Issuu on Google+


EDİTÖR

KURUCUSU Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman Derginin Tesisi:1924 TÜRKİYE YEŞİLAY CEMİYETİ ADINA İMTİYAZ SAHİBİ Genel Başkan Av. Muharrem Balcı EDİTÖR Prof. Dr. İbrahim Keleş SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ Av. Osman Baturhan Dursun YAYIN KORDİNATÖRÜ Av. Adalet Canlı Akbaş HABER VE FOTOĞRAF Sümeyya Olcay Aybüke Ekici Kadir Metin Akbaş Rabia Koyuncu Esra Önal Şerife Barut Asude Zeynep Cömert Reklam Proje Koordinatörü Sekans Yapım Şakir Sarı sakirsari@sekans.com 0216 557 8035 www.sekans.com YAYIN KURULU Av. Muharrem Balcı, Prof. Dr. İbrahim Keleş, Prof. Dr. Burhanettin Can, Prof. Dr. Sefa Saygılı, Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu, Prof. Dr. Mustafa Şentop, Yrd. Doç. Dr. Vehbi Altınçul, Av. Adalet Canlı Akbaş, Av. Arzu Besiri, Arif Çiftçi, Ahmet Zeki Olaş İDARE YERİ Nuruosmaniye Cd. No: 17/1 Cağaloğlu/İstanbul T (212) 527 16 83 – F (212) 522 84 63 GRAFİK TASARIM Sekans Yapım BASKI Ömür Matbaacılık AŞ YAYIN TÜRÜ Süreli ISSN 1330-3950 Yurtiçi Abonelik, Yıllık 60 TL Yurdışı Abonelik, Yıllık 120 TL Posta Çeki: 1054174 Sirkeci/İSTANBUL Yeşilay Dergisi, devletin tüm sorumlu mercilerine muntazaman ulaştırılmaktadır. Dergide yayınlanan makalelerin fikri sorumluluğu yazarlarına aittir.

Televizyon Bağımlılığı Yeni teknolojilerin ve gelişen kitle iletişim araçlarının büyük kolaylıklar sağlaması üzerine bu araçlara ayak uydurma çağımızın gerekliliği haline gelmiştir. Bir modernizm görüntüsü olarak belleklere kazınmak istenen her evde birden fazla televizyon bulundurma, aslında modernizmin yansıması ve iletişimi yaymasından öte kişileri ekrana bağlı bir birey olarak yetiştirmeye başlamıştır. Oyalanmak, can sıkıntısını gidermek için karşısına oturulan televizyon aslında insanları fark ettirmeden bir anlamda bağımlı yapacak hale getirmiştir. Çoğu planların ertelenmesi, aile içi iletişimin azalması, çok fazla dizi, filmlerin izlenmesi, çocukları bir bakıcı niteliğinde televizyona emanet edilmesi hem kişide hem de toplumda birçok sorunlara yol açtığı yapılan araştırmalarla ispat edilmiştir. Televizyonun korkunç derecede bağımlılık yapması, televizyon ile çok farklı kültür, görüş, düşüncelerin kişiye dayatılması dergimizin bu sayısında televizyon konusunu ele almamızı gerekli kılmıştır. Bu sayımızda televizyon bağımlılığı, insanların neden televizyon izlediği, genç kimliklerin reklamlar aracılığı değişmesi, televizyonun akıl kutusu mu yoksa aptal kutusu mu olduğu, televizyonun aslında bir kitle iletişimsizlik aracı olduğu ile ilgili uzman isimlerden alınmış bilgilendirici makalelerimiz yer almıştır. Televizyon haberleri, getirileri hakkında program sunucusu, spiker İnci Ertuğrul ile söyleşimiz de Eylül sayımızda yerini almıştır. Televizyon ve Kutsal adlı kitabı ile televizyonun doğasına inen yazar Sadık Yalsızuçanlar ve televizyonun çocuklar üzerindeki etkisi üzerine Çocuk Ergen Psikiyatrisi Prof. Dr. Yankı Yazgan ile yaptığımız söyleşilerimizi de bu sayımızda sizlere sunmuş bulunmaktayız. Kültür-Sanat bölümümüzde 40 Hokkabaz yapımcısı Şekip Davaz ile röportajımızın yanı sıra kültür sanat haberleri, kitap, film ve spor tanıtımlarımız da bu ayki dergimizde yerini almıştır. Ölçülü bir şekilde televizyondan yararlanma ve özellikle çocuklarımızda televizyon izleme alışkanlığının bağımlılığa dönüşmemesi dileği ile… Prof. Dr. İbrahİm Keleş Yeşilay Cemiyeti Genel Sekreteri


d o s y a

20

televizyon bağımlılığı TV ile madde bağımlılığı arasındaki en sık gözlemlenen paralellik, TV bağımlısı insanların televizyon seyretmeyi azalttıkları ya da bıraktıklarında madde bağımlılarının madde kullanımı kesilince yaşadıklarını yaşamalarıdır.

08 16 26 30

Yeşİlay’dan galata kulesi çağrısı tv akıl kutusu mu aptal kutusu mu? ‘medyanın gücü yok gücün medyası var’ televizyon mutsuz bireyler yetiştiriyor

10 yayın canlı izleyici ölü


32 40 44 50 56 60

‘seyirci elindeki kumandanın gücünün farkına varabilmeli’ ‘tv çocukların iletişim becerisini köreltiyor’ gençler kimi severse onun kimliğini edinir 40 hokkabaz ve şekip davaz spor: parkour medeniyetlerin beşiği bir şehir: hatay

mutlu aileler için var mısın yok musun?

24


BAŞYAZI

Anormalliğin normalleştirildiği mecra: Televizyon İnsan yaşayan bir varlıktır. Yaşadığı anın etkilerinden de bağımsız düşünülemez. Söz konusu etkiler, araçlarla elde ettikleri veya araçların kendisine sunduğu etkilerdir. Zaman içinde en basit aletlerle başlayan bu gelişme günümüz teknolojisiyle zirveye ulaşmış ve günümüz insanını teknolojinin esiri yapar hale gelmiştir. Korunmayan insan özgür olabilir mi? Can güvenliği ve yaşam hakkı başta olmak üzere bağışlanmış temel hakları korunmayan insanın, sair özgürlüklerini korumasını beklemek safdillik olur. Nitekim yaşam hakları ellerinden alınmış bağımlıların da özgürlüklerinden bahsedilemiyor. Zira özgürlük tek seçeneği oylama hakkı değildir. Dünyanın sonsuz nimetleri yanında tek bir maddeyi işaretleyebilmenin özgürlük olmadığı aklın bir sonucudur. İnsanı korumadan özgürleştirmeye çalışmanın abesle iştigal olduğu anlaşılmaya başlandı. En azından Yeşilay, bağımlı olmamanın yolunun bağımsızlıktan geçtiğini sürekli anlatıyor. Bu, zamanla bir bilinç haline gelecek, eminiz. Bugün teknolojinin insanı esir almasının araçlarından en önemlisi Televizyon ve internettir. Ancak görselliği, toplumsallığı ve yaygınlığı bakımından televizyonun etkisi en yüksek düzeydedir. TV sayesindedir ki, insanlığa yön vermek isteyenler, anormalliği normalliğe dönüştürebilmektedirler. Gerçekten de TV dizileri, filmleri, programları genç beyinleri etkileyebiliyor, ahlaksızlıkları normalleştiriyor. Ahlaksızlığı ‘aşk’ olarak kabul etti-

rebiliyor, bağımlılığı ‘özgürlük’ olarak sunabiliyor. Taciz ve tecavüzü bir sapıklık olduğu halde cinsellik olarak algılatabiliyor. Bu normal olmayan hallerin (anormalliğin) normalleştirilmesidir. Normal olmayan hal ve ilişkiler bize şiddet, suçluluk, bağımlılık, hastalık, tembellik, ahlaksızlık, ruh sağlığı gibi anormalliklerle dönmektedir. Sadece günde 3 saatini televizyon başında geçirenlerin ayda 90 saat, bir yılda 1080 saat, yani 45 gün televizyon izlediğini düşünelim. Ne büyük bir zaman kaybı! (Psk. Narek Karasu). Bir de bu izleyicilerin çocuk olduklarını ve izlediklerinin birçoğunda da (ensest veya anormal-hukuk dışı) ilişkilerin işlendiğini düşünelim. Felaketin boyutları ürkütücü değil mi? Türkiye bu ürkütücü boyutta sonuçları yaşıyor bile. Erkeklerinin %49,5, kadınlarının %21,3’ünün sigara, 500 bin uyuşturucu bağımlısı, nüfusunun %20’sinin alkol kullanıcısı olduğu, devletin 11 dalda kumar oynattığı, güvenli internetin tercihe bırakıldığı bir ülkeden bahsediyoruz. %99’unun Müslüman olduğu ifade edilen bir ülkede bu sonuçların normal olduğunu kimse söyleyemez. Ancak sadece kendi zevklerini başkalarını da katarak tatmin etmek isteyenler bu sonuçları normal karşılayabilirler. 18 yaş denetiminin yapılmadığı fakat dibine kadar alkol dağıtımının yapılabildiği festivalleri bize normalmiş gibi göstermeye çalışabilirler. Bizi eleştirebilirler. Ancak sokaklarının bağımlılarca işgal edildiği, kurtarılmış alkol bölgeleri bulunan bir ülkenin aydınlarının bu anormallikleri savunmaları ve normalleştirmeye çalışmaları bu ülkenin ve çocuklarının aleyhine yapılacak en büyük kötülüktür. İşte televizyonun zararları:


Maddi ve bedenî zararları; • Televizyon insanları tembelliğe itmektedir. Ekrandan yayılan ışınlar leptin ve ghrelin adlı hormonlarda dengesizlik yaparak, yağ birikmesine neden olur. • Televizyondan yayılan ışığın melatonini azaltması nedeniyle hormonal dengesizlikler meydana getirebilmekte, hatta DNA’da değişiklikler meydana getirmesi sonucunda kansere bile neden olabilmektedir. • Uzun süreli televizyon izlemek kişilerin bağışıklık sistemini de olumsuz yönde etkilemektedir. • Çocukların erken ergenliğe girmelerine neden olabilmektedir. • Uyku sorunlarına yol açmaktadır. Manevi ve sosyal zararları; • Çalışmadan, emek harcamadan köşeyi dönme hayalleri kurma, • Cinsellik (eşcinsel ve ensest ilişkiler), taciz ve tecavüz gibi sapkınlık görüntüleri ve şiddet içeren yayınlar (mafya ve ölçüsüz şiddet/silah) ile çocukların gelişimini olumsuz etkileme, • Yanlış tercihleri doğru kararlar gibi göstererek (boşanmaya özendirme) toplumun yönlendirilmesinde birinci derecede etkili olma, • Reyting uğruna kullanılarak gülünç duruma düşürülmeme, • Gerçek hayattan kopma, asosyal hale getirme, • Özellikle 4-7 yaş arasındaki çocukların sosyal gelişimlerini olumsuz yönde etkileme sayılabilir. (Narek Karasu). Gazeteci yazar Can Dündar’ın konu ile ilgili bir yorumu ise şöyledir; ‘…Son 20 yılın televizyon yöneticileri bu tabloya bakıp “Biz ne yaptık?” diye dövünüyor mudur, yoksa eseriyle övünüyor mudur acaba? Evleri-

ne sokmayacakları adamları star yaparken… Kaliteli yapımlara inatla kapıyı kaparken, “Yaydığımız şiddet ileride bizi de vurur, cehaleti övmek çocuklarımızın geleceğine mal olur, bunca saçmalığı izleyen bir toplum hepten aptal olur” diye düşünmüşler midir? Yoksa “Bizim işimiz sinekleri cama yapıştırmaktı; onlar da bu kadar hevesle yapışmasaydı” mı diyorlardır. Onlar ne derse desin; kesin olan bir şey var ki, onarımı kuşaklar sürecek bir tahribat yaşadık son 20 yılda... Müsebbiplerinden (sebep olanlardan) insaf beklemek saflık olur. Yapılacak şey, durumdan rahatsız olan yayıncıların, izleyicilerin örgütlenmesi ve yeni bir yayıncılık anlayışını zorlamasıdır. Son TV seyircisi de körleşmeden.’ Değerli Yeşilay Dostları; Bunca zararları, toplumu tembelliğe, aşırılığa, fahşaya, anormal ilişkilere zorladığı bilindiğine, ancak hayatımızdan çıkarmak da zor olduğuna göre, televizyonu normalliklerin sergileneceği bir mecraya dönüştürmekten başka yol bulunmamaktadır. Çocuğun elinden acı soğanı zorla alamayız. Ancak eline bir elma vererek, gönlünü hoş ederek soğandan vazgeçmesini sağlayabiliriz.Tüm bağımlılıklara karşı, bağımsızlık düşüncesinin insanımızda oluşmasını sağlamaya çalıştığımız gibi, anormalliğin normalleştirilmesine karşı da normalliği savunmalı ve iyilik, ahlaklılık, bağımsızlık, çalışkanlık gibi normalleri görselleştirebilmeliyiz. Yatırımlarımızı taşa toprağa değil, geleceğimizin teminatı çocuklarımızın normal gelişimine harcadığımız, kendi çocuklarımızı kurtarmanın yolunun başkasının çocukları için bir şeyler yapmak olduğunu bilinç haline getirdiğimiz güne ve anormalliklerin normalleşemeyeceğine olan inancımla… Saygılarımla. AV. MUHARREM BALCI Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı


06

Y

Haber

Yeşilay, Ramazan’da dört ayrı yerde stant açtı eşilay, İstanbul’daki Yeşilay gönüllüleri ile birlikte bu yıl Ramazan’da açtıkları dört stantla bağımlılıklarla mücadeleye devam etti. Eyüp Feshane, Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi, Kayaşehir ve Sular Vadisi’nde birer Yeşilay standı açıldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin her yıl Eyüp ilçesinde düzenlediği Feshane Şenlikleri’ne bu yıl Yeşilay da katıldı. Ramazan boyunca İstanbulluların akınına uğrayan Feshane’de kurulan Yeşilay standında “Sigara üretimi insanlık suçudur” imza kampanyasına yoğun ilgi gösterildi. Ramazan sonuna kadar açık olan stantta Yeşilay gönüllüleri vatandaşlara broşür, rüzgârgülü, balon, kalem dağıttı. Üsküdar Belediyesi’ne ait Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde açılan stantta ise Yeşilay gö-

nüllüleri her akşam gelen vatandaşlara bağımlılıklarla ilgili bilgiler veridi. Başakşehir Belediyesi sınırları içerisinde de Kayaşehir ve Sular Vadisi’nde açılan Yeşilay’ın iki standına da vatandaşlar büyük ilgi gösterdi. Başakşehir belediyesinin düzenlediği Ramazan Kültür etkinlilerine Türkiye Yeşilay Cemiyeti de Kayaşehir ve Sular Vadisi etkinlik alanında iki stant açarak katıldı. Yeşilay gönüllüleri, stant alanında vatandaşlara broşür, kalem, rüzgârgülü ve balon dağıttı. Ayrıca “Sigara üretimi insanlık suçudur” imza kampanyasına da destek toplandı. Vatandaşlar, Yeşilay’ın dağıttığı bilgilendirici broşürler dolayısıyla memnuniyetlerini dile getirdi. Yeşilay’ın imza kampanyasına destek veren vatandaşlar, bu çabadan dolayı Yeşilay gönüllülerini tebrik etti.


S

Sigara paketlerinin üzerinde artık marka olmayacak igara endüstrisi, Avustralya’da büyük bir yenilgiye uğradı. Avustralya hükümetinin sigara paketlerini düz ve büyük sağlık uyarılarıyla kaplama kararını mahkemeye taşıyan sigara endüstrisinin itirazı reddedildi. Buna göre artık Avustralya’da sigara paketlerinin üzerinde marka isim ve sembolleri bulunmayacak. Sigara paketlerinin üzerinde daha etkili ve büyük sağlık uyarıları yer alacak. Örnek uygulamanın Türkiye’de de hayata geçirilmesi bekleniyor. Avustralya hükümetinin geçtiğimiz aylarda çıkardığı yasaya göre yılsonuna kadar bütün sigara paketlerinin düz ve üzerinde büyük sağlık uyarıları taşıyacak şekilde değiştirilmesine karar verildi. Bu ülkede faaliyet gösteren dört sigara şirketi bu yasayı “Marka ve ticari sembolleri yasaklamak suretiyle fikri mülkiyet haklarının çiğnediği” iddiasıyla Yüksek Mahkeme’ye götürmüştü. Avustralya Yüksek Mahkemesi ise tütün endüstrisinin “düz paket” konusu ile ilgili olarak açtığı davayı karara bağladı ve tütün endüstrisinin itirazını reddetti. Bütün dünyada büyük yankı uyandıran bu karar tütün endüstrisine büyük bir darbe vurdu. Söz konusu kararın bütün dünyada örnek teşkil edebileceği belirtiliyor. Artık Avustralya’da markalardan arındırılan sigara paketlerine numara verilecek. Yeşil zemin üzerinde sigara ürünlerinin kansere yol açtığına dair uyarıcı resim ve yazılar

yer alacak. Bu yıl 20-24 Mart tarihleri arasında Singapur’da düzenlenen Dünya Tütün ve Sağlık Kongresi’ne katılan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Düz Paket” uygulamasını desteklediğini açıklamıştı. Sigara ile mücadelede Dünya Sağlık Örgütü tarafından ödüllendirilen Türkiye’nin, Avustralya’da ilk defa uygulamaya geçecek olan “Düz Paket” uygulamasına kısa sürede geçmesi bekleniyor. Her yıl binlerce insanın hayatına mal olan sigara ile ilgili düzenlemenin çok önemli olduğunu söyleyen Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Av. Muharrem Balcı,”Sigara üreticileri, her yıl milyonlarca insanın ölümüne neden olmalarından dolayı insanlığa karşı suç işlemektedirler. Düz paket uygulamasına geçen Avustralya hükümetini tebrik ediyor, ülkemizde de bu konuda en kısa süre içerisinde yeni düzenlemelerin yapılmasını bekliyorum” dedi. Sigara üretiminin yasaklanması gerektiğini de sözlerine ekleyen Balcı, Finlandiya, Avustralya gibi ülkelerin 2020 yılında ülkede sigara satışını yasaklamaya hazırlandıklarını belirterek, “Bu devletler, kendi vatandaşlarının sağlığını ve yaşam haklarını düşünmektedir. Bu konuda Türkiye’nin yine öncü bir ülke olmasını ümit ediyorum” diye konuştu. Türkiye’nin sigara ile mücadelede bugüne kadar attığı adımların uluslararası çevrelerce olumlu karşılandığını hatırlatan Balcı “Türkiye bu uygulamayı benimserse, bu uygulama çevre ülkelere de hızla yayılabilir” dedi.


08

T

Haber

Yeşilay’dan “Galata Kulesi” çağrısı ürkiye Yeşilay Cemiyeti Kuledibi, Galata esnafının düzenlediği iftar programına katıldı. Kuledibi’nde toplanıp alkol alan ve çevreye rahatsızlık veren kişileri gözlemlemek için daha önce Kuledibi’ne gelen Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Av. Muharrem Balcı ve Yeşilay heyeti bu kez, düzenlenen sokak iftarının ardından Galata Kulesi’nin alkol tüketim merkezi haline gelmesine tepki olarak eylem yaptı. Yeşilay Cemiyeti eylem sırasında hazırladığı ‘Kuledibi İzleme Raporunu’ da basın mensuplarına dağıttı. Sık sık gündeme gelen Galata Kulesi’nin etrafında içki içip, taşkınlık çıkaranların haberlerinin ardından Genel Başkan Balcı, eylem sırasında bir de basın açıklaması yaptı. Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Muharrem Balcı yaptığı basın açıklamasında, alkolün sağlığa zararlarının yanı sıra toplumsal zararlarının da olduğunu belirterek, “Türkiye’de alkol, cinnet ve cinayetlerin, taciz ve tecavüzlerin, trafik kazalarının ve boşanmaların birinci nedenidir. Hemen hemen her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında alkol dolayısıyla yaşanan bir trafik kazası ya da alkolün neden olduğu sarhoşluk yüzünden birkaç kişinin öldürüldüğünü görüyoruz. Alkol, aile içi şiddetin de birinci nedenidir. Bu yüzden yuvalar yıkılmakta, çocuklarımız anne babalarından yoksun kalmaktadırlar” dedi. Dünyada alkolün azaltılmasıyla ilgili her ge-

çen gün tedbirler alındığını belirten Balcı, Türkiye’de bu konuda alınan kararların dikkate alınmadığını dile getirdi. Avrupa ve Amerika’da alkole ilişkin alınan tedbirlerin çok sert olduğunu belirten Balcı, “ Avrupa ve Amerika’da kamuya açık meydanlarda alkol satışına yönelik ciddi sınırlandırmalar mevcuttur. Avrupa ülkelerinde ve dünyanın birçok ülkesinde kamuya açık meydanlar alkol tüketimine kapatılmış alanlardır. Bilhassa gece boyu tüm bir semt sakinlerini rahatsız ve taciz edecek derecede bu türden bir uygulamanın dünyada bir benzerini daha bulmak oldukça zordur” diye konuştu.


Yeşilay’a yapılan bağışların tamamı Kurumlar Vergisi’nden düşülüyor

1

934 yılında İsmet İnönü’nün Başbakanlığındaki hükümet tarafından ve M. Kemal’in onayıyla Kamuya Yararlı Cemiyetler Statüsü verilen Türkiye Yeşilay Cemiyeti’ne yapılan bağışların kurumlar vergisi matrahından düşülmesine TBMM’de 15.06.2012 tarihinde karar verilmiştir. 6322 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 15.06.2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Söz konusu kanunun 9. Maddesiyle 193 sayılı GVK’nun 89. maddesinin birinci fıkrasının (5) numaralı bendi yeniden düzenlenmiştir. Buna göre; mülki idare amirlerinin izni ve denetimine tabi olarak yaptırılacak ibadethaneler ve Diyanet İşleri Başkanlığı denetiminde yaygın din eğitimi verilen tesisler ile Türkiye Yeşilay Cemiyetine yapılan her türlü nakdi ve ayni yardımların tamamına kurum kazancından indirim imkanı sağlanmıştır. Ayrıca GVK’nun 89. Maddesine Türkiye Yeşilay Cemiyeti de eklenmiştir. Dolayısıyla Yeşilay’a yapılan bağışların tamamı da kurum kazancından indirilebilecektir. Eklenen söz

konusu hükümlerden sonra 193 sayılı Kanun maddeleri şu şekilde şekillenmiştir; (Söz konusu indirim hakkından hem 193 sayılı GVK tabi gelir vergi mükelleflerinin hem de 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’na tabii sermaye şirketlerinin yararlanması mümkündür). Gelir vergisi matrahının tespitinde, gelir vergisi beyannamesinde bildirilecek gelirlerden şu şekilde indirimler yapılabilir: 11. İktisadi işletmeleri hariç, Türkiye Kızılay Derneğine ve Türkiye Yeşilay Cemiyetine makbuz karşılığı yapılan nakdi bağış ve yardımların tamamı.


dr. yusuf adıgüzel İstanbul Ünv. Sosyoloji Bölümü Öğr. Gör.

Yayın Canlı İzleyici Ölü Vizontele Tuuba filminde televizyonu ilk kez gören Siti Ana (Demet Akbağ), “Vizontele dünyayı evimize getirecek” diyen kocasına soruyor: Sebep?... Siti Ana haklı, televizyon dünyayı evimize mi getiriyor, yoksa dünyamızı elimizden mi alıyor, sorgulamalıyız. Televizyon gündelik hayatımızın vazgeçilmez bir parçası. Türkiye’de ilk televizyon yayını yapılalı tam 60 yıl oldu. Türkiye’deki evlerin yüzde 99’unda TV bulunuyor. Hane sayısı 15, televizyon cihazı sayısı ise 19 milyon. Türkiye’de evlerin yüzde 40’ında ise birden fazla televizyon var. Televizyon cihazlarının fazlalığı bir yana, izleme oranlarında dünya listesinin zirvelerinde bulunmamız, toplum olarak bizi kendi gerçeklerimizden kopararak, dünya sahnesinde rol kapmaya çalışan birer sanal aktörler seviyesine indirmektedir. Televizyona bağlanmak bizi, kendi yaşantımıza ara vererek, başkalarının yaşantısını izlemek gibi basit bir alışkanlığın peşine takar. Televizyonun fiziksel olarak bağımlılık yaratmadığı düşünülse de, psikolojik bir bağımlılık oluşturduğu aşikârdır. Dünyada en fazla televizyon izleyen Ame-


rikan toplumu üzerine yapılan bir araştırma, televizyonun insanların vazgeçilmez bir tutkusu olduğunu ortaya koymuştur. İnsanlara “sizi televizyon izlemekten vazgeçirecek şey nedir?” sorusu sorulduğunda ankete katılanların yüzde 46’sı “bir milyon dolardan daha fazla para” cevabını vermiştir. Yüzde 25’i ise bu miktar için bile televizyon izlemekten vazgeçmeyeceğini söylemiştir. Ülkemizde bu konuda yapılmış bir araştırma yok. Ancak araştırmalar, televizyon izleme süresi olarak ABD’den sonra ikinci sırada olduğumuzu ortaya koyuyor. Bağımlı mıyız? Bağımlılık, “zarar verici sonuçları olduğu bilinmesine rağmen, bir davranışın, önlenmesi zor olduğu için sürekli olarak tekrarlanması” olarak tanımlanabilecek zihinsel bir hastalıktır. Genellikle madde bağımlılığı ile özdeşleşen bu kavram, madde bağımlılığının beyin-

de açtığı hasarları aratmayacak boyutlardaki zararları sebebiyle TV, bilgisayar ve video gibi aslında birer iletişim aracı olması gereken medya organları için de kullanılmaya başlanmıştır. Amerikan Psikiyatri Birliği’ne göre, bir kişiye “bağımlı” tanısı koyulabilmesi için sayılan şu 7 belirtinin üç veya daha fazlasının bulunması yeterlidir: 1. Kullanılan madde miktarının artırılması ihtiyacı, 2. Kullanılmadığında ortaya çıkan yoksunluk belirtisi, 3. Planlanandan daha uzun süre ve yüksek miktarda kullanma, 4. Sık ve başarısız bırakma çabaları, 5. Maddenin sağlanması ve kullanımı için çok zaman harcama, 6. Madde kullanımı sebebiyle iş, aile ve bireysel etkinlikleri azaltma, 7. Zarar vermesine aldırmadan madde kullanmaya devam etme.


Ebeveynler çocukların çok fazla ekran karşısında vakit geçirdiğinden yakınıp, televizyonu kaldırmayı denerler. Ama annelerin dizileri, babaların maçları “vazgeçilmez” olduğu için, çocukların yasakları kendiliğinden kalkar.

Şimdi bu yedi belirtideki “madde” kelimelerini çıkartıp, yerine “Televizyon” yazarak, kendimizi ve yakın çevremizi sorgulayalım. En az üç madde “bağımlı” tanısı için yeterli ise, çevremizde çok sayıda TV bağımlısı var diyebiliriz. En azından son yıllarda yapılan araştırmalarda ortaya çıkan sonuçlar bize bunu söylüyor. Kendimizi veya çevremizdeki birini “televizyon bağımlısı” ilan etmek, kolay kabullenilebilir bir durum değildir. Ancak TV sahipliğinin yüksekliği değil ama izleme sürelerindeki yükseklik, hatta günde 4,5 saate yakın bir izleme oranı ile dünya listelerinin en üst sıralarında bulunmamız hem bireysel hem de toplumsal açıdan sorgulanması gereken bir durum değil mi? Ortalama ömür süren bir Türk insanı neredeyse hayatının 15 yılını Televizyon karşısında geçirmesi, öğrencilerin okulda geçirdikleri süreden, çalışanların çalışma saatlerinden daha fazla süreyi ekran karşısında geçirmelerini nasıl adlandıracağız?

Ebeveynlerin Çaresizliği Aile ve iletişim araçları uzmanı Rogge, televizyon ve video önünden kalkmayan çocuklar ve ebeveynlerinin çaresizliğini anlattığı “Televizyon Video Delileri” kitabının bir bölümünde 12 yaşındaki Hannes Günther’in annesinin çaresizliğini anlatır: Bütün gününü evdeki bilgisiyar ekranı karşısında geçiren Günther, okulunu boşlamaya ve gündelik hayattaki sorumluluklarını aksatmaya başlamıştır. Artık uyarmaktan bıkan annesi çözümü bilgisayarı kaldırmakta bulmuş. Ancak, bu olaya Hannes’in tepkisi çok korkunç olmuş ve annesini çok şaşırtmış. Önce annesini tehdit etmiş ve sonra kendini odasına kapatmış. Ancak ertesi gün annesi oğlu ile konuşma fırsatı bulabilmiş. Hannes’in annesi şaşkınlığını şu sözlerle ortaya koyuyor: “Şaşırdım, çünkü bilgisayarı elinden alınınca kendini bu kadar çaresiz hissedeceğini düşünememiştim. Sanki ayağının altından dünya çekilmiş gibi oldu. Fakat benim de birşeyler yapmam gerekiyordu. Çünkü artık bilgisayar bir saplantı haline almıştı.” İfadeler ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Bazen ebeveynler çocukların çok fazla ekran karşısında vakit geçirdiğinden yakınıp, televizyonu kaldırmayı deneler. Ama annelerin dizileri, babaların maçları “vazgeçilmez” olduğu için, çocukların yasakları kendiliğinden kalkar. Ebeveynler her boş vakitlerini televizyon karşısında geçirirken, çocuklarından ders çalışmalarını, kitap okumalarını, spor yapmalarını veya arkadaşlarıyla vakit geçirmelerini beklemek

13


çok gerçekçi olmaz. Gelişen teknoloji televizyonun renkli dünyasını artık sürekli yanımızda, hatta cebimizde taşımamıza imkân veriyor. Artık yayınlar sadece televizyon cihazlarından değil, bilgisayarlardan, hatta cep telefonlarından izlenebiliyor. Dijital yayın teknolojisi sayesinde artık hiç bir programı kaçırmamak elinizde. Kendi yayın akışınızı kendiniz ayarlayabiliyorsunuz. İstediğiniz filmi istediğiniz saatte izliyorsunuz. Hatta canlı yayınlarda bile, yarım saate kadar ekranı dondurup, dönüp kaldığınız yerden izlemeye devam edebiliyorsunuz.... Kaçırılmayacak diziler, filmler, maçlar, yarışmalar, haberler ve belselller... 24 saat evimizin başköşesindeki sihirli kutudan yüzlere kanaldan binlerce program akıyor. Her an sizin ilginizi çekecek, cezbedecek, sizi ekrana kilitleyecek bir program mutlaka vardır. Dünyayı elimize getiriyor… Yani televizyon sizi hiç yalnız bırakmıyor. Telekomünikasyon sistemi-

nin de Türkiye’nin yüzde 99’unu kapsama alanına almasıyla dağ başında olsanız bile elinizdeki akıllı cihazlarla dünyaya bağlanmaya devam ediyorsunuz. Vizontele Tuuba filminde televizyonu ilk kez gören Siti Ana (Demet Akbağ), “Vizontele dünyayı evimize getirecek” diyen kocasına soruyor: Sebep?... Siti Ana haklı, televizyon dünyayı evimize mi getiriyor, yoksa dünyamızı elimizden mi alıyor, sorgulamalıyız. Televizyonun getirdiği dünya kimin dünyası? Biz o dünyanın neresindeyiz? Televizyon başında zaman geçirmek uğruna, dünyanın elimizden kayıp gittiğinin farkında mıyız? Akıllı telefonlar çıktı çıkalı, grup içinde oturup da iki çift kelam etmeden, saatlerce ellerindeki pahalı oyuncaklarla oynayan bireyler görmeye başladık. Hatta iletişim olanaklarının sunduğu iletişim kopukluğundan faydalanarak, aynı mekânda oturup mesajlaşan, facebook veya twitter üzerinden haberleşen yeni


15 nesil gençlerin sayısı hiç de az değil. Televizyon dünyayı evimize getirirken, akıllı telefonlar dünyayı elimize getirmeye, gittimiz her yere dünyayı da taşımaya başladı. Nielsen Araştırma Şirketi’nin tüm dünyadan 15 yaş üstü yaklaşık 28 bin online katılımcıyla yapmış olduğu Ağustos 2010 tarihli “İnsanlar Nasıl İzliyor” başlıklı ankete göre online Türk tüketicisinin en favori ekranı hala televizyon. Bu araştırmaya göre en fazla online televizyon izleyen ülke Türkiye. Türkiye’de 23 milyon internet kullanıcısı var. Bunlardan yüzde 85’i günde 1 saatten fazla internetten televizyon izliyor. Aktif internet kullanıcılarının yüzde 11’i ise cep telefonundan televizyon izliyor.

TV izliyorum; zamanım yok!! “Televizyon izlemenin ne sakıncası var?” diye düşünebilirsiniz. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından 12 bin aile üzerinde yapılan “Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması”na bir göz atarsak, televizyon izleme ile gündelik hayatın kurgulanması arasındaki ilişkiyi ve televizyon odaklı olmanın aslında nasıl bir iletişim sorununa dönüştüğünü daha rahat anlayabiliriz. Araştırmadaki en önemli bulgu televizon izleme oranının belirgin bir şekilde artıyor olması. Aile üyelerinin birlikte yaptıkları faaliyetlere bakıldığında ise birici sırada yüzde 60 ile televizyon izlemek geliyor. Ankete katılan ailelerin 80’i birlikte hiç tiyatro ve sinemaya, 63’ü de hiç tatile gitmediklerini belirtmiş. Katılımcıların yüzde 44’ü hiç kitap okumadığını ifade etmiş. Araştırmanın en çarpıcı sonucu ise kitap okuma oranı yüzde 4,5 iken, televizyon izleme oranının yüzde 94 olması. Yine bu araştırmaya göre, ankete katılanlar, yüzde 75’i hiç sinema ve tiyatroya gitmemiş, yüzde 68’i ise hiç spor yapmadığını belirtmiştir. Araştırma elbette ki bir televizyon araştırması değil. Ama televizyonun nasıl aile hayatımızın merkezine gelip kurulduğu gün gibi aşikâr. Aile fertleri kitap okumuyor, sinemaya veya tiyatroya gitmiyor, spor yapmaya zaman ayırmıyor. Ama

günde en az 4 saat ekran karşısında zaman harcıyor. Milli Eğitim Bakanlığı raporları televizyon izlemenin kitap okuma alışkanlığını engellediğini ortaya koyuyor. Ülkemizde ortaöğretim çağında bir çocuğun televizyonun ve bilgisayarın başında geçirdiği süre okulda geçirdiği süreden tam yarı yarıya daha fazla. Öğrenciler yılda ortalama 1000 saatlerini okulda geçirirlerken 1500 saatleri ise televizyon ve bilgisayar başında geçiyor. Adına “bağımlılık” demesek bile sadece okumaya mani olması, gündelik hayatımızın insani boyutlarını törpülemesi ve yüzyüze iletişimi engellemesi bile televizyonun izleme alışkanlığının eleştirilmesi için yeterli sebeptir. Başta psikologlar olmak üzere bilim adamlarının televizyon ile madde bağımlılığı arasında kurduğu en önemli paralellik “yoksunluk” duygusudur. Televizyon bağımlısı insanlar, izlemeyi azalttıkları ya da bıraktıklarında, madde bağımlılarının madde kesilince ortaya çıkan yoksunluk belirtileri yaşamaktadırlar. Madde bağımlısının, aldığı ilacın etkisi tamamen geçmeden yenisini alması gibi, televizyon bağımlıları da izlemeyi bıraktıklarında rahatsız olacaklarından televizyonu kapatamıyorlar ve sürekli daha fazla seyretmek istiyorlar. Televizyon bağımlılarında görülen temel rahatsızlıklar kısaca şu şekilde sıralanabilir: Görme bozuklukları, şişmanlık, dikkatsizlik, isteksizlik, sinirlilik, insanlardan sıkılma, spor yapamama, kendilerini kontrol edememe... “Bağımlılık tehlikesi var” diye televizyonu hayatımızdan söküp atmak elbette gerçekçi bir yöntem değildir. Ancak, yavaş yavaş hayatımızın merkezinde olmaktan çıkarabiliriz. Televizyonu, sadece önemsediğimiz bir program var ise izlemek, izleme süresini azaltmak, televizyonu tek boş vakit geçirme aracı olarak görmemek önemli adımlar olabilir. Komşuluk/arkadaşlık ilişkilerini güçlendirmek, aile ziyaretleri, daha fazla okumaya zaman ayırmak, düzenli spor yapmak vs. gibi gündelik hayatımızı televizyon dışındaki aktiviteler ile zenginleştirmek akıl sağlığımıza iyi gelecektir.


Her yayınlanan diziyi, yarışmayı izlersek, bir süzgece tabi tutmadan evimizin içine alırsak, aptalca demiyorum ama çok da akıllıca bir davranışta bulunduğumuzu söyleyemeyiz.


E F K AN Y E Ş İ L D AĞ Fatih Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğr. Gör.

Televizyon

Akıl Kutusu mu

Aptal Kutusu mu?

T

elevizyonun zararları hakkında çok sık bir şeyler duyup okuyoruz. Fakat günümüz insanı, bu zararların farkında olmasına rağmen yanlış davranışlarda ısrar etmeye devam ediyor. Aslında çoğu konuda olduğu gibi TV kullanımı hakkında da, herkese uyan, herkesin TV kullanımını sağlıklı ve zararsız bir seviyede tutacak olan, genel bir reçete sunmak pek de mümkün değil. Bunları ifade ettikten sonra, kısaltması TV olan “televizyon”la alakalı birkaç somut bilgiyi hatırlayalım. 1923 yılında İngiltere´de icat edilen TV, 1930´dan itibaren Avrupa´da satışa sunuldu. 1960´larda artık ABD´de renkli televizyonlar geniş kitlelerce kullanılmaya başlandı. Ülkemizde 80´li yılların sonu, 90’lı yılların başında özel televizyon kanallarının kurulmasıyla yaygınlaşan TV seyretme alışkanlığının, her alışkanlık da olduğu gibi, toplumun sosyal hayatına da elbette etkisi oldu. Televizyonu olmayan aileler, televizyonu olan ailelere haber, dizi vs. izlemek için çaya gitmeye başladı; çay içerken yapılan hasbıhalin de otomatikman yapısı değişti. Önceden, insanlar birbiri-

nin evladıyla, işiyle olan derdini dinlerken, artık televizyonda izledikleri haberler ya da dizi karakterleri hakkında fikir alışverişi yapmaya başladılar. Bundan dolayı da, komşuluk ilişkilerinde farkında olmadan bir mesafe meydana geldi. Zamanla toplumun içinde var olan birbirinin derdiyle ilgilenme düşüncesinin yerini, birbirinin özel hayatına karışmamak fikri aldı. Bu yazımızda toplumun 80’li yıllarından günümüze geçirmiş olduğu sosyal ve kültürel değişimi anlatma ve analiz etme gibi bir derdimiz yok, ama televizyonla doğrudan ilgisi olan bu konuya da dikkatinizi çekmemek doğru olmazdı. Günümüzde uydu yayınıyla birlikte, sayısı meçhul kanallar, o kanalların birbirinden aslında çok da farklı olmayan sayısız programı mevcut. Ülkemizde, başköşesinde televizyon olmayan bir eve rastlamak neredeyse imkânsız. Üstelik internet üzerinden programları, dizileri, yani tüm yayını 24 saat izlemek de mümkün. Kısacası, bütün dünyaya yayılmış olan bu kutudan yayınlananların etkisini matematiksel bir fonksiyonla ifade etmek is-


Ülkemiz, maalesef kendisini “Süpermen, Pikachu” zannedip, balkondan atlayarak vefat eden çocuklara şahit oldu. Buna rağmen duyarsızlık söz konusu ise, diyecek çok fazla bir şey kalmıyor...

tesek, sonu kestirilemeyen, sürekli kendini, kendiyle çarpmak zorunda kalacağımız bir fonksiyonla karşı karşıya kalırdık. Neden mi? Şöyle bir örnek verelim: Bir ürün sahibi, ürününü sadece orta yaş grubuna değil, üniversiteye yeni başlayan gençlere de pazarlamak ister. Bunu yapmak için, reklam oyuncusunu o kitleden, bir dizide “yıldızı parlayan“ bir genci seçer. Ayrıca reklam filminde oyuncunun, bahsedilen kitlenin sevdiği, özendiği, tercih ettiği bir markanın tişörtünü giymesi sağlanır. Tişörtte açık ve net markanın amblemi bulunmasa da, hangi markaya ait olduğu az çok tahmin edilebilir. Film çekilir, reklam yıldızının dizi fragmanlarının yayınlanacağı vakitlere yakın yayınlanması sağlanır. Reklam bir iki defa izlendikten sonra, forumlarda, sosyal paylaşım sitelerinde yorumlar başlar; o tişörtün fiyatı ve renk seçenekleriyle ilgili her şey öğrenilir. Ve azımsanmayacak bir kitle bu tişörtü satın alır, sokaklarda onunla boy gösterir. Belirli bir kitlenin (reklam oyuncusuna hayranlık duyan ) bu şekilde davranması ise, genç kitleye ait olduğunu düşünmek isteyen insanların da o tarzı tercih etmelerine sebep olacaktır. Ara-

dan belki seneler geçecektir, internetten tekrar o diziyi izlemek isteyen birileri o tişörtü görüp, tekrar o tarz giyecektir belki. Ya da kanallarımızın alışkanlık haline getirmiş oldukları bir dizinin her yaz defalarca, insanlar ezberleyene kadar yayınlanması söz konusu olacaktır. Peki, bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda bu etkitepki, sizce sınırı olan bir şey mi yoksa sınırsız mı? Ürün sahibi, tişörtün reklamını hesap ederek hareket etmemişken, gayri ihtiyari kendi ürününün yanında onun reklamını da yapmış bulundu. “Yok canım, daha neler!” dediğinizi duyar gibiyiz. Ama sadece birkaç saniyeliğine geçmişe bir yolculuk yapalım: “Bihter´in geceliği geldi!”, “Bihter´in çizmeleri bulunur!” şeklinde afişlerin mağazaları süslediğini, sosyal paylaşım sitelerinde dizideki mobilyaların nereden bulunabileceğine dair yoğun bir tartışma ve fikir alışverişinin olduğunu hatırlarsınız... Medyanın ve bunun içinde televizyonun etkisi ve güç potansiyeli çok fazla. Çoğu zaman yukarıda belirttiğimiz gibi, etkisini tahmin etmek basit matematik formülleriyle açıklanmayacak kadar zor. Elbette bu gücü elinde bulunduran med-


ya kuruluşlarının sorumluluklarının farkında olmaları, yayın politikaları, toplumun içinde daha fazla yara oluşturma amaçlı değil; yaraların oluşmasını önleme amaçlı olmalıdır. Lakin bizim, yani standart izleyicinin, bu konuyla alakalı doğrudan müdahale etme, doğrudan karar alma yetkimiz olmadığından, televizyon izlerken neyi izleyip, neyi izlemeyeceğimiz konusunda oldukça seçici davranmamız gerekmekte. Her yayınlanan diziyi, yarışmayı izlersek, bir süzgece tabi tutmadan evimizin içine alırsak, aptalca demiyorum ama çok da akıllıca bir davranışta bulunduğumuzu söyleyemeyiz. Kendi değerlerimiz ve kutsallarımıza uymayan, “kötü“ davranış olarak algıladığımız tutumların sergilendiği dizileri güya “sonunda hak ettiğini bulacak mı“ merakıyla izliyorsak, o davranışların top-

lumda “normal“ ve “sıradan“ olarak algılanmasına bizzat biz sebep oluyoruz demektir. Yanlış davranışlar izlendikçe; zihinlerde dillerde bir yer edindikçe, yadırganmamaya başlanır. Ayrıca, izlenenlerin çocuklarımız üzerinde etkisinin çok daha fazla olduğunu, çocukların izledikleri çizgi filmleri de muhakkak denetime tabi tutmak gerektiğini hatırlatmamıza gerek var mı bilemiyorum. Zira en başında da belirttiğim gibi, bu konuyla alakalı uzmanlar o kadar çok uyarıda bulunuyorlar ki... Ülkemiz, maalesef kendisini “Süpermen, Pikachu” zannedip, balkondan atlayarak vefat eden çocuklara şahit oldu. Buna rağmen duyarsızlık söz konusu ise, diyecek çok fazla bir şey kalmıyor... Kısacası, TV´nin akıl kutusu mu yoksa aptal kutusu mu olduğuna siz karar vereceksiniz. Çünkü kumanda sizin elinizde…

19


TV ile madde bağımlılığı arasındaki en sık gözlemlenen paralellik, televizyon bağımlısı insanların televizyon seyretmeyi azalttıkları ya da bıraktıklarında madde bağımlılarının madde kullanımı kesilince yaşadıkları belirtileri (yoksunluk) yaşamalarıdır.


Televizyon bağımlılığı Y r d . D oç . D r . It ı r T a r ı C ö m e r t Hasan Kalyoncu Ünv. Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü

G

ünümüzde teknolojik gelişmelere ve iletişim araçlarına ayak uydurmak bir çağdaşlık ve medeniyet göstergesi kabul edilmeye başlamıştır. Teknolojik gelişmelerin ve her gün yenisi çıkan iletişim araçlarının insanlara büyük kolaylıklar sağladığı kabul edilir bir gerçektir. Bazı ülkelerde yapılan istatistik çalışmalarına göre evde bulunan televizyon ve internet kullanıcı sayısı birer gelişmişlik kriteri sayılmaktadır. Televizyonların tüm bu araçlar arsındaki yeri biraz daha farklıdır. 1950’li yılların sonlarından itibaren insanların hayatlarındaki yerini almış ve evler artık onsuz düşünülememeye başlamıştır. Bu açıdan televizyon eğitim ve propaganda alanlarında çok güçlü bir yere sahiptir. Televizyonun gücünü sosyolojik açıdan ölçmek için yapılan araştırmalarda radyo, sinema ve basının birleşik etkisinden daha üstün olduğu sonucuna varılmıştır. Çoğunlukla televizyon işsiz geçen saatlerin verdiği kaygıdan, iş bıkkınlığından, can sıkıntısından uzaklaşmak, sadece oyalanmak için seyredilen bir araç olarak görülmektedir. Televizyon kuman-

dasını elimize aldığımızda televizyonu yönettiğimizi zannederiz oysaki gerçek bundan çok daha farklıdır. Televizyon kumandasına hâkim olan çok az insan vardır, kumandayı elimize alır almaz televizyon bizi yönetmeye başlar. İş dönüşü, okul dönüşü ya da dışarıdan eve ilk geldiğinizde yaptığınız şey televizyonu açmak oluyorsa, televizyon seyrederken araya giren birilerine sinirleniyorsanız, yemeklerinizi televizyon karşısında yiyorsanız, televizyon programını kaçırmamak için arkadaşlarınızla buluşmayı veya ailecek yapılacak işleri erteliyorsanız, pek çok programın kanalını ve başlama saatini ezbere biliyorsanız televizyona bağlılık, hatta bağımlılığınızın olabileceğini düşünmeye başlamalısınız. Bilim adamları yıllardır televizyonun insanlar üzerindeki etkisini araştırıyorlar. En önemli çalışmaları televizyonda izlenen şiddetin gerçek yaşamda da şiddet yanlısı olmayla ilişkisini hakkında bulguların saptandığı çalışmalar oluşturmaktadır. Son yıllarda ise televizyona olan bağlılığa hatta bağımlılığa olan akademik ilgi-

21


İnsanlar arasındaki sohbetin, konuşarak anlaşmanın, okumanın yerini gittikçe artan zamanlarda televizyon seyretmek almaktadır.

de bir artış söz konusudur. İnsanlara bağımlılık tanısı konması için gerekli kriterlerin birçoğunun televizyona çok düşkün olan bireyler tarafından da gösterildiğini gözlemlemek mümkündür. Bu noktada artık televizyon bağımlılığının gerçek bir kavram olduğunu anlayabiliriz. Bazı araştırmacılara göre televizyon ile madde bağımlılığı arasındaki en sık gözlemlenen paralellik, televizyon bağımlısı insanların televizyon seyretmeyi azalttıkları ya da bıraktıklarında madde bağımlılarının madde kullanımı kesilince yaşadıkları belirtileri (yoksunluk) yaşamalarıdır. Televizyon bağımlısı olarak tanımlayabileceğimiz kişiler de televizyon izlemeyi bıraktıklarında kendilerini daha az rahatlamış hissedeceklerinden televizyonu kapatmıyorlar ve sürekli daha fazla seyretmek durumunda kalıyorlar. Televizyon bağımlıları ile yapılan çalışmalarda saptanan ortak özellikler şu şekilde sıralanabilir; kolay sıkılma, isteksizlik hali, sinirli olma, dikkat azlığı, aile ve arkadaşlar ile beraber olmak istememe, dürtülerini kontrol etmede güçlük yaşama, spor yapmama, yemek düzeni olmaması ve şişmanlama eğilimi. Televizyon karşısında saatlerce hareketsiz oturan ve genellikle bir şeyler atıştıran insanlar şişmanlık, şeker ve


Ülkemizde çocuklarda yapılan bir çalışmada TV seyretme süresi sosyal sorunlar, suça yönelik davranış, saldırgan davranış, dışlaştırma ve toplam sorunlar ile doğrudan ilişkili olduğu bulunmuştur.

23

kalp hastalığı kireçlenme gibi sağlık sorunları ile aktif bir yaşam süren insanlara göre daha fazla karşılaşmaktadır. Televizyonun çocuklarda aşırı yemek yeme alışkanlığına neden olduğu son yapılan araştırmalar ile ortaya çıkmıştır. Televizyon bağımlılığı aile içi ilişkileri azaltmakta, ebeveyn çocuklarıyla oynamak yerine televizyonun karşısına geçmekte anne-babasıyla iyi diyalog kuramayan çocuk hırçınlaşmakta, televizyonda gördüğü anne-baba karakterleriyle kendininkileri karşılaştırmaktadır. İnsanlar arasındaki sohbetin, konuşarak anlaşmanın, okumanın yerini gittikçe artan zamanlarda televizyon seyretmek almaktadır. Ülkemizde çocuklarda yapılan bir çalışmada TV seyretme süresi sosyal sorunlar, suça yönelik davranış, saldırgan davranış, dışlaştırma ve toplam sorunlar ile doğrudan ilişkili olduğu bulunmuştur. Aşırı televizyon izlemenin çocuklar için iyi olmadığı uzmanlar tarafından uzun süredir savunulmaktadır. Anne ve babalar da bu konudaki endişelerini sıklıkla dile getirmektedir. Buna rağmen birçok ebeveyn kendi televizyon bağımlılığı yüzünden çocuklarının televizyon önünde geçirdikleri zamanı denetleyememektedir. Bu alkol bağımlısından ölçülü olmasını istemek gibi bir şeydir. Ayrıca birçok ebeveyn televizyonun pahalı olmayan bir bebek bakıcısı olduğunu keşfetmiştir. Bu çocukların televizyon karşısında geçirdikleri sürenin ister istemez artmasına neden olmaktadır. Beyin gelişimi üzerine araştırmalar yapan bilim adamlarına göre aşırı televizyon izlemek, analitik düşünme, okuma ve dil gelişimi için gerekli olan beynin sol yarısının uyarılmasını azaltmaktadır. Tele-

vizyon izleme zamanıyla dil gelişim ilişkisini ölçen testlerindeki performans arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Az gelişmiş dil becerisi çocuğun tüm öğrenme faaliyetlerini olumsuz etkilemektedir. Tüm bu nedenlerden dolayı birçok pediatrist artık çocuklara 2 yaşına kadar televizyon seyrettirilmemesi önermektedir. Televizyonun çocuklar üzerindeki önemli etkilerinden biri de televizyon karakterlerinin çocuğun hayal dünyasında birer kahraman olması ve kendisini bu karakterlerle özdeşleştirerek bu şekilde davranmaya başlamasıdır. Öğrenciler arasında ders çalışmalarına en çok engel olan davranışların incelendiği araştırmalarda televizyonun ilk sırayı aldığı görülmektedir. Sayılan tüm zararlarına rağmen televizyon, bilgilenme, haber alma, eğitim, öğretim ve eğlenme hakkının kullanılmasında en önemli araçlardan birisidir. Bu yüzden televizyonu yaşantımızdan çıkarmak yerine, uygun bir televizyon izleme alışkanlığının geliştirilmesi gerekmektedir.


24

Başarılı Toplum, Mutlu Aileler, Özgüveni Yüksek Bireyler İçin Var mısın? Yok musun?


Re f ik Akte n Sosyal Hizmet Uzmanı-Finike Devlet Hastanesi

B

ir araştırma televizyonun 1960’lardan bu yana ailenin sosyal yaşamını yönlendiren önemli unsurlardan biri olduğunu vurgulamaktadır. Ailenin bir üyesi haline gelen televizyon, yaşam tarzını, aile içi iletişimi şekillendirerek, aile bireylerinin ne konuşacağını sunmakta, ailenin oturma ve iletişim tarzlarını, sohbet, misafir kabulü, sinemaya veya tiyatroya gitme davranışını, uyku saatlerini, hatta yemek yeme alışkanlıklarını belirleyebilmektedir. Türk kültüründe, binlerce yıldan beri oluşan, temelini gelenekler ve dinden alan sağlam bir aile yapısı vardı. Bu aile yapısı dede ile torunun bir arada yaşadığı, geleneklerin kültürlerin dini inançların bu şekilde bir okul gibi öğretildiği, yalnızlıktan uzak bir yapıydı. Dede ve nineler bu yapı içerisinde huzurevine kapatılma ya da yalnız başına ölme korkusu yaşamıyorlardı. Anne babalar güvenebilecekleri bakıcı aramak zorunda değildi. Baba hiç korkmadan evini bırakabileceği birini aramıyordu. Bu sağlam yapı binlerce yıldan beri kusursuz bir şekilde işlerken, bu aile yapısıyla toplumun parçalayamayacaklarını, yönetemeyeceklerini anlayanlar yine televizyon aracılığıyla çekirdek aile kavramını ortaya attı. Çekilen tüm yerli dizilerde, uzmanların katıldığı açık oturumlarda, gazete ilanlarında ve reklâmlarda sürekli olarak çekirdek ailenin güzellikleri vurgulandı. Medeniyet adına, modernlik adına kurulan bu yapı zamanla aile yapısına çok ciddi zararlar verdi. Egemen güçler Türk aile yapısına bu şekilde bir yapı sağlamaya çalışırken kendi toplumlarında bunun tam tersini uyguladılar. Batının parçalanmış ailesi, geleneksiz toplumu, ahlaki çöküntüsü, yok olmuş gençliği, çocuksuz aileleri, evlilik dışı yaşamlarından kurtulmak için gelenekçi Türk aile yapısını kendi toplumlarında inşa etmeye çalıştılar. Ailenin bir arada sohbet ettiği dertlerini paylaştığı, birçok erdemin ve ahlaklı olmanın ehemmiyetinin anlatıldığı sohbetler kalmadığı gibi, bunların yerini varsa yoksa televizyon almıştır. Karakter eğitimindeki önemli yeri ve açık sözlülüğü ile tanınan Dr. Thomas Lickona, bir araştırmasında anne-babaların ilkokul çağındaki çocukları ile haftada ortalama on dakika konuştuklarını ortaya koydu.

Sanıldığının aksine, televizyonun tek alıcının bulunduğu evlerde aileyi daha çok bir araya getirdiği görüşü ise yanıltıcıdır. Bu durum yalnızca biçimden ibaret bir araya geliştir. Bu bir araya geliş, Sedat Cereci’ye göre, fiziksel olarak yan yana oturuştan ibarettir. Televizyonun seyreden aile bireyleri, “Aynı anda bambaşka dünyaların derinlikleri içinde, birbirlerinden habersiz bir biçimde kaybolup gitmektedir. Çünkü televizyon, onların her biri için ayrı ayrı büyülü hayal dünyaları kurmakta, onları bu dünyaların girdabına çekmektedir. Son derece tutarlı, ahlaklı, ailelerden çok sorunlu bireyler yetişebilmektedir. Aileler de sürekli olarak kendilerine acaba nerde yanlış yaptık sorusunu çok sık sormaktadır. Aslında Cereci yukarıda bu sorunun tespitini yapmıştır. Ailenin bir arada aynı evde yaşamasından çok ailenin iletişiminin güçlü olması sağlıklı bireyler yetiştirmede önemlidir. Televizyonun ailelere yaptığı en önemli tahribatlardan biri de eşler arasındaki aşkı, sevgiyi ve muhabbeti yok etmesidir. Televizyon binlerce yıllık erkek ve kadın algısını yok etmiştir. Televizyonlarda bize sunulan erkek tipi esmer tenli, üçgen vücutlu, 1.80 boyunda yakışıklı, karizmatik düzgün giyimli erkek tipleridir. Genelde iyi karakterler bu şekilde betimlenirken, kötü erkeğin fiziksel özellikleri bunun tam tersidir. Betimlenen kadın tipi ise yine uzun boylu, renkli gözlü, 90-60-90 vücut ölçülerine sahip, zayıf, bakımlı, burnu estetikli, sürekli bakımlı kadın tipidir. Filmlerde iyi ve başarılı kadın tipi hep böyleyken, genelde sureten güzel algılanmayan kadınlar kötü rollerde oynamaktadır. Magazin programları, diziler, haberler, filmler hep bu erkek ve kadın tipini dayatmaktadır. Bilinçaltında sürekli olarak işlenen bu görüntüler ve mesajlar zamanla inanç haline gelmektedir. Zamanla da eşlerin birbirini fiziksel olarak beğenmemesi aldatmalar, evliliğin zehir haline gelmesi sürecini başlatmaktadır. Çünkü kadın televizyondaki “Öteki kadınların” rahat lüks içindeki hayatlarını gördükçe “Ben de onlar kadar güzelim, yaşadığım hayata bak” demekte, erkekte “O kadar param var, yaşadığım kadına bak” fitnesi ile eşler arasındaki muhabbet, sevgi, aşk yok olmaktadır.


‘Referansı kutsal olmayan bir araçla kutsal içeriği aktarmamız nasıl mümkün olacaktır?’ sorusu ile televizyonun manasına inen yazar Sadık Yalsızuçanlar ile televizyonun doğası ve getirileri hakkında konuştuk…

söyleşi

SA D I K YALSIZ U ÇANLAR :

Medyanın gücü yok gücün medyası var söy l eş İ s ü m e y y a o l c a y

26

Antitelevizyon diye bir kavram ortaya çıkardınız. Nedir antitelevizyon? Kavram bana ait değil. Bu, Batı’da, özellikle Avrupa’da ve ABD’de, iletişim bilimcilerin, kitlesel iletişim ortamlarına ilişkin düşünen, yazıp çizenlerin söz ettiği bir kavram. Adı üstünde; televizyon karşıtı bir televizyon. Geleneksel televizyon duyumlarına itiraz eden, bu duyumların tümüyle karşıtı olan bir yaklaşım biçimi. Özet olarak, geleneksel televizyon ortamının sevmediği işleri televizyonda yapmaktır antitelevizyon. Televizyon ve Kutsal kitabınızda televizyonun ahlaki bozulmalarına yol açmasından öte, televizyonun doğasına indiniz. TV’nin hakikatte doğası nedir? TV doğasında iyi bir nesne midir? İyidir veya kötüdür diyemeyiz. Önemli olan o televizyonda nelerin, nasıl yer aldığıdır. Televizyon doğasıyla, diliyle tartışmalı olduğu kadar, belki daha çok içeriğiyle tartışmalıdır. Ekranda şiddet içe-

ren, cinselliği istismar eden, saldırgan, dışlayıcı, ötekileyici, uyuşturucu, aptallaştırıcı şeyler yer alıyorsa kötüdür. Aksi oluyorsa iyidir. Müzik gibi. ‘Müzik, insanda hangi duygu baskınsa onu güçlendirir’ diyor Gazali. Yoksa tek başına iyidir veya kötüdür demek çok zor. Ama televizyon aynı zamanda aylak saatler üretiyor. Bu kesin. Passolini, aylak saatler olarak insanlığa sinema yeterli, televizyon bu açıdan son derece gereksiz diyor. Birkaç kitap yazdım bu konuda. Televizyon ve Kutsal, İletişim, Deveran mı Kesik Devre mi? Tarafsızlık Masalı ve Rüya Sineması gibi. Bunlarda sinema ve özellikle de televizyonun doğasını anlamaya, tartışmaya çalıştım. İçerik açısından ‘iyi’ bir televizyon yapmanız halinde insanlara iyilik mi yapmış olursunuz gibi bu ve benzeri soruları tartıştım. Çünkü televizyona giren, o iletişim dolayımına taşınan bilgi nasıl bir bilgidir? Çok televiz-


yon seyretmek nasıl bir şeydir? Bu sorular hala tartışılıyor. Kitabınızda Belkıs’ın taht hadisesini anlatırken İbni Arabi, Elmalı Hamdi Yazır, Bediüzzaman Sadi Nursi gibi âlimlerin yorumlarına yer verdiniz. Bu hadiseyi televizyon ile bağlantısını nasıl açıklayabiliriz? O konu, Süleyman peygamberin, Belkıs’ın tahtını Yemen’den anında getirtmesine ilişkin yorumlarla, görüntünün anında nakli arasındaki ilişkileri konu ediyordu. Onu, pozitivist veya dini hükümlerini aklileştirme olarak yorumlayanlar da var. Bunu bir veri olarak görüntü ontolojisinin tartışma ortamına taşımak istemiştim. Her mahlûk, yaratılmış ve icat olunan her şey bize Yaradan’ı gösterir mi? Buna TV’de dâhil? Son tahlilde her şey O’nun takdiridir. O’nun yaratışıdır. O, her an yeni bir

şe’ndedir, yeni bir işte, işleyiştedir. Her şeyin faili Hak’tır, kul eliyle işlenir. Lakin bu gerçekleşen şeyin, yani kul eliyle işlenen şeyin ahlaki olacağı anlamına gelmez. Televizyonda dediğim gibi neyin ahlaki olup olmadığına seyircinin algısı karar verir. Bu da çok ölçülebilen bir şey değildir. Mesela izlenirlik ölçümü yapmak kolaydır ama izlenen şeyin izleyicide nasıl bir etki oluşturduğunu kesin biçimde ölçmek çok güçtür. Bu yüzden görsel dil, ancak etik içinde kalınarak açımlanabilen bir doğaya sahiptir. Said Nursi’nin havadaki esir maddesi ile ses ve suretlerin radyo ve TV dalgalarıyla birbirine taşındığını belirtmektedir. Üstad burada eseri göstererek bu dalgalar vasıtası ile esma-i ilahiyeyi de bir şekilde hem ilan etmiş hem de duyurmuş, zikir halkası meydana getirmiş olduğunu söylemektedir. Bu açıdan baktığımızda televizyon da öncelikle


esmayı mı gösteriyor? Bizler miyiz televizyonu amacı dışında kullanan? Tabi her şey İlahi isimlerin yansımasıdır. Seslerin ve görüntünün belirmesi, nakli, işlenmesi ve yorumlanması da buna dâhildir. Yapay ve yalancı bir imajinasyonla insanlarımız oyalanıyor diyebilir miyiz? Televizyon için magic box tabiri kullanılır biliyorsunuz. Büyülü kutu, hülya makinesi denir. Hayal ortamı. Düş makinesidir televizyon. Büyüleyici kutudur. Aptallaştırıcı ortamdır. Uyuşturucu ve uyutucu bir yanı da vardır, ajite edici, kışkırtıcı, yönlendirici bir boyutu da. ‘Kapitalizmin bir ajitasyon aracıdır’ diyor mesela bir iletişimci. Mc Luhan, ‘araç mesajdır’ der. Bu çok önemli. Dili ve doğası, içeriği de belirler. Bu yüzden televizyona ihtiyatla yaklaşmamız lazım. Modernleşme sürecinin dışında kalmanın imkânsız olduğu dikkate alındığında, televizyon ile uğraş veren insanları büyük bir güçlüğün beklediğini söyleyebilir miyiz? Amaçsız kullandığımız bu kutuyu hayatımızdan çıkarabilir miyiz bu süreçte? Evet, kuşkusuz… Bunu çok vurguladım yazılarımda, kitaplarımda. Şimdi bu pratiğin içinden geçiyoruz. Esasen televizyonun iki temel işlevi var; eğlendirmek ve haberdar etmek. Şimdi yaygın olarak bu iki boyutu kullanılıyor. Bazı yaklaşımlar daha çok, eğitici boyutunu vurgulamaya çalışıyor ve televizyonu bir eğitim ortamı olarak görmek, kullanmak istiyor. Gerçi bu diğer işlevlerinden soyutlanarak yapılamıyor. Ama hani işte o ünlü söz var ya eğlendirerek eğitmek… Televizyon dili ve doğası gereği, yani dramatik bir dile sahip olduğu için zaten eğlendirerek, bir tür illüzyona sokarak eğitiyor. Bu eğitim yöntemi son derece etkilidir. Televizyon bir cürüm ortamı da olabilir bir ibadet ortamı da. Bunu televizyonun ‘sahip’leri belirler. Zira televizyonun ken-


Tektipleştirici bir yanı var televizyonun. Bir de televizyonda aktarılan ‘bilgi’, enformasyon denilen, dilimizde malumat kelimesiyle karşılanan bir bilgi düzeyi. Ve unutmayalım televizyondan bahsederken kitlesel bir dilden söz ediyoruz.

dinden menkul bir gücü yoktur, gücün televizyonu vardır. Kitle iletişim araçları geleneksel kültürde değişikliğe hatta deformasyona sebep olurken, bir yandan da hâkim güçlerin ürettiği medya kültürü egemen kültür haline gelmektedir. Yanlış, bozulmuş, fıtrata aykırı bilgilerle bu vesile ile karşılaşabileceğimizi göz önüne aldığımızda bu durum ile nasıl başa çıkabiliriz? Güzel örneklerini çoğaltarak. Televizyonu iyiliğin, güzelliğin ve gerçekliğin yansıdığı bir ortam haline getirerek. Televizyon ile yeni bir kültür olan popüler kültür ortaya çıktı. Getirilerine baktığımızda dünya bir kültürsüzleştirme tehlikesi ile karşı karşıya mıdır? Tektipleştirici bir yanı var televizyonun, böylesi bir etkisi var. Bir de televizyonda aktarılan ‘bilgi’, enformasyon denilen, dilimizde malumat kelimesiyle karşılanan bir bilgi düzeyi. Ve unutmayalım televizyondan bahsederken kişisel bir dilden değil, kitlesel bir dilden söz ediyoruz. Kültür sömürgecilerini bilhassa televizyon yönünden nasıl değerlendirebiliriz? Dediğim gibi, ‘medyanın gücü yok, gücün medyası var’ Sermayedar, televizyonu ekonomik, siyasi ve kültürel çıkarlarını korumak için bir ‘silah’

gibi kullanma eğilimindedir. Yoksa zarar ettiği bir işi neden sürdürsün? Televizyon son derece pahalı bir iş. İşletme giderleri sürekli artan bir sektör. Teknoloji sürekli yenileniyor ve bu pahalı yatırımları devamlı güncellemek zorundasınız. Bu yatırımı niçin yapar insan? Hani kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez derler. Çıkarlarını korumak için. Gerektiğinde bir ‘silah’ olarak kullanmak üzere. Tabi egemenler, kendi nosyonlarını dayatmak üzere veya kitleleri uyuşturmak/uyutmak üzere, iktidarı sürdürmek için de kullanırlar. Televizyonun insanlar üzerinde bilginin manipüle edilmesini nasıl sağlamaktadır? Son derece etkin diliyle… Son olarak şunu sormak istiyorum; çocukların fıtratına aykırı olarak televizyondan gelen birçok olgu onların zayıf beline yüklenmiştir. Bundan dolayı gelecekte hakikatten uzak, varoluş amacını bilmeyen bir neslin gelmesinden söz edebilir miyiz? Bunun önlemini nasıl alabiliriz? Televizyonu daha çok haber, eğitim ve ahlaki alanda kalma koşuluyla eğlenmek/eğlendirmek üzere kurgulamak lazım. Televizyonun sevmediği işleri yapmak… Ahlaki anlamda güzel işler kotarmak ile çocuklarımızı ve haliyle neslimizi koruyabiliriz.

29


ÇEVİRİ

“ Televizyon mutsuz bireyler yetiştiriyor

Hiç bir camdan ekran, aile ile arkadaşlar ile geçirilen vaktin yerini tutamaz.

çevi r i s a f i y e m e r y e m s e ç ki n

İ

nsanoğlu dünyaya geldi geleli sürekli bir yaşam mücadelesi vermektedir ve bu mücadelenin belki en istihzalı yanı insanın bile bile ve isteyerek kendisine zarar vermesidir. Balık olta yemi ile fare ise peynirle tuzağa düşürülür. Ne var ki balık için yem, fare için peynir hayatta kalabilmek için gerekli besinlerdir. İnsanlara cazibeli gelen şeyler aslında onların hayatlarını yıkan hazlardan ibarettir. Örneğin hiç kimsenin alkol içme zorunluluğu yoktur. Bir sapmanın kontrolünü yitirdiğinizi fark ettiğiniz anda büyük bir zorluk ile karşı karşıya geliyorsunuz. Aşırı arzular sadece yemek içmek gibi şeylerle tam doyuma ulaşmıyor. Kumar zorunlu olabiliyor ve fuhuş saplantı haline gelebiliyor. Bununla birlikte dikkat çekiciliğini ve aynı anda her yerde olunabilirliğini koruyan ve dünyada en popüler boş vakit değerlendirme aktivitesi olan televizyon izlemek de buna dâhildir. Birçok insan televizyon ile olan ilişkisinden şikâyet eder. Birçok ebeveyn çocuklarının televizyon başında geçirdikleri vakitten yakınır. Kaliforniya Üniversitesi’nden Percy Tannenbaum bir yazısında hayatında birçok can sıkıcı olaylar olduğunu ve bunların arasında en can sıkıcı olanın televizyonun açık olduğu odada bir konuşma ile ilgilendiğinde kendisini

ekrana bakmaktan alıkoyamadığı anların olduğunu ifade etmiştir. 10 yıldır araştırmacılar televizyonun etkileri üzerinde çalışıyorlar ve genellikle televizyonda gösterilen şiddetle gerçek hayatta uygulanan şiddet arasında bir korelâsyonun olup olmadığı üzerinde duruyorlar. “Televizyon bağımlılığı” terimi ise kesin olmayan ve önemli yargılarla dolu bir terimdir ama büyük bir gerçeği barındıran bir olgudur. Psikologlar ve psikiyatrisiler madde bağımlılığını o maddeyi kullanarak aşırı zaman geçirmek, niyetlendiğinden daha fazlasını kullanmak, maddeyi kullanmak için her türlü işe girişmek hatta sosyal, aile ve iş ile ilgili her türlü aktivitelerden sıyrılıp onu kullanmak için elinden geleni yapmak ve o maddeyi kullanamadığında yoksunluk sendromu belirtileri göstermek gibi özellikler içeren bir hastalık olarak görüyorlar. Tüm bu özellikler çok fazla televizyon izleyen insanlarda da görülüyor. Buradan televizyon izlemenin çok olumsuz bir şey olduğu çıkarılmamalı. Televizyon sayesinde insanlar birçok şey öğrenir ve öğrendiklerini hayatlarına uygulayarak yaşam standartlarını yükseltebilirler. Asıl sıkıntı insanın televizyon izlemeye kendisini mecbur hissetmesinden ve kendisini televizyon izlemekten alıko-


yamamasından kaynaklanıyor. Bir insan günde ortalama üç saat televizyon izlemektedir. Bu miktar normal bir bireyin toplam uyku saatinin yarısı kadar ve sosyal bir aktivite saatinin iki katı eder. Eğer bir insan ömrünü 75 yıl sayarsak, insan 9 yılını televizyon karşısında geçirmektedir. Yapılan araştırmalara göre her on gençten yedisi çok fazla televizyon izlediğini ifade ediyor ve yetişkinlerin %10’u kendisinin televizyon bağımlısı olduğuna inanıyor. İnsanların televizyona olan reaksiyonlarını ölçmek için araştırmacılar televizyon izleyen insanların beyin dalgalarını, vücut dirençlerini ve kalp atışlarını beyin akım yazarı (EGG) kullanarak gözlemlediler. Normal hayatta gerçekleşen davranışları ve duyguları izlemek için katılımcılara çağrı aygıtı verildi ve günde 6 ya da 8 kez sinyal gönderildi. Katılımcılardan sinyal gönderildiği anda ne yaptıklarını ve ne hissettiklerini not almaları istendi. Çıkan sonuçlara göre insanlar televizyon izlerken kendilerini rahatlamış ve pasif hissediyorlar, EGG ile yapılan ölçümlerde de beyinde uyarılmanın düşük olduğu görülmüştür. Asıl şaşırtıcı olan şey televizyon izleme olayı bittiğinde insanlarda rahatlamışlık hissinin kaybolması ama pasiflik ve az uyarılmışlık halinin devam etmesidir. Katılımcıların çoğu televizyonun bir şekilde enerjilerini tükettiğini ve onları yoksun bıraktığını ve televizyon izledikten sonra konsantre olamadıklarını söylediler. Kitap okuduktan sonra aksine bu tarz bir hal içinde olmadıklarını ifade ettiler. Araştırmacılar bu insanların spor yaparken iyi bir hal içinde olduklarını ama televizyon izledikten sonra daha kötü bir hal içinde olduklarını gözlemlediler. Oturarak ya da uzanarak televizyon izlerken rahatlama çabuk gerçekleştiğinden insanlar televizyon izlemek ile dinlenmek ve stresten arınmak arasında bir ilişki olduğuna dair kendilerini şartlandırıyorlar. Tüm bu araştırmalardan çıkan sonuçlara göre insanlar ne kadar uzun televizyon karşısında ise o kadar mutsuz olmaktadırlar. Aynı şekilde daha çok izleyen kişilerin daha az izleyen kişilere oranla daha çok mutsuz oldukları ortaya konulmaktadır. Bunun sebebi televizyonu çok izleyen kişilerdeki bir şeyler üretme-

diklerinden kaynaklanan suçluluk duygusudur. Japonya’da, İngiltere’de ve ABD’de yapılan araştırmalarda daha çok orta sınıfın bu duyguya kapıldığı sonucu çıkmıştır. Günümüzde birçok insan hayatla yüzleşmek yerine televizyon aracı ile dünyayı tanımaya ve hayattan doyum almaya çalışıyor. Televizyon ve diğer medya araçları üzerinde kontrolü sağlamak daha da zorlaşıyor. Ama şu da bir gerçek ki hiç bir camdan, ekran aile ile arkadaşlar ile geçirilen vaktin yerini tutamaz. Dinlenmek için rahatlamak için televizyon izlenebilir ama her şeyde olduğu gibi bunun da bir sınırı olmalı. Televizyon sayesinde çocuklar, gençler ve yetişkinler önemli pratik bilgiler öğreniyor ve yaşamlarına uyguluyorlar ama televizyon izlemek kendilerini yaşamdan kısıtlıyorsa işte o zaman televizyon bağımlılığı başlamış demektir. (Bu makale Robert Kubey ve Mihaly Csikszentmihalyi tarafından hazırlanan “Television Addiction Is No Mere Metaphor” başlıklı makalesinden çevrilmiştir.)


sรถyleลŸi

32


İ N C İ ERT U ĞR U L

Seyirci, elindeki kumandanın gücünün farkına varabilmeli Yaklaşık 24 yılını televizyon ve radyo programları içerisinde geçirmiş olan spiker, program sunucusu İnci Ertuğrul ile televizyon haberleri, getirileri ve doğru habere doğru biçimde ulaşmanın yolları hakkında konuştuk… söy l eş İ s ü m e y y a o l c a y f oto ğ r a f bi l a l b a l c ı

Haberci olarak sizi tanıyoruz. Size göre bilhassa televizyon haberciliği nedir? Tabii ki bu kavram günden bugüne çok değişiklik gösterdi. Gelişen teknoloji ile birlikte artık biz haberi bulup yapmıyoruz. Haberciler haberi bulup seyirciye ulaştıran olmaktan çıktı; çünkü bizim hedef kitlemiz haberi bizden önce öğrenir hale geldi. Sosyal medya dediğimiz sosyal alan bunun paylaşımını çok hızlı bir şekilde yapmaya başladı. Bilgiye ulaşmak, bilgiyi paylaşmak, haberi ulaştırmak çok hızlı bir hale geldi. Bu sefer ister istemez haberciliğin şekli de değişmeye başladı. Artık işlevsel habercilik denen bir noktaya geldi habercilik. Seyirciye bir kazanım sunmak zorundasınız verdiğiniz haberde. Yoksa zaten kişi o haberi duyuyor, öğ-

reniyor bir şekilde. Siz o haberin üzerine bir şey katmak zorundasınız. Bu da seyircinin ulaşamayacağı bir bilgi, seyircinin ulaşamayacağı bir uzman olabilir. Bir haberi farklı bir şekilde sunacaksanız o haberi bir tarihçesi, dünü, bugünü, yarını ile yorumlamanız, habere bir şeyler katmanız lazım. Ancak bu sayede başarılı olabilirsiniz. Çünkü çok sayıda haber mecrası var. Bu bilgiyi zaten seyirci alıyor. Siz tercih edilebilen olmalısınız. İşlevsel hale gelmelisiniz ki sizi tercih etsinler. İnanırlık da çok önemli bu noktada; çünkü bu bilgi akışı bu kadar hızlı olunca dezenformasyon dediğimiz şey de gerçekleşiyor. Bugün herhangi bir konuda bir araştırma yapmak için Google girip yazdığınızda karşınıza milyonlarca sayfa çıkabilir. Ama


onların hepsi doğru değildir. Tembel bir yaklaşımla ilkini bulup kopyalarsanız bilgiyi yanlış öğrenmiş olursunuz. Doğruyu bilmek için karşılaştırma yapmak zorundasınız. Televizyon haberlerinde de seyirci karşılaştırma yapmak zorunda o zaman… Şüphesiz. TV haberciliğinde de seyirciye doğruyu, doğru biçimde vermek zorundasınız. En net, en anlaşılır, en kısa biçimde fayda sağlar halde onu seyirciye ulaştırabiliyorsanız başarılı ve kalıcı olursunuz. Yoksa çok çabuk kaybolup gidebiliyorsunuz. Bu bir avantaj ama bir yandan da dezavantaj. Ben buradan bir bilgiyi internete koyuyorum, o bilgi benden bağımsız dünyanın bir ucuna gidiyor. Ama o arada belli duraklara uğrayıp değişimlere uğramışsa? Kaynağından bağımsız halde dolaşırken farklı biçimlere dönüşebiliyor bilgi. Tehlikeli olabiliyor. Kitle iletişim aracı olarak nitelendirdiğimiz aygıtların gerçek anlamda iletişim işlevini yerine getirmediğini, bu araçların başka hedeflerinin olduğu konusunda ifadeler bulunur. Kitle iletişim araçlarında özellikle TV’nin asıl amacı nedir? Dördüncü kuvvet medyadır, tabiri var. Artık o dördüncü kuvvet olmaktan çıkıp ülke yönetiminde karar alma noktasına geldi, birinci kuvvet oldu. Bu da bir kitle iletişim aracı olarak medyanın büyük bir güç olduğunu ifade ediyor. Yanlış kullanıldığı, yanlış yönlendirildiği zaman da büyük bir tehlike haline gelebiliyor. İşte geçtiğimiz aylarda Arap Baharı diye başlayan süreçte gördük ki insanlar sosyal medya üzerinden bir liderleri olmadan örgütlenip, yıllardır devam eden bir devri devirebiliyorlar. Yani hiç birbirini tanımayan insanlar herhangi bir konu üzerinde, bu siyasi de olabilir, başka bir sosyal mesele de olabilir, kültürel bir başlık üzerinden de olabilir, örgütlenip harekete geçebiliyorlar. Kitle iletişim araçları yaptıkları yayınlarla etkileyici belirleyici olabiliyorlar. Hep bize öğretilen gerçek amaç nedir kitle iletişim araçlarının; haber vermek, bilgilendirmek, eğitmek, kültürel katkı sağlamak, bir de bunların kaynağını

34

oluşturmak için tanıtım, reklam yapmak. Baktığınızda tüm bunlar hayatın temelinde olan kavramlar. Yani topluluğu yönlendirip istediği şekle sokabiliyor televizyon. Neden TV diyorum; çünkü RTÜK’ün yaptığı araştırmaya göre bizim insanımız günde altı buçuk saat TV seyrediyor. Ortalama TV izleme süremiz dört saat. Bunu dakikaya çevirdiğinizde bir üniversite öğrencisinin aldığı haftalık ders saatinin iki katına denk geliyor. O zamanda olayın etkinliği, büyüklüğü ortaya çıkmış oluyor. Bunlar ticari kurumlar sonuçta, bunu unutmamamız lazım, haliyle kazanç elde etmek istiyorlar. Ama sadece para elde etmek için kurulmuyor radyo, TV’ler. Aynı zamanda güç olduklarının farkındalar. Siyasi erk üzerinde yeri geldiğinde baskı veya pazarlık unsuru haline de gelebiliyorlar. Bazı iktidar değişimlerinde bakıyorsunuz ki medyada patronlar da değişiyor, medyanın sahipleri de değişebiliyor, tutumlar da değişebiliyor. Bir paralel yürüyüş halini gözlemeyebiliyoruz. Oysa eleştirmek, muhalefet etmek medyanın temelinde olmalı. Ama bunu tam yapabilenler var, yapamayanlar var. Bunu ben belli bir dönem için


Ortalama TV izleme süremiz dört saat. Bunu dakikaya çevirdiğinizde bir üniversite öğrencisinin aldığı haftalık ders saatinin iki katına denk geliyor. O zamanda olayın etkinliği, büyüklüğü ortaya çıkıyor. konuşmuyorum, her dönem için bu geçerli. Bu sebeple kitle iletişim araçları amacından çokça sapabiliyor. İletişim iki yönlüdür. Fakat televizyon, radyo gibi iletişim aracı olarak nitelendirilen aygıtlar tek yönlü olarak iletisini sunmaktadır. Bu aygıtlara iletişim aracı demek ne kadar doğru? Televizyon gerçek anlamda iletişim görevini yerine getirebiliyor mu? Günümüz teknolojisinden söz edersek tek yönlü olmaktan biraz çıkmaya başladı TV’ler. Çıkmasının sebebi ise şu: TV programların birçoğuna bakın, program sunucuları insanların Twitter üzerinde gönderdiği mesajlarla konuklarına soruları yöneltiyor. Bir kolaycılık bu. Gelen e-postalarla, tweetlerle soruları soruyorsun, peki sen ne katıyorsun? Bu aslında zaman zaman iletişimi tek yönlü olmaktan çıkarıyor. Gelen e-postalarla, telefon bağlantılarıyla birazcık da olsa bu tek yönlülüğü kırdığını görüyoruz. Hepsin de böyle değil tabi. Hepsinde seyirci aktif halde değil. Ben bir şey üretiyorum ve bunu karşı tarafa aktarmaya, bir anlamda satmaya çalışıyorum. Gerçek bir iletişim midir bu? Belli noktada değildir. Şunun altını çizmemiz gerekiyor. Televizyonun gerçek bir iletişimi sağlamak gibi kaygılarının olduğunu bekleyemeyiz. Bunlar ticari kurumlar, para kazanmak istiyorlar ya da sahip oldukları güçle başka bir kazanım elde etmek istiyorlar. Bunun içerisinde topluma karşı bir takım kaygıları taşımalarını beklemek çok romantik ka-

lıyor. Bunu da ancak siz yönetmeliklerle, düzenlemelerle sağlayabilirisiniz. Anında aktarılan haberler izleyiciyi bilgilendirme amacı taşısa da bunun aksine TV, izleyicisini aşırı uyarıyor. Aktarılan haberler sonrasında araya mesafe koyulduğunda pratikte bilgilendirme değil de her defasında bir aldanma gibi gözükmüyor mu bu durum? Ne yapılabilir bu noktada? Televizyon seyircide ‘az sonra’ toplumu oluşturdu. Alıştık şuna hepimiz; geçiyoruz TV karşısına, televizyonun az sonra vereceği şeyi bekliyoruz. Bir dönem ses ve görüntü efektleri ile birlikte flash flash diye haberi sunuyorlardı. Toplum da bu halde yaşamaya başladı. Birazdan size şunu vereceğiz, 3 dakika sonra.. Sen 3 dakika sonra oradan bir şey alacağım deyip beklemeye başlıyorsun. Bu arada sorgulama da yapmıyorsun. Seni ister istemez kendi istediği kalıp içine sokuyor televizyon. Bakayım bana ne verecek diye ağzını açıp bekliyorsun. İster istemez böyle bir seyirci modeli ve yaşam biçimi oluşmaya başladı. Farkında olmadan bu kalıbın içine girmeye başladık. Bu bir aldanma. Sen algıların açık bir birey olarak hayatında TV’yi eğiten, bilgilendiren, seni hayata hazırlandıran, donatan tek unsur olmaktan çıkarman lazım. Yoksa sadece sana orada sunulduğu şekilde bir birey haline gelirsin. Okuyan, araştıran, sorgulayan, TV’den gelen her done üstüne düşünebilen kuşaklar olmalıyız, bu şekilde bir kuşak yetiştirmeliyiz.


Bu aldanma medyanın ticari kaygılarının olduğunu gösteriyor… Medyanın ticari olarak kaygıları var. TV işi çok pahalı bir iş. Kira, cihaz, personel ödemeleri var. Bu arada kazanç elde etmek, giderlerini karşılamak için çok sayıda seyirciye ulaşmaları lazım. Toplumsal kaygıyı hissettiklerinde haliyle para da kaybediyorlar. Bu yüzden sundukları şeylerle, bazı kanallar istisna, o sırada toplum ne kazanmış, ne kaybetmiş, onları pek ilgilendirmiyor. Devlet televizyonlarında bu kaygı ilk sırada, zaten böyle olmak zorunda. Devletin gelir sorunu yok, vergilerle kendi yayınlarını sürdürebiliyor. Ama özel kanallar ticari olduğu için bunu sürdürürken bu tür endişeleri pek gözetemeyebiliyorlar. Yasal düzenlemelerle bunlar onlara hatırlatılıyor. Sen insanları bir yandan eğitmelisin diyorlar. Kanal ne yapıyor, geceleri trafik ile ilgili spotu yayınlıyor. Peki, gece kim izliyor? Yasakçılık değil söylediğim şey ama iyi bir denetim mekanizması getirmek lazım. Diziler, programlar, haberler içerisinde kıstaslar olması gerekiyor. Türkiye’de en güçlü kavram ailedir. Aile bizim çok önemlidir. Ama TV dizilerine bakın, bir tane düzgün aile yapısı var mı? Orası gerçeklik değil oyun, kurgu ama bir aile kurguluyorsun insanların kafasında. Herkes birbirine yalan söylüyor. Bunlar ister istemez bizim alt belleğimize yerleşmeye başlıyor. Sevimli sevimli diziler sanıyoruz, korkunç bir kavram bu ama bir şekilde ensesti veriyorlar bize. Bunlar kasıtlı olarak mı veriliyor? Böyle demek istemiyorum ama bu izleniyor diye veriliyor. Kanal yöneticilerini doğru bir düzenleme ile yönlendirirseniz bir şekilde bu sorunlar çözülebilir. Kısıtlama demek istemiyorum buna; çünkü yasaklarla bir yere varamazsınız. Türkiye’de özel kanallara geçiş, yasağı çiğneyerek oldu. Sadece parklarda hoparlörle yayın yapan belediye radyoları, meteoroloji radyosu ile çalıntı araç vs. gibi duyuruları yapan polis radyoları vardı. Bir de TRT’nin tekelinde olan radyo ve TV kanalları mevcuttu. TRT’de çalınmayan arabesk, fantezi gibi müzikler polis radyosun-

36

Televizyon seyircide ‘az sonra’ toplumu oluşturdu. Bakayım bana ne verecek diye ağzını açıp bekliyorsun. İster istemez böyle bir seyirci modeli ve yaşam biçimi oluşmaya başladı.


da çalınırdı. Bunlar dışında yayın yapmak yasaktı. Daha sonra bu yasak delindi. Rahmetli Turgut Özal zamanında Magic Box diye kanal, daha sonra özel kanallar çıktı. Sonra yasal düzenlemeler oldu. İşte bunun sancıları hala çekiliyor. En başta yasağı çiğneyerek yola çıkan bir takım kurumların artık düzgün işler yapmasını beklememiz mümkün değil. Mesela sosyal sorumluluk diye kamu spotlarını en çok seyircinin olduğu prime time değil de, en az seyircinin olduğu saatlere koyuyorlar. Ama biz bu düzenlemeyi doğru biçimde yapsaydık bugün bu hale gelmezdik. Günümüzdeki sorunlar neler? Okuma oranımız çok düşük. TV elbette olacak, TV’den elbette bize yanlış mesajlar gelecek. Allah bize bir akıl vermiş, sorgulayacağız, yanlışı doğruyu ayıracağız. Altı saat TV izliyorsan ve senede bir tane bile kitap okumuyorsan, bir tane bile dergi karıştırmıyorsan tehlikeli sularda yüzüyorsun demektir. Ama hem okuyorsan, hem de dünyada ne olup bittiğini farklı kaynaklardan sorguluyorsan, sadece A kanalını izlemekle yetinmeyip B kanalını da izleyip, onları karşılaştırıp, yanına da C gazetesini koyup, D uzmanının da görüşüne bakarak yorumlama yapıyorsan sorun yok. Ama tek bir kaynaktan besleniyorsan sorun vardır. O zaman az önce değdim ‘az sonra’ toplumu haline gelmiş oluyoruz. Onun sunduğuyla yetinen, yorum yapan ve dünyaya bakıp dünya görüşünü oluşturan bir birey oluyorsun. TV izlenmesin demiyoruz, elbette izlenecek. Ama izlenirken seçici olunacak. TV izlerken onun kurgucu olduğunu, gerçekçi olmadığını, bir oyun olduğunu bilmemiz lazım. Oraya gerçekleri çok fazla yüklediğimiz zaman gerçekle kurgu birbirine karışmaya başlıyor. Sonra biz kurguları hayatımıza taşımaya başlıyoruz, gerçekliğimizi yitiriyoruz. TV’nin şiddet, kan vb. durumları içeren haberleri ciddi bir şekilde sunmasıyla kişi dış dünyada olup bitenlerden haberdar olduğu yanılgısına düşüyor. Haberin haber olabilmesi için bu görüntülerin çok detaylı bir şekilde gösterilmesi mi gerekir? Sinemanın beslendiği iki temel kavram var; cinsellik ve şiddet. Bunlar ya direk verilir bize ya da gizlenerek arka planda verilir. TV’de bu iki kavram temel noktada. Baktığınızda

TV’lerde, haber yayınlarında, programlarda, dizilerde, sporlarda, eğlence programlarında ne tür yayın olursa olsun hep bu iki kavram var; şiddet ve cinsellik. Çünkü insanın doğasında da en ilkel kavramlar da bunlardır bir anlamda. Bunları kontrollü vermek zorundasınız. Veriliyor mu? Orada yine kocaman soru işaretimiz var. Bu da beraberinde dediğin gibi o yanılgıyı getirebiliyor. Haber aldığını zanneden adam aslında haberin kendini öğrenmiyor, orada aklında kalan şey birinin öbürüne bağırdığı, birinin diğerine dayılandığı, tokat attığı an kalıyor. Haberin kendisi özünü kaybetmiş oluyor. Diğer unsurlar onun önüne geçebiliyor. Ama bu haberi sunan kanal, birim daha çok izlenmek, daha çok kişiye ulaşma noktasında sık sık bu tür görüntüleri kullanıyor. Bültenlere bakın; siyasi haberleri verdiğinde bile iki parti lideri ile onların atışmalarını veriyor. O, ona şöyle dedi, onun da cevabı sert oldu, şu ifadesi dikkat çekti. Dikkat çeken ifade çoğunlukla ya çirkin bir kavram ya da üslup oluyor. Haberler iç karartıcı, bunaltıcı olabilir. Bu tür haber konularının seçiminden öte, haber uzmanlarının bu sorunlara yaklaşımı, tarzları, yorumları nasıl olmalıdır? Sunan kişinin çok fazla ekleyebileceği bir şey yok. Çünkü haberi hazırlayan, onaylanan birileri var. Bu da tek başına bireysel bir kararla olabilecek bir şey değil. Bir kanalın ben artık etik davranacağım demesi ile etik kurallar oluşmuyor maalesef. Ciddi bir rekabet ortamı var, bu sebeple acımasız davranabiliyor kanal yöneticileri, bu esnada da bazı ilkeler çiğneniyor. Aslında seyircinin elinde kumanda diye bir güç var. Yanıltıldığını anladığında, doğru bilgilendirilme yapılmadığını hissettiğinde kumandayı basıp kapatacak. Onu bir yapabilse seyirci, o gücünün farkına bir varabilse çok şey değişecek. Çok izlenen bir program ama içinde sakıncalı bir şey mi var; kapat. Sen kapat, o kapatsın inanın bir hafta sonra kapatılır o program. Bu gibi durumlarda bir de seyircinin ilgili kanala, RTÜK’e durmadan, usanmadan şikâyet mailleri göndermesi, telefon etmeleri gerekir. Sinemanın beslendiği iki temel kavram var; cinsellik ve şiddet. Bunlar ya direk verilir bize ya da gizlenerek arka planda verilir. TV’de bu iki kavram temel noktada. Baktığınızda TV’lerde,


38 haber yayınlarında, programlarda, dizilerde, sporlarda, eğlence programlarında ne tür yayın olursa olsun hep bu iki kavram var; şiddet ve cinsellik. Çünkü insanın doğasında da en ilkel kavramlar da bunlardır bir anlamda. Bunları kontrollü vermek zorundasınız. Veriliyor mu? Orada yine kocaman soru işaretimiz var. Bu da beraberinde dediğin gibi o yanılgıyı getirebiliyor. Haber aldığını zanneden adam aslında haberin kendini öğrenmiyor, orada aklında kalan şey birinin öbürüne bağırdığı, birinin diğerine dayılandığı, tokat attığı an kalıyor. Haberin kendisi özünü kaybetmiş oluyor. Diğer unsurlar onun önüne geçebiliyor. Ama bu haberi sunan kanal, birim daha çok izlenmek, daha çok kişiye ulaşma noktasında sık sık bu tür görüntüleri kullanıyor. Bültenlere bakın; siyasi haberleri verdiğinde bile iki parti lideri ile onların atışmalarını veriyor. O, ona şöyle dedi, onun da cevabı sert oldu, şu ifadesi dikkat çekti. Dikkat çeken ifade çoğunlukla ya çirkin bir kavram ya da üslup oluyor. Haberler iç karartıcı, bunaltıcı olabilir. Bu tür haber konularının seçiminden öte, haber uzmanlarının bu sorunlara yaklaşımı, tarzları, yorumları nasıl olmalıdır? Sunan kişinin çok fazla ekleyebileceği bir şey yok. Çünkü haberi hazırlayan, onaylanan birileri var. Bu da tek başına bireysel bir kararla olabilecek bir şey değil. Bir kanalın ben artık etik davranacağım demesi ile etik kurallar oluşmuyor maalesef. Ciddi bir rekabet ortamı var, bu sebeple acımasız davranabiliyor kanal yöneticileri, bu esnada da bazı ilkeler çiğneniyor. Aslında seyircinin elinde kumanda diye bir güç var. Yanıltıldığını anladığında, doğru bilgilendirilme yapılmadığını hissettiğinde kumandayı basıp kapatacak. Onu bir yapabilse seyirci, o gücünün farkına bir varabilse çok şey değişecek. Çok izlenen bir program ama içinde sakıncalı bir şey mi var; kapat. Sen kapat, o kapatsın inanın bir hafta sonra kapatılır o program. Bu gibi durumlarda bir de seyircinin ilgili kanala, RTÜK’e durmadan, usanmadan şikâyet mailleri göndermesi, telefon etmeleri gerekir.

Bilgi edinme yorucu bir iştir, vatandaş da ancak bu yorucu çabayı gösterdiğinde gerçek demokratikleşme olur. Yalnız gereğinden fazla haberin sunulması, her birinin üzerinde yeterince durulmaması aslında kişiyi bilgilendirmekten ziyade bilgiden yoksun bırakmaktadır. Televizyon ve haberler kişiyi hiç bir çaba sarfetmeden hazır bilgiye ulaşmalarını sağlamış olmuyor mu? Bunun önüne nasıl geçilebilir? Eskiden bilgiye ulaşmak çok zordu zaman emek isterdi ve pahalıydı. Şimdi çok kolay ve bedava. Hedef kitlenin bu kadar çok bilgi içerisinden araştırma ve karşılaştırma yaparak doğru bilgiyi alması gerekir. Bunu yaparak da bir çaba sarf etmiş olur. Televizyon bir rekabet ortamı içerisinde. Daha çok şey verme telaşına giriyor haliyle. Ülkemiz bulunduğu coğrafyadan dolayı tüm olaylardan birebir etkileniyor. Gündemimiz çok yoğun. Ama hiç birini sonuçlandırmadan bir sonraki adıma geçiyoruz. Mesela kadına şiddet. Biz bununla ilgili başlığı bir süre tartışıyoruz. Daha sonra başka bir habere geçiyoruz, o gün onu konuşuyoruz. Sanki o sorun çözülmüş gibi bırakıyoruz o haberi bir kenara. Sonra dönüyoruz Suriye’yi, siyasiyi ekonomiyi, konuşuyoruz. Sonra bir kadın öldürülüyor, bu sefer kadına şiddeti konuşuyoruz. Derken hepsi birbirine karışıyor, bir süre sonra bir sürü başlık kalıyor ortada. Magazin bir haber midir? Ünlülerin istisnalar dışında ne yaptıkları hakkında bilgi veren programlar haber niteliği taşır mı? Ünlülerin hayatımızda bir yeri var. Tanınan insanların belli olayları haber değeri taşır. Çok ciddi bir hastalık geçirmiştir, ölümden dönmüştür, çocuğu olmuştur, yeni bir projeye başlayacaktır, bunlar magazin içerisinde haberdir. Ama gazeteleri açtığımda Çeşme’de bilmem kimin köpeğinin burnunu öpmesi, çocuğunun ayağını denize sokması, kişinin günde beş saat güneşte uzanması, sonra şezlongda sevgilisiyle lahmacun yemesi bunlar haber değildir. Ha, bir lahmacunun 50 liraya satılması haberdir. Ama öbürleri haber değildir. Haberi hazırlayanlar da madem tutuluyor, öyleyse yapalım diyorlar.


Şampiyonlar şehri Üsküdar… Üsküdar Belediyesi, Sosyal Belediyecilik alanındaki başarısı dışında sportif alanda yapmış olduğu başarılı çalışmalarla Belediyecilik kavramına farklı boyutlar kazandırıyor. Çağdaş ve yenilikçi hizmet anlayışı ve sportif alandaki başarılı projeleri ile yeni ufuklara yelken açan Üsküdar Belediyesi, gerek bireysel ve gerekse takım sporlarında ulusal ve uluslararası alanda kazandığı başarılarla tüm Türkiye’ye örnek teşkil ediyor. Tarihi, kültürü ve sanatıyla, bir tarih ve kültür şehri, bir dünya şehri olan Üsküdar, spora yaptığı yatırımlar ve projeleri neticesinde şimdi de “şampiyonlar şehri” olmanın onurunu ve gururunu yaşıyor… Başta Hentbol ve Atletizm olmak üzere birçok branşta önemli başarılar kazanılması sonrası 2009 yılının En Başarılı Spor Kulübü seçilen Üsküdar Belediyesi, 1.500 metrede önce Helsinki’de yapılan Avrupa Şampiyonası’nda zirveye çıkan,

ardından da Olimpiyat Şampiyonu olan Aslı Çakır Alptekin gibi isimleri de bünyesinde barındırıyor. Üsküdar Belediyesi ayrıca yine sayısız şampiyonluk ve başarılara imza atan Alemitu Bekele, Bahar Doğan, Özlem Kaya ve Meryem Erdoğan gibi önemli atletlerin her zaman zirve mücadelesi verdiği bir spor okulu adeta… Üsküdar Belediyesi Spor Kulübü; atletizm, hentbol, judo, karate ve taekwon-do’dan sonra bilek güreşi ve ata sporumuz olan güreşte de sporcu yetiştirerek Türk sporunun alt yapısına önemli destek sağlıyor. Halen 7 branşta toplam 1600 lisanslı sporcuya sahip Üsküdar Belediyesi Spor Kulübü, gerek ulusal gerekse uluslararası alanda kazandığı kupa ve madalyalarla spor dünyasında adından sıkça söz ettiriyor. İşte Üsküdar’ın Atletizm’deki gurur tablosu…

ATLETİZM Takım Başarıları Büyük Bayanlar kategorisinde mücadele eden Üsküdar Belediyesi Atletizm Takımı, 2008 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Şampiyonluğu, 2009 Kulüpler Avrupa Kros Şampiyonluğu, 2010 Kulüpler Avrupa Kros İkinciliği, 2011 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Kros Yarışması Şampiyonluğu, 2012 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Kros Yarışması Şampiyonluğu, üst üste 5. Kez Türkiye Süper Lig Şampiyonluğu elde etti. Üsküdar Belediyesi ayrıca 3 bin ve 5 bin metre Avrupa rekorlarını kırdı. Ayrıca, Gençler Puanlı Atletizm Ligi Türkiye üçüncülüğü, Yıldızlar Puanlı Atletizm Ligi Türkiye ikinciliği, 16 yaş altı Puanlı Atletizm Ligi Türkiye Şampiyonluğu elde etmiştir.

Sporu Tabana Yayma Projesi Bir yandan Sporda alt yapı çalışmalarına hız verip önemli yatırımlar gerçekleştiren Üsküdar Belediyesi, bir yandan da gençlerin sporu bir yaşam tarzı olarak benimsemeleri için hemen hemen her biri bir ilk olan sürdürülebilir projeler ve sportif etkinlikler gerçekleştiriyor. Bu anlamda, Üsküdar Belediyesi’ni, spor yatırımlarıyla birlikte sportif etkinliklerde başarıya taşıyan, Sporu Tabana Yayma Projesi, birçok projenin çatısını oluşturuyor. Proje kapsamında, Üsküdar İlköğretim okullarında bulunan, 120 bin öğrencinin katılımıyla her yıl eleme müsabakaları yapılıyor. Müsabakalar sonunda başarılı gençler belirleniyor ve kendi branşlarında gelişme imkânı sağlanarak türk sporuna kazandırılmaları için destekler veriliyor.

Atletizm’de bireysel başarılar Milli atletimiz Aslı Çakır’ın 1500 metrede Londra Olimpiyatları’ndaki Şampiyonluğu, Helsinki’de Avrupa Şampiyonluğu, İstanbul’da Dünya Salon Atletizm Şampiyonası’nda bronz madalya, Alemitu Bekele’nin 2010 yılında İspanya Avrupa Kros Şampiyonası Şampiyonluğu, 2010 yılında Stockholm IAAF Permit GE Galan Salon Yarışında bayanlar 5 bin metrede Avrupa, Balkan ve Türkiye rekoru kırarak kazanılan ikincilik 2010 yılında 20. Avrupa Atletizm Şampiyonası’nda 5 bin metrede Şampiyonluk, Meryem Erdoğan’ın Avrupa 23 yaş altı kros şampiyonluğu, Özlem Kaya’nın Balkan Kros Şampiyonluğu ve Avrupa 23 Yaş Altı Şampiyonası’nda 3000 metre engelli yarışında finalistlik, Batuhan Buğra Eruygun’un 110 m engelli Türkiye rekoru ve balkan yıldızlar rekoru, 2010 Dünya Gençler Şampiyonası 110m engelli yarı finalistliği, elde edilen bireysel başarılardan bazılarıdır.


söyleşi Prof. Dr. Yankı Yazgan

TV çocukların iletişim becerisini köreltiyor Prof. Dr. Yankı Yazgan’ı İçlevent’teki mekânında ziyaret ettik ve kendisi ile televizyonun çocuklar üzerindeki etkisi hakkında bilgilendirici ve son derece verimli bir söyleşi gerçekleştirdik. söy l eş İ ş e r i f e b a r u t f oto ğ r a f bi l a l b a l c ı

0-3 yaş arası çocukların televizyon ve özellikle reklam izlemesine şiddetle karşı çıkıyorsunuz. Nedenini bizimle paylaşır mısınız? Küçük çocukların temel ihtiyacı karşılıklı ilişki kurulabilecek güvenli ortamlardır. Dünyaya geldiği andan itibaren bebeklerin, insan yüzünü diğer nesnelere bakmaya tercih ettiklerini biliyoruz. Doğuştan gelen bir tür genetik program söz konusu. İnsan sosyal bir varlık olduğu için başkalarıyla ilişki kurmak ve başkalarıyla ilişkisine karşılık almak üzere yaşıyor. Bu “karşılıklılık” dilin gelişimini tetikliyor. Örneğin, ben bir başkası ile bir ilişki kurmayı arzu ediyorsam, ilişki kurma için gereken iletişim araçlarını (başta dil olmak üzere) kazanıyorum. Tek taraflı ilişki olduğu zamanlar da var; örneğin bebek annesiyle ilişki kurmak istediğinde anne kafasını çevirip başka bir şey yapıyor, mesela cep telefonuyla ilgileniyor, mesaj okuyorsa bebek karşı-

lık alamıyor. Küçük yaştan itibaren ülkemizdeki çocuklar özellikle yemek yeme, uyutulma gibi gerekçelerle televizyon karşısında pasifleştiriliyor. Bu durum bir fiziki uyaran olarak çocuğun da hoşuna gidiyor, televizyondaki hızlı hareket eden şeyler çocuğun ilgisini çekiyor. Ama göz ardı edilen durum televizyon, bilgisayar ya da ipad ekranının karşılık vermiyor olduğu. Çocuk ekrana istediği kadar gülümsesin ya da agulasın, ekrandan sosyal anlamda bir karşılık alamıyor. Karşılığını alamadığındaysa, iletişimden kopup vazgeçiyor ve daha ziyade tek taraflı ilişkiler sistemi içerisinde yer almaya, insani olanla değil de dünyanın fiziki yanıyla ilgilenmeye başlıyor. “Fiziki yanı” olarak kastettiğiniz nedir? Nesnelere ve eşyalara ilgi duymaya başlıyor. İnsanları da nesne gibi değerlendiriyor, köşesi kenarı olan bir cisim gibi kullanıyor; bu du-


41 rum başkasını duygu ve düşünceleri kendininkinden farklı olan birisi olarak görme becerisinin gelişmesine engel oluyor. Bunun sonucunda ekranla çok fazla zaman geçirmenin en yaygın etkisinin, dil ve empati gelişiminde gecikme ve ilkokul yıllarında dikkati toplama ve söze dayalı öğrenilen konularda zayıf kalma olduğunu görüyoruz. Ekrandaki hareketliliğin normal dünyanın katbekat üzerinde bir hızda olmasının da çocuklar üzerinde etkisi oluyor mu? Tabii ki, ekrandaki klip ya da çizgi filmlerin çoğunda olaylar gerçek zamanda cereyan etmeyip, gerçektekinden çok hızlı olduğu için çocuğun zaman akışına ilişkin kafasındaki düzenin oluşmasını engelliyor. Bebeğin zaman kavramı, çevresindeki hayatın akışına göre şekilleniyor. Ekrandaki zamanın bebeğin çevresindeki gerçek zamandan çok daha süratli akıyor olması, bebeğin zaman algısının da buna göre şekillenmesi gündelik yaşamda bekleyememe, sabırsızlık, tahammülsüzlük, teknik deyimiyle “dürtüsellik” problemlerinin artmasına sebep oluyor. Burada kullandığınız “dürtüsellik” terimini biraz açar mısınız? Aklınıza eseni içinizden geldiği anda, herhangi bir dış sınırı tanımadan veya hiç tahammül etmeden yapmak demektir. Tekrar karşılıklılık konusuna dönersek zamanın çok hızlı geçtiği, beklemenin, izlemenin, dikkat etmenin çok zayıfladığı, dil gelişiminin ilişki kurmayı güçleştirecek düzeyde zayıf kaldığı durumlarda da çocuklar genellikle içinde oldukları çevreden kopuk daha ziyade kendi ihtiyaçlarını tatminden ibaret bir dünya arayışına, otizmin düşünüş tarzına, giriyorlar. Sanıyorum bu da çağımızda, “selamsız sabahsız bir neslin” ortaya çıkmasına neden oluyor. Evet, özellikle ilk üç yıl içerisinde (yani 0-3 yaş arasında) bu zaaflar değişmeden kaldığı takdirde ağır gelişimsel bozukluklar şeklinde yaşamın gerisine yansıyor. Burada önerdiğim insanların tamamen ekranı hayatlarından çıkarması değil, bu insanların kendi tercihlerine kalmış bir konu. Sadece, özellikle belli bir yaşa kadar ekranın, çocuklar-


da iletişimdeki gelişimi önleyici ve dikkat ve dil alanındaki zaafları tetikleyici özellikte olduğunun bilinmesi gerekiyor. Peki, verilmesi gereken bir televizyon eğitiminin varlığından bahsedebilir miyiz, bu eğitim çocuklara nasıl verilir ya da verilmezse ne gibi sonuçlarla karşılaşılır? Ailelerin de bazen bu tarz sorularıyla karşılaşıyoruz. Hatta diyorlar ki; “seyretse ne olur?” benim yanıtım; “seyretmese ne olur?” Türkiye’nin ortalama televizyon izleme süresi, çocuklarda dört buçuk saat, dört buçuk sat ekran karşısında olmak 0-3 yaş döneminde dil gelişimini, dürtü kontrolünü ve karşılıklı sosyal ilişkiyi bloke ederken, daha büyük yaşlardaki etkileri de toplumla ilişkiyi daha çok mekanik kendi ihtiyaçları üzerinden başkalarıyla ilişki kuran bireylere dönüştürüyor. Son dönemlerde moda olan bir meslek ortaya çıktı; “yaşam koçluğu” Çocuklarını bebeklik döneminde televizyona emanet eden ebeveynler, büyüyünce de yaşam koçlarına emanet ediyor diyebilir miyiz? Bu sorumlulukla ilgili bir şey, yaşamımızın sorumluluğunu olduğu kadar ço-

cuklarımızın yaşamının sorumluluğunu da başka birilerine emanet etme ihtiyacını ne zaman duyuyoruz ve duymalıyız? Bazı konular var ki, bir yardım almadan çözemeyiz; örneğin hukuki bir konuda gidip bir avukata ya da hastalandığımızda bir doktora danışmamız gerekebilir. Bazı konuların sorumlulukları, devredilebilir niteliktedir. Ama bu, “yaşam koçu”nun bazı sorumlulukları anne-babaların yerine üstlenebileceği, hayatı vekâleten onların yerine yaşayabileceği şeklinde algılanmamalıdır. Annebabaların sorumluluğu nasıl yerine getireceklerine ilişkin bir kılavuzluk almalarında elbette bir sakınca yoktur. Çocuğun sorumluluğunu anne-baba adına “vekâleten” üstlenme durumuna dönüşmesini ise pek anlamlandıramıyorum. Yetişkinlere, “Bir yandan televizyon seyredip bir yandan yemek yeme, bir tercih yap!” şeklinde bir öneriniz var. O zaman televizyon sadece çocukları hipnotize eden bir alet değil büyüklere de aynı şeyi yapıyor. Aslında televizyon, hepimizin zevkle seyredeceği birçok programın, faydala-


Küçük yaştan itibaren çocuklar özellikle ‘yemek yesin, uyusun, fazla kıpırdamasın’ ve hatta ‘ öğrensin, zekâsı gelişsin’ gibi gerekçelerle TV karşısında pasifleştiriliyor, iletişim becerileri köreltiliyor.

nacağı bilgilerin, haberlerin aktarıldığı bir araç, bu nedenle televizyonun kendisi iyidir ya da kötüdür demek, çok saçma bir şey olur. Tüm araçlarda olduğu gibi, nasıl kullandığınıza bağlı olarak bu araç anlamsız ya da zarar verici olabiliyor. Evlerde televizyonların başköşede olması için hiçbir sebep yok. Çünkü televizyon bizim evimizin bir ferdi değil. Ama evdeki bireyler arasındaki ilişkinin yerine bir ekranla herkesin kurduğu bir ilişki geçmiş vaziyette. Sofra saati gibi ailenin, arkadaşların bir araya geldiği bir zaman diliminde sofraya bir ekran koymak, oturan kişiler arasındaki ilişki ve iletişim kalitesini düşürüyor. Tavsiyem de buna dikkat çekmek amacıylaydı. Aile içindeki iletişim kalitesini korumak isteyenler için... Sizce, sadece televizyonda gördüğümüz ve medyatik olarak tabir ettiğimiz kişilerle ilgili olarak oluşan kanaatlerimiz gerçekle ne kadar örtüşür? Medyanın televizyon aracılığıyla, “medyatik” diye bilinen kişilerle ilgili bize sunduğu şeyler (sevdiğimiz ve nefret ettiğimiz fark etmeksizin) gerçekte olduğundan çok farklı. Çünkü orada gerçeküstü bir tür yarıtanrılaştırma söz konusu. Bu nedenle bizim bu kişilere karşı düşüncelerimiz, gündelik hayattan farklı olarak aşırı uçlarda oluyor. Ekranın, gerçeğin bir kısmını alarak onu çerçeveleyip bize yansıtması onu çok güçlü bir etkileme aracı haline getiriyor. Bunu bilerek ve fark ederek izleyebiliyorsak sorun yok. Bunun için birincisi, sürenin sınırlı olması çok önemli, bir diğeri insanın yaşamında gündelik hayatındaki ilişkilerine yer kalması.

Biz 80 çocukları “Susam Sokağı’yla”, “Muppet Show” kuklalarıyla büyüdük ve karşımızdaki şimdiki kadar hareketli bir ekran değildi, şimdilerdeyse 24 saat çizgi film ve sadece çocuklara yönelik reklamlar yayınlayan kanallar var. Sizce bu karşılaştırmada hangi nesil daha şanslı kabul edilebilir? “Susam Sokağı” ya da “Muppet Show” gibi programlarda ekranın seyirci çekmek amaçlı klasik hızlı görüntü, anlamsız şiddet gibi kuralları uygulanmadığı için, öncesinde söz ettiğimiz etkiler bunlarda oluşmuyor. Aksine, çocuğun zaman algısını bozmadan, bir çok kavram ve duygu aktarılabiliyor. Yine de, çocuklar sabahtan akşama kadar ekran karşısında vakit geçirmesi yersiz; hareket ihtiyacını unutmamalıyız. Televizyon konusundan biraz uzaklaşıp, sizinle ilgili bir soru, alışılmışın dışında olarak kitabınızın önsözünde bile çizim kullandığınızı görüyoruz, son olarak doktorlukla çizerliği birleştirme hikâyenizi öğrenmek istesek? Küçük yaştan başlayarak okul kitaplarımın arka tarafını çizgilerle doldurdum. Resim yeteneğinden ziyade çizmeye bir yatkınlığım var. Çizerek kendimi daha iyi anlatıyordum herhalde. Çocukluktan bu yana her zaman yanımda bir defterim vardır ve oraya bir şeyler karalarım. On binlerce yıl öncesi kadar eski dönemlerden kalma duvar resimleri de gösteriyor ki insanın konuşmadan önce bile geliştirmiş olduğu karalama, çizme, en az yazma kadar temel bir insan dürtüsü. Ben de yazmanın yanı sıra bu beceriyi de kitaplarım dahil olmak üzere birçok alanda kullanıyorum.

43


A D E M G ÜN E Ş Uzman pedagog

Gençler kimi severse onun kimliğini edinir

B

ir çocuk doğduğunda kimliksizdir… Henüz kişiliği yoktur… Ancak, kişiliğini geliştirecek içsel bir gücü vardır… Çocuk bir manyetik mıknatıs gibi, çevresinde gördüğü insan modellerini kendi bünyesine çeker ve bir süre sonra çocuk kendisine tesir eden çevresel gücün şekillendirdiği bir kimlikle sosyal yaşama adım atar. Bu gün “kuşak çatışmaları” yaşayan ailenin bu can sıkıcı durumu, çocukların gelişim dönemi süresince ailesini örnek al(a)maması ve fakat çevresindeki farklı karakterdeki kendisine “rol model” alarak alması ile oluşmaktadır. Burada temel soru şudur; çocuklar neden ailelerini değil de ailesinin dışındaki kişileri kendilerine örnek insan modeli oluşturmaktadır… Ve hemen bu soru ile birlikte ikinci bir soru da oldukça can alıcıdır; günümüz çocukları en çok kimlerden etkilenmektedirler ve neden? Neden çocuklar aile dışındaki kişileri kendilerine örnek edinirler? Bir çocuğun bir kişilik gelişiminde üç temel faktör rol oynar. Bunlar sıra ile; 1- “Güven” hissi 2- Duygusal yoksunluklar 3- Sosyal kabul

Güven Duygusu ve Kimlik Kazanımı Çocuğun kimlik gelişimindeki en temel etken “güven” duygusudur. Çocuk kendini kimin yanında güven içinde hissediyor ise o kişinin kimliğini benimser ve kendine “örnek” alır. Hiçbir çocuk yoktur ki kendini güvende hissetmediği rol model olarak benimsesin. İşte bu açıdan bakıldığında bir ailenin çocuğuna yaşatacağı en önemli duygu “gü-

ven” duygusudur diyebiliriz. Maalesef bu birçok aile çocukları için bir güven ortamı sunmak yerine, onları disiplin altında tutmaya ve onları zor kullanarak davranış kazandırmaya çalışmaktadırlar. Hâlbuki bir çocuğun yetiştirilmesi demek o çocuğa “davranış öğretmek” demek değildir. Çocuk ancak kendini güven içinde hissettiği ebeveyninin tutum ve davranışlarını benimser… Kendisini cezalandıran, kendisini aşağılayan ve kendisi ile duygusal bağ kuramamış olan ebeveynin ahlakını çocuklar edinmezler. Bu nedenledir ki, eskiler “çocuk kaal ile değil, hal ile öğrenir” demişlerdir. Yani çocuklar “söz ile değil, öz ile terbiye olur” diyebiliriz. Kendisi çocuğuna karşı saygısız olan ve onun karşısında ebeveyn olma değerini kaybetmiş olan bir çocuğun anne babasını örnek alması mümkün değildir. Hâlbuki günümüz anne babaların çocuklarını yetiştirirken bir baykuş gibi dikkat içinde olmaları gerekir… Zira çocuk aile içinde alamadığı güven duygusunu çevresinden almaya başlar ise ve özellikle günümüzde çok yaygın olan televizyon ve reklamlardaki kişilerin “rahat” ve “emniyet” içindeki tavırlarına özen duymaya başladıklarında, içlerinde oluşan bir özenti ile medyanın önde gelen kişilerinin tavır ve davranışlarını benimsemeye başlar. Aslında çocuğun gerek reklamlar veya gerekse dizilerdeki karakterleri kendisine örnek kişi edinmesi çocuk ile aile arasındaki güven bağının da zayıf olduğunun bir işaretidir. Böylesi bir zayıflık ve kopukluk aile içinde “bireysel iletişim” in yerini “dijital iletişimin” alması-


45

na neden olur… Özellikle birkaç dakikaya sığdırılmış olan ve saatler ve günlerce birkaç kelimelik sloganlar ile izleyici karşısında çıkan “reklamlar” çocuklar için sanki gerçek yaşamın tamamı öyle zannedildiğinden dolayı, günümüz çocukları maalesef dizi ve reklamların sokakta gezinir halleri olarak görünmektedirler. Aile içinde böylesi ihmale uğrayan çocuklarda ise “duygusal yoksunluklar” oluşur. Duygusal yoksunluk ise günümüzde davranış sapmalarının en temel faktörüdür. Çocuk anne ve babasından alamadığı ve içinde bir yerlerde hissettiği boşlukları gidermek için çevresindeki kişilere yönelir… Anne duygusunu alabilmek için anne sıcaklığındaki biri, baba gücünün limanına sığınabilmek için baba rolünde birine yakınlık duymaya başlar. İşte bu yoksunluklar döneminde çocuk televizyondaki “mutlu aile” modelindeki kişilerin davranışlarını örneklendirmemesi çok normaldir. Zira hayalinde oluşturduğu bir aile yaşamını, ebeveyn sevgisini çocuk reklamların o “gerçekçi olmayan” senaryolarına kendisini kaptırarak edinmeye çalışır. Bütün bunlara bir de bu sahte dünyanın içindeki figürlerin ne kadar sevildiği ve ne kadar etrafı tarafından benimsendiği imajı çiziliyor ise, çocuk ailesi ile kuramadığı bağı, ha-

yal dünyasında yaşattığı bu modeller üzerinden tamamlamaya çalışır. Böylesi durumdaki bir çocuk veya gencin ilk değişen hali “dış görünümü” ve “davranışları”dır. Gençler, ailesi ile kuramadığı bu bağı, kiminle kurmaya başladı ise, o kişinin saç modelinden kıyafetine kadar, yaptığı esprilerden yürüyüşüne kadar kendi kimliğinin bir parçası haline getirir. Böylece aslında çocuk o kişiyi taklit ederken kendini hem güven içinde hisseder, hem duygusal yoksunluklarını gidermeye çalışır ve hem de çevresi tarafından sevilen bir kişi olduğunu zanneder. Gencin benimsediği karakter toplum tarafından konuşuluyor, sempati ile anlatılıyor ise, gençte kendisinin o kadar sevildiği yanılgısına kapılır. Böylesi bir durum bir genç için oldukça trajiktir. Ve bu hayal dünyasının bir gün gerçek olmadığını fark eden genç, bunalım geçirmemesi içten bile değildir. Bu nedenle, çocukların daha erken yaşlarda başlayan kimlik ve kişilik gelişim sürecinde ailelerin çocuklarını ihmal etmemeleri, televizyon, internet gibi dijital dünyaya çocuklarını emanet etmemeleri gerekir. Sağlıklı bir kimlik gelişiminin en temel şartı çocukların aile içinde ihmale uğramaması, var oldukları halleri ile hoşgörü ile kabul görmesi ve aile içindeki dakikaların kaliteli olarak değerlendirilmesi ile mümkündür.


46

Kitap

Bir televizyon klasiği; Anadolu Yakası MERYEM OLCAY

Yazarlık serüvenine başladığı günden bu yana Mustafa Kutlu,hikayelerinde halkın içinde saklı kalmış gerçekleri yansıtmış ve yansıtmaya da hep devam etmiştir. Bu gerçekleri kalemine taşırken de kendine özgü bir uslûp geliştirmiştir. Bu şekilde okuyucuya seslendiğini hemen her kitabında görürüz. Henüz çok taze olan Anadolu Yakası adlı Nehir Söyleşi* tadındaki Mustafa Kutlu’nun bu eseri de bu nidalardan nasibini almış, okuyucuyla kendisini buluşmuştur. Hikaye bir gazetecinin bir olay üzerine Anadolu Yakası kanalına gelmesiyle başlıyor. Gazeteci Erol’un olay konusu haberden ziyade kanal sahibi anadolu insanı Muzo Gönül dikkatini çekiyor. Onun hayatını kitaplaştırmak isteği ile Muzo Gönül’le televizyon, anadolu insanı ve yok olmaya yüz tutmuş kültürler üzerine bir neAnadolu yakası hir söyleşisi başlıyor. Söylemustafa kutlu şi esnasında da gazeteci Erol Dergah Yayınları kanal içerisinde de gelişen birçok olaya tanık oluyor. Anadolu’nun, Anadolu insanının sessiz çığlıklarla hayatlarına devam etmeye çalıştıklarından dem vurmuştur yazar bu kitabında. Kitabın karakteri taşralı Muzo Gönül, bir sevda ile başlayan film, televizyon macerasında, kurduğu yerel kanalla memleket özlemi çekenleri bir nebze de olsun rahatlatmaya çalışmıştır. Bu hikayede televizyon virtü-

öz ve uyanıklarının, hikaye kahramanını çukura düşürmekle uğraşmaları, kitabın özünü başlatmış, Nehir Söyleşi’yi ortaya çıkarmıştır.Modern ile eski arasında gidip gelen söyleşi, karakterin içinde biriktirdiklerini anlatmaya fırsat niteliğindedir. Mustafa Kutlu, televizyonun modernleşme yolumuzdaki zararlı işlevlerini, ahlâki değerlerin reytingler uğruna yok sayılmasını ve Türk kültürüne aykırı daha bir çok olumsuzlukları, hikayenin ana kahramanı olan Anadolu Yakası kanalı kurucusu Muzo Gönül ile kitapta gayet güzel bir şekilde dile getirmiştir. Ve kültür-sanat, edebiyat gibi zihni konulara seslenip, sözün değerli olduğu türlerin, televiyon denilen afyonun içinde barınamayacağına ayrıca dikkat çekmiştir. Sanal bir dünya, insanları içine sürüklemeyi başarmıştır. 21.yy’ı etkilyen üç alet; otomobil, televizyon ve bilgisayar üçgeninde, televizyondan baz alınarak yazılan bu hikayedeki fikirler yazarın yaşamından, görüşlerinden ve deneyimlerinden izler taşımaktadır. Hayatımıza hiç girmemesi gereken bu munzır alet madem girmişse, o zaman bize düşen görev de o kutunun içini yerli malla doldurup ayakta tutmaya çalışmaktır. Hikayade karakter de bunu Anadolu Yakası kanalı ile başarmıştır. İnce esprisi, karışık düşündürücü söyleşisi ile bu hikay okuyucuya ders vermeyi de ihmal etmiyor. Musluğunu hiç kapatmayacasına akan bu uzun hikâye, sıcak yaz günlerinde serinlemek için çıkarılmış, okunulması gereken kitaplardan... * Başarılı ünlü insanlarla yapılan otobiyografik söyleşi.


47

Kültür-Sanat

Louvre kapılarını İslam sanatına açıyor Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan Louvre Müzesi, İslam sanat eserleri için yeni bölüm inşa ediyor. Toplam 3 bin metrekarelik alanı kapsayacak yeni bölüm’de 3 bin eserin sergileneceği belirtildi. Müzenin İslami Sanatları Bölüm Başkanı Sophie Makariou, yeni açılacak bölümde Avrupa’nın en geniş İslami sanat eserleri koleksiyonunun toplanacağının altını çizdi. Toplam 100 milyon euroya mal olacağı belirtilen projenin 31 milyon eurosunu Fransa hükümeti karşılayacak. Geri kalan kısmı için ise Azerbaycan, Kuveyt, Umman ve Fas gibi ülkeler ile bazı kurum ve şahıslar destek olacak.

Şehir Tiyatroları provalara başladı İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Şehir Tiyatroları’nda, 2012-2013 sezonunda sahnelenecek dört yeni oyunun provalarına başlandı. İBB’den yapılan yazılı açıklamada Şehir Tiyatroları’nın yeni dönem için hazırlıklara başladığı bildirildi. 2012-2013 repertuarında yer alan ve hazırlıklarına başlanan oyunlar şöyle: Büyünün Gözleri’, ‘Dar Ayakkabıyla Yaşamak’, ‘Vişne Bahçesi’, ‘Ali Baba ve Kırk Haramiler. İBB Şehir Tiyatroları yeni sezonda 2011-2012 sezonunda sahnelenen oyunların yanı sıra yeni oyunlarıyla Ekim ayında perdelerini açacak.


48

Kültür-Sanat Ustalar Altın Koza için yarışacak Adana Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Zihni Aldırmaz, bu yıl 17 – 23 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek, 19. Uluslararası Altın Koza Film Festivali kapsamında yer alan ‘Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’na katılacak filmlerin belli olduğunu söyledi. Yarışma; bir yanda usta yönetmenleri ağırlarken, diğer yanda başlangıç yapıtlarıyla yeteneklerini kanıtlamış olan isimleri izleyiciyle buluşturacak. Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nın bir diğer ilgi çekici yanı da ilk uzun metraj filmlerini tamamlayan yönetmenleri keşfediyor olması.

Kalemin diliyle hat Binbirdirek’te Rivayete göre, dünyanın önemli ressamlarından Pablo Picasso’ya hat sanatı örneklerimiz gösterildiğinde İspanyol ressam, “Varmayı düşündüğüm hedefe Müslümanlar beş yüz sene önce ulaşmış.” der. Bütün zamanların ressamı olarak görülen Picasso’nun da hayranlığını kazanan hat, yaklaşık 1700 yıllık geçmişi olan Binbirdirek Sarnıcı’nda “Kalemin Dilinden” sergisiyle ziyaretçileriyle buluşuyor. Bizans’ın izlerini taşıyan sarnıcın nemli havasına, tarihî atmosferine karışan ney sesleri, eşliğinde hat sergisini ziyaret edebilirsiniz.


Kitap pazarında hızlı büyüme Türkiye’deki ekonomik ve kültürel gelişmeye paralel olarak her geçen yıl, kitap basım oranında önemli büyüme kaydediliyor. Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdür Yardımcısı Ümit Yaşar Gözüm, Türkiye’deki kitabevi sayısının 6 bin, dağıtım şirketi sayısının da 150 olduğunu bildirdi. Gözüm, ‘’ISBN (Uluslararası Standart Kitap Numarası) verilerine göre 2011’de 43 bin 190 ayrı başlıkta kitap yayınlanmış. Üretilen kitap adedi 289 milyon 193 bin 982, ücretsiz dağıtılan ders kitabı sayısı yaklaşık 205 milyon, üretilen toplam kitap sayısına bakıldığında da bu rakam yaklaşık 500 milyon’’ diye konuştu.

200 yıllık Kur’an-ı Kerim korumaya alındı Türkmenistan’da 200 yıllık Kur’an-ı Kerim koruma altına alındı. Türkmenistan Bilimler Akademisi’ne bağlı El Yazmaları Enstitüsü tarafından koruma altına alınan Kur’an restore ediliyor. El Yazmalar Enstitüsü çalışanları, geçtiğimiz günlerde ülkenin kuzeyindeki Daşoğuz vilayetindeki halkta bulunan eski kitapları topladılar. Bu kitapların arasında 200 yıllık Kur’an-ı Kerim dikkat çekti. El Yazmalar Enstitüsü çalışanları halktan topladığı kitapları ve Kur’an-ı Kerim’in restorasyon çalışmalarına başladı. 200 yıllık Kur’an ve diğer kitaplar El Yazmalar Enstitüsü’nde muhafaza edilecek.


50

Sinema

‘Bu tüp, inançsız dünyanın en büyük gücüdür!’ esra önal

Bir zamanlar dünyada olup biteni sadece ses yoluyla öğrenebildiğimiz ve evlerimizde özel yerleri bulunan radyolar vardı hayatımızda. Haber saati geldiğinde ev halkı çıt çıkmayacak bir sessizlikle radyodan gelen spikere kulak verirdi. Eğlenceli programlar da yok değildi; radyo tiyatroları, müzik ve arkası yarın programları gibi. 1960’lı yıllara gelindiğinde ise radyoların yerini afilli televizyonlar almaya başladı. Evlerin başköşelerinde yerlerini aldı aptal kutusu diye de tabir edilen televizyonlar. Zamanla özel kanalların da artmasıyla tamamen insanları kendine bağlayan, birçok programıyla insanlaNETWORK ra alternatifler sunan tüplü, plazYönetmen: SIdney Lumet ma ve LCD TV çeşitleriyle televizOyuncular: yonlardan gözlerimizi, beynimizi Faye Dunaway, WIllIam Holden, alamaz olduk. Reyting uğruna yaPeter FInch Yapım yılı: 1976 pılan kalitesiz programlar, izleyiSüre: 121 dakika ci sayısının artması için içi boş, kokuşmuş, ahlakımızı yozlaştıran diziler, evlilik programları, ateşli tartışmaların olduğu gereksiz yayınlarla tamamen o aptal kutusuna göre yaşamamız şartlanmış gibi beyinlerimiz uyuşturulurken, işte tam da bu noktada filmimizin ana kahramanı Howard Beale insanlara şöyle seslenir: “Tek bildiğim önce kızmanızı istiyorum...‘Ben bir insanım, lanet olsun! Hayatımın değeri var’ demenizi istiyorum... Şim-

Ayın

fİlmİ

di sizden ayağa kalkmanızı istiyorum. Pencereye doğru yürümenizi ve pencereyi açıp kafanızı dışarı uzatıp ‘çok kızgınım ve buna daha fazla dayanamayacağım’ diye bağırmanızı.” Evet, artık daha fazla dayanmamalıyız bu aptal kutusunu yönetenlerin reyting uğruna yaptıkları saçmalıklara. Malcolm X’in de dediği gibi biraz gürültü yapsak iyi olur! Amerikan Film Enstitüsü’nün “100 Büyük Amerikan Filmi” listesinde 64. sırada olup Amerikan Yazarlar Birliği’nin belirlemesine göre, gelmiş geçmiş en iyi 10 senaryodan biri olan Network adlı film Howard Beale’in hikâyesinin yanında sağlam bir medya eleştirisi yapmaktadır. Büyük şirketlerin kar hırsı ile etkili konumdaki insanların güç hırsının birleşmesinden ne tür felaketlerin doğabileceğini yönetmen Sidney Lumet çok cesur ve gerçekçi bir şekilde filminde göstermiştir. Ana haber bülteni sunucusu olan Beale’in programı artık eskisi kadar reyting almayınca patronları tarafından işten çıkarılmasına karar verilir. Bu durumu öğrenen Beale canlı yayında kendisini öldüreceğini söyler ve o anda yayını keserler. Beale’i kanaldan uzaklaştırırlar ta ki yayının reytinglerini artırdığını öğrenene kadar. Artık delirdiğini düşünmelerine rağmen patronları Beale’i geri çağırarak özel program yapmasını isterler. Çünkü Beale’in konuşmasından sonra reytingler fırlamıştır. İnsan-


Network, başarılı, gerçekçi, eleştirel ve sürpriz aşkı barındıran senaryosuyla, oyunculukların profesyonelliğiyle aldığı ödülleri hak ettiğini gösteriyor izleyiciye.

lar Beale’in söylediklerine bayılmışlardır. Çünkü Beale gerçekleri söylemektedir. Toplumun nasıl uyuşturulduğunu, insanların TV aracılığıyla beyinlerinin yıkandığını ve tüm bunların nedeninin birilerinin daha fazla para kazanma arzusu olduğunu anlatmaktadır. Bir konuşmasında insanlara şöyle seslenir: “Beyaz saçlı, zengin minik bir adam öldü. Ama bunun pirinç fiyatları ile ilgisi ne? Ve bu niçin bize bir işarettir? Çünkü siz ve altmış iki milyon Amerikalı, şu an beni dinliyorsunuz. Çünkü yüzde üçten daha azınız kitap okuyor! Çünkü yüzde on beşten daha azınız gazete okuyor. Çünkü bildiğiniz tek gerçek, bu tüp. Şu an, bu tüpün içindekilerden başka hiçbir şey bilmeyen bir nesil var! Bu tüp, bir mabet! Bu tüp Başkanları, Papaları, Başbakanları seçtirir ya da yerlerinden eder! Bu tüp, inançsız dünyanın en büyük gücüdür!” Medyanın gücünü elinde tutanlar için ise söylenenler değil artan reytinglerdir önemli olan. Beale filmde artık patronları için kurtarıcı hükmünde olan vazgeçilmez biridir. İzlenme oranları düşmeye başladığında ise medya patronları kurtarıcılarını ortadan kaldırmak isterler. Tabi bu da kameralar ve stüdyo konuklarının gözleri önünde suikastle olacaktır ki reytingler tavan yapsın. Filmin senaristi Paddy Chayefsky 1974’te, Florida’da, Christine Chubbuck isimli bir sunucunun canlı yayında intihar etmesi olayından esinlenerek Network’u yazmıştır. Network (Şebeke) başarılı, gerçekçi, eleştirel ve sürpriz aşkı barındıran senaryosuyla, oyunculukların profesyonelliğiyle aldığı ödülleri hak ettiğini gösteriyor izleyiciye.


söyleşi

40 Hokkabaz

ve Şekip Davaz


M

or ve Ötesi müzik grubunun Eurovision şarkısı olan Deli’nin klibinde tanışmıştık onlarla. Şenlik Müzesi’yle kaldırıldıkları raflardan inip tıpkı Pinokyo gibi canlandıkları günü görmeyi sabırsızlıkla beklerken, onların Gepetto babalarından, yani 40 Hokkabaz’ın yapımcısı Şekip Davaz’dan hokkabazların hikâyelerini dinlemek istedik. Şekip Davaz’ın 40 Hokkabaz’ını Sultangazi’deki iki katlı atölyesinde, tekrar oynanmak üzere saklanmış dev oyuncaklar gibi raflara kaldırılmış olarak bulduk. Bunlar Osmanlı İmparatorluğu döneminde günleri gecelerce süren şenliklerin kahramanları olan curcunabazlar, kasebazlar, köçekler, hayvan oynatıcıları, mumcular…

söy l eş İ ş e r i f a b a r u t f oto ğ r a f r a bi a k o y u n cu

Sanatçılar çoğunlukla çok yönlüdür ve sanatın birden çok dalında çalışırlar. Sizin de Güzel Sanatlar bölümünden mezun olduktan sonra pek çok farklı alanda çalışmalarınızın olduğunu görüyoruz. Gerçekten öyle mi? Ben her şeye meraklı bir insanım, öğrenciyken de fotoğraf, sinema-televizyon derslerine girerdim. Heykel bölümünden, sahne görüntüden arkadaşlarım vardı, herhalde o çerçevede şekillenmiştir. Çalışmalarınızın ortaya çıkmasında çocukluğunuzdaki ilgi alanlarınızın etkisi büyüktü?.. Her çocuk o dönemde oyunculuğa, müsamerelerde rol almaya meraklıdır. Bende bu merak form yapmak, kendi oyuncağını kendim yapmak şeklindeydi. Büyümeye başladıkça da kötü çocukların okuduğu Teksas Tommiks’leri, yani İtalyan Kowboy çizgi romanlarını okurduk. Böyle böyle çizgiye ve çizginin üç boyutlulaşmasına ilgim başladı galiba. Mekanik şeyleri çok severdim. Hazerfen Ahmet Çelebi’nin macerası, Leonardo da Vinci’nin atölyesinde planlarını ürettiği bir takım araçları hep ilgimi çekti. 40 Hokkabaz Şenlik Müzesi’nden bahseder misiniz? Osmanlı’nın geleneksel eğlence figürleri ile heykelin bir araya gelmesi oldukça ilginç bir çalışma olsa gerek, öyle değil mi? Yurtdışındaki yarışmalara çizimler gönderirdim. O yarışmalardan birinde, yanılmıyorsam İsviçre’de olanında, Osmanlı dönemine ait bir çalışma yapmaya karar verdim. Minyatürleri inceledim, orada ‘surnameler’ karşıma çıktı. Surnamelerde de Metin And’ın kitaplarına daldım. Bu kitaplardakiler bildiğimiz Osmanlı minyatürleri gibi olmayan minyatürlerdi. O minyatürlerle

Osmanlı’nın çok bir devlet olduğunu fark ettim. İtalyanından, Mısırlısından pek çok insanın bir araya geldiği bir imparatorluktu Osmanlı. Ee tabi bu çok kültürlülük ister istemez onların kıyafetlerine de yansıyor, tüm bunları fark ettikçe surnamalere ilgim daha da arttı. Yarışmaya gönderdiğim bunların küçük bir çizgi romanıydı. Sonra sonra aklıma “bunların üç boyutluları olsa acaba nasıl olur?” sorusu gelmeye başladı, Topkapı Sarayı’na gidip orada sergilenen kıyafetleri incelemeye başladım. Sonunda kırpık kırpık bilgileri toplayarak 40 Hokkabazı oluşturmaya başladım. Ama bildiğimiz Osmanlı kaynaklarından bu konuda ayrıntılı bilgi edinemediğim için eksik kalan kısımlarını da hayal gücümle doldurdum. 40 Hokkabazın hikâyelerini kurgulamak da sizin fikrinizdi. İlk karakteri hatırlıyor musunuz? Aslında kendiliğinden bir hikâye anlatma hali oldu. Evliya Çelebi’yi, o dönemin Osmanlısını anlatan yabancı gezginlerin eserlerini bu gözle okudum. Yavaş yavaş kafamda “bu adam olsa olsa böyle giyinirdi, şöyle bir geçmişi olurdu.” şeklinde belirmeye başladı. İlk dünyaya gelen karakterler Curcunabaz Halepli Tahir, Cüce Abdi Efendi, Âlem Aşur ve Curcunabaz Cin Ahmet’ti. Yalnızca yüzleri yapılmıştı. Kırk hokkabazı gerçek insan boyutlarında yapabilmek için büyük bir atölye gerekiyordu. Şu anda kullandığım atölyeyi açınca bu dört surete vücut bulma fırsatı doğdu. 1996 sonundan itibaren heykeller sünger, cam elyafı, polyesterle gün be gün etlenmeye başladı. Giysileri aksesuarları hazırlandı, makyajları yapılıp renklenince canlanıverdiler…

53


Kendi dönemlerinde de bu acayip adamlar herhalde çok da uyumlu insanlar değillerdi. Onları şimdi ete kemiğe büründürünce de sevimli peluş oyuncaklar gibi şekillendirmek aslına uygun olmazdı diye düşündüm. 40 Hokkabaz Şenlik Müzesi’ne dönersek… Hayalimdeki Eğlence Müzesi’nin de ben bir tarafını yapabildim. Bu çok yönlü çalışma gerektiren bir proje. Daha başka insanların da olup, herkesin bildiklerini ortaya koyarak altından kalkabileceği bir şey… Küçük bir sahnesi olan, kütüphanesi olan, içinde eski sanatlarla ilgili hobi kursu olan çok hoş bir yaşayan müze oluşturulabilir. 40 Hokkabazın basında Topkapı Sarayı civarında açık havada çekilen fotoğraflarına rastladık. Onun hikâyesi nedir? Bu bir açık hava müzesi denemesi miydi? Başka bir derginin çekimi için doğal ortamlarında fotoğraflamak istediler. 40 Hokkabazın bir kısmını oraya götürdük. Bu sırada etrafa insanlar toplanmaya başladılar ama sonrası pek hoş olmadı. Halkın yoğun ilgisinden dolayı çekimde aksilik mi yaşandı? Yabancı turistler tarafından oldukça ilgi gördü ama yaşanan aksilik bununla ilgili sayılmaz. Heykellerin yüz ifadelerini oradaki bazı insanların hoşuna gitmemiş olsa gerek ki heykellerin Osmanlı dönemi eğlence insanları olduklarını öğrenince sit alanında izinsiz çekim yapıldığı gerekçesiyle zabıtaya haber vermişler. Gerçekten de dönemin eğlence adamları olmalarına rağmen, hemen hemen hepsinin yüzlerinde bir burukluk var, bunun altında yatan sebep nedir? Arkadaşlardan da benzer tepkiler geldi, “yav azıcık sevimli olsunlar” şeklinde. Ama ben yüzlerine özellikle o ‘acı gülüşü’ yerleştirmek istedim. Çünkü onlara yakışan sevimlilikten ziyade bu rahatsız edici ifadeydi. Kendi dönemlerinde de bu aca-

yip adamlar herhalde çok da uyumlu insanlar değillerdi. Onları şimdi ete kemiğe büründürünce de sevimli peluş oyuncaklar gibi şekillendirmek aslına uygun olmazdı diye düşündüm. 40 Hokkabaz heykelleriniz ile diğer eserlerinizi bizim için kıyaslar mısınız? Hepsinin yeri ayrı. Dönem dönem insan bir şeye daha fazla konsantre oluyor ve o dönemde o çok önemliymiş ve sanki ondan başka hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi geliyor. Mesela akademisyenlik sonrası dinlenme döneminde “Kedo” ortaya çıkmıştı, sonra diğer meşgaleler araya girdi. Bu kez 40 Hokkabaz tamamlama çalışmaları gündemdeydi, tabi bir yandan ticari faaliyetleri de beraberinde yürütmek durumunda kalarak… Araya uzun bir zaman girdikten sonraysa 40 Hokkabazın küçük heykelciklerini yapmaya başladım. Bu heykelcikleri Şenlik Müzesi ortaya çıktığında hatıra olarak bir kaç hokkabazı yanımızda götürebilmemiz için mi yaptınız peki? Evet, şu an elimde ilk örnekleri var. Eğer Şenlik Müzesi açılırsa 40 Hokkabazın heykelcikleri o amaçla çoğaltılabilir. Peki, hangisini yapmak daha zordu? Neredeyse insan boyutlarında olan hokkabazların yapımı mı? Yoksa heykelciklerinki mi? Her ikisinin de kendisine göre ayrı zorlukları oldu. Çünkü büyük heykelleri yaparken karakterleri onlar üzerinde oluşturdum. Yüzlerine ilk ifadeyi o zaman yerleştiriyor ve bunun aslına benzemesi konusunda özen gösteriyordum. Heykelciklerdeyse artık karakterler belliydi ama bu kez küçük yüzlerine o buruk gülümseme ifadesini yerleştirebilmek gerekiyordu.


Hüseyin Ragıp (Şakşakçı) Kendini bilmez şaşkın ve her dala bülbül olmaya teşne bir huyu olduğunu bunca yaşına rağmen anlamayan ve bunalan Hüseyin Ragıp, bir gün hissettiği dayanılmaz bir huzur duygusunun peşine düşer ve her şeyin bir oyun olduğu âlemle tanışır. Yıllardır eksikliğini hissettiği ama adını koyamadığı şeyler burada pek fazlası mevcuttur. Her an değişik kimliklere bürünebilen, her an bambaşka bir yüzle karşısına çıkan arkadaşları vardır artık. Biz onunla pek çok defa karşılaştık, her seferinde bir başka suretle. Günün birinde hepsi birbirine karıştı ve onu kaybettik ama bir zil şıngırtısı duyduğumuzda aklımıza hep o gelir.

55

Son dönemlerde Osmanlı Şenlikleri tiyatro oyunlarına da konu oluyor. 2010 yılından itibaren sahnelenmeye başlayan Şehir Tiyatrosu oyunu Surname 2010 da bunun örneklerinden; sizin heykelleriniz de Mor ve Ötesi’nin Eurovision için hazırlanan “Deli” adlı şarkısının klibinde yer almış ve büyük ilgi görmüştü. Dünyada ya da Türkiye’de bunun benzeri başka çalışmalar var mı? Kazılarda rastlanan M.Ö. yapılmış bir çalışma var(gülüşmeler). Cidden‘Çin’in Yeraltı Heykel Ordusu’ olarak bilinen toprak askerler bunlar. Bu heykel askerlerin sayılarının binlerle ifade edilme rağmen tıpkı 40 Hokkabaz’daki gibi her birinin yüz ifadesi birbirinden farklıdır. Ancak bunlar dışında, çağdaşım olarak gösterebileceğim tiyatral anlamda benzer bir çalışmaya ben rastlamadım.

Prof. Zihni Sinir karakterinin üç boyutlulaşmasında sizin etkiniz ne oldu? Zihni Sinir karakterinin yaratıcısı İrfan Sayar benim sınıf arkadaşım. Çizgilerini üç boyutlu hale getirmeye başladığı ilk dönemde fikir alışverişi olmuştu ve sonrasında tasarım atölyesinin iç dizaynın da. “Kedo” isimli çizgi romanınızdan bahsedersa-ek… Öğretim üyeliğinden ayrıldığım, üniversiteden ayrı düştüğüm dönemdi. Tam da Körfez Savaşı’nın çıktığı yıllar, o sıralar karamsar bir hava hâkimdi. Roman gibi başı sonu belli, uzun vadeli bir işi ancak böyle bir zamanda yaparım diye düşündüm. Konusu masaldan kaçıp İstanbul’a gelmiş olan bir kahraman olan Kedo’nun (Çizmeli Kedi’nin) hafif polisiye tadında ki macerasıydı.


SPOR


parkour

ahmet kaynar

Parkour, bir noktadan başka bir noktaya insan vücudunun yeteneklerini en verimli şekilde kullanıp, sınırlarını da zorlayarak, hızlı ve etkili biçimde hareket etme sporudur, daha doğrusu sanatıdır. Günümüzde şehir sporu olarak anılmaktadır. Kısaltılmış haliyle “PK” olarak da rastlanılabilir. Kelime Fransızca kökenlidir. Sadece spor türü değil aynı zamanda bir yaşam tarzıdır. Erkek sporcularına “Traceur” bayanlara ise “Traceuse” denir, bu terimler “iz bırakan” manasına gelir.


58 Parkour’un en ilginç yanı insanların gerçekte parkour yapma amacı için üretilmemiş şeyler üzerinde hareket etmeleridir. Günümüzde evebeynler çocuklarını korumak adına şehrin bizden aldığı hareket etme farkındalığını kazanmalarına istemeden engel olmaktadırlar (dikkat et, bir yerini sakatlayacaksın, hayır! Oraya değil, düşeceksin vb). Aslında bizler birçok korkuyu öğretirken cesaretli olmayı da aynı zamanda öğretebiliriz. Deneyimleri sırasında sizin veya bir eğitmenin kontrolünde onları yeri geldiğinde cesaretlendirip yeri geldiğinde korkutabiliriz. Onlar geleceğin anneleri ve babaları olacaklar. Parkour şehir yaşantısının bizden aldığı birçok şeyi bize geri kazandırmaktadır. Parkour bir sokak sporudur. En iyi eğitim yeri evinizin dışındaki parklar, bahçeler, duvarlar ve geri kalan her şeydir. Ülkemizde yeni gelişen bu spor için eğitim salonları yok henüz. Çünkü trambolinler, süngerler, barlar derken maliyeti karşılayabilecek gönüllü birileri bulunamadı. Parkour yapan gençler sürekli olarak belediyelere parkour idmanlarımız için park tahsis edin diyerek yakındılar ama sonuç alamadılar. Bunun sonucunda kimi sporcular taklalar ve saltolar konusunda daha fazla gelişebilmek için capoeira salonlarına kayıt olup idman eksiklerini gidermeye çalıştılar. İnternette çok sayıda parkour videosu bulunmaktadır. Bu videolar yeni başlayanlar için işin püf noktalarını gösterirken, acemi Traceurlara zor-kolay hareketler arası geçiş sürecini kendilerini tehlikeye atmadan öğrenme şansı veriyor. Belki bu yazıyı okuyan herkes hazır bir program arayışına girerek nereden başlayıp ne yapalım diyecek; ama programlar kişiye özel olmalıdır, hele ki böyle bir disiplinde. Tek amacımız limitlerimizi genişletmek olan bu antrenman programlarını okuyup, uygulamaktan ziyade yorumlayabilmemizde. Bu şekilde kendimize en uygun programı zamanla oluşturabiliriz. Yorumlayacağınız programları ise video sitelerinde ufak bir araştır-


Parkur yapmamın yararı nedir? Parkurda temel amaç yolumuza çıkabilecek tüm engelleri aşabilecek fiziksel potansiyele ulaşmaktır. Parkur kişisel yetenek ve deneyimleri geliştirdiği gibi korkularla baş etmeyi de kolaylaştırır. Alan, hareket ve vücut farkındalığını geliştirir. Parkur nerede yapılır? İçinde bulunduğunuz yaşam alanının her yerinde parkur yapabilirsiniz. İyi bir traceur zamanla hayata bu açıdan bakıp her objeyi potansiyel engel veya çalışma alanı olarak görür. Şehirde olduğu kadar doğada da akla gelebilecek her yerde parkour yapabilirsiniz. (Ağaçlar, kayalar, çimler, ormanlar vb.) Parkura başlama yaşı var mıdır? Parkurda hareketler basamaklama düzeniyle yani kolay hareketlerden başlayıp zora doğru sırayla ve düzenli bir şekilde gelişim sağlanır bu yüzden her seviye için parkour çalışmaları vardır. Kimler parkur yapabilir? Kısaca söylemek gerekirse hayatında köpek tarafından kovalanmış herkes biraz olsun parkur yapmış demektir. Kendisini köpekten kaçabilecek kapasitede hisseden herkes parkoura başlayabilir.

ma sonucu bulabilirsiniz. Bu spor için pek malzemeye ihtiyaç yok. Zaten Parkour’un çıkışı insan yaşamını bu kadar sınırlayan dünyaya bir meydan okuma olduğu için bir de sizi kıyafetlerle sınırlamaz.

Dikkat Edilecek Noktalar Kondisyon çalışmalarına önem verin. Hepimizin bileceği gibi kondisyon çalışmak her zaman eğlenceli olmuyor. Sürekli aynı hareketleri tekrar etmek sıkıcı gelebilir. Ancak bu durumda şöyle düşünün; kondisyon çalışırken yapmak istediğimiz hareketlere bir adım daha yaklaşıyorsunuz, Her adımınız size daha fazla güç ve çeviklik kazandıracak. İşte bu bilinçle hareket edersek kondisyon çalışmaları bir nebze daha çekilebilir olur. • Bu spor sokakların caddelerin doğal tamamlayıcısı olduğundan; Yaratıcılığa her zaman önem verin her gün geçtiğimiz yerler aslında potansiyel antrenman yerlerini bulmanızda yaratıcı düşünceye ihtiyacınız var. • Esneklik çalışmalarının öneminin farkına varın ve kondisyon kadar esnekliğe de önem verin. Bu sizin daha zor sakatlanma-

nıza ve hareketleri daha az yorulup daha çabuk öğrenmenize olanak tanıyacaktır. • Beslenmenize dikkat edin ve susamasanız bile antrenmanlarda devamlı su tüketin özellikle sıcak yaz günlerinde su tüketmek vücudunuzun dengesi için çok önemlidir. • Zihinsel antrenman önem verin teknik çalışamadığınız dönemlerde gözleriniz kapatın ve konsantre olup hareketinizi deneyin. İsviçreli bilim adamlarına göre, beyniniz için bir şeyi yapmak ile o şeyi hayal etmek arasında hiç bir fark yok! • Isınma sportif aktivitelerin vazgeçilmez bir parçasıdır. Lütfen ısınmayı göz ardı etmeyin. En profesyonel atletlerden tutunda, amatör spor takımlarına kadar herkes ısınarak başlar. Bir yarışma veya antrenman öncesinde, o yarışma veya antrenmanın gerektirdiği optimum performansı gerçekleştirebilmek için yapılan fiziksel ve zihinsel etkinlikler dizisini atlamayın. Çünkü, sakatlanmaların önüne güzel bir ısınmayla geçebilirsiniz. Ayrıca maksimum verimdeki antrenmanlarınız için vücudunuzu bütün olarak çalıştırmak işinizi kolaylaştırır.


Hatay medeniyetlerin beşiği bir şehir

kültür TANITIM


HİDAYET ŞİŞKİN Yeşilay Hatay Şube Başkanı

Antakya ve çevresi dünyanın en köklü yerleşim yerlerinden biridir. Zira bölgenin iskân tarihi M.Ö. yüz binli yıllara kadar dayanır. Bölgenin bilinen Türk tarihi ise, M.Ö. 4.000’li yıllara kadar uzanır. Kent, Orta Asya’dan batıya göç eden Türk boylarının yerleşimi ile zenginleşerek medeniyete ilk adımını atmıştır. Türk milletinin atası Oğuz Kağan’ın 18 yıl kaldığı bölge, aynı zamanda Oğuz Kağan’a başkentlik yapmış bir yerdir. Roma İmparatorluğu’nun doğu başkenti ve üç büyük kentinden biri olan Antakya Romalılardan sonra, 300 yıl süreyle Arap-İslam orduları idaresinde kalan bölgede sırasıyla Bizans ve Selçuklu dönemleri yaşanmıştır. 1516’da ise Osmanlı şehri olan, Antakya’da 1918 yılına kadar Osmanlı hâkimiyeti yaşanmıştır. Bu tarihte Fransız işgaline uğrayan Antakya, 1938’de Hatay Devleti adı ile bağımsız bir devlet statüsü kazanmış ve 1939’da da Hatay Devlet Meclisi’nin verdiği kararla Türkiye’ye bağlanmıştır. Hatay’ın bu köklü ve geniş tarihi bölgede birçok medeniyetin izlerine rastlanmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda, Hatay ili zengin kültür ögelerine ve el sanatlarına sahiptir. Hatay, tarihten günümüze Anadolu ile Ortadoğu ve Mezopotamya arasında bir köprü konumundadır. Tarih boyunca; Kuzey-Güney istikametindeki anayolların geçtiği ve doğudan gelen “İpek Yolu” diye adlandırılan ticaret yolunun da önemli bir kavşağı konumundaki Hatay, bu iktisadi rol ile birlikte yüzyıllar boyunca çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yaparak içtimai alanda da dünyada mühim bir noktada yer almıştır. Bir zerre toprağının ömre bedel olduğu bu güzel memleketin havasını solumaya, suyunu içmeye bin bir çeşit yemekle donatılmış olan sofrasında unutulmaz bir lezzeti tatmaya sizi eşsiz bir uygarlığı yaşamaya davet ediyoruz. Sadece görmeye, izlemeye değil, yaşamaya değer olan, misafirperverliğin adı olan Hatay, size sonsuz sevgisiyle kucak açıyor. Dünyada enderi görülmeyen peynirli tatlımız olan künefenin, kadayıfın ve kabak tatlısının lezzetinden tatmaya, şalgam suyundan ve meyam şerbetinden içmeye, Aşür, Humus, Külçe, Kaytaz Böreği, Oruk gibi Antakya sofrasının doyumsuz tattaki dünyaya örnek yemeklerini yemeye, sizleri soframızda oturup bir yayık ayranı içmeğe da-

vet ediyoruz. Antakya’nın eskimeyen evlerinde bir Türk kahvesi içmeye, Harbiye Şelaleri’nde ayaklarınızı suya uzatıp yaz sıcağında serinliği iliklerinize kadar çekip defne kokuları arasında uykuya dalarak yaşamın hazzını hissetmeye, uzun sahiliyle Çevlik’te sıcak kuma gömülüp bronzlaşmaya, sonra Akdeniz’in ılık sularına kendinizi bırakmaya, Arsuz’da olta atıp Güzelyayla’da mangal yakmaya, aynı günün akşamı Yayladağı’nın serin yaylalarında yorgana sarılıp yatmaya, Akdeniz’in dağa vuran dalga seslerinin ninnileri eşliğinde uyurken, sabah serinliğinde güreşe tutuşan küçük çocuklarının neşeli gülümsemeleri arasında uyanmaya, Burnaz’da kumların arasından buz gibi tatlı sudan yüzerek tuzlu suya denize geçmeye, Hassa asmalarının gölgelerinde üzüm yiyip dinlenmeye, serçe ötüşmeleri arasında asma bahçelerinde küçük bir gezintiye çıkmaya, sizi buz gibi Atik suyunu içip yazın sıcağını üzerinizden atmaya, göç zamanı Akdeniz’in üstünden süzüle süzüle uçuşan leyleklerin o muhteşem uyumunu izlemeye, baharda Dörtyol’daki uçsuz bucaksız portakal ağaçlarının o güzel kokusunu sineye çekmeye, kışları Hamamat’ın sıcak sularında ısınmaya, geniş Amanos ormanlarında bir ceylanın kar üstünde koşuşundaki masumiyeti görmeye, nar tanelerinin kızıllığını gülümseyen bir kız misali ziyaretçilerine ikram eden nar ağaçlarından bir nar alıp yanınızdakilerle paylaşmaya, sizi memleketimize, dünyada cenneti yaşamaya davet ediyoruz.


62

Alıntılar

Karanlıkları devirmek ve aydınlık bir çağın kapılarını açmak için en mükemmel silah; kalem. Sözle, yazıyla kazanılmayacak savaş yok. Kalem sahiplerine düşen ilk vazife telaş etmemek, öfkelenmemek, kin kışkırtıcı olmamak. Halkı; okumaya, düşünmeye, sevmeye alıştırmak. Cemil Meriç

Doğru kelime ile hemen hemen doğru kelime arasındaki fark, ateşle ateş böceği arasındaki fark gibidir. Mark Twain

Düşünmek insana üç üstünlük sağlar: İyi görmek, iyi konuşmak, iyi eylemde bulunmak. Demokritos

Önce biz alışkanlıklarımızı oluştururuz, sonra da alışılanlıklarımız bizi oluşturur. J.Drajden

Bu yazılar www.alintidefteri.net esas alınarak hazırlanmıştır.

Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik. Ancak bu arada çok basit bir sanatı unuttuk; kardeş olarak yaşamayı. Martin Luther King

Sözlerin uçuyor havaya ama düşüncen yerde. Öz olmayınca söz yükselmiyor göklere. Shakespeare

Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur. Necip Fazıl Kısakürek

Toprağı kazıp onu işlemeyi unutmak, kendimizi unutmak demektir. Mahatma Gandhi

Zamana verdiğimiz değer; başarı veya başarısızlığımızı belirler. Malcolm X


63

Şiir SOLGUN BİR GÜL oluyor DOKUNUNCA Çoklarından düşüyor da bunca Görmüyor gelip geçenler Eğilip alıyorum Solgun bir gül oluyor dokununca. Ya büyük şehirlerin birinde Geziniyor kalabalık duraklarda Ya yurdun uzak bir yerinde Kahve, otel köşesinde Nereye gitse bu akşam vakti Ellerini ceplerine sokuyor Sigaralar, kağıtlar Arasından kayıyor usulca Eğilip alıyorum, kimse olmuyor Solgun bir gül oluyor dokununca. Ya da yalnız bir kızın Sildiği dudak boyasında Eşiğinde yine yorgun gecenin Başını yastıklara koyunca. Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor En çok güz ayları ve yağmur yağınca Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda. Uzanıp alıyorum, kimse olmuyor Solgun bir gül oluyor dokununca. Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda Akşamlara gerili ağlarla takılıyor Yaralı hayvanlar gibi soluyor Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor Yollar, ya da anılar boyunca. Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam Solgun bir gül oluyor dokununca Behçet Necatigil


64

Hilal-i Ahdar

İçki Kurbanları y a z a n D R : MAZ H AR O S MAN ç e v İ REN AR İ F Ç İ Ft Ç İ

Evimin karşısında bir kulübede oturuyorlardı. Bir meydanın ortasında, sahibinin lütfüyle yerleştirdikleri bu kulübenin sakinleri pek mesutlardı. Toptan ev enkazı alır, sonra okka ile satarlardı. Akşamları yolcular kapıda tahtaları bekleyen köpeğin havlamasına sebep olacak kadar yakından geçmezlerse, içeriden bir gramofonun oynak havalarını duyarlardı. Yahut ızgara ile yılan balığı veya köfte kokusundan bu kulübeciğin göründüğü kadar fakir olmadığına hükmederlerdi. Öğrenmiştim ki bu evde Kamer Hanım namında bir kadıncağızla ihtiyar kocası, iki gelini ve küçük oğlu oturuyor. Büyük oğlu muharebede İngilizlere esir düşmüş, Mısır’da Üsera Karargahlarında memleketine ve ailesine hasretkeş, sulha muntazırmış. Kamer Hanım büyük oğlu Hasanı pek severdi. Onun çalışkan ve namuslu bir genç, gerek kendisine ve gerek onu babasına (Bu ihtiyar, hanımın ikinci kocası imiş) karşı pek şefkatli olduğunu söylerdi. Zarfın üstünü yazdırmak için bazı akşamlar yolumu çevirir: “Ah Doktor Bey, Hasanıma ölmeden kavuşacak mıyım, ne kadar özledim. Yine para gönderiyorum. Kim bilir yavrum ne cefalı günler geçiriyor…” diye dertleşirdi. Ben kendisini teselli ederdim. Harbin bitmek üzere olduğunu söylerdim. Bizim gibi okumuşların ağzından çıkan bu teminat bu biçare valideye ümit verirdi. Hasan’ı harpten dönerse bana getirecek, elini öptürecek, nasıl bir merd, babayiğit olduğunu bana da takdir ettirecekti. O gün geldi. Mısır esirleri avdete başladı. Fakir kulübe canlandı. Nihayet Hasan’ın sağ salim ailesine kavuştuğu müjdesi mahalleye yayıldı. Kamer Hanım iyi, akıllı ve becerikli bir kadın olduğu için herkes onu seviyor, mukadderatıyla alakadar oluyordu. Kamer Hanım, Hasanına kavuşunca komşuları unutmuştu. El öpmeye kimseyi götürdüğü yoktu. Bir gün kulübesinin önünde mangalını yakarken rastladım. Keyfini ve oğlunu sordum. Kadıncağız birden bire gözyaşlarıyla boşandı… “ Ah doktor bey, sormayınız. Gelen Hasan giden oğlum değil. Oğlum bütün güzel huylarıyla Mısırın çöllerine gömülmüş. İngilizler onun yerine Firavunların mayasından sade yüzü ona benzeyen birini göndermişler. Şefkat, muhabbet, insaniyet, hürmet hiçbir şey kalmamış. Eve geldiği yok. Geldiği geceler kör kütük sarhoş. Eskiden içki nedir bilmezdi. Şimdi içkiye de esra-

ra da alışmış. Zorla karısına da içirtmeye çalışıyor. ‘Anacığımdan’ başka bir hitap işitmediğim oğlumdan en ağır hakaretler görüyorum. Para, para, her gün para diyerek başımın etini yiyor, ihtiyar babasının üzerine saldırıyor. Ağzımın tadı kaçtı, evladım bize felaket getirdi.” diye kalbini döktü. Dondum kaldım, “inşallah ıslah olur” diye temenni de bulunarak ayrıldım. Mehtaplı bir yaz gecesiydi. Acı acı feryatlar beni derin uykumdan uyandırdı. Polislerin koşmasından “Aman Allahım vuruldu!” feryatlarından, karşımızdaki kulübede bir cinayet olduğunu anladım. Bir kadın sesi acı acı kulaklara geliyordu: “Altı senedir yolunu beklediğim ciğer parem Hasan beni vurdu. Emzirdiğim süt helal olmasın. Sebeb-i hayatı olduğum evladım kıymadan bıçakladı. Beni kurtarmak isteyen babasını da öldürdü. Karısını da yaraladı.” Bir müddet sonra polisler sarhoş Hasan’ı yaralamışlar. Habis, bir polis memurunu da omzundan yaralamıştı. O dakikada bu içki ile kudurmuş ana baba katili, kadın katili, kanun katili canavar, komşularından hangisinin eline geçse linç edilirdi. Ve ancak adalet böyle bir ceza ile teskin-i ateş edebilirdi. Sağ kalanlardan öğrendik ki o akşam yine sarhoş gelmiş, anasına, babasına para diye musallat olmuş, karısının üzerinde beş on para eden şeyleri de almaya kalkışmış, biraz mümanaat görünce kudurmuş bir halde anasına, babasına, karısına saldırmış, kulübenin ikinci odasındaki küçük biraderi ile zevcesi kaçmakla canlarını kurtarabilmişler. Ertesi gün sarhoşluğu geçen vicdansız, kendini müdafaa çarelerini düşünmeye başlamış, güya zevcesini biraderinin koynunda gördüğü veya içkiden öyle geldiği için tehevvüre geldiğini ve böyle bir vakaya iğmaz-ı ayn eden baba ve anasını münfailden öldürdüğünü söylemiş. Bir müddet sonra gazeteler bu katil evladın idama mahkûm olduğunu müjdeliyordu. İdam olunmadı. İhtimal temyiz, hükmü nakzetti. Her halde ister sekr hali ile ister cinnet-i kuülliye ile olsun Hasan en melun bir katil olmuştu. Evvelki Hasan değil, içkinin meydana getirdiği Hasan. Sevgili karilerim bu hikâyenin sıdkından şüphe ediyorsanız, hapishanede Kamer Hanımın oğlu Hasan’ı sorunuz ve sefilin ağzından maceray-ı katli dinleyiniz.


festivaller

eğitim ve kongreler

açılış ve toplantılar

özel projeler


görüntü, ses ve ışık ekipmanları kurulumları kiralanması

Sekans yapım-organİzasyon Çengelköy Mah. Meserret Sok. No:20 34680 Üsküdar / İstanbul Telefon: +90 216 557 80 35 Faks: +90 216 557 80 36 E-posta: bilgi@sekans.com


68

Hikmetli Çizgiler



Yesilay Dergisi-Eylul-944.Sayi-Televizyon