Page 1


İÇİNDEKİLERİÇİND

6 Yıldızlı Projeler Yarışması’12 Tanıtım Etkinliği 8 WIE İş’te Kadın 10 8.RLC Günleri’nin Ardından 12 Ericsson Teknik Gezisi 13 IEEE Türkiye Başkanlar Kurultayı’12 14 7.İLTEK Günleri 16 E-Ticaret 18 TCP/IP

20 Geçmişten Günümüze Mobil Uygulamalar


EKİLERİÇİNDEKİLER

Röportaj: Bilge DEMİRKÖZ 26 Yerebatan Sarayı 32 Dünden Bugüne Chat Furyası 34 Milyon Dolarlık Sorular 36 Bunu Mu Demek İstediniz? 38 Erasmus 40 Nerede Ne Var 42


Haberler Gizem PEKKÜÇÜK gizem.pekkucuk@gmail.com

Yıldızlı Projeler Yarışması Tanıtım Etkinliği - 2012

T

ürkiye’nin en geniş katılımlı proje yarışması olan YTÜ IEEE Yıldızlı Projeler Yarışması, 2012 dönemine 7 Aralık 2011 tarihinde düzenlemiş olduğu Tanıtım Etkinliği ile yeniden başladı!

günü gibi önemli tarihlerin yer aldığı süreçler, yapılacak tanıtımlar ve en önemlisi etkinliğin ana temaları inovasyon ve girişimcilik konularında katılımcıların bilgilendirilmesiyle birlikte başladı.

Türkiye’de Ar-Ge ve inovasyon kültürünün gelişmesi ve üniversite öğrencilerinin projelerinin hayata geçirilmesi konusunda onlara destek olmak amacıyla YTÜ IEEE Öğrenci Kulübü tarafından düzenlenen Yıldızlı Projeler Yarışması’nın bu sene dördüncüsü düzenlenecek. Geçtiğimiz üç senede, 67 farklı üniversiteden 356 proje başvurusu alınan Yıldızlı Projeler Yarışması’nda, 2012 döneminde de pek çok yenilik proje sahibi ekiplerini bekliyor.

Yıldızlı Projeler Yarışması 2012 dönemi tanıtım sunumunun ardından KOSGEB ve YTÜ Teknopark’tan gelen katılımcılar, öğrencilere Ar-Ge ve inovasyon gibi konular hakkında bilgilendirme yaparken aynı zamanda projelerini hayata geçirmek isteyen öğrencilere sağlanacak destekler hakkında da detaylı bir aktarım yaptılar.

7 Aralık 2011 tarihinde Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Fakültesi konferans salonunda düzenlenen Yıldızlı Projeler Tanıtım Etkinliği; bir proje geliştirmek veya projesini hayata geçirmek isteyen herkese hitap eden, katılımın oldukça yoğun olduğu bir etkinlik olarak hafızalara kazındı. 7 Aralık günü, açılışın ardından gerçekleştirilen Yıldızlı Projeler Yarışması tanıtım sunumu ile başladı. Tanıtım sunumu, sene içerisinde gerçekleşecek başvuru dönemi, finalist projelerin ilan edilmesi, düzenlenecek eğitimler, final 6

Etkinliğe Turkcell’den katılım gösteren Aydın Bırık, KOSGEB ve YTÜ Teknopark oturumlarının ardından gerçekleştirdiği “Yeni Nesil Girişimcilik” konulu sunumuyla katılımcılardan büyük ilgi topladı. Aynı şekilde öğleden sonra “Gi-

rişimcilik ve Yaratıcı İş Modeli” konusu ile İsmail Haznedar, “20 Yaşında Patron Olmak” konusu ile Erdem Genç ve “Hayat Fırsatlar Defilesi” konulu paylaşımlarıyla Murat Şahin, kişisel başarılarının da yer aldığı, inovasyon ve girişimcilik temalarını öne çıkararak gerçekleştirdikleri interaktif sunumlarıyla katılımcıların bilinçlenmesini sağladılar. 7 Aralık 2011 günü gerçekleşen tanıtım etkinliğini; Yıldızlı Projeler Yarışması’nın tanıtıldığı, KOSGEB ve YTÜ Teknopark’ın sağladığı destekler hakkında detaylı bir bilgi aktarımının gerçekleştirildiği, inovasyon ve girişimcilik konularında deneyim sahibi isimlerin tecrübelerinden yararlanılan dopdolu bir etkinlik olarak arkamızda bırakırken, Yıldızlı Projeler Yarışması önündeki 4 aylık süreci aynı başarı ve özveriyle en iyi şekilde gerçekleştirmek için çalışmalarına tüm hızıyla devam ediyor. Unutma, sen de projeni hayata geçirme fırsatını yakalamak ve geleceğin girişimcileri arasında yer almak istiyorsan bu yarışma tam sana göre. Yıldızlı Projeler Yarışması ile “Fikrini Geleceğe Taşı!”


Haberler Gizem GÜLCAN gizemgulcann@gmail.com Ceren TORUN cerenn.torun@gmail.com

WIE İş’te Kadın Women in Engineering

B

ilindiği gibi IEEE Woman in Engineering (WIE), kadınların mühendislik alanında ve her türlü sosyal alanda aktif, güçlü ve yaratıcı olması için kurulmuş en büyük uluslar arası mesleki örgütüdür. YTÜ IEEE bünyesinde bulunan WIE, yıl içinde düzenlediği çeşitli seminer,etkinlik ve sosyal sorumluluk projeleriyle bu amaç doğrultusunda hareket etmektedir. WIE komitesi olarak geçtiğimiz yıllarda Anjelika Akbar, Ece Vahapoğlu, Neşe Apak , Prof. Dr Tülay Yıldırım gibi birçok mühendislik, sanat, medya sektöründe başarılı kadınları 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde ağırladık. Bu yılki WIE “İş’te Kadın” etkinliğimiz ise 26 Aralık 2011 pazartesi günü Kimya-Metalurji Fakültesi konferans salonunda gerçekleşti. Bu etkinlikte ‘Kadının Girişimcilik ve İnovasyondaki Rolü’ konusu işlendi. Programda öncelikle Prof. Dr. Tülay Yıldırım her zamanki gibi bizden desteğini esirgemeyerek açılış konuşmasını üstlendi. Bu tarz etkinlikleri sevdiğini ve desteklediğini, bu yüzden de fırsat bulabildiği sürece bu tür etkinliklere katılmak istediğini belirtti. Girişimciliği kendi ailesinden örneklendirerek anlattı ve hayatı boyuca her zaman annesini örnek aldığını ekledi. Kısa ve öz bir konuşma yaptıktan sonra yerini Ericsson mikroelektronik tasarım merkezinde çalışan

8

Fatma Özdemir’e bıraktı. Fatma Hanım “kadın olarak mühendis olmanın sırları” konulu konuşmasını yaptı. Bu güne kadar yaptığı işleri, çalıştığı şirketleri ve şu an çalışmakta olduğu Ericsson şirketini anlattı. Yabancı dilin önemini kendinden örnek vererek açıkladı. İş hayatını ne kadar kolaylaştırdığını ve artık yabancı dil bilmenin ne kadar önemli olduğunu hatta ikinci yabancı dilin gerekliliğinden bahsetti. Yaptığı işi somut bir şekilde bizlere gösterebilmek için yanında getirdiği çipleri tanıttı. Başarısı ve azimli çalışma hayatı sebebiyle bir çoğumuzun hayranlığını kazandı. Bir diğer konuğumuz D&P danışmanlık şirketi kurucu ortağı, stratejik iletişim ve kariyer danışmanı Duygu Eren de hangi zorluklardan sonra girişimci olmaya karar verdiğini anlatarak “Türkiye’de ve

Dünya’da Girişimcilik” konusunda bizlere yol gösterdi. Kendi şirketini kurana kadar yaşadığı deneyimleri ilkokul hayatından başlayarak anlattı ve hayatta fırsatların biraz da insanlar tarafından yaratıldığını hatırlattı bizlere. Geçirdiği trafik kazası sonucunda etkinliğimize katılamayan Duygu Tuğcu’nun yerine reklamcı Murat Yavuz etkinliğimize dahil oldu. Bu durumdan son anda haberi olan Murat Bey konuşmasını daha çok interaktif yapmayı tercih etti ve büyük ilgi topladı. Konuşmasında verdiği örneklerle girişimcilik ve inovasyon hakkında bize yeni bir bakış açısı kazandırdı. Reklamcılığı birçok meslektaşının aksine çocukluğundan beri istediğini ve hala işini çok severek yaptığını belirterek meslek seçmenin önemini kısaca anlattı. Reklam yaparken dikkat ettiği unsurları bizimle paylaşarak reklamın girişimcilikteki önemini vurguladı. Gayet eğlenceli ve dinleyicilerin de dahil olduğu bu konuşma salonda çok güzel bir hava estirdi. Etkinliğimizin sonunda konuşmacılarımız bize birçok şey kattı. Girişimcilik ve inovasyon hakkındaki bilgilerimizi bir adım daha öteye taşıdı. Hayatta küçük şeylerden yola çıkarak gelinen noktaları çok güzel örneklerle gösterdi. Hayal gücü ve yaratıcılığın cesaretle birleşmesinin sonuçlarını bunu yaşayanlardan dinleme fırsatı verdi. Etkinliğimize katılan tüm misafirlerimize, IEEE kulübüne ve WIE Komitesi Başkanı Merve Özdemir’e emeklerinden dolayı çok teşekkür ederiz.


Haberler Cansu KELLECİ cansukelleci@gmail.com

8.RLC Günleri’nin Ardından Sektörün En Bilinen Öğrenci Etkinliği

Sadece Derse Girerek Mühendis Olunmaz!” sloganıyla çıktığı yolda SEKİZİNCİ yılını kutlayan “Sektörün En Bilinen Öğrenci Etkinliği” RLC Günleri, 27-28-29 Şubat 2012 tarihlerinde Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Elektronik Fakültesi Konferans Salonu’nda bir kez daha sektörün nabzını tuttu.

Bu yıl ilk kez Davutpaşa Kampüsü’nde gerçekleştirdiğimiz ve genel olarak elektrik-elektronik, otomasyon, enerji verimliliği, aydınlatma konularını mercek altına aldığımız 8.RLC Günleri ile, Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen şirketlerinin sunumları, alanında uzman akademisyen ve sanayicilerin katıldığı paneller, bunların yanı sıra bu yıl ilk kez gerçekleştirilen teknik eğitimler ve daha bir çok yeniliklerle dolu 3 verimli gün geçirdik. Sektörün öncü kuruluşlarından Arçelik’in platin sponsorluğunda gerçekleştirdiğimiz 8. RLC Günleri’ nde AE 10

Arma Elektropanç, EAE ve Schneider Electric altın sponsor; ABB, Viko, Phoenix Contact, Keban Mühendislik ve Borusan Makine ve Güç Sistemleri gümüş sponsor; OBO Bettermann , Alstom ve Yılkoder de destek sponsor olarak yer aldılar. Bunların dışında İstanbul Ulaşım, Mercedes-Benz, Honda, 2M Kablo etkinliğimizde bizleri yalnız bırakmadılar. Gün sonunda düzenlediğimiz özel panellerde ENOSAD, ETMD, YILKODER, AGİD ve ATMK derneklerini temsilen aramızda bulunan değerli akademisyen ve sanayiciler bizlerle değerli bilgi ve tecrübelerini paylaştılar. Ayrıca etkinlik bünyesinde düzenlenen Tübitak Özel Oturumu ve İnsan Kaynakları Forumu da oldukça ilgi gören oturumlar arasında yer aldı. Etkinliğimiz ilk günü kulübümüze ve etkinliğimize her zaman destek veren hocalarımız Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. İsmail YÜKSEK, Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik

Elektronik Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Celal KOCATEPE ve Yıldız Teknik Üniversitesi IEEE Öğrenci Kulübü Danışman Öğretim Üyesi Sayın Prof. Dr. Galip CANSEVER’ in açılış konuşmalarıyla başladı. Yıldız Teknik Üniversitesi IEEE Öğrenci Kulübü Yönetim Kurulu Başkanı Yusuf KUŞ’ un da açılış konuşması ardından ilk oturumumuzda Borusan Makine ve Güç Sistemleri’ni temsilen Sayın Kenan Okan “Kojenerasyon Sistemleri” konulu sunumuyla bizlerle oldu. Daha sonra ABB’ den Sayın Gürkan Günaltay’ı “Asenkron Motor Yol Verme Çözümleri” konulu sunumunu gerçekleştirirken, kısaca ABB’nin genel işleyiş ve kariyer olanaklarından da bahsetti. Etkinliğimizin ilk günü ARÇELİK’ten Sayın Hürriyet Keskin’in “Televizyondaki Yeni Trend Connected TV”, MERCEDESBENZ’ten Sayın Serhat Güneyli’nin “Mercedes Benz Araçlarda Konfor ve güvenlik”, KEBAN Mühendislik’ten Sayın Öykü Özcan Yağcıoğlu’ nun


Haberler

“Binalarda LEED” konulu sunumlarıyla devam etti. Oldukça ilgi gören TÜBİTAK MAM özel oturumunda okulumuz mezunlarından Sayın Suat YILDIRMAZ “TÜBİTAK MAM Enerji Enstitüsü Güç Elektroniği ve Kontrol Grubu Uygulamalı Proje Örnekleri” konulu sunumunu gerçekleştirdi. Etkinliğimizin ilk gününü moderatörlüğünü Sayın Prof. Dr. Galip CANSEVER’ in üstlendiği, Sedat Sami ÖMEROĞLU, Mehmet SÖNMEZ ve Hüseyin HALICI’ nın panelist olarak yer aldığı “Enerji Tasarrufunda Otomasyon Teknikleri – Smart Grid” konulu “ENOSAD Paneli”nde panelistlerimizin değerli tecrübelerini bizlerle paylaştığı ve panelin soru-cevap kısmında oldukça renkli anların gerçekleştiği bir oturumla noktaladık. Ayrıca YTÜ IEEE-ABB işbirliği ile gerçekleştirilen ilk günün teknik eğitimi olan “Temel Motor Sürücüleri Eğitimi” oldukça verimli bir şekilde geçerken, oturumlarımız paralelinde gerçekleştirmeye başladığımız teknik eğitimlerin de 8.RLC Günleri’ne yeni bir yüz getirdiği konusunda eğitim hakkı kazanan arkadaşlarımızdan olumlu geri dönüşler aldık. Etkinliğimizin ikinci günü Phoenix Contact’ten Sayın Alpay Samen’in “PLC ve SCADA Çözümleri” konulu sunumuyla başlarken, EAE’ den Sayın Adnan Delibalta’nın “Alçak Gerilim Busbar Enerji Dağıtım Sistemleri”, 2M Kablo’dan Sayın Mehmet DERELİ’nin “Yangına Dayanıklı Kablolar ve Testleri”, AE Arma Elektropanç’tan Sayın Mustafa Kemal Muci’nin “Akıllı Bina Uygulamaları”, İstanbul Ulaşım AŞ’den Sayın Harun Dursun’un “Raylı Sistemlerde Güzergahların Belirlenmesi ve Hattın Modellenmesi” konulu sunumlarıyla devam etti. Sonrasında gerçekleşen İnsan Kaynakları Forumu’nda ise Schneider Electric’ten Sayın Onur Basat’a ve EAE’den Sayın Çiğdem Yılmaz’a öğrenciler kafalarındaki staj süreçleri, kariyer planları vb. konularda merak ettikleri soruları sorabilme fırsatı buldular. Gün sonunda düzenlenen, moderatörlüğünü Sayın Prof. Dr. Rengin Ünver’in üstlendiği AGİD ve ATMK derneklerinin ortak bir oturumda buluştuğu, Sayın Nergiz Arfioğlu, Sayın Fahir Gök ve Sayın Kevork Benlioğlu’ nun panelist olarak yer aldıkları “Aydınlatma Sektörüne Genel Bir Bakış ve LED Teknolojisi” konulu “Aydınlatma Paneli”nde de sektör hakkındaki son gelişmeleri dinleme imkanı bulabildik. İkinci günün teknik eğitimi Phoenix Contact - YTÜ IEEE işbirliğiyle gerçekleştirilen “Temel PLC ve SCADA Eğitimi” de yine oldukça başarılı bir şekilde düzenlendi. 8. RLC Günleri’ nin son günü olan üçüncü gün ise Viko’dan Sayın Oktay

Nak’ın “RLC Yükleri Kontrolü” konulu sunumuyla başladı. Ardından Schneider Electric’ten Sayın Ahmet Nuri İşlek’in “Schneider Electric Yaşam Alanı Yaklaşımları” konulu sunumuyla oldukça eğlenceli ve keyifli bir oturum geçirdik. Daha sonra Honda’dan Sayın Kıvanç Karagöz “Mühendislik Kariyerine Başlangıç” konulu oturumuyla mezun olduktan sonra bizi nelerin beklediği hakkındaki bilgilerini bizlerle paylaştı. Alstom’dan Sayın Çağlayan Koç’un “Alstom’da Kariyer Olanakları”, Arçelik’ten Sayın Namık Yılmaz’ın “Endüksiyon Ocak”, OBO Bettermann’dan Sayın Serdar Aksoy’un “Elektrik Tesisat Sisteminde Yeni Nesil Çözümler” konulu sunumlarıyla etkinliğimiz devam etti. Günün ve etkinliğin son oturumu olan moderatörlüğünü Sayın Prof. Dr. Özcan Kalenderli’nin üstlendiği, YILKODER ve ETMD derneklerinin ortak bir oturumda buluştuğu, Sayın Berrin Yavuz, Sayın Sermet Şatır, Sayın Alper Coplugil ve Sayın Gökhan Akman’ın panelist olarak yer aldığı “Elektrik Tesisatlarında Koruma ve Güvenlik” konulu panelle etkinliğimizi noktaladık. Ayrıca üçüncü günün teknik eğitimi olan “AC ve DC Servomotorlar” eğitimi ise Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Sayın Yrd. Doç. Dr. Metin Aydın’ın konuyla ilgili engin bilgilerini aktarımlarıyla tamamlandı. Oturumlarımız dışında sergi alanında kurulan şirket stantları oldukça yoğun bir ilgi gördü. Şirket yetkilileriyle birebir tanışıp, konuşma fırsatı yakalayan öğrenciler aynı zamanda bu stantlara CV’lerini de bırakabilme imkanı buldular. Oturum aralarında da Hacı Sayid’ in lezzetli kuru pasta ve kanepelerini atıştırırken, çay-kahve eşliğinde etkinlik hakkında sohbet edebilme ortamı yakalamış olduk. Kurulan stantlarda dağı-

tılan şirket tanıtım materyalleri de yine öğrenciler tarafından oldukça ilgi gördü. Etkinliğimize öncelikle Yıldız Teknik Üniversitesi’nden daha sonra da İstanbul’daki diğer üniversitelerin özellikle mühendislik fakültesi öğrencileri katılma fırsatı buldu. Bunun dışında 8. RLC Günleri, IEEE Türkiye Kardeş Kollar Projesi kapsamında da büyük bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. Etkinliğimizde ağırladığımız, bizleri yalnız bırakmayan Karabük Üniversitesi, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Namık Kemal Üniversitesi, Dumlupınar Üniversitesi, Mersin Üniversitesi ve Fırat Üniversitesi’nin IEEE kollarından arkadaşlarımızla da gelecek sene RLC Günleri’nde tekrar görüşme sözü alarak ayrıldık. RLC Günleri yedi senenin verdiği tecrübe ve sektörde edindiği özel konumla oldukça başarılı bir yılı geride bıraktı. Geçtiğimiz yedi senede düzenlenen RLC Günleri etkinliğinin oluşturduğu temelin üstüne birçok yenilik katarak “Sektörün En Bilinen Öğrenci Etkinliği” söylemine ne kadar layık olduğunu bir kez daha kanıtlarken, 9. RLC Günleri’nin de oldukça başarılı geçeceğinin işaretlerini vererek sona erdi. Etkinliğimiz süresince bizlerin yanında olan değerli akademisyen ve sanayicilere, katılımcı arkadaşlarımıza tekrar teşekkür ediyoruz. 9. RLC Günleri’nde görüşmek üzere! Unutmayın; Sadece Derse Girerek Mühendis Olunmaz!

11


Haberler Adem GÜL adem.gul7@gmail.com

Ericsson Teknik Gezisi

E

ğer mühendissen, hele bir de stajın ya da mezuniyetin yakınsa balıklama atlarsın teknik gezilere.Neden mi? Merak ettiklerine cevap bulmak için. Bu seferki durağımız, küresel pazarda lider şirketler bünyesinde Ar-Ge hizmeti veren ve bu hizmeti %100 deneyimli Türk mühendisleriyle sağlayan Ericsson Mikroelektronik Tasarım Merkezi idi. 13:30 diye ayarlanan buluşma saatimiz, gruplar halinde gelmemizden dolayı bir saat kadar sarkmıştı. Yine de koyulduk yola ve istikamet İTÜ Teknokent’ti. Merkeze geldiğimizde bizleri burada yönetici mühendis konumunda olan Fatma Hanım karşıladı. Fatma Hanım daha önceden WIE komitemizin düzenlemiş olduğu İş’te Kadın etkinliğimizde katılımcı olarak bulunmuş olduğu için pek yabancılık çekmedik diyebilirim. Heyecanlı bir şekilde toplantı salonuna geçtikten sonra ArGe merkezi ve burada yapılan işler hakkında bilgi içeren çok iyi bir sunum izledik. Sizleri öncelikle bu tasarım merkezi hakkında bilgilendirmek istiyorum. Tasarım merkezi 1996 yılında Alcatel Microelectronics ile başlayan yolculuğuna 2002 yılında STMicroelectronics ile devam etmiş ve en son 2009 yılında ST-Ericsson olarak özellikle kablosuz bağlantı alanına yönelik mikroelektronik Ar-Ge çalışmalarını başarıyla gerçekleştirmiş. Daha sonra Ericcson’un yatırım vizyonu kapsamında Ar-Ge faaliyetlerini sürdürmek üzere Ericsson Türkiye çatısı altına girmiş. Tümleşik devre (IC-integrated circuit) hizmetlerine ek olarak savunma ve

12

endüstri başta olmak üzere birçok alanda programlanabilir entegre(FPGAfiel programmable gate array) ve uygulamaya yönelik tümleşik devre (ASIC-application specific integrated circuit) gibi özel çiplerin üretimini de gerçekleştirerek adeta elektronik piyasasında yıldızı parlamış bir firma. Ancak en çok dikkat çekmek istediğim nokta da bu başarıyı sağlayan ekibin tamamen Türk mühendislerden oluşuyor olmasıdır. Kendi alanlarında bu kadar tecrübeli insanları yakalamışken aklımıza takılan sorulara cevap bulmak tabii ki de kaçınılmaz bir fırsattı ki staj, işe alım süreçleri, rakiplerimizden bir adım daha önde olabilmek için sahip olmamız gereken nitelikler ve yönelmek istediğimiz alanlar hakkında bilgi sahibi olmuş olduk. Zaten en çok sorulan sorulardan biri yabancı dil diğeri de not ortalamasıdır genelde. Biz de elbette en başta bu soruları sorduk. Günümüzde artık İngilizcenizin çok iyi bir seviyede olması zaten şirketler

için bir numaralı gereksinimdir bunu baştan kabul edelim. Ama önemli olan nokta şu ki ne not ortalamanız ne İngilizceniz ne de diğer özellikleriniz asla tek başına işe yaramıyor. Ericcson da Ar-Ge faaliyetlerine katkıda bulunacak mühendisleri işe alırken birçok niteliğin bir arada olmasına önem veriyor. Her şeyden önce de adayların mikroelektronik alanına ilgili olması onlar için çok önemli. Tabii ben burada teknik gezimizin konusu olarak mikroelektronik demiş olsam da öğrendiğimiz şey bir mühendis adayının hangi alanda çalışıp hangi alanda çalışamayacağının kararını vermesinin çok önemli olduğudur. Bu konuda özellikle Fatma Hanım’ın tavsiyeleri çok uzun ve etkiliydi. Onlar da kendi akademik yaşantılarından, tercihlerinden ve tecrübe kazandıkları süreç içerisinde ne gibi durumlarla karşılaştıklarından da bahsederek bizlere çok iyi vizyon kattılar. Bizimle ilgilenen mühendislerden üçü YTÜ’den, ikisi İTÜ’den ve son olarak Fatma Hanım da ODTÜ’den mezun olmuş. Özellikle İTÜ’lü mühendislerin sayı olarak fazla olduğu söylense de okulumuzdan mezun insanların da bu mükemmel ekip içerisinde yer alıyor olması bizi mutlu etti. Sunum ve soruların ardından ofis ve laboratuarları gezdikten sonra bizler için hazırlanan güzel ikramları geri çevirmedik tabii ki de. Hatta Yunus arkadaşımızın çayı kuru kuru içtiğini fark etmesi üzerine odanın sağ açığından defansa doğru çekilerek o nefis çöreklerle yüzüne renk katmasını da unutmadık, unutmayacağız.


Haberler

Meryem BAYRAKTAR mrymbyrktr@gmail.com

IEEE Türkiye Başkanlar Kurultayı 2012 bekliyoruz. Üçüncü gün bu zamana kadar kongre ve kurultayda yapılmayan bir ilki yaşadık. Oturumlar Ankara Organize Sanayii Bölgesi’nde yani Sincan’da gerçekleşti. Öğleden sonra ise yine Ankara Organize Sanayii Bölgesi’nde bulunan Karel, Ulusoy Elektrik ve Termikal fabrikalara teknik gezi yaptık. Üçüncü günün sonunda gittiğimiz Fatih Sultan Sofrası’nda ise artık herkes kaynaşmıştı. Gecesinde yapılan karaokeyi de tahmin edersiniz artık.

H

er yıl gerçekleşen IEEE Türkiye Başkanlar Kurultayı Gazi Üniversitesi IEEE Öğrenci Kulübü’nün ev sahipliğinde 30 Ocak3 Şubat tarihleri arasında Ankara’da gerçekleşti. 32 koldan toplam 120 IEEE gönüllüsünün katılım gösterdiği Başkanlar Kurultayı’12 için YTÜ IEEE’yi temsilen Yusuf Kuş, Oğuzhan Subaşı, Barış Sian ve ben Başkentimizdeydik. İlk günün oturumları Mimar Kemaleddin salonunda, -gördüğüm en güzel konferans salonunda- Gazi Üniversitesi IEEE Öğrenci Kulübü başkanı Aydan Kaya’nın konuşmasıyla hızlı bir şekilde başlamış oldu. İlk andan itibaren anlıyordunuz ki, Gazi Üniversitesi IEEE Öğrenci Kulübü her ayrıntıyı düşünmüştü. Yaka kartlarımız, tişörtlerimiz, etkinlik rehberimiz ilk oturumda elimizdeydi. Tabii etkinlik rehberini elime alıp ilk günün programına baktığımda bu düşüncelerim tersine döndü! Öyle dolu bir başlangıç günüyle karşı karşıyaydık ki, kurultayın sonunda ne halde olurum diye içimi korku kapladı adeta! Öyle ki ilk gün kol sunumları, ITKK oturumu, İlhan Akçal’ın ‘IEEE-IEL Veritabanı Kullanımı’ sunumu, Onur Yar söyleşisi bizi bekliyordu. IEEE Türkiye Kardeş Kollar Projesi Koordinatörü olarak ITKK oturumunun ilk gün olması beni biraz rahatsız etse de, o güzeliiim salonda sunum yapma şansına eriştiğim için çok mutluyum şu an. Onur Yar konusuna gelirsek de, sevgili radyocu Onur Yar’ı birçoğumuz orada tanıdık ama kurultay sürecinde ve sonrasında radyo programını sürekli sabote ettiğimiz için kendisi IEEE’yi daha önce tanımadığı için bir pişman, tanıdığı için bin pişman!

Oturumlardan sonra herkesin heyecanla beklediği yere geldik: Dedeman Otel, Ankara. İlk duyduğumuzda ‘Vaaay Arkadaaş!’ dediğimiz, kongrenin konaklamaları dört gece boyunca Dedeman Otel’de gerçekleşti. Başlıktan da anladığınız üzere sular çok sıcak, açık büfe çok açıktı! Daha fazla otel hakkında detaya girip gelemeyenleri hüzne boğmak istemiyorum. Kurultayın açılış yemeği için Gazi Üniversitesi Gölbaşı Sosyal Tesisi ve açılış partisi için de IF Performance Hall seçilmişti ve ilk günün sonunda –başta da tahmin ettiğim üzere- bitik haldeydik ki biz YTÜ IEEE olarak ilk gün otele erken döndük.

İkinci gün benim için kurultayın en önemli günüydü. Proje koordinatörü olarak görev yaptığım ITKK için, ilk defa çalıştay hazırlamıştım. Tüzük Genel Oturumunun ardından her kolun ITKK temsilcilerinin katıldığı ITKK Koordinasyon Ekibi 2011-2012 dönemi Koordinasyon Ekibi tarafından hazırlanan çalıştayımız başladı. ITKK çalıştayımıza katılan birini bulup ‘Human Bingo’ nedir diye sorun, o her şeyi anlatsın. Yok, hâlâ merak ediyorsanız ITKK nedir çalıştayı nasıl olur; o zaman sizi www.ieee-itkk.org’a

Kurultay oturumlarının son günü ise Gazi Üniversitesi’nin Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi’ndeydik. PDA Danışmanlık, Kurultay’13 , Kongre ve Kurultay genel oturumlarının ardından dördüncü gün için -20 derecedeki başkentte bir ‘Ankara Gecesi’ bizi bekliyordu. Geleneksel olarak kongre ve kurultayların son günleri şehir gezilerine ayrılır. Kar-kış-kıyamet demedik, bu kurultayda da geleneği bozmadık. Barış’ın ilk kez gittiği Anıtkabir ile gezimiz başladı. Ardından Ulus’ta bulunan 2. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni gezme fırsatımız oldu. 2.yi özellikle vurguladım ki Barış 1.diye iddia etmişti ve bana bir frappe borçlu. Kurultayın bittiği yeri tahmin bile edemezsiniz ki biz de edemiyorduk aslında. Derken kendimizi Ankara Halk Ekmek Fabrikası’nda, sıcacık ekmekleri mideye indirirken bulduk. Gazi Üniversitesi IEEE Öğrenci Kulübü bize öyle bir kurultay hazırlamışlardı ki; profesyonelliklerine, kurultayın dört dörtlük ilerleyişine, bizi rahat ettirmek için her detayı düşünmelerine diyecek tek kelime bulamıyorum. Başta Gazi Üniversitesi IEEE Öğrenci Kulübü Başkanı Aydan Kaya olmak üzere, Tasarım Komitesi Başkanı ve IEEE Türkiye Kardeş Kollar Projesi Koordinasyon Ekibi üyesi Berkay Diril’e ve organizasyon ekibine sonsuz teşekkürler. Gazi IEEE çıtayı o kadar yükseltti ki kongreyi düzenleyen İTÜ IEEE ve IEEE ODTÜ Öğrenci Kulüplerine kolaylıklar dilemek lazım. 10.IEEE Öğrenci Kolları ve GOLD Kongresi’nde, İTÜ Ayazağa Kampüsü’nde görüşmek üzere. 13


Haberler İrem SARIHAN iremsarihan.ieee@gmail.com Onur SERTKAYA sertkaya93@gmail.com

7.İLTEK Günleri Teknolojinin Yedinci Harikası Peki bu yıl İLTEK’te kimler, neler var? “Turkcell Akademi”nin platin sponsorluğunu yapacağı etkinlikte; Telekomünikasyon Paneli, Bilişim Paneli, E-TİCARET Paneli, CEO Forum, Teknik Oturumlar, Kariyer Oturumları ve Özel Oturumlar yapılacak. Altın sponsorlukta Aneltech’in, gümüş sponsorlukta Bircom’un, destek sponsorluğunda da Inspark’ın destek verdiği; basın sponsorluğunu BTNet’in, iletişim sponsorluğunu ise Bilim Şenliği, Kariyer.net, Elektrikport ve Pozitif TV’nin üstlendiği; Turkcell Akademi, Aneltech, Bircom, Inspark, IBM, Microsoft, Intel, Tübitak, Cisco, Yandex gibi öncü firmaların yanı sıra Türkiye Bilişim Derneği ve Elektronik Ticaret İşletmecileri Derneği’nin katılımcı olarak yer alacağı 7. İLTEK Günleri bu yıl bir hayli iddialı.

Y

ıldız Teknik Üniversitesi IEEE Öğrenci Kulübü tarafından 2005 yılından itibaren geleneksel olarak düzenlenen İLTEK (İletişim ve Bilişim Teknolojileri) Günleri iletişim, bilişim ve telekomünikasyon alanlarında faaliyet gösteren firmalarla öğrencileri bir araya getirerek son gelişmelerden haberdar olmalarını sağlamak amacıyla başlamış bir etkinliktir. Her sene daha da profesyonelleşerek ilerleyen ve sanayi, akademisyen ve öğrenci buluşmasını sağlayan İLTEK Günleri sektörde önemli bir etkinlik haline gelmiştir. İletişim, bilişim ve telekomünikasyon teknolojileriyle ilgilenen herkesi yakından ilgilendiren, YTÜ IEEE Öğrenci Kulübü bünyesinde düzenlenen, bu yıl “Teknolojinin 7. Harikası” olarak nitelendirdiğimiz İLTEK günleri, 27-28-29 Mart tarihlerinde, 3 günlük dopdolu bir programla 7. kez karşımızda. Daha önceki İLTEK organizasyonlarından farklı olarak, bu yıl etkinlik kayıtları www.iltekgunleri.org/ adresinden, internet üzerinden yapıldı. Bu yıl ilk defa uygulanan kayıt sistemi ile çok daha fazla teknoloji sevdalısına ulaşmayı başardı.

14

Biraz da İLTEK Günleri’nin temel taşlarını oluşturan panellerimizden bahsedelim. Gelenekselleşmiş panellerimizden olan Bilişim Paneli bu sene Türkiye Bilişim Derneğinin katılımıyla “Bilişimin Farklı Sektörlerde Yeri” konusu üzerine gerçekleşecek. Telekomünikasyon Paneli “Telekomünikasyonda Fiber Devrimi” konusunda Turkcell Teknoloji, TTNet gibi sektörün önde gelen firmaları bir araya getirecek. Her geçen sene bir adım daha ilerlemeyi hedefleyen

İLTEK Günleri bu sene panellerine bir yenisini eklemiş bulunuyor. E-TİCARET Paneli Elektronik Ticaret İşletmecileri Derneğinin katkılarıyla Trendyol, Limango, Markafoni ve VIP Dükkan gibi bu alanda öncü firmalardan katılımcılarla gerçekleşecek. Panellerimizin yanı sıra İLTEK Günleri’ne renk katacak CEO Forum’da Bircom Genel Müdürü Burçin Bircanoğlu, Toshiba Türkiye CEO’su Aytaç Biter, Qualcomm Türkiye Genel Müdürü Barış Ruacan gibi sektörün önemli isimlerini göreceğiz. Teknolojinin hızını yakalamış olan İLTEK Günleri bu sene Bulut Bilişim, Mobil Uygulamalar, Sağlıkta Bilişim gibi konuların yanı sıra telekomünikasyon sektöründeki son teknolojileri ele alıyor. İletişim, bilişim ve teknoloji alanının öğrenciler için en büyük fırsatı 7.İLTEK Günleri Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Fakültesi Konferans Salonu’nda sizlerle olacak. Hepinizi 27-28-29 Mart’ta İLTEK Günleri’nde olabilmek için siz de yerinizi ayırtın! Detaylı bilgi ve kayıt için; www.iltekgunleri.org


Teknoloji Ümmet KOCA ummet.koca@gmail.com

E - Ticaret Alışverişin -E Hali ğişti. Paranın icadı kadar etkili ve kesin bir değişim sürecine girdik yeniden.

T

icaret, insanoğlunun yerleşik hayatı kadar eskdir. Milyonlarca yıldır gelişimini sürdüren, her geçen gün birilerini kral dairesine birilerini de kapı önüne koyan bir olgudur. Konuya genel olarak ticareti tanımlamakla başlamak istedim. Zira oturup binlerce yıllık gelişim sürecini düşünmeye başladığında insan aklını alamıyor. Lidyalıları düşünün mesela. Şüphesiz tekerlek kadar önemli bir icattır para. Bilimsel yönden düşünün bir de. Atom altı parçacıklar, kablosuz enerji transferi, Cern deneyi gibi bilim dünyasını ayağa kaldıracak gelişmeler yanında paranın icadı çok basit geliyor insana değil mi? Milyonlarca yıldır gelişen ticaret dünyasını düşündükçe elimdeki kâğıt parçasının önemini bir kez daha anlıyorum. Gelişim sürecinin uzunluğu var bir de. Ticaret yolları üzerine kurulmuş onlarca gelişmiş şehir çıkıyor tarih sayfalarında karşımıza. İpek ve baharat yolu bize tanıdık olanları. Haftalar, hatta aylar süren nakliye süreci ve yağma riski, fazlasıyla çileli bir süreç aslında. Ve sırf ticaret yolu üzerinde olan şehirleri hima-

16

ye altına alabilmek için savaşlar yapıldığını düşündükçe şu anki ticaret anlayışı çok garip geliyor bana. Asıl konuya girmeden bir şeye daha değinmek istiyorum. Atlara! Ne alaka şimdi diyebilirsiniz doğal olarak ama merak etmeyin konudan çok uzaklaşmayacağız. M.Ö 3500’lü yıllara kadar uzanıyor atların evcilleştirilmesi. Tam 5500 yıllık bir geçmişimiz var. Çok değil bundan 140-150 yıl öncesine dönecek olursak bir gün gelecek insanoğlu atları sadece kitaplarda görecek desek kimse inanmazdı herhalde. 5500 yıllık bir birliktelik nereyde 150 yıl içerisinde son buldu. Aynı örneği para içinde düşünebiliriz bence. 2700 yıllık bir geçmişi olan paranın da sadece ‘14 yıl’ içerisinde tarihteki tozlu sayfalarda yerini almaya başladığı açık bir şekilde belli oluyor sanırım. Demek istediğim gelişen teknolojiyle birlikte insanlık tarihinde önemli rol oynamış şeyler artık çok kısa sürede tarih olabiliyor. Yavaş yavaş günümüze ve asıl konumuza gelmek istiyorum. İnternetin gelişimi ve tüm pazarların tek bir tık ile elimizin altına gelmiş olmasıyla birlikte bilinen ticaret anlayışı bir kez daha de-

Elektronik iletişim teknolojileri ticari hayatta uzun yıllardır (1980’lerden beri) kullanılmakta. Ama internetin e-ticaret için kullanılması oldukça yeni (1997’lerden beri). Zaten internet gelişimini, ticari kullanımı artmaya başladıktan sonra yaşamaya başlamıştır. Sonuçta, internetin yaygınlaşması ile birlikte, web ve e-posta uygulamalarının e-ticaretin doğal mekanı haline geldiğini söyleyebiliriz. İnternetin ticari ürünleri satmada kullanımı, ilk başta “belki olabilir” türünden ve süslü internet sayfalarından oluşan bir takım denemelerden ibaretti. Ancak, Amazon.com, Dixons, Yahoo gibi örneklerin 1-2 yıl içerisinde, sadece internet üzerinden sattıkları servislerle birer büyük şirket haline gelmeleri, birden bu tür denemeleri ve hayalleri gerçeğe dönüştürüverdi. İnternet üzerinde dönen ekonomi her geçen gün artmakta. Hatta Amerikan Ticaret Bakanlığı’nın yaptığı bir araştırmada internet ekonomisinin ( ucuz girdi ve iş gücü, az maliyet vb sebebiyle) enflasyon oranının azaltılmasında önemli bir rol oynadığını saptamıştır. Temel olarak işletmeden işletmeye (Business to Business, B2B) ve işletmeden tüketiciye (Business to Consumer,B2C) ana başlıkları altında incelenen elektronik ticaret modelleri farklı işleyiş ve ihtiyaçlara sahiptir. Forrester Resarch’ün yaptığı bir araştırmaya göre internet üzerinden yapılan perakende satışların (B2C) 1999 yılında 20 milyar USD ve perakende satışların % 0,2’si olarak gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Her yıl katlanarak artan bu oran 2010 yılında Avrupa genelinde %5 (143,7 milyar avro) perakende oranına ulaşmıştır. İngiltere %9,5’lik bir payla inanılmaz bir gelişim gösterirken, İtalya ve İspanya henüz %1’lerde devam ediyor. Ülkemizde de online satış oranı henüz çok gelişmiş değil. Kredi kartının çok yaygın bir şekilde kullanılmasına karşılık aynı oranı online satış üzerinde henüz yakalayabilmiş değiliz. Bunun başlıca nedeni internet kullanım oranı ve güvensizlik. Aslında gelişen yeni güvenlik önlemleri ve havuz hesapların oluşturulmasıyla online satış yapan firmalar müşterinin güvenini kazanma


Teknoloji

yolunda her geçen gün biraz daha ilerlemekte. Sadece kart numarası ve son kullanma tarihini yazarak yapılan bir alışverişin pratik olması kadar, bu basitliğin güvenlik ihlaline neden olacağını düşünen milyonlarca insan var. Tabi satışı onaylamanız için cep telefonuna gelen güvenlik kodu alışverişinizi daha güvenli hale getirebilirsiniz. Online bankacılığın da online satış ile paralel büyüme göstereceğini düşünürsek bu konuda bankalara da çok büyük iş düşüyor. Türkiye’de online satış işlemlerinin büyük bir bölümü şimdilik batı bölgeler üzerinden yapılıyor. Her geçen gün artan internet kullanım oranı e-ticaret alanında ülkemizi güzel bir pazar haline getiriyor. İngiltere ve Almanya gibi online satış rakamları Avrupa ortalamasının çok üzerinde olan ülkelere bakacak olursak, Türkiye’nin de 72 milyonluk nüfusuyla ileride pazarın üst sıralarında yerini alabilmesi için e-ticaretin yaygınlaşması ile ilgili çok yoğun çalışmaların yapılması gerekiyor. Tabi online satış denince akla gelen ilk isimlerden biri şüphesiz Amazon.com! E-ticaret sektörünü rayına oturtan, geliştiren ve bu denli yayılmasına öncülük eden, dünya üzerinde milyonlarca müşteriye sahip 2011 yılı cirosu “48 milyar Dolar” olan bir “internet sitesi”. Peki, Amazon’un farkı ne? Neden bu kadar büyük?! E-ticaret sektörünü geliştiren bir firma olmasının yanında satış stratejisini incelediğinizde neden bu kadar büyük olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Her geçen gün büyüyen ve değişen internet sektöründe farklı olmak şüphesiz en büyük ayrıcalıktır! İşte Amazon herkesten farklı olarak, tüm işi ben yaparım sen sadece ürünü hazır et diyerek tahtında yerini koruyor. Ürünü sizden alıp, paketleme ve teslimatı Amazon’un yapması diğer online satış yapan firmalardan en büyük farkı. Zaten alışveriş işini kolaylaştırma amacı ile tercih edilen online satış sistemine bir de satış sürecini kolaylaştırmak satıcıya da büyük rahatlık sağlıyor. Siz elinizdeki ürünü Amazon’a gönderiyorsunuz. Amazon bu ürünü kendi deposunda stokluyor, ürün satıldığında paketleme ve kargolama işlemini yapıyor. Müşteri parayı havuz hesaba yatıyor. Teslimattan sonra para

size aktarılıyor. Yalnız kargo süreci boyunca para havuz hesapta kaldığı için Amazon’un kasasında kalmış oluyor. Süreç ise şu şekilde; Amazon. com’da bir ürünün stoktan ortalama çıkış süresi: 29 gün Müşterinin satın aldığı ürün için kredi kartıyla yaptığı ödemenin ortalama tahsil süresi: 34 gün Amazon.com’un yapılan satışa ilişkin tedarikçisine yaptığı ödemenin ortalama süresi: 57 gün Dolayısıyla, Amazon müşteriden satışa ilişkin tutarı kasasına almasıyla ilgili ürün için tedarikçiye yaptığı ödeme arasında ortalama 23 gün bulunmakta. Bu süre boyunca nakit Amazon’da kalıyor ve amazon.com bu nakiti kullanıyor. Yani Amazon kurmuş olduğu model ile net çalışma sermayesi sıkıntısı çekmesi mümkün değil. Türkiye’deki e-ticaret firmalarının 2010 gelirlerine de bakacak olursak başı rakiplerine büyük fark atan 154 milyon Dolarlık ciro ile HepsiBurada.com çekiyor. İkinci sırada ise 95 milyon Dolar ile Makrafoni geliyor. Avrupa firmaları arasında Hepsiburada.com 76. sırada yer alıyor. Henüz perakende/online satış oranımız %1’lerde olduğuna göre ilk yüze girebilmiş bir firmamızın olması güzel bir haber tabi. Yazımın başında dediğim gibi eskiden aylar süren ticaret seferleri yapılıyordu, günümüzde ürünü Türkiye’nin her yerine aynı gün teslim etme garantisi veren firmalar var. Teknoloji hayatımızı o kadar kolaylaştırdı ki, kargo süresi

bile beklenmeyecek kadar uzun gelmeye başladı. E-ticaretin milyar dolarlık iş hacmi de aslında yine teknolojinin nimetlerinden yararlanmamız sayesinde oluşuyor. Şimdi hepimiz yeni bir bilgisayar alacağında önce fiyat araştırması yapıyor, sonra yorumları okuyor. Akıllı müşteri diye tabir edilen bu müşteri kitlesi firmalara indirim ve daha kaliteli hizmet konusunda büyük baskı yapıyor. İnternet üzerinden yapılan fiyat araştırması, teknoloji mağazalarına gidildiğinde bazen bizi online satışa yönlendirebiliyor. Kimi firmanın internet sitesine özel indirimi, kimisinin rekabet maksatlı yaptığı ekstra indirim hepimizi yavaş yavaş etkisi altına almaya başladı. Çok doğal bir müşteri potansiyelidir aslında bu. Doğal bir ihtiyaç haline gelen internet gündelik hayatımızda öyle bir konuma geliyor ki, alışveriş için mağazaya gitme devrini de çok yakında tarihin tozlu sayfaları arasına koyacağız gibi görünüyor. Araştırma şirketleri tarafından son açıklanan verilere göre Avrupa’daki toplam e-perakende cirosu 2012 yılında 100 milyar Euro’nun üzerine çıkacak. Burada yıllık %10’un üzerinde büyüme beklentisi olduğunu ekleyeyim. ABD’deki e-perakende sektörü büyüklüğünün de 2012 itibariyle 200 milyar dolar’ın üzerine çıkacağı öngörülüyor. Tüm bu rakam ve değerlendirmelere baktığımızda Türkiye’deki gelişim sürecinin yeni başladığını ve fırsatları değerlendirmek isteyenlerin online alanda profesyonel çalışmalarla büyük işler yapabileceğini bir kez daha vurgulamak istiyorum. Basit, güvenli ve yenilikçi bir sistemle siz de kendi işinizin patronu olabilirsiniz! Kaynaklar Yrd. Doç.Dr. Hilmi Kuşçu Elektronik Ticaret Notları forrester.com interneticaret.blogspot.com ispara.com

17


Teknoloji Necip CEBECİ cebeci@ieee.org

TCP/IP

T

CP/IP –Transmission Control Protocol/Internet Protocol- 1970 li yıllarda Amerikan Savunma Bakanlığına bağlı DARPA tarafından geliştirilmiş ve bugün hala kullanılan, network üzerinden veri haberleşmesi mekanizmasının adıdır. TCP/IP bir network üzerinde verinin formatlanması, adreslenmesi, iletilmesi, ağ üzerinde yönlendirilmesi ve alınmasını tanımlayan bir dizi protokoller bütünüdür. TCP/IP nin detaylarına inmeden önce, bir network üzerinde neden böyle bir düzenlemeye gerek duyulduğunu anlamak gerekir. Tıpkı iki insanın konuşması gibi network cihazlarında da ortak bir dil ile belli bir sırayı takip ederek mesajların iletilmesi ve dinlenmesi gerekmektedir. Bu süreçte cihazların sahip olması gereken özellikler ve uyması gereken kuralların tanımlandığı bütüne network protokolleri denir. TCP/IP modelinde iki cihaz arasında veri transferinin yapılması için takip edilen mantıksal bir işlemler sırası bulunur. Bu sıra kullanıcı ara yüzü ile alınan verinin, belli ölçütlere göre parçalanıp etiketlenmesi, kaynak ve hedef cihaza ait port ve ip bilgilerinin eklenmesi, 1 ve 0 lık bitlerden oluşan paketlerin elektrik sinyaline çevrilip ağ üzerinde iletildikten sonra hedefe vardığında tekrar birleştirilip hedef ara yüzde ilgili programın anlayacağı formata çevrilmesi ile tamamlanır. Bu işlemleri anlayabilmek için OSI-

18

Open System Interconnection- Referans modelini ve bu modelin katmanlarını anlamalıyız. OSI Referans Modeli ISO ve ITU tarafından geliştirilmiş, network protokolü geliştiricilerinin uyması gereken standartları tanımlamıştır. Bu sayede farklı üreticilerin cihazlarının birbiri ile düzgün bir şekilde iletişim kurmasının yolunu açmıştır. OSI Referans Modeli birçok kez TCP/ IP ile karıştırılır. OSI Referans modeli TCP/IP den ve internetten çok önce tanımlanmış ve bir network üzerindeki veri akışının nasıl olması gerektiğini belirleyen kurallar bütünüdür. OSI Referans Modeli aşağıda görüldüğü gibi 7 ayrı katmandan oluşur.

Bu katmanların her birinin özel görevleri ve bu görevlere atanmış servis ve protokolleri bulunur. Veri Application Layer’dan başlayıp hiyerarşik bir sırayı

takip ederek her katmanda işlenir ve en son Physical Layer’da elektrik, ışık, elektromagnetik dalga gibi fiziksel halde taşıyıcı ortamda ilerler ve hedefe vardığında bu sıranın tersini takip ederek Application Layer’a ulaşır. TCP/IP modelinde ise bu katmanların sayısı 4 e indirilmiştir. Ancak mantıksal işleyiş OSI Referans Modelini aynen takip eder. Bugün kullandığımız internet tamamen TCP/IP modeli üzerine kurulmuş ve TCP/IP nin kimi zaman Internet Model olarak anılmasına sebep olmuştur. OSI Referans Modelindeki katmanlar arası keskin çizgiler TCP/IP de biraz daha gridir ve katmanlar arası işleyiş daha iç içe geçmiştir. Şimdi sırasıyla bu katmanların görevlerinde bir göz atalım.

Application Layer her iki modelinde en tepesindeki katmandır. TCP/IP modelinde Session ve Presentation ile birleştirilmiş olarak bulunur. Bu katmanda


Teknoloji

çalışan protokoller bilgisayarda kullanılan uygulamalar ile birlikte çalışır ve bu uygulamalardan aldığı veriyi machine independent hale getirerek alt katmanlara iletir. Aplication Layer protokollerine en iyi örnek HTTP dir. Internet siteleri HTTP protokolü ile hizmet verir ve internet tarayıcıları üzerinden çalışır. Bir network üzerinde iletilmek istenen veri teorik olarak mümkün olsa da asla tek bir parça halinde taşınmaz. Örneğin 700 MB lık bir filmin tek bir parça halinde taşıma ortamında ilerlemesi hem bant genişliği hem de hata yönetimi açısından imkansızdır. Bu nedenle veri yönetilebilir parçalara bölünür ve bu şekilde network üzerinden gönderilir, bu parçalar hedef cihazda tekrar birleştirilir ve ilgili programa sunulur. Bu parçaların her birine PDU-Protocol Data Unit- denir. Transport Layer’ın görevlerinin başında PDU ların hedef cihazda tekrar birleşti-

rilmek üzere etiketlenmesi gelir. Bunun düzgün bir şekilde sağlanması için parçalanmış veriye ait PDU ların her birine header denilen bir alan eklenir ve burada hangi sıra ile birleştirilmesi gerektiğini belirten numaralar bulunur. Veri iletimi sırasında oluşabilecek bir hata durumunda bütün verinin tekrar gönderilmesi yerine sadece ilgili parçanın tekrar gönderilmesi sağlanır. Transport Layer ın bir diğer görevi ise farklı uygulamalardan gelen farklı verilerin kullandığı port numaralarını headerlara eklemektir. Örneğin yukarıda bahsettiğimiz HTTP protokolü 80. porttan çalışır. Bu demektir ki internet tarayıcınız vasıtasıyla yapılan veri trafiği sadece 80. port üzerinden giriş yapar. Bilgisayarlarımızda çalışan farklı protokollerin, servislerin ve programların kendine has kullandığı portlar vardır. Örneğin Skype uygulaması 23399, Windows Live Messenger 1503, ICQ ve

AOL Messenger 5190 gibi. Port numaralarının kullanımı sayesinde aynı anda birden çok uygulama internete bağlı kalabilir ve bu uygulamaların yarattığı trafik birbiri ile karışmadan yönetilebilir. Bir sonraki katman olan Network Layer’da ise bağlantı kuran kaynak ve hedef cihazın adreslenmesi yapılır. OSI Referans modelinde özel bir protokol belirtilmese de bugün kullanılan en yaygın adresleme IP ile yapılır. IP Adresleri 32 bitlik 1 ve 0 değerlerinden oluşur ve kolaylık sağlaması açısından 4 oktetlik

değerler halinde ifade edilir. 32 bitlik bir IP adresi 11000000.10101000.000000 01.00000001 şeklindedir, bunun 10 luk düzende yazılışı ise 192.168.1.1 olarak ifade edilir. IP adresleri 0.0.0.0 ile 255.255.255.255 arasında değişir ve 2^32=4.294.967.296 adet farklı şekilde bulunabilir. Bu adres aralığının belli kısımları ar-ge çalışmaları için ve kapalı networklerde kullanılmak üzere ayrılmıştır. IP adreslerinin dağıtımı IANA tarafından yönetilir. Bir cihazın internete bağlanabilmesi için servis sağlayıcısı tarafından kendine verilmiş bir IP adresi olması gerekmektedir. Bugün kullandığımız IP adresleri tasarlanırken internet kullanımının ve IP tabanlı cihazların bu denli artacağı tahmin edilememesi nedeniyle adres sıkıntısı çekilmeye başlanmış ve adını çokça duyduğumuz IPv6 ya geçiş için çalışmalar hızlanmıştır. IPv6 Adresleri 128 bitten oluşur ve 2^128 adet farklı host a dağıtılabilir.

Esas konumuza geri dönersek Network katmanı UDP lere kaynak cihazın özgün IP sini ve hedef cihazın IP sini ekler, bu sayede network üzerindeki Router’lar IP adreslerine göre paketleri gitmesi gereken hedefe yönlendirir. Bu işlemi posta teşkilatlarının çalışma mantığıyla özdeşleştirebiliriz. Routerlar üzerindeki algoritmalar paketlerin hedeflerine en kısa ve kayıpsız şekilde iletilmesini sağlar. Hedefe gönderilen paketin cevabıda yine aynı şekilde kaynak IP kullanılarak iletilir. Tahmin edebileceğiniz gibi hiçbir bilgisayar internet üzerindeki onbinlerce sitenin IP adresini hafızasında tutmaz bu nedenle siz internet tarayıcınıza google.com yazdığınızda bilgisayarınız en yakındaki veya önceden tanımlı DNS Server vasıtasıyla google.com’a ait IP adresini öğrenir ve o adresi paketlere ekleyerek bağlantı kurmaya çalışır. IP nin haricinde az da olsa kullanılan diğer protokoller ise IPX, AppleTalk ve CLNS/ DECNet dir.

Son olarak Physical Layer ise üst katmanlarda hazırlanan paketi binary hale çevirip bu 1 ve 0 lardan oluşan dizileri elektrik, ışık, e.m dalga gibi farklı şekillerde iletim ortamına salar. Bu katmanda kullanılan en yaygın teknoloji Ethernet’dir. Ethernet 1980 yılında Xerox, Digital Equipment Corporation ve Intel tarafından tanıtılmış bir teknolojidir. Ethernet’i geliştiren ekibin lideri olan Robert Metcalfe bu teknolojinin herkes tarafından kullanılabilmesini istemiş ve Ethernetin açık kaynak bir teknoloji olarak 1985 yılında IEEE tarafından 802.3 koduyla standartlaştırlımasını sağlamıştır. TCP/IP ve onun katmanları üzerinde çalışan protokoller ISO, Internet Engineering Task Force, IEEE, International Telecommunication Union gibi organizasyonlar tarafından belirlenip standart haline getirilir.

19


Kapak Konusu Ömer Faruk KARAASLAN omfarka@gmail.com

Mobil Uygulamalar *1984 yılında Bell Labs, bir telefon konuşmasının farklı hücrelere geçilse bile devam etmesini sağlayan “Call Handoff” sistemini icat etti. *1990 yılı, günümüzde yaygın olarak kullanılan 2G teknolojisinin çıkış tarihi olarak bilinir. Bu sayede veri iletişimi ve aktarımı kolaylaştırılmış, güçlü sinyaller yerine 2G teknolojisinin belirlediği frekanslarda veri gönderimi ve alımı yapılmış, bu da tuğla görünümlü telefonların 200 grama kadar incelmesine ve bataryanın daha uzun ömürlü kullanılmasına yol açmıştır. *1993 yılında IBM ve BellSouth işbirliğinin neticesinde mobil dünyanın ilk PDA’sı olarak kabul edilen Simon Personal Communicator piyasaya sunuldu. İçerisinde hesap makinesi, adres defteri, takvim, e-mail ve faks uygulamalarını barındırıyordu ve 20 ons(560 gram) ağırlığındaydı. Aynı yılda SMS kavramı yaygınlaşmaya başladı. *1998 yılında Bluetooth teknolojisi ortaya çıktı. Her ne kadar başlangıçta gelecek vaat etmeyen bir teknoloji olarak görülse de günümüzde 4.0 sürümü çıktı ve kısa alanda kablosuz iletişim konusunda yaygın olarak kullanılıyor.

İ

ster iş adamı, ister bireysel bir kullanıcı olsun, her insanın mobil teknolojiyle bir şekilde bağlantısı olmuştur. Kimisi Nokia’nın 6600’ıyla; kimisi de iPhone 3GS’le bağlanmıştır bu teknolojiye. Kimisi iş amaçlı e-postalarını denetlemek, kimisi de sosyal ağlardaki son durumunu denetlemek için kullanmıştır. Kısacası 2000’li yılların kaçınılmaz sonucudur mobil bilişim teknolojilerinin kullanımı. Mobil uygulamaların tarihçesine geçmeden önce, bu uygulamaların temelini oluşturan cep telefonunun tarihçesine bir göz atmakta fayda var: *Radyonun icadı, kablosuz iletişim konusunda yeni bir fikir oluşturdu ve bu fikirden yola çıkılarak ilk kablosuz telefon 1906 yılında Fessenden adlı bilim adamı tarafından icat edildi. *İletişim iyi olmasına karşın ortada bir sorun vardı. Telefon radyo tabanlı ol-

20

duğu için sadece çok kısıtlı bir alanda çalışıyordu. Frekansın yetmediği durumlarda iletişim sağlanamıyordu. Bu yüzden AT&T ve Bell Lab. Tarafından baz istasyonu ve bu baz istasyonların dağıtım sağladığı “hücre(cell)” kavramı ortaya çıktı. Cep telefonuna “cell phone” denmesinin sebebi budur. *Teknolojik gelişmeler birbirini takip etti. 3 Nisan 1973’te Motorola Genel Müdürü Martin Cooper kablosuz bir şekilde ilk telefon görüşmesini yaptı. Motorola’nın günümüzdeki telefon konseptinin baş mimarı olarak kabul edilmektedir. *1982 yılında Nokia, sadece araç içinde kullanımı sağlayan ilk mobil telefonu Mobira Senator’ü üretti. Dışardan tuğlayı andıran bu telefonun yaklaşık 9.5 kg(21 pound) ağırlığıyla bireysel kullanıcılar için pek uygun olduğu söylenemezdi.

*1999 yılında kablosuz teknolojilerin büyük çoğunluğunu barındıran BlackBerry RIM firması tarafından piyasaya sunuldu. SMS ve telefon özelliğinin yanı


Kapak Konusu

sıra, web tarayıcı gibi internet bağlantısı sağlayan uygulamalar da barındırıyordu. Ayrıca siyah beyaz bir ekrana sahipti. *2000 yılında 3G teknolojisi tamamlandı ve kullanıcıya sunuldu. Bu teknoloji Türkiye’de 2009 yılından itibaren kullanılmaya başlandı. *2001 yılının Şubat ayında akıllı telefon kavramının ilk ürünü olarak Kyocera firması QCP 6035 isimli telefonu piyasaya sundu. Palm OS işletim sistemini kullanan cihaz, bir PDA işlevselliğinin yanı sıra web tarayıcı, dâhili 8 MB hafızası, WAP ve Kızılötesi bağlantısı ve kapaklı tasarımıyla günümüz akıllı telefonlar için bir ön model olmuştur. *2002 yılında ilk kameralı telefon Sanyo tarafından SCP-5300 adıyla üretildi. Cihazın kamera çözünürlüğü 0.3 MP idi. *2004 yılının Eylül ayında, California Valisi Arnold Schwarzenegger tarafından Cep Telefonu Geri-Dönüşüm Sözleşmesi(Cell Phone Recycling Act) imzalandı ve 1 Temmuz 2006’dan itibaren firmalar için geri dönüşüm zorunlu hale getirildi. *2005 yılında Motorola’nın Rokr isimli telefonu, Apple’ın iTunes müzik çaları ile tümleşik olarak üretildi. Amaç, kullanım sırasında mobil olarak müzik dinlenmesini sağlamaktı. Ancak Motorola, müzik dosyalarının aktarımı konusunda sorunlarla uğraşmak zorunda kaldı, zira dosyalar cihaza inanılmaz derecede yavaş aktarılıyordu. *2005 yılının en önemli olaylarından biri de Google’ın mobil platforma göz dikmesi oldu. Bu amaçla Android şirketini 1 Temmuz 2005’te satın aldı.

*2010 yılı tam bir “mobil cennet” şeklinde geçti dense yalan olmaz. Apple iPhone 3GS’nin üst sürümü olan iPhone 4’ü ve yanında ilk Apple tableti olan iPad’i ve Apple TV’yi tanıttı. *Aynı yıl, Android tarafında ise OHA(Open Handset Alliance) üyelerinin başlıca ürünleri olarak HTC Evo, Samsung i9000, Samsung Galaxy Tab piyasaya sunuldu. Adobe tarafından Android için Flash desteği, Skype uygulaması gibi özelliklerle birlikte Android Marketteki uygulama sayısı 100 bine ulaştı. Aynı sene Apple ve Microsoft patent ihlali sebebiyle Android’e dava açtı. *2011 yılı da 2010’dan farklı değildi. Mobil alanda pazar payını kaptırmak istemeyen Apple adeta elindeki tüm kozları kullanırcasına seleflerinin üstünden daha 1 sene geçmeden iPad 2 ve iPhone 4S’i piyasaya sürdü. Nokia da eski gücünü toparlamak adına Microsoft ile anlaştı ve Nokia’nın daha sonra çıkacak ürünleri için Microsoft yazılım konusunda destek sözü verdi.

*2009 yılı Android tarafında yazılımcılar için SDK üretmekle geçerken; Apple mobil platformu sarsacak olan iPhone 3GS’yi tanıttı. 2009’un sonlarına doğru Archos firması da ilk Android tableti piyasaya sundu.

*Aynı yıl Samsung da boş durmadı ve Android gibi Bada isimli kendi mobil platformunu piyasaya sürdü. *Android tarafında ise gelişmeler baş döndürücüydü. Telefonlar için SDK

2.3.4, tabletler için SDK 4.0 yazılımcılara sunuldu. Android Market’teki uygulama sayısı 500 bine ulaştı. Samsung Galaxy Ace, HTC Sensation, Samsung Galaxy Tab 10.1 ve LG Optimus 3D olmak üzere Android ürün yelpazesi genişlemeye başladı ve bu genişlemeye Sony de kendi tabletiyle destek verdi. Apple’ın ve Microsoft’un Android’e ve bazı OHA üyelerine açtığı davalara karşı dava olarak Samsung da Apple’a dava açtı. Günümüze, yani 2012’ye geldiğimizde şunu görmekteyiz: Yeni bir mobil aktör katılmaz ise önümüzdeki 5 sene içinde mobil teknoloji Android, Apple ve Microsoft üçgeninde devam edecek. Teknolojinin ilerlemesi ve rekabetin artması da her zaman son kullanıcıya fayda sağlayacaktır. MOBİL UYGULAMALAR İÇİN KULLANILAN YAYGIN PLATFORMLAR Mobil platform ve cihaz çeşitliliği günümüzde çok fazla ve bu bölümde mobil uygulama alanındaki aktörlerin mutfaklarından; yani mobil yazılımların geliştirilmesi sırasında kullanılan platformlardan artı ve eksi yönleriyle bahsedilecektir.

21


Kapak Konusu

uygulamasının yüklenmesi söz konusu değil. Yazılım geliştirici hesabına sahip olmayan kullanıcılar sadece Apple Store’dan uygulama yükleyebilmekte; bu da böylesine yetenekli bir cihazı özgürce kullanmak isteyen son kullanıcıların Unlock ve Jailbreak gibi yasal olmayan yolları denemesine yol açmaktadır.

Symbian Symbian, mobil teknoloji konusunda ilk defa Nokia’nın ortaya koyduğu mobil platformdur. Symbian’a kadar cep telefonları yalnızca mesajlaşma ve görüşme amacıyla kullanılıyorken, Symbian sonrasında bu anlayış tamamen değişmiştir. Bu sayede Nokia, cep telefonunun işlevselliğini artırmış, PC başında yapılan ve fazla işlem gücü gerektirmeyen müzik dinleme, video çekme, e-kitap okuma gibi uygulamaları adım adım cep telefonuna “uygulama” olarak bütünleştirmeye başlamıştır. Programlama dili olarak C/C++ dillerinin yanında Java, Python gibi esnek diller de kullanılır. Başlangıçta Symbian firması tarafından üretilen işletim sistemi, firmanın Nokia tarafından satın alınmasıyla büyük bir pazar payına kavuştu ve özellikle 2000’li yılların başında büyük bir gelişme yaşadı. Ancak 2007 yılından itibaren Apple’ın ve Android’in dokunmatik cihazlar ve akıllı telefonlar üzerinde yaptığı teknolojik ataklar sonucu Nokia kendini geliştiremedi ve tuş takımı ürünlerinden öteye geçemedi.

Pazar payı geriledikten sonra Nokia, Symbian’ı piyasadan yavaş yavaş silmeye ve onun yerine Microsoft ile anlaşarak Windows Mobile destekli cihazlara ağırlık vermeye başladı. En son çıkan sürümü olan Symbian Belle için Nokia, 2016’ya kadar destek vereceğini duyurdu. iOS İsim hakları konusunda Cisco firması ile anlaşmazlığa girilen ve daha sonra bu sorunun çözüldüğü iOS, mobil programlamanın kurucularından olmasa da bu alanda devrim niteliğinde ürünler çıkaran Apple’ın mobil cihazları için(iPhone, iPod Touch ve iPad) kullandığı işletim sistemidir. 2008 yılında ilk iPhone ile beraber kullanıma sunulmuştur.

Yüklü olduğu cihazlar, özellikle iPhone serisi, fiyat/performans bakımından düşük seviyelerde olsa da, kullanım rahatlığı ve güçlü multimedya donanımları sayesinde çıkarılan her sürümünün genellikle dört gözle beklendiği bir işletim sistemi olmaktadır. Android gibi açık-kaynak sistemin tamamen aksine, Apple program geliştirme konusunda tamamen kapalı bir eko-sisteme sahip. Hatta bu yüzden Adobe için Flash desteği ve dışarıdan herhangi bir Apple 22

Eksi yönlerine rağmen, bu kapalı ekosistem yapısı iOS’un mobil sistemler içinde şu ana kadar en kararlısı olarak çalışmasını, kullanıcı kaynaklı ve sistem içi hataların azalmasını sağlamakta; bu da hem geliştirici hem de cihaz kullanıcısı için rahat bir mobil deneyim sunmaktadır. İşlemciyle iletişim birebir olduğundan(Java’da olduğu gibi bir sanal makineye ihtiyaç duyulmadığından) program sayfaları arasındaki geçiş, diğer platformdakilerin aksine daha akıcı olmaktadır. Bu da sistemin istikrarlı çalışmasını sağlayan önemli faktörlerdendir.

Android Google’ın tarayıcı alanındaki Chrome “bombası” ne ise, akıllı telefon ve tablet piyasasındaki bombası da şüphesiz Android’dir. 2007 yılında yayınlanan ilk sürümünde belirgin bir performans ve kullanım kolaylığı sağlamasa da, sonraki yıllarda bu konuda rakipleri ile arasındaki farkı kapattı ve neredeyse akıllı telefon piyasasının devi sayılabilecek iPhone ile 2010 yılında rekabet edebilecek düzeye geldi. Java gibi popüler bir programlama dilinin tercih edilmesi, OHA(Open Handset Alliance) ve açık kaynak platformu sayesinde alanında uzman firmalarla bilgi alışverişinin rahatlıkla sağlanması da Android’in 4 sene gibi kısa bir sürede dünya çapında yaygınlaşmasını sağladı. Bu da 2010’un başlarında fiyat/performans alanında geniş bir ürün yelpazesiyle mobil kullanıcılara yaradı denilebilir.


Kapak Konusu

Android, akıllı telefonların yanında tablet piyasasına da 2010 yılından beri hâkim olmaya başladı. Galaxy Tab serisi, XOOM, Eee Pad başlıca rağbet gören tabletlerden. Apple’ın kullanım konusundaki kısıtları(Flash desteğinin olmaması, sadece Apple Store üzerinden uygulama yüklenmesi ve bu kısıtların jailbreak gibi yasal olmayan yollarla kaldırılması) Google çok iyi analiz etti ve bunları rakibine karşı oluşturulan her tablet içinde koz olarak kullandı. Açık kaynak sistemiyle zengin içerikli Android Market’in yanı sıra, dışardan herhangi bir uygulamanın yüklenmesi, mobil yazılım geliştiriciler için Android’i cazip kılan etmenlerin başında geliyor. Açık kaynak olmasının bir sonucu olarak, Android’in netbooklar üzerine yüklenmesi konusunda da çeşitli çalışmalar mevcut. “Android-x86” projesi bunların başında geliyor ve resmi sitesindeki bilgilere bakılacak olursa özellikle Asus EeePC serisi netbooklar için gayet başarılı sonuçlar elde edilmiş. Android meraklılarına özellikle duyurulur.

yılında piyasaya sürülen, Android gibi açık kaynak bir mobil işletim sistemidir. Yazılım geliştirmek için Java’nın aksine C/C++ programlama dillerini kullanır. Gelişme konusunda Android gibi bir büyüme sağlayamamasına rağmen çıkarılan 2.sürümüyle, çoğu sorunun(multi-tasking, voip restriction, …) halledilmesinin yanında kullanıcıya yönelik yeni özellikler de(flash ve html5 desteği, NFC desteği, ) eklenmiştir. Cihaz olarak sadece “Wave” serisi telefonlarda kullanılan Bada’nın, Samsung’un yatırımlarıyla ve yazılım camiasının da SamsungApps’e destek vermesiyle, geniş bir ürün yelpazesinde kullanılması hedefleniyor.

RIM(Research in Motion) BlackBerry’nin üreticisi olan RIM, aynı zamanda bu cihazlarda kullanılan mobil platformun genel adıdır. BlackBerry’den önce de etkin olmasına rağmen, 2001 yılında çıkan ilk BlackBerry telefonuyla yaygınlığı artmıştır. Genellikle iş dünyası tarafından yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun en önemli sebebi, hiç kuşkusuz şifreli bir mesajlaşma sistemine sahip ve gizliliği ABD’deki bir sunucu üzerinden denetlenen BBM(BlackBerry Messenger) programıdır. Sırf bu gizlilik sebebiyle Hindistan dâhil birçok ülkede satışı yasaklanmıştır ve yasaklanmaktadır. Android gibi BlackBerry de Java dilinde kendi SDK’sıyla program geliştirmeye müsaittir. Popüler yazılım platformu

Bada Tizen projesi adı altında Samsung ürünü olan tüm cihazları(Telefon, Akıllı TV, …) tek bir platformda toplamak amacıyla, Samsung tarafından 2010 23


Kapak Konusu

Yazılım geliştirme konusunda Microsoft’un geliştirme platformu olan Visual Studio’nun sadece 2010 sürümünde Windows Phone için destek mevcut, o da yalnızca C# dilinde. Önceki sürümlerinde Windows Mobile için hâlihazırda program geliştirilebiliyor ve Windows MarketPlace’de satılabiliyor. Ayrıca Flash içerik yerine, Microsoft’un ortaya koyduğu Silverlight ortamı da Windows Phone ile uyumlu hale geliyor. Bu da yeni nesil Web uygulamaları açısından kolaylık sağlayacağa benziyor. Nokia’nın da yeni ürünleri(Nokia Lumia 800 ve Nokia Lumia 710) için 2011 yılında Microsoft ile anlaştığı ve bundan sonraki Nokia ürünlerinin Windows Phone platformunda satışa sunulacağı biliniyor. Sonuç olan Eclipse’in BlackBerry için de bir eklentisi bulunmakta, bu da yazılım geliştiricilere kolaylık sağlamaktadır. RIM, 2010 yılının sonlarına doğru, “qnx” tabanlı işletim sistemini satın aldı ve tablet piyasasına “BlackBerry Playbook” adında yeni bir cihaz sundu. Başlangıç itibariyle BlackBerry kullanıcılarına hitap etse de Android geliştiricilere yönelik

Outlook Express’i kullanıyordu. Kapasitif ekran teknolojisinin yaygın olmadığı o yıllarda Windows Mobile, yanında bir stylus ile satılıyor, böylece dokunmatik ekrandan komut girmek, yazı yazmak kolaylaşıyordu. En son sürümü olan 6,5’i yayınladıktan sonra, Windows teknolojik olarak dönüm noktası sayılabilecek bir karar aldı ve Windows Phone sistemini duyurdu. Bu sisteme Windows Mobile’dan geçiş yapılamıyordu, çünkü teknolojik olarak belirgin farklar barındırıyordu. Windows Phone’da “Kapasitif Ekran” teknolojisi destekleniyor. Windows Mobile’daki gibi hedef kitle artık şirketler, kurumsal müşteriler değil, sosyal medyanın içinde olan ve mobil uygulamaları seven kitle oldu. Arayüz konusunda da belirgin bir farklılık var ve geliştirilmeye devam ediyor.

çeşitli yarışmalarla yazılım ve market alanında kendini geliştirmeye ve göstermeye aday bir cihaz denilebilir. Android programlarının BlackBerry ile ne kadar uyumlu olacağını zaman gösterecektir. Windows Mobile & Windows Phone Microsoft’un mobil teknoloji konusunda kendini ilk gösterdiği platform, 2000’li yılların başında duyurduğu Windows Mobile olmuştu. Bu sistem için Windows’un küçük bir sürümü de denilebilir: Belgeleri açmak için Microsoft Office programlarını; video ve müzik dosyalarını çalıştırmak için Windows Media Player’ı; internete girmek için Internet Explorer’ı ve e-posta kontrolü için 24

Mobil platformun kullanım amacına bağlı olarak platformun seçimi de değişkenlik göstermektedir. Kimi istikrarlı çalışma için iOS ürünlerini tercih ederken, kimi iş dünyasındaki veri güvenliği için RIM’i, kimi de uygulama zenginliği bakımından Android’i tercih etmektedir. Ayrıca sektöre yeni oyuncuların(Microsoft ve Samsung) girmesi ve bu sayede mobil teknolojinin katlanarak ilerlemesi, gün geçtikçe kullanıcıya daha uygun ve daha yetenekli cihazları seçme imkânı tanıyacaktır. Not: İncelenen bu sistemlerin yanında başka mobil platformlar da mevcuttur. Yaygın kullanıma sahip olmadıkları için bu listede yer almamışlardır. Ayrıntılı bilgi için aşağıdaki web sitesini ziyaret edebilirsiniz: http://en.wikipedia.org/wiki/Mobile_ application_development#Platform_ development_environment


Röportaj

Röportaj

Musa KOCAMAN musakocaman@gmail.com Mahmut Can KOVAN mahmutcankovan@gmail.com Olcay KORKMAZ olcaykorkmaz1@gmail.com

Bilge DEMİRKÖZ - Bölüm 1 Musa Kocaman: Hocam gazetelerden okuduğumuz kadarıyla ortaöğretim yıllarında fiziği pek sevmiyormuşsunuz. Ayrıca Robert Kolej’den Avrupa Matematik Yarışması’na katılıp yarışmada CERN’ü gördükten sonra fizik okumaya karar vermişsiniz. CERN’ü ilk gördüğünüzde nasıl bir etki bıraktı? O günden sonra duygularınız, düşünceleriniz nasıl gelişti? Bilge Demirköz: Şimdi biz ortaöğretimde genel olarak çok standart konuları görüyoruz değil mi? İvmedir, hızdır; klasik mekanik diyebileceğimiz şeyler. Bunlar çoğunlukla belirli bir formüle dayanıyor. Bu formülleri de Newton, Kepler ve diğerleri bulmuştur diye öğreniyoruz. Ama o formülleri çok irdelemiyoruz. O formüller neden öyle, başka türlü formül olabilir miydi diye pek düşünmeden öğreniyoruz. Çünkü bir şekilde orta eğitim-öğrenimin amacı ne olursa olsun hesap yolu ile mühendis yetiştirmek. Bir araba, bir gemi, bir köprü veya bir saat yapabilecek insanları yetiştirmek. Bunu yaparken oradaki yerçekimi kanununun neden yerçekimi kanunu olduğunu sorgulamak çok gerekli olmayabiliyor. Neden yerçekimi sabiti var?

Beş yaşında okula başlayan Bilge Demirköz, Robert Kolej’i bitirdi. MIT(Massachusetts Institute of Technoolgy)’de matematik, fizik ve yan dal olarak Müzik okudu. MIT’de doktoraya başladığı süreç içerisinde NASA’da çalıştı, fakat Columbia Faciası sonucunda aksayan projeden dolayı Oxford’a başvurdu. Dorothy Hodgkin bursunu alarak Oxford’da Felsefe doktorası yaptı. Oxford’da doktora yaptığı sırada CERN’deki Atlas Projesi’nde çalışmaya başladı. Şu anda ODTÜ’de Yar. Doç. olarak hayatına devam ediyor.

26

Ben CERN’e gittiğimde “Neden yerçekimi sabiti sabit?” dediler, biz böyle baktık. Evet ben bu soruyu sormuştum ilkokulda, ama cevabını alamamıştım. Bunu sonra ortaokulda öğrenirsin dediler. Ortaokula, liseye geldik yine öğrenmedik. İşte burada, ODTÜ’de ikinci sınıfta modern fizikte işledik neden sabit diye. Ancak bu zaman irdelemeye başladık. Bense o irdelemeyi CERN’de gördüm ilk kez hayatımda. Bunu ortaokuldaki, lisedeki fizik hocalarını eleştirmek için söylemiyorum, yanlış anlamasınlar. Çünkü müfredatta yok, herkes de merak etmeyebilir. Ama bu soruların sorulabileceğini gördüm. Mesela benim yeğenim var 5.5 yaşında, geçen gün bana bir soru sordu, ben kaldım. Soru şu: “Denizin mavi olma nedeniyle göğün mavi olma nedeni aynı mı?” Demek ki 5.5 yaşında soruluyor. Sonra biz, okulda soru sorma yetisini köreltiyoruz. Aslında köreltmemek lazım. Ben o gün CERN’de bu sorunun sorulabileceğini gördüm ve bu tip soruların cevabını öğrenmek istediğimi fark ettim. Hayatta en fazla yapmak istediğim şeyin bir


Röportaj

Balliol College - University of Oxford

gemi yapmaktan, bir uzay aracı, bir saat yapmaktan çok bu tip soruların cevabını bulmak amacığıyla bir şeyler yapmak olduğunu fark ettim. Ben bir deneysel fizikçiyim, ama hayatımın yarısı mühendis olarak geçti. Çünkü parçacıkların izini görebilecek dedektör yapmak zorundayım ve bilgisayar programı yazmak zorundayım veri analizi için. Mühendislik işlerini yapıyorum tabii, ama amaç farklı. M.K: Bu gezinin dışında başka neler etkili oldu? B.D: Çocukken üç meslek istiyordum. Birincisi astronot; çünkü zannediyordum ki astronotlar uzaya gidiyor ve uzayı anlıyor. Halbuki öyle bir şey yokmuş. İkincisi beyin cerrahı; çünkü zannediyordum ki beyin cerrahları beyini açıp anlıyor içinde ne olduğunu, halbuki hiç anlamıyorlarmış. Üçüncüsü de matematikçi olmak istiyordum; çünkü en büyük sayıyı bulmaktı amacım. Sonra insan öğreniyor ki gerçekten astronot uzay hakkında pek de bir şey öğrenmiyor. Uzay boşluğunu anlamıyor. Onu anlamak için fizikçi olmak lazım. Beyini anlamak için nörolog olmanız lazım. Matematikte de en yüksek sayı yokmuş! Ama inanın nörolog olmayı isterdim eğer ezberim olsaydı. Ne yazık ki, ezberleyemeyen bir insanım. Soru neydi? Ben sorudan uzaklaştım gittim başka yerlere... (Gülüşmeler) M.K: Hocam soru şuydu: CERN’deki gezi dışında başka neler etkili oldu?

B.D: İşte bu. Demek ki yine de bir şekilde bunlar beni cezbediyormuş. Uzayda ne var? Uzay boşluğu nedir? 5 yaşındayken bu soru varmış kafamda. Boş olan bir şey ne demek hala çok merak ediyorum. Bence beynin işleyişini anlamak da çok önemli bir şey. Birincisi evrenin yaratılışını, evrenin evrimini anlamak: çok muhteşem bir şey, ikincisi düşüncemizin evrimini anlamak, ki bu da muhteşem bir şey olsa gerek diye düşünüyorum. Üçüncüsü, matematikte en büyük sorun o değil mi? Matematik mi doğayı anlatıyor, doğa mı matematiğe ilham veriyor? O soru da çok ilginç bir soru bence. M.K: Hakikaten de ilgi çekici soru. B.D: Değil mi? Mesela bir çok kişi diyor ki String Theory (Sicim Teorisi) muhteşem bir teori. Matematiksel olarak çok güzel bir teori. Doğru olmak zorunda diyen fizikçiler var. Matematik şimdiye kadar ne bulduysa, doğada onun bir karşılığını keşfettik. Aslında bulamadıklarımız da var ama olduğu yönünde ipuçları var. Bu da çok ilginç bir gözlem. M.K: Peki hocam fiziği seçmenizde Robert Kolej’in etkisi oldu mu? B.D: Oldu tabii. M.K: Bir röportajınızda Robert Kolej’e girmekle hayatınızın çizgisinin belirginleştiğini söylemişsiniz. Bu nasıl bir belirginleşmeydi? B.D: Yani, Robert Koleji çok özel bir

yer’di’ Türkiye içinde çünkü 7 yıllık eğitim güzel bir şeydi. Biz 10 yaşında girdik Robert’e. Türkiye içinde ilk ve orta öğretimin birleşmesi iyi oldu ama Robert için ve bazı özel okullar için iyi olmadı diye düşünüyorum. Robert’te benim bir matematik hocam vardı -dünya tatlısı bir insandır- Selim Tezer kendisi Harvard mezunu muhteşem bir matematikçiydi. İnanılmaz eğlenceliydi matematik dersleri. Selim hoca sağ olsun beni matematiğe yönlendirdi. Ben zaten üniversiteye matematikçi olacağım diye gidiyordum. Sonra CERN’i görünce epey bir etkilendim. Fizik hocamız Alison Oğuz, Kimya hocamız Mr. Baker ve diğer hocalarım da çok destek oldular. Ben o açıdan kendimi şanslı görüyorum. M.K: CERN’de çalışma hayaliniz henüz MIT’ye seçilirken varmış. Yazdığınız bir yazı ile MIT’yi etkilemiş ve seçilmişsiniz. B.D: Evet. MIT’ye benim başvurum, CERN’de geçirdiğim bir gün üzerineydi. Ben de orada bir gün olmak istiyorum mesajını verdim. M.K: Ve hocam bu hayalinizi gerçekleştirmek için de Prof. Dr. Engin Arık’ın sizi yönlendirdiğini belirtmişsiniz. B.D: Bu konu gazetelerin yanlış yazması. Ben Engin Hoca ile CERN’de yıllar sonra tanıştım. Yani şöyle, Engin hoca benim kolejden sınıf arkadaşım olan Yasemin Arık’ın annesi. Ben CERN’e gittim. Ofislerimiz karşı karşıya düştü, denk düştük şans eseri. İşte o zaman 27


Röportaj

bana yol göstermeye başladı. Yoksa MIT’ye gitmemde payı yok. Kendisini rahmetle anıyorum. M.K: Bir yanlışı düzeltmiş olduk o zaman. Peki NASA’da Alpha Magnetic Spectrometer (AMS) projesinde uzaydaki anti madde ve karanlık madde üzerine araştırma yapmışsınız. B.D: Hala çalışıyorum bu konuda. M.K: Ancak sanırım o istenmeyen gelişmeler -Columbia faciası sanırımMIT’deki doktoranızı bırakıp Oxford’a geçmenizi gerektirmiş. Sizce bu bir şans mıydı yoksa MIT’de kalsanız daha mı iyi olurdu sizin için? B.D: İnanın çok ağladım! İnsan üzülüyor tabii ki... MIT’deki üniversite bitirme tezimi AMS üzerine yazmıştım. Doktoraya da başlamıştım, aradan 3 yıl geçmiş. Diyorlar ki Columbia faciasından sonra biz bu çalışmayı iptal ediyoruz. Toplamda üniversite zamanından o güne projede 4 yıl geçmiş; sonra projeyi bırak başka bir şeye başla, diyorlar. İnsan birincisi kendi emeğine, ikincisi de -- sadece tek başına değilsiniz ki -200 kişinin emeği var, onlara üzülüyor. Zaten Columbia faciasında 7 astronot ölmüş, onlara üzülüyor. Peki NASA’nın durumu ne olacak? Biliyorsunuz o zamanlar tam da 11 Eylül sonrasıydı. Terörle savaşa para ayrılırken bilimden 28

bütçe kesiliyor... Bu da dünyanın geleceği için üzücü bir durum... Bir yandan bakıyorsunuz, bilimin önemi azalıyor, savaşın önemi artıyor, insanlık nereye gidiyor diyorsunuz. Bir yandan idealiniz var projenize bağlanmışsınız. Hayatımın en zor kararıydı. Ama şunu diyeyim: hayatımın en iyi fikriymiş. MIT’ye girerken şöyle derler: Üç şey var hayatınızda uyku, sosyal yaşam ve dersler. Üçünden ikisini seçin. MIT’de bir “Nerd Culture” var. İnek kültürü Türkçesi! Bu ne demektir? Çok çalışırsın ama çok da eğlenirsin. Uyumak yok. MIT’ye girerken şöyle derler: Üç şey var hayatınızda uyku, sosyal yaşam ve dersler. Üçünden ikisini seçin. Herkes ne yapıyor uykuyu unutuyor. Ben geceleri 3-4 saat uyuyordum. Alıştım 4 saat uyumaya bir yerden sonra çünkü o 4 saatte iyi uyuyorsunuz, kalkınca da normal kalkıyorsunuz. Yani hep böyle gidiyordu. Tamam bunlar güzel de sosyal yaşam da var tabii. Orada spora başladım, yelkene ve dansa başladım. Bir yandan piyano çalıyorum ve aynı zamanda MIT’nin müzik bölümünde okuyorum. Sosyal hayatı kısmadım yaşamımda. Ama bunları yine de bir “nerd culture” içinde yapıyorsunuz. Yani yaptığınız işi, kalbinizi ve bütün emeğinizi vererek yapıyorsunuz. Ortada öyle dedikodu yapmaya vakti olan insan yok... Aslında güzel şeyler. Fakat yine

de bilimin sosyolojik yani topluma yönelik yönünü tartışmıyorsunuz. Etrafınızda çoğunlukla mühendis ve bilim insanı var, tutup da bir tarihçi ile bilimin toplumsal evrimini konuşmuyorsunuz. Bunun güzel tarafları da varmış meğerse, ben farkında değilmişim. Oxford’a gidince ben sudan çıkmış balığa döndüm. Baktım karşımda oturan kişi psikoloji okuyor, sosyoloji çalışıyor. Bir de Oxford’un güzelliği: Kolej sistemi var. Duydunuz mu kolej sistemini? Eskiden Oxford Üniversitesi diye bir şey yokmuş aslında. Sadece kolejler varmış. Bunlar aynı hanlar gibi. Duvarlar kalın. Dış dünyaya büyük kapıları kapıyorsunuz, dışarıdan veba salgını gelse bile o kapıları açmadan 2-3 ay kalabiliyorsunuz içeride ve bir şey olmuyor. 100-200 kişilik kompleksler bunlar. İçinde avlusu var, bahçeleri geniş, her şey içeride: yemekhane, kütüphane. Sadece yatakhanesi değil sosyal paylaşımı olan her biri dışa kapalı alanlar. Aslında Oxford Üniversitesi denen yer, 38 kolejin birleşiminden oluşan çok büyük bir yapı, ama katı bir yapı değil. Benim gittiğim kolej Balliol, meşhur tarihçilerin kolejiydi. Doğrusu, ben bilmeden yazdım kolejleri. Aslında kolejleri araştırmak lazımmış. Ama çok doğru yere gitmişim. Bilim tarihi konuştum, sosyoloji, bilim sosyolojisi, bilimin sanat ile ilişkisi... Böyle felsefe yapmak çok güzel birşey aslında. MIT’nin zayıf


Röportaj

kaldığı taraf, Oxford ve Cambridge’nin artısı. Bir de o 200 kişilik yapıda herkesi tanıyorsunuz. O sizin aileniz, yaşamınız oluyor. Buradaki yatakhane kültürürün daha gelişmiş halini düşünün. 700 yıl onu evrimleştirin... Ancak bazı kolejler hala birbirlerinden nefret ediyorlar. Aralarında 700 yıllık kan davası var diyebiliriz. Mahmut Can Kovan: Harry Potter gibi. B.D: Harry Potter yazarı biraz da oradan esinlenilmiş. Kitaplarda 4 kolej var. Harry Potter filminin bir kısmı Oxford Christ Church kolejinde çekildi. M.C.K: Han deyince aklıma direk o sahneler geldi. B.D: Filme benzer masalarda oturuyorsunuz. O geniş kapıları kapayınca dış dünya ile ilişkiniz kesilen yerler. Cambridge’de Peterhouse diye bir yer var. İki üç yıl önce orada bir konuşma yapmaya gitmiştim. Yemekhanede hala sadece mumlar yanıyor, elektronik hiçbir şey yok, çünkü en eski koleji Cambridge’in. Tarihi dokuya zarar vermemek için hala elektrik tesisatını binaya sokmamışlar. Hocaların masasında, “high table”da oturdum ve kendimi Harry Potter filminde zannettim. Bu çok hoşuma gitti doğrusu. Cevap uzadı... M.K: Hocam peki CERN’deki deneyin

başarıya ulaştığını düşünüyor musunuz? Bu bir süreç tabii ki ama bu çalışma hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? B.D: CERN hakkında ilk olarak düzeltmek istediğim bir yanlış var. CERN sanki sadece ve sadece “Büyük Hadron Çarpıştırıcısı” gibi lanse edildi medyamızda ki bu yanlış. CERN’deki tabii ki en büyük deney Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ve çok çekici ve etkileyici bir deney. Sonuçta bu deneyde 7.5 yıl çalışmışlığım var ancak CERN’de küçük ve çok ilginç deneyler de yapılıyor. “Eğer anti-madde birbirini çekiyorsa ve madde ile anti-madde arasında itim kuvveti varsa bu evrenin başlangıcındaki parametrelerin bizim anladığımızdan değişik olduğu anlamına gelir.” Mesela bunlardan bir tanesi anti-madde deneyi ve üç yıl içerisinde bize çok ilginç bir bilgiler verecek. Şunu düşünelim; Proton bir madde. Anti-proton; anti-madde. Siz bir protonu alın etrafına bir elektron koyun ne oluyor? Hidrojen atomu. Tersini düşünelim şimdi. Bir tane anti-proton alın onun etrafına bir pozitron yerleştirin o zaman ne olacak? Anti-hidrojen atomu. Hidrojen atomunu biliyoruz ki yerçekimi tarafından çekiliyor. Pekala anti-hidrojen atomu yerçekimi tarafında çekiliyor mu? Yoksa itiliyor mu? Bunun hakkında bir bilgimiz yok. Yerçekimi kanunu, 4 doğa kuvveti ara-

sında ilk bulunan olduğu halde (Newton Kanunları) en az anlaşılmış olan kanun. Neden? Çok zayıf bir şey olduğu için ve şimdiye kadar anti madde üretemiyorduk, ama şimdi anti-hidrojen atomlarını CERN’de üretebiliyoruz. Şimdiye kadar 300 tane atom üretildi ve bir kaç dakika boyunca saklanabildi. Maddenin yerçekimi ile çekildiğini biliyoruz. Şimdi daha fazla anti-madde üretecekler ve daha uzun yaşatmayı başarırlarsa, antimaddenin yerçekimiyle nasıl etkileştiğini test edecekler. Anti-madde atomunu bir tüpün içine vakuma koyuyorlar ama o atom tüpün çeperinde maddeye çarptığında yok oluyor, daha doğrusu ışığa dönüşüyor. Bu fizik işleminin İngilizcedeki ismi “Annihilation”, Türkçe’de “yok olmak” diye kullanıyoruz aslında yok olmuyori enerji olarak devam ediyor. Anti-maddeyi tüpün içinde daha uzun süre, çepere değmeden saklayabilmek bu deney için çok önemli. Şimdi, normal teoriler diyor ki anti madde de olsa kütlesi var. Kütlesi olduğu için yerçekimi anti-maddeyi çeker ama elimizde yeni bir teori var. CERN’de yeni geliştirilen bir teoriye göre: “Eğer anti-madde birbirini çekiyorsa fakat madde ile anti-madde arasında itim kuvveti varsa bu evrenin başlangıcındaki parametrelerin bizim anladığımızdan değişik olduğu anlamına gelir.” Bu çok büyük bir buluş olur. Kozmolojiyi tekrar düşünmemiz gerekir. 29


Röportaj

M.C.K: En baştan tekrardan. B.D: Ama güzel olan şey bu ve herhalde 2-3 yıl içerisinde cevap bulunacak. Düşünün, evren başlıyor ve biz hep ne diyoruz? Madde ile anti-madde eşit miktarda yaratıldı, fakat kuantum farklılıklarından dolayı madde anti-maddeden daha fazlaydı. Madde ile anti maddenin bir kısmı birbirini “yok” etti ve geriye madde kaldı. Ama böyle değilse ve aralarında bir itim kuvveti varsa hala evrenin bir kısmı anti madde olabilir. Hala madde ve anti-madde birbirlerini ittikleri için, anti-madde kısmı, madde olan kısmından o kadar uzağa gitmiş olabilir. Aslında madde ve anti-madde ile ışık aynı etkileşiyor. Bunu testleri CERN’de yapıldı. Yani orada uzaktaki bir gökadayı görüyoruz ama onun anti-madde olduğunu anlamadık. Düşünsenize, oraya gidiyorsunuz bir anda “bump!” demeye kalmadan “yok” oluyorsunuz. Bizim gökadamızın ve çevresindeki gökadaların madde olduğunu biliyoruz: Çünkü gök adaların etrafında gaz bulutları oluyor ve onlar etkileşse “annihilation”dan çıkan ışık -oradan karakteristik bir ışık çıkıyor- onu arıyoruz ve henüz bulamadık. Böyle bir sinyal yok civarda. Ama eğer gerçekten birbirlerini itiyorlarsa, biliyoruz bazı yerlerde anti-madde gökadalar ve gökada kümeleri olabilir. Evrenin madde ve anti-madde kısımları arasında büyük boşluklar olmasını bekliyoruz ki, aslında gözlemlerimizde evrende böyle boşluklara rastladık... “CERN’de böyle bir deney de mi var?” Evet var! Tabii ki büyük hadron çarpıştırıcısı önemli. Küçük deneylerin de -ki bu verdiğim bir tane örnek- bunun gibi CERN’de irili ufaklı 100’e yakın deney var hali hazırda çalışan. Mesela yine çok ilginç bir deney: Bulutlar nasıl oluşur ve yağmur nasıl yağmaya başlar? Nem yüksek ama bulut yok örneğin. Yahut bulur dururken bir anda yağmur başlıyor. Neden başlıyor? Uzaydan gelen parçacıklar atmosferimizin içinden geçiyor. Biliyorsunuz uzayda örneğin süpernova patlamaları var, güneş patlamaları var. Oradan çıkan parçacıklar gelip bizim atmosferimize çarpıyor. Onlar atmosfere çarptıklarında önündeki atomu dağıtıyorlar ve buna parçacık yağmuru diyoruz. Bu parçacık yağmurları, atmosferi iyonize ediyor. Bu iyonizasyonun hem bulutun oluşu sürecinde, hem de buluttan yağmurun başlamasında önemi olduğunu düşünüyoruz... Ve... bu konuyu çalışan büyük bir deney var CERN’de. Çok büyük bir tank yaptılar. İçinde bir bulut oluşmasına elverişli ortam yaratıp, içinden parçacık geçerken gözlemliyorlar. Deneyin 30

ismi basit: CLOUD. M.K: Süpermiş. B.D: Bence çok muhteşem bir deney. Meteoroloji ile fiziğin birleştiği yer. CERN’de çok farklı deneyler var: antimadde üretme deneyleri var, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ve çarpıştırıcıdan çıkan parçacıklarda anti –madde ile maddenin arasındaki farkları ölçmeye çalışan deneyler var ve nötrino deneyleri var. Şimdilerde merak ediliyor: “Nötrinolar, CERN’den ışık hızıdan hızlı gitti mi İtalya’ya” diye. Herkes soruyor: “CERN’de böyle bir deney de mi var?” Evet var! Tabii ki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı da muhteşem bir deney. 2011 yılında 7 Tera eV’luk çarpışma enerjisinde çalıştı. eV ne demekti? Bir elektronun bir voltluk potansiyele çıktığı zaman kazandığı enerji. Aslında 1012 yani Tera eV bizim için çok az bir enerji fakat bir elektron için çok büyük. Bir çok kişi şaka diyor, ama değil: Bir sivrisineğin uçuşunun kinetik enerjisine eşit aslında. Bir proton için muhteşem bir enerji, çünkü bir proton çok küçük bir şey. Biliyorsunuz “ E=mc² “ den bir parçacığın kütlesini de enerji cinsinden yazabiliyoruz. Bir protonun kütlesi 1 Giga eV. Çarpışmadan önceki kinetik enerjisi ise 3500 Giga eV. Kütlesi ile toplam enerjisi arasında 3500 kat fark

var... Protona sorsalar diyecek ki benim kütlem aynı. Ama biz onun kütlesini durağan haldekinden 3500 kat daha fazla görüyoruz çarpışma anında. Karşı taraftaki protonu da öyle. Böylelikle toplam çarpışma enerjisi 7 Tera eV’du geçen sene. Bu yıl 8 Tera eV’ye çıkılacak. Ondan sonra bir tamir süreci yaşanacak. Hatırlarsınız 19 Eylül 2008 tarihinde ciddi bir kaza geçirdik. Ben kontrol odasındaydım. Hayatımın başka bir kazası olarak düşünülebilir. Pekala kaza neydi? Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, parçacıkları 27km’lik çember etrafında döndürmek için manyetik alanlara ihtiyaç duyuyor. 9 Teslalık manyetik alanlara ihtiyaç var. Bir tesla kaç gauss? 10,000. Pekala dünyanın manyetik alanı yeryüzünde ne kadar? Yaklaşık 0.5 Gauss kadar. CERN’deki manyetik alan dünyanın yeryüzündeki manyetik alanından en az 100.000 kat daha kuvvetli. Çok ciddi bir manyetik alan. Ve onu yerinde tutmak için 14 kA’lık akıma ihtiyacımız var ki, bu da çok yüksek bir akım... O yüzden CERN’de güç elektroniği konusunda birçok çalışma var. Bazen öyle bir komplike konular ortaya çıkıyor ki şaşırıyorsunuz. Örneğin manyetik alanı üretmek için kullandığınız süperiletken mıknatısları -271 C de tutmanız lazım; 27 kilometrelik tünelin neredeyse tümü-


Röportaj

Bilimi Hızlandırıyoruz

Hepimiz 14 Milyar Yaşındayız! CERN Evrenin Başlangıcına Yolculuk Sergisi

02 Nisan – 08 Temmuz 2012 ODTÜ Kapalı Tenis Kortları

FİZİK BÖLÜMÜ

nü kaplayan mıknatısları sıvı helyum havuzunda ve soğuk tutmanız gerekli... bunun için yaklaşık 140 ton sıvı helyum kullanıyoruz. Bir de mıknatısların içinden yüksek enerjili parçacıklar geçiyor ve o parçacıkların birkaç tanesi yörüngesinden çıkıp sizin süperiletken mıknatıslarınıza vurdu mu mıknatısı “quench” edebiliyor yani süper iletkenlikten iletkenliğe geçirebiliyor. Sivrisineğin kinetik enerjisini minicik mikronluk bir tele verdiniz mi -271C den -269C a ısınıyor ve süper iletkenlikten iletkenliğe geçebiliyor. M.C.K: Sonra patlıyor. B.D: Patlıyor demiyoruz işte orada... Eğer önlem alınmamışsa, basınç dalgası oluşturuyor. Kaza anında buna benzer birşey yaşandı: süper iletkenlerin en zayıf noktası iki kablonun kaynak yapıldığı yer çünkü saflığı bozan maddeler girebiliyor araya. O zaman bir mıknatısı tek teli kullanıp bükerek yapsanız bile, ki bunlar 14 metrelik 20 tonluk dev mıknatıslar, o mıknatısların da yandakilere bağlantı noktaları olacak. Şimdi elinizde yaklaşık 8000 mıknatıs var. Mıknatısları çıkabileceği son noktaya kadar test ediyorsunuz. Hepsini yerin altına koyuyorsunuz ve sonra hepsini o bağlantı noktalarını test etmek amacıyla tekrar deniyorsunuz. Şimdi Büyük

Hadron Çarpıştırıcısı’nın ilk çalışmaya başladığı gün 10 Eylül 2008’da bu testlerin 99%i bitmiş noktadaymış. Test etmedikleri bir mıknatıs bölgesi varmış. Meğerse orada 2 mıknatısın bağlantısında bir sorun varmış fakat bu sorun ancak yüksek akım geçtiğinde kendini gösterecek bir sorunmuş. Çarpıştırıcı ilk olarak düşük enerjide başladığından 10 Eylül’de sorunu görmedik. 19 Eylül günü “şu bitirmediğimiz yüksek akım testlerini yapalım” demişler. Parçacığın momentumu ne kadar yüksekse manyetik alanın, dolayısıyla onu üreten akımın, o kadar yüksek olması lazım F = qvB’den hatırlarsınız. B yüksek olmak zorunda eğer momentum yüksekse. Orayı test ederken, iki mıknatısın bağlantı noktasında bir “quench” oluşuyor. Bu quench bağlantı noktasında olduğundan “korumasız”: yani akımı iletken hale gelen kablonun üzerinden alacak bir devre yok. Kablonun ısınması sıvı helyumun yüksek miktar buharlaşmasını getiriyor. Oluşan basınç dalgası ile sıvı helyum borusu deliniyor ve sıvı helyum kaçağı oluşuyor. 6 tonluk sıvı helyum birkaç dakika içinde o tünelden çıkmaya çalışıyor. Bu basınç dalgasıyla yaklaşık 30 mıknatıs yerinden oynuyor ve düşünün, bunların her bir tanesi 20 tonluk mıknatıslar... Tamir süreci yaklaşık 1 yılımızı aldı. CERN’ün çok detaylı ölçümlerinden öğrendik ki, daha güvenli

olmamız ve kazanın yahut benzerinin tekrarlanma ihtimalini azaltmamız için değiştirmemiz gereken mıknatıslar ve bağlantı noktaları var. Şimdi düşünün ki, tüneldeki mıknatısları -271 dereceye indirdiniz. Kaç ayda iniyor -271 dereceye? 3 ay. 3 ay alıyor inmesi ve 4 ay alıyor normal oda sıcaklığına çıkması. Gidip de -271 C de kaynak yapmak gibi bir şansınız yok... Bütün hepsinin oda sıcaklığına çıkarılması hepsinin tamir edilmesi ve tekrar indirilmesi lazım. 2009’un ilk yarısında ancak birkaç yer tamir edebildi. Çarpıştırıcının tasarlanan enerjisi 14 TeV. Tamirler sonucunda güvenli bir şekilde Çarpıştırıcı’nın ancak 7 TeV’de çalışabileceğine karar verildi. Bu enerjide 2010 ve 2011’de edindiğimiz deneyimler sonucunda 2012’de 8 TeV’de sorunsuz bir çalışabileceğine karar kıldık. Çarpıştırıcı’yı 14 TeV’e çıkarmamız için hızlandırıcıyı oda sıcaklığına getirmemiz ve yeni güvenlik önlemleri gerecek. Onun için 2012’de çarpışmalar gerçekleştikten sonra 1 veya 2 yıllık bir tamir sürecine gireceğiz 14 TeV’e çıkabilmek için. Röportajın devamı bir sonraki(16.) sayıda sizlerle olacak.

31


Tarih Fatih AYHAN ffatih.ayhan@gmail.com

Yerebatan Sarayı Oltaya Gelen Saray

İ

stanbul’da her hangi bir yerde yürürken bile bir tarihe tanıklık edebilirsiniz. Yüzlerce yıl önce yazılmaya başlanan bir tarihin içinde yaşarız hepimiz. Süleymaniye, Ayasofya gibi binlerce yapı bu şehrin geçmişini gözler önüne seren muhteşem yapılardır.

Bu şehre yerleşim milattan önce 7. Yüzyılda Byzantion adında bir Yunan Balıkçı Köyü ile başladı. Bu tarihten itibaren birçok kez değişime uğradı Dünya’nın iki kıtası üzerine kurulu tek şehri olan İstanbul. Bu sebepten dolayıdır ki şehrin bazı yerleri 12 metre kadar yükseldi. Düşündüğümüzde aslında ayaklarımız altında bir tarih var ve biz bunun farkında olamıyoruz çoğu zaman. Şehrin sahipleri sürekli değişince yeni sahipleri de yer altında olan birçok şe32

yin farkına varamamışlar bizim gibi. Şu anda bile İstanbul’un en önemli tarihi yeri olan Yerebatan Sarayı’nın Osmanlı zamanında fark edilmesi ilginç bir olaya dayanır. 1544 yılında Bizans kalıntılarını araştırmak için İstanbul’a gelen Fransız gezgin P. Gyllius (bazı kaynaklarda Hollandalı olduğu söylenir) bir akşam yemeğinde bir eve yemeğe davet edilir. Yemekte balık vardır ama ilginç olan bir şey vardır: Ev sahibi salonun ortasından oltasını aşağı doğru atarak balık tutmakta ve bunlar yemek için pişirilmektedir. Bunun nasıl olduğunu merak eden P. Gyllius tarafından tekrardan gün ışığına çıkarılan saray Osmanlı zamanında 1723 ve 1826 yıllarında restore edilmiştir. Cumhuriyet dönemimde müze haline getirilen sarnıç aydınlatılmış suları, içinde yüzen balıkları ile yine ayakta ve ziyaretçilerini bilinmeyen bir

tarihin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkartıyor. Yerebatan Sarayı neden ve nasıl yapılmış birazda ona bakalım. İstanbul kurulduğu andan itibaren dünya üzerinde zenginliğin sembolü olmuştur ve bu yüzden tarihte birçok kez kuşatılmıştır. Bu kuşatmalar sırasında şehrin su ihtiyacını karşılamak için sarnıçlar inşa edilmiştir. İşte bunların en büyüğü de Yerebatan Sarayı diğer adıyla Basilika Sarnıcı. Sarnıcın özelliklerine geçmeden önce bu sarnıcın Osmanlı tarafından neden bu kadar geç bulunduğuna bakalım. İlk bakışta belli olmayan sarnıçlardan çıkan sular bahçeleri sulamak amacıyla kullanıldı ve suların kaynağı merak edilmedi. Ayrıca yeni yapılan su ke-


Tarih

canavarı olan üç Gorgona’dan biri. Kendisine bakanları bir anda taşa çevirme gücüne sahip olan ve saçları yüzlerce yılandan meydana gelen Medusa’nın heykelleri, özel yerleri ve büyük yapıları kötülükten korumak amacıyla kullanılmış.

merleriyle şehrin su ihtiyacı karşılandı. Sarnıçlara Osmanlı iki sebepten dolayı ihtiyaç duymadı: Birincisi şehrin kuşatılması gibi korkuları olmadığından su depolamayı hiç düşünmediler. İkincisi Müslümanlık kültüründe durağan su pis, akan su temiz olarak kabul edildiğinden sarnıçlar hiç kullanılmadı. Basilika Sarnıcı 527-565 yılları arasında hüküm süren Justinianus tarafından yaptırılmış. Daha sonra su içerisinde düzenli bir şekilde yükselen mermer sütunlar sebebiyle Yerebatan Sarayı olarak anılmaya başlanmış. Bizans döneminde birçok kez hasar gören sarnıç son olarak Nika Ayaklanması sırasında mermerlerine kadar tahrip edilince yerin metrelerce kazılması sonucunda bu günkü halini almış. Bu inşaat sırasında Bizans kayıtlarına göre 7000 köle zor şartlar altında çalıştırılmış. Zor şartlar yüzünden birçok köle ölmüştür. Mermer sütunların birçoğunun üzerinde bulunan gözyaşı şekillerinin ise bu inşaat sırasında ölen arkadaşları için ağlayanların gözyaşlarını temsil ettiği söylenir. Sarnıca su, 115 metre uzunluğundaki Mağlova Kemeri yardımıyla 19 kilometre uzaklıkta bulunan bugünkü Belgrad Ormanları’nda bulunan Eğrikapı su merkezinden getirilmiştir.

Yerebatan Sarayı, uzunluğu 140 genişliği 70 metre olan dikdörtgen şeklinde bir yapıdır. 52 basamakla inilen sarnıç her biri 9 metre yüksekliğinde olan 336 sütundan oluşur. Sütunlar, her biri arasında 4.80 metre aralık bulunacak şekilde dizilmiştir. Her bir sırada 28 sütun ve toplam 12 tane sıra bulunur. Sarnıcın dış duvarlarının kalınlığı yine 4.80 metre ve zemin su sızmasını engellemek için tuğla ile kaplanmıştır. Sarnıç 100.000 ton su depolama kapasitesine sahiptir. Medusa heykelleri ise bu sarnıcın en önemli eserleridir. İki sütunun dayanağı olan bu başlar Roma heykeltıraşlık sanatının en güzel örnekleridir Medusa Yunan Mitolojisi’nde yer altının dişi

Anlaşılması zor olan soru şu: “Bu kadar değerli olan heykeller neden burada ve ters yer alıyor?” Jüstinyen Ayasofya’yı yaparken imparatorluğunda bulunan putperestler için değerli olan bu heykellerin ters bir şekilde sarnıca yerleştirilmesini istedi. Bu şekilde bir nevi Medusa’yı boğmuş oldu ve putperestliği ülkesinde suya gömdü. Mitoloji tarihinde talihsiz bir hikayesi olan Medusa’nın ters bir halde duran başları bu gün bile çok fazla ilgi çekmekte ve sular ahenkle damlayarak onun şarkısını fısıldamaktadır. Bu açıdan baktığımızda Medusa’nın ne kadar talihsiz bir hikayesi olsa da onun şarkısını şu anda bile duyabiliyoruz. Bu sebepten dolayı Medusa şanslıdır aslında. Bir düşünsenize, belki de bu şehirde bizim bilmediğimiz ne şarkılar söyleniyordur yüzyıllardır. Asrın projesi diye adlandırdığımız Marmaray ile gün ışığına çıkan binlerce yıllık liman kalıntıları gibi.

33


Sosyal Mesutcan FISTIKCI mesutcanfistikci13@gmail.com

Dünden Bugüne Chat Furyası Burası Kasıyor MSN Var Mı? limitini görenler de o zaman gördüler. Facebook’daki ‘’fake’’ hesap çılgınlığından önce bir fake MSN çılgınlığı vardı mesela. Çoğunluğu crazy_girl_wild@ xxxx.com şeklinde olan bu adreslerin sahiplerinden birisi de mutlaka bizden biridir yani. Her ne kadar gerçekçilikten çok uzak olduğunu kabullensek de bunu yiyen birçok kişi olduğu gün gibi aşikar. Sık sık sazan avına çıkıldığı zamanlar arkaya bakıldığında sanki çok uzak değil.

I

CQ, mIRC, MSN. Bunların hepsi ve daha fazlası 2000’li yıllarda başlayan chat furyasında bol bol kullanılmış programlar. Şu anki kullanımları çok düşük olsa bile zamanının neredeyse vazgeçilmezleriydiler. İnternetin yaygınlaşması ile birlikte kullanılmaya başlayan programlar, bir ara birçok kişinin gününün bir kısmını bilgisayara kitlemişti. Neydi bunları bu kadar popüler yapan sorusunun cevabı ise o günlerdeki büyük bir eksiklik; yani ücretsiz haberleşme olanağıydı. Bu günlerde de bu olanak twitter’da yorumlaşma veya Facebook Chat aracılığıyla konuşma gibi şekillerde devam etse patlama yaptığı dönemler ikibinlerdi. MSN ve ICQ Facebook öncesi chat döneminin en çok kullanılan programları ünvanını uzun bir süre korudu diyebiliriz aslında. Hangimiz gecenin bir yarısına kadar chatte takılmadık ki? Hatta açıp MSN’i saatlerce boş durduktan sonra kapatan insanlar bile olmadı mı aramızda? Gerçekten de o dönemde şuan bile kullanılan birçok kalıp hala dilimize dolanmakta değil mi? Bunların beklenen sonuçlarını bir alt nesilde daha iyi görüyoruz, neredeyse dışarı çıkmamakta inat ediyorlar. Birçoğu bi-

34

zim tanıştığımız yaştan, çok daha erken yaşta tanıştığı için, chat furyası ile ona daha kolay bağlanıyor, daha önemli noktalara koyuyorlar hayatlarında. Her neyse konumuz chat furyasının yeni nesilde bıraktığı etki değil. Gel gelelim böyle chate bağlananlar sadece yeni jenerasyon da değil. Bilgisayar başından kalkmamaktan ölenlerin haber olduğu bir dönem vardı hatırlarsanız. ‘’Yok artık’’ dediğimiz bir durum olsada hayatımızın neredeyse bir gerçeği olduğunu hatırlatmadan geçemeyeceğim. Diyecekseniz “Bu ne? Hep kötü yanlarından bahsettin, hiç yok mudur bunun eğlenceli bir tarafı?”. Olmaz mı! Haliyle şimdilerde daha çok dolandırıcılık amacıyla kullanılan “kekleme” durumunun bu furyanın zamanında tavan noktasına ulaştığını hepimiz biliyoruz. Ankara’da batan gemiler mi ararsınız, komplo teorileri mi ararsınız, MSN paralı olacaklar mı ararsınız yoksa 10 kişiye göndermezsen sende böyle olursun yazıları mı… Belirtmeden geçemeyeceğim bir “kız MSN’i” alıp işletmenin sıklığı o zamanlar tavan noktasındaydı. Şuanki gibi omegle tarzında bir servis olmadığından rastgele biriyle konuşmak için haliyle önüne geleni eklemek gerekiyordu. Sanırım MSN’deki kişi sayısı

MSN’den önce ise ICQ ve mIRC çılgınlığı vardı ki onu görmüş bir nesile ait olmadığım için sadece “şehir efsanelerinin” anlatıldığı kadarıyla biliyorum o dönemleri maalesef. “ASL?” zamanlarından olmadığım için kendimi kötü hissettiğim çok oldu. Bunu normalden çok geç öğrenmek haliyle hoş bir hissiyat değildi. Sonradan kendi çabalarımla biraz, “Neymiş la bu mIRC?” düşüncesinin iteklemesiyle chat odalarının ne olduğunu anlamam ve içerdiği eğlence dozunun hala yüksek olması mIRC’in neden tuttuğunu fark etmeme sebep oldu diyebiliriz. Genel anlamda 50 kişinin ortaya laf atıp konuşması çoğu kişinin ilgisini çekmeyebilecek bir şey olsa bile hemen her odanın kendi bir tarzı olduğunu düşününce birçok kişinin kendine uygun bir oda bulması durumunda uzun saatler boyu bilgisayar başına kilitlenmesinin gayet olağan bir şey olduğunu kabul ettim zamanla. Çok derin bir mIRC geçmişim olmasa da işlerin nasıl yürüdüğünü farkettiğimde çok uzun süre orada takılmanın gerçek bir bağımlılık olduğunu hissettim denebilir. Kendimi bağlanmadan koparmam için ise bir süre bilgisayardan uzak kal-


Sosyal

mam gerekti resmen. mIRC ayrıca farklı gruplarla konuşma olanağı sağlaması ise apayrı bir güzellik olarak düşünülebilir. Her gün farklı bir nick ile farklı bir gruba girmek her ne kadar birazcık uğraştırıcı olsa da sonunda bambaşka konularla konuşup tanışmak ilginç bir deneyim. Eğer gerçekten çok fazla boş vaktiniz varsa bir chat odasına girip değerlendirmek çok da kötü bir seçenek değil fakat belirtmeden geçemeyeceğim bağımlılık yapar dikkat! Bu kadar geçmişe döndükten sonra biraz da günümüzdeki duruma göz atalım. Şuan en popüler chat servislerinden biri Facebook Chat desek bence yanılmış olmayız. Facebook zaten genel olarak insanların arkadaşlarını eklediği onların hayatlarında ne olup bittiğini görmek için tasarlanmış bir sosyal ağ. Eh yani iki arkadaş birbirini bir süre görmeyince genel olarak konuşmak ister. Tam bu noktada Facebook Chat “hızır gibi yetişiyor” ve iki veya daha çok arkadaşın konuşmasını sağlıyor. Genel olarak ekstra bir program kullanmaktan da kurtarıyor haliyle. Tarayıcıyı aç, Facebook’a gir, arkadaşına mesaj at. Gayet hızlandırılmış ve birçok kullanıcı için kolaylaştırılmış bir servis. Hitap ettiği kitlenin ise temel olarak bütün Facebook kullanıcıları olduğu gibi bir gerçek de var haliyle. Bu kadar popüler olmasının nedenlerinden birinin bu olduğunu söylemek için Einstein olmaya gerek yok yani. Popüler kelimesini bu kadar kullandıktan sonra popüler kültüre katkısı konusundan bahsetmemek olmaz. Özellikle sahte hesaplar ile birleştirilince Facebook chat gerçek bir hazine bu konuda. Hemen hemen her şeyi yapmanızı sağlıyor özellikle bu

geniş çaplı kullanımı. Gün geçmiyor ki Facebook’daki sayfalara chat konuşmalarından resimler konulmasın. Tabi ki yine ‘’fake’’ler çok kolay bir şekilde göze batıyor olsa da eskisine göre çok fazla kişi bu işle uğraşıyor ve hedef kitlesi de çok daha büyük. Böyle olunca ortaya çıkan şeylerin sayısı da çok artıyor haliyle. Eski taktik devam ediyor desek yanılmış olmayız. Eskiden “kız” MSN’i kullanarak milleti kekleyenlerin şimdilerde sahte hesaplarında cinsiyetlerini “kadın” olarak işaretlediklerini ve buna uygun fotoğraflarla da gerçek bir hesaptan farkı kalmayacak bir şekilde desteklerini görmekteyiz biraz kurcalayınca. O kadar çok örneği var ki bu sahte hesap üzerinden chat olaylarının saymaya başlasam birkaç sayfa sürmesinden korkuyorum gerçekten de. Doğal olarak birçok insan bu sürekli dönen çemberin içine katılıyor eğlence arayışı nedeniyle. İlk başlarda belki 10 kişinin yaptığı sahte hesap işini şuan yapan sayısının toplamda milyonlara ulaşmış olması gayet beklenen bir durum. Böyle olunca chatte kiminle konuştuğunuza dikkat etmeniz gerekiyor. İşin Türkiye ayağında

ise sahte hesapların ilk yaygınlaşmaya başlamasının İnci Sözlük’ün ziyaretleri ile olduğunu söyleyebiliriz. Sahte hesapların git gide yayılmasıyla Facebook Chat’te rastgele biriyle muhabbet etmenin güvensizleştiğini söyleyebiliriz. Özellikle Facebook üzerinden tanışılan kişilerin gerçek olup olmadığını bir şekilde kontrol etmekte fayda var. Facebook Chat aracılığıyla biriyle tanışmamak ise daha etkili bir yol tabi ki.

faydalanmak isteyen birçok kişi bu servisi kullanmaya başladı diyebiliriz. Her ne kadar eski servisler gibi anlık chat uygulaması ön planda olmasa da, cep telefonundan mesajlaşmak gibi Twitter’dan yorumlaşmak da git gide yaygınlaşıyor. Ayrıca eski servislere göre bir başka avantajı ise ünlülerin de kullandığı bir servis olduğu için onlara bir anlamda daha kolay erişim sağlıyor. Bu ünlülere erişim olanağını Twitter’ın kullanıcı sayısının bir anda bu kadar patlamasını sağlayan etkenlerden biri. Onları takip edip duygu ve düşüncelerini öğrenirken aynı zamanda onlara yorum atarak onlarla konuşmak büyük bir kitlenin hayallerini süsleyen şey olmuştu uzun bir süre. Eski magazin dergilerinin resmen işini elinden alan Twitter artık çoğu magazin haberinin de kaynağı oldu desek yanlış olmaz. Yukarıda saydığım bütün servisler aslında insanların tek bir ihtiyacını, iletişim eksikliğini, gidermesi için kullanılan şeyler. Fakat bu servisler arz-talep ilişkisiyle o kadar büyüdüler sadece kendi kültürlerini oluşturmakla kalmadılar aynı zamanda popüler kültüre de büyük damga vurdular. Özet; geçmişimizde mIRC insanların toplu konuşmasını sağladı, MSN biraz daha kişisel konuşmalara izin verdi, Facebook bir çok insana kullanım kolaylığı sağlayarak önemli bir yer edindi, Twitter ise hem ünlülere erişimi kolaylaştırdı hem de diğerlerinden farklı bir chat olanağı sağladı. Benim yazacaklarım bu kadar, bir sonraki sayıda buluşmak dileğiyle. Bu arada sormadan geçemeyeceğim, ASL?

Peki diyeceksiniz Facebook bu olayda rakipsiz mi? Cevabı hayır. Twitter Facebook gibi anlık chat (BonFire adlı eklenti ile) sunmaya başlamasının yanında zaten genel anlamda insanların yorumlaşmasına dayanan bir sosyal ağ. BonFire eklentisi ile gelen anlık chat özelliği ile kendine çok şey kattı aslında Twitter. Twitter kullanıp diğer servisleri kullanmayan ve anlık chat olanağından 35


Sosyal Gözde KALMIŞ gozde_kalmis@hotmail.com

Milyon Dolarlık Sorular

G

ünümüzde çözülmeyi bekleyen bazı sorular var ve bunlardan birini çözen bir kişiye tam 1 milyon dolar ödül verilecek. Belki birçok insanın bu sorulardan haberi bile yok, birçoğu ise sadece duymuş ve geçmiştir. Bu yazımda size bu sorulardan ve 1 milyon doları alabilmeniz için neler yapmanız gerektiğinden kısaca bahsedeceğim. Çözülmeyi bekleyen bu sorular matematik soruları bu yüzden öncelikle matematiğin kısa tarihine bir göz atalım. Matematiğin nerede ve nasıl başladığı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Dayanak olarak yazılı belgeleri alırsak, matematiğin M.Ö. 3000 –2000 yılları arasında Mısır ve Mezopotamya’da başladığını söyleyebiliriz. Heredot’a ( M.Ö. 485-415) göre, matematik Mısır’da başlamıştır. Bildiğiniz gibi, Mısır topraklarının %97 si tarıma elverişli değildir; Mısır’a hayat veren, Nil deltasını oluşturan %3 lük kısımdır. Oysa, her sene yaşanan Nil nehrinin neden olduğu taşkınlar sonuncunda, toprak sahiplerinin arazilerinin

hudutları belirsizleşmektedir. Toprak sahipleri de sahip oldukları toprakla orantılı olarak vergi ödedikleri için, her taşkından sonra, devletin bu işlerle görevli “geometricileri” gelip, gerekli ölçümleri yapıp, toprak sahiplerine bir önceki yılda sahip oldukları toprak kadar toprak vermeleri gerekmektedir. Heredot geometrinin bu ölçüm ve hesapların sonucu olarak oluşmaya başladığını söylemektedir. Matematiğin doğuşu hakkında ikinci bir görüş de, Aristo (M.Ö. 384322) tarafından ileri sürülen şu görüştür. Aristo’ ya göre de matematik Mısır’da doğmuştur. Ama Nil taşmalarının neden olduğu ölçme-hesaplama ihtiyacından değil, din adamlarının, rahiplerin can sıkıntısından doğmuştur. Çünkü o tarihlerde, Mısır gibi ülkelerin tek entelektüel sınıfı rahip sınıfıdır. Matematiğin doğuşu hakkındaki görüşler böyledir ve zaman içerisinde matematik çeşitli ihtiyaçlarla birlikte insanlığın daha ileriye gidebilmesi için geliştirilmiştir. Ancak, özellikle 1600 ve 1900 yılları arasında matematiğin çok hızlı bir gelişimi görülmektedir ve bu güne kadar çözülemeyen ünlü sorular, bize bu dönemlerden kalan birer mirastır. Bu soruları çözebilmek için matematik profesörü olmanız veya üniversitenin matematik bölümünü bitirmiş olmanız gerekli değil, fakat bilmeniz gereken tabi ki 4 işlemden biraz daha fazlası. İşte milyon dolarlık 7 ünlü soru: Goldbach Kestirimi 1742’de Goldbach, Euler’e yazmış olduğu bir mektupta “2’den büyük her çift

36

sayı, iki asal sayının toplamı şeklinde ifade edilebilir” önermesinin, ya doğru olduğunun ispatlamasını ya da bunu sağlamayan bir örnek vererek yanlış olduğunun ispatlamasını istedi. Goldbach kestirimi olarak bilinen bu hipotez cevap bekleyen sorulardan bir tanesi. Ayrıca, 2’den başlayarak her çift sayıya 3 sayısı (ki bu bir asal sayı) ekleyerek tek sayılar kümesi elde edilebildiğine göre (örneğin:5=2+3; 7=4+3; 9=6+3...) her çift sayı 2 asal sayının toplamı ise her tek sayı da üç asal sayının toplamıdır denilebilir. Bu ifade de zayıf (ya da tek) Goldbach kestirimi olarak bilinir. Henüz bunun da bir yanıtı yok. Asal Sayılardan Karışık Asal sayılara ilişkin pek çok ispatlanmamış kestirim var. İşte bunlardan birkaçı: * n2 ve (n + 1)2 arasında daima bir asal var mıdır? * İkiz Asallar: İkiz asallar yani aralarındaki fark 2 olan asallar sonsuz tane midir? (3, 5), (5, 7), (11, 13), (17, 19), (29, 31), (41, 43). ..??? * Bugün hala sonsuz tane elemanı olduğu kesin olarak ispatlanmayan (ama öyle olduğu tahmin edilen) bir diğer küme de farkı 2n olan asal çiftlerinin oluşturduğu kümelerin hepsinin sonsuz tane eleman içerdiği düşüncesi.Bu kestirimi ortaya atarak problemi genel bir boyuta taşıyansa Alphonse de Polignac (1849). Örneğin Kuzen asallar olarak bilinen aralarındaki fark 4 olan


Sosyal

değerler için doğru olduğunun ispatlanması. Bu sorunun başına da 1 milyon dolar ödül konulduğunu unutmayalım

asal sayıların oluşturduğu küme sonsuz eleman içerir mi? * (n2 +1) formunda yazılabilen sonsuz tane asal var mıdır? * Fermat Asalları: 17. yüzyılda amatör matematikçi ünvanı ile bilinen Fermat asal sayılar konusuna oldukça önemli katkılarda bulundu. Bu katkılar arasında doğru olduğunu iddia edip ispatlayamadığı kestirimler de vardı. Örneğin + 1 biçimindeki sayıların her n doğal sayısı için bir asal verdiğini iddia etti. Bu biçimdeki sayılara Fermat sayıları asal olanlara da Fermat asalları denir. Gerçekten de 5’e kadar tüm doğal sayılar için asal değer veren ifadenin yanlış olduğu ancak 100 yıldan fazla zaman sonra anlaşılabildi. n=5 için 232 + 1 = 4294967297 sayısının 641 ile bölündüğünün farkına varansa Euler oldu. Bugün ispatı yapılması beklenen önermelerden bir diğeriyse “Fermat asalları sonlu tanedir” kestirimi. Bu ifadenin en güçlü gerekçesiyse şimdiye kadar sadece 5 tane Fermat asalının bulunmasıdır *Mersenne Asalları: Fermat’ın sıkça fikir alışverişinde bulunduğu çağdaşı Mersenne 2n - 1 şeklindeki sayılar üzerinde çalışıyordu. Mersenne sayıları (Mn) adı verilen bu sayıların başlangıçta n asal olduğunda asal değer verdiği düşünüldü. Gerçekten n=11’e kadar doğru çalışan fikir 11’de asal olmayan bir değer alınca bu düşüncenin de yanlış olduğu anlaşılabildi ama 2n - 1’in asal olması için n’nin asal olması gerektiği şartı doğrudur. Yine de matematikçiler bu sayıların peşini bırakmadı. Sonsuz tane olup olmadıkları hala merak edilen Mersenne sayılarından Aralık 2005 itibariyle 43.sü bulundu. Mükemmel Sayı Sorusu Mükemmel sayı; kendisi haricindeki tüm çarpanlarının toplamı kendisini veren sayıdır. Örneğin 6 bir mükemmel sayıdır çünkü kendisi haricindeki çarpanları yani 1, 2 ve 3 toplanınca kendisini verir: 1 + 2 + 3 = 6. Şimdiye kadar hiç tek mükemmel bir sayıya rastlanmamış. Merak edilen böyle bir sayının var olup olmadığı. Sizce var mıdır?

Poincaré sanısı

Bu alandaki açık soru ise şöyle: Hem asal hem de palindromik olan sonsuz tane asal sayı bulabilir misiniz? Collatz Problemi Önce bir pozitif tamsayı seçin. Bu sayıya yapılacak işlem şu: Sayı tekse 3 katını alıp 1 ekleyin. Sayı çiftse 2›ye bölün. Aynı işleme çıkan sayıya uygulayın. En sonunda elde edeceğiniz sayı1›dir. Örneğin 8 sayısını ele alalım: 8-(2›ye böl)-4-(2›ye böl)-2-(2›ye böl)-1 5-(3 katını al 1 ekle)-16-8-4-2-1 Seçtiğiniz sayıya dikkat edin. Örnek olarak 27 sayısını seçtiyseniz 1 sayısını bulmanız için 112 basamak ilerlemeniz gerekiyor. Tabi kaç basamak alacağı sayının büyük veya küçük olmasıyla ilgili değil. Sadece bu algoritmanın her zaman 1 cevabını verdiğini ispatlamanın peşinde koşmayın. Unutmayın ki sonunda 1 vermeyen bir sayı da var olabilir ve bu da, sorunun cevaplandığı anlamına gelir ve bunu bulan siz olursanız aynı zamanda 1 milyon dolarında sahibi olursunuz. Riemann Hipotezi Bilindiği gibi asal sayılar düzenli bir dağılıma sahip değiller. Alman matematikçi G.F.B. Riemann (1826 - 1866) asal sayıların dağılımlarının Riemann-Zeta adını verdiği bir fonksiyon ile çok yakından ilişkili olduğunu gözlemledi. Söz konusu olan fonksiyon şöyle:

Basit hali ile soru şu: Fransız matematikçi, fizikçi ve filozof Henri Poincaré 1904’te ortaya attığı önermede, “üzerinde delik olmayan her şey bir küredir” diyor. Bir elmanın üzerine gerilmiş paket lastiğinin şeklini bozmadan ya da elmayı parçalamadan sonsuza kadar büzülebileceğini, ancak ortası delik bir simitte bunun mümkün olmadığını, delik var oldukça lastiği sınırlayacağını iddia ediyor. Ancak bu soru Rus matematikçi Grigori Perelman tarafından çözülerek 2002-2003 yıllarında çizimler halinde kamuoyuna sunuldu.2006 yılında doğruluğu resmi olarak onaylandı. Poincaré sanısı, ödüllü Yedi Milenyum Problemi’nden birisiydi ve bu güne kadar çözülen ilk problem oldu. Clay Matematik Enstitüsü ilk doğru çözüme 1 milyon dolar vadetmişti ancak Perelman ödülü henüz kabul etmedi. Perelman bu çözüm nedeniyle Fields Medal’a da layık görüldü ancak reddetti.(bu sorularala uğraşan çoğu insan ödül için değil, sadece matematik aşığı oldukları için uğraştıklarını belirtmişler.) BU SORULARDAN BİRİNİ ÇÖZEN İLK KİŞİ OLURSANIZ 1 MİLYON DOLARIN DA SAHİBİ OLABİLİRSİNİZ Defter, kitap her türlü yardım serbest yeter ki çözün. Cambridge Massachusetts ‘de kurulan Clay Matematik Enstitüsü,24 Mayıs 2000’de çözülmekte inatçı, matematiğin farklı branşlarındaki 7 problemini Milenyum Problemleri olarak adlandırdığını ve her bir problemi ilk çözen kişiye 1›er milyon dolar vereceğini ilan etti. Bu sorulardan birinin yanıtını bulduysanız bu organizsonu yapan Clay Matematik Enstitüsü’ne yollamadan önce uluslararası kabul gören hakemli bir dergide yayınlamanız gerekiyor. Umarım bir gün aramızdan birileri de bu soruların yanıtlarını bulabilir.

Palindromik Sayılar Kapak, kütük, sus, yay, kepek kelimeleri ilginç bir ortak özellik ile dikkat çekiyor: Düzden ve tersten okunduğunda aynı. Benzer bir yapıya sahip olan palindromik sayılar da düzden ve tersten okunduğunda aynı olan sayılardır: 1991, 10001, 12621, 79388397, 82954345928.

Bu fonksiyon s’nin 1 dışındaki her kompleks sayı değeri için tanımlıdır. Riemann Hipotezine göre bu fonksiyonun, (s) = 0 ifadesini sağlayan tüm önemsiz olmayan s değerleri, reel kısmı ½ olan düşey doğru üzerine düşer (bu doğruya kritik doğru deniyor). İlk 1 500 000 000 değer için bu doğruluk tespit edilmiş olsa da asıl istenen, söz konusu tüm 37


Teknoloji Olcay KORKMAZ olcaykorkmaz1@gmail.com

Bunu Mu Demek İstediniz 80’li yıllarda ortaya çıkmıştır. Yüzey montaj teknolojisinin zaman içinde gelişmesiyle beraber baskı devre kartları çok katmanlı olmaya elverişli duruma gelmişlerdir.

Plastik veya seramik olabilen bu paket çeşidinin küçük boyuta sahip olanları direnç dizileri, diyot gibi genel elektronik kompanentlerde kullanılırken; büyük boyutlardaki SIP kılıflar hibrit devreler için daha uygundur[4]. En yaygın kullanım alanı RAM ve direnç dizileridir.

P

CB (Printed Circuit Board) : Hepimizin bildiği ve birçoğumuzun tasarımını hatta üretimini gerçekleştirdiğini düşündüğüm “baskı devre”, Printed Circuit Board olarak evrensel kaynaklardaki yerini almıştır. Pozitif-20, serigrafi, baskı devre kalemiyle çizim ve ütüleme yöntemleriyle amatör olarak üretilebileceği gibi seri üretimi ile uğraşan firmalar da mevcuttur[1]. 1936 yılından beri kullanılan bu teknoloji ile elektronik elemanlar hem mekaniksel hem de elektriksel olarak uygun şekilde plaka üzerine yerleştirilebilir ve bakır hatlarla iletim sağlanabilir. 1950’li yıllara kadar çoğunlukla Amerikan Ordusu tarafından kullanılan baskı devre yöntemi, 2. Dünya Savaşı sırasında nükleer başlıklı füzelerin üzerinde bulunan yakınlık sensörü yapımında da kullanılmıştır[2].

SMD (Surface Mount Devices) : Yukarıda sözünü ettiğimiz “Yüzey Montaj Elemanları” yapısal olarak devre elemanlarından daha küçüktürler. Devre üzerinde daha az yer kapladığından bilişim ve iletişim sektörü başta olmak üzere elektronik cihazlarda SMD elemanlar kullanılır. SMD elemanlar hassas olduklarından ve baskı devre üzerine geçecek ayakları bulunmadığından devre üzerine yerleştirilmeleri özel tekniklerle gerçekleştirilir. Bu elemanlar devre üzerinde baskı devre yolları ile aynı yüzeyde olduğundan baskı devre tasarımı yapılırken, ayaklı elemanların yerleşiminde olduğu gibi ters görüntü alınmaz.

DIP (Dual In-Line Package) : Gövdenin iki yanında birden bağlantı pinleri bulunduran kompanent kılıf çeşididir. Kullanım yerine göre plastik veya seramik gövdeye sahip olabilir. Örneğin; EPROM çeşitlerinde seramik DIP kılıf (CERDIP) daha yaygındır. Ancak plastik olanları da maliyeti düşürmek adına tercih edilebilir. Genel olarak tümleşik devrelerde tercih edilen DIP kılıf çeşidi 1964 yılından beri kullanılmaktadır. Dikdörtgen şeklinde olmasının nedeni ise daha önce denenen daire biçimli kılıflara oranla daha kullanışlı olmasıdır. DIP, SIP kılıf çeşidine göre daha yaygın kullanılır. KAYNAKLAR [1] “PCB Yapımı”, Yavuz Erol, http:// www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/elektronik/dosyalar/10/10.pdf [ Son Giriş Tarihi 30 Ocak 2012] [2] “ Cruise Füzeleri”, Haluk SEVEL, http://www.tayyareci.com/makaleler/cruise.asp [ Son Giriş Tarihi 30 Ocak 2012] [3] “Yüzey Montaj Teknolojisi Lehimleme”, Çizgi Tagem, http://320volt.com/ turkce-bilgi-yuzey-montaj-teknolojisilehimleme/ [ Son Giriş Tarihi 30 Ocak 2012]

SMT (Surface Mount Technology) : Yüzey Montaj Teknolojisi anlamına gelen SMT, yüzey montaj elemanlarını devre kartına doğrudan monte etmek için kullanılan teknolojidir[3]. Kart tasarımı ve üretimi konusundaki minyatürleşmenin gerektirdiği bir ihtiyaç olarak

38

SIP (Single In-Line Package) : Dikey yönde düz bir gövde ve tek satır pin bulunduran kompanent kılıf çeşididir.

[4]“Single In-Line Package”, NASA Workmanship Standarts, http://workmanship.nasa.gov/lib/insp/2%20books/ links/sections/612%20Single%20InLine%20Package%20(SIP).html [ Son Giriş Tarihi 30 Ocak 2012]


Sosyal

Kübra GÜNDÜZ kubra.gunduz91@gmail.com

Erasmus gidilen ülke için öngörülen standart aylık hibe ödenir. • Başvurulan kursun herhangi bir yoğunlaştırılmış dil kursu olmayıp Erasmus Yoğun Dil Kursu (EILC) olduğuna dikkat edilmelidir. Kurs düzenleyebilecek kurumlar EÜB sahibi yükseköğretim kurumları veya Türkçe öğretiminde uzmanlaşmış diğer dil öğreten kurumlar olabilir • Erasmus öğrencileri kurumlarının Erasmus ofisleri üzerinden kursa başvururlar. Erasmus ofisleri öğrencilerinin başvurularını e-posta ile tercih edilen kurs düzenleyen kurumlara öğrencilerin Erasmus öğrenim/staj hareketliliği öğrencisi olarak seçildikleri bilgisiyle birlikte gönderir. Başvuruların gönderileceği e-posta adresi kurs düzenleyen kurumun bilgi formunda gösterilen adrestir.

M

erhaba sevgili Yıldız Tornavida okurları.. Erasmusa gitmeden önce neler yapacağımızı, gittikten sonra nerde konaklayacağımızı, dersleri nasıl geçeceğimizi ve döndükten sonraki adapte durumlarımızı önceki sayılarımızda açıklamıştık. Kısa bir tekrarla erasmus demek; yurt dışı deneyimi demek, çok kültürlü ortamlarda ders işlemek demek, değişik kültürleri tanımak, kendi kültürünü tanıtmak, yeni arkadaşlar edinmek ve farklı bir sistem görmek demek… Bu sayıdaki konumuz Erasmus Yoğun Dil Kursları (EYDK). Değişim faaliyeti öncesinde bu değişimden yararlanacak öğrenciye yönelik akademik öğrenim öncesi misafir olunan ülkedeki üniversite tarafından düzenlenen bir takviye dil

kursudur. Bu kurslar her yıl planlanan ülkelerde düzenlenmektedir. •Erasmus Yoğun Dil Kursu (EYDK) dil bilgisi konusunda ve iki seviyede sunulmaktadır. •Müracaatlar öğrencilerin kendi kurumlarına olmalıdır ve öğrencinin kurumu başvuruları kursu düzenleyen birime sevk etmek zorundadır. •EYDK’lar misafir gidilecek ülkedeki akademik yıl başlamadan önce yaz döneminde gerçekleşmektedir. •Katılımcı öğrenciler misafir oldukları ülkede dil kursu ücreti ödemek zorunda değildir. •Kurs süresi 3 - 6 hafta aralığında olup en az 60 ders saati içerir. •Başlangıç veya orta düzeyde düzenlenen bu kurslara, öğrenim alanları gidilecek ülkenin dil ve edebiyatı olan öğrenciler katılamazlar. •EYDK için yurtdışında geçirilen süre öğrencinin toplam Erasmus Öğrenci Öğrenim ve/veya Staj Hareketliliği süresine dâhil edilir ve söz konusu süre için

40

İşte böyle, her yeni lisan bir yeni insan diyerek yazımızı tamamlayalım, bir sonraki erasmus yazımızda görüşmek üzere. KAYNAKÇA: http://www.ua.gov.tr


YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ TEKNOPARKI AR-GE YAPAN ŞİRKETLERİ VE YAZILIMCILARI TEKNOPARK’TA ÇALIŞMAYA DAVET EDİYOR.

YILDIZ TEKNOLOJİ GELİŞTİRME BÖLGESİ TEKNOPARK A.Ş. YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ DAVUTPAŞA KAMPÜSÜ - İSTANBUL tel: 0 212 483 70 00 - 01 faks: 0 212 483 70 02 www.teknopark.yildiz.edu.tr


Yıldız Tornavida - 15. Sayı  

Bu sayıda, Mobil Uygulamalar, E-Ticaret, TCP/IP, Yerebatan Sarayı gibi köşe yazılarının yanı sıra; yapılan sosyal aktiviteler, kulüp olarak...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you