­ salcılar da kendi uzantıları olarak bir ulusal sol alan yaratmışlardır. Bu etkilenmelerin anlamı ne olabilir? Ne­ den tarihimizden gerekli dersler çıkartı lam ıyor? Ders çıkartmak sırf “akıl” işi olsa çok kolay olurdu. Olaya böyle bakılamayacağı açıktır. Son yirmi yılda devrim bilincinde ve moral değerlerde oluşan büyük erozyon so­ runun en genel cevabıdır. Elbette her siyasi eğilimin kendi tarihinden gelen “miras” da vardır. Ancak esas nedeni, bütün bunların yanında, düzenin yarattığı kuşatmanın etki­ lerinde aramak gerekiyor. Bir yandan şove­ nizmin öte yandan siyasal İslam'ın kitlelerle ilişki kurmakta yarattığı tıkanma, “ulusal sol” tarafından tek yönlü aşılmaya çalışılı­ yor. Her zaman olduğu gibi yine sol aynı ze­ minde birbiriyle yarışa giriyor, siyasal İslam’dan etkilenen geniş kitleleri onlara bı­ rakarak! Bu taktik yöneliş solu fazla büyüt­ mez, “laik” kitleler içinde çeşitli siyasetlerin güç dağılım tablosunu değiştirebilir. Ecevit, 70’li yılların ortalarında geleneksel “sağ oy­ ların” sınırlarını “toprak işleyenin su kullaJD


Politik Tutumumuz ve Örgütsel Hedeflerimiz nandır!” diyebildiği için aşabildi. Ancak bu dediğine kendisi de pişman olduğu için çok dramatik bir biçimde eriyip gitti. Devrimci hareket ise “stratejik” tercihlerinin yanında kitlelerin somut sorunlarıyla buluşabildiği ölçüde büyüdü. Bu noktada düzenin büyük taktik kuşatması işlemeye başladı, yıpranma ve yorulmanın olgunlaştığı noktada 12 Eylül vurdu. Bugün genel olarak sol hareket bir yükse­ liş içinde değildir. Buna karşılık düzen içi gerilimin açık bir kuşatması altındadır. Bir yükselme olasılığım bu gerilim hattının için­ de kalarak sağlayamaz. Böyle bir yöneliş eninde sonunda bu kutuplaşmanın gerçek sahiplerinin değirmenine su taşır. Neoliberalizmin üzerine iyice yapıştığı siyasal İs­ lam’a ve “laiklik” çığlığından öteye gidemeyen “ulusalcı stratejiye” karşı, bunların ufkunu aşan bir taktik zemini inşa etmek gerekiyor: Neoliberalizmin ve AB uygulamala­ rının görünüşte bazı yanılgılar yaratsa da ça­ lışanların aleyhine olduğu, Siyasal İslam’ın insanların dini- mo­ ral değerlerini görünüşte öne çıkartmasının ne “özgürlük” ne de “yoksulların korunma­ sı” anlamına geldiği, Ulusalcıların “anti-Amerikancılığı­ nın” ve “Bağımsız Türkiye” söylemlerinin halkların iktidarı olmadan boş bir paroladan öteye gidemeyeceği, özellikle bugünün dünyasında böy­ le olduğu, Laiklik tartışmalarının bir prensip tartışması değil, egemen zümreler arasında bilek güreşin­ den öteye anlamı olmadığı deşifre edilmelidir. “Ulusalcı strateji” savunucula­ rının açıklamalarında sık sık “ilti­

caya karşı” bir “toplumsal harekef’in yara­ tılmasından söz edildiği biliniyor. Cumhuri­ yet mitingleri bu kapsamda eylemlerdi. Yakın gelecekte yine bu kapsamda bir öğ­ renci hareketi yaratılmaya çalışılabilir. Yak­ laşan dönemde kitlelerin tepki ve öfkelerini uygun taktik ve parolalarla bu iki kutbun dı­ şına taşımak gerekiyor. Çalışanların örgütlenme haklarının çok sınırlı olduğu, özgürlüklerin mevcut anaya­ sanın ünlü “ama”ları arasında kaybolup git­ tiği; Kürt Halkının en meşru taleplerinin hala şiddetle reddedildiği; işsizliğin, hatta artık açlığın dayanılmaz noktalara tırmandı­ ğı; bunların bir sonucu tüm insani değerlerin aşınıp toplumsal çürümenin, yozlaşmanın kol gezdiği bir toplumda, kitlelerin tüm bu sorunlara sahip çıktığı bir kanal yaratılmalı­ dır. Kısa vadeli yönelimimiz ne olmalı? Hareketimiz zorlu bir süreçten geçiyor. Krizin yarattığı tempo kaybı ve “yorgunluk” hala atılabilmiş değil. Uzun süredir aynı alanlarda ve hemen hemen aynı kişilerle sı­ nırlı kalan ilişki ağı hızla genişletilmelidir. Yeni ilişkilere ulaşmak, güç biriktirmek, atılması gereken acil ve en öndeki adımdır. Bir siyasal hareketin yeni ilişkilere genişle-


yol mesi onun aslında en doğal yönelişidir. An­ cak öyle dönemler yaşanabilir ki, ilişkilerde daralma ve bozulmalar harekette sürekli kendini tekrarlayan sorunlar üreten bir or­ tam yaratır. Böyle zamanlarda yeni ilişkile­ re açılmak, hareketin genel ortamım hızla taze güçlerle beslemek, çok özel bir anlam taşır. Böyle bir dönemden geçiliyor ve bu görevin üstesinden gelmek için yeni ilişki­ lere kararlı bir enerjiyle açılmak gerekiyor. Her yeni ilişki, hem harekete güç verecek, hem de hareketin sorunlarına başka açılar­ dan bakma fırsatı yaratacaktır. Hareketimi­ zin 1 M ayıs’taki enerji, coşku ve cesareti yeni bir genişleme için temelin olduğunu, ancak bu görevin kendiliğinden, her günkü alışkanlıklarla değil, özel olarak bilince çı­ kartılıp, vurguların bu noktaya yığılarak ya­ pılmasını gerektiriyor.

müyle silmek mümkün değildir. Ayrıca bir toplumda sorunlar büyüyor ve gerilimler bi­ rikiyorsa gençlik bunları en erken açığa vu­ ran toplumsal bir kesimdir. Yavaş yavaş kendini ortaya koyan işaretler, gençlikteki apolitikleşmenin yerini yeni bir politikleş­ meye bırakmaya başladığını gösteriyor. Öte yandan, ilişki ağının genişletilmesin­ de kıpırdanan işçi hareketi de yeni olanaklar ortaya koyuyor. 1 Mayıs’a kadar biriken olaylar ve 1 Mayıs, hükümetin ilk iktidar dö­ neminde yarattığı “umutların” kitlelerin katında tükenmekte olduğunun çok açık ka­ nıtıdır.

Hareketimizi de içine alan Devrimci Ha­ reketteki taktik kısırlaşmadan söz ettik. Devrimler mücadelesi deneylerinin göster­ diği gibi, taktikler, hele gündelik taktikler, bir kaç kişinin “düşünüp” bulmasıyla orta­ ya çıkmamış, genellikle yığın ilişkilerinin içinden çıkıp gelmiştir. Farklı halk kesimlerinin gündelik yaşama tepkileri iyi algılandığında, bunun içinden yaratıcı tak­ tik üretmek mümkündür. Ancak bunun için ilişki ağı büyütülmek ve onlardan gelen tep­ kilerinden yaratılan taktiklerle bu ilişki ağı daha üst siyasal bir seviyede şekillendirilmelidir.

Sonuç olarak, yeni bir döneme giriliyor. Bir yandan dini değerleri de öne çıkartarak “yoksulların umudu” rolünü oynayan iktidar bu konuda bugüne kadarla iktidarların ku­ ralım bozmayarak geniş kitleleri hayal kı­ rıklığına uğratırken; öte yandan düzen içi gerilim egemen siyasete yeni bir şekil ver­ mek için tırmanmaktadır. Devrimci Hareket önemli bir konaktadır. Düzen, iktidar parti­ sinden kopan yığınları yeni gerilim kutupla­ rına yönlendirmek için çoktan yola koyulmuştur. Bu kritik politik kopma, deği­ şim ve yeni “umut” arayışları sürecinde Ha­ reketimiz büyük bir hızla yeni ilişki ağları yaratmalı ve aynı zamanda bunun vereceği enerjiyle taktik yaratıcılığını güçlendirmelidir.

İlişki ağının genişletilmesinde gençlik ilişkilerine öncelik verilmelidir. Eylül sonra­ sı dönem genç kuşakları apolitikleştirmek için büyük gayret gösterdi. Bunu belli ölçü­ lerde de başardı! Ancak tarih bilincini tü­

Gelecek günler hareketimiz açısından önemli riskler ve büyük fırsatlar barındırıyor. Tazelenmiş umutlarla ve gençliğin enerjisiy­ le devrim ve sosyalizm mücadelesinin ba­ ğımsız hattını yaratacağız.

-D


Ekonomik Kriz ve Politik Durum ki gelişme politik gündemin ön sıra­ larına tırmandı: Kürt sorunu ve Ergenekon davası. Yakın dönemde siyasal ortama damgasını vuran irtica laiklik veya siyasal İslam ulusalcılık gerilimi son geliş­ melerin arkasında artık bir sahne dekoru gi­ bi duruyor.

İ

Ergenekon davasından ‘demokrasi’ bek­ leyenlere fazla söylenecek bir söz yok. Bu davanın yarattığı gürültü ile yaratacağı so­ nuçlar dağın fare doğurmasından öteye ol­ mayacaktır. Halkların, çalışanların sözünün olmadığı bir düzende bir dava ile demokrasi gelmez. Ancak davanın medyada sürekli yer alacağı farklı yorumlara uğrayacağı açık. Davanın sınırları hükümet ile genelkurmay arasındaki ‘uzlaşmayla’ baştan çizilmiştir. Bakalım davanın seyri sırasında bu sınırlar aşılabilecek mi? Kürt sorununda yaşanan son gelişmeler artık sorunun ‘askeri önlemlerle’ çözümle­ nemeyeceğinin en çarpıcı kanıtı olmuştur. Ancak ufukta ‘siyasal çözüm’ yönünde bir gelişme görünmüyor. Ankara’nın Irak Kürt Federe yönetimiyle daha kapsamlı ilişkiler kurmaya razı olması bu yönde gelişmelere yol'açar mı sorusu akla gelebilir. Bu olasılık çok zayıf görünüyor. Bu görüşmelerde An­ kara’nın başlıca amacı Irak’ın kuzeyinde PKK’nin varlığım sona erdirmektir. Bu he­ defe ulaşılamazsa, bu durum Kürt sorununda yeni bir aşamaya denk düşecektir. O zaman UO

liardeşük — --- __ J Ankara’nın beklentilerinin büyük bölümü tü­ kenmiş olacaktır. Bu noktadan bakıldığında Kürt sorunu aynı zamanda bir bölge sorunu­ dur. Bugün bölgede en fazla söz sahibi ise Amerika’dır.

Türkiye’nin Washington ile en büyük so­ runu bölgede soyunacağı rolde odaklaşıyor. ABD Türkiye’yi bölge stratejisine çekmek için uzun zamandır Ankara üzerinde baskı yapıyor. Bu baskılar henüz bir sonuca ulaş­ mış değildir. Washington ve Ankara arasın­ daki ilişkide yeni bir zorluk Kafkaslarda yaşanmıştır. ABD, Gürcistan üzerinden böl­ geye bir müdahaleyi denedi, ancak Rus­ ya’nın tepkisi oldukça sert oldu. Dünyada enerji sorunu devam ettikçe, Ortadoğu ve Kafkaslar sıcak bölge olarak kalmaya devam edecektir. Bu sorunların hepsinin üzerine şimdi bir kâbus gibi dünya ekonomik krizi çökmüştür. Bu kriz sıradan bir borsa krizi olmadığı için


yol dünyadaki her şeyi etkileyecektir. ABD’nin dünya güç dengelerindeki yeri, uygulanan ekonomi politikalar, AB’nin durumu ve Batı’îı merkezlerle üçüncü dünya ülkelerinin ilişkisi bu krizden etkilenecektir. Bu etkinin en şiddetli yaşanacağı ülkelerden birisi de Türkiye olacaktır. Tıpkı Amerika gibi büyüle borçlarla ekonomisini döndüren Türkiye’yi, borsa balonunun şişip patlamasından öteye gerçek bir ekonomik kriz bekliyor. Hatta beklemekten öteye kriz kapıya dayanmıştır. Bu krizin başlıca üç alanda etkileri olacak­ tır. İlki hiç şüphesiz siyasal alanda olacaktır. Neoliberal politikaların halkı acıtacağı döne­ min gelmekte olduğunu bir süredir söylüyo­ ruz. Erdoğan hükümeti 2001 krizi sonrası ekonomik kısmi düzelmenin üzerine kurul­ muştu ve bugüne kadar bu durumun kredisi­ ni yeterince kullandı. Sağlık sistemindeki köklü değişim ve ard arda gelen zamlarla bu güzel günlerin geride kaldığının işaretleri ya­ şanırken beklenen dünya ekonomik krizi bü­ tün şiddetiyle patladı.

Gelecek günler AKP hükümetinin bu krizde iyice yıpranacağı günler olacaktır. AKP’yi artık ne Ergenekon davası kurtara­ bilir ne de devlet imkânlarıyla kömür dağıtı­ mı gibi uygulamalar. AKP'nin hala göz dolduran bir alternatifinin olmaması politik tabloda büyük bir belirsizlik yaratıyor olsa da, siyasal İslam’ın bu iktidar döneminin onun aynı zamanda yoğun yıpranma yılları olacağı artık kesinleşmiştir. Düzen partilerinin durumu bir kenara, yaklaşan süreçte çalışan yığınların politika sahnesine kendi üsluplarıyla çıkmaları ola­ sılığı artmaktadır. İşçi- lerin her an işyerinin kapsmın önüne konulma tehdidi, yoksul­ ların toplumsal çürümeye terk edilişinin ya­ rattığı öfke, önümüz- deki günlerde örgütlü mücadele seviyesine yükselebilir. Ekonomik krizin etkisi ikinci olarak eko­ nomi politikalarında olacaktır. Neoliberal politikalar dünyada çökerken Türkiye’de uy­ gulanabilirliği kaçınılmaz bir şekilde sorgu­ lanacaktır, Fransa devlet başkanı Sar-

AD


Ekonomik Kriz ve Politik Durum kozy’nin son yaptığı açıklama ilginçtir. ‘Ulusal fon oluşturup önemli sanayilerin ya­ bancıların ellerine geçmesi engellenmelidir’ diyen Fransa devlet başkanı aslında neoliberalizmin sonunu resmen ilan etmiş oluyor. Öte yandan cumhurbaşkanı Giil de Körfez sermayesine Türkiye’ye yatırım yapması için çağrıda bulundu. Eğer dünya ekonomik krizinin Türkiye üzerindeki etkisinin bu yol­ dan azaltılabileceği hayal ediliyorsa bu bü­ yük bir yanılgı olur. Krizin ekonomide yaratacağı diğer bir sonuç ise, sanayi büyük ölçüde dışjbankalara borçlu olduğu için, kriz derinleştikçe işletmelerin el değiştirmesi olacaktır. Bu süreçte özellikle Anadolu kap­ lanları bir kez daha kediye dönebilir. Krizin belki de en önemli etkisi bölge dengeleri üzerinde olacaktır. Krizin etkisiy­ le uluslararası finans kapitalin Türkiye üze­ rindeki pençesi daha fazla sıkılırsa, ABD politikaları karşısındaki ayak sürçmelerin so­ nuna gelinebilir. Bu konu elbette ABD baş­ kanlık seçimlerinin sonucuna bağlıdır. Fakat kim başkan olursa olsun bölgede yakın dö­ nemde ABD politikalarında köklü bir deği­ şim olasılığı çok zayıftır. Krizin yarattığı tahribatlar sonucunda Türkiye bölgede bu­ güne kadar ABD politikalarına koyduğu me­ safeyi koruyabilecek midir? Sonuç olarak, yaşanan büyük kriz nede­ niyle dünya egemenlerinin konumlarını ye­ niden gözden geçirmek zorunda kaldıkları bir ortamda bu konu Türkiye egemenleri için fazlasıyla geçerli olacaktır. Dünyada ve elbette bölgede yaşanacak önemli güç kay­ maları Türkiye iç politikasına doğrudan yan­ sıyacaktır. Yakın dönemde yaşanan siyasal İslam ve ulusalcılar arasındaki gerilim daha fazla mı derinleşecek, yoksa farklı boyutlara mı girecek bunu krizin derinliği belirleye­ cektir. Egemen zümreler pozisyonlarını ye­

niden konu mİ andırmaya çalışacaktır. Bu ye­ terince anlaşılır. Fakat bu tabloda çok önem­ li bir güç şimdilik ortada görünmüyor. Bu da krizden en derin bir şekilde etkilenecek olan çalışan kitlelerdir. * ** ** * AKP iktidarının bugüne kadarki dönemi bu iktidarın şanslı günleriydi. Bu dönem ar­ tık kesinlikle kapanıyor. Çalışan kitleler ve yoksullar bu iktidara belli ölçüde umutla baktılar. Sadece onlar değil, liberal aydınlar da AKP’nin demokratikleşmede önemli bir şans olacağını sürekli savundular. Artık kri­ zin yerinden oynatacağı taşların yeniden dizileceği bir döneme giriliyor. Bu noktada işçi sınıfı ve yoksul halk kitleleri boşa çıkan umutlannı politik bir davranışa yükseltme yo­ luna çıkmalıdırlar. Yersiz beklentilerin ve hatta bu iktidarın oldukça iyi uyguladığı sa­ daka dağıtımının sonuna gelindi. Politik or­ tamın son beş yılma güçlü bir şekilde damgasını vuran siyasal İslam ve ulusalcı geriliminde bir tarafa yaslanmak işçiler ve yoksul halk kitleleri için hiçbir gelecek vaat etmiyor. Ya sadaka kültürü ile çürütülmek veya şovenizmin esiri olmak alın yazısı de­ ğildir. Egemen zümreler kriz içinde telaşla ken­ dilerini kurtarmaya çalışırken bunu kaçınıl­ maz bir şekilde çalışan kitlelerin ceplerine ellerini atarak yapıyorlar. Bu hep böyle ol­ muştur. Bir kere daha aynı yoldan yürümek zorunda değiliz. Ne siyasal İslam'ın sadaka­ sı, ne de ulusalcılığın insanlık dışı şovenizmi çalışan kitlelere bir gelecek vaat ediyor. Ça­ lışan kitlelerin ve yoksulların bu saflaşma dı­ şında üçüncü bir politik cephede saf tutması ve örgütlü mücadelesini yükseltmesi tek doğru yoldur.


Ergenekon ve Sol

Aslında Ne Tartışıldı ............ •

M. Sinan rgenekon davasının ne olup olma­ dığı ile ilgili değerlendirmeleri­ mizi daha önce yapmaya çalıştık. Operasyonun, ABD aracılığıyla gerçekleşen AKP-Ordu ittifakının ürünü, Avrasyacı eki­ bin -ki 2001 Newroz’u ve özellikle de 1rak’ın işgali sonrasında oldukça aktif bir rol oynamıştı- tasfiye edilmesi amacına dönük olduğunu ve sadece bununla sınırlı olduğunu -derin bir temizlenme söz konusu olmadığı­ nı- tespit etmiştik. Davanın ilk günlerinden bugüne yaşanan gelişmeler yeni bir. tespiti gerektirmiyor.

E

Şu kadarını söylemekle yetinelim biz, so­ lun bu davanın taraflarından biri olabilece­ ğini, mesela eğer gerçekten derin devletle hesaplaşma yaşanacaksa bunun.ancak sol ve Kürt hareketi davaya müdahil olursa gerçek­ leşebileceğini söylüyoruz. Şu ana kadar pek böylesi bir tutum geliştirilemedi. Bunda “AKP’nin maşası olmayalım” tereddütleri de rol oynadı ama -ki aslında operasyonda AKP’ye temel özne rolü biçmek gibi bir okuma hatasından kaynaklı da bir göriiştürsolun meseleye etkin bir biçimde müdahale edememesi ideolojik ketumluğundan ziyade örgütsüzlüğünden ve mecalsizliğinden kay­ naklandı. Özellikle Alevi kesimlerin en azın­ dan bir kısmının da süreci “AKP’nin laiklere saldırısı” olarak okumuş olması, bu zayıflı­ ğın etkenlerinden biri olması da ihtimaldir.

Fakat solun meseleye olumlu ya da olumsuz kapsamlı ve eylemli bir müdahale gerçekleştiremeyişi büyük oranda kendi zayıflığındandır. Ama durum pek böyle okunamayınca, bu sefer liberal ve sosyalist kesimler arasında çok enteresan bir başka tartışma yaşandı. So­ lu neredeyse salt “Hatırla Sevgili” çerçeve­ sinde biliyor ve algılıyor gibi görünen bu kesimler, sosyalistleri Deniz’lerden beri dar­ beci olmakla, bu sebepten gönüllerini Ergenekon’a yatırmakla suçladılar. Bu ülkede 12 Mart ve 12 Eylül gibi en vahşi iki askeri mü­ dahalenin doğrudan kurbanı olan sosyalist hareket, darbecilere sempati duyuyormuş gi­ bi gösterilmeye çalışıldı. Solun ne kadar mil­ liyetçi, ilkel olduğuna dair daha önceleri genelde egemen medya tarafından yaratılma­ ya çalışılan imge bu şekilde, bu sefer de libe­ raller tarafından üretilmeye çalışıldı. Bir kesim, özellikle üniversite gençliğinin bir bölümü üzerinde etki göstermiş olabilir. Bizce işin bu seviyede bir hesaplaşmaya dönüşmüş olması oldukça ilginçtir. Çünkü bir süre sonra artık Ergenekon çetesiyle ilgi­ li haberlerin adım adım ortadan kalktığı dö­ nemde dahi solun Ergenekon üzerinden eleştirisi hummalı bir şekilde devam etmek­ teydi. Ergenekon operasyonu bir süre sonra sosyalistlere dönük bir operasyona evrildi. *D


.... Ergenekon ve Sol: Aslında Ne Tartışıldı Bu operasyonun psikolojik sebepleri üze­ rinde durulabilir. Yıllardır sol tarafından si­ vil toplumcu, uzlaşmacı, A B’ci, pasif, etkisiz, eylemsiz olmakla eleştirilen kesimler bir anda kendilerini operasyonu gerçekleştirenlerle özdeşleştirip solu atalet halinde ol­ makla, Ergenekon’u gizli bir tasvip içinde olmakla eleştirir hale geçtiler. Etkin özne ol­ ma ruh hali, biraz da yıllardır cevaplanamayan eleştirilerin hesabını sorma arzusu ile birleşüıce gerçek bir furya yarattı. Bu son dönemde “Ergenekon ve sol” yazısı yazma­ mış bir solcu ya da liberal kalmamıştır her­ halde. Liberaller böylece aslında kendilerini gerçek “devrimci” gibi kodlayan bir dili üretebildiler. Bu arada gerçek öznenin kim ol­ duğu artık önemini yitirmişti.

yaratılmak isteniyor” diye değerlendiren DY kesimi -büyük oranda DTP ile aynı kare içinde görülmekten kaynaklı bir rahatsızlığın sonucu olarak yapılan bu değerlendirmenin her şeye rağmen %100 yanlış olduğu da söy­ lenemez- kendini hızla geleneksel sol bir söyleme doğru çekti. Bu durumun kendisi li­ beraller açısından bir kayıp olarak okunmuş olmalıdır. Dolayısıyla liberallerin tartışma­ larında soldan kastettik- leri, genelde bu DY olmuştur. Bu kesimin -DY- Kürt hareketi ile arasına mesafe koymaya gayret ederken, da­ ha işçici ve AKP’nin günahlarını devletin günahlarından büyük gören bir dil geliştirdi­ ğini düşünürsek, liberal eleştirilerin kimi doğrulan içerdiğini varsayabiliriz. Fakat he­ def göster­

Liberal eleştirilerin en yoğun şeklide ÖDP’nin bir kanadına yapılmış olması da al­ tı çizilmesi gereken bir durum. Ufukçular-Oğuzhancılar bölünmesinde Ufuk Uras’ın söz konusu liberal kesimlerle daha içten ve ger­ çek bir bağı olduğu biliniyor. A. İnsel gibi kimi liberal sol yazarlar, seçimler sonrasında Derin ÖDP’den bahseden yazılar yazarak Oğuzhan Müftüoğlu’nun temsil ettiği DevYoLcuları oldukça öfkelendirmişti. Dünyanın en kötü manşetlerini bulma şampiyonluğunu kimseye bırakmayan Birgiin gazetesinin ar­ tık meşhur diyebileceğimiz “Yesinler birbir­ lerini” başlığı da liberallere oldukça iyi bir malzeme sununca eleştiriler yağmur oldu yağdı. Bu eleştirileri de ÖDP’nin pozisyo­ nundaki kaymaya dayalı tepkilerin önemli bir etken olduğu belirtilebilir. 1996’larda ÖDP, tam bir sol reformasyonu çağrıştıran, liberallere de oldukça sıcak gelen bir duruşa sahipti. Geleneksel solla arasına duvarlar ör­ meye çalışmaktaydı. Solu liberalleştirme misyonunu üstlenmiş görünüyordu. Oysa bugün durum oldukça farklı. 2007 seçimle­ rinde Ufuk Uras’ın çıkışını “solun AKP’si

meksizin, solun tümüne yönelik eleştirilerin, zaten çok ciddi ideolojik, politik, örgütsel sı­ kıntılar içinde olan sosyalist hareketi, sivil toplumculuğa ikna etmek amacı güttüğünü görmemek ciddi bir eksiklik olur. Aslında liberallerle aramızdaki tüm tartış­ ma şu noktada kilitlendi? Ergenekon’u, derin devleti tasfiye etmek için AKP ile ittifak ya­ pılabilir miydi yoksa solun, ezilenlerin tem­ silcisi olarak kendi sesini üretmesi bir zorunluluk muydu? Liberallerin yazılarında solu bir şey yapmamakla eleştirmeleri aslın­ da büyük oranda AKP’yi açıkça destekleme­ mek, sürece var olduğu biçimiyle katılmaktan imtina etmek tavırlarından kay­ nak- lıydı. Çok açık bir şekilde itilmek iste­ diğimiz nokta Ergenekon’u AKP’nin - ve Ahmet Altan’m- anlamamızı istediği gibi an­ lamamız ve “temiz devlet”i yaratma müca­ delesinde AKP'ye destek verme duruşuydu. Bu tutum AKP'nin solculara ve laikliğe kar­ şı bir şey yapmadığı konusunda halkın müte­ reddit kesimlerine de -özellikle Alevilereverilmiş genel bir mesaj üretecekti. Oral Çalışlar, solun kendi dilini, platfor-


yol munu yaratma projesinin olmayacak duaya âmin demekten başka bir şey olmayacağım ifade ettiği röportajında, AKP’nin demokra­ si cephesinin hegemon gücü olarak görülme­ si gerektiğini açıkça beyan etti. T arafın olağanüstü iddialı “ 1923’te kuruldu 2008’de temizleniyor” başlığı da bu fikriyatı örme peşindeydi. Sosyalist hareket, bir fikir hareketi, ikti­ darı hedeflemeyen bir kolektif akıl olarak davranıp AKP’ye el vermeli miydi? İşte tam da böylesi bir kavrayışla AKP’yle girilebile­ cek bir rezonans- AB meselesinde de benzer bir tuzak söz konusuydu, ÖDP o dönem bü­ tünüyle AB makinesine kolunu kaptırmış gö­ rünüyordu, hangi ÖDPTiyle konuşsak aslında AB’nin o kadar da kötü olmadığına dair edebiyat dinliyorduk- ideolojik tasfiye­ ye ve solun kendisini gerçek, anlamda gereksizleştirmesiyle sonuçlanacak bir duruma yol açardı. Zaten örgütlü hayatın dışında, kendi­ ni “akıl” üreterek sosyal hayatı düzenleye­ bilme pozisyonunda gören ağabeylerimizin bu yola sapması şaşırtıcı olmasa gerektir. B.Oran’ın seçimlerden bu yanaki politik açılımı, beni de “keşke destekleseydık”den “iyi ki desteklemedik” noktasına getirdi. He­ le ki “Marksizm’de emperyalizm yok, AB devlet değil ki nasıl emperyalist olsun” de­ ğerlendirmeleri gereksiz bir özgüvenin insa­ nı orijinal olma hevesiyle nerelere sürükleyebileceğinin içler acısı örnekleri oldu.AKP’nin süreçteki pozisyonunun yanlış okunması üzerinden bir tartışma yapıldığını yeniden vurgulamak gerekiyor. Ki bahsedil­ diği gibi AKP köklü bir temizliğe kalkışmış, demokrasi mücadelesi vermeyi göze almış, Kürt sorununda demokratik çözüme meylet­ miş olsa bile kendi zeminimizi oluşturmadan

girilecek böylesi bir rezonans yıkıcı sonuçlar yaratırdı. Sorun bugün solun net, bilinir, top­ lumda karşılığı olan bir programa sahip bu­ lunmayışıdır. Buhatyaratılamadan, bağımsız çizgiyi yaratmak hassasiyeti komnmazsa yı­ kıcı sonuçlar ortaya çıkar, derinleşir. Fakat bir apolitik tutumdan da bahsetme­ den geçmemek lazım. Politik arenada ana is­ tasyonlar iyi kötü var olduğundan (liberaller, AKP, ulusalcılar vs.) sol, bir tak­ tik açılım geliştirdiğinde sürekli bir “kimin etki alanına düşeceğiz?” korkusu yaşamak­ tan siyaset yapamaz hale gelmektedir zaman zaman. Kendi taktik hedeflerini netleştirdik­ ten, kendi yapmak istediklerini belirgin ve bilinir hale getirdikten sonra kimi alanlarda birilerininkine yakın bir pozisyona düşmek bizi ürkütmemeli. Hayat, böylesi zorlukla­ rın, karışıklıkların sayesinde hayat olabili­ yor. Hiçbir politik tutum geliştiremeyen, her söylediği sözü orijinal kılmak adına sürekli kılı kırk yaran ve bir sürü de gereksiz söz da­ ha eden, bu arada bütün momentleri kaçıran bir solun cazibe merkezi olabilmesi imkânsızdır. Önümüzdeki dönemde solun temel göre­ vinin ezilenlerin ortak mücadele programını ve platformunu yaratmak olduğunu düşünen­ lerin önünde uzun ve zorlu bir yol var. Şu an­ da dışarıdan çok ütopyacı konumda görünüyor olabiliriz. Yaşamın her alanının parsellendiği, herkesin aslında bir yerlere ör­ gütlenmiş olduğu bir dönemde böylesi bir zemin yaratmak mümkün müdür? Onun ke­ sin cevabını vermek imkânsız ama bizim de bu yolda, bir saniye geri düşmeden çalışma­ ya devam edeceğimiz de en azından o kadar kesin.

JD


“Serbest Pazar” Tanrısı Kullarını Çarpıyor Mehmet Yılmazer J eçen yıl işaretlerini veren finans krizi büyüyüp derinleşiyor. Ar­ tık krizin 1929 bunalımı ile kar­ şılaştırılmasına gerek yok. Onun kadar şiddetli olduğu anlaşıldı, ancak ne ölçüde de­ rinleşeceği henüz belli değil. Her ekonomik krizi tetikleyen bir olay vardır, ancak krizin kapsamı ve anlamı sırf o olguyla açıklana­ maz. “İpotek krizi” olarak başlayan son kriz Amerika’nın en büyük “yatırım bankaları”nı yere serdi. Finans krizi artık mürekkep leke­ si gibi bir yandan dünyaya yayılırken, diğer yandan “gerçek ekonomi”ye sıçrıyor.

G

Kriz “yatırım bankaları’Yım batışı ile baş­ ladı. Amerikan kapitalizmi bu bankalara böyle fiyakalı bir isim vererek onların ger­ çek yüzünü örtmüştür. Bu sözde bankalar as­ lında sırf spekülasyonla yaşayan mali kurululardır. Amerikalı ekonomist P. Kingman bu sisteme haklı olarak “gölge bankacı­ lık” demiştir. Piyasaya kredi verirken karşılık bulundurmak zorunda değildir bu bankalar. Amerika bu yeni sistemiyle uzun yıllar çok öğiinmüştü. Çok “esnek”, “hızla para yaratabilen” bu sistem, piyasalara sü­ rekli yeni “ürünler” sürerek “yaratıcılığını” kanıtlamıştı. Bu batan devlerin kredi kaldı­ racı l ’e 26’dan l ’e 80’e kadar değişmekte­ dir. Seksen dolarlık kredinin bankadaki karşılığı sadece bir dolardır. “Esnek” bir şe­ kilde para yaratan bu sistem saadet günlerin­

de şişmiş, ancak böyle mutlu günler sonsuza kadar devam edemeyeceği için sonunda ba­ lon patlamıştır. Şişmenin boyutlarıyla ilgili birkaç veri tablonun dehşetini ortaya koyabilir. Dünya Gayri Safı Hâsılası yaklaşık 60 trilyon do­ lardır, ancak küresel ekonomideki borç mik­ tarı 700 trilyon doları bulmuştur. Borsa uzmanı Max Keiser bu durumu şöyle yorum­ luyor: “Kuşaklardır borç alınan para ile yaşa­ mış olan İngiltere ve Amerika için bu kriz bir kıyamet günü senaryosudur.” (Max Kei­ ser, Al Cazira Web, 15.09.08) Anglo-Sakson kapitalizmi (İngiltere ve Amerika), neoliberalizmi dünyaya dayatan iki temel aktördür. Üretim temelinde mevzi kaybettikçe bu eko­ nomiler spekülasyona kaydılar. Londra ve New York borsaları dünya parasının kabesi haline geldi. Yıllardır böyle yürününce geli­ nen nokta inanılmaz bir mali spekülasyon ve borç batağı olmuştur. Öte yandan, bu borçların niteliği neoliberalizmin karakterinden dolayı değişmiştir. “ 1980’de finans sektöründeki borç miktarı finans dışı sektördeki borçların onda biriydi, şimdi yarısı seviyesine ulaşmıştır” (The Economist, Wall Street’s Crisis, , Mart 19, 2008). Böylece finans sektörü gerçek ekono­ mi aleyhine hızla büyümüş ve sermaye kay­ naklarını kendine çekmiştir.


yol Spekülasyonun ekonomi­ yi nasıl sardığının bir diğer önemli kanıtı “şirket kârları­ nın kaynaklaradır. 1980’de Amerikan firmalarının kârlarının %10’u finans sek­ töründen geliyordu, 2007’de bu oran zirve yapmış %40’a çıkmıştır (The Economist, What went wrong, Mart 19, 2008). ABD firmalarının kârlarının yarısına yakını mali spekülasyonlardan gel­ mektedir. “ 1994 ve 2000 arasında ABD’de finans sektörünün kârları ikiye katlandı. Bu yıllarda finans sektörü, şirket kârlarındaki yükselişin %75'ini meydana getirdi; bu oran 2000 ve 2003 arası daha yükselerek %80’e çıktı.” (Robert Went, The Deep Structure of the Present Moment) İki binli yıllarda kârlardaki yükselişin yüzde 80’i finans oyunlarından gelmektedir. Üretimle uğraşmak yerine finans oyunlarındaki “yaratıcılığı” arttırmak çok daha kolay bir yol olmuştu. Ekonomideki kanser tümörü son yirmi beş yıl­ da sürekli büyümüştür. Bu kanserleşmenin bir başka yönü de var­ dır. Kârların %40’nın geldiği finans sektö­ ründe çalışanlar, tüm özel sektör çalışanlarının sadece %5’i kadardır. Bu rakam kârların na­ sıl gerçek üretimden ve artı-değerden koptu­ ğunun en iyi kanıtıdır. Bu aynı zamanda Amerikan firmalarında yöneticilerin çılgın ücretlerini de açıklar. Şimdi bunlar yuttukla­ rı büyük paralarla süper lüks yaşamlarına de­ vam ederken, ABD hâzinesi batağı vatandaşlara nasıl yükleyeceğinin hesabım yapıyor. Buna da “kurtarma operasyonları” deniyor. Sonuç olarak, krizin ilk dalgası Amerikan “gölge bankacılığını” yani mali spekülasyon alanındaki dev kurumlan yere serdi. Krizin

“gerçek ekonomiye” sıçrayıp sıçramayacağı tartışılıyor. Bu konuda uzman ve usta spekü­ latör Soros “daha şiddetli dalganın yolda” ol­ duğunu açıkladı. ABD, 1980’de Reagan yönetimiyle bir­ likte neoliberal politikalara hız vermiştir. Bu politikaların ilk çarpıcı sonucu 1987’deki borsa çöküşü olmuştur. Dow Jones indeksi bir günde %22,6 düştü, bu 1914 Aralığında­ ki düşüşten beri en büyük düşüştü. Bu çökü­ şe “kara Pazartesi” dediler. Ancak bu borsa çöküşü gerçek ekonomiye sıçramadı. Neoli­ beral ekonomi uygulamalarının heııüz çok itibarlı olduğu bu süreçte başlıca iki nedenle kriz gerçek ekonomide derin bir durgunluk yaratmadan atlatıldı; sadece mali spekülas­ yondaki köpük havaya uçtu. İki temel neden­ den birisi, Sovyetlerin çöküş sürecine girmesi ve Amerikan ekonomisine güvenin yüksek noktalarda olmasıdır. İkincisi, “yeni ekonomi”nin (informatik teknolojisi) geliş­ me aşamasında olmasıdır. Bu süreçte Ameri­ ka informatik sanayinde hızlı atılmalar yaptı. Sonunda kapitalizmin hastalığı aşırı yatırım ve üretimden büyük umutlar bağlanan “yeni ekonomi” de kurtulamaymca Amerikan eko­ nomisi 2001 ’de NASDAQ indeksinin çökü­ şüyle gerçek krize girdi. “Yeni ekonomi”nin ABD ekonomisine verdiği hız on yıldan bi­ raz fazla sürdü ve bu parıltılı dönem 2001 kriziyle kapandı. 17)


“Serbest Pazar” Tanrısı Kullarını Çarpı-

Bugünkü fínans krizinden Amerikan eko­ nomisinin 1987'deki gibi kısa sürede çıkma­ sı mümkün görünmüyor. Neoliberal politikalar çok derinleşmiştir. Tekel kârları­ nın %40T fînans oyunlarından sağlanır hale gelmiştir. 1980’lerin ortalarında finans spe­ külasyonlarından kârlar henüz %12 seviye­ sindeydi. Öte yandan, özellikle 2000 yılından itibaren ABD’nin “süper güç” ol­ madığı her geçen gün yem bir olayla kanıt­ lanmaktadır. Irak savaşı Amerika’yı batağa sürüklerken, Çin ve Rusya, hatta Hindistan ve Brezilya bu dönemde gelişmiştir. Finans alandaki krizin gerçek ekonomiye yayılması kaçınılmaz görünüyor, bugünden öngörülemeyecek olan durgunluğun ne kadar zaman süreceğidir. Amerikan Ekonomisi, Finansa Kaymanın Bedelini Ödüyor Kapitalizm, kendi gelişim tarihi boyunca önemli yapısal değişimlere uğramıştır. Her yapısal değişim onun devresel krizlerinin de başkalaşmasına yol açmıştır. Klasik devresel krizler 19.yüzyılda yaşanmıştır. İlk büyük bunalımla (1873-93) krizler klasik yapısın­ dan çıkmıştır. Yaşanan krizin yapısını ve olası sonuçlarını görebilmek için Amerikan ekonomisinin 70’1i yıllar sonrası yaşadığı değişimin niteliği ne göz atmak gerekir.

1970 derin başlarında Amerikan ekono­ misinde iki önemli değişim aynı anda yaşan­ maya başladı. Birisi, kapitalizmin yeni bir evresine, “informatik çağı”na giriliyordu. Kitlesel üretim yapan fabrika kapitalizmin­ den bilgi-hizmet kapitalizmine geçiliyordu. İkincisi, Amerikan ekonomisi koşulların zorlamasıyla finansa kaymaya başlamıştı. 1973 yılı, ünlü “petrol krizi” kapitalizmin “altın çağı’Tım sonu oldu. Keynes ekonomi­ si uygulamaları terk edilmeye neoliberal ekonomi uygulamalarının ilk filizleri şekillenmeye başladı. Amerika’nın rakipleri, o dönemler Japonya ve Almanya, klasik li­ retim alanında Amerika’yı sıkıştırmaya baş­ ladılar. Sovyetler de çökecek gibi görünmüyordu. Dünya liderliği masraflı bir işti. Üstelik 11. Dünya Savaşından beri “Amerikan tipi yaşam tarzı” herkesin düşüydü. Amerika bu düşü sürdürmek zorundaydı. Bütün bu koşulların sonucu Amerika zah­ metli üretimden kâr yerine daha zahmetsiz finans spekülasyonlarına yöneldi. Bütün ekonomi felsefesi hızla değişmeye başladı. Bunu en güzel Melman anlatır: “Birkaç yıl önceye kadar, ülkenin en büyük tersane­ sinin genel yöneticisi gemi yapımı üzerine uzmanlaşmış uzun ve başarılı bir kariyere sa­ hip bir mühendisti. O emekliye ayrıldıktan sonra, iş dünyasının itibarlı okullarından bi­ risi olan Masters of Business Administrati­ on (MBAs)’dan mezun olan ardılı, parlak ekibiyle birlikte yönetime.geldi. Bu yeııi eki­ bin hemen hemen ilk işi yönetime ve teknik bölüme bir mektup yollamak oldu. Anahtar cümle şöyleydi: ‘Yönetime gemi yapmak için gelmediğimizi herkese hatırlatmak is­ terim. Buraya para yapmak için geldik.’ (Seymour Melman, Profits Without Produc­ tion, 1983, s.54) “îş dünyasının bu itibarlı okulu” M BA’lar 1960’larm sonrasından itibaren hızla yaygınlaştı. Bu okullar fi-


yol nans’dan para kazanmanın felsefesini ve yol­ larım öğretiyordu. “Gemi yapmak değil, pa­ ra yapmak” önemliydi! Amerikan ekonomisinin 1970’li yıllardan itibaren fınans oyunlarına yönelmesini bu “anahtar cümle” gerçekten çok güzel özetliyor. Ame­ rikan ekonomisi havacılık, silah ve uydu sis­ temleri dışında hemen tüm alanlarda rakiplerine mevzi kaybederken; doların dün­ ya parası olması ve elbette Amerika’nın da kapitalist sistemin amiral gemisinin kaptanı olmasının verdiği çok sağlam avantajlarla ri­ nansa yöneliyor, üretim zahmetinden kurtu­ larak paradan para yapmanın bütün yaratıcı yollarım bulmaya çıkıyordu. Bu çıktığı yol­ dan bugünlere kadar geldi. Amerikan ekonomisinin 1,970’li yıllarda bu rota değiştirmesinin nedeni .elbette onun “öznel” tercihi olmaktan öteye bir kapsama sahiptir. Yoksa tek başına Chicago okulunun marifeti değildir. Kapitalizmin tarihine bak­ tığımızda bunun dünya ölçüsünde kapitalist gelişmenin bir kuralı olduğu anlaşılır. Kapitalizmin gelişim tarihinde sanayiden rinansa kaymayı önce Hollanda, sonra da İn­ giltere yaşamıştır. 1970’li yıllarda sıra Ame­ rika’ya gelmişti: “Bu ikinci düşünce, belli bir kapitalist gelişmenin olgunlaşma semp­ tomu olarak Braudel’in ‘mali (fınansal) yay­ gınlaşma’ nitelemesini içerir. Hollanda’nın 18. yüzyılın ortasında ‘Avrupa’nın bankeri’ olmak için ticaretten çekilmesi, böyle bir çe­ kilme, tekrarlanan dünya sistemi eğilimidir. Aynı eğilim daha önce 15. yüzyılda, Cenova kapitalist oligarşisi ticaretten bankacılığa döndüğünde İtalya’da yaşandı. Hollanda’dan sonra, eğilim, 19. yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başında, aşırı para sermaye arzı ya­ ratan ‘sanayi devriminin harika atılımı’ so­ nunda İngiltere tarafından tekrarlandı. “Fordizm-Keynesyenizm denen aynı öl­ çüde harika atılımdan sonra, AQD sermaye­

si 1970’ler ve 1980’lerde aynı yolu izledi.” (Arrighi, alet. M. Yılm azer, Kapitalizm de Yapısal Dönüşüm, s.208) Hollanda ve İngiltere’nin egemenlikleri­ nin zirvesinde rinansa yönelmelerinin en ti­ pik sonucu “sanayisizleşme” olmuştur. Daha doğrusu bu alanda rekabet güçlerini kaybet­ mişlerdir. “Finansa kayma, ne Hollanda’da ne de İngiltere’de topyekûn bir çöküş getir­ memiştir, ancak yakaladıkları tarihi fırsatıkapitalist dünyada öncülük-tiiketmeleri sonucunu doğurmuş, finansa kayarak geçici olarak kâr oranlarını yükseltmişler, ancak li­ retim temelli rekabet yetenekleri de çok za­ yıflamıştır. Bu gelişmede ilginç bir paradoks saklıdır. Finans alanına ağırlık verebilmek için, henı o günün en güçlüsü olmak ve aynı zamanda büyük bir para sermaye birikimine sahip olmak gerekir; ancak kârlılığı yükselt­ mek için yapılan bu büyük manevra sonuçta konum kaybıyla sonuçlanmaktadır. Çünkü kapitalist sistem bir bütün olarak sürekli de­ vinen ve yenilenen üretim yeteneğine sahip­ tir, bu güç sonunda para sermayeyi tahtından etmektedir. Ancak bu ediş ya da bu devasa rekabet, insanlığa ve sistemin kendisine bü­ yük bedellere mal olmaktadır.” (M. Yıimazer, ay. S.210) Şimdi “konum kaybetme” sırası Ameri­ ka’da, bu yeterince açık. Ancak bu insanlı­ ğa nelere mal olacaktır, bunu bugünden bilebilmek mümkün değil. Hollanda’nın 18.yüzyılın ortasında, Ingiltere’nin 20. yüz­ yılın başında yaşadığını Amerika 21. yüzyı­ lın başında yaşamaya başladı. ABD, finans spekülasyonlarıyla neoliberal uygulamalar­ dan en fazla yararlanan ülke oldu. Fakat 1970’i başlangıç olarak alırsak kırk yıla ya­ kın finans alanında yaşadığı urlaşma artık tüm bünyeyi hasta etmiştir. Amerika’nın konumunun elbette Hollan­ da ve İngiltere’den farklı bir yanı vardır. Ra19)


“Serbest Pazar” Tanrısı Kullarını Çarpıkipierine göre o kadar büyüktür ki, bu deva­ sa ekonominin hacmine yakın bir rakip eko­ nomi, bir tek ülke olarak, hala ortada yoktur. Ancak bu durum onun güç ve konum kay­ betmekte olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Çok büyük bir ekonomi olduğu için ve mu­ azzam silahlarla donanmış olduğundan, güç dengelerinde ABD aleyhine kaymanın bugü­ ne kadar olmadık ölçüde etkileri-dünya kapi­ talist sistemi için kıyamet etkileri-olması kaçınılmazdır. Büyük Bunalımlar ve Son Bunalım Amerikan ekonomisinin yaşadığı son bu­ nalımın derinliği henüz tam olarak ortaya çıkmasa da çöküşün büyük olduğu yeterince ortaya çıkmıştır. Öncekilerle karşılaştırıldı­ ğında yaşanan bunalım için neler öngörüle­ bilir? Kapitalizm üç “büyük” bunalım yaşamış­ tır. İlk i,1873—93 arasında yaşanmıştır. İkin­ cisi, kapitalizmin bilincinde en çok yer etmiş olan ünlü 1929-39 bunalımıdır. Üçünctisü, uzun krizsiz yıllardan sonra gelip çatan 1973-83 bunalımıdır. Büyük bunalımlar ay­ nı zamanda dünya kapitalizminde önemli dö­ nüm noktalarına ve yapısal değişimlere denk düşmüştür. İlk büyük bunalım kapitalizmin ünlü ser­ best rekabetçi döneminin sonuna işaret edi­ yordu. Artık ekonomide tekeller oluşmuş, hatta emperyalist pazar savaşları başlamıştı. Bu bunalımın “büyük” olması uzunluğundan geliyordu. Klasik devrese! krizler gibi üç-beş yılda gelip geçmemişti. Bunun bazı neden­ leri vardır. Tekeller yeni doğmuş henüz gür­ büz yapılar olarak krize karşı direnç gösterdiler. Serbest rekabetçi dönemin orta boy işletmeleri gibi batışa boyun eğmediler. Talep daralmasına karşı üretimi kısıp fiyatla­ rı bir seviyede tutarak ani çöküşlerin önüne

geçmeyi denediler. Kapitalizmde yapısal de­ ğişim krizlerin işleyişinde de değişimlere yol açmış oluyordu. Ancak krizin sürünmesinde bir başka ne­ den daha vardı. O yıllarda işçi sınıfının mü­ cadelesi oldukça yük- selmiş, enternasyonali yaratmış, hatta Paris Komünü deneyine sa­ hip hale gelmişti. Kriz sırasında sınıf müca­ delesi gerilemedi ve keskin ücret düşüşlerine büyük dirençler gösterebildi. Bir diğer neden, bu krizle Engels’in dedi­ ği gibi “dünya ekonomisindeki İngiliz ege­ menliğinde ilk kırılma” yaşanıyordu. Fran­ sa, Amerika ve Almanya, İngiltere’nin rakip­ leri olarak sivriliyorlardı. Son olarak, 1890’larda kapitalizm büyük bunalımdan çıkmış olsa da, sorunlar derinliklerde birik­ meye devam ettiği için, bunun ardından I. Dünya Savaşı gelip çatmıştır. İkinci büyük bunalım çok keskin yaşan­ dığı için kapitalizmin bilincinde özel bir yer edinmiştir. Tekelci ekonomik yapı daha de­ rinleşip güçlenmiş, Amerikan kapitalizmi “değişebilir parça üretimi” ve Taylorizmle kitle üretimine geçerek İngiltere’yi iyice zor­ layan bir güce erişmiştir. Dev tekeller krize direndikçe bunalım uzatmalı hale gelmiştir. Öte yandan, bu krizde yeni bir rekabet biçi­ mi olarak para değerlerinin devalüe edilme­ siyle ülkeler arası topyekûn şiddetli bir rekabet yaşanmıştır. Bir de, kriz başlayınca bütün ülkeler gümrük duvarlarını yükselte­ rek kapitalizmin kutsal tanrısı pazarı parça­ layarak yok etmiştir. Bu nedenle pazar tanrısının gazabı müthiş olmuştur. Kapita­ listlerin 1929 büyük bunalımından çıkarttık­ ları en önemli ders budur: Kriz patlak verince pazar parçalanmamaiıdır! Yine bıı krizin uzun sürmesinin nedeni dünya kapitalist ekonomisi orkestra şefini kaybetmiş, İngiliz liderliği çok zayıf düş-


yol müştiir. Ancak Ameri­ ka henüz liderliği ala­ cak ölçüde giiçlenmemiştir. Dün­ ya ölçüsünde krizi yö­ netebilecek bir güç yoktur.

Profits as Percent of GDP

Krizi şiddetlendiren bir diğer neden, ilk bü­ yük bunalımda olduğu gibi işçi sınıfı mücade­ lesinin önemli mevzi­ ler kazanmış olmasıdır. Artık Sovyetler Birliği vardır ve sömürge dünyası ayağa kalmıştır. Bu krizin hemen öncesinde, kriz sırasında ve hemen sonrasında çok önemli sınıf mücadeleleri ya­ şanmış, yenilen işçi devrimlerinin ardından faşizm dünya sahnesine çıkmıştır. 1929 büyük bunalımı kapitalizmin tari­ hinde başka önemli bir değişime daha dam­ gasını vurmuştur. Adam Smith’in klasik ekonomi politikası çökmüş, devletin ekono­ miye yoğun müdahalesiyle Keynes dönemi­ nin ipuçları ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu büyük bunalım da, ilki gibi, yeni bir dünya savaşının yolunu döşemeden edememiştir. 1973—83 krizi ilk ikisi gibi şiddetli yaşan­ mamıştır. Ancak kapitalizmin krizsiz altın çağından sonra gelmesi ve onun krizlerden kurtulduğu kuruntularını yere sermesi ve ba­ zı önemli yapısal değişimlere yol açması ne­ deniyle önemlidir. Petrol şokuyla tetiklenen kriz aslında kapitalizmin temel kriz nedeni olan kâr oranlarındaki düşme zemininde bi­ rikmekteydi. Amerika’nın kapitalist dünya egemenliği bu krizle, tıpkı 1870’lerde İngil­ tere’nin başına geldiği gibi ilk kırılmaya uğ­ ruyordu. Güçlü rakipleri Japonya ve Almanya, Amerikan mallarını pazarlardan kovmaya başlamıştı. 70’li yılların ortaların­

F in a n c e

M a n u fa c tu rin g

daki kriz Amerika’nın dünya ekonomisinde­ ki egemenliğinin sınırlarını ortaya çıkarma­ sı nedeniyle önemlidir. Bu krize karşı tekelci ekonomiler yine bil­ dik dirençlerini gösterdiler. Üretim kapasite­ lerini düşürerek fiyatları korumaya çalıştılar. Aynı zamanda 1940’Iarm sonlarından beri gelişmiş olan “refah devletlerinde” işçi sınıf güçlü örgütlenmeler yaratmış, Sosyalist Sis­ temin varlığının etkisiyle de oldukça önem­ li haklar elde etmişti. 1973-83 krizi sırasında klasik krizlerde görülen ücretlerde düşme yaşanmadığı gibi, işçi sınıfı mücadelesiyle ücretleri yükseltti. Bu çemberi kapitalizm enflasyonu körükleyerek aşmaya çalıştı. Bi­ lindiği gibi bu yıllarda enflasyon dünya ölçü­ sünde kapitalizmin derdi haline geldi. Böylece düşük kapasite ile çalışarak kâr oranlarmı zayıflatan sermaye bileşimine kar­ şı enflasyonla hızlı amortisman sağlanıyor, hem de işçi ücretleri kemiriliyordu. Bu kriz kapitalist ekonomide iki önemli değişimle birlikte yaşandı. îlki. Amerika’nın öncülüğünde fabrika kapitalizminden bilgihizmet kapitalizmine geçiştir. “înformatik çağı” da denilen bu süreç kapitalizmde önemli bir yapısal değişim anlamına geliyor-

21}


“Serbest Pazar” Tanrısı Kullarını Çarpı­ dır Öte yandan, tekelci devlet kapitalizmini yaratmış olan Keynes ekonomisi terk edili­ yordu. Ekonomide devlet lanetlenirken ye­ niden serbest pazar tanrısına övgüler yükselmiş, para hareketlerini sınırlayan an­ laşmalar tek tek ortadan kaldırılmaya başla­ mıştı. Doların altınla bağı koptu, para kurları serbest bırakıldı. Bu dönem Amerikan eko­ nomisinin fınans spekülasyonuna sistemli olarak yöneldiği yıllar oldu. Bilindiği gibi yönelişlerin sonucu 1980’li yılların başların­ dan itibaren Amerika ve İngiltere’nin öncü­ lüğünde neoliberal ekonomi politikaların pratiğe geçirilmesi oldu. 1973 kriziyle çıkı­ lan yolun 2008’de sonuna gelinmiş gibi gö­ rünüyor. Son Bunalım Son bunalım “ikili”-gerçek ve sanal eko­ nomi- hale gelen Amerikan ekonomisinin finans yanım vurdu. Dev finans kurumlan ya batıyor ya da “devletleştiriliyor”. Basında “Amerika’ya sosyalizm geldi” esprileri bile

yapılıyor. Amerikan ekonomisinin yaşadığı değişim ve bunalımların tarihinden hareket­ le, yaşanan krizin saçaklı ayrıntılarından öte­ ye dünya ekonomisi için ne anlama geldiğine bakalım. Amerikan maliye bakanlığı, ülke tarihinin en büyük “kurtarma operasyonuna” hazırla­ nıyor. 700 milyar doların ayrıldığı bu ope­ rasyonla değersizleşen kâğıtların alımı ve yeniden değerlendirilmesi sağlanacaktır. El­ bette yürürse! Neden bu kâğıtlar batışa bırakılamıyor? Batan veya devletin el koyduğu yatırım bankalarındaki bu kâğıtların alıcıla­ rı başlıca Çin, Japonya, Petrol zengini Arap Ülkeleri ve Rusya’dır. Amerikan ekonomi­ sine sürekli her yıl 600 milyar doların üze­ rinde sermaye girmesi gerekiyor ve Amerika’yı başlıca bu sayılan ülkeler finan­ se etmektedir. Eğer değerli kâğıtların paçav­ raya dönmesine Amerika izin verirse bunuıı anlamı Amerikan ekonomisine sermaye gi­ rişinin durması demektir. Zaten Çin ve Rus­ ya, büyük batışlar başlayınca rezervlerinin


yol bileşimini değiştireceklerini açıkladılar, Olay bu yönde derinleşirse doların dünya pa­ rası olmasının sonuna gelinir. Bu da Amerikan ekonomisinin büyük gürültülerle çöküşü demektir. Öte yandan, bu değerli kâğıtların içeriden en büyük alıcısı Emeklilik Fonları’dır. İki binli yılların başlarında bu fonlardaki kay­ nakların toplamı 13 trilyon dolar seviyesin­ deydi. Bu “durgun para havuzları” Amerikan ekonomisinin finansa yönelmesiyle en bü­ yük borsa aktörleri haline geldiler. Bunların elindeki kâğıtların batışına göz yumulsa Amerikan vatandaşlarının geleceği yok ola­ caktır. ABD yönetimi bu kadar büyük bir riski göze alamazdı. Netice olarak, vatandaş­ larının geleceğini batırmamak için Maliye Bakanlığı, bugün onların cebine el atmayı daha uygun görmüştür. Bu operasyonun etki­ lerini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ge­ çici olarak krizin şiddetini yavaşlatsa bile sorun daha derinleşerek geleceğe ertelenmiş olur. Bu paranın kaynağı Amerikan hâzinesi olduğuna göre cepleri yanacak olan “ameri­ kan vergi miikellefleri”dir. Öte yandan, böy­ le operasyonların yaratacağı “ahlaki zarar” da (“moral hazard”) büyük tartışmalar yarat­ mıştır. Eğer neoliberal ekonomide hala bir ahlak varsa gerçekten batışa yol açanların ödüllendirilmesi anlamına gelecek bu kurtar­ ma operasyonları ekonominin dokusunu iyice çürütecektir. Amerika’nın önünde iki yol vardır: ya bugün çöküşün bütün sonuç­ larına katlanmak, ya da daha şiddetlenmiş olarak geleceğe ertelemek. Büyük kurtarma operasyonuyla ikinci yol seçilmiş görünüyor. Ancak olayın diğer muhatapları, yani Ame­ rikan değerli kâğıtlarını satın alanların bu operasyona güvenmeleri gerekiyor. Aksi durumda bu operasyon geri tepecektir. Bugün büyük bir kriz içine giren kapita­

lizmin en büyük şansı işçi sınıfı hareketinin çok zayıflaması, hatta bir çöküş içinde olma­ sıdır. Büyük bunalımların tarihinin gösterdi­ ği gibi her üçünde de krizi sancılı, uzatmalı ve şiddetli hale getiren olgulardan birisi güç­ lü sınıf mücadelelerinin olmasıdır. Bilindiği gibi sosyalizmin çökmesi ve kapitalizmdeki yapısal değişim işçi sınıfı örgütlenmelerinde büyük gerilemeler yaratmıştır. Bugün bir bü­ yük krizin içinde kıvranan kapitalizmin bu “şansı” ona nasıl bir avantaj sağlayacak, bu­ nu bilemiyoruz. Pervasızlığını ve küstahlığı­ nı arttırabilir. Belki bu kez tarih tersinden yazılır. Yaşanan kriz zayıf düşen işçi sınıfı mücadelesine yeni, büyük bir ivme verir. Sonuç Sonuç olarak, yaşanan bunalımdan mev­ cut haliyle bazı önemli sonuçlar çıkmakta­ dır. îlki, Amerika, dolar egemenliğine güvenip daha önceleri Hollanda ve İngilte­ re’nin yürüdüğü yoldan giderek üretim yeri­ ne fmans oyunlarında para yapmanın sonuna gelmiş, fınans ekonomisi çökmüştür. Bu ay­ nı zamanda neoliberal ekonomi politikaları­ nın çöküşü anlamına gelir. Serbest pazarın, kuralsızlaştırmanın, özelleştirmenin yüceltil­ diği ekonomi politikaların ömrü 1973 btiyrik krizini başlangıç alırsak, otuz yıldan biraz fazla sürmüştür. Böylece kapitalizm Sosya­ lizm yıkılırken övgüler düzdüğü bu sistemin çökmesiyle ideolojik olarak da büyük bir ya­ ra almıştır. Şimdi Amerikan mali piyasaları­ nın tartışmasız en büytik-devasa aktörü-spekülatörii Amerikan devletidir. Ne­ reden nereye! Amerikan fmans sisteminin çöküşünün ilcinci önemli sonucu, doların dünya rezerv parası olarak rolünün bitme olasılığıdır. ABD bütün gücüyle bu alın yazısını ötele­ meye çalışıyor. Ancak doların bir kez rengi uçmuştur. 23)


...... Kriz ve Alternatifler Üzerine................ Üçüncü sonuç: Amerika’nın tek kutuplu bir dünya kurma hayali İrak savaşı ile Orta­ d o ğ u ’nun çöl fırtınalarının arasında kaybol­ du. Yaşanan ekonomik kriz bunu bir kez de kendi diliyle kanıtlıyor. İngiliz egemenliğin­ deki ilk kırılma 1870’lerde yaşanmış, bunun kesinleşmesi bir yetmiş yıl almıştı. Ameri­ ka’nın egemenliğindeki ilk kırılma olan 1970’lerden beri bir kırk yıl geçti. Bu buna­ lımla süreç yeni bir derinlik kazanmıştır. Son olarak, neoliberal ekonomi politika­ lar iflas ettiğine göre dünya kapitalizmi yeni­ den bir Keynes ekonomisi dönemine girer mi? Kapitalizmde devletin aktif müdahaleci olduğu ve “kurallı” bu dönem iki büyük fe­ laketin, 1929 bunalımı ve Tl. Dünya savaşıy­ la yaşanan yıkımdan sonra yaşanabilmiştir. Üstelik kapitalizmin yıkımından sadece bir moloz yığını kalmamış bir Sosyalist Sistem doğmuştur. Ve Keynes ekonomisine geçiş kapitalizm içinde iki büyük uzlaşmayla mümkün olmuştur. Kapitalist merkezler bir liderin öncülüğünde (Amerika) kendi arala­ rında uzlaşmış ve çılgın rekabetin yarattığı yıkımı asgariye indirmek için kurallar koy­ muştur. Bretton Woods anlaşmaları budur. 1kincisi ve en az ilki kadar önemli, kapitalizm işçi sınıfıyla “refah devletleri” aracılığıyla ıızlaşmıştır. Dünyanın mevcut dengelerinde bugünkü bunalım, böyle iki büyük uzlaşma yaratabi­ lir mi? Kesinlikle hayır! Kapitalist dünya içinde 1950’ler Amerika’sı ölçüsünde güçlü bir lider yoktur. Ayrıca kapitalist dünya ka­ baca batı ve doğu olarak, onların deyimiyle

“demokratik kapitalist devletler” ve “otori­ ter sistemler” olarak parçalanmıştır. ABD yükselen bir güç değil, devasa borçlan ile dünya birikmiş sermayesini kendine çekme telaşında olan irtifa kaybeden bir güçtür. Öte yandan, işçi sınıf ve çalışan kitleler kapi­ talizmi uzlaşmaya zorlayacak bir güçte değildir. Kapitalizm bunu iyi bildiği için onun tüm kazanılmış haklarını, kâr oranlarım yükseltebilmek için her yolla kemirmeye de­ vam ediyor. Bu nedenlerle bugünün dünyasında Key­ nes ekonomisinin temelinde yattın iki büyük uzlaşma mümkün değildir. Sonuçta yaşanan kriz güç merkezleri arasındaki rekabeti, ça­ tışmayı kaçınılmaz bir şekilde yükseltecek­ tir. Eğer bu kriz önceki büyük bunalımlar seviyesinde derinleşirse bu tüm kapitalist dünya için bir felaket senaryosuna dönüşe­ bilir. Amerika devasa borçlarıyla bugün ya da ötelenmiş olarak yarın, bir kâra delik gi­ bi dünya sermayesini kendine çekmeye ça­ lıştıkça dünya kapitalizmini yeniden uçurumun kenarına getirebilir. Kapitalizmin tarihinin gösterdiği gibi, bü­ yük bunalımlardan “alman tedbirlerle” an­ cak bir ölçüde çılcılabiliyor, bu büyük bunalımlardan sonra kapitalizmin yolu iki kez dünya savaşlarına çıkmıştır. Kapitalizmi, yücelttiği serbest pazar tan­ rısı bir kez daha çarpmıştır. Sıra dünya yok­ sullarının kapitalizmi çarpmasına geliyor!


Başka Bir Ekonomi Mümkün

Kriz ve Alternatifler Üzerine W

irmalar arası rekabet, toplumsal ke­ simler arası adaletsizlik, spekülas­ yon ve kriz üreten kapitalizmin alternatifi olmadığım söylemek insan hayal gücüne ve yaratıcılığa büyük sınırlar koymak ve adaletsizliğe boyun eğmek demek. Krize karşı dayanışmalar, mücadeleler, yardımlaş­ malar (işyeri komitesi, mahalle yardımlaşma sandığı, işyerlerinde hukuki davalar açma, zamlara karşı direniş, ücretsiz izne karşı ey­ lem, destek grevi...) geliştirmek gerekirken; bir yandan da alternatif politikaları geliştir­ mek ve tartışmak gerekmekte. Daha onurlu, daha adil, sömürülmeden ve sömürmeden ya­ şanan hayatlar isteyenler olarak, alternatifleri­ miz olduğunu biliyoruz. Bu yazıda alternatif politikaların neler olacağını tartışmak istiyo­ ruz.

F

Alternatif İhtiyacı Yıllardır fınans sektörüne yaslanarak kriz­ lerini çözmeye çalışan kapitalizm çok sayıda kriz yaratmıştı. Grabel’den alıntılarsak, önce Şili, Arjantin, Uruguay 1970’lerdeki finansal serbestleştirmelerin ardından kısa denebile­ cek sürelerde finansal çöküntü ile karşı karşı­ ya kaldılar. Ardından Rusya, Nijerya, Kore, Tayland, Jamaika, Endonezya, Meksika, Tür­ kiye (2001) bu krizleri yaşadı. Şimdi dc finans alanında başlayan kriz ise tüm ülkeleri etkilemekte. Unutmadan söyleyelim, finan­ sal hizmetler ve kredilendirme faaliyeti, kriz­

M . Özgür

ler olmasa bile, zaten kendi başına güçsüz ve yoksul kesimlerin daha çok bedel ödediği bir mekanizmayı ifade eder. Finans negatif ay­ rımcı bir sistemdir. Zaten yoksul olan “riskli” diye daha çok faizle borç bulabilir hatta bir de haciz riskini göze alır, hasta olan daha pahalı sağlık sigortası yaptırır, evi depreme dayanık­ sız olan daha yüksek deprem sigortası primi öder. Bu kez kriz ABD’de başladı, tüm dünyayı etkiliyor. Artık iyice gördük ki ABD’nin libe­ ral uygulamalarım, fınans piyasalarının derin­ liğini ve güvenilirliğini öve öve bitiremeyen liberal bakışın ufku buraya kadar. Kapitalist küreselleşmenin krizlerine alternatif politika­ lar önerilemedi. Gazete yazıları hala krizin anlaşılması ve olası etkileri üzerine yoğunlaş­ mış durumda. Bunda tabi ki krizin boyutları­ nın dahi daha tam hesaplanamamasının da payı var. Zira sermaye için nereden nasıl pa­ ra kazanıldığından daha önemli olan sermaye birikimidir. Karlan yükseltip ücretleri kısıp insanlara “size borç verelim” deyip ikinci kez sömürmüş olursunuz. Bunu da kapitalizmin içindeki şirketler ve sermayeler arası rekabet anlayışı ile yaparsanız sonuç bugünkü gibi olur. Irak savaşı ABD’nin bazılarının gözünde­ ki “demokrasi havarisi” görüntüsünü yıkmış­ tı, şimdi kapitalistler için sorun daha da büyük, kapitalizmin en büyük ekonomisi kri-

V)


Kriz ve Alternatifler Üzerine ze girdi ve bu tüm piyasaları etkiliyor. Evet, artık alternatiflerden konuşmak gerek, hem de yüksek sesle. Ancak Türkiye’de hükümetin önerileri ise kapitalizmin tabulannı korumak için temel in­ sani değerlerin bile yolc sayılması olarak gö­ rülebilir: Maliye bakanının “Parayı nasıl kazanmış olursanız olun ülkeye getirin, hesap sormayacağız....yasa hazır.” demesi ya da da­ ha önce eski Cumhurbaşkanı'ndan geri dönen Orman Yasası’nın yeniden çıkarılarak orman ve turizm arazilerinin sermayeye kaynak ola­ rak sunulması gündemde. Sermayedarlara vergi indirimleri ve kaynaklar da sırası gel­ dikçe uygulanacak. Liberallikten başka ve halkın parasıyla banka kurtarmaktan başka çözüm üretemeyen sistem, şimdi uyuşturucu, kara para, kadın ticareti paralarını bile sorgulamasız, “helal para” “yasal para” kabul ede­ cek. Kalıcı kazanımlar için, tüm emeğiyle ge­ çinenler've ezilenler hareketlerin kapitalizmi aşmayı hedeflemeleri gerekiyor. Bunun için güçlü toplumsal hareketlere başta emekçiler olmak üzere çeşitli/farklı adalet ve özgürlük taleplerinin ortak bir hareketine ihtiyaç var.

Aslında her zaman atılacak adımları, uygula­ nacak politikaları çatışan sınıflar ve hareket­ ler arasındaki politik güç dengeleri belirliyor. Devlet iktidarının kimde olduğu, demokratik biçimlenip biçimlenmediği, kapitalist iktida­ rın merkezinde hala devletler olduğu için önemli. Bu açıdan bugünden biz çalışanlar içi “şu politika uygulanmalıdır” demek çoğu za­ man soyut kalıyor, kalacaktır. Fakat yine de neoliberal, özelleştirmeci, metalaştırıcı poli­ tikaları aşarken toplumsal hareketlerin çeşitli politika aşamalarını ve farklı alternatifleri/hedefleri hatırlaması, akimda tutması önemlidir. Bugün neoliberalizme ve kapitalizme karşı güncel talepler ile kalıcı stratejilerin köprüsü ve uyumu böyle sağlanabilir. Evet, Kriz Bir Fırsat, Adalet ve Eşitlik Fırsatı Alternatif ekonomik politikalar neyi hedeflemelidir? Birinci olarak ekonomik adaletsiz­ liği ve eşitsizlikleri mümkün olduğunca azaltılmasını hedeflemelidir. Bununla bağlan­ tılı olarak insanların işyerlerinde ve diğer alanlarda hayatlarım etkileyecek konular ve kararlarda daha çok söz sahibi olmalarının yo­ lunu açan politikalar olmalıdır. Yani ekono­ mik adalet, işbirliği ve ekonomik demolerás i yönün­ de kriz bir fırsattır ama ancak güçlü bir hareket yaratılabildiğinde. İşten atılan, maaşı kesilen, haksızlığa uğrayan insanlar olarak dayanışma arttırılabildiğinde sonrasında da devlet politikalarım burju­ vaların değil çoğunluğu oluş­ turan emek- çilerin, işsizlerin, hayatın yükünü çeken kadın­ ların, en çok ezilen kesimle­ rin yönlendireceği güce gelinebildiğinde.


yol Dünyada pek çok ülke alternatif ekonomik politikaların çeşitli örneklerini kriz dönemle­ ri başta olmak üzere çeşitli dönem- lerde par­ ça parça vermiş durumda. Kriz dönemlerinde, örneğin 1990’ların Asya krizinde Asya ülke­ lerince istikrar ve krizden korunma adına uy­ gulanan sayısız ve uzun süreli uygulamalar, politika bütünlüğü içinde kapitalizmi aşma­ nın bazı adımlan olarak tasarımlanabilir. Öte yandan Venezüella’nın ve bir ölçüde Bolivya ve Ekvador’ıın geliştirmeye çalıştığı uygulamalar da 21 .yy sosyalizmine giden yo­ lun emekçiler, işsizler, dışlanan kesimler için kalıcı haklar kazanmanın önemli adımları. Burada tamamen uygulanmış yöntemlerden örnekler vermeye, bu örnekleri hatırlamaya, derlemeye çalışacağız. Türkiye için bu aşa­ mada ayrıntılı çalışmaların ve modellemelerin olmaması bizim için şu aşamada bir dezavantaj. Borçlan Ödememek ve Ötelemek Devlet düzeyinde borçları yeniden değer­ lendirmek, başta üretken alanlara gitmeyecek olanlar olmak üzere borçları uzun vadeli ve daha düşük değerli kağıtlarla değiştirmek mümkündür. Arjantin’in 2001 yıllında 100 milyar dolar borcu ödemeyeceğini bildirmiş, 2004 yılında da 80 milyarlık borç azaltma operasyonu yapmıştı. Bankalar (hem yerli hem yabancı), emeklilik kuruluşları ve AvrupalI bireysel yatırımcıların, ellerine geçen uzun vadeli borç senetlerini kabul etmek dışında başka seçenekleri kalmamıştı. Tabi ki Arjan­ tin’deki çok büyük halk hareketlerini düşü­ nürsek bunun rastlantı olmadığını söyleyebiliriz. Dış borçlar için radikal bir borç silme daha mümkün iken, içerde belli bir mik­ tarın üzerinde elinde borç kâğıdı bulunanları­ nın borçlarının ödenmemesi meşru bir taleptir. Sermaye Hareketlerinin

Denetlenmesi: Yabancı Yatırımlar Serseri mayın gibi dolaşarak ülkeden ülke­ ye giden sıcak para ve diğer yatırım hareket­ leri denetlenmelidir. Şirketler alacakları her türlü dış borca karşı borcun belirli bir oranın­ da -örneğin Şili’de 92-98 arasında %30 ora­ nında uygulanan- faizsiz karşılık bulundurma şartı veya borç vergileri konabilir. Yerli şir­ ketlerin aldığı kredilerin düzeyine ve faiz oranlarma da üst sınırlar konmalıdır. Yabancı kredilerin kullanım alanlarında toplumsal de­ netim gereklidir. Asya krizinde yabancı ban­ ka kredilerin pek çok sektördeki balonu şişirdiği ve finanse ettiği biliniyor. Şirket pro­ jelerinin her çeşit döviz kredisi ile değil, be­ lirli sınırlar içindeki bir vade ve/veya döviz bileşimi olan yabancı kredilerle finanse edil­ mesi gerekmektedir. Örneğin Japonya, Kore, Tayvan belli sek­ törlerde Doğrudan Yabancı Yatmmlara(DYY) izin vermişken, belli sektörlerde doğrudan ya­ tırımları %50 ile kısıtlamıştır. Yatırımlar plan­ lar çerçevesinde seçici politikalarla denetlenmelidir. Ayrıca bu yatırımlardan elde edilen karların ülke dışına çıkartılması yasak­ lanabilir. Yatırımlarda, istihdamı arttırma, ekolojik etkileri azaltma, üretimde yerli girdi kullanma zorunluluğu, teknoloji transferine ilişkin denetimler, teknolojik yenilik zorunlu­ luğu, kamusal fikirsel mülkiyet ve kamusal patent zorunlulukları getirilmesi önemlidir. Venezüella yönetimi, Çin ve Hindistan ile yaptığı ticaret anlaşmalarında, petrol sektö­ ründe ticaret yapacak bu ülkelerin firmaları­ nın Venezüella’da belli yatırımlar yapma ve sanayiyi geliştirecek sermaye mallan ithal et­ me şartları koşmuştur. Sermaye Hareketlerinin

Denetlenmesi-II: Portföy Yatırımları (Hisse Senedi Alımları vs.) 27j


Kriz ve Alternatifler Üzerine Krizlerde portföy yatırımı denen tahvil ve hisse senedi yatırımları hızla ülkeden uzakla­ şır. Sanılanın aksine hem yerli hem yabancı yatırımcılar bunu yaparlar; sadece yabancı ya­ tırımcılar değil. 1994 Meksika, 1997 Asya, 2001 Türkiye krizleri bu anlamda anılabilir. Ani PY girişleri de PY çıkışları kadar sıkıntı yaratabilmektedir zira döviz kurları ve ihra­ cat üzerindeki etkileri biliniyor. Yerli banka­ ların ve büyük firmaların açık döviz pozisyonlarının denetlenmesi, yabancı banka­ ların yerli para cinsinden mevduatları ve borç­ lanmaları üzerine kısıtlamalar, bir yıldan kısa vadeli yurt içi para piyasası bonolarının ya­ bancılara satışının yasaklanması 1990’larm ortalarında Malezya’da uzun süre uygulan­ mıştı. Yabancı portföy yatırımının(PY) hisse senedi piyasası toplam değerine oranı sınırla­ nabilir. Bunun ötesinde türevler gibi bilanço dışı şirket faaliyetleri, bu tip önlemlerde fark edi­ lemeyeceği için engellenmeli, devletçe yasak­ lanması doğru olacaktır. Hindistan türev işlemlerini çok ciddi oranlarda kısıtlamakta­ dır. Şili’de DYY ve PY yapmak için 1 yıl yer­ leşik olma koşulu uygulanmıştır; yani 1 yıldır o ülkede bulunmayan bir şirket bir anda gelip yatırım yapamaz, ya da tahvil, hisse senedi pi­ yasalarına girip alım-satım yapamaz. Şili’de devlet, emeklilik fonları yöneticilerinin var­ lıklarının %12 sinden fazlasını yurtdışı yatı­ rımlarda kullanmasını yasaklamıştır. Sermaye Hareketlerinin Denetlenmesi III: Konvertibilite Kısıtlamaları Konvertibilite yerli paranın yabancı paraya hiçbir kısıtlama olmadan çevrilebilmesi anla­ mına geliyor. Büyük miktarlar için kısıtlama­ lar getirilebildiği gibi Hindistan, Tayvan ve Çin’in hala uyguladığı gibi sermaye piyasası işlemleri yapmak için yani yabancıların var­

lıkları DYY ve PY biçiminde alması için dö­ vize çevrilemez, sadece cari işlemlerde yani uluslar arası ticari faliyet ve içerde elde edilen karların çıkarılması için dövize çevirmeye izin uygulanmaktadır. 1998 krizi sırasında Çin ve Malezya fark­ lı ölçülerde de olsa yerli paranın uluslararası transferine, uluslar arası piyasalarda alınıp sa­ tılmasına ve ülke dışında tutulan paranın dö­ vize çevrilmesine kısıtlamalar getirmiştir. Malezya yerleşik olmayan şirketlerin aldıkla­ rı hisse senetlerini 1 yıl geçmeden satmasını yasaklamıştır. Dany Rodrik, Malezya’nın bu önlemlerle krizi daha ucuz atlatabildiğim, is­ tihdam ve ücretlerdeki düşüşlerin küçük ol­ masından çıkartılabileceğini belirtir. Asya krizinden sonra Çin, 100 bin doları aşan döviz işlemlerine kısıtlamalar getirmiş, ulusal ve uluslararası şirketlerin ülkeye para sokup çıkar­ masını zorlaştıran kurallar getirmişti. Çinli yatırımcılar bu kısıtlamalardan dolayı yurtdışma doğrudan PY yapamamaktaydı. Aynı çer­ çevede yabancı para cinsinden yasadışı mevduat tutan Çinli şirketler cezalandırılmış­ tır. Hintli bankalar yasal engeller nedeniyle döviz cinsinden mevduat kabul etmeyip ve kredi verm em ekteydi. Çin ve Hindistan kriz­ den böyle korunabiİdiler ve bu uygulamala­ rın bir kısmı halen devam etmekte. Bankaların Kontrol Edilmesi Uzun süreli bir kalkınma programı için ge­ rekli finansman uzun vadeli olmalıdır. Devlet banka kredilerini etkilemek için vergi siste­ mini kullanabilir. Uluslar arası yatırım banka­ ları kurmak, sektörel hedefler belirleyerek bankaları bu sektörlere yönlendirmek gereke­ cektir. Bankaların ellerinde tuttukları varlık çeşidine göre farklılaşan zorunlu karşılıklar tutma zorunluluğu -merkez bankasında- ko­ nabilir. Böylece bu oranlarla oynanarak belir­ li piyasalardaki balonları söndürmek mümkündür. Venezüella’da bankaların kredi-


yol leri belirli sektörlere kanalize etmelerini sağ­ lamak için kurallar konmuştur. Faiz oranları­ nı kontrol edebilmek ve planlı bir kredilendirme sağlayabilmek için banka yö­ netim kurullarına hükümet temsilcisi atama zorunluluğu getirilmiştir. Kritik önem ve bü­ yüklükteki bankaların toplumsal denetime geçmesi veya toplumsallaştırılması/ kamusal­ laştırılması ekonominin genel kontrolü açısın­ dan önemlidir. Sendikaların ve çalışanların bu alandaki düzenlemelere doğrudan katılımı sağlanmalıdır. Şirketlere yönelik olarak IBM, Siemens, Bosch, Microsoft gibi uluslar arası şirketlerin vergi ödememek için geliştirdiği yöntemler ve transferler ciddi yaptırım ve de­ netimlere bağlanmıştır. Acil Fonlar ve Kaynaklar: Savaş, İşsizlik Fonu, Vergiler İşsizlik fonunda şuanda birikmiş olan ve son düzenleme ile bir kısmı sermayeye veril­ mekte olan 35 milyar YTL; hem demokratik hem de ekonomik olarak vazgeçilmez bir ih­ tiyaç olarak, “Kürt illerindeki savaş için ay­ rılmış ve harcanan paraların kesilmesiyle” edinilecek kaynak ve tasarruflar; servetten ve banka hesaplarından bir kereliğine alınacak artan oranlı servet vergisi; ödenmeyecek borçlar kısa dönemde kaynak yaratma aracı ve adalet sağlama aracı olabilir. Yıllardır sermayeden vergi alınmayıp borç alınmıştır. Şirketlere verilen ve verilmekte olan teşvikler, ayrıcalıklar, vergi indirimleri ve muafiyetleri yeni­ den değerlendirilmelidir. Mesela Do­ ğu illerine çok büyük teşviklere rağmen yatırım gitmemesi dikkate de­ ğer. Tüm ülke çapında KİT (Kamu İk­ tisadi Teşebbüsü) uygulamaları ve istihdam arttırıcı yatırımlar gündeme gelmelidir. Aşırı fınansal yük getiren borçlanma ile yapılmış metro, toplu ulaşım, otoyol, belediye hizmetleri gibi

hizmetlerin borçlan bu hizmetleri ucuzlatmak için mülkün olduğunca uzun vadeye yayılmalı, gerektiğinde kapatılmalıdır. Enflasyon saplantısı değil tam istihdam hedeflemesi Neoliberal politikalarda kamu harcamala­ rım kısma, enflasyonla aşırı mücadele ve büt­ çe açığı saplatısı sorunlu para politikalarına yol açmaktadır, yaşam standartlarını ve büyü­ me alternatiflerini düşürmektedir. İşsizlikten çok enflasyondan çekinir işverenler. Zira iş­ sizlik işçinin pazarlık gücünü düşürürken, enflasyon yatırımların değersizleşmesi tehli­ kesini barındırır. Devrevi krizler işsiz sayısı­ nı arttırdığında işçiler ucuza çalışmayı kabul eder ve kapitalistlerin yeniden tatlı günleri başlar. Ö.Onaran’ın iyi ifade ettiği gibi enflasyon değil tam istihdam hedefti makro politikalar gereklidir. Merkez bankasının para politika­ ları da bu çerçevede olacak şekilde yürütül­ mek durumunda büyümeyi öncelemek durumundadır. Bu söylendiğinde enflasyona karşı fiyat kontroller gündeme gelecektir. İş­ sizlik sorunun çözmek için eğitim, sosyal gü­ venlik ve sağlık gibi hizmet alanları hem yaşam standardını doğrudan ve uzun vadede

29J


Kriz ve Alternatifler Üzerine

WEU-- TİERE G°ES THE. UBGH®3RHoot>-

çin için kamulaştırılması, halka ve­ rilen hizmetlerin özel karlar ve aşı­ rı dolaylı-dolaysız vergilerden kurtarılarak acilen ucuzlatılması önemlidir. Cep telefonu hizmeti ve internet teknolojisinin yaygın kulla­ nımı göz önüne alındığında vergi, fahiş fiyat ve karlardan kurtarılma­ sı acil bir talep ve ihtiyaçtır Metalaşan Alanlarda Yolsuzluk ve Rantı Engellemek

yükselten hem de günümüz teknolojisine dü­ şünüldüğünde daha çok istihdam olanağı ta­ nıyan alanlar olarak yatırım amacıyla öncelenebilir. İkinci olarak alternatif teknolo­ ji politikası planlan çerçevesinde belirlenecek kilit sektörlere yönelik kamusal yatırımlardır. Kamulaştırma, Ucuzlatma Önemli sektörlerdeki çeşitli işletmelerin topluma geri kazandırılması önemlidir. Bu iş­ letmeler şu tip farklı işletmelerdir; İşverenin kapatıp gittiği işletmeler, tehdit olarak üretimi kestiği işletmeler, katma değeri çok yüksek, çevreye ve doğaya tahribatı yüksek, emekçi­ lerin yoğun kazalara, daha yoğun sömürüye uğradığı, stratejik önemi olan işletmeler ve bankalardır. Bu kuruluşların toplumsallaştırıl­ ması, işçi ve devlet kontrolüne geçirilmesi örneğin uzun vadeli bonolar aracılığı ile veya zor yolu ile- yapılabilir. Yıllardır Türkiye’de devlete yüksek faizle borç vererek semiren pek çok banka topluma gerçekte borçludur ve borçlanmaya devam etmektedir. Venezüella ve Bolivya petrol ve doğalgaz şirketlerini ye­ ni anayasalarının verdiği yetki ile yeniden topluma kazandırdılar, böylece devasa gelirler özel ellere değil halka yönlendirilebiliyor. Türkiye’ye giren tüm petrolü işleyen TÜPRAŞ'm, en temel ihtiyaçları sunan Türk-Telekom’un, kritik enerji dağıtım şirketlerinin topluma hizmet ve genel ekonomik kontrol i­

Kentsel rant, imara açılan arazi­ ler, turizm bölgeleri ve yeni metalaşan diğer alanlar yolsuzluk, tanıdık kayırma, rüşvet ve ‘yolunu bulma’nm yoğun yaşandığı alanlar­ dır; bu tip alanlarda bu durum her yıl geçerli rayiç belirlenmesi, ciddi rant vergilendirmesi yanında halkın karar süreçlerine doğrudan ve açık katılımı ile engellenebilir. Hükümet dü­ zeyinden belediye meclis üyelerine kadar uzanan çıkar ve rant mekanizmaları kırılmalıdır. Yoksullara hizmet edecek toplumsal mül­ kiyeti olan toptancı marketleri ve dağıtım ağ­ ları kooperatifleri kurmak tüketim alanında temel maddelerin spekülasyonu ve fiyat artış­ larını engellediği gibi yeni iş imkânları da ya­ ratacaktır. Kamusal hak olarak sağlanması hedeflenecek eğitim, barınma, konut, sağlık, ulaşım alanlarında fiyat denetimleri sağlama­ nın -sadece yasaklarla sağlamak maliyetli ve zordur- bu sayede kolaylaşması beklenmeli­ dir. Tesadüf ki ABD’de ev alımlarındaki mortgage kredilerinin başı çektiği kriz sürer­ ken, Ekvador’daki yeni anayasayı onaylayan Ekvador yurttaşları, sağlık ve barınmayı dev­ letin sağlaması gereken bir hak olarak tescillediler. Enformel sektörde formei kooperatiflere


yol Venezuela halk ekonomisi bakanlığının yaptığı gibi sosyal dışlamayı önleyen, enformel sektöre sızarak kooperatifleşmeyi, top­ lumsal üretime ve yaşama katılımı arttıran projelerin uygulanması önemlidir. Toplumsal mülkiyet ve kollektif girişimlerin ve koope­ ratiflerin desteklenmesi, iç piyasanın zengin­ leştirilmesi, tarımsal üretimin çeşitli ölçeklerde canlandırılması temeldir. Tam is­ tihdam uygulamaları bunu sağlamak için yön­ temlerden biri olarak maaş düşürmeden haftalık iş süresinin kısaltılması ve örneğin 35 saate indirilmesi, dengeli iş yapısının yaratıl­ ması uygulamaları hedeflenmelidir. Bugün­ den yapılacak geçimlik ücret, iş güvencesi, bütün çalışanların kesin kayıtlı olması talebi bu yöndeki adımların ilkidir. Türkiye’de işçilerin yarıya yakını kayıtsız çalışmaktadır. Kayıt dışı çalışmayı azaltmak merkezi yönetim desteği ile mal ve hizmet üreten her türlü kooperatifin ve işçi örgütleri­ nin etkinliğini arttırmak gerekmektedir. İnşaat gibi sektörlerde emekçi örgütlerinin, demek­ lerinin ve sendikaların ilk elden acilen destek­ lenmesi, yasalarla da önlerinin açılması gereklidir. Kooperatiflerin fiziksel ve toplum­ sal alt yapılarını geliştirmeleri, kredi ve tek­ nik yardıma kolaylıkla ulaşmaları konusunda desteklenmesi gereklidir. Ne ölçüde bütünleş­ miş bir ekonomi yaratılacağı planlanarak bu­ nun bir fonksiyonu olarak küçük ve orta ölçekli işletmeler desteklenebilir. Demokratik bir Alternatif “Doğrudan üreticiler tarafından denetlenen bir ekonomi”, katılımcı bütçe, alternatif tem­ sil ve katılım biçimleri geliştirmek gerekiyor. Burada hükümetlerin işlevi, toplumsal hare­ ket ve örgütlenmenin önünü açarak toplumun karar alma mekanizmalarına katılımı önünde­ ki engelleri kaldırmak bir yandan da hayatın her alanına katılımını sağlamak olmalıdır. Toplumsal hareketlerin önünü açan, sendika-

iarda taban inisiyatifini yaşam alanlarında halk inisiyatifini geliştiren, işçileri ve Türki­ ye’de çok bulunan genç işsizleri yerel karar­ lara ve üretim yönetimine katan bir anlayış planlanabilir. Arçelik fabrikası üretimini ka­ patıp Çin’e taşınmak istiyorsa, yasalar Vene­ züella Venapal da birkaç yıl önce yapıldığı gibi %49 işçi, %51 devletin olacak şekilde “toplumsallaştırmaya” yani fabıikayı yeniden toplumsal mülkiyetle işletmeye almaya izin veren yasalar olmalıdır. Dünya’dan Kopuş Değil Kendi kendine yeterlilik ve “tek ülkede sosyalizm” şeklinde sunulan küresel ekono­ mik sistemden tamamen kopulması (de-linking) yaklaşımının aşırı maliyetli ve verimsiz olacağı açıktır. Böyle bir deneme ciddi bir ha­ ta olacaktır. Çok zor ve uzun süren bir birikim dönemini gerektirir ve bu dönemde temel üre­ tim ve tüketim mallarının bir kısmından vaz­ geçmek gerekecektir. Başka Ülkelerin Emekçileri ile Rekabet Değil Adil Ticaret Kapitalizm ülke emekçilerini birbiri ile re­ kabet ettirerek her ülkedeki emeği denetim al­ tına almaya çalışıyor. “Burada çok ücret istersen, Romanya’ya giderim, Çin’e gide­ rim” demekte. Dünya ile rekabet ve verimli­ lik adına büyük kapitalist ekonomilerle yarış edecek sektörlerde üretim yapmak üzere ta­ sarlanmış gelişme stratejileri önemli olsa da aslında zamanla çok sayıda az-gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkenin aynı pazarlara girme­ si ile zaten sınırlı olan talep doymaktadır. Bu açıdan bu stratejiler risklidir. Uluslar arası da­ yanışmalar, mümkün olduğunca adil ticari ilişkiler, alternatif politikalar geliştirmeye çalışan ülkeler vc toplumsal hareketlerle da­ yanışmalar, bölgesel işbirlikleri geliştirmek gerekmektedir. Uluslar arası ölçekte dengeli ve adil bir işbölümü yaratılmasına çalışmak,

ID


......Kriz ve Alternatifler Üzerine.................. başka ülke emekçilerini eşitsiz ticari ve üre­ tim ilişkileri ile sömürmemek gerekiyor. Ör­ neğin, eşitsiz bir ticari ilişkide; gelişmiş ülkenin karşı tarafın üretkenliğini -daha çokgeüştirecek bir ticaret ilişkisine girmesi zorlanmalıdır, bu Uluslararası anti-damping ya­ sası gibi bir kural olabilir. Ortak kalkınma bankaları, kapitalist ileri ülkelere ve emper­ yalist yaklaşımlara karşı ortaklıklar kurmak önemli olmaktadır. Bugünden acilen yapıla­ bilecek olan ise sermayenin hareketliliği kar­ şısında ve bunun yarattığı rekabetçi baskılara karşı emek koordinasyonunu uluslararası emek dayanışmasını oluşturmaya çalışmaktır. Yeni ne söylüyoruz? Günümüz alternatif toplumsal hareketleri ve sosyalist hareketlerinin Brezilya’dan Ve­ nezüella’ya Avrupa sosyalist solundan Türki­ ye sosyalistlerine kadar önemli tartışmalar ve farklı deneyimler geçirdiler. Ekoloji, kadın haklan, farklı kimliklerin kendini ifade hakkı, emekçilerin üretim ve tüketime yaratıcı katı­ lımı, bürokrasinin sorgulanması, toplumsal katılım ve halk inisiyatifleri, modem üretim­ ci paradigmanın eleştirisi, merkezi planlama­ nın sorun ve sınırları konularında önemli mesafeler hatta bir kısmında önemli örnekler verdikleri söylenebilir. Sonuç olarak yukarıda değinilen bu öneri­ lerin çeşitlendirilmesi, ekonomi yapısına ve özgü sayısal veri plan ve modellerle destek---------------

lenmesi, kitle örgütlerince geliştirilip/değişti­ rilip onaylanması gerekmektedir ve tabi ki son sözü “iyi öneriler” değil toplumsal hare­ ketler söyleyecektir. Demokratik, katılımcı plana, özyönetime ve toplumsal mülkiyete da­ yalı bir ekonomi mümkündür. K aynaklar: Chang, H-J, Grabel,I, Kalkınma Yeniden, İmge Yay. Albo, G, Beklenmedik Devrim, Praksis 2006, Bahar Sayısı. Petras, J, Veltmeyer, H, Globalization Unmasked, Zed Books. Hahnel, R, Siyasal İktisadın ABC’si, Ay­ rıntı Yay. Kratani, K, Transkritik, Metis Yay. Yol Dergisi, Neoliberalizmi Aşmak, Ka­ sım 2006. Marx,K, Gotha Programının Eleştirisi, Sol Yayınları. Onaran, Ö, Neoliberalizme Karşı Güncel Taleplerden Sosyalist Stratejiye Köprü, İkti­ sat Dergisi, sayı 461-462. Filho, A.S, Johnson,D, Neoliberalizm-Muhalif Bir Seçki, Yordam Yay. Ekonomik Demokrasi ve İşyeri Demokrasisi Liberal yazar ve iktisatçıların yaklaşımla­ rında bir önemli nokta şu; kapitalizmi sorgu­ layan ve daha adil bir işbirliği ekonomisi öneren sosyalist yaklaşımların anti-demokratik ve totaliter eğilimde oldukları, olmak du­ rumunda oldukları eleştirisi hep gündeme getiriliyor. Bu konuda sosyalistlerin -liberalle­ re hesap vermek adına değil tabi ki ama- in­ sanlardaki somut çekincelere karşı anlamlı görüşler ileri sürmeleri faydalı olacaktır. Da­ ha da iyisi pratiklerle bunu gösterebilmektir. Burada ilk aklıma gelenleri tartışmak üzere not almak istedim.


yol Bilindiği gibi özgürlük kavramının neoliberaiier tarafından “serbest piyasa”ya indir­ gendiği bir dö n em d e yaşıyoruz. Polanyi’nin; alıntılarsak “Piyasa ütopyasının bir kenara bı­ rakılması bizi toplumun gerçekliği ile karşı karşıya getirecektir... İktisat kuramını sözleş­ me ilişkileriyle ve sözleşme ilişkilerini özgür­ lükle eşitleyen piyasacı toplum görüşü” ile taban taban zıt bir düzenleme istemek gereki­ yor. Bu anlamda ayrım çizgisi olarak farklı ik­ tisat kuramlarının ve farklı sistemlerin göreli teknik meziyetlerini, verimliliklerini karşılaş­ tıran bir zemine diişememek gerek. Yukarıda değinilen liberal çerçeveden ba­ kıldığında sol, komuta ekonomisi ve bürokra­ si ile özdeşleştiriliyor. Oysa Venezüella’da, Bolivya’da, Ekvador’da, Brezilya’da Porto Allegre’de; hatta Ispanya’da 35 bin kişilik Mondragon işletmelerinde; Arjantin’de kriz döneminde işçilerce el koyulan ve ortaklaşa işletilen fabrikalarda; Topraksız Köylü Hare­ ketlerinin işletme ve topluluklarında uygulan­ maya çalışılan çeşitli katılımcı ekonomi anlayışları ve 21 .yy sosyalizmine yönelik uy­ gulamalar liberal ufku aşan bir demokrasi, eşitlik ve adalet arayışı örneği olarak ortaya çıkıyor. Sosyalizm adına 20.yy.’da yaşanan deneyimlerin ve sorunların ve kazanımlarının günümüzde alternatif yaratamaya çalışan hareketlerce ciddi sorgulamalardan geçtiğini ka­ bul etmek gerekiyor. Ayrıca sol hareketlerin 1800’lerdeki oy hakkı mücadeleleri başta ol­ mak üzere parlamenter demokrasi sınırları çerçevesindeki pek çok hakkı açıkça destekle­ dikleri, bu konuda bedeller ödedikleri çok ba­ rizdir. Faşizmlere, hemen her ülkedeki faşizan uygulamalara, ulusal ve etnik baskılara karşı verilen demokrasi ve örgütlenme mücadele­ leri çok açık bir biçimde sosyalist hareketlerin damgasını taşır. Liberal düşünürler kapitalizmi muhafaza konusunda öyle kararlılar ki, para, rekabet ve

tükettirmeye dayalı sistemin eşitsizliklerini ve kaosunu görmedikleri gibi anti-demokratik özünü, yarattığı savaşları, emperyalist şiddeti de görmüyorlar. Bugün sadece Ortadoğu’da­ ki S.Arabistan, Katar, B.A.E., Irak, Afganis­ tan, İsrail, Kuveyt’teki savaş makineleri dolu ABD üsleri neyi amaçlıyor? Yüzlerce binler­ ce işçinin kaderinin birkaç sermayedarın ya da profesyonel yöneticinin (“board of directors”) elinde olduğu şirketlerden oluşan bir sistemin, iktisadi faaliyetlerin nimet ve kül­ fetlerini adaletli paylaştırdığı söylenebilir mi. Çoğu zaman fiilen orada bulunmayan işveren çalışanların neyi nasıl üreteceklerine karar vermekte, üretilen artığa el koyabilmektedir. Bir işverenin elindeki bilgi, bağlantı ve kay­ naklarla toplumu etkilemek, parasal gücü ile seçimleri etkileme, medyayı yönlendirme ve­ saire kapasitesi ile bir emekçinin kapasitesi arasındaki eşitsizlik karşılaştırılamaz. Bir Sabancı varisi hiç çalışmadan, yetenekli bir ustabaşından yüz binlerce kat daha çok kaza­ nıyorsa buna adalet demek mümkiinmü. Bazı­ ları hayat boyu yerleri süpürürken bazılarının sürekli toplantılara girip, çalışanlara hesap so­ rup, alternatif stratejiler üzerine düşündüğü bir iş yaşamının adil ve demokratik olduğu söylenebilirini. Makro politikalar konusunda da durum aynıdır. İşsizlikten çok enflasyon­ dan çekinir işverenler. Zira işsizlik işçinin pa­ zarlık gücünü düşürürken, enflasyon yatırımların değersizleşmesi tehlikesini barın­ dırır. Devrevi krizler işsiz sayısını arttırdığın­ da işçiler ucuza çalışmayı kabul eder ve kapitalistlerin yeniden tatlı günleri başlar. İşi zenginleştirmek, aptallaştırıcı ve bıktı­ rıcı bir uğraş olmasının önüne geçebilmek, üretilen bilgiyi d em o k ra tik le ştire b ilm e k için kapitalizmin sınırlarım aşmak gerekmektedir. Kadm-erkek, kafa-kol emeği, genç-yaşlı, et­ nik aidiyet ayrımlarım sorgulayan ama bir yandan da kaba bir eşitlikçilik değil güçsüze ı


Kriz ve Alternatifler Üzerine arka çıkan, pozitif ayrımcılık uygulayan, ka­ zançları mümkün olduğunca eşit paylaştıran bir katılımcı sistem konusunda günümüz sos­ yalizmi iddialı ve daha da iddialı olmalıdır. Belediyelerde paranın nereye harcayacağını halk belirleyebilir, yoksa ‘bal tutan parmağı­ nı yalar’ anlayışı günümüzde olduğu gibi de­ vam edecektir. Yerel kaynakların kullanımında Rio Grande Del Sol, Porto Allegre örneklerinde olduğu gibi önceliklerin halk tarafından belirlenmesi liberallerin uf­ kunda bulunmaz. Kısa Ailende Şili’sinde 370 fabrikada uygulanmaya çalışılan işçi-işveren 5+5 birlikte yönetim sisteminde, ütopik sos­ yalistlerin özellikle 1800’lerde Owen’in ve Fourier’in denemelerinde, 1900’lerin başında Rosa Luxemburg’un “doğrudan üretenlerin yönettiği bir sistem” tanımı üzerinden gerçek­ ten çok önemli tartışmalarında, Lenin’in “Devlet ve Devrim”mde, Gramsci’in “işçi konseyleri” tezlerinde, Paris Komününün “se­ çilmiş ve geri çağrılabilir delegeler ve seçil­ mişlerin bir işçinin ücretinden daha fazlasını almama ilkesi” deneyimlerinde sosyalist hare­ ketin demokrasi anlayışının gelişkinliği ifa­ desini bulur. Kentsel, yerel ve tüketim alanı çerçevelerinde sol uygulamalar daha çok tar­ tışılmaya ve geliştirilmeye ihtiyaç duymakta­ dır. Daha çok deneyim biriktirmek ve tartışmak gerekmekte elbette. Devlet sosyalisti Lasalle’a yönelik eleşti­ rileri Marx’m da bu tartışmaya ciddi değiniler yaptığını gösterir. “Eğer kendi aralarında birleşmiş koopera­ tif topluluklar ulusal üretimi ortak bir plan da­ hilinde düzenleyeceklerse, yani onu kendi denetimleri altına alıp, kapitalist üretimin a-

lmyazısı olan sürekli anarşiye ve dönem dö­ nem ortaya çıkan şiddetli sarsıntılara son ve­ receklerse, bu bir komünizm, mümkün bir komünizm değil de nedir baylar?” ^ Finansm ve para hareketlerinin denetimi­ ne yönelik sol-sosyalist tezlere karşı, sermaye cephesinden şu tez sunulabilir: “Serbest finans daha iyidir, zira finansman ihtiyacı eko­ nominin daha verimli çalışmasını sağlamak­ tadır, bir firma daha verimli üretim sistemine geçebilmek için çeşitli borçlar almak zorun­ dadır ve bu da finansal mekanizmalarla olur.” Evet, bu bir anlamda doğrudur, ama borsalarda her gün gördüğümüz spekülasyonlar ve çe­ şitli biçimlerde/zamanlarda ortaya çıkan krizlerin maliyeti-zararı göz önüne alındığın­ da bile bu etkiyi önemsemek ne kadar müm­ kündür. Ayrıca fınansallaşmanm toplumsal denetime açık olması, finansmanın ve kredi­ nin ortadan kaldırılması demek değildir. Ve­ rimlilik açısından düşündüğümüzde ise kapitalizme kara dayalı verimlilik anlayışının çevre, insani değerler, katılım, toplumsal ada­ let, çalışmanın tüketiciliği ve yabancılaştıııcılığı açılarından yeniden tanımlanması gerekir. Konvertibilte kaldırılırsa “karaborsa olur” diyenlerin, mali açıkları “popülist politikala­ ra”, “seçim dönemi savurganlıklarına” bağla­ yanlara finansal krizlerin ve istikrarsızlığın maliyetlerini ve spekülasyonların maliyetle­ rini, finansm kendisi için harcanan kaynakla­ rı ve kamu borcu faiz ödemelerinde finansal dönemle birlikte gerçekleşen artışı dikkate al­ maları gerekmektedir.


Türkiye: Yeni Bir Ekonomik Krize Doğru mu? Selim Kırali imsenin yadsıyamadığı bir ger­ çek yada artık çuvala sığmayan bir mızrağımız var. Türkiye ye­ ni bir ekonomik krizin eşiğinde. Hangi ga­ zeteyi açsak, birileri yaklaşan bir ekonomik krizden söz ediyor. Durum gerçekten öyle mi?

K

Kimi -en dipteki- insanlarımız, “krizden çıkmışmıydık ki zaten?” diye bir soru da sorabilirler. Haklıdırlar. Kriz Türkiye’de yapısal; kendi dinamikleriyle gelişememiş bir kapitalizmden kaynaklandığı için kriz­ siz bir Türkiye’den çok; “sığ krizli” yada “derin krizli” Tiirkiyelerden bahsetmek as­ lında daha yerinde olur. Türkiye kapitalizmi tekelcileşip, devlet­ çilik denetiminden kurtularak “rüştünü is­ patladığı” 1940 Tı yılların ortalarından beri ekonomik krizler, salıncak gibi gelir, gider, gene gelir. Bu gel gitler elbette siyasi çal­ kantılarıyla birlikte yaşanır. Değişmeyen tek şey vardır: krizin sebebi ne kadar fînans kapital düzeni olmuşsa, bedeli de o kadar emekçi yığınlara ödetilmiştir. Bu da kimi zaman 12 Mart ve 12 Eylül açık faşist dik­ tatörlüklerinde olduğu gibi amansız bir baskı düzeniyle mümkün olabilmiştir. Eğer yeni bir kriz geliyorsa düzen bunun yükü­ nü de her zaman olduğu gibi yine çalışan yığınlara yüklemek isteyecektir. Bununsa yeni toplumsal ve politik gerilimlere yol

açması kaçınılmazdır. Sınıf savaşının yakın dönem seyri açısından konuyu değerlendir­ meye gerek var. Ekonomik krizi bize en iyi anlatacak olan rakamlardır. Bu yüzden yazımızda böy­ le bir saptamaya veri olabilecek rakamlara bakmaya çalışacağız.* Türkiye ekonomisi büyüyor mu? Yani üretiyor, ürettiğini satıyor, yeni yatırımları­ nı yapıyor ve artılarıyla toplumsal, kültürel vs. gelişim de yaratabiliyor mu. Bakalım. Ekonomik büyüme rakamları ne durumda? Kriz yılı 2001’de -5,7 düzeyindeki eko­ nomik büyüme seyri daha sonra şöyledir.

2001 2002 2003 2004 2005 2006 2007 -5.7

6.2

5.3

9.4

8.4

6,9

4.5

2000’li yılların başında Ecevit/DSP hükü­ meti döneminde açığa çıkan ağır krizle Birlik­ te, tamamen IMF denetiminde bir kriz programı hazırlanmıştı. Yine bu programın asıl uygulayıcısı olarak IMF memuru Kemal Derviş Türkiye’ye getirilmiş ve kendisine, ne­ redeyse hükümet üstü bir yetki poziyonu ve­ rilerek işin başına geçirilmişti. Çok eski değildir anımsatın-; kitlesel işten çıkarmalarla, giderlerin/harcamaların kısılması, ücretlerin (daha da) baskı altına alınması yani işsizlik ve yoksulluk dayatılarak krizi aşma yoluna gidil-


Türkiye: Yeni Bir Ekonomik Krize Doğru mu? inişti. Bu açıdan düzen kendi açısından başa­ rı da sağlamış, bu yoldan kısmi bir “düzelme­ ye” varılabilmişti. Rakamlardan bunu okumak mümkün. Ekonomik büyüme poziti­ fe geçmiş, 2004’tc tavan yapmış ancak daha sonraki yıllarda düzenli bir düşüşe geçmiştir. 2007’deki büyüme hızı artık 2004’ün yarısı bile değildir. Çok açık bir şekilde görülmek­ tedir ki Türkiye ekonomisindeki büyüme hız yitirmiş, inişe geçmiştir. Enflasyondaki o pek övünülen istikrar sürüyor mu? Türkiye ekonomisi —evet—birkaç onyıl sü­ ren, kimi yıllar üç haneli enflasyon rakamla­ rından tek hanelilere düşmeyi başarmıştır. Ancak son veriler enflasyonda yeni bir yükse­ liş dönemine girildiğini göstermektedir. Son 2007 (A ııtlık ) 0,22

2008 (O c a k ) 0,8

2008 ( M a rt) 0,96

2008 (Şubat) 1,29

2008 (İN ¡san) 1,68

aylardaki enflasyon seyri aylık yüzde olarak şöyledir. Nisan ayındaki 1,68’lik enflasyonun son 5 yılın en kötü nisan enflasyonu olduğu yazıl­ maktadır. Genellikle bahar aylarında görece bir düşüş gösteren enflasyondaki bu yukarı doğru kıpırdamşa dikkat çekilmektedir. Dış ticaret dengesi tutuyor mu? Dış alım ve dış satım dengesi bir ülke eko­ nomisinin önemli göstergelerinden biridir. Bununla ilgili rakamlar ülkemiz açısından du­ rumun pek de iç açıcı olmadığını gösteriyor. (Dotar)

İhracat

İthalat

2002 ............ 36059 089 51553 797 2003 ................... 47 252 8.36 69 339 692 2004 ....................63 167 153 97 539 766 2005 ....................7.3 476 408 ! 16 774 15 1 2006 ....................85 534 676 139 576 174 2007 (Geçici)........107 213 692 170057 214

Yıllık dış ticaret açığı, 2007 sonu itiba­ riyle yaklaşık 63 milyar dolara ulaşmıştır. İthalattaki artış ihracattan daha hızlıdır. Oransal olarak 2002 yılında Türkiye’nin ih­ racatı, ithalatın yüzde 7 0 ’ini karşılarken, 2007’de ancak yüzde 63’iinü karşılayabil­ mişim Üstelik dış ticaret Türkiye’nin en id­ dialı olduğu alanların başında geliyordu. Kriz yıllarında, “Şimdi dışarıya çalışıyo­ ruz, sıra içeriye gelecek.” deniyor ve vatan­ daştan “sabır” isteniyordu. Pek “selamete” vardığımız söylenemez. İç ve dış borçlarda durum ne? Türkiye’nin söz konusu dönemdeki iç ve dış borç stoklarında aşırıya varan dcrcede artışlar vardır. Bu borçlar ödenecektir. Hatta ödenecek olan sadece borçlar değil aynı zamanda sürekli işleyen faizlerdir. Önce borçlanmalardaki rakamlara bakalım. 2000 Toplanı dış borç (M ily a r $) 11 S.5 T op la m iç: boi'ç (M ily a r S) 54,2

2002 129.7 91.7

200.5

2004

2005

2006

2007

144.3 139,3

160.S 167.3

168,8 1S2.4

207.4 178,9

247 2 219.2

Kriz ertesi 2004-05’lerde yavaşlayan borçlanmadaki artış, yerini yeniden bir hız­ lanmaya bırakmıştır. Sadece 2006’dan 2007’ye 1 yıllık zaman diliminde, dış borç­ lanmada yüzde 20, iç borçlanmada yüzde 22 gibi aşırı bir artış görmekteyiz.

Burada borç faizleriyle ilgili de bir iki söz etmemiz gerekiyor. ATO (Ankara Ti­ caret Odası) 2007 yılın­ da Reel Faiz Reel İhracatın İthalat Soygun başlıklı bir ra­ Denge karşılama oranı por hazırlamış. Rapor -15 494 708 69.9 Türkiye'nin 1995 -22 086 856 68.1 -34 372 613 64,8 2006 dönemini kapsa­ -43 297 743 62.9 yan iç borçlanmadaki -54 041 499 61,3 faiz politikasına yoğun­ -62 843 522 63 laşıyor ve diyor ki;


yol " D ü n y a n ı n en yüksek reel faizini ödeme­ ye devam eden Türkiye, 1994 krizini izle­ yen 12 yılda yıllık ortalama yüzde 17.6 'lık reel fa iz ödedi. 1995-2006 yılları arasında toplam 303.1 milyar dolar olan Hazine ’nin yaptığı iç borç ödemelerinin yüzde 45 'ine yalcın bölümünü faizin ‘reel kısmı ’ meyda­ na getirdi. Eğer reel fa iz yüzde 5 ’te kalsay­ dı Türkiye 87 milyar, yüzde 8 düzeyinde kalsaydı 63 m ilyar dolar daha az fa iz öde­ yecekti. ” (Rapordan)

Rapora göre “Hazine 1995-2006yılları­ nı kapsayan dönemde toplam 774.3 milyar YTL anapara ve 302.5 milyar YTL fa iz ödemesi yaptı. Anapara ve fa iz olarak top­ lam iç borç ödemesi 1 trilyon 76.8 milyar YTL ’y i bııldıı. İç borç anapara ödemeleri­ nin ortalama yüzde 39 ’ıı kadar da fa iz öde­ mesi yapıldı. Hatta 2000 yılında fa iz ödemelerinin tutarı anapara ödemesinin yüzde 98.1 ’ine ulaştı. Bu oran 1997, 1998 ve 1999 yıllarında da yüzde 6 0 ’ın üzerine çıktı. 2006 yılında yapılan faiz ödemesi anapara ödemesinin yüzde 32.5 ’i kadar bir büyüklük oluşturdu. ” (a.y.) Burada AKP hükümetlerinin de bütün o pek sevdikleri “AK’Tıldarına rağmen, ay­ nen kendisinden önceki diğer parti hükü­ metleri gibi faizci bir mutlu azınlığı besleyen kara soyguncular olduğu gerçe­ ğiyle karşılaşıyoruz. Raporu sunan ATO başkanı Sinan Aygün, “niçin hala dünyanın en yüksek reel faiziyle soyulduğumuzu da sorgulayalım ’’ diyor. Bu soygun başka bir şekilde şöyle dile getiriliyor. “ANKA ’nın Maliye Bakanlığı verilerin­ den yaptığı hesaplamaya göre, 2007 yılının tümünde iç ve dış borç fa iz ödemelerinin

toplamı önceki yıla göre yüzde 6 artarak 48 milyar 731.6milyon YTL ye ulaştı... Geçen yılkifa iz ödemelerinin 41 milyar 518.6 mil­ yon YTL’si iç, 6 milyar 402.3 milyonu da dış borçlar için yapıldı. ’’ (http://www.haberx. com/n/1079790/ günde-1335-milyonytl-faiz.htm) (25.01.2008) İlginç değil mi! 247,2 milyar Dolar dış borca 6,4 milyar YTL faiz öderken, daha az bir seviyedeki 219,2 Milyar Dolar iç borca 41,5 M ilyar YTL faiz ödüyoruz! Başka bir deyişle dış borç için (Dolar/YTL olarak) yüzde 2,6 faiz öderken, iç borç için yüzde 19, yani 7,3 kat daha fazla faiz ödü­ yoruz. Bu çapula ATO Başkanı bile feryat figan isyan ediyor! Yine ANKA’mn hesaplamalarına göre "Faiz ödemeleri geçen yıl (2007)189 mil­ yar 617.2 milyon YTL olan toplam bütçe gelirinin de yüzde 2 5 .7 ’si düzeyinde ger­ çekleşti. Bıına göre devletin bir yıl boyun­ ca vergi ve diğer alanlardan elde ettiği toplam bütçe gelirinin dörtte birinden faz­ lasını fa iz ödemede kullandı. ” İşte hâli pür melalimiz bııdur! Ekono­ mik göstergeler; büyümedeki hızlı düşüş, dış ticaret açığının büyümesi, iç ve dış borçlanmalardaki artış, enflasyondaki yük­ selme eğilimi adım adım bir krize doğru yol aldığımızın açık belirtileridir. Kriz kimin üzerine çöker? Krizden çıkmak mümkün müdür? Elbet­ te mümkündür! “Nasıl?” dediğimiz zaman önce sınıf çelişkisi çıkar karşımıza. Ezilen­ ler açısından krizden tamamiyle çıkışın tek yolu vardır; iktidarı almak ve demokratik

devrim programını uygulamaktır! Ezenler açısından ise çalışan yığınları daha da yok­ sullaştırarak elde edeceği sermaye biriki­ miyle, düzenine soluk aldırmaktır. Ancak bunun geçici olduğunu çokça gördük. Tür-


Türkiye: Yeni Bir Ekonomik Krize Doğru mu? kiye finans kapitalist ekonomisi, üretimi ve kaliteyi artırarak uluslararası pazarda reka­ betle yada kendi nüfusunun alım gücünü yükseltip iç tüketimi artırarak bir sermaye birikimi yaratma yeteneğinde değil. Bunu beceremedikçe habire çalışan yığınlara yükleniyor. Bu çizgide oluşan gerilim dev­ letin daha askercil, daha bürokratik; yani daha pahalı olmasını kaçınılmaz kılıyor! Pahalı devletse üretime akıtılması gereken sermayeyi eritiyor ve böylece düzen kısır bir döngüye mahkum oluyor. İşte yine bu kısır döngünün başlangıç noktasına doğru yaklaşıyoruz. Düzenin krize karşı öngördüğü “önlem­ ler” neler? Zaten pek o kadar gizli kapaklı değil ama yığınlar elbette her şeyi tüm açıklığıyla görebilme yeteneğinde değiller. Yakalaşan kriz görece durulan ama aslında içinden hiç çıkılamamış bir kriz. IMF ile planlanmış bir program çerçevesinde; hiç de o parti bu parti ayrımı olmaksızın bütün hükümetlerce uygulana gelen bir ekonomi politika. "Türkiye, 19. stand-by anlaşmasını ta­ mamladığı IMF ile dünden itibaren ‘Prog­ ram Sonrası İzleme ’ sürecine geçti. IM F ’y e borcu olan ülkelerin mali durumlarının iz­ lenmesine dayanan sistem... ” (Cumhuriyet 11 Mayıs 2008)** AKP hükümetince imzalanan 19. standby anlaşması kendinden önceki hükümet­ lerce imzalanan 17. ve 18. stand-by’ların organik devamıdır. Bu süreci IMF nasıl izleyecektir? “Tür­ kiye. IM F ile anlaşmayı; harcamaları kıs­ ma, personel alimini ve maaşları düşük tutına, özelleştirme yapma, elektriğe oto­ matik zam sözleri ile tamamladı. ’’ (a.y.) Haber biraz açılınca içinden şunlar dökü­ lüyor.

“Sağlık h izm e tle ri için... I) Ha) d YTL aralığında katkı payı alınacak... Sosyal gü­ venlik reformu, Ekim ayında yürürlüğe girecek... Emekli maaşlarında ayarlamalar yapılacak... Personel harcamaları azaltıla­ cak... Bir kamu personel reformu yapıla­ cak... Elektrikte otomatik fiyatlandırma sistemi 1 Temmuz 2008 tarihinde yürürlüğe girecek... H alkbank’ın yüzde 24 w için ikin­ cil halka arz yapılacak. ’’ (a.y.) Devlet Bakanı Mehmet Şimşek ve Mer­ kez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz im­ zasıyla IMF’ye' sunulan niyet mektubunda IM F’ye verilen sözler işte bunlar. Paralı sağlık hizmetleri, emekli ve çalışanların maaşlarının baskı altına alınması, işçi çı­ karması, elektriğe otomatik zam uygulana­ cak, Halkbank satılacak. Bu kadarla kalsa yine iyi! Haydi işsiz bı­ rakıyor, ücretleri kısıyor... Ama gözleri ha­ la yoksulun sofrasında! Son aylarda en sıradan besin maddelerindeki inanılmaz ar­ tış bir bakıma saldırının başladığının da ilanı demek oluyor! Soframızda neler oluyor, ona da rakamlarla bir göz atalım. Nisanayı itibariyle Artışomdan (%} Süt Peynir DanaEti Tavuk KuruFasulye Nohut Kırmızı Mercimek Pirinç Bulgur

1Aylık 0.00 0.00 0.00 5.96 24,09 24,35 47.69 60,61 15.52

4Aylık -272 0.00 0.00 64.86 39.57 25.81 69.01 91.57 67,50

12Aylık 5.92 27,71 '.41 *4,04 70.34 28,06 105.13 101,27 91.43

Nisan ayı enflasyonu TÜFE’de 1,68 o(Türk-İş Sitesi http://www.tur-


yoi lurken gıda maddelerinde 2,91 olmuştur. Bazı besin maddelerindeki artış oranlan

şöyledir. Bazı besin maddelerinde fazlaca bir kı­ pırdama yoktur ancak özellikle yoksul ve orta gelirlilerin ana tüketimini oluşturan kuru besinlerdeki artış akıl almaz ölçüde­ dir. Düzenin bunalımdan çıkmak için bir kez daha insafsızca yoksulların sofrasına saldıracağı görülmektedir. Son olarak rakamlarla kredi ve kredi kartı borçlanmalarına değinelim. Kredi kartı kullanımı Türkiye için çok yeni bir şey olmamakla birlikte son yıllar­ da hızla yayılmıştır. Yol ortalarına, mağa­ zaların içlerine yada girişlerine kurulan tezgahlarla insanlar kredi kartı sahibi ya­ pılmış ve tüketim zaafları da kışkırtılarak kredi kartıyla alışverişin “dayanılmaz ha­ fifliğine” uçurul- muşlardır. Yerli kredi kartları kullanımındaki geliş­ meler: Yıllar Kredi kartı sayısı Alış-veıiş milyon YTL 15.705.370 21.964.6 2002 19.863.167 35,672.1 2003 2004 58,509.1 26.681,128 77.417.7 2005 29.978,243 32.433.333 98.778.9 2006 106.5 349.7 Aıtış % 58,535.6 20Q7Haz. 34,521,062 (Eski E konom i B akanı H ikm et U luğbay) (h ttp ://w w w .u lu g b ay .co m /b lo g _ h ik m et/?p = 6 !)

Görüldüğü gibi kredi kartı sayısındaki artış 5 yılda yüzde 106 artmıştır. İlginç olan 2007’nin ilk 6 ayındaki kredi kartı edi­ nimi, 2006 yılı toplamını geçmiştir. Diğer yandan alışveriş hacmi aynı zaman dilimin­ de kart sayısından da hızlı, yüzde 350’ye

varan bir artış gerçekleştirmiştir. Kredi kartı alış-verişinin başka bir bo­ yutuna bakalım. Kredi kartlan borcunu ödememiş kişile­ rin sayısı Yıllar 2002 2003 2004 2005 2006 Artış % 2007

Borçlarını ödemeyenler 2,179 28,921 45,326 130,421 167,771 7,699 179,091 (Aynı sayfa)

Gerçekten insanın tüylerini ürperten bir tablo! Kredi kartları borcunu ödememiş (ödeyememiş demek daha doğru) kişilerin sa­ yısı 5 yılda yüzde 7,699 artmış ve yine 2007’nin ilk 6 ayı, 2006’nm toplamını epeyce geçmiş durumda! O zamandan bu yana durumun çok daha vahim olabileceği­ ni kestirmek için de kahin olmaya gerek yok. Tüketici Kredilerindeki gelişmeler (milyon YTL' Yıllai' Konut Oto Diğer Toplam 2002 464 612 1.211 2.287 2003 872 6,048 2.153 3.023 200-4 2.641 4.322 5,962 12.925 2005 12,357 6,089 10,029 28,474 2006 22,162 6.365 17,624 46,151 1,040 Artış % 4,776 1.455 2.018 2007/11 30.092 5,730 27.713 63.534

(Aynı sayfa) Geçmiş krizleri ve sonuçlarını anımsa­ yınca gelen krizin olası bedellerinden ürkmemek elde değil. Özellikle 94’te pimi çekilmiş bomba hızında patlayıveren kriz­ de, arabasının borcunu ödeyemeyeceğine i39)


Türkiye: Yeni Bir Ekonomik Krize Doğra mu? nandığı için arabasını uçuruma sürenler ol­ muştu. Elbette tek tek insanların bu tür tra­ jik sonlar yaşamamasını dileriz. Ama sınıf savaşı ezenlerin; bankaların, tefecilerin, fabrikatörlerin doymak bilmeyen sömürü hırsları ve insanlık dışı saldırıları yüzünden insanları şiddetli gerilimlerle karşı karşıya bırakabiliyor. Krizin ev ve araba kredileri üzerinden orta tabakaların iflasına doğru tırmanabileceği ve ağır tahribatlara yol açabileceği güçlü bir olasılıktır. Gelen kriz, rakamlara bakılırsa çok sıra­ dan bir kriz olmayacak. Düzen krizden çı­ kış için kendi çözümünü; yoksullaştırmayı, işsizliği, sömürüyü, baskıyı dayatacak. Ez­ diği yoksul yığınların arasına etnik, dinsel, sosyal, kültürel nifaklar sokarak onların düzene karşı birliğini engellemeye çalışa­ cak. Yetemediği yerde derhal açık zorunu dayatacak. Bu saldırılara karşı özsavunma duru­ munda kalan ezilenler, en geniş kardeşliği ve birliği yaratabilecekler mi? Modern proletar- yanın sınıf bilinciyle ve sınıf örgü­ tüyle savunmasını ve direnişlerini

yükselebilecekler mi? Evet, bu mümkün! Direniş örgüt- lenmelerini güçlendirerek, doğra mevzilerde konuşlanarak, savunma­ nın ve direnmenin birliğini sağlayarak iyi bir sınav verebilir daha ileriye hazırlanılabiliı**. Bu mümkün! * Rakamlar Türkiye İstatistik Kurumu (http://www.tuik.gov.tr) ve Hazine Müste­ şarlığı (http://www.hazine.gov.tr/) sayfala­ rından alınmış, ondalıklarda zaman zaman yuvarlamaya gidilmiştir. ** Türkiye, 1999-2002 döneminde 17. stand-by düzenlemelerini gerçekleştirdi. En son 18. stand-by düzenlemesine 4 Şubat 2002'de başlayan Türkiye, 4 Şubat 2005'te bu anlaşmanın sona ereceği tarihten az önce Ocak 2005'te 19. stand-by anlaşma23.05.2008


Kapitalizm, Kriz: Olasılıklar ve Olanaklar 29-30 Mart 2008 tarihinde İstanbul’da Emek Araştırmaları Merkezi Girişim’nin düzenlediği “KAPİTALİZM, KRİZ: OLASILIKLAR ve OLANAKLAR” sem­ pozyumunda Sosyalist Dayanışma Platformu adına Muzaffer Kaya’nın yaptığı sunumun metnidir.

ugünkü oturumların konusu “Ne yapmalı?” sorusu olduğun­ dan ben kapitalizmin krizinden değil solun krizinden söz edeceğim. Eko­ nomik krizler ne kadar sarsıcı olurlarsa ol­ sunlar, bu durumu değerlendirecek bir devrimci özne olmaksızın özlediğimiz top­ lumsal dönüşümlere yol açmazlar. Büyük ekonomik krizler devrimci dönüşümlere imkân sağladığı gibi çeşitli türden faşizm­ lere de kapı aralayabilir. Bu yüzden ekono­ mik krizlerin nasıl siyasi sonuçlar doğuracağı niha olarak siyasi iradelerin ör­ gütlenme ve mücadele stratejilerine bağlı olacaktır. Krizlerin kendiliğinden devrim­ ci sonuçlar doğuracağını düşünmek yanlış ve politik açıdan zararlıdır.

B

Bunları söylemek, krizlerin devrimlerin bereketli toprağı olduğunu reddetmek an­ lamına gelmiyor tabi. Aksine krizlere ha­ zırlıklı olmanın önemine vurgu yapmak anlamında söylüyorum. Bugün Türkiye’de ekonomik kriz henüz bir yıkıma dönüşmüş değil. Ancak siyasi alanda son yıllarda derin bir kriz yaşanmak­ ta. Egemenler arası çatışmaların yol açtığı

siyasi krizin Türkiye sol hareketi üzerinde de ciddi etkileri var. Öncülüğünü ordunun yaptığı geleneksel devlet bürokrasisi ile AKP arasındaki iktidar kavgası sol hareket­ te liberal ve ulusalcı eğilimleri güçlendir­ di. Ordu ile çekişmesi nedeniyle AKP’nin demokratik bir potansiyel taşıdığını düşü­ nen sol kesimler liberal ideolojinin etki alanına girerken, devlet bürokrasisine anti-emperyalist bir rol biçen sol kesimler ise ordunun politik taktiklerine payanda ol­ maktadırlar. Liberal eğilim solu devrimci mücadele geleneğine yabancılaştırıcı (bu mirası değersizleştiren) bir etkide bulunurken, ulusalcı-laikçi eğilim solu Kürt hareketinden ve geniş dindar kesimlerden uzaklaşmaya itmektedir. Devrimci sol, bu iki eğilimle de çarpışarak kendi bağımsız ideolojik zemi­ nini oluşturmalıdır. Laik ulusalcılarla libe­ raller, AKP ile devlet bürokrasisi ya da TÜSİAD ile MÜSİAD arasındaki iktidar kavgasında sosyalistlerin görevi bu taraf­ lardan bir tanesine yedeklenmek değil bu çekişmelerin üzerini örttüğü daha büyük bir çatışmayı, sınıf mücadelesini öne çıkar­ maktır.

AD


Kapitalizm, Kriz: Olanaklar ve Olasılıklar Solun derdi Türkiye Cum huriyeti’nin bekası ya da liberal demokrasinin yaşatıl­ ması değildir. Emekçilerin ve yoksulların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabile­ ceklerini onlara hissettiren, ezilenlerin iktidarlaşmayı deneyimledilderi bir mücadele tarzını geliştirmektir. Dünya kapitalizminin derin bir krize sürüklendiği bu günlerde sosyalist sol kendi asli gündemlerine yo­ ğunlaşarak krizi karşılamalıdır. Sınıf mü­ cadelesinin yeni bir döneminin açıldığı bir eşikteyiz. Bu yeni mücadele döneminin imkânlarım anlamaya çalışmalı ve örgütçü emeğimizi ve enerjilerimizi en verimli şe­ kilde kullanmaya odaklanmalıyız. Düzen içi çatışmaları toplumun devrim­ ci dönüşümü açısından bir olanağa çevire­ bilmek için öncelikle solun kendi durumunu ve zaaflarını iyi analiz etmesi ve uygulanabilir somut projeler üretmesi ge­ rekir. Dünya ve Türkiye gerçekliği üzerine yaptığımız analizler kendi gerçekliğimize gelince genelde ajitasyon düzeyinde kalı­ yor. Devrimci solun söylemi ile gerçekliği arasındaki açının iyice açıldığını belirtmek gerekiyor. Aslında sosyalist sol ve daha dar anlamda devrimci örgütler mevcut durum­ dan çıkabilecek bir bilgi birikimine, tarih­ sel tecrübeye ve asgari düzeyde örgütliiğe sahiptir. Öncelikle ideolojik alanda bir mıntıka temizliğine ihtiyaç var. İdeolojik kargaşaya karşı verilecek mücadeleye pa­ ralel olarak örgütsel dağınıklığımıza ve il­ kelliğimize son verecek iradi bir müdahale de gerekiyor. Tabi bütün bunları siyasi ve toplumsal bir devrimi hedefleyen bir strate­ jik kurgu içersinde tasarlamakla yükümlü­ yüz. Bu düşüncelerden hareketle “ne yapma­ lı” sorusunu birbiri ile bağlantılı üç alanda; ideoloji, strateji ve örgüt başlıkları altında cevaplamaya çalışacağım.

İdeoloji alanında öncelikle vurgulanma­ sı gereken şey, solun Kemalizm’in güncel tezahürleriyle arasına net bir sınır çekmesi gereğidir. Din fobisi (sözde şeriat tehlikesi) ve bölünme paranoyası üzerinde kendisini temellendiren laik milliyetçi eğilimden (neo-Kemalizm) etkilen bir sol hareket, MGK politikalarına yedeklemenin ötesinde yok­ sul halk kesimlerine yabancılaşacaktır. Bu konuda en somut güncel örnek başörtüsü meselesidir. Solun önemli bir kesimi başör­ tüsü yasağını AKP ve siyasal İslam karşıt­ lığı gerekçesiyle savunur duruma düşmüştür. Hatta bazı kesim ler başörtülü kadınlara karşı devletin savcılarını göreve çağıracak denli ileri gitmişlerdir. Ülkedeki yetişkin kadın nüfusun muhtemelen yarı­ sından fazlasını oluşturan bir kesimin yük­ sek öğrenimden ve kamu kuruluşlarında çalışma olanağından dışlanmasına onay ve­ ren bir sol, bu kesimleri örgütlenme ufku­ nun dışında itmiş demektir. Kemalizm’in kılık kıyafet talimnamele­ ri üzerinden politika yapmaya çalışan bir sosyalist öznenin seslenebileceği kesimler, devlet bürokrasisinin ve modern kentli or­ ta sınıfların bir bölümü ve Aleviler olabi­ lir. Ama bu tutum daha geniş bir Sünni Müslüman yoksul kesimi sağa bırakmak anlamına gelecektir. Ezilenleri, emekçile­ ri, yoksulları kendi örgütümüze ya da bir eyleme çağırırken onların gündelik bilinç­ lerine, kültür ve inançlarına azıcık saygı göstermek siyasi ve ahlaki anlamda asgari bir gerekliliktir. AK P’nin bu meseleyi sö­ mürmesi de ancak böyle bir tutumla engel­ lenebilir. Solun AKP’ye karşı mücadelesinde te­ mel parolası “gericilik karşıtlığı” değil, emek sömürüsü, yolsuzluklar ve emperyalizmle işbirliği konuları olmalıdır. İslami yaşam tarzını batılı seküler yaşam


yol tarzı karşısında “gerici” kılan nedir? Din referanstı olması mı? Bu durumda Ergenekoncular siyasal İslam ’dan daha mı “ileri­ cidir”? Türkiye’de nüfusun çoğunluğunu oluş­ turan Sünni Türk kesimlere hitap edebile­ cek bir söylem kurmak zorundayız. Kimileri bunun en kestirme yolunun milli­ yetçi söylemlere sarılmak olduğunu düşü­ nebilir. Oysa bu çıkışsız bir yoldur. Derin toplumsal adaletsizliklerle bölünmüş bir toplumu vatansever temalar etrafında bir­ leştirmeye çalışmak sosyalistlerin işi değil­ dir. Sol aksine milliyetçi söylemi sınıfsal eksende bölecek tarzda propagandasını yoğunlaştırmalıdır. Örneğin Kürt özgürlük hareketini bastırmak için sürdürülen iç sa­ vaşta ölen askerlerin hep yoksulların ço­ cukları olduğunu dile getirmek milliyetçi söylemi içerden vuran bir sınıfsal tutum­ dur. İkinci olarak üzerinde durmak gereğini hissettiğim konu stratejik ufuk yoksunluğu ve stratejik davranma zaafıdır. Strateji ko­ nusu geçen on yıllarda solun en hareketli tartışma gündemiydi. Şimdi bu alanda bir tartışmanın yaşanmaması herhalde solun kendini iktidara ne kadar uzak hissettiğini göstermektedir. Günümüz dünyasında devrimci hareket­ lerin görece zayıflığı ve dağınıklığı, sınıf­ sal yapıdaki dönüşümlerin işçi sınıfının topyekûn davranışını zorlaştırması ve ideoloji-kültür alanında solun hegemonya kaybı mücadelenin stratejisi üzerinde kaçı­ nılmaz olarak etkide bulunacaktır. Mevcut durumda devrimci sol kendisini, kısa vade­ de gerçekleşecek bir halk ayaklaması kur­ gusuna göre değil, böyle bir ana hazırlanmak anlamına gelecek uzun süreli bir mevzi savaşı perspektifine göre konumlandırmalıdır.

Türkiye devrim stratejisi açısından kent­ lerin belirleyici rolü son 30 yılda tartışıl­ maz bir şekilde artmıştır. (Kürt bölgelerinde bile köy boşaltmaların bir so­ nucu olarak kentler ulusal mücadelede da­ ha fazla öne çıkmaya başlamıştır.) Özellikle sanayi ve ticaretin yoğunlaştığı büyük kentlerin çeperinde oluşan yoksul mahalleleri stratejik açıdan kilit önemde sahip olacaktır. Artık varoş olarak adlandı­ rılan eski gecekondu mahalleleri işçi sınıfı­ nın farklı kesim lerinin ve küçük esnafıp yaşam ve üretim mekânları olarak düzen, dışı solun üstleneceği temel alanlar olma­ lıdır. Bu bölgelerde devlet ve sermaye güç­ lerine karşı uzun süreli bir ikili iktidar mücadelesi yürütmek Devrim yolunun baş­ lıca güzergâhı olacaktır. Varoşlarda mevcut haklan korumak ve geliştirmek perspekti­ fiyle yürütülecek bir talep siyasetinin yanı sıra alternatif ekonomik, toplumsal, kültü­ rel alanlar yaratmayı da hedeflemeliyiz. Mevcut sosyal hakların korunması için ta­ lepler üzerinden yürütülen siyasi kampan­ yalar elbette gereklidir. Ancak düzen dışı sol bununla yetinemez. Yoksulların acil gündelik sorunlarının çözümünde bir an­ lam ifade edecek toplumsal dayanışma pra­ tikleri de hayata geçirmek zorundayız. Burada dayanışma kavramı ile kastedilen salt ekonomik dayanışma değildir. Can gü­ venliği sorunundan uyuşturucu satışına, polis baskısından kanalizasyon sorununa, işsizlikten eğitim sorununa kadar yaşamın tamamını kuşatan dayanışma pratikleri üzerinde kurulu alternatif yaşam alanları ya­ ratmak durumundayız. Bir örümceğin ataklığı ve sabrıyla kendi yaşam alanları­ mızı ve toplumsal dayanışma ağlarını ör­ mek, solun geleceğini belirleyecek ölçüde önemli olacaktır. Günümüzde yaşanması muhtemel bir büyük ekonomik krizin toplumsal sonuçla-

JD


Kapitalizm, Kriz: Olanaklar ve Olasılıklar rı 1929 krizine nazaran çok daha sarsıcı olacaktır. 1929 krizinde dünya nüfusunun büyük çoğunluğu kırlarda yaşamaktaydı. Bugünse kent nüfusu üçüncü dünya ülkele­ rinde bile köylü nüfusu geçmiş durumda­ dır. Ekonomik kriz büyük kentlerde yaygın açlık anlamına gelecektir. Bir deprem etki­ si yapacak olan böylesi bir durumda dev­ rimci sosyalistler örgütlü hazırlıkları oranında inisiyatif alabilir ve düzenin krizi­ ni derinleştirebilirler. Devrim stratejisinin diğer önemli ayağı ise Kürt hareketi ile ittifak meselesidir. Kürt sorununun bir devrimci dönüşüme ih­ tiyaç kalmaksızın burjuva reformlarla çö­ zülebileceğini düşünmüyoruz. Türkiye devletinin iliklerine işlemiş sömürgecilik deneyimi burjuva demokratik bir açılımın önünü tıkamaya devam edecektir. Bu du­ rumda Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını elde etmesi devrimsel bir altüst oluşu zorunlu kılmaktadır. Kürt özgürlük ha­ reketinin önderlerinin beklenti ve stratejileri ne olursa olsun Kürt halkının mücadelesi Türkiye’de devrimci bir dönü­ şümün temel bileşenlerinden birisi olacak­ tır. Kürt hareketi 1990’ların başındaki radikalizminden geriye düşmüş olsa da Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde top­ lumsal bir güce sahip yegâne demokratik muhalefet hareketi olmaya devam etmekte­ dir. Strateji konusunda vurgulanması gere­ ken bir başka nokta ise, günümüz dünya­ sında olası bir devrimin ancak bölgeselleşmesi durumunda ayakta kalabi­ leceği gerçeğidir. Bu yaklaşımla bölgesel ölçekte ittifaklar arayışına girmek kaçınıl­ maz olacaktır. Kuşkusuz solun acil görevi öncelikle kendi ülkesinde kayda değer bir toplumsal politik güç haline gelebilmektir. Bu sağlandıktan sonra bölgesel ittifak ara­

yışı gerçekçi bir zemine oturmuş olur. Ay­ rıca Kürt hareketinin coğrafi yayılımı Tür­ kiye devrimini O rtadoğu’ya bağlayan başlıca köprü olacak niteliktedir. Üçüncü olarak örgütsel alandaki tıka­ nıklığın üzerinde durmak istiyorum. Solun krizinin en çarpıcı şekilde kendini ortaya koyduğu alan örgütsel işleyiş ve örgütlen­ me sorunlarıdır. Okullarda, işyerlerinde, semtlerde solun örgütlenme çeperi ve etki alanı oldukça daralmış durumdadır. Seçim­ lerde alman sonuçlar ve mitinglerdeki sa­ yılar solun niceliksel varlığının ne kadar küçüldüğünü göstermektedir. Semtlerde ya da okullarda sayıları onlarla ifade edilen gençler hareketin sosyolojik tabanını oluş­ turmaktadır. Bu tabloyu değiştirmek adına ilk elden iki şey yapılabilir. Birincisi örgütlenme ça­ basını daha sistematik ve profesyonel yön­ temlerle sürdürmek. Örgütlenmek amacıyla nitelikli, emek yoğun bir çalışma tarzını hayata geçirmek. Sendikal alanda, öğrenci gençlikte ve semtlerde örgütsel birikim ya­ ratmak için sistemli bir örgütçü faaliyet yü­ rütmek. Bunun teorik bir formülü yok. Yoğunlaşmış irade ve emek gerekiyor. İkincisi ise, mevcut güçlerin asgari koordi­ nasyonunu ve temel konularda eylem birliğini sağlamak. Çok sayıdaki devrimci, demokrat, sol örgütün bir koalisyon halin­ de davranarak ülke gündemine etki etmeye çalışması tüm zorluklarına karşın önemli politik kazanımlar sağlayacaktır. Ezilenle­ rin demokratik cephesini oluşturmak düzen içi saflaşmalarda tarafların birisine yedek­ lenmemek için de bir gerekliliktir. Son aylarda Kürt hareketinin gündeme taşıdığı Çatı Partisi önerisi de bu çerçeve değerlendirilebilir. Anti-faşist, anti-emperyalist ve sosyal hakların savunusu temelin­ de oluşturulacak bir çatı partisi düzen par-


yol tilerine karşı ülkesel ölçekte politika yapa­ bilmek anlamında önemli imkânlar suna­ caktır. Çatı Partisi’ni demokratik ve sosyal talepler için yürütülecek mücadelelerin ko­ ordinasyonunu sağlayacak bir güç birliği olarak düşünmek gerekmektedir. Ona devrimci bir misyon yüklemek doğru ol­ maz. Bu yüzden devimci sol açısından çatı partisi stratejik değil taktık alanda bir ko­ nudur. Devrimci örgütler kendi stratejik hedef­ leri doğrultusunda davranırken dağınık güçlerin ortak davranışını sağlayacak bir­ likte- liklere her zaman hazır olmalılar. Irak İşgaline karşı oluşan Savaş Karşıtı Koordinasyon, 2002 ve 2007 genel seçim­ lerindeki ortak seçim kampanyaları bu güç birliklerinin olumlu örnekleri olarak göste­ rilebilir. Türkiye’nin nesnel şartlarının düzen dı­

şı solun örgütlenmesi için son derece elve­ rişli olduğunu düşünüyoruz. Bu koşullara rağmen sosyalist solun ciddi bir toplumsal taban yaratamamış olması büyük ölçüde öznel zaaflarının bir sonucudur. Derli top­ lu, hedefleri tanımlı ve sürekliliği sağlanan bir örgütlenme çalışmasının sonuç alma­ ması için hiçbir neden yoktur. Bugün özel­ likle öğrenci gençlik içerinde politikleşme yönünde bir eğilimin yeniden canlanmaya başladığım göz- lem liyoruz. Ayrıca işçi sınıfı mücadelesinde dc umut verici kıpır­ danmalar hepimizin dikkatini çekiyor. Sen­ dikal alanda kısmi de olsa başarılı deneyimler yaşanıyor. Toplumsal mücade­ lelerin yeniden kitlesel ölçülerde cereyan edeceği bir döneme giriyoruz. Peki, sosya­ list, devrimci sol buna hazır mı? Bu soruya yanıtımız düşünsel ve örgütsel bir hazırlığı etkileşim halinde sürdürmek olmalı.

JD


Türkiye’de Politik Durum ve Sol Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP) ve Sosyalist Parti Girişimi (SPG) tarafından 23 Ekim günü İstanbul Tabip Odası salonunda “Türkiye’de Politik Durum ve Sol” konulu bir panel düzenlendi. Ertuğrul Kürkçü, Haluk Gerger, Mahir Sayın ve Mehmet Özler’i konuşmacı olarak katıldığı paneldeki konuşmaları sunuyoruz.

1. Bölüm Haluk G e r g e r : Türkiye’nin bugünkü düzenini tek kelimeyle izah etmek gerekir­ se en doğru kavram kriz olacaktır. Türkiye çok boyutlu bir krizle uzun zamandır boğu­ şan bir ülke konumunda. Bunu, içinde ya­ şadığımız dünya krizinden bağımsız olarak söylüyorum. O kriz olmasaydı da, o kriz görece kolay bir biçimde atlatılsa da Türki­ ye’nin krizle tanımlanması çok yanlış olma­ yacaktır. Türkiye’nin krizinin elbette dışarıdan gelen krizle ağırlaşacağını şimdi­ den görmek mümkün. Türkiye’de çok bo­ yutlu, politik, ekonomik, sosyal alanlarda kendini gösteren bir krizler toplamıyla kar­ şı karşıyayız. Belki asıl yapılması gereken Türkiye’nin krizinden çok, solun krizini tar­ tışmak. Ben de sola ilişkin bir iki şey söyle­ meye çalışacağım. Ama önce Türkiye’deki krize kısaca değinmek gerekirse, şunu çok açık bir biçimde görmek lazım ki, Türki­ ye’deki politik kriz, - bütün bu ordu-hükü­ met anlaşmalarından söz edilmesine rağmen -tabiri caizse ikili iktidar koşulla­ rındaki bu yıkıcı iktidar mücadelesi sürü­

yor. Türkiye’de görmeye çok alışmadığımız ölçüde devlet, anayasa, yasa gibi burjuva­ zinin kendi düzeninin tüm öğeleri artık ayağa düşmüş durumda. Politika ve devlet idaresi açısından tam bir iflastan söz etmek gerekir. Ne hukuki, ne ahlaki, ne tarihsel, ne siyasi elle tutulur bir tarafının kalmadı­ ğını görmek mümkün. Türkiye’nin ekonomik krizini sizlere uzun uzadıya anlatmaya gerek duymuyorum, zaten içinde yaşıyorsunuz. Bizim hep söyle­ diğimiz bir şey vardır. Kapitalizm kendi bolluğu içinde boğulan bir sistemi ifade ediyor. Sermaye fazlası dünyada milyonlar­ ca, on milyonlarca insan fazlası yaratmıştı. Şimdi aynı sermaye fazlası aslında kapita­ lizmin kendisini de vuruyor. Türkiye üstelik bu bolluğun da dışında bir ülke ve tamamen spekülatif sermaye hareketlerine kısa dö­ nemli geleceğini satarak borç içinde yaşa­ maya çalışan bir düzenin, şimdi o sermaye fazlasının doğrudan fmans kapitalin kendi­ sini boğduğu bir dönemde, ne kadar büyük çalkantılara gebe olduğunu görebiliriz.


yol Tabi Türkiye’nin içinde bulunduğu böl­ gedeki krizi de unutmamak gerekiyor. Tür­ kiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana, özellikle de II. Dünya Savaşı’ndan sonra ana güç kaynaklarından biri olan emperya­ lizmle ilişkileri de büyük bir kriz içinde. Bu da aşağı yukarı bilinen bir şey. Bu yüzden bunlara çok değinmeden iki konu üzerinde durmak istiyorum. Birincisi, krizlerin anası olarak kabul edebileceğimiz Kürt sorunu. Giderek Kürt sorununun yarattığı krizle birlikte yaşama­ ya alışmış gibi görünüyoruz. Ancak Türki­ ye’de iktidar mücadelesi yapan iki grubun ortak tutumuyla özellikle Mart 2009 bele­ diye seçimlerinden sonra yeni bir topyekûn bastırma harekâtıyla karşı karşıya kalabili­ riz. Kürt krizi bizim de hazırlıksız yakala­ nabileceğimiz yeni bir aşamaya gelebilir. Bugün iyi polis kötü polis oynanıyor. Hü­ kümet her şeye rağmen demokrasiden ve hukuktan vazgeçmeden terörle mücadele­ den söz ediyorsa da bunun Mart seçimleriy­ le ilgili olduğunu düşünüyorum. O zamana kadar DPT’yi kapatıp Kürt halkım seçeneksiz bırakarak, biraz açlıkla terbiye ederek, biraz şiddetle korkutarak AKP’nin beledi­ ye seçimlerinde önemli mevziler kazanma­ sı üzerine bir hesap yapılıyor. Tutar tutmaz bilmiyorum. Ancak her halükarda belediye seçimlerinden sonra iyi polis ile kötü poli­ sin bu baskıda birleşeceklerini düşünüyo­ rum. Sonuçta Kürt krizi bir topyekûn bastırma harekâtı ile bizim de hazırlıklı ol­ madığımız yeni bir aşamaya gelebilir. O topyekûn bastırma, Kürdistan ile sınırlı ka­ lır mı, yoksa Türkiye’nin her yanma yangın sıçrar mı, onu da iyice düşünmek lazım. Son olarak Türkiye’deki insani-sosyal krizden bahsetmek lazım. Belki bütün dün­ yayı, ama esas olarak Türkiye’yi anlamak için ve ona göre öngörüde bulunmak ve si­

yasal tavır alabilmek için insani-toplumsal çürüme üzerine daha derinliğine durmak la­ zım. İki şey bir matematik kesinlik içeriyor. Birincisi her dönemde ve her toplumda, çok uzun süreli yüksek enflasyonların berabe­ rinde korkunç bir ahlaki çürümeyi getirme­ mesi olanaksız. Bu, zamandan ve mekândan nerdeyse bağımsız olarak söylenecek bir doğruyu, bir yargıyı ifade ediyor. Bu çok uzun süreli, çok büyük enflasyonların yarat­ tığı ahlaki çöküntüye toplumun en korunalcsız kesimleri daha açık oluyorlar. Sosyal durumu, eğitim durumu görece elve­ rişli olanların kendilerini bu tür yıkıcı un­ surlardan korumaları daha mümkündür. Bu kesimler de daha farklı zehirlenirler, başka türlü çürürler ama benim burada vurgula­ mak istediğim bu değil. Yaşamın her anın­ da bunun son derece yıkıcı, kültürel, ahlaki, moral sonuçlarını çevremde görüyorum. Bu kaçınılmaz bir şeydir. Türklere özgü değil­ dir. Dünyanın her yerinde bu sonuçları ve­ riyor. Türkiye’de de veriyor. Bunun işimizi çok zorlaştırdığını kabul etmek gerekir. Bu büyük ahlaki ve insani çürümenin, düşüriilmiişlüğün ikinci kaynağı Kürt savaşıdır. 15-20 yıldır uygulanan devlet şiddetinin fi­ ziki sonuçlarını hiç kuşkusuz Kürt halkı ya­ şadı, 3-4 bin köy yakıldı, milyonlarca insan yerinden edildi, on binlerce insan öldü, sa­ kat kaldı, işkence gördü. Ama bu savaşı in­ sani bakımdan Türkler kaybetti. Çünkü Kürtler bu fiziki şiddete karşın, bir zaman­ lar düşürülmüş bir halk olarak kendi önder­ likleri tarafından tanımlanırken, bu şiddet sarmalı içinde insanlıklarını buldular, yeni­ den ayağa kalktılar. Bizse, Türk halkı ola­ rak şiddete tapman, şiddete müptela, şiddetin çürüttüğü bir girdabın içinde kendi içimizdeki insanı yitirdik. Farklı ölçülerde yitirdik. Biz Türkler, savaşın manevi kurba­ nı olduk, içimizdeki insanı yitirdik. Bu çü­ rüme üzerinde durmadan Türkiye solunun da kendi toplumuna ilişkin geçerli analizler

JD


Türkiye’de Politik Durum ve Sol yapabilmesi mümkün değil. Önümüzdeki dönemde bu toplumsal sistem içerisinde Türkiye sol hareketi için neler söylenebilir? Kuşkusuz krizler çok önemli tehlikeler içermekle birlikte fırsatlar da içe­ riyor, işçi sınıfı açısından, o alanda siyaset yapanlar bakımından. Kapitalizm biraz bas­ kı ve şiddetle, esas olarak açlıkla terbiye ederek insanoğluna boyun eğdirdi. İnsanın doğasına aykırı bir sistemin 5-6 yüzyıl için­ de böylesine egemenlik kurmasının teme­ linde bu yatıyor. Açlıkla terbiye edilen insan, insani değerlerden ziyade barınmak­ la, açlığını gidermekle uğraşır. Bu doğal, insani bir şeydir, hepimizle ilgilidir. Dolayı­ sıyla da krizlerin yol açabileceği riskler, olanaklar düşünülürken de öncelikle bunun üzerinde durmak gerekir. Yani aç insan ek­ mek peşindedir. Ekmeği de genellikle düze­ nin şarlatanları sunuyor gibi görünürler. Faşizmin küçük adamların, sokaktaki insan­ ların, emekçilerin sırtından egemen olması aslında bu mekanizmanın başka dinamikler­ le harekete geçmesinden başka bir şey de­ ğil. Bütün bu tehlikeleri bir tarafa bırakırsak, çok önemli bir kaç olanak var bizim açımızdan. Bu kriz derinleşirse, ki büyük olasılıkla derinleşecek. Onların deyimiyle söylersek, reel ekonomiyi vurmaya başlayınca kaçınıl­ maz olarak sınıf mücadelesi de keskinleşe­ cek. Sınıf mücadelesi aslında hep süregelen bir şey. Krizlerin, kapitalizmin, sermayenin iç dinamiklerinden kaynaklandığı söylenir. Bunun bile çok doğru olmadığı kanısında­ yım. O krizleri yaratan iç dinamiklerin için­ de bile görünmeyen bir biçimde işçi sınıfının, emekçilerin mücadelesi yatar, on­ ların pasif direnişi yatar, işten kaytarmaları yatar. Yani sınıf mücadelesi içine sokmaya­ cağımız, aslında bir biçimde direniş olan başka unsurlar da sermayenin dinamikleri­

nin içinde mütalaa edilmeli ve krizlerin bir parçasını oluşturduğu görülmeli. Kriz dö­ nemlerinde işçi sınıfı mücadelesi daha gö­ rünür hale gelir, direnişler artar, bizim sınıf mücadelesi diyebileceğimiz kimi öğeleri, unsurları içermeye başlar ve bu bir okul olur. Buradan bir devrim çıkmaz, kendi ken­ dine hiçbir şey çıkmaz. Ancak bir müdahale gerektirir bunun için. En azından Engels okul der krizler için, askeri bir okuldur bu. Emekçiler, işçiler eğitime girerler. En iyisi de hayat okuludur. Bizim seminerlerimiz­ den, panellerimizden daha faydalıdır. Bu olanaklarm en ucunda da belki, düzen içi ile düzen dışı hayatta karşı karşıya gelecek. Si­ yasal tabloda karşı karşıya gelecek. Belki kartlar yeniden karılacak. İlk defa burjuva­ zinin muhalefeti burjuvazi, kapitalizmin muhalefeti kapitalizm olmaktan çıkacak ve yeni bir siyasal tablo ile karşılaşabileceğiz, İşçi sınıfı, düzen dışı bir muhatap olarak, kabul edilebilir bir alan kapsayacak bir bi­ çimde siyasal tabloda yer alabilir. Bu, mu­ azzam bir şeydir. Türkiye solu buna hazır mıdır, o örgütlülüğe sahip midir bilmiyo­ rum? Çok umutlu, olmasam bile ilk defa bu­ na uygun bir toplumsal siyasal çerçevenin oluşmaya başlamasına yardımcı olabilir bu kriz. İşin en önemli tarafının bu olduğu ka­ nısındayım. Bazı tehlikelerle yine de karşı karşıyayız. Pek de alışık olmadığımız bir durumla karşılaşacağız. Bu tür krizler, Kürt krizi de dâhil olmak üzere demokratik ittifak zemin­ leri arayışları yaratır. Bunların nüveleri çı­ kar, örgütlenmeleri çıkar, alanları açılır. İşçi sınıfının öncülüğünde gerçekleşmesi müm­ kün olmayan ittifak zeminlerinde kendimi­ zi bulacağımız muhakkaktır. Bu üç şey yaratabilir. Birincisi, alışık olmadığımız bu tür zeminlere uyum sağlayamadığımız za­ man içimize kapanabiliriz, sekterleşebiliriz,


yol marjinalliğimiz artabilir. Eğer siyaseti güç ve ittifak ilişkilerinin toplamı olarak tarif ederseniz, tecrit hali, siyaset dışı kalmak de­ mektir. Ama kriz sürecinde başka zıt bir eğilim de ortaya çıkabilir. 1929 bunalımı ve II. Dünya Savaşı döneminde olduğu gibi kriz, kuyrukçuluk eğilimini güçlendirebilir. Bizi burjuvazinin şu ya da bu bloğuna ek­ lemler, burjuvazinin görece “ilerici” kesim­ leri ile işbirliği yapıyormuşuz gibi bir yanılsama içine girebiliriz. Ya da bizden güçlü olanların kendi aralarındaki gündem­ lerin peşinde kaybolmamıza sebep olabilir. Bu durum solu içselleştirilmiş bir demokratizme ya da reformizme götürür ya da daha vahimi, işçi sınıfının ve onun politik örgüt­ lenmelerinin ve temsilcilerinin örgütsel ve ideolojik bağımsızlığını ortadan kaldırabi­ lir. Böyle bir tehlike ile karşı karşıyayız. Kriz bu tehlikeleri artırıcı etkiler yapabilir. Toplumun her kesimi ile ilişki içinde olmak zorunda olan bizler kendimizi neredeyse iş­ çi sınıfı ve emekçiler hariç her kesimle iliş­ ki halinde bulabiliriz. Düşünmeden, istemeden, neredeyse kendiliğinden. Bir başka tehlikeye de değinmek istiyo­ rum. Ekonomizm, dünya sosyalist hareke­ tinin kaçınılmaz bir hastalığı. Fakat bu ekonomizm kriz zamanlarında çok daha güçlü dayanaklar ve kaynaklar bulur, tam bir salgın hastalığa dönüşebilir. Bu krizde bunu da düşünmemiz gerekir. Biz genellik­ le mücadeleyi şöyle ikiye ayırırız. Bir taraf­ ta politik mücadele bir tarafta pratik ekonomik mücadele. Bu ikisini yaparız ama bir üçüncü düzlem olan teorik mücade­ leyi hep ihmal ederiz. Gündelik ilişkilerden, ücret ilişkilerinden giderek gelir dağılımı meselelerine, ücret iyileştirmesine, daha da kötüsü sadece demokrasi ve ekonomik kal­ kınmaya indirgenmiş bir sosyalist mücade­ le en iyimser bekleyişle işçi sınıfından, tek

tek işçilerden ilgi görebilir. Ama bu bütü­ nüyle pamuk ipliğine bağlıdır. Bu finansal krizin balonuna benzer. Çok kısa sürede o pamuk ipliği kopar, balon söner, gelen işçi de ekmeği bulduğu gün gider. Bu da doğal­ dır. Amerikan Komünist Partisi’nin en güçlü zamanı 1929 krizi sonrasıydı. Gerçekten çok etkin bir oynadı. O dönemde Amerika­ lı Komünistler kendi partilerini şöyle ta­ nımlarlar. Bizim partimiz bir döner kapıdır, otellerdeki döner kapılar gibi, bir tarafından işçiler partiye girerken diğer tarafından çı­ karlar. Aslında bu pek çok yerde olan bir durumdur. Şimdi yeni bir ideolojik müca­ deleye girerken - başta konuştuğumuz çü­ rüme boyutunu dikkate alarak, ekonomizm tehlikesini de düşünerek - bilinçli öncü işçi­ ler olmaksızın bir devrim mücadelesinin ya­ pılamayacağına inanıyorum. Ekonomik mücadele verilebilir ama bu bir devrim mü­ cadelesi olmaz. Bu kriz dönenimde teorik mücadeleye ve ideolojik müdahaleye çok önem vermeliyiz. Devrim ve sosyalizmle sa­ dece proletaryayı değil, sadece onun biraz daha genişletilmiş hali olan çalışanlar ve emekçileri değil, hatta sadece onun da biraz daha geliştirilmiş hali olan ezilenlerin bir ortaklığını değil, mutlaka proletarya iktida­ rı ve giderek sınıfsız toplum ile insanlık arasmdald bağları - işçi sınıfına zor gelecek de olsa - bir biçimde kuran yeni bir ideolo­ jik müdahale yolu ile ancak bu işleri yapa­ biliriz. Buraya gelmeden Lenin’in ‘Ne Yapmalı’sma bir daha baktım. Orada Lenin Rus sosyal demokrasisinin üçüncü dönemini an­ latıyor. Çok ilginç bir şekilde bizim şimdi­ ki durumumuza benziyor. Eğer bir şey yapacaksak bu üçüncü dönemi tasfiye etme­ liyiz diyor Lenin. Ben de diyorum ki, Tür­ kiye devrimci hareketi 1980 sonrasını

JD


Türkiye’de Politik Durum ve Sol tasfiye edemezse kendi krizini aşamaz. Kendi krizini aşamazsa da bu krizden işçi­ ler ve emekçiler adına hayırlı bir sonuç çı­ karamaz. Teşekkür ediyorum.

Mehmet Özler: Merhaba arkadaşlar. Bildiğiniz gibi siyasal İslam ve Ulusalcılar arasındaki gerilim Ergenekon davası üze­ rinden devam ediyor. Fakat her zaman gün­ demde olan, ancak iniş çıkışlarla yer alan sorun yine birinci sıraya çıktı, o da Kürt so­ runu. Son gelişmeler, Aktütün baskını ve sonrasındaki olaylar artık çok açık şekilde bu topraklarda Kürt sorununun askeri ön­ lemlerle çözülemeyeceğinin bir kere daha kanıtı oldu. Fakat ortada başka yoldan çö­ züm arayışları da henüz yok. Bildiğiniz gi­ bi Ankara en son Bağdat’ta Barzani’yle görüşme yolunu seçti ve bü görüşmedeki te­ mel amaç Kiirt Federasyonu sınırları için­ deki PKK kamplarını tasfiye etmeye yönelik olacaktır. Fakat eğer bu amacına ulaşamüzsa Türk devletinin uygulayabilece­ ği bütün imkânlar Kürt sorunu çerçevesinde bir sınır noktasına, tükeniş noktasına gel­ miş o la c a k tır ve o n o k ta n ın Kürt s o ru n u n ­ da artık köklü bir dönüş anlamına geleceğini düşünüyorum. Fîenüz Anka­ ra’nın yapmaya çalıştığı şeyler var, ABD’nin de desteğiyle. Ancak Kürt soru­ nunda bir sınır noktasına gelindiğini görebi­ liriz. Fakat bütün bunların üstünde • Türki­ ye’deki siyasal İslam-ulusalcı gerilimini körükleyen, yaşanan bütün iç gerilimlere kendisini taşıyan bir temel sorun var ki, Türkiye bıı sorunu aşağı yukarı son 8-10 yıldır, Irak savaşından beri yoğunlaşarak yaşıyor. Tiirki- ye’deki esas sorun, dışarı­ dan gelen bir sorundur. Tam ifadesiyle, Türk Devleti’nin Ortadoğu bölgesinde ABD stratejileriyle ne kadar uyumlanacağı sorunudur. Bu, Irak savaşında tezkereyle

kendini kriz biçiminde ortaya çıkarttı. Hala çözümlenmemiş bir sorun vardır Washing­ ton ile Ankara arasında; Türk D evleti’nin Suriye, İran, yani bölgede ABD’nin hedef seçtiği ülkelere karşı ne yapacağı sorunu­ dur bu. Türk Devleti, ABD’nin stratejik de­ rinliğine, bölgedeki stratejik hedeflerine kendisini tabi mi kılacak, yoksa eğer gücü yeterse başka yollardan mı gidecek? Bu ko­ nu, bütün gerilimleri sarmalayan, Türk Devleti’nin başındaki esas sorundur. Buna bir şey daha ilave oldu. Yakın zamanda ya­ şanan ekonomik kriz onun aktüalitesini örtse de gerçekliğin kendisi duruyor. O da ABD’nin Kafkaslarda Gürcistan aracılığıy­ la Rusya’ya sataşmasıydı. Moskova’dan çok sert bir tepki gelince ve hemen arkasın­ dan da dünya ekonomik krizi patlayınca, o gerilim de şimdilik uykuya dalmış görünü­ yor. Bu da Türk devletini bölgede hangi yoldan gideceği konusunda çeşitli gerilimlerin ortasında tutan, yavaş yavaş alevlene­ cek olan bir sorundur. Şunu demek istiyorum; bugünün dünyası ABD’nin iste­ diği gibi tek kutuplu dünya değil, çok ku­ tuplu bir dünya. Ancak bu çok kutuplu dünyanın da nasıl bir şey olacağını şu anda kimse bilmiyor. Yani emperyalist güç mer­ kezlerinin dünyayı ortak yönetimine mi çok kutupluluk diyeceğiz, yoksa çeşitli güçlerin birbirleriyle çıkarları doğrultusunda belki savaşa varabilecek gerilimler yaşamasına mı çok kutupluluk diyeceğiz, bunu bilmiyo­ ruz şu anda. Fakat emperyalizmin tarihine baktığımızda çok kutuplu kavramının her­ halde arkasında emperyalist güç merkezle­ rinin birbirleriyle rekabeti ve kapışması öne çıkacaktır. Dolayısıyla TC bugün bulundu­ ğu bölgede çeşitli güç merkezlerinin yavaş yavaş tırmanan sürtünmesiyle ve çatışma­ sıyla yüz yüzedir ve 1950’lerden 1990’lara kadar yürüttüğü politikayı (NATO üyesi olarak W ashington’un her dediğini yapma


yol tarzında) yürütme kolaylığı bugün yok. Ara yollardan, yan yollardan yürümek zorun­ da. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, Dışişleri Bakanı Babacan’m Temmuz ayın­ da bütün dünyadaki Türk Büyükelçileriyle Ankara’da bir toplantısı oldu. Orda iki vur­ gusu dikkat çekiciydi. Dünyanın ekonomik ağırlığının uzak doğuya kaydığını tespit ediyoruz ve bunu dikkatle izliyoruz diyor. İkincisi dünya artık çok kutuplu dünyadır diyor. Dünyayı böyle okumak Washington’un sinirini fazlasıyla bozar, TC ile iliş­ kisi açısından. Ancak bu da kaçınılmaz. 1950’ler 1990’lar arası Türk dış politikası ve bölgede TC’nin konumlanması bugün sancılı bir değişim içindedir. Türkiye’deki iç gerilimden de esas motive eden, şekillen­ direcek, sönümlendirecek ya da şiddetlen­ direcek olan olgu TC ’nin bölgedeki konumudur. Onu da bir cümleyle yeniden özetleyip bitireyim. Türkiye ABD’ııin böl­ gedeki stratejik derinliğine uyum mu yapa­ cak, yoksa başka yollar mı seçecek? Kavga burada ve bu konu şu anda çözümlenmiş değil. Esasında Kürt sorunu da artık bir böl­ ge sorunudur ve bu denklemin içinde değer­ lendirilmelidir. Fakat şimdi yaşadığımız dünyanın şu günlerinde bütün bu sorunların üstüne dün­ ya ekonomik krizi bir kâbus gibi çöktü. Bu kriz gerçekten 1929 krizine benzer özellik­ ler gösteriyor. Bu şu demektir, dünya güçler dengesi değişecek. Daha doğrusu dünyada değişmeyecek hiçbir denge kalmayacak. Güç merkezleri arasındaki ilişki değişecek, Batı ile Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki ilişki değişecek. Bunun bizim içinde bulun­ duğumuz bölgeye doğrudan yansıması ve Türkiye’ye hangi ek soranlar yansıtacağını bugünden çok fazla kâhince öngöremesek de, egemen güçler arasındaki çelişkileri, kutuplaşmaları zaman zaman yükseltebilir.

Ama bazı sorunlar karşısında, örneğin Kürt sorunu gibi sorunlar karşısında ise bu geri­ limler daha azalabilir. Türkiye’de belli so­ runlar süründürülerek bugüne kadar getirildi. Herhalde bu krizle birlikte daha köklü değişikliklerin, kaymaların yaşanaca­ ğı bir sürece girdiğimizi düşünüyorum. Egemen sınıfların birbiriyle nasıl ilişki kuracağı, nasıl çatışacağı bir kenara, zaten geçtiğimiz son 5 yılda bunun pek çok örne­ ğini gördük. Fakat bu kriz yoğun yaşana­ caksa burada bir aktör eksik. O da çalışan kitleler, Türkiye işçi sınıfı. O bu sahneye nasıl çıkacak bunu bugünden öngöremesek de bir şans yakalama imkânı var. Kapitalizmin bundan önceki büyük kriz­ lerinde, krizlerin büyüklüğünün, yani derin ve kapitalizme büyük zararlar veren tarzda yaşanmasının nedeni sadece kapitalistler arasmdalci rekabet, üretim bolluğundan ya­ şanan çöküşler değil aynı zamanda o dönemlerde işçi sınıfı mücadelesinin bugü­ ne göre çok yüksek olmasıdır. Örneğin sa­ dece 1929 krizini alırsak o dönemde dünya işçi sınıfı ve ABD’deki işçi sınıfı mücade­ le, örgütlenme ve savaşıyla çok yüksek noktalardadır. Dolayısıyla kapitalizmin krizlerine büyük unvanım verdirten ve onu derinleştiren bir başka kutup da işçi sınıfı mücadelesidir. Bugün ne yazık ki ne dün­ yada ne de Türkiye’de bu krizi bu anlamda derinleştirecek bir işçi sınıfı mücadelesi yok. Ancak belki bu büyük kriz kapitalistle­ re bu haliyle bir avantaj verse de, manevra imkânı sağlasa da, bekli de tersinden bir so­ nuç doğuracak ve işçi sınıfı mücadelesinin yüksel- meşinin yollarını açacak. Bu Türki­ ye için de belli ölçülerde geçerli olabilir. Şimdi bu ortadan kaybolan aktörün yani dünyanın yaşadığı ve Türkiye’nin de artık içine girmiş olduğu büyük krizin kaybolan aktörünün neden bu noktalara geldiğini aJD


Türkiye’de Politik Durum ve Sol

çıkiamaya çalışacağım, bu aynı zamanda solun durumunu açıklamak anlamına da ge­ lecektir. Son yaşadığımız 10 yıl Türkiye Devrim­ ci Hareketi açısından sürekli erime, mevzi kaybetme, irtifa kaybetme olarak geçti. Bıı zor soruya, neden bu noktalara sürüklendi­ ğimiz cephesinden bakmaya çalışacağım. Şimdi bunun içinde iki bakış noktası olabi­ lir. Birincisi yakın geçmişte Türkiye’deki devrimci hareketi ve dünyadaki devrimci hareketi etkileyen iki önemli olguya kısaca bakmak ve bir de bugünkü güncelden sora­ na bakmak. Yakın geçmişteki iki önemli ge­ lişmeden kastım, 80 askeri darbesi ve bununla birlikte Türkiye’de yaşanan kapi­ talizmin ikinci gelişim dalgasının sonuçla­ rı. Birinci önemli olay bu. İkincisi, Sovyetler Birliğim in yıkılışı. Şimdi birin­ cisi, 1980 askeri darbesi, uzak geçmişte kal­ dı, ama sadece o noktadan bakmıyorum zaten olaya. Özal’la birlikte başlayan süreç­ te Türkiye’de kapitalizmin ikinci gelişim dalgası yaşandı. Birinci dalgasını 1950’1erde Menderes’le yaşamıştı Türkiye. Türkiye kapitalizminde bir yapısal değişim yarattı bu dönem. Esasında bu aynı zamanda dün­ yada. 1970’leriıı ortasından itibaren yaşa­ nanda bir olgu. Kapitalizmde yapısal bir değişiklik ortaya çıktı. Şunu baştan vurgu­ layayım işçi sınıfı mücadelesiyle ilgili duy­ duğumuz, bildiğimiz, yaşadığımız her şey 1790-1975 arası “fabrika kapitalizmi” dö­ neminde yaşandı. O dönem 1970’lerin or­ tasından itibaren yavaş yavaş ortadan kalkıyor. İşte büyük fabrikalar dağılıyor, bilgisayar teknolojisi yani “bilgi-hizmet ka­ pitalizmine” geçiyor dünya ve Türkiye. İş­ çi sınıfının bir mücadele dönemine denk gelen kapitalizmin yapısal durumu bugün bir değişime uğruyor. Dolayısıyla mücade­ le de ister istemez değişmek zorunda.

Türkiye’de kapitalizm ikinci gelişim dal­ gasıyla ve kapitalizmin yapısal değişimiyle ortaya çıkanları iki başlıkta özetlemek iste­ rim. Bir, kentlere aşırı yığılma. Bunda şüp­ hesiz Kürt savaşının da önemli etkisi var. Ancak kapitalizmin 1980’lerin ortasından beri yaşanan ikinci gelişim dalgası kentlere büyük bir yığılma yarattı. Bugün Türki­ ye’nin kırlarında yüzde 30 nüfus var, yüzde 70’i kentlerde. 1960’larda devrimci müca­ delenin ikinci büyük kabarış yıllarında tam tersineydi bu oran. Kentlere büyük yığılma, bugünün dünyasında ve Türkiye’sinde işçileşme anlamına gelmiyor artık. 1960’larda öyleydi. Gecekondu semtleri kuruldu. Ge­ cekondu semtlerine yığılan insanların he­ men hemen yüzde 90’ı 1-2 yıl içinde işçileşiyordu. Bugün öyle değil. İşçileşme şansları da artık zaten yok. Kapitalizmin ye­ ni yapısal değişiminden dolayı. Dolayısıyla kentlere yığılmayı bugün otomatik olarak işçileşme, proleterleşme olarak algıladığı­ mızda, mücadeleyi yeniden kurgularken bir hata yapmış oluruz diye düşünüyorum. Şöyle bağlıyayım. Düne kadar Türkiye dev­ rimci hareketinin amentüsü bir söz vardı; tşçi-köylü ittifakı. Hangi stratejiyi savunur­ sak savunalım, hangi noktadan mücadele etmeyi öne çıkartırsak çıkartalım hemen her devrimci siyasetin amentüsüydü işçi-köylü ittifakı. Ama son yıllarda siyasetlerin lite­ ratüründen bu kavram, bu amentii düştü. Hiç kimse şimdi işçi-köylü ittifakından çok yoğun olarak bahsetmiyor. Yanlış da değil, çünkü bazı olgular da değişti. Bugün işçiköylü ittifakı büyük kentlerin varoşlarında. Bir değişim algılama anlamında birinci vur­ gulayacağım bu. İkincisi, kapitalizmin ya­ pısal değişimi sonucunda işçi sınıfında bir parçalanma yaşandı. Bugün büyük dev fab­ rikalarda Fordizm ya da Taylorizm üreti­ miyle, sırf kas hareketleriyle çalışan işçi kitleleri ve onların yoğun oturduğu alanlar


yol yerine, hem üretim biçiminde hem fabrika­ ların büyüklüğünde hem de oturma alanla­ rında bir parçalanma var. İşte bunu laşeronlaşma vb. şeyler olarak biliyoruz. Ve bugün kapitalizm, fabrika ve sanayi kapita­ lizminden bilgi-hizm et kapitalizmine evrimleşti, bu da sınıfın konumunu değiştirdi. Şöyle bir cümlede söylemek istersem, dün işçi sınıfı öyle bir konumdaydı ki topyekün savaş verebilecek hareket ve yetenek imkânlarına sahipti. Bugün parçalandı, mevzi savaşlar vermeyi ancak baştan hedef­ leyebilir. TopyekCuı davranış yeteneği zayıf­ ladı. Şimdi birinci önemli değişim dediğim yani kapitalizmde yapısal değişimin müca­ deleyi yeniden kurgularken önümüze çı­ karttığı iki temel sorundan birisi kentlere yığınak, ama bu yığmak artık proleterleşme anlamına gelmiyor. İkincisi işçi sınıfının yapısındaki parçalanma. Bunlar mücadele­ nin yeni kurgusunda yeni stratejik taktik yaklaşımlar gerektirir diye düşünüyorum. İkinci olgu Sovyetlerin yıkılışı. Sovyetleri şöyle ya da böyle değerlendirebiliriz o öncmli değil. Ama bugünün dünya güç den­ gesi 1990’laıdan beri değişti bildiğimiz gibi. Sistemin topyekün yıkılışı 3 tane önemli sorun yarattı. Yeni mücadele ufkunu hazırlarken ya da tartışırken birincisi prog­ ram sorunu yarattı. İşte RSDİP’in programı uygulandı, ama sistem 1990’da çöktü. Do­ layısıyla yeni bir sosyalist partinin ya da devrimci partinin programı ne olacak konu­ su dün çok daha kolaydı, dünya örneklerine bakardık. Bugün aynı ölçüde kolaylık taşı­ mıyor. İkincisi stratejik bir sorun yarattı. Sovyetler Birliği varken tek ülkede devrim konusu tartışma konusu olmaktan çıkmıştı, bugün yeniden tartışma konusu. Eğer Latin Amerika’daki gelişmeleri dikkate alırsak, tek ülkede devrim mümkün ama tutunması

kıtadaki gelişmeye bağlı. Zaten Latin Ame­ rika’nın Bolivarcıları da bugün böyle yap­ maya çalışıyor. Orda bir iyilik ekseni kurdular, Bush’un şer eksenine karşı. Sov­ yetlerin yıkılışının yarattığı üçüncü sorun, iktidar hedefinin bulanıklaşmasıdır. Bugün devrimci hareketler, sosyalist hareketler bü­ tün dünya için söylüyorum ülkemizde de çok farklı değil. İktidar hedefine eskisi ka­ dar inançlı, kararlı yaklaşmıyorlar. Çarpıcı bir örnek benim için, 2001 Arjantin ayak­ lanmasında 1,5 yıl herkes sokaklardaydı, ayaklanma yaşandı. Devrimle sonuçlanmadı, çünkü bizzat ayaklanmacılar Arjantin’de ik­ tidarı ele almayı önlerine hedef koymadılar. Bu rastlandı değil, dünyadaki köklü devri­ lişlerin bir sonucu. Dolayısıyla yeniden mü­ cadele dönemini tasarlarken bu da stratejik bir olgu, insan bilincinde oluşan bugünün dünyasındaki bir olgu. İktidar hedefi dünkü kadar net değil. Bugün oldukça bulanık ve kayma noktalarına gelmiştir. Türkiye devrimci hareketi strateji kurgu­ larım aşağı yukarı 1968-71 arasında yaptı. Çeşitli farklı stratejiler öngörüldü, onlar için dövüşüldü, şu veya bu biçimde sonuç­ lar alındı. Ama o günkü stratejilerin yapıldığı dünya ve Türkiye bugün çok deği­ şik. Dolayısıyla stratejiler erozyona uğradı. Devrimci hareket bugün eski stratejileriyle yürüme durumunda değil. Güncel durumdan baktığımda kısaca şunları söyleyeceğim. Türkiye'deki laikliksiyasal İslam gerilimi, Kürt sorunu ve dü­ zenin ona karşı yarattığı şovenizm devrim­ ci hareketin gündem yitirmesine neden oldu. Bugün Türkiye devrimci hareketi ken­ di taktik gündemine hakkıyla sahip değil­ dir. İşte içinde bulunduğumuz günlerde AKP’niıı üstünden demokrasi hayalleri ya da kısmi anti-Amerikancılık üstünden ulu­ salcılık vurgusu. Bütün bunların dışında bir üçüncü cephe inşası gerekiyor. Bunun poli53)


Türkiye' de Politik Duranı ve Sol tik taktik hedefiyse yoksulluk zenginlik çe­ lişkisidir. Dünyada en kötü ikinci ülkeyiz bu konudaki sıralamada. Stratejimizi yok­ sulluk zenginlik gerilimi üstüne kurmalı ve toplumsal çürümeyi de hedef tahtasına koy­ malıyız.

Ertuğrul Kürkçü: Türkiye’nin böl­ gesel rolü üzerine süre giden tartışma, mü­ cadele, rekabet güya Amerika Birleşik Devletleri’nin Sovyetler Birliği’nin yıkıl­ masından sonra kazandığı nispi üstünlüğün her taraftan tehdit ediliyor olmasıyla birlik­ te yeni bir durum, yeni bir denklem ortaya çıkmaya başladı ve bu yeni denklem etra­ fında Türkiye’de yeni kuvvetler şekilleni­ yor. Ben kendi payıma, içinden geçtiğimiz ve henüz bitmiş olmayan bu Ergenekon da­ vası etrafında zirvede gibi gözüken, ama çok daha evvelden, sonuç buraya varmadan önce kamplaşmış, kutuplaşmış güçler arşın­ daki mücadelenin çok büyük ölçüde bu böl­ gesel yeniden sorgulanmayla ilgili olduğunu söyleyebilirim. İşte bunun hiç önemsiz bir mesele, bunun bir darbe kalkış­ ması kadar sınırlı bir mesele olduğunu düşünmenin bizim için sadece filin bir un­ suruyla fili tanımlamak gibi bir sonuç vere­ ceğini söyleyebilirim. Şunu demek istiyor­ um; İslamcılık-laiklik gerilimi ya da ulusalcılık-İslamcılık gerilimi diyebilmek bence bu kutuplaşmanın sadece ideolojik tezahü­ rü. Ya da şöyle diyebiliriz; Türkiye’de var olan ideolojik kalıplar içerisinden kendisini anlatması. İşin aslına bakacak olur isek, sa­ dece bir paylaşım meselesi değil, öte yan­ dan bir bölgesel yeniden konumlanış çerçevesinde Türkiye’nin nasıl bir yeni kü­ resel konum üstleneceğine dair bir çatışma­ nın içinden geçmeye devam ediyoruz. Bir tarafta, bugün aslında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, TÜSİAD’ın, Anadolu Kaplan­ ları denilen küresel piyasa için üretim ya­ pan, büyük sermayeye de eklemlenmiş taşra

sermayesinin yöneldiği, esas olarak Avrupa Birliği üyeliği üzerinden ifade edilen, ken­ disini küresel rekabette bir kademe yukarı­ ya taşıyacağı varsayımıyla burada konumlandırmaya çalışan güçler, diğer ta­ rafta ise Rusya’yla Çin arasında oluşan ye­ ni vakum, boşluk alanında yeniden kendisini tarif edecek bir bölgesel güç ola­ rak Türkiye’yi tahayyül edenler var, İkinci­ ler küreselleşmeden nispeten mağdur olan ama öbür taraftan devletin hem ideolojik hem iktisadi aygıtlarını hem de askeri ay­ gıtlarını çekip çeviren güçlerdir. Türki­ ye’nin kendine özgünlüğü, orijinalliğinden kaynaklanan, yani nispeten az gelişmiş bir iktisadi yapıya göre çok fazla gelişmiş bir politik üst yapı ve bunun donanımları vs. dolayısıyla ortaya çıkan orantısız bir gücün etkisiyle esas olarak sosyal ve iktisadi mü­ cadelelere yön verme kapasitesini son had­ dine kadar iradi olarak kullananlar Avrasyacılar. Bunların arasındaki çatışma henüz sonuçlanmadı. Şu an için Avrasyacılar yenilmiş gözüküyorlar, boyunlarını doğrultamaz gibiler. Çünkü en önemli müttefikleri ve en önemli aparatları Türk Silahlı Kuvvetleri bu genel çatışmada niha i olarak stratejik tercihini Batı ittifakı ekse­ ninde yaptı. Böylece aslında dayanabilecek­ leri en önemli gücü, Türkiye tarihi ve toplumu bakımından bu gücün etkisini ve desteğini kaybetmiş olarak şimdi yenik dü­ rümdalar, ama bunun hep böyle sürmeyebi­ leceğim düşünmek için birden çok sebep var. Çünkü aslında Türkiye’yi Batı’ya bağ­ layan katarın başını çektiğini varsayanlar şimdiki büyük kriz, hatta bu büyük krize öngelen dönemde, bizzat Avrupa bütünleş­ mesi projesinin sorunlu doğası dolayısıyla, bu katarı bu istasyona yanaştıramayabilirler. Yanaştırmamaları ihtimali daha büyük­ tür. Dolayısıyla küresel rekabette edinebileceklerini varsaydıkları, vaat ettik-


yol leri avantajların pek çoğuna ulaşamadan bu krizin içerisinde boğulmaları ihtimali mev­ cuttur. Diğerleri açısından ise en önemli mesele, Türkiye’nin bugünkü kırılgan do­ ğası. Bugünkü Türkiye’yi bu adımla birlik­ te muhafaza ederek sürdürebileceklerini ben çok fazla hayal edemiyorum. Yani esas olarak Kürt nüfusu karşısına alarak ve bunu tabi nüfus olarak muhafaza ederek, öte yan­ dan Ortadoğu’da ve Asya içlerinde genişle­ mek ve ilerlemek hayalinin tamamen fantastik bir hayal, bir Enver Paşa öykün­ mesine dönüşmesi ihtimali de çok giiçlüdür. Fakat bu tamamen çılgınca bir eğilim değil bence. Çünkü böyle bir vakum var. Esas olarak dünyanın bugünkü gidişatına bakan­ lar ABD’nin önümüzdeki on yılda orta büyüklükte bir devlete dönüşebileceğini, Çin’in ve Rusya’nın yeni büyük güçler ola­ rak dünya sahnesini tanzim etmede artan bir güçle faaliyet gösterebileceklerini ve Avru­ pa Birliği’nin ise ABD’den nispeten ayrı ve özerk bir gelişme gösterebileceğini varsa­ yıyorlar. Hemen hemen Amerika’nın bütün uzağa bakan stratejistleri, Amerika’nın ge­ lecekteki konumunu böyle görüyorlar. Bü­ yük olasılıkla seçimleri Obama ’nm kazanması halinde, Amerika’nın bu müda­ haleci pozisyonundan müzakereci bir pozis­ yona doğru çekileceğini de bütün bu nedenlerle öngörmek mümkün. Şimdi bütün bu şartlar altında Türki­ ye’de tabi en önemli soran, bütün bu oyu­ nun içinde oynanacağı sahnenin baki kalıp kalmayacağı kaidesi. Ben Türkiye egemen sınıflarının, sadece paranoid bir sebeple de­ ğil, yani kafadan kontak oldukları için de­ ğil, gerçek bir olasılık olduğu için, bu bölünme meselesini çok büyük ciddiyetle ele aldıklarını ve bütün hareketlerini bölün­ me ihtimali üzerinden tanzim ettiklerini düşünüyorum. Irak Kiirtleri’yle müzakere­

lere girişme de bununla ilgilidir, Kandıl’in her gün havadan bombalanması bununla il­ gilidir, AKP’nin Kürdistan’da mukabil güç olarak bölgeyi devralmak için kollarım sı­ vamış olması ve bunun yarattığı muazzam gerilim de bununla ilgilidir. Şimdi tabi ki bu ihtimal, bu kapı açıktır. Dolayısıyla Tür­ kiye’yi önümüzdeki on, yirmi, otuz yıl içe­ risinde düşünürken, illa bugünkü siyasi sınırlar içerisinden meseleye bakmak yanıl­ tıcı olabilir. Bu benim temennimle ilgili de­ ğil. Böyle kalsa daha iyi, önümüzü daha kolay görebiliriz. Ama sürece baktığımız zaman daha şimdiden Türkiye'nin iç müca­ delelerinin çok büyük çoğunluğunun uluslararasılaşmış olduğunu göreceğiz. Diyarbakır’daki meseleyi çözmek için Bağ­ dat’a, Zaho’ya gitmek gerekmektedir. An­ kara’daki meseleyi çözmek için Brüksel’e gitmek gerekmektedir. Antalya’daki mese­ leyi çözmek için R usya’ya gitmek gerek­ mektedir. Dolayısıyla hiç de yekpare ve belirlenmiş siyasi sınırlar içerisinde sürme­ yen dünya çapında bir mücadelenin içeri­ sindeyiz. Şimdi böyle bir mücadelenin daha önce­ den görmediğimiz birden çok sonucuna ar­ kadaşlarımız işaret etti. İktisadi ya da toplumsal dönüşümler bakımından Mehmet Özler arkadaşımızın söylediklerinin büyük çoğunluğunu paylaşabilirim. Bu durumun genel olarak toplumsal yaşamdaki etkileri bakımından Haluk’un söylediklerini de çok büyük ölçüde paylaşabilirim. Dolayısıyla bu paylaştıklarımızdan ne gibi başka aktü­ el sonuçlar çıktığını gözlemlememiz gere­ kir. Ben iki önemli şey olduğunu düşünüyorum. Birincisi bu hem bir şans hem de bir sorun aynı zamanda. Bu da süre giden mücadeleler dolayısıyla, Türkiye’nin Kürt nüfusunun bölgede ve büyük kentler­ de hemen hemen eşit oranda, hatta büyük


Türkiye’de Politik Durum ve Sol ölçüde büyük kentlerde dağılmış olması. Bu Kürt meselesinin, yani Türkiye’nin bölün­ mesi riski diye algılanan şeyin, bu fay hat­ tının iki tarafında da K ültlerin bulunuyor olması pekâlâ bir sosyal devrim sürecinde, Kürt unsurunun aktif bir rol oynamasına imkân tanıyabilir. Bu açıdan baktığımda, bunun, çok önemli bir gelecek on yılla kar­ şı karşıya kaldığımızı düşündiirten bir du­ rum olduğunu söyleyebilirim. Bundan kastım şu; hemen hemen Kürt meselesini biz bir bölgesel sorun gibi düşünmeye eği­ limliyiz, çatışmaların seyri bakımından. Ama bir bütün olarak Kürt nüfusun davranışlarına baktığımızda göreceğimiz şey yaklaşık on iki-on beş milyon arasında varsayılan bu nüfusun, sekiz-on milyona varan bir bölümünün F ırat’ın batısında, Türkiye’nin batısında doğrudan doğruya ücretli işçi, geçici işçi ya da iş arayan yok­ sullar olarak yaşadıkları gerçeği. Yani top­ lumun en altında en çok sömürülen ve hükümetin iktisadi faaliyetlerinin tamamın­ dan en olumsuz biçimde etkilenen, bu ne­ denle de sosyal mücadelede her yerde aktif olduğunu gördüğümüz yeni bir güç ortaya çıkartıyor. Önceki yirmi yılda bu güç aslın­ da gözünü daha çok Bağımsız Birleşik Sos­ yalist Kiirdistan hedefiyle Türkiye’nin doğusuna çevirmişken, dikkatlerini Türki­ ye’deki sosyal mücadeleden uzaklaştırmışken, şimdi nesnel olarak hem mücadelenin içinde hem de öte taraftan öznel olarak bir kurtuluş projesi kurduğu zaman bunu İstan­ bul’dan, Ankara’dan, Aydm’dan, İzmir’den kurmak durumunda. Bu Türkiye İşçi Sını­ fı’nm yeni kompozisyonu bakımından bi­ zim için yeni bir imkâna ve aynı zamanda soruna da işaret ediyor. Çünkü sorun öte yandan, etnik kimlikle sınıf kimliği arasın­ da sürekli olarak gerilen ve kafa karışıklı­ ğını durmaksızın besleyen bir nesnel durum da var bunun içerisinde. Fakat bunun ikin­

ci öğesi; ezilen sınıfların içinde bir etnik ya­ rılmayı pekiştirmesine yol açması. Biz ne kadar işçi sınıfı enternasyonalizmini aşıla­ maya çalışırsak çalışalım, kendi faaliyetle­ rimizle, politik mücadelemizle, teorik kavgamızla Türkiye’de giderek artan bir bi­ çimde Türk ve Kürt unsurunun özellikle aşağıda, çalışan ve ezilen sınıflar arasında birbirini ötelediğini, birbirini dıştaladığmı görmekteyiz. Ben kendi payıma, her yıl iş­ te bir ya da iki kere Diyarbakır’a çeşitli se­ beplerle seyahat etmek durumunda olan bir insanım. Her sene ortak mücadele anlayışı­ nın ve ortak kaygı ifadesinin zayıfladığını, kimsenin ötekini geçen yılki kadar alakadar etmediğini hissettiğimi söyleyebilirim. Bu, B atı’da da çokça ifade edilen bir şey. Kürt arkadaşlarımız ne kadar bizim sorunlarımız esas olarak egemen güçlerle, Türk halkıyla değil deseler de, Kürt nüfusu arasında bir Türk sorunu olduğuna dair bir algı giderek artıyor. Bu tabi bizim istediğimiz gibi emekçilerin hemen birbirleriyle hemhal ol­ malarını önleyen en önemli faktörlerden bir tanesi. Dolayısıyla milliyetçilik mevzusunun Türkiye’de sadece bir egemen sınıf propagandası olmadığı, aynı zamanda aşa­ ğıda çok sahici karşılıklar bulan, bunun et­ rafında anında kalabalıkların mobilize edilebildiği, yani krizin aslında bir tür proto-faşist zihniyeti, yani faşizme öngelen onun nispeten daha ilkel bir halini ama kitlesel bir ölçekte bir faşizan eğilimi Tür­ kiye’nin her tarafında beslediği de önemli bir gösterge. Bunu hepimiz her yerde görü­ yoruz. Dolayısıyla çelişik etkiler altında Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı me­ seleleri tartışmak, bunlara bir karşılık bul­ mak durumundayız. Ben kendi payıma, burada çok zor durumda yakalandığımızı görüyorum ve kabul ediyorum. Türkiye sosyalist hareketi, bu muazzam çelişkiler, aynı zamanda muazzam imkân ve sorunlar


..... yol ................ karşısında tarihinin en parçalanmış, en az etkili olduğu, en az örgütlü olduğu döne­ minden geçiyor. Hepimiz parça parça kendi gündemik örgütlenmelerimizi yaratmaya, sağlamaya çalışıyoruz. Ama bunun etkisi­ nin ne kadar sınırlı olduğunu sendikal ya­ şamdan, toplumsal yaşamdan, politik yaşamdan, seçim ortamlarından, yayın ve medya dünyasındaki çabalarımızdan görü­ yoruz. Fakat tılsımlı bir yan var bizim için; buna, bu tılsıma sığınabiliriz. Ne kadar güç­ ten düşmüş görünse, etkisi ne kadar nispi olarak azalmış olsa da, Sosyalist Sol bugün Türkiye’de hala anlamlı fikirler devşirilmek için tecrübesinden ve fikirlerinden istifade edilmesi mümkün ve gerekli biricik güç olarak görülüyor. Çünkü nihayet geri kalan­ ların tamamı savunuculukla ilgili olduğu için, var olanı anlamak, eleştirmek ve bun­ dan bir sonuç üretmek gerektiğinde, özel­ likle şimdi artan kriz döneminde sosyalistlerin fikirlerine giderek daha çok başvurulması, giderek artan biçimde Mar­ xist öğretinin dünyayı anlamak ve açıkla­ mak bakımından bir başvuru kaynağı olarak yeniden hatırlanması, bizim karşımıza bir avantajmış gibi dikiliyor. Fakat tabi burada bu avantajın, hala bir avantaj olarak kala­ bilmesi, bütün bu külliyata bizim var olan tarihsel koşullar içerisinden bir anlam yük­ leyip yükleyemeyeceğimizle ilgili. Çünkü eğer iş Marx T tekrar etmeye olsaydı, Kapi­ tal orda duruyor, herkes bunu okur, bize ih­ tiyaç yok. Kitap yerli yerinde, gayet güzel yazılmış ve pek çok dile çevirisi var, Türk­ çe de dâhil olmak üzere. Buradan bizim kri­ ze ilişkin sonuçlan çıkartıp çıkartamayacağımız, buradan bir eylem kı­ lavuzu ifade edip edemeyeceğimiz ve niha­ yet krize ortak müdahale edip edemeyeceğimiz en önemli mesele. Bence bütün bu tahlillerimizde hemfikir olsak bi­ le aslında bir politik görünürlük sağlama­

dıkça, bu fikirlerin maddi bir güce dönüş­ mesi, dilden dile dolaşması, insanların’far­ kında olmaksızın aslında bu fikirleri tekrarlıyor hale gelmeleri, esas olarak poli­ tik etkinlikle ilgili bir şey. Dolayısıyla ben­ ce ikinci yarıda mümkünse ve mutlaka bence daha çok ortak faaliyetlerimizin olup olamayacağını, bunları birbirimizle ilişkilendirebilmek bakımından yeni düzenekler kurup kuramayacağımızı, hayatlarımızı or­ taklaştırmak bakımından bir irademiz olup olmayacağını, eskiden yaptığımız bu yön­ deki deneyimlerin zaaf ve kusurlarından ne anladığımızı değiş tokuş etmemizin hepi­ miz için iyi olacağım düşünüyorum. Çünkü niyeyse ben, biraz sezgi diyebiliriz, bir şey­ le kanıtlayamam bunu, fakat hem Türki­ y e ’de sosyalist politikaya olan ihtiyacın arttığının hem de öte yandan bunu icra et­ mek ve bundan sonuçlar alabilmek bakı­ mından da zamanımızın daraldığını hissediyorum. Çok büyük ölçüde bu, halk arasında kaynaşan ultra-milliyetçi fikirlerin çokluğu ve buna yön vermek isteyenlerin kıyıcılığından duyduğum kaygıyla ilgilidir. Ama böyle bir problemle karşı karşıyayız. Ben doğrusu ister isek, bir yerinden tutup, süreci örmeye başlayabileceğimizi düşünü­ yorum. Tabi burada bir araya gelip tartışma­ mızın da bu açıdan bir tesadüf olmadığını, krize ve sürece nispeten birbirine yaklaşan, prizmanın bütün yüzlerinden baksak da ni­ hayet aynı prizmaya bakan insanlar olarak, böyle bir ihtiyacı da birlikte duyduğumuzu düşünüyorum. O yüzden bu ihtiyacı bugün tam olarak gideremesek bile, sonuçta bir se­ rinin sonunda buna bir anlam ve şekil ka­ zandırabileceğimizi ümit ediyorum. Umarım Mahir de oradan buna eklenip sü­ reci tamamlamamıza yardımcı olacaktır.

Mahir Sayın: Madem Ertuğrul böyle bir bağlama yapmamı istedi, ben de oradan

JD


Türkiye’de Politik Durum ve Sol devam edeyim. Zor zamanlarda yakalandık demişti. Gerçekten zor zamanda yakalan­ dık. Ama şöyle de bir şey var. Tembel tale­ beye öğretmen habire bilmediği sorulan sorar. Bir şeylerin önümüze geleceğini, bir sınavla yüz yüze geleceğimizi belli ki iyi hesaplayamamışız. Bugün buradaki bütün yapıların yan ya­ na gelmesi durumunda dahi ihtiyacımıza yanıt verecek bir partinin çıkabileceği bile kuşkuludur. Ama umut ederim ki; böyle tar­ tışmalar, bunların yanında cereyan edecek olan ilişkiler, buradan çıkacak fikir paralel­ likleri önümüzdeki dönemde bize hayata daha etkin ve ortaklaşa müdahale edebilme şansını verecektir. Her hangi bir yapıya bakarken kuşkusuz onun hem iç çelişkilerine bakılır, hem de içinde bulunduğu dış ilişkilerine bakılır. He­ le bu yapı Türkiye gibi bir ülkeyse yani emperyalizme bağımlı bir ülkeyse onun iç çelişkilerinin önemi kadar, içinde bulundu­ ğu ilişkiler de hayatını tayin eder. Hatta Türkiye OsmanlI’dan beri öyle bir konum­ dadır ki kendisi politika üretmek yerine dünya üzerinde üretilmiş olan politikalara tabi olma ve zaman zaman fırsat buldukça oluşan dengelerin içinde kendisine bir yer ayırmak gibi bir politika sürdürür. Abdülhamit politikalarına baktığımızda OsmanlI­ nın hayatiyetini İngiliz’lerle R us’lar arasındaki dengede kurmaya çalıştığını gö­ rürüz. Cumhuriyetin kuruluşu yine benzer bir kaderden geçer. Fakat bu sefer Rus’lar­ dan değil de Sovyetlerden bahsederiz. Daha sonra 5 0 'li yıllarda yine benzer bir durum­ la yüz yüze geliriz. İşte Amerika ile bağlan­ tı içerisinde birden bire canlanan Türkiye kapitalizminin o dönemdeki bariz figürü Adnan Menderes, sanki Osmanlı’dan Cıımhuriyet’e miras olarak gelmiş olan bu den­ ge politikasının gereği imiş gibi yeniden

Sovyetlerle bir ilişki geliştirme, bir denge­ ye oynama yoluna gider. Ama onun kaderi malum pek parlak olmaz. 27 Mayıs darbesi ile yüz yüze gelir ve o kadar kendisini se­ ven Amerika’nın bakışları arasında darağacma gönderilir. Ve oradan da Türkiye’nin aslında bu günlere gelen kaderi belirlenmiş olur. Aslında şimdi yaşadığımız bu dönem­ de de OsmanlI’dan miras olarak alman bu politikanın bir benzerini görüyorum. Yani bir şeyler şekilleniyor dünya üzerinde bir noktadan sonra da oluşan dengeler içerisin­ de yine Türkiye o dengelerden yararlanarak bir takım işler yapmaya kalkışıyor. 50’li yıllar, -Mehmet anlatmıştı-, Türkiye’de ka­ pitalizmin hızlı geliştiği yıllar oldu, köyün kentlere taşındığı yıllar oldu. Türkiye’deki nüfus kompozisyonunun ciddi şekilde de1 ğiştiği yıllar oldu. 1980 darbesini takip eden yıllar da yine Türkiye’de ikinci bir dalga olarak kır nüfusunun şehre taşındığı, kırsal alanların tutuculuğunun şehre taşınıp bu defa bir önceki dönemde bulamadığı bir buluşmayı, tersinden bir buluşmayı gerçek­ leştirdiği bir tarihle yüz yüze geldik. Yani kendisini örgütleyecek olan ideolojik ola­ rak bir benzeşildik bulduğu AKP gibi bir partiyi buldu ve Türkiye’nin hayatı bu defa 1950’lerdelci değişimin sonuçlarından fark­ lı faktörlerle belirlenir hale geldi. 1980 darbesi Türkiye’de aslında bütün o zamana kadar kurulmuş olan hem ekono­ mik hem siyasal ilişkilerin topunu birden değiştirdi. 1980’e kadar hepimizin bildiği gibi belli bir ithal ikameci ekonomik geliş­ me seyri izlenmekteydi, soğuk savaş koşul­ ları egemendi, o soğuk savaş koşullarının öğesi olarak Türkiye NATO’nun üyesi ol­ muştu ve buna göre dc bütün siyasal belir­ lenmelerini Amerika üzerinden yapmaktaydı. Üstelik o zamanlardan beri Türkiye’deki yabancı sermaye boyutuna ba-


yol kıldığı zaman, ekonomik ilişkilerin geliş­ kinliğine bakıldığı zaman bunlarda hep Av­ rupa ülkelerinin daha fazla yeri olmasına rağmen, ki bu gün de hala böyledir Ameri­ ka’nın yeri bu ekonomik ilişkilerde topla­ ma göre son derece küçük kalmasına rağmen politik olarak Amerika’nın belirle­ mesi Türkiye üzerinde birincildi. Ve bu gü­ ne bu hala böyle devam etmektedir. Ertuğrul’un işaret ettiği bir kesimin Avrasyacı gibi ortaya çıkmış olması aslında benimde vurgu yaptığım benzetmeye denk düşüyor. Yani Osm anh’dan beri gelen şan­ sını dengeler arasında arama politikasına denk düşüyor. Fakat bu politikayı destekle­ yen Rusya’dan iş almış mütahitlerden baş­ ka, pek fazla da sermaye kesiminin olduğunu söylemek olanaklı değil. Halkın­ sa böylesine geniş bir yönelim içerisine gir­ diğini düşünmek olanaklı değil. Bunların en fazla yığınları milliyetçi duygularla Ameri­ ka’ya karşı tepkilerle kendi etraflarında top­ lamış olmalarına bakarak, halkın böyle bir yönelim içerisinde olduğunu yani Avrasyacılık gibi bir yönelim içerisinde olduğunu düşünmek bana göre yanıltıcı olur. Bu duy­ guların gelişmesinde -Ertuğrui da işaret et­ ti zaten-, bunların gelişmesinde esas olarak 24 yıldır sürmekte olan iç savaş faktörü cid­ di bir rol oynamakta. Burada Amerika’yla yürütülmek istenen pazarlığın kitlesel zemi­ ni üretilmektedir esasında. Bundan kastım şudur, Amerika’nın Kürt politikasıyla Tür­ kiye’nin bu gün sürdürmekte olduğu Kürt politikasının örtiişmemesi karşısında Ame­ rika’ya karşı bir halk tepkisi kozu oynan­ mak istenmektedir. Bu konuda anlaşmanın yaratıldığı gün bu tepkilerin de tersine dö­ neceğini yaşanan örneklerden hemen kestirebılmek mümkün. Yaşanan örneklerden kastettiğim şudur: Amerika’nın Türkiye’ye uzun zaman güneye operasyon yapmasına izin vermemesine karşılık, geçen kışın içe­

risinde hem istihbarat vermesi, hem de böl­ genin uçaklarla vurulması ve buna ek ola­ rak kara kuvvetlerinin de müdahale etmesine izin vermesiyle, hemen havayı birden bire yumuşatıverdi. Yani o Ameri­ ka’ya karşı olan düşmanlık havası birden bire yumuşadı. Esasında tabi ki medyanın bu konuda yönlendiriciliğinin boyutu çok büyük. Türkiye’nin ekonomik hayatı 80’li yıl­ larda yeni bir şekillenmeye girdi. Dünyada yeni bir iş bölümü ortaya çıkmıştı. Bu yeni iş bölümüne göre, - aslında 70’li yılların ba­ şında bu başlamış bir eğilimdi- sermayenin organik bileşiminin yükselmesi dolayısıy­ la, düşen kar oranlarını karşılayabilmek için emek yoğun sermayeler esasında çevre ülkelerine, bağımlı ülkelere, iş gücünün ucuz olduğu ülkelere transfer edilmekteydi. Ama esas olarak sermaye egemenliği, o ser­ mayenin daha önceden sahip olduğu pazar­ lar üzerindeki hegemonya korunmaya devam edilmekteydi. Bu noktadan bakıldı­ ğı zaman şunu söylemek mümkün. Daha önce dünya pazarı içerisinde birleşmiş olan ancak kredi vererek, borçlandırarak, fa,iz yoluyla, doğal kaynakların sömürülmesi yoluyla, eşitsiz gelişim yoluyla sömürül­ mekte olan çevre ülkeleri, bu kez bir de doğrudan doğruya emek gücünün sömürü­ sünün buna eklenmesiyle sömürülmeye başlanıldı. Bu da esasında işçi sınıfının -bu konuda bir yanıltıcı durumun olduğu kana­ atindeyim ben- kompozisyonunun değişti­ ği anlamına gelmez. îşçi sınıfının kompozisyonu İ950’li yıllarda zaten değiş­ mişti. Yani hizmet sektörü denilen maddi nesnelerin üretim alanının dışındaki sektör zaten reel sektör denilen sektöre göre nere­ deyse iki katı büyüklüğe ulaşmıştı. 1950Terde Amerika’daki imalat sanayinde çalışan işçilerin oranı % 33’ tür. O dönemde J î)


Türkiye’de Politik Durum ve Sol bile bu ölçüde geriye sürülmüştür. Bu gün belki bunun yarısına kadar düşmüştür. Ama buna mukabil işçi sınıfının kitlesi bütün dünya üzerinde artmıştır. Yani Türkiye’nin Amerika olduğunu bu anlamda söyleyebil­ mek mümkün değil, Hindistan’ın Amerika olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Buralarda işçi sınıfının kitlesi artmıştır. Ama şu bir gerçekliktir, geleneksel çalışma ilişkileri, geleneksel iş ilikleri büyük değişikliğe uğramıştır, işçi sınıfının müca­ dele gücünün kırılabilmesi açısından, bu­ yandan kârlılığın arttırılması açısından. Sa­ dece sınıfı mücadelesine karşı mücadelenin bir gereği olarak değil, kârlılık oranlarının yükseltilebilmesi için de üretim süreci par­ çalanmış, büyük fabrikaların yerine daha küçük üretim birimleri, daha yoğun serma­ ye kullanımıyla şekillenmiş olan, daha az işçi çalıştıran, ama buna karşılık yoğun iş gücünü gerektiren sanayilerin de çevre ül­ kelerine aktarıldığı bir yapıyla yüz yüze geldik. Şimdi bu duruma baktığımız zaman biz yanıltıcı bir durumla yüz yüze geliyo­ ruz. Yani kapitalizmin dünya üzerinde çok fazla değişmiş olduğuna dair böyle bir nes­ nellik varmış gibi görüyoruz. Çünkü dün­ yanın birçok yerinde sınıf mücadelesi bir anda geriledi. Sovyetler Birliği kalan kapi­ talist pazar dişiliği ile yıkıldı gitti. Tümden kapitalist pazarın bir parçası oldu. Kalan Çin’de Çin Komünist Partisi’nin iktidarı orada ortadan kalkmamış olsa bile dünya ka­ pitalist pazarının entegre bir parçası haline geldi. Bütün iç ilişkileri değişmemiş olsa bile bu gün artık Çin, Dünya Ticaret Örgütü’niin bir üyesi. Hayatını Amerikan kapi­ talizmi ile yoğun bir biçimde birleştirmiş bir ülke konumunda. Bütün bunlara bakıl­ dığında sınıf mücadelesinin geriye gidişin­ de nesnel bir neden varmış gibi düşiinülebilinir. Bir miktar bunların olma­ sını elbette ki demin sayılan faktörlerle i­

zah etmek mümkündür. Ama asıl belirleyici faktör, bu hem Tür­ kiye’de hem de bütün dünyada etkin olmuş olandır. Sovyetlerin yıkılışıyla birlikte Sovyetler ne olursa olsun, Sovyetlere hangi adı verirsek verelim, yani sosyalist midir değil midir, devlet kapitalizmi midir, sosyal emperyalizm midir, hangi ismi verirsek ve­ relim- o gün ki durum bir değişikliğe uğra­ mıştır. Onun yıkılışıyla birlikte Amerikan emperyalizminin birden bire dünya üzerin­ de, tek kutuplu dünya oluştu dedirtecek bir hegemonyası oluştu. O güne kadar GBTer G7Ter denilen dünya üzerinde kolektif bir sömürüyü oluşturabilmek için bir araya gel­ miş olan emperyalist ülkelerin birliği bir­ den bire bozuluverdi. Ve Amerika dünya üzerinde şunu söyleyebilecek pervasızlığa ulaştı “benden olmayan bana düşmandır” . İkiz kulelerin vurulmasının ardından B ush’un ağzından bunları dinlemiştik. Dünyanın bu konumu içinde yani Sovyetle­ rin yıkılışının ardından almış olduğumuz ıdeolojik yenilgi dünyayı bize başka türlü göstermeye başladı. Devrim artık çok uzak­ lara gitti. Devrim kendiliğinden uzaklara gittiğinden dolayı değil, artık sosyalizmin, uğranda fedakârlık edilebilecek olan bir dü­ şünce, yeni bir dünya nizamı olmaktan ken­ di ülkesinde bile çıkmış olması bu meseleye kafa yoran insanların % 90’nının üzerinde bu etkiyi yarattı. O zaman insan doğal ola­ rak bunun hangi nesnel nedenden kaynak­ landığını izah etme ihtiyacı da duyuyor. Buna Türkiye’de başka bir faktör daha ek­ lendi. 1994’te başlayan topyekûn savaşta Türk’lerle Kürt’lerin kaderi birbirinden çok fazla ayrıldı. O zamana kadar belki ayrı mü­ cadele tarzları sürdürüyor olmalarına rağ­ men, daha bir birleşme umudu, bir arada olma imkânı söz konusu iken, 94’te bu ba­ ğın hiç bir şekilde oluşturma imkanının kal-


yol maması ile, Türkiye sosyalist hareketi bir başka ideolojik yenilgiye daha uğradı. Bu başka ideolojik yenilgiye uğramada ketıdi ürettiği argümanların son derece önemli bir rol oynadığı kanaatindeyim. Yani siz orada cereyan eden bir işten uzak durabilmek için ondan uzak durmanın mantığını üretmek zorundasınız. O mantığı üretmediğiniz tak­ dirde kendi kendinizi, kendi varlığınızı izah edemez duruma gelirsiniz. Dolayısıyla da Türkiye sosyalist hareketi arasında yaygın­ ca Kültlerin yaptığı hatalardan kaynaklanan onları kendi rakibi gibi alan bir anlayış ol­ dukça büyük bir yaygınlık kazandı. Bunun içerisinde kısmi olarak buna direnmeye ça­ lışan, buna karşı duran insanlar, gruplar kuşkusuz oldu ama hareketin genel karak­ terini, sosyalistlerin genelini belirleyenin bu olmadığım bize tarih gösteriyor. Bu da esasında militan 60’h 70Ti yıllarda, işçi sı­ nıfı eyleminin yüksek olduğu bu yıllarda militan bir gelenek kazanmış olan Türkiye sosyalist hareketinin, bir tür kendisinin in­ kârı oldu. O militan geleneği o dönemde eleştirenlerin düşünüş biçiminin egemen olduğu bir duruma ulaşmış oldu. Bu gün ha­ la bu durumda yürümeye devam ediyoruz. Bizim bu durumu aşmak için önümüze çıkan kimi şanslar oldu. Mesela bu krizden önce de 2001’de Türkiye de, çok ciddi Tür­ kiye’deki sınıflar ilişkilerini alt üst eden, toplumu egemen sınıfa bağlayan kayışların ciddi bir kopma eğilimi gösterdiği 2001 kri­ zi bizler tarafından en ufak bir biçimde değerlendirilemedi. Bir küçük kesimimiz bunu değerlendirmek üzere blokları, o se­ çim ittifaklarını oluşturdu. Ama o seçim dö­ neminde yaptıklarıyla kaldı. O politikayı önceden konuşulduğu biçimde seçim sonra­ sında sürdürmek, daha sonraki dönemi o dönemde alman hızla karşılamak gibi bir iş yerine, herkesin seçimden sonra kendi ba-

şma kaldığı bir konuma ulaşıldı. Bu gün de yine dünya üzerinde ve artık 2001 krizi gibi hafif yel gibi geçmeyecek olan, gittikçe herkesin artık 1929 türü bir yı­ kıma doğru ilerlediğini kabul ettiği, alınabilecek bir takım tedbirlerle zararı bel­ ki yumuşatabileceklerini umdukları bir kriz gelişiyor. Bu krizin gelişmesini haber ver­ miş olan üç dört tane iyi iktisatçı var. Hep­ si de burjuva ideologu olmak üzere. Bunlar en az bir yıl öncesinden şu kriz durumunu hemen hemen tam olacağı biçimi içerisinde bize ifade etmişlerdi. Onların ifade ettikler; bu krizin en az üç yıl kadar önümüzdeki sü­ reci belirleyeceği ve bunun sonucu olarak da hem dünya üzerindeki tüm devletlerin ilişkilerinde ciddi değişiklikler olacağı, hem de ülkelerin bizatihi kendi içerisinde sınıf ilişkilerinin çelişkinin büyümesi doğrultu­ sunda, hem burjuvazinin kendi içerisinde, hem de proletarya ile burjuvazi, küçük üre­ ticilerle burjuvazi arasındaki çelişkilerin büyüyeceği şeklindeydi. Kanaatime göre de proletarya ile küçük üreticiler, yani geçtiği­ miz neoliberal politikaların uygulama dö­ neminde yıkıma, uğratılmış olan tarım emekçilerinin bu dönemde bir o kadar daha yıkıma uğrayacaklarını ve o yıkımın içeri­ sinde bizim mücadeleyi yükseltme, yeni bir alternatif hareket üretme şansımızın artaca­ ğını düşünüyorum. Diğer arkadaşlar da baş­ ka zam anlardaki, olaylar üzerinden dile getirmişti. Kuşkusuz kriz zamanları dev­ rimci hareketin yükselmesine imkân tanıdı­ ğı gibi aynı zamanda faşist hareketlerin gelişmesinin de imkânlarını yükseltir. İşte Musollini’nin iktidara gelişi krizin proletar­ ya tarafından çözülememesinin akabindedir. Hitler’in iktidara gelişi ha keza Alman Sosyal Demokrasisi’nin ihanetinin sonucu olarak çözülmez bir krizin faşistler tarafın­ dan çözülmesi şeklinde tecelli etmiştir. Bu­ ji)


Türkiye’de Politik Durum ve Sol rada da uzayan bunalan toplumun karşısın­ da totaliter -ille faşizm olması gerekmiyorbir seçeneğin, askeri bir rejim ya da asker destekli sivil bir cuntanın Türkiye’nin ka­ derini Amerikan emperyalizminin belirledi­ ği, esas olarak belirlediği doğrultuda tayin etmesi söz konusu olabilir.

2. Bölüm SORU VE CEVAPLAR

Sorular bölümünde çıkmak zorunda ol­ duğu için önce Haluk Gerger’e söz vere­ lim.

Haluk Gerger: Siz ikinci bölümde yoğun olarak tartışacaksınız ama ben dü­ şüncemi söyleyip gideyim.

Soru 1. Sayın hocam anlamak ve anla­ şılmasını sağlamak için açıklarsanız sevi­ nirim. Türkiye solu 1980 sonrasında tasfiye edilmeli dediniz. Bu sosyalizm anlayışı bağ­ lamında ve örgütsel yapılanma bağlamında neye denk düşüyor günümüz açısından. -Çok şey sayabilirim ama...

Soru 2. İkili iktidar meselesine doku­ nursanız sevinirim.

Haluk Gerger: Bir tarafı, odağında genelkurmayın olduğu, milliyetçi, faşist, kı­ zıl elmacı filan denilen kesimler. Bunların sınıfsal durumlarına girmeyeyim. Diğer ta­ rafta odağında AKP hükümetinin olduğu, İslamcılar, sağ liberal ve sol liberaller. Üçüncü odak da tek başına ayrı bir dinamik ve bence belirleyici ve kontrol edici dina­ mik de Amerika Birleşik Devletleri. Türki­ y e’de iktidar mücadelesinin bu üçgen içinde sürdüğünü düşünüyorum. Türkiye’de sol hareket içinde tasfiye edilmesi gereken şey, esas olarak parçalan­ mışlık ve parçalanmış yapılar arasındaki bellek parçalanması ve hasmane ilişkiler.

Daha birçok şey ekleyebilirim. Ama asıl üzerinde durulması ve tasfiye edilmesi gere­ ken şeyin bu olması g e re k tiğ in i düşünüyorum. Bu bakımdan Rus Sosyal Demokrasisine benziyor, siyaset tarzı vesa­ ire, milliyetçilik, şiddetle olan ilişkiler, ekonomizm... bunların çoğunu sayabiliriz. Bunun için özverileri ve kahramanlıkları tu­ tup bence gerisini tasfiye etmekte yarar var. İkinci bölümde tartışacaksınız, ben kendi formülümü söyleyeyim. Tabi altını dolduramadan söylemiş olacağım. Soru ve eleştiri de alamayacağım. Onun için de özür dilerim. Herkesin konuştuğu bir şey var. Demokratik bir ittifak zemini bulalım ve sol burada nerede ve nasıl durmalı vs. Ben şöyle düşünüyorum. Üç aşamalı bir süreç olabilir. Birinci aşama bizden ba­ ğımsız olarak da sürmekte olan çatı parti­ si. Çatı partisinin bileşenlerini de aşağı yukarı tahmin edebiliyoruz. Ben çok önemsiyorum. Kiirtlerin kuşatılmışlıktan, tecritten mutlaka kurtulması gerekir. Onun için hem önemsiyorum, hem de başarılı olmasını istiyorum. Ama ikinci aşamada solun örgütlenmesi gerektiğini düşünüyo­ rum, devrimci solun, sosyalist solun. İkin­ ci aşama bir devrimci odak örgütlenmesi olabilir. Devrimci eksen diyenler var. Ke­ nan arkadaşımız devrimci koordinasyon dedi. İsimler çok önemli değil. Onun da bileşenlerini az çok tahmin edebiliriz. Üçüncü aşama, nihai aşama, çatı partisi artı devrimci odak, eşittir halk cephesi. Böyle aşamalı bir ittifak zemini arayışının doğru olabileceğini düşünüyorum. Tekrar özür diliyorum, kalkmam lazım. Hepinize te­ şekkür ediyorum. İyi akşamlar diliyorum.

Evet arkadaşlar, sorularınızı alalım ön­ celikle.

Soru 3. Türkiye’de kendisini komünist olarak adlandıran çok sayıda örgüt vaı: Bu-


yol gün var olan yapılar içinde işçi sınıfı nere­ de? Gücümüzü işçi sınıfından alıyoruz işçi sınıfının iktidarını savunuyoruz ama işçi sı­ nıfı bunun neresinde? S o ru 4. Ben 94 döneminde devrimcileşmiş bir arkadaşınızım. Hemen hemen 10-12 yıldır benzer tablolar çiziyoruz, kriz, yeni­ den yapılanma, TD H ’nin ihtiyaçları, par­ çalanmaya ilişkin tespitler ...vs. Ufak tefek değişiklikler dışında cıynı şeyleri söylüyo­ ruz. Sosyalistlerin parçalı durumuna ilişkin eleştiri yapıyoruz, işçi sınıfının, ezilenlerin bir devrimci çıkış yapabilmesi için uygun koşullar olduğundan bahsediyoruz. Buna rağmen de bunun öznesini yaratma irade­ sini geliştir emiyoruz. Bunun için yakın dö­ nemde kimi denemeler oldu. ODP bunlardan biriydi. Ama özellikle 2000 son­ rasına baktığımızda devrimci hareketlerin ortaklaşa sürece müdahale etme ihtiyacının çok daha fazla öne çıktığını bizzat masada­ ki konuşmacılar da defalarca anlattılar, yazdılar, çizdiler. En son bizim de içinde bu­ lunduğumuz sosyalist forumda, buradaki üç yapının da içinde olduğu devrimci güçler bir odak oluşturmak için bir yola girdiler ve bu yoldan çıkamadılar. §inıdi üç yıl son­ ra bu konuşmalar bu tür tahliller yapmanın önüne geçmek açısından devrimci bir odak olarak ortaya çıkmanın gerekliliğini her­ halde ortaya çıkıyor. Buna ilişkin Haluk ho­ canın bir önerisi oldu. Onun da handikapları var. Buradaki yapılar, çatı partisi sürecinin de içindeler. Çatı nerede oluşacak? Devrimci odak nerede oluşa­ cak? Ayrıca bir sorum daha var. Devrimci odağın oluşması önündeki engeller neler­ dir? Nesnel engeller dışında. S o ru 5. Mahir S a yın ’a sorum olacak. 94'te Kürtlerle Tiirkler’in mücadelelerinin arasının iyice açıldığını söyledi. Bir milat gibi bahsetti. Biraz açmasını istiyorum.

S o ru 6. Önümüzdeki dönem devrimci hareketin gelişme dinamiklerinin çok oldu­ ğundan söz ediliyor. Var olan grupları yeni bir gelişim süreci için bir engel olarak gö­ rüyorlar mı? Eğer görüyorlarsa niçin adım atmıyorlar bu gruplar. Görmüyorlarsa tek tek grupların geçmiş 40 yılın maziye baka­ rak nasıl bir gelecek öreceklerini tasavvur edebilirler nıi?

- Sorular için teşekkürler. Konuşma sı­ rasına göre ilk sözü Mehmet Özler’e veri­ yorum.

Mehmet Özler: Evet, arkadaşlar şim­ di herkese somlan somlar şurada toplana­ bilir? Neden sol birlikte davranamıyor? Bir arkadaşımız biraz daha orijinalleştirdi, mevcut grupları buna engel olarak görüyor mu diye. Çözümlemeleri arkadaşlar iyi di­ lekten öteye götürebilmemiz lazım. Çünkü birlik konusunu Türkiye devrimci hareketi çok konuştu. 80 öncesinde de, 80 sonrasın­ da da konuştu. Ama 60 sonrası Türkiye devrimci hareketinin tarihine baktığımızda bu güne iz bırakan siyasal ittifak deneyi yoktur. Bunun çözümlemesi yapılmadan iyi dilekle birlik istemek -k i daha önce de is­ tenmişti- ortaya pek fazla bir şey çıkarmı­ yor. Ama dünyada bunun tersine örnekler var. En bildiğimiz örneklerden çoğunu La­ tin Amerika’da görürüz. Sandinistler 8 ör­ gütten oluşur. 12 yıl beraber dövüştüler bir de iktidarı aldılar. Ya da Küba örneği. Hiç bir şekilde bir bağlantı ittifak yokken Castrolar Sierra Maestra’ya çıktılar. İktidarın ön gününde H avana’daki hareketlerle hemen birleştiler ve iktidarı aldılar. Dünyada ör­ nekler var fakat bizde ortaya çıkmış bugü­ ne, bilincimize iz bırakan bir örnek yok. Şimdi buradan neden ayrılıyoruz sorusu­ na gelmek gerekiyor. Stratejik ayrılıklar 63)


Türkiye’de Politik Durum ve Sol sözmonusu olabilir, yani bir ülkede devri­ me gidiş yolu konusunda farklı farklı düşü­ nebilirsiniz. Bu çok doğaldır. Çünkü her sınıf, zümre kendi konumundan olaya ba­ kar ama taktik ittifaklar ise her zaman mümkündür. Bir dönemi kapsayan, o döne­ min özelliklerini kollayarak yürütülen bir taktik ittifak her zaman mümkündür. Ama o taktik döneme aynı bakıyorsak. Şimdi bu­ günkü Türkiye devrimci hareketine baka­ lım; ben uzun geçmişi ile ilgili kısa bir örnek verdim sadece. Bu gün AK partisin­ den demokrasi bekleyenler var. Ulusalcılığı devrimci hareketin içine katmaya çalışanlar var. Bir kere bunlarla taktik ittifak falan ya­ pamayız ve bunlar da son beş yılda şöyle ya da böyle kökenleri Türkiye devrimci hare­ ketinin tarihinden kaynaklanan siyasetler­ dir. Dolayısıyla birlik dediğimizde herkesle birlik değil bir kere, -taktik ittifakı kastedi­ yorum- herkesle taktik ittifak yapılmaz. AK partisinden demokrasi bekleyenlerle taktik ittifakı kuramazsınız ya da ulusalcılığa meyleden bir siyasetle taktik ittifakı yapa­ mazsınız. Bugün bunun dışında kalanlarla, -siyasal birliği zaten konuşmuyorum, o çok daha yoğun başka bir süreci gerektirir- ise siyasal ve taktik ittifak arayışı yapılmalıdır. Kısmen de yapılıyor.

da sallanır durur, daha diri hale gelmesi dö­ nemsel koşullarla birlikte mümkün olur, yoksa ben “Neden yan yana gelmiyoruz?” sorusuna verilebilecek bir somut cevabın bugün olduğunu düşünmüyorum.

Şununla bitireyim sözümü; “Türkiye devrimci hareketinin tarihinde neden dün it­ tifaklar yoktu bugün neden ittifaklar yok?” sorusuna benim çözümleyebildiğim, aklı­ mın yettiği şudur: Dün ittifak kurmadık bir­ birimizle, çünkii Türkiye devrimci hareketinin siyasetlerinin ağırlıklı bölümü devrimi yarın gibi gördü. Erken devrim ön­ görüsüyle davrandık 80 öncesi ve kimseye ihtiyaç duymadık çünkü yarın iktidara ge­ lebilecek durumdaydık, öyle algılandı. Bu gün ise iktidar ufku yok, iktidar ufkunun ol­ madığı bir siyasal ortamda taktik ittifaklar

Grupların kimileri evet bugünkü siyasal ittifak halkalarının kurulmasına engeldir, ısimlendirmeme gerek yok. Dönemsel deği­ şikliği kavramayan, altmışların stratejisinin hala geçerli olduğunu savunan siyasetlerin bugün bir geleceği yoktur. Ya da dönemsel değişikliği solda liberalleşme olarak algıla­ yan siyasetlerin de geleceği bu düzenin içindedir. Bunun dışmdakilerle bir şeyler yapılabilir ama bunun bir formülü yok. Bi­ zi tümüyle geleceğe taşıyacak tarzda tılsım­ lı bir formül yok. Bu pratiğin içinde taktik algılama yakınlıklarından ortaya çıkacak

Bu işler biraz pratikten gider. Somut olarak son beş yıldır yaşanan, egemen sınıf­ lar çerçevesindeki bölünmenin solda yarattığı etkiler oldu. Bunlarla ilgili olarak mesela bir taktik ittifaka neden şu siyaset gelmiyor diye bir şeyi tartışmak mümkün değil. Ayrılık olacak illaki, ama benzer dü­ şünenlerle birlikte davranmanın elbette yol­ ları aranmalıdır. Bu yapılmalıdır. Fakat bugün bunu gündemde canlı tutmayan ne var? İşte düşman konumlandı, şöyle geliyor böyle geliyor. Nedir sorun? Dünün tam zıt­ tı, dün erken iktidar hayalleri kurduk bugün iktidar hayali kurmuyoruz bile. Bugün sin­ si gizli bir umutsuzluk var. Herkesin üstüne bulaşmış bu kanser. Ondan nasıl kurtulaca­ ğız? İki üç siyaset yan yana gelip bir çıkış yapıp deneyelim. Deneyelim bunu engelle­ yen hiç bir şey yok ama yarın bu ittifak bir biçimde bozulabilir. Bir başkasına hazırlan­ mak gerekir. Ama dönemin özelliği bu. Ben bu dönemden büyülü sihirli bir çıkış oldu­ ğunu düşünmüyorum.


yol uygulamalarla olur. Ama arkamıza baktığı­ mızda ne yazık ki bizi bu konuda güçlendi­ recek, bilincimizi destekleyecek tarihimizde önemli bir örnek yok. Sonuç olarak bağlayayım; pratik adımlar seviyesin­ den başlamalıyız. Bugün Üçüncü cephe dediğimiz siyasal İslam’dan demokrasi beklemeyen ve ulusal­ cı renklerin herhangi birisinin nüansım taşı­ mayan Türkiye’de gerçek demokrasinin gerçekten halkların mücadelesiyle mümkün olduğunu düşünen, bugünün bulaşık hasta­ lığının dışında duran siyasetlerin taktik it­ tifakı mümkündür ve bu konuda bugün çatı partisi tarzında bir faaliyet yürüyor. Ama geleceği ne olacak, canlanacak mı? Kendi­ si bir gelecek vaat ediyor mu bunla ilgili bir şey söyleyemem. Bugün egemen bir zümreden demokrasi veya çözüm bekleyenlerin dışında kalan taktik zeminde duran siyasetler olarak mut­ laka yan yana gelmeliyiz, ittifaklar yapma­ lıyız. Üçüncü bir hat yaratmalıyız. Ama bizim üstümüzde 60’lardan beri gelen bu işi yapamamanın yarattığı bir tarihsel bilinç var. İstediğimiz kadar “gruplara ayrıldık, parçalara ayrıldık” diyelim; bunları ister öngörü olarak söyleyelim ister şikâyet ola­ rak söyleyelim bu bizim gerçekliğimiz. Ben bunun neden böyle olduğunu bu toplantı se­ viyesinde en kaba tespit olarak açıklamak istersem şunu söyleyebilirim; dün erken ik­ tidar öngördük ittifaka ihtiyacımız yoktu kimse kimseyle ittifak yapma derdinde de­ ğildi. Bu yanılgıyı iki kere 12 Mart ve 12 Eylül duvarına çarparak yaşadık. Bugün ik­ tidar ufku yok. Nasıl mücadele edileceğinin sınırı, ortak sınırı bir demokrasi mücadele­ sine indirgenmiş durumda. İyi onu da bir­ likte verelim zaten. Ama onu da AK partisine ya da ulusalcılara bulaştırarak de­ ğil başka bir hatta durarak yapmak duru­

mundayız. Bunun imkânı var, bunun şansı var. Tarihten gelen mirasımız bizi çok olumlamıyorsa da imkânın olduğunu, kimi pratik adımlarının atıldığını, daha değişik daha yaratıcı adımların da atılmasının ge­ rekli olduğunu düşünüyorum. Umarım bi­ raz umutları silikleştiren bu süreçten pratik olgun adımlarla çıkabiliriz, bu süreci arka­ mızda bırakabiliriz.

Ertuğrul Kürkçü: Benim bu tür toplantılarda keşke sorulmasaydı diyeceğim sorulardan bir tanesi “Bu işçiler nerede so­ rusu?” . Ben de artık şöyle bir yol buldum, soruyorum salona “Hayatınızı nasıl kazanı­ yorsunuz, el kaldırın” diye. Her seferinde salonun yüzde doksanı hayatını çalışarak kazanıyor. Burada aslında işçiler var, işçi­ ler burada. İşçilerin olması istenen büyük kitlesi bu tür toplantılara gelmiyor. O yüz­ den ikide bir işçiler nerede diye sorup dur­ mayın. İşçilerin içinden çıkıp gelenler burada. Mesela ben sabah 7.30 da kalkıyo­ rum akşam 7.30 a kadar çalışıyorum, işçi­ yim. Şimdi ama kendimi işçi olarak anlatmıyorsam bir politik işim olduğundan dolayı anlatmıyorum. Yoksa herkes burada şu ya da bu şekilde sosyolojik olarak işçi. Var mı içinizde tüccar, sermayedar, kumar­ baz, madrabaz? Yok. İkincisi bu işçi aydın ayrımı da 20.yüzyıl öncesinden gelen ay­ rımlar 20. yüzyıl öncesinde kafa emekçisi diye kategori sanayi içinde yada toplumsal iş bölümünün içerisinde yok idi. Kafasıyla çalışanlar genellikle egemen sınıfların hiz­ metkarları ve serbest çalışanlar olurdu ama kafa emeği kitleselleştikten ve sanayinin bir parçası olduktan sonra aydınlar ve entelek­ tüeller denilen insanlar da işçi sınıfının içindedirler artık. Yani işçi sınıfının organik aydını oluyorlar. Onları işçiden saymamak bence bir 18.-19. yy lügati. O yüzden ben­ ce lügatlerimizi çağdaşlaştıralım. c<>\


...... Türkiye’de Politik Durum ve Sol......... İkinci mesele şu. şimdi biz diyoruz ki daha önceki bütün birlik girişimlerinin bir sonu olduğunu gördük. Bu kadar çok birlik yapmak isteye isteye. O da şu: Aslında bir politik birlik için koşullar olgunlaşmamış­ ken, genel olarak kitlelerin böyle bir arzusu var ve zaten biz de güçten düştük diye her­ kesi aynı partinin içine sokmaya çalıştığı­ mız durumlardı bunlar. Türkiye’de 80 sonrası böyle iki tane parti oldu bir tanesi BSP oldu sonra da ÖDP oldu. Bu iki parti­ nin de niçin parti olarak hareket edemedi­ ğine kısa bir süre sonra gerilimlere dayanamayarak ufalandığına bakacak olur isek; sorunu her şeyden önce birlik basıncı altında programatik sorunları çözmeden, as­ lında aynı programı takip etmeyen insanla­ rın muğlak bir şemsiye programı altında sırf parti ihtiyacı yerine gelsin diye bir araya gelmelerde görürüz. Partiye verilen anlam ile o partinin içeriği arasındaki gerilimin de bu başarısızlığa yol açtığını görebiliriz. Ben şimdi kendi payıma şöyle düşünüyorum; ÖDP kurulsun diye çok uğraştım, ondan ev­ velki bir beş yılı da bu fikir ortaya çıksın diye geçirdim ve sonuçta ÖDP’nin çoğunlu­ ğu ima etti ki “ya biz sizle yapamayacağız bir an önce buradan gitseniz iyi olur”. Şim­ di ama bu neticeye baktığımda aslında bel­ ki de bu basıncı yaratmanın asıl problem olduğunu düşünüyorum. O açıdan şöyle ka­ tılıyorum. Belki de nispeten gevşek bir itti­ fak halinde ÖDP’yi meydana getiren güçleri bir araya getirmiş olsa idik; bu ka­ dar parti basıncı altına sokmuş olmasa idik; bu insanlar bu yapılar birbirleri ile daha ta­ nımlanmış ilişkiler içerisine olsalardı; yani ikiyüzlü yaşamadan, -parti meclisinde bir şey konuşup çıkıp arkasında teşkilat toplan­ tısında başka karar alıp tekrar parti mecli­ sine gelip onu dinamitleyerek yaşamak yerine- farklı farklı görüşlerini pek ala bir koordinasyon etrafında bir araya getirmeyi

deneyebilirlerdi. Şimdi testi kırıldıktan son­ ra tabii benim aklıma bu geliyor. Çünkü başka bir imkan vardı. Parti dediğiniz zaman bizim geleneği­ mizde Türkiye sosyalistlerinin geleneğinde pek mühim bir şeydir. En mühim, her şey­ den mühim. Dolayısıyla partinin içinde iş­ lenmiş kusurların hepsi bir tür kriminal mesele haline geliyor. İnsanların birbirine karşıtlaşması düşmanlaşması vs. Oysa ben şunu anladığımı söyleyebilirim. Gruplar Türkiye Sosyalist Hareketinin bir vakıası­ dır. Gruplan boğalım, boğazlayalım, grup­ lar olmasın, kahrolsun. İstediğiniz kadar bunları konuşun bence bunun Türkiye’nin sosyal hakikati ile de ilgisi var. Ben bu ör­ neği hep tekrarlıyorum; eğer uçakla seyahat ediyorsanız Avrupa’dan Türkiye’ye doğru şöyle bir manzara görürsünüz. Uçsuz bu­ caksız yeşilliklerden Türkiye’ye doğru yak­ laştıkça kahverengi parçalara ve Türkiye’ye geldiğiniz zaman da kahverengi boz sarı kü­ çücük küçücük parçalara arazi bölünmeye başlar. Bu aslında buranın bir küçük üretici­ ler ülkesi olmasındandır. Küçük üretimin hala Türkiye’de kapitalizmin tüm gelişimi­ ne rağmen toplumsal ruhu şekillendirmesiy­ le kısmen ilgilidir. Kısmen de aslında işçi sınıfı arasındaki iş bölümü ile ilgilidir. Ne kadar çok çalışma şekli var ise o kadar çok sosyalizm tahayyülü olacağı ve bunların da kendilerini farklı farklı ifadeye meyilli ola­ cakları ortadadır. Üstelik sosyalist hareketin iç tartışmala­ rına gelince -örgütsel tartışmalar taktik tar­ tışmaları vs- bunların hepsi kendine Türkiye’de bir grup bulabilir. Ben de diyo­ rum ki tabiki manasız bir şekilde daha ne kadar çok grup varsa o kadar Türkiye haki­ katine uygun olur diye bir cümle kurmaya­ cağım ama var olanlarla anlamlı bir


yol yürüyüş nasîl kurulabilire kafa yormak sos­ yalist hareketin bir iç meselesi olarak öııemlidir. Tabi ki bu Türkiye’nin meselesi değil. Bence iki şeyi birbirinden ayırt edelim. Bu, biz sosyalistlerin meselesi. İşçi sınıfının böyle meselesi bir yok, “sosyalistler bir ara­ ya gelsinler mi gelmesinler mi?” gibi. îşçi sınıfı iktisadi mücadele düzeyinde başka şeylerle karşı karşıya. Politik tercihlerini yapmak için önüne sürülmüş seçenekler arasmdan tercihini yapar. Biz sunulmuş se­ çenekler arasında olmadığımıza göre işçi sınıfının meselesi değiliz. Ama biz işçilerin bir kısmı olarak, kendi kendimize çok önemli bir meselemiz var diye düşünüyorum. Bunu bir sosyalist gelecek açısından bir ön­ cü faaliyeti yeniden nasıl organize edebili­ riz. iki şeyi gözetmemiz lazım. Birincisi, işçi hareketinin kendisi kriz halinde. İkin­ cisi SSCB nin çöküşünün öncesinden beri ve çöküşünden sonra bizzat Sosyalist hare­ ket dünya çapında bir kriz yaşıyor. Nihaye­ tinde M arksist teorinin yeniden üretilmesinde sorunlar dizisiyle karşı karşıyayız. Bu krizleri çözmek için faaliyetlerimizi ortaklaştırabilir miyiz? Bu konuda irade ko­ yanlar, buradan hareket edenler pekâlâ faa­ liyetlerini ortaklaştırabilir bunun önünde bir engel yok bence. Biz bunu denemeye baş­ layabiliriz ve bizim yaptığımız Sosyalist koordinasyon önerisi bununla ilgilidir. Şim­ di daha önceki denemelerimizle niçin sonuç vermedi diye bir soru yok, böyle bir koordi­ nasyon projesi pek yapmadık. Bana sorar­ sanız bizim halimize daha uygun olur diye düşünüyorum. M. Özler de buna ittifak di­ yor. Sosyalist grupların sosyalist hareketin gelişimi için birbirileri ile kuracakları da­ yanışma ya da ortaklığın ittifak kadar bü­ yük bir tanıma ihtiyacı var ftıı? Bunu

tartışmaya değer görüyorum. Tartışalım bu­ nu. Ben buna ittifak dememeyi tercih edi­ yorum. Beri yandan sık sık 2002’den beri dillendire geldiğimiz bu 3.kutup meselesi; daha çok bir aşağıda, sınıfın, ezilenlerin arasmda ya da onların hak ve çıkarlarının ifadesi olarak kurabileceğimiz bir politik almaşık olarak bana gözüküyor. Dolayısıy­ la ben burada bu tanımı böyle düzeyler ha­ linde yapabiliriz diye düşünüyorum. Ama illaki kimse bunu benimsemek zorunda de­ ğil. İkincisi burada bir sorun olabilir, tartı­ şalım. Ben şuna başından beri, biz ÖDP’den ayrıldığımızdan beri açığız; biz diyoruz ki eğer Türkiye’de eğer işçi sınıfı­ nın partilerinden bir büyük olanı, tanzim edici olanı, bir gün meydana gelecekse bu ancak birleşik bir parti olabilir. İkincisi bu ancak bu çoğulcu bir parti olabilir. Üçünciisü işçi sınıfının kendi öz deneyimleri üze­ rinden ortaya çıkabilir. Sosyalist gruplar arasındaki koalisyon meselesi gibi görme­ dik ama biz bu olacak bu partinin içerisin­ de yer almaya, kendisini orada lağvetmeye hazır ekiplerden biri olarak durmaya çalış­ tık. Dolayısıyla böyle baktığımızda biz ÖDP müktesebatını kısmen kendimizle be­ raber taşıyoruz, iki şey, birincisi ÖDP’ııin çoğulcu bir parti olarak kurulmuş olması, ikincisi ÖDP’nin program anlayışında geç­ mişteki azami ve asgari program ayrımını aşan ve sosyal devrim ile siyasi devrim arasmda bir mütekabiliyet arayan yaklaşımı. Bu muğlak biçimde vardı biz bunun muha­ faza edilebileceğini düşünüyoruz. Dolayı­ sıyla böyle bir yaklaşım içerisinde pekala biz herkesle böyle bir koordinasyona girme­ ye hazırız, amadeyiz, bunu teşvik ediyoruz. Bunun sorunlarını ortadan k a ld ırm a k bahse değer. Daha önceki teklifler böyle değildi. Sosyalist forum teklifi aslında bir SEH tek­ lifi idi. Ve bu teklifin manası aslında bir dü­ şünsel platform oluşturmak idi. Yoksa


Türkiye’de Politik Durum ve Sol burayı biz devrimci partiye ilerlemek için otomatik bir yol olarak görmemiştik. O yüzden bu yaklaşımla bağdaşamadık ama arkadaşlarımız bunu farklı yorumluyor di­ ye -onlarla bir karşıtlığımız olamaz hayır çünkü farklı yorumlarımız olacağı için- biz ortaklık arayışı içinde olacağız deneyeceğiz yeniden. Şimdi burada bir de Kürt sosyalistleri ile biz ne yapacağız meselesi var. Ben ken­ di payıma Kürt sosyalistleri ile ortak örgütlenmenin yolunun açıldığı düşüncesin­ deyim geçen yılki hareketin kararlarından sonra. Demokratik özerklikte karar kılan bunu Kürt meselesinin çözülmesi için temel metot olarak benimseyen ve bunun bir top­ rak talebi dışında Türkiye’nin var olan sı­ nırları içerisinde bir yeni mücadele evresi olarak tasarladığı zaman ister istemez ortak örgütlenmenin de kapısı açılıyor demektir. Zaten Türkiye’nin batısında ise eğer işçi sı­ nıfının. Kürtçe konuşan, Kürt kimlikli, Kürt olan kesimi ile Türkiye işçi sınıfı arasında sendikalar ve politik partilerde, kitle örgüt­ lerinde, halk inisiyatiflerinde bir araya gel­ memek ve ortak mücadele etmemek düşünülemez. Öyle olduğu içindir ki zaten doğu ve güney doğuda bütün belediyeler DTP etkisindeyken, onun kontrolü altınday­ ken batıda tamamen farklı bir sosyal müca­ dele düzeyinde olunduğu için, Kültlerin çok küçük bir kesimi ittifaka oy veriyor geri ka­ lanı AKP’ye oy veriyor. Ben bunun anlaşıl­ mayacak bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu apayrı koşullar altında yaşadıkları, apayrı hayatlar sürdükleri için ve sosyal gü­ vence ve baskılara karşı himaye arayışının kimlik meselesinden başka bir biçimde algı­ lanmasıyla ilgili. Dolayısı ile ben bütün bu olguları göz önüne alarak, şimdi acele et­ meksizin ama mutlaka Kürt sosyalistleri ile Türkişe sosyalistlerinin aynı yapılar

içerisinde farklı, özgün bir organizasyon içerisinde bir araya gelmelerinin döneminin geldiğini düşünüyorum. Bunun idrakinin henüz ortaya çıkmamasının dönemin karak­ teristiğini değiştirmeyeceğini düşünüyo­ rum. O yüzden ben diyorum ki yol yakınken bu işi örmeye başlayalım. Böyle bir koordinasyonun yapılabilirliğini biz id­ dia ediyoruz. Ya iddiamızın yanlış olduğu­ nu ispat edin. Ya da iddia doğru ise böyle bir koordinasyona başlayalım. Bu şu mana­ ya gelir; işçi sınıfının hakları için, sosyalist hareketin iç meselelerinin tartışılabilmesi ve çözülebilmesi için ve yeni bir örgütlen­ me çığrmın açılması için aynı kaygıları gü­ denler, bu sorunları tartışmak için, güçlerinin birleştirirler. Ama bu asla henüz birbirleri içinde erimelerini birbirleri uğru­ na kendiliklerinden vazgeçmeleri anlamına gelmez. Ama bunu vaat edene altın madal­ ya veriyoruz.

Mahir Sayın: Ben “var olan örgütler­ de işçiler nerede?” sorusuna Ertuğrul gibi cevap vermiyorum. Şu kısmım tabi ki ay­ nen bende söylüyorum. Burada işçiler var, ama bu işçiler dediğimiz cemaat 13 milyon filan. Biz 1300 kişi. Esas merakımız bu kıs­ mına olmalı. 1300 ile 13 milyon arasında on binde bir gibi galiba bir oran var. “Bu bağ nasıl kurulacak?” sorusunun üzerinde dur­ mak gerekiyor. Bu soruyu böyle sormak ge­ rekiyor. Bir arkadaşımız 4 örgütün ya da grubun burada niye bir araya gelmediği ya da gelmek istemediği gibi bir ifade kulan­ mışım gibi değerlendirdi. Böyle bir şey söy­ lemedim. Kemiyet olarak ve de hatta keyfiyet olarak bunları bir araya koysan Türkiye solunu ne kadar etkiler, Türkiye iş­ çi sınıfını ne kadar etkiler, Türkiye siyase­ tinde ne kadar belirleyici olur? Bu bayağı ciddi sorgulanabilir bir durumdur diye söy­ ledim. Yani bunun kemiyet ve keyfiyet ola-


yol rak gücünün düşüklüğünü ifade etmeye ça­ lıştım. 1994’te ne oldu.l994’te hepinizin bildi­ ği gibi bu memlekette topyekûn savaş baş­ ladı. Bu savaşta birileri eve gitti birileri de dağa gitti. Böyle yollar bir biçimde ayrıldı. Birleştirilmesi de pek kolay değil. Bunun daha vahim tarafı şu: Birçok Sosyalist ha­ reketin ağırlıklı kısmı Kürtleri rakip olarak gördü. Filistinlileri hiç bir zaman rakip ola­ rak görmezler ama Kürtleri rakip olarak gö­ rürler nedense. Bunun cevabı var ama oraya girmeyelim. Bu sosyalistlerin kuşkusuz bir araya gelmesi gerekiyor. Hepimiz bir sınıfa tekabül etmiyoruz yani. Burada bu kadar dört yüzümüz, beş yüzümüz arasında sınıf farkı yok. Dolayısıyla bizim ayrı ayrı duru­ şumuzu sınıfsal konumlanmamızın belirle­ miş olduğunu söylemek mümkün değil. Daha çok zihinlerimizdeki başka kaynaklar­ dan gelen etkilerin sonucu olarak birbiri­ mizden ayrı duruyoruz. Kimimiz tarihen ayrı geleneklerden geldik, kimimiz ayrı me­ kanlarda ayrı işler çevirdiğimiz için ayrı du­ ruyoruz, belki kontaklarımız koptu. Ama gende burada duranlar birbirleri ile diyalo­ gu başkalarına göre daha yüksek tutabilen­ ler. Ertuğrul’ıın ifade ettiği gibi bir koordinasyon ya da ittifak lafını telaffuz edip bunun gerekleri nedir diye kafa yormak­ ta olan, epey bir zaman kafa yoran insanlar. Şimdi bir araya gelemeyişimizde en te­ melli faktör bence sosyalizm kavrayışlarımızdır. Yıkılan bir şeyleri sosyalizm diye savunduk ya da bunun versiyonlarını savun­ duk. Şimdi hepimizin çıkıp da aynı şeyi ay­ nı biçimde savunduğumuzu söylemek olanaklı değil. Yani su bulandı. Bulanık su­ yu durultmak gerekiyor. Bizim, dün yıkılan sosyalizmden farklı olduğunu, yıkılmaya­ cak olduğunu anlattığımız sosyalizm tasav­ vuru- muzun ortaya çıkması gerekiyor.

1990’da SSCB yıkıldığı zaman hangimiz ne tür görüşü savunuyor olursak olalım topu­ muz birden ideolojik bir yenilgi aldık. İster Sovyetçi olalım ister Çinci olalım, isterse onlara karşı pozisyon tutmuş olan akımlar­ dan olalım. Bütün dünyada sosyalizm lafı­ nın arkasında duran herkes için böyledir. Zahiridir belki bu yani meselenin özüne ilişkin değildir, iddia edildiği gibi sosyaliz­ min olamayacağına dayanan bir düşüncenin kanıtlanması değildir. Ama bu kabul gör­ müştür. Ve tabi bunun böyle kabul görmesi­ nin arkasında ciddi bir fatura yatmaktadır. Sovyetler Birliği’ni Alman faşistleri yıka­ madılar. O zamanın en modern donanımına göre en modem 176 tümenle saldırdılar. Moskova önlerine kadar geldiler. Ama ora­ dan öteye bir yere gidemediler. Geri mem­ leketine kaça kaça dönmek zorunda kaldılar. 1900’lerin sonuna gelirken ne Al­ manlar saldırdı ne Amerikalılar saldırdı ne Japonlar saldırdı. Kimse saldırmadı. Sov­ yetler Birliği bünyesinde yaşayan halklar saldırdılar. Bir sarhoşun önderliğinde dünya tarihinde yeni ışık gibi parlamış olan Ekim Devrimi’nin ürünü Sovyetler Birliği’ni or­ tadan kaldırdılar. Arkasından vahşi kapita­ lizmin cirit attığı, o kapitalistlerin kalınlarının da yine bizim komünist parti­ lerden çıktığını gördüğümüz bir rejim kar­ şımıza dikildi. Bunun faturasını sorarlar arkadaşlar. Bunun hesabını yeryüzünde ver­ meden de yeniden kitlelerin dönüp bize “Madem siz sosyalistsiniz sizi destekleye­ ceğiz” demelerini beklememek gerekiyor. Bu farklılığı anlatan bir sosyalizm anlayışı­ nı bizim yüksek sesle ifade etmemiz, bunu anlatmamız, farklı bir sosyalizmi savun­ makta olduğumuzu ikna edici bir biçimde ortaya koymamız gerekiyor. Bu bizim fark­ lılıklarımızı da sanıyorum ki asgariye indi­ recektir. Böyle bir şeyi Paris Komünii’nden kalkarak Ekim Devrimi’nin verdiği dersler-


Türkiye’de Politik Durum ve Sol den geçerek, sosyalizm düşüncesini, bilim­ sel sosyalist düşüncenin kökenlerine bağlı kalarak ve çağdaş düşünceyle birleştirerek bir yeni formülasyon geliştirdiğimizde; aramızdaki farklılıkları da sekterizmden uzak bir biçimde hareket edebileceğimiz bir zeminin tarifi olarak ortaya koymalıyız. Sosyalizm konusunda yeniden bir tarif der­ di sadece benim derdim değil. Bu Türki­ ye’de bir zamandır değişik grupların derdidir. Birlikte tartışan grupların da uzun zamandır böyle bir formülasyonu geliştir­ mek derdi olmaya devam etmektedir. Bu bi­ zi ortak bir sosyalizm anlayışına götürebilir. Götürdüğü ölçüde tek bir partide bir araya gelmemiz de mümkün olur. İkinci önemli bir nokta bu tür işlerin ilk söz söylendiği anda ilk eylemin de yapılma­ sını gerektirdiği gerçeğine bağlı olmaktır. Yani sadece yan yana gelip müthiş tartışma­ lar yapıp güzel dergiler çıkarıp halkımızı aydınlatmak gibi bir bilinçle birliğe filan gi­ demeyiz. Oradan biz hakikaten iyi ayrılıklar da bulabiliriz. Burada söylediğimiz her söz hayatı değiştirmede de bir anlama sahip ol­ mak durumundadır. Bu tartışmayı yapanla­ rın aralarında hayatı değiştirmenin eylem ortaklığının da oluşturulması gerekir. İşte böyle bir işi bir koordinasyon çerçevesinde -Ertuğrul’un gruplar konusunda söyledikle­ rine aynen katılıyorum tekrarlamaya gerek yok- acele etmeden birbirini hemen yoğun beklentilere boğmadan ama belli işleri or­ taklaşa yapmayı benimseyerek ilerlemek. Belli işlerden kastım, bir tane belli iştir. Bir tane belli işi ortakça yürütmeyi özümsemiş­ sek o bizi zaten başka belli işleri de yapma­ ya sevk eder. Bizim tarihimizde 60’h 70’li yılların canlılığının temelinde işçi sınıfının eylemi yatar. Gençlik veya başka sınıfların eylem­ leri ne kadar öne çıkmış olursa olsun onla­ rın hepsinin gözlerini çevirdiği, güvendiği,

dayandığı, onlara moral veren, onları hare­ kete geçirici olmuş olan işçi sınıfının eyle­ mi olmuştur hem 60’lı yıllarda hem de 70’li yıllarda. Bizim şimdi yaşadığımız dönem içerisinde böyle bir şey yoktur. 20 yıldır ki bizim hayatımızda güven duyabileceğimiz, yüzümüzü çevirdiğimiz zaman gülümseye­ bileceğimiz buradan aldığımız moralle bir denizde dalganın üzerinde sörf yapan bir in­ san hızı gibi hızla atılabileceğimiz bir hare­ ket göremiyoruz. Bu hareketin yaratılmasının amelesi olmak gerekiyor. Yani bir partiler kurup, bir araya gelip, topluma genel mesajlar verip, gelin biz en iyi sosyalizm formülasyonunu gerçekleş­ tirdik ve en devrimci politikayı biz temsil edi­ yoruz lafını elbette ki söyleriz, ama bunun işçi sınıfını yerinden oynatacağını, o 13 milyon olan işçi sınıfını bizim saflarımıza taşıyacağını düşünmemek gerekiyor. Bu iş iğneyle kuyu kazarak yapılır. Ve biz de eğer burada demin söylediğim tartışmaları dert edinen akımlar olarak -buna katılabilecek olan başkaları da olabiliı- işçi sınıfının yeniden siyaset sahnesine gelmesi için hemen hemen bütün enerjisini ortaya koyup ortak bir faaliyeti sürdürecek olan bir koordinasyon geliştirebildiğimiz tak­ tirde bu gelişmekte olan kriz durumunun da katkılarıyla biz işçi sınıfının yeniden siyaset sahnesine girmesinin imkanlarını yaratabili­ riz. Bu bir günlük iki günlük bir senelik iş de­ ğil arkadaşlar. Bu yolu uzun vadeli bir yol olarak görmek gerekiyor. Uzun vadeli bir iş olarak görmek gerekiyor. Sabırla peşinden koşmak gerekiyor ve bütün enerjimizle buna yönelmek gerekiyor. Bunu yaptığımızda emin olun bir yıl sonra, iki yıl sonra bu durumdan çok farklı yerde olduğumuzu göreceğiz. Uma­ rım ki böyle bir çalışmayı hayata geçirmek başarısını da gösteririz. Lafta kalmaz. Hepi­ nize dikkatleriniz için teşekkürler....


Çatı Partisi Üzerine olitik ortamda iki yılı aşkın süre­ dir yaşanan gelişmeler çoğumu­ zun gündemine ezilenlerin bağımsız hattını örecek bir cephe, bir güç birliği tartışmasını şu ya da bu biçimde ta­ şıdı. “3. cephe”, “3. odak” , “çatı partisi”, “sol seçenek”, “ilerici cephe”, “devrimci cephe” vb... isimlerle adlandırılan bu tar­ tışmalarda ezilenlerden yana bir odak ya­ ratma ihtiyacı ortak bir vurgu olsa da bu odağın niteliği, bileşenleri, siyasal hedef­ leri ve örgütsel yapılanışı konusunda bir ortaklaşmadan söz etmek pek mümkün de­ ğil. Gelinen aşamada böylesi bir odağın gerekliliği tartışmaları aşılmış görünüyor. Ancak iki temel sorun henüz aşılmayı bek­ liyor: Birincisi, böyle bir odağın yaratıla­ bileceğine ilişkin güvensizlik, inançsızlık. İkincisi, yukarıda sözünü ettiğimiz bu oda­ ğın niteliğini belirleyecek olan bileşenleri, siyasal hedefleri ve yapılanışı konusundaki netsizlikler ve/veya yaklaşım farklılıkları. Birinci soruna dair “güven pratikte yaratı­ lır” sözünden öte söyleyebileceğimiz bir şey yok. Nesnel koşulları belli bir oranın üzerinde olgunlaşmış bir ihtiyaç tespit edil­ mişse onun gerekliliklerini yerine getirme pratiğine boylu boyunca girmek devrimci iradeciliğimizin bir gereği. İkinci sorun başlangıç noktasını her siyasi öznenin poli­ tik ortamın dinamiklerini nasıl okuduğun­ dan, önceliklerini nasıl belirlediğinden hareketle alıyor. Kürt sorununa yaklaşım,

P

egemen kesimler arası saflaşmada alman konum vb. meseleler toplumsal dinamikler arasında iş/güç birliği yapılabilirliğini be­ lirleyen faktörler oluyor. Buralarda oluşan kimi kalın çizgilerin kısa vadede aşılabil­ mesi mümkün görünmüyor. Güç birliği arayışları kalın çizgilerin ayırdığı kesimlerin kendi arasında gündemleşebilir ancak. Bu sorunlar aşılabildiği oranda hem geniş kit­ leler içinde yaygınlaşma, umut olma şansı olan; hem nitel ve nicel olarak ciddi farklı­ lıkları barındıranların ortak bir platformda buluşmalarını sağlayan bir odak nasıl yara­ tılabilir sorusu tartışabilir olacaktır. Türkiye devrimci hareketinin 80 sonrası başlayan ve 90 sonrası derinleşen gizli umutsuzluk hastalığından tümüyle muaf ol­ madığımızın üstünden atlamadan bu güven sorununa iradi bir müdahale geliştirdiğimi­ zi varsayarak tartışm alara ikinci sorunun zeminine gelelim. Politik ortamı ve dönem görevlerini nasıl okuduğumuzu tariflemekle başlayalım işe. Bu tarif bir 3. cephenin gerekliliğini ve zeminini tartışmaya da denk gelmektedir aynı zamanda. Neden 3. Cephe: AKP hükümeti tarafından çok hızlı ve kararlı bir şekilde uygulanan neoliberal po­ litikalar artık bir dönüm noktasına geldi. Dünya deneylerinin gösterdiği gibi bu po­ litikaların uygulanmaya başlandığı ilk yıl­ lar dev medya propagandalarının da ID


....... Çatı Partisi Üzerine................. yardımıyla çalışan kitlelerde bile bir umut yaratabiliyor ama bu yanıltıcı süre genel­ likle ille beş altı yıl içinde sona eriyor. AKP iktidarının ikinci döneminde neoliberal po­ litikaların bu aldatıcı günleri sona ermiş tüm yükünün çalışan yığınlar tarafından en acı bir şekilde hissedileceği bir döneme gi­ rilmiştir. Diğer yandan ABD merkezli baş­ layan ve dünya kapitalist sisteminin krizi olarak değerlendirilen kimi iktisatçılarca “ 1929 büyük buhranı”na eşdeğer görülen kriz Türkiye’nin kapısına gelip dayanmış­ tır. Kapitalist merkezler şimdi Türkiye’yi bir kez daha IM F’nin karşısına oturmaya zorlamaktalar. Bu antlaşmaların halklara nelere mâl olduğunun örnekleri henüz he­ pimizin hafızalarında oldukça taze. Krizin ve neoliberal politikaların yükünün emek­ çilerin ve ezilenlerin omuzlarına yıkılma­ ya çalışılacağı kesinken en kısa zamanda egemen güçlerin karşısına dikilecek bir or­ tak iradeyi yaratmak acil bir görev haline gelmiştir. ABD ’nin bölgemizi kendi çıkarlarına göre yeniden düzenleme stratejik hedefi Orta Doğu’da gerilim ve savaşların uzun bir dönemi kapsayacağının temel kanıtıdır. Afganistan ve Irak işgaliyle başlayan bu süreç İran ve Suriye’yi de içine alarak de­ rinleşme eğilimindedir. Bölgede Türk dev­ letini ilgilendiren en temel konu ise Irak’m kuzeyinde şekillenen Kürt Federasyonudur.

Bu tablodan çıkacak önemli sonuç, bölge­ deki her sorun, elbette öncelikli olarak Kürt sorunundaki her yeni gelişme iç poli­ tikaya doğrudan yansıyacaktır. Dünya ça­ pındaki ekonomik krizinin derinliği de, Türkiye’yi bölge politikaları konusunda ABD ’nin daha fazla etki alanına girmesi noktasında zorlayacaktır. Bölgedeki aşırı gerilimli ve her an genişlemeye eğilim gös­ teren savaş durumu bütün ilerici, devrimci, sosyalist güçleri bu gelişmelere karşı doğ­ ru ve etkili politikalar üretmeye zorlamak­ tadır. Kürt sorunu bir yandan askeri operas­ yonlarla gündemin ön sıralarındaki yerini korurken bir yandan da “siyasal çözüm” söyleminin artacağı bir döneme giriliyor. Güçler dengesine bakıldığında bu konuda Kürt halkını tatmin edecek bir yönelişin or­ taya çıkma olasılığı oldukça zayıf görünse de, siyasal çözüm için yoğun bir mücadele­ nin yükseltilme şansının artacağı bir süre­ ce girilmektedir. Halkların güçlü bir ittifakı yaratılabildiğinde döneme müdahale şansı artacaktır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin yö­ nelimlerinin düne göre daha fazla bu doğ­ rultuda olduğu görülmektedir. Son bir yıldır yaptıkları tüm değerlendirmelerde “sol-sosyalist güçlerle stratejik işbirliği” ve “çatı partisi” yönelimlerinin öne çıkması ilk elden gözlenebilen somut verilerdir. Bu veriler Kürt sorununun çözümü meselesini Türkiye sınırları içinde halkların gü­ cüyle çözmek isteğinde olduklarını göstermektedir. Bu irade önemsenmelidir. Tüm bu gelişme­ lerden anlaşılacağı üzere ciddi riskleri

kZl


yol ve fırsatları bir arada barındıran önemli bir döneme girilmekte. Sol-sosyalist güçler açısından uzun yılların dağınıklığından son­ ra umudu yükseltmek ve bu tabloyu değiştirmek için çok daha elverişli bir dö­ nem bu. Olanaklar iyi değerlendirilirse Türk ve Kürt halklarının demokrasi, özgür­ lük ve emek mücadelesinde umut verici ge­ lişmeler yaratmak mümkündür. Sol-sosyalist güçler bu dönemi değerlen­ dirmek için ellerinden geleni yapmak; işçi­ lerin, yoksulların ve yok sayılanların 3. cephesini yaratmak için harekete geçmek zorundadır. Bugün bu cephe tartışmasının güncel formu çatı partisi önermesi biçiminde sey­ retmektedir. Temel eksenini Kürt özgürlük hareketi ve Türkiye devrimci hareketinin anlamlı bir kesiminin oluşturduğu, ancak sermaye düzeninden cam yanan çeşitli halk kesimlerinin farklı farklı noktalardan yük­ selttikleri haykırışları ortaklaştırma; bütün bu kesimlerin güçlerini birleştirerek, topyekûn daha güçlü kılma misyonuyla kendi­ ni var edecek olan bir çatı partisi anlamlı ve gereklidir. Bugün böyle bir çatı partisi için koşulların belli ölçülerde olgunlaştığı söylenebilir. Çatı partisinin olası bileşenleri düşünül­ düğünde oluşum sürecinin zorlu ve bir o kadar sancılı olacağını bugünden öngöre­ biliriz. Bu sürecin kendisi dinamik ve risk­ ler barındıran bir süreçtir. Elbette başarı garantisi de kesin olmayan bir süreç... An­ cak politik ortama soldan aktif bir müdaha­ le olanağı olarak bakıldığında bu sürecin başarılı olması için emek vermek Türkiye devrimci hareketi için de bir ihtiyaç, bir ge­ reklilik ve bir sorumluluktur.

mücadelesi” çerçevesinde belirlenmelidir. Ancak cepheleşme ve çatı ihtiyacını dile getiren her siyasal özne “demokrasi miicadelesi”nden ne anladığını açıklıkla ortaya koymalı ve siyasal hedeflerinin en azından asgarisinde yan yana gelebilen kesimler arasında ortak bir programatik yönelim be­ lirlenmelidir. Sosyalizm mücadelesi veren kesimler­ den biri olarak bizim açımızdan bir çatı partisinin asgari siyasal hedefleri şöyle ol­ malıdır: Finans kapital egemenliğine ve onun ne­ oliberal ekonomi politikalarına karşı işçi sınıfının ve yoksulların ekonomik ve de­ mokratik haklarım savunmalı; bu haklar çerçevesinde örgütlenme özgürlüğü önün­ deki tüm engellerin kaldırılması için müca­ dele etmeli Kürt halkının kendi kaderim özgürce be­ lirleyebileceği bir politik ortamın yaratıl­ masını hedeflemeli Emperyalist saldırganlığa, milliyetçiliğe ve şovenizme hayır diyen halkların kardeş­ liği b e n im s e y e n b ir y ö n e lim e sah ip o lm alı Cins ayrımcılığının ortadan kaldırılması için kültürel, sosyal ve ekonomik araçların yaratılması önündeki engeller kaldırılması için mücadele etmeli Etnik, dinsel, kültürel ayrımcılığı orta-

Siyasal Hedefleri Ne Olmalı? Çatı partisinin hedefi “genel demokrasi

JD


....... Çatı Partisi Üzerine................. dan kaldırmak için örgütlenme hakkı önün­ deki sınırlama ve engellere karşı sesini yükseltmeli Yoksul köylüyü bitirme noktasına geti­ ren kota ve tarım politikalarına ve doğanın tahribatına karşı çıkmalıdır. Toplumun tüm kesimlerinden yukarıda­ ki program çerçevesini kabul edecek her birey, çevre, platform, parti bu güç birliği­ nin bileşeni olabilmelidir. Her bileşen or­ taklaşılan bu zeminde üretilen tüm politikaları içselleştirerek etkin bir şekilde bunun mücadelesini vermeli, ancak her bi­ leşenin ortaklaşılanlar dışındaki kendi ba­ ğımsız siyasal hedefleri doğrultusunda mücadele yürütme hakkı da olmalıdır. Bu genel çerçevede oluşacak bir çatı partisinin bizce olmazsa olmaz iki özelliğe daha ihtiyacı vardır: Birincisi taleplerini “sokak”ta savunacak bir güce ve yönelime sahip olmak. Etkin, dinamik bir sokak gü­ cüne sahip olmak. İkincisi, birinciyle de bağlantılı olmak üzere yerellerde örgütlen­ mesini sağlamış olmalı, yerel örgütleri o­

rada bulunan tüm bileşenleriyle birlikte ge­ nel ve yerel politikalar için harekete geçe­ bilir nitelikte olmak. Politikalarını var olduğu tüm yerellerden sokağa taşıyabilen bir hareket ancak işçilerin, yoksulların ve yok sayılanların umudu olabilir. Hareketimiz, Çatı partisi tartışmalarına bu zeminden bakmakta ve yukarıda ifade ettiğimiz ihtiyaçlara cevap verebilecek bir oluşumun hayat bulabilmesi için aktif bir siyasal özne olarak bu tartışma sürecine dâhil olmaktadır. Elbette güç eşitsizliğin­ den kaynaklı olarak bu oluşumun sadece Kürt sorununun çözümüne endeksli bir ha­ reket olarak kalma, yaklaşan yerel seçim­ ler dolayısıyla sadece seçim ittifakına dönüşme, liberal siyasi yönelimlerin belir­ leyiciliğiyle çarpılma, anlamlı bir kesimi kapsayamayarak güdük kalm a... vb. pek çok risk taşıdığını bilerek ve gücü ve poli­ tik etkisi oranında ve kendisine yakın dü­ şünen sosyalist öznelerle ittifak halinde bu riskleri aşan bir zeminin ortaya çıkması içiıı mücadele ederek...


Solun Dili Üzerine Sosyalist hareketimizin en önemli sorunlarından başta geleni örgütlenmedir. Örgütlen­ mede yaşanan sorunlar, hareketimizi genellikle izole, çevresiyle bağları zayıf, toplumsal alanda bulunduğu mekâna kök salamamış birkaç kişilik küçük gruplar halinde faaliyet yürütmek durumunda bırakıyor.

osyalist hareketimizin en önemli sorunlarından başta geleni örgüt­ lenmedir. Örgütlenmede yaşanan sorunlar, hareketimizi genellikle izole, çev­ resiyle bağlan zayıf, toplumsal alanda bu­ lunduğu mekâna kök salamamış birkaç kişilik küçük gruplar halinde faaliyet yü­ rütmek durumunda bırakıyor. Bu durumun kendisi bir nıh hali ve davranış biçimi ola­ rak kadrolara da yansıyor. Kitlelerle konuş­ mayı bilemeyen bir durumdayız. Gözlerimiz genellikle kendimize dönük, en fazlası kimi zaman da çevremizdeki siyasi yapılara. Fakat geniş yığınlarla bağ kurabi­ lecek bir ruh hali geliştirmekte hepimiz zorlanıyoruz.

S

Bu durumun hem sebebi hem de sonucu olan bir sorun hakkında konuşmak istiyo­ ruz. O da hareketimizin dilidir. Bir siyasi hareket, örgütlenebilmek için toplumla bir tür iletişim kurmak durumundadır. Dil salt bir iletişim aracı değil aynı zamanda zihni­ mizin inşasında, kavramlarımızın oluşma­ sında etkin bir aktör olduğu için üzerine düşünmek zorunda olduğumuz bir başlık olmak durumundadır. Bir dönem, çağımızda artık sözün etkisi­ ni yitirdiğinin, eylemli bir karşılığı, pratik bir varoluşu olmayan sözün anlamsız oldu­ ğunun altını çok sık çizerdik. Fakat bugün gelinen noktada çubuğu sanki zaman za­

man tersine doğru bükmekte de fayda ola­ bilir. Söyleyecek ciddi, iyi kurulmuş bir sö­ zü olmayan bir eylemin de anlamsızlığının altını çizmek durumundayız. “Ne söyle­ mek?” için yapıldığının en az “ne yapıldı­ ğı?” kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlamak durumundayız. Hayatın her ge­ çen gün daha karmaşık bir bütün olarak karşımıza dikildiği şu günlerde, en genel doğruların tekrarına dayalı, cansız, kendini güncele de yanıt üretecek şekilde kurama­ yan bir dil ve bu dille davranan siyasi hare­ ket etkisiz kalmaya mahkûmdur. Dilimizi nasıl etkin kılacağız? Öncelikle dışımızdakilerle gerçekten ıletişim kurabilmek gibi bir derdimiz olmak zorunda. İletişim kurma araçlarımızın bir kısmının pratiğinin bir eylem olarak algı­ lanması, bizi iletişime yabancılaştıran bir olgu olarak karşımıza çıkabiliyor. Miting­ lerde, basın açıklamalarında, bildiri dağı­ tımlarında gözümüz genelde hep kendi üzerimizde oluyor. Kaç kişi olduğumuz, kaçarlı kortej oluşturduğumuz, kaç bildiri dağıttığımız gibi nicel değerlendirmelere zaman zaman gereğinden fazla önem veri­ liyor. Bunların önemsiz olduğunu söyle­ mek gerekmiyor ama sözümüzü nasıl kurabildiğimiz, insanlarla gerçek bir ileti­ şim kurup kuramadığımız, toplumun nab­ zım ne oranda yakalayabildiğimiz gibi


Solun Dili Üzerine. kriterlerin arka planda kalması da kabul edilemez olmalı. Çevreden kaç kişi slogan­ larımıza katılım gösterdi, eylemde yeni insanlarla tanışabildik mi, neden bu işi yap­ tığımızı yanımızdan yöremizden geçenlere aktarabildik mi, bildiri dağıttımız bir kişiy­ le sohbet edebildik mi gibi değerlendirme­ leri de işin içine katmak gerekiyor. Böylesi gözümüzü bir nebze içeriden dışarıya çe­ virmemize yol açacak yaklaşımlar ilk aşa­ mada birebir örgütlenmeye hizmet etmeyebilir. Fakat insanların bizi nasıl algı­ ladığını görebilmek, fikirlerimizi anlatabil­ mek için kendimizi zorlamak, en önemlisi de bu etkinlikleri halktan öğrenebilme ara­ cı haline getirebilmek bizim için orta ve uzun vadede büyük bir kazanım olacaktır.

neredeyse herkesin, her şeyin tam ve kesin olarak bilinemeyeceğinin içgüdüsel olarak dahi olsa farkında olduğu bir dönemde, kendimizle ilgili baştan ciddiye alınmama­ ya yol açan bir algı üretiyoruz. Bugün halk­ tan öğrenmeye açık, cevaplardan ziyade sorular üzerinde duran, kolektif cevaplar yaratmaya eğilimli, halkın öfkesini, nefre­ tini diline giydirebilen, konuşmaya başlar başlamaz karşısındakini yabancılaştırma­ yan bir dile ihtiyacımız var. Diyebiliriz ki alçakgönüllü; karşısındakine her zaman öğ­ reten, doğra bilinç taşıyan havalarında yak­ laşmayan bir konum örgütlenmeye hizmet edebilecektir. İnsanları etkin özneler hali­ ne getirmeye çalışan bir dili ancak böyle kurabiliriz.

Dilimizi yaralayan bir diğer zaafımız ise öncü kavramının yanlış kuruluşundan kaynaklanıyor. Bu kavrayışa göre, öncü her zaman her şeyi bilmeli ve her zaman kesin doğruyu ifade etmelidir. Bu içeriğin biçi­ me, üslubumuza, iletişim kurma tarzımıza etkisi ise zaman zaman kibirliliğe varan müthiş bir yukarıdanlık oluyor. Böylesi bir ifade tarzı 70’lerin pederşahi kültürel orta­ mında etkili olabiliyordu belki ama günü­ müzde bu üslubu kullanarak, artık

İşçi örgütlemenin ordinaryüsü diyebile­ ceğimiz bir abimiz kısa bir süre önce “İşçi­ ler ‘sen bizim abimizsin, sen bizi kurtarırsın’ bilinci oluşturduklarında hapı yuttun demektir. ‘Herkes kendisini kurta­ racak’ diye öğretemedikten sonra üç vakte kadar bütün işçiler sana düşman olur” dedi. Bu mantık tüm örgütlenme anlayışına ve dilimize hâkim olabilirse, ezilenlerle daha sağlıklı bir iletişim mümkün hale gelebilir.


Marksizm ve Gelecek: Bir İpucu Arayışı

ugün Marksizm adına konuşma­ ya başlarken, insanın dünyayı bir bütün olarak algılama ve dö­ nüştürme gayretlerinin en üst ifadesi olan bu düşünce ve davranış sisteminin uzun ve bir türlü kurtulamadığı bir kriz içinde ha­ reket ettiğini tespit ederek giriş yapmak ge­ rekmektedir. Krizler aynı zamanda önemli dönüşüm, yenilenme, zenginleşme imkan­ ları sundukları için bir olanak olarak de­ ğerlendirilebilir ama kriz, doğal olarak bir organizmanın ölümüne de yol açabilir. Ay­ nı yaklaşımı M arksizmin kendisi için de geliştirebiliriz.

B

Yaşadığı yenilgiler sonrasında, yaratıcı insan enerjisiyle yoğrulamadığı oranda Marksizm de ölmek ya da kurulu düzene hiçbir tehditkar boyutu kalmamış sıradan bir beyin jimnastiği çerçevesine dönüşmek seçeneklerine yazgılı hale gelebilir. Haya­ tın farklı öğelerinin kendi içindeki dengesi­ ne benzer bir biçimde öğelerinin bir iç dengesi ile de tanımlanması gereken Mark­ sizm (Marksist Sosyalizm) bu dengeyi yi­ tirdiği oranda çeşitli sapmalarla, gerçekliği ıskalamalarla malül hale gelmiştir. Bugün­ kü sosyalist hareketlerin dünya çapındaki itibarı da, kurulu düzeni dönüştürücü bir devrimci enerji ortaya çıkarabilene yetene­ ğinin seviyesi de aslında yanlış giden/'diizeltilemeyen birçok kavrayışın ve eyleme

tarzının bulunduğunu sergilemektedir. İçin­ de bulunduğumuz coğrafya, bu itibarsızlaş­ manın en belirgin şekilde yaşandığı mekanlardan biri olduğu için dünyanın ki­ mi farklı noktalarında beliren umut ve coş­ ku üreten deneyimlerin sözkonusu kriz evresinin aşıldığı hissini/' yanılsamasını/ ra­ hatlamasını zihinlerimize hakim kılmasına teslim olmamamız için yeterince nedeni­ miz mevcuttur. Bugün durumumuzu en gerçekçi bir şekilde görebilen ve durumun tüm olumsuzluğuna rağmen bunu aşmak için ortaya yaratıcı, öğrenmeye açık, kendi­ ni aşmaya istekli bir zihinsel ve sosyal pratik koyabilen mihraklar umut üretebilir­ ler. Genelde yapılageldiği gibi ‘"eşitsizlik sürdüğü müddetçe sosyalizm ölmez!” kendiliğiııdenci,yapısalcı önermesi, zaman za­ man genel bir ajitasyon ifadesi olarak iş görebilse de sorunlarımızın aşılması yö­ nünde bir motivasyon yaratma yeteneğin­ de değildir. Hatta vurguyu tam da geçmişteki hatalarımızın kaynağı bir nok­ taya insanı nesneleştiren, devasa yapılar al­ tında neredeyse nefes alamaz hale getiren bir yaklaşıma yaptığı için de yetersizdir. Marksizm insanlığın özgürleşmesinin, doğa ile uyum içinde tüm tahakküm ilişki­ lerini bertaraf edebilmesinin, hepimizi bü­ yük bir hızla devasa bir yıkımın eşiğine götüren kapitalist medeniyetin olumlu anJD


Bir İpucu Arayışı lamda aşılabilmesinin yegane olanağıdır. Fakat bu olanağı bir gerçeğe döniiştürebilmek ezilenlerin kollektif aklına ve eylemi­ ne ihtiyaç duymaktadır. 160 yıllık geçmişi, Marksizmin bu olanak boyutununun da ola­ nakların nasıl berhava edilebileceğinin de yüzlerce örneği ile doludur. Bu olanağın bir gerçekliğe dönüşmesi, bütünün farklı parçalarında ortaya çıkan sıkmtıların/tartışmalarm/tıkanıklıklann ezi­ lenlerin kollektif praksisi ile aşılabilmesine bağlıdır. Dolayısıyla bu sunumda bizler, sosyalizm adına eyleme gayreti içindeki çoğul öznenin bir öğesi olarak, görebildi­ ğimiz tıkanma noktaları ve bunlara dair ön görüşlerimizi sizlerle paylaşmayı istiyoruz. Parçalarla ilgili öğeleri farklı başlıklar al­ tında ele almak, anlatımı kolaylaştıracağı için tercih edilmiştir. Bir Adalet İmkanı Olarak Marksizm Sömürülmenin dahi bir ayrıcalık olarak sunulmaya çalışıldığı şu günlerde Mark­ sizm bir adalet imkanı olarak ne ifade et­ mektedir? Tozlu raflarda ölümü beklemeye terkedilen Marksist emek-değer teorisi, emeğe hakettiği ve unutulan saygınlığını kazandırabi- lecek yegane yaklaşım olarak orada durmaktadır. İnsanlığın ortak birikimi olan teknolojik sıçramaların emek üretkenliğini olağanüstü arttırdığı günümüz koşulların­ da, dayatılan yıkımın içinde bir adalet ola­ nağı görebilmenin yegane yolu M arksist bakıştan geçiyor. Fakat emek-değer teorisi şu anki haliyle neo-liberalizmin yoğun sal­ dırısı altında bulunduğu ablukadan kurta­ rılmak ve yeni koşulların gerektirdiği biçimde güncellenmek durumundadır. Üretici güçler kavramı M arksizmin te­

mel bileşenlerinden biri olmaya devam ediyor. Fakat geçmişteki yanlış, yapısalcı Marksizm yorumlarının vebali de büyük oranda üretici güç kavramının omuzlarında durmaktadır. Sosyalizmi salt bir üretici güçleri geliştirme projesi olarak algılamak, bu başarıldığında neredeyse kendiliğinden diğer alanlara da sirayet edecek bir ilerle­ me olacağını ummak, toplumu toplumun beklentileri/gündelik taleplerine rağmen her ne pahasına olursa olsun böylesi bir ro­ taya sokmak tarihimizde yaşadığımız bir­ çok düzleşmenin, ilkelleşmenin ve neredeyse kapitalizmden ayırt edilemez ha­ le gelmenin temel sebeplerinden biri oldu. Sosyalizm salt bir kalkınma projesi olarak değerlendirilemez. Eğer illa da bu alanda sosyalizmi tasvir etmek gerekirse “birleş­ miş üreticilerin üretim sürecinin efendisi oldukları bir toplumdan” bahsetmek daha doğrudur. Sovyetler Birliği deneyimi, emekçilerin iradesini görmezden gelerek gi­ rişilen bir kalkınma gayretinin ilk aşamada yarattığı kimi “istatistiki” başarılara rağ­ men son kertede bir korku filmine kaçınıl­ maz olarak dönüşümünün bizim açımızdan acıklı hikayesidir. Kapitalizmin dayattığı ekonomik mücbir koşullar masalının bir benzerini üretici güçlerin neredeyse salt teknik olarak kavranmasından mütevellit bizler de yaratmadık mı? Çin Komünist Partisi bile bugün yarattığı emekçi cehen­ nemini bu türden bir “üretici güç” hikaye­ si ile meşrulaştırmaya çalışmıyor mu? Üretici güçler teorisi hem Marksizmin bağ­ rındaki temel misyonu hem de yaratılan yı­ kımdaki olumsuz rolü itibarıyla 21. Yüzyıl Marksizmi içinde yenilenmiş bir biçimde konumlanmalıdır. Üretici güçleri hızlıca geliştirmenin ve yine adaleti hemen tesis etmenin bir aracı olarak merkezi planlamanın salt bir teknik


yoi olgu olarak kavranamayacağı da tarihimiz­ deki koca deneyimden çıkarılması gereken bir diğer sonuçtur. “ Üreticileri bir kollektif güç olarak üretimin hakimi haline getirme”yi başaramaksızm kestirmeden başarılan bir merkezi planlama eyleminin yarattığı toplumsal kireçlenmelerin telafisi neredeyse imkansızlaşmaktadır. Temel amaç, toplumun tüm yaratıcı enerjilerini se­ ferber edebilecek bir ortamı hakim kılabilmektir. Sermayenin toplumsal mül­ kiyetinin, devletin tüm üretimi teknik ay­ gıtlar aracılığı ile gütmesi demek olmadığı ortaya çıkmıştır. Üretici ve tüketici koope­ ratiflerinin, katılımcı bütçe uygulamaları­ nın, güçlendirilmiş yerel/mahalli insiyatiflerin merkezi planlama içindeki rollerini güçlendirmeden aynı yoldan bir kez daha yürüyemeyeceğimiz ortadadır. Kimi tarihsel koşulların tetiklediği özgül durumları - Savaş Komünizmi- genel, ev­ rensel doğrular haline getirmenin, toplumu ve onun en temel kendini gerçekleştirme faaliyeti olan üretimi donmuş kalıplar için­ de algılamak gerçek bir adaletin oluşması­ nın önündeki engellerden biri haline gelmiştir. Mahalli sınıf örgütlenmeleri olarak çalı­ şan Dayanışmaevleri yoksul emekçilerin birarada hak arama, yaşamlarını güçlendir­ me amacı güden bir örgüt olmanın ötesinde ufuk olarak bir yerel üretim/tüketim planla­ ma odağı olarak da algılanmalıdır. Halk insiyatifi dayanışma ağıyla güçlendikçe kendi etki alanındaki üretimin/tüketimin planlanması ile ilgili de temel karar merci haline dönüşecektir. Merkezi düzeyde ger­ çekleşecek planlama bu yerel insiyatifleri güçlendirecek, onların kollektifi olarak ha­ reket edecek, ihtiyaçların koordinasyonu­ nu sağlama işleviyle kendini sınırlamak durumundadır.

Serbest piyasanın her derde deva çözüm üreticiliği ile ilgili yaratılan yanılsama da ancak Marksizm sayesinde aşılabilir. İn­ sanlığı maddi/manevi anlamda yokoluşun eşiğine getiren serbest pazar fetişizminin ideolojik anlamda mahkum edilebilmesi adalet arayışlarım ızın olmazsa olmaz koşullarından biridir. Bir Özgürleşme Olanağı Olarak Mark­ sizm Sosyalizmin yaşadığı yenilgi sonrasında kapitalizm kendisini biricik özgürlük ülkü­ sü olarak pazarlamaya çalıştı. 1990’h yıl­ ları böyle geçtik. Fakat bugün 90’lı yılların ilk şoku atlatıldı. Kapitalizmin bütün mak­ yajına rağmen böylesi bir misyona soyunamayacağı ortaya çıktı. Dev tekellerin, zihinleri- mizi iğdiş eden devasa medyanın, her gün yeni bir güvenlik konsepti keşfe­ den terörize edici devletlerin dünyasında insanlığı özgürlük talebini kucaklayamayan, bununla bütünleşemeyen bir sosyalist hareket gelecek vaat edebilir mi? Yaşanan sosyalizm deneyimi açısından bakıldığında elimizde çok da parlak bir mi­ ras bulunmadğı ortadadır. Kendini sönüm­ lendirmesini umduğumuz proleterya dikta­ törlüğü yıkıldığı son güne kadar büyüme­ ye devam etti. İşçi sınıfının iradesinin ifa­ deleri en başta şanlı Sovyetler, Konseyler görünmez hale geldi. Devletleşen Mark­ sizm neredeyse dünyanın her yerinde - Kü­ ba’yı tüm eksikliklerine rağmen hariç tutmak gerikir ki hala direnebilmesinın te­ mel sebebidir- kuruyan, çölleşen, bir el ki­ tabı haline dönüşen bir evrim izledi. Bu tarihin üzerine nasıl bir özgürlük ideali in­ şa edilebilir? Post-modernizm hapishaneye çevrilen akılcı dünyada özgürlük taleplerini istismar ederek kendi gerçekliğini kuruyor. Post-


....... Bir İpucu Arayışı...... modemizmin iğdiş ettiği, neredeyse bir im­ kansızlık olarak kurduğu özgürlük hali, bunca hayal kırıklığından sonra nasıl yeni­ den kurgulanacak? Aslında Marksizmin en güçlü olması ge­ reken konuda bunca gerilemiş olmamızın salt pratiğin eksiklikleri ile açıklanmasının ikna edici olamayacağı açıktır. Bu sonuca nasıl geldik? Her ne pahasına olursa olsun üretici güçleri geliştirmeye verilen öncelik halk insiyatifini nasıl çürüttü? Öncü-kitle ilişkisinin karikatürleştirilmesi, aşırı bir te­ dirginlik içinde her türlü iç eleştiriyi ajan, hain olarak kodlayan bir noktaya gelen gü­ venlik sendromu, Sovyetler’i iktidarı teh­ dit edecek bir güç haline gelene kadar önemsememe, göremememe; iktidarı aldık­ tan sonra da hızla insiyatifsizleştirme tari­ himizde bu noktaya düşiişüşümüzle ilgili kimi dipnotları olarak alınmalıdır. Yukarıda da anılan üretici güçler kavra­ yışımıza kısaca da olsa “özgürlük” bağla­ mında yeniden dönmek kaçınılmazdır. Burada üretici güçleri salt teknik olarak kavrayan anlayışın II. Enternasyönel’den beri başımıza gelen birçok teorik/pratik be­ lanın temel sorumlusu olduğunu görme­ mezlikten gelemeyiz. Hayatı, toplumu ve mücadeleyi kavrayışımızı son derece me­ kanik bir hale getiren bu anlayışa bir alter­ natif Dr. Hikmet K ıvılcım lı’mn üretici güçler kavrayışında bulabiliriz. Kıvılcımlı’nın özellikle tarih-öııcesi toplumlarııı ha­ reket kanunlarını bulmaya çalışırken, tekniğin görece sabit olduğu koşullarda ta­ rih, gelenek-görenek, kollektif aksiyon gi­ bi olguları insancıl üretici güçler olarak tasnif ettiği hatırlanabilir. Özellikle kendi­ ne özgü kapitalist gelişme yollan izleyen Doğu toplumlarının, ya da geç kapitalistleşen toplumlarm yaşamında tarihcil üretici güçlerin görece etkin olduğu kimi alanlar

olduğunu düşünen Kıvılcımlı, yine de in­ sancıl üretici güçleri daha ziyade tarih-öncesi ile sınırlı tutar. Kıvılcımlı da geleneksel anlayıştan farklı olarak özgür insanın yaratıcı gücüne, cesaretine duyulan büyük bir güven sözkonusudur. Kapitaliz­ me sıçrayış dahil tarihteki bütün büyük atılımları özgür ruhlu insanlara, çoğu zaman sınıfsız toplumdan gelen barbarlara yaptı­ rır. Genel bir kural olarak sınıflı toplumun yozlaştırıcı, yabancı- laştırıcı etkisi bu öz­ gür ilişkileri yokeder, güçsüz devlet/güçlii toplum dengesini tersine çevirir, toplumsal yapı da insancıl üretici güçlerini, kollektif aksiyon yeteneğini yitirdikçe çöker. Üre­ tici güçleri geliştirmeyi hedeflerken salt teknik gelişim ile ilgili önlemler almak ama beri yandan insancıl üretici güçleri ya­ bancılaştırmak, sosyalizmin de yaşadığı bir deneyim olarak gözükmektedir. Yabancı­ laşmanın, dolayısıyla kollektif aksiyon ye­ teneği yitiminin panzehiri, aşağıda Rosa Luksemburg’un çerçevesini çizdiği biçim­ de bir sosyalist demokrasi anlayışıdır. Bun­ dan vazgeçmek, sosyalizmin kendi iddialarından tümüyle vazgeçmesi anlamı­ na gelir. Hem bu yaklaşım sadece devrim sonrası devlet biçimleri için değil ama sı­ nıf hareketinin tüm örgütsel araçlarının iç ilişkileri düşünülürken de hesaba katılmalı­ dır. Büyük devrimci Rosa Luxemburg ’un ünlü “Rus D evrim i”isimli makalesinde yaptığı uyarının ne kadar hayati olduğu bu­ gün daha iyi anlaşılabiliyor. Rosa, Kautsky ile Bolşevikler arasında yürütülen proleterya diktatörlüğü hakkmdaki bir tartışmada her iki tarafı da “ya diktatörlük ya demok­ rasi” anlayışlarından dolayı eleştirmiştir. “ Proleterya.... sosyalist önlemleri en ener­ jik, boyun eğmez ve terddiitsüz bir şekilde hemen almalı; bir başka deyişle, bir dikta-


yol törlük ama bir partinin ya da bir kliğin de­ ğil, sınıfın diktatörlüğünü (sınıf diktatörlü­ ğü; bu, halk kitlesinin en aktif, sınırsız katılımı, sınırsız demokrasi temelinde, ka­ muoyunu en geniş çapta kapsayan bir bi­ çimde uygulanması anlamına gelir) uygulamalıdır ve kesinlikle uygulayacak­ tır” Devlet ve Devrim gibi M arksizmin proleterya diktatörlüğünü en zengin bir bi­ çimde tasvir eden eserini üreten Bolşevizmin kurduğu Sovyetler B irliği’nde gelinen nokta yukarıdaki uyarının ne kadar hayati olduğunun açık ispatı değil inidir? “Onlar­ dan o tür koşullarda en güzel demokrasiyi, en örnek alınacak türden bir proleterya dik­ tatörlüğünü ve serpilip gelişen bir sosyalist ekonomiyi yaratmalarını beklersek, Lenin’le yoldaşlarının süpermen gibi olmala­ rım istemiş oluruz...Buna karşılık zorunluluğu erdem haline getirmeleri, ölümciil koşulların kendilerini zorla izleme­ ye ittiği bütün taktikleri bütüncül bir kuramsal sistem biçiminde dondurmak is­ temeleri ve onu uluslararası proleteryaya bir sosyalist taktikler modeli olarak salık vermeye istekli olmaları ise (tehlikenin tam başladığı nokta) diye görülmelidir” Tarihin akışı, kendi zıttını yaratarak iler­ liyor. Tarihimizde devletin, iktidarın, par­ tinin bunca kadir-i mutlak bir biçimde kavranılmış olması bugün bir başka sapma­ ya iktidar olmadan dünyayı değiştirme ha­ yallerinin büyümesi sonucuna yol açıyor, Olağanüsüt kitlesel ve radikal çıkışlar ya­ pabilen sosyal güçler, zaman zaman kurulu iktidarları paralize edebildikleri durumlar­ da dahi iktidarı üstlenmek kaçman pratikler sergilediler. İktidar olmadan dünyayı kök­ lü biçimde değiştirme hayalleri kurmak, herhalde tam da postmodern sosyalizm di­ ye anılmayı hakeden anlayış budur. Dünyada yoksulluğun bu derece büyü­

mesi, adaletsizliğin bu derece kökleşm esi; özgürlük taleplerini küçük burjuva hassa­ siyetler olarak gören, temel amacını eşit miktarda tüketebilmek olarak koyan dire­ niş hareketlerine de yol açabilir, umarız ta­ rih bilincimiz aynı hataların tekrar edilmesine müsaade etmez. Marksizmin bir özgürlük hareketi olarak yeniden kurulmasını destekleyen sesler bu­ gün her zamankinden daha güçlü çıkmakta­ dır. 150 yıllık tarihimizden geriye kalan en diri, en umut verici sembolümüzün Che ol­ ması rastlantı değildir. L. Amerika’da yaşa­ nan gelişmeler, bütün sınırlarına rağmen aslında kendisini bir özgürlük hareketi ola­ rak da kuramayacak bir sosyalist hareketin umut hareketine dönüşemeyeceğinin de ifadesidirler. L. Amerika’ya bakarken gözü­ müzü Chavez, M orales değil onların birlikte yürüdükleri kıpır kıpır sosyal hare­ ketler kamaştırıyor. Halk/sım f insiyatifleri güçlendikçe iktidar konusundaki tutukluk­ larını da aşacaklardır. Bu çerçeveden ülkemizdeki sola bakın­ ca ise tüm eksikliklerine rağmen canlanan bir dinamizmi görmek mümkündür. Her ne kadar geleneksel kültürümüzde tahakkümcü, yönsemeci, sürekli doğruya davet eden, sınıftan öğrenmeyi istemeyen bir tarz ha­ kim olsa bile şu an çok dağınık halde olma­ sına rağmen halk/sımf insiyatifmi esas alan örgütlenme girişimleri artmaktadır. Bütün bu değerlendirmelerin ışığında, kayıtdışı/güvencesiz işçilerin yerel sendi­ kal örgütleri olarak geliştirmeye çalıştığı­ mız Dayanışmaevleri, kendi faaliyetinin hedefleri ile ilgili kendi Meclisi aracılığı ile karar alır. Kendini aşağıdan yukarıya doğru kurmaya çalışır. Sömürüye karşı mü­ cadele eden tüm kesimlerle birarada çalışa­ bilmeye, alman ortak kararları birlikte hayata geçirmeye kendini açmaya özen

JD


Bir İpucu Arayışı gösterir. Mücadele gündemleri doğrudan yoksul emekçi halkın kendi yaşam dene­ yimlerinden üretilir, çözüm önerileri ortak olarak geliştirilmeye çalışılır. Bu arada yeri gelmişken; halk insiyatifine yaslanan, onu büyüten bir siyaset tar­ zının kendini salt yerel ufukla sınırlamasının yaratacağı ufuk kopmaları­ na karşı uyanık olmanın bir zorunluluk ol­ duğunu hatırlatmak gerekiyor. Halk insiyatiflerini, sendikaları yerellerde,işyer­ lerinde devletin kimi yükümlülüklerini omuzlayan sivil toplum araçları olarak görmek liberalleşme çukuruna düşmenin gerekçesi olur. Esas olan halk/sm ıf insiyatifiniıı etki alanı büyüdükçe ortaya çıkacak gerilimlerin yol açacağı çatışmaların ilerleticiliğine inanmaktır. Varolan köklü top­ lumsal çelişkileri görmezden gelen bir siyaset tarzı özgürlük arayışının üzerine bir örtü örtmekten, halk insiyatifini yozlaştır­ maktan başka bir sonuç yaratamaz, AB sü­ reci sonrasında başlayan STKcılık, projecilik -hepsini aynı çuvala dolduramayacağımızı bilsek de- halk insi­ yatifini- pasifleştiren , bağımlı hale geti­ ren,AKP’nin sadakacılığma benzetilebilecek bir tarzı “yapılabilecek en iyi şey” olarak sunmaya çalışıyor. Sonuç olarak bunca deneyimden sonra Marksizmin özgürlük alanına yeniden tah­ kimat yapmak gibi birgörevi vardır. Bu tah­ kimatı aslında Marksizmin ilk kaynaklarına dönerek büyük oranda gerçekleştirebiliriz. Bir Aydınlanma Olanağı Olarak Mark­ sizm Marksizmin bir bilim olarak kavranma­ sı, onu donuklaştıran yanlarından biri ola­ rak değerlendirilebilir. Pozitivist Bilim anlayışı, 20. yüzyılda birçok yanlışın meşrulaştırılm asmm temel argümanı haline

geldi. Bizler en genel bir takım doğruları “bilimsel” oldukları gerekçesiyle tekrarla­ yıp durduk ama bunları “somut durumun somut koşullarına” göre yeniden üretebil­ mek noktasında çok yetersiz kaldık. Mark­ sizm gibi kendisini maddi gerçeğin düşüncedeki yansıması olarak gören bir an­ layış maddi gerçekle bağlarını bu çerçeve­ de büyük oranda yitirdi. Diyalektik ve tarihsel materyalizm, donuklaşan formül­ lerden ibaret hale geldi. Katı determinist, teleolojik anlatımlar bugün etkisini ve inandırıcılığını büyük oranda yitirmişlerdir. Marksizm, hayatı böylesine algılamak zorunda değildir. Belirsizliğin, bilinemezciliğin, her tür­ den dinsel inancın büyük bir hızla yaygın­ laşması her geçen gün daha da hızlanan değişimleri algılayamayan toplumlarm ver­ dikleri bir refleks olarak değerlendirilme­ lidir. İnsanlığın kendisini özne kılabilmesinin yegane aracı olan akıl, bu­ gün muazzam bir taarruz halinde işlevsiz hale gelmektedir. Postmodernizm, salt Batı’nın araçsalcı aklını değil Aklı, dolayısıy­ la da praksis üretebilme yeteneğimizi bütünüyle hayatlarımızın dışına savurmaya tutkulu gözükmektedir. Bugün pozitivist çerçevesini kıran, Kuantum ve Rölativite Teorilerinin algılama seviyesine sıçrayabilen bir Marksizm anlayışı tarihsel anlamda Akim yegane taşıyıcısı olabilecek güçtür. “Araçsal akim herkesi düzene soktuğu bir dünya yerine ne karmaşık bir dünya! Ancak bir o kadar da zengin! Bu bireysel yaratıcılığın “karmaşasından” kollektif bir gücü ancak Aydınlanma ufukunu aşmış bir sosyalizm ortaya çıkarabilir. İnsanlık bu sancılı sürecin eşiğindedir. Henüz bir yeşe­ rip bir yolunan filizler var ortada; ancak geleceğin ruhu insan düşüncesinin yaratıcı rahmine düşmüştür.”


yol Sonuç Olarak Zorlu koşullarda, bir tarafta büyük ser­ vetlerin diğer yanda devasa yoksunlukla­ rın, çaresizliklerin biriktiği bir dünyada özgür ve eşit insanlar olarak yaşayabilece­ ğimiz bir gelecek için üretmeye ve birik­ meye çalışıyoruz. Postmodern ideolojilerin bir hayat anlayışı olarak toplumun zerrele­ rine kadar nüfuz ettiği, inançsızlığın en bü­ yük inanç olarak sunulduğu günlerden geçiyoruz. Egemenler sürekli olarak dayat­ tıkları yaşamın dışındaki bir arayışımızın çıkışsız olduğunu, alternatiflerinin bulun­ madığını vurguluyorlar. Dünya üzerinde ki­ mi umut veren gelişmeler dışında ezilen kitleler genelde örgütsüz, ya da en azından kalıcı bir programa ve özgür ve adil bir ge­ lecek kurma programına sahip değiller. Bu tabloyu yaratan bizim yenilgimizdir. Evet, sosyalizm bayrağı altında yürüyen umut hareketlerinin yaşadığı yenilgi böylesi büyük bir akıl tutulması yarattı. Her açıdan cinnet geçiren büyük insanlık bu yenilginin eseridir. Fakat yenildiğimiz yere geri dönmek zo­ rundayız. İnsanlığın bugün umuda her za­ mankinden daha fazla ihtiyacı var. Hayatlarımızın her alanının alınır/satılır hale getirildiği, alabilme/tüketebilme im­ kanını bulamayanlarımızın ölü sayıldığı, dev tekellerin yaşamlarımızın her alanı çi­ zerinde tahakküm kurduğu, 1984 romanın­ daki Büyük B irader’in tam da demokrasi kisvesi altında gerçek olduğu büyük bir gö­ zetleme toplumunun mahkumları haline ge­ tirildiğimiz şu günlerde, tüm ezilenlerin kendi insani potansiyellerini gerçekleştire­

bilecekleri özgür ve adil bir dünya için bir­ leşmeye ve inatla mücadele etmeye her za­ mankinden daha çok ihtiyacımız var. Elimizdeki en önemli imkanımız yanlış­ larımız. Son 160 yılda neyi nasıl yapmama­ mız gerektiği konusunda yeterince birikime sahip olduk. İkinci büyük olanağımız ise ezilenlerin tüm yoksullaştırma çabalarına rağmen çe­ şitli direniş, inat biçimleriyle zengin ve di­ ri kalmış hayatlarıdır. Bu hayatlardan öğrenmeyi uzunca bir süredir unuttuk. Marksizm için en büyük tehdit, bir yandan dünyayı çelişkilerden azade gören ve tek­ niğin gelişiminin öyle veya böyle bizleri insanlığın cennetine taşıyacağını vazeden liberalizmden geliyorsa daha büyüğü de kendini ezilenlerin hayatının doğal bir uzantısı haline getiremeyen elitizminden ve öncülük takıntılarından kaynaklanmakta­ dır. Sosyalist hareketi, ezilenlerle birlikte bir direnişi hareketini tabandan inşa etme amacına kilitlemek yerine yukarıdan sunu­ lan hazır reçetelere, büyük sözlere ezilenle­ ri davet etmek gibi bir role sıkıştırmak kendimizi lağvetmek anlamına geliyor ar­ tık bugün. Ezilenlerin ruhunu, isyanını ve öfkesini kuşanamayan, onunla aynı dili ko­ nuşamayan bir sosyalist hareketin kendisi­ ni gerçek anlamda geleceğe taşıyabilme olanağı bulunmamaktadır. Özgür ve adil yarınlara hep birlikte yü­ rüyebilme umuduyla yürekleri aynı hedef için atan tüm dostlan coşkuyla selamlaya­ rak sözlerimize son veriyorum.

J3J


Emperyalizmin Bilinçaltı Mehmet Yılma-

lircistan’da ABD ile Rusya’nın burun buruna gelişi parıltılı “küreselleşme” kavramıyla ör­ tülen emperyalist paylaşımın yeni bir aşa­ maya geldiğinin güçlü işaretlerini verdi. Daha doğrusu olanlar A BD'nin 11 Eylül 200Tde ikiz kulelere saldırıyı bahane ede­ rek yürütmeye çalıştığı stratejinin iflasına işaret etmektedir. Clınton dönemi, “barış­ çıl ekonomik yarış” hayallerini besledi; Bush’un Başkanlığında, enerji alanlarının bölgesel savaşlarla tutularak “tek kutuplu dünya”nın yaratılması stratejisi izlendi. Buslı dönemi kapanırken bu stratejik hedef de petrolün zifiri rengi arasında kaybolup gitmeye yüz tutmuştur. İkiz kulelerin yıkıl­ dığına değmedi!

G

ABD’nin “süper güç” olarak dünyayı tek başına yönetme stratejisi Irak bataklı­ ğına saplandı; pratik ve ideolojik olarak if­ las etti. Pratik iflasın kanıtlanması için iki gerçekliğin vurgulanması yeterlidir: İlk olarak, Washington’un kurmak iste­ diği enerji kaynakları üzerindeki egemen­ lik gerçekleşmemiştir. Afganistan ve Irak’m işgaliyle Merkez Asya enerji kay­ nakları ile Ortadoğu petrollerinin ABD de­ netimine geçmesi hedefi, çok sancılı ve maliyetli bir şekilde sadece Irak’ta gerçek­ leşmiştir. Amerika, Merkez A sya’da 90’lı

yılların başlarında kurduğu egemenliği za­ manla kaybet- iniştir. Irak bataklığında de­ belenirken, Rusya yeni bir enerji devi olarak dünya sahnesindeki yerini almıştır. Öte yandan Çin, büyük enerji gereksini­ minden dolayı çok aktif bir enerji politika­ sı izleyerek, Ortadoğu ve Merkez A sya’da Rusya ile işbirliği yaparken, Afrika kıtası­ na hızlı bir giriş yaparak petrol işletme hakları kazandı. İkinci olarak, dünyanın mali kontrolü belirgin bir biçimde IMF ve Dünya Banka­ sının denetiminden kopuyor. ABD, Sovyetler yıkıldıktan sonra bütün aç gözlülüğü ile 90’lı yıllar boyunca dünyada 150 ülkede IMF ve Dünya Bankasının eliyle mali ope­ rasyonlar düzenlemiştir. “K riz” görüntü­ sündeki bu operasyonlarla Kuzey Amerika’ya devasa sermaye aktarılmıştır. Ancak iki binli yıllarla bu oyunun sonuna gelinmiştir. Bir yandan IMF ülkelerden tek tek kovulurken, öte yandan başta Çin ol­ mak üzere Uzak Doğu ülkelerinde, Rusya, Hindistan ve B rezilya’da yeni bir finans havuzu oluşmuş ve dünya sermaye akışı içindeki yerini almaya başlamıştır. Ayrıca henüz cılız bir gelişme olsa da, İran dolar­ la petrol satışından çıkmıştır. Sadece bu iki temel gerçeklik Penta­ gon’un neden “düşman” tanımını değiştir-


yoi

eliğini açıklamaya yeterlidir. “Uluslar arası terörle mücadele”, “şer ekseni” gürültüleri sessiz sedasız A m erika’nın ideolojik pro­ paganda alanından silinirken bunların ye­ rini Rusya aldı. ARD, Irak bataklığında boğuşurken strateji üreten düşünce tankla­ rının işi gücü “Çin sorunu” ydu. “Irak’ı na­ sıl olsa hallettik, Çin ne olacak?” kaygısıyla... Ancak bir süre sonra bu da güncelliğini kaybetti ve gündeme “Rusya sorunu” oturdu. Rusya beklenenden çok dalıa hızlı kendini toparlamıştı. Üstelik “Putin sonrası Rusya” üzerine hayaller ku­ rulmuş, yeni bir Yelisin beklenmişti. An­ cak hiçbirisi gerçekleşmedi. Amerika’nın tüylerini diken diken eden gerçeklik, orta vadede dünyanın enerji ha­ ritasının Rusya lehine değişecek olmasıdır. Ortadoğu petrolleri tükenirken Sibirya ve hatta kuzey kutbu petrol ve doğal gaz ya­ takları büyük önem kazanacaktır. Ameri­ kan şahinleri, 11 Eylülle başlattıkları stratejik saldırının üzerinden yedi geçtik­ ten sonra hedeflerinden oldukça uzakta ol­ duklarını gördüler. Üstelik böyle giderse, on beş yirmi yıl sonra hedeflerden uzakta kalmaktan öteye, önemli bir egemenlik kaybı riskiyle karşılaşabileceklerini gördü­ ler.

Öte yandan, 11 Eylül sonrası emperyalist paylaşımın üzerine oturtuldüğu ideolojik zemin, yani “ uluslar arası terörle mücadele” tam anlamıyla bir maskaralığa dö­ nüşmüştür. Çok mu önemli? Em­ peryalist paylaşım sırasında ideolojik örtü çöktüğü ölçüde dün­ ya halklarının bilinci özgürleşebi­ lir. Dünyada 9 0 ’lardan beri yaşanan büyük altüstlükte bilinç­ ler o kadar karıştı ki, bu durum emperyalizm için büyük bir güç kaynağı haline geldi. “Uluslar ara­ sı terörle mücadele” giderek “me­ deniyetler savaşı” görüntüsü almaya başlayınca İslam dünyasında Amerika ve genel olarak “Batı m edeniyetine karşı öf­ ke yükselmeye başladı. Günümüzdeki em­ peryalist paylaşımın öncekilerden önemli farkı ideolojik örtü tutmamasıdır. Ancak bu tek başına bir kolaylık sağlamıyor. İnsanlı­ ğın bilincindeki post modem karmaşa o ka­ dar büyük ki, örtülerinden sıyrılmış olsalar bile gerçekleri görmek kolay olmuyor. Amerika’nm Afganistan’ın işgaliyle hız ver­ diği emperyalist paylaşımın ideolojik zemininin çökmesi, hemen bir pratik yarar sağlamasa da, yakın gelecek için dünya halklarının bilinçlenmesinde önemli bir ya­ rar sağlayacaktır. “P u tin ’in T ercihi” ve R usya'nın H edef haline Gelmesi Amerika hedefe Rusya’yı koyarken bu­ nu nasıl gerekçelendiriyor? Washington’u “Putin’in Tercihi” epeydir rahatsız ediyor. ABD’nin ünlü strateji uzmanlarından Brzezinski, Putin’in başlı iki tercihine tepkili­ dir. “Devlet; giderek gelişen demokratik anayasal devlet içinde ilerleyen kurumlaşma

JD


Emperyalizmin Bilinçaltı yerine baskıcı otoriter yönetim .” (Putin’s Choice, Z, Brzezinski; The Washinhton Quarterly, Bahar 2008, s. 101) “Ekonom i; giderek şeffaf ve kanun te­ meline dayalı karma ekonomi yerine mer­ kezileştirilmiş devletçilik.” (a.y, s. 105) Brze- zinslci, bu tercihlere tepki gösterirken aynı zamanda bunun Rusya ekonomisine kazandırdıklarını da itiraf ediyor. 2007’de “ 128 milyar dolar ticaret fazlası ve 466 milyar dolar rezerv” ! (a.y. s. 106) Ancak Amerika’nın canının sıkan bir di­ ğer gerçeklik daha vardır. Bizzat Amerikan şirketlerinin yaptığı kamu oyu araştırması­ na göre Rus gençliğinin yüzde 70-80’i anti-Amerikancıdır. (US and Them: Anti-American Views o f the Putin Genera­ tion, Mendelson-Gerber; The Washington Ouarterly, bahar 2008, s.137) Amerika “portakal devrimleri”nin Rusya’da yolunun kapanmasına öfkelidir. Sadece bu değil, üs­ telik Putin Rusyasmın bu devrimlerin yo­ lunu Merkez A sya’da ve hatta Ukranya’da bile tıkama gücüne erişiyor olması Batı’nm canını iyice sıkmaktadır. Gürcistan olaylarından sonra Rusya, M edvedev’in ağzından açıkça “beş dış po­ litika prensibi” ilan ederek B atı’nın beklen­ tilerinin adeta sonunu getirmiştir: “ 1- Uluslararası hukuk: uygar ulusların arasındaki ilişkileri belirleyen uluslararası hukukun temel prensiplerine öncelik” "2- Çok kutuplu dünya: Dünya çok ku­ tuplu olmalıdır. Tek kutupluluk kabul edi­ lemez.” “3- İzolasyona hayır: Rusya herhangi bir ülke ile karşıtlık istemiyor. Rusya’nın ken­ disini izole etmeye niyeti yoktur.” “4- Vatandaşlarını konuna: Tartışmasız önceliğimiz, nerede olurlarsa olsunlar va­ (86

tandaşlarımızın yaşam ve onurunu koru­ maktır. Dışarıdaki iş çevrelerimizin çıkar­ larını da koruyacağız. Saldırılar karşılık bulacaktır.” “5- Dünyadaki diğer ülkeler gibi Rus­ y a’nın da özel ilgisinin olduğu alanlar var­ dır. Rusya’nın sınır bölgeleri, ancak sadece onlar değil.” (BBC Website) Bu prensiplerin son ikisi tamamıyla Amerikan dış politika ilkeleriyle aynıdır. Bunlar özetle ülke dışındaki alanlara doğ­ rudan müdahaleyi kendine hak görme ve özel ilgi (çıkar) alanlarının ilan edilmesidir. Başka türlüsünün mevcut dünya gerçekli­ ğinde olması zaten mümkün değildir. Gü­ nümüz dünyasında bütün “prensipler” çıkarların arkasından geliyor. Bu açıklamayla Rusya, dış politikada, yıkılış günlerinin verdiği moralsizlik ve da­ ğınıklıktan çıkmakta olduğunu, böylece da­ ha atak bir yol izleyeceğini ilan etmektedir. Rusya ve ABD arasında dünyaya bakışta en temel farklılık “çok” ve “tek kutuplu­ luk” üzerindedir. “Tek kutuplu dünya”mn ne demek olduğu yeniden açıklamayı ge­ rektirmiyor. Kesin bir Amerikan egemenli­ ği! Ancak “çok kutuplu dünya”nın nasıl bir dünya olacağı açık değildir. Böyle bir dün­ yada büyük güçler arası ilişki nasıl olacak­ tır? Daha da öteye büyük güçlerle “üçüncü dünyanın” ilişkisinin nasıl olacağı çok da­ ha yaşamsal bir konudur. Bu soruların ce­ vabını yazının sonuç bölümüme bırakarak, Rusya ve Amerika’nın Kafkaslarda burun buruna gelişinin güç dengeleri açısından anlamına cevap bulmaya çalışalım. Rusya, dağılış sürecinden “baskıcı bir devlet” ve “devlet merkezli bir ekonomi”(Brzezinslci) ile çıkmayı başarınca, Ba­ tı kapitalizm inin 90’ların başlarında gördüğü rüya giderek bir kâbusa dönüştü.


yol Üstelik ABD’nin temel stratejik hedefi, dünyada enerji tekelini kurmak, tam tersi sonuçlara doğru ilerlemeye başladı. ABD’nin enerji tekelini eline geçirmek için İran’ı yıkıma uğratma gayretlerinin ba­ şarıya ıılaşmamasmm başlıca iki nedeni vardır. Irak’taki direniş ve Rusya-Çin İki­ lisinin yükselişidir. Elbette İran’ın Ameri­ kan politikalarına ustaca direnmesi zaten temel bir veridir. Ortaya bir Şah yönetimi benzeri çıkmadı. Putin, Gürcistan saldırısı­ nı “Amerikan yönetiminin seçim öncesi bir zafere gerek duyması” olarak yorumluyor. Fakat konu bu kadarla sınırlı değildir. Za­ ten M oskova’nın cevabı bu sınırı çok aş­ mıştır. Washington’un Kafkas oyununun arka­ sında stratejik olarak birkaç hedef vardır. İlk ve esas hedef, yarım kalan hatta başarı­ sızlığa uğrayan Rusya’yı kuşatma operas­ yonuna yeniden hız vermektir. Bir yanda Karadeniz’e girme, öte yandan Doğu Avru­ pa’ya füze kalkanı projesiyle Rusya’nın he­ deflerinde bir stratejik sapma yaratmayı hedefliyor. Bu yeni bir silahlanma yarışı demektir. Amerika, tüm batı dünyasını ar­ kasına alarak Sovyetleri böyle bir stratejik sapmaya zorlamıştı. Devasa fonlar silah­ lanmaya akınca Sosyalist Sistem kendini yenileyecek birikimden yoksun kaldı. Bu­ günün dünyasında Amerika, Rusya üzerin­ de aynı stratejik sapma etkisini yaratabilir mi? Bu olasılık dışı değildir, ancak önce­ kinden çok daha zordur. İkincisi, doğrudan Kafkaslarda sürekli bir gerilim yaratarak, kendi aleyhine dönen dengeyi değiştirmek­ tir. Son olarak, AB’ne bir uyarıdır. Avru­ p a ’nın Rusya ile ilişkilerini gözden geçirmeye zorlamak ve Rusya’nın kuşatıl­ ması hedefine daha aktif katılımını sağla­ maktır.

Rusya’nın tepki derinliğini ve güç kaybe­ den Rus ordusunun davranış yeteneğini ölçmüş oldu. Rusya, büyük olasılıkla ABD’nin beklediğinden derin ve etkili tep­ ki gösterdi. Pentagon'un modernleştirdiği bütün askeri üsleri yıkmış, sağlam kalanla­ rı da araçlara yükleyip Rusya’ya taşımak­ tan çekinmemiştir. Gürcistan ordusu olarak geriye birkaç yüz tank ve zırhlı araç kal­ mıştır. ABD, büyük hedefi peşinde yürür­ ken ilk elden R usya’yı yorma, yükseliş temposunu durdurma ve yeniden dağılma sürecine sürükleyerek yeni Yedsinler yarat­ ma çabasındadır. “Evdeki hesap çarşıya uyar mı?” Irak ’ta uymadı. Kafkaslarda uyması için şimdilik bir neden görünmü­ yor. ABD “olmayacak duaya niye âmin di­ yor?” Hem başka yolu yok, hem de 90 son­ rası emperyalist yeniden paylaşımın Batı kapitalizminde yarattığı düş kırıklıkları ar­ tık onları akılcılığın sınırları dışına itiyor. Burada emperyalizmin bilinçaltına geliyo­ ruz. Paylaşım Savaşlarının Isıtılan Yeni İdeolojik Zemini Peter Robejsek bir Alman “strateji da-

Netice olarak, ABD, Gürcistan olayı ile

JD


Emperyalizmin Bilinçaltı nışmanı” ... 14 A ğustos’da Neue Ziircher Zeitung’da çıkan “Enerji Fiyatlarının Dün­ ya Politikası Boyutu” yazısı Batı rasyonel düşüncesinin sınırlarını çok zorluyor, an­ cak emperyalizmin yeni paylaşım savaşla­ rından uğradığı düş kırıklığıyla oluşan bilinçaltını çok iyi yansıtıyor. Temel tespit şudur: “Soğuk Savaş sona erdikten sonra yirmi yıldır rekabet demokratik ve otoriter “sistemler” arasında devam ediyor.” (P. Robejsek)

“kuralsızlaşm a” ve “özelleştirm e” de gö­ rüldü. Ve bir yirmi yıl böyle geçti. Batılı “demokratik” kapitalist devletler neden şimdi sızlanmaya başladılar? Çünkü “güç ve para” yavaş da olsa el değiştirmeye baş­ ladı. Çin, yeni bir IMF kurabilecek kadar rezerve sahip. Flele yanma diğer “otoriter rejim” Rusya’yı da ilave ederseniz tablo Batı için iyice dayanılmaz olur. Yazar bu gidişe karşı üç senaryo ileri sü­ rüyor: Birincisi, “otoriter top­ lundan demokratikleşmeye zorlamak.” İkincisi, “batılı devletler, demokratik karar modelini bırakabilir, böylece otoriter yönetimlere karşı “rekabet yeteneğini” arttırabilir.”

“Refah toplum larının geleceği tehlike­ dedir.” “Enerji tasarruflarıyla bir yere va­ rılamaz.” “Prensiplere sadık kalmak için güç kullanmaktan kaçınmak (bu elbette AB için söyleniyor olmalıdır, yoksa ABD’nin böyle bir “kaçmma”sı hiçbir zaman olma­ dı. bn. ) batılı devletlerin ticaret yeteneği­ ni sınırlıyor, diğer taraf sadece iki kelimeden anlıyor: Güç ve Para” (a.y.) Neoliberalizmin çılgın gidişinin “batılı devletlerin” bir bölümünde yarattığı ruh hali budur. Kendileri emperyalist paylaşı­ mın iki yüz yılı aşkın tarihinde sadece “güç ve para” ile konuştular. Sovyet Sistemi yı­ kıldıktan sonra yine aynı tarzda, ancak bel­ ki biraz daha rafine edilmiş tarzda konuşacaklardı. Kaba sömürgeci paylaşı­ mın yerini süslü “küreselleşme” aldı, dün­ yanın zenginleşmesinin yolu

Üçüncüsü, “zararı en aza indirmek için demokratik ve demokratik olmayan pazar ekonomilerinin, birlikte değil, yan yana var olması” (a.y.) İlk senaryodan “batılı demokratik dev­ letlerin” hiçbir umudu yoktur. Bunun karşı­ sında kendi sözde “demokratik karar m odellerini” bırakmayı düşünebiliyorlar. Tarih bilincimizi yoklarsak bunun yadırga­ tıcı hiçbir yanı yoktur. Faşizmi “batılı de­ mokratik devletler” tarih sahnesine taşıdı, doğu toplundan değil. Diğer senaryo ise bir ironi! Soğuk savaş bitti. Soğuk savaşın bir döneminde Sovyetlerin stratejik tavrı “barış içinde birlikte yaşamak” olmuştu. Şimdi neoliberal soygun döneminde bu kez “batılı demokratik devletler” “zararı en aza indirmek için” “demokratik ve demokratik olmayan pazar ekonomilerinin yan yana var olması”ndan söz ediyorlar. Bu senaryo-


yol lar hiç de tümüyle saçmalık değildir. Tam tersine neoliberalizmin yirminci yılında on­ ların açmazını çok güzel yansıtıyor. Bu Alman strateji danışması daha da ile­ ri giderek artık refah devletlerinin tehlike içinde olduğu günümüzde “akıldışı düşün­ mek" gereğini vurgular ve bu “akıldışı dü­ şünceleri" şöyle sıralar: “Tüm ekonomik sistemi kurtarmak için sistemin bazı unsurlarını değiştirmek, batı­ lı spekülatörleri sıkı kontrol etmek. Chica­ go okuluyla uyumlu olmasa da.” “Rekabet eden aktörler arasında ne pa­ hasına olursa olsun bir uzlaşma hevesinden kaçınmaya hazır olmalıyız. Otoriter rejim­ ler ne rekabetten ne de çatışmadan korku­ yor. Rakipler arasında Batılı adil oyun neden maskeli rakipler için de geçerli ol­ sun?" “Ham madde alanlarına daha saldırgan olunmalı.” (a.y.) Bu “akıldışı düşünceler” bir yandan ne­ oliberalizmin “Chicago okulu”nun nasıl if­ las ettiğini gösterirken, öte yandan “maskeli rakiplere” ve ham madde alanla­ rına daha fazla saldırganlığı öneriyor. Bu­ günkünden daha fazla saldırgan nasıl olunabilir? Ancak bir üçüncü dünya savaşı­ nı göze alarak! Aksi durumda Peter Robejsek uyarıyor: “Demokrasiler, ekonomik tehditler ve sal­ dırgan dış politikaların üstesinden gelemi­ yorsa, büyük olasılıkla otoriter toplumlarm sınırsız kapitalizmi aracılığıyla bir kenara itileceklerdir.” (a.y.) “Sınırsız kapitalizm” neoliberal ekono­ mi politikaların diğer adıdır. Ve bu politi­ kaları dünyaya “güç ve para”sıyla dayatan da Amerika’dır. Bu strateji uzmanının söy­ lediklerini sadece Alman kapitalizminin

sızlanması olarak mı algılamalıyız? Kesin­ likle hayır! N eoliberalizm in kabesinden ünlü stratejist Zbigniew Brzezinski de “Pııtin’in Tercihleri”nı eleştirerek aynı yakın­ maları dile getiriyor. Sovyetierin yıkılm asıyla başlayan son emperyalist paylaşım döneminin 11 Eylül 2001’e kadarla dönem i-Clinton’m adıyla anmak uygundur-“înformatik Ç ağf’mn ge­ tireceği demokratikleşme ve zenginleşme hayalleriyle yaşandı. Silahların dehşet den­ gesi artık sona ermiş, demokratik bir dün­ yada barışçıl ekonomik yarış yaşanacaktı. “Demokratikleşme" ve “zenginleşme” bu dönemin ideolojisi oldu. Hatta “Tarihin Sonu”nun geldiği safsataları bile yapıldı. An­ cak emperyalist paylaşımın doğası gereği bu pembe dünya hayalleri fazla süremezdi. Olaylar aslına geri döndü ve 11 Eylülde birlikte emperyalist yeniden paylaşım ABD’nin başını çektiği bölgesel savaşlar­ la yaşanmaya başladı. Bu dönemin ideolo­ jik arka tablosuna “uluslararası terörizme karşı savaş” yerleştirildi. Terörün kaynağı olarak “şer ekseni” -Irak , İran, Suriye ve Kuzey Kore” ilan edildi. 2008 Ağustos’unda Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırısı ile bu dönem de kapandı. Emperyalist paylaşımın bu en son kona­ ğında tanrılar İran’ın yanında Rusya’yı da kurban seçmişe benziyor. Rusya sosyalist bir ülke olarak bir kez kurban edildi. Şim­ di de “otoriter bir rejim” olarak kurban edilmeye çalışılıyor. Son konağın ideolojik arka zemininde “sınırsız kapitalizmleriyle” “demokratik batı devletlerini” tehdit eden “otoriter rejim ler” vardır. Bunlar başlıca Çin ve Rusya’dır. Ancak petrol zenginliği üzerinde oturan Suudi Krallığının da adı arada geçiyor. Elbette Venezüella gibi ülke­ ler de aynı kategori içindedir. Falcat bu tanımlamaların hiçbir kriteri ve prensipcil


Emperyalizmin Bilinçaltı anlamı olmadığını biliyoruz. Batı -A tlan ­ tik ’in iki yakası-hala dünyanın tek egeme­ ni rolünü oynuyor. Kendilerine karşı kimin eline “güç ve para” geçerse, onlar “otoriter rejimler” çuvalına atılmaktan kurtulamaya­ caktır. Ayrıca bu sözde “otoriter rejimlere” karşı Batı kapitalizminin ne topyekun sa­ vaş açmaya gücü yeter, ne de şimdilik böy­ le bir niyeti vardır. Örneğin Amerikan Hazine Sekreteri Paulson “Ç in’le ekono­ mik bağların güçlendirilmesini” savunuyor. (A Strategic Economic Engagement, Strengthening U.S.- Chinese Ti es, Henry Paulson Jr., Foreign Affairs, Sep/Oct 2008) Yine bu paralelde ABD, Irak’ta Ç in’e bir petrol payı verirken Rusya’yı dışladı. Neoliberal politikaların yirminci yılında bu politikalar bizzat savunucularını derin bir açmazın eşiğine getirmiştir. Rekabetin “demokratik” batılı ekonomilerle “otoriter rejimlerin” “sınırsız kapitalizmi” arasında görülmesi, neoliberalizmin nasıl Batılı ül­ kelerin beklediklerinin tersine sonuçlar ya­ ratmakta olduğunu kanıtlıyor. Gelinen yol ayrımında açıkça tartışılan iki temel konu vardır. Otoriter rejimler demokratikleştiri­ lemezse- yani portakal devrimleri ile irade­ leri batı tarafından teslim alınamazsa-o zaman, bizzat demokrasi şampiyonları, kendi “demokratik karar alma modellerin­ den” vazgeçmeyi gündeme getiriyorlar. Demokrasi, batılı kapitalist ülkelerin üstün­ de artık bir yük olmaya başlamıştır. Reka­ bet yeteneklerini azaltıyor, hatta onları yok olmanın sınırına getiriyor. Öte yandan, kutsal serbest pazar, kendi aleyhlerinde işlemeye başlayınca “neden bu batılı adil oyun maskeli rakipler için ge­ çerli olsun?” tepkisini göstererek, “otoriter rejim leri” pazarın dışına itmeye hazırla­ nıyorlar. Sonuç olarak, demokrasi de ser­ best pazar da, batı emperyalizmi için artık

onun aleyhine işleyen sevimsiz araçlara dö­ nüşmeye başlamıştır. Bütün bu söylenenler neoliberal politikaların derin bir tıkanma noktasına geldiğini gösteriyor. Eğer gidiş neoliberal politikaların derin­ leştirilmesi yönünde sürdürülecekse, bu de­ mokrasilerden kısmen de olsa vazgeçmeyi ve bazı “otoriter rejim leri” pazarın dışına zorla itmeyi kaçınılmaz hale getiriyor. Ba­ tılı strateji silerin bu “akıldışı düşünceleri” aslında bir üçüncü dünya savaşının ideolo­ jik hazırlığından başka bir anlama gelemez. Bu gidiş, dün imkânsız gibi görünen büyük güç merkezlerinden birisinin çökmesi ola­ sılığım arttırıyor. Biz de bu yönden “akıldı­ şı” düşünmeye eğilimliyiz. Çünkü böyle bir çökme, dünyada uzun yıllardır biriken yoksulların öfkesine büyük çıkış yolları ya­ ratabilir. Sonuç Çok kutuplu dünyanın ilanını Putin, söz­ lü olarak 2007 başında Avrupa güvenlik konferansında yapmıştı. Gürcistan olayla­ rıyla artık çok kutuplu dünya fiili hale gel­ di. Daha önce sorduğumuz gibi çok kutuplu dünyanın nasıl bir şey olacağı bel­ li değildir. Bu tanım, dünyada farklı güç merkezlerinin olduğundan öteye bir anla­ ma sahip değilse, böylece fazlaca bir şey söylenmiş olmaz. Eğer ABD’ne, Rusya ve Çin tarafından yapılan “dünyayı beraber yönetme” teklifiyse bunun da fazla bir pra­ tik anlamı yoktur. Dolayısıyla bu noktadan sonra “çok kutuplu dünya” stratejisini sa­ vunan güçler bu kavramı tekrarlamakla ye­ tinemezler. Çok kutuplu dünya kavramı, büyük güç merkezleri arasındaki ilişkinin biçimini ve bunlarla üçüncü dünya ülkeleri arasındaki ilişkiyi, A m erika’dan farklı tanımlayabil­ diği ölçüde bir anlama sahip olabilir. Bu


yol yapılmadıkça, dünyanın sırf çıkarlar doğ­ rultusunda büyük güçler tarafından paylaşı­ mında tek ya da çok kutupluluğun fazla bir farkı yoktur. Tek kutuplu dünyada “süper güç” dostlarına kendine göre pay dağıtır. Çok kutuplu dünyada her merkez kendi gü­ cüne göre pay almak için dövüşür. İlişki­ lerde bir nitelik farkı yoktur. Medvedev’in ilan ettiği beş dış politika prensibi büyük güçler arası ilişkilere ve onlarla üçüncü dünya arasındaki ilişkiye neoliberal dünya­ daki yağma rejiminden çok farklı bir nite­ lik getirmiyor. Putin, en son Soçi’de “bizim emperyalist amaçlarımız yok” dese de, dünya halklarına olaylar böyle görünmü­ yor. Ancak A m erika’nın izlediği politika­ lar Rusya’yı eski dostlarına-Suriye, Küba gibi-itiyor. Aynı zamanda Iran ve Venezü­ ella gibi anti-amerikan ülkelerle ilişkisini geliştirmeye zorluyor. Bu durum Rusya’nın dış politika prensiplerine bir yenilik katar mı, bunu bugünden kestirmek zordur. Eğer Rusya ve Çin, neoliberal politikalarla dün­ yanın yağmasından farklı bir ‘çok kutuplu dünya dış politika prensipleri’ yaratamaz­ sa, bunun ortaya çıkmasını sağlayacak iki olasılık görünüyor. İlki, bunu bizzat “batılı demokratik pa­ zar ekonomilerinin”-en başta Amerilca-sözde “otoriter rejim leri” dünya pazarından zorla dışlama politikalarının derinleşmesi sağlaya- bilir. Böyle bir durumda dünya pa­ zarı kaçınılmaz bir şekilde bölünür ve dış­ lananlar kendi prensiplerini yaratmak zorunda kalırlar. İkincisi, üçüncü dünya ülkelerinin-en cı­ zından belli bir bölümünün- merkez ülke­ lere karşı tavrının giderek netleşmesiyle mümkündür. Üçüncü dünya ülkeleri sosya­

list sistemin yıkılmasından beri, eski ege­ menlerine -sömürgeci merkezlere karşı- ih­ tiyatlı bir politika izliyorlar. Aslında tarihsel olarak üçüncü dünya, merkezler­ den yavaş yavaş kopmaktadır. Dünya Tica­ ret Örgütünün her toplantısı yeni tıkanmalarla sonuçlanıyor. Küreselleşme­ nin ilk parlak ve aldatıcı günleri sona erdi. Bu gerçekten hareketle çok kutuplu dünya­ da, örgütlü ve katı bir saflaşma biçiminde olmasa da, üçüncü dünya ülkeleri yeni bir ağırlık oluşturmaya başlamıştır. Dolayısıy­ la dünyada büyük güçler dışında bir başka kutup daha şekillenmektedir. Dünyanın bu bölümüyle ne eski-klasik sömürgeci veya yeni sömürgeci yollarla, ne de küreselleş­ menin ilk on yılındaki tarzda ilişki kurma şansı azalmaktadır. Bu gerçeklik, çok ku­ tuplu dünyada dış politika prensiplerine ka­ çınılmaz katkısını yapacaktır. Sonuç olarak, çok kutuplu dünya, neoliberal-emperyalist yağmanın dışında ilişki­ ler kurulabildiğinde bir anlam taşıyacaktır. Kör çıkarların güttüğü, dünyayı yeni bir yı­ kımın eşiğine getirecek serbest pazar tan­ rısından kurtulmadan, insanlığın geleceğini düşünen ve yoksul dünya halklarının çıkar­ larını öne çıkartan prensipler zemininde bir dış politika mümkün değildir. Dünyanın durumu ve “demokratik batılı ekonomile­ rin” sömürü iştahı öyle gösteriyor ki, kapi­ talizm yeni bir yıkımın eşiğine gelmeden dünya yoksullarının prensipleri üstünlük kazanamayacaktır. Aslında çok kutuplu dünyanın en büyük kutbu dünya yoksulla­ rıdır, ama onların bir kutup olarak sivrile­ bilmesi kapitalizmin paylaşım savaşlarıyla yeni bir yıkıma uğramasına bağlıdır. 13.09.08

İİJ


Altın Tahta Oturmuş Dilenci Ayşe Tanse-

olivya, 2005 yılı sonunda yapı­ lan seçimlerde Eva M orales’in kazanıp devlet başkanı seçilme­ sinden sonra dünya gündemine oturdu. Eva Morales dünya tarihinde yerli halkın başa geçmiş ilk devlet başlcamydı. Yüzyıllardır sömürülen yerli halklar ilk kez devlet baş­ kanı koltuğuna kendilerinden birini oturta­ bildiler. Ayrıca Morales’in devrimci olarak iktidara gelmesi ile Latin Amerika’da bir ül­ ke daha yeni liberal politikaları reddedip sol ya da halktan yana bir yola çıkıyordu.

te idiler ve gerici iktidara karşı her gün so­ kaklara dökülüyorlardı. Ve beş yıl gibi bir sürede ayaklanarak üç devlet başkanmı ala­ şağı ettiler. Morales ile de iktidar oldular. Ancak bu kez sağ güçler muhalefette. Şim­ di onlar sokak gösterileri düzenliyor ve sol iktidarı zorluyorlar. Yani ikili iktidar süreci bu kez halk güçlerinin iktidarda olması ile devam ediyor. Bolivya’da yaşanan bu ikili iktidar sürecinin devrimci harekete öğrete­ ceği çok dersler vardır. Ayrıca devrimci sü­ reç açısından yol göstericidir.

Morales iktidara geldiğinden bu yana çok karışık iki yıl yaşandı. Petrol ve gaz üzerinde millileştirmeler ve toprak reformu yapıldı. Ancak asıl olarak iki yıldır yeni Anayasa üzerinde çalışılıyor. Sonuçta bir tas­ lak kabul edildi ve önümüzdeki günlerde bu taslak halk oylamasına sunulacak. Ancak bunlar yapılırken çok sayıda olay yaşandı. Onlarca insan öldü, yüzlerce protesto dü­ zenlendi, binlerce toplantı yapıldı, on bin­ lerce dilekçe verildi. Ülkenin zengin eyaletleri bağımsızlık ilan edeceklerini açıkladılar, merkezi hükümete baş kaldırdı­ lar, silahlandılar, saldırıya geçtiler, vs.

Venezuela’dan farklar

B

Bolivya, “ikili iktidar” tezine çok zengin deneyler sunan bir ülkedir. Morales iktida­ ra gelene kadar sol halk güçleri muhalefet­

Biliyoruz ki Venezuela’da da böyle bir devrimci süreç yaşıyor. Hugo Chaves, Eva Morales’e destek veriyor. Hatta Bush ve şü­ rekâsına göre Chaves, M orales’i iktidar yapmak için ülke iç işlerine karışıyor, Morales’i paraya boğuyor, Batı’ya baş kaldır­ maya kışkırtıyor. Yoksa M orales’in iktidar olması olanaksız denmeye çalışılıyor. Böy­ le bir propaganda ile Morales lekelenmek, gücü küçültülmek isteniyor. Morales ise Chaves’in yardımının, kullandığı helikopte­ rin benzin parası ile uluslarası anlaşmalarda tutulan avukat parasından öteye gitmediği­ ni söyler. Bunlar olası yardımı kesmeye yö­ nelik birer karalamadır. Morales kendi gücü ile ayakta durmaya çalışmaktadır. Ayrıca bu


yol laflan edenler kendi yandaşlarını iktidarda tutmak için sanki bin bir hile yapmazmış, ellerinden gelen her türden zor ve yasa dışı olayları kullanmazmış gibi yüzsüzce bunla­ rı söylerler. Ayrıca alı keşke Chaves maddi manevi destek vererek kendinden yana bi­ rini ayakta tutma başarısını gösterebilse. Ne güzel o zaman parası ve gücü olan Chaves birçok Latin Amerika ülkesinde devrim ateşini yakıverirdi. Ama ne yazık ki devrim ihraç etmek yeni liberal politika ihraç etmek kadar basit değil. Bolivya’da yaşananları yakından incele­ yince iki ülke devrimci sürecinde, çıkılan hedeflerde farklılıklar olduğunu görürüz. Bunlar aslında devrimci hareket sürecinde­ ki zenginliklerin birer göstergesidir. İlk olarak Bolivya devrimci hareketinin gelişimi Venezuela’dan çok farklı özellikler taşır. Bolivya bir yerli halklar ülkesidir. Yer­ li halk deyince bir toprak parçası üstünde ta­ rihler boyu oturmuş insanlar akla gelir. Bolivya’da bu halklar Kızılderili halklardır. Karamsı derisi olan, siyah düz saçlı, tıknaz, kısa boylu insanlar Bolivya’ya yaklaşık 500 yıl önce İspanyol sömürgeciliği zamanında gelmeye başlamış sömürgeci Avrupa insa­ nından farklıdır. Ancak Avrupa orijinli be­ yaz tenli insanlar da yüzyıllardır burada yaşadıklarından BolivyalI sayılmak duru­ mundadırlar. Ama işte Morales ve onun temsil ettiği halkın yerli olması Kızılderili olmakla farklılık taşır. 9.6 milyon nüfuslu Bolivya halkının 2/3’ü işte bu yerlilerden oluşur. Genellikle ülkenin dağlık Batı bölgesine yerleşmişler­ dir. Melez denilen beyaz kesim ise Doğu bölgesinde daha düzlük topraklarda yaşar­ lar. Ancak elbette karışma yaşanmıştır. Ba­ zı bölgeler yoğun olarak bir tür insan barındırsa da birbirleriyle iç içedirler. Me­ lez denen bir BolivyalI halk yaratılmıştır.

Evet, Bolivya yerli, Kızılderili bir halk olmakla Venezuela devriminden farklıdır. Çeşitli özellik ve zenginlikler taşır. En baş­ ta yerli halklar (Kızılderili halklara bundan sonra yerli halklar demeyi uygun görüyo­ ruz.) hala kabile özelliklerini korurlar. Bun­ ca yıllık kapitalizm onları asimde etmekte çok başarılı olmamıştır ya da bu özelliği ile sömürmek daha işine gelmiştir. Yerli halklar feodal bir yapı tanımamışlardır. Daha eşit­ likçi, daha birbirlerini kollayan, komünal yaşantı içindedirler. Kendilerine göre bir ahlak anlayışları ve adaletleri vardır. Eva Morales, yerli halkların Batı toplumlannda günümüzde unutulmaya yüz tutan insanca değerlerin taşıyıcısı olduklarına inanmakta­ dır. Yerli halkların kendilerine göre komün özellikleri çerçevesinde bir örgütlenme biçi­ mi vardır. Hatta M orales’in sağ kolu Başbakan Alvaro Garcia Linera, Marksizm’in Kızılderi­ li ideolojisi ile kaynaştırılıp günümüz koşullarında hata ve eksikliklerinin düzelti­ leceği Indiomarksizm’den söz etmektedir. Chaves’in başdanışmanlarından Kübalı Hamecker’in günümüz halk iktidar organ­ larının nasıl olacağı üstüne yaptığı değerli araştırmasında, yerli Kızılderili halkların komün geleneği İncelenmektedir. Sonuçta Chaves’in Bolivya’yı etkilemesi bir yana, tam tersine ona bir örnek olarak baktığını söylemek yanlış olmaz. Bolivya’nın Venezuela devriminden ikin­ ci farkı daha sıkı örgütlü bir halk olmasıdır. Bu konuya aşağıda daha ayrıntılı değinece­ ğiz. Nasıl bir örgütlülük içinde olduklarını verdikleri direniş mücadelesinde göreceğiz. Chaves kurduğu halk örgütlenmeleri yoluy­ la değil devrimci olduğu için halkların oyu­ nu alarak iktidar oldu. İktidar olalı beri sosyalizm yoluna çıkmak için devrimci halk örgüt eksikliğinin sıkıntısını yaşıyor. Bario-


Altın Tahta Oturmuş Dilenci lardaki (gecekondu mahalleleri) yoksul halkları tepeden örgütlemeye çalışıyor. Bolivar Çemberlerinden, mahalli örgütlenme­ lere, şimdi de konseylere kadar biçimler deniyor. Oysa Bolivya’ya da devrim yıllardır yer­ li halkların verdiği örgütlü mücadelenin bir sonucu olarak gerçekleşti. “Morales ve MAS (Morales’in partisi Sosyalizme Doğ­ ru Hareket’in İspanyolca baş harflerinden bn.) 2003 ve 2005 ayaklanmalarının düzen­ leyicisi olmadı, aksine onun peşine takıldı. (Ama) seçimler alanında Morales ve MAS heterojen hareketlerin ulusal ifadesinde tek etkin araç hizmeti gördü.” ( Bolivya’s Ongoing Revolutions’dan aktaran Adolfo Gilly. boliviarising.com 2007/11). Yazarla­ rın dile getirdiği gibi yaşanan ayaklanma­ larda MAS öncülük etmekten çok kuyrukçuluk yapıyordu. Morales bir halk ayaklanmasının partisi haline sonradan gel­ di. Bu özellik Bolivya devrimini daha sağlam temelli ve kendinden emin yapacak­ tır. Bolivya devrimi halkların bilinçlenme­ sini, adım adım devrim yoluna girmesini sağlayacaktır. Üçüncü önemli farklılık Bolivya, Venezuela kadar zengin bir ülke değildir. Belki yazımızın başlığına ters düşer gibiyiz ancak şu anda Bolivya’nın Venezuela’nın sahip ol­ duğu petrol gibi büyük bir geliri yoktur. Ül­ ke petrol, gaz, çeşitli madenler zengini ama ya bir kısmı yılladır tüketilmiş ya da henüz çıkarılmıyor, işletilmiyor. Hiçbir sanayi yok. Latin Amerika’nın en yoksul ülkesi. Zengin Batı güçleri karşısında yoksul bir halk iktidarının zengin bir halk iktidarından daha zor ayakta duracağı açıktır. ABD’nin onsuz yapamayacağı Venezuela’daki petrol gibi bir ürünü yok. Tersinden Bolivya’nın ihracatının birinci hedefi ABD’dir. Venezuela ABD’yi nasıl tehdit edebiliyorsa ABD

de Bolivya’yı aynı şekilde tehdit edip “Ma­ lını almıyorum!” diyebilir. Halk örgütlen­ mesi ve direnişinde sağlam Bolivya, elindeki kozlar açısından yoksuldur. O ne­ denle Bolivya ABD ’nin öfkesini üstüne çekmekten kaçınabilir. Korkusuzca adımlar atamaz. Yoksulluğu onun elini ayağını bağ­ lar. İktidarda devrim adımlarını atarken çok temkinli olmak zorundadır. Ayrıca Boliv­ ya’nın zenginliği doğal kaynaklar ile önem­ li tarım ürünü soya ülkenin doğusunda bulunmaktadır. Morales iktidara geçeli beri de bu zengin eyaletler cumhuriyetten ayrıl­ mak, otonomi olmak istiyorlar. Bu da EMGL yi daha temkinli olmaya zorluyor. Bush ve şürekâsı belki de yukarıdaki nedenlerle Bolivya’yı “zayıf halka” olarak görürler. EM-GL çıktıkları yolu Chaves gibi 21 .yy sosyalizmi olarak adlandırmıyor. Morales bu yola sömürgecilikten kurtulmak (decolonilization) diyor. Yani şimdiye kadar çıka­ rılan anayasalar hep ülkenin sömürgeleştiril- meşinin yasaları olmuş. Şimdi ise geriye dönüş başlıyor. Devletin, dışa ve çok uluslu şirketlerle bağlarının ya da onlar çıkarma her şeyin yasal olmasın­ dan terse dönüşün başlaması. İlk önce bu iş­ lem yapılacak. Önce siyasi ekonomik yapı devlet güdümüne alınacak ve ancak bu sağ­ landıktan sonra sosyalizm yolunda adım atılacaktır. Yani yeni liberal politikalar ile başlayan süreç terse döndürülüp her şey devlet ve kamu güdümüne alındıktan sonra ancak halk çıkarlarının savunulduğu başka bir anayasa ile bu işe soyunulacaktır. Bu sü­ reç atlatılmadan doğrudan sosyalizm yoluna sıçramak birçok açıdan sakıncalı olabile­ cektir. Morales, halklarının “iyi yaşamak” iste­ diğini söyledikten sonra bu “iyi yaşama”nm Batı anlamında olmadığını, yerli halkların kimliklerinin tanınması, insan olarak kabul


yol edilmeleri anlamına geldiğini sürekli vurgu­ luyor. Yerli halklar şimdiye kadar aslında Güney Afrika Cumhuriyeti ’nde bir zaman­ lar yaşandığı gibi apartheid (G.Afrika hükü­ metince uygulanan, AvrupalIların başkalarından ayrılması sistemi) koşullarda yaşamışlar. Bunun insanlarda yarattığı tüm eziklik- lerden kurtulma yoluna girilecek. Venezuela ise 21.yy sosyalizmi yolunda ilerlediğini her an dile getiriyor. Belki eko­ nomi ve yasalar açısından bakarsak bir farkları yok. Venezuela’da da karma ekono­ mi var, aynen referandum ile oylanacak olan yeni Bolivya A nayasasında olduğu gibi. Ancak söylev olarak böyle bir hedef belirleme ve söylem yok. Ancak bu söylemleri ile de elbette sosya­ lizm ufkundan uzaklaşmış olmuyorlar. Ken­ dilerine destek veren halk örgütlenmeleri içinde aşağıda göreceğimiz gibi elbette sos­ yalizm hedefli işçi sendikaları ve örgütlen­ meleri vardır. M orales’i iktidara taşıyan partisinin adı Sosyalizme Doğru Hareket MAS (İngilizce karşılığının baş harfleri ile Movement Towards Socialism) bile özünde hedeflenen yolun ne olduğunu söylüyor. G arda Linera kendisi sosyalist bir aydındır. Ancak eleştirir. “ .. .Bolivya savunucularının yorumladığı şekilde Marksizm yerli halkla­ rın çoğunluğunun kaygılarına yanıt vermek­ ten uzak kaldı. ...M arksizm için ne Kızılderililer ne de mahalle örgütlenmeleri vardı. Bolivya gerçeğini açıklamada bir araç olarak klasik M arksist düşüncenin en zengin damarlarından biri tıkanmış ve red­ dedilmişti.” diye savunur, (indianismo ve Marxism: İki devrimci mantığın uzlaşmaz­ lığı. Boliviarising Internet sitesi) Mark­ sizm ’in Kızılderililer gibi yerli halkların kurtuluşu gibi bir sorunu almamasını ve bu zenginliği sadece bir kültürel zenginlik ola­ rak görmesinin bu halkların sosyalist olma­

ması ile bağlantısına işaret etmektedir. Aşırı solcular bütün bu süreci görmeye­ rek EM-GL uygulamalarını yeriyorlar. Halk hareketini bastırmakla suçluyorlar. Ancak diğeri biraz uçmak ve gerçekten sonuçları­ nın ne olacağı bilinemeyen ama birçok açı­ dan kumar oynamak anlamına gelecek sol uçkunluk yoluna çıkmak olacaktır. Chaves bile Anayasa değişikliğinin kabul edilme­ mesi üzerine biraz hızlı gittiklerini kabul et­ medi mi? Petrol zenginliği Chaves’e daha rahat davranma alanı veriyor ama yoksul Bolivya’nın kumar oynayıp yanlış yapma lüksü olamaz. Daha temkinli gitmek zorun­ dadır. Yazımızın ileriki bölümlerinde ülke içindeki ve dışındaki güçler dengesini ele alınca bu konu daha iyi anlaşılacaktır dü­ şüncesindeyiz. İki ülke arasında devrimci güçler açısın­ dan çok önemli bir fark daha vardır. O da Venezuela’da devrim yoluna çıkan güçlerin %80’i “bario” denilen kent varoşlarında ya­ şayan yoksul halklardır. Oysa Bolivya'da M orales’i iktidara getiren köylüler, koka üreticileri, maden işçileri, işsiz madenciler, mahalle örgütlenmeleri, kadın örgütlenme­ leri gibi sayısız heterojen örgütlenmelerdir. Yerli halklar her ne kadar madenlerde çalı­ şarak işçileşse bile daha sonraları bunların bitmesi ile tekrar kırlara taşınmış köylülü­ ğe dönmüşlerdir. Unutmamak gerekir ki köylü nüfusun hala daha bir parça toprak edinmek ve hayatını kurtarmak gibi küçük mülkiyet ufku vardır. Ayrıca gen teknoloji­ sinin mutasyonlu üretimine tepki olarak bi­ yolojik tarım tekrar değer kazandı. Tarımda küçük üretici kendi ayakları üzerinde dura­ bilecek konuma girme yolunda. O nedenle tarımda küçük toprak mülkiyetinin geleceği konusu yeniden sosyalizmin gözden geçir­ mesi gereken bir olgudur. MAS liderlerinin sosyalizm derken dikkatli olmaları çok ö-

JD


Altın Tahta Oturmuş Dilenci nemlidir. Anlatmaya çalıştığımız gibi Bolivya dev­ rimi Venezuela devriminden farklılıklar ta­ şır. Ancak ikisi de Küba ile birlikte ALBA pazarında buluşurlar. İçlerinde Nikaragua ve Ekvator gibi birkaç ülkeyi daha aldılar. ALBA bilindiği gibi devletlerarasmda sos­ yalist ilişki ilkesi ile kurulmuştur. Herkes kendi ihtiyacına göre alır ve verebileceğim verir. Bu ilişkilerin uçlarında kapitalist uluslarası ilişkilerde olduğu gibi ipler yoktur. Karşı ülkeyi zora sokmak, onu sömürmek, kendi çıkarını dayatma gibi özellikler yok­ tur. Her ne kadar ayrı özellikler taşısalar da bu iki ülke sosyalist bir hedefe doğru adım atma niyetini taşımaktadır. Morales Öncesi Halk Hareketleri Morales’in partisi MAS 1996 yıllarında kurulur. Ancak Bolivya devrimci halk hare­ ketinin başlaması daha eskilere dayanır. Bo­ livya Nisan 1952!de bir halk devrimi yaşar. “İsyan edenler başkent La Paz’ı alır. Ordu­ yu dağıtır. Devlet başkamın indirir, Boliv­ ya’nın temel endüstrisi olan madenleri millileştirir, tarım reformu ilan eden mestizo (melezlerden bn) bir hükümet kurarlar. Bu iktidar yıllarca birlikte yaşayacakları si­ lahlı milisleri ve mahalle radyo istasyonla­ rı olan madenciler, işçiler ve köylü birliklerinden oluşan paralel bir iktidar ku­ rar. Elbette madenciler, işçiler ve köylüler KIzIlderili’dirler ve meclislerdeki tartışma­ larda, kutlamalarda ve evlerinde kendi yer­ li dillerini kullanırlar.” (Bolivia’s Ongoing Revolutioııs a.y.) Aslında bu, “cogovemment” denilen işçi ve iktidar güçleriyle or­ tak bir yönetim şeklidir. Bu dönem tahmin edileceği gibi uzun sürmez. “İşçi kontrolü, sosyal hareketler ve devlet arasında iktidar paylaşım düzenleme­ sidir. Devrimci Bolivian Worker Central

(COB, Bolivya İşçi Merkezi) petrol, maden­ cilik, taşımacılık, emek gibi çeşitli bakan­ lıklara temsilcilikler atamaya yetkilidir. Devlet denetiminde olan her bir madendeki sıradan işçiler yönetim kurulunda ‘sesi ve oy hakkı olan’ bir denetleyici seçtiler. Bu yönetim kurulu madenlerdeki yaşama gün­ lük düzenlemeler getirmede kararlar alırdı. Reformist iktidar partisi Ulusal Devrimci Hareket (MNR) 1956 yılında IMF’nin istik­ rar paketindeki koşulları kabul edince işçi hareketleri bu düzenlemeyi terk etti...” (A Movement Towards or Beyond ‘Statism’ Susan Spronk Mart-Nisan 2007 boliviarising.com) Yavaş yavaş bu haklar çeşitli askeri dik­ tatörlüklerle birçok biçimlerde ya işçi ve madencilerin elinden alınır ya da tahmin edilebileceği gibi başka kılıklarla işlevsiz ha­ le getirilir. 1980’li yıllarda Latin Amerika ülkelerinde askeri diktatörlükler kendileri­ ni eskitirler ve her ülkede sivil iktidarlar ba­ şa oturur. Halklara yeni bir “umut” vaat ederler: yeni liberal politikalar. Bu politika­ lar ile her şe y in ö z e lle ş tirilm e s i b a ş la r ve devlet ekonomiden elini ayağım çeker. Bolivya tahmin edilebileceği gibi yeni li­ beral politikaların “örnek ülkesi” yapılır. Fakat bir korku da vardır. Askeri dikta­ törlükler ömrünü tamamlamıştır ancak yeni liberal politikaların halkları yoksullaştırıp öfkeyi kabartmasının üstesinden nasıl geli­ necektir? Özelleştirmeleri yapacak olan çok uluslu şirketlerin baş savunucusu ABD bu işi savunmalıdır. Peki, ABD hangi gerekçe ile söz konusu ülkelere girecek ve halk ha­ reketlerini bastıracaktır? İşte şimdinin ulus­ lararası terörizminin ilk uygulaması olan “uyuşturucu ile mücadele” politikası ortaya çıkar. ABD çeşitli ülkelere üstler ve asker­ ler yerleştirir. Yeni yasalar çıkarttırır.


yol “Örnek ülke” Bolivya’da özelleştirmele­ re tepkiler 1992 yılında gelmeye başlar. Halk güçleri ve iktidar arasında birçok sa­ vaş yaşanır. Yüzlerce insan ölür. Bunların en önemlileri 2000 yılındaki Cochabamba su savaşı, 2003 ve 2005 yıllarındaki gaz sa­ vaşlarıdır. Her defasında başkent kuşatılır. Zaten Bolivya beyaz sarayı olan hükümet konağının diğer bir adı “yanık saraydır” . Her ayaklanma ile halklar sarayı şurasından burasından yakıp yıkmışlardır. Sonraları ar­ tık her keresinde tamir edip boyanmasından vazgeçilir ve sıradan bir renkle boyanıp bı­ rakılır. Nasılsa gene yakılmayacak mıdır? İnsanın en temel ihtiyaçlarından olan su kaynakları, her eve su getirmek vaatleri ile Bechtel şirketine satılır. Aradan kısa bir sü­ re geçtikten sonra hiçbir yatırım yapılmadı­ ğı halde su fiyatlarına %300 zam yapılır. Halklar ayaklanır. “Su bizim!” sloganları ile sokaklara dökülürler. Başkent La Paz ku­ şatılır. Devlet başkanı iktidardan alınır. İşte 2000 yılında yaşanan bu devrime Su Sava­ şı denir. Doğal kaynakların millileştirilme­ si vaadi ile bir yeni devlet başkanı gelir. Ama her şey eskisi gibi olur. 2003 yılında bu kez petrol ve gaz fiyatlarına zam gelir. Yoksul halkların bu zammı karşılamasına imkân yoktur. Gene ayaklanırlar. Başkenti kuşatırlar. Bu da tarihe Gaz Savaşları ola­ cak geçecektir. “2003 Ekim ayı ortalarında çoğu yerli Kızılderili 800.000 işçi, köylü, göçmen ve küçük esnafın yaşadığı bir kent olan El Alto’da ayaklanma birkaç gündür sürüyordu. El Altolu isyancılar La Paz girişini denetim­ leri altına almışlar, başkente yakıt girmesi­ ni engelliyorlardı. Kuşatılmış olan hükümet bu çemberi kırmanın yolunu sürekli ateş açan bir askeri konvoy eşliğinde kente gaz tankerleri sokmakta buldu. Düzinelerce in­ san öldü”

“El Altolular ölülerini topladılar, evlerin­ de ve kiliselerinde ayinler yaptılar ve ‘Ye­ ter!’ diye bağırdılar. Erkekli kadınlı, genç yaşlı var güçleriyle tren vagonlarını raylar­ dan indirdiler, köprülerden aşağıya yuvarla­ dılar ve böylece birkaç metre aşağıdaki yolda arabaları bloke ederek cemseler dolu­ su askerin gaz yolunu açmasını engellemiş oldular. ‘Yeter! ’ buradan kimse geçemez. ” “Ertesi gün yüzlerce binlerce yerli halk başkent La Paz’ı kuşatmak için tepelerden aşağıya doğru inmeye başladı. Vadinin öte ucundan ise ucu bucağı görülmez sayıda Kı­ zılderili sıraları yukarı doğra tırmanıyordu. Hepsinin amacı aynıydı: başkenti almak ve kanlı katil Gonzalo Sanches de Lozada reji­ mini alaşağı etmek. Artık La Paz orta sınıf­ ları El Altoluların (başkent yakınındaki varoş mahallesinin adı. bn) taleplerini des­ tekliyorlar ve hükümetin ateşkes ilan etme­ sini istiyorlardı. Artık ordu ateş etmeye cesaret edemedi. Hükümet düştü ve Gonza­ lo Sanches de Lozada Amerika Birleşik Devletlerine uçtu.” (Spirit of Revolt: Bolivia’s Horizons: internet boliviarising.com Adolfo Gilly) Halk ayaklanmalarına Bolivya’da savaş deniyor. Bunun gerçekten bir savaş olduğu­ nun anlaşılması ve hareketliliğin boyutunu anlatmak açısından bu anlatımları aktarma­ yı uygun gördük. Sağdan yeni bir isim, yine millileştirme vaatleri ve yeni bir devlet baş­ kanı. Aradan bir yıl geçtikten sonra yine es­ ki tas eski hamam. Bu kez 2005 Gaz Savaşları yaşanır. Ama artık halklar dersle­ rini almışlardır. Kendi içlerinden bir başkan seçmeleri gerektiğini anlarlar. İşte 2005 yı­ lı sonunda yapılan seçimlerde Eva Morales oyların % 54’iinü alarak ilk seçimle devlet başkanı olan Kızılderili devlet başkam un­ vanını alır. İkili İktidar Organları ya da 97)


Altın Tahta Oturmuş Dilenci Sosyal Ö rgütlenm eler Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı gibi Bolivya’da uzun yıllardır ikili iktidar yaşanmaktadır. Başta zengin eski Avrupa sömürgeciliğinin torunlarının torunlarından oluşan iktidar ve aşağıda Kızılderili halklar­ dan oluşan halklar. Sürekli bir git gel. 2000 yılından sonraki 5 yıl içinde 3 kez devlet başkanı halk güçleri tarafından alaşağı edi­ liyor. Niyetler ne olursa olsun iktidar yapı­ sının değiştirilmesi başarılamamıştır. Radikal bir biçimde devlet yapısını değiş­ tirmek ve halklardan yana bir devlet kurma­ ya ancak Morales tarafından girişilecektir. Şimdi bu hareketleri biraz daha yakından görelim. M orales’in devlet başkanlığı ya­ nında liderliğini yaptığı koka yetiştiricileri sendikaları bu hareketlerin içinde çok önemli bir yer tutar. Yeni liberal politikalar sonucu işsiz ka­ lanlar kendilerini gene kırlarda buldular. Koka yetiştirmekten başka yapılabilecek şey kalmamıştır. Ayrıca koka yetiştirmek Ant Dağları insanının kimliği gibidir. Ona saldırmak bu insanların ruhuna saldırı gibi­ dir. “Chapare’da tekrar çiftçi olan madenci­ lerin beraberlerinde örgütlenme gelenekleri­ ni ve de politik görüşlerini getirdiklerini belirtmek önemlidir. Koka yetiştirici aileler günlük hayatlarında önemli bir rol oynaya­ cak olan sendikalar içinde örgütlendiler. Bu sendikalar devletin gerçekte bulunamadığı alanlarda toprak dağıtımı, uzlaşmazlıkların çözülmesi, kolektif iş dağılımı (yolların ba­ kımı, okul inşası) gibi konulara müdahale ettiler. Sendikalar aynı zamanda Başkan Ronald Reagan baskısı ile koka kurutma stra­ tejisinin uygulayıcısı Paz Estenssoro hükümetine karşı koka yetiştiricilerinin (cocaleros) direnişini 1986 yılından itibaren ör­

gütlediler. Aynı politika 2003 yılında katil Lozada hükümetine kadar sürekli sürdürül­ dü. Chapare koka yetiştiricileri altı ayrı sen­ dika içinde örgütlendiler. Baskı ve koka kurutulmasının baskısına karşı aralarındaki bölünmelerin üstesinden gelmeleri, daha iyi işbirliği yapmaları ve orduya karşı öz sa­ vunmalarını daha iyi örgütlemeleri gereki­ yordu. Ayrıca ana Bolivya köylü birliği federasyonu CSUTCB (bazı cocalerosları da kapsar) 1988 yılından başlayarak sendi­ kaların politik organlarının da kurulmasını talep edip durdu. Hükümet düzeyinde poli­ tik değişiklik yaptıramadıklarını görünce sendikacılar seçimlere katılarak parlamen­ toda ve diğer iktidar organ- larında temsil edilebilmek için kendi politik kollarım kur­ mak zorunda oldukları kararma vardılar. Di­ ğer önemli tarih K ristof Kolumbus’un başlattığı sömürgeciliğin 500. yılının anıl­ dığı 1992’dir. Bu olay Kızılderili Halklar Meclisinin 12 Ekim 1992 yılında kurulma­ sına yani yerli köylü halklar hareketinin po­ litik bir kimliğe bürünmesine yol açtı.” (Bolivia: Breakthroughs on common goods and constitutional reform. Eric Toussaint 30 Ocak 2008 boliviarising.com) Bolivya kırları örgütlüdür. Yıllardır ör­ gütlüdür. Bu onların Kızılderili geleneğidir. Ayrıca sonuçta da sırf örgütlülüğün yetme­ diği ve siyasi bir yapı oluşturmanın şart ol­ duğu ortaya çıkmıştır. Diğer çok önemli örgütlenmelerden biri de mahalle örgütlenmeleridir (juntas de vecinos). Bunların doğum yeri başkent La Paz yanındaki, El Alto kasabasıdır. Mahalle ör­ gütlenmeleri de madenci geleneği, sendikalizm ve radikal hareketlerden etkilen­

mişlerdir. Mahalle örgütlenmeleri 2003-2005 Gaz Savaşlarının baş örgütçüsüdür. Juntas de Vecinos’lar FEJUVE isimli bir federasyon


yol altında birleşmişlerdir. Doğal gaza yapılan zam karşısında millileştirme talebi ile iki kez devlet başkanmı ülkeden kaçırtan işte bu örgütlenmelerdir. “FEJUVE ve ittifak güçleri El Alto’nun gaz depolama tesislerine barikatlar kurarak, La Paz’a giden yollan tamamen kapatarak, yoğun sivil grevler yaparak, hükümeti ve ulusal ekonomiyi felç eden uzun dönemli bir kıtlık dönemi yarattılar.” “El Alto juntaları yani mahalli örgütlen­ melerinin geçmişi 1957 yıllarına gider. O zamanlar yeni kentleşmiş göçmenlerin te­ mel ihtiyaçlarını karşılamak için kuruldular ve sonra da 1979’a FEJUVE federasyonu halinde birleştiler.” “Tarihsel olarak juntalar çeşitli görevler üstlendiler. Bazıları şunlardır:” “Öz yardım- juntalar yoluyla eski ma­ denciler campesinoslar ellerindeki varı yo­ ğu (madencilerin emeklilik fonları dahil) toprak almak, teknik sorunları çözmek için birleştirdiler. Okullar, parklar ve sağlık gibi temel hizmetlerin verildiği bakım yerleri kurdular. Böylece buralarda yaşayanlar ne­ redeyse mahallelerini ve çevrelerini kendi başlarına inşa ettiler.” “Düzenlemeler- Bu mahallelerde ev alı­ mı ve satımı gibi işleri juntalar düzenledi­ ler. Mahalle uzlaşmazlıklarında aracılık yaptılar, mahalle adaletini (hizmet yasakla­ masından linç etmeye kadar) kurdular. Bir­ çok açılardan juntalar mahalle mini hükümeti gibidir, çoğunlukla ortada olma­ yan devletin işlevini görürler.” “Protestolar- Juntalarm kendilerinin ve­ remediği ya da inşa edemediği hizmetleri belediyelerden istemek için mahalle sakin­ lerini harekete geçirme geleneği uzun za­ mandır vardır. 2001 yılında El Alto Halk

Üniversitesi’nin kurulması mücadelesinin baş aktörü FEJUVE idi. 2003 yılında FEJU­ VE belediyenin bina ve inşaat vergisi alma­ sına başarılı bir şekilde karşı koydu. 2005’de FEJUVE özelleştirilmiş su şirketi­ nin atılması kampanyasının baş yürütücüsü oldu. Bu rolüyle FEJUVE geleneksel politik parti yapısı dışında devleti daha yükümlü yapar biçimde mahalle sakinleri ve devlet arasında bir aracılık yapar.” “Juntalar 1994 yılında iyice güçlendi­ le r...” “Bugün El Alto’da 600 e yakın mahalle konseyi vardır. Kentin 9 bölgesinde coğrafi konumlarına göre örgütlenmişlerdir ve kent ölçüsünde FEJUVE olarak birleşmişlerdir. Uruguaylı araştırmacı Raul Zibechi’ye göre mahalle bazında temel birimin en az 200 iiyesi olmak zorundadır. Seçilerek gelen yö­ netim komitesi düzenli olarak toplanır ve ayda ya da 15 günde bir genel mahalle mec­ lisini toplar. Bir liderin seçilebilmesi için en az iki yıl o bölgede ikamet ediyor olması gerekir. Tüccar, nakliye işçisi, emlakçı, ya da politik parti lideri bunlara yönetici ola­ maz. Hain ya da diktatörlerle işbirliği yap­ mış biri de olamaz.” (Communty Organizing and Rebellion: Neighborhood Councils in El Alto, Bolivia, Emily Achtenberg, boliviarising.com) Juntalarm protestoları nasıl örgütledikle­ ri, katılanların hakları, katılmayanların ce­ zalandırılması, demokrasi anlayışları, kolektif yapıları, gelenekleri vs ile çok il­ ginç güçlü örgütlenmelerdir. Ayrıca juntala­ rm içinde başka örgütlenmeler de vardır. Örneğin işportacılar da kendi aralarında ör­ gütlenmişlerdir. Çoğunluğu kadınlardan oluşan bu örgütler belediye ile olan uzlaşmazlıklarda çok önemli işlevler görür­ ler ve kent içinde kendilerine bir mekân ya­ ratmak için mücadele verirler. J2)


Altm Tahta Oturmuş Dilenci Yeni liberal politikalar ile özelleştirilen şirketler telefon, havayolları, demir yolları, madenler, doğal gazdır. Burada garip olan bir şey var. Herhangi bir fabrika millileştir­ mesini görmüyoruz. Görmüyoruz çünkü yok. Morales devlet başkam olduktan sonra­ ki konuşmalarından birinde şöyle diyor: “Doğal kaynaklarımızı millileştirmeli ve yeni bir ekonomik sistem kurmalıyız... İster doğal gazımız, ister petrol, ister mineralle­ rimiz ya da ormanlarımız olsun millileştir­ mek için millileştirmek yapmayacağız, onları sanayi yapmalıyız. 6 Ağustos 1825’den beri nasıl oluyor da doğal kaynak­ larımız ülkemizde işlenmiyor? Neden sırf doğal kaynak ihraç ediyoruz? Daha ne ka­ dar süre Bolivya doğal kaynak ihraç etmeye devam edecek? Cumhuriyetimiz boyunca gelip giden hükümetler nasıl olur da kendi ülkelerini düşünmezler? İnanması zor ve bu kabul edilemez.” (Bolivia: Breakthroughs on Common Goods and Constitutional Re­ form, Eric Toussaint 30 Ocak 2008) İnanılası gibi değildir ama ülkede maden dışında sanayi yoktur. O nedenle de işçi yoktur. İşçi olanlar sadece madenler üstüde çalışan işçilerdir. Bu işçiler de Devrimci Bolivya İşçi Merkezi (COB) içinde örgüt­ lenmişlerdir. Ancak maden bir sanayi üstün­ de çalışan işçilerden farklılıklar taşır. Madenler çıkanla çıkanla biter. Ayrıca dün­ ya maden fiyatları çok inişli çıkışlıdır. Bu gibi nedenlerle maden işçileri özünde çok yoksul ve çok kötü koşullarda çalışırlar. 1952 yılındaki millileştirme sonrası ma­ denler CONİBOL olarak Bolivya Maden Şirketi altında toplanır ve işçileri memur statüsüne kavuşurlar, düzenli bir maaş ve tazminatlar alırlar. Ancak düşük dünya fi­ yatları bazı madenlerin özelleştirilmesine yol açınca, bunlar da kooperatifler altında birleşirler. Burada çalışan işçilerin durumu

çok kötüdür. Bir gün içinde yaptıkları işe göre ücret alırlar. Kooperatiflerin işletimi kimi işçilere özel haklar vermektedir. Ve bu iki grup arasında kışkırtmalar sonucu çatış­ malar çıkar. Son çatışmada 17 kişi öldü ve Morales devreye girip CONİBOL yönetici­ sini görevden aldı. Kooperatiflerde çok kö­ tü durumda çalışanların çıkarı millileştirmeden yanadır ama üstünde çö­ reklenmiş işçi ağaları buna karşıdırlar ve millileştirmelere karşı durular. M orales’i desteklemezler. Öte yandan bir başka sorun daha vardır. 1952 yılında kurulan işçi ve hükümet ortak yönetimi cogoverntment (ortak hükümet) birçok sorunlarla doluydu. En önemlilerin­ den bir tanesi “işçi hükümeti olmayan dev­ letin yatırımlar konusunda karar almasında işçilerin bir etki gücü yoktu. Yıllar boyunca MNR devlet maden şirketi COMİBOL kar­ larını petrol arama çalışmalarına yatırdı. Bu da yavaş yavaş madenleri parasız bıraktı. Günümüzde petrol ve gazın yeniden milli­ leştirilmesi taleplerinde halklar madencile­ rin özverilerini hatırlıyorlar ve genellikle Bolivya mirası olarak kabul edilenler üze­ rinde bir ‘sosyal denetim’ isteğini dile geti­ riyorlar...” (ay) “Günümüz sosyal hareketleri bu deney­ lerden dersler çıkarttılar. Geçmişin yanlış­ lıklarını tekrar etmemenin yollarım arıyorlar. Cochabamba su savaşları üzerine yazdığı harika kitapta sendikacı militan Oscar Olivera geçmiş millileştirme deneylerin­ den çıkarılan dersleri anlatıyor. Seçenekler ararken sosyal hareketlerin sosyal, ekono­ mik ve politik örgütlenmeler aracılığı ile ‘özel mülkiyetin iki biçimine de -çokuluslu şirketlerin özel mülkiyeti ve devletin özel mülkiyeti- nasıl karşı durulacağının yolları­ nı bulmaları gerektiğini savunuyor. Bu halk­ ların, sıradan halkların, başkalarının


yol emeğinden geçinmeyen insanların kolektif­ leri, komünel değerlerin mülkiyetini, kulla­ nımını ve denetimini ellerine alma sorunudur. (Beyond Statism)” “Oliver’in bu cümlesi kolektif mülkiyet ve halk iktidarına dayalı ‘değişik bir devlet’ yaratmak isteyen Bolivya sosyal hareketle­ ri içindeki radikal akıma değinmektedir. Coordinadora’yı içine alan Bolivya sol unsurlar M AS’ı ciddi şekilde eleştirmekte­ dirler. Bu açıdan MAS ‘aşağıdan’ bir sosya­ list projeden çok M NR’nin devletçiliğini andıran bir proje peşindedir. (Beyond Sta­ tism)” Bu bölümü şöyle toparlamak mümkün­ dür. İşçiler devrimci zeminde durarak elbet­ te M orales’in iktidara gelmesine destek vermişler ve tüm ayaklanmalara katılmışlar­ dır ancak yürütülecek politikalar konusun­ da tam bir birlik içinde olduklarını söylemek yanlış olacaktır. İlk millileştirme döneminden çıkarılan dersler nedeniyle mi, yoksa işçi ağalan denilebilecek kooperatif­ ler üstüne çöreklenmiş işçilerin çıkarlarına halel geleceği içindir mi bilinmez, işçi sını­ fı içinde iki yönden, Morales’i hem sağ hem de sol bularak eleştiriler yapılmaktadır. Bu da onların kafalarının ikili iktidar dönemi­ nin bu safhasında karışık olduğunun işareti­ dir. Morales Dönemi Deneyleri Morales iktidar olduktan sonra önünde duran sorunları başbakanı Garcia Linera şöyle dile getiriyor: “yerli halklar için poli­ tik haklar ve ulusal gelirin dağılımında eşit­ lik.” Bu iki görevi aynı anda yapmanın çok fazla zorluk yarattığım, belki de hiçbir ül­ kede böyle bir arada yaşanmadığım söylü­ yor. Sonra ekliyor “ daha imtiyazlı sektörler modernlik ve elde ettikleri bazı kazanımlar nedeniyle kendilerini politik eşitliği kabul

etmek zorunda hissediyorlar ama gelirlerin yeniden dağılımı sorunu ayrı. Yalnız ikti­ dardaki konumlarına alıştıklarından değil aynı zamanda ailelerinin ismi ile kamu kay­ naklarından pay almaya alıştıklarından bu guruplarda büyük direnç doğuruyor...” (Bolivia: Corning to Termes with Diversity, Laura Carisen Alvaro Garcia Linera ile röportaj. Boliviarising.com) Halk sınıflarının iktidarı almasıyla ikti­ dar olma sorunu bitmiyor, bu kez iktidardan düşen zengin burjuva sınıf eski haklarını sa­ vunmak için var güçleriyle büyük bir dire­ niş sergiliyor. Ayrıca onların yıllardır birikmiş iktidar deneyi var ve de anayasa değişmeden bildikleri kurallar içinde oyun oynanıyor. Politik eşitlik sorunu Anayasa yeniden yazılıp değiştirilerek yapılacaktır. Yerli halklara yıllardır verilmeyen hakları verile­ cektir. Bu süreç çok sancılı yaşanır, yaşanı­ yor. Kim yazacaktır Anayasayı? Çeşitli halk hareketlerinin yazmasını isterler. Eğer bu ülkede birlikte yaşanacaksa karşı taraftan da güçlerin olması gerektiği düşüncesindedir Morales. Bu karar bazı sol hareketleri elbet­ te kızdırır ve yazma sırasında çıkan olaylar­ dan M orales’i sorumlu görür, halk hareketini oyalamak hatta bastırmak iste­ mekle suçlarlar. Anayasa mecliste var olan partilerden kuralan bir komisyon tarafından hazırlanmaya başlar. Bütün bu tartışmalar aylar alır. Mart 2006 yılında komisyon göreve baş­ lar. Bu kez anayasa maddelerinin nasıl ka­ bul edileceği tartışmaları başlar. Morales yandaşları oy çokluğu derken muhalefet güçleri her bir madde için tek tek 2/3 çoğun­ luğu dayatırlar. Yalnız bunlar ayları alır. Muhalefet anayasa yazılımını mümkün ol­ dukça uzatmak, hatta yazdırmamak derdindedir. Zaman onlardan yana işleyecektir.

mj


.......... Altın Tahta Oturmuş Dilenci....... Bunda başarılı olurlar. Haziran 2006’da komisyon yazıma başlar. Önlerine 6 ay ile bir yıl arası süreç koyarlar. Gerici burjuva unsurlar ellerinden gelen tüm pislikleri ya­ par. Oynamadıkları oyun kalmaz. Komisyo­ nu çalışmaz hale getirirler. Her yöntem, her adım tartışması günler alır. Meclisi terk ederler. Katılanların katılımını önlemeye ça­ lışırlar. Üyeleri tehdit ederler. Kimisini döverler, öldürürler. Çamurlar atarlar. Açı­ lan kirli bohçalarla tartışmaları saptırırlar. Bazılarını satın alırlar. Bu arada bölgelerinde direniş hazırlıkla­ rına başlarlar. En başta faşist özlü bir genç­ lik örgütü kurulur. Silahlandırılır. Dayak, tehdit işleri, sokaklarda kaos yaratmak, Molotof kokteylleri atmak, yerlileri dövmek gi­ bi sokak işlerini bu faşist genç örgütlenmeler yapar. Öz savunma, toprak savunması altında silahlı paramiliter güçler kurulur. Kolombiya’dan bu konularda uz­ man getirtirler. Anayasa hakkında yalan do­ lan antipropaganda yaparak sıradan bazı insanları kendi yanlarına çekerler. Onlar da mahalle örgütlenmeleri kurmaya çalışırlar. Bu halkları arada sokaklara dökerler. Aynı halk hareketlerinin yaptığı gibi sokaklarda direnişler örgütlerler. Hatta bulundukları bölgelerde genel bir grev bile yapmaya kalktılar. Ama yüzlerine gözlerine bulaştır­ dılar. Çünkü grev kendi ceplerine dokuna­ caktı. O nedenle grev ilan etmelerine rağmen bir eyalet valisi kendine ait işletme­ de kapalı kapılar arkasında işçileri çalıştır­ dı. Ve bunlar birer skandal oldu. Bazı sıradan insanların uyanmasına yol açtı. Fa­ şist gençliğin yaptıklarını gören halktan ba­ zı kesimler meseleyi anlamaya başladı. Maskeleri düştü. Bu durumda ne yapılmalıdır? Sosyal, kültürel devrim diyen, zor kullanmaktan ya­ na olmayan Morales hükümeti ne yapacak­

tır? Kendilerine yapıldığı gibi polis ve ordu ile bunların üstüne ateş mi açmalı, öldiirmeli midir? Hayır, onlar da örgütlü halkı so­ kaklara dökerler. Yani gericiliğin örgütlediği halklar sokaklara döküldüğünde ilerici yerli halk örgütlenmeleri de sokakla­ ra dökülür ve anayasa maddelerinden yana gösteriler yaparlar. Paramiliter örgütlenme­ lere karşı yerli halk milis güçleri kurulur. Anayasa hazırlama süreci böyle çalkantılı, çok karışık bir dönemde geçer. Bir yıllık süre dolar ama taslak bitmez. Bir 6 ay daha, 14 Aralık 2007 ortasına uza­ tılır. Morales kararlılığını “ölsem de kalsam da bu anayasa yazılacak!” diyerek gösterir. Bu tarih yaklaştıkça gerici güçler iyice işi azıtırlar. Olmadık gündemlerle işi engelle­ meye, halkta çatlaklar yaratmaya çalışırlar. Örneğin teneke madenlerinde işçileri birbir­ lerine düşürürler. Başkentin La Paz’dan La Sucre kentine taşınması için apayrı bir kam­ panya ile ortalığı karıştırırlar. 60 yaş üstü hiçbir geliri olmayanlara bağlanan emekli aylığı konusuna bencil itirazlar getirirler. Ama bütün bunların altında olan ve daha önemlisi merkezi hükümetten ayrılma tehditleridir. Ülke yeraltı ve üstü zenginli­ ğinin 2/3 ünü sağlayan Santa Cruz, Pando, Beni ve Tarija eyaletleri bu anayasa taslağı­ nın kabulü durumunda merkez Bolivya hü­ kümetinden ayrılacaklarını, otonomi ilan edecekleri tehdidini savururlar. Bu gerçek­ ten hem Morales iktidarı hem de yoksul yer­ li halklar açısından çok önemli bir olaydır. Değerlerin onların ellerine geçmesi bir yana bu bir iç savaş ortamı hazırlamaktır. Bu du­ rumda ABD’nin bu gerici eyaletleri koru­ mak bahanesi ile işin içine bizzat girebileceği, bölgeye asker gönderebileceği tartışılmaya başlar. Komisyon bu kez taslağı zamanında ha­ zırlamak zorundadır. Başka şık yoktur. On-


yoî larda harıl harıl çalışırlar. Gerici güçler ko­ misyon toplantı salonunu basarlar. Ancak daha önceden haber alan üyeler başka bir kentteki askeri garnizona taşınıp çalışmala­ rını günlerce dışarı çıkmadan orada tamam­ ladılar. Sonunda taslağın 411 maddesinden 410 tanesi 2/3 oy çoğunluğu ile kabul edil­ di. 2/3 çoğunluk sağlanamayan tek madde, toprak reformu maddesi ise ayrıca halk refe­ randumuna sunulma kararı ile iş bitirildi. Ayrılıkçı eyalet valileri televizyona çıkıp anayasa taslağını bir şov edası ile çöpe attı­ lar. Halkı kışkırtmak için ekonomik boykot çağrısı yaptılar. Tüketim mallarım pazardan çekme kararı aldılar. Ekonomide karışıklık yaratacaklardı. Kandırdıkları taraftarları so­ kaklara döküldü. Faşist gençler kenti yak­ maya başladılar. M olotoflarla saldırdılar. Meclistekiler kaçtılar. Polis kurşun kullan­ mak zorunda kaldı. Santa Cruz başta olmak üzere 4 zengin eyalet valisi ayrılma tehdit­ lerini yeniledi. Merkeze eyalet gelirlerini vermeyeceklerini açıkladılar. Santa Cruz kendi polis örgütlenmesini, eğitim sistemi­ ni kurup, kimlik kartını basacağını söyledi. İsyanlarını son noktasına getirdiler. Morales taraftarları, yeıii halklar da so­ kaklara dökülüp taslaktan yana tavırlarını koydular. Bu doğrultuda konuşmalar yapıl­ dı. Ayrılıkçı kentlerdeki yerli halklar da ha­ rekete geçtiler. Köylü federasyonu “kentleri kuşatırız!” tehdidinde bulundular. “Eğer otonomi ilan ederlerse topraklarına el koya­ rız!” dediler. Ayrılıkçı kentlerde yerli halklar kent merkezinde taslağa karşı açlık grevine başlayanlara saldırma kararı aldılar. Ellerinde sopalarla halk birbirine düşüyordu ki Morales müdahale etti ve yandaşlarım geri çekti. Anayasa Taslak Maddeleri Anayasa tartışmalarının vardığı son du­

rağı değerlendirmeden önce anlaşmazlık ne­ denlerini daha iyi kavramak için öne çıkan bazı önemli maddelere değinmeliyiz. Başta da söyledik, taslak sosyalist değil­ dir. İkili iktidarlar sürecinde halklar başa geçince ilk iş yeni liberal süreci tersine dön­ dürmeye başlamak oluyor. Venezuela'da ol­ duğu gibi Bolivya ve Ekvator’da da böyle bir süreç başlıyor. Yani anti-liberal bir yol tutulur, devletin sosyo-ekonomik alandaki görevleri arttırılır. Buradan da karma eko­ nomik bir model çıkar. Yer altı zenginlikle­ ri ve doğal kaynaklar millileştirilecektir. Ama özel mülkiyete ve ticaret yapılmasına izin verilmektedir. Yabancı özel yatırımcı­ lara ekonomik faaliyette haklar tanınacaktır ama hiçbir şekilde normal karların üstünde kar elde etmelerine, aşırı birikim yapmala­ rına, tekelleşmelerine izin verilmeyecektir. Özel mülkiyet ve faaliyetlerin bir sınırı var­ dır. “...kolektif çıkarlar özel çıkarların üs­ tündedir.” Hiçbir özel çıkar ve faaliyet kamu çıkarlarını zedeleyici olamaz denile­ rek globalleşmeyle başlayan serbest pazarın baş tacı edilmesine son verilir. Su için savaşlar yaşamış bir ülkede su gi­ bi insan yaşamının temel maddelerinin özel­ leştirilmesinin yasaklanması doğaldır. “Suyun özelleştirilmesi, ticari anlaşmalara konulması yasak getirilmesinin ötesine ge­ çerek temel hizmetlerin, enerji şirketlerinin ve sosyal güvenliğin üstünden elde edilecek kar’a denetim getirir.” Devlet ekonomideki gücünü arttırıcı ön­ lemler alırken aynı zamanda kooperatifler, belediye işletmeleri ya da kırda organik üre­ tim yapanları destekleyecektir. Tekellerin ekonomik gücü sınırlandırılırken insan haklan, küçük üretici çıkarları korunacak­ tır. Anayasa taslağının diğerlerinden en bü-


Altın Tahta Oturmuş Dilenci yük farkı yerli halklara tanınan haklardır. Bunları sadece seçme seçilme hakkı olarak anlamamak gerekir. Bu haklar zaten 1952 Nisan devriminde alınmıştır ama çeşitli şe­ killerde pratiğe uygulanmasının önündeki engeller kaldırılır. “Anayasa Bolivya’da sömürgecilik önce­ sinden beri gelen 36 farklı yerli halk oldu­ ğunu kabul eder ve onların ‘iyi yaşam ’ ilkesini devletin temeli yapar ve yerli halk kültürü, deneyleri ve haklarını sürekli ola­ rak koruyup geliştirmenin önemini vurgu­ lar. Yerli haklara kolektif toprak hakkı, kendi haberleşme ağlarının kurulması, en­ telektüel mülkiyetleri ve geleneklerden ge­ len bilgilerinin korunması, doğal kaynakların kullanılmasında ciddi danışma ve bunların üstünde tam denetim hakkını garanti eder.” “...Böylece eğitimin interkültürel ve intrakiiltürel olması, sağlığa geleneksel tıbbi araştırmalar ve desteğin sağlanması, üniver­ sitelerin yerli halk dillerini destekleyip ge­ liştirmesi sağlanacaktır ve belki de en önemlisi her bölge bundan böyle en az bir yerli dili resmi dil olarak kabul etmek zo­ rundadır.” (Bölünmüş Bolivya’da Anayasal değişiklik. Nick Burton. 21 Ocak 2008 Transnational İnstitude) Yerli halkların dilleri, kültürleri, gelenek­ sel bilgilerinin hepsinin birer değer olarak kullanılıp geliştirilmesi hakkı çok kapsam­ lıdır. Örneğin yerli hakların koka bitkisi bu konunun içine girmektedir. Morales bu ve bunun gibi Batının şimdiye kadar duymadı­ ğı ama besin değeri çok fazla meyve ve ta­ rım ürünlerinin geliştirilmesinin ve bunların sanayi içinde kullanılmasının (örneğin yo­ ğurt) ülke ekonomisine büyük katkısı olaca­ ğım savunur. Bolivya’da yerli haklara böyle haklar ta­

nınması ile ülkenin plurinational olacağı ka­ bul edilmiş olur. Yani çok uluslu bir ülke. Her bir yerli halk kendi otonom alanlarını kurabilecektir. Plurinational ile şu anlatıl­ maktadır. “Çoğulculuk anlayışı ile ülkede bir birleşik devlet anlayışı içinde çeşitli po­ litik, ekonomik, yasal, kültürel ve dil sis­ temleri olabilir. Temsili, katılımcı ve komiiniter gibi çeşitli demokratik sistemle­ ri de tanımaktadır. En başta bölge ve eyalet düzeylerinde olduğu gibi belediye ve ma­ halle bazında da otonomiler olabilir. Bu ter­ cih içinde yaşayanlar kendi yasalarını koyabilirler, kendi kurallarını uygulayabi­ lirler ve anayasada taçlandırılan temel hak­ lara saygılı olarak kültürel değerlerini ve kendilerine özgü ilkelerini savunabilirler.”(a.y.) Bu, yıllardır burjuva değer anlayışı, kül­ türü ve yönetim biçimi altında ezilmiş hak­ ların dünya sahnesine eşit bir şekilde çıkmasıdır. Bu değerler kalsın ama bizim kendi değerlerimiz ve yaşam biçimlerimizin de eşit hoşgörü ve kabul görmesi lazım den­ mektedir. Kızılderili insanlar atalarından gelen yasaları, gelenekleri ve kültürlerini burjuva yasal düzeni içinde kullanabilme, ona göre yaşama hakkını bu anayasa ile taç­ landırmak istiyorlar. Bu maddeye göre, her hangi bir eyalet içinde, bir mahallede yaşa­ yan yerli halk “ben otonomum” diyebile­ cektir. Benim yasalarım bunlar, dilim bu kültürüm bu, ben toprağı böyle ekerim di­ yebilecektir. Ya da ben bu hukuksal anlayı­ şa göre yaşamak istiyorum deyip burjuva mahkemeler yerine kendi yerli kabile gele­ neğinin kurallarına göre yargılanmayı iste­ yecek, ona göre bir yargı sistemi oluşturabilecektir. Bunun, birleşik devlet içinde uygulama­ sının doğuracağı sorunlar bir yana ülkenin parçalanması, idare edilemez bir duruma


yol gelmesi, her şeyin karmakarışık olması so­ runu doğabilir. Ancak ayrılıkçı eyaletlerin karşı çıktığı üç ana maddeden bir tanesi budur. Onlar yerlilere haklar verilmesine bel­ ki bir şey diyemiyorlar ama ülkenin mahalle ve belediyeler bazında otonomlaşmasına karşılar. Ülke parçalanacak diyorlar ama asıl altında yatan böyle bir otonomide kendi burjuva sosyo-ekonomik yapılarının zarar göreceğidir. Bu kadar özgürlüğü, kültürel zenginliği burjuva demokrasiler kaldıra­ mazlar. Burjuva özgürlüğü sadece burjuva­ lara özgürlük tanır. Yerli halkların özgürlüğünü, onun kendi geleneksel anlayı­ şındaki zenginlikleri burjuva yasalar taşıya­ mazlar. Anayasa toprak reformundan da söz edi­ yor. Sosyal çıkar için kullanılmayan yani iş­ lenmeyen topraklar devlet eliyle alınacak ve yoksul köylüye dağıtılacaktır. Eğer işleni­ yorsa, istediği kadar büyük olsun dokunma­ yacağız diyor Morales. Sadece bu madde komisyonda 2/3 çoğunluk sağlayamadığı için ayrı olarak zaten referanduma sokulu­ yor. Zengin eyaletlerde büyük latifundalar vardır. Üstünde soya fasulyesi yetiştirilmek­ tedir. Ülkenin ihraç edilen temel tarım ürü­ nüdür. Toprak beyleri buna karşı durmaktadırlar. Tabi bununla birlikte madenlerin, gaz ve petrolün devlet denetimine alınması madde­ si de vardır. Ayrılıkçı eyaletlerin karşı oldu­ ğu ve belki de tüm patırtıyı kopartma baş nedeni bu maddedir. Devlet denetimine alınması onları karlarından edecektir. Anayasa’da ayrıca, devlet başkanı dahil, seçilen memurların geri çağırılabilme mad­ desi var. Seçmenler belirli sayıda imzayı topladıkları takdirde hizmetlerinden mem­ nun olmadıkları memuru geri çağırabilecek­ ler.

Sonuçta yeni önerilen anayasanın temel maddeleri kabaca böyledir. Atılan Son Adımlar Taslak mecliste kabul edildikten sonra ortalık iyice karıştı. Anayasa hazırlama sü­ resinde 4 eyalet valisi ve sağ güçler 2005 seçim yenilgisinden sonra girdikleri moral bozukluktan çıkıp, karşı dövüş örgütlenme­ leri ve taktikleri oluşturup, yandaşları ile bağlantılar kurdular. Devrik eski devlet başkamnı ABD’de ziyaret edip oradan gelecek destek noktalarını belirlediler. Kendilerini toparladılar. Olgunlaşmış, elinde silahları olan, dış destekleri belirlenmiş bir muhalefet haline evrimleştiler. Aslında her bir ayrılık­ çı eyaletin çıkarı farklı olmasına karşı Mo­ rales karşısında tek vücut gibi durmaya çalışıyorlar. Aslında bu ayrılıkçı dört eyalette vali ve çevresindeki insanlar fınans, medya, banka, maden ve latifundalar üzerindeki bir avuç insandırlar. Ama kendi çıkarını başkalarının da çıkarı gibi göstererek halktan bir kesimi etraflarında örgütlediler. Bunlar orta burju­ va guruplardır. M orales’in bazı politikaları işlerine yaramakta, bazıları ise yaramamaktadır. O nedenle bir o tarafa bir bu tarafa sal­ lanırlar. Yerli halkları sokaklarda görünce düzenlerinin bozulmasından korktular ve barış sağlar umudu ile M orales’e oy verdi­ ler. Olaylar durulmayıp bu kez zengin ke­ simler sokaklara dökülünce onların saflarına geçtiler. Ama zaman içinde onla­ rın yanlışlıklarını, faşist gençlik örgütü kur­ duklarını ve bu örgüt faaliyetlerinin küçük mülklerine zarar verdiğini görünce gene Morales yanma geçtiler. Eyaletlerin mer­ kezden ayrılmasına destek vermiyorlar. Ay­ rılmaya karşı M orales’i destekliyorlar. Anayasa taslağı sırasında da 2/3 oy çoğun­ luğu onların yardımı ile geçirilebildi. Yoksa M orales’in mecliste bu çoğunluğu yok. Ay-

î°£)


Altın Tahta Oturmuş Dilenci rica Morales güçleri de zaman içinde yan­ lışlıklarından dersler çıkarıp git gelli orta burjuva kesimleri kendi yanlarına kazanma­ sını öğrendiler. Herkesin gözü ordudadır. Bu çalkantılı döneme müdahale eder mi? Ordu üst düzey görevlileri de tahmin edileceği gibi sağ güç­ lerle kaynaşmıştır. Çeşitli yerlerde general­ lerin de hisseleri vardır. Sağ, ordunun darbe yapmasını zorlayıp duruyor. Ordu böyle darbe yapmaktan yana görünmüyor. Neden acaba? Ordu savaşları iyi bilir, güçler den­ gesini mutlaka görmektedir. Bir zamanlar kurşun sıktıklarının nasıl katlanarak karşı­ sında kalabalıklaştığını görmüştür. O kur­ şun sıktıkları şimdi iktidar koltuğundadır. Bir kesim her gün yoksulluktan ölürken ufalc bir kesimin zenginliklerine zenginlik katması ömür boyu süremez. Ordu aslında çaresizdir. Morales’e darbe yapsa ne kadar bastırabilecektir. Giderek büyüdüklerini ordu stratejik öngörüsü ile görmektedir. Ordu, tabanındaki hoşnutsuz­ luğun farkındadır. Ordu parçalanabilir. Sağ güçler ABD destek verse ne yapabilecektir? Her yerde yenilen ABD ne kadar bir güçtür? Ayrıca onun ülkeye girmesi ortaya bambaş­ ka bir tablo çıkarır. Bölge güçler dengesi hiç de ABD’den yana değildir. Sağ ayrılıkçı güçler basın yayınları, yaygaraları ile ancak bazı tavizler koparabilirler ama ilelebet ye­ nip iktidarda duramazlar. Morales ve yerli yoksul halk yığınları gerçeğim kabul edip gelir dağılımını dengeli hale getirmek en uygun yol olmalıdır. Ordu büyük bir olası­ lıkla bu gerçeklikleri görüp darbe yapmayı kendi çıkarları açısından uygun görmemek­ tedir. Morales bu durumda ne yapabilir? Karşı­ sındaki muhalefet ile nasıl bir mücadele sür­ dürmelidir? Kendilerine kurşunlar sıkılıyor­ du. Şimdi kurşun sıkma emrini verme sıra­ ( 106

sı ona mı geçmiştir. Kurşun ile bir yerlere varılmıyor. Halk iktidarı başka türlü iktidar olmalıdır. Sokaklarda iken iktidar masaya çağırılmıyor muydu? Morales uzlaşma yo­ lunu seçer. Gene barış dalı uzatır. Bir halk iktidarına yakışan bu olsa gerektir. Morales dış elçilikleri muhalefet ile arasında bir top­ lantı düzenlemeye çağırır. Avrupa elçileri buna olumlu bakarlar. Danimarka elçiliği yeni yıl içinde bir toplantı düzenler. Bolivya 9 eyaletten oluşur. Bunun 3 ta­ nesi kesin Morales çizgisindedir. Diğer 6 eyaletin 4 tanesi zenginliklerin bulunduğu eyaletlerdir ve ayrılıkçıdırlar. Bunların için­ deki Sacra Cruz başı çekse bile her konuda uyum içinde değillerdir. Aynı kararlılıkta değiller, aralarında çıkar farklılıkları vardır. Örneğin önümüzdeki günler Santa Cruz eyalet içinde ayrılık referandumu ile sınırla­ rı içindeki halklara ayrılmayı isteyip istemediklerini soracak ama yandaşı 3 eya­ let henüz böyle bir karar açıklamasında bu­ lunmadılar. Morales güçlerinin bunları bölmesi ve güçlerini azaltması mümkündür. Geriye kalan iki tanesi ise tam sallanırlar. Masaya oturma bu anlamda Morales’in işi­ ne yarayacak bir unsur olsa gerek. Masa öncesi Morales emin olmak ister ve güvenlik referandumu yapacağını açık­ lar. Halklar yürüttüğü politikalardan mem­ nun mudur? Bunu soracak. Eğer başa geçerken aldığı %54 oyu gene alırsa o za­ man başkanlığa devam edecek. Eğer ala­ mazsa istifa edeceğini açıkladı. Ama aynı referandumda diğer 6 eyalet valisi de oyla­ nacak. Eğer onlar da başa geçerken aldıkla­ rı oyların gerisinde kalırlarsa istifa etmeleri istenecek. Demokrasi ise işte demokrasi. Chaves de son oylamayı çok az bir farkla kaybetse dc kabul etmedi mi? Halk iktidar­ ları böyle olmalı, halkın desteği ile gitmeli­ dirler. Yoksa sol uçkunluk ile kesip biçerek


yol bir yerlere varılmıyor. M orales’in durumu şu anda kritiktir. Bu yıl referandum yılı olacak. Anayasa taslağının halk oylamasına sunulmasından sonra yeniden seçimler yapılacak. Yani halklar sandıklarda konuşacak. Yabancı elçiliklerin aracılığı ile taraflar toplandı. Toplantı TV aracılığı ile halka gösterildi. İlk önce Morales iki yıllık döne­ mi içinde yaptıklarım, başarıları eksiklikle­ ri uzun bir konuşma ile anlattı. Sonra tartışmalar başladı. En önemli konu ayrılık­ çı eyaletlerin neden ayrılmak istedikleri la­ zerinde yoğunlaştı. Merkezi hükümete fon akıtmak isteme­ diklerini, doğal kaynaklar ve soya satımın­ dan elde edilen gelirleri yol, köprü gibi, altyapı tesisleri yapmada kullanacaklarını açıkladılar. Yani kendi bölgelerinin zengin­ leştirecekler geri kalan yoksul bölgelere kaynak aktarmayacaklar. Morales onlardan alacağı kaynaklarla neler yapacaklarını açıkladı. Ayrılıkçı eyaletler saygınlık maaşı denilen 60 yaş üstündekilere bağlanan aida­ ta para verilmesine karşı olduklarını açıkla­ dılar. Bu ilginçtir. Bolivya yerlileri için yaşlılar çok saygındır. Onların yoksulluğu yerli halk için kara bir lekedir. Ayrılıkçı eyaletler kendi bölgelerindeki yaşlıların bu fondan alacağı paranın çok düşük olduğu­ nu, fazla verip az aldıklarını söylüyorlar. Onun yerine biz 9000 konut yapacağız dediler. Televizyonda yayınlanan bu toplantı ay­ rılıkçı eyaletlerin ne kadar bencil olduğunu, nasıl sadece kendilerini düşündüklerini gös­ termekle birlikte halk kitleleri için büyük bir eğitim oldu. Halk verilen sözleri canlı dinledi. Bu olaylar aslında çok önemlidir. Anayasa taslağı hazırlanma sırasında halk­ lar çok aktiftiler. Her maddenin oylamasını

yakından izlediler. Her bir tartışılan madde konusunda fikirlerini dile getirdiler. Öneri­ lerini komisyona yazdılar. Yalnız kadın fe­ derasyonları binlerce öneri getiren dilekçeler sundu. Tartışmaları etkilemek için sürekli hareket halinde idiler. Onayla­ madıkları durum olduğunda sokaklara döküldüler. Muhalefetin söylediğine kızdık­ larında gene sokaklara döküldüler. Muhale­ fet sokağa döküldüğünde Morales’e destek vermek için onlar da sokaklara çıktılar. Bu hareketliliğin neler sağladığını Green Left’ten yazar Federico Fuentes, Garcia Linera’dan şöyle aktarıyor: “Eski iktidar güçlerini yıpratmak kolay değil, çok so­ runlu ve halk yığınları bunun bilincinde olmalı. Değişim sürecinin devamlılığını savunmanın en iyi yolu bu değişimi de­ mokratik hareketlilik ile sürekli destekle­ mektir ancak böylece bu eski elitlerin tarihine son verilebilir.” (Bolivia Needs Our Solidarity. Federico Fuentes, Green Left, 18 Eylül 2007) Alıntı yaptığımız derginin yazarı Federi­ co Fuentes devam ediyor: “Kitlelerin demokratik hareketliliği ve halkların örgütlenmesi, hareketler arasında birlik sağlamada ve sağın provokasyonları­ nı önlemede temel oluşturur. Eski Bolivya düzenine dönmek istemeyen sömürülen, bastırılan kitleler arasında bir karışıklığa, şiddetli reaksiyonlara yol açmaya yönelik öfke yaratmak sağın stratejisidir.” “Hükümet ve sosyal hareketler tüm Bo­ livya için değişiklik ve gerçek istikran sağ­ lamaya yönelik tek güç olduklarım göstermelidirler.” (ay Bolivia Needs Our Solidarity. Federico Fuentes, Green Left) Bunlar halkların gelişmesi için büyük eğitimdir. Halklara hiç de kuzu gibi anayasa geçirilmiyor. Ne olduğu bilinerek halkın m


Altın Tahta Oturmuş Dilenci kendi katıldığı, belki de bu nedenle yazdığı bir anayasa şimdi referanduma gidecek. Te­ levizyonda gösterilen pazarlık masası da eğitici bir işleve sahip oldu. Bir de Morales hükümetinin talep ettiği şeffaflık gerçekle­ şiyor. Yeni liberal politikacılar şeffaflıktan söz ederler ama bu devletin hesaplarını şir­ ketlere açması anlamındadır. Buradaki şef­ faflık devletin ve eyaletlerin gelirleri ve yaptıklarının şeffaflığıdır. Halklar görsün öğrensin diye. Özünde bu bile Morales hü­ kümetinin zafer hanesine yazılmalıdır. Uzlaşma toplantısında önemli kararlar alınır. Buna göre yeni bir komisyon kurula­ cak. Komisyon eyalet bütçesinden yapılan kesintileri, devletin ekonomideki rolünü ye­ niden gözden geçirecek. Böylece anayasa­ nın bazı maddeleri bir daha ele alınacak. Ayrılıkçı eyaletlerin istediği değişiklikler yeniden tartışılacak. Otonomi biçimi, ulusal birlik, demokrasi sorunu ve sosyal değişim konuları bunlar arasında. Bu Morales için geri adım mıdır? Bir an­ lamda öyle ama diğer anlamda da ayrılıkçı eyaletler anayasa değişikliğin kabul etmiş oluyorlar. Hiçbir anayasanın mükemmel olarak çıkmadığı, sürekli bir değişim gerek­ tirdiği düşünülürse bunda pek korkacak bir şey olmasa gerek. Muhalefet güçleri de anayasaya muhalefet alanlarını daha açık di­ le getirmiş, arkalarına gizlendikleri konuların halk bilinçlerinde daha çok şekil­ lenmesi yolu açılmış olacaktır. Zaten ana­ yasada oldukça sorun vardır. Birbiriyle çelişen, uygulamada zorluklar yaratacak maddeler vardır. Belki bunlardan ayıklan­ mış olacaktır. Ama bütün bunlara rağmen Mayıs ayı başında taslak halk oylamasına sunulacaktır. Elbette ayrılıkçı eyaletler yeni engellemelere başvurmazlarsa. Özünde ayrılıkçıların korkularının teme­ li, şimdiki politik güçleri ve finansal kay-

naklarmı kaybetme korkusudur. Başbakan Garcia Linera bu konuyla ilgili şunları söy­ lüyor. “İmtiyazlı sınıflar için çözüm, gele­ ceği tek bir yıl değil 10, 20 ya da 30 hatta 50 yıl perspektifinden görmektir. Bu stratejik bakış açısı edinilebilirse ancak o zaman ge­ lirin yeniden dağıtımı sürecinde bir araya gelinebilir...” (Bolivia: Coming to Terms with Diversity, Laura Carisen Alvaro Gar­ cia Linera ile söyleşiyor, boliviarising.com.) Ayrılıkçılar, eğer kısa çıkarları açısından de­ ğil daha uzun perspektiften düşünürlerse an­ cak ortak bir noktada birleşilebilir diyerek sol bir perspektif koymuş olur. Sonuçta de­ ğişikliği kabul etmek sağ ayrılıkçı günlerin de gelecek çıkarmadır. Dış Güçler Dengesi Bolivya’da anayasanın yeniden yazılma­ sı, maddelerin tartışılması, bu süreç içinde yaşananları ülke içi kadar dışı güçler den­ gesi de etkiler. Morales attığı ve atacağı tüm ekonomik politik adımları atarken iç muha­ lif güçlerin arkasındaki dış güçler ile de bir şekilde denge kurmaya çalıştı. Morales yerli Kızılderili halkların hakla­ rını savunan anayasayı çıkarırken içten ge­ lecek muhalefet sesine karşı Birleşmiş Milletleri yanma almaya çalıştı. BMTerin yerli halkların haklarını bu kurumda geçi­ rilmesi mücadelesini başarıyla verdi. 12 Ey­ lül 2007 yılında ABD, Kanada, Avustralya gibi birkaç ülkenin muhalefetine karşı Yer­ li halklar beyannamesi kabul edildi. Aynı insan hakları yada kadın hakları gibi artık yerli halklarında hakları BM güvencesi al­ tındadır. Kristof Kolomb’un ABD kıtasına çıktığı 12 Ekim günü yerli halklar günüdür. Deklarasyonun 46 maddesi var. Bunlara gö­ re yerli haklara kendi politik, sosyal, eko­ nomik, yasal kültürel kurumlarmı koruma hakkı tanınıyor. Bu konularda ülkelerinde tam katılım hakkı, kendi kaderlerini belirle-


yol me hakkı tanınmış oluyor. Latin Amerika kıtasında 50 milyon, tüm dünyada ise 370 milyon yerli halk olduğu düşünülüyor. Böylece Bolivya dünya yerli halklarına büyük bir hizmet yapmış oluyor. BM ’in kabul etti­ ği bu hakka karşı Bolivya ayrılıkçı güçleri­ nin patırtı gürültü çıkarmasının önü kesilmiş oldu. Ellerinden böyle bir koz alın­ dı. Yani şimdi kendi eyaletleri içinde yerli halklar biz şunu istiyoruz diye bir dilekte bulunduklarında eyaletlerin bunu vermeme­ si BM kararlarını ihlal anlamına gelecektir. Bu doğrultudaki savaş uluslararası hukuk açısmdan yasaldır. Şimdiye kadar Batı güç­ leri insan haklan vs diye 3. dünya ülkelerine baskı yaptılar. Bu konuda biraz iş tersine dönebilir. Yerli halklar savunması ile onlar BM üyelerine baskı yapabilirler. Morales önemli bir kararın daha BM’de savunuculuğuna soyundu. Çokuluslu Şirket­ ler 3. Dünya Ülkelerinin sömürdükleri do­ ğal kaynaklarını ve yarattıkları çevre kirliliğini tazmin etmelidirler. Şimdilik adı­ nı pek duymadığımız 3.Dünya Ülkeleri ve merkezler arasındaki savaşta güçler denge­ si yoksul ülkeler geçtikçe önemli hale gele­ bilecek bir maddedir. İkinci önemli konu millileştirmelerdir. Millileştirme denince, yabancı şirketlerin elindeki ulusal değerlerin Bolivya hüküme­ tinin güdümüne devredilmesi ve mal varlıklarına el konulması anlaşılıyor ancak bunu yapmak kolay bir iş değildir. Bolivya kendi dar imkânları ile petrol ve gazını çı­ kartmak, yeni aramalar yapmak, çıkanları işletmek, işlettiklerini pazarlamak gibi de­ vasa bir işin altından devlet olarak kalkma gücüne sahip değildir. Venezuela bile bunca gücüne zenginliğine rağmen bunu kendi ba­ şına yapamıyor. Hala dev petrol şirketleri­ ne baş eğmek zorunda kalıyor. Gaz, petrol ve diğer yer altı zenginlikle­

ri üstüne çöreklenmiş şirketlerin çoğu ABD ve Batı kaynaklı. Bolivya'nın en büyük tica­ ret ilişkisi ABD iledir. İki ülke arasında im­ zalanmış tercihli ticaret anlaşması var. Millileştirme derken ABD tekellerine veri­ len zarar onu kızdırıp anlaşmayı iptal etse soya fasulyeleri ve binlerce yerli halkın ek­ mek parası el örgüleri satılmayacak. Hatta bu yerli güçler her ne kadar millileştirme di­ ye sokaklara dökülse de “aman aramız ABD ile açılmasın, bu malları satamazsak aç ka­ lırız” diye endişe duyuyorlar. Yani ABD na­ sırına basarken dikkatli olacaksın. Pazarın bir yandan kapanmasına karşı önlem alacak­ sın. Ancak Morales devlet koltuğuna bu so­ runu çözmekle yükümlü olarak oturmuştur. İlk önce denetimin 1 Mayıs 2006 tarihinde ele alınacağı 3 ay önceden bildirildi. O tari­ he kadar gaz ve petrol üzerideki şirketlerin hükümet ile yeni, daha insaflı anlaşma yap­ maları istendi. Çeşitli sorunlarla bu az çok sağlandı. Şirketlerin aldıkları karlardan ödedikleri vergi ve gümrük vs miktarı arttırıl­ dı. Bu rakam 2005’deki 300 milyon dolardan şimdi 2 milyar dolara çıkarıldı. ABD tehditlerini savurdu ama Chaves, Küba ve Nikaragua hemen soya fasulyesini dünya fiyatlarından almaya hazır oldukları­ nı açıkladılar. ABD'nin BolivyalI “yandaş­ larını” korumak için askeri müdahale edebileceği söylentileri çıktı. Chaves o ün­ lü pazar sohbetine yanma Morales’i alarak çıktı ve Bush’u tehdit etti: “Eğer Latin Amerika’ya girerseniz 1, 2, 3, 5, 10 Vietnam ile dövüşmek zorunda kalırsınız.” Morales Batı petrol ve gaz şirketlerine “yavaştan” saldırırken, Brezilya petrol ve gaz şirketine- tavizler vermek zorunda kal­ dı. Komşusu Brezilya ve az çok sosyal de­ mokrat olan Lula ile anlaşmak, hem de onları kendine bağlamak birçok açıdan daha

m


Altın Tahta Oturmuş Dilenci mantıklı bir politika olacaktır. Ayrılıkçı eyaletler isyan bayrağını çekince Luia arabu­ luculuk yapabileceklerini söyledi. Yani ayrılıkçıların destek gücü yavaş yavaş ABD saflarından Latin Amerika burjuvalarının saflarına doğru çekilmiş oldu. Morales Ar­ jantin’den Brezilya ve oradan Şiir ye kadar uzanacak büyük Latin Amerika boru hattına doğal gaz verme anlaşmasını imzalayarak biraz da Chaves’in kuzey güney petrol hat­ tı projesine ters bile düşmüş oldu. Bunun karşılığında Brezilya petrol şirketleri, ayrı­ lıkçı eyaletleri otonomi ilan etmekten vazgeçirecekleri sözünü verdiler. Açıkçası Bolivya iktidarının gücü şimdilik ancak ABD ve Batı Finans Kapital güçlerinden Latin Amerika Finans Kapital güçlerine doğru kaymak olabiliyor. Chaves ve Küba Bolivya’nın nasıl bir baskı altında ve çaresiz olduğunu görüyor olmalılar. Onlar M orales’in en sıkı ilişki içinde olduğu tam destek güçleridir. Ameri­ ka Serbest Anlaşması gibi sömürüye dayalı kapitalist anlaşma modeli yerine, karşılıkçı çıkar ilişkisine bağlı, sosyalist uluslararası ilişkiye örnek ALBA’mn temel ülkeleridir. Aralarındaki dostluktan öte çıkar birliğine hiç şüphe yok ve ancak bunu yapabiliyorlar. Bolivya, başta değindik, Su Savaşları ya­ şadı. Uluslararası Brechel şirketi ile ve de İtalya telekomünikasyon şirketi ile davalı. Ülkeler arasındaki yatırım uzlaşmazlıkları­ na Dünya Bankası bünyesinde Uluslararası Yatırım Uzlaşmazlıklarını Çözme Merkezi (ICSID) bakıyor. Bir ülkeye yatırım yapıla­ cağında bu kurumun arabuluculuğunu kabul etmek önemli bir kıstas. Bolivya bu kurum­ dan çekildiğini açıkladı. Dünya’da bu ku­ rumdan çekilen ilk devlettir. Venezuela, Arjantin gibi ülkeler de hep çekileceklerini açıklıyorlar. Böylece ayrılıkçı güçlerin elin­ den bir savunma silahını daha almış oldu.

Bundan sonra Bolivya’ya yatırım yapacak şirketler biliyorlar ki bir uzlaşmazlık duru­ munda karşılarında Bolivya hükümeti ile pazarlık edecekler. Buna rağmen ülkeye ya­ tırım yapmak isteyen ülkeler ve şirketler var. Yani uluslararası güvenlik koşulu ola­ rak öne sürülen Dünya Bankası ile bu anlaş­ ma içinde olmak da kendini eskitmiştir. Morales uluslararası zeminde Batı güçle­ rinin kendi ayrılıkçı eyaletlerinin bağlarını kopararak başka önemli adımlar attı. ABD’nin uyuşturucu ile mücadele anlaşma­ sını tanımıyor. Uyuşturucu mafyası ile mü­ cadeleyi ve bu maddenin kokain haline dönüştürülmesi ile savaşı en ciddi şekilde sürdürmeye devam etmeyi taahhüt etse bile ülkesinde koka yetiştirilmesini bu madde­ nin çeşitli şekillerde sanayi haline getiril­ mesini destekleyecektir. Böyle olunca da ABD’nin uyuşturucu mücadelesi bahanesi ile ülkeye kurduğu üstler ve Amerikan as­ keri okulu kapatılır. IMF ile bağlar koparı­ lır. Yeni stand-by anlaşmazı imzalanmaz. Bir numaralı uluslararası finans kuramım­ dan böylece çıkılmış olur. Bolivya dünya fi­ nans kuramlarının baskı ve yaptırımlarından bir şekilde kurtulmuş ol­ maktadır. Morales İktidarının Halklara Sağladığı Kazanımlar Bölge güçler dengesi içinde uluslararası planda emperyalist zeminden kaymasına karşılık Bolivya ülke genelinde yoksul halk­ larının yaşam koşullarım geliştirici birçok işler yapmıştır. Kısaca bunlara değinmekte yararlar vardır. Yani şimdiye kadar işlenenlerin denetimi ulusal şirketin eline geçerken, üstünden alı­ nan vergiler arttırıldı. Ancak var olan re­ zervler yani henüz işletilmeyenler millileştirilmiştir. Bundan sonra hiçbir şirkete satıla-


yol mayacağı garantisi anayasa ile yasalaşmak­ tadır. Teneke madenleri ve demir yolları, te­ lekomünikasyon şirketi millileştirildi. Elektrik şirketi ise yeniden millileştirilmeye çalışılıyor. Devlet memuru maaşlarına ufak bir zam yapıldı. Ancak öğretmen maaşları artırıldı: %10. Parlamenter maaşları %50 düşürüldü. Ulusal değer olarak kabul edi­ len yaşlılar eğer 60 yaşın üstünde iseler emekli maaşı almaya hak kazandılar. Şimdi 676 bin insan 200 Bolivar aylık alıyor. Genelde Latin Amerika ülkelerinde eği­ tim, yani okula gitmek bir ayrıcalıktır. Yeni liberal politikaların ilk uygulandığı ülkeler olarak bedava eğitimin devlet sorumlulu­ ğundan çıkarılması burada korkunç bir olaydır. Veliler çocuklarını herhangi bir okula kaydedebilmek için yetkililere kul kö­ le olurlar. Rüşvetler verirler. Morales eğitim seferberliği başlattı. Küba’dan gelen öğret­ menler yepyeni bir yöntem ile okuma yaz­ ma seferberliği başlattılar. Ama öğrencilerin okula gelmek için maddi sıkıntıları var. Def­ ter kalem almaları hatta karınlarım doyur­ maları bir sorun. O nedenle çeşitli önemler almak zorunda kalındı. Bunlardan biri belki de dünya da ilk olarak yaşanıyor. Her okul yaşındaki çocuğa, aynı emeklilik maaşı gi­ bi eğitim araç gereci almaları için aylık pa­ ra verilmeye başlandı. Morales “sıfır kötü beslenme” kampanyası başlattı. Bundan yaşlılar, çocuklar ve yoksullar faydalana­ cak. Okullarda her çocuğa günde en az 250 gram süt içirilecek. Yakın zamanda bunu 500 grama çıkartmayı hedefliyorlar. Prote­ ince zengin ülke meyvesi quinoa ve porta­ kaldan yoğurt yapan sanayi tesisleri kurulacak. Sağlık sorununa gelince, durumu anlat­ maya sanırız gerek yoktur. Morales döne­ minde 2. dereceden (yani tam teşekküllü olmayan) 40 hastane açıldı. Ayrıca 11 göz

sağlık merkezi kuruldu. 150 bin insana be­ dava göz ameliyatı yapıldı. 380 bin sel kur­ banı tedavi edildi. Gene söylemeye gerek yok, bu hizmet K üba’dan gelen 2000 dok­ tor yardımı ile veriliyor. Sağlık bedava ilan edildi. Morales hükümeti 2007 yılında sosyal ve sağlık konularına yaptığı katkılar nedeniyle İtalya’daki bir araştırma kurumundan özel ödül aldı. Kadın hakları, onlara uygulanan şiddetle mücadele anayasa maddesi ile garanti altına almıyor. Kabinede 5 kadın var. Morales ka­ dınların sosyal ve ekonomik konulara daha duyarlı olmaları nedeniyle bu işleri daha iyi yaptıkları düşüncesinde. Bir toprak reformu yasalaştı ama uygu­ lamasında büyük başarı sağlandığı söylene­ mez. Özel mülkiyet yasası temel engel olarak duruyor. Ufak bir başarı sağlandı. Ama bu konuda asıl referandum sonrası radi­ kal adımlar atılmaya başlanabilecek. Bütün bu başarıların matematiksel dökü­ münü söyle özetlemek mümkündür. Ülke Morales döneminde büyümesini %4,2 ola­ rak sürdürdü. Kişi başına gelir 1.100 dolar. Bizim ülkemizden yüksek ama yoksul halk­ ların durumu daha kötü. Demek ki gelir da­ ğılım adaletsizliği korkunç. Morales bunu biraz değiştirebildi. Bolivya bütçesi fazla­ lık veriyor yani ithalatı bizim gibi ihracatın­ dan fazla değil. Morales döneminde kamu yatırımları ya­ pılmış. Zaten Morales ülkenin acilen sana­ yileşmesi gerektiğini söylüyor. 2005 yılında 500 milyon olan yatırım 2007 yılında 1,3 milyar olarak gerçekleşmiş. m )


Yaz Ayları ve Geri Çağırma Referandumu AyşeTanse- |

olivya lideri Evo Morales ve başbakanı Garcia Linera’nm ba­ şına gelenlerin pişmiş tavuğun başına gelmediğini söylemek yanlış olmasa gerektir. Yerli halkların ilkel kabile döne­ minden gelen henüz bozulmamış ahlaki ge­ lenekleri ile iktidar olmaya çalışan Morales’in karşısında, birkaç yüzyıllık ikti­ dar deneyimli ve orada kalma hileleriyle kaşarlanmış Bolivya beyaz finans-kapital kurdu var. Morales finans kapitalin faşistli­ ği karşısında demokratik; kurnazlığı, hesaplılığı ve bin bir hilesi karşısında saf, temiz, dürüst davranmaya çalışıyor. Ayrıca yerli halkların yüzyıllardır birikmiş ezikli­ ği de cabası. Böyle bir dövüş vermenin doğruluğu yanlışlığı bir yana Bolivya’da çetin bir ikili iktidar mücadelesi yaşanıyor. Yaşananlar günümüzde yükselen ikili ikti­ dar koşullarına ışık tutacak yığınla ders ta­ şıyor. Bir avuç finans kapital, oldukça iyi örgütlü bir halk karşısında insana parmak ısırtacak bir mücadele veriyorlar. Yıllardır birikmiş deneylerini, gerçek yüzlerini mas­ kelemede kullanıyorlar. Halkın iktidar ol­ masının önüne binlerce zorluk çıkarabiliyorlar.

B

Mayıs ayında ayrılıkçı eyaletlerin başı olan Santa Cruz, diğer eyalet valilerini de ör­ gütledi. Bir eyalette acil vali seçimi

yapılma durumunda kalındı ve Morales karşıtı aday seçimleri kazanınca, ayrılıkçı sayısı 5 eyalete çıktı. Hepsi teker teker ay­ rılma kararını eyaletlerinde halkoyuna sun­ dular. Birçok vaat ile halkı kandırmaya çalıştılar. Ayrılınca neler neler yapacakla­ rını ballandıra ballandıra anlattılar. Herke­ sin cebinin dola- cağını söylediler. Bunlara inanmayan kişiler de tahmin edilebileceği gibi baskı altına alındılar. Faşist gençler bu insanları dövdüler, gözdağı verdiler. Oyla­ ma sırasında sandıklar yakıldı, oy pusula­ ları kayboldu, kimilerine oy kullandırılmadı. Kent merkezlerinde sesini duyurmaya çalışan Morales yanlılarına sal­ dırıldı vs. vs. Morales, eyaletlerin ayrılma referandu­ munu yasadışı ilan etti. “Geçerliliği olma­ yacak” dedi ve taraftarlarına boykot önerdi. Çoğu eyalette boykot oyu ve hayır oyunun toplamı evet oylarından fazla çıkmasına rağmen, “ayrılma isteği halk tarafından ka­ bul edildi” denildi. Bıı 5 eyalet, halk çoğun­ luğunun ayrılığı istediği varsayımı ile hareket etmeye başladılar. Her ne kadar çıktıkları yol aynı olsa bi­ le, ayrılıkçı eyaletlerin her biri ayrı tür ay­ rılık, yani merkezden farklı farklı kopmayı düşünüyor. Referandumda sordukları ve önerilenlerin hepsi farklıdır.


yol M orales’in, ayrılıkçı eyaletlerin ayrılık referandumuna karşı önerdiği geri çağırıl­ ırla referandumu ise 10 A ğustos’ta yapıla­ caktı. O tarihe kadar ayrılıkçılar biıı bir fikir değiştirdiler. Geri çağırma referandu­ mu aslında onların önerişiydi. Halkın, Morales politikalarını istemediğini savunuyorlardı. M orales’e referandum yap gör demek istediler. Morales de kurnaz bir şekilde “tamam, birlikte halka gidiyoruz. Siz de kendi politikalarınızın sonucunu gö­ receksiniz. Vali olurken aldığınız oyu ala­ mazsanız gideceksiniz. Ben de almazsam gideceğim” dedi. Ayrılıkçılar işin içine kendi koltukları girince karar değiştirmeye kalktılar. Referandum sonuçlarını tanıma­ yacaklarım açıkladılar. Seçim kuruluna baskı yaptılar. Sonra kabul etmeye karar verdiler. Propagandaya başladılar. Bir kıs­ mı gene de sandıktan çıkan kararı tanıma­ yacağını, uymayacağını açıkladı. Hep böyle git gel oldu. Sonunda 10 Ağustos tarihinde geri ça­ ğırma oylaması 8 eyalette yapıldı. Bir eya­ letteki vali bu karardan sonra seçildiği için katılmadı. Herkes aynı Morales ve başba­ kanı Linera gibi seçildiklerinden bir oy faz­ lasını almak zorundaydılar. Büyük bir yabancı gözlemci heyeti eşliğinde, genelde sakin bir referandum yaşandı. Sonuçlar Tahmin edildiği gibi Morales ve G arda Linera referandumdan zaferle çıktılar. Bel­ ki de büyük bir zafer demek yerinde olur. İktidara gelirken ülke seçmeninin % 54’ünün oyunu almışlardı geri çağrılma oylama­ sında oran % 68’e çıktı. Yani 2.5 yıllık iktidarları döneminde kendilerini destekle­ yenlerin sayısı %14 artmıştı. Halkın çoğun­ luğu Morales ve başbakanın uygulamalarından mem- nundu. Ayrıca unutmamak gerekir ki Bolivya basınının

% 90’ı finans kapital güçlerin elindeydi. Onların günlük beyin yıkamalarına rağmen böyle bir başarı kazandılar. Moralesçi olan eyaletlerde destek raka­ mı 2005 seçimlerindeki oranının üstünde­ dir. La Paz’da % 67’den % 83’e, U rura’da % 63’den % 83’e, Potasi’de % 58’den % 78'e çıkmıştır. Bu eyaletlerde Morales iyi­ ce güçlenmiştir. Halkın desteği artmıştır. EM-GL hükümeti (Evo Morales ve baş­ bakanı Garcia Linera’nm isimlerinin baş harflerinden) ayrılıkçı eyaletlerde de oyla­ rını arttırdı. Ayrılıkçı Tarya eyaletinde oy­ larını % 32’den % 50’ye, Beni’de %17’den %42’ye Pando’da % 21 ’den %53’e, ayrılık­ çılığın elebaşı olan Santa Cruz’da ise %33’den % 38’e çıkardılar. Bu oranlar, gö­ rüldüğü gibi M orales’in ülke genelinde al­ dığı % 54’ün altındadır. Yani Morales desteğini aslında buralarda kendi taraftarı eyaletlerdekinden daha çok arttırmıştır ama 2005’de %54 olan ülke ortalamasının altın­ da kalmıştır. Oysa bu eyalet rakamları ayrı­ lıkçı eyalet valilerinin durumlarını koruduğunu gösterdi. İki tane Morales kar­ şıtı vali kaybetti. Başkent La Paz valisi sos­ yal demokrat partiliydi. O gitti. M orales’in doğduğu ve şimdiki konumuna yükseldiği eyalet olan Cochambamba da Moralesçilerin oldu. Referandum sonuçta ülkedeki ikili ikti1J3)


Yaz Ayları ve Geri Ç ağım a Referandumu dar durumunu çözmeye yönelikti. Hesapla­ ra göre EM-GL kazanırsa ayrılıkçılar ses­ lerini kesecekler, emellerinden vazgeçecekler ve ülke parçalı halinden bir­ leşik çıkacaktı. Öyle olmadı. Ayrılıkçılar eyalet- lerinde M orales’in oylarını arttırmış olmasına aldırmadan kendi politikalarını galip ilan ettiler. Geri çağırma referandu­ munu politikalarının yasallaşm ası olarak değerlendirdiler. Yani ülkede ikili iktidar tescilicnmiş oldu, hatları daha belirlendi, sanki resmileşti. Olumsuz oldu. Morales, referandum sonuçlarının belli olmasından sonra yaptığı konuşmada yapı­ sal değişikliğe devanı edeceklerini yani anti-ııeoliberal politikalar çerçevesinde yeni millileştirmeler yapacaklarım, sosyal ve ekonomik alanda devleti güçlendirecekleri­ ni, sosyal program lan genişleteceklerini açıkladı. Yerli lider güç kazanmış, yürüttü­ ğü politikalara güveni artmıştı, daha karar­ lı bir şekilde yola devam edilecekti. Ama karşıda ayrılıkçılar duruyordu. Es­ kisinden daha büyük bir şekilde politikala­ rı belirlenmiş, saldırıya hazırlanıyorlardı. Referandum düşünüldüğü gibi onları sin­ dirmemiş, aksine daha katı ve kararlı hale getirmişti. Ne yapılmalıydı? İkili iktidar koşullarına devam edilecekti. Morales gene uzlaşma önerdi ve hepsini La Paz’a çağırdı. Toplantı iki tarafın da bir­ birini taviz vermemekle suçlaması açıkla­ maları ile yarıda kesildi. Ayrılıkçı valiler hemen geri döndüler ve eyaletlerindeki hal­ kı 19 Ağustos’da gene! grev yapmaya ça­ ğırdılar. İşi yokuşa sürüyorlardı. Direnmeye niyetliydiler. Çatışmalar daha da artacaktı. Bıçaklar daha da bilenerek çe­ kildi. Sosyal Hareketlerin Kararı Morales’i yumuşaklıkla suçlayanlar, ar­

tık saldırması gerektiğini savundular. Yu­ muşak politikalarla bir yere varılmadığı gi­ bi, bu karşı tarafı^daha da güçlendiriyordu. Madem taban artmıştı, vuruş sertleşmeliydi. Morales, Değişiklik İçin Ulusal Koalis­ yonu (CONALCAM İspanyolca harfleriyle) toplantıya çağırdı. Bolivya Bir­ leşik Köylü İşçiler Konfederasyonu, Boliv­ ya Yerli Halklar Konfederasyonu, Kooperatif Madencileri Ulusal Konfederas­ yonu, El Alto M ahalle Konseyleri Federas­ yonu, QullasuyuTu Ayllus ve Markas Ulusal Konseyi, Bolivya Köylü Kadınlar Ulusal Federasyonu ve Küçük ve Micra İş­ yerleri Ulusal Konfederasyonu temsilcileri 22-23 Ağustos tarihinde bir toplantı yaptı­ lar. Bu toplantıda Değişim İçin Ulusal Ko­ alisyon: “ 1. Devlet Başkanı Evo Morales Ayma yönetimindeki demokratik vc kültürel dev­ limin ve Bolivya’nın bütünlüğünün ulusal, eyaletse!, belediyesel ve komünal düzeyde sağlamlaştırılması ve derinleştirilmesi için sürekli eylemliliğin arttırılmasına” “2. Devletin yeni Politik Anayasasının kabulü ile B olivya’nın yeniden kuruluşu­ nun garanti edilmesi için Başkan’m çıkara­ cağı kararla referanduma gidilmesi ve bununla birlikte vali yardımcıları, eyalet konseyleri ve geri çağırılan valilerin yeri­ ne seçimlerin yapılmasına” “ 3. Başkan kararnamesi yoluyla, doğal


yol gaz ve petrolden alman tüm vergilerden el­ de edilen ekonomik kaynakların insan kal­ kınmışlığı ve yerleşik nüfus yoğunluğuna göre yeniden dağıtılmasına”

anlaşmasını bile dikkate almayınca, halk örgütlenmeleri de anayasanın meclisten geçtiği şekliyle halka sunulmasını Morales’e önerdiler.

“4. Demokratik ve Kültürel Devrim ve Bolivya bütünlüğünü sağlamak için diyalog ve görüşmeler yapılmasına”

Referandum Sonrası Karışıklıklar

“5. Bolivya’nın bütünlüğünü garanti al­ tına almak ve yeni Devlet Politik Anayasa­ sının kabulünü sağlamak için tüm ulusal, bölgesel, belediyesel ve komünal örgütlen­ melerin değişiklik için bölgesel koalisyon­ lar kuracak şekilde kendilerini örgütlenmelerini sağlamaya yönlendirilme­ sine” karar verdi. (Bolivian Social Move­ ments Resolve: “Bolivya’nin birliği ve Demokratik ve Kültürel Devrimin sağlam­ laştırılıp derinleştirilmesi için sürekli ey­ lemlilik” (www.boliviaresing.blogspot.com) Halk ve sivil örgütlenmeler; yeni yazı­ lan anayasanın referandumunun yapılması, ülke bütünlüğünün garanti altına alınması ve doğal kaynaklardan alman vergilerin nü­ fus yoğunluğuna göre yapılması için Morales’i kararlar çıkartmaya çağırdılar. Kendileri de bu politikaların hayata geçiril­ mesi için sürekli olarak sokaklara dökülme­ ye, seslerini yükseltmeye karar verdiklerini açıkladılar ve bu uğurda örgütlenmeyi art­ tıracakları kararını imzaladılar. Yani Moralesçiler şimdiye kadar yürütülen politikaların devam etmesi için desteğe ha­ zırdılar. Yukarıda yazdığımız gibi ayrılıkçılarla geri çağırma referandumu öncesinde yapı­ lan anlaşmada, meclisin kabul ettiği anaya­ sa taslağının halk oylamasına sunulmadan önce tekrar gözden geçirilmesi kararlaştı­ rılmıştı. Ama ayrılıkçılar oylama sonrasın­ da böyle bir yeniden değiştirme

M orales’le yapılan toplantıdan ayrılan ayrılıkçı eyalet elebaşı Santa Cruz valisi Ruben Costas basın mensuplarının karşısı­ na geçip M orales’in eyalete gelmemesini söyledi. Bir vali, devlet başkanmı eyalet topraklarından kovma cesaretini gösterdi. “İsten- meyen vatandaş” muamelesine 2 eyalet daha katıldı. M orales’e şahsında ha­ karetler etmeye başladılar. Merkezi hükümete karşı başkaldırı tam gaz yol aldı. Santa Cniz eyaletinin başkenti Sucre ha­ va limanında M orales’in ineceği sırada fa­ şist gençlik örgütü mensubu olan iki kişi suikast aletleri ile yakalandılar. Havalı tü­ fekler, dürbünler ve patlayıcılarla belli ki M orales’i öldüreceklerdi. Yakalanıp tutuk­ landılar. İş belki bu noktaya kadar anlaşıla­ bilir. Ancak %100 suçlu oldukları ortada iken ertesi gün serbest bırakıldılar. Utanmasalar bu kişileri kahraman ilan edip madal­ ya takabilirlerdi. İçerideki savaş bu kadar yükseldi. Referandum öncesinde hava limanları sanki gerici, faşist öğrencilerin mekânı ol­ du. Venezuela başkanı H. Chaves ve Arjan­ tin devlet başkanı C. Kirschner’in Bolivya’da bir açılış törenine katılmalarını gene hava limanını işgal ederek engelledi­ ler. Hatta Morales, Brezilya gezisinden ül­ ke hava limanına inemedi. Brezilya sınırında askeri bir uçak ve trenle başkent La Paz’a dönebildi. Mark Weisbrot’un de­ diği gibi ayrılıkçılar sanki “kurtarılmış alanlar” yaratıyorlardı. Onların kurtarılmış alanları da işte havaalanları oluyor! Halk örgütlenmelerinden onay aldıktan Î15J


Yaz Ayları ve Geri Çağırma Referandumu sonra EM-GL hükümeti çıkardığı kararna­ me ile anayasa referandumunu 7 Aralık ta­ rihinde yapma kararı aldı. Hemen arkasından ayrılıkçı eyaletler eyaletlerinde oylama yaptırmayacaklarını, çünkü bu ana­ yasanın yasal olmadığını açıkladılar. Morales, kolluk kuvvetlerini devreye sokacağını açıklayarak artık sertleşeceği sinyalleri ver­ di. Ülkede gerilim daha da arttı. Ayrılıkçı­ lar anayasa taslağının yasadışı olduğuyla ilgili olarak Ulusal Seçim M ahkemesi'ne dava açtılar. Yeni bir sürece daha girildi. Faşist gençlik örgütü eylemlerini çeşitli boyutlarda arttırdı. Morales yanlısı yaşlı ve çocukları buldukları yerlerde dövmeyi, ev­ lerini yakmayı arttırdılar. Olaylar yükseldi. Devlet dairelerini işgal etmeye başladılar. Vergi dairesi, tarım ürünleri denetim daire­ si, son olarak da yeni millileştirilen telefon şirketi yönetim merkezini bastılar. Bina ve malzemeleri tahrip etmenin dışında var olan paralara da el koydular. Morales polisi devreye sokmakla tehdit etti. Faşist genç­ ler bu kez bir karakolu bastılar. Polisle ça­ tıştılar, birkaç polis memuru yaralandı. Santa Cruz ve ulusal polis şefini rehin aldı­ lar. 48 saat süren olay sonucunda polis şefi istifa etti. Santa Cruz Valisi, polis şefinin görevini üstlendiğini ilan etti. Yani Morales’e “sana bağlı, bize karşı kullanabilece­ ğin polis yok” demek istiyorlar. Polisler parçalanmaya, güçten düşürülmeye, etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Morales saldır­ madan, onun saldırı gücü azaltılmaya, yok edilmeye, eli bağlanmaya çalışılıyor. Santa Cruz valisi ve yandaşı bir avuç latifunda ağası olayları daha da tırmandırma niyetindeler. Referandum öncesi başlattık­ ları yapay gıda malları kıtlığı yaratma ey­ lemlerini sürdürüyorlar. Moralcsçi olan eyaletlere, yani B atı’ya et vermeme kararı aldılar. Yollara barikatlar kurarak et nakli­

yatını engellemeye başladılar. Ancak Batı yerel halk örgütlenmeleri halkı var olan et­ leri de almama çağrısı yapınca bu eylem kendi ayağına sıkılan kurşun işlevini gör­ dü. Et almama boykotu başladı. Etler satı­ cıların elinde kaldı. Orta burjuva güçlerinin huzuru kaçtı. Ayrılıkçılar, doğal gaz tesislerini işgal edeceklerini ve böylece dağıtımı denetimle­ rine alacaklarını açıkladılar. Arjantin ve Brezilya’ya verilen doğal gaz kesilecekti. Yani iki dış ülke kendilerine muhtaç edile­ cek, olay uluslararası seviyeye taşınacaktı. Morales tesislere asker yerleştirmek zorun­ da kaldı. Bu kez faşist gençlik örgütü üye­ leri doğal gaz borularıyla taşımayı engellemeye çalıştı. Ordu elinden geldiğin­ ce bunları korumaya çalışıyor. Madem Ordu M orales’den yana tavır alıyor, öyleyse o da cezalandırılmalıdır. 5 Eylül’de, Bolivya Hava Kuvvetleri uçağını ayrılıkçı Beni eyaletinde ele geçirdiler. Yakmaya kalktılar. İçindeki 3 askeri rehin aldılar. Beni Ordu K om utam ’nm eyaleti terk etmemesi durumunda rehin askerleri öldüreceklerini açıkladılar. Ordu Komuta­ nı pazarlığı kabul etmeyerek “Beni halkını korumaya devam edeceğim.” yanıtını ver­ di. Orduya gözdağı vererek, Morales’in ya­ nından uzaklaştırmaya, tarafsızlaştırılmaya çalışılıyor. M orales’in kendi halkından saydığı bu insanlara sonuna kadar zor kullanmaktan yana olmadığı anlaşılıyor. Ancak eylemler bir şekilde cezalandırılmalı, karşı tarafa haddi bildirilmelidir. Morales devlet daire­ lerine yapılan tahribatın, eyalete ödenen doğal gaz vergi paralarından kesileceğini açıldadı. Belki böyle maddi cezalar zaten pa­ ra peşinde koşanları daha çekingen yapabilir. Ayrılıkçıların şiddetinin en yoğun oldu-


yol ğıı, asıl olayların yaşandığı eyalet Santa Cruz. Tarija ve Beni eyaletlerinde de olay­ lar çıkabiliyor. Ancak hepsi aynı şiddetle M orales’e karşı çıkmıyorlar. Bu eyaletler geri çağırma referandumunda Moralesçi ta­ banın kabardığını ve aslında çok güçlü bir taban üzerinde durmadıklarının bilincinde olmalıdırlar. 1 Eylül tarihinde ayrılıkçı eyaletler siya­ si sayılabilecek bir “zafer” kazandılar. Ulu­ sal Seçim Mahkemes, ayrılıkçıların anayasa referandumunun geçersiz kabul edilmesi kararını inceledi ve onların lehinde karar verdi. Yani hükümetin aldığı 7 Aralık’ta yeni Anayasanın halkoyuna sunulma­ sı kararının önüne yasal bir engel konulmuş oldu. Bilindiği gibi Morales hükümeti seçim­ lerle geldi. Yani tüm devlet dairelerini yı­ kan, yeni bir yapılanma kuran bir devrim yaşanmadı. Onun için çoğu kurum henüz gericiliğin elinde. Zaman zaman Morales karşıtı kararlar çıkarıyorlar. M orales’in mecliste çoğunluğu var ama parlamentoda yok. Ulusal Seçim M ahkemesi’ııin kararı­ na karşı, Morales ve yandaşı halk örgütlen­ meleri yeni anayasanın kabul edilmesi için harekete geçeceklerini açıkladılar. 15 Ey­ lü l’den itibaren eylemlere başlayacaklar. İlk önce ülkenin ücra köşelerinden La Paz merkeze uzun bir yürüyüş yapılacak. Yürü­ yüş kolu parlamento binasının önünde kamp kuracak ve hükümeti anayasayı halka sunmaya zorlayacak. Öte yandan yürürlük­ teki anayasaya göre 150 bin imza toplandı­ ğı taktirde, halk kararı mecliste tekrar konuşulmak zorunda. Onlar da imza topla­ yarak, hazırlanan anayasanın kabulü doğ­ rultusunda meclisi zorlayacaklar. Yani artık olaylar daha da yükselecektir. Belki de tek farkla: iktidar ve yanlıları ellerinden geldi­ ği kadar barışçıl, ülke bütünlüğünü koruyan

eylem modelleri seçerken ayrılıkçılar tama­ men şiddet yanlısı ve hükümeti hükümet ol­ madan engelleyen eylemler yapacaklardır. Fakat bir şey hatırlatmak yerinde olabi­ lir. Bolivya yerli halkları yıllardır savaş ya­ şıyorlar. 2001 den 2005’e kadar Su ve Gaz savaşları yaptılar. Karşılarında 3 tane dev­ let başkanı devirdiler. Orduyu kurşun sıka­ maz duruma soktular. Şimdi iktidardalar. Daha temkinli davranıyorlar. Ancak ayrı­ lıkçılar zorun dozunu arttırırlarsa yerli halklar yanıtını vermeyi bilecektir, Asıl korkulan da zaten bir iç savaşa girilmesi. Fakat sanki bu korku ayrılıkçılar tarafından sömürülüyor durumuna geliniyor. A yrılıkçıların H uzursuzluk N edenleri Ayrılıkçıların doğal kaynaklardan elde edilen gelirlerin paylaşımına, toprak refor­ muna ve anayasa taslağına karşı olmalarının altında yatan neden, yeni libe­ ral politikaların değişmesine karşı oluşları­ dır. Yeni anayasa bu politikaların devleti getirdiği son işlevsiz durumu değiştirecek­ tir. Ayrılıkçı eyaletler gizli gizli halk karşı­ tı politikalarında direniyorlar. Ancak onun ötesinde savundukları, ortak bir zeminde dövüş verebilecekleri yeni bir politikaları yoktur. Yani yeni liberal politikalardan baş­ ka ufukları yoktur. EM-GL hükümeti ise devleti güçlendir­ mek, devlet kaynaklarını halk mutluluğu için dağıtmak ister. 2,5 yıldır uyguladıkları ekonomi politikalar bu yeniliği yansıtır. Hükümet başkanı Garcia Linera yapılan­ lara şöyle açıklama getiriyor: “ ... zaman za­ man dikkat edilmese bile ülkenin ekonomik yapısındaki değişimler politik değişimin­ den çok daha hızlı yaşanmaktadır.” (Bolivia: Two years of ‘post-neoliberal”

UD


Yaz Ayları ve Geri Çağırma Referandumu Indigenous Nationalism— a Balance Sheet. Bolpress Editorial Board, çeviren: interna­ tional Journal of Socialist Renewal için Se­ an Seymour Jones.) Yani politik sahnede gördüğümüz çalkantıların altında bir eko­ nomik temel vardır. Belki politik olarak bir ilerleme görülmüyor ama altında önemli ekonomik değişiklikler yaşanmaktadır. On­ lar daha hızlı gelişmektedir. Ülke ekonomisinin dört ana merkezi pet­ rol şirketleri, tarım şirketleri, orta ve büyük çaplı madencilik ile bankalardı. Bunlar ül­ kede üretilen hemen hemen tüm zenginlik­ lerin sahibiydiler. “ Şimdi iktidarın yeni çekirdeği mikro, küçük ve orta işletmeler, özel, mahalle, kent ve kır üretim güçleri ile devlettir. Bunlar ulusal kalkınma ve te­ mel iş alanı yaratmanın temel gözeticileridir.” diyor Garcia Linera. “... Dış petrol şirketleri Bolivya ekono­ misinin en önemli etkin guruplarıydı. Gaz ve petrol rezervlerinin, kulelerinin, çıkart­ ma pompalama tesislerinin sahibi idiler. Ayrıca çıkarımını, pazarlanmasmı ve ihra­ cat fiyatlarım denetlerlerdi. Bu petrol gü­ cünün etrafında, özellikle Santa Cruz ve Tarıja’lı aracılar ve taşeron firmalar ve tüc­ carların bölgesel aracılar ağı vardı.” “Bu petrol gurubu 3058 sayılı yasa ile

‘tahtından indirildi’ (hisseleri satın alma yolu ile millileştirildi) ve tüm gaz üretim ağı (ticareti, taşıması, rafine edilmesi ve fi­ yat belirlemesi) tüm Bolivya halkının malı oldu. Petrol hisselerinden devletin aldığı pay % 27’den % 72-75’lere çıktı ve geliri 500 milyondan 2000 milyon dolara yüksel­ di.” “Petrol şirketleri araştırma kuleleri ve tüm malzemelerin sahibiydiler, gelirleri 1000- 1300 milyon dolardan 400-500 mil­ yona düştü. Petrol şirketlerinin sülüğü ola­ rak yaşayan Santa Curz ve Tarija'daki taşeronlar ve aracıların artık emecekleri bir yer kalmadı. Artık kar edecek bir kanalları yok.” (ay) Yani petrol ve gaz şirketlerinin mal var­ lıklarına dokunulmadı ama bazı hisseleri alındı. Faaliyetlerine kısıtlamalar getirildi. Yasal konumlan değişti. Ama onların sır­ tından geçinen, onlara yapışmış olan Boliv­ ya beyazlan ve şimdiki ayrılıkçılar yeni uygulama ile bu avantajlarını yitirmiş oldu­ lar. Çırpmıyorlar. Anayasaya karşı olma, ayrılma şiarlarının altında bu kayıplarını te­ lafi etme telaşı vardır. Aynı olay ekonominin ikinci gücü tarım sektöründe de yaşanmaktadır. Yazı bu ko­ nuyla devam ediyor: "... Şiarı ‘ihraç et yoksa ö l’ olan neoli­ beral devlet, iç pazara yönelik mal üreten orta ve küçük üreticiyi unutarak tek bir kır aktörüne, büyük ihracat yapan tarım işine büyük yatırımlar yaparak tek bir ürünü güç­ lendirmek için büyük paralar yatırdı.” “Neoliberalizm tarım sektörünü yürek­ ler acısı durumda bıraktı, yatırım yapmaya­ rak büyük bir adaletsizlik yarattı. Sürülebilir toprağın % 90’ı 50-60 ailenin elinde toplanarak 600 bin aile ülke toprak­ larının % 10 u ile yetinmek zorunda kaldı.


yol Tüm finans sisteminin kredi miktarının % 90’nı ülke şirketlerinin %7 ya da % 8’inin elindedir yani ekonomik birimlerin % 90’am kredilerin % 9-10’u ile yetinmek zorun­ dadır.” (ay) Garcia Linera’nın çizdiği tablo üç aşağı beş yukarı neoliberal politika yürüten tüm ülkelere uymakta. Zaten yaşadığımız gıda fiyatlarındaki artış nedeni bu değil mi? İh­ racat diye diye birkaç ürünle ülkenin tüm ekilebilir alanları işgal edilir, küçük üretici tarlasından yoksulluğun içine atılır, aç bı­ rakılır. Bolivya’da bu tablo sonucu ayrılıkçı eyaletlerde soya, şeker kamışı, mısır ve pi­ rinç üretimi artar ve üreten tarım sektörü ülkenin 2. büyüğü haline gelir. Bunlar dış tarım şirketleri ile kaynaşırlar. Devlet “tarımı destekler” , yani bu iri kı­ yım toprak ağalarına yılda 150 milyon do­ ları destek olarak verir. Morales hükümeti ile toplanan bu gruplar gene devletten bu 150 milyon dolar istediler. Ama Morales bunlara beş kuruş vermeyeceğini açıklayın­ ca çok öfkelendiler. Neoliberal politikalar çerçevesinde aldıkları paralardan oldular. EM-GL hükümeti döneminde kalkınma modeli değişir: devlet pazarı düzenleme ve denetleme görevini geri alır. Kendisi kırda bir üretici durumuna gelir. “Devlet şimdi pazara müdahale ediyor. Her bir alanın ne kadar ürettiğini, her bir üreticinin ne kazandığını ve tüketici tarafın­ dan kendisine ne ödenmesi gerektiğini biliyor. Devlet “adil bir fiyat” -üretim ma­ liyeti ve insanların alım güçlerine göre- be­ lirledi çünkü büyük şirketlerin emek gücünün ucuz olduğu, dizel yakıt fiyatları­ nın sübvanse edildiği ve kırda vergi muafi­ yeti olan yerlerde uluslar arası fiyat istemek adil değildir.” (ay)

Ayrıca devlet kırda üretim yapmaya baş­ lar. Küçük ve orta ölçekli pirinç, buğday, mısır ve soya üreticisini destekler. Elbette büyük tarım şirketlerinin Morales hüküme­ tini karşılarına almalarında anlaşılmayacak bir şey yoktur. Ülkenin üçüncü büyük sektörü madenci­ lik alanında da buna benzer şeyler yaşanır. Garcia Linera bu alanda yaşanan iki önem­ li değişikliği şöyle özetliyor: “Birincisi Batı ve Santa Curz bölgesel güç olmaktan çıktılar.” (La Paz ve OruroPotası alanları daha üretken hale gelir ora­ da daha çok gümüş madeni bulunur.) “İkinci olarak Huanunı ve Vinto (şirketi, bn.) ile devletin maden sektörüne girmesi­ dir.” Devlet madenleri özel sektöre rakip olarak çıkmaktadır. Önümüzdeki yıllarda yeni projeler ile devletin bu görevi artacak­ tır. (ay) “2005 yılma kadar maden karlarının % 20’si devletin, % 80’i özel sektöründü. Ye­ ni yasa ve vergilerin artması ile şimdi dev­ let karların % 55’ini, özel sektör % 45’ini alıyor.” (ay) Yani madencilik alanında da özel sektör gücünü kaybetmektedir. Bütün bu alıntıları toparlarsak, neolibe­ ral politikalar ile ekonomiden eli ayağı çe­ kilen devlet şimdi ekonomiye tekrar giriyor. Hem özel sektörün payını ve karla­ rını azaltmakta hem de onun karşısına bir işveren olarak çıkmakta. Özel sektör çeşit­ li alanlarda devlet ile rekabet etmek zorun­ da kalmaktadır. Ayrıca devlet ne olduğunu bildiği için bunları daha iyi denetlemekte, çeşitli kısıtlamalar getirmektedir. Halkın boğazına girecek tarım ürünlerinde fiyatlar belirleniyor. Fahiş fiyat dönemi bitmiştir. Bizim tabirimizle, devlet etrafında çöplenenler artık çöplenemez olmaktadır. Eski 119)


Yaz Ayları ve Geri Çağırma Referandumu yaptıkları işler de devlet güçleri tarafından yerine getirilmektedir. Bu politik alt üstlü­ ğün kökeninde burjuva beyaz sınıfın mad­ di çıkarlarının elden gitmesi kavgası yaşanmakta. Sol Eleştiriler Morales hükümeti sağdan olduğu kadar sol güçler tarafından da eleştirilir. Sağın şiddet kullanması kadar olmasa bile, sol güçler de ses getirici eylemler yaparlar. Yapılan eleştirilerin başında M orales’in iyi bir dövüş vermediği geliyor. Ayrılıkçıla­ rın maskesini iyi düşürememiştir. Onların eleştirilerinin arkasında yatan gerçekleri halklara iyi anlatamamıştır. Ayrılıkçılara göre M orales’in temsil ettiği yerli halklar iktidar olunca beyazları öldürecekler, onla­ rı ülkeden kaçmaya zorlayacaklardır. Yer­ liler cahil ve beceriksizdir. Dünya olaylarını ve ekonomiyi bilmezler. Onların iktidarı altında beyazlar ve ülke ezilecek gerileyecektir. Morales işte bu ırkçılık şiar­ larının altında yatan sınıf ayrımını deşifre edememiştir. Sorunun zengin yoksul soru­ nu olduğu, halklara yeterince anlatılamamıştır. Morales sorunun çarpıtılmasına karşı etkin bir politika yürütememiştir. Sol onu birinci olarak böyle eleştiriyor. Sol eleştirilerin oturduğu diğer bir temel ise M orales’in muhaliflerine sert davran­ mamasıdır. Halk iktidarı zorunu, halkın kı­ lıcını çekememiştir. İddiaya göre Morales sanki onlardan korkmuştur. İktidarının ba­ şında onları olduklarından çok abartmiştır. Bu da ayrılıkçıların kendilerine güvenini getirmiş ve örgütlenmelerine, silahlanma­ larına yol açmıştır. Bu şekilde de eleştirilir. Belki de bu eleştirilere uzaktan da olsa belirli ölçülerde hak vermek mümkündür. Belki gerçekten Morales sınıf gerçekliğini yeterince vurgulayamamış olabilir. Ancak

şunu da gözden kaçırmamak gerekir. Irkçı­ lık laflarının altında sınıf sorununun yattı­ ğım söyleyip zor kullanmak da başka bir açıdan onların ekmeğine yağ sürmek ola­ caktır. ‘Yerli halklardan korkulması gerek­ tiğ i’ savlarını doğrular şekilde kullanılabilecektir. Yani Morales ne yapsa muhalefet mevzi alacaktır. Bizce asıl önemlisi şudur. Morales ace­ milikler yapmış olabilir. Ancak şu çok önemlidir. Yoksul halk sınıfları iktidara geldiklerinde acemilikler, sağ uçkunluklar, sol uçkunluklar yaşanabilir. Yüzlerce yılın burjuva iktidarları da acemilikler yapıyor­ lar. Bunları doğal karşılamak gerekir. Bur­ juvazi yıllardır edindiği deneyleri, acemilikler karşısında “başarılı” bir şekil­ de kullanabilir. Bolivya’da olduğu gibi güç­ lenebilirler. Bunlara karşı hazırlıklı olmalıdır. Halkı kazanmayı başarmalıdır. Geri çağırma referandumu sonucu aslında Morales politikalarının halk tarafından des­ teklendiğini gösteriyor. Yani taban azalma­ mış, artmıştır. Halk iktidarı olduğunda, bize göre sol güçlerin kendi aralarındaki eleştiriler ve ey­ lemlerin dozunu var olan ikili iktidarın gü­ cüne göre iyi ayarlamaları gerekmektedir. Yapılan acemilikler karşısında yangına kö­ rükle gidilmemelidir. Halk iktidarını zayıf­ latıcı eylemler yapılmamalıdır. Bu genel olarak Latin A m erika’nın sola yönelmiş tüm iktidarlarında yaşanıyor. Eski sol anla­ yışla beslenmiş sol güçler, genel olarak halk iktidarına destek olacaklarına köstek olmaya başlıyorlar. Kanımızca buna çok dikkat edilmelidir. Örneğin M orales’e geri­ ciliğin tüm gücü ile saldırdığı bir dönemde bir bölgedeki işçilerin greve çıkmaları nihai hedef için zararlı olabilir. Gericilik zaten M orales’in iktidar olama-


yol dığmı kanıtlamaya çalışırken, maden işçi­ lerinin “madenleri m illileştir” diye grev yapmaları anlaşılır değildir. Gericilik halkı kendi saflarına katmak için zaten kan teri döküyor, bu tür olaylar da onlara malzeme olmaktadır. Sonra da polisle çatışmalar gi­ bi eylemler halk iktidarının gücünü azaltı­ cıdır. Yani bir ülkede halk iktidarı varken, sol güçler eylemlerini gericiliğin durumu­ nu göz önüne alarak yapmalıdırlar. Sanki iktidarda gericiler varmış gibi eylem yapıl­ mamalıdır. Başka perspektifler göz önüne alınmalıdır. İktidarın yapabileceği acemi­ liklerin üstünde tepinmemelidir. “Hükümet, sürekli olarak 2,006 yılında­ ki gibi ülkenin doğusundaki .topraksız köy­ lülerin büyük topraklara el koyma ve işgal etme gibi eylemlerini ya da 2006 sonu ve 2007’de Cocahbamba’da Reyes V illa’ya karşı kentlerdeki protestoları ya engelledi ya da bu ayrılıkçı alanlara karşı çok kısıtlı bir biçimde hükümet aydınlarının uygun gördüğü çerçevedeki eylemlere izin verdi.” (Bolivya’nın Referandum Sonrası Yapılanışı: Jeffery R. Webber, boliviarising.blogspot.com) Morales halkın sokağa çıkmasını engellemiş olabilir. Belki o dö­ nemde böyle eylemlilikler ¡Vlörales’in ka­ zanmaya çalıştığı başka" kesimleri korkutucu hale gelebilirdi. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki bu tür çalkantılı za­ manlarda aşırı uçlara kaçmalar, provokas­ yonlar yaşanabilir. Böyle durumlarda bu tür gösteriler, iyi yönetilmediği durumda yarardan çok zarar verebilir. Örneğin bazı Moralesçiler gerçekten olmadık laflar ede­ bilmektedir. Halk tabanında, yerli halk içinde şu beyazları şöyle ezelim böyle ezelim diye konuşulmadığını'düşünmek olası değildir. Halkın bu türden'ayarsız ko­ nuşmaları, karşı taraf tarafından megafonlarla tüm dünyaya duyurulmakta­ dır. Belki şimdi halk örgütlenmelerinin

güçlerini gösterme dönemi gelmiştir. Şim­ di bu güçleri kullanmak daha yerinde ola­ caktır. Son G elişm eler Olaylar Bolivya’da hızla gelişiyor. Bu yazı yazıldığı dönemde önemli bazı geliş­ meler yaşandı. Eva Morales, ABD destek­ li bir suikast girişiminin ortaya çıkarıldığını açıkladı. Washington büyük elçisi ayrılıkçılarla buluştuğu için Boliv­ y a ’dan atıldı. Chaves Bolivya’yı destekle­ mek için ABD ’ııin Caracas büyük elçisini attı, kendi Washington elçisini de geri çek­ ti. Yeni hükümet iktidara gelinceye kadar ilişkileri kesti. Honduras Devlet Başkanı. ABD’nin yeni atanan konsolosunun güven mektubunu kabul etmedi. Ekvator ve Nika­ ragua bu gelişmeleri desteklediklerini açık­ ladılar. 15 Eylül günü Latin Amerika ülkeleri A rjantin’in daveti ile Bolivya so­ rununu görüşmek üzere bir zirve yapacak­ lar. Bölgede oluşan yeni gerilime karşı aralarındaki bağı arttırmaya çalışacaklar. Solcu yazar ve Profesör Heinz Dietrich’in yazdığına göre ABD, Bolivya’nın doğusunda bu ayrılıkçı eyaletlerle Kolom­ biya gibi gerici bir iiike yaratmaya çalışı­ yor. Latin A m erika’nın ortasında kendine her tarafa kolayca vurabileceği bir üs oluş­ turacak. Büyük plan budur. Arjantin, Bre­ zilya, Paraguay ise böyle bir girişime karşı ayrılıkçılarla olan sınırlarım karantinaya aldıklarını söylüyorlar. Böylece çoktandır kurulmaya çalışılan bölgesel jeopolitik gü­ venlik yönetimi oluşumuna başlanmış olu­ yor. Zirvede bu konunun daha derinlemesine konuşulacağına şüphe yoktur. Sonuçta ABD’nin girişimleri, Latin Amerika ülke­ lerini karşısında birleştirme sonucunu do­ ğurabilir. Son zamanlarda olduğu gibi ABD’nin silahı elinde patlayabilir. 121}


Yaz Ayları ve Geri Çağırma Referandumu Sonuç Bolivya, ikili iktidar mücadelesi açısın­ dan çok canlı ve derslerle dolu bir ülke. Hem halk çok örgütlü hem de muhalefet çok keskin ve dişe diş bir dövüş veriyor. ABD de ayrılıkçı eyaletlerin arkasında on­ lara tam destek veriyor. Morales’e 2,5 yıldır bir anayasa çıkart­ tırmadılar. Garcia Linera bu politik ağır çe­ kim sahnenin arkasında hızlı bir ekonomik değişim yaşandığını söylüyor. Ekonomide devletin yeri giderek artıyor. Anayasa çıkarılırsa devletçiliğin temelleri daha sağlam bir zemine oturtulmuş olacak. Artık bir da­ ha geri dönülmez şekilde devlet eline alı­ nacak. Yani gericiliğin yaşanan politik şovunun altında tutunduğu ekonomik dal­ lar bir bir kopuyor. Elbette bu karşılıklı dö­ vüş gelip bir yere dayanacaktır. Ya ülke parçalanacak, Latin Amerika’nın ortasında ABD destekli gerici bir ülke olacak ya da gerici eyaletler M orales’e boyun eğecekler. Böyle bir dönüm noktasına hızlı bir şekilde kayılıyor. Bunları asıl belirleyecek olan halkların mücadelesi. Morales politikalarını destek­ leyen halk yığınları son referandumda önemli bir şekilde arttı. Nüfusun yaklaşık % 70’i destek vermektedir, önüm üzdeki zorlu günlerde bakalım başa geçirdikleri li­ derlerinin iktidar mücadelesini aktif olarak nasıl destekleyecekler. EM-GL hükümeti, sosyalist halk iktidarının ancak onların ak­ tif katılımı ile kurulacağını söylüyor. Şim­ di ikili mücadele için bu aktif katılım günlerine çok büyük ihtiyaç vardır. Bu ya­ şanacakları göreceğiz. Halkların mücadelesini belirleyen, önle­ rine koydukları mutluluk anlayışıdır. Boliv­ ya yerlilerinin mutluluk anlayışını özetleyen bir paragrafla yazımızı bitirmek

istiyoruz. Gericilik karşısında böyle bir he­ def halklara güç verecektir. “Post-neoliberal yerli halk milliyetçiliği köylü mantığına dayanan yeni bir medeni­ yet ilkesi benimsiyor. Buna göre insanlar kendilerini yalnız çılgın bir tüketimle ya da çevre kirliliğine yol açan kör bir sanayileş­ meyle mutlu hissetmezler. M AS’a göre iyi yaşamak ya da insanların kendilerini mutlu hissetmesi çok boyutludur: Maddi ve ruha­ ni tatmin arasında bir uyum; zenginlik ve ihtiyaçların tatmin edilmesinin zorluğu ve sevgi, değer verme, sosyal tanınma, kendi­ ni sevme ve güvenmenin sembolik biriki­ minden oluşur.” “Kısacası insanın kendini mutlu hisset­ mesi sadece maddi değil aynı zamanda sembolik, sosyal ve duygusaldır. İyi yaşa­ mada en önemli unsur birey, kolektif ve çevre arasında bir harmoni olmasıdır. Man­ tık şudur: Ben, çevrem ve yaşadığım toplu­ mun mutlu olduğu kadar mutlu olabilirim.” ( Bolivya:Post-Neoliberal Yerli Milliyetçi­ liği. ay) Bolivya halkının mutluluk için mücade­ le yolu açık olsun. Kalbimiz onlarla bera­ ber. 14.09.2008


Halk Örgütlenmeleri ve İsyan: Bolivya, El Alto’daki Mahalle Konseyleri Emily Achten2004 Ağustos’unda La Paz’ı ziyaret edenler klaksonsuz, egzozsuz ve trafik sıkı­ şıklığı olmayan az rastlanır bir durum yaşadılar. Benzin fiyatlarına yapılan zam­ mı protesto eden nakliye işçileri yollan ka­ pattılar, kavşakları kendiliğinden futbol sahaları haline getirdiler, bciylcce yayalara gün doğdu. Kısa zamanda yollar doğal ga­ zın millileştirilmesi için gösteri yapan bin­ lerce yerli halktan insanla doldu. Geleneksel etekleri ve siyah şapkalarıyla yerli kadınlar temel mahalle ihtiyaçları (tüp gaz dâhil) ile Bolivya’nın doğal kaynakla­ rını sömüren çok uluslu şirketler arasında­ ki bağlantı üzerine inandırıcı konuşmalar yapmaya başladı. Bu insanların yakındaki yerli halklar kenti El A lto’da sıradan halk örgütlenmesi FEJUVE’nin (Mahalle Konseyleri Federas­ yonu) bir kesimi olması, geleceğe yönelik planlamalar yapan benim gibi birine daha da çarpıcı geldi. Campesinos (tarım işçile­ ri), koka yetiştiricileri, işçiler ve öğrenci guruplarının yaygın tabanlı sosyal hareket­ lere katıldığı 2003-2005 “Gaz Savaşları” çalkantılı günlerinde FEJUVE’nin oynadı­ ğı rol daha da belirleyici olmuş, iki yeni li­ beral hükümet devrilmiş ve sonucunda ilk yerli halklardan devlet başkanı Evo Morales iktidara gelmişti. FEJUVE, doğal gazın millileştirilmesi talebi etrafında kitleleri

harekete geçirmiş ve tüm ulusun kabul et­ mesinde etkin olmuştu. FEJUVE ve ittifak güçleri El Alto gaz depolama tesisini kuşa­ tarak, La Paz’a giren yolları keserek ve yo­ ğun sivil halk grevleri gerçekleştirerek hükümeti ve ekonomiyi felç eden uzun sü­ reli bir yokluklar dönemi yarattılar. El Al­ to atmış yedi kurbanın çoğunu vererek büyük bir bedel ödedi. Nasıl oluyor da temel mahalle ihtiyaçla­ rının dağıtımını talep eden sıradan bir kent halk örgütlenmesi yeni liberal politikalara karşı yürütülen halk ayaklanmasının temel gücü olabiliyordu? FEJUVE çevreyi örgüt­ lemekten çok isyanı örgütler duruma mı gelmişti? Şimdi iktidarda olan MAS (Sos­ yalizme Doğru Hareket) hükümeti ile iliş­ kilerinde FEJUVE hangi yeni sorunlarla karşı karşıyadır? Latin Amerika ve diğer yerlerde kent mahalle örgütlenmeleri, halk hareketleri ve hükümetler arasındaki ilişki­ leri anlamak geleceğe yönelik planlar ya­ panlar ve diğerleri için ilginçtir. El Alto ve Yeni Liberal Kent Linda Farthing, Juan Manuel Arbona ve Benjamin Kohl gibi Bolivya uzmanlarının belirttiğince La Paz/El Alto metropolü ye­ ni liberal küresel kentlere dramatik bir ör­ nektir. El Alto, Altiplano platolarının tepelerinden geleneksel, yerli halk göre123}


.Bolivya, El Alto’daki Mahalle Konseyleri

nekleri içinde yoğrulmuş kır göçmenlerinin yerleştiği yoksul bir kasaba olarak pazar güçleri ve ayrıcalıklı ünlü elitlerin yönetti­ ği sömürge başkenti La Paz’ı neredeyse ku­ şatır. El Alto, son yirmi yıldır devlet madenle­ ri verimli olmadığı için kapatıldıkça ve ucıız tarım ürünleri ithaline bir de kuraklık eklenip geleneksel köylü tarımı darbe yi­ yince Altiplano platolarından sürülen ma­ den ve campesino kitleleri ile yeni liberal uygulamaların bir ürünü olarak ortaya çık­ mıştır. El Alto, 1950’lerde 11.000 nüfuslu bir köyden 1985 de bağımsız bir belediye oldu ve şimdi nüfusu 800 000’i geçmekte­ dir. Latin Amerika da en hızlı büyüyen kenttir ve yakında La Paz nüfusunu geçe­ cektir. El Alto’ya 1985 yılından beri % 162 ar­ tan kayıt dışı ekonomi hâkimdir. Çalışan nüfusun yüzde yetmişi aile ya da mini iş­ letmelerde çalışır. Birçok A lto’lu alt yapı tesislerinde çalışmak ya da küresel elit ya­ şam biçiminin sürdüriilebilmesine hizmet etmek için La Paz’a her gün kilometrelerce yol teper. A lto’luların büyük bir kısmı iş­ portacılık yapar. Nüfusun yüzde atmışı 25 yaşın altındadır. Bu nüfus patlaması El A lto’nun hem kendi sakinleri ve hem de çevre mahallele­ rinde yaşayanlarının temel hizmetlerini karşılama kapasiteni aştı. Toprak kullanımı ve kent yerleşim biçimi genelde düzensiz­ dir. Kamu hizmetleri götüriilemeyen ya da okul kilise ve park gibi tesisleri olmayan yan yerleşim mekânları doğmuştur. Çoğu mahallede kaldırım, çöp toplama ve telefon hizmeti yoktur. Konutların çoğunda sıhhi tesisat, içilebilir su ve elektrik bulunmaz. Nüfusun yüzde yetmiş beşi temel sağlık ba­ kımından yoksun olup yüzde kırkı okuma yazma bilmez.

FEJUVE: Halklar Örgütleniyor El A lto’da ilk mahalle ju n ta’lan (komi­ teleri) 1957’de yeni kentleşmeye başlayan göçmen nüfusa temel hizmetler sağlamak amacı ile kuruldu sonra 1979’da FEJUVE olarak birleştiler. Tarihsel olarak juntalar aşağıdaki birçok görevi üstlenip gerçekleştirdiler: Kendi kendine yardım - Juntalar aracılı­ ğıyla eski madenciler ve campesinolar var olan maddi kaynaklarını (madencilerin emeklilik fonları dâhil) ve teknik yetenekle­ rini toprak satın almak için birleştirdiler; okullar, parklar inşa ettiler, otobüs hizme­ ti, evlere su getirmek gibi temel hizmetler sağladılar. Böylece burada yaşayanlar çev­ relerini ve mahallelerini kendi kendilerine inşa ettiler. Denetim - Juntalar mahallelerde ev sa­ tıp almak gibi anlaşmaları düzenlediler. M ahalle anlaşmazlıklarında arabuluculuk yaptılar ve çevre adaletini sağladılar, (bun­ ların içine halka sunulan hizmetlerden mahrum bırakmaktan linç edilmeye kadar çeşitli önlemler girer.) Birçok açıdan jun­ talar mahalle mikro-hükümetleri gibi çalı-


yol şırlar ve genel olarak olmayan devletin ye­ rini tutarlar. Protestolar - Juntalann kendilerinin inşa edemedikleri veya veremedikleri hizmetle­ ri belediye yetkililerinden talep etmek için mahalle sakinlerini harekete geçirmeleri ar­ tık çoktandır bir gelenek olmuştur. 2001 yı­ lında El Alto Halk Üniversitesi ’nin kurulmasının baş mücadelecisi FEJUVE oldu, 2003’de FEJUVE belediyelerin bina ve inşaat vergisi almasına karşı başarılı bir direniş sergiledi. 2005’de FEJUVE özelleş­ tirilmiş su şirketinin atılması kampanyası­ nın baş mimarıydı. Bu rolüyle FEJUVE geleneksel politik parti olmadığı halde bu işlerden sorumlu tuttuğu devlet ile çevre sakinleri arasında aracılık yapmış olur. Mahalle juntaları 1994 yılında çıkarılan Halk Katılım Yasası ile büyük ölçüde güç­ lendi. Bu yeni liberal demokratik reform ile ulusal bütçenin %20 si belediyelere ayrıldı ve yerel konseylerin bütçe yapma­ ya ve planlamaya katılımı arttırıldı. Mahal­ le projelerine fon talebi ve dağıtımı FEJUVE’nin gücünü ve etkisini arttırdı. Günümüzde El A lto’da 600’e yakın ma­ halle konseyi vardır. Bunlar kentin dokuz bölgesinde coğrafîk alan olarak örgütlüdür­ ler ve FEJUVE olarak kent çapında birleş­ mişlerdir. Uruguaylı araştırmacı Raul Zibechi’ye göre mahalle düzeyinde en alt birliğin en az 200 üyesi olması gerekir. Se­ çilen yönetim komitesi düzenli olarak top­ lanır ve her ay ya da 15 günde bir genel mahalle meclisini toplar. Seçilen liderin o bölgede en az 2 yıldır oturuyor olması şart­ tır; tüccar, nakliye işçisi, mülk vurguncusu ya da politik parti lideri olamazlar; hainlik etmiş olanlar, diktatörle işbirliği yapmış olanlar da lider seçilemezler. Farthing ve Kohl mahalle junta yönetimlerinde kadın­ ların % 20-30 düzeyinde temsil edildikleri­

ni ve bunun diğer çoğu halk örgütlenmele­ rinde görülenden daha yüksek bir oran ol­ duğunu belirtiyorlar. Ayrıca çok sıkı örgütlü olan El Alto ka­ yıt dışı ekonomi işçilerinin ve küçük iş ye­ ri sahiplerinin de belirli alanlara dayalı paralel örgütlenmeleri vardır. Antropolog Sian Lazar’m anlattığına göre Sokak İşpor­ tacıları Kurumu belirli bir sokak ya da pa­ zarda satış yapan genellikle kadınlardan oluşan işportacıları temsil eder. İşporta tezgâhlarının kullanımını düzenler, bakımı­ nı sağlar, temizliğini gözler, uzlaşmazlık­ lara aracılık eder ve belediye ile ilişkilerde sözcülük yapar. Taksi ve otobüs sürücüleri sefer alanlarına göre örgütlüdürler; sendi­ kaları otobüslerin kalkış saatini belirler, hangi semtlere sefer konulacağına karar ve­ rir ve işportacılar kurununum yaptığı gibi görevler üstlenir. Bu türden örgütlenmeler El Alto kentinin sendika federasyonunu oluşturur ve kritik konularda FEJUVE ile it­ tifak yaparlar. Hem mahalle konseyleri hem de kayıt dışı ekonomideki benzer ör­ gütler kırsal yerli çevrelerin (ayllu) gele­ neksel komün örgütlenm elerinin mekân, yapı ve örgüt ilkelerini örnek almışlardır. Ayrıca on yıllarca Bolivya militan işçi ha­ reketine damgasını vuran radikal işçi sendi­ kal geleneğini de taşırlar. El A lto’ya göç edenler, çok insafsız kent ortamında barı-


...........Bolivya, El Alto’daki Mahalle Konseyleri....

nabilmek için bu deneyleri geldikleri yer­ lerin özellikleri ile birleştirir ve burada ye­ niden canlandırarak ürettiler. FEJUVE: İsyan Örgütlemek FEJUVE’nin mahalleleri düzenlemekten ulusal kriz dönemlerinde yeni liberalizme karşı isyan örgütleme işlevine doğru evrimleşebilme başarısının arkasında çeşitli et­ menler vardır: Stratejik konum- El Alto, Altiplano pla­ tolarının tepesinde öyle eşsiz bir şekilde konumlanmıştır ki La Paz’ı Bolivya’nın dört bir yanma bağlayan çoğu yolun çıkı­ şım denetleyebilir. Yerli halkların La Paz’ı 1781 yılında kuşatmasıyla başlayan gele­ nek 1952 devrimi sırasında militan maden­ cilerin La Paz kentine girişi ile devam eder ve El Alto sakinlerinin bu stratejik coğrafi konumu kullanmaları ile süreklileşir. Kü­ resel ekonomi La Paz uluslararası havaala­ nını El Alto yakınına inşa ederek bu geleneği daha da güçlendirmiştir. Gaz sa­ vaşları sırasındaki örneğin yol kesmeler La Paz’ı etkin bir şekilde tüm dünyadan ko­ pardı. Otonom örgütlenme- El Alto mahalle jımtaları, devletten bağımsız mikro-hükümetler ağı ile kendi kendine bir kent inşa etmiş oldular. Raul Ziberchi’ye göre kayıt dışı sektördeki patron-işçi ilişkisi yerine üretkenliğe ve aile bağlarına dayalı otonom emek örgütlenmeleri, vatandaşların kendi mahallelerini kendilerinin yönetip denetle­ yebilecekleri bir güç olabilecekleri duygu­ sunu geliştirir. Kolektif gelenekler ve deneyler- El Alto ’nun geleneksel kültürü mahalle juntalarmın deneyleri ile güç kazanır, birçok kritik yöntemlerle sosyal direnç için alt yapı ya­ ratır. Kolektif kimlik- El Alto sakinleri ken­ dilerini güçlü bir şekilde mahalleleri ile ta­

nımlayıp yerele dayalı örgütlenmeleri ko­ lektif eylemler için mantıklı bir araç yapar­ lar. Ancak bu mahallelerin yerleşim biçimi aynı zamanda Altoluların güçlü bağlarını sürdürdükleri kırsal ana orijinlerini yansı­ tır. (Lazar’a göre genellikle campoda (kır­ da) toprakları vardır ve oraya topraklarını işlemeye giderler.) Ulusal yerli dayanışma­ sını geliştirmede bu çok önemli bir etken olmuştur. Köylülerin kentleri kuşatmasının yol açtığı eylemlerde gıda kıtlığı başlayıp El Alto’da fiyatlar yükselince çoğu Altolular tüketici olarak karşı karşıya kaldıkları ekonomik zorlukları campoda bağları ile çözüp onlarla kendilerini özdeşleştirdiler.

Katılım- El A lto ’da çok sayıda üyenin kolektif örgütsel eylemliliğe katılması bek­ lenir ve sağlanır. Gaz Savaşlarında görülen türden halk grevlerinde tüm dükkânlar, pa­ zarlar, iş yerleri kapanır; kamu taşımacılı­ ğı durur; her gün binlerce kişi yürüyüş ve gösterilere katılır. Bu dayanışma eşsiz bir sosyal kaynaşma ve katılmamanın genel olarak yasaklandığı eylemler (isterseniz bu­ na çıkarların kaybedilmesi denebilir) eski ayllu günlerine dayanan girişimlerin ürü­ nüdür. Aynı şekilde “gönüllü” mahalle kampanyasına ya da sendika eylemine ka­ tılmamak diğerlerinin hak kazandığı ma-


yol halle hizmetlerinden mahrum bırakılma ya da kötü bir taksi bölgesi, istenilmeyen iş­ porta tezgâhı anlamına gelir. Bu (Zibech i’nin değimiyle) “herkesin kabul ettiği uzlaşmalar”, liberal demokratik gelenekten uzaklaşmak ve El A lto’da halk (topluluk) yaşam biçiminin bir parçası olmayı kabul etmek demektir. Doğrudan demokrasi- Gaz Savaşları sı­

rasında, mahalle sakinlerinin bilgi alışveri­ şinde bulunmak, tartışmak ve de herkesin kabulü ile karar almak için toplandığı halk meclisi geleneksel uygulaması güçlendi. Halk radyo istasyonları direkt katılıma olanak tanıdı ve tabandaki “yatay” örgüt ağ­ ları gelişti, geleneksel bir lider olmadan kararlar alınabildi. Mahalleler, protestola­ rın sonsuza kadar devamını sağlayabilen geleneksel dönüşüm taktiği ile tek tek yol kesmelerinin sürekliliğini sağladılar. Top­ luma hizmet biçimi olarak geleneksel lider­ lik (bir ayrıcalık olarak değil) sosyal direnişin çekirdeğini oluşturan taban örgüt­ lenme ağlarını güçlendirdi. Yeni Z o rlu k lar Evo M orales’in devlet başkanı seçimin­ den sonra FFEJUVETer daha da büyük ve üst düzeyde talepleri göğüslemekle karşı karşıyalar. Doğal kaynaklar üzerinde halk yönetimini tekrar kazanmak ve Bolivya

devletini yeniden kurmak gibi Evo Morales’ın programlarını desteklemekle birlikte FEVUJE, M AS’a karşı eleştirel tavrım sür­ dürmektedir. El A lto’nun özelleştirilmiş su şirketini tekrar kamu mülkiyetine dönüştür­ mede kesin tavır almayan eski FEJUVE başkanı şimdiki Su Bakanı’nın görevden alınmaması baş eleştiriler arasındadır. FE­ JUVE ekonomik kalkınma, konut inşası ve sosyal hizmetler gibi mahalle taleplerine kaynak yaratmak için hükümetin millileş­ tirme programlarındaki hızını arttırması için baskı yapmayı sürdürür. Aynı zamanda FEJUVE güncel politik ortamda daha fay­ dacı taktikler yürütülmesine ihtiyaç oldu­ ğunu düşünür. FEJUVE bölgesel otonomiyi arttırmak için (federal hükümete gerekli olan kaynakların kurutulması anlamına ge­ len) La Paz valisinin görevden alınması kampanyasındaki halk grevleri, yol kesme tehditlerini yasal çözüme olanak tanımak açısından, şimdilik durdurdu. Her ne kadar MAS hükümetine büyük meydan okuma anlamına gelse de şimdi ki politik ortamda FEJUVE’nin güçlü bağım­ sız mahalle tabanını ve örgütlenme yetene­ ğini sürdürüp sürdüremeyeceği belli değildir. FEJUVE mahalle tabanlı taraftar­ larına somut çıkarlar sağlamakla birlikte etkin bir ulusal güç olabildiği ölçüde ileri­ ye yönelik plan yapanlar ve halk örgütleri­ nin savunucuları bu yaratıcı taban örgütlenmelerinden dersler çıkarabilecek­ lerdir. *Emilv A chtenberg: Sübvansiyonlu konut y apım ında uzm anlaşan hesaplı konut yapm a danışm am . Bolivya’yı 2004-2006 arasın d a ziyaret etti. İlk kez Progressive Planuing dergisin­ de 2007 yaz sayısı no:192 de yayınlandı. 127)


Devrim İçinde Yeni Devrim Ayşe Tanse enezuela Ulusal İşçi Birliği (UNT) yöneticilerinden Stalin Perez Borges gibi birçok sendika liderine ve diğer işçi temsilcilerine göre ülke­ de “devrim içinde yeni bir devrim” yapıldı. Venezuela’da “tarihi bir değişiklik” yaşandı. Bu yaşanan ile “ülke politik haritası değişti” deniliyor. Artık hükümet ile işçiler yeniden birleştiler ve yeni bir devrimci süreç başladı.

V

Eğer bu değerlendirmeler doğru ise işçiler ile hükümetin birleşmesi Venezuela 21.yy sosyalizmi için önemli bir adımdır. 2 Aralık 2007 tarihinde yapılan önemli anayasa deği­ şikliği önerilerinin %1 oy farkı ile reddi so­ nunda Chaves politikalarının ileri bir adım atmış olduğu söylenebilir. Yeni devrim denilen olay Ternium Sidor Çelik işletmelerinin millileştirilmesidir. Sidor çalışanları 16 aya yakın süredir Sidor yöneti­ cileri ile anlaşmazlık içindeydiler. Ücretleri­ ne zam, yeni bir iş anlaşması imzalanması, yeni iş koşullan getirilmesi için mücadele ve­ riyorlardı. Grevler, sık sık iş durdurmalar, iş yeri işgalleri yapıyorlar, üstlerine saldıran Ulusal Muhafızlar ve bölge polisi ile göz yaşar­ tıcı bomba eşliğinde plastik mermili çatışma yapıyorlardı. İşçiler Chaves’in Sidor’u milli­ leştirmesini istiyorlardı. 16 ay sonunda işçiler kazandılar ve Cha­ ves Sidor’un millileştirilmesini onayladı, iş­

çilerin taleplerini kabul etti. İşte işçilerin “devrim içinde yeni devrim” dedikleri olay budur. Peki neden? Şimdiye kadar Chaves birçok sektörde millileştirmeler yaptı. Ülke açısmdan bu yeni bir şey değildir. Ayrıca yeni­ lerinin yapılacağı da biliniyordu. Öyleyse, neden Sidor millileştirmesi “devrim içinde yeni bir devrim” olarak görülmektedir? Latin Amerika Açısından Olayın yeni bir devrim olması ilk önce uluslararası ilişkiler açısından ele alınabilir. Ternium Sidor 1997 yılında yani Chaves iktidara gelmeden bir yıl önce bir devlet işlet­ mesi iken özelleştirilir. Sidor, And bölgesinin en büyük çelik fabrikasıdır. Ternium şirketin % 100 hissesine 2,3 milyar dolar verme tekli­ fini yapar ama 1.535 milyar dolara %60 his­ seyi alır. Ternium özünde Arjantin sermayeli bir şirkettir. %20 hisse ortaklaşa Meksika ve Brezilya finans gruplarmmdır. Geri kalan %20 hisse ise Venezuela Hükümeti’nde kal­ mıştır. Bu devlet hissesi de özünde Venezue­ la sermaye çıkarlarının denetimindedir. İşte bu sermaye temeli Sidor’u şimdiye ka­ dar millileştirilen şirketler içinde bir ilk ya­ par. İlk kez Chaves bir Latin Amerika ülkesi şirketini millileştirmektedir. Şimdiye kadar millileştirmeler genelde ABD ve AB ülke şir­ ketlerini etkiledi. Batı finans-kapital güçleri


yol hedef alındı. Ancak Sidor bir Latin Amerika ülkesi, Arjantin finans- kapitalinin malıydı ve onun çıkarları hedef alınmış oldu. Chaves anti-emperyalist, ya da anti-ABD saldırılar yaparken kendisine Latin Amerika ittifakı kurmaya çalışıyor. Bunu çeşitli şekil­ lerde yapıyor. Bir en sol ülkeler olan Küba, Bolivya, Ekvator ve Nikaragua ile sosyalist öz taşıyan ALBA içinde sıkı bir kader birliği yapıyor. Diğer yanda bölgenin daha sağda olan Brezilya, Arjantin hatta Kolombiya gibi bölgenin İsrail’i olan ülkeleri ile ticari, kültü­ rel, finansal, askeri vs. ilişkiler kuruyor. La­ tin Amerika’da ABD güçlerine karşı bir işbirliği sağlamaya çalışıyor. Bölgenin AB’si olmaya soyunan Mercusor içine girip bu ül­ kelerle dayanışma içine girmeye çalışıyor. Mercusor ülkelerinde halen daha fmans-kapital iktidarlar koltuktadır. Böyle bir durumda Sidor sermayesine saldırmak şimdiye kadar yürütülen dış politik hattı riske atmak demek­ tir. Latin Amerika fmans-kapitali bu saldırıyı nasıl karşılayacaktır? Arjantin Hükümeti ken­ di sermaye çıkarım savunmaya kalkacak mı­ dır? Ya Meksika ve Brezilya Hükümet’leri ne diyecekler, nasıl bir tavır alacaklardır? Nasıl savunacaklardır? Chaves Hükümeti’ne ne di­ yeceklerdir? Şimdiye kadar yapılan ikili an­ laşmalar sekteye vurulabilir mi? Sidor millileştirmesinin astarı yüzünden pahalı ola­ bilir mi? Yani Sidor millileştirmesi Latin Amerika’da Chaves’in yürüttüğü Latin Amerika politikalarının bir denek taşıdır. Aca­ ba nasıl bir güçler dengesi vardır? İşte Sidor bir anlamda bu sorulara yanıt verecek bir mil­ lileştirme olacaktır. Sidor yöneticileri sürekli olarak Arjantin iillce ileri gelenleri ile temas içine girerler. Ar­ jantin lideri Bayan Kirschner’in Sidor yöneti­ cileri ile temas kurmaktan kaçındığı gözlenir ve sonunda açıklama gelir. “İki ülke açısm-

dan da ilişkilerinin bozulması çok şey kaybet­ mek anlamına gelecektir.” denilir. Arjantin Devlet Başkam Venezuela’ya ittifak içinde ol­ duklarım söyledikten sonra ekler: “Hiç kimse­ nin yapmadığı bir dönemde Arjantin’e yardım etti. Chaves olmasaydı son iki yıldır Arjan­ tin’in 5 milyar dolarlık borcunu kim alırdı. O olmasaydı Arjantin 2001 yılında başlayan finans krizinin yarattığı ekonomik sorunlarla boğuşuyor olacaktı.” “Dahası enerji açığı olan Arjantin’in çok yakıta ihtiyacı vardır ve Chaves çok iyi ko­ şullarda petrolü et ve gemilerle takas etmeyi kabul etmiştir. (Takes Two to Tango: Why Washington Can’t Win in South America. Ni­ kolas Kozloff, 28 Nisan, Venezuelanalysis.com) Arjantin Hükümeti Sidor çıkarları uğruna ülkenin diğer çıkarlarını riske atmayacakları­ nı açıkladı. Ülkenin Venezuela ile yaptığı tica­ ri ve dostluk ilişkileri bozulmayacaktır. Arjantin Hükümeti de genel ülke çıkarları çer­ çevesinde fmans-kapitalinin çıkanna karşı bir girişimde bulunmayacağını açıklamıştır. Meksika Hükümeti her ne kadar ülke payı az da olsa bu iş konusunda Chaves ile temas ku­ rulacağım, elden gelenin yapılacağını söyler­ ler. Arjantin Hükümeti’nin bu kararının başka bir nedeni daha vardır. Bilindiği gibi 1990 yıl­ larında Menem Hükümeti korkunç hızla neoliberal politikalar uygulayıp ülkenin kaldırım taşlarına kadar her şeyini özelleştirmesi sonu­ cunda ülke 2001 yılında iflas etti. Noeliberal politikaların Batı’nm tam bir sömürü aracı ol­ duğu bu iflasla tüm dünyaya ilan edilmiş ol­ du. Neredeyse tüm fabrikalar kapılarını kapattı. Herkes işsiz kaldı. Ve bu Latin Ame­ rika ülkesinde fabrika işgalleri başladı. Yüz­ lerce fabrika, üstünde çalışan işçilerce işgal edilip işletilmeye başlandı. İşçiler için yeni bir ufuk açıldı. Fabrika yönetimi konusunda de129)


.........

Devrim İçinde Yeni Devrim.....

neyler edinmeye, kendi yönettikleri fabrika­ lardan ekmeklerini kazanmaya başladılar. Da­ ha sonra işgaller başka ülkelere ve de Venezuela’ya yayddı. Chaves’e işçiler büyük baskı yaptılar. Venezuela’da da patron boykotu nedeniyle ka­ panan fabrikaların işçilere verilmesi gündeme geldi. O dönemde de işçiler millileştirmeler için çok baskı yaptılar. Çeşitli uygulamalar başladı. Ortak yönetimler kuruldu. Kimi fabrika-işçi-devlet, kimi yerlerde patron-işçi, ki­ mi yerde patron-devlet-işçi yönetimi uygulamaları başladı. Ancak Venezuela de­ neylerinin hemen hepsi başarısızlık ve olum­ suzlukla sonuçlandı. Ancak Cdıaves bu girişimleri hep destekledi. Arjantin’de günü­ müzde 250’nin üstünde işgal edilmiş fabrika vardır. Chaves Hükümeti bu fabrikalara özel yardımda bulundu. Onların ürettiği malların alınmasına öncelik tanıdı. Ayrıca Venezuela dünyada ilk kez İşçi Yönetimindeki Fabrika­ lar Latin Amerika Zirvesini toplandı. Bu fab­ rikalarda çalışan işçiler bir araya gelip deneylerini paylaştılar. Chaves bu olaylara duyduğu saygıyı ve verdiği önemi birçok şe­ kilde kanıtlamış oldu. Chaves’in 21 .yy Sosyalizmi yolu tüm La­ tin Amerika yoksul halkları arasında hayran­ lık ve merak ile izlenmektedir. Onun işgal edilmiş fabrika işçilerine gösterdiği dostluk hatırlardadır. Bu durumda Arjantin Hükümeti’nin Sidor millileştirmesine karşı kendi finans-kapitalini koruması Arjantin yoksul kesimlerinin öfkesini de kabartabilirdi. Arjan­ tin Hükiimeti’nin Sidor millîleştirmesine kar­ şı tavır alamamasının altında böyle bir güç dengesi de yatmaktadır. Chaves politikaları dış ilişkilerde de sağ­ lam temellerle Latin Amerika’da gelişmekte­ dir. Tepeden bölge sermayesi başka çıkarlarla bağlanırken alttan yoksul halkların sempati, dostluk, dayanışma ağı kuruluyor. Sonuçta {130

Chaves bir yandan tepeden Latin Amerika burjuva iktidarları ile ittifaklar kurup onları kendine bağlarken öte yandan alttan işçi ve yoksul halkları da destekleyerek örgütlemek­ tedir. Emperyalist Batı güçleri de 3. Dünya Ülkelerini çeşitli finans ve ekonomik “yar­ dım” ya da kredilerle bağlamıyorlar mı? Da­ ha sonra da kültürleri ile bu ağı beslemiyorlar mı? Ancak arada büyük fark vardır. Chaves Batı’nın yaptığı gibi kredileri ve yardımları belirli çıkar ipleri ile bağlamıyor. Karşılıklı, sosyalist çıkar ilişkileri ile örmeğe çalışıyor. Başka ülkenin çıkan çiğnenmiyor. Karşılıklı kalkınma yararlanma ilkesi benimseniyor. Ve bu politikanın meyveleri alınıyor. Daha önce ExxonMobil hisselerinin millileştirmesi ile Venezuela’ya öfkeli olan Batı bu konuda sesi­ ni bile çıkarmadı. Eğer bir şey yapabileceği­ ne inansa çoktan mangalda kül bırakmazdı. Ama şimdi böyle şeylerin mümkün olduğu kadar kamuoyundan uzak yapılmasını istiyor. Çünkü millileştirme lafının dünyaya sarma­ sında ölümünü görüyor. Ne yazık ki biz geri­ ye dökülen bu yolda daha gidiciyiz. Özelleştirmelerin bizi getireceği iflas nokta­ sına henüz gelmedik. Ama yakınlaştığı zille­ rini artık giderek daha güçlü duyuyoruz. Sonuçta Sidor millileştirmesi Venezuela ve Latin Amerika ilişkileri açısından gerçekten bir devrim içinde devrim sayılabilir. Venezu­ ela işçi sınıfı çıkarı Latin Amerika burjuva sermaye çıkarına bir saldırıdan başarı ile çık­ mıştır. Pazarlık Kriterleri Chaves, Sidor’u millileştirme kararma im­ za attı. Venezuela mahkemeleri Sidor’un “ka­ mu malı” olduğunu onayladı. Bu durumda eğer Sidor yöneticileri ile anlaşma sağlana­ mazsa yasal olarak Chaves Sidor’a tazminat da ödemeden el koyabilir. Yani iç yasalar açı-


yol smdan Chaves’in elini bağlayacak herhangi bir şey kalmadı. Ama Chaves adil davranıl­ mak için elinden geleni yapacak. Pazarlıkların hiç şüphesiz başka baskı ve dengeler içinde geçeceğine şüphe yoktur.

İşin maddi kısmı da kanımızca önemlidir. Bu kısımda adıl bir şekilde yapılmalı, Venezuela istediği kadar zengin olsun, finans-kapital güçlerine bir kuruş daha fazla verilmemelidir. Ellerindeki sermaye zaten yoksul halkların alm terleri değil midir? On­ lara verilecek para ile ne kadar yoksul insa­ nın karnı doyurulabilir, tedavisi eğitimi sağlanabilir? Chaves güçlerinin de bu konu­ yu böyle değerlendirdiklerine şüphe yoktur. Ayrıca daha birçok millileştirme yapılaca­ ğı düşünülürse Sidor’da yapılacak pazarlık bundan sonra yapılacaklara da örnek teşkil edecektir. Ne kadar az verilirse yoksul halkla­ rın o kadar çıkarınadır. Şimdilik dünya güçler dengesi tazminatlı millileştirmelere olanak ta­ nıyor. Günümüz güçler dengesi henüz fınanskapital gücünü tanımayı gerektiriyor. Petrol zengini olan Venezuela şimdilik böyle bir fi­ yat ödeyebilir ama başka bir süreçte işçiler fabrika yönetimini kovabilirler. Arjantin ve bir ölçüde Brezilya’da bu konu büyük bir mü­ cadele konusudur. Bu nedenle biz millileştir­ mede pazarlık kriterlerine kısaca değinmeyi uygun görüyoruz. Sidor Grubu, fabrikadaki hissesinin değe­

rini 3,6 milyar dolar olarak görüyor. Şirketi 1,5 milyar dolara aldığını hatırlayalım, demek ki geçen 11 yıllık süre içinde hisse değerinin 2 kata çıktığını savunuyorlar. Ama Venezue­ la Madenler ve Temel Endüstriler Bakanı ise ödemenin 800 milyon dolardan daha fazla olamayacağmı söylüyor, yoksa ilga ederiz di­ yor. Şirket istediklerinin içinde “fırsat maliyeti” olduğunu savunuyor ve diyor ki “Biz buna eş değerde bir fabrika alacak olsak bu kadar ödemek durumundayız.” Venezuela Hükümeti ise kendi tezlerini öne sürüyor. Bir kez şirketin çevreye verdiği zarann tazmin edilemeyecek kadar yüksek ol­ duğunu söylüyorlar. Ayrıca şirketin önemli borçları olduğunu, sonra yığınla muhasebe ve hesap sahtekârlığı yaptığım iddia ediyorlar. Ayrıca aylardır işçilerle bir anlaşma imzala­ mamanın yarattığı zararlara işaret ediyorlar. Çünkü Hükümet millileştirmeyi kabul ettiği­ ni söylerken işçi taleplerini de tamamen ka­ bul ettiğini açıklıyordu. Bu durumda eskiye yönelik ödemeler de yapılacaktır. Bütün bun­ ları da şirket hesabına yazmak doğru olsa ge­ rektir. İşçi kesimi ise başka tezlerle geliyor. Bir kere şirket özelleştirilirken yatırım yapılacağı söylenmiş ama bir kuruş yatırmamıştır. Aynı bizde ve çoğu ülke özelleştirmelerinde oldu­ ğu gibi. Ayrıca şirket alınırken 12.000 işçi ça­ lışıyormuş. Yani bu kadar insanın karnı doyuyormuş şimdi ise 4000’nin biraz üstünde işçi çalışıyor. Yani 8000 işçi çıkarılmış. Bu iş­ lerin bir kısmı küçük ve orta boy işyerlerine kontratla veriliyor. Çıkarılan işçilerin yapa­ caklarını da şimdi çalışan işçiler üstlenmiş. Demek ki bu işçilerin çalışma koşulları art­ mış. Yani sömürü çok artmış. İşçiler yarı kö­ le koşullarında çalıştıklarım savunuyorlar. Bunun yıpranma payı olarak kendilerine ve­ rilmesini talep ediyorlar. Oysa fabrika özel­ leştiğinden beri işçilere beş kuruşluk bir zam

ıJLt


.........

Devrim İçinde Yeni Devrim.....

vermemiş. İşçiler eğer bunlar da hesaplanırsa şirketin üstüne para vermesi gerekecek diyor­ lar. Ayrıca yapılan vergi kaçırma gibi sah­ tekârlıklara işaret edilerek bir suç duyurusunda bulunuyorlar ve şirketin hesap­ larının gözden geçirilmesini talep ediyorlar. Pazarlık konusu, yukarıdaki kriterler açı­ sından bakıldığında çok ilginçtir. Yani pazar ekonomisi yasalarına göre değerlendirme ya­ pan bir fînans-kapital tarafı vardır. Tamamen kapitalist hesaplara göre para istemektedir. Karşı taraf ise sosyalist ilkeleri sıralamakta ve ona göre tazminat verme niyetini sergilemek­ tedir. Zaten işin özü bu değil midir? Pazarlık bu açıdan düşünülürse sosyalizm yoluna çık­ mış bir ülkenin kriterleri ile kapitalist azar ser­ maye kriterleri dövüşecektir. Bu açıdan da pazarlık umarız “devrim içinde yeni bir dev­ rim” sıfatım kazanacaktır. İşçi Cephesi Sidor’un millileştirilmesi birçok nedenle Venezuela işçileri açısından “devrim içinde bir devrim” ya da “tarihi değişikliktir. Bilindiği gibi Marksizm’e göre sosyalizm, işçi sınıfının üretim araçları üzerinde hâkimi­ yeti demektir, Devrim, işçi sınıfının görevi olarak düşünülür. Ancak neoliberalizmin yarattığı yıkım ve yoksulluk içinde işçi sınıfı neredeyse burjuva sınıfı haline gelmiştir. İş­ çiler arkalarında gördükleri yoksullar yığını karşısında hallerine şükretmeye başlamışlar, bir anlamda “bencilleşmişler” ve tarihi görev­ lerine kayıtsız kalan davranışlar içine girmiş­ lerdir. Venezuela devrimi buna bir örnektir. Ve­ nezuela devrimi özünde yoksul halklar ya da barrio denilen gecekondu halkının genel ola­ rak örgütsüz devrimi olarak gerçekleşmiştir. Biz buna 3. Dönem diyoruz. Chaves iktidara geldiğinden beri bu kesimleri örgütlemeye ça­ lışıyor. İşçi sınıfı zaten neoliberal politik uy­

gulamalarla sayıca azalmıştır. Toplam nüfus içinde köylüler ile birlikte payları %30dur. Chaves darbesi sırasında ayrıca gerici bir iş­ lev görmüşler, O ’nu devirmeye çalışan fınans-kapital cephesinin aldığı boykot kararını uygulayarak gerici bir davranış göstermişler­ dir. Her ne kadar tüm işçiler katılmasa bile birçoğu Chaves darbesi sırasında etkin bir destek vermemişlerdir. Ve bu hala daha de­ vam etmektedir. Ya da konumuz olan Sidor millileştirilmesine kadar. Venezuela işçileri sanki tarihi görevlerini yerine getirmemenin acısını çekerken bir yan­ da da Chaves’e 21. yy Sosyalizmi’nin kendi­ leri olmadan kurulamayacağı mesajını vermeye çalışmışlardır. Arada denemeler ol­ muştur. Çeşitli ortak yönetimler denenmiştir ama açıkçası işçi sınıfı deyim yerindeyse “naz” yapmayı sürdürmüş, Chaves’de aslın­ da gözünü bu sınıftan bir an olsun ayırmamış, onları kazanmanın yollarını aramıştır. Ancak işçi sınıfı sadece kendi maddi çıkarlarını dü­ şünen bir sınıf görünümünden kurtulamamış­ tır. Tam olarak devrime inanç göstermemiş, bir o yana bir bu yana yalpalamıştır. Ünlü sol yazar James Petras işçilerin duru­ munu son yazısında şöyle değerlendiriyor. “Chavesciler örgütsel varlıklarını sağlık klinikleri, siibvanse edilmiş yiyecek dükkânları ve marketleri ayrıca eğitim prog­ ramları ile güçlendirdiler. Sağ ise ‘saygın’ ti-


yol niversite ve özel yüksek okullardaki konum­ larını sağlamlaştırdılar. îki taraf da daha az politik, bazen dini inançları güçlü düşük gelir düzeyli kayıt dışı işçiler ve yüksek ücretli sen­ dikalı işçilerin önemli kesimlerinin güvenini kazanmak için yarıştılar. İki taraf da acil gelir konularına yoğunlaştılar.” (Venezuela: De­ mokrasi, Sosyalizm ve Emperyalizm. 18 Ni­ san 2008 Globalresearch. ca sayfa. 12) Aslında işçi sendikaları bu ikircikli ve ka­ rarsız tavrı pek güzel sergilemektedir. Örgüt­ lü işçiler genel olarak Neoliberal Venezuela İşçileri Konfederasyonu CTV ve Chaves ik­ tidarı aldıktan sonra kurulan Ulusal İşçi Birli­ ği UNT içinde örgütlüdürler. Ancak aradan bunca zaman geçmesine rağmen UNT yani Chaves döneminde kumlan sendika bile dev­ rimci bir işlev göremedi. Son iki yıldır seçim­ lerini yapıp bir başkan bile seçemediler. 21 tane ulusal koordinatörün olduğu parampar­ ça, çok başlı, içinde çeşitli fraksiyonlar barın­ dıran bir dununda varlık gösteremedi. UNT bu durumda tabanını da genişleteme­ di. Kayıt dışı işçileri bir türlü örgütleyemedi çünkü açık bir strateji belirleyemedi. Chaves politikalarını ya sağdan ya da soldan eleştir­ meye devam ettiler. Sol kanat sosyalizm yo­ lunda bir 3. Dönem’e girildiği değerlendirmesini yapmadan Chaves’i popülist olmakla, antiemperyalist retorik kullanmakla ve Latin Amerilca burjuvazisi ile ittifak yapmakla suçladı. Çin, Rusya, Brezilya, İran gibi ülke­ lerle işbirliğini bu ülke burjuvaları ile işbirli­ ği olarak suçladılar. Chaves T sürekli olarak tüm ulusal üretimi millileştirmeye zorlayıp fabrikaları işçi yöne­ timine vermesi için baskı yapıyorlardı. Arada güven sağlamak için birçok şey denendi. “2005 1 Mayıs kutlamalarında UNT sendika­ sı 1 milyon işçi ile ‘Devrim Ortak Yönetim­

dir’, ‘Venezuela İşçileri Bolivar Sosyalizmi­ ni Kuruyor’, ‘Fabrikalar Kapatılsın, Fabrika­ lar İşgal Edilsin ve İşçiler Yönetsin' sloganları ile yürüdüler. Ülke çapında kapan­ mış 800 fabrika işgal edilmek için sıra bekle­ meye başladı.” ... “Ancak 3 yıl sonra sadece bir avuç fabrika işgal edilebildi, birçok işgal edilen önemli fabrikada işçi ortak yönetimle­ ri kaldırıldı ve hiçbir başarı elde edilemedi. ” (Venezuela’s Labor Movement at the Crossroads Kiraz Janicke ve Federico Fuentes. Venezuelanalysis.com 20 Nisan 2008) Yeni kurulacak Venezuela Birleşik Sosya­ list Partisi’ne girilip girilmemesi uzun tartış­ malara neden oldu. Sosyalizm’de sendika­ ların görevi uzun uzun tartışıldı. Sonra UNT’nin önde gelen isimlerinden Stalin Perez Borges girmeye karar verdi. Chaves, UNT’nin daha en başta CTV içinden kopup kurulmasını sağlayan ve UNT içinde bir grup olan Bolivar Sosyalist İşçi Gücü (FSBT) lide­ ri Jose Ramon Rivero’yu İşçi Bakanı yaptı. Amacı UNT’yi bu şekilde taçlandırmaktı. An­ cak Rivero’nun bakan olması işleri daha da karıştırdı. Yeni İşçi Bakanı Chaves’in istedi­ ği doğrultuda işçileri toparlayamadığı gibi ak­ sine Chaves politikalarından uzaklaştırdı. Belki de 2 Aralık 2007 referandum yenilgisi­ nin işçiler kısmının sorumlusu bu bakanlıktı. Ama olayların bu öngörüyü doğrulaması ge­ rekiyordu. Bir yıldan fazla süren Sidor direnişi sanki bu karışık dununu çözücü bir işlev görmüş­ tür. En azından şimdi söylenen budur. Sidor direnişi ve sonunda millileştirme bu sendikal karmaşaya, parçalanmaya bir son getirmiş denmektedir. Bu nasıl oldu? Olayların Gücü Sidor direnişi sırasında olaylar kızışınca Chaves, İşçi Bakam Jose Ramon Rivero’yıı olayları çözmek için yolladı. Ancak işçiler ba-


Devrim İçinde Yeni Devrim kanın işverenden yana tavır olduğu görüşünü dile getirdiler. Gerçekten de Rivero, işçileri sürekli olarak Sidor yönetiminin önerilerini kabul etmeye zorladı. Bunu kabul etmeyen iş­ çilerin üstüne Ulusal Muhafızları ve işbirliği içinde olduğu eyalet valisinin yerel polisi ile saldırdı. Göz yaşartıcı bombalar kullanıldı. Hatta lastik kurşunlar işçileri yaraladı. Pan­ zerlerle işçilerin bloke ettiği fabrika girişi kı­ rılmaya çalışıldı. İşçiler ve hükümet arası iyice gerildi. Ama işçiler bir adım geri atma­ dılar ve önerilerinde direndiler. İşçiler tabanlarını da genişletip destek ka­ zanamadılar. Fabrikada 4000’in üstünde söz­ leşmeli işçi çalışıyordu. 8000 civarında da kontratlı işçi. “Öte yandan küçük ve orta bo­ yutlu Sidor İşletme İttifakı sürekli bu uzlaş­ mazlıktan hoşnutsuzluk dile getirdi ama kendileri taraf tutmadılar. İttifak bu iş kolun­ da üretimi durdurmayı kaldırabilecek fiııansal güç olmadığım söyledi.” (Venezuelan Vice-President Meets with Steel Union Fol­ lowing Contract Rejection, James Suggett. Venezuelanalysis.com 8 Nisan 2008) Yani iş­ çiler gerçekten direnişleri ve haklı talepleri konusunda yalnız bırakıldılar. Ne İşçi Bakam, ne vali ne de küçük ve orta işletmelerden ken­ dilerine destek geldi. İşçiler sonuçta olaya kabaca şöyle bakma­ ya başladılar. “Chaves zaten Latin Amerika burjuvazisi ile işbirliği içindedir. Onlara rağ­ men Sidor’u millileştiremez. Çıkanın zedeler. Öte yandan Sidor’dalci %20 hisse Venezuela sermaye çevrelerinin otlandığı bir yerdir. İşçi Bakanı onların çıkarlarını temsil etmektedir. Chaves bunlara da zaten dokunmaz. Chaves, içinde sol görünen ve çürümüş bürokrasiye dokunmayacaktır. İşte Chaves’in 21. yy sos­ yalizmi yolunda oluşu sadece işçileri aldat­ mak için bir laftır.” Nisan sonunda Chaves olaya müdahale ederek Sidor’un millileştirileceğini ve işçilerin

tüm taleplerinin kabul edileceğini açıklayarak birçok şeye açıklık getirmiş oldu. En baştaki bölümde dile getirdiğimiz gibi bu millileştir­ me Chaves’in hiç de Latin Amerika burjuva­ zisinin çıkarlarını koruma yanlısı olmadığı, sadece güçler dengesini omuzlarında hissetti­ ği gerçeğini ortaya koydu. Bu bağlamda Cha­ ves kanadı işçilerini koruma yolunda olduğu, onlara güvendiğini göstermiş oldu. UNT ve sendikal hareket içindeki birçok şüpheyi sil­ miş oldu. İkinci olarak Chaves İşçi Bakam’nı ve onunla işbirliği yapan eyalet valisini görevden aldı. Böylece Chavesci kisvesi altında iktidar katmanlarına sıçramış gerici güçlerle kararlı bir şekilde savaşacağının sinyallerini de ver­ miş oldu. “Sidor zaferi ile işçi hareketi elektriklen­ di. Chaves yanlısı kamp içinde sağ kanat ta­ raftarları ile devrimi daha da derinleştirmek isteyenler arasındaki mücadeleyi yansıtan Rivero’nun Sidor uzlaşmazlığındaki kötü rolü nedeniyle olduğu kadar, Chaves yanlısı UNT’yi parçalayıp yeni bir federasyon kur­ ması nedeniyle İşçi Bakanlığı’ndan alınması da başka bir devrimdir.” (Venezuelan Steel Nationalisation Marks New Revolution Wit­ hin Revolution, Green Left Weekly 22 Nisan 2008) 1 Mayıs günü işçilerle yeni Sidor anlaşma­ sını imzalarken Chaves şunları söylüyordu. “İşçiler, hükümet ve sendika bir bütün olarak millileştirilmiş şirketleri sosyalist işletme ha­ line getirme ortak yükümlülüğünü taşımalı­ dırlar.” Aynı şekilde UNT liderlerinden olan Stalin Perez Borges de olayları şöyle yorum­ ladı. “Politik harita değişti. Devrimci süreç için hükümet, işçilerle yeniden birleşti. Sidor direnişinin örgütçülerinden olan Birleşik Çe­ lik Endüstri İşçileri Birliği lideri Melendez ise “İşçiler bedenleri ve ruhlarıyla kendilerini çelik fabrikasını sosyalizm yolunda devrimin


yol öncüsü yapmaya artık adayacaklardır.” dedi. “Millileştirme, işçilerin 21. yy Sosyalizmi rü­ yaları doğrultusunda bir adımdır.” (Venezue­ lan Steel Company to be Nationalized in Wake of Labor Conflict James Suggett 10 Ni­ san 2008 Venezuelanalysis.com) “Sidor işçilerinin çoğunluğu üretimde ve sosyal hizmetlerde herhangi bir uluslararası, ulusal ya da devlet kapitalist şirketin sağlaya­ bileceğinden çok büyük bir artış gösterme ateşi ile yanıp tutuşuyorlar. Onların bu kutlamaları arasında işçiler üretim sürecini ikiyc katlama yeteneğine sahip olduklarını ka­ nıtladılar.” diye konuşuyor Stalin Perez Borges (ay. New Revolution) “Daha temel olanı, Sidor mücadelesi sırf ekonomik kazanç talep etmeme isteğini yük­ seltti. İşçilerin kafasına dövüş gerekçesi ola­ rak yapısal değişikliklere yol açacak daha stratejik ve önemli politik amaçlar olabilece­ ği fikrim soktu.” “İşçiler çok güçlü bir çokuluslu şirketten denetimin alınabileceği, ayrıca bu şirketi iş­ çilerin başarı ile yönetebileceği olasılığını gördüler. Onlar hükümetin gidiş yolunu hatta bazı yanlış politikalara ilişkin olarak Cha­ ves’in kendisini değiştirilebileceğini anladı­ lar.” (ay. Revolution in Revo) Stalin Perez ve diğer sendikacılar çok ateş­ li konuşuyor. Umarız Sidor millileştirmesi söylendiği gibi işçilerde devrimci bir coşku yaratmış olsun. Bu bize biraz eski Sovyetlerde yaşanan Stehenov Hareketi’ni hatırlattı. Zaman gösterecek. Bundan sonra gerici sağ güçler ve Chaves güçlerinin arasındaki ülke dengesi 2 Aralık referandumu dengesinden çıkar. Devrimci güçler bir adım ileri geçerler ve Kasım seçimlerde bu durum kendisini gös­ terir.

İkinci Dönem Millileştirmeler Hiç şüphe yoktur ki millileştirme 2 Aralık %1’lik yenilgisinden çıkarılan dersler ışığın­ da yapılmıştır. Bu millileştirmeyi sadece işçi­ lerin baskısı olarak yorumlamak kanımızca yanlış olacaktır. Bizim kanımızca, Chaves iş­ çi sınıfının kendisini göstermesini bekliyor­ du. İşçi sınıfının sinyal vermesini bekliyordu. Ayrıca yukarıda da değindiğimiz gibi, belirli güçler dengesini kolluyordu. Çünkü aslında millileştirme kendi başına tekil bir olay değil­ dir. 2 Aralık 2007 referandumu Chaves politi­ kalarındaki bazı eksikliklere ışık tutmuştu. Barrio halkları bedava sağlık, eğitim ve ayrı­ calıklı ya da sübvansiyonlu gıda maddeleri ve gelirlerine yapılan zamlarla yaşam koşulları­ nın iyileşmesinden memnundular ama bunlar yetmiyordu. Ayrıca bir kesimin yaşam koşul­ larının düzelmesi, alım güçlerinin artması ül­ ke içinde tüketim maddelerine talebi arttırdı. Sağ güçler de bu talep karşısında verimi arttır­ mak, yeni yatırımlar yapmak yerine enflasyo­ nu kışkırtıcı fiyat artışlarına gidiyorlardı. Ya da yatırım yerine dışarıdan mal alimim ya da yapay kıtlık yapmayı hızlandırıyorlardı. Cha­ ves politikaları bu çarpıklıkları önleme yete­ neğini gösteremedi. “Sağ kanat, 5 yıllık dönemde sürekli çift rakamlı büyümeye rağmen Venezuela’yı şid­ det kullanarak ve yatırımdan kaçınarak kutup­ laştırdı. Bu temel çelişki neredeyse tamamen bankacılık, finans, dağıtım, manifaktür, taşı­ macılık ve hizmet sektöründeki büyük kapi­ talist denetimin karşısında hükümetin gaz-petrol, elektrik, çelik, çimento ve sosyal hizmet sektöründeki denetim ‘sosyalist pro­ jesinin’ gerçekliğinin doğurduğu çelişkiyi yansıtır. Nisan 2008 içinde Chaves 27 şeker plantasyonunu, gıda dağıtım ağını, et paket­ leme zinciri kadar temel çimento ve çelik iş­ letmesini kamu denetimine alarak ekonomik


Devrim İçinde Yeni Devrim güç dengesini çalışan kesimlerden yana de-

ğiştirme temel saldırısını yaptı.” (Petras, adı geçen eser) Chaves, referandum öncesi ekonomik ve­ rilerden yola çıkarak Sidor’un millileştirilme­ sinin gerekliliğini zaten biliyordu. Her keresinde ikinci bir millileştirme dalgasından söz ediyordu. Sidor öncesi de CEMEX çelik tesislerini millileştirmişti. Ancak bunları ya­ parken dürtülerin olmasını beklemek kanı­ mızca kaçınılmazdır. Yani aynı petrol ve gaz şirketinin millileştirilmesi gibi, her olay belir­ li şeylerin sonucu olmalıdır. Halkların temel ihtiyaçlarının, stratejik sektörlerin, kar peşin­ de koşan özel sektörün elinde olması doğru değildir. Elektrik ve haberleşme böyle sektörlerdir. Ancak ülke refahı artıp, eğitim düzeyi yüksel­ dikten sonra diğer sektörlerin millileştirilme­ si kaçınılmazdır. Madem sağ güçler haksız kazanç elde etmek için yapay kıtlık yaratıyor­ lar öyleyse gıda dağıtım alanı, et paketleme zinciri, şeker işleme tesisleri millileştirilmelidir. Yaşanan olaylar bunların ne kadar doğ­ ru olduğunu halka göstermeli ve karşı tarafa propaganda malzemesi verilmemelidir. Halk­ lar böyle olaylarla ayrıca çok çabuk bilinçle­ nirler. Ayrıca halk güçlerinin bunların işletilmesini becerecek olgunluğa gelmesi de önemlidir. Devrimin meyvelerine sahip olma­ nın önemini ancak böyle öğreneceklerdir. Yıkılan sosyalizm insanı, ne yazık ki kazanç­ larına sahip çıkmayı, bunların önemini anla­ yamadı. Değerlerine sahip çıkamadı. Yiyecek malzemeleri en temel halk ihti­ yaçları. Konut da öyle. Venezuela Hükümeti yılda 40.000 konut yapma hedefini 100.000’e çıkardı. Bunlar çimento ve çelik demek. Zaten bu şirketlerin millileştirilmesi gerekliliği sıra­ da olmalıdır. İşçiler eğer buna hazır oldukla­ rım kanıtlıyorlarsa neden olmasın. Yani sonuçta iki taraf da bir şeylerde uzlaşmışlar-

dır. İşçiler devrime katılma aşkına gelmiş, patron zulmünü yaşamış ve Chaves de bu çı­ kardıktan dersler ışığında onları desteklemiş, onlardan yana tavır koymuştur. Bu olumlu gelişmenin ülkedeki diğer sek­ törlere de yayılmasının işaretleri vardır. Yine Petras’tan aktaralım: “Bu karşılıklı güçlendirilmiş destek diya­ lektiği, sektörler arası sendika liderleri ve ta­ şımacılık, metalürji, gıda işleme ve benzer sektör militanlarının toplantılar yapmalarına yol açtı. Sendikaların örgütlü desteğinin art­ masına karşılık olarak Chaves bankalann ve gıda sektöründeki diğer işleme ve dağıtım ağımn da millileştirilmesi ufkunu ortaya attı. Sendika liderlerinin birleşmesi, canlılığı, sekter ve kişisel bölünmelerin üstesinden gelme­ leri, kayıt dışı ve örgütsüz işçilere yönelmeleri ile çok şey değişecektir.” (Petras ay.) Hangi gerekçelerle olursa olsun, kimlerin değişmesi ile olursa olsun, gene de Sidor de­ neyi Venezuela 21.yy Sosyalizmime gerçek­ ten bir ivme kazandırabilir. İşçilerin desteği elbette çok şey değiştirecektir. Ve anlaşıldığı kadarıyla millileştirmeler artık giderek yay­ gınlaşıp tüm ülke ekonomisini içine alacak bir konuma gelecektir. Ülke içinde sınıflar çatış­ masının bu süreçte daha da artacağını tahmin etmek zor olmasa gerektir. Sorun, iç denge­ nin dışarıdan yapılacak müdahalelerle bozul­ mayacak bir güce erişmiş olmasında yatar. İşçilerin beklenen ve olumlu katılımı bu açı­ dan çok önemlidir. Onlar önlerinde henüz dümdüz bir yol olmadığının bilincinde olma­ lılar. Fabrikalarında verdikleri direnişten al­ dıkları derslerle, ülke güçler dengesini kendilerinden yana daha da sağlamlaştırma yeni mücadelesine hazır olmaları gerekmekte­ dir.


Kıvılcımlı’nın Mirasının Güncel Anlamı Üzerine Değinmeler I Fikret Kızıltan üncel siyasetle tarih arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Güncel siyasal mücadeleleri yürüten öz­ neler önlerindeki meselelere tarih tarafından koşullandırılmış çerçeveler içinde bakarlar. Bu anlamda tarih bugünü etkiler. Ancak bir yandan da tarih, güncel siyasi mücadelelerin ihtiyaçlarına bağlı olarak sürekli yeniden ya­ zılır, yeni anlamlar kazanır. Güncel siyaset ta­ rihi yeniden inşa eder. Tarihi konuşmak gerçekte bugün üzerine konuşmaktır.

lolan her zaman güncel gerçekliktir. Tarihi gözden geçirme eğilimi ise, didaktik bir öğ­ renme çabasından ziyade geçmiş kuşakların bıraktığı mirasın Marx’m deyimiyle yaşayan­ ların üzerine bir kâbus gibi çökmemesi için, onu güncel siyasetin ihtiyaçları çerçevesinde yeniden yorumlama ihtiyacının ürünüdür. Belki de bu yüzden her yeni söz, geçmişe müracaat etmek zorunda hisseder kendini, çünkü geçmiş (her zaman) yanlış ya da eksik anlaşılmıştır.

KıvılcımlTnm politik mirası üzerine dü­ şünürken de hareket noktamız ister istemez bugünün politik sorunları olacaktır. Kapita­ lizmin son 30 yıldaki dönüşümünün getirdi­ ği yenilikler ve dünya güç dengelerinde son 15 yılda yaşanan alt üstlük, teori alanındaki gelişmelerle birlikte devrim ve sosyalizm mücadelesinin de yenilenmesini bir zorunlu­ luk haline getiriyor. Sosyalizm mücadelesi­ nin yeni bir döneminin belki de eşiğinde olduğumuz şu günlerde, bundan 35 yıl önce sonsuzluğa uğurladığımız KıvılcımlTyı anımsamanm ne anlamı olabilir? Kıvılcımlı’nın mirası 2006 yılının Türkiye’sinde devrimci mücadele için ne anlam ifade edebi­ lir?

Bu yazı Hikmet Kıvılcımlı’nın devrimci mirası üzerine yeni tespitler yapma iddiasın­ da değildir. Burada KıvılcımlTnm düşünselpolitik mirası üzerine bir değerlendirmeden çok, bu mirasa bugün nasıl bir perspektiften bakmak gerektiği ve onun güncel siyasal öne­ mi üzerinde durulacaktır.

G

Yeni bir döneme başlarken geçmiş dönem­ lerdeki mücadele pratiklerini ve düşünsel mi­ rası gözden geçirmek mücadele tarihinde neredeyse kural niteliğindedir. Kuşkusuz as-

Aşağıda KıvılcımlTnm çok kaba olarak özetlediğim kimi tespitlerinin her biri elbette detaylı araştırmalar ve tartışmalar yapmayı hak etmektedir. Bu konudaki araştırmaların derinleştirilmesine başta belirttiğimiz gibi salt entelektüel bir merak değil asıl olarak bu­ günkü mücadelenin problemleri yön vermeli­ dir. *** Türkiye’de devrimci mücadele saflarında Marksist teori üretimi deyince herhalde ilk akla gelen isim Kıvılcımlı olacaktır. Kürt so-

1JD


Kıvıîcımlı’nın Mirasının Güncel Anlamı Üzerine Değinmeler ramı, Kemalizm, Türkiye’nin tarihi ve top­ lumsal yapısı, ordu, din, strateji vs. hemen hemen solun tüm çetrefil konularında Kıvılcımlı’nm özgün ve alanında çoğu ilk olan ça­ lışmaları mevcuttur, i920’li yıllardan 1971’e kadar 50 yıllık mücadeleci bir yaşam pratiği ve kaleme alınmış onlarca eserle Kıvılcımlı’mn sosyalist hareketin en üretken militanı olduğunu söylemek herhalde abartı olmaya­ caktır. Hikmet Kıvılcımlı tarihten felsefeye, edebiyattan psikolojiye, siyasetten ekonomi­ ye çok çeşitli alanlarda onlarca broşür ve ki­ tap yayınlamıştır. Eski yazıyla kaleme alınmış olup henüz yayınlanmamış çalışmaları da mevcuttur. Kıvılcımlı’nm ele aldığı tüm konu başlıklarına bu yazıda değinmek mümkün de­ ğil. Ancak Türkiye’de sol siyaset açısından önem taşıyan konulara dair temel yaklaşımla­ rını ortaya koymaya çalışacağım. Kemalizm Kemalizm’e bakış, Türkiye sol hareketini ayrıştıran başlıca konulardan biridir. 1920’li yıllarda şekillenen TKP’nin Kemalizm’e kar­ şı net bir tutum alamamasının ardında politik ve teorik nedenler sayılabilir. Kemalist ikti­ darın bir kurtuluş savaşının ardından kurul­ muş olması ve Sovyet Rusya ile ilişkileri politik açıdan TKP’yi Kemalizm’e karşı ta­ vır almakta tereddüde düşürmüştür. Ayrıca Marksizm’in II. Enternasyonalci kavranışının da bunda önemli bir etkisi olmuştur. TKP önderlerine göre Kemalizm feodalizme karşı ileri bir aşamayı temsil ediyordu. Bu yüzden Kürt isyanlarına ve İslami renk taşıyan tep­ kilere karşı desteklenmeliydi. Türkiye’de sosyalizme geçebilmek için önce Kema­ lizm’in kurduğu burjuva düzenin oturması, “gerici” kalıntıları temizlemesi ve böylece proletaryanın sınıf savaşımı için koşulları ha­ zırlaması gerekiyordu. Kabaca ifade edilen bu tutum, TKP’nin, Kemalist iktidarın ülke­ de gücünü pekiştirmeye yönelik hamlelerine

yedeklenmesine yol açtı. Bu konuda parti içinde farklı sesler dile getirilmiş olsa da Ke­ malizm karşısındaki bu zaaflı duruş büyük ölçüde sürmüştür. Hikmet Kıvılcımlı’nm 1930’larm başında, yani burjuva iktidarının pekişmiş olduğu ve Kemalizm’in bir ideoloji olarak sistematize edildiği koşullarda, Elazığ cezaevinde kale­ me aldığı Yol çalışması TKP’yi Kemalizm’in etkisinden kurtarma çabası olarak da görüle­ bilir. Kıvılcımlı bu çalışmasında Kema­ lizm’in bir burjuva ideolojisi olduğunu söylerken TKP’nin o dönemdeki tezlerini tekrarlamış olur. Ancak Türk burjuvazisinin ilericiliğinin 1923'ten itibaren bittiğini ilan eden Kıvılcımlı II. Enternasyonalci kavrayı­ şa ağır bir darbe indirir. Kıvılcımlı’ya göre Türk burjuvazisi emperyalizme karşı devrim­ ci rolünü Kurtuluş Savaşı sırasında oynamış ve zaferden sonra kendi soygun düzenini kur­ muştur. Zaten onun bütün ilericiliği içerde köylü yığınlarını mobilize etme ihtiyacından, uluslararası alanda ise Bolşevik iktidarla itti­ fak halinde emperyalizme karşı cephe açma­ sından kaynaklanıyordu. “Türk burjuvazisi, Türkiye’nin sömürge kurtuluşu mücadelesin­ de devrimci rolünü oynadı ve zaferden sonra kendi soygun düzenini kurdu. Zaferin gani­ meti ile yaşıyor. Türk proletaryası, yanm kalan ve yanm bırakılmak istenen işi bütünleştirecek, sömürge kurtuluşunu yapan Türkiye halkını sosyal kurtuluşa götürecektir.”(l) Kıvılcım­ lı, “önce kapi- talizm gelişsin, sonra sınıf sa­ vaşı...” anlayışını softalık olarak görür. Zaten Türkiye’nin proletaryanın öncülüğünde bir devrim için “geri” olmadığını düşünmekte­ dir. Kıvılcımlı, Yol’da Kemalizm’e karşı net bir tutum ortaya koyar. Kemalizm’in ideologluğuna soyunan Kadroculara karşı sert eleşti­ rilerde bulunur. Kemalizm’in bir burjuva ideolojisi olduğunu söylemekle kalmaz, onu


yol Bonapartizm’e benzetir, ancak emperyalist dönemindeki Bonapartiznr in farkı mali oli­ garşinin egemenliği altında gerçekleşiyor ol­ masıdır. Kimi yerlerde 1930’larm Kemalist iktidarı “militarist faşizm” olarak tanımlanır. Bu tanımı yapan Kıvılcımlı’mn Kema­ lizm’den herhangi bir ilericilik beklentisi ol­ ması söz konusu değildir. 1960’lı yıllarda gelişen sol harekette Ke­ malizm tartışmaları önemli bir yer tutmaya devam etti. Kemalizm’i bir tür sosyalizm olarak gören anlayışlardan komprador burju­ vazinin ideolojisi olarak gören anlayışlara kadar çeşitli yaklaşımlar geliştirildi. 1960da­ rın sonunda Kemalizm’i bir küçük burjuva ideolojisi olarak görmek yaygın olan görüştü. Kıvılcımlı bu dönemde dc Kemalizm’in bur­ juva ideolojisi olduğunu, Kurtuluş savaşının küçük burjuvazinin değil Türk burjuvazisinin önderliğinde yürütüldüğünü ısrarla vurgula­ dı. Bugün sol harekette Kemalizm’in etkisi kendisini çeşitli gündemlerde ortaya koy­ maktadır. Özellikle siyasal İslam’a karşı gös­ terilen laik-modernist refleks ve Kürt meselesindeki sosyal şoven tutumlar Kema­ lizm’in sosyalist hareket üzerindeki etkisinin sürdüğünün temel göstergeleridir. Türkiye’de düzenin kurucu ve asli ideolojisi olan Kema­ lizm karşısında net bir tutuma sahip olmak devrimci Marksist bir var oluşun temel koşu­ ludur. Kıvılcımlı’nın özellikle 1930Tarm ba­ şında kaleme aldığı Yol’da ileri sürdüğü görüşler, ulusalcı yaklaşımların sola şırınga ettiği Kemalist etkilere karşı panzehir işlevi görecek niteliktedir. Kürt Sorunu Hikmet Kıvılcımh’mn sosyalist harekete en büyük katkılarından birisi Türkiye’nin bu­ gün de en yakıcı demokrasi problemi olan Kürt sorunu konusunda getirdiği açılımlardır.

1933 yılında kaleme aldığı İhtiyat Kuvvet: Şark adlı eserinde Türkiye’nin şark meselesi­ nin temelde bir ulusal sorun olduğu açık bir şekilde ortaya konulur. Kürtlerin ayrı bir ulus olduğunu belirten Kıvılcımlı’ya göre dış ilişkilerinde emperyalizme bağımlı olan Türk devleti aynı zamanda kendi çapında bir em­ peryalist güçtür. Çünkü Kürdistan’m Türki­ ye sınırları içinde kalan topraklarında bir sömürge yönetimi kurulmuştur. Kıvılcımlı dini gericilik kılıfıyla yaftala­ nan Kürt isyanlarının ulusal karakterinin altı­ nı çizer. Kürtlerin bir ulus olduğunu vurgulayan Kıvılcımlı sınıfsal analizi de el­ den bırakmaz. Kürt feodal önderlikleriyle yoksul köylüler arasında isyan anlarında bile sınıf mücadelesinin sürdüğünü güncel örnek­ lerden yola çıkarak açıklar. Kıvılcımlı’ya gö­ re Kemalizm’in sömürgeci tahakkümüne karşı gelişen Kürt isyanlarında iki temel zaaf söz konusudur. Birincisi isyanlara ağaların ve şeyhlerin önderlik ediyor olması, İkincisi ise emperyalizme bağlanan umutlardır. Kıvıl­ cımlı, Kiirdistan halkının mücadelesinin an­ cak kurulacak bir Kiirdistan Komünist Partisi’nin yol göstericiliği ve köylülerin ön­ derliği ile başarıya ulaşabileceğini belirtir. TKP’nin de görevi böyle bir partinin örgüt­ lenmesine yardımcı olmaktır. Kıvılcımlı misakı millici değildir, sınırla­ rın çok yapay bir şekilde emperyalizmin bas­ tonu tarafından çizildiğinin ve Kürdistan’m parçalandığının farkındadır. Ayrıca Kürdistan’da yürütülecek mücadelenin bölgenin toplumsal ve siyasal koşullan nedeniyle Tür­ kiye’nin Batısındaki mücadeleden farklı bir karakterde olacağının bilincindedir. Bu yüz­ den Kürtlerin ayrı örgütlenmesini gerekli gö­ rür. Ancak Türk devletine karşı Kürt ve Türk devrimcilerinin ortak mücadele etmesi gerek­ tiği vurgulanır. Kürtlerin ulusal mücadelesi Türkiye devriminde proletaryanın ittifak gü139)


Kıvılcımlı’nm Mirasının Güncel Anlamı Üzerine Değinmeler cii olması anlamında İhtiyat Kuvvet olarak tanımlanır. Kıvılcımlı’nın 1933’te yaptığı tespitlerden bugün hem Kürt ulusal hareketi hem de Tür­ kiye sosyalist hareketi açısından çıkarılması gereken sonuçlar vardır. Sömürge tespitinin yanı sıra Kürtlerin ayrı örgütlenme hakkı üzerinde durmuş olması Kıvılcımlı’yı sol hare­ kette günümüzde de sürmekte olan tartışmalar açısından hala son derece önemli kılmaktadır. Türk devletinin Kürdistan’daki egemenliğinin niteliği ve Kürtlerin örgütlen­ mesi sorunu bugün de sol hareketi bölen ko­ nuların başında gelmektedir. Sömürge gerçekliğini görmeyen sol örgütler ayrı ör­ gütlenme konusunda da Kürt ulusal hareketini inkâra varacak bir yaklaşım geliştirmişlerdir. Kürt hareketi açısındansa, emperyalizmden beklenti­ lerin büyük hayal kırıklıkları yaratacağı tes­ piti bugün için de geçerli olan bir tehlikeye işaret etmektedir. Ayrıca feodal önderliklere karşı köylülerin önderliği meselesi de bugün kendi içinde sınıfsal gerilimler yaşayan Kürt hareketi için dersler çıkarılacak niteliktedir. Bugün de Kürt hareketinin ne yönde evrileceği Kıvılcımlı’nın 70 küsur yıl önce işaret et­ tiği iki temel konuya bağlıdır; Mücadeleye hangi sınıfın önderlik edeceği ve emperyaliz­ me karşı alınacak tavır. Kürt burjuvazisine karşı yoksul Kürt halkının inisiyatifinin öne çıkması ve emperyalizme karşı duruş konula­ rında İhtiyat Kuvvet: Şark’ta yapılan tespitler güncelliğini hala korumaktadır. Toplumsal ve Siyasal Yapı Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı devletinin 19. yüzyıldaki reform çabalarını kapitalizmin ge­ lişimi çerçevesinde ele alır. Batılılaşma, mo­ dernleşme gibi kavramların kapitalistleşmeyle eş anlamlı olduğunu vurgular. 1908 devriminde komprador burjuvazinin iktidara geldiği­ ni, Kurtuluş savaşında ise Anadolu burjuvazisinin iktidarının kurulduğunu belir­

tir. 1920’li yıllardan itibaren burjuva ege­ menliği doğrudan tekelci bir karakter taşır. Bu dönemden itibaren Türkiye'de egemen zümre burjuvazi içinde de bir azınlık olan “fınans-kapital” olarak belirlenir. Komprador burjuvazinin yerinden edilmesiyle ekonomi­ de fmans-kapitalin (siyaset düzlemindeki ifadesiyle mali oligarşinin) egemenliği kurulmuştur. Türkiye’de kapitalizm kendinden önceki sömürü ve tahakküm mekanizmalarım tasfi­ ye ederek burjuva demokrasisini kurmak ye­ rine eski güç odaklarıyla uzlaşarak hatta onların gücünü pekiştirerek kendi iktidarım kurabilmiştir. Ekonomik alanda finans kapi­ tal kırlardaki geleneksel elitlerle işbirliği ha­ linde sömürü düzenini kurmuştur. Kıvılcımh’mn 7000 yıllık tefeci-bezirgan ser­ maye dediği asalak güç finans kapitalin ye­ rel bayileri haline gelmiştir. Bu yüzden Kıvılcımlı Türkiye’de egemen sistem kapita­ lizm olsa da kapitalizm öncesi dönemden kal­ ma sermaye ve sömürü biçimlerinin modern biçimlerle melezleşerek sürdüğünün altını çizmiştir. Türkiye kapitalizminin özgünlüğü dc bu melez yapıdan kaynaklanmaktadır. Kı­ vılcımlıya göre bu melez yapılar sadece Tür­ kiye için değil tüm sömürge ve bağımlı ülkeler için geçerlidir. Siyasi açıdan ise Cumhuriyet’le birlikte kurulan düzen, mali oligarşinin diktatörlüğü olarak belirlenir. Türk burjuvazisi toprak ağalarıyla, tefeci-tüccar tabakalarla uzlaşmış, toprak reformu, siyasi özgürlükler gibi de­ mokratik görevleri gerçekleştirmeden kendi baskı düzenini kurmuştur. Bu yüzden demok­ ratik devrimin gerçekleştirilmesi işçi sınıfı ve köylülerin misyonudur. Kıvılcımlı’ya göre Türk burjuvazisi demokrasiyi geliştirme po­ tansiyeline sahip değildir, bu yönde bir bek­ lentiye girilmemelidir. Demokrasi ancak işçi ve köylü yığınlarının mücadelesi ile ve bir


yol devrim sonucunda kazanılabilir. Kıvılcımlı’nm antika-modern karması olarak gördüğü fınans kapital-tefeci bezirgan ittifakı, bu iki kesimin çıkarlarının rezonansa gelmesi ile açıklanır. Günümüzde kapitaliz­ min gelişim seviyesi düşünüldüğünde artık kapitalizm öncesi öğelerle iç içe geçen bir ya­ pıdan çok, çeşitli ölçeklerdeki kapitalist iliş­ kilerin oluşturduğu karmaşık bir yapıdan söz etmek daha doğru olacaktır. Ancak Kıvılcım­ lının analizim bugün için de geçerli kılan yö­ nü onun yerel iktidar odaklarının egemen sisteme hangi mekanizmalar üzerinden bağ­ landığını, hangi çıkarların rezonansa geldiği­ ni ve böylece hangi ittifakların oluştuğunu incelemiş olmasıdır. Bugün de Türkiye’de ik­ tidarın işleyiş mekanizmasını anlamak böyle dinamik analizlerin yapılmasını gerektiriyor. Yerel, ulusal ve uluslararası ölçekteki güç odalcları arasında oluşan bağlantıların ekono­ mik sömürü ve siyasi mücadele açısından ne gibi sonuçlar doğurduğu ve günümüz Türki­ ye’sinde yarattığı özgünlükler Kıvılcımlının somut olaylardan hareket eden yöntemiyle incelenmelidir. 20. yüzyılın başında itibaren burjuvazinin ilericiliğinin bittiğini vurgulaması ise, bugün uluslararası ya da ulusal burjuvaziden ilerici­ lik bekleyen liberal ya da ulusalcı eğilimlere karşı demokrasinin asıl olarak halk sınıfları­ nın mücadelesine bağlı olduğunu ve devrim mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini ha­ tırlatmak açısında önem taşımaktadır. Tarih Tezi Kıvılcımlı’nın kapitalizmin evrensel eği­ limlerini göz ardı etmeden yaşadığı toprakla­ rın özgünlüğünü anlama çabası onu Tarih Tezi adı altındaki çalışmalarına götürmüştür. Kıvılcımlı’yı tarih incelemelerine sevk eden Türkiye toplumunu derinlemesine kavrama ihtiyacı ve tüm dünya üzerindeki sömürge ve

yarı sömürge ülkelerdeki siyasi mücadelele­ ri açıklama çabasıdır. 1950’li ve 60’lı yıllar­ da sömürge ülkelerde devrimler ulusal kurtuluş mücadeleleri biçiminde gerçekleş­ miştir. Buralardaki mücadelelerin doğrudan sosyalizm hedefi ile gerçekleştirilmesi II. Enternasyonal’in aşamacı anlayışı ile bağdaşmı­ yordu. Geri olarak görülen toplumlar ileri kabul edilen ülkeleri geçerek sosyalizm he­ defti devrimler gerçekleştiriyorlardı. Kıvılcımlı bu ülkelerde kapitalizmin henüz sindiremediği kapitalizm öncesi geleneklerin bu devrimlerde önemli bir rol oynadığını be­ lirtmiş ve komünist partilerin sadece kapita­ list yapı ve ilişkileri değil henüz kapitalizm tarafından sindirilememiş olan bu gelenekle­ ri de hesaba katması gerektiğini vurgulamış­ tır. Kıvılcımlı’nm tarih çalışmalarında asıl olarak Osmanlı ve İslam tarihi ayrıntılı bir bi­ çimde İncelenmektedir. Yalnız Tez’in kapsam alanı çoğu zaman sanıldığı gibi sadece “Do­ ğu” toplundan değildir. Tez, belli bir coğraf­ yayı değil, ilk medeniyetlerin (sınıflı toplumun) ortaya çıkmasından kapitalizmin ortaya çıktığı zaman kadar geçen yaklaşık 7 bin yıllık dönemi incelemektedir. Bu yüzden Tez’de Akdeniz medeniyetlerinin yanı sıra, Çin ya da Amerika’daki uygarlıklara da deği­ nilir; yeri geldiğinde Osmanlı ve Fransa top­ rak düzenleri arasındaki benzerliklerin altı çizilir. Kapitalizm öncesi dönemde farklı coğrafyalarda şekillenen uygarlıklar arasın­ da kategorik bir ayrım söz konusu değildir. Toplumlar arasındaki kategorik farklılık ka­ pitalizmin ortaya çıkması ile başlar. Kapita­ list Batı ülkeleri dünyanın geri kalanı karşısında farklı bir rota izlemeye başlar. Kı­ vılcımlı Batı ve Doğu kavramlarını coğrafi bir tanım olarak değil zamansal bir ifade olarak kullanır. “‘Batı’, Avrupa coğrafyasında bir bölge değildir, insanlık tarihinde bir aşa141)


Kıvılcımlı’nm Mirasının Güncel Anlamı Üzerine Değinmeler madır. ”(2) Doğu, sınıflı toplumun ortaya çı­ kışından kapitalizme kadar geçen dönemi ifa­ de etmektedir, Batı ise kapitalizm ile eşanlamlı olarak kullanılır. Kıvılcımlı tarihte ilkel, köleci, feodal, ka­ pitalist toplum dizilişini reddeder. “İlkel sos­ yalizm” olarak adlandırdığı sınıflı toplum öncesi dönem ile kapitalizm arasında “antika tarih” vardır. Antika tarihte kent medeniyetleri sınıflı toplumun örgütlenmesiyken barbarlar ilkel sosyalist geleneklerin sürdürücüsüdür Ortaçağ ya da feodalizm, Avrupa’ya özgü bir üretim bi­ çimi olarak değil bütün antik medeniyetlerin başlangıç ve çöküş dönemlerinde yaşanan ge­ çici bir dönem olarak resmedilir. Kıvılcımlı, Doğu'ya özgü üretim biçimi arayışının kesin olarak karşısında durur. Antik tarihin yasala­ rı tüm dünya için geçerlidir. Bu açıdan Tarih Tezi, insanlık tarihine Avrupa merkezci ve oryantalist bakışların köklü bir eleştirisini su­ nar. Antik tarihte göçebe barbarlarla yerleşik medeniler arasındaki mücadelelerin rolünü öne çıkaran Kıvılcımlı salt üretim aletlerinin gelişimine odaklı teknolojisi açıklamaya kar­ şı coğrafi şartların, ticaret yollarının, savaş­ ların, toplumsal örgütlenmenin, ilkel sosyalizm dediği çağlardan kalma gelenekle­ rin etkin bir rol oynadığı daha dinamik bir ta­ rihsel açıklama ortaya koymaya çalışır. Alt yapı üst yapı ikiliğini kullanmakla birlikte salt üretim araçları üzerinde odaklanan eğili­ me karşı somut tarihin şekillenişinde kültü­ rel, sosyal, siyasi ve askeri faktörlerin etkisini öne çıkarır. Teknoloji zaten antik çağ boyun­ ca çok az değişime uğramıştır. Antik çağın ezileııleri olan köleler sosyal devrim yapacak potansiyele sahip değillerdir, iktidarı devir­ seler bile sonuçta yeni bir köleci düzen ku­ rulmaktadır. Sosyal devrimlerin söz konusu olmadığı bu dönemde barbarların kılıcı ile “tarihsel devrimler” gerçekleşmiştir. Kıvıl­ i 142

cımlı’ya göre, medeniyetleri yıkan barbarlar yıkıcı oldukları kadar dönüştürücü bir rol de oynamışlardır. Antik çağda barbarların yaşattığı ilkel sos­ yalist gelenekler kapitalizmin ortaya çıkışın­ da da diğer etmenlerin yanı sıra önemli bir rol oynamıştır. İngiltere örneği üzerinde bunu inceleyen Kıvılcımlı “İlkel sosyalizmden ka­ pitalizme” geçiş ifadesini kullanır. İlkel sos­ yalist gelenekler kapitalizmin topluma derinlemesine nüfuz ettiği “emperyalist met­ ropollerde” yok olsa da, güçlü bir hegemon­ ya kuramadığı sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde sürmektedir. Kıvılcımlı “üçüncü dünya” olarak adlandırılan bu ülkelerde em­ peryalizme ve kapitalizme karşı yürütülen mücadelelerde ilkel sosyalizmden kalma ge­ leneklerin önemli bir rol oynadığını düşün­ mektedir. Ancak bu gelenekler, modern sınıflar mücadelesinin taraflarından birisinin yanında saf tutmak zorundadır. Çünkü göre­ ce “geri”, güçsüz ya da eskiyle uzlaşık olsa da egemen olan sistem sonuçta kapitalizmdir. Kıvılcımlı Türkiye’de ilkel sosyalizmden kalma geleneğin Osmanlı devlet sınıfları üzerinden sürdüğünü düşünmektedir. Jön Türkler, Kurtuluş Savaşı’nı yapan kadro, 27 Mayıs bu geleneğin ürünleridir. 1960’lı yıl­ ların Türkiye’sinde vurucu güç olarak nitele­ diği “silahlı ve aydın gençlik” kapitalizmin henüz bünyesinde eritemediği bir tarihsel devrimci geleneğin temsilcisidir. Ordu genç­ liği ve aydın gençlik (devlet sınıflarının alt tabakaları) dışında Alevi-Türkmen köylerin­ de ve Kürt aşiretlerinin yaşantısında ilkel sos­ yalist (barbar) gelenekler sürmektedir. Bunlar kapitalist üretim biçiminin henüz bütünüyle bünyesinde eritemediği tarihsel kalıntılardır. Kapitalizmin bu tarihsel devrimci kalıntıları çözmesini beklemek yerine, bu gelenekleri proletaryanın devrim mücadelesinde ittifak gücü olarak değerlendirmek gerekmektedir.


yol Bu toplum kesimlerinin kapitalist gelişime karşı direnci Leninist siyasetin hesaba katma­ sı gereken bir gerçekliktiı\(3) İşte Türki­ ye’deki ve genel olarak üçüncü dünyadaki sınıf mücadelesini “emperyalist metropoller­ deki” mücadelelerden farklı kılan bu tarihsel koşullardır. Kıvılcımlı ilerici gerici kavramlarım çoğu zaman tersyüz eder. Kapitalizm öncesinde sa­ dece derebeyleşen “antika” devletleri değil aynı zamanda ilkel sosyalizmin mirasçısı bar­ barları da gördüğü için kapitalizmin gelişimi­ ne doğrudan bir ilericilik atfetmez. Zaten tekelci dönemde kapitalizm tüm ilerici potan­ siyelini yitirmiştir. Öyleyse “feodalizme” karşı desteklenecek bir kapitalizm söz konu­ su değildir. Burjuvazinin devrimci barutunu tüketmiş olması bir yana, kapitalizm öncesi toplum, bünyesinde barındırdığı eşitlikçi söy­ lem ve pratikler dolayısıyla bütünüyle “geri” olarak da görülemez. Daha da önemlisi tarih­ sel gelenekler kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadelede önemli bir rol üstlenebile­ cek bir potansiyele sahiptir. Örneğin Kıvıl­ cımlı millet kavramının ümmet anlayışına karşı daha ileriyi temsil ettiğini düşünmez. Hatta ümmet ideolojisinin, emperyalizme karşı direnişte milli ideolojiye göre çok daha birleştirici bir kavram olduğunu düşiinür.(4) Tarih Tezi özünde sömürge ve yarı sömür­ ge ülkelerin sol hareketlerinde “burjuvaziyi bekleme” siyasetine teorik bir cevap niteliğindendir. Tezin politik açılımlarının yarattı­ ğı tartışmalara aşağıda değinilecektir. Dine Yaklaşım Aslında Kıvılcımlı’nm tarih çalışmaları­ nın bir parçası olan din konusu güncel siya­ setteki ağırlığı nedeniyle ayrı bir başlık altında ele alınmayı hak ediyor. Kıvılcımlı’nm dine yaklaşımı Marksist geleneğe sin­ miş olan pozitivist/aydınlanmacı anlayıştan

dikkat çekici ölçüde farklıdır. Öncelikle Kı­ vılcımlı katı dinsel ve seküler düşünce ayrı­ mını aşan bir pozisyonda durmaktadır. Dinsel düşünce ile seküler düşünce arasında kalın bir duvar çekmek aydınlanmanın mirasıdır. Kıvılcımlı ise din içi tartışmaları insanlığın genel düşünce evrimi içinde ve sosyo-politik faktörlerle birlikte değerlendirir. Dini kaba­ ca “halkın afyonu” ya da muhafazakâr bir ideoloji olarak görmez. Tarihte birçok kez gerçekleştiği gibi din, toplumsal dönüşümle­ rin ve devrimlerin de ideolojisi olabilir. Ö~ nemli olan dine, hangi sınıf ve gruplar tarafından nasıl bir anlam yüklendiğidir ya da daha kaba bir deyimle dinin hangi amaçlar için kullanıldığıdır. Bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye’de geniş halk yığınlarının dini akımları kolayca benimsemesi cahillikle açıklanacak bir du­ rum değildir. Alt sınıflar açısından dine yö­ neliş çoğu zaman, modern-laik bir etiketle iktidara gelen burjuvazinin sömürü ve baskı­ sına duyulan tepkinin bir ifadesidir aslında. Bu yüzden Kıvılcımlı ünlü Eyüp Konuşma­ sında olduğu gibi, güncel sömürü ve tahak­ küm mekanizmalarını anlatırken ve bunlara karşı mücadele çağrısı yaparken İslam dinine ve tarihine referans vermekten çekinmez. Kıvılcımlı’mn din karşısındaki tutumu 1970’lerde sola hakim olan kaba ateist söyle­ me göre çok daha ilerdedir. Günümüzde ise dine ve siyasal İslam’a yaklaşım daha kritik bir konu haline gelmiştir. Son 25 yılda geniş halk kesimleri üzerinde dini ideolojinin etki­ si artmıştır. Siyasal İslam’la devletin asıl sa­ hibi “laik” kanat arasındaki çekişme ait sınıfları da bu eksende kutuplaşmaya sevk et­ mektedir. Sol hareket, son derece heterojen bir nitelikte olan ve Müslüman ülkelerde em­ peryalizme karşı muhalefetin dili haline ge­ len İslam’a yaklaşımda bugün Hikmet Kıvılcımlı’nın titizliğine ve yaratıcı yaklaşıİ43j


Kıvılcımlı’nın Mirasının Güncel Anlamı Üzerine Değinmeler mına büyük ihtiyaç duymaktadır. Kitlelerle İlişki Türkiye’de 1974-80 aralığı dışında sosya­ list hareket geniş halk yığınlarıyla güçlü bağ­ lar kuramamıştır. 1960 sonlarında üniversite öğrencileri arasında belli bir yaygınlık yaka­ lanmış olsa da işçi ve köylüler büyük ölçüde burjuva partilerinin etkisi altındaydı. KıvılcımlTnın sol harekete dair yaptığı tartışma­ larda en çok üzerinde durduğu sorunlardan birisi hareketin geniş halk kesimlerini örgüt­ leme konusundaki yetersizliğidir. Kıvılcımlı’nın bu zaafın aşılması yönünde iki ana vurgusu olduğu söylenebilir. Birincisi halkın gelenek ve görenekleriyle, popüler bilinciyle uyumlu bir dilin geliştirilmesidir. Kıvılcımlı konuşma ve yazılarında halkın popüler bilin­ cine seslenmeye çalışır. Ayetlerden hadislere, efsanelerden halk deyimlerine, manilerden küfürlere kadar halk kültürünün çeşitli öğe­ lerine başvurur. Gerçi bu çabasının çoğu za­ man ortalama okur için metinlerin anlaşılmasını daha da güçleştirdiği söylene­ bilir. Ancak burada KıvılcımlTnm bu çaba­ sında ne kadar başarılı olduğundan ziyade çabasının yönü önemlidir. Bugün de halkın popüler bilincine seslenebilecek bir dilin ge­ liştirilmesi solun temel sorunlardan birisidir. Fakat Kıvılcımlı için solun örgütlenme so­ runu elbette bir dil sorunundan ibaret değil­ dir, sorunun kökü daha derinlerdedir. Kıvılcımlı’nın daha önemli ikinci vurgusu halkın gündelik yaşamındaki sorunları esas alan bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesi ge­ reğidir. Sol, çoğu zaman “yüksek siyaset” yapmaktan halkın gündelik sorunlarına eğil­ menin önemini kavramamaktadır. Kıvılcımlı ilk yazılarından itibaren Türkiye sol hareke­ tinin ajitasyon ve propaganda çalışmasına denk düşen bir örgütlenme yaratamamış ol­ masını eleştirmiştir. Sol kendi içinde onlarca örgüt kursa da halk örgütleri yaratma konu­

sunda oldukça kötü bir karneye sahiptir. Bu durum sol hareketin halkın gündelik müca­ delesi üzerine düşünsel ve pratik bir yoğun­ laşma içinde olmamasının sonucudur. “Biz siyasi bilinç deyince, büyük ve soyut formülleri kitaplardan alıp tekrarlamak sayı­ yoruz. Oysa siyasi bilinç bu değildir. Yani, dünyanın her yanında, siyasi bilinç deyince: Yığınların en küçük, günlük küçük dilekleri­ ni toplayıp, memleket ölçüsünde ve dünya öl­ çüsünde değerlendirmek anlaşılır. Biz küçük işleri küçümsüyoruz. Fabrika’da işçinin patronla ücret, yahut süre, yahut çalışma şartlan, yahut başka her­ hangi bir konu üzerindeki dileklerini o kadar önemli görmüyoruz. O kadar parlak yüksek sosyalizmle meşgulüz ki, yani biz o sosyaliz­ mi ortaya dökersek, her şey düzelir sanıyo­ ruz. Tabi büyük yığınlar ise, o küçük meselele­ rin küçük olmadığını, hiç değilse Türkiye öl­ çüsünde bir mesele olduğunu, hatta dünya ölçüsünde bir mesele olduğunu anladığı za­ man siyasi bilince varacaktır. ***

Yığınlarımızı kendi hareketimiz içinde yahut hiç olmazsa kendi hareketimizin etkisi altında- görmek istiyorsak, önce kendi dav­ ranış ve düşünce sistemimizi değiştirmek la­ zım. Bu davranışımızla salonlardaki kulüp toplantıları biçiminden artık çıkmak, fabrika­ ya gitmek, mahalledeki, esnaf çarşısındaki, köydeki insanların günlük küçük problemle­ rini ve tabi dileklerini göz önünde tutup onla­ ra aksiyonla yol göstermek ve katılmak... Bundan başka çıkar yol yok.”(5) Kıvılcımlı kitleleri bilinçlendirmek için yapılan ajitasyon ve propagandanın etkisinin sınırlılığının farkındadır. Kitlelerin ajitasyon ve propaganda ile değil ancak kendi dene-


yol yimleriyle öğreneceğini ısrarla vurgulamış­ tır. Bu yüzden önemli olan gündelik pratik mücadelenin içinde olmak, bu mücadeleye şekil vermek ve bu yolla örgiitlenmektir. Teori-pratik İlişkisi Kıvılcımlı Lenin’in “Devrimci teori olma­ dan devrimci pratik olmaz” sözünü tüm mü­ cadele hayatının temel şiarlarından biri olarak benimsemiştir. Bir yandan da teorisizmin ve dogmatizmin mücadeleye verdiği za­ rarlara sürekli dikkat çekmiştir. Olaylarla teorik formüller arasında mutlak bir uygun­ luk olamayacağı bilinciyle soyut teorik doğ­ rularla somut gerçeklik arasında bire bir tekabüliyet aranmasına şiddetle karşı çıkmış­ tır. Somut olgularla teorik formüller arasında bir çelişme olduğunda ise tereddütsüzce for­ mülleri bir kenara bırakmıştır. Kıvılcımlı bu tutumunu soyut doğrular yerine “olaylara bakmak” olarak açıklar. “Somut durumun so­ mut tahlilini” yapmak yerine güncel gelişme­ leri açıklamada genel teorik doğruları tekrarlamayı politik analiz yapmak sananları “Marksizm’in softaları” olarak niteler. Kıvılcımlı’nın en çok eleştirdiği konular­ dan biri soyut tartışmaların somut pratiğin önüne geçirilmesidir. Teorik doğruların somut gerçeği analizde yeterli olamayacağını, olay­ ların formüllerin kabına sığmayan özgünlük­ leri olabileceğini vurgular. Teorinin sınanacağı yer nihayetinde pratiktir. Bu yüz­ den teorinin her zaman tarihsel pratiğin ışı­ ğında yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Ordu meselesi 1950’li yıllardaki İkinci Kuvvayı Milliyecilik söylemi ve 1960’lı yıllarda tarih çalış­ malarının bir sonucu olarak geliştirdiği “vurucu güç” tespiti, Kıvılcımlımı! daha sonraki yıllarda Kemalist, hatta cuntacı ol­ makla eleştirilmesine neden olmuştur. Aslın­ da 1960’lı yıllarda ordu içerisinden 27 Mayıs

benzeri, hatta ondan daha ileri bir hareketi] çıkabileceği düşüncesi solun genelinde yay gm bir beklentidir. Bu dönemde TSK’nın or ta ve alt kademelerindeki rahatsızlık v< hareketlenme yer yer isyanlarla sonuçlanacal ölçüdeydi. Böyle bir gelişmeyle devrimci bi siyasi öznenin ilgilenmemesi diişünülemezd elbette. Sorun bu tür imkanları değerlendire bilecek bir örgütlü gücün mevcut olmamasıy dı.

Hikmet Kıvılcımlı 1960’lı yıllar boyuncı asıl olarak örgüt sorununa ve işçi ve köylü­ lerin örgütlenmesi konularına vurgu yapmış­ tır. “Ordu gençliği” ise sınıf mücadelesindi yararlanılacak bir Türkiye orijinalitesi olarak değerlendirmiştir. 1950’lerde ortaya attığı İkinci Kuvvayı Milliye söylemi, başlangıçta halkın güncel bilincine seslenmek için düşü­ nülmüş olsa da 27 Mayıs sonrasında ordu ve bürokrasinin alt tabakalarındaki radikal eği­ limlerle rezonans kuran dil olmuştur 1960’larda “ İkinci Kurtuluş Savaşı” ifadesi hemen hemen solun tüm kesimleri tarafından dillendirilmektedir. Kıvılcımlı aslında İkinci Kuvvayı Milliye deyimini ilk olarak Vatan Partisi’nin kuruluş gerekçesinde bir toplum­ sal kurtuluş programının popüler ifadesi ola­ rak gündeme getirmiştir. Vatan Partisi programının Lenin döneminde Sovyetler Birliği’nde uygulanan NEP programının Türki­ ye koşullarına uyarlanmış hali olduğunu belirtir. İkinci Kuvvayı Milliye ifadesi de bu­ nu halkın popüler hafızasında yankı bulacak tarzda ifade edilmesinden ibarettir. Ordu meselesinde Kıvılcımh’nm yaklaşı­ mına ilişkin olarak cuntacılık suçlamasından daha anlamlı bir tartışma, birisi teorik diğeri politik nitelikteki iki konuda yapılabilir. Bi­ rincisi, 1960’lı yıllarda ordu ve bürokrasinin orta ve alt tabakalarındaki radikal eğilimler Kıvılcımlı’nın ifade ettiği gibi Osmanlı dev­ let sınıflarına oradan da barbarlığa uzanan lîD


Kıvılcımlı’nm Mirasının Güncel Anlamı Üzerine Değinmeler yüzlerce yıllık bir geleneğin ürünü müydü, yoksa güncel toplumsal ve siyasal çelişkilerin sonucu muydu? Ya da hangisi ne ölçüde etki­ liydi? 1960’lı yılların Türkiye’sinde bizzat KıvılcımlTnm vurgulayarak gösterdiği kapi­ talizmin gelişkinlik seviyesi düşünüldüğün­ de asıl ağırlık devam eden geleneklere mi yoksa kapitalizmin gelişiminin yarattığı gün­ cel çelişkilere mi verilmelidir? Öte yandan Kıvılcımlı tarihsel devrimci gelenekleri öne çıkarmakla beraber, aslında TSK’ya dair in­ celemelerinde güncel siyasi çekişmelerin, sı­ nıfsal çelişkilerin, hatta kurum içi gerilimlerin analizini de yapmaktadır. Özel­ likle 27 Mayıs Yön’ün Yönü kitabı buna ör­ nek gösterilebilir. Bu kitabında Kıvılcımlı ’nm “devletçiliğimiz”in eleştirisini yaptığı düşü­ nülürse bu eleştiriyle olumlanan “dirlikçi devlet sınıfları” geleneği arasında bir gerilim olduğunu kabul etmek gerekir.(6) Süregelen “gelenek” vurgusu Kıvılcımlı’nm mirasının yeniden gözden geçirilmesi gereken bir yö­ nünü oluşturuyor. Bizzat KıvılcımlTnm ken­ disi bu gözden geçirmeyi mümkün kılacak analitik yaklaşımı sunmaktadır. Ordu konusunda tartışmanın ikinci boyu­ tu ise politik olarak yeterli bir güce sahip olunmadığı bir dönemde çeşitli dinamiklere seslenmek için yapılan taktik esnemelerin ne gibi sonuçlar doğuracağı sorunudur. Kıvılcımlı’nın konjonktüre duyarlılık ve atılgan­ lık özelliği, onun hiçbir zaman güçlü bir örgütlülük içinde yer alma şansına sahip ol­ madığı düşünüldüğünde, kimi zaman siyaset­ te naiflik olarak görülebilecek sonuçlara yol açmıştır. Burada bunlara işaret etmekle yeti­ neceğiz. Kıvılcımlı Ulusalcı mı? Yukarda anlatılanların bu soruyu zaten ce­ vapladığı düşünülebilir. Ancak günümüzde yükselen şovenizmin soldaki yansıması olan ulusalcı eğilim, solun tarihini kendi pozisyo­

nunu meşrulaştıracak tarzda içini boşaltarak sözde sahiplenmeye çalışmaktadır. Bu yüz­ den solun devrimci mirasım kurda-çakala (kı­ zıl elmacılara) yem etmemek bugün büyük bir önem taşıyor. 28 Şubat sürecinden bu yana Hikmet Kıvılcımlı’nın mirasına sahip çıkma iddiasında olup “ulusal sol” bir çizgi tutturmuş olan grup ve kişiler var. Politik olarak önemli bir varlıkları olmasa da “mide bulandıran” bu çevreler, KıvılcımlTnm 1950’li ve 1960’h yıllardaki yaklaşımlarını politik-tarihsel bağ­ lamından ve Kıvılcımlı ’mn teorik ve politik üretiminin bütünlüğünden koparıyorlar. Bu­ günkü MGK’cı çizgilerine Kıvılcımlı’yı pa­ yanda etmek isteyenler onun Kürt sorunu ve Kemalizm tespitlerini görmezden geliyorlar. Böylece hayali bir ulusalcı Kıvılcımlı karika­ türü yaratmaya çalışıyorlar. Yukarda İkinci Kuvvayı Milliye deyimin­ den KıvılcımlTnm ne anladığını ifade etmiş­ tik. Toplumsal kurtuluş perspektifinin halk bilincine hitap edecek bir şekilde dile getiril­ mesi anlamındaki Kuvvayı Milliye deyimi ile günümüzdeki devletçi-şovenist Kuvvayı Milliyeciliğin bir ilişkisi yoktur. Kendisi de gençliğinde bizzat Kuvvayı Milliye içinde yer almış olan Kıvılcımlı 1950’li yıllarda Kuvvayı Milliye deyimini özellikle tercih et­ mişti. O dönemde yakın tarihin konusu olan Kuvvayı Milliye, Kurtuluş Savaşı sırasında­ ki halk inisiyatifini temsil ediyordu. Müdafa­ ayı Hukuk Cemiyetleri ise Kurtuluş Savaşında Anadolu burjuvazisinin örgütlenmesiydi. Bu yüzden Kıvılcımlı, Müdafaayı Hukuk Cemiyetlerine asla referans vermez, onunla bir özdeşlik kurmaz. Siyasetini sade­ ce halkın mücadele geleneklerine bağlama ihtiyacı duyar. KıvılcımlTyı sözde benimse­ yerek laik/şovenist “sol” çizgide saf tutmak kendisinin deyimiyle düpedüz kalpazanlıktır. İki Kıvılcımlı mı?


yol Kıvılcımlı’ya ilişkin iddialardan birisi de onun 1920’li ve 30’lu yıllardaki teorik yakla­ şımları ve siyasi tutumlarıyla 1950 sonrası arasına kaim bir duvar örmektir. Birincisi genç Bolşevik Kıvılcımlı, İkincisi ise Kemalist-orducıı Kıvılcımlı olarak resmedilir. Özellikle Kürt meselesinde görüşlerini değiştirdiği bi­ le ileri sürülebilmiştir. Kıvılcımlı’nm farklı dönemlerdeki politik-taktik tutumları elbette siyasi ortama gö­ re şekillenmiştir, ancak temel konularda yaklaşımlarını değiştirdiği söylenemez. Ela­ zığ Cezaevinde kaleme alman Yol çalışma­ sındaki tutum Kıvılcımlı’nın tüm yaşamında izlediği çizginin temel taşlarını oluşturmuş­ tur. Ancak buradaki siyasi önermelerinin bü­ tününü siyasi taktiklere dönüştürme şansına sahip olamamıştır. Kıvılcımlı 1938 Donanma Davasından sonra Cezaevinde geçirdiği 12 yıl boyunca derinleştirdiği tarih çalışmaları­ nın etkisiyle yeni düşünceler de geliştirmiştir. Örneğin “vurucu güç” tespiti, üretici güçlere dair getirdiği yeni tanım vb. düşünceleri bü­ yük ölçüde 1940’lı ve 1950'li yıllarda sistem­ li hale getirmiştir. Kıvılcımlı’nın düşünsel-politik evriminde bir kesintiden ziyade gelişim söz konusudur. Tarih Tezi’nin ilk işaretlerini Yol’daki analiz­ lerinde görmek mümkündür. Türkiye tarihine ilişkin ilk analizlerini zamanla zenginleştir­ miş ve insanlık tarihi üzerine yaptığı çalışma­ lar sonucunda yeni bir tarih teorisi ortaya koymuştur. Siyasi tutumlar açısından, örne­ ğin Yol’da yer alan “Legaliteyi İstismar” tak­ tiğinin onun tüm mücadele yaşamına yayılmış bir taktik olduğu söylenebilir. 1930 Tarda legal yayıncılık, 1950 Terde legal parti, 1960’larda sendika ve dernek faaliyet­ leri bu taktiğin dönemsel açılımlarıdır. KıvılcımlTnm geniş halk kesimlerine ulaşmak için yasal olanakları azami ölçüde kullanma ça­ bası hareketin 1960 Tara kadar çok dar bir ay­

dın ve işçi çevre ile sınırlı kalmış olmasının bir sonucudur. Kıvılcımlı’nın Kürt sorununa ilişkin İhti­ yat Kuvvet: Şark’taki yaklaşımını mücadele hayatı boyunca bir siyasi taktiğe dönüştürme­ diği bir gerçektir. Ancak bu durum Kıvılcım­ lı’nın Kürt meselesinde önerdiği siyaseti dövüştürebilecek imkan ve araçlara sahip ol­ maması ile ilgilidir. 1950’li ve 60Tı yıllarda Kıvılcımlı Küıi; sorununu gündeme taşıyabi­ leceği bir politik atmosfer olduğunu düşün­ mez. 1960 sonlarında bir panelde bu konuda neden yazmadığı sorulduğunda “Sıkmıyor, ondan” cevabını vermiştir. Ankara’da Mart 1971’de yapılan bir seminerde ise gençlerin ısrarlı soruları üzerine yaptığı açıklamalar Yol’daki tespitlerinden başka bir şey değil­ dir.^) Kıvılcımlı, Kürt sorunu üzerine tes­ pitlerinin yasal bir ortamda ifade edilmesinin mümkün olmadığım düşünüyordu. Tıpkı si­ lahlı mücadele sorunları gibi Kürt sorunu da Kıvılcımlı’ya göre salon toplantılarında rahat rahat konuşulabilecek, yasal olarak yazılıp çizilebilecek bir konu değildi. Kürt sorunu “ancak eylemlerin konuştuğu bir alandır”. (8) Aslında 1960’ların sonundaki politik ortam düşünüldüğünde Kıvılcımlı’nm bu konuda aşırı ihtiyatlı bir tu­ tum sergilediği söylenebilir. Kürt sorunu, bu dönemde Kıvılcımlı’nın taktik politika alanı­ nın dışında kalmıştır. 12 Mart öncesinde ih­ tiyat Kuvvet’in basılmamış olması, solun genç kuşaklarının Kürt sorunu konusunda Kı­ vılcımlı’nm daha 1930 Tarda ifade ettiği doğ­ ruları el yordamıyla keşfetmesine yol açmıştır. Kıvılcımlı ölümünden kısa süre önce kale­ me aldığı günlük notlarında Kürt sorununa ilişkin temel yaklaşımını sürdürmektedir.(9) Kürt sorununa dair bir pratik siyasi yöneliş geliştirmemiş olsa da bu konudaki duyarlılı­ ğının onun .genel tutumuna sinmiş olduğunu m


Kıvılcımlı’nm Mirasının Güncel Anlamı Üzerine Değinmeler aşağıdaki örnekte görmek mümkündür. 1967 yılında kaleme alman Uyarmak İçin Uyan­ malı broşürünün giriş kısmında TİP progra­ mım eleştirirken “Türk işçisi” tabirinin kullanılmasını şovenizm olarak değerlendi­ rir: “ ‘Türkiye’de’ nüfus kâğıdına rağmen kendisine ‘Türk’ten başka ad veren yığınlar var. Programa göre öncü sınıf ‘Türk işçi sınıfı’dır. Bilerek mi bu şovenizme düşülüyor, bilmeyerek mi? Hepsi bir.”( 10) * * *

Kıvılcımlı’nm mirası kuşkusuz onun ki­ taplarından ibaret değildir. Bütün devrimci önderler gibi değeri, düşünce ve davranışla­ rının bütününden kaynaklanmaktadır. 50 yıllık mücadele hayatı boyunca sürdürdüğü azmi, direngenliği, cesareti, inadı onun düşiinsel-politik mirasının ayrılmaz bir parça­ sıdır. Henri Barbüs’ün ardından söylemiş olduğu sözü Kıvılcımlı’nm kendisi için söy­ leyecek olursak o, “parlak bir kitap değil, savaşçı bir hayattır”. Kıvılcımlı’nın tüm hayatına yön veren ça­ bayı ve tüm yaşamına hâkim olan duyguyu iyi anlatan bir pasajı Legaliteyi İstismar broşüründen aktararak bitirelim: “Burjuvazi bizi gizli yargılamak istedik­ çe, biz cezaevinden çıkışımızdan, yolda ge­ lişimizden, mahkeme koridorlarından geçişimizden, mahkemenin ilk duruşma, son karar celselerinden, kapı altlarında bekleyişi­ mizden, cezaevi içindeki yaşayışımızdan, özetle her yerden ve her şeyden yararlanarak, olanak bulursak yüksek sesle, bulamazsak fı­ sıldayarak; ağzımızı dikerlerse kaşımızı gö­ zümüzü oynatarak yüzümüzle; yüzümüze maske geçirirler, peçe takarlarsa, başımız, elimiz, kolumuz, ayağımızla; elimize kelepçe, boynumuza lâle, kolumuza zincir, ayağımıza pranga takarlarsa, duruşumuz, oturuşumuz, hatta giyinişimizle; öldürülürsek geberme­

mizle, gömülsek mezarımızla, yakılarak du­ manımız havaya savmlsa heyulamızla, hatı­ ramızla... her neyle olursa olsun, ajitasyonumuzu yapacağız! Burjuvazi bizi is­ tediği kadar ezsin, sıksın, kapasın, biz bir de­ lik bulup kızıl soluğumuzu halka duyuracağız!”

(1) Hikmet Kıvılcımlı, Strateji Bahsi, s. 9’dan akt. Mehmet Yılmazer, “Türkiye’de Proletarya Hareketi ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı”, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Devrimci Hareketin Genel Otokritiği içinde, Alaz Yay., İstanbul 1994, s. 61 (2) Kıvılcımlı, 27 Mayıs Yön’ün Yönü Devletçili­ ğimiz, Bibliotek. İstanbul 1989, s. 54 (3) Bu konuda sistematik bir değerlendirme 1995 yılında Ekrem Demirci tarafından yapılmıştır. Bkz. “Alevi Tarihsel Devrimciliğinin Kökleri”, Direniş, Kasım 1995, S.31; “Alevi Tarihsel Devrimciliğinin Günümüze Uzanışı”, Direniş, Aralık 1995, S.32; “Leninist Öncü Siyaset ve Aleviler”, Direniş, Ocak 1996, S.33 (4) Kıvılcımlı, Yol Anıları, Derteniş Yayınları, İs­ tanbul 1988, s. 188-192 (5) Kıvılcımlı, Üç Seminer, Derleniş Yayınları, İs­ tanbul 2000, s. 159-160 (6) “İlkel sosyalist" gelenekleri sürdüren bir başka kesim olduğu belirtilen Alevi ve Türkmenlere dair analizde böyle bir sorun söz konusu değildir. İktidarın uzağında ve görece erişilemez bölgelerde yaşayan bu kesimlerin yaşayışında eşitlikçi geleneklerin sürme olanağı iktidarın merkezinde olanlara nazaran çok daha fazladır. (7) Kıvılcımlı, Durum Yargılaması, Derleniş Ya­ yınları, İstanbul 1999, s. 124-129 (8) A.g.e., s. 125 (9) Kıvılcımlı, Yol Anıları, s. 67 (10) Kıvılcımlı, Uyarmak İçin Uyanmalı Uyan­ mak İçin Uyarmalı, Derleniş Yayınları, Ankara 1980, s. 18 *

*Daha önce Teori ve Politika dergisinde 2006 kış sayısı no:40' da yayınlandı.


Hareketimizin Tarihindeki 7 8 Kopuşmalarına 30 Yıl Sonrasından Eleştirel Bir Bakış

Anılar, Deneyler, Dersler

eleneğimizdeki ‘78 kopuşmalarına bugünden bir kez daha dönüp bakmak, birçok açıdan önemli. Her şeyden önce yalcın dönem kad­ rolarının, kökleriyle daha sağlam bağlar kurabilmeleri; kuşaklar arası sirkülasyonun gelişkinleşmesi, ayrıca tarihimize eleştirel bir gözle bakabilme becerisini göstererek bugün, bire bir olmasa da benzer dönemeçlerde/yokuşlarda daha yetkin davra- nabılme kollektif yeteneğini edinebilmek açısından önemli.

G

Böyle bir eleştirel “tarih am m sam asr’na kalkışırken elbette hem o günün dünya ve Türkiye koşullarına ve hem de geleneğimi­ zin öznel zaaflarına ve yetkinliklerine de bakacak, olayları kendi “ zaman ve mekan’’ koşulları içinde değerlendireceğiz. Çıkartacağımız sonuç “ Keşke bugün bil­ diklerimizi o günlerde de bilseym işiz!” , “ Keşke o günlerde şunu şöyle yapabilseymişiz!” vb. hayıflanmalar olmamalı! Bu en sonunda mızmızlanmaya varır ki bu, yapının geneline sirayet ettiğinde çürüme yoluna çıkılır. Bunun örneklerini ise 12 Eylül sonrası tasfiye süreçlerinde bol bol gördük. Aslında bu noktada;, tarihten ders

çıkarma anlamında geleneğimiz, Türkiye solu açısından önemli bir yetkinlik göster­ miş, bir örnek oluşturmuş ve haklı bir pres­ tij de edinmiştir. Bugün bize düşen, o gün kafa göz yara yara yaşadığımız olumlu olumsuz deneyimleri, bugünün görevleri açısından devrimci bir enerjiye dönüştür­ mek olmalıdır. 1978’e Gelirken Hareketimizin Durumu ‘78 kopuşmaları hareketim izin Vatan Partisi(l) konağında yaşadığımız; kısmen birbirine bağlı iki ayrı kopuşmadır. Bu kopuşmalarm değerlendirilmesine girmeden önce, o güne kadar aldığımız yolu hızlı bir yürüyüşle geçerek tanımaya çalışalım. 1971’in başdöndiirücü bir hızla ya­ şandığı politik ortamında, Dr. Hikmet Kıvılcım lı’nm açık bir etkisi de oluşmaya başlamıştır. O günlerde yayınlanan Sosya­ list Gazetesi çevresinde değişik kesimler­ den; öğrencilerden, aydınlardan, işçilerden, yarı aydın hatta esnaf çevrelerden bile in­ sanlar toparlanmaya başlamıştır. Kıvılcımlı o zamana kadar Demokratik Halk Devrimi programını dövüştürmüş, taktik olarak pro-


Anılar, Deneyler, Dersler. letarya partisinin örgütlenmesi momentine varmıştır. TDH’deki grupların (TİP ve Ak Aydınlık -şimdiki İşçi Partisi- hariç) bir parti çatısı altında örgütlenmesini öner­ mektedir. O çevrelerden Denizlerin ve Ma­ hirlerin hızla başka bir yöne; kır gerillacılığına doğru yönelmesi, K ıvılcım h’nın ise sıkıyö­ netimce aranır durumdayken ağırlaşmış kanser hastalığı nedeniyle yurt dışına çıkması (ve ardından kısa bir süre sonra da ölümü) çevresine toplanmış gruplardan or­ ganik bir sentez yaratm asına fırsat bırak­ mamıştı. 12 Mart faşizminin o iki yıllık karanlığı içerisinde “ Doktorcu” gruplar, kimi birbi­ rine değmiş kimi değmemiş ama genellikle varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu grupların en önemlilerinden birisi, DÖB/îstanbul Dev-Genç öncelli; Haşmet Atahan, Selahattin Okur, Demir Küçükaydm çevresidir. Bu grup 1974’te Beşiktaş’ta topladığı bir yeraltı kongresiyle Türkiye Komünist Par­ tisi’ni kurar ve legal alanda, sonradan gruba adını verecek olan Kıvılcım Gazetesi’ini çıkartır. İlk davranıyor olmanın da avantajıyla 10 bin tiraja ulaşan gazete önemli bir etki yaratır. Kıvılcımlı'nm çevresine son zamanlarda gelen, Yalçın Yusufoğlu, Alıinet Kaçmaz, İbrahim Seven Terin oluşturduğu diğer bir grup önce İlke dergisiyle bir çıkış yapar, sonra TSİP’i kurar. Bir başka grup, Orhan Aksungıır çevresi 1975’te Vatan Partisi’ni kurar. Bunun dışında yine Ankara ve Konya çevresinde, sonradan Derleniş olarak şekil­ lenecek grup ve yurt dışında “ Denizciler” (Deniz subayları) vardır. Bunlardan Kıvılcım grubu, haftalık ola­

rak yayınlanan gazete henüz 6 sayı çıka­ bilmişken bir darbe yer. Gazete kapatılır ve D. KüçükaydmTa bir kaç kadro uzun hapis cezalarına çarptırılırlar. Bu operasyon grupta şok etkisi yaratır ve grup varlığını tartışır hale gelir. Tartışmalar sonunda grup, yapısını koruyarak o sıralarda ku­ rulma hazırlıkları başlatılan TSİP ekibine katılma kararı alır. TSİP ekibiyle zaten baştan bir “ kan uyuşmazlığı” vardır. Bu ekip Kıvılcımlım hareket içerisinde reformist, burjuva sos­ yalist eğilimli bir gruptur. Bir süre sonra bu sağ özleri onlara, “ kulvar” larma girdik­ leri; o dönem 12 M art’m mağlubiyet zemi­ ninde yıldızı parlayan ilerlemeci TKP’nin de bastırmasıyla Kıvılcım lı düşüncesini reddettirir. TSİP’te yaşanan bu süreç, zaten bir darbe almış hareketin kadrolarına hiç iyi gelmemiş enerjinin önemli bir kısmı, TSİP’lüerin “ utangaçlıklanyla”(2) uğraşmaya git­ miştir. Bir süre sonra da bu yapı terkedilerek yeniden ayrı bir grup olarak davranılmaya başlanmıştır. Ancak yoğunlaşma halen par­ tileşme üzerinedir. Kıvılcım operasyonun­ dan, 1977 Ocak ayma değin olan süreç aslında hareketimizin “ fetret devri” ola­ rak nitelenebilir. Örgütsel yapıdaki dağınıklık, atılan adımlardaki başarısızlık, bir kısım kadrodaki yorgunluk ve kendine güvensizlik, bulantıyla bunaltının içiçe geçtiği bir dönem!.. O dönemin siyasi ortamımın özellikle­ rine de değinmek gerekiyor. 12 M art’tan politik olarak “ Karaoğlan” Ecevit'in 14 Haziran seçim zaferiyle çıkılmış, ortam büyük ölçüde rahatlamış; hem devrimci hareket yeni bir yükselişe girmiş hem de ardından gelen kısmi afla önemli sayıda devrimci, deneyimli kadro


yoi pratik faaliyete dönme olanağı bulmuştu. Devrimci hareket, tarihinde tanık olmadığı bir ivmeyle ileri atılıyor, yurdun her ye­ rinde, özellikle gençlik içinde her gün yüz­ lerce binlerce insan saflara katılıyordu. 1975-76’larda, küçük şehir ve kasabalar­ dan liseyi bitirip büyük şehirlere üniversi­ telere gelen gençler, yeni sosyalist düşüncelerle tanışıp politik tercihlerini yapıyorlar; bir yıl sonra ortalama bir for­ masyonla memleketlerine dönüp, orada sosyalist düşünceleri yayıyorlardı. Türkiye, İç Anadolu kırsalı hariç kırmızı rengini al­ ıyordu. Yine bu gençlerin önemli bir kısmı bulundukları büyük şehirlerde kalıyor; katıldıkları örgütlerde politik/pratik faali­ yetlere girişiyorlardı. Hareketimiz, kadro devşirmede “ hasat m evsim i” nin yaşandığı bu dönemi erken yediği darbe yüzünden kaçırmış, dönemi fetret devri yapısıyla karşılamıştır. Kadro­ larımız bir yerde tutunabilmek amacıyla. Pahalılık ve İşsizlikle M ücadele Derneği (PİM)’e sıkışıp kalmış, bu aşırı yapkmlığa uygun örgüt tarzıyla, hele gerilimin ve co­ şkunun özellikle gençlik içinde doruklara tırmandığı bir dönemde yol alınmaya çalışılmıştır. Hayat bir “ cilvesiyle” (yada “ çelm e” siyle), erken davranan hareketi­ mizin geç kalmasına yol açmıştır. Bu geç kalışın eksikliği ve tutukluğunun izleri uzun zaman üzerimizden atılamamıştır. Her kriz muhafazakarlarıyla birlikte devrimcilerini de yaratıyor! Hareketin o güne kadarki lider kadroları yalpalar hatta kimileri düşerken, yeni liderler toparlan­ manın öncüsü olarak ortaya çıkmışlardır. Bu noktada “ tarihe bir not” anlamında, Mehmet Ö zler’in adını anmak gerekiyor. 1977 Reorganizasyon Kongresine Doğru

K ıvılcım lı’nm attığı Büyük Derleniş Parti taktiği, hedef grupların ayrı yöneli şlere girmelerinden dolayı geçerliliğin yitirmişti. Ne THKP-C ne de THKO kö kenli gruplarla bir parti çatısı altında bi araya gelmek artık mümkün değildi. Ayr ıca hem onlar hem Kıvılcımlım grupla kendi içlerinde siyasi ayrılıklar yaşamış yeni bölünmelere uğramışlardı.

O günün şartlarında Kıvılcım grubu, Di H. Kıvılcımlı geleneğine bağlı grup ve çev relerin bir araya gelmelerinin mümkün v< gerekli olduğunu, derlenişin bunlarla ola bilirliğini düşünerek kongre hazırlıkların; başladı. Zemin olarak O. Aksungur çevresiniı kurduğu Vatan Partisi uygun görüldü. Der lenişe olumlu bakan bir kısım insan zateı orada vardı. VP ile göriişm eler/toplantılar yapıldı Ancak onlar bir kısmı insanı üye yapıyor bir kısım -özellikle Kıvılcım grubundanönder kadronun üyelik başvurusunu onay lamıyorlardı. Amaçları, akıllarınci Kıvılcım grubunun altını oymaktı.(3)

Bir süre sonra Parti M K’smda çoğun luğu sağlayan kongre yanlıları, kapılar gelmek isteyen herkese açtılar.(4) Bundaı sonra kongreye kadar ki süreç içinde, ( güne kadar ulaşılamamış, mümkün olaı bütün çevrelerle görüşüldü ve kongreyi çağrıldı.

Ocak 1977’de toplanan kongreyi Kıvılcım ve Ankara Derleniş ana grup larmın yanı sıra başka yerel çevreler v< kişiler de katıldı.(5) Gündemin ana madde sini elbette partileşme tartışmaları olu şturdu. Derleniş grubunun bir kısm Parti’de kaldı, bir kısmı kongre sırasında ayrıldı. İSİ


....... Anılar, Deneyler, Dersler...... Kongre gruplar dönemini sona erdirmiş, programatik bir birlik sağlayarak herkesin, önünde “ boynunun kıldan ince olduğu” tüzük kuralları çerçevesinde; bir Parti ola­ rak siyasi arenada dövüşe atılmıştır. Kısmen 1975 ve ardından ‘76 yılı gele­ neğimizin, enerjisini Parti’nin yeniden ör­ gütlenmesine harcadığı bir dönem olmuştur. Bu aynı zamanda şu demek de oluyordu. Bütün enerjisini ve perspektifini reorganizasyonda yoğunlaştıran hareketi­ miz, devrimci m ücadelenin genel olarak işçi sınıfı, öğrenci gençlik, öğretmen ve memur hareketi, meslek odaları ve diğer aydın kesimler, mahalleler, küçük şehir ve kasaba gençliği içindeki hızla yükselişinde, somut taktik ve yönelişlerde yetersiz kal­ ıyor; yaygınlaşmada ve kadrolaşmada” atı alan” burjuva ve küçükburjuva sosyalizm­ leri “ Üsküdar’ı geçerken” ne yazık ki biraz “ yaya” kalıyordu. Bu yetmezlik, kongre sonrası da bir süre devam etmiş, Parti olarak dövüşe atıldık­ tan sonra günlük mücadelenin bizden talep ettikleriyle daha somut yiizyüze gelmişizd ir .

Reorganizasyon kongresinde alınan ka­ rarlara baktığımızda bu zaafları görmek daha mümkündür. Kongrenin-en güçlü ol­ duğu kararı “ İttifaklar Sorunu Ü zerine” olanıdır ki bunun bile kısa bir süre sonra düzeltilmesi kaçınılmaz olmuş, yeni bir kongre toplanmıştır. “ Olağan I. Kongreden onbeş ay sonra toplanan bu kongrenin amacı;” “ 1- bu süre içinde Partimizce yürütülen ‘ittifaklar politikası’nı gözden geçirmek, otokritiğini yapmak” olmuştur. (Vatan Par­ tisi Olağanüstü II. Kongre Kararları) Diğer

alanlarda

alınan

kararlardan

“ Sendikalar Ü zerine” 6 no.lu kararda, işçi sınıfı içinde çalışma ve yönelişin genellikle sendikalar ve özellikle DİSK içinde çal­ ışmayla sınırlandırıldığını; sınıfın sendi­ kasız kesimi ve mahallelerinde çalışma perpektifinin eksikliğini görüyoruz. Ancak karardaki yöneliş doğrultusunda, gerek (ve özellikle) deri ve tekstil işkollarındaki taban çalışmalarında, gerekse Parti üyeleri İlerici Deri-İş sendikası başkanı Kenan Budak ve ve Basm-İş sendikası başkanı Burhan Şahin kanallarından DİSK tepe­ sinde önemli kazananları da burada anmalıyız. Yine “ Gençlik Ü zerine” ve “ Kadın” kararlarında sığlıklar, taktik ve yönelim ek­ siklikleri vardır. Bunlar dediğimiz gibi bütün perspektifi yeniden örgütlenmede yoğunlaşmış hare­ ketimiz için o günün koşullarında doğal sayılabilecek yetmezliklerdir. Yapısal/örgütsel olarak tesbit edilebile­ cek zaaflar da vardır. 1957 VP tüzüğü ol­ duğu gibi kabul edilmiştir. Tüzükteki 21 kişilik MK ve 7 tane Divan (Başkanlık, Or­ ganlar, Kültür, Finans, İşçi Teşekkülleri, Aydın Köylü Esnaf Teşekkülleri, Kadın Çocuk Gençlik divanları) alıkonulmuştur. Tüzüğe göre “ haftada bir toplanır” olan bu divanların çoğunun politikası, taktik yö­ nelişleri hatta çalışma alanları bile yoktu. Üstelik o zamanki anlayışa göre “ Kurmay çadırda!” tutuluyordu ve bu, M K’daki bir kısım arkadaşı işlevsizleştiriyordu da. Çok daha yaygın ve “ kurumsallaşmış” bir par­ tiye uyarlanabilecek VP tüzüğü idealize edilirken yapı da bir anlamda bürokratize ediliyordu. Ancak bütün öznel/nesnel olumsuzluk­ lara rağmen Parti işçi sınıfı ve halk arasında önemli sayılabilecek bir etki ya-


yol ratmış ve büyüme satıcıları da başlamıştı. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa il örgütleri dışında Adana, Mersin ve Zonguldak’ta il örgütleri kurma aşamasına gelinmişti. Bu büyüme Parti’yi yeni, daha üst görevlerle yüz yüze getirerek, sınıfın öncülüğüne doğru sınava çağırıyordu. 1977 - 78’ler Türkiye’sindeki Politik Durumun Partiye Dayattığı Görevler Kongrede “ Türkiye’de Durumun Özel­ likleri ve Partiye Yüklediği Görevler Hakkında K arar” o zamaki saptama­ larımızın ne kadar doğru olduğunu bugün bir kez daha gösteriyor. Kararı buraya bu­ raya aktarmadan o güne kadarki sürece yine kısaca bir bakalım. 12 Mart faşizmi Türkiye fınans kapitalinin bunalımdan çıkışını sağlayacak yeterli bir ser­ maye birikimini sağlayamamıştır. O kısa sürede uygulanan baskı, zulüm, katliam ve ekonomik soygun politikası kısa sürede ters tepmiş, küçük üretmenler ve orta taba­ kaların partisi CHP bu süreçte kısmen, gelenekçil devletçi yapısından kurtulup halkçılaşarak, Ecevit önderliğinde demo­ kratik güçlere doğru bir kopuş sağlamış ve Haziran ‘74 seçimlerindeki başarısıyla da faşizmden çıkışın yolunu açmıştır. Erbakan M SP’si ile kurulan koalisyon hükümeti kısa zamanda (Kıbrıs kriziyle bağlantılı olarak) yıkılmış arkasından (aradaki kısa süreli kriz hükümetini atlıyoruz) Demirel başkanlığında MHP ortaklı M illiyetçi Cephe Hükümeti kurulmuştu. Hükümetin programı, 12 Mart hükümetleri gibi ekono­ mik krizden, sermaye birikimiyle çıkmak üzerinedir. Bu defa yıpranan resmi OrduPolis terörüyle birlikte üniversitelerde, ma­ hallelerde, giderek fabrikalarda, M HP’li sivil faşistlerin terörü azdırılmıştır. MC Hükümetinin soygunu ve terörü güçlü bir halk direnişine çarpmış, grevler yükselmi­

ştir. Polis-sivil faşist-idare işbirliğiyle üni­ versite dışına itilen gençlik mücadeleyi mahallelere taşımış, hareket bu dönemde ye­ rellerde de kök salmıştır. Çıkılamayan kriz, yeni bir genel seçimi zorunlu kılmıştır. Ardından gelen ‘77 genel seçimlerinden halk destekli CHP daha güçlü çıkmıştır. Ancak m illetvekili sayısı hükümet kur­ maya gene yetmez ve II. MC hükümeti ku­ rulur. “ Düzenlem ede” bir değişiklik olmamıştır. İstenilen bu değildir. M C’nin baskı ve terörü ters tepmekte ve devrimci durum yükselmektedir. Bu noktada devreye giren “ gizli eller” Adalet Partisi’nden Tl milletvekilini istifa ettirir ve siyasi tarihe “ Güneş Motel Operasyonu” olarak geçe­ cek olan olayla, B. Ecevit (bu milletvekil­ lerinin her birine birer bakanlık vererek) CHP hükümetini kurar. Bu olayla sadece Türkiye’nin değil TDH’nin tarihinde de yeni bir dönem ba­ şlar. Finans kapital açısından amaç, yıpranmış yeni bir MC hükümeti yerine “ halk dostu” CH P’yi, kendi politikasına kazanarak bunalımdan çıkmaktır. Kongre kararım şimdi burada anabiliriz. “ Egemen sınıflar ve emperyalist ülke­ ler sömürü ve egemenliklerini elden kaçır­ madan ve bunalımın yükünü emekçi kitlelere yıkarak bunalımı nasıl atlatabile­ ceklerinin hesabı içindedirler.” “ Egemen sınıf MC eliyle bunalımın yü­ künü halka yıkamayacağım, yıkmaya kal­ karsa kendi düzeninin yıkılabileceğini görünce, hem faşist partileri yıpratmadan yedekte tutmak hem de halkın muhtemel tepkisini amortize edebilmek için kestane­ leri ateşten çıkarması amacıyla CHP Ti ik­ tidarı çıkarma uygun bulmuştur.” (Vatan Partisi Oalağanüstü 2. Kongre Kararları) Kararda orta tabakaların partisi CHP’in W


Anılar, Deneyler, Dersler durumuysa şöyle değerlendirilir, “ CHP; finans kapital, tefeci bezirgan ta­ hakkümüne karşı en geniş ama en az bilin­ çli kitlelerin tuttuğu burjuva reformist bir partidir. Bu parti sınıf tabiatı gereği ken­ dini destekleyen emekçi kitlelerin gücün­ den korkmuştur ve bu güce güvenmediği için, finans kapitale yaranma politikasını uzun süredir benimsemiştir. Kitlelere gü­ venmediği için, finans kapitalin açık dikta girişimlerine karşı halkın gücüne dayanma politikasını benimsememiş, buna karşılık finans kapitalle bir uzlaşmayla faşist dikta­ törlüğe gidişi engelleyebileceği hesabını yapmıştır.” (a.g.e.) Azınlık kopuşmasmın Maddi Temelleri CHP hükümet programı” Toplumsal An­ laşm a” adı verilen; işçi sendikalarının işveren sendikalarıyla, ücretlerin dondu­ rulması kapsamında uzlaşmasını sağlamak üzerine inşa edilmişti. Böyle bir “ toplum­ sal anlaşma” yla, enflasyonun % 100’lere vardığı bir dönemde işçiler, neredeyse “ yarı paraya” çaktırılacak; finans kapital M C’ye zorla yaptırtamadığı soygunu, CHP’ye güzellikle yaptırtacaktı. Bu uzla­ şmayla CHP, işçi sınıfı ve emekçi yığınlara karşı fmans kapital yanında saf tutmuş olu­ yordu. Bu durum hem Türkiye’nin hem CHP’nin hem de solun tarihinde önemli bir kırılma noktasıdır. Bu gelişmenin etkisi halk saflarında çabuk görülmüştür. O günlere kadar sınıf ve halk içinde güçlü etkileri olan CHP meclisteki tutum ve davranışlarıyla; (Meclis’te sıkıyönetimin kaldırılması, DGM ya­ sasının engellenmesi vb. mücadeleleri ile) halkçı saflarda durabiliyordu. Hele kırsal alanlarda CHP’lilikle devrimcilik iç içe geçmiş gibiydi. CHP Tilerle Devrimcilerin

omuz omuza faşistlerle mücadeleye giri­ şmeleri günlük olaylardandı. Bu durum CHP hükümetinin, halk le­ hine çalışacağı gibi bir umut yarattı ki zaten finans kapital açısından istenilen de buydu. Bu umut sosyalist saflarda, özel­ likle burjuva sosyalist eğilimler TİP, TSİP, TKP arasında da önemli bir yankı buldu ve bu siyasetler CHP’nin dolayısıyla düzenin politik etkisi altında kaldılar. Bu aynı za­ manda diğer devrimci eğilimlerden uzakla­ şmaları anlamına geliyordu. CHP’nin teslimiyet politikasını halka teşhir yada devletin kolluk güçlerine karşı direnme ey­ lemleri şöyle dursun, sivil faşistlerin saldır­ ılarına karşı aktif savunma eylemleri bile bu çevrelerce “ goşizm’Te suçlanıyordu. CHP’nin hükümet olması doğrudan sınıf içinde de etkisini gösterdi. DİSK ve ona bağlı sendikaların (sınıfın canlı kesimleri burada örgütlüydü) başlarının CHP ve TKPTi sendikacılarla tutulmuş olmasının bunda payı büyük olmuş olsa da sınıf hare­ ketinde açık bir gerileme görüldü. Grev­ deki işçi sayısında büyük bir düşme oldu. Düzen Ecevit/CHP eliyle, sınıfın gardım düşürmüşü. Bu “ um ut” oralarla da sınırlı kalmadı, VP içinde de yankı buldu. Parti M K’sında, sonradan Azınlık olarak adlandırılacak; başım Selahattin O kur’un çektiği bir grup, Ecevit’in bunalımı aşabileceğini iddia ede­ rek aslında finans kapitalin, “ bunalımdan Ecevit eliyle çıkm a” politikasının etkisine girmiş olduğunu ilan etmiş oluyordu. Bu tutum onların derhal, “ Reorganizasyon ba­ şlamıştır ama tamamlanmamıştır, sürmek­ tedir.” diyerek P arti’yi tartışma konusu eden örgüt ve “ Cephe siyasetinden vaz­ geçmeli, Parti’yi güçlendirmeye çal­ ışm alıyız.” diyerek taktik anlayışlarına sıçradı.


yol Ancak Parti’niıı duruşu sağlamdı. “ Faşist M C’ninkinden özünde farklı ol­ mayan burjuva reformist CHP’nin ekonomik tedbirleri, bunalımın reformist çözümleri dışladığının en esaslı kanıtlarından biridir.”

“ Bütün bu ekonomi politika, buhranı derinleştirmek ve halk kitlelerinin düzene karşı tepkisini yükseltmekten başka bir so­ nuca varmayacaktır.” “ Bu durum, bunalımdan çıkışın tek yo­ lunun işçi sınıfının asgari programı olan Vatan Partisi Program ı'nm an geçirilmek­ sizin uygulanılması olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır.” (a.g.e.) Hayat Partiyi doğrulamıştır! Yığınların CHP’den kopuşmaları çok uzun sürmemi­ ştir. Ancak kopuşmayı devrimci saflara doğru örgütleyemeyen TDH, sağlam bir it­ tifak da yaralamayınca gidiş, açık faşist bir darbeye doğru olmuştur.(6) Elbette finans kapitalin bunalımdan CHP eliyle çıkma politikasına Parti içinden ses verenler, Parti ’nin en yorgun kadro­ larıydı. “ 78 Nisan Kongresinde Parti ço­ ğunluğunun karşı tepkisini alan Azınlık eğilimi, Ağustos 1978’de ise Parti’den ko­ puştu. Azınlıkla birlikte Parti’den kopan üyeler Parti’nin en çürük en yorgun yanını temsil ediyorlardı.” (Vatan Partisinde Yol Ayrımı, Mayıs 1979) Peki (bunca yıl sonra soralım!) böyle miydi? Evet! Çünkü Parti­ den Grup olarak istifa eden Azınlık ayrıldıktan sonra hiçbir varlık göstermedi. İki satır yazı yazmadılar. Ne başı çekenler ne daha alttakiler -başka bir harekette olsun- gidip de bir işin ucundan tutalım de­ mediler. O yüzden kopuşma sırasında yaptığımız “ Binbir teorik gerekçeyle üstü örtülmek istense de bu bir kaçıştır.” tesbiti

daha birkaç ay geçer geçmez doğru­ lanmıştı. Kopuşmaya rağmen Parti, kongre karar­ ları doğrultusunda çalışmalarına hız ver­ miş, mücadeleyi yükseltme sürecine girmiştir. Bu süreçte Parti’nin “ Toplumsal Anlaşmaya H ayır!” kampanyalarını Kur­ tuluş, Kitle, Emeğin Birliği siyasetlerini de katarak düzenlediği “ Ücretlerin Dondurul­ masına K arşı” kampanyalarını o dönemin “ başarılar hanesi” ne yazılması gereken eylemlilikler olarak değerlendirmek gere­ kir. Vatan Partisi’ııin bu (ve daha sonraki) dönemdeki güçlü yanlarından birisi de doğru bir İttifaklar Politikası kurabilmiş ol­ masıdır. Parti taktik olarak öncelikle sol si­ yasetlerin içinde yer alacağı bir Sosyalist Blok önermiş, ve bu blokun mücadele içe­ risinde orta tabakaları ve kısmen CHP’yi de kazanabileceği düşünmüştür. Sol içi bir­ lik çalışmalarında önemli insiyatifler alınmış, Sosyalist Forum örgütlenmiş ve sol çevrelerle önemli eylem birlikleri ya­ ratılmıştır. Bu önemli insiyatife “ derin devlet” in tepkisi gecikmemiş Vatan Partisi Genel Merkez binası Sosyalist Forum’dan tam bir hafta sonra bombalanarak tahrip edilmiştir. İkinci Kopuşma: Anarşizm ‘78 kopuşmalarınm İkincisi ise Azınlık çatlağında üremeye başlayan ve daha sonra Anarşizm adı verilen eğilimdir. Demir Kiiçükaydm, Feridun Şalcar ve Ergun Aydmoğlu’nun başını çektiği bu ekip ilk zayıflıklarını daha A zınlık’ın kopuşunda ele verdiler. Kopuşmanm siyasi özünü kav­ rama yeteneğinde olmadıklarını, ayrılığı “ güya fikir tartışması” görerek basitleştir­ diler. Parti merkez hattını “ arkadaşlara mesele iyi anlatılsaydı gitmezlerdi” yollu

*11)


Anılar, Deneyler, Dersler. eleştirerek paniklediklerini gösterdiler. Bunun o günkü siyasetteki anlamı “ Biz mücadelenin dayattığı görevlere talip olamıyoruz.” demekti. Bitmek tükenmek bil­ meyen tartışmalar, mücadeleden kaçışlarının sığınağı oldu. Anarşizm Partiyi çok daha fazla yordu. Ay­ larca süren “ Teşkilat Toplantıları” nda , sürekli bir öncesini inkar eden “ tezler’Te reorganizasyona, Parti’nin örgütsel varlığına, tüzüğüne, se­ çilmiş MK’sına, kongre kararlarına ve hatta en sıradan değerlerine saldırarak önemli sayıda partilinin enerjilerini tükettiler, ruhlarını çö­ kerttiler. Partiyi burjuva sosyalisti olarak niteleyip, “ bu hastalığın bize nerede, ne zaman bu­ laştığını” bulmak için gide gide ‘74 Kıvılcım Gazetesine yani neredeyse Kıvılcımlı’nm ölü­ müne kadar vardılar. İlerlemeci TKP’nin sınıf içinde kazandığımız mevzilere silahla saldırdık­ ları bir dönemde Parti’yi, TİP, TSİP, TKP ile aynı yere koymaya kalktılar.(7) Örgütsel olarak organlı, hücre/ekip çal­ ışmasını reddedip bütün partililerin “ hep bir­ likte” yaptığı toplantılarda “ hep birlikte” aldıkları kararlarla “ hep birlikte” yönetmeyi önermeleriyle nasıl 1 numara liberal olduklarını gösterdiler.

tasfiye ettiğini belirten bir kararı kabul etti. Böylece kongre Parti’den kopuşunu resmen ilan etmiş oldu.” (Vatan Partisi’nde Yol Ayrımı) Bu süreçte akıl almaz mizansenlerin yanı sıra (Gerçek daha sonra anlaşılacaktı.) bütün parti militanlarının sonsuz sevgi ve saygısına sahip, o sıralarda gırtlak kanserinden konuşa­ maz halde ölüm döşeğinde yatmakta olan îsmet Demir Ağabey imzalı “ Burjuva sozyalizmiııi tasfiye edin!” sahte mektupları kongrede oku­ narak, delegelerin duygularını istismar etme al­ çaklıklarını da o zaman “ kar hanelerine” yazmıştık. Delege çoğunluğu tasfiye karar ta­ sarısını onaylayınca Parti’yi ve onun devrimci hattını savunanlar, Parti Başkam Mehmet Öz­ lerim okuduğu bir deklarasyonla kongreyi terk ettiler. “ Kongre bu kararıyla, Parti’nin bu güne kadarki politik hattını ‘burjuva sosyalist’ görerek, gerçekte Vatan Partisi'ni tasfiye ettiğini resmen ilan etmiştir. “ Böylece kongre aslında Vatan Partisi’nden ayrıldığını, Anarşizmin yeni politik hattına yö­ neldiğini de ilan etmiş oluyor. “ Bu durumda gerçekten Vatan Partisi’ini sa­ vunanlara, kongreyi tanımamak ve onu Par­ ti’den bir ayrılık kongresi olarak tanımak düşer. ’’

Pratik çalışmanın önüne de Parti programını koyarak, sınıfa günlük mücadelesinde yol gös­ terecek taktik açılımları “ reformizm” sayarak mücadeleyi donuklaştırıp cansızlaştırmaya kalktılar.

“ Şimdi Parti’nin gerçek savunucuları, Ana­ rşizmin yeni, meçhul politik hattının takipçisi olmayanlar Kongre’yi sürdürmeli, bu ayrılığın bütün gerçek yanlarını tesbit etmeli ve Türkiye proletaryasına ilan etmelidir.”

“ Böylece Anarşizm, Parti’nin ‘buıjuva sos­ yalisti’ olduğunu ispatlayacağım derken kendini burjuvazinin çıkarlarını işçi sınıfı içinde yay­ maya çalışan küçük burjuva çizgi olarak netle­ şti ve önüne baş hedef olarak işçi sınıfı partisinin tasfiyesini koydu.”

Anarşizm de tıpkı ilk kopuşan Azınlık gibi CHP’nin “ yatıştırma” politikasının Parti için­ deki etkisiydi. Azınlık liberal bir tarzda usulca geri çekilirken, Anarşizm de görevler karşısın­ daki cesaretsizliğiyle histerik bir şekilde sağa sola saldırmış, Parti’nin her şeyiyle; örgüt yapısıyla, politik taktikleriyle, kongre karar­ larıyla çatışarak Parti adını resmi olarak elinde tutsa bile özünde o yapının dışına düşmüştür.

“ Sonuçta Anarşizm 3. Kongrede(8) geçici bir oy çoğunluğu sağladı. Kongre Parti’nin iki yıllık hattının ‘burjuva sosyalist’ olduğunu ve


yol Onlarla ilgili de şöyle demişiz: “ Bu dönek­ ler çoğu kere olduğu gibi 'Bizden bu kadar!’ deyip çekip gitmiyorlar, tersine dönüşlerini yük­ sek perdeden ahkam kesmelerle, ‘kendi boz­ gunlarını Parti bozgunu gibi görmeye ve göstermeye’ çalışıyorlar.” Yanılmış mıyız? Gene hayır. Demir, Feridun, Ergun üçlüsü harekete yararlı olabilecek birçok kadroyu heder ederek çekip gittiler. Önce MK dışında bütün Parti üyelerini istifa ettirdiler. Çünkü hiçbiri Demir’in kafasındaki “ Partili kali­ tesinde” değildi. (Tartışmaların henüz başında MK üyelerine saldırırken de “ Teğmenleri gene­ ral yaptık! ’’ diye bağırıyordu.) Sonra 5 MK üyesi bırakılıp gerisi, daha somu da ‘Genel Başkan’ Fe­ ridun dışmda tüm MK üyeleri istifa ettirildi. En sonunda ne mi oldu? Parti evraklarım kirasını ödemedikleri bir odacığa kilitleyip gittiler. Öden­ meyeli'kira yüzünden Parti evrakları 12 Eylüt’den az sonra polisin eline geçince MK üyesi ‘‘prole­ ter devrimcilerden” kimileri başka MK üyeleri­ nin polis olduğuna, “ kamuoyu” nu ikna turlarına çıktı. Ama bir noktada bunlarla ilgili yanılmışlığımızı iti­ rafedelim! “Onların yaldızlı, makyajlı yüzlerinin boya­ larını akıtıp işçi sınıfinagerçekytizlerini göstermeliyiz.’’ diye biraz abartmışız. O işi bize bırakmadan kendileri yaptılar. Buraya bilgi anlamında Parti Gençlik Örgütü GENÇ-GÜÇ’ün durumuna da kısaca değinelim. GENÇ-GÜÇ henüz kurulmuş, il komitelerini yeni oluşturmuş ancak henüz bir kongre yapmış değildi. Yasal olarak, kurucu merkez yetkiliydi. Bir üye kararsız kalınca merkezde iki eğilim de çoğunluk sağlayamadı ve merkez, örgütün de­ mokratik bir zeminde politik tavır alabilmesi amacıyla bölge toplantıları düzenleme kararı aldı. Yapılan ilk toplantıdan sonra Anarşist hat yanl­ ıları azınlıkta kalacağını anlayınca (biraz da ruh­ ları tükenmişti), toplantılara gelmeyerek süreci engellemeye kalktılar. Ancak zaten legal örgütle­ rin yan illegal, illegal örgütlerin de yarı legalleştiği bir süreçten geçiyorduk. Dolayısıyla artık <111

merkezde yasal çoğunluk kimde bürokratizmine düşmeden, fiili bir dunun yaratılarak GENÇGÜÇ, Parti çizgisi yanlısı gençlerce sahiplenildi. Yeni Bir Devrimci Ruhla îleri! O gün yanı başımızdaki yoldaşlarımızla kopuşmak tabi ki sonsuz sancılar veriyordu. Ama onlardan kesin kopuşmalar sağlayamadıkça da yol alamayacağımızı biliyorduk. Aslında her iki kopuşmada da Parti yorgun kadrolarını kaybe­ derek arınma gibi bir avantaj sağlamıştır. Ge­ riye legal parti çatısını kaybetmiş bile olsa, inançlı bir avuç kadro kalmıştır. Kopuşmalar o günün koşullarında “ karizması” olan önemli sayıda birçok lideri götürmüş ama yeni liderle­ rini de yaratmıştır. Çok sayıda kadro eriyip git­ miş ama Parti’ye sahip çıkan hırslı, inançlı birçok kadro da öne fırlamıştır. O günlerin çok önemli bir tutumu şudur. Çokça yapıldığı gibi kopuşan eski kadrolarm et­ rafında dolanıp onları yeniden “ kazanmaya” çalışmak yerine “ Yeni, taze güçlere!” paro­ lasıyla hız alınmıştır. Ve Parti İstanbul’da açıldığı yeni alanlarda, İzmir ve Bursa’da yeni genç militanlarla ve hele bölünme kongresinde bir tek üyesinin bile bulunmadığı Adana’da ya­ rattığı yeni rüzgarlarla ayağa kalkma becerisini göstermiştir. Bu, Sosyalist Vatan Partisi’nin ku­ ruluş zemini ve süreci olmuştur. Bugün şunu söyleyebiliriz. Bir fetret devrin­ den sonra reorganizasyonu başaran ama sınıf savaşında henüz deneyimsiz Parti’yi, hayat fena hırpalamıştır. Örgütsel yapısını, kadrolarını, tak­ tiklerini iyi bir sınavdan geçirmiş ve/fakat eğit­ miştir. VP ile kıyaslandığında SVP’nin taktik yö­ nelişleri daha belirgindir. Bunu kongre karar­ larında görebiliriz. Kararlar, önceki “ yuvarlaklıklar” dan farklı olarak daha somut, alt başlıklarla detaylandırılan ve her militana yol gösterici açıklıktadır. Daha önceki kongre­ lerde olmayan örneğin “ Örgütlenme Yönelişi Alanında” , “ Örgütlenme Tarzında” , “ Günlük


...... Anılar, Deneyler, Dersler..... Çalışmalarda Nasıl Yapmalıyız?” alt başlık­ larıyla açımlandırılan bir “ Örgütlenme” kararı vardır.

havası değil! Çünkü onu daha o zaman, kopuşmaların hemen ertesinde hızla üzerimizden sıyırıp atmayı başarabilmiştik.

“ Kadro Eğitimi” ni detaylandıran, “ Araç” öneren bir “ Ajitasyon Propaganda” kararı vardır. Hem “ gençliğin partizan örgütlenmesi” hem de “ demokratik kitle örgütleri içinde ör­ gütlenmesi” konusunda net bir “ Gençlik” ka­ rarı vardır.

Bugün duyumsadığımız bir avuç kadronun hırsla, inançla ve sonsuz fedakarlıkla ileri

Parti, kongre kararlarıyla VP döneminden farklı olarak kadrolarını bilinçlice, mücadelenin gerilim noktalarında; gençlikte, gecekondu ma­ hallelerinde de konuşlandı- rabilmiştir. Merkez kadro sayısı azaltılmış ve “ kurmay” artık “ çadır” dan çıkarak pratiğin içine girmiş, o biirokıatize yapı kırılmıştır. SVP, VP’ye göre daha dakik yapısıyla daha gerilim hatlarında ve daha “ ihtiyatsız” dır. Aslında halkımızın her işte bir hayır vardır dediği gibi o yaşananlarda da bir 4‘hayır’’ oldu. Eğer Parti 12 Eylül’e o yapısıyla yakalansaydı, tarumar olması kaçınılmazdı. Oysa ‘78 kopuşmalarıyla yapı, tarihinde hiçbir zaman yaşa­ madığı bir parti birliğini ve yoldaşlığını yakalamıştır. Önündeki Eylül’e dek olan za­ manı, yaralarını sarma, yeniden güç toparlama anlamında iyi değerlendirmiştir. Politik ve tak­ tik yönelişlerdeki birliğiyle mücadeleye ikircimsiz, bütün gövdesiyle yüklenebilmişim Faşist darbeyi böyle bir örgütsel birlikle kar­ şılayabilmesi asıl gücü olmuştur. Ve o birlik ve bütünlük gücüdür ki darbenin devrimci örgüt­ leri kitlelerden tecrit etme saldırısına karşın “ Parti çevresini yüz kat, bin kat genişletelim!” şiarım atmış ve bunu başarmıştır. 1983 84 derde Parti yüzlerce kat genişlettiği ilişki ağına ulaşmış ve sınıf içinde önemli bir etki ve prestij kazanmıştır. Yine bir halk deyişiyle “ Ölenin arkasından kötü konuşulmaz!” Bugün ‘78 kopuşmalarını anarken içimizin derinliklerinde duyum­ sadığımız; insanı zaman zaman bayan tartışma­ ların, üzerimize balçık gibi sıvaşan karamsar

(1) Tarihimizde Vatan Partisi konağı, Ocak 1977 reorganizasyoıı kongresinden, Ocak 1979’daki VP/SVP bölünme kongresine kadar olan iki yıllık dönemi kapsar. (2) Bizde o ekibe, Kıvılcımlı’yı utana sıkıla sa­ vundukları için ’’Utangaç Doktorcular” denirdi. Sonra duyuldu ki onlar da bizlere ’’Has Doktorcu­ lar’’ derlermiş. (3) ’’Artık” diyordu O. Aksungur. bugün de anımsıyorum, ’’partinin kapıları oportünistlere ka­ patılmıştır.” (4) Bu gerilim içerisinde Aksungurcu çevre, provokatif bir saldırganlığa kalışarak VP Ankara il ör­ gütü binasını silahla basmış, Doğan Terlemez yoldaşımız savunmada şehit düşmüş bir yoldaşımız da ağır yaralanmıştı. (5) Çoğunluğunu Deniz Subayları Davası sanık­ larının oluşturduğu Yurtdışı grubu, TSİP çıkışından sonra Yurtiçiyle kopuşııp TKP’ye gitmiş, neye uğ­ radıklarının farkına erken vararak, kongreden bir süre sonra Partiye geri dönmüşlerdir. (6) Bu kopuşma sürecinde TDH ve Parti hangi zaafları göstermiştir? Bu konuyla ilgili YOL Dergi­ leri ve Devrimci Harekette Kriz (Mehmet Yılmazer) kitabındaki, süreci değerlendiren yazılara bakılabi­ lir. (7) İlerlemecilerin ve DİSK tepesinin ayak oyunlarıyla bir kaç kez ertelenen Bakırköy Tekstil Şubesi Kongresi, sonunda işçilerin kararlı tutu­ muyla sonlandırılmış ve yönetimi, Vatan Partisi üye ve taraftarları kazanmıştı. İlerlemeci TKP’nin buna tepkisi, şube lokalini iki kez silahla taramak ol­ muştur. Hiçbir faşist odağa böyle bir eylem düzen­ lemeyen bu güruh, o zamanlar devrimci siyasetlere bu tarz saldırmakta bir sakınca görmüyordu. (8) Vatan Partisi 3. olağan kongresi Ocak 1979’da toplanmıştır


Profile for Yol Siyasi Dergi

Yol Kasım Aralık 2008 Sayı 15  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.yolsiyasidergi.org & www.twitter.com/yolsiyasidergi & www.facebook.com/yolsiyaside...

Yol Kasım Aralık 2008 Sayı 15  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.yolsiyasidergi.org & www.twitter.com/yolsiyasidergi & www.facebook.com/yolsiyaside...

Advertisement