Page 1

1

BÜTÜNSEL KALKINMA MODELİ

FURKAN AY 9 Mart 2019 Nationalist News/Turkey için

1


2

Bir toplum, çağ ilerlerken gerileyebilir mi? İlerlemenin ölçütü nedir? Bütünsel Kalkınma ve Maddi Kalkınma nedir? Bugün 21. yüzyıl Türkiye’sinde, geçmişe bakarken hep bir özlem duyar olduk. Oysa rakamlara göre gelişiyoruz, yüzde 5-10 ekonomik büyüme ile Türkiye hep ileri gidiyor. İlerleme ne açıdan olduğu çok önemlidir, feodal bir kafanın eseri olarak bir örnek vermek gerek. Klasik Osmanlı’nın devirleri, Kuruluş, Yükseliş, Duraklama, Gerileme, Dağılma dönemleri. Oysa teknoloji gelişiyor, bilgi birikimiz artıyor ama bir devlet geriliyor. Neden böyle bir şey deilmiştir? Çünkü, toprak kaybettik. Tabi diyeceksiniz ki, ‘’Osmanlı rakiplerine göre kıyaslandığı için böyle denildi’’ fakat bu da geçersiz bir argümandır. 1839 Nizip Savaşı, Kavalalı İbrahim Paşa, Hafız Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu yeniyor ve Anadolu’yu istiladan muhafaza edecek birlik kalmıyor ve Kavalalılar Kütahya taraflarına ulaşıyor. Aslında bu Osmanlı’nın tarihindeki en aciz anıydı. Bir valisine diz çöken bir imparator vardı. Bu savaşın hikayesi de tam bir bağnzalık içerir bu savaşta Almanların ünlü Mareşali Moltke de1 görev almıştır ve Hafız Paşa, bugün Cuma taarruz edilmez diye taarruz vaktini geçirmiş, sonrasında ordunun pozisyonu elverişsiz olunca da Moltke çekilmeye ikna etmiştir fakat hocalar, Hafız Paşa’yı ikna eder, çünkü biz hak yoldayız ve kazanacağız düşüncesi ağır basar ve sonucu ortadadır. Şimdi gelelim 1914 yılına, Türk tarihinin o güne kadar kurulmuş en büyük ordusu, en büyük seferberliğini görüyoruz, Moltke’nin milletsiz ordu dediği artık milletlidir, ulusal bir bilinç uyanmakta, bir subay-aydın uyanışı ile müthiş bir direniş gösterilmiştir. Eskiden 2 cephe deyince korkan devlet şimdi aynı anda bir çok cepheye mühimmat, asker sevk ediyordu. Fakat bunlar sadece ön bilgiler, asıl soru geliyor. İttihat ve Terakki Kabinesi sırasında kendi başına devlete isyan edecek valinin akıbeti ne olurdu? Herkes emindir ki darağacında son bir dua edecektir. Hatta soruyu biraz daha belirli hale getirelim, Kavalalılar kendi başına Osmanlı ile savaşsaydı Mısır’ı kim ele geçirirdi? Hepimiz biliyoruz ki 1914 yılında Mısır Osmanlı ile asla tek başına savaşamazdı. Aslında devlet güçlenmişti. Üstelik Balkanları, Kuzey Afrika’yı kaybetmesine, oradaki vergilerini, kaynaklarını yitirmesine rağmen devlet daha güçlüydü. Ama biz Feodal düzen mantığı nedeni ile toprak kaybettiğimiz için güçsüzleştik mantığına sığındık. Bir devlet salt toprağa mı dayanır? İşte o küçülen Osmanlı son 4 senesinde son yüz senesindeki askeri gücünün çok üstündeydi. Sadece bu da değil, bahsi geçen Hafız Paşa gibi niteliksiz devlet adamları, subayları yerine çok yönlü ve pratik devlet adamları ortaya çıkmıştı. Cemal Paşa, Mustafa Kemal Paşa, İzzet Paşa, Enver Paşa herhalde çıkıp Cuma günü savaşılmaz diyecek kadar bağnaz olamazlardı.2 Osmanlı Tanzimat sonrası, ekonomisiyle ters orantılı bir aydın sınıfı yetiştirmeyi başardı, biz de o mirası yiyenleriz elbet. Maddi kalkınma tam anlamı ile sağlanamadı ama kültürel kalkınma hiç durmadı ve Cumhuriyet ile beraber hızını arttırdı. Elbet İttihat ve Terakki, savaş sırasında bile burjuva oluşturma çabası içinde bulunarak Von Moltke, 1870 Prusya-Fransa savaşında Genelkurmay Başkanlığı yapmıştır ve Almanlar büyük bir zafer kazanmış ve İmparator III. Napolyon esir düşmüş, Almanlar Paris’e girmiştir, böylelikle Fransa Cumhuriyet olurken Almanya Reich dönemine girmiştir ve siyasi bütünlüğünü sağlamıştır. 31 sene Genelkurmay Başkanlığıı yapmıştır. 2 12 Eylül cuma gününe denk getirilmiştir, tahmin edersiniz nedeni dini. Bu aslında 12 Eylül’ün zihniyetini iyi yansıtır. 1

2


3

akıllıca iş yaptıysa da devletin dış etkenler sebebi ile tam kalkınması imkansızdı. Lozan’da dahi 1916 gümrük tarifesinin 6 sene yürürlülükte kalması şartı koşulmuş ve kabul görmüştür bu yüzden Cumhuriyet de 1929 yılında dilediğini yapabilmiştir.3 Osmanlı’nın eğitim sistemi elitist ama herkese açıktı. Her köye okul yapamamıştır ama kurumlarındaki eğitim ile Türkiye’nin okullarından 100 sene ilerdedir. Geldiğimiz noktayı hayretle izliyoruz. Kötü bir eğitim sistemi, cansız bir kültürel hayat ve donanımlı insan kıtlığı nedeni ile fikir hayatımızda ilerleme yavaşlamış durumda. 68 Kuşağının yöntemi fikri ne olursa olsun, o günün gençliği kitap okurmuş diyebiliyoruz, okumakla kalmayıp eyleme dökermiş, Üniversite öğrencisi korkulan insanmış. Bugün ise pasif öğrenci modelleri, kampüsler podyum, okumayı zul gören öğrenciler ve ana akım peşinden koşan öğrenciler görüyoruz. 68 Kuşağı sevilmez elbet çünkü onlar çok uç noktalara kayacak kadar okumuşlardır, sınıf, statü, hiyerarşi, sömürü, burjuva, proletarya vesaire birçok kavram ile aslında halkçı olmaya çalışmışlardır ne varki anarşist tutumları iş çözmek yerine tıkamaya odaklanmıştır. Bugün geldiğimiz nokta elbet 12 Eylül eseridir, çünkü 12 Eylül bizden ‘’düşünme özgürlüğnü’’ çalmıştır. 2000’li yıllarda babamın ‘’Siyasi görüş her yerde söylenmez’’ öğütü bunu bana en iyi açıklayan örnek olmuştu. Kitap yasaklayan bir ülke olmuştuk, ölmüş Karl Marx’ın fikirlerinden korkan bir devlet olabilir mi? Bu Türk Humanizmine vurulmuş bir darbeydi. Kültürel Kalkınma sayı ile veri ile ölçülmez fakat sokağa çıktığında, televizyona baktığında, kitapçıya girdiğinde çok satanlardan anlarsın, kahvede oturduğunda anlarsın. Ama hükumetlerimiz tek bir şeye odaklı, yüzde kaç büyüdük, milli gelirimiz ne kadar nicelik ile boğulup gidiyorlar. Sayılar tek başına bir anlam ifade ediyorsa Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Orta Çağ ürünü devletler demek ki bizden daha medeniler! Muhafazakar iktidarların modeli bu kadar, yol, köprü, veri. Türkiye’nin sağının düştüğü kısır döngü bu aslında. Kalkınmayı verilerden ibaret sandıkları için 10 senede bir sendelemeden duramıyoruz. Fakirlik hikayelerini duymaktan, görmekten artık içim sızlar oldu. Bir çocuğun mendil sattığını görünce bir insan nasıl üzülmesin, kızmasın?4 Sürekli yanlış batılaşma kavramını herkes birbirine kullanıyor aslında bu batılaşma değil bir kere çağdaşlaşmaktır. Batınn iyi yanlarını alacağız diyorlar, iyi yanı nedir diye sorsak teknolojisi diyorlar. Yüzyıldır teknoloji transferi için uğraşıp duruyoruz ama onların 40 sene önce yaptıklarını şimdi yapmayı bile beceremiyoruz. Çünkü olayları neyin tetiklediğini bilemeyecek kadar salak durumdayız. İşte bunu farkedenler Jön Türkler olmuş, Atatürk olmuş. Hafız Hakkı Paşa’nın eleştirisi de bunu bize gösteriyor: ‘’Üçüncü Sultan Selim zamanında ıslahata kışlalardan başladık, Selimiye Kışlası hala bütün azameti ile Marmara kıyılarında duruyor. Fakat işte o kadar. Cansız, ruhsuz bir taş yığını’’ demiş ve eleştirisin devamında toprak kurtarmak için sürekli orduya yapılan yatırım yerine her köye okul açmak, Anadolu’ya demiryolu yapmak, şimendifer işletimini üstlenmek gibi fikirlerini sıralıyor. Dünyanın en büyük Havalimanını yaptık, işte o kadar bir beton yığını. Halk sefil, kültürel İlginçtir, bu bilgi okullarda okutulmuyor, duyan herkes şaşıracaktır. Bu da eğitim sistemimizin durumunu gözler önüne serebilir. 4 Sözde sosyal devletiz elbet, 3-4 milyonu aşkın memur var ama sokakta çocuklara galiba hiçbir memur rast gelmiyor. Çünkü bizim milletimiz için bu bir sorumluluuk değil iştir sabah dokuz akşam 6 bu saatlerden soınra vicdan ve sorumluluk ortadan kalkıyor. 3

3


4

gelişim berbat durumda ve eğitim sistemi sürekli geriye gitmekte, zihniyet olarak bir türlü çağ atlayamadık, tabi yakında şu tabir çıkacak diye korkmuyor değilim, ‘’Türk’e çağ atlatmak, deveye hendek atlatmaktan zor’’ şimdi tabi arada zeki okuyucularımız çıkıyor, biz başkalarına çağ atlatırız gibi kuru milliyetçilik yapıp mutlu oluyor. Batının iyi yanlarını alacağız diyorlar ama o batının iyi yanlarını oluşturan kültürel birikimi ne yapıyoruz? Batıyı batı yapan şekil özelliklerini, fikirleri, süreci çöpe atıyoruz. Avrupa’da hürriyet uğruna verilmiş mücadeleri, mülkiyet ile ilgili mücadeleleri, işçilerin hak arayışlarını, kadın haklarını, özgür düşünceyi, dinde reformlarını hepsini çöpe at, Avrupa’dan makine getirtip üretim yap, işte bizim çağdaşlaşmaktan anladığımız bu kadar Ama miras bitmek üzere. Atatürk büyük bir devlet adamıydı, neden diye sorarsanız bu işler harp kazanmakla bile olmaz, o onu büyük asker yapar, devlet adamı değil. Büyük devlet adamı arkasında güçlü bir devlet ve sistem bırakandır. Atatürk’ün izinden çok devlet gitti. Afganistan, İran başaramadı, kişilere bağlı sistemdiler yıkıldılar fakat bugün Türkiye yine irtica tehditi ile karşı karşıya kalsa da iktidarı karşı devrimciler ele geçirse de işte hala tam anlamı ile eskiye döndüremediler. Çünkü Atatürk, devrimini askerin süngüsüne dayandırmadı, evet süngü ile yaptı ama devrimin geleceğini asla süngüye veya kendi karizmasına emanet etmedi. Türk Gençliğine çok güvendi, çünkü kendisinin yetiştirdiği nesiller olacaktı. Evet olacaktı ama şimdiki gençlik Atatürk’ün yetiştirdiği gençilk değil, maalesef. Sandı ki o gençlik, geçmişin cehalet duvarlarını yıkp Çağdaş Türkiye inşaa edecek Şeker üretemeyen bir milletin sümerolog, tiyatrocu, heykeltraş, ressam, yetiştirmesi, kadınların toplumsal yaşama katılmının sağlanması gibi o günün toplumunda düşünülmesi imkansız şeylere odaklanmıştır. Oysa Darülfunun kapatılıp yerine ilk çağdaş üniversitemiz kuruldu tabi gericiler ne dediler, birçok akademisyen kovuldu. İşsiz bırakılan yok hele ki o devirde Darülfünun hocası işsiz kalmaz çünkü memlekette zaten nitelikli insan az.5 Yerlerine ise Almanya’daki baskıdan kaçan akademisyenler geldi. Fakat yıllar boyunca biz ise akademisyenler ile çatışma metodunu seçtik, kimse kimsenin akademik katkısına bakmadan kimliğine baktı. İşte böyle bir toplumda kültür ilerlemez, bir kişi söylemeye korkuyor ise orada yeni fikirler çıkmaz zaten bugün egemen olan birçok fikir zamanında taşlanmıştı. Türkçülük ilk çıktığı yıllarda öksüz bir düşünceydi, hatta tam anlamı ile Türkçü diyebildiğimiz kişiler yok, Süleyman Paşa derler, işte bir paşa kızına yabancı malı aldırmazmış gibi şeyleri yazmışlar. Fakat Abdulhamid tathttan inince İstanbul’da bir fikir çarpışması ve fikir özgürlüğü olmuştur tabi buradada kurşunlananlar olmuştur elbet. O öksüz düşünce sonunda bir sel olup Anadolu’nun kurak topraklarını yeşertmişti. Kimse yeniyi sevmez özellikle yaşlılar demişti bir hocam, çünkü yaşlılar sisteme en çok katkı yapmış kişilerdir ve kendi düzenlerinin değişmesini istemezler diye eklemişti. İşte düşüncelere tahammülsüzlük biraz da bu yüzdendi herkesin iyi kötü bu sistemde bir rolü var, kimine şah kimine şaklaban kimine soytarı ama sonuçta bir rol O dönem Darilfünunda, akademik kariyeri olanlar ders vermiyordu, bir konu hakkında önemli eserinizin olması sizin orada ders vermeniz için yeterliydi örneğin büyük aydınımız Yusuf Akçura, siyaset, tarih dersleri verdi, TTK’nın başkanlığını yaptı. Aslında bu o günün Üniversitelerinin durumunu bize daha iyi anlatıyor ama Akçura’nın vereceği ders bugünki niteliksiz kuru profesörlerden daha aydınlatacı olduğu aşikar. 5

4


5

bu. Fransız İhtilali’nden monarklar elbet hoşlanmadı yasaklamaya çalıştılar, burjuvalar ile beraber bunu denediler ve adına Meternik Sistemi dediler. Ama çağdışı uygulamalar elbet nafile. Bugün hep bir Komünizm ile kavgamız var, hiçbir tahammülümüz yok, Soğuk Savaş döneminde Batı demokrasilerinin en büyük korkusu komünizm olmuştu. Aslında bu en çok sistemin sahiplerini ürküttü, patronlar o yüzden her daim Komünizmin yasaklanmasından yana oldu. Bugün klasik bir tartışamada Komünist Rusya misali ile Avrupa’yı düşnürüz hangisinde işçi daha iyi durumda elbet Avrupa ama oradada grevler, sendiklar, savaşlar buna neden oldu. Saatlerce köpek gibi çalışıp sefalet içinde yaşayan Avrupalılar, Komünizme yatkındı çünkü gerçekten sömürülen bir emek vardı. Bunun neticesinde 1830, 1848, 1870 yıllarında Almanya ve Fransa’da isyanlar patlak verdi. Herhalde ben bir patron olsaydım, işçilerin şartlarını iyileştirip karımdan zarar edip tüm malımı kurtarmayı seçerdim. İngiltere 1 sene önceden tedbiri almış 1847 yılında bir işçi en fazla 12 saat çalışacaktır kanunu çıkarmıştır Batının iyi yanı dediğimiz şeylerden biri sekiz saat çalışma, haftada iki gün tatil, emeklilik, sağlık reformu gibi şeyler mutlak bir mücadele ve hiç durmayan fikir kavgalarının eseriydi. Yoksa hiçbir patron köle niyetine kullandığı işçilere kendi kendine iyileştirmeye gitmezdi. İşte biz bu süreçleri yaşamadık, Grev deyince hepimiz korkuyoruz mesela, Kenan Evren anılarında, 12 Eylül sonrası patronların kendisine teşekkür ettiğini bildiriyordu, patronlar memnundu diyor Evren, çünkü 1961 Anayasası grev, sendika gibi haklar ile patronları zor duruma sokmuştu işte 12 Mart Muhtırası ile bir kısmı kırpılan anayasa, 1982’de kalkmış ve yeni yasalar ile artık dernekleşme, sendikalaşma gibi her şey işlevsiz ve zor hale gelmişti. Almanlar biliyorsunuz, Martin Luther önderliğinde Protestan oldular ve Kilesinin bağnaz düşünceleri yıkıldı. Böylelikle Galileo sonrası bilim adamları engisizyondan kurtuldu bizde ise Rasathane depreme sebep oldu diye yıkılıyordu. Aydınlanma, Rönesans bunlar basit meseler değil. Eğitim kilislerin tekelinde olduğu bir toplumdan şimdi kiliseyi redde giden bir süreç işliyordu. Almanların birçok filozof çıkarması tesadüf olamasa gerek. Antik Greek filozoflarının tartıştıklarını bugün bilgiye bu kadar hızlı eriştiğmiz zamanda acaba kaç bin vatandaşımız düşünmüştür? Yine I. Elizabeth döneminde İngiltere mezhep savaşı yaşıyordu ve avcılığa dönüşen bir süreç vardı. Elizabeth bu savaşı kazanması ile beraber Britanya İmparatorluğunun önündeki engeller kalkmaya başladı çünkü İspanyollar6 Katolik yobazlığını devam ettirmek niyetindeydi. İngililzer ise seçkinlerin parlementosu ile ve bu seçkinleri eğiten okulları ile gelişiyordu. Bu seçkin insanlarınn Meclisteki tartışmalarının, Üniversitelerin belli bir kalıpta düşünme zorunluluğunun kalkmasının, Magna Carta ile herkesin can ve mal güvenliğinin sağlanmasının ve din reformu ile bir humanizm başlamış ve özgür düşünce sonucu Sanayi Devrimi başlamıştır. Sanayi Devrimi başladığı için özgür düşünce doğmadı, özgür düşünce olduğu için Sanayi Devrimi doğdu. Bilim özgür düşünceden doğar ve özgür düşünce önündeki setler yıkıldıkça ilerlemenin hızı arttıkça arttı. Osmanlı’da ise tam tersi söz konusu, din ekseninde Bugün din reformuna katılmayan ve Katolik olarak kalan İtalya ve İspanya’nın diğer 3 büyük Avrupa devletine göre geri kalması tesadüf değildir. 6

5


6

gelişen bir eğitim söz konusu. Din ve Padişah ne kadar izin verirse hakkın o kadar. Ötesinde söz hakkın yok. İşte o zaman yapılan her yenilik temelsiz kalıyor, Katar’ın istediği kadar parası olsun asla gelecek teknolojiyi üretecek mühenidisi, fizikçileri olmayacak asla, dünyaya yön veren sosyal bilimcileri, filozofları olmayacak. Çünkü onlar bilginin kümülatif hazinesine dahil olmak yerine onun nimetlerini yemeyi tercih ediyorlar. Katarlılar fabrika açabilir elbet hatta en iyisini bile açar ama mesele şu ki Endüstri 5.0’ı asla onlar getiremeyecek, mühendis, doktor, mimar yetiştiremeyecek. İşte Garp Medeniyeti bize nimetini veriyor ama gelecek nimeti yine onlar yaptığından biz yine alıcı konumundayız. İşte maddi kalkınma ve bütünsel kalkınma arasındaki fark burada gizli. Birisinde ilerleme süreklidir birisinde ise dönemsel. Ama biz sonuçları, doğrudan istiyoruz. Avrupa o teknolojiye, Sanayi Devrimi ile ulaşmadı arkasında yüzlerce olayın tetiklediği bir zincir var. Ne demokrasi sancısız olur ne çadaşalşma, Oliver Cromwell gibi bir soylu çıkıp İngiltere’de kraliyet yıkmıştır. Türkiye’de hakkında tek kitap satılmıyor ne ilginç. Fransız İhtilali ile Ulus bilinci yanında Sosyalizmin ilkel halleri ortaya çıkmıştır. İşte onların erken yaşadıklarını bizim geç yaşamaya tahammülümüz yok.7 Türkiye’de oynanmış ilk tiyatro Vatan Yahut Silistre’dir ve oynandığı gün insanlar sokaklara çıkıp bağırınca elbet Abdulhamid bu oyunu yasaklamıştır. O dönemde zaten birçok kavram sansürü tabiiydi. Gazeteler her gün sarayda kontrolden geçiyor zaten gazeteci dediklerimiz parayı sultandan alıyordu, kitap kültürünü hak getire. Ama bugün Osmanlı torunlarına göre, Abdulhamid dönemide şu kadar okul açıldı, şu kadar tren yolu yapıldı. Ama dönemindeki sansürün etkisinin bizi kaç sene geriye attığını ölçebilen de yok, ölçülmez de. 20. yüzyılda istediğini yazamıyorsun sonra bu memlekette bilim bekliyorsun. Sultan Mahmut için Ali Suavi der ki, sadece ayanları ezmekle kalmamış, bilgililer de tehdittir diye onları da ezmiştir. Yusuf Akçura’ya, Ali Suavi’ye, Padişahumuz bülür dedirtemezsin. Demedikleri için Akçura Libya’ya sürülmedi mi? Ali Suavi Kastamonu’ya sürüldü sonrasında Paris’e kaçmadı mı? Paris’te Ulum Gazetesini çıkarmak için çabalayan bu genç, oysa bunu hangi Türk’e okutup bilgisini aktaracaktı? Yazmaktan hiç kendini alı koymadı ama ciltlerce eseri işte okunamadığından, basılamadığından ortada yok. Mustafa Kemal, düşünce hürriyetini sağlamıştır fakat devrimlerle zıtlaşmamak kaydı ile düşünce serbsetti. O gün Mecliste CHP’lilerin, CHP’li hükumetlere yaptığu zülmü hiçbir muhalif iktidara yapamıyor. Çünkü fikir özgürlüğü vardı. Almanya’da kovulan akademisyenler Türkiye’de dilediği özgürlüğü bulabiliyordu fakat zamanla biz de aynı role büründük, akademisyenin sakalına, kıyafetine takıldık8. Totaliter bir toplumda bilim gelişmez. En önemlisi bu mesele bir ruhtur, bir hikayedir. Atatürk’ün sırtımıza gömlek bulamaz iken kadın pilot, kadın sümerolog, kadın tarihçi, kadın vekil 7

Kanun iktisabına karşı çıkan saygıdeğer yobazlarımız acaba 8 saat çalışma kanunu iktibas etmemizden rahatsızlar mı? İsterlerse Amerika’yı yeniden keşfedelim, Ankara Komününü yaşayalım, Karl Marx, Kant, Hegel giibi filozoflar doğurup sonra tekrar deneyelim. İnsanlığın ortak hazinesini reddederek çağdaş olmak pek mümkün değil, insan her yerde insandır artık ihtiyaçlar da aynılaşmıştır. Onlara göre biz her şeyi kendimiz yapmalıyız, o zaman her süreci baştan yaşamak gerek. Bugün kendini Türkçü sanan veya öyle adlandıranlar bu çağda akademisyene baskı yapmayı kendine şiar edinmiş, Türkçülük totaliter bir toplum yaratan militarist düşünce değildir. 8

6


7

düşübebilmesi bir ruhun eseridir böyle bir ortamda insan yaptığı işten tatmin olur. O iki katlı bütik bakanlıkların samimi ruhunu 30 katlı bakanlıkların yağlı maaşına tercih ederim. Maddi kalkınmayı bile tam algılayamadık ki kültürel kalkınmayı algılayalım. Sadece maddi kalkınma yaşayan Türkiye’nin bir de iş ahlakı sorunu vardır. Öncelikle ekonominin feodal düzenden kapital düzene geçişine bakmak gerek. Türkiye’de burjuva neden oluşmadı, oluşanlar ise neden iş ahlakına sahip değiller? İşte tüm meselemiz burada. Öncelikle Feodalizmi aslında yıkan şey, top tüfek değildir. Değişen ekonomik düzendir, Feodalizm toprağa dayanır, aslında Orta Çağ’ın en önemli üretim aracıdır toprak o yüzden onu elinde tutmak zenginlik getirirdi. Fakat Avrupa’da ve Amerika’daki değişimler ile ticaret ile uğraşan sınıflar bu toprak sahiplerinden daha zengin hale gelmişlerdir, bunlara burjuva diyoruz. Burjuvaların oluşumu çok önemli bir gelişme olmuştur, zira bu sınıf her şeyi değiştirecektir. Zenginliklerini nesilden nesile aktardıkları gibi, çocuklarına iyi eğitim verdirebilme imkanına da sahip olduklarından bunların servetleri sürekli artmıştır9, bununla yetinmeyip bilim adamı, şair, sanatçı himaye etmişlerdir. Bu tabi kültürel ve bilimsel bir ilerleme de sağlamıştı. Şehirlerde yaşayan burjuvalar ticareti kontrol ettiklerinden dolayı kırsallarda yaşayan feodal beyler de bu adamlara muhtaç sayılırdı, ipek gibi başka diyarlardan gelen malları ancak onlar satıyordu ve para burjuvaların ellerinde toparlanıyordu zamanla, burjuvalar toprakları da satın almışlardır ve topraksız soylular oluşmuştur. Burjuvaları en çok zorlayan şey bir limandan giren malın varacağı menzile kadar birçok vergi ödemesiydi yine her yerde kanun farklılıkları da ticareti güçleştiriyordu. Bu yüzden merkezileşme burjuvaların işine gelmiştir bugün de Avrupa Gümrük Birliğine nerede ise tek bir anayasa geçmedi mi? Top tüfek gelene dek zaten burjuvalar surları yıpratmıştır. Orta Çağ ile Yeni Çağı ayıran en önemli özellik ekonomidir. Toprağa dayalı bir ekonomi yerine artık denizyollarının önem kazandığı üretilen malların kıtalar arası seyahat ettiği ve bunları satanların zenginleştiği bir düzen başlamıştı. Bu üretim modeli de yetersiz kalmış ve sanayi devrimi ile beraber artık toprağın üretimdeki yeri en alta inmiştir. Bugün nüfusun çalıştığı sektöre göre gelişmişliğini belirliyebiliyoruz, artık bir memleketin yüzde 3’ü tarım ile ilgilense ülkenin iaşesi sağlanabiliyor. İşte burjuva dediğimiz sınıf burada Feodal düzenden Kapitalist düzene giden yolda taşları döşemişlerdir. İşte dünyadaki kimi ailelerin nesillerdir süren zenginlikleri katlanarak devam ettiği gibi artması için her türlü AR-GE faaliyetlerine para yatırdıkları, kültürel faaliyetlere sponsor oldukları himaye ettiklerini görüyoruz. Bugün Türkiye’de kaç sanat ve bilim etkinliği kendi başına ayakta kalabiliyor? Avrupa önce feodal düzeni yıktı, sonra yobazlığı yıktı ve özgür düşünce ile sermayenin ortaklığı ilerlemeyi getirdi. Toprak zenginlik iken artık toprak bir mal olmuştu, artık güç para demekti ve para için herkes müthiş bir yarışa girmiş, koloniler kurmuş, savaşmıştı. Eskiden toprak için yapılan kavga şimdi sadece para uğrunaydı. Artık toprak ilkel bir üretim aracıydı. Toprak zenginliğini, ticaretle uğraşan burjuva yıkmıştı, burjuvalar sanayi devrimi ile artık tüccar değil aynı zamanda üretic olmuştu. Ülkede yönetimde gücün kadar söz söyleyebildiğinden burjuvaların değişen Çobanlıktan aydınlanmaya ulaşan insan yok değildir elbet ama coğrafya kaderdir. Kastamonu’nun ıssız bir dağ köyünde asırlardır yaşayan bir ailenin fark yaratması elbet beklenemez bundan dolayı da suçlanamaz. Bugün son yılların popüler akademisyenleri İlber Ortaylı ve Celal Şengör, Celal Şengör bir sanayicinin oğludur, hem de en büyük 100 sanayiciden birinin, Ortaylı’nın annesi DTCF’de bir akademisyendir ve Ortaylı’nın dediğine göre annesi asilzadedir. Bu iki popüler örnek bile aslında bize çok şey anlatır ve coğrafya kaderdir sözünü doğrular. 9

7


8

ekonomik anlayış ile gitgide artan bir söz hakkı, aristorkasiyi yıkıp geçmiştir. Toprak köleleri bu sefer de fabrikalarda köle gibi çalışıyordu. Fakat, her toplumda her olay aynı anda gerçekleşmiyor, her toplum aynı çağda olamıyor. Bizim önceki devletimiz Osmanlı İmparatorluğu, miras bırakma hakkı tanımamıştır, padişahtan zengin olduğun zaman vay haline. Müsadere ile malına el koyuyor yani bir zenginin oğlu zengin olamıyordu. Bu yüzden vakıflar kurup çocuklarına bu şekilde maaş bağlamaya çalışanlar olmuştur. Can güvenliği yoktu, siyaseten katil uygulaması ile Kapıkulu sınıfı sorgusuz sualsiz katlediliyordu. Osmanlı’nın zenginliği saray etrafındaydı, bu mumdan kim ne kaparsa bu şekilde zengin oluyorlardı fakat öldüklerinde mallar yine aynı hazinenin malı olduğundan dolayı bu yüksek maaşlar alan paşaların, beylerin çocukları bu servetleri alıp doğdukları topraklarda holding gibi her yere müessese kurma imkanı bulamamışlardır. Beylikler zamanında Anadolu’da yapılan eserlere bakalım bir de Osmanlı’ya, başkentlere odaklanmış bir yatırım söz konusu. Anadolu 600 senede bayındır hale gelememiş, bunun en büyük nedeni o topraklarda ekonominin kuvvetsiz olmasıdır, oysa beylikler döneminde her beyin kendi zenginliğini o 3-5 illik araziye yatırdığını görüyoruz, ticaret için kervensaraylar yapılıp bugünün otoban kenarlarındaki işletmeler gibi gelir elde edilirmiş. Burjuvalar, ticaretleri kolaylaşsın diye yolların yapımı, limanların gelişimi, yolların güvenliğinin sağlanması için hem yatırım yapar hem yaptırır, bugün dahi iş adamlarının sermayesi artsın diye devletler her türlü önlemi almıyor mu? Osmanlı işte bunu yapmamıştır, çok aşırı merkezileşmenin bedeli geri kalmışlık olmuştur, oysa Avrupa önce feodal düzene sonra hukuka dayanan bir merkeziyete geçmiştir. Feodal düzenin yararı beylerin kendi topraklarını imar etmeleri olmuştur, bu beyler de elbet bölgedeki sanatçıları himaye etmişlerdir. Makyvelli’nin Medicilere sunduğu eserden anlaşılan budur, beyin gönlünü hoş tut ve keseni kap, bizde ise maalesef bu sarayla sınırlı kalmıştır. Çünkü yerel güçler her daim riskli görülmüştür. Midhat Paşa’nın Suriye valiliği sırasında çok çalışması göze batmıştır ve görevden alınmıştır, çünkü Kavalılar da böyle çalışmış ve sonunda devleti yenmişti. Padişahların bu merkeziyetçiliği elbet 1839 Tanzimat Fermanı son bulmuştur aslında daha öncesinde ise Sened-i İttifak ile yerel güçlere bir güvence verildi ise bu da tutulmamış ve ayanların hakkından gelinmiştir. 1839 yılında biz alında Yeni Çağ’a geçmiş olduk. Ülke batıya açılıyor, müsadere usulü kalkıyor ve herkese hukuk hakkı tanınarak ‘’burjuva’’ sınıfının oluşmasının önüdeki en büyük engeller kalkıyordu. Bugün bile para en güvenli olduğu yere akmakta ısrarcı, İsviçre bankaları namını paranın niteliğine bakmaksızın kimsenin malını kimseye teslim etmemeye borçludur bu yüzden de bu paralar ile kuvvetlenirler. Ali Suavi’ye göre 2. Mahmut sadece ayanları zenginleri değil aynı zamanda bilginleri de yok etmeye varmıştır.10 Tanzimat ile keyfi idare son buldu denilse dahi bu uzun 10

Türkiye’de bilgin ve aydın ezme süreci hiçbir zaman sona ermemiştir, ne zaman sona erer hak bilir.

8


9

yıllar daha devam etmiştir. Sanayi Devrimi gerçekleşmiş ama bunu gidip inceleyecek ne bir zenginizim var ne teknik elemanlarımız ne mühendisimiz, bunlar hakkında raporlar yazan elçiler olmuş mu o bile muamma. Fakat bu devrim öğrenildikten sonra bile fabrika kuracak sermaye Galata’daki Yahudi bankerler ve Padişah dışında kimsede yok. Adana’da hangi ürün için fabrika açılırsa daha karlı olacağını da tabi en iyi yereldeki zengin veya bilginler bilebilirdi ki onları da hak getire. Ekonomi uzun yıllar vergilere ve aşara, bir de ganimete dayanmıştı. Osmanlı’da da elbet servet toprak olarak görüldüğünden mülkiyeti de padişaha aitti. Bu ilkel düşünce uzun yıllar muhafaza edilmiştir, bilmem hangi verimsiz toprak uğruna ekonomik bağımsızlık hiç edilmiştir. Kavalalı’yı kendi başına kontrol edemiyorsun ama başkalarının aracılığı ile kontrolden medet umuyorsun ve bunun için Balta Limanı Antlaşması ile Osmanlı’yı Avrupa’nın üretim fazlası için pazar yapıyorsun. Kökleşen sanayi karşısında yeni fabrika açmak da bir cesaret işidir çünkü yatırımın karşılığını hemen alamayabileceğin gibi, rekabet bile edemeyebilirsin.11 Osmanlı Hafız Hakkı Paşa’nın eleştirdiği şeyi becermemek için inat etmiştir, toprak 1000 yıl önce de 10 bin yıl önce de aynı yerinde şimdi de aynı yerinde yarın da aynı yerinde olacak. Balkanlarda 100 bin km2 daha fazla toprak tutmak için doğrudan orduya yatırım yapılmıştır, bu sermaye sağlanması için imtiyazlar verilmiştir, borçlanılmıştır oysa Anadolu’ya kurulacak sanayi tesisleri ile, okullar ile kaybedilen toprağı geri almak imkansız mıydı? Fakat savaş kaybettikçe kumara batan bir adam gibi daha çok savaş ve borca batıp her şeyimizden olduk ve çorak Anadolu ile yüzleşince anladık. Cemal Paşa, 1918 yılında trende Anadolu’ya baktıkça ağlıyordu, oysa onlar haklı olarak eldeki tüm sermayeyi çöllerde savaş için kullanmışlardı. Cumhuriyet kurulduğunda bu memlekette şeker üretilemiyordu. Bugün bazı eşekler, Anıtkabir’in bayrak ipini üretiyoruz haberi ile eğleniyorlar ya, işte, yere göğe sığmayan Osmanlımız, bize şeker üretecek tesis bile bırakamadı bence bunun ile eğlenin. İlk üretilen şeker bugün 2. Meclis’te sergileniyor, bugün bizlere küçük gelen o zaferler aslında o günün insanı için ne büyük emekti ne bilecekler? Burjuvalaşamayan, kapitalistleşemeyen bir Türk milleti olduğumuz için geride kaldık. İlk burjuva yaratma çabaları İttihat ve Terakki’ye aittir, savaş yıllarında dahi canlı bir ekonomi görülmüştür. Şirketler artmış, sermaye artmıştır, sonrasında ise Cumhuriyet burjuvaları oluşturmayı başarmıştır, bugün Türkiye’nin sanayi burjuvası Rusya’dan dahi iyi durumdadır. Rusya’nın zengin yeraltı kaynaklarına, geniş sınırlara, büyük demiryollarına rağmen bizim sivil sanayimiz daha kuvvetlidir. Yeraltı da üstü de çorak sayılabilecek bir memleketin bu hale gelmesi bile büyük başarıdır, bugün Rusya ihracatının yüzde doksanını fosil yakıtlar ve türevleri ile yapıyor. Keza kardeş devletimiz Azerbaycan 11 milyar dolarlık ihracatın 10 milyarı petrole ait, İran da aynı durumda. Hele ki bugün, iç piyasda egemen olman için dış piyasada da egemen olman şart çünkü içeriye müthiş bir yabancı sermayesi ve mamülü girmekte, onlarla içte rekabet eden dışta da eder. 11

9


10

İşte asıl mesele memleketteki serveti arttırmak ve bunu adil bölüşmektir. Avrupa’da her iş ekonomiye göre şekillenmiştir, demiryollarının güzergahları, limanların bulundukları bölgeler hepsi iyi planlanmış iken bizim İstanbul-Bağdat-Medine demiryolunun ekonomik açıdan önemi büyük değil çünkü ortada bir sanayi yok. İngiltere’de ise büyük öneme sahipti çünkü koca koca fabrikalara her gün kömür ve hammadde gerekiyordu yine, üretilen malların şehirlere ulaştırılması, ihraç edilmesi gerekiyodu. Onlarda ulaşımı ekonomi geliştiriyordu bizde ise Cemal Paşa’nın dediğine göre Anadolu ile Suriye’yi bağlayan yol yokmuş bu ne demek bölgeler arası ticaret bile çok sınırlı düzeyde, etkileşim çok düşük. Yani kalkınmak istiyorsak daha çok burjuvalaşamamız gerekiyor. Bizim sağcılarımız tek yönlü kalkınma ile ilgilenir, şuraya bir yol yapalım da nasıl olursa olsun, şuraya birisi fabrika açsında nasıl olursa olsun, buradan tren geçsin de isterse sırtımdan geçsin gibi fedakar söylemlerde bulunmaşlardır. Fakat, Türk ekonomisi her zor gününde kendi paydaşlarının tokadını yemiştir. Kendi burjuvaları çözüm aramak yerine krizden yararlanmayı düşünmüştür. İşte burada tek yönlü beslenmenin sorunları var. Sırf para ile beslenmiş bir adam ancak yine para ile beslenmeyi isteyecektir. Oysa kültürel kalkınmayı yaşamış toplumlarda işler tam tersi işleyebiliyor. Dayanışma kültürü oluşuyor, aslında toplumun ortak çıkarlarının çiğnenmesinin herkesin zararına olduğu biliniyor. İngitere 2. Dünya Savaşı sonrası uzun süre karne ile temel ihtiyaçları sattı. Ecevit o yıllarda İngiltere’de yaşarken, İngilizlerin asla karaborsaya gitmediğini, karaborsaya gidenlerin genelde yabancılar olduğunu söylemiş. Bizde ise stokçuluk 70 ve 80’li yılların en büyük sorunudur, harp zenginleri de meşhurdur, stokçu ve vurguncular da. 21.yy ve hala stokçu, fırsatçı kavramlarını kullanıyoruz. Sözde özel sektör olduğu vakit bunlar yapmak mümkün değildi. Oysa kartel her sektörde mevcut. İşte sırf para ile yetişen burjuvaların ekonomisi bu kadar oluyor, fabrika açsın diye tüm Cumhuriyet ruhunu çöpe atarsan, ortak çıkarları hiçe sayarsan işte her krizde kendimizden kazık yiyerek uyanıyoruz. 2001 Krizi, bir bankacılık krizidir, Demirel’in yeğeni dahi kendi bankasını hortumlamıştır, düşünün herkes kendi bankalarındaki paraları hortumlayınca, vatandaş bankadaki paraları çekiyor ve iş çıkılmaz hale geliyor. Bunlar ile ilgilenen İç İşleri Bakanı Tantan, Mesut Yılmaz’ın memnuniyetsizliği nedeni ile pasif göreve çekilnce Tantan istifa ediyor ve sonuç borsa yükselişe geçiyor, döviz düşüyor çünkü hırsızların sermayesini kaçırmasına artık gerek yok, hırsızlarla mücadele etmek memlekete kısa vadede nasıl zarar veriyor işte mevcut ekonomik sistemdeki sermayenin kutsallığı bu oluyor. Burada bir iş ahlakı problemi var, bizim iş adamlarımıza gönülden zam yaptırmak mümkün değil, görüşmelerde 3 taraf yok, 2 taraf var hükumet ve patron. Çünkü bizim burjuvamızın çoğu KOBİ düzeyinde kalmış yahut aile şirketi gibi yönetiliyor. Çoğu ilkesiz insanlar, ilkelerini para ile olan ilişkisi belirliyor. Işte bu yüzden bugün medya yandaş oldu ya. Ya kartel olacak ya yandaş. Herkes Almanya’dan gelen bir şirkette beyaz yaka olmak ister çünkü kurumsal bir yapı, insani haklar sunuyorlar. İlginçtir Alman bir şirket döviz arttığı için işçilerin maaşı eridiği için maaşlara hemen zam yaptı. Türkler ise sene sonu yapmamak için çırpındı çünkü Bütünsel Kalkınma yaşanmadı.

10


11

Amerika’da Amazon şirketi, saatlik asgari ücreti 15 dolara çıkardı, günde 8 saatten 120 dolar. Zamanında bunu Henry Ford’da yaptı, herkes iflasını konuşurken o daha güçlenerak çıktı. İşçilerin sürekli moralinin bozuk olduğunu, kavgacı olduklarını görünce pazarlığa oturdu ve müthiş bir zam yaptı neticesinde ise verimlilik arttı, Ford bir dev oldu. Bugün kaç Türk, milliyetçisinden, İslamcısına işçisine ‘’Asgari şartlar’’ yerine ‘’azami şartlar’’ sunmayı ilke edinmiştir? Asgari ücret, ‘’yaşayabilecek’’ kadar para demek, kölelikten farkını düşünmek gerek, hiçbir efendi bendesinin ölmesine müsaade edemez. İşte Bütünsel Kalkınma olduğu zaman kimse sömürüden bahsetmeyecek, kimse patron beni sömürüyor ben de kasadan şöyle aşırıyorum diye övünmeyecek. Bu bizi halk yapacak, milli birlik kuracaktır. O zaman ‘’iş bölümü ve organik dayanışma’’ olacak. Fakat biz yarım kalkınmakta ısrar edersek neticeler hep aynı olacaktır. Bir insan sırf para ile beslenemez, romanla da beslenmeli, tarihle de beslenmeli, tiyatro ile beslenmeli, şiir ile şarkı ile, sevgi ile beslenmeli, insan olduğumuzu ve karşımızdakilerin de insan olduğunu anlayıp saygı duyabilmek o erdeme ulaşmak fabrika kurarak, yol yaparak da olmuyor. İnce Mehmed’i okuyan bir ağa, belki de her yaptığı şeyde kendini o zalime benzetmemek için çabalayacak nereden bileceğiz? Engel bir burjuvanın oğluydu ama mülkiyete karşı durmuştu, bu bile bir erdem değil midir? Burada erdem olan mülkiyet karşıtlığı değil, inandıkları için kendisinin üretimdeki rolünden vazgeçmesidir. En güzel örnek, Türkiye’de demokrasi süreci, işçi hakları, ulusal mücadele, devrimler bunların hepsini kültür seviyesi yüksek insanların eseriydi. Bugün Komünistler, okumuş iyi gelire ve statüye sahip insanlar iken işçi hakkı için senelerdir, beyhude uğraşırken işçilerin hallerinden memnun olması, kültür devrimi meselesini iyi ispatlamaktadır. En önemlisi bugün Avrupa’yı Avrupa yapan onları besleyen yüzlerce önemli metin vardır, dünyayı şekillendiren filozoflar vardır, aydınlar vardır. İşte onların kafalarımızdaki putları yıkması ile kalkınma başladı, bir zamanlar İslam düşünürleri de o putları yıkıp bir İslam Rönesansı oluşturmuş biz de Türk Rönesansına başladık fakat yarım kaldı. Kafalardaki putlar yıkılmadan yani Kültür Devrimi tamamlanmadan Maddi Kalkınma hep yarım kalacaktır, başarısız olacaktır. Fakat birilerinin derdi kültür devrimini engellemek olduğu aşikar çünkü bu kültür devrimi birlerinin kokuşmuş düzenden elde ettikleri çıkarları tehdit etmektedir. Bilgisiz insan itaat konusunda hiçbir zaman geri kalmamıştır, kandırmak, oy devşirmek sömürmek kolay olduğu için birileri bu kültür devrimini istemedi. İlk kültür devrimine vurulan darbe Menderes’e aittir. Tarikatlar istiyor, tutucular rahatsız diye Köy Enstitülerini tasfiye etti. Yetmedi, 4800 şubeye ulaşan Halkevleri ve Halkodalarını CHP’nin elinden aldı ve bu kurumları hazineye devretti. Milli Eğitim Bakanlığına değil, hazineye. Aslında bu şekilde taşınmazlar peşkeş çekilecek içindeki eğitim duracaktı. Köy Enstitülerinin en önemli özelliği parasız okunabiliyordu ve

11


12

gelen öğrenciye her türlü bilgi veriliyor, tarım, hayvancılık, matematik, fen, felsefe, müzik, din, ev ekonomisi, adab-ı muaşereti, kişisel temizlik vesaire. Burada yetişen gençler, geldikleri yörelerdeki köy okullarına atanıyordu, böylelikle devrimler köylere kendi içlerinden çocuklarla gidiyor, üstüne bu çocuklara sermaye verilip, modern tarım usulllerini öğretmeleri istenmiştir. Kastamonu’nun bir dağ köyünden bir ailenin çocuğuyum, annemden işittiğime göre köydeki öğretmenleri, hayvana aşı yapmaktan tutun, ilaçlamaya, gübrelemeye, bitkiyi aşılamaya tarım ile ilgili incelikleri de bilirmiş. Feodal düzenin sürdüğü köylerde ise ağaların zulmlerine uğramışlardır, ağalar bu öğretmenleri istememiştir. Çünkü kendi düzenlerine zarar veriyorlardı. İşte, köylerin kalkınmasını birileri önledi ve şehirlere göçler durmadı. Şehirlerde farklı kültürlerin çatışması, kültür şoku, işsizlik, fakirlik, ahlak düşüklüğü Türk kültürünü büyük bir yıpranmaya götürdü. Devrimleri yaymakla yükümlü okullar kapandı, medreseler dirildi. Bugün birçok cemaat, blok oy kullanıyor. Son gün liderlerinin istedikleri yere oy veriyorlar işte dertleri bu, iktidar için Türkiye’nin geleceği satıldı. Oysa kanunlara göre hiçbir eğitim, devletin denetimi dışında verilemez. Ve bunu yapanların 3. nesil başı bir söz etmiş, ‘’100 senenin geriliğini 25 senede telafi etmeye çalıştık’’ Sanırsınız, Osmanlı’dan 20 bin adet fabrika, 1000 adet hastene 10 tane üniversite 2500 lise kalmış. Bunları ancak tarih bilmeyen bir millete yutturursunuz. Şeker nedir bilmeyen bir millet idik çünkü lükstü, düşünün vahim halimizi. Hayvancılık karasaban ile yapılıyor, Mısırlılardan bile belki ilkel tarım yapılıyor. Bize küçük gelen başarılar, o nesil için gözyaşartıcı zaferlerdi. İlk çelik fabrikamızın temeli 1937 yılında ilk çeliği ise 1939 yılında üretmiştik. Bomonti fabrikası hem de 1890’dan beri vardı, çelik fabrikası yoktu Osmanlının torunlarına duyurulur. İslami bir vergi olan aşar, devletin vergi gelirnin yüzde 40’ını oluşturuyordu. Bugün acaba tarımın vergisi bütçe yüzde kaçtır? Hiç aklımdan çıkmaz, Osmanlı ordusunun askerleri, yani bizim atalarımız, Birinci Dünya Harbi sırasında öldürdükleri İngilizlerin üstündeki diş macunlarını yerlermiş, Falih Rıfkı tarihe not düştü bunları, diş macunu şeker niyetine yerlermiş, bundan daha iyi bir imge olamaz herhalde, buyursunlar cevaplasınlar. Cevaplayamazlar çünkü gerçeklerin alıcısı yok, onlar da hayal ve safsata satıyorlar. İşte bunu kültürel kalkınma yaşamış bir millete yutturamazsın. Bugün, Kültür Devrimi yapabilecek ne bir kadro ne bir zihniyet kaldı. Milli Eğitim Bakanlığının başındaki milli fazla kaçmış, deneme yanılma yolu ile eğitim politikası belirliyorlar. Türk eğitimin içini boşalta boşalta lise son sınıf öğrencisnin eskiden ilkokulda öğrendiği bilgileri öğrenir oldu yetmedi, öğretilen bilgi senelerce tekrarlatılmasına rağmen öğretilemedi. Okul kitapları, Türkçe kitaplarında hikaye olur dil bilgisi olmazdı, hala da öyleymiş. Bu kadar boş ve standartlaştırılmış dersler fazlaymış, bunu diyen kişi Milli Eğitim Bakanı. Treni kaçırmış milletin çocuklarını değil, bütünsel kalkınmasını tamamlamış milletin çocuklarına eğitim verdiklerini sanıyorlar. Gelişmiş ülkelerde dersler böyleymiş diyor, zamamanında Atatürk döneminde TBMM’de bir bakan ile vekil arasında geçen diyalog

12


13

-Bu dünyanin neresinde vardır?-Dünyanın neresi Türkiye’ye benzemektedir? Öykünmek güzeldir ama kendi sosyolojik yapını, demografik yapını, tarihini bir kenara koyup aynısını uygulayamazsın, denediniz işe yaramadı, hem de defalarca! Bize ağır eğitim şart, hafifi bizi kurtarmaz. Öğrenciler çalışmaktan yorulmuşlar da Türkçede 20 net yapamıyorlar. Sorulması gereken, niye öğrenemedikleridir? Niye biliyor musunuz? Eğitimi liseye kadar zorunlu yapıp bir şekilde mezun olsunlar diye her şeyi gevşettiğiniz için sizin eğitim sistemlerinde büyümüş bir gencim, mesele ağır olması değil, boş olmasıydı. 10 yaşında Türk tarihi okumaya başlamış bir gence, 17 yaşına kadar sürekli aynı bilgileri verdiniz, bir kere beni geri bıraktınız, üstüne öğrenciler bilgiyi aldı ama yorum yapmaktan Osmanlı’nın kurucusu kimdir sorusunu cevaplayamaz hale geldi. Herhalde 40 sene önce lise mezunu adam şu bilgiyi bilmemesi halinde o diplomayı alamazdı. Şimdi dizilerle tarih öğreniyoruz, herhalde Atatürk görseydi şöyler derdi ‘’Hayret,hayreti uzma’’12 Üstelik halkın seçtiği kişişler bizi yöneteceği bir sistem içindeyiz fakat okuduğunu anlayamayan nesillerin seçeceği adamlar ne olabilir ki? Sizin de isteğiniz bu ya zaten! İşte bu sebeplerden ötürü, Türkiye’nin üniversiteleri bilim üretemiyor, kendini yetiştiren gençler ise Avrupa yollarına girip çekip gidiyorlar. Çünkü Türkiye’nin bir hikayesi yok. 1923 Yılında Türkiye’nin bir hikayesi vardı, çağdaşlaşma hikayesi vardı, bütünsel kalkınma hikayesi vardı. Bu hikaye Anadolu’nun çorak topraklarında yeşermişti. 2 Katlı devlet binalarından dahice fikirleri bugün 20 katlı bakanlıklardaki binlerce personel birleşip çıkartamıyor, bir köşkte kalan adam, bir ulus yaratırken saraylarda konaklayanlar bir ulusun hikayesini mahvetmeye çabaladı. İşte büyük maddi kalkınmanın sonucu, koca koca saraylar, duble yollar, yeni fabrikalar, binlerce personelli bakanlıklar fakat hikayeleri yok. Kuru beton, iktidarları gibi, kafaları gibi, gelecekleri gibi kuru ve sönük ve antipatik. Koca koca adliyeler yapılııyor, içinden adalet çıkmadıkça binayı neylelim? Her taraf medrese her taraf tarikat, her taraf cami ama nerede o güzel ahlak? Ne güzel demiş Ali Suavi, ‘’Yarım fakih din yıkar’’ diye. Yıkıyorlar da. Bir güzel sözü daha vardır ‘’Fransa’da sefahat sefahat diye vardır bizde medeniyet diye’’ Sokağa çıktığımızda güzel yollar, güzel arabalar, güzel kıyafetler, alımlı kadınlar, yakışıkı erkekler tam bir Avrupa görüntüsü ama yanına yaklaştığında şarkın tüm sefaleti ruhunun içinde kalmış, Avrupa’yı Avrupa yapan üstündeki giysi, dudağında boya, kolundaki dövme değil içindeki düşünüş tarzıdır.

12

Kızgınlık ve şaşkınlık birbirine karışınca bu ifadeyi kullanırmış.

13


14

İşte o düşünüş tarzını alamadıkça her yapılan bina eskiyecek, her bilgiyi ithal edeceğiz, ezileceğiz, boyun eğeceğiz, sömürüleceğiz. Malezya, Endonazya dev gökdelenlerle bezenmiş Asya’nın incileri ama bu onları kalkındırmadı, sadece haçlının sermayesinin bekçisi yaptı, ötesi değil. Maddi kalkınmayı yaratacak insandır, insanı ise baştan yaratacak kültür ve düşüncedir. İnsanı, insan yapmadan o insana gökdelen yapmanın manası nedir? Beyin Orta Çağ düzenin kültürü, hukuku, düşünce tarzı ve safsataları ile ilkel yaşarken nasıl kalkınacağız, bence bunu sormalıyız. Meji Restorasyonu Japonlara sadece teknik getirmedi, yeni bir ruh getirdi. İşte biz ise ruhumuzu 1950 yılında sattık ve devrimler, 1914 Eylül ayındaki şu sözlerle özetlendi: ‘’Üçüncü Sultan Selim zamanında ıslahata kışlalardan başladık, Selimiye Kışlası hala bütün azameti ile Marmara kıyılarında duruyor. Fakat işte o kadar. Cansız, ruhsuz bir taş yığını’’ Bu cümlelerin altını doldurmak gerek. Makalemin başında bahsettiğim, Nizip Savaşı’nda Osmanlı ordusu, çağdaş usullere göre yeniden bina edilmişti, tüfeğinden topuna ama unuttukları başına koydukları subay ve askerler Orta Çağ’ın adamlarıydı. 1853 Sinop’ta Osmanlı donanmasının bir kısmı batırılıyor ve Kaputan Osman Paşa esir alınıyor. Yaralı yatıyor ve soruyor ressam, niye Osmanlı kalyonların getirmediniz diye paşa şu cevabı veriyor ‘’Bizdeki gemicilerle ne getirirsek getirelim sonuç değişmezdi’’ İşte bugün Türkiye’nin başındakiler ile hangi sistem gelirse gelsin sonuç değişmeyecek. Hükumetlerin kültürel karneleri iktidarlarından 25 sene sonra ortaya çıkar. 25 sene sonra Türk eğitimi, sanatı, tiyatrosu, sineması, sporu, üniversiteleri, aydınları nerede olacak? Bakın, 12 Eylül’den 38 sene geçti, 39’un içideyiz ve ne acı ki aydın göremiyoruz. Arkasından yürünecek adam yok, hepsi küçük hesapların adamları, korkuyorlar kendi gölgelerinden, sözlerinden. İşte 12 Eylül sonrası neslin gazetecileri ortada. Korkak ve çapsız, 1940-1950 doğumlular artık dünyadan yavaş yavaş el etek çekiyorlar. Acaba kaç adam daha kurşunlanmak uğuna, bombalanmak uğruna gerçekleri haykıracak, her türlü imkansızlığa rağmen hak bildiğinden dönmeyecek? İşte soru burada, cevabı benim açımdan belli ama bizi tarih doğrulayıp yahut yanlışlayacak ümit ederiz, bu düzen sürmez ve Türkiye, Cumhuriyetin hikayesine kavuşur.

14


15

Unutmamak gerek, tek başına maddi kalkınma suya yazı yazmak gibidir fakat özgür düşünce ve bilgi ilerlemeci ve kümülatifdir, asla eskimez ve sürekli kendini yenilir işte bir binanın yapamayacağı, bir tünelin yapamayacağı, bir fabrikanın yapamayacağı şey budur. İşte biz buna Çağdaşlık diyoruz, özgür düşüünce her zaman çağdaştır, sürekli kendini yeniler ve geçmişi yalanlar. Çünkü bilgimiz her gün değişir, korkmamız gerken dogmalaşmaktır, hayat durmuyor öyleyse düşünce hiç duramaz.

-Furkan Ay

15

Profile for Furkan Ay

BÜTÜNSEL KALKINMA -FURKAN AY  

Bütünsel Kalkınma, Türkiye'nin Atatürk sonrası bir kenara attığı, kalkınma modelidir. Bu model öncelikle kafalarımızdaki putları, duvarları...

BÜTÜNSEL KALKINMA -FURKAN AY  

Bütünsel Kalkınma, Türkiye'nin Atatürk sonrası bir kenara attığı, kalkınma modelidir. Bu model öncelikle kafalarımızdaki putları, duvarları...

Advertisement