Issuu on Google+

FİZİK VE RUHUN UYUM İÇİNDE ÇALIŞTIĞI SPOR

62

www.yesilay.org.tr

951 NISAN 2013 88.YIL 5 TL

Tükettikçe tükeneceğiz! 38

SİGARA İÇEN KİŞİ, EVLADININ, EŞİNİN KATİLİ

44

DEĞERLERİNE UZAK OLAN OZAN OLAMAZ


KURUCUSU Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman Derginin Tesisi:1925 TÜRKİYE YEŞİLAY CEMİYETİ ADINA İMTİYAZ SAHİBİ Genel Başkan Prof. Dr. M. İhsan Karaman GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ Sümeyya Olcay sumeyyaolcay@yesilay.org.tr

SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ Av. Osman Baturhan Dursun ÇALIŞMA GRUBU Esra Önal Asude Zeynep Cömert Şerife Barut Rabia Koyuncu Meryem Olcay Halil Kökcü Muhammet Celep Saliha Büşra Selman Ahmet Kaynar Betül Olcay Onur Ulukuz YAYIN KURULU Prof. Dr. M. İhsan Karaman, Prof. Dr. Medaim Yanık, Dr. Ahmed Özdinç, M. Pervin Tuba Durgut, Dr. M.Ata Öztürk, Esra Albayrak, Doç. Dr. Yusuf Adıgüzel, Uz. Dr. Havva Sula, Prof. Dr. Dilşad Türkdoğan, Prof. Dr. Sefa Saygılı, Arif Çiftçi REKLAM PROJE KOORDİNATÖRÜ Sekans Yapım Şakir Sarı (sakirsari@sekans.com) 0216 557 8035 www.sekans.com REKLAM KOORDİNASYON Ufuk Yıldız Sedat Azizoğlu 0216 505 0410 DERGİ ABONE-DAĞITIM Nazlı Sarı 0216 557 8035 nazlisari@sekans.com

YEŞİLAY TANITIM VE ORGANİZASYON Ferdinaz Koyuncu İDARE YERİ Nuruosmaniye Cd. No: 17/1 Cağaloğlu/İstanbul T (212) 527 16 83 – F (212) 522 84 63 GRAFİK TASARIM Sekans Yapım BASKI Ömür Matbaacılık AŞ YAYIN TÜRÜ Süreli ISSN 1330-3950 Yurtiçi Abonelik, Yıllık 60 TL Yurdışı Abonelik, Yıllık 120 TL Posta Çeki: 1054174 Sirkeci/İSTANBUL Hesap Bilgileri Bankasya Üsküdar Şubesi Şube Kodu:58 Hesap No:467557 IBAN TR300020800058004675570019 Yeşilay Dergisi, devletin tüm sorumlu mercilerine muntazaman ulaştırılmaktadır. Dergide yayınlanan makalelerin fikri sorumluluğu yazarlarına aittir.


28

YEŞİLAY ZİRVEYE ÇIKTI Devletin zirvesindeki en yetkili isimlerle, başarılı liderlerle bir masa etrafında buluşuyor olmak sorumluluğumuzun ne denli büyük olduğunu daha iyi idrak etmemizi sağladı.

12 19 20

RAMAZAN BİNGÖL: TÜRK MUTFAĞI EN İYİ FAST FOOD’DUR AÇKEN SEN, SEN DEĞİLSİN! KANUN ÇIKARTILACAĞI ZAMAN ‘BAŞIMA GELECEKLER BENİ ŞEHİT EDERSE ŞAYET BEN HAZIRIM’ DEDİM

38 ZEKİ ÇAM: OĞLUMUN ADI YEŞİLAY


42 44 60 66

YE VE SAKİNLEŞ, YE VE RAHATLA, YE VE MUTLU OL! GERÇEKTEN ÖYLE Mİ? BU COĞRAFYANIN DEĞERLERİNDEN KOPUK YAŞAYAN OZAN OLAMAZ “BELKİ BİR KELEBEK O KADAR MEMNUN Kİ RÜYASINDAN, UYANMAK İSTEMİYOR UYKUSUNDAN” MARMARA’NIN İNCİSİ: YALOVA

FİZİK VE RUHUN UYUM İÇİNDE ÇALIŞTIĞI SPOR: BİSİKLET

62


BAŞYAZI

Tükettikçe tükeneceğiz! Dergimizin bu sayısında, biraz keyfinizi kaçıracak gerçekleri paylaşmak istedim sizlerle… İnsanı insanlıktan çıkaran şeylerden biri de, aşırı yemekiçmek ve tabiî ki tüketmek. Tüketiyoruz; öylesine tüketiyoruz ki bütün insanlık geceli gündüzlü sürekli çılgınca üretmek zorunda kalıyoruz. Tabiî ki daha çok tüketmek, daha konforlu yaşamak ve daha çok haz almak adına. Kapitalizm, serbest piyasa, makineleşme, teknolojik devrimler… Hepsi bizim bitmez tükenmez iştahımızı doyurmak için çabalıyor veya biz öyle zannediyoruz, ettiriliyoruz. Bu yüzden insanlığı, insanlık tarihini de bu gözle okuyor ve tasnif ediyoruz. Bizden öncekileri ve daha uzağa gitmeden geçmişimizi, dünümüzü beğenmiyoruz. Daha çok nasıl üretiriz, daha rahat nasıl yaşarız çabasının peşindeyiz ve bu çabamız bizi öyle noktalara götürüyor ki, ne olup bitenlere dönüp bakabiliyoruz, ne de bize zararı dokunmayan şeyleri ciddiye alıyoruz… Kitle iletişim araçları bizi kolayca bilgiye, habere ulaştırırken biz giderek duyarsız ve umarsız oluyoruz beyazcamın karşısında… Evet, dünyamızda olup biten şeylerden ne kadar mesul olduğumuzu, hatta ne kadar masum olduğumuzu düşünmeden! Giydiğimiz bir elbisenin, sahip olduğumuz arabanın, tükettiğimiz parfümün, kullandığımız bilgisayarın, telefonun dünyamıza, insanlığa, insanlığımıza neye mal olduğu üzerinde kafa yormadan! Hayatımızı kolaylaştırdıklarını söylüyorlar; her şeyi ayağımıza getirdiklerini, her şeyin bize hizmet ettiğini, konforun her çeşidini satın alabileceğimizi… Bize her şeyi bizim için yapacaklarını ve temin edeceklerini söyleyerek oturmaya, hareketsizleşmeye ve tepkisizleşmeye alıştırıyorlar. Makinelere bağlanmış gibi bir yerinden bağlı olduğumuz ağın başında bizim için ne yapacaklarını bekliyoruz. Bunun için bizi esir aldıklarını, köleleştirdiklerini düşünmeden peşlerinden koşuyor ve bunlar için gönüllü köleler oluyoruz. Bunu kendimizle de sınırlı tutmayıp çevremize yayıyoruz. Mesela çocuklarımız… İstedikleri her şeyi elde ederlerken nelerden mahrum kalıyorlar acaba? Bizim onlar için harcadığımız çaba aynı zamanda onları hayatın kucağında çaresiz bırakmak anlamına gelmiyor mu? Evet, Türkiye gelişiyor, değişiyor, üretiyor ve bunun yanında, belki daha çok, çılgınca tüketiyor… Düne kadar birçoğu fit diye tabir edilen vücut ölçülerine sahip birçok insanımız yerine, bugün sabahları işe güce gider gibi her gün ciddiyetle koşmak, spor yapmak zorunda kalan amcalar, teyzeler, ev hanımları ve gençler… Her şeye her an sahip olmak arzusu… Soframızdan bazı şeyler hiç eksik olmuyor, her türlü meyve tezgâhta, pazarda… Ekmeğin envai çeşidini üretiyoruz, her gün mil-


yonlarcasını çöpe atmak için! Çocuklarımız meyvelerin, sebzelerin mevsimlerini öğrenemiyorlar ve bu gidişle de öğrenemeyecekler! Sahi, aldığınız bir yiyecek için çocuklarınızın sevindiğini hiç gördünüz mü? “Ekmek kapısı”, “ekmek kavgası”, “yediği ekmeğe nankör olmak” gibi tabir ve deyimleri üretmiş olan halk muhayyilemizin ne dediğini, “fazla ekmek yememesi” gerektiği ile ilgili tavsiyeler duyan, diyet yapan çocuklarımız anlamıyor. Hastanelerin, tıp merkezlerinin en çok işleyen iki servisi var: Psikiyatri ve Diyetisyen. Buna belki estetik bölümünü de eklemeliyiz. Bu garip değil mi? Bir taraftan yiyoruz; şeklimiz şemailimiz bozuluyor; bundan kurtulmak için spor salonları, güzellik salonları… Ve tabii kendimizi o kadar şımartmışız ki bunlar bize yetmiyor ve soluğu psikiyatristlerde alıyoruz. Aslında kendimizle kavga ediyoruz. Bedenimizin yaptığını beynimiz, aklımız reddediyor ve çatışma başlıyor. Modern insanın bunalımlarını anlatmak için şehir hayatı, yalnızlaşan insan, konfor, zevk, eğlence ve haz ile bunları elde etme arasına sıkışmış benlik gibi birçok tanımlama getirebiliriz. Fakat hiçbiri bunları anlatmaya yetmez. Her gün saatlerce reklama maruz kalıyoruz; televizyonda, sokakta, çalıştığımız masada, bilgisayarda, cep telefonumuzda, konuştuğumuz insanın üzerinde… Galiba sadece uyurken kurtulabiliyoruz… Uyanıkken zaten onlar bizi uyutuyorlar. Hepimizi, tüketen makinelere dönüştürmüş durumdalar… Atalarımız -belki birçoğumuz hatırlayacaklardır- düne kadar dükkân tabelalarından başka reklama maruz kalmamışlardı. Tek-tip ekmek yiyen, doymadan kalkmayı bir erdem bilen insanlar bizim babalarımız, annelerimiz, ninelerimiz değiller miydi? Her şeyi makinelerin yaptığı bir çağda bize niye bozuk bir şekil ve bozuk bir sağlık kalmasın ki! Yediğimiz bozuk, içtiğimiz bozuk! Her şeyin hormonlarla üretildiği, büyütüldüğü, korunduğu bir çağda bizi kim koruyacak! GDO’lu ürünler, fast-food, gazlı içecekler, endüstriyel ürünler… Merdivenaltı üretimin geldiği nokta; arı görmeden bal, süt olmadan peynir; et koymadan sucuk, salam, sosis… Bunları saymıyorum bile! Hiç bir şeyden şikâyet etmeye hakkımız yok! Biz midemizin üçte birini doldurunca sofradan kalkma erdemini göstermeden, her meyveyi mevsiminde beklemeden, nimete bir kutsiyet atfetmeden hiçbir şeyden şikâyet etmeye hakkımız yok! Günde 12 milyon ekmeğin çöpe gittiği bir memlekette ekmek buluyorsak, o memleketin havasına, suyuna tekrar tekrar kurban olalım. Bizim iştahımız olmasa mevsimler bozulmayacak, bizim iştahımız olmasa tavuklar yumurta-

dan sofraya bir ayda gelmeyecek, bizim iştahımız olmasa sosislerde, salamlarda et olacak, bizim bu açgözlülüğümüz olmasa aç kimse olmayacak! Obezite ile ilgili haberler artık sıradanlaştı. Amerikan halkının üçte biri obez… Bizde de giderek artıyor. Diğer taraftan dünyada bir milyar insan açlık sınırında. Bunların bir bölümü yarın yiyecek bir şey bulamazsa ölecek durumdalar. Böyle bir dünyada mevsimlerin normal seyretmesi anormal olmaz mı? Vicdanlarını mideleriyle sıkıştıranların dünyaya verecek bir şeyleri olamaz. Dünya olarak korkunç bir sona doğru gidiyoruz. İnsanoğlu eşyanın tabiatını, canlıların fıtratını, insanın insanlığını bozdukça daha büyük felaketlere uğrayacak… Her şeyi her an elde etmek için her şeyin tabiatını, zamanını ve bununla birlikte lezzetini bozmak zorunda kalacağız. Şekli, görüntüsü güzel ama tadı ve lezzeti ortalarda görülmeyen yiyecekler ile bunları üretmek ve muhafaza etmek için akıl almaz ilaçlar, hormonlar… Ne yapmalıyız? Her şeyden önce elimizi –varsa tabivicdanımıza koyacağız ve bu tüketme çılgınlığından vazgeçeceğiz. Biz “komşusu açken tok yatmayı” ayıp sayan bir terbiyeden geliyoruz. Bir milyar aç yatanın olduğu bir dünyada tıka-basa yiyen-içen, yetmedi obez olan (sağlık sorunları olan insanlarımızı tenzih ediyoruz) insanın, vicdanının hormonlu olduğuna inanıyoruz. “İktisat”ı sınırlı kaynakların sınırsız istekleri karşılamak için kullanımına indirgeyen bir zihniyeti reddederek, her nimete ve güzelliğe zamanında ve tadında sahip olmayı bir hayat tarzı haline getirmeyi; sahip olmak ve tüketmek için ihtiyaç duymayı şart olarak görüyoruz. Bu yeme-içme de olabilir, eşyaya sahip olma da olabilir. Yediğimiz içtiğimiz şeyler için ne kadar ödediğimize değil, insanlık olarak ne bedel ödediğimize bakmayı öneriyoruz. Biz Türkiye Yeşilay Cemiyeti olarak, insana ve insanlığa zarar veren her türlü bağımlılığın karşısında olduğumuzu tekrar ediyor ve insanları insanlığa sahip çıkmaya davet ediyoruz. Bu sayımızda, yeme-içme ve tüketme ile ilgili birbirinden değerli tespit ve tahliller sizleri bekliyor. Gelin, oturduğumuz yerde olup biteni seyredip kendi menfaatimizi düşünmeyelim. Herkesin küçük hesaplar peşinde olduğu bir dünyada büyük hesabı bütün insanlık ödeyecek! Bağımlı olmayın, ölçülü tüketin, sağlıklı kalın!

PROF. DR. M.IHSAN KARAMAN Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı


06

Y

HABER

Bağımlılığa dikkat çekmek için yürüdüler eşilay Haftası etkinlikleri kapsamında Türkiye Yeşilay Cemiyeti Kadın Kolları, bağımlılıklara dikkat çekmek için bir yürüyüş düzenledi. Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Prof. Dr. M. İhsan Karaman ve İstanbul Halk Sağlığı Müdürü Doç. Dr. Mustafa Taşdemir’in de katıldığı yürüyüşün sonunda basın bildirisi okundu. Türkiye Yeşilay Cemiyeti, bağımlılıklardan uzak ve sağlıklı nesillerin yetişmesi için

çalışmalarına devam ediyor. Hafta boyunca çeşitli etkinlikler düzenleyen Yeşilay, Kadın Kolları işbirliği ile bugün bir de yürüyüş düzenledi. Üsküdar Belediye Bandosu yürüyüşe eşlik etti. Bağımlılıkların oluşumunu engellemek ve bağımlılıklarla mücadele etmek isteyen herkesi destek vermeye çağıran Türkiye Yeşilay Cemiyeti Kadın Kolları üyeleri saat 15:30’da Galatasaray Lisesi önünde buluştu. Yeşilay Cemiyeti Prof. Dr. M. İhsan


Karaman ve İstanbul Halk Sağlığı Müdürü Doç. Dr. Mustafa Taşdemir’in de katıldığı yürüyüş İstiklal Caddesi boyunca devam etti. Taksim Meydanı’na yürüyen grup meydanda bir basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasını Yeşilay Cemiyeti Kadın Kolları Başkanı Nejla Sümer yaptı. Sümer; “5 Mart 1920 tarihinde merkezi İstanbul’da olmak üzere “hilâl-i ahdar” adıyla kurulan cemiyetimiz bu hafta “Türkiye Yeşilay Cemiyeti” ismi ile 93.yılını kutlamaktadır. Cemiyetimiz tüm ülkemize yayılmış gönüllülerimiz ve teşkilatımız ile, tüzüğünde belirtilen amaçlar doğrultusunda insanlarımızı her türlü zararlı alışkanlık ve bağımlılıktan korumak, gençliği ve toplumumuzu daha sağlıklı ve üretken hale getirmek için gayretlerini ve mücadelesini sürdürmektedir. Yeşilay Kadın Kolları olarak, öncelikle bağımlılıkların oluşumunu engellemek, sonrasında da bağımlılıktan kurtulmak isteyen herkese bu mücadelelerinde destek vermek konusunda kararlıyız ve gereken işbirliğini yapmaya hazırız ” dedi. Yapılan basın açıklamasının ardından İstanbul Halk Sağlığı Müdürü Doç. Dr. Mustafa Taşdemir konuşma yaptı. Bu güne kadar sivil toplum örgütlerinin yeterince desteğini alamadıklarını ifade eden Taşdemir “yaklaşık yüzyıllık geçmişi ve bağımlılıklar konusunda verdiği mücadele ile 7’den 70’e herkesin bildiği Yeşilay’ın bize destek veriyor olmasından mutluyuz” dedi. Yürüyüş sonrasında açıklamalarda bulunan Yeşilay Genel Başkanı M. İhsan Karaman Yeşilay’ın yeni döneminde kadın kollarının aktifleşmesinden duyduğu mutluluğa değindi. Karaman “1-7 Mart Yeşilay Haftasında Yaşamayı Seç diyerek sağlıklı, üretken ve özgür bir yaşamayı seç diyoruz. Çünkü bağımlılık köleliktir ve bizler 1-7 Mart Yeşilay Haftasında bütün toplumumuzu bu kölelikten kurtulmaya davet ediyoruz. Bu haftaki tüm etkinliklerimizde aktif görev alan tüm kadın destekçilerimizin de şimdiden Kadınlar Gününü kutluyorum.” dedi.


08

T

HABER

“Benim Servisçim Sigara İçmiyor” ürkiye Yeşilay Cemiyeti, İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve İstanbul Umum Servis Aracı İşletmecileri Esnaf Odası birlikteliğinde hazırlanan “Benim servisçim sigara içmiyor” projesi 7 Mart 2013 Perşembe günü bir basın toplantısı ile başladı. Proje ile pasif içiciliğin zararlarına dikkat çekilmesi ve servis şoförlerinin doğru rol-model olması hedefleniyor. İstanbul’da 13 bin servisçiyi kapsayan “Benim servisçim sigara içmiyor” projesi önümüzdeki dönemde diğer illerde de başlayacak. Türkiye Yeşilay Cemiyeti, pasif içiciliğin zararlarına dikkat çekmek ve insan sağlığını korumak amacı ile “Benim servisçim sigara içmiyor” projesini başlattı. Yeşilay Cemiyeti, İl Milli Eğitim Müdürlüğü

ve İstanbul Umum Servis Aracı İşletmecileri Esnaf Odası birlikteliğinde hazırlanan projenin amacı servisçilerin gençlere doğru rol model olmaları yönünde farkındalık yaratmak. İşbirliği çerçevesinde okul ve iş yeri personel taşıyıcı servis araçlarında zararlı alışkanlıklar ile mücadelenin araç sürücülerine, öğrencilere ve kamuoyuna etkin bir şekilde duyurulması planlanıyor. “Benim servisçim sigara içmiyor projesini Türkiye Yeşilay Cemiyeti, İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve İstanbul Umum Servis Aracı İşletmecileri Esnaf Odası ile birlikte tam destek veriyoruz” şeklinde konuşan Vali Yardımcısı Ahmet Deniz, 21’inci yüzyılın en büyük salgınının sigara ve benze-

ri bağımlılar olduğunu, her yıl ülkemizde 100 bin, dünyada 5 milyonun üzerinde insanın sigaradan hayatını kaybettiğini vurguladı. Deniz “Gençliğimizin geleceği için sigara ile mücadele etmeye devam edeceğiz” dedi. Programa katılan İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Dr. Muammer Yıldız da “Benim servisçim sigara içmiyor” iş birliği projesi ile okul servis araçlarını kullanan şoförlerimizin sigara içmemeleri, içenlerin de sigarayı bırakmaları hedefleniyor. Aslında bu proje ile her türlü eğitim öğretim ortamında sigara içilmemesi ve her türlü bağımlılığın engellenmesi için yeni ve önemli bir süreci başlatmış oluyoruz” dedi.


Emine Erdoğan: Yeşilay Gençlik Liderleri Projesi 81 ile yayılmalı

Y

eşilay Gençlik Liderleri projesinin ilk ayağı tamamlandı. Projenin tanıtımı için gerçekleştirilen basın toplantısında konuşan Emine Erdoğan, gençlerin bağımlılıklar konusunda herkesten çok kendi yaşıtlarını dinleyeceğini ifade etti. Erdoğan, akran eğitimini hedefleyen projeyi sonuna kadar takip edip, destekleyeceğini söyledi. Türkiye Yeşilay Cemiyeti, İstanbul Kalkınma Ajansı (İSTKA), İstanbul İl Milli Eğitim ve 39 ilçe Milli Eğitim Müdürlüğü ile yürütülen projenin değerlendirme sonuçları Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Prof. Dr. M. İhsan Karaman, Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, İçişleri Bakanı Muammer Güler ve Emine Erdoğan’ın bir katıldığı toplantı ile paylaşıldı. Proje kapsamında bağımlılıklarla ilgili konuların yanı sıra liderlik ve motivasyon konusunda da seminerler düzenlendi. Akran eğitimi ile devam etmesi planlanan projede; seminerlere katılan öğrencilerin kendi okullarında, bilgilerini diğer öğrencilere aktarması hedefleniyor.

İstanbul’un 39 ilçesinde gerçekleşen, ‘Yeşilay Gençlik Liderlerini arıyor’ sloganı ile yola çıkan ‘İstanbul’daki Resmi İlköğretim Okullarının Yeşilay Kulüpleri Aracılığıyla Madde Bağımlılığı Mücadelesi’ projesinin ilk ayağı tamamlandı. Yeşilay Gençlik Liderleri projesine ait değerlendirme sonuçları, Sepetçiler Kasrı’nda düzenlenen toplantı ile basın ve davetlilerle paylaşıldı. Toplantının açılış Konuşmasını yapan Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Prof. Dr. M. İhsan Karaman; “Günümüzde bağımlılık konusu özellikle teknoloji odaklı olmak üzere çocuk ve gençleri tehdit etmekte. Hem yapılan araştırmalar hem de hepimizin güncel yaşamında bu sonuçları elde etmiş olmamız tesadüf değil, konuyla ilgili bir seferberlik gerektirecek düzeyde çeşitli bağımlılıklardan etkileniyoruz.” dedi. Toplantının kapanış konuşmasını yapan Emine Erdoğan; “Bu kampanyayı iyi izlemeliyiz. Ben akran eğitimini hedefleyen projeyi sonuna kadar takip edeceğim ve 81 ilde yaygınlaşması için de kendilerini destekleyeceğim” dedi.


10

8

HABER

Türkiye Alkol Politikaları Platformu (TAPP) Kuruldu Mart Cuma günü bir araya gelen, aralarında Türkiye Yeşilay Cemiyeti’nin de bulunduğu 27 kurum ve kuruluş öncülüğünde Türkiye Alkol Politikaları Platformu (TAPP) adıyla ulusal bir platform kuruldu. Alkol tüketiminin çağdaş normlarla uyumlu bir şekilde denetlenmesi amacıyla 8 Mart Cuma günü, alanında uzman 27 kurum ve kuruluşun katıldığı bir toplantı yapıldı. Yeşilay’ın ev sahipliğinde yapılan toplantıda alınan kararlar doğ-

rultusunda Türkiye Alkol Politikaları Platformu, geniş bir sivil ve resmi katılımcı desteği ile kuruldu. Sepetçiler Kasrı’nda düzenlenen toplantıda söz alan çok sayıda kurum temsilcisi yapılacak olan çalışmanın ülkemiz için gerekli olduğuna vurgu yaparak alkol politikalarının gelişimi için elbirliğiyle çalışacaklarını ifade ettiler. Platform bünyesinde Halk Sağlığı Uzmanları Derneği, Türk Kalp Vakfı, Türk Kardiyoloji Derneği, Türk Karaciğer


Vakfı, Hayat Sağlık ve Sosyal Hizmetler Vakfı sağlık kuruluşlarının yanı sıra İstanbul Trafik Vakfı, Türkiye Trafik Kazalarını Önleme Derneği, Tüketiciler Birliği, Tüketici Örgütleri Federasyonu, Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi gibi değişik sektörlerden de kuruluşlar bulunuyor. Platformda sivil oluşumlar dışında Gençlik ve Spor Bakanlığı, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Başkanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu gibi resmi kurumlar da yer aldı.

Çağdaş alkol düzenlemelerine ihtiyaç var Yeşilay Genel Başkanı Prof. Dr. M. İhsan Karaman platformun açılış konuşmasında benzer oluşumların bir çok ülkede bulunduğunu ancak ülkemizde böyle bir girişimin henüz çok yeni olduğunu belirterek “Ülkemizdeki alkol mevzuatı uluslararası hukuka ve çağdaş normlara uygun bir yapıda değildir. Alkol politikalarıyla ilgili Avrupa bölgesi başta olmak üzere dünyadaki çağdaş uygulamaların ülkemizdeki alkol politikaları uygulamalarında dikkate alınması gerekiyor” şeklinde konuştu. Ülkemizde yaşanan trafik kazalarının, cinnet ve cinayetlerin, kadına yönelik şiddetin en önemli nedenlerinden birinin alkol olduğunu belirten Karaman, ortaöğretimde artan alkol kullanım oranlarının ve alkol endüstrisinin gençlik faaliyetlerinde reklam ve sponsorluk yoluyla öne çıkmasının çocuklarda ve gençlerde alkol kullanım oranlarını arttırdığına dikkat çekti. Platformun tüzük ve yönetim kurulunun belirlenmesi çalışmalarının önümüzdeki aylarda tamamlanması ve daha fazla sayıda kurumun platforma katılımı öngörülüyor. Prof. Karaman bu platformda katılımcı kurum ve kuruluşların sayısını genişleteceklerini ve ülke genelinde bir farkındalık oluşturacaklarını söyledi. Toplantıya katılan kurumların talebi üzerine platformun sekreterya çalışmalarını Yeşilay yürütecek.

Çocuklarla yeşilin her tonu Türkiye Yeşilay Cemiyeti, Yeşilay Haftası etkinlikleri kapsamında, İstanbul’da çocuk etkinlikleri düzenledi. “Çocuklarla Yeşilin Her Tonu” sloganıyla düzenlenen etkinlikler, Güngören Kale Outlet Center, 4. Levent Sapphire Çarşı ve Göztepe Optimum Outlet’de gerçekleştirildi. Etkinliklerde 3-12 yaş grubundaki çocuklara sağlıklı yaşam ile ilgili bilgi verici oyunlar oynatıldı, eğlenceli etkinlikler sunuldu. Türkiye Yeşilay Cemiyeti, yeni döneminde bağımlılıklardan uzak, sağlıklı bir yaşam için çalışmalarını sürdürüyor. Ülkemizde 1-7 Mart haftasında kutlanan Yeşilay Haftası’nda bir dizi etkinlikle sağlıklı yaşama dikkat çekilerek bağımlılıklar konusunda kamuoyu bilgilendiriyor. Yeşilay Haftası etkinlikleri 2 Mart’ta “Çocuklarla Yeşilin Her Tonu” başlıklı çocuk etkinlikleri ile başladı. İstanbul’un farklı bölgelerindeki üç alışveriş merkezinde düzenlenen etkinliklerle, çocuklara bağımlılıklar konusunda bilgi verildi.


Ramazan Bingöl:

Türk mutfağı en iyi fast food’dur Şanlıurfa’dan İstanbul’a uzanan bir lezzet hikâyesinin kahramanı Ramazan Bingöl. Sağlıklı beslenmenin de Türk mutfağından geçtiğini yaptığı çalışmalarla da ispat etmekte. Bizler de işletmeciliğini yaptığı RB Lale Sarayı’nda Bingöl ile bir araya gelerek sağlıklı beslenme ve Türk mutfağına dair ne varsa kendisinden dobra dobra bilgiler aldık. SÖYLEŞİ SÜMEYYA OLCAY FOTOĞRAF: EFE HAKAN BALCI

13

Öncelikle Şanlıurfa’dan buraya kadar geliş sürecinizi dinlemek isteriz… Türkiye’de birçok insanın olduğu gibi bizimkisi de klasik bir Türk filmi gibi oldu. Fakir bir aileden İstanbul’a göç ediyoruz. Uzun bir çalışma mücadelemiz var. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; ben 7 yaşımdan beri babam, annem de dâhil hiç kimseden para almış değilim. Çünkü kendimi bildim bileli çalışıyorum. Bir dönem erkek berberliği yaptık. Değişik iş dallarında çalıştım. 20 küsur yıldır da bu işle meşgulüm. Yaptığım her işi severek yapıyorum. Bu işimi de seviyorum. Bu işte de kendimize göre birçok yenilik yapmış olmanın haklı gururunu taşıyoruz. İki tane yayınlanmış kitabım var sektörle ilgili. İkisi de Türkiye’de kendi alanında tektir. Eğitim ve seminerler veriyoruz. Ramazan Bingöl gibi ad soyadın kullanıldığı bir marka lokantalarda pek yaygın değildi. Bu anlamda kendini marka yapan ilk

biziz diyebiliriz Türkiye’de. İşletmeci olarak mı bu işi yapmaya başladınız yoksa mutfakla da aranız iyi midir? Mutfakla pek aram yok. Ben daha ziyade bir yemeğin nasıl olması gerektiğini bilirim. Yemek yazarıyım çünkü. Yemeğin tabakta duruşunu, sunuşunu, şeklini, lezzetini, nasıl olması gerektiği konusunda; daha ziyade çalışırım. Artı, farklı gazetelerde köşe yazarlığı yaptım. 7-8 yıldır da Yeni Şafak gazetesinde Türk mutfağı hakkında, sağlıklı beslenme bağlamında ne yenilmelidir, ne içilmelidir hususunda yazılar yazıyorum. Eğitimler veriyorum. Bir dönem hanımlara sağlıklı beslenmeye yönelik eğitim verdik. Yani sağlıklı beslenme yolunun annelerden geçtiğini onlara aşılamaya çalıştık. Ulusal sağlık politikalarının ana hedefi sağlıklı bireylerden oluşan sağlıklı bir topluma ulaşmaktır. Bu anlamda beslenmenin sağlıklı bir


Annelerin kolayına geliyor. Berbat bir margarinle, tost ekmeğinin arasına kaşarı koyuyorlar ve çocuklarına yediriyorlar. Onu yapma; sabahleyin çocuğuna sadece bir tarhana çorbası içir, çocuk gün boyunca tüm vitamini alsın.

14

toplumdaki etkisi nedir? Bununla ilgili 7-8 sene önce beyaz un, şeker, yağlarla ilgili yazmış olduğum yazılar var. Maalesef bunlar uzun zamandır ihmal ediliyordu. Hatta biraz daha ileri gidiyorduk. Acaba bunlar bilinçli bir şekilde, sistematik bir şekilde Türk toplumunda zekâ geriliği, kısa boylu adamlar olmaları için uygulanan bir politika mıdır diye düşünmekteydim. Sonuçta hastalıklı bir nesil yetişiyordu. O zamanlar birçok insan benimle alay etti veyahut da beni paranoyak gibi gördüler. Fakat şu anda gelinen nokta önceden vurguladığım noktaya geldi. Burada Sayın Başbakanımızın çok özverisi oldu. Hükümetin belki de on yıl içinde yapmış olduğu birçok icraattan çok daha önemlisi beyaz ekmeğe dikkat çekilmesi oldu. Bu ulusal bir sağlık politikasıdır. Bizim genetiğimizde, yaratılış itibariyle Yaradan bize beyaz un kodlamamış. Vücudumuz beyaz unu, beyaz şekeri tanımıyor. Çünkü sanayi tipi bunlar. Bizim vücudumuza uygun olan tam buğday unu. Fakat yıllarca bize ne yaptılar? Bizim vücudumuza aslolan, ihtiyacımız olan tam buğday unundan buğdayın en yararı olan yerini attılar; kimyasallarla beyazlatılan, ne olduğu belli olamayan bir unu bize yedirdiler ve yedirmeye de devam ediyorlar Dolayısıyla sağlıksız bir toplum oluşmaya başladı. Fakat şimdi Sayın Başbakanımızın bu politikasıyla birçok şey değişiyor ve olması gerektiği gibi olmaya başlıyor Sağlıksız bir toplum da hastalıkların tedavisi için harcanan bütçenin artmasına sebep oluyor… Devlet, sağlığa, hastalıklı bir topluma harcadığı milyarlarca doları aslında çok cüzi bir rakamla sağlıklı beslenmeye harcadığında bu sıkıntılı durumu önleyebileceği

aşikârdır. Bunun için de Türk mutfağının dünyada en sağlıklı mutfak olduğunu söyleyebiliriz. Yıllarca bize tereyağını, sadeyağı, zeytinyağını yedirmediler. Acı diye yemedi insanlar. İyi sıkılmamış, asit oranı yüksek, berbat zeytinyağını koyuyorlar tenekeye, simsiyah oluyor. Kullanan kişi de yağa haliyle acı diyor. Zeytinyağını dünyada en çok üreten ama en az tüketen toplum biziz. Kuran-ı Kerim’de geçen zeytini yemiyoruz. Yıllarca topluma vücuda en fazla zararı olan margarini ve diğer şeyleri yedirdiler. Mesela kuyruk yağını yedirmiyorlar insana. Hayvanın doğal yağı milyon kere fark eder margarine, diğer sıvıyağlara. Bir kere doğal, sağlıklı ve lezzetli. Eğer bir insan kendini ve çocuklarını düşünüyorsa evine zeytinyağı ve sadeyağdan başka bir şey sokmasın ve bir de kuyruk yağı. Ben 20 yıla yakındır evliyim 20 yıldır da evime zeytinyağından, sadeyağından başka bir şey girmiyor. 20 senedir istisna hariç bizim eve asitli içecek girmiyor. Ayrandır bizim içeceğimiz. Bu politika hakkında Sağlık Bakanlığı çerçevesinde çok daha önemli adımların atılması gerekiyor. Gıdalardaki katkı maddeleri bizleri en çok tehdit eden bir tehlike olarak algılanıyor artık. Her ne kadar almamaya çalışsak da yine de mecbur kalıyoruz. Gıda üzerindeki denetimler nasıl? Bize tavsiye edilen beslenme şekilleri aslında doğru yöntemler midir? Gıdalarda katkı maddeleri oranı yüksek. Bu konuda da ciddi tebliğler var. Bakın, yeni tebliğde artık karışım yok. Çünkü fıtrat olarak da; örneğin danayla kuzunun aynı anda yenmesi bile sağlıksızdır, zararlıdır. Beyaz etin kırmızı et ile aynı anda yenmesi de sağlıksızdır. Aynı tahtada kesilmesi bile sağlıksızdır; bakteri oluşumundan dolayı. Daha önce su-


cuklara her istediğini koyabiliyorlardı insanlar. Peynire, ekmeğe her şeye katkı maddesi koyuyorlardı. Artık kalkıyor bunlar ve olması gerektiği gibi olmaya başlıyor her şey. Eğer sağlıklı olmak istiyorsa insanlar, özeti şudur; doğal beslenme ve her şeyin zamanında yenilmesi. Biz hangi aydayız şu anda? Bu ayda domates var mıdır? Hayır. Bu ayda yediğiniz her domates vücudunuza zarardır. Çünkü fizyolojik olarak biz doğal olana kodlanmışız. Mevsiminde yenmeyen biberin, patlıcanın faydası yok; zararı var. Bu dönemde çocuklarımızın ne yemesi lazım? Pırasa, kereviz, ıspanak. Bu algıyı topluma alıştırmak lazım. En önemlisi anne babanın sağlıklı beslenmesi lazım. Ebeveynin kullandığı sigara, alkol gibi zararlı maddeler haliyle çocuğa da geçiş yapabiliyor. Ebeveynin çocuk üzerinde sağlıklı beslenme noktasındaki rolü çok büyüktür. Bilhassa annelerin üzerine düşen görevler, dikkat etmesi gerekenler nelerdir? Annelere dediğiniz gibi büyük görev düşüyor. Ama annelerimiz bu zamanda biraz tembel diyebiliriz. Annelerin sabahleyin kolayına geliyor. Berbat bir margarinle, beyaz bir tost ekmeğinin arasına kaşarı koyuyorlar ve çocuklarına yediriyorlar. Bir de yanına meyve suyu koyuyorlar ki meyve suyu değil aslında o, sırf

zarar, kimyasal maddeler, katkılar var içinde. Sonra çocuğunun zekâsının daha iyi çalışması için binlerce lira kursa, okula para ödüyorlar. Onu yapma; sabahleyin çocuğuna sadece bir tarhana çorbası içir, çocuk gün boyunca tüm vitamini alsın. Bu kadar basit. Anne bunu yapmıyor. Ya da çocuğuna mevsimine uygun bir sebze çorbası içirsin, nitekim bizim kültürümüz bu şekilde. Bir paça çorbası, işkembe çorbasının yerini hangi besin doldurabilir? Anneler çocuğum yemiyor diyor. Alıştırmadınız ki çocuk da yesin. Çocuk eve geldiğinde, hazır köfte, sosis, patates kızartması veriyorsunuz. Böyle bir beslenme şekli yok. O çocuğa mevsimin sebzelerinden yedirin; çocuğun hem hastalıklarının azaldığını göreceksiniz hem de zekâsının ikiye katlandığını. Yeşilay olarak annelere biraz dokunun. Gelişen teknoloji aynı zamanda insanların beslenme alışkanlıklarını da olumsuz etkilemekte. Beslenme tarzındaki değişiklikler ve fiziksel hareket azlığının obeziteyi arttırmasında etkisi nasıldır? Hızlı beslenme denildiğinde akla ilk fast food gelir. Fast food’un aslında kelime anlamı hızlı servistir, hızlı beslenme değil. Ama herkes hızlı yeme zannediyor. Aslında Türk mutfağı en iyi fast food’dur. Mesela içli köftemiz, lahmacunumuz, pidemiz, kuru fasulyemiz fast food’dur. Koydun tabağa bitti. Fakat değerleri-


mizi yitirdiğimiz için kendi mutfağımızdaki öz değerlerimizi de yitirdik. Yabancı mutfaklara yöneldik. Bizim mutfağımızla beslendiğimizde obezitenin de olmayacağını düşünüyorum. Bir pizzadaki yağ oranı ile bizim Karadeniz pidesindeki yağ oranı çok farklı. Çünkü bizimkinde yağ yok. Mesela bir lahmacun yediğinizde gün boyu bütün vitaminizi alabiliyorsunuz. İçinde soğanı var, biberi, eti, maydanozu, proteini var. Hamurunda hiç yağ yok. Hem lezzet hem sağlık ikisi bir arada. Ama pizza yediğinizde yüzde altmış yetmişe varan oranda yağı da vücudunuza alıyorsunuz. Hamuru yağ çünkü. Normal köfte ile hamburgeri kıyaslayın, hakeza bir ayran ile içtiğiniz gazlı bir içeceği. Ülkemizde eğer obezite yaygınlaşıyorsa bunun sebebi Türk mutfağından uzaklaşmaktır. Yaş, cinsiyet gibi demografik faktörlerin, eğitim düzeyi, medeni durum gibi sosyokültürel faktörlerin, sigara ve alkol tüketiminin hiç şüphesiz beslenmede etkisi büyüktür. Bu faktörlere baktığımızda ülkemizde bu durum nasıl? Bizler çok yiyor muyuz? Ne tür besleniyoruz? Obezitede eskiye göre biraz artış var. Bunun sebebi de dediğim gibi yabancı mutfak kültüründen çok fazla etkilenmemiz. Bunun çözümü de aslında çok basit. Türk mutfağının ne olduğunu, nasıl beslenme süreçlerinin olduğunu, maliyetinin çok ucuz olmasının yanında nasıl faydalarının olduğunu anlattığımızda bu sorunların hepsinin çözüleceğine inanıyorum. Toplumu çok yanlış yönlendiriyor diyetisyenlerimiz. Birçok diyetisyen insana altı öğün yemek ye, şunu ye bunu ye, üç öğün şunu ye diye sürekli bir yemek yeme dürtüsü veriyorlar kişiye. Böyle bir şey yok bizim kültürümüzde. Bizim kültürümüzde iki öğün yemek vardır. Üç öğün yemek sonradan uydurulmuş bir şeydir. Günde insanlara çok affedersiniz; geviş getiren hayvanlar gibi, altı öğün ye, şu kadar ye, habire ye diyorlar. Metabolizma hiç dinlenmiyor, sürekli çalışıyor ve insanlar daha çok hasta oluyor. Yemek yediğin aralık en az beş saat olacak. Saat 10.00’da yedin mi, 5 saat sonra saat 15.00’da yiyeceksin. O saatten önce ağzına sudan başka bir şey koymayacaksın. Şu andaki insanların hastalığının temel sebebi yanlış beslenme ve acıkmadan yeme. İnsanlar acıkmadan yiyorlar. Sanki mecburlar. Sabah 8-9 kahvaltı. Öğlen 12.30 öğlen yemeği, akşam beş; akşam yemeği. Yemekten sonra kültür haline getir-


DEĞERLERIMIZI YITIRDIĞIMIZ IÇIN KENDI MUTFAĞIMIZDAKI ÖZ DEĞERLERIMIZI DE YITIRDIK. YABANCI MUTFAKLARA YÖNELDIK. BIZIM MUTFAĞIMIZLA BESLENDIĞIMIZDE OBEZITENIN DE OLMAYACAĞINI DÜŞÜNÜYORUM.

diğimiz tatlı veya meyvenin yenmesi de bizim için ayrı bir tehlike. Kişi siroz olup vefat ediyor. Bakıyorsunuz; hayatında hiç alkol almamış. Nasıl siroz oluyor? Yemekten sonra sürekli meyve yediği için vücut onu alkol ihtiva ediyor ve sonrasında siroz oluyor. Onun da aralığı en az iki saat olmalı. Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in sünnetilerini de aslında terk ediyoruz. Efendimiz doymadan kalkın buyuruyor. Biz Tıbbi Nebeviyi uyguladığımız anda mevzu çözülecektir. Kendi kültürümüzü, Efendimizin (sav) sünnetlerini uyguladığımızda mesele bitecektir. Bunu anlatmamız ve yaymamız gerekiyor. Türk mutfağı genelde et yemeklerinden oluşuyor. Ama diyetisyenlerin de sağlıklı beslenme noktasında vurguladıkları; sebze ağırlıklı beslenme… Ben buna kaç defa meydan okudum; bana kırmızı etin zararını kanıtlasınlar diye. Böyle bir şey yok. İnsanlar da inanıyor. Çok aşırı derecede yersen, her şeyde olduğu gibi bunun da fazlası zarar. Kararında yediğinde ne zararı dokunacak ki? Doğal beslenme önemli. Et yemeği yenirken yanında sebzenin de olması gerekiyor muhakkak. Her şey ölçüsünde yapılacak. Efendimiz (sav) döneminde Kisra’dan bir doktor geliyor. Bir sene boyunca kalıyor. Çok ünlü bir doktor. Hiç kimse doktora gitmiyor, hastalanmıyor. Diyor ki ‘Ben memleketim-

de çok iyi ve meşhur bir doktorum. Ve herkes de bana gelir. Burada hiç kimse hastalanmıyor, kimse gelmiyor.’ Sahabeler de; ‘Biz niye hastalanalım ki? Acıkmadan yemeyiz, doymadan kalkarız.’ Diyorlar. Özeti bu. Uzun, sağlıklı ve mutlu bir yaşam beklentisi için sağlıklı beslenmede devlet ve bireye önemli görevler düşüyor. Devlet, halk sağlığı yaklaşımıyla bu konularda birçok önlem çalışmaları içerisinde. Burada bireylere düşen görevler nelerdir? Devlet Türk mutfağının sağlığını anlatmalı. Önce halkın bilinçlendirilmesi gerekiyor. Sağlıksız üretilen gıdaların önüne geçilmesi gerekiyor. Annelere bilhassa Türk mutfağı hakkında seminerlerin, eğitimlerin verilmesi gerekiyor. Deprem gibi bir kargaşa var sağlıklı beslenme tartışmalarında. En ufak sallantıda elli kişi çıkıp bir şeyler söylüyor. Türk mutfağı ve sağlıklı beslenmeyle ilgili bu işten anlayanlardan bir komisyon oluşturulup Türk mutfağının sağlıklı ve nasıl olması gerektiği hakkında insanları bilinçlendirmesi lazım. Osmanlı’dan örnek alınması lazım. Bakın, elimdeki kitap 15. Yy. Osmanlı Mutfağı kitabı. İçinde yemek tarifleri var. Ama bunun yanında hangi yemeğin hangi hastalığa iyi geldiği de var. Örneğin; Zirvaç aşı. Balgamı söker, safrayı keser, ciğerlerin bütün rahatsızlıklarına fayda eder. İşte sağlıklı ve lezzet dolu yaşamamın sırrı burada.

17


PSK. DAN. İDRIS BİLEN

Açken sen, sen değilsin!

18

Bilinçaltı çoğumuzun bildiği ya da duyduğu bir kavramdır. Bu kavram bilincimizin farkında olmadığı ama davranışlarımızın yönlendirilmesinde önemli rol oynayan bir yapıyı belirtiyor. Şuuraltı, alt benlik, bilinçdışı olarak da adlandırılan bilinçaltı, kişiliğimizin farkında olmadığımız, kontrolümüz dışındaki parçasını temsil etmektedir. Diğer bir deyişle bu, buzdağının görünmeyen kısmıdır. Günlük hayatımızda yaşadığımız bazı sorunların bilinçaltımızdan kaynaklandığını hep söyleriz; ancak bugün “Bilinçaltı nedir? Ne işe yarar? Davranışlarımızı ne derecede etkiler?” diye bir araştırma yaptığınızda çoğu insanın bu sorulara cevap veremediğini görürsünüz. İnsan kendini tanımadan yaşarsa eğer, onu tanıyanların esiri olur. Biz tam anlamıyla kendimizi tanımadığımız için, davranışlarımızı, alışkanlıklarımızı ve tercihlerimizi sürekli bir şekilde bir şeylerin etkisinde kalarak yapıyoruz. Dinlediğimiz müzikler, izlediğimiz diziler, filmler, reklamlar ve markalar… Bu işin görünen kısmı… Bir de bizim bakıp da göremediğimiz, dinlediğimiz halde duyamadığımız, bilinç düzeyinde algılı frekanslarımızın altında ya da üstünde belli teknikler kullanarak bilinçaltını etkilemeye yönelik olarak hazırlanmış olan gizli telkinler var. Subliminal mesajlar adı verilen bu yöntemle bilinçaltına sayısız uyarıcılar gönderildiğini biliyoruz. Bir reklam afişinde, dinlediğiniz bir mp3 dosyasında, izlediğiniz bir dizi ya da filmde kısacası insanın olduğu her yerde bilinçaltımızı etkilemeye yönelik bir saldırı, bir tehdit olduğunu artık gayet iyi görüyoruz. İnsanın en hassas ve en savunmasız yeri olan bilinçaltına gönderilen her bir çizim, görüntü, ses ya da imge orada öylesi-

Reklam sektörünün subliminal yöntemleri de kullanması ile tüketiciyi etkileme oranı arttı. Şimdi gıda ürünlerinde yapılan reklamların da içerisine yerleştirilen gizli telkinlerle insanlar, aşırı ve sınırsız birer yeme bağımlısı haline dönüştürülüyor.


ne kalmıyor. Bir süre sonra bilinci tetiklemeye başlıyor ve davranışlara dönüşüyor. Zihninizin daha derin olan bu kısmı telkin ve imgeleme yoluyla iknaya riayetkâr olduğundan, tekrarları olumlama olarak kabul eder. Pekiştirir. Bilinçli zihnin aksine sorgulamadan önerileni kabul eder. Bilicimizin farkına varmadığı her türlü görüntüyü, olayları, sesleri ve resimleri kaydeder. O halde yeme bağımlılığında bilinçaltının etkisi nedir? Bir örnekle açıklayalım: Açken sen, sen değilsin! Bu bir reklam cümlesi ve sanırım bu reklamı izlemeyenimiz yoktur. O çikolatayı yediğimizde gerçekten de dedikleri gibi çikolatanın açlığımızı yok etmediğini/edemeyeceğini sizler de biliyorsunuz. Hatta bağımlılık yaptığını ve yedikçe daha da çok yeme dürtüsü geliştiğini de görüyorsunuz. Üstelik bunun gibi daha birçok reklamda subliminal yani gizli telkinlerle, bilinçaltımıza bir çikolata ile aslında açlığımızı yok edebileceğimizi yerleştirmiş oldular. Subliminal telkinlerin ilk olarak nasıl, nerede ve ne amaçla uygulandığını araştırdığınızda çok da şaşırtıcı olmayan bir gerçekle karşılaşırsınız: “Bir ürünün reklamında ve satışları daha çok arttırmak adına…” O halde şöyle bir soru gelmeli aklımıza: “İzlediğimiz her reklamda buna benzer subliminal telkinler olabilir mi?” Şimdi bir düşünün, siz de bir ticari firma sahibi olsaydınız, ürününüzün çok daha geniş bir kitle tarafından tercih edilmesini ve tüketilmesini istemez miydiniz? Hele de bu işin subliminal telkinlerle bilinçaltını yönlendirme ve davranışları etkileme gücünü de biliyor olsaydınız, ürününüzün reklamında bunu kullanmaz mıydınız? Bu işi yapanlar insanı ve insanın yaratılışını çok iyi biliyorlar. 1900’lü yıllara kadar uzanan bir geçmişi var bu tür çalışmaların. Psikolog ve psikanalistlerin insanla ilgili uyguladıkları, gözlemledikleri ve deneylerle ortaya koydukları bilgi ve bulgulardan yola çıkarak “İnsanı nasıl etkileyebiliriz” sorusuna cevap arıyorlar. İlk başta ticari kaygılar ve büyük firmaların ürünlerini halka pazarlamanın bir yolu olarak görülüyor bilinçaltı mesajlar. 1950’li yıllara geldiğimizde ise Ameri-

ka’da James Vicary adlı reklamcılık uzmanı, sinema salonlarında yaptığı bir deney sonucu patlamış mısır ve kola satışlarının arttığını ispatlamış oldu. Bu deneyde film perdede oynarken, sâliselik görüntüler hâlinde gözle görülemeyen gizli kareler ve gizli mesajlarda: “patlamış mısır ye” ve “kola iç” sloganları çıkıyordu. Seyirci bu sloganları şuurla algılayamadığı hâlde, şuuraltına hitap eden bu sloganlar neticesinde kola satışlarının yüzde 18.1, patlamış mısır satışlarının ise yüzde 57.7 arttığı görüldü. Reklam sektörünün subliminal yöntemleri de kullanması ile tüketiciyi etkileme oranı arttı. Şimdi her alanda olduğu gibi gıda ürünlerinde yapılan reklamların da içerisine yerleştirilen gizli telkinlerle insanlar, aşırı ve sınırsız birer yeme bağımlısı haline dönüştürülüyor. Biliyorsunuz bir çok marka bunu yapıyor. Resimle, müzikle, dizi ve filmlerle, bilgisayar oyunları ve en çok da çizgi filmlerle… Bilinçaltının insan davranışları üzerinde bu kadar etkili bir gücü olduğu gerçeğinden yola çıkarsak bu yapımızın yemek yeme davranışımızı, alışkanlığımızı hatta bağımlılığımızı da etkileyeceği muhakkaktır. İnsan neden acıkmadan yemek yer? Enerjiye ihtiyaç duyduğumuz için mi yoksa yemek saati geldiği için mi yiyoruz? Öğle yemeğini neden aynı saatte yeriz? Hepimiz aynı saate mi acıkırız? Neden her zaman aynı yiyecekleri yiyoruz? Hazır gıdalardaki o iştah kabartıcı tatların bilinçaltımıza da sinyallar gönderme ihtimali yok mu dersiniz? Fast food türü gıdaların bağımlılık yaptığını ve yedikçe daha çok yeme isteğini arttırdığını bilmeyenimiz yok gibidir. Mutsuz, sürekli gergin, sıkıntılı, stresli ve öfke nöbetleri geçiren insanların yeme krizleri yaşadıklarına sizler de şahit olmuşsunuzdur. Kriz geldiğinde daha çok yemek tükettiklerini, öfke nöbetleri esnasında çikolata ve tatlı yeme isteklerinin artması ne ile açıklanır? Özellikle bu tür insanlar, yemek yerken aldıkları o tat ile midelerini değil; aslında duygularını ve beyinlerini doyururlar. Bu nedenle de daha çok tüketirler. Yedikçe sakinleşirler. Aç oldukları için değil; duygularını, düşüncelerini ve beyinlerini sakinleştirmek için yerler.


Ahmet Fevzi İnceöz

söyleşi

Kanun çıkartılacağı zaman ‘başıma gelecekler beni şehit ederse şayet, ben hazırım’ dedim

20

4207 sayılı Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi yasasının yürürlüğe girmesinde önemli bir isim eski milletvekili Ahmet Fevzi İnceöz. Bizler de bu yasanın mimarı olan İnceöz’le, kanunun çıkış sürecini ve sigaranın zararlı etkilerini konuştuk…


SÖYLEŞİ AV. HASAN ÇIFTÇI FOTOĞRAF: AV. MEHMET BAŞBUĞ

Ülkemiz için gerçekten çok önemli olan 4207 sayılı Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanunun mimarlarından önemli bir isimsiniz. Sohbetimize başlamadan önce, sizi kısaca bir tanıyabilir miyiz? Sizin de bahsettiğiniz gibi 4207 sayılı Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanun gerçekten ülkemiz için çok önemli arz eden bir kanundur. Ben 1953 Tokat Zile doğumluyum. İlk-orta ve lise tahsilimi Zile’de yaptıktan sonra 1969 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne girdim ve 1976 yılında mezun oldum. Yine aynı fakültede göğüs hastalıkları ihtisasıma başladım. 1982 yılında Göğüs Hastalıkları İhtisasımı bitirdim. Bartın da mecburi hizmetimi yaptım. Sivas’ta yedek subaylığımı yaptım bilahare Turhal SSK Hastanesi’nde baştabip olarak atandım. 5 yıl baştabiplikten sonra memleketteki hizmetlerimize ilk adımımızı attık. Çok sevdiğimiz mesleğimizden bizi kopardılar, üzüntüler, sıkıntılar yaşadık ancak gelecekte böyle bir hayırlı olaya (4207 sayılı yasanın çıkartılması) vesile olacağımızı öngöremiyorduk. 1991 yılında Tokat Milletvekili olarak seçildim ve meclise gelir gelmez üzerimizdeki ağır havayı dağıtarak bir şeyler üretmeyi düşündüm. Yeşilay ile daha önceleri bir birlikteliğiniz olmuş muydu peki? Lise çağlarımda Yeşilay’ın Gönüllü gençlerindendim. Lise dönemimde Duvar gazetesini çıkartan ekibin içerisinde yer almıştım. Alkol ve sigara ağırlıklı olmak üzere Yeşilay’dan da alıntılar yaparak yazılar, makaleler yazardım. Yani o dönemlerden Yeşilay’la beraberliğimiz başlamıştı. Sigarayla mücadelenize gelirsek; bu mücadele ne zaman ve nasıl başladı? Cerrahpaşa’da özellikle sigaraya bağlı

akciğer kanseri, amfizem, kronik bronşit gibi sigaranın neden olmuş olduğu hastalıklarla çok sık karşılaşıyordum. Tabi orası bir merkezdi. Oraya yoğunlukla Türkiye’nin her tarafından gelenler oluyordu. On milyonu aşmış bir nüfusun olduğu yerde kimi görseniz hastalıkların temel nedeni sigaraya dayanıyordu. Özellikle pasif içiciler. Hiç bir kötü alışkanlıkları yok ama çocuklarda, bebeklerde, gençlerde pasif içiciliğe bağlı olan akciğer rahatsızlıkları olduğunu tespit ettik. Ben daha önce Sayın Bülent Akarcalı’nın Sağlık Bakanlığı döneminde hazırlayıp kanunlaştırıp, Cumhurbaşkanı’na kadar gelen bir kanunun veto edildiğini üzüntüyle öğrenmiştim. O kanunu Kanunlar Dairesinden temin edip veto gerekçelerini de hukukçu arkadaşlarımla birlikte ele alıp yeniden kanunu dizayn ettim ve günümüz şartlarına uyarlayarak kanunu yeni baştan yazdım. Kırk tane milletvekili arkadaşımla, kırk kelimesini özellikle tamamladım. Kırklar yediler işi vardır, kırkın kere maşallah denir, yani kırk kelimesi mübarek bir kelimedir. Kırk sayısının kutsallığına inanırım. Hatta kanun teklif edilirken sayımız otuz beşlerde kalmıştı. Bir arkadaşım bana hatırlattı, beş kişi daha bul da kırkı tamamlayalım dedi ve bu sayıya ulaştık. Peki, bu sayıya ulaşırken sadece üyesi olduğunuz partiden olan milletvekilleriyle mi çıkarıldı bu yasa yoksa diğer partilerden de destek var mıydı? O dönemde şu anda parlamentoda başka isimde olan, o zamanki ismi DEP olan partinin milletvekilleriyle, Cumhuriyet Halk Partisi, Doğru Yol Partisi ve bağımsızlardan oluşan karma bir milletvekili grubuyla teklifi hazırlamıştık. Hatta kanun teklifinin ismi Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Tokat Milletveki-


22 li Ahmet Feyzi İnceöz ve kırk arkadaşının kanun teklifidir diye geçiyordu. Bu kanunu hiç kişiselleştirmedim. Burada “Siyaset içinde sağlığın politikası olmaz” düşüncesiyle yola çıktık. Herkese kanun teklifimizden bahsettik. Çünkü sağlık hepimiz için gereklidir. Bu konularda herkesin müşterek gayreti gereklidir. Kanun teklifi ve yasalaşması arasında aklınızda kalan anılarınızdan var mıdır? Kanun teklifinde imzası olan ve o zamanlar sigara içen ve yasamıza destek veren milletvekili arkadaşlarımız vardı. Hatta bize desteğini şifahen söyleyen ve teklifi imzalama aşamasında sağ elinde tuttuğu sigarayı söndürmeden sol eline alan ve teklifi öyle imzalayan arkadaşlarımız vardı. Teklifi anlattığımız ve konuşmalarımız duyan milletvekilleri sigara içtiklerini beyan etmelerine rağmen yasayı hayırlı ve gerekli görüp teklifimize destek verdiler. Tüm genel kurul çapında olumlu bir hava oluştu, ama ne yazık ki bir tütün tröstü var ve ülkemizi “kirli pençeleriyle” (vatandaşlarımızın sağlığına, ülkemizin ekonomisine verdiği zararlar açısından) onlar bu konulara endirekt yoldan gayretlere girdiler. Endirekt gayret dediniz. Biraz daha açabilir miyiz? Yani direkt veya endirekt yoldan tehditler almadık ama imalı şeyler kulaklarımıza geldi. Ama bu bir inanç konusudur. Bu kanun çıkartılacağı zaman hayatıma gelecek şeyler beni şehit ederse ben şehit olurum dedim. Yasa çıkartılırken çok kararlıydık. Hedefi gerçekleştirecek partnerlere iş dağılımını iyi yapmıştık. Tüm sivil toplum kuruluşlarını işin içine kattık ve Ulusal Tütün Komitesi adı altında otuz tane hem bakanlıklardan hem de sivil toplum kuruluşlardan arkadaşlarımızla bir araya geldik ve oradaki arkadaşlarımız bize destekçi oldular. Artık bu süreçten sonra bu iş bir partinin, bir kişinin değil tüm destekçilerin ortak işi oluyor ve siyaset üstü bir iş yapmış oluyorsunuz. Ne yazık ki biz kanunumuzu 19. Dönemde değil de 20. Dönemimizde yani 1996 yılında çıkartabildik. Şu anki mevcut Ak Parti hükümeti bayrağı teslim aldı ve Trabzon Milletvekili Sayın Cevdet Erdöl Bey’e bayrağı teslim ettik. Kendisi Cerrahpaşa mezunudur. Kalp hastalıkları profesörüdür. Kendisinin sigaraya ilişkin konularda bize çok desteği olmuştur. Ve şimdi meclis kürsüsünde

biz ona destek olmaya çalışıyoruz. Mevcut kanunun uygulama alanlarının daha da genişletilmesi hususunda ve detayları konusunda çalışmaları sürdürdü ve 5727 sayılı kanunla 4207 sayılı kanunun kapsamının genişletilmesi hususunda katkıları olmuştur. Şu anda sigaraya mücadele konusunda dünyadaki önde gelen kanunlardan bir tanesi oldu. Bu yasananın çıkmasına karşı olan milletvekilleri oldu mu? Tepki aldınız mı? Önemle belirtmek isterim ki; komisyonlarda, şu anki genişletilmiş şekliyle yapılan uygulamalara karşı çıkan milletvekillerine hep şunu söylerdim; bizi yaratan Rabbim Kur’an Kerim’de alkole ilgili yasaklamayı üç aşamada bir kaleme getirmiş. Yani Yaratıcı bizim ne zafiyette olacağımızı, psikolojimizi biliyor. Burada alkolden daha çok bağımlılık konusunda daha baskın olan sigara bağımlılığıyla mücadele ettiğimizi ve gençlerimizi, vatandaşlarımızı bu bağımlıktan uzak tutacak bir yasanı meydana gelmesini dile getiriyordum. Özel hayatınızda sigaraya karşı mücadelelerde de bulunuyorsunuzdur… Pasif içicilik konusunda kendimden bir örnek vermek gerekirse; şu an oturduğum evimde alt kat komşularımdan biri ya da birileri ebeveyn banyosunda, akşam saatlerinde ve sabah olmak üzere yoğun bir şekilde sigara içiyorlar. Rahatsızlığımızı endirekt yollardan ilettik ama hala bu sorun devam ediyor. Direkt olarak yaşam hayatına müdahale edemezsiniz. Çünkü kendi evinde içme hakkı vardır kişinin. Ancak komşuyu rahatsız etme hakkı yoktur. Malumatınız gerek iş hayatım gerekse geniş araştırmalarım sonucu çok çarpıcı bir bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum: Amerika’da evde sigara içmek yasak. İçtiğiniz zaman aile fertlerinden bir tanesinin şikâyeti sonucu bu boşanma sebebine kadar gidiyor. Bizim de aslında kanunumuzu bu noktalara taşımamız lazım, bu konuda bir basın toplantısında bunu dile getirmiştim. Tabi toplum; biz evde de mi rahat edemeyeceğiz diye ayaklandı. Oysaki bugün 2000-3000 civarında, özellikle kış aylarında çocuk ölümlerinin arttığını görüyoruz. Bunun başlıca nedenleri soba yandığı zaman ortaya çıkan karbondioksit, karbon monoksit ve sigaranı dumanı ciğeri tahrip


Sigara içen kişi, evladının, eşinin, kendisinin katili. Eşi, çocuğu pasif içicilikten dolayı akciğer kanseri oluyor, solunum sistemi hastalıklarına yakalanıyor. Sigara içen kişi hem eşine acımıyor, hem çocuklarına acımıyor. Sonuç olarak sizin aracılığınızla belirtmek isterim ki evlerde de sigara içilmesine sınırlandırma getirilmeli.

ediyor. Sabahleyin bebekler beşiklerinde ölü bulunuyor. Sigara içen kişi kimseye acımıyor. Sigara içen kişi, evladının, eşinin, kendisinin katili. Eşi, çocuğu pasif içicilikten dolayı akciğer kanseri oluyor, astım hastası oluyor, solunum sistemi hastalıklarına yakalanıyor. Sigara içen kişi hem eşine acımıyor, hem çocuklarına acımıyor, hem çevresine acımıyor. Sonuç olarak sizin aracılığınızla belirtmek isterim ki evlerde de sigara içilmesine sınırlandırma getirilmeli. Sigara içmek isteyen kişi çıksın balkonda ya da dışarıda içsin. Hatta tamamen bırakmak için tedavi olsunlar. Kanunumuzda pasif içicileri korumak için yola çıktık. Orada da yine ilk başlarda bazı konuları, tepki toplamamak için dar kapsamlı tuttuk. Yeter ki bir aşama olarak bu adım atılsın. Ancak artık bazı sınırlamaların evlere de gelmesi talebimizi destekliyoruz. 4207 sayılı yasanın önemli maddelerinden biri de televizyon kanallarının ayda 90 dakika sigaranın zararları konusunda yayın yapma zorunluluğunun olması. O yayınlar da prime time zamanlarında değil; gece 03:00-04:00 gibi saatlerde yapılıyordu. Ancak sonraki düzenlemelerde bu zaman aralığı televizyonun daha çok seyredildiği zaman aralığına alındı ve kamu spotları yerine getirildi. Bu konuda Milli Eğitim Ba-

kanlığına da önemli görevler düşüyor. Milli Eğitim Bakanlığının özellikle ilkokul çağlarından itibaren sigarayla ve her türlü bağımlıkla mücadele için gerekli eğitimleri çocuklara vermeleri gerekmektedir. Bir röportajınızda size hiç sigara içtiniz mi diye sorulmuş ve siz de 72 adet içtiğinizi belirtmiştiniz. Sonra da hiç içmeyerek, hatta yaptığınız icraatlarda sigara içenlere karşı bir yasanın çıkmasına öncülük eden yine siz oldunuz. Bu konuda neler söylemek istersiniz? Maalesef her bağımlı olan insanın düştüğü tuzak gibi ben de o tuzağın içine düşmüştüm. Ben de astımın bir alt seviyesinde bir rahatsızlık vardı. Mesela fakültede patoloji dersinde cenazelerin formol maddesi bana çok dokunurdu. Sigara, kötü koku beni çok rahatsız ederdi. Bir arkadaş topluluğunda sigara ikram edildiği zaman, ortamı bozmamak için içerdim. Ancak onu da içemez, öksürür atardım. Ben sigara içemediğim için içmedim. İçtiklerimi de sayardım; bak bu 35.sigaram gibi. 72.sigaramda kesin bir dille içmiyorum kelimesini kullandım. Çünkü nefes darlığı problemi yaşadım. Sigara öyle kötü bir şey olarak görünmüyordu. Biz bunu kötü olduğunu vurgulamak için yasamızı çıkartmaya çalıştık. Göğüs Hastalıkları uzmanı olduğunuz için soruyorum. Hastalarınızın sorunlarından birçoğu si-


garadan kaynaklı olabiliyor. Her ne kadar uyarı yapsanız da söz konusu kişiler sigarada ısrar ediyorlar. Bağımlılara yönelik bu noktada neler söylemek istersiniz? Bu hayat bir sefer yaşanıyor ve yanlış yaptıktan sonra da geç oluyor. Nasrettin Hoca, oğlunu çeşmeye gönderecekmiş. Testiyi eline verdikten sonra oğlunun kulağını çekmiş. Sonra da: -Sakın testiyi kırma demiş. Bu durumu görenler karşı çıkmış Hocaya, testiyi kırmadan oğlanı azarladığı için. Hocanın cevabı manidardır: ‘Testi kırıldıktan sonra iş işten geçmiş olur, ben ancak o zaman teselli ederim.’ Burada da bizim yaptığımız şey teselli etmektir. Çünkü bu saatten sonra o kişinin teselliye ihtiyacı vardır. Bu bakış açısı çok çok önemlidir. Derginiz vasıtasıyla bir şey daha belirtmek istiyorum. Diyanet İşleri Başkanımız seçildiğinden beri kendisinden randevu talep etmekteydim. Henüz geçen ay cevap alabildim. Kendisinden Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı iken almış olduğum bir söz de vardı. Bize bu konuda yardımcı olacağını da vaad etmişti. Sigarayla ilgili dini hüküm “harama yakın” bir yerdedir. Bu 1945’li yılların fetvasıdır. 1945’lerde bırakın 10-20 sene öncesinden bu yana kadar sigaranın zararları gün geçtikçe daha da arttığını görüyoruz. 1945’lerde belki o fetva yeterli gelebilirdi ama günümüzde bunun yenilenmesi ve yeniden değerlendirilmesi lazım. Bu bir vebaldir. Çin’de ve Pekin’de katıldığım toplantılarda, Chicago’da 2000’de katıldığım toplantılarda İslam âlemlerinden gelen çoğu kişilerle istişaremiz oldu. Buradan şunu ifade etmek istiyorum. Sigara yüzünden uzuvlarını kaybetmiş insanlar var. Ve hala sigara içmek için çocuğundan, eşinden yardım istiyor. Artık bu kişileri sigaranın zararları hakkında korkutarak bir yere varamayız. Amel noktasında ne kadar duyarlıyız ve bu konuda dini vecibelerimize kadar bağlıyız bu tartışılır ama haram konusunda domuz etini bırakın, ürünlerine bile hassasiyet gösteren bir toplumumuz var. Başkanımıza, Üniversite camialarımızdan kişiler getirelim, sigaranın zararları konusunda sıkıntılarımız anlatalım dedik ve Cevdet Beyle beraber bizi dinleyeceklerdi. Hala bizi çağırma-

Dönemin cumhurbaşkanlığı tarafından veto edilen kanun taslağını temin edip, veto gerekçelerini de hukukçu arkadaşlarımla birlikte ele alıp günümüz şartlarına uyarlayarak kanunu yeni baştan yazdım.

larını bekliyoruz. Ancak şunu da söylemek isterim ki asla harama helal, helale haram dedirtmek gibi bir düşünce içerisinde değiliz. Haddimizi bu konuda biliyoruz. Ayrıca Prof. Dr. Hayrettin Karaman Bey’in bir fetvası da vardır. Sigaranın bir nefesinin dahi haram olduğu görüşüne katılanlardanım. Sigara yavaş çekimde gösterilen, sıkılmış bir merminin gidişi gibi yavaş yavaş etki eder. Bu mermi 10-20 yıl içinde etki ediyor. Küçük bir hücreye yerleşip, kanser hücresi olup tüm vücudu sarıyor. Sigara Türkiye’nin bir numaralı sorunudur. Bakın, sağlık sorunudur demiyorum. Bir numaralı sorundur. Dünyada yılda 4 milyon insanımızı sigaraya bağlı hastalıklardan dolayı kaybediyoruz. Böylesine, dünyada felaket olarak ispatlanmış olan bir illetten, sigara size şunu yapar diyerek vazgeçiremiyorsunuz. Çünkü kötü bir kadercilik anlayışımız var. Yanlış anlaşılan bir kader anlayışımız var. Bir de bu işin haram olduğu hususunda bir adım atılacak olunursa birçok vatandaşımızı kur-


taracağımızı umuyorum. Allah insanları gücü nispetinde mesul kılar. Ben gücüm nispetinde, bu kötülüklerden korunmak için gayret etmekle mecburum. Bir de bu gücüm nispetinde gereğini yerine getirmezsem, ölen insanlardan, hastalanan insanlardan da mesulüm. Şems-i Tebrizi Mevlana’ya, dünyada bir kişi soğuktan üşüyorsa benim ısınmaya hakkım yok der. Şimdi düşünün dünyada 4 milyon insan ölüyor, Türkiye’de 118.000 insan ölüyor, biz hala ısınıyoruz, yatağımızda rahat yatıyoruz. Sigara içen bir kişi hastalandığı zaman örneğin amfizem, koah hastalığına yakalandığı zaman buradaki sağlık harcamalarının devlete yükü nedir? Bir kere grip olursunuz, bu en fazla bir iki haftada geçer. Ama bir amfizem veya kronik bronşit olursunuz; ömür boyu çekersiniz. Onlarca yıl tedavi olmaya çalışırsınız. Devamlı olarak ilaç kullanımı ihtiyacı doğar ve bu gerçekten büyük bir giderdir. Akciğer kanserinin tedavisinde; dünyanın en pahalı tedavileri kemoterapi, radyoterapi ilaçlarıdır. Bunlar diğer hastalıklar içerisinde tıbben en pahalı ilaçlar arasında yer alır.

Sağlık Bakanlığı gelen ihbarları değerlendiriyor mu? İhbar sonucunda kesilen ceza makbuzları karşılığı elde edilen bütçe bir fonda değerlendirilip sağlık harcamalarında mı kullanılıyor yoksa diğer idari para cezaları gibi devlet bütçesine mi dâhil oluyor? Çok iyi sordunuz. Sağlık bakanlığı gelen ihbarları değerlendiriyor. Sigaraya bağlı hastalıklardan kişi kendine ne kadar zarar verirse, o kadar sağlık giderini ödemesi konusunda vergi konulsun talebinde bulunmuştum. Fakat şu anki uzmanlar kanunlarımızın buna müsaade etmediğini belirttiler. Maliye Bakanlığı verilerine baktığımızda sigaradan kaynaklı sağlık harcama giderlerinin çok önemli bir yer işgal ettiğini üzülerek görüyoruz. Bu yama çok büyük; bunun mutlaka kapatılması lazım. Sigarasız hayatın kıymetini bırakanlar çok iyi anlıyorlar. Yeniden doğmuşuz diyorlar. Sigarayı bırakırken kul hakkının önemini düşünün. Bir yolda giderken insanı rahatsız eden bir taşı kaldırmak imanın şubelerinden biridir. Kul hakkı kapsamında da bu söylediklerimi özellikle vurgulamak istiyorum.

25


DOÇ. DR. HALİL COŞKUN

Obezite Cerrahisi ve Çapraz Bağımlılık:

Aşırı Yeme Bozukluğuna Bir Bakış Aşırı yeme bozukluğu (Binge Eating Disorder – BED), en çok obezite ile ilişkilendirilen bir yeme bozukluğudur. Herhangi bir zayıflama programına gidenlerin yaklaşık üçte birinde aslında BED vardır. Bu kişiler, bir oturuşta ya da iki saatlik periyodlarla büyük miktarda yemek için tekrarlayan krizler geçirirler. Ayrıca aşırı yediklerinde kendilerini durduramadıklarını da hissedebilirler. BED’li bireyler aşırı doyuncaya kadar ve çok yemek yemenin verdiği utançtan dolayı tek başlarına yiyebilirler. Ayrıca bu kişilerde aşırı yedikten sonra ortaya çıkan nefret, suçluluk ya da depresyon duyguları bulunabilir. İştahsızlık ve bulimia (tek seferde aşırı yemek yeme sendromu) daha çok duyulmuş olmalarına rağmen BED, aslında her ikisinden de daha yaygındır. Bir başka fark ise, iştahsızlık ve bulimia ezici bir üstünlükle kadınları ve kızları etkilerken, BED’li olanların %40’ının erkek olmasıdır. BED’in tıpkı obezite gibi aileden gelme eğilimi vardır ve hem BED’li kişilerde hem de ailelerinde depresyon ve madde bağımlılığı ile ilişkili olma olasılığı daha fazladır. BED’li olanların fazla kilolu ya da obez olma ve obezite cerrahisi araştırma olasılıkları daha fazladır. Obezite cerrahisi geçiren BED’li kişiler, aşırı yemeyi durduramazlarsa kendilerini ameliyat sonrası komplikasyon geliştirme riskine sokabilirler.

Obezite cerrahisi ve yeme bozuklukları

26

Obezite cerrahisi 40 kg/m2’den büyük bir VKİ ye (vücut kitle indeksi) sahip morbid obez kişilere ya da 35-40 kg/m2 VKİ ile birlikte diyabet ya da kalp hastalığı, v.d. gibi problemleri olanlara önerilmekte-

Obezite cerrahisi geçiren kişilerin birçoğu yeme bozukluğu ya da kumar, içki, sigara ve ilaç kullanımı gibi diğer bağımlılıklar geliştirebilirler. dir. Araştırmalar obezite cerrahisinin, morbid obez kişilerde zayıflamak için klasik yöntemlerden daha etkili olduğunu göstermiştir. Obezite cerrahisi zayıflamaya yol açarken, bir yandan da bazı riskler taşır ve işlemden önce bu muhtemel risklerle komplikasyonları bilmek önemlidir. Bu risklerden biriside “Çapraz Bağımlılık” dır. Aşağıdaki sorular, çapraz bağımlılık için risk taşıyıp taşımadığınızı belirlemenize yardımcı olabilir: 1- Rahatsız olduğunuz duygularla başa çıkmanıza yardımcı olmak üzere aşırı yemek yiyor musunuz?


2- Yemeği, sizi rahatlatması için kullanıyor musunuz? 3- Ailenizde alkol ya da ilaç bağımlılığı öyküsü var mı? 4- Yediklerinizi ve yemek miktarını değiştirmeyi düşünürseniz üzgün, yalnız ya da korkmuş hisseder misiniz? 5- Yemeğin en iyi dostunuz olduğunu hiç düşündünüz mü? 6- Travma, kötüye kullanma ya da ihmal öykünüz var mı? Bu sorulardan bir ya da daha fazlasına evet yanıtı verdiyseniz, kilo kaybı ameliyatından önce yemek ile ilişkinizi ele almalısınız. Yemek ile ilişkinizin bazı ihtiyaçlara hizmet etmek için geliştirilmiş olduğunu fark etmeniz önemlidir. Zayıflamaya hazır olsanız ve bunun için çok motive olmuşsanız bile, yemeğin hizmet ettiği ihtiyacın bazı başka yollarla karşılanmayacağından emin olmalısınız.

Obezite cerrahisi ile beslenme de��işiklikleri Obezite cerrahisinden sonraki beslenme değişiklikleri depresyon, zararlı yeme alışkanlıkları edinme ve vücut görünümü sorunlarına katkıda bulunabilir. Obezite cerrahisinden gelen değişiklikler, vitamin ve minerallerin emiliminde zorluğa neden olabilirler (ameliyat tipine göre) ve demir, kalsiyum, çeşitli B vitaminleri, D vitamini ile diğer vitamin ve minerallerde eksikliğe yol açarlar. Ameliyat, aynı zamanda protein emilim yeteneğini de etkileyerek laktoz intoleransına neden olabilir. Protein emilimindeki güçlük, ruh halini ve davranışları etkileyebilir, çünkü proteinde bulunan amino asitler vücudumuzun, beynimizde “iyi hissetme” kimyasalları olan serotonin, dopamin ve epinefrin yapmak için kullandığı şeylerdir. Bir araştırma çalışması, sıvı açlık diyeti (bu aynı zamanda beslenme yetersizliğine de neden olur) yapmakta olanlara amino asit takviyesi vermenin aşırı yemeyi %66 düşürdüğünü ve yemeğe duyulan isteği %70 azalttığını saptamıştır. Takviye almayan grupla karşılaştırıldıklarında bu kişiler, %41’e kıyasla yalnızca %14 oranında yeniden kilo almışlardır. Obezite cerrahisi olanların yaklaşık üçte ikisinin verilen vitamin ve mineralleri almadıkları düşünüldüğünde, yetersiz beslenme gerçek bir sorun olup, aşırı alkol ya da ilaç kullanımı ile daha da kötüleşmektedir. Çapraz bağımlılık ve obezite cerrahisi

Ameliyatla ilişkili komplikasyon ve risklerin ötesinde ortaya çıkan bir konu da çapraz bağımlılıktır. “Çapraz bağımlılık geniş anlamıyla, bir ilaç ya da maddenin (örneğin yemek) bir diğeriyle (örneğin alkol) değiştirilmesidir”. Obezite cerrahisi geçiren kişilerin birçoğu yeme bozukluğu ya da kumar, içki, sigara ve ilaç kullanımı gibi diğer bağımlılıklar geliştirebilirler ve ameliyattan sonra alışverişe veya cinselliğe daha fazla düşkün olabilirler. Çapraz bağımlılık gelişimi, Mide Bandı (Kelepçesi), Tüp Mide ve Gastrik Bypass ameliyatları dahil herhangi bir obezite cerrahisi prosedürü ile oluşabilir. Bu problemden kaçınmak için ameliyatı düşünen kişilerin, çapraz bağımlılık riskine sahip olma olasılıklarını araştırmaları önemlidir. Örneğin yemeği stresle başa çıkmak için kullanıyorsanız, yemek yerine kullanmakta olduğunuz diğer başa çıkma stratejileri nelerdir? Bu başa çıkma stratejilerini uygulamamış iseniz, ameliyat olmadan önce bunları düzenli olarak bir süre uygulamalısınız. Yemek sizi rahatlatıyorsa, ameliyattan sonra kendinizi nasıl rahatlatacaksınız? Örneğin kaygılı ya da kızgın olduğunuzda kendinizi yatıştıracak diğer yollar bulmayı, ameliyattan önce halletmiş olmalısınız. Yemekle duygusal bağlantınızı ya da yemeğin hayatınızda hizmet ettiği önemli amacı ele almadan ameliyat olmak, çapraz bağımlılığa yol açabilir. Geçmişinize saygı gösterin. Yemeği rahatlık ya da güven için kullanmışsanız bunun, o zaman rahatlamak veya güvenli hissetmek için bildiğiniz tek yol olduğunu kabul edin. Bunun için kendinizi suçlamayın. Artık yemeği bu yolla kullandığınız zamankinden farklı bir kişisiniz. Yeme bozukluğunuz başladığında belki de daha gençtiniz. Tam olarak iyileşmeye kararlı olduğunuzu kabul edin ve obezite cerrahisini seçerseniz bunu, çapraz bağımlılıktan kaçınmak için neler yapmanız gerektiğinin farkında olarak yapın. Eğer travma, kötüye kullanım ya da ihmal öykünüz varsa, bu konular üzerinde çalışmaya başlamak için konuyla ilgilenen bir psikolog-psikiyatrist den randevu alın. İyileşmek için yıllarca beklemeniz gerekmez. İyileşme süreciniz, kararlılığınız ve yardıma ihtiyacınız olduğunun farkında olmanızla başlar.


Devletin zirvesindeki en yetkili isimlerle, başarılı liderlerle bir masa etrafında buluşuyor olmak sorumluluğumuzun ne denli büyük olduğunu daha iyi idrak etmemizi sağladı.

YEŞİLAY ZİRVEYE ÇIKTI


RÖPORTAJ SÜMEYYA OLCAY

Yeşilay Haftası münasebetiyle başta Yeşilay Genel Başkanımız Prof. Dr. M. İhsan Karaman olmak üzere, Yeşilay Yönetimi Kurulu üyeleri ve Yeşilay Gençlik ekibi ile birlikte Ankara zirvesine bir ziyaret gerçekleştirdik. Tam da Yeşilay’ın kuruluş tarihi olan 5 Mart’ta Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ü, Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı ve TBMM Başkanımız Sayın Cemil Çiçek’i makamlarında ziyaret ettik. Yoğun gündemleri arasında Yeşilay’ın ziyaretlerini kabul eden değerli büyüklerimize, Yeşilay’a olan teveccühleri ve Yeşilay’ın çalışmalarına verdikleri desteklerden dolayı teşekkürü ve minnettarlığı ayrıca bir borç biliriz. Bu ziyaretin asıl kahramanları gençler… Ben dâhil bu ziyaret sürecinde bulu-


nan hiçbir genç arkadaşım günün birinde devlet büyüklerinin özel misafiri olacağını hiç değilse bu kadar erken beklemiyordu. Heyecanımız büyüktü ama gerçekleştireceğimiz ziyaret ve kendilerinde bırakacağımız izlenim heyecanı daha da büyüktü. Ziyaretimizin sürprizi ise devlet büyüklerimize Yeşilay pazubandı takarak kendilerini eski okul yıllarına götürmek olacaktı. Evet, yaşattık bu duyguyu kendilerine ve kısa bir süreliğine göç etti maziye hatıraları… Onur Ulukuz, Acıbadem Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon 2. sınıf öğrencisi. Hedefi İstanbul’daki tüm üniversitelerde Yeşilay Kulübü’nü kurmak. Bu yolda da emin adımlarda ve başarılı sonuçlarla yürümeye devam ediyor. Tuğba Gürsel, bir danışmanlık şirketinde, yatırım projeleri sorumlusu. Kendisi aynı zamanda Yeşilay Yönetim Kurulu yedek üyesi. En genç yönetim kurulu üyesi unvanıyla da Yeşilay gençlik teşkilatlanmasında başarılı çalışmalara imza atacağına gönülden inanıyoruz. Meryem Olcay, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı 2. sınıf öğrencisi. Üniversitesinde kurduğu Yeşilay Kulübü’yle ve Yeşilay etkinlik çalışmalarına verdiği desteklerle tam bir bağımlılık düşmanı. Hasan Çiftçi, Avukat. Yeşilay Ankara Şubesi’nin Gençlik Kolları Başkanı. Ankara Şubesi’nde yaptığı çalışmalar, verdiği emek ve gençlik faaliyetlerinde gösterdiği özveri tartışılmaz. Gelin hep birlikte devletin zirvesini ziyaret eden Yeşilay gençlik ekibinin o gün hissettikleri heyecana ortak olalım ve görüşmelerin detaylarını asıl kahramanlardan dinleyelim... Sayın Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız ve TBMM Başkanımızı bulundukları herhangi bir programda konuşmalarına şahit olmuştuk. Peki ya makamlarında? Acaba gençlerimiz Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne, Başbakanlık konutuna bir gün gideceklerini hiç düşünmüşler miydi? Hasan Çiftçi: Ankara’ya bürokrasi ve me-

Başbakanımızın ‘gençlerden ümitliyim’ mesajı ile ekonomik, etnik, dini herhangi bir ayrımı gözetmeksizin toplumun her kesimini en çok da gençleri tehdit eden bağımlılık tehlikesine karşı ciddi bir mücadele gücüne sahip olduğumuzu görmüş olduk.

mur şehri yaftası yapışmıştı. Evet, başkent olması dolayısıyla bürokrasinin ve siyasetin kalbidir Ankara. Çankaya taraflarına çıktığınız zamanlarda Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nü ve Başbakanlık konutunu görmeniz mümkündür. Bugüne kadar ben de her Ankaralı gibi yoldan geçerken Köşkü ve Başbakanlık konutunu görürdüm; ancak bu yerlere gireceğim hususunda bir düşüncem olmamıştı. Türkiye Yeşilay Cemiyeti Ankara Şubesi Başkanı Sayın Şemsettin Toprak, Yeşilay Haftası münasebetiyle Cumhurbaşkanlığı’na, Başbakanlığa ve Meclis Başkanlığına gideceğimizi belirttiğinde ne olacak, nasıl olacak diye bir anda düşünmeye başladım. Mesleğim gereği bir iki kez Meclis binasında bulunmuştum ama Cumhurbaşkanlığı Köşkü ve Başbakanlık konutuna gideceğim açıkçası hiç aklıma gelmemişti.


Tuğba Gürsel: Bir gün Başbakanlık Konutu’na, Çankaya Köşkü’ne çıkacağımı düşünüyordum. Fakat bu kadar erken olacağını beklemiyordum. Genç yaşta bu fırsatı yakalamış olmak mutluluk verici. Yeşilay misyonu taşırken bu buluşmaların gerçekleşmiş olması da bu görüşmeleri ayrıca anlamlı ve güzel kılıyor.

Bu tanışma hayatıma yeni bir sayfa açtı Onur Ulukuz: Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile bir gün tanışacağımı biliyordum ama bu kadar erken olabileceğini düşünmüyordum. Üniversite mezunu olduktan sonra kendi alanımda uzmanlaşıp ya alanımda yaptığım başarılı çalışmalar ile tanışmayı ya da öğrenim hayatım bittikten sonra siyasete atılarak tanışmayı planlıyordum. Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımızla tanışmam yaşantıma yeni bir sayfa açmamı sağladı. Hayatımda bazı değişiklikler ve düzenlemeler getirdim. Meryem Olcay: Bir gün böyle bir ziyarette bulunur muyum diye düşünmedim değil. Hangi şekilde gideceğimi, nasıl olacağını düşünürdüm açıkçası. Mesela medyadan takip ettiğim kadarıyla en son Twitter’da popüler olanların Köşk’e davet edilmeleri konuşulmuştu. Ondan önce de Cumhurbaşkanı’na, Cumhurbaşkanlığı web sitesinden gönderilen soruların, oy çokluğuna göre Köşk’e çıkması ile halktan birilerinin bu şekilde ziyaretlerde bulunabileceğini biliyordum ki benim de bu şekilde bir ziyaretim neden olmasın diye aklıma gelirdi hep. Büyük buluşmaların belki de üstesinden gelemediğiniz en zor yanı heyecan! Peki, gençler ziyaretteyken heyecanlandılar mı, neler hissettiler? Onur Ulukuz: Ziyaretteyken değil de en çok bu ziyarete katılacağımı duyduğum zaman heyecanlanmıştım. Hatta bu kadar heyecanlanma hayatımda bir ilkti diyebilirim. Ziyaretten önce sabah İstanbul-Ankara uçuş esnasında bile heyecanımı yenemedim. Ta ki Başbakanlık resmi konutunda beklerken; kapıdan Başbakanımızın geldiğini görene kadar bu heyecanım devam etti. Bu dakikadan sonra Başbakanımızın bizi çok sıcak karşılaması o gün boyunca yaptığımız diğer ziyaretlerde sakin olmamı sağladı. Meryem Olcay: Heyecandan ziyade saygı, sevgi duyduğum kişilerin yanında bulunmanın vermiş olduğu bir mutluluk vardı bende.

Yeşilay’ın gençlikle bütünleşmesi gerektiği tespiti ise çok yerinde bir ifadeydi bizim için. Gençler olarak bize verdiği tavsiyelerden biri de sosyal medyayı bu konuda etkin kullanmamız ve bu mücadele alanını genişletmemiz yönündeydi.


Tuğba Gürsel: Devletin zirvesindeki en yetkili isimlerle, başarılı liderlerle bir masa etrafında buluşuyor olmak her zaman karşılaşılabilecek bir durum değil. Sürekli televizyonlarda izlediğimiz büyüklerimizin bize bu kıymeti vermesi hepimizi çok heyecanlandırmıştı. Kapıdan girmeden henüz arkadaşlarımızla beraber paylaştığımız muhabbet, espriler, konuşma hazırlıkları, giriş sürecinde karşılaşılan durumlarla ilgili tespitler, görüşme esnasında yaşanılanlar, hepsi çok keyifliydi. Hediye sunumu görevi bana verildiği için özellikle heyecanlanmıştım. Özel desteklere rağmen söyleyeceklerimi unutuyor, cümleleri bir araya getiremiyordum. Hasan, Meryem, Sümeyya ve Onur’un katkılarıyla ziyaret öncesi yolda geçen ezber çalışmalarımız olumlu sonuç verdi. Hep beraber çok güzel bir heyecanı paylaştık. Görüşmeler sırasında yapılan ortak vurgu Yeşilay’ın gençleri kucaklaması üzerineydi. Sorumluluğumuzun ne denli büyük olduğunu, buna karşılık verilen desteğin de muazzam olduğunu zaten biliyorduk ama görüşmeler bunları daha iyi idrak etmemizi sağladı. Bağımlılık konusunda yapılması gereken çok

şey var, alandaki ihtiyaç belirgin ölçüde büyük ve ivedilikle ilgilenilmesi gereken konular. Yeşilay’ın kurulduğu günden bu yana sürdürdüğü kanun ve kuralların ötesinde bir gönüllülüğün ve hareketin esas unsuru olan gençler olarak yolumuzun açık olduğunu gördük. Başbakanımızın ‘gençlerden ümitliyim’ mesajı da bence hepimiz için özel bir öneme sahip. Ekonomik, etnik, dini herhangi bir ayrımı gözetmeksizin toplumun her kesimini en çok da gençleri tehdit eden bağımlılık tehlikesine karşı ciddi bir mücadele gücüne sahip olduğumuzu görmüş olduk. Ziyaretlerde gençlere yapılan vurgu ve verilen destek, her türlü zararlı alışkanlığa ve bağımlılığa karşı kazanabileceğimiz zafere olan inancımızı kuvvetlendirdi.

Başbakanımızdan elektrik çarptı. O anı unutamam. Hasan Çiftçi: O günkü ziyaretimizin ilk durağı Başbakanlık Konutuydu. Başbakanımız geldiğinde Ankaralı olmanın avantajını yaşadım. Başbakanımız, İstanbul’da Genel Merkez’e ziyarette bulunduğu için İstanbul’dan gelen isimlere aşinaydı. Ankara’dan gelen üye-


leri görebilir miyim diye sorduğunda Ankara Şube Başkanımız ve ben kendimizi tanıttık. Başbakanımıza Yeşilay Kolu pazubandı takdim etme aşamasında İstanbul’dan gelen Yeşilay gençlik kollarına mensup arkadaşlarımızla yanına gittik ve pazubandını taktıktan sonra, teşekkür etme aşamasında tokalaştık. İşte o an ellerimizi uzattığımızda sağ işaret parmağımda ve Başbakanımızın avucunun içinde bir elektrik çarpması ve anlık bir şaşkınlık oldu. İşte o an heyecan duymadım diyemem. Ziyaret sonrası bu “elektriklenme anı” aklıma geldikçe hafif bir tebessüm duyuyorum. Ziyaret önemli ama verilen mesajlar ve omuzlara yüklenen yük ve sorumluluk daha da önemli. Yeşilay’a olan desteklerini her daim vurgulayan büyüklerimizin gençlere ne gibi tavsiyeleri oldu? Meryem Olcay: Cumhurbaşkanımız Yeşilay’ı tozlu raflardan kaldırıp, eski zindeliğine kavuşturmamız gerektiğinin altını çizdi bilhassa. Başbakanımız gençlerden dem vurdu. Gençleri tüm zararlı alışkanlıklardan korumak için, Yeşilay’ın çalışmalarını son sürat devam ettirmesi gerektiğini vurguladı. Meclis Başkanımız ise farkındalığın önemini belirtti. Kısacası üç ziyarette de ortak dil; bu eşsiz kurumun layığına göre faaliyetler yapıp, insanlara rol model olmada öncülük etmesi oldu. Hasan Çiftçi: Her üç büyüğümüz de gençlerin, bağımlıklarla mücadele konusunda önemli bir yere sahip olduklarını, bizlere çok önemli işler düştüğünü vurguladılar. Başbakanımız konu hakkında gerçekten çok ilgiliydi ve çözüme yönelik projeleri hakkında bilgi vererek bizlere yol gösterdi.

Ayrıştırıcı değil kuşatıcı çalışmalar yapılsın. Tuğba Gürsel: Cumhurbaşkanımız yapılacak çalışmaların ayrıştırıcı değil kuşatıcı bir biçimde gerçekleştirilmesi gerektiğini söyledi. Herkesi işin içine çekmemiz gerektiğini, toplumun eskisine göre bugün Yeşilay’a daha fazla ihtiyacının olduğunu belirtti. Başbakanımızın söylediklerinde ise benim özellikle üzerinde durduğum gençlerden ümitliyim mesajı oldu. Yeşilay’ın gençlikle bütünleşmesi gerektiği tespiti ise çok yerinde ve haklı bir söylemi ifade etmekteydi bizim için. Gençler olarak bize verdiği tavsiyelerden biri de sosyal medyayı bu konuda etkin kullanmamız ve bu mücadele alanını genişletmemiz yönündeydi. Meclis

Günümüzde zaman ayrılabilecek, emek verip koşturulabilecek pek çok alternatif alan bulunmasına rağmen bağımlılık gibi zor bir alanı seçen gençler olarak içinde bulunduğumuz hayatı ve toplumu güzelleştirmeye katkı sağlamak istiyoruz.


Başkanımızın da gençliğinde Yeşilay çalışmalarına katıldığını öğrenmiş olduk. Meclis Başkanımız Yeşilay’ın eskisi gibi aktif ve herkesi kucaklayıcı bir tavırla çalışmalarını sürdürmesi gerektiğini vurguladı. Üç liderin de ortak vurgusu bu çalışmaların gençlik üzerinde ve her kesimi kapsayacak kadar geniş bir alanda yoğunlaştırılması üzerine oldu. Onur Ulukuz: Kendilerinin ortak bir sözü daha bizim yapacağımız çalışmalara yüzde yüz destek verecekleri oldu. Bu ülkenin Yeşilay’a çok ihtiyacı olduğunu, bir Kızılay gibi sadece afet zamanı değil sürekli aktif olmamız gerektiğini, Yeşilay’a sağlanan olanakların çok iyi kullanılması gerektiğini vurguladılar. Bağımlılığın çözümü için ise gençlerin çaba sarf etmelerini, bu anlamda Gençlik ve Spor Bakanlığı gibi ilgili bakanlıklarla işbirliği yapılması gerektiğini belirttiler. Böylesi bir ziyaret büyük bir anı olarak kalır belleklerde. Çekilen hatıra fotoğraflarına her bakıldığında aynı heyecan taşınır yine hislerde. Peki ya gençler bu buluşmayı nasıl anlatacaklar çevrelerine, bilhassa gelecekte?

Onur Ulukuz: Çevremdekiler benden bu ziyareti sordukları zaman ne anlatacağım diye düşünüyordum. Arkadaşlarım görüşmede olan biteni değil de daha çok Cumhurbaşkanımızın, Başbakanımızın, TBMM Başkanımızın konuşma tarzlarını, misafirperverliklerini, ne ikram ettiklerini sordular. Gelecekte de bu soruların değişeceğini pek sanmıyorum. Ama arayı çok soğutmadan tekrar Ankara’yı ziyaret etmek istiyorum. Meryem Olcay: Başbakanımızın ikram ettiği salebin tadını unutmayacağımı anlatırdım herhalde. İşin şakası bu.. Zamanında ne kadar samimi, sevecen, işlerini layıkıyla yapmaya çalışan devlet büyüklerine sahip olduğumuzu anlatırım gelecekte. Ankara’nın havası soğuktu ama oradaki sohbet çok sıcaktı. Tuğba Gürsel: Kaba bir tarifle özetlemek gerekirse tarih boyunca iyinin ve kötünün mücadelesi hep sürmüştür. Eskiden nasıl varsa bugünde kötülüğü yayanlar ve bu yayılan kötülüğün maalesef kurbanı olanlar halen var. Diğer tarafta da bu kötülüğü bertaraf etmeye çalışan iyiler var. Biz Yeşilay gençleri olarak tarafımızı belirledik. Kendimiz mağdur duruma düşmeden bizim kadar şanslı olmayan arkadaşlarımızın üzüntüsünü hissediyoruz ve başkalarının kötü alışkanlıkların müptelası olarak hayatlarının karartılmasını istemiyoruz. İnsanı insan yapan sadece yemek, içmek, uyumak ve bu şekilde bir hayat sürdürmek değildir. İnsanın farkı başka bir insanın ızdırabını hissedebilmesi ve başka insanlara yardım etmesi, fayda sağlaması ile ortaya çıkar. Biz bulunduğumuz yeri güzelleştirmek istiyoruz. Tercihlerden ibaret olan hayatta insanı mutlu kılan aslında yaptığımız tercihlerin bedeline ne kadar katlanabildiğimizdir. Kimsenin yaptığı yanlış tercihlerle, ödeyemeyeceği bedellerle hayatını kaybetmesini istemiyoruz Genç arkadaşlarımıza bir hatırlatmada bulunuyor, tarafımızı belli ediyoruz “Yaşamayı Seç” diyerek. Yeşilay bu düşüncelerin hayata geçirildiği en kuvvetli zeminlerden birisidir. Genç yaşta devletin zirvesindeki isimlerle bu meseleleri konuşabiliyor olma fırsatını başka bir yerde bulabilir miydik bilemiyorum, pek sanmıyorum açıkçası. Kısmet olursa çocuklarıma gururla anlatabileceğim örnek bir olay olacak bu buluşmalar.


PSİKOTERAPİST ÇİĞDEM ALPER

Tepkisel aşırı yeme bozukluğu

Yeme bozukluğu aslında temelde vücudun açıklanmayan duygularını, kendisini ve karşılanmayan ihtiyaçlarını ifade etme şeklidir.

36

Aşırı yeme bozukluğu Bulimiya’ya benzer, fakat aşırı yedikten sonra her hangi bir temizleme eylemi (kusma, müshil ilacı, aç kalma gibi) olmaz. Kişiler genelde, aşırı yeme krizleri sırasında kendilerini kontrolden çıkmış hissederler. Sonrasında suçluluk duygusu ve utanç duyguları takip eder. Aşırı yeme hastalığına sahip insanların çoğu yiyecekleri, hissetmek istemedikleri duyguları bloke etmek için kullanırlar. Bu kişiler aynı zamanda yiyecekleri günlük yaşam stresine karşı, kendilerini rahatlatmak, kendilerini uyuşturmak ya da içlerindeki boşluğu doldurmak içinde kullanabilirler. Bütün Yeme Bozukluklarında olduğu gibi Tepkisel Aşırı Yeme Bozukluğu da ciddi bir rahatsızlıktır fakat doğru yöntemlerle tedavi edilebilir. Belirtileri 1. Kilo alma 2. Yemek konusunda kontrolsüz hissetmek 3. Kendine güvenin düşük olması 4. Depresyon 5. Tedirginlik 6. Kiloda azalma ve artma 7. Sekse olan ilginin kaybolması 8. Yiyecekleri gizlemek 9. Suçluluk duygusu ve utanç 10. Kendinden iğrenmek 11. Pek çok değişik diyet denemek 12. Kilo kaybettikleri takdirde hayatın daha güzel olacağına inanmak 13. Gizli yeme alışkanlığı 14. Yiyecek ikram edilen sosyal etkinliklerden kaçınmak 15. İntihar düşünceleri Bedensel ve Tıbbi Komplikasyonlar 1. Şişmanlık 2. Adet görmede dengesizlik 3. Şeker hastalığı 4. Yüksek tansiyon

5. Yüksek kolestrol 6. Osteoartrit 7. Hareket etme kabiletinde azalma 8. Nefes darlığı 9. Kalp hastalıkları 10. Karaciğer ve böbrek hastalıkları 11. Kalp krizi ve ölüm Nedenleri: Doktorlar tam olarak bu hastalığın neden oluştuğunu bilmemektedir. Araştırmalar aile yaklaşımı, kültürel etkenler ve genler gibi pek çok etkinin hastalığın oluşmasına yol açtığını göstermektedir. Nedenlerden bir tanesi, modern ve ekonomik olarak gelişmiş toplumlarda medyanın genç insanlara özellikle kadınlara gönderdiği mesajlardır. Bu mesajlarda ana tema aşırı inceliğin çekici olduğudur. Modeller ve bazı ünlü kişiler gibi ince olabilmek bazı insanların sağlıklı olmayan bir kiloya inmelerini gerektirir. Bazı kişiler hem sağlıklı hem de ince olabilir fakat sorun pek çok gencin sağlıklarını yitirmeden o inceliğe ulaşmalarının mümkün olmamasıdır. Bazı genç insanlar medyanın incelik ile ilgili mesajlarına bakarak yanlış fikirler geliştirebilirler. Örneğin, 14 yaşındaki b ir genç kız, 1.60 m boya sahip birinin ideal kilosunun 40 kg. olması gerektiğine inanabilir, oysa sağlıklı kilo 50 kg. olmalıdır. Sonuç olarak genç yavaş yavaş öğünleri atlamaya başlar ve sağlıklı olmak için ihtiyacı olan besini almayı reddeder. Gittikçe zayıflar fakat kendini yine de şişman hisseder. Sonunda öyle bir hale gelir ki gıdasızlıktan dolayı hastaneye kaldırılması gerekli olur. Fakat yeme bozuklukları basitçe yemek ve incelme ile açıklanamaz, sorun bundan çok daha karmaşıktır. Yeme Bozukluğu olan kişiler ümitsizce başkaları tarafından onaylan-


mayı ve kabullenilmeyi arzu ederler ve bazen bu duyguları kısa vadede ince olmakta bulabilirler ya da yemek yiyerek kendilerini rahatlatabilirler. Yeme bozukluğu aslında temelde vücudun açıklanmayan duygularını, kendisini ve karşılanmayan ihtiyaçlarını ifade etme şeklidir.

Tıbbi yardım ne zaman alınmalı? Aşırı derecede kilo kaybı varsa ya da aşırı yemek yemek ve aşırı diyet yapmak arasında gidip geliniyorsa bir doktor ile konuşmak önemli olabilir. İnkar etmek yeme bozukluklarının bir belirtisidir, dolayısıyla kişi çoğunlukla bir aile bireyinin ya da arkadaşının ısrarı sonucu doktora gitmeyi kabul eder. Eğer aile bireylerinden birinde ya da bir arkadaşınızda yeme bozukluğundan kuşkulanıyorsanız, bir doktora görünmesi konusunda ısrar etmelisiniz, beklemekle zaman kaybetmeyin ve sorunun kendi kendine çözümlenmesini beklemeyin. Tedavi: Genel olarak kabul edilen bir gerçek yeme bozukluklarının tedavisinde, psikoterapist, doktor, yeme uzmanı ve hemşire gibi farklı alandan çeşitli klinisyenlerin tedaviye katılmasıdır Çoğu hastada yeme bozukluğunun yanı sıra aynı zamanda tedavi edilmesi gereken depresyon, kaygı bozukluğu ve diğer psikiyatrik sorunlarda mevcuttur. Yeme bozukluğu, hem fiziksel hem de ruhsal olarak insanı tahrip eder, dolayısıyla bu tür rahatsızlığı olan insanların hemen doktora başvurması gerekir. Erken teşhis ve önlem almak kişinin daha çabuk iyileşmesini önemli ölçüde etkiler. Erken zamanlarda teşhis edilmeyen ve geç kalınan durumlarda yeme bozukluğu kronik bir hale gelebilir ve hastanın yaşamını tehdit edebilir. En etkili tedavi yöntemi bir doktor ve yeme uzmanı ile birlikte psikoterapi ya da psikolojik danışmanlık almaktır. Tedavi kişiye özel olarak belirlenmelidir, çünkü tedavi hastalığın şiddetine ve hastanın özel sorunlarına, ihtiyaçlarına hitap etmelidir. Psikolojik terapi hastanın hem yeme bozukluğuna hem de hastalığın altında yatan kişisel ve kültürel psikolojik etkenlere eğilmelidir. Hastanın hem kendisiyle hem de yiyeceklerle barış içinde ve sağlıklı bir şekilde nasıl yaşayacağını öğrenmesi gerekir.


38 sรถyleลŸi


ZEKİ ÇAM Oğlumun adı Yeşilay!

Eski Yeşilaycılardan Zeki Çam… Yeşilay duygusu öyle bir işlenmiş ki içine Yeşilay ismini oğlunda yaşatmak istemiş emekli Polis Memuru. Yaşatmış da… Bizler de Yeşilay ile olan geçmişini ve Yeşilay’a olan hizmetlerini konuşmak için kendisini ziyaret ederek Zeki Çam’ın o tatlı sohbetine iştirak ettik.


SÖYLEŞİ FATIH KAPLAN FOTOĞRAF: MERVE KÖSE

Zeki Bey kendinizden bahseder misiniz? Aslen Eskişehirliyim.1969 yılında Polislik mesleğine başladım. 1983 yılında emekli oldum. Emekli olduktan sonra boş durmayı sevmediğim için güvenlik amirliği başta olmak üzere kargo, sigortacı, inşaat gibi farklı sektörlerde çalıştım. Çok kısa bir zamandır da istirahattayım. Antalya Merkez’de ikamet etmekteyim. Yeşilay ile olan alakanız ne zaman başladı? Çok küçük yaşlardan itibaren Yeşilaycıyımdır desem yeridir aslında. Yeğenim benden iki yaş küçüktü, aynı okulda okuyorduk. Daha ortaokuldayken sigara içmesinden dolayı sürekli disiplin cezası alırdı. O her ceza alışında ağabeyim de bana kızardı. Neredeyse bütün okul hayatım yeğenim ve diğer arkadaşlarımın sigarayı bırakması için uğraşla geçti. Emekli olduktan sonra havalimanında güvenlik amiri olarak çalışırken de yaklaşık otuz personelime bazen uyarı bazen de tatlı sert tehditle sigarayı bıraktırdım. Bu sebeple beni hep Yeşilaycı olarak addederlerdi. Yeşilay ile olan alakam o kadar derindi ki oturur şiirler yazardım Yeşilay ve mücadele alanları için. Hiç sigara ve benzeri zararlı madde kullanmadınız bugüne kadar o halde… Kesinlikle… Bugüne kadar da ne bir sigara ne de başka bir zararlı madde asla kullanmadım. Annem derin bir hoca kızıydı. Tabiri caizse tam bir Osmanlı kadını. Küçük yaştan itibaren sürekli beni uyarırdı bu tür konularda.. Annemden çok ders almışımdır değerler, ahlak, yaşayış, davranışlar hususunda… Şiir yazdığınızı söylediniz… Evet, şiire olan ilgim büyüktür. 1600 tane şiirim var. Bunların bin kadarı aşk şiiri… yeşilay adına da yazmış olduğum şiirlerim mevcut. Şiir o kadar içime işlemiş ki pazarda, sokakta gördüğüm her şey benim şiir konum olabiliyor. Ünlü isimlere de şiirler yazarım. Örneğin en son Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’a cezaevinden çıktıktan sonra bir şiir yazıp göndermiştim kendisine…

Şiirlerinizi kitap haline getirmeyi düşündünüz mü hiç? Düşündüm tabi. Kim istemez ki? Ama bir türlü nasip olmadı… Sizin Yeşilaycı oluşunuzun en önemli nişanesi oğlunuzun adını Yeşilay koymanızdır muhakkak. Nereden geldi oğlunuza bu ismin verilmesi fikri? Polis olduğum yıllarda incelediğim bütün suçlarda ortak bir nokta vardı. O da bütün suçluların madde bağımlısı ya da alkolik olmasıydı. En iyimser olanı ise muhakkak sigara tiryakisiydi. O dönemlerde de oğlum olmuştu ve ben ülküsünü şiar edindiğim Yeşilay’ın ismini oğluma verdim.. Çok güzel bir düşünce ama bu ismi koyarak eşinizden ya da çevreden bir tepki almadınız mı? Aslında bu tür bir isi çocuğuna vermek biraz cesaret ister. Çünkü böyle bir ismin çocuğa verilmesi hiç alışık olmadığımız bir durum. Ama Allah şahit; eşim olumsuz hiçbir cümle kullanmadı ben bu ismi koyarken. Tam tersi bana destek verdi. Ama çevreden kınandığım zamanlar oldu.

Türkiye’nin her yeri için Yeşilay bir ihtiyaç ama 50 kadar ilden daha büyük bir ilçe olan ve turizmin Türkiye oranında büyük payına sahip olan Manavgat’ta her yerden daha fazla bir ihtiyaç Yeşilay.


Peki, oğlunuz bu durumu idrak ettiği zaman nasıl bir tepki verdi, bu isme ve şu anda nasıl karşılanıyor? Benim oğlum da Akşehir’de Polis’tir. İsmi kabullendi tabiî ki de.. bir tepkisi de olmadı. Babasının ne kadar samimi bir Yeşilaycı olduğunu çok iyi bilir oğlum… Yeşilay ismini duyunca elbette şaşıran oluyor. Ama Yeşilay sadeliği, saflığı, güzel bir hayatı temsil ediyor… Kendisi bir dönem Trafik Büro Amirliğinde 5 tane bayan polisle birlikte görev yapıyordu. Sadece şu şekilde bir durumla karşılaşmış; çok kişi gelip Yeşilay Hanımla görüşebilir miyiz diyorlarmış…(gülüşmeler) Bağımlılık tehlikesi en çok gençlerimizi tehdit etmekte... Bu hususta deneyimlerinize de dayanarak eski bir Yeşilaycı olarak gençlerimize ne tür tavsiyelerde bulunursunuz? Gençler sigaradan, alkolden, uyuşturucudan uzak dursunlar yeter… Özentiyle, merakla, arkadaş tavsiyesiyle bu maddelere ilgi duymasınlar… Çünkü bütün kötülüklerin anası bunlardır. Kullananların sonu ya ölümdür ya da hastane. Bunları kullananla-

rın bilhassa bu maddelere ulaşmak için yapamayacağı kötülük yoktur. Son olarak Yeşilay hakkında düşüncelerinizi almak istesek? Yeşilay Cemiyeti’nin kurulduğu günden bugüne dek Yeşilay’a destek veren, etkinliklerinde görev alan bütün büyüklerimizi, kardeşlerimizi, yeğenlerimizi tebrik ediyorum. Özel bir tebriğim de size. Manavgat’ta otellerde güvenlik amirliği yapmıştım. Gerek o dönemden gördüklerim gerekse sonra duyduklarım bakımından Manavgat’ta Yeşilay bir ihtiyaçtı. Türkiye’nin her yeri için Yeşilay bir ihtiyaç ama 50 kadar ilden daha büyük bir ilçe olan ve turizmin Türkiye oranında büyük payına sahip olan Manavgat’ta her yerden daha fazla bir ihtiyaç Yeşilay… Burada alkole ve diğer zararlı maddelere karşı bilinçlendirme çalışmalarının yapılmasını çok önemsiyorum. Yeşilay Temsilciliğini kurmanızdan dolayı sizi de tebrik ediyorum. Gerek Antalya gerekse Manavgat’ta yapacağınız programlarda görev vermeniz durumunda üzerime ne düşerse yapmaya hazırım.

41


GÜLER BILEN

Ye ve sakinleş, ye ve rahatla, ye ve mutlu ol! Gerçekten öyle mi?

Y

42

ediğimiz içtiğimiz ürünlere ne kadar dikkat ediyoruz? İyi bir etiket okuyucusu muyuz? Aldığımız ürünlerin içinde bulunan maddeleri tanıyor muyuz? Ve aldığımız besinleri doymak için mi yoksa bağımlılık yaptığından mı daha çok tercih ediyoruz? Hangi tür yiyecekler bağımlılık yapıyor? Son yıllarda artan obezite, diyabet, karaciğer hastalıkları, bağırsak hastalıkları, beyin ve beyin fonksiyonlarının bozulması, stres, kaygı, ruhsal bunalımlar ve psikolojik hastalıkların sebeplerinin yediğimiz içtiğimiz ürünlerin içeriğindeki maddelerden kaynaklı olduğunu da biliyor muyuz? Hangi ürün bize ve çocuğumuza zarar veriyor diye raftan kaldırılıyor? Yeni nesil, anne karnında kanser, eksik organ, genetik hastalıklarla savaşmaya başlıyor. Bizler bunların sebebini görmezlikten mi geliyoruz? Gıda, giyim, temizlik, kozmetik ürünlerinde bunca oyun oynanırken neden hep sessiz kalıyoruz? Neden başkaldırmıyoruz? Yavrularımıza daha yaşanabilir, sağlıklı, temiz bir dünya kurmak en asli görevimiz değil mi? Üzülüyorum en çok da bilinen hataların tekrarlanmasına üzülüyorum. Çünkü bir anne olarak ben bütün bu soruları yanıtlarken alıverişte başka olabiliyorum. Ne kadar dikkat etmeye çalışsam da, hangi ürüne el uzatsam hiç biri masum değil. Yani hiçbir raf ürünü evimize girmeyecek mi? Peki bu müm-

Çocukluğumuzda üç öğün sofra kurardı annemiz ve dolu dolu tabaklar, ekmek yemekten kaçınmazdık. Peki, ne oldu da şimdi herkes porsiyon küçültmeye, öğün atlamaya, ekmekten kaçınmaya, üç düşman kabul edilen şeker, tuz, un korkusuna kapılmaya başladı?


kün mü? Hayır. Mutlaka şu şöyle, bu böyle diyoruz ama mecbur kalıyoruz yine satın almaya. Oysa sağlığımızla bu kadar oynanırken en güzel tepkiyi bize haksız yere sinsice tuzak kuranlara hadlerini bildirmekle vermeliyiz. O ürünleri almayarak, kullanmayarak, çevremize de anlatarak yola çıkmış olsak daha bilinçli bir toplum olarak sağlık her şeyden önce gelir sözüne de uymuş olmaz mıyız? Son yıllarda artan bir yeme ve içme kısaca beslenme hatalarından kaynaklı hastalıklar hızla çoğalmaya başladı. Kanser, diyabet, karaciğer hastalıkları, mide ve bağırsak hastalıkları, beyin kontrolünün azalmasıyla ilgili hastalıklar, psikolojik hastalıklar nasıl da birden bire çoğaldı. Özellikle bazı maddeler var ki bu maddelerin girdiği yiyecekleri daha çok tüketiyoruz ve bağımlılık oluşturacak kadar yeme isteğimiz artıyor. MSG lezzet artırıcı katkı maddesi: Hazır gıdaların çoğunda özellikle çorbalarda kullanılmaktadır. Yüksek Fruktoz (mısır şurubu): Ketçap, krema, kola, gazoz, şekerleme, çikolata, gofret, puding, hazır kek, özellikle çocukları sıkça tükettikleri gıda değeri olmayan ürünlerde kullanlan bu maddelerin iştah açıcı özellikleri var. Yedikçe tekrar yeme isteği uyandırıyor. Ve bağımlılık yapmaya sebep oluyor. İnsanların son yıllarda bu tarz gıdaları aşırı tüketmesi de bu tür yiyecek ve içeceklere olan eğilimi artırdı. Bu ürünler pastanecilikte de kullanılıyor. Oysa hiçbir ürün o kadar sağlıklı ve doyurucu değil. Sadece iştah açan, sağlıksız, yüksek kalorili, tehlikeli, hatta ölümcül! Peki, bizler tüketici olarak hangi ürünü alırken bunlara dikkat ediyoruz? Benim çocuğum cips istediği zaman ona önce zararlarını anlatmalıyım. Bizler ne kadar çabalasak da bugün okullarda maalesef ki çocuklarımız, gençlerimiz hep fast food tarzı yiyecekler ve asitli içeceklerle doymaya çalışıyor.. Niçin bu gıdaları daha çok tercih ediyor çocuklar? Çünkü içeriğindeki maddeler onları bu yiyecekleri daha çok tüketmeye itiyor. Yeme alışkanlıklarımız ne zaman değişmeye başladıysa, sağlığımız da o zaman bozulmaya başladı. Ve sürekli ayakta bir şeyler

atıştıran, yolda otobüste, serviste yiyen içen, internetin veya televizyonun karşısında tıkınan birileri olduk çıktık bir anda.

Ye ve sakinleş, ye ve rahatla, ye ve mutlu ol! Nereye kadar? Çözüm hastanede bitiyor. Bir yığın diyet listesi… Ve yasaklar… İşin içinden şimdi daha da çıkılmaz oluyor. Çünkü yasaklandıkça daha da yeme arzusu artıyor çoğu zaman insanın. Çok mu yiyoruz? Eskiden insanlar daha çok yerdi hem de bir oturuşta iki ekmek, iki tabak pilav hatta üç kişi bir kuzuyu devirirdi. Ama kimse bu kadar kilolu ve hastalıklı değildi. Öyle ya çocukluğumuza dönelim üç öğün sofra kurardı annemiz ve dolu dolu tabaklar, ekmek yemekten kaçınmazdık; kuru fasulye, pilav, köfte, sarma, börek biz daha çok yerdik inanın. Peki, ne oldu da şimdi herkes porsiyon küçültmeye, öğün atlamaya, ekmekten kaçınmaya, üç düşman kabul edilen şeker, tuz, un korkusuna kapılmaya başladı? Biz kahvaltıda tek bir besin almazdık; en yüksek kalorili, en çok enerji veren besinleri hiç korkmadan tüketirdik. En önemlisi annemiz ya da babamız hiçbir zaman bize yemek ye, yemeğini bitir, yemezsen şöyle yaparım, yersen bunu alırım demezdi de. Sabahları erken kalkılırdı ve inanın birçok aile hep beraber kahvaltı ederdi. Fırından yeni çıkmış sıcacık ekmek, çay ve kahvaltılıklar… Okul çıkışı tüm çocuklar sokaklara dökülürdü. Çünkü sokaklar eskiden bizimdi. Etraf bu kadar beton yığınları ile daraltılmamıştı, bu kadar asfalt yol yoktu, caddeler arabalarla dolup taşmazdı, egzoz dumanı yutmazdık, radyasyon ağı bu kadar çok sarmazdı bizi. Her şey doğaldı; yediklerimiz, içtiklerimiz, soluduğumuz hava bile doğaldı. Saklambaç, kör ebe, elim sende, yakan top, yedi kule daha sayamadığım oyunlar oynardık. Terlerdik su içerdik, gizli gizli kar yerdik, ellerimiz kirlense de unutup yediğimiz hiçbir şeyden mikrop kapmazdık; çok sağlıklıydık, çok mutluyduk, çok kalabalıktık, çok özgürdük ve çok çocuktuk. Akşam bu yorgunluğun üstüne tıka basa yerdik ve pijama giymeye fırsat bile kalmadan oracıkta uyuya kalırdık, mışıl mışıl uyurduk, sabah da erkenden kalkardık. Ve bir o kadar da sağlıklıydık.


söyleşi UĞUR IŞILAK:

Bu coğrafyanın değerlerinden kopuk yaşayan ozan olamaz Muhibbi, Avni, Selimi* şiirleri bestesinden geçmiş bir isimdir Uğur Işılak. Makam-ı Sultan albümüyle de dinleyicilere neşretmiş bunu keyifli melodilerle. Bizler de Anadolu kültür ve değerlerine verdiği önem ve bu konulardaki hassasiyetiyle öne çıkmış modern halk ozanı Uğur Işılak ile sanat hayatı üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

SÖYLEŞİ SÜMEYYA OLCAY FOTOĞRAF BETÜL KOYUNCU


Besteleriniz, gelenek ve kültüre verdiğiniz değer sizin bir Anadolu çocuğu olduğunuzu gösteriyor. Halen de öylesiniz fakat Almanya’da doğdunuz, büyüdünüz. Ailenizi Almanya’ya götüren süreç ne idi? İşçi ailesi olarak gitti ailem Almanya’ya. Orada dünyaya geldim. Bu süreç 1960’lı yılların sonunda başladı. Niyet, amaç belli bir birikim yaptıktan sonra dönmekti. Fakat gidenler işin öyle olmadığını gördü. Derken orada farklı bir kültür oluşumu da gerçekleşmiş oldu. Yani bir Batı Avrupa Türk kültürü neşvünema buldu Avrupa topraklarında. Eskiden bir Batı Avrupa Türklüğü denen bir şey yoktu. Bu tanımı, bu olguyu ilk gerçekleştirenler buradan 1960’lı yılların sonunda giden Türkler oldu. Ardından ikinci nesil, üçüncü nesil derken şu anda nasıl Balkan Türklerinden, Orta Asya Türklerinden bahsediyorsak, Avrupa’da da bir Batı Avrupa Türklüğü meydana gelmiş oldu. Ben 20 yaşına kadar orada kaldım. Ondan sonra kültürümüzün, benliğimizin ve geleneğimizin merkezi olan beldeye, diyara koşup gel-

dim. Anadolu’ya geldim. Anadolu değerlerine bu kadar bağlı olmanızın da gurbetçi bir aile olmanızdan kaynaklandığını söyleyebilir miyiz? Onun da bir sebebi olabilir ama Türkiye’de yaşayıp vatanını, devletini, milletini aşırı derecede seven yok mudur? Bu biraz maya meselesi. Aileme baktığımda milli duyguları coşkun insanlar olduğunu görmüşümdür hep. Dolayısıyla öyle bir ortamda yetiştik. Bize de bu manada duygular sirayet etmiş oldu. Biz de aynı çizgide fakat farklı bir metotla bu duyguyu devam ettirdik. 12 yaşından itibaren Avrupa’da konser vermeye başlamışsınız. Ailenizin katkısı olmuştur muhakkak… Abimin bağlama eğitimim konusunda katkısı oldu. Bana ilk bağlama çalmayı öğreten abimdi çünkü. Dolayısıyla bağlamayla, türkü tınısıyla büyüdük. Kendi kabiliyetinizi de bu vesileyle keşfetmiş oluyorsunuz. O kabiliyetle birilikte sahneye çıkma arzusu olduğu için değil de beni teşvik ettikleri için 12-13 yaşlarında sahnede oldum.

Ozanlık aslında bugünün Dede Korkut’u olmaktır. Yani ozan dediğiniz insan biraz bilge olur. Kendi kültürünü bilir. Tarihinde söylenmiş halk edebiyatı adına ne varsa haberdar olur.


Üniversite sonrasında mı başladınız profesyonel olarak müzik hayatına? 17-18 yaşlarında başlamıştım profesyonel olarak müzik yapımına. Stüdyolarda bağlama çalıyordum. Yani stüdyo ortamına benim girdiğim yaş on yedili yaşlardır. Modern halk ozanı.. Yakışıyor bu size.. Ülkemizde bu noktada bu unvanı hak eden nadir isimlerden birisiniz... Bu bağlamda ozanlığın sizdeki manasını öğrenmek isterim.. Ozanlık aslında bugünün Dede Korkut’u olmaktır. Yani ozan dediğiniz insan biraz bilge olur. Kendi kültürünü bilir. Tarihinde söylenmiş halk edebiyatı adına ne varsa haberdar olur. Onlarla pişmiş, yoğrulmuş olur. Ve bütün bunlarla beraber çok iyi gözlemci olur. Gözlemlerini de çok iyi şekilde söze yansıtır, şiire yansıtır, besteye güfteye yansıtır, bağlamaya, kopuza yansıtır. Biz ozanlığın bu tarafını biraz kaybetmişiz. Sadece kahve köşelerinde, masa üstüne çıkıp türkü çığıran veyahut atışan, taşlama yapan kişilere ozan demişiz. Tabi her insana göre ozanlık tanımı, algılayışı değişebilir ama benim tanımıma göre bir defa ozan bu ülkenin milli değerlerine saygı duyacak. Bu coğrafyanın değerlerinden kopuk yaşayan bir adamın ozan olma imkânı yok. Şimdi bakıyorsunuz; bu ülkenin değerlerine, maneviyatına, milli değerleriyle hiç alakası olmayan adamlar ozan yakıştırması yapılmış. Sen hem ülkenin değerlerine hakaret edeceksin hem sırtını döneceksin hem de ben ozanım diyeceksin. Öyle bir şey yok. Bir defa bu milletin maneviyatıyla, milliyetiyle, değerleriyle barışık olacak ozan dediğin adam. Barışık olmayandan ozan olmaz. Yarabbi, beni halkın hüsnü zannı gibi eyle. İnanç ve değerlere sahip çıkarak ve bunları yaşayarak, gösterişten uzak sahnede olan, tanınan çok fazla isim yoktur. Bunu başarmak da zordur. Bunu nasıl sağlıyorsunuz? Sonuçta hayran kitlesinden alınan teveccühler insanın nefsini okşar. Marifet iltifata tabidir derler. Bu önemli bir söz… Aynı zamanda İbni Sina “Sanat takdir edilmediği yerden göç eder” diyor. Şimdi eğer icra ettiğimiz sanat gerçekten sizin değer verdiğiniz, kıymet verdiğiniz insanlar tarafından takdir edilmiyorsa o sanat bu coğrafyada çok durmaz; göç eder. Sadece sanat alanında değil tıpta, teknolojide, ede-

Hiçbir şiir gösteremezsiniz ki halk edebiyatında, sözlü edebiyatta bugüne kadar yazılmış olup içinde tasavvuf olmasın.

Tasavvuf kültürü olmayan bir insanın halk edebiyatında da kültürü yoktur.

47


biyatta göçler vermişiz. Neden? Takdir edilmediği için. Sanat da böyle. Sanatta iltifat önemlidir sonuçta. Ama bu iltifatlarda şuna dikkat etmek lazım; gelen iltifat ‘vay be ben neymişim’ dedirtiyorsa size, bu tehlikeli. Ama gelen iltifat sizi eziyorsa, siz de bu iltifat sonucunda şunu diyebiliyorsanız; ‘Yarabbi böyle değilim ama beni inşallah bu iltifatlar gibi et. Bu kişilerin hüsnü zannını boşa çıkarma, beni onların hüsnü zannı gibi eyle’ diye temennide bulunur, iltifatları dua şeklinde Allah’a havale ederseniz; bu sizin için ciddi bir kazanım olur. Ben de biraz iltifatları böyle değerlendiriyorum. Dua niteliğinde Allah’a havale ediyorum. İnşallah dönüşü de oluyordur. Peki, tasavvufla aranız nasıl? Dedenizin de çok iyi bir mutasavvıf olduğu söylenmektedir… Evet, dedem de mutasavvıf biri idi. Bizim ailemizde çoktur. Tasavvuf halk edebiyatının temelini oluşturur. Yani tasavvuf kültürü olmayan bir insanın halk edebiyatında da kültürü yoktur. Çünkü halk edebiyatı o kadar geniş bir edebiyat ki hiçbir şiir gösteremezsiniz ki halk edebiyatında, sözlü edebiyatta bugüne kadar yazılmış olup içinde tasavvuf olmasın. Böyle bir şiir yok. İçinde muhakkak tasavvufu öğen kalıplar, beyitler vardır. Yine tasavvuf kültüründen kaynaklı olan binlerce deyim vardır. Bu yönüyle tasavvuf bizim halk edebiyatımızın aslında menşeini oluşturuyor. Yani onsuz bir halk edebiyatı gerçekten tüyü yolunmuş bir kuş gibidir. Ozansanız eğer, şiirlerle uğraşıyorsanız mutlaka tasavvufla ilginizin, bağınızın olması gerekir. Bu bağ da iki türlü olur. Bir; bilgi birikimiyle tasavvuf kültürünü araştırmışsınızdır, tasavvuf kavramlarını öğrenmişsinizdir, kaba bir tabirle bu işin jargonunu bilmişsinizdir; dolayısıyla tasavvuf literatürüne vakıf olursunuz veyahut o literatürü yaşarsınız. Bu şekilde iki unsur var, bendeki gizli kalsın.

Padişahların şiirlerini besteleyerek müziksever insanların istifadesine sunduk. Necip Fazıl Kısakürek’in şiirlerinden oluşan Üstad albümünüzden sonra muhteşem bir albüm daha çıkardınız... Makam-ı Sultan! Bu albümden bahsedebilir misiniz? Üstad projesinden sonra öyle bir proje yapmak lazımdı ki çıta olarak onun üzerinde olsun, altında ezilmesin Üstad albümünün. Gerçekten de Makam-ı Sultan, Üstad albümünün üzerinde bir çalışma oldu. Yıllardır zaten Osmanlı padişahlarını şiirlerini kısmen de olsa gören, tarayan, onlarla ilgili şerhler okuyan bir insanım. Bu-

güne kadar böyle bir çalışma yapıldı mı diye düşündüğümüzde baktık; bir tane örnek yok. O zaman padişah şiirlerini besteleyerek padişah şiirlerini okumayan ama müzik seven insanların en azından istifadelerine sunalım dedik. Bunları tamamen beş yüz yıl öncesi dille bestelemek yerine bugünün algısına hitap etmek kaydıyla tamamen değil; kısmen sadeleştirme yoluna gittik. Örneğin; Osmanlıcada bir hususi kelimeler olan kelimeler, kavramlar vardır sadece divan edebiyatıyla ilgili olan insanların kullandığı kavramlardır bunlar; bir de yine Osmanlıca’da umumi kavramlar var. Halkın da kullandığı kavramlar. Biz bazı hususi kavramları umumi kavramlarla değiştirdik ama değiştirdiğimiz kavramlar da yine Osmanlıca. Ama Türk halkının da bildiği Osmanlıca kelimeler bunlar. Çok fazla dokunmadan, öze halel getirmeden bir sadeleştirme yaptık. Osmanlı padişahlarının şiirleri de bu vesileyle 3-5 tane de olsa yakından hissedilmiş olsun, tadılmış olsun dedik. Öyle de oldu inşallah. Peki, padişahların yaşadığı aşk, bağlılık nasıl yansımış şiirlerine? Benim incelediğim şiirlerde şiirlerin birçoğu aşk şiiri. Yani padişahlar her ne kadar yıllarını at sırtında geçirseler de, hayatları muharebelerde geçse de; şiirleri de sanki muharebeler üzerine olacakmış gibi düşünüyor insan. Ama hiç de öyle değil. Kılıç üzerine, muharebe üzerine, savaş üstüne, galibiyet üstüne hiçbir şey yazmamışlar. Genelde aşk temasını işlemişler. Bu yönüyle de padişahların ne kadar duygu adamı olduğu görüyoruz. (*) Mahlaslar: Muhibbi / Kanuni Sultan Süleyman, Avni / Fatih Sultan Mehmet, Selimi / Yavuz Sultan Selim

Üstad projesinden sonra öyle bir proje yapmak lazımdı ki çıta olarak onun üzerinde olsun, altında ezilmesin Üstad albümünün.


SAĞLIKLI YAŞAM

Ağız kokusu çileniz olmasın 10 adımda kokudan kurtulun En büyük sorununuz ağız kokusu ve çevrenizden uzak mı duruyorsunuz? Birçok insanın sorunu olan ağız kokusu, kişinin hem kendisini hem de çevresini rahatsız eden bir durum. Ağız kokusu, yediklerimizden ve içtiklerimizden kaynaklandığı gibi bazı hastalıkların da habercisi olabiliyor. Anadolu Sağlık Merkezi Diş Hekimi Alper Çıldır, ağız kokusunu yenmek için diş sağlığınıza ve yediklerinize dikkat etmeniz gerektiğini vurguluyor. 1. Dişlerinizi ve dişetlerinizi koruyun! Diş çürükleri ve dişeti iltihapları ağız kokusunun önemli nedenlerindendir. 2. Ağzınızda bulunan protez ve köprüleri kontrol ettirin! Ağız içindeki eskimiş köprü ve diş protezleri zamanla gıda birikmesine yol açarak kötü kokulara neden olabilir. 3. Sakız çiğneyin! Tükürük akış hızını arttırmak, ağız kokusu ile savaşmanın en güçlü yollarından biridir. 4. Daha fazla su için! Özellikle yaşla artan vücut kuruması pek çok yönden dikkat edilmesi gereken bir durumdur.

5. Asla burnunuz tıkalı uyumayın! Sinüzit gibi hava yolu rahatsızlıkları geceleri ağızdan nefes almamıza neden olur. Bu durum ağız ve boğazı kurutarak bakterilerin üremesi için ideal bir ortam oluşturur. 6. Basit şeker tüketimini azaltın! Beyaz un, beyaz şeker, glukoz/fruktoz şurubu ile tatlandırılmış tüm hazır gıdalar ağız içindeki bakteriler için hazinedir. 7. Lokmaları iyi çiğneyin! Lokmaların iyi çiğnenmesi, yiyeceklerle tükürük salgısının iyice karışmasını ve ağızda yemek parçası kalma olasılığını düşürür. 8. Peynir ve Tarçın tüketin! Öğün sonrası ağız içerisindeki asidik ortamı bazik hale çevirecek peynir vb ürünler tüketin. 9. Diş ipi kullanın! Diş ipi sayesinde fırçanın çıkaramadığı yerlerdeki bakteri ve yemek artıkları sökülür. 10. Sigara içmeyin! Sigara içmek ağız kuruluğuna neden olduğundan ağız kokusuna sebep olur. Bu önerilere uyulmasına rağmen koku devam ediyorsa bir uzmana başvurmak gerekir.


Küresel Alkol Politikaları Sempozyumu | 26-27 Nisan

Dünya sağlık otoriteleri buluşuyor Türkiye Yeşilay Cemiyeti Dünya Sağlık Örgütü ile birlikte Türkiye’de alkol politikaları üzerine düzenlenecek ilk sempozyuma ev sahipliği yapıyor. 26-27 Nisan’da gerçekleşecek ve Dünya Sağlık Örgütü Genel Başkanı Dr. Margaret Chan’ın konuk olacağı sempozyumun açılışına Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da katılacak. Türkiye Yeşilay Cemiyeti, giderek yükselen bir halk sağlığı problemi olarak ortaya çıkan alkol tüketimi konusunda gereken sağlık tedbirlerinin alınmasını sağlamak amacı ile 26-27 Nisan 2013 Tarihleri arasında “Küresel Alkol Politikaları Sempozyumu” düzenliyor. Sempozyum, 53 Ülkeden Dünya Sağlık Örgütü yetkilileri başta olmak üzere 1200’ü aşkın konusunda uzman ismi ağırlayacak. Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek sempozyuma Dünya Sağlık Örgütü Genel Başkanı Dr. Marga-

ret Chan konuk olacak. Türkiye’de uluslararası anlamda ilk kez düzenlenecek olan sempozyumun açılışına Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ da katılacak. Sempozyum T.C. Sağlık Bakanlığı, T.C. Milli Eğitim Bakanlığı, T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, T.C. Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Türkiye Alkol Politikaları Platformu desteği ile gerçekleştirilecek. Sempozyum Türkiye ve dünya siyasetine alkol politikaları önerileri sunmak, alkol politikaları alanında çalışmalar yapan uluslararası aktörlerle bilgi paylaşımında bulunmak ve toplumda alkol tüketiminin zararları ile ilgili farkındalık sağlamayı amaçlıyor. Sempozyumda Yeşilay ve Dünya Sağlık Örgütü bir ortak deklarasyona imza atacak. Deklarasyon politika yapıcılara ve aynı halk sağlığı sektöründe çalışmalar yapan organizasyonlara yol gösterici olacak.


SAĞLIKLI YAŞAM

Sağlık turizmi profesyonelleri bir kez daha İstanbul’da buluşuyor Son yılların en gözde sektörlerinden biri olan sağlık turizminin dünya genelinde sergilediği gelişme, özellikle son yıllarda Türkiye’de de etkisini göstermeye devam ediyor. Sağlık turizminin ülkemizde kaydettiği yükselişe paralel olarak, B2B Encounters firması tarafından daha önce iki kez düzenlenen Uluslararası Sağlık Turizmi Forumu’nun üçüncü serisi 3-6 Haziran 2013 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşiyor. Kavacık Limak Eurasia Hotel’de gerçekleşecek organizasyona katılmak için önceden kayıtlı olma şartı aranıyor. Kayıt yaptırmak isteyen katılımcılar, etkinliğin resmi internet adresi (medical.b2bencounters.com) üzerinden kayıt formlarını doldurabilirler. Son yıllarda sağlık hizmetlerinden faydalanan kişilerin artık sadece kendi ülkesinde değil yurt dışında da tedavi imkânlarını araştırma eğilimlerinin güçlendiği ve bu konuda danışmanlık, aracılık hizmeti veren birçok profesyonel firmanın açılmakta olduğu gözlemleniyor. Uzmanlar, ülkemizdeki sağlık kuruluşlarının artık çok sayıda yabancı uyruklu hastaya sağlık hizmeti verdiğini ve bunların bir kısmının profesyonel aracı kurumlar aracılığıyla ülkemize gönderilen sağlık turistleri olduğunu belirtiyor. Ülkeye önemli miktarda döviz girdisi sağlayan bu yeni turizm türünü geliştirmek üzere Sağlık ve Ekonomi Bakanlıkları tarafından uygulanan

destek programları, sağlık turizmi alanında çalışan hastane ve kliniklerin önünü açıyor. B2B Encounters Düzenleme Kurulu adına açıklama yapan Genel Müdür Mert Akkök, özellikle çevre ülkelerden çok sayıda yabancı hastanın önemli tedavileri kendi ülkeleri yerine Türkiye’de almayı tercih ettiklerini fark ettiklerinden beri bu tanıtım etkinliğini düzenlediklerini ifade etti. Tedavi amacıyla Türkiye’ye gelen yabancı hastaların bu tercihlerinde, ülkemizdeki hastanelerin sahip oldukları yüksek teknolojinin yanı sıra, hekim kalitesi ve uygun fiyatların da etkili olduğunu söyleyen Akkök, Haziran ayında 3’üncüsünü düzenleyecekleri Uluslararası Sağlık Turizmi Forumu hakkında ise şunları söyledi: ”Bir önceki organizasyon, Ortadoğu ve Balkan ülkelerinden gelen katılımcılara yönelikti. Bu kez hedef pazar olarak Rusça konuşulan coğrafya üzerine odaklandık ve özellikle Türkiye ile yakın kültürel bağlara sahip Türki Cumhuriyetlerdeki sağlık turizmcilerini İstanbul’a davet ettik. Organizasyon kapsamında, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kazakistan’ın yanı sıra Gürcistan, Ukrayna, Moldovya gibi eski Sovyet ülkelerinden çok sayıda sağlık turizmi uzmanı işbirliği imkanlarını değerlendirmek üzere Türk hastane ve klinikleriyle görüşme yapmaya geliyor.”


20 beslenme formülü ile yaşamınızı değiştirin! Uzman Diyetisyen &Yaşam Koçu Gizem Şeber 20 Beslenme Formulü ile yaşamınızı değiştirebilirsiniz diyor. 1) Yağı beslenmenizden tamamen çıkarmayın… Günlük beslenme düzeninde yetişkin bir kişinin aldığı enerjinin %25-30’unun yağdan karşılanması gerekir. Tamamen yağsız beslenmek, vücutta yağ dokularının yakılmasına engel olur. 2) Sofranızda yenilik yapın, avokadoya yer açın… Avokado, beslenme de meyve yerine geçmeyen ve yağ yerine kabul edilen tek meyvedir. 3) Bazı yağlar metabolizmanızı hızlandırır… Evet yanlış okumadınız. Beslenmenize bazı yağları dahil etmeniz daha fit olmanıza yardımcı olacak. 4) Kakao ve az miktarda çikolata yaşamınızı uzatır… 2011 yılında yapılan araştırmada, obez ve diyabetik farelere verilen kakaonun toplam yaşam sürelerini uzattığı ve kalp ile ilgili problemlere kakao tüketen farelerde daha az rastlandığı belirlenmiştir. 5) Süt ürünleri zayıflamanıza yardımcıdır… Kalsiyum mineralinin yetersiz alımının, vücutta yağ depolanmasının tetiklenmesine sebep olduğu biliniyor. 6) Diyet sürecini mola vererek uzatmayın 7) Kilo vermek için egzersiz tek başına yeterli değildir… Sadece spor salonuna yazılarak zayıflayamazsınız. 8) Ev işlerinden ve kişisel temizlikten kaçmayın. 9) Kilonuzu sadece kardiyo egzersizler ile koru-

yamayabilirsiniz. 10) İçten kahkahalar gerçekten zayıflatır… Bir saatlik içten atılan kahkahaların, yarım saatlik orta düzeyde yapılan egzersiz kadar kalori yaktırdığını biliyor muydunuz? 11) Şeker isteği yoğun düşünme durumunda kaynaklanabilir… 12) Koyu renk üzüm, yağ yakmaya yardımcı. 13) Şekerden vazgeçemeyenler bal tüketmeli… 14) Uyku sürenize dikkat edin… Günde 5 saatten az uyumanın size 300 kalorilik fazla yiyecek alımına mal olduğunu biliyor muydunuz? 15) İştahınız açık olduğunda chop-sticks kullanın… Japonların zayıf olmasının bir sırrının da chop-sticks kullanmak olduğunu biliyor muydunuz? 16) Her öğüne bir protein ilave edin.. 17) Temiz hava alın. 18) Etli, yoğurtlu, yumurtalı çorbalar sofralara… İçeriğinde et, tavuk, balık, süt, yoğurt, yumurta gibi protein kaynaklarını bulunduran çorbaların diğer çorbalara göre daha uzun süre tok tuttuğu ve günlük kalori alımını azalttığı ortaya çıkmıştır. 19) Yulaf bir mucizedir… Kan şekerini kontrollü yükseltmesi, kan kolesterol seviyelerini düşürmesi, özellikle kolon kanseri olmak üzere bazı kanser türlerine yakalanma riskini azaltması dışında, yulaf lifler sayesinde hem zayıflama hem de kilo koruma döneminde elimizin altında bulunması gereken başlıca besinlerden biridir. 20) Selülitlerinize ananasla savaş açın…

53


54

Kitap Bilinçaltınız elimizde Betül Olcay

Baktığımız bir resim, ya da bir afiş bize görmediğimiz mesajlar verebilir mi? Dinlediğimiz bir müzik, izlediğimiz bir film ya da okuduğumuz bir makale, tahmin edemeyeceğimiz birçok şeyi, zihnimize gönderebilir mi? O anda bilinçaltımıza karşı bir saldırı gerçekleşmiş olabilir mi? Göz gerçekten gördüğüne mi inanır? Peki ya gözümüz sadece bize lazım olanları gösteriyorsa, seçici davranıyor ve işimize yaramayanları bilinçaltımıza gönderiyorsa… O halde gördüğümüz her görüntünün, sadece bir anlık dahi olsa, bir yerlerde daha sonra karşımıza çıkabileceğini hiç düşündünüz mü? İnsanın en hassas ve en savunmasız yeri olan bilinçaltına gönderilen her bir çizim, görüntü, ses ya da imge orada öylesine kalmıyor. Bir süre sonra bilinci tetiklemeye başlıyor ve davranışlara dönüşüyor. İDRİS BİLEN Bu çok büyük bir savaş asBilsam Yayınları lında. İnsanın en savunmasız yerinden başlatılan gerçek bir psikolojik savaştır bu… Bütün bir insanlığa açılmış büyük bir savaştır bilinçaltına sahip olmak. İşte bu amaçla başta çizgi filmler olmak üzere, müzik, sinema, bilgisayar oyunları ve reklam sektöründe “Subliminal” yani gizli telkinlerle bilinçaltını yönlendirmeyi hedefleyen çok büyük bir tehdit var. Üstelik hiç tereddüt etmeden uyguluyorlar. Bilinçli bir toplum, bilinçli bir annebaba ve bilinçli olan her insan, artık televizyonun düğmesini açmaya korkuyor. Neden? Çocuğuyla birlikte sadece bir saat herhangi bir çizgi film izleyen her ebeveyn çocuğunu korumak için, izlediği çizgi filmi değiştiriyor, engelliyor, mü-

dahale etme ihtiyacı hissediyor. Çizgi filmlerde sıklıkla kullanılan, satanizm, siyonizm, masonluk sembolleri ile şiddet, cinsellik, sihir ve büyü temaları çocuklarımızın bilinçaltlarını esir alıyor. Maalesef çocuklarımız, kendi hayatlarının kahramanı değil; başkalarının kurguladıkları bir hayatın kuklası oluyor… Ama bunu kimse bilmiyor… Bu adamlar zaten açıktan açığa bu işi yapıyorlar. Filmlerle, dizilerle, reklamlarla her türlü mesajı veriyorlar. Buna rağmen neden böyle gizli mesajlarla, bilinçaltı ile uğra¬şıyorlar? Çünkü gördüğümüzde bu kadar etkili olmuyor. Kişi bilinçli bir duruş ile gördüklerini ve duyduklarını kabul ya da reddediyor… Peki, öyle bir şey ki onu görmüyor, duymuyor ve hissedemiyo¬ruz yani bizim algı frekanslarımızın tamamen altında ya da üstünde. Böyle bir şeyi kabul ya da reddetme gibi bir şansımız yok! Subliminal telkinlerin ve 25. karenin temel mantığı bu! Verilmek istenen mesaj, insan bilincine değil; bilinçaltına gönderilmelidir. Bilinçaltı ise insanın en savunmasız yanıdır. Bir insanın bilinçaltına girdikten sonra, fethetmeniz gereken başka hiçbir şey yoktur. Kale içten kuşatıldığında, kendiliğinden düşer… İşte böyle bir kitap çalışması ile okuyucularına seslenen yazar, bu eserinde başta masum yavrularımız için hazırlanan çizgi filmler olmak üzere, dizi, sinema, reklam, müzik ve bilgisayar oyunlarında subliminal mesajlar ile bilinçaltına neler yerleştirildiğini delilleri ile ortaya koyuyor. Bilinçaltı ve bilinçaltının tehlikelerini fark ettiği günden itibaren konuyla ilgili yaptığı çalışmalar, seminerler ve “Bilinçli Toplum” adlı televizyon programları ile bu tehdidi gözler önüne seren İdris Bilen’in beklenen kitabı okuyucuları ile buluşuyor.


55

Kültür-Sanat

Türkiye’nin İlkleri İnsanların hayatında ilkler çok önemlidir. İlk doğum, ilk adım, ilk diş, ilk okul, ilk aşk kişiye özel ilklerdir. Ancak, ülkelerin geleceğinin belirlenmesinde rol alan ilk kişiler ve ilk olaylar ise, tarihe geçen ilklerdir. ‘Türkiye’de İlkler’ kitabı da bu alanda detaylı olarak yazılmış nadir kitaplardan biridir. Önder Güney’in kaleme aldığı bu kitap, her ne kadar Türkiye’nin İlkleri adını taşıyorsa da Cumhuriyetimizin geleceğini belirleyen bazı kişiler ve olayların başlan-

gıcı Osmanlı dönemine dayanmaktadır. Ancak kitabın adına sadık kalınarak Cumhuriyet Dönemi’nin ilkleri Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı olarak kabul edilmiş ve bu nedenle, kitabın adının altına 1919-2010 Kurtuluş Savaşı’ndan günümüze ilk olaylar ve ilk insanlar cümlesinin koyulması gereği duyulmuş. Bu kitabı okuduktan sonra, Türkiye’nin nereden nereye geldiğini anlayacak, geçmişte oluşan olayların ne çabuk unutulduğunu da gözlemleyeceksiniz.

‘Türkiye Müzik Ödülleri’ adayları belli oldu Bu yıl ‘Türkiye Müzik Ödülleri’ ile düzenlenen Kral Grubu’nun yarışmasında adaylar belirlendi. 11 Nisan akşamı düzenlenecek olan ödül töreninde 14 kategoride ödül dağıtılacak. Adaylar; Müyap satış rakamları, dijital satış ve dinlenme rakamları, radyolarda dinlenen ve şarkıları en çok çalınan şarkıcıların listesi, 200 kişilik bir jüri ve yapılan halk oylaması ile belirlendi. Ödül gecesi Star TV ekranlarında canlı olarak yayınlanacak.


56

Kültür-Sanat

‘İnsanlık tarihi’ni resmetti Ressam Mehmet Bayırhan, 70 santimetre genişliğinde 70 metre uzunluğundaki tuvale, insanlık tarihine yön veren isimlerle, tarihi mekânları resmetti. Bayırhan, Mersin Gazeteciler Cemiyeti’nde yaptığı açıklamada, hayalini kurduğu proje için yaklaşık 1 yıldır çalıştığını söyledi. Mersin’de gerçekleştirilecek 2013 Akdeniz Oyunları sayesinde hayalini gerçekleştirmeye karar verdiğini, bu kapsamda 70 santimetre geniş-

liğinde, 70 metre uzunluğunda tuval üzerine çalışmaya başladığını anlatan Bayırhan, aralarında Büyük Önder Atatürk’ün de yer aldığı insanlık tarihine yön veren siyasi isimlerle, filozofları ve tarihi mekânları resmettiğini söyledi. Eserini sergilemek için Akdeniz Oyunları’nı beklediğini, böylelikle çalışmasını uluslararası bir boyuta taşıyacağını aktaran Bayırhan, resminde insanlık tarihini baz aldığını ifade etti.


Instagram’ın ‘efsane Türk’ü sergi açıyor

Anadolu’da ‘ilim çeşmeleri’ yapılacak Türk Tarih Kurumu (TTK), Osmanlı döneminde merkezi yerlere inşa edilen sultan çeşmelerinin benzeri olan ‘’ilim çeşmeleri’’ ile kitapseverlere hizmet verecek. TTK, Osmanlı İmparatorluğu’nun, hüküm sürdüğü topraklarda bıraktığı eserlerden ‘’sultan çeşmelerinin” mimari olarak benzerlerini yaptıracak ve bu mekânlardan Anadolu’nun farklı yerlerinde vatandaşa kitap satışı yapacak. TTK Başkanı Prof. Dr. Mehmet Metin Hülagü, yaptığı açıklamada, TTK’nın temel görevlerinin tarihi anlatmak, sevdirmek ve toplumu tarih konusunda bilgilendirmek olduğunu söyledi.

Fotoğraf paylaşım uygulaması Instagram’da dünya çapında ün kazanan ve uluslararası düzeyde 256 bin takipçisi bulunan fotoğraf sanatçısı Mustafa Seven İstanbul’da sergi açıyor. Türkiye’de uzun yıllar birçok basın kuruluşunda fotoğrafçılık yapan Mustafa Seven, internet ve mobil dünyanın en popüler fotoğraf paylaşım hizmetlerinden Instagram’da çok büyük bir üne kavuştu. Günlük hayata ait anları yansıttığı kareleriyle Türkiye’de takipçi rekoru kıran, dünyanın dört bir yanında da binlerce hayrana kavuşan Seven’in fotoğrafları, aynı zamanda Twitter ve Facebook’ta da paylaşılıyor.

“Hattın Sultanları” Ayasofya ve Ankara’da

Diyanet İşleri Başkanlığı 2013 yılı Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri kapsamında İstanbul Ayasofya ve Ankara Congressium’da İslam hat sanatlarının en nadide parçalarından oluşan iki sergi düzenliyor. Sergide Sultan II. Mahmud, Sultan III. Selim, Sultan III. Murad. Sultan Abdülmecid ve Sultan Vahidüddin gibi hattat Osmanlı Sultanlarının yanı sıra son dönemin ekol olmuş meşhur hattatlarından Hafız Osman, Yesarizade Mustafa İzzet, Sami Efendi, Fehmi Efendi, Mustafa Rakım, Hamid Aytaç, Necmeddin Okyay’a ait yazma eserlere de yer verilecek.


58

Tiyatro

Tezat abidesi Şark Dişçisi Muhammet celep

Geçtiğimiz sezonun en çok ilgi gören, neredeyse kapalı gişe oynayan ve yirmiye yakın ödülle sezonu kapatan; Ermeni yazar Hagop Baronyan’ın yazdığı, Engin Alkan’ın yönettiği Şark Dişçisi’ne bu ay gitmek nasip oldu. Haliyle beklenti seviyem yüksek bir şekilde oturdum koltuğuma ve oyun, bu beklentimin haklı olduğunu ispatlarcasına bir girişle başlangıç yaptı; ama bu beklentim oyun ilerledikçe bitti ve hayal kırıklığıyla ayrıldım salondan maalesef. Oyun hakkında vasat bir şey söylemek mümkün değil; çünkü tam bir tezat abidesi olmuş. Oyunculuklardan, sahne ve kostümlerin tasarımına; orkestra ve müziklerden, ışık kullanımına her şey çok üst düzeyde bir emeğin ürünüyken, oyunun metni ve esprilerin bel altı veya son derece bayat oluşu ise, oyunun bütün imajını yerle bir edecek cinsten olmuş ve ortaya “keşke bu emeği daha iyi bir metin için harcasalarmış” diyeceğiniz çerezlik bir oyun çıkmış. Bir oyun metni düşünün ki birkaç basit husus haricinde hiçbir derde parmak basmasın (hatta içerisinde bazı ahlaki yoksunluklar barındırsın), izleyicisine olumlu/ olumsuz bir mesaj verme kaygısı taşımasın, bu kısırlığı sebebiyle de seyirciyi güldürebilmek adına içerisine bel altı espriler ve hareketler serpiştirilmiş olsun, tiyatroya yıllarını vermiş usta bir yönetmen bu

berbat metni alsın; geçmiş yıllarda beraberce birçok güzel oyun ortaya koyduğu işinin ustası bir ekiple çalışsın ve son derece başarılı bir şekilde seyircisine sunsun. Evet, Şark Dişçisi tam da böyle bir oyun işte! Oyundan çıktığınızda yönetmenin bu kadar emek verdiği bir oyun için neden bu metni seçtiğini anlamaya çalışıyorsunuz; ama nafile. Hemen belirteyim, bu düşüncemi paylaşanların varlığını bilsem de salonun büyük çoğunluğu –belaltı olsun; bayat olsun fark etmez- yapılan esprilerin tamamına kahkahalar ve alkışlarla destek verdiler. Gerçi bu garip duruma “Lüküs Hayat” oyunundan fazlasıyla alışık olduğum için garipsemedim. Peki, nasıl olmuş da bu kadar ödül almış bu oyun? Alınan ödüllerden sadece bir tanesinin “en iyi oyun” ödülü olduğunu belirtmem bu soruya da oyunun tezat abidesi oluşuna da yeterli bir cevap olur sanıyorum. Bu tezadın diğer cephesinde bulunan, figüranından başrolüne kaliteli performanslarıyla oyuncu kadrosunu; ama özellikle Çağlar Çorumlu, Sevinç Erbulak, Salih Bademci’yi; Tim Burton filmlerindeki karakterleri anımsatan güzel kostüm tasarımlarıyla Tomris Kuzu’yu; başarılı bir sahne ve ışık tasarımı sunan Cem Yılmazer’i ve son derece güzel müzikleri için Selim Atakan’ı ayrıca tebrik etmek ge-


Oyundan çıktığınızda yönetmenin bu kadar emek verdiği bir oyun için neden bu metni seçtiğini anlamaya çalışıyorsunuz; ama nafile.

rek. Oyuncuların, oyun içerisinde orkestra ve teknik ekiple yaptığı anlık samimi diyaloglar da hoş olmuş, belirtmek gerek. Son olarak, oyunun bitiminde figüranlardan Tuğrul Arsever’in figüranlar adına söylediği manifesto niteliğindeki şarkı, sözleri ve koreografisiyle özgün ve güzel bir kapanış olmuş. Nitekim çok iyi ve çok kötünün bir arada sahnede buluşmasını izleyebileceğiniz garip bir oyun olmuş Şark Dişçisi. Keşke bu seviyede esprilere prim veren bir seyirci kitlesine sahip olmasak da oyunlar çok daha kaliteli hale gelse... Biz bu esprilere prim verdikçe, korkarım bu tarz yapımlar hiç bitmeyecek ve seviye gittikçe düşecek. Ama Engin Alkan’ın bu ucuzluktan yararlanmasının ayrıca hayal kırıklığı oluşturduğu da bir diğer gerçek tabi… Seviyeli ve kaliteli bir tiyatro temennisiyle…


60

Sinema “Belki bir kelebek o kadar memnun ki rüyasından, Uyanmak istemiyor uykusundan” esra önal

Bir filmi izlemeye karar vermem için önce fragmandan etkilenmem gerekir. “Beni izlemelisin, yoksa çok şey kaçırırsın!” mesajını vermelidir. İşte bu filmin fragmanında tam da bu şekilde oldu. Mesajı aldım ve “bir an önce bu filmi izlemeliyim” dedim. Filme dair bazı kötü yorumlara da kulaklarımı tıkadım ve kalbimin sesini dinleyerek oturdum koltuğuma. Heyecanlıydım. Evet 1940’lı yıllarda, Zonguldak’ta maden ocağında buluyorum kendimi. Meğer o dönemde mükellef yasası ile köylüler maden ocaklarında çalıştırılmış. BelgeKELEBEĞİN RÜYASI sel gerçekliğinde verilmiş o döTÜR: nemin fotoğrafı. Sonra karşımıza DRAM, BİYOGRAFİ, TARİHİ iki genç şair çıkıveriyor; MuzafYÖNETMEN: YILMAZ ERDOĞAN fer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur. OYUNCULAR: KIVANÇ TATLITUĞ, Bu iki şairin gerçek hayatta o MERT FIRAT, FARAH ZEYNEP yıllarda yaşadıklarını bu filmABDULLAH, YILMAZ ERDOĞAN le öğreniyorum. Bu film adları unutulmuş ya da dönemlerinde değerleri bilinememiş iki şairi gün yüzüne çıkarttığı için bile bütün övgüleri hak ediyor doğrusu. Muzaffer ve Rüştü şiirin büyüsünün ortak paydasında buluşmuş iki dosttur. Filmin sonunda bu dostluğa atıfta bulunarak, “Vay bee! Yokluğun tavan yaptığı, batıya meyillerin artıp sınıfsal bir ortamın oluştuğu o zamanda şiirin bir araya getirdiği muazzam bir dostluk! Müthiş!” dedim. Yazdıkları şiirlerin o dönemin edebiyat dergisi olan Varlık’ta yayınlanmasını heyecanlı bir şekil-

AYIN

FILMI

de isterler. Dergide şiirlerinin yayınlandığını gördüklerinde ise sevinçleri öyle içtendir ki dünyanın en mutlu iki insanı dersiniz. O an sizin dünyanızı da şiirin büyüsü sarmıştır artık. Kelebeğin Rüyası şiirsizleri şiire getirecek kadar iddialı bir film ve yine övgüyü hak ediyor bence. İki şair de şiirin en güzel bahanesinin aşk olduğuna inanır. Şiirin bahanesi olarak da karşımıza şehre yeni gelen Suzan çıkıverir. Muzaffer ve Rüştü aynı anda vurulurlar Suzan’a. İddiaya bile girerler. Eğer kız şiirden anlıyorsa Muzaffer’i seçecektir anlamıyorsa da Rüştü’nün olsun. Şiiri olmayan bir aşkı da Muzaffer napsın ki? O anda bir dostluğun sanki bir kız yüzünden bozulacağı düşüncesi alıyor insanı ister istemez. Ama hiç de öyle olmuyor. İşte Yılmaz Erdoğan bu filmin ana temasına şiir ve dostluğu öyle güzel yerleştirmiş ki klişeleşmiş bir aşk üçgeniyle muhatap olmuyoruz çok şükür. Yokluk, mücadele içinde yaşanılan hayat, şiir ile renkleniyor adeta. Bir de renklerin kan kırmızısı var ki kurtulmak ne mümkün! İki genç şair veremdir. Tedavisinin o dönemlerde çok zor olduğu ve belli sayılarda hasta alabilen Heybeliada’da bulunan sanatoryuma gidebilmek de bir şans meselesidir. Rüştü’ye bir şekilde sıra gelir ve tedavi için İstanbul’a gider. Çok sevdikleri şair ve aynı zamanda edebiyat öğretmeni olan Behçet Necatigil Muzaffer’in de sanatoryumda tedavi görebilmesi için her şeyi göze alarak İstanbul’a


götürür onu. Bazı mısralar vardır söylenecek söz bırakmazlar geriye. Muzaffer sanatoryumun baş hekimine: “Diyecekler ki arkamdan, ben öldükten sonra. O, yalnız şiir yazardı. Ve yağmurlu gecelerde, elleri cebinde gezerdi. ‘Yazık’ diyecek, hatıra defterimi okuyan. Ne talihsiz adammış, imanı gevremiş parasızlıktan.’ mısralarını okur ve artık o da çok sevdiği dostunun yanındadır. Sonra karşımıza Rüştü’nün hastanede âşık olduğu kız çıkar. Hasta-

lıklarından dolayı aralarındaki engel aşklarını evlilikle taçlandırmaya mani olamıyor. Masumane iki aşk, dostluğun en kralı, en candanı, en harbisi; öyle masum, öyle seviyeli, öyle şiir tadında veriliyor ki film hiç bitmesin istiyorsunuz. Oyunculara baktığımızda ise özenle seçilmiş oldukları her rollerinden belli oluyor. Yılmaz Erdoğan filmin senaristi, yönetmeni ve oyuncusu olarak göz dolduruyor ve “kaliteli film budur!” dercesine filmi tamamlıyor.


SPOR

Fizik ve ruhun uyum içinde çalıştığı spor

BİSİKLET


SALIHA BÜŞRA SELMAN - AHMET KAYNAR

Bisiklet sporu nedir?: Bisiklet sporu, iki tekerlekli bisikletin gelişmesi sonucunda ortaya çıkmış bir spor dalıdır. Eğlence, ulaşım ve yarışma amacıyla bisiklet sürmenin giderek yaygınlaşması bisiklet sporunu daha da geliştirmiştir. Ama bu yaygınlaşmada, bisikletin yeni gelişmelerle daha rahat ve kolay kullanılır bir araç haline gelmesinin de etkisi olmuştur. Bisiklet kısa yolculuklarda kullanışlı ve ekonomik bir araçtır. Bisikletle yapılan günlük geziler ve tatil turları da çok eğlencelidir. Birçok ülkede turlarla ilgili bilgi sağlayan ve toplu bisiklet gezileri düzenleyen bisiklet kulüpleri vardır. Tarihi:
İlk bisiklet, 19.yüzyılda ortaya çıkmaya başlamıştır. İlki, 1690′da Fransız asilzadelerden Sivrac’ın yaptığı ve “Celerifere” adını verdiği iki tahta tekerlekli pedalsız bisiklettir. 1834′te İskoç Kirkpatrick McMillan pedalı icat etti. 1866′da bisiklet yaygınlaşmaya başladı. İlk bisiklet yarışı, Osmanlı döneminde, 1896’da Atina’da düzenlenen ilk modern Olimpiyat Oyunları’ndan bir yıl sonra, 1897’de Selanik’te yapıldı. Daha sonra bisiklet satıcılarının girişimiyle İstanbul’da da bisiklet yarışları düzenlendi. İlk saate karşı yarış ise 1900′de yapıldı ve halen yarışma olarak kabul edilir. Ama asıl gelişme, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra gerçekleşti. Fenerbahçe Spor Kulübü, 1912’de bir bisiklet şubesi kurarak bu sporun gelişmesine öncülük etti.

Yarışlar, Türler, Kurallar Bisiklet sporunun yüz yılı aşkın bir geçmişi vardır. Bu spor özellikle Avrupa ülkelerinde çok sevilmekle birlikte, başka ülkelerde de ilgi sürekli artmaktadır. Dünyanın pek çok yerinde, amatör ve profesyonel bisikletçiler için çeşitli yarışlar yapılır. Bisiklet yarışları, yol yarışları, pist yarışları, bisikletli koşu yarışları, dağ bisikleti yarışları ve BMX yarışları olarak düzenlenir. Bisiklet yarışları Türkiye Bisiklet Federasyonu ve Uluslararası Bisiklet Birliği (UCI) yönetmelikleri ile düzenlenir. Başka bir kaynakta; bisiklet yarışları, velodram (pist), yol yarışları ve bisiklet krosu olmak üzere başlıca üç biçimde düzenlenir. Profesyonel yarışçılar bu yarışların tümüne katılırlar. Bayanlar amatör olarak sadece velodrom ve yol yarışlarına katıla-

63


Bisiklete binmek düzenli, ritmik hareketleri nedeniyle insani rahatlatıyor, bütün fizikî ve ruhî unsurların uyum içinde çalışmasını sağlıyor, stresten kurtulmaya önayak oluyor. bilirler. Olimpiyat programında bayanlar sadece yol yarışlarında mücadele eder. Velodrom yarışları: 1000 metre sürat yarışı,4000 metre takım sürat yarışı, 1000 metre ferdi saate karşı yarış, 4000 metre ferdi sürat yarışı, puanlı yarış, çifte(tandem). Tandem (çifte) yarışlar: İki kişilik bisikletlerde, sürat yarışının kurallarına göre yapılır. Ancak mesafe 1500 metredir Velodrom: Oval biçimde, içe doğru eğimli 333 metre uzunluğunda, 7 metre genişliğindeki bisiklet yarış pisti. Yol yarışları: Ferdi ve takım halinde yolda yapılan yarışlardır. Mesafe bayanlarda 70km.erkeklerde 190 kilometre, profesyonellerde ise 280 kilometreyi aşamaz. Yolun genişliği starttan itibaren en az 5 m. son kilometrede en az 8 m. olmalıdır. Takımlar 4-12 bisikletçiden oluşur. Erkekler arası amatör bisiklet yarışları, 1896’dan beri Olimpiyat Oyunları’nda yer

VELODROM:

TANDEM YARIŞLAR

alır. Kadınlar arası yol yarışları ise 1984’te Olimpiyat Oyunları kapsamına alınmıştır. Bisiklet sporunda ayrıca amatör ve profesyonel dallarda dünya şampiyonaları düzenlenmektedir. Bisiklet krosu: 32 kilometrelik özel bir parkurda, normal yolların geçilmesi, çitlerin, sulu engellerin ve devrilmiş ağaçların aşılması biçiminde yapılır. Pist yarışları: Oval biçimindeki pistlerde yapılan bisiklet yarışları kısa mesafeli yarışlardır. Pistin bir tur uzunluğu, katları 1000’i verecek şekilde, 500, 400, 333,3 ya da 250 metre olabilir. Bisiklet pistleri, dış kenarı yüksek olacak biçimde içe doğru eğimlidir ve bir fincan tabağını andırır. Bu eğim, yarışçıların köşeleri hızla dönerken savrulmalarını önler. 500-1.000 metre arasındaki kısa mesafeli yarışlar, sürat yarışlarıdır. Sürat yarışlarında, bitiş çizgisinde bisikletin hızı saatte 65 kilometreye kadar ulaşabilir. 4.000-5.000 metre yarışları takip yarışlarıdır. 5 km, 10 km ya da 20 km’lik orta mesafe yarışlarında ise, zamana karşı yarışılır. Bu yarışların tümü tek kişilik bisikletlerle yapılan yarışlardır. Zamana karşı: Zamana (saate) karşı yol yarışlarında, her bisikletçi kısa aralarla peş peşe çıkış noktasından hareket eder. Takım ya da bireysel olarak yapılabilir. Tek günlük yol yarışları: Yol yarışlarında, tüm sürücüler toplu biçimde aynı anda yarışa başlar. Bu tür yarışlarda bitiş çizgisine ilk ulaşan yarışı kazanır. Klasik yarışlar 250km mesafede yapılabilir. Turlar: Çok etaplı yol yarışlarıdır. 3 gün ya da 21 gün olabilir. Etapların bazıları takım ya da bireysel zamana karşı olabilir. Bu yarışların en ünlüsü, Fransa Bisiklet Turu’dur ve Fransa’nın çeşitli yerlerinde 4.000 km dolayında bir yol boyunca yapılır. Bu etaplarda, Alpler’in ve Pireneler’in sarp yollarında yorucu tırmanışlar da yer alır. Benzer 21 günlük turlar İspanya ve İtalya’da da düzenlenmektedir. Türkiye’de ise Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu düzenlenmektedir. UCI tarafından Şampiyonlar Ligi olarak nitelenen bu tur 2.HC kategorisine alınmasına karar verilmiştir. Bisikletli koşu yarışları (Cyclocross): Diğer bisiklet yarışları arasında, bisiklet yarışı ile krosun (kır koşu-


su) bir bileşimi olan bisiklet krosu vardır. Bisiklet krosu inişli çıkışlı ve bozuk yollarda yapılır. Yarışçıların bazen bisikletten inerek yürümeleri ve bisikletlerini omuzlarında taşımaları gerekir. Dağ bisikleti yarışları: Dağ sürüşlerinde her türlü arazide yol alınır. Son zamanlarda yaygınlaşan bisiklet sporlarından biri de maratondur. İlk dağ bisikleti Dünya şampiyonası 1990 yılında düzenlenmiş, 1996 yılında ilk defa Atlanta Olimpiyat Oyunlarında yer almıştır. Olimpik dağ bisikleti yarışı: 5-9km uzunluğunda parkurda düzenlenir. Parkurun asfalt kısımları %15’i geçemez. Yeterli miktarda tırmanma, patika ve teknik iniş içermelidir. Büyük erkekler yarışı yaklaşık 2 saate denk gelecek sayıda tur atılarak yapılır. Bu tür yarışlarda bisikletin lastiklerinin geniş olması çok rahatlık sağlar çünkü ince lastik dağda çok kayabilir bu da yaralanmalara sebep olur.

Bisiklet Sporunun Faydaları

65

Bisiklet sporu insanin sağlığına çok çeşitli olumlu etkileri olan bir spordur. Özellikle vücut ağırlığının %70’inin selede taşındığı bisiklet sporu bu hedef grup için vücut performansını arttırmak, metabolizmayı hızlandırmak için çok uygun. Örneğin koşu esnasında vücut ağırlığının 2-3 kati eklemler tarafından taşınıyor ki bu durum aşırı ki-

lolu biri için son derece büyük bir dert. Dolayısıyla aşırı kilolular için, sadece ağırlık kapsamında baktığımız zaman saatte yoğunluğa göre 600-800 kCal yakılan bisikletin son derece faydalı ve uygun bir spor olduğunu görebiliriz. Bisiklete binmek düzenli, ritmik hareketleri nedeniyle insani rahatlatıyor, bütün fizikî ve ruhî unsurların uyum içinde çalışmasını sağlıyor, stresten kurtulmaya önayak oluyor. Özellikle uzun süreli mukavemet sporlarında, ki bisiklet de bunlara dahil, 30-40 dakika sonra endorfin salgılamaya başlıyoruz. Bu hormonlar bunalıma ve diğer psikolojik sorunlara iyi geliyorlar, insanları rahatlatıyor. Son yıllarda kalp hastalıklarındaki tedavi yöntemlerinde de değişme yaşanıyor. Geçtiğimiz yıllara kadar tamamen yatak istirahatı önerilirken bugün hafif bir fiziksel aktivite terapinin parçası olmuş durumda. Bu aktiviteler arasında özellikle bisiklet kullanımı var. Bisiklet sayesinde en önemli kalp işlevlerinin yani sıra (nabız ve hacim) kan deveranı da olumlu etkileniyor. Sonuçta çok daha ekonomik çalışan ve az yorulan bir kalp çıkıyor ortaya. Kalp krizlerine yol açan bütün etkenler geriliyorlar, düzenli fiziksel aktivite ile kalp krizi riski %50 düşüyor. Kalp hastalıklarına karşı en uygun seviye olarak haftada bisiklet veya başka sporlar ile 2000 kCal yakımı belirlenmiş.


kültür TANITIM

MARMARA’NIN İNCİSİ

YALOVA Evliya Çelebi Seyehatnamesi’nde Yalova için; “Bursa sancağına bağlı 700 haneli kasaba idi. Osman Gazi’nin emri ile bu toprakları fetheden Kara Yalovaçoğlundan ismi gelmiştir” diye söz etmektedir.


ALAETTIN BÜTKÜL YEŞILAY YALOVA ŞUBE BAŞKANI

Marmara Bölgesi’nin güneydoğu kesiminde yer alan Yalova, kuzeyinde ve batısında Marmara Denizi, doğusunda Kocaeli, güneyinde Bursa’nın Orhangazi ve Gemlik ilçeleri ile çevrilidir. İstanbul, Bursa, İzmit gibi üç büyük şehre komşu olması, bir saat gibi ulaşılır bir mesafede olması Yalova’yı cazibe merkezi haline getirmiştir. Deniz seviyesinden 2 m. yükseklikteki Yalova’nın yüzölçümü 839 km2.dir. 2011 Yılı Genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre toplam nüfusu 206.535’dir. İlin bitki örtüsünü makiler ve ormanlar oluşturmaktadır. Ormanlık alanlarda kayın, meşe, gürgen, kızılcık, kestane ve ıhlamur ağaçları bulunmaktadır. Yöremize ait kestane balı haklı bir üne sahiptir. Yalova’nın iklimi makro - klima tipi olarak, Akdeniz ve Karedeniz iklimleri arasında bir geçiş özelliği taşımaktadır. İlde yazlar sıcak ve kurak kışlar ılık ve bol yağışlıdır. İlin ekonomisi tarım, turizm ve sanayie dayalıdır. İlde seracılık gelişmiştir. Seralarda sebze ve meyvenin yanında çiçekçilik çok yaygındır Saksılı süs bitkileri ve kesme çiçeklerin büyük oranda ihracatı yapılmaktadır. Yaz aylarında nüfusu daha da artan Yalova’nın sayfiyeleri ile Armutlu ve Termal’deki kaplıcaları turizm açısından önem taşımakta olup, ekonomisini canlandırmaktadır. Atatürk’ün Yalova Kaplıcalarında kalması, ilin kaplıca turizmi açısından gelişmesine neden olmuştur. Armutlu, Çınarcık ve Esenköy ilçeleri sayfiye merkezleridir. Yalova’nın tarihi MÖ. VIII. yüzyıla kadar inmektedir. XIV. yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti’nin Bizanslılarla giriştiği mücadeleler sonucunda Gazi Abdurrahman tarafından yöre Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlı Dönemi Yalova’sı hakkında Evliya Çelebi Seyehatnamesi’nde; “Bursa sancağına bağlı 700 haneli kasaba idi. Osman Gazi’nin emri ile bu toprakları fetheden Kara Yalovaçoğlundan ismi gelmiştir” diye söz etmektedir. Bununla beraber devlet salnamelerinde Yalova’nın 1867’de Hüdavendigar vilayetinin Bursa sancağına, 1899’da Karamürsel kazasının nahiyesi olarak müstakil İzmit sancağına bağlı

olduğu yazılıdır. Yalova 1901’de kaza yapılmıştır. XIX. yüzyılın sonlarında Osmanlı-Rus savaşları nedeniyle Kafkas’ları terk eden göçmenlerin bir bölümü buraya yerleştirilmiştir. Mondros Mütarekesi’nden sonra 1920’de Yunanlılar yöreyi işgal etmişlerdir. Yerel milis güçlerinin direnişi sonucunda Yalova ve çevresi 19 Temmuz 1921’de işgalden kurtarılmıştır. Bu arada Yalova ve köyleri büyük zarar görmüştür. Osmanlı döneminde Yalova kaplıcaları bakımsız ve harap bir durumda idi. İlk defa Sultan Abdülmecit döneminde (1839-1861) kaplıcalar onarılmış, Abdülmecit’in annesi Bezmialem Valide Sultan burada tedavi görmüştür. Bu yüzden de Valide Sultan’ın banyo yaptığı kaplıcaya Valide Hamamı ismi verilmiştir. Sultan II.Abdülhamit döneminde (1876-1909) kaplıcalar yeniden onarılmıştır. Bu dönemde kaplıcaların çevresinde otel ve gazinolar yapılmıştır. Bundan sonra Yalova kaplıcaları onarılmış, yolları yapılmıştır. Ayrıca Baltacı ve Millet Çiftliklerinin arazilerinin bir bölümü göçmenlere ve köylülere dağıtılmıştır. Merkezdeki Yürüyen Köşk ve Termal’deki Atatürk köşkleri ziyarete açıktır ve ilimizin markası haline gelmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün ’’Yalova Benim Kentimdir’’ sözü Yalova sevgisinin bir ifadesidir. Yalova’da tarihi eser olarak; Çiftlikköy’de Karakilise (MS.VI.yüzyıl), Altınova’da Kale Kalıntısı ve Köprü, Altınova Hersek Köyü’nde Hersekzade Ahmet Paşa Camisi (1865) ve Çeşmesi ,hamamı, Termal Yalova Kaplıcalarını sayabiliriz. Ayrıca Hasanbaba Korusu, Paşaköy, Sugören Köyü ,Elmalık köyü, Teşvikiye Kent Ormanı, Çifte şelaleler, Dipsizgöl, Üvezpınar Köyü’nde Sudüşen Şelalesi ve çevresi ilin mesire ve piknik alanlarıdır. Erikli ve Delmece Yaylalarımız, Hersek Lagünümüz, trekking(doğa yürüyüşü) parkurlarımız, bisiklet parkurlarımız tüm doğa severlere açıktır. Bir Yalova sevdalısı olarak, Yeşilaylı dostlarımızı temiz havasını ve güzel doğasını paylaşmak için Yalova’ya davet eder ve kendilerini ağırlamaktan mutluluk duyarım.


68

Alıntılar

Beşer, zâhirî esbaba bakar; bazen yanlış eder, zulmeder. Fakat kader, başka noktalara bakar, adalet eder. Said Nursi Saygı öyle bir cevherdir ki; istesek de istemesek de lâyık olduğu yerde mutlaka doğacaktır. Nurettin Topçu Başkalarından bahsetmek suretiyle kendimizden bahsetmeye o kadar alışmışız ki… Ahmet Hamdi Tanpınar Saf zeytinyağı, saf süt, saf bal, saf altın övülürken, insanın safı, bu çağın soytarısı olmuştur. Bülent Akyürek Bir ülkenin ışığı medyasıdır. Medyanın şalterini indirdiniz mi bütün ülke kararır ve olanları Bu yazılar www.alintidefteri.net esas alınarak hazırlanmıştır.

kimse görmez. Bizim medya, şalteri genellikle inik duran bir medya. Parayı veren şalteri aşağıya çekiyor. Ahlaksızlık ve mesleğine ihanet bir “suç” olsaydı bu medya herhâlde müebbede mahkûm olurdu.Ahmet Altan İnsan, kendi samimiyetinin altını çizmeye kalkıştı mı, ister istemez üstünü de çiziyor. Samimiyet, mahremiyetle mukayyet olsa gerek. Murat Menteş Merak ve hayranlık, en ari biçimde yetişkinde değil, ancak çocukta ya da çocuklukta bulunur. Buna göre deha, sadece uzatılmış bir çocukluktur, çocukluğun uzatılmasıdır ya da çocuk kalmış olmaktır. Vecdi Aral


69

Çeviri Sigara ve alkolün beslenme alışkanlığı üzerindeki etkisi Ç E V İ R İ MURAT KARACA

Alkol kullanımının sağlıklı yaşam üzerindeki etkileri uzun bir dönem boyunca tartışılmıştır. 1990 yılındaki 34-67 yaş arasındaki Fransız nüfusunun alkolden kaynaklanan ölümlerinin oranı genel ölümlerin %17’si (13573 erkek,3780 kadın) kadardı. Günde 1 ya da 2 kadeh gibi orta dereceli alkol tüketiminin bile ortalama yaşam süresini ve özellikle de koroner kalp hastalığını olumsuz bir şekilde etkileyebilir; ancak yüksek derecede alkol alımının gırtlak, yutak, yemek borusu ve karaciğer kanseri yapma riskinin çok yüksek olduğu da açık bir gerçektir. Birçok çalışmada alkol tüketimiyle aynı çatı altında değerlendirilen sigara kullanımı epidemiyolojik çalışmalarda en çok kafa karıştıran meselelerden bir tanesidir. Bu kafa karıştıran meselenin, yeme alışkanlıkları üzerindeki hem iyi hem de kötü yönde olan çift taraflı etkisi halen daha netlik kazanmış değildir. Yeme alışkanlıklarının alkol tüketim miktarından etkilenip etkilenmediğini, Fransız kadın katılımcılardan elde ettiğimiz veriler ışığında değerlendireceğiz. Alkol Tüketimi: Günlük tüketilen alkol miktarı 10.5-13.5 gram arasındadır. Toplam 9207 kadın alkollü içecek kullanmıyor. Şarap en çok tüketilen alkollü içecek (alkol alanların %65i) olarak saptanmıştır. Sık olmamak kaydıyla ara sıra alkol kullananların da şarabı tercih ettiği görülmüştür. Diyet Faktörleri: Besin öğeleri alkol kullanımına göre analiz edildi ve ileri düzeyde diyet kalıplarını keşfetmek için gruplandırıldı. Temel

bileşenler ve analiz testi yüksek oranda tüketilen alkolle bağlantılı bazı yiyecekleri belirledi. Peynir, et, balık ve deniz ürünleri, tavuk, zeytinyağı, kahve, patates, yumurta ve kuzu eti gibi alkol kullanımıyla olumlu ilişkisi olan bazı yiyeceklerin yanında çorba, yoğurt, sebze ve meyve gibi alkol kullanımıyla olumsuz ilişkisi olan yiyecekler de araştırmada saptanmıştır.

Tüketim Oranı

Kahve:................................................................282.7 Peynir: .................................................................55.3 Meyve: ...............................................................202.0 Balık: ....................................................................33.8 Sebze: ................................................................. 176.9 Yumurta: .............................................................26.5 Patates:................................................................. 61.2 Çorba: .................................................................111.8 Yoğurt:................................................................. 89.0 Besin Alımı: Toplam vücut ısısı ve yaş gibi faktörlere göre değişkenlik arz eden enerji alımı alkol tüketimiyle doğru orantılı olarak arttığı gözlemlenmiştir. Sigaranın etkisi: Vücut ağırlığı, günlük kalori alımı ve harcanan enerji arasındaki denge tarafından belirlenir. Günlük harcanan enerji ise metabolik hareketler, fiziksel aktiviteler ve tüketilen yiyeceklerin ısıya dönüşmüş etkileri tarafından belirlenir. Nikotin metabolizmanın hızını artırarak kilo kaybına sebep olur ve beraberinde bozuk beslenme alışkanlıklarını da tetikler. Alkol kullanıcıları ile sigara kullananlar arasında güçlü bir olumlu bağ olduğu gözlemlenmiştir. Alkol kullanmayan kadınların %75’i sigara da kullanmıyor. Buna karşılık, sigara kullanan kadınların %6.4’ü de alkol kullanmamaktadır. AMERİKAN BESLENME KLİNİĞİ DERGİSİ (Emmanuelle Kesse, Françoise Clavel-Chapelon, Nadia Slimani, Marti Van Liere)


70

Hilal-i Ahdar Bulgaristan’da içki mücadelesi ÇEVIRI ARİF ÇİFÇİ

Varna karilerimizden Eşref Bekirof Beyden aldığımız mektupta içki mücadelatı hakkında yapılan şiddetli propagandalardan uzun uzadıya bahseyledikten sonra şu satırlarla mektup hitama eriyor: “Bulgaristan’da içki aleyhinde genç talebe cemiyetinin beyannamesini tercüme ettirerek gönderiyorum. Bu hususta Dahiliye ve Sıhhiye Vekaleti tarafından Men-i Müskirat hakkında kamaraya verilmek üzere bir layiha hazırlanmış, bu layihada içkinin meni hakkında efkar-ı umumiye ve aray-ı milliyeye müracaat edilmek, imza toplamak suretiyle, içkinin hiç olmazsa tahdit edilmesi, meyhanelerin azaltılması matlup olduğu söyleniyor. Hatta bazı köylerde kendi aralarında tatbik edildiği işitilmektedir… Ne yazık, ne vebal ki Müslüman memleketlerde böyle efkar-ı umumiye ve milliyeye müracaat edilmesi lazım geldiği halde maateessüf …” Talebe Cemiyetinin Beyannamesini aynen derc ediyoruz. BEYANNAME Bulgaristan halkına hitap! Bugünkü hayat-ı içtimaiyeye zer’ (telkin) edilen birçok fenalıklar vardır ki bunlar arasında içki aheste ve fakat kati surette beşeriyeti maddi ve manevi sükut-u tamma (tam bir çöküşe) sürüklemektedir. Bu fenalıklardan şüphesiz en tehlikelisi en tahripkârı, en umumileşeni içkidir. İçki, kulübelerden saraylara kadar halk arasında kökler bırakmış, hissedilmeden gizlice beşeriyetin, terakkinin en büyük düşmanı sırasına geçmiştir. Zira içki fikr-i salimi tahrip ve insanı deliliğe sevk eder. Gençliğe mahsus gayenin kuvveden fiile çıkmamasına sebep olur. İçki, işçinin kuvvetini azaltır, çalışan elleri saf ve faydalı işinden el çektirir. Bunları bayağılık, coşkunluk yapmaya alet eder. Fabrikalarda, imalathanelerde ölümü ziyadeleştirir. İçki binlerce, yüz binlerce aile yuvalarını dağıtır, bozar. Bir o kadar kadın ve çocuk-

ların rızkını alarak daha şahane yaşamak için meyhaneciye verdirir. İçki vücud-ı beşeri tahrip etmesiyle insanları teverrüme (vereme), akıl azlığına, nüzule, sinir hastalıklarına, seciye düşüklüğüne müptela eder. Böylelikle tımarhaneleri akılsızlarla, hastaneleri bedbahtlarla, şifahaneleri abdallarla, mahpushaneleri mücrimlerle doldurur. Bütün dünyayı ise sefalet ve sefahate sevk eder. İçki temiz bir emekle kazanılan paraları çalar. İnsanın emlak ve arazisini sattırır. Böylelikle insana bir mezarlık bile bırakmaz. İçki muhabbeti azaltır. Yalancılığı çoğaltır. Nur-ı irfanın düşmanıdır. Velhasıl içki umum fenalıkların kökü, kaynağıdır. Hayatı tehdit eder. Azim ve sebatı mahvederek milletleri umum-i beşeriyeti tahrip eder. İşte bu acayip tehlike çok zamandan beri tecrübe edilmeden bütün kuvvetiyle tahribatı yapmaktadır. Milletimiz artık ispirtolanmıştır. Böyle bir milletin istikbali yukarda söylediğimiz gibi bütün o tehlikelere maruzdur. Memleketimizde yirmi bin meyhane mevcut olup bunlar halkımızın sıhhatini haleldar etmektedir. Artık uhdemize düşen vazifeyi ifa etmek zamanı gelmiş ve geçmiştir. Bu tahripkâr küula (alkola) karşı mücadele için ayaklanınız. Alkol bizi def etmeden bizim onu def etmenin zamanıdır. Analar, babalar haklı olan bu arzumuzda bizlere yardım ediniz. Eğer evladınıza acırsanız onları sükuttan koruyunuz. Mekteplerde muntazaman küula karşı tedrisatta bulunmasını isteyiniz. Meyhanelerin kapanması için sesinizi işittiriniz. Sarhoşluğa karşı yapılan kanunların şiddetle tatbikini hükümetten isteyiniz. İspirtonun imal ve istihsalini tahdit ettiriniz. Yakın bir istikbalde onun müthiş zincirlerinden kurtulalım. Yaşasın hürriyet-i efkar içki düşmanları. Bulgaristan Talebe İttihadı 1925 Sayı: 3 Sayfa: 23-24


72

Hikmetli Çizgiler


TARİH 26 OCAK CUMARTESİ 31 OCAK PERŞEMBE 2 ŞUBAT CUMARTESİ 3 ŞUBAT PAZAR 5 ŞUBAT SALI 7 ŞUBAT PERŞEMBE 8 ŞUBAT CUMA 9 ŞUBAT CUMARTESİ 10 ŞUBAT PAZAR

OYUN CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ CAILLOU MÜZİKALİ

SAAT 13:00 16:00 12:00 14:00 16:00 14:30 16:00 13:00 15:00 11:00 13:30 13:00 15:00 12:00 14:00 16:00 13:00 15:00 11:00 13:00 15:00

YER ATAKENT KÜLTÜR MERKEZİ ATAKENT KÜLTÜR MERKEZİ BÜLENT ECEVİT K.M BÜLENT ECEVİT K.M BÜLENT ECEVİT K.M PROFİLO SAHNESİ PROFİLO SAHNESİ BAĞLARBAŞI KÜLTÜR MERKEZİ BAĞLARBAŞI KÜLTÜR MERKEZİ YUNUS EMRE K.M BAKIRKÖY YUNUS EMRE K.M BAKIRKÖY BAĞLARBAŞI KÜLTÜR MERKEZİ BAĞLARBAŞI KÜLTÜR MERKEZİ SABANCI İZMİR SABANCI İZMİR SABANCI İZMİR AFA KÜLTÜR MERKEZİ ADAPAZARI AFA KÜLTÜR MERKEZİ ADAPAZARI MERİNOS KÜLTÜR MERKEZİ BURSA MERİNOS KÜLTÜR MERKEZİ BURSA MERİNOS KÜLTÜR MERKEZİ BURSA



Yeşilay Dergisi-Nisan-2013-Yeme-İçme Bağımlılığı