Page 1

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BİR ATA SPORU:

BİNİCİLİK

58

www.yesilay.org.tr

956 EYLÜL 2013 88.YIL 5 TL

BİLİNÇLİ İZLEYİCİ MİYİZ?

48

DOĞAYA FİDAN DİKMEK YERİNE ÇOCUK AŞILAMALIYIZ

22

TELEVİZYONUNUZ NEDEN ÇOCUĞUNUZUN BAKICISI OLSUN Kİ?


KURUCUSU Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman Derginin Tesisi:1925 TÜRKİYE YEŞİLAY CEMİYETİ ADINA İMTİYAZ SAHİBİ Genel Başkan Prof. Dr. M. İhsan Karaman GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ Sümeyya Olcay

sumeyya.olcay@yesilay.org.tr

SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ Av. Osman Baturhan Dursun çalışma grubu Betül Olcay Meryem Olcay Murat Karaca Ahmet Kaynar Saliha Büşra Selman Muhammet Celep Onur Ulukuz Betül Koyuncu Esra Önal Rabia Koyuncu Halil Kökcü Reklam Proje Koordİnatörü Sekans Yapım Şakir Sarı

sakirsari@sekans.com

0216 557 8035 www.sekans.com Reklam Koordİnasyon Ufuk Yıldız Sedat Azizoğlu 0216 505 0410 dergİ abone-dağıtım Nazlı Sarı 0216 557 8035 nazlisari@sekans.com

YEŞİLAY TANITIM VE ORGANİZASYON Ferdinaz Koyuncu YAYIN KURULU Prof. Dr. M. İhsan Karaman, Prof. Dr. Medaim Yanık, Dr. Ahmet Özdinç, M. Pervin Tuba Durgut, Dr. M.Ata Öztürk, Esra Albayrak, Doç. Dr. Yusuf Adıgüzel, Uz. Dr. Havva Sula, Prof. Dr. Dilşad Türkdoğan, Prof. Dr. Sefa Saygılı, Arif Çifçi İDARE YERİ Akşemsettin Mah. Albay Cemil Sakarya Sk. No: 3/2 Fatih/İstanbul T (212) 527 16 83 – F (212) 522 84 63 GRAFİK TASARIM Sekans Yapım BASKI Ömür Matbaacılık AŞ YAYIN TÜRÜ Süreli ISSN 1330-3950 Yurtiçi Abonelik, Yıllık 60 TL Yurdışı Abonelik, Yıllık 120 TL Hesap Bilgileri Bankasya Üsküdar Şubesi Şube Kodu:58 Hesap No:467557 IBAN TR300020800058004675570019 Yeşilay Dergisi, devletin tüm sorumlu mercilerine muntazaman ulaştırılmaktadır. Dergide yayınlanan makalelerin fikri sorumluluğu yazarlarına aittir.


48 11 15 28

DOĞADA TEK BAŞINA SERDAR KILIÇ Doğaya âşık bir isim Serdar Kılıç. Hayata bakışı, insanları ve olayları algılayışı o kadar net ki huzur içinde yaşamak için hiçbir engelimizin olmadığını defaatle dile getiriyor. Ayrıca kendisine çok yakışan bir unvana sahip; Modern Evliya Çelebi.

Bir Eğlence Aracı Olarak Televizyon Televizyonun çocuk üzerindeki tesirleri atilla dorsay: Sinema benim en büyük aşkım

22


34 38 56 GÜNÜMÜZE 58 GEÇMİŞTEN BİR ATA SPORU: İBRAHİM SİVRİKAYA: Yeşilay’ı sevelim, sevdirelim

Kötü besleniyorsanız ideal kiloda da hasta olabilirsiniz FETİHLER UFKU: Tekirdağ

BiNiCiLiK

MICHAEL RICH: Televizyonunuz neden çocuğunuzun bakıcısı olsun ki?


BAŞYAZI

Nereye ve neye bakıyoruz? Değerli Yeşilaycılar, İnsanlığın teknolojiyle olan ilişkisi oldukça karmaşık bir hal aldı. Artık sadece teknolojinin insan hayatını kolaylaştırmasını konuşmuyoruz. Ondokuzuncu yüzyılda Avrupa’da başlayan ve bütün dünyaya dalga dalga bir umut ve heyecan olarak yayılan teknolojinin insanı, hayatı, çevreyi, evreni ve bütün canlıları nasıl etkilediği bugün insanlığın en temel sorunu. Bugün aklı başında birçok filozof, felsefeci, sosyolog, psikolog, din adamı ve düşünür meselenin bu tarafıyla yakından alakalı. Bizim gündemimize daha çok medyatik haberlerle ve çevreci duyarlılıklarla gelen bu konu, aslında insanlığın bütün meselelerini ilgilendirecek kadar ciddi görünüyor. Çevre felaketleri, giderek hayatın bütün alanını kapsayan teknolojik kontrol, silahlanmanın vardığı boyutlar ve güvenlik ve konfor için gittikçe esiri olduğumuz teknoloji… Bu, büyük resim. Bizim bu sayıdaki konumuz televizyon bağımlılığı. Televizyon bugün itibariyle insanların gündelik hayatına enformasyon olarak dışarıdan giren en güçlü teknolojik iletişim aracı. Radyo, gazete, internet vb. araçlar televizyona göre daha sonradan geliyor. Türk toplumunun televizyonla tanışmasına ve televizyonun yaygınlaşmasına tanıklık etmiş milyonlarca insan, bu insanlık için yeni ve vazgeçilmez kutucuğa büyülenmiş gibi bağlanmış durumda. Teknolojinin geri döndürülmesi veya teknolojiden uzak bir hayat telakkisi, dünyada belli fikir önderleri ve topluluklar tarafından savunulmuş ve bazen de uygulamaya konulmuş bir fantezi olmaktan öteye geçemiyor. Kabul edelim ki, televizyonsuz olmuyor. Daha da kötüsü artık sadece televizyonla muhatap da değiliz. Buna, bilgisayar, video, akıllı telefonlar vb. de eklendi. Şimdi bizim için bağımlılık düzeyinde doğurduğu problemler birinci sırada. Bu meselenin sadece bir cephesi. Diğer cephelerde insanların yönetilmesi, yönlendirilmesi gibi birçok sorun taşıyan hadisenin bağımlılık üzerinden değerlendirilmesi Yeşilay olarak birinci önceliğimiz. Yani so-

run iki türlü: 1- Bireysel olarak TV tüketimi 2- Toplumsal olarak TV’nin insanları tüketimi Toplumumuz televizyonla tanışalı birkaç nesil geçti. Özellikle şehirleşme ile beraber daha çok modern bir yaşam tarzına ayak uyduran veya uydurmak zorunda kalan insanımız televizyon merkezli bir toplum olmaya başladı. Bugün istatistikî olarak dünyada en fazla TV seyreden iki ülkeden biriyiz. Neden böyle oldu? Birincisi, nispeten geleneksel değerlerini koruyan ailelerin geceyi evde geçirme gibi bir hayat tarzına mahkûm olması TV bağımlılığının en büyük nedeni. Hatta bugün her odaya bir TV konularak ailenin parçalanmasına ve birbirinden kopmasına karşılık aynı ekrana bakmak bile bir meziyet haline geldi. İkincisi, toplumumuzun iletişim ve bilgi için okumak ve benzeri aktivitelerden öte, daha pasif öğrenme ve haberdar olma yollarını tercih etmesi. Bu iki neden bizi ciddi şekilde TV bağımlısı yapıyor. TV’nin insan üzerindeki etkisine baktığımızda karşımıza bir sürü fizikî ve psikolojik sorun çıkmaktadır. Bunları sahanın uzmanı yazarlarımızın kaleminden ve röportajlarından okuyabilirsiniz. Biz meselenin farklı bir cephesine dikkat çekmek istiyoruz. Birincisi reklamlar. Gündelik hayatımızı ciddi şekilde kuşatan reklam lobisi bizi en kolay TV başında yakalıyor. İzleyelim - izlemeyelim bir şekilde bu reklamlara muhatap oluyoruz ve tüketim endüstrisinin yönlendirmelerine, baskılarına maruz kalıyoruz. Teknolojinin ilerlemesiyle bize özel rek-


lamların artmaya başladığı bu evrede artık hiçbir şekilde kaçışımızın olmadığı bir sürece giriyoruz. Açık ve gizli maruz kaldığımız bir sürü reklamla ilgili bugün öğrendiğimiz şey; bu reklamların televizyon yoluyla yıllardır bizim bilincimize kazınan alkol, sigara ve uyuşturucu reklamlarını da içerdiği gerçeğidir. Bir diğeri medya sektörünü elinde bulunduran insanların yönlendirmelerine açık hale gelmek. Mesela alkol tüketimi. Dünya üzerinde alkol tüketiminin ve alkol bağımlılığının yaygınlığını televizyondan bağımsız düşünmek mümkün mü? Ya da sigara. Western filmlerinden bağımsız ele alınabilir mi? Hollywood’un büyük sigara üreticileriyle olan münasebetleri artık meçhulümüz değil. Uzmanlar dünyada sigaranın yaygınlığıyla ilgili en önemli etkenlerin başında Hollywood’u sayıyorlar. Nasıl bugünkü gençliğin idolleri ve kahramanları olan film yıldızlarının ve şarkıcıların uyuşturucu ile ilgili haberleri ve görüntüleri normal bir şeymiş gibi servis ediliyorsa, o zaman da sigara bütün bu kahramanların ve starların “karizma”sının en tamamlayıcı unsuru haline getirilmişti. Beyaz perdede estetize edilen bu sigara içme ve karizmatik olma ilişkisi dünyada sigaranın yaygınlaşmasının en önemli etkenlerinin başında. Aynı şekilde alkol ve kumarın gizemli ve efsunlu dünyasının birçok filme ve diziye konu olduğu da ortadadır. Başına kötü ya da olumsuz bir şey gelen starların teselliyi alkolde bulmalarının tüketime etkisini görmemek art niyetliliktir. Televizyon ve sinema sektörünün 25. kare tekniğini kullanarak verdiği subliminal mesajlar ve bu mesajlar için bağımlılığa hizmet eden reklamların kullanıldığı birçok kimsenin malumu. Diğer taraftan evimize, hatta en mahrem alanlarımıza rahatlıkla giren bu büyülü camın arkasındaki dünyanın bizi, ailemizi, toplumumuzu, örf ve adetlerimizi nasıl etkilediği ortada. Her gün haber veya kurgu olarak izlediğimiz şeylerin bizim ve çocuklarımızın dünyasında neleri tahrip ettiği bir-

çok insanın bildiği fakat umursamadığı bir gerçek. Elimizdeki kumandanın bizi kumanda ettiği bilincinden uzak, giyim-kuşamdan tutun da ahlakî değerlere kadar birçok tahribata açık haldeyiz. Bizim yerimize düşünen, bizim yerimize beğenen ve nefret eden yani bizim yerimize yaşayan bir canavar yarattı insanoğlu. Kimse artık “istemezsen izlemezsin” noktasında değil. Çünkü insanlık olarak birileri bunu izliyor. Okullarımıza medya okur-yazarlığı diye bir ders konuldu. Buralarda çocuklarımız medya ve medya algısı için eğitiliyor olsalar gerek. Ama bu işi yapanların evsafı, birikimi ve farkındalığı temel sorun. Ayrıca meselenin ciddiyetten uzak olduğu da gelen haberler arasında. Oysaki bu kadar teknolojiden bahsedilen bir yerde ve bu kadar teknolojinin hayatımızda belirleyici olduğu bir dünyada bu işi üstlenenlerin daha vasıflı ve daha ciddi olması gerekir. Diğer taraftan devletin medya üzerindeki denetiminin sağlıklı işlemediği ortada. Çünkü medya sektörünün ve reklam dünyasının işbirliği ciddi bir güç teşkil ediyor. Bu güç, girişilen teşebbüsleri haber alma, eğlenme, tercih özgürlüğü gibi alanlara indirgeyip kolayca manipule edebiliyor. Filmler, diziler her türlü kötü alışkanlığın kolayca pazarlanabildiği bir sahneye dönüştürülebiliyor. Yeşilay olarak toplumumuza baştan beri söylediğimiz bir şey var. Bu konuda toplumumuz uyanık olmalı. Yakın zamanda yaşanan alkol tartışmalarında yakından gördük ki bağımlılığın ve kötü alışkanlılıkların bir özgürlük meselesi olduğunu toplumumuza pazarlama yeteneği oldukça gelişmiş bir bağımlılık endüstrisi var. Bu endüstrinin en önemli araçlarından birinin medya sektörü olduğunu unutmayalım. Alkol reklamlarının ve alkol tüketiminin “görünürlüğüne” yönelik atılan adımların ve konulan kısıtlamaların bir anda yaşam biçimine, hayat tarzına, inançlara ve hatta kişisel varlığa, bir kesimin değer yargılarına yöneltilmiş bir hamle olduğu yaygarası o kadar etkili oldu ki, en tehlikeli şey olan ve ergen tepkisini andıran “madem sen yasaklıyorsun, ben daha fazla ya-

parım” noktasına getirildiğini gördük. “İnadına” kötü alışkanlık ve bağımlılık gibi gençlerimize ve toplumumuza çok kötü bir örnek olacak noktalara götürüldüğünü gördük. Küçücük çocukların, okul talebelerinin bu propagandalarla alkolün kullanımına teşvik edildiği, hatta alkol tüketiminin önündeki engellerin kaldırıldığına şahit olduk. Alkolün kötülüğünü ve zararlarını unutturan bağımlılık endüstrisi bu sayede en çok istediği şeye, yani gençlerimize o kadar kolay ulaştı ki, alkolün zararlarını unutturup alkol yasağını beğenmedikleri birilerinin hayat tarzı olarak gösterdi. Alkol tüketmeyi kendi hayat tarzlarına karışanlara karşı çıkma olarak lanse edip bir taşla bir kuş sürüsü vurdu. Gencecik nesillerimize yani yarınlarımızın sahiplerine, özellikle sosyal medyada, alkolü simgeleyen işaretleri kendilerini tanıtma aracı olarak kullandıracak kadar başarılı oldu. Bu yüzden, toplumumuz siyah ve beyaz renklerle bu meselelere bakmaktan uzaklaşmalıdır. Sigara, alkol, uyuşturucu, kumar gibi kötü alışkanlıklar ve bağımlılıklar hem insan için hem toplum için felakettir. Toplumumuzun dinî ve ahlakî kabulleri, örf ve adetleri bağımlılıkla mücadelede bize ve çevremize yardımcı olabilir. Fakat insanımızın bütüncül bir bakışla, bunları kendi inanç ve ideolojilerine indirgemeden, bu alışkanlıkların salt zararı konusunda hemfikir olması, hatta farklılıklarına rağmen bu hususlarda işbirliği yapabilmesi hayatî bir öneme sahiptir. Aynı hassasiyet televizyon bağımlılığında da kendini göstermelidir. Çünkü televizyonun kullanım biçimi ve kötü alışkanlıkları yayma potansiyeli, bütün olarak hepimizin problemidir. Unutmayalım ki, iki tarafı keskin bir kılıç gibi kullananın elinde şekil değiştiren televizyon, bizzat bağımlılığa karşı mücadelede de güçlü bir silah olarak kullanılabilir. Nereye ve niçin baktığımızın bilincinde bir toplum olabilmek dileğiyle…

prof. dr. m.İhsan karaman Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı


06

haber

Evet, ama yetmez! Türkiye Yeşilay Cemiyeti Başkanı Prof. Dr. M. İhsan Karaman alkol ambalajlarında yer alacak olan uyarılar ile ilgili açıklamalarda bulundu. Karaman, uyarıların kontrolsüz alkol tüketiminin sebep olduğu hastalıklara da dikkat çekeceğini ifade ederek uygulamanın Avrupa ülkelerinde daha geniş yelpazede ele alındığını ifade etti. Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu (TAPDK), alkollü içki ambalajları üzerine konulacak uyarı mesajlarını belirledi. Söz konusu içkilerin ambalajları üzerinde artık 18 yaş, araba kullanımı ve hamilelere ilişkin işaretli uyarılar ile “Alkol dostunuz değildir” yazılı uyarı mesajı yer alacak. Uygulamanın kamu sağlığı için gerekli olduğunun altını çizen Türkiye Yeşilay Cemiyeti Başkanı Prof. Dr. M. İhsan Karaman, Avrupa’da uyarı önerilerinin çok geniş bir yelpazede ele alındığını ifade etti. Karaman; “Alkollü içki ambalajları üzerinde sağlıkla ilgili uyarı mesajları konulması zorunluluğuna Yeşilay ve kamu sağlığı uzmanları olarak ‘Evet ama yetmez’ diyoruz. Avrupa Alkol Politikaları Birliği (EUROCARE) tüm ülkelere bu tür uyarı mesajları konulmasını uzun yıllardır tavsiye edi-

yor” dedi. Alkol kullanımının kanser riski yanında şiddet mağduriyetlerini de artırdığına dikkat çeken Karaman, yalnızca yaş sınırı, hamilelerin içki kullanımı ve araba kullanımı üzerine uyarıların eksik kaldığını kaydetti. Karaman açıklamasında Nisan ayında Yeşilay ve Dünya Sağlık Örgütü’nce İstanbul’da düzenlenen Global Alkol Politikaları Sempozyumu’na katılan Liverpool John Moores Universitesi Kamu Sağlığı Bölüm Başkanı Profesör Mark Bellis’in The Guardian’a verdiği mülakata da değindi. Bellis; “Şu anda toplumda alkol ile ilgili tehlikeler denilince insanların aklına maalesef kanser riski gelmiyor. Oysa bu sağlık uyarıları tüketicileri daha bilinçli olmaya yönlendiriyor. ‘Alkol şiddet riskini artırır’, ‘Alkol İngiltere’de 15 binden fazla ölüme sebebiyet vermiştir’, ‘Alkol ağız, dudak ve benzeri pek çok kanser riskini artırmaktadır’ şeklinde yeni uyarılar da planlıyoruz. Bunun yanında alkolün Avrupa’da 16-24 yaş arasında genç erkek ölümlerinin %25’inin sebebi olduğunun ve kadınlar için meme kanseri riskinin artırdığının vurgulanması da etkileyici olacaktır” diyerek alkollü içki ambalajları üzerindeki sağlıkla ilgili uyarı mesajlarına dikkat çekmişti.


Yeşilay, BM ekonomik ve sosyal konseyi üyesi Türkiye Yeşilay Cemiyeti BM Ekonomik Sosyal Konsey Danışmanlık Statüsü almaya hak kazandı. Mayıs 2012’de Birleşmiş Milletler Ekonomik Sosyal Konsey Danışmanlık Statüsüne başvurusunu yapan Türkiye Yeşilay Cemiyeti, BM Ekonomik Sosyal Konsey Danışmanlık Statüsü almaya hak kazandı. Uluslararası ekonomik ve sosyal meseleler için bir forum görevi gören, üye ülkelere ve BM’ye sosyal politika önerileri oluşturan Ekonomik Sosyal Konsey (ECOSOC), BM’de en geniş çerçevede STK’ların üye olduğu bir mecra konumunda yer alıyor. Birleşmiş Milletler Ekonomik Sosyal Konsey’e üye 4 bin STK bulunuyor. Üyelik, STK’lara BM’nin yapacağı uluslararası toplantılara katılım hakkı, devletlerle STK’ların buluştuğu toplantılarda söz hakkı, BM’nin Yeşilay’ın çalışma alanıyla ilgili yapacağı çalışmalarda danışma ve işbirliği imkânı gibi ayrıcalıklar veriyor. Bu statüyle STK’lar, BM nezdindeki ülkelere çalışma alanları ile ilgili görüş ve önerilerini taşıyabildikleri gibi diğer devletlerarası teşkilatlara da bu önerileri iletebiliyorlar. Ekonomik Sosyal Konsey’in çalışmaları ve

programları ile ilgili bilgiler üye STK’larla paylaşılıyor. STK’lar konseye yazılı ve sözlü olarak görüş ve önerilerini STK Komitesi aracılığıyla taşıyarak sivil toplumun BM çalışmalarına katılımı sağlanıyor. Statüyü almaya hak kazanan STK’lara BM Genel Merkez, bölge ofisleri ve bağlı kuruluşlarda ilgili STK adına temsilciler atama yetkisi veriliyor ve bu temsilciler söz konusu mecralara giriş ve geçiş kolaylığı ve temsil yetkisi almış oluyorlar. STK’lar Konsey üyesi devletlere kendi görüşlerini içeren yazılar gönderebiliyor. STK’lar konseyde ve diğer mecralarda NGO (Hükümetdışı Kuruluşlar) Komitesinin onayını alarak ve diğer ara prosedürleri tamamlayarak sözlü sunumlar yapabiliyor. Konsey ve bağlı komiteler zaman zaman STK’lardan gerekli görülen bazı konularla ilgili çalışma ve raporlar istiyor. Bunun dışında ECOSOC çalışmalarına STK’ların katılımı durumunda lojistik destek, BM Genel Kurul’un kamuoyuna açık toplantılarında yer tahsisi, ilgili diğer STK’larla bir araya gelecek şekilde toplantılar ve BM’nin muhtelif dokümantasyon sistemine ulaşım hakkı gibi bir takım ayrıcalıklar tanıyor.


08

haber


Yeşilay, BTK ile bilinçli internet

kullanımı için işbirliği yapıyor Türkiye Yeşilay Cemiyeti, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı (BTK) ile internet bağımlılığı ve güvenli internet kullanımı üzerine işbirliği protokolü imzaladı. Protokol kapsamında toplumda internet bağımlılığının önlenmesi ve internetin güvenli kullanım bilincinin kazandırılması için ihtiyaç ve sorun tespiti yapılacak. Analizlerin ardından ise projeler üretilerek uygulamaya konması planlanıyor. Son yıllarda gelişen iletişim teknolojileri ve buna bağlı olarak artan teknoloji bağımlılığı gelişmiş pek çok ülkeyi bu konuda somut adımlar atmaya itiyor. Türkiye ise teknoloji kullanımında bilinçlendirme ve ekran bağımlılığını önleme konusunda ciddi eksikliklere sahip. Türkiye Yeşilay Cemiyeti ile Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı arasında imzalanan işbirliği protokolü ile internet bağımlılığı ve güvenli internet kullanımı üzerine önemli bir adım atılmış oldu. Yeşilay Başkanı Prof. Dr. M. İhsan Karaman ve BTK Başkanı Dr. Tayfun Acarer’in imzaladığı protokol ile bilişim teknolojileri, elektronik haberleşme hizmetleri, internetin güvenli kullanımı, güvenli internet hizmeti ve teknoloji bağımlılığı gibi konularda toplumda ve özellikle gençlerde farkındalık oluşturmak amaçlanıyor. İmza töreninin ardından konuşan Prof. Dr. M. İhsan Karaman, Yeşilay’ın bir asırdır özellikle gençleri üretkenlikten alıkoyan bağımlılıklar ile mücadele ettiğini ifade ederek başta dünya olmak üzere son yıllarda Türkiye’de de dikkati çeken teknoloji bağımlılığı adında yeni bir bağımlılık türünün ortaya çıktığını belirtti. Teknoloji bağımlılı-

ğının özellikle yetişmekte olan gençler ve çocukların psikolojik açıdan zarar verici boyutlara ulaştığını ifade eden Karaman, “Bu protokol ile önemli bir adım atılmıştır. Akademisyenler ve iletişim uzmanlarından oluşan bir ekip çalışmalar yapacak ve bu çalışmalardan elde edilen veriler toplumumuz ile kanun koyucularla paylaşılacaktır. Amacımız, daha sağlıklı ve üretken bir gelecek için gençlerimizde bir farkındalık oluşturmaktır” dedi. BTK Başkanı Dr. Tayfun Acarer ise internetin 1969 yılında keşfedildiğini anımsatarak, Türkiye’nin aylık 32-33 saat internet kullanımı ile Avrupa’da İngiltere’den sonra ikinci sırada yer aldığını belirtti. Türkiye’nin Dünyada en yoğun internet kullanan ülkeler arasında olduğunu, sosyal paylaşım sitelerinin kullanım saatleri ve üyeliği olarak ise yine dünyada 4. ile 6. Sıra arasında yer aldığını ifade etti. Yoğun ve uzun süreli internet kullanımında internetin mobil kullanımının etkisi olduğunu ifade ederek bilinçsiz internet kullanımının arttığını ifade etti. İşbirliği kapsamında ilköğretim, ortaöğretim ve lise seviyesindeki öğrencilerin internet ve teknoloji kullanımında karşılaştıkları cinsel içerik ve istismar, siber zorbalık, şiddet, sanal kumar ve benzeri durumlar da incelenerek bu tip olumsuzlukların engellenmesi için yöntemler geliştirilecek. İşbirliği süresince teknoloji bağımlılığı üzerine farkındalık oluşturmak üzere Türkiye’de başlıca hizmet sağlayıcısı kurum ve şirketlerle bir araya gelinmesi de planlanıyor. Çalışma grupları oluşturularak üretilecek stratejilerin hedef kitlesi çocuk ve ergenler, anne-babalar, yetişkin bireyler, eğitimciler, psikolog, psikolojik danışman, psikiyatrist ve doktorlar olacak.


Kapak

Doç. Dr. Vedat Çakır Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi

Bir Eğlence Aracı Olarak Televizyon*


Elektronik kitle iletişim medyasının ortaya çıkışıyla bir sosyal etkinlik olarak eğlence ve oyunun doğası değişmiş, eğlence ve oyun bir katılım faaliyetinden bir görsel gösteriye dönüşmüştür. Teknolojik gelişmeyle birlikte hayatımıza giren en yaygın ve en etkili kitle iletişim aracı olan televizyon, her zaman diğer kitle iletişim araçlarından farklı bir konumda değerlendirilmiştir. Toplumsal ilişkilerin köklü değişimlere uğradığı modern toplum yapısı içinde televizyon, gerek birey, gerekse toplum için birçok işlevi yerine getirmektedir. Söz konusu işlevler kabaca; enformasyon, eğitim ve eğlence olarak belirlenmişse de, yapılan araştırmalar eğlencenin artan önemine dikkat çekmektedir. Birçok araştırmacı ve eleştirmen televizyonun varlık nedenini, insanları eğlendirmek ya da onlara hoş vakit geçirildiği duygusunu yaratmak, yani oyalamak olarak göstermektedir. Kullanımlar ve doyumlar yaklaşımı geleneğinde yapılan bu çalışmada, televizyonun eğlendirici içeriklerine olan söz konusu bu yoğun talebin eğlence kültürü üzerindeki etkileri araştırılmaktadır.

Medya Arzının Olgusu Olarak Eğlence Günümüzde mevcut eğlence araştırmaları, kitle iletişim araçları, popüler kültür ve kültürler arası iletişim alanlarında birleşmektedir. Psikologlar, sosyologlar ve özellikle de iletişim araştırmacıları birçok eğlence çeşidini, kullanımlarını ve farklı insanlar üzerindeki etkilerini araştırmaktadırlar. Bazı araştırmacılar eğlenceyi, medya arzının bir olgusu olarak değil, salt bir algı fenomeni olarak alan yaklaşımı temel alırken, özellikle işlevsel kitle iletişim araştırmalarında medyadaki eğlence içerikleri hakkında daha sistemli araştırmalar dikkati çekmektedir. Ancak eğlencenin ne olduğu, hangi tür işlevleri içerdiği ve bunların daha ne kadar ge-

11


Kapak

nişleyebileceği konusunda önemli açıklama eksiklikleri vardır. Bosshart ve Macconi’ye göre, eğlence üzerine yapılmış bilimsel araştırmaların miktarıyla tüketilen eğlence miktarı arasında pozitif bir orantı bulunmamaktadır. Herhalde eğlence her yerde bulunan ve görece az dikkat hak eden bir yan ürün olarak görülmüş. Bosshart ve Macconi eğlenceyi insanların duygusal durum (mood) yönetimini iyileştiren bir alma (iletiyi) fenomeni olarak tanımlamaktadırlar. Medya aracılığıyla verilen eğlenceyi çözümlerken ise, izleyici açısından eğlence içeriklerini çok işlevli olarak tanımlamakta ve bu işlevleri; “Telafi” (Compensations), “Doyum-İhtiyaçların Karşılanması” (Gratifications-Copliance of Needs) ve “Kendini Gerçekleştirme” (Self-Realization) olarak sınıflandırmaktadır. Bu üç işleve ek olarak eğlencenin izleyicilere “hayallerini serbest bırakma” imkânı tanıdığını da belirtmektedir.

Telafi Olarak Eğlence Telafi olarak eğlence, insanın yaşamındaki daha çok memnun olmadığı olumsuz alanlarda yer alırken, doyum olarak eğlence, daha merkezi olan nötr alanlarda yer almakta ve kendini gerçekleştirme ise bireyin, bir insan olarak sahip olduğu imkânların tamamen doldurulması ve kişisel hoşnutluk aradığı yerde görülmektedir. Gerçekten de, hem iletişim hem medya psikolojisi hakkında yapılan araştırmalar göstermiştir ki, her üç işlev de medya kullanıcısının eğlence arayışında önemli rol oynamaktadır. Telafi olarak eğlence kaçışçılık olarak incelenmiştir. Çünkü kullanıcılar içinde yaşadıkları toplumsal gerçeklikten bir anlığa kaçıyor görünmektedir. Eğlenceyi doyum olarak alan görüş, “Kullanımlar ve Doyumlar Teorisi” (Uses and Gratifications Theory) denen ve medya kullanıcılarına medyayı neden kullandıkları hakkında sistematik olarak sorgulayan araştırmayı yansıtmaktadır. Bu yaklaşım özellikle eğlence medyası alanını incelemiş ve burada eğlence hedefli kullanıcıların beklenti, ümit ve arzularına dair birçok bilgi sağlamıştır. Üçüncü işlev ise, iletişim bilimleri ve medya psikolojisince en az incelenen kendini gerçekleştirmedir. Sosyologlar ve medya araştırmacılarının son zamanlarda ortaya attıkları bir medya kullanım biçimi ise, medya kullanımı esnasında kişinin kendi kimliği üzerinde çalışma imkânı oluşturmasıdır.

Eğlence Aracı Olarak Televizyon Medya toplum ilişkileri çerçevesinde yapılan araş-


Kitle iletişim araçları tarafından dönüştürülen ve deneyim arzusu tarafından baştan çıkarılan izleyici kitleleri, fantezi arayışının ve zevkin ivmelendirdiği hiper kapitalizm dünyasına girmiş bulunmaktadırlar. tırmalarda televizyonun özel bir yerinin olduğu tüm araştırmacılar tarafından kabul edilmektedir. Bunun nedenlerinin bir bölümü aracın niteliklerinden kaynaklanırken bir bölümü de, televizyonun topluma nüfuz etme düzeyinin yüksekliği ve günlük yaşamda kullanılma yoğunluğuna bağlıdır. Bir kitle iletişim aracı olarak televizyonun işlevleri ya da insanların niçin televizyon izledikleri konusunda birçok görüş ortaya atılmış ve değişik argümanlarla bunlar desteklenmeye çalışılmıştır. İletişim araştırmalarında kitle iletişim araçları ve izleyicileri arasındaki etkileşimi ortaya koymaya çalışan pek çok iletişim kuramı geliştirilmiştir. McCombs ve Shaw’ın geliştirdiği “Gündem Belirleme Modeli” (Agenda Setting Theory), Noelle-Neumann’ın “Sessizlik Sarmalı Kuramı” (Spiral of Silence Theory) ve “Kullanımlar ve Doyumlar Teorisi” (Uses and Gratifications Theory) söz konusu kuramlar içerisinde en etkili kuramlar olarak görülmektedir. Bu kuramlar içerisinde kullanımlar ve doyumlar yaklaşımı, aktif izleyici anlayışı nedeniyle diğerlerinden ayrılmaktadır. Kullanımlar ve doyumlar yaklaşımının temelinde izleyicilerin medyadan gidermeye çalıştıkları karmaşık bir gereksinimler dizgesine sahip oldukları inancı yatmaktadır. Bu yaklaşım izleyicinin, en azından gönderici kadar etkili olduğunu varsaymakta ve iletinin göndericinin niyet ettiği şey değil, izleyicinin verdiği anlam olduğunu îma etmektedir. Kurama göre psikolojik tatmin amacıyla medyaya yönelen insanlar dört nedenle medyayı izlemektedirler. 1) Medyatik ürünlerin tüketicileri ilk olarak eğlence programlarını izleyerek duygusal rahatlık ve gündelik gerginliklerinden arınma hazzı elde etmektedirler. 2) İkincisi, kendisine uygun programlar (genellikle drama) izleyerek; kişisel ilişkilerini geliş-

tirme, dost arkadaş edinme ve yalnızlıktan kurtulma yollarını medyadan öğrenmekte ya da bazı özdeşlikler kurarak, buna yönelik ihtiyaçlarını sanal olarak karşılamaktadırlar. 3) Üçüncüsü, izleyiciler; başkalarını etkilemeyi ve onların görüş alanına girmeyi prestij elde etmeyi, taktir-itibar görmeyi, estetik ve edebi beceriler kazanmayı, başarıya kendini motive etmeyi medyayı kullanarak elde etmektedirler. 4) Son olarak insanlar, inandıklarının teyit edildiğini görmek, doğru yolda olduklarından emin olmak, kendisinin ve başkalarının kişiliğini çözümleyerek, kendini ve başkalarını konumlandırmak amaçlarıyla medya içeriklerine bağımlı kalmaktadırlar. Kısaca medya içerikleri, bireylerin psikolojik tatmin aracı olarak işlev görmekte, onları eğlendirmekte ve medya kullanımı, boş zaman aktivitelerinin başında gelmektedir. Çünkü medya içerikleri hem grup olarak hem de bireysel olarak tüketilebilmekte ve her iki durumda da tatmin sağlamaktadır. Medya arzının bir olgusu olarak eğlence faaliyeti temelde evde gerçekleşmektedir. İzleyici kitlelerin kamusal toplantı mekânlarından kendi özel alanlarına çekilmesi yalnız eğlencenin doğasını değiştirmekle kalmamış, hayatlarımızı yaşayış biçimimizi de değiştirmiştir. Elektronik kitle iletişim medyasının ortaya çıkışıyla bir sosyal etkinlik olarak eğlence ve oyunun doğası da değişmiş, eğlence ve oyun bir katılım faaliyetinden bir görsel gösteriye dönüşmüştür. Kitle iletişim araçları tarafından dönüştürülen ve yaşantı (deneyim) arzusu tarafından baştan çıkarılan izleyici kitleleri, fantezi arayışının ve zevkin ivmelendirdiği hiper kapitalizm dünyasına girmiş bulunmaktadırlar. *Bu yazı yazarın S.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsünde hazırlamış olduğu doktora tezinden derlenmiştir.

13


Kapak

Uzm. Pedagog Didem Küt

Televizyonun çocuk üzerindeki tesirleri Çocuğunuzun televizyon seyretmesini engellemeyi düşünmeyin. Hangi programları izlemesi gerektiği konusunda örnek olun. Siz, olur olmaz her türlü programı seyrediyorsanız elbette çocuğunuz da seyretmek isteyecektir. Çocuklar için öğretici ve eğitici nitelikte olan programlar ve filmler onların kendilerini tanıyabilmelerine, kişilik gelişimlerine hizmet edeceğinden, izlenmeleri teşvik edilmelidir. Ancak bu olumlu etkisinin yanı sıra çocuğun, oyun ve aile içi iletişimler yerine zamanının büyük kısmını televizyon karşısında geçirmesinin, televizyonun esiri olmasının önüne geçilmelidir. Kaldı ki pornografik ve saldırgan içerikler taşıyan programların, filmlerin zaten dürtü kontrolü güç olan çocuklarda olumsuz özdeşim ve davranışlara yol açtığı bilinmektedir. Böyle durumların ortaya çıkması engellenmelidir. Fakat çocuğu televizyonun olumsuz etkilerinden korumak, yerli yersiz yapılan emir ve direktiflerle, zorlamalarla olmaz, olmamalıdır. Çocuk televizyonun zaman zaman kapatılabileceğini bizzat ebeveynlerinden öğrenir. Bütün zamanlarını televizyon izleyerek geçiren ebeveynler, elbette bu konuda çocuklarını gerekli ve yeterli bir biçimde eğitemezler. Bazen çocuğun, istenmeyen bir programı izlemesinin önüne geçilemez. Bu takdirde ebeveynlerin programı ço-

cukla birlikte izlemesi, daha sonra programı birlikte değerlendirmeleri, iyi ve kötü yanlarını dile getirmeleri yararlı olacaktır.¹ Dehşetli, saldırgan, korkunç facialı filmleri seyrede ede, çocuk üzerinde yaşadığı dünyanın ve içinde bulunduğu toplumun gerçeklerine, meselelerine, dertlerine yabancı kalacak, onları küçümseyecektir. Bu yabancılaşma bazen onu saldırganlığa eğilimli hale getirebilecek, bazen de acıma merhamet hislerini törpüleyebilecektir. Sürekli televizyon izleyen çocukların konsantrasyon zorluğu çektiği, durmaksızın ve düşünmeden hareket ettiği ve çabucak kafalarının karıştığı bir gerçektir. Haftada 10 saat ve üzeri televizyon izlemenin zihin faaliyetini olumsuz etkilediği gösterilmiştir. Yine televizyon seyretmek için geç saatlere kadar oturan çocukların uyku düzensizlikleri yaşadıklarını ve bu sorunun da okul performansını etkileyerek ertesi gün çocuğun derslere katılımını azalttığını ortaya çıkarmıştır. Şiddet içeren programların da uyku düzensizliklerine sebep olduğu bilinmektedir. Ünlü ABD’li kişisel gelişimci Zig Ziglar, “İtiraf etmeliyim ki, eğer evlerinde televizyon


17


Kapak

olmasaydı çocuklarımız büyük ihtimalle “farklı” olacaklardı. İlk birkaç haftadan sonra “farklılaşacaklardı.” Daha mutlu, daha konuşkan ve açık yürekli, daha üretken, daha Müşvik, daha rahat, ahlâkî yönden sorumluluk taşıyan ve toplumsal yönden kabul gören insanlar olacaklardı.”demektedir.² Televizyonun çocukları esir aldığı ve bunun sonucu olarak kendini film kahramanı gibi gören çok sayıda kimlik ve kişilik bozukluğuna uğramış insan yetiştiği bildirildi. Fransa’da bir çocuğun okulda 900, televizyon karşısında ise yıl içinde 1.200 saat tükettiğine dikkat çeken ilgililer, çocukların aile bireyleriyle ilişkilerinin güçlendirilmesini ve oyuna yönlendirilmesini istediler. Yapılan bir araştırma, fazla televizyon seyreden çocukların daha çok yaralanma kazalarıyla karşılaştıklarını ortaya çıkardı. Televizyonlarda gösterilen şiddet içerikli yayınların çocuk ruh sağlığı ve toplum yapısı üzerindeki etkileri uzun zamandan beri ciddi biçimde tartışılıyor. Anne ve babaların, televizyon programı seçiminde çocuklarıyla birlikte hareket etmesi tavsiye ediliyor.³

Taklit ve Televizyon Çocuk, ruhsal gelişimini aile içinde tamamlamak zorundadır. Yetişkin kişi olmayı, taklit dediğimiz büyüklere benzeme arzusu ile öğrenir. 2-6 yaşlar arasındaki çocuğun belirgin özelliği taklittir. Bu yaşlardaki çocukta iyiyi kötüden ayırabilme yeteneği, yani üstbenlik gelişmemiştir. Gördüğünü iyi veya kötü diye tefrik edemeden taklit eder. Çocuğun başlıca taklit kaynağı anne ve babasıdır. Gününün tamamına yakınını geçirdiği evinde anne ve babasının hareketlerini, konuşmasını, davranışlarını, olaylara verdiği tepkilerini, huylarını görüp taklit ederek büyür. Televizyon evlere girince anne ve baba arasındaki muhabbet ve hürmet dolu iletişim, aile sohbetleri oldukça azalır. Artık aile fertleri saatlerinin çoğunu televizyon karşısında geçirmektedir. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre her Amerikalı, hayatının 15 yılını televizyon seyrederek harcamaktadır. Yorgun işten dönen baba, anne ve çocuklarla yeterince ilgilenmeden televizyon seyretmeye dalmaktadır. Bu durumda çocuğun taklit edeceği anne-baba ilişkileri yanında, gördüğü ilgi ve sevgide azalmaktadır. 6-11 yaşlarındaki çocuğun taklidi ebeveyninden çevreye yönelir. Ayrıca bu yaşlar çocukta süper egonun yani iyiyi kötüden ayırabilme yetene-

ğinin oluştuğu çağdır. Bu yaşlarda vereceğimiz ideal fikirler onların şahsiyetine yön verir. Çocuk televizyon seyrederek oradaki uygunsuz kimlikleri kendine örnek alabilir. Bugün en geniş izleyici kapasitesine sahip bazı televizyon programları, evlilik öncesi hatta evlilik dışı yaşanan cinsel ilişkileri “sıradan” kabul etmek konusunda bizleri şartlandırmaktadır. Yine reklâmlar çocukları gereksiz tüketime itmektedir. Bira, banka vs. reklâmları çocuklar için olumsuz örneklerdir. Ayrıca dizi ve filmlerde içki ikram edilmekte, “eğer eğlenmek istiyorsak içmemiz gerekir” diye bir mesaj beynimize kazınmaktadır.² Çocuğunuzun televizyondan olumsuz etkilenmemesi için nelere dikkat etmeliyiz? İzleyecekleri filmler konu ve işleniş açısından çocukların rahatlıkla anlayabileceği şekilde olmalıdır. Çocuk uzun süre ve aralıksız televizyonun önünde oturtulmamalıdır. Çocuğun izleyeceği filmlerdeki kahramanlarda


Çocuk televizyonun zaman zaman kapatılabileceğini bizzat ebeveynlerinden öğrenir. Bütün zamanlarını televizyon izleyerek geçiren ebeveynler, elbette bu konuda çocuklarını gerekli ve yeterli bir biçimde eğitemezler. olumlu özellikler ağırlıkta olmalıdır. Çocuklar yalnız başlarına televizyon seyretmemelidirler. Yalnız olan çocuk, korku veren ve anlamadığı sahnelerde kimseye bir şey soramaz. Çocukla filmde izlediği sahneler ve sözcükler hakkında konuşmak gelişimi için yararlıdır. Çocuk, televizyonu yakından seyretmemeli, rahat edebileceği bir şekilde oturtulmalıdır. Böylece gözlerinin, kas ve kemik yapısının bozulması önlenmiş olur.* Yemek yeme ve televizyon seyretme aynı anda olmamalıdır. Yemek sofrası aile fertlerinin neşe içinde sohbet edecekleri, iletişim kuracakları mekânlar olmalıdır. Televizyon odanın en çekici yerine konmamalıdır. İlgi odağınız da o olur Televizyonu çocuklar günde 1 saatten fazla izlememeli, seyredeceği programlar konusunda ebeveyn söz sahibi olmalı. Televizyon, çocuk bakıcısı ve susturucusu olarak kullanılmamalı.² Çocuğunuzun televizyon seyretmesini engellemeyi düşünmeyin. Hangi programları izlemesi gerektiği konusunda örnek olun. Siz, olur olmaz her türlü programı seyrediyorsanız elbette çocuğunuz da seyretmek isteyecektir. Şiddet ve müstehcenlik içeren, çocuğunuzda olumsuz düşünceler ve merak uyandıracak film, program ve haberleri seyretmemesi konusunda gerekli tedbirleri alın. Çocuğunuzun ders çalışması, ödev yapması gerektiği zamanlar büyük bir istek ve abartıyla televizyon seyretmeye kalkmayın Çocuğunuzun aklı, sizin seyrettiğiniz programda kalacak, dersine yeterince yoğunlaşamayacaktır. Çocuğunuzun yararlanabileceği, eğitici nitelikteki belgesel film ve programları seyretmesi konusunda özendirebilirsiniz. Belirlenecek bazı film ve programların ailecek

seyredilmesi, çocuğa düzenli televizyon seyretme ve televizyon seyretme konusunda seçici olma alışkanlığı kazandıracaktır. Uzun süre televizyon seyreden, şiddet içeren filmler izleyen çocukların saldırganlaştığını ve şiddete yöneldiğini unutmayın. Televizyon seyrederken (haber veya diğer programlar) hoşunuza gitmeyen bir duruma sövüp sayarak ya da kötü söz söyleyerek tepki göstermeyin. Çocuğunuzun da küfretme ve kötü söz söyleme alışkanlığı kazanacağını unutmayın. Zamanının televizyon karşısında geçirmemesi için, çocuğunuzu oyuncaklarıyla oynamaya veya kitap okumaya yönlendirin. Çocuğunuzun kişiliğini olumsuz etkileyecek, kişilik ve kimlik bozukluğuna yol açacak film veya çizgi film kahramanlarının etkisi altında kalmaması konusunda gereken hassasiyeti gösterin. Ölçüsüz bir şekilde televizyon seyreden çocuklarda (büyüklerde dahil) uyuşukluk, tembellik, ruh ve sinir hastalıkları, yorgunluk, göz rahatsızlıkları, fiziksel bozukluklar, unutkanlık, dikkat dağınıklığı, aşırı ve yersiz hayalcilik... gibi sorunların görülebileceğini unutmayın. Çocuğunuzun televizyon seyrederek ders çalışmasına veya ödev yapmasına izin vermeyin. Kendisine yaptığı ödev ve çalıştığı dersten gereken verimi alamayacağını hatırlatın. Özellikle küçük yaşlardan itibaren sürekli televizyon seyrederek büyüyen çocuklarda, konuşmaya başlamanın gecikebileceğini aklınızdan çıkarmayın.³ Kaynaklar 1- Dr. Erol Göka (Çocuk Ve Çevre) 2- Doç. Dr. Sefa Saygılı (Çocuklarda Davranış Bozuklukları) 3- Mustafa Uslu (Mutlu Ve Başarılı Çocuk Yetiştirmek İçin Anne Baba Eğitimi ) *- Şengül Genç (Çocuğun Eğitimi 1-3 Yaş)

17


Kapak

Psk. Cüneyt KAYA Aile ve Evlilik Danışmanı

Televizyon ve ruh sağlığımız Telkin eskiden beri bilinen, en sık kullanılan, bir tür insanları etkileme yöntemlerinden biridir. Günümüzde telkinin gücü hipnoz yöntemiyle eğitimli ve uzman ellerde, tedavi edici olarak da kullanılmaktadır. İnsanoğlunun telkine açık kişilik yapısı da bu yöntemin etki gücünü daha da arttırmaktadır. Atalarımız boşuna söylememişler; “Ettekkar-ü hasen velev kane yüzseksen”. Arapça bir deyim olan bu söz tekrar etmenin yüz seksen defa olsa dahi güzel olduğunu belirtmektedirler. Öğrenme yöntemi olarak da kullanılan bu yöntem (tekrar ederek telkin ile etkileme) günümüzde esasında okul ve dershanelerde de sıkça kullanılmaktadır. Genç zihinlerin ve insan davranışlarının şekillendirilmesinde kullanılan bu yöntemin önemi anlaşıldıkça birçok farklı sektör bu alana el atmıştır. Bunlardan bir tanesi de reklamcılık ve tüketim sektörüdür. Fakat en önemli kullanım alanı ise geniş kitlelerin yani toplumun, her türlü alışkanlık ve davranışlarını etkileme ve değiştirme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Ve bunun uygulandığı en önemli kitle iletişim aracı da bir dönem gazete ve dergiler, günümüzde ise televizyon ve internettir. İnsan doğasını ve kişilik gelişimini incelediğimizde ilk yıllarımızda tamamen görerek taklit etme yoluyla öğrenme sürecinin etkili olduğunu görmekteyiz. Yani bebeklik, çocukluk, ergenlik ve gençlik dönemlerimizde yani hayatımızın ilk yıl-

larında ve kişiliğimizin şekillendiği zamanlarda görerek taklit etme ile öğrenmenin en yoğun kullanıldığı zamanlar olduğunu biliyoruz. Akıl ve mantığın kullanıldığı, kişinin kendi muhakeme yeteneğini de devreye soktuğu ve sorgulayarak gerçekleşen öğrenme yöntemi olan edimsel öğrenme ise daha sonraki yıllarda ortaya çıkmaktadır. Yani çoğunlukla bizi biz yapan her şey şekilleninceye kadar, kişiliğimiz oluşuncaya kadar, görerek taklit yolu ile öğrenme daha etkili şekilde kullanılmaktadır.

“İşin en kötü tarafı zihinlerimizin tekrar ve telkin yoluyla defalarca etki altında kalmasıyla değişen normlarımızın normal görünmeye başlanmasıdır.”

TV aracılığıyla taklit yoluyla öğrenme

Netice itibariyle işte bu iki özellik bir araya geldiğinde, tekrar ederek taklit yolu ile öğrenme, toplum mühendisliği adına insanların her türlü alışkanlık ve davranışlarını etkileme ve değiştirmek için çok etkili bir yöntem olmaktadır. Ve bu günümüzde internet, sosyal medya, bilgisayar oyunları, TV dizi, programlar ve reklamlar aracılığı ile yapılmaktadır. Bu çerçevede TV dizi, program ve reklam içeriklerinin esasında ne kadar hayatımızda önemi olduğunu görmekteyiz. Gerçek dünya ile sanal dünyayı ayıramayacak kadar genç olan çocuk zihni izlediği bir çizgi film karakteri olan örümcek adam rolünü taklit ederek o karakter gibi duvarlarda yürümeye çalışabilir veya pencereden atlamaya kalkıp hayatını kaybedebilir. Nitekim ülkemizde bu olmamış bir şey değildir. Bizler bile kendi hayatımızı şöyle bir göz-


20 Gerçek dünya ile sanal dünyayı ayıramayacak kadar genç olan çocuk zihni izlediği bir çizgi film karakteri olan örümcek adam rolünü taklit ederek pencereden atlamaya kalkıp hayatını kaybedebilir. den geçirdiğimizde bu ve benzeri şeyleri yaşamışızdır. Tarzan filmini izledikten sonra ağaçlara çıkıp az çığlıklar atmadık mı veya Süpermen olmak için annemizin eşarbını boynumuza bağlayıp kolumuzu ileri doğru uzatarak sokaklarda koşturup az Süpermen taklidi yapmadık mı, zihnimizde o kimliğe bürünüp o karakterin özelliklerini sahiplenmedik mi? İşte bu ve benzeri olaylar esasında kişiliğimizin oluşumu sürecinde ne kadar dış etkiye açık olduğumuzun bir göstergesidir. Öğrenme sürecinde çocuk tarafından model alınan sadece davranışlar olmamaktadır. Popüler oyuncu ve sanatçıların giyim tarzları, yaşamları, arkadaş, eş ve aşk ilişkileri dramları da onların hiç tanışmadıkları hatta hayatları boyunca karşılaşıp görüşmeyecekleri insanları etkilemektedir. Ve bu durum çeşitli programlar aracılığı ile olmaktadır. Kişilik yapısı bozuk, cinsel kimlik yapısı, tercihleri genel ahlak, adet, gelenek ve göreneklerimize, inançlarımıza ters düşen yaşamlara sahip, sözde sanatçıların psikopatolojik (Hastalıklı ruh halleri) yapıları hayatımızda farkında olmadan önemli bir yer işgal etmektedir. Topluma mal edilen bu kişilerin de bu sorumluluklarından “benim özel hayatım” diyerek ya da suçu paparazzi gibi yapılara atarak sorumluluktan sıyrılmaya çalıştıklarını görmekteyiz. Sorumluluk sadece sanatçı ve medyada göz

önünde olan kişilerle de sınırlı değil elbette onların dizi, sinema ve programlarda nasıl davranacaklarını hatta nerede, hangi kelimelerle, ne söyleyeceklerini belirleyen yazar ve senarist takımı da bu sorumluluğun en büyük ortaklarıdır.

Medya ve reyting Daha çok insana ulaşabilmek adına izlenebilirliklerini arttırmak için, reytinglerini yükseltmek için toplumu daha fazla etkileyen olmak için bu savaş, ilgili medya arasında kıran kırana sürmektedir ve reyting uğruna gözümüzün önünde evlerimizde televizyonlarımızda, bilgisayarımızda her türlü etik(ahlak)dışı, toplumun genelinin kabul etmediği ve doğru bulmadığı norm dışı(anormal)rezalete, sapkınlığa şahit olup bunları artık defalarca izleyerek normal görmeye zorlanmaktayız. Bundan dolayı cinsel kimlik sapması yaşayan kişileri sanatçı kimliği ile normal görmekte, dizilerde ahlak dışı ilişkilere defalarca şahit olup “olabilir neden olmasın” demeye başlamaktayız; üstelik haberimiz olmadan… Çeşitli evlilik programları ile ilişkilerin, aile kurmanın ne kadar yozlaştığına şahit olmakta, bir aile kuracaksak da önce menfaatlerimizin karşılanıp karşılanmadığını öğrenmekteyiz. Milyonlarca izleyici önünde sırf kendi egomuzu şişirmek adına yarışma programlarında eşimizi rezil etmekten çekinmemekteyiz. Basit menfa-


atler uğruna toplumun önünde oyuncak gibi oynandığımızı fark etmemekteyiz. Belli dönemlerle öğrenmemiz gereken cinsel rol ve davranışlar ise ayrı bir felaket olarak karşımıza çıkmaktadır. Önceden kadın ve erkeğin anlamlı ve duygu yüklü romantik bakışlarına, ilişkilerine şahit olan toplumumuz artık her türlü çarpık ilişkiye şahit olmakta çocuklarımız, genç zihinlerimiz yani bu toplumun geleceği artık çizgi filmlerde bile pornografik görüntülere alışmakta, karşı cinse bir meta gözüyle bakmaktadır. Aynı şekilde şiddet sahneleri normal görülmeye başlanmakta, aksiyon adı altında reyting uğruna şiddet unsurları sıklıkla kullanılmaktadır. Bunun bir sonucu olarak da aile yapılarımız hızla bozulmakta, boşanma oranları yükselmekte, çocuklarımız suça, şiddete ve ahlaksız yaşama itilmektedir, maalesef işin en kötü tarafı da artık zihinlerimizin tekrar ve telkin yoluyla defalarca etki altında kalmasıyla, bütün bu olanları normal görmeye başlamasıdır. İnsanlarımızın yaşamlarının, ruh sağlıklarının hallaç pamuğu gibi atılıp harcandığı alan sadece bunlarla sınırlı değil maalesef. Reklam sektörü de daha yüksek satış hedefine ulaşmak uğruna kadını ve erkeği cinsel obje olarak kullanmaktan çekinmemektedir. Bu sektör ister gıda, ister otomotiv, ister giyim isterse sağlık sektörü olsun. Daha çok ka-

zanç uğruna toplumda kadının ve erkeğin adı kirletilmekte, saygınlığı ayaklar altına alınmaktadır. İnsanımızın güven duygusu ile oynanmaktadır. Netice itibariyle sağlıklı huzurlu mutlu bir gelecek ve toplum istiyorsak kadınlarımızın toplumda hak ettiği yerde, çocuklarımızın güvende, erkeklerin de olması gereken saygınlığa ulaşmalarını istiyor isek henüz daha bebekken her türlü etkiye açık olan zihinlerimizi, kontrolsüz şekilde, dış uyarıcıların etkisi altında bırakmamalıyız. Sadece susturmak için televizyonun önüne bırakılan bebeği artık nasıl bir kişilik yapısı ve geleceğin beklediğini biliyoruz. Bu sorumluluk öncelikle her şeyin ilk başladığı, ilkokulumuz ve öğretmenimiz olan aile ve anne kucağı ile olmaktadır. Çocuklarımızın ve toplumumuzun daha iyi bir geleceğe sahip olmasını istiyorsak, tıpkı vücut sağlığımızın bozulmaması için nasıl ki ne yediğimize ve içtiğimize dikkat ediyorsak, zihnimizin de neyden nasıl etkilendiğinin bilincine varıp kontrolsüz TV, bilgisayar, eğlenceden uzak durmalıyız. Zihnimizi gereksiz bilgi çöplüğü haline döndürmemeliyiz. Dizi ve program yapımcı ve senaristlerinin de, reklam yazarlarının da, moda öncülerinin de, sanatçılarımızın da bu bilinçle hareket etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde daha çok canımız yanar. *psikologcuneyt@hotmail.com

21


rรถportaj


MICHAEL RICH: Televizyonunuz neden çocuğunuzun bakıcısı olsun ki? Dr. Michael Rich, Harvard Tıp Okulu’nda ‘Pediatri’, Harvard Halk Sağlığı Okulu’nda ise ‘Toplum, İnsan Gelişimi ve Sağlık’ alanlarında Doçent Doktor olarak çalışmaktadır. Doktor olmadan önce, on iki yıl film yapımcılığı yapmıştır. On yıl önce medyanın, çocukların fiziksel, ruhsal ve sosyal sağlığı üzerindeki etkilerini anlamak konusunda çalışmalar yapmak üzere Media ve Çocuk Sağlığı Merkezi’ni kurmuştur. Bizler de kendisiyle televizyon bağımlılığı, bilinçli izleyici profili hakkında konuştuk.

Röportaj: Kara Zınger Çeviri: Hüseyin Sökmen

25


Televizyon izleme ölçüsünü belirleyebilir miyiz? Kendinizin ya da çocuğunuzun çok fazla televizyon seyrettiğini nasıl anlarsınız? Televizyon izlediğiniz süre yüzünden hayatınızın diğer alanlarında rahatsızlık veya dağınıklık yaşıyorsanız, fazla televizyon seyrediyorsunuz diyebiliriz. Diğer alanlar derken yeterli uyku, çocukların ödevlerini yapmaları, sokağa çıkıp oyun oynamaları veya diğer aile fertleriyle etkileşimi sürdürmeleri gibi şeyleri sayabiliriz. Çocuğunuzun beslenme ve ruh sağlığı için yapabileceğiniz en koruyucu şey günde en az bir kez ailece oturup, hep birlikte bir öğün yemek yemektir. Bugün artık, pek çok aile, en azından Amerika Birleşik Devletleri’nde, yemekteyken televizyonlarını açık tutuyorlar ve bu da birlikte yemek yemenin besinsel ve psikolojik olarak getirdiği bütün olumlu etkilerin yok olmasına neden oluyor. Fazla televizyon izlemek kişinin günlük aktivitelerinde dengesinin kaybolması veya televizyon izlemenin kişinin ailesiyle yemek yemek ya da ev ödevini yapmak gibi değişik aktivitelerde dikkatinin dağılmasına sebep olması anlamına gelmektedir. Sizce aşırı TV izleme sorunumuz gün geçtikçe artıyor mu? Yoksa TV izleme zamanımız konusunda daha sorumlu davranmaya mı başladık? Bu durumun gelecekte ne yöne gideceğini düşünüyorsunuz? Aslında TV izleme alışkanlığımız değişiyor. Bence bundan bir kaç yıl sonra televizyonu bir fenomen olarak konuşmayacağız bile. Çünkü ekranların doğası değişiyor; yani TV’deki içeriğin tamamına pek çok farklı platformdan ulaşabiliyorsunuz ve bu platformlarda içeriğe istediğiniz zaman ulaşabiliyorsunuz. Eğer TV izleme kavramını ekran medyasının eğlence amaçlı olarak kullanılması şeklinde genişletirseniz (en azından elimizdeki verilere göre) ekran karşısında geçirdiğimiz süre sürekli olarak artacaktır; çünkü bu içeriğe ulaşmak için pek çok erişim noktası bulunmaktadır ve bu erişim noktaları aracılığıyla insanlar aynı anda birden fazla ekran üzerinde iş yaparak vakit geçirmektedir. Bence ortaya çıkan teknolojik gelişme durumuna göre TV izlemenin ne demek olduğunu tekrar düşünmek zorundayız. Teknolojik değişim kültürel ve sosyal değişime de neden oldu. Birkaç yıl öncesine kadar telefonunuzu çıkarıp ekranını izlemek inanılmaz derecede kaba sayılırken insanlar artık bunu sürekli olarak yapıyorlar.

Artık ekran medyası dediğimiz şey sadece klasik anlamda yayın yapan televizyon demek değil; ekran medyası artık ödemeli kanallar, Youtube, Instagram ya da Pinterest’i de içeriyor.

Üç önemli konu; süre, içerik, bağlam Şimdi bir adım geriye çekilmeli ve televizyon izlemek hakkında mı, yoksa gerçekten önemli üç konu hakkında mı konuşmalıyız diye sormalıyız: İlki süre: Televizyon izlemek için ne kadar zaman harcıyorsunuz ve bu yaşantınızın geri kalanını ne kadar etkiliyor? İkincisi ise içerik: Neye zaman harcıyoruz? Edindiğimiz bilgi gerçekten değerli bilgi mi; yoksa sadece oyalanmak ya da vakit öldürmek için mi televizyon izliyoruz? Üçüncüsü ise bağlam: Eğer uyumanız,yemek yemeniz ya da ödevlerinizi yapmanız gereken zamanlarda televizyon izliyorsanız bu önemli. Ayrıca televizyonu kiminle birlikte izlediğiniz de, algınızı değiştirebileceğinden, önemlidir. 14 yaşında bir erkek çocuğunun romantik bir filmi yalnız olarak, arkadaşları, sevgilisi ya da annesiyle birlikte izlemesi farklı deneyimler yaşamasına ve filmden aldıklarıyla algısının değişmesine neden olur. Televizyonun da alkol ya da uyuşturucu maddeler gibi bağımlılık yapması mümkün mü? Eğer öyleyse, bunu internet ya da cep telefonu gibi diğer teknolojik bağımlılıklarla karşılaştırır mısınız? Bağımlılık sözcüğünü kullandığımızda çok dikkatli olmalıyız çünkü bu sözcük insanları oldukça rahatsız ediyor. Üstelik sadece sıradan insanlar değil, tıp alanında uzman olanlar bile bu sözcükten rahatsızlık duyuyor. DSM5 (Akli bozuklukların tanısal ve istatistiksel yönergeleri),ki bu konuda kutsal kitap gibi sayılır, teknoloji bağımlılığı üzerine daha çok çalışılması gerektiğini söylüyor. Bir doktor olarak bunu bağımlılık ya da hastalıklı davranış olarak tanımlamamızın ötesinde, gördüğüm kişilerde bağımlılık konusunda ayırt edici dört özelliği ararım: Kişinin günlük hayatını engelleyecek derecede aşırı kullanım; kullanımda ve kullanımı tolere etmede artış; bağımlı olunan şeye erişilemediği durumlarda yaşanan yoksunluk ve yoksunluk krizleri; bağımlı olunan şeye erişebilmek için kişinin yapmış olduğu hataların (kişinin anne-babasına veya eşine yalan söylemesi, ya da bu kişilerin kredi kartlarını çalması veya ödünç alması) sonuçlarını kaul etmeye hazır olması. Bunlar bağımlılığın ayırt edici özelliklerdir. Televizyona bağımlı olabilir misiniz? Bunu pratik bir soru olarak kabul edersek, cevap evet. Ancak bir doktor olarak bunun henüz söylenemeyeceğini düşünüyorum. Teknoloji çocukların gelişimini nasıl etkiler? Çocukların gelişme çağlarında aşırı TV izlemenin uzun dönemdeki sonuçlarını biliyor muyuz? Elimizde uzun döneme ait herhangi bir veri yok; çünkü

24


Çocukların gelişme evrelerinde onlara uygun televizyon programlarını sunduğumuzda, bunların hem kısa hem de uzun dönem öğrenme etkilerini görebiliriz.


bunu sağlayabilecek kadar uzun zaman geçmedi. 60’lı 70’li yıllarda da televizyon bağımlısı insanlar vardı ancak o zamanlar insanlar TV bağımlılığı konusunda endişeli değillerdi. Ancak şimdi bağımlılıkları yüzünden toplumun dışından kalan insanlar sosyal ve ekonomik sorunlarla karşılaşıyorlar. Ancak ne yazık ki böyle durumlarda sorundan nedene gitmeye çalışıyoruz ki bu da olanları anlamak için en iyi yol değil. Ancak erken çocuklukla ilgili bildiğimiz şeylerden biri doğduğumuzda tamamen savunmasız olduğumuzdur: yiyecek veya barınak bulamayız, anne-babamız ya da diğerlerinin yardımı olmadan hayatta kalamayız. Önceden programlanmış yaşamsal reflekslerimiz olmadığı için, beynimizi çevreden gelen uyarılar ve etkiler doğrultusunda geliştiririz. Doğumdan sonra beynimiz oldukça hızlı bir şekilde büyümektedir: İlk iki senede milyarlarca nöron üretiriz ve sürekli yeni şeyler öğrendiğimiz için beynimizin hacmi üç katına çıkar. Beynimize ulaşan her şey bu süreci etkiler. Beynimizin gelişim sürecinde çok faydalı olduğunu bildiğimiz üç şey bulunmaktadır: Diğer insanlarla (anne, baba, kardeşler, arkadaşlar) yüz yüze karşılıklı etkileşimde bulunmak; çevreyi değiştirmek için nasıl etki edebileceğini öğrenmek/öğretmek (bebeklerin kendi kendilerine yemek yemelerine izin vermek); açık uçlu, yaratıcı ve problem çözücü oyun türleri. Buradaki sorun ekranın bu saydıklarımızdan hiçbirini vermemesi. Bu da gelişmekte olan bir beyne etki etmek için doğru bir yol değil. Araştırmalara göre 30 aylık bir çocuk ekrandan öğ-

renmeye başlayabilir. Ancak yetişkin beynine sahip olmadıkları için ekranda karşılarına çıkarılan şeylerin oldukça dikkatli bir şekilde tasarlanmış olması gerekir. Susam Sokağı buna iyi bir örnek olarak gösterilebilir.

Bir öğretici olarak Susam Sokağı Susam Sokağı izleyen çocukların diğerlerine oranla okula gitmeye, okuma ve matematik öğrenmeye daha hazır oldukları ve Susam Sokağı’nda gördükleri farklı örneklerden dolayı ilginç bir şekilde diğer insanlara daha toleranslı olduklarını biliyoruz. Bu çocuklar 17-18 yaşlarında liseden mezun olduklarında diğerlerinden daha yaratıcı, daha az saldırgan ve daha iyi notlara sahip olmaktadır. Aynı zamanda çocuklarına Susam Sokağı izletmek, öğrenme konusunda daha heyecanlı, daha yaratıcı ve diğerlerinden daha başarılı çocukları yetiştirmek için alınan tutarlı başka pek çok ebeveynlik kararının yanında bir işaret olabilir. Ve bunun televizyonun eğitici etkisi olduğu bence söylenemez. Ancak çocukların gelişme evrelerinde onlara uygun tür televizyonlar programlarını sunduğumuzda,bunların hem kısa hem de uzun dönem öğrenme etkilerini görebiliyoruz. Gelişme çağındaki çocuklar için özgüven oluşturmak, duygusal tatmin ve sosyal kabul oldukça önemlidir. Eğitici programlarının bu sosyal beceri ve ihtiyaçlar üzerinde olumlu bir etkisi olabilir mi? Televizyonda sosyal etkileşimler izleyebilirsiniz ancak bunları uygulayamazsınız ve önemli olan bunları sosyal durumlara uygu-


Ekran medyası dediğimiz şey sadece klasik anlamda yayın yapan televizyon demek değil; ekran medyası artık ödemeli kanallar, Youtube, Instagram ya da Pinterest’i de içeriyor. lamaktır, dışarıdan izlemek değil. Televizyonun belli zamanlarda, çocuklara öğretebileceği belli şeyler vardır. Çocuklara ebeveynleri yerine eğitim verecek bir bebek bakıcısı gibi değildir. Bebek bakıcısı çocuklarla karşılıklı etkileşimde bulunurken, televizyon bunu yapamaz. Televizyon pek çok açıdan tepkisiz bir bebek bakıcısı ya da tepkisiz bir ebeveyne benzer ve bunun da çocuklara hiçbir faydası yoktur. Eğer çocukların sosyal beceriler edinmesini istiyorsanız, televizyon, çocukların beyin gelişimleri için verebileceğiniz en iyi şey değildir. Televizyon çocuğunuzu zehirlemez; ancak ebeveynler ‘çocuğum televizyon sayesinde daha zeki oluyor” diyerek kendilerini kandırmamalıdırlar. Çünkü bu olmamaktadır. Ayrıca televizyonu herhangi bir amaçla kullanırken bunun o iş için en iyi araç olup olmadığını da düşünmek gerekir. Mesela bazen müzik setini açıp Mozart dinlemek televizyonda bir müzik programı izlemekten daha iyidir. Her ikisi de müzik, ama bir de çocuğunuzun yaşadığı deneyimi düşünsenize… Yalnızca müzik dinlediğinde hayalgücü kanatlanır. Televizyon seyrettiğindeyse sürekli bir resim, renk ve müzik saldırısına maruz kalır. Yapabilecekleri tek şey televizyondaki tüm sesleri ve görüntüleri yakalamaya ve anlamaya çalışmak olmaktadır. Bu yüzden televizyon gibi ekran medya araçlarını kullanırken ve özellikle çocukla bu araçlar arasında neler olup bittiği konularında düşünceli olmalıyız. Çocuklarının ekran karşısında geçirdikleri süreyi azaltmak isteyen ebeveynlere tavsiyeleriniz nedir? Anne ve babalara “Sizler ebeveynsiniz!” diyorum ve ebeveynlik bir etiket değil önemli bir görevdir. Göreviniz çocuğunuzu elinizden geldiğince sağlıklı, mutlu ve üretken biri olarak yetiştirmektir. Bu yüksek ihtimalle ömür boyu edineceğiniz en önemli görev olacaktır. Çocuklar her türlü şeyi kötü alışkanlığa çevirebilir, ancak siz de bunları her zaman tersine çevirebilirsiniz. Bu durum ekran medyası için de geçerlidir. Ebeveynlere çocuklarının tüm günlerini düşünmelerini öneriyorum; çocukları da bunları dü-

şünebilecek yaşlara ulaştığında günlerini birlikte düşünmelidirler: 24 saatte bir çocuk ne kadar uyumalıdır? Okulda geçirmesi gereken süre nedir? Dışarda ne kadar oyun oynamalıdır? Aile olarak birlikte ne kadar zaman geçirmeliyiz? Çocuğunuzun 24 saatini yukarıdan aşağıya kısıtlama ve yasaklarla düzenlemektense, aşağıdan yukarıya birlikte doldurun. Çocuğunuza sadece “Günde ancak iki saat televizyon seyredebilirsin” şeklinde bir kural koyarsanız ne olur? Okuldan gelir gelmez televizyonun karşısına oturur ve iki saat bittiğinde de size daha fazla televizyon izlemelerine izin vermeniz için yalvarmaya başlarlar. Burada aslında yaptığınız çocuklarınız için yasak elma yaratmaktan başka bir şey değildir ve bundan sonra da ebeveyn bir polis gibi davranmak zorunda kalır. Eğitici ya da bilinçsiz medya tüketimini engelleyici programlara ait herhangi bir örnek var mı? Medya ve Çocuk Sağlığı Merkezi’ni on yıl önce kurduk. Televizyonun iyi mi kötü mü olduğu tartışması ise, elli yılı aşkın bir süredir, yani televizyonun 1950’lerde Amerikan toplumu ve Amerikan hayatına girdiği zamandan beri devam ediyor. Bu ilk başladığından beri ahlaki bir tartışma olmuştur. İnsanlar çoğunlukla televizyonun sağlığımız için kötü olduğuna ve bizi şişman, aptal ve kötü bireyler yaptığına inanır. Aynı zamanda hepimiz televizyon izliyor ve ona bayılıyoruz. İnsanlar televizyon hakkında ‘doğru ya da yanlış’, ya da ‘iyi ya da kötü’ olması üzerinden konuşuyor. Konuya hiç kimse kanıta dayalı bir yaklaşımla bakmıyor.

Gözlerimizi açalım! Bir doktor ve bir ebeveyn olarak söylüyorum ki, “Tıpkı beslenmeyle ilgili olarak yaptığımız gibi, ekran medyasının bizi nasıl etkilediğini belirlemek için de aynı kriterleri kullanmalıyız. Neyin iyi olduğunu ve neyin o kadar da iyi olmadığını anlamak için bilimi kullanalım. Gözlerimizi açalım artık.” Mesele doğru ve yanlış ya da kınama meselesi değil. Çocuklarımızın aklına soktuğumuz şeyler, midelerine giren yiyecekler kadar önemlidir.

27


TİLLA DORSA

Sinema eleştirmenliği konusunda akla ilk gelen isimdir Atilla Dorsay. Henüz küçük yaşlarda başladığı bu alanda neredeyse bir ömür geçiren Dorsay’ın aynı zamanda yemek kültürü, şehircilik ve yaşam kültürü üzerine yazılar yazarak kitaplaştırdığı onlarca eseri de mevcut. Bizler de Atilla Dorsay’la bir araya gelerek dizi ve sinema sektörümüzü ve olması gerekenleri konuştuk.

söyleşi: sümeyya olcay


29


Asıl mesleğiniz dışında bir alanla hayata atıldınız. Sinema yazıları yazmaya ve meslek olarak bu alanda ilerlemeye başladınız. Öncelikle sinema eleştirmenliğine sizi yönlendiren ne idi? 11-12 yaşlarında başladım aslında sinema yazıları yazmaya. 1940’ların sonlarından itibaren gördüğüm filmleri deftere yazmaya başlamıştım. Bunlar gayet ciddi bir şekilde yazılmış notlardı. Muntazam biçimde soruları olan, film hakkında başlıca bilgileri içeren, orijinal adı, yönetmeni, daha o yaşlarda benim filmlere not olarak verdiğim yıldızlarla dolu olan, küçük notları içeren defterlerim vardı. Yangından bile ilk kurtulan defterlerden oldular. Sonra bu arzu lise yıllarımda da devam etti. Sürekli sinemaya gittiğim gibi, yatılı olarak okuduğum Galatasaray Lisesi’nde de arkadaşlarım iyi film seçsinler diye akşamları tahtaya filmleri yazar, orada da yıldızlar verirdim. Mimar Sinan Üniversitesi’nde mimarlık okudum. Askere gittim, 1966’da askerden döndüm. Mimarlık alanında çalışmaya başladıktan 3 ay sonra Cumhuriyet gazetesine yazdıklarımı sundum ve ben yazmak istiyorum dedim. Yazdıklarımı okur okumaz beni gazeteye kabul ettiler. 3 yıl sonra 50. meslek yılımı kutlayacağım. O zamanlar bir eksiklik görmüş müydünüz sinema sektöründe? Olumlu, olumsuz ne yönde eleştiriyordunuz sinemayı? O yıllarda Türkiye’de sinema eleştirisi vardı tabi ki de. Askerlikten döndüğüm sene de müthiş bir eleştiri furyası vardı. Türk Sinematek Derneği yeni kurulmuştu. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Film Arşi-

vi olan kuruluş vardı. Başında sevgili Sami Şekeroğlu vardı. Türk sineması geniş bir eleştiri sağanağı altındaydı. Yeşilçam’ın parlak dönemlerinde yeni bir sinemayı özleyenler de vardı. Özellikle gençler... Öte yandan yabancı sinema çok canlıydı. Öyle bir hareketlilik vardı ki Türk Sinematek Derneği’nin çıkardığı Yeni Sinema Dergisi o yıllarda Türkiye’ye hiç ithal edilmeyen, ülkemize gelmeyen Avrupa sineması yeni dalga örneklerini gösteriyordu. Sinemalarda kolaylıkla Federico Fellini, Luchino Visconti gibi yönetmenlerin filmi oynuyordu. Bunlar o yıllara kadar pek görülmemiş şeylerdi. O müthiş canlılık bana da büyük bir ivme kazandırdı ve ben de 66 yılımdan bu yana kendimi sinemanın içinde buldum. Semih Tuğrul, Tuncay Olkan, Agah Özgüç gibi isimler benden önce yazan isimlerdi ve bana ışık tuttular. Bir sinema/dizi veya programın içeriği nasıl olmalıdır? Sinema sırf ilgi çeksin diye cinselliği ön planda mı tutması

Sahte ve gereksiz bir biçimde uzatılmış, hepsi belli bir yapaylığın üzerine oturmuş, oyuncuların fiziklerinden başka pek bir özelliklerinin olmadığı dizilerimiz var.

30


Toplumlar eğitimli oldukça film ve dizilerde genel olarak sanatın seviyesi de yükseliyor. Biz bu açıdan çok eğitilmiş, çok kültürlü toplum değiliz.

mı gerekiyor? Ya da bir dizi ajitasyona bol yer vermesi mi lazım? Bir program reytingleri yükseltmek için bol tartışmalı mı olması gerekir? Tabi ki tüm bu sayılanlar şart değil, kural değil ama yasak da değil. Şu anda en tartışma uyandıran konu erotizm. Erotizm eğer seyirciyi tavlamak için kullanıldıysa dürüst ve doğru bir kullanma biçimi değildir. Ama filmin hikâyesi, konusu gereği kullanılmışsa örneğin nemfomanyak bir kadının öyküsünü anlatıyorsanız veya düşmüş bir kadının hikâyesini anlatıyorsanız belli ölçüde erotizmi kullanmak zorundasınızdır. Bunun dışında önemli olan birkaç nokta da var. Bir kere hikâyeyi iyi inşa etmek gerekir. Hikâyeye dayanmayan filmler de vardır. Genelde sinema bir hikâye anlatma sanatıdır. Hikâyeyi görsel anlatma sanatıdır ve ben hikâyenin iyi bir senaryoya dayanmasını çok önemserim. Onun dışında her film kendi anlattığı hikâyeye göre kendi üslubunu, anlatma biçimini bulmalıdır diye düşünüyorum. Bir gerilim filminin, bir aşk filminin veya sosyal içerikli bir filmin anlatım tarzları aynı olmayabilir, olmamalıdır da zaten. Gerilim filminin amacı sizi germek, onu sürpriz bir finalle bitirmektir. Bir aşk filmi ki en kullanılmış, en eskimiş, en kalıplaşmış bir konudur ama her filmde aşkı yeni baştan bize duyurmalıdır, izleyenleri o aşka inandırmalıdır. Toplumsal içerikli bir film ise ele aldığı toplumsal sorunu, içeriği sonuna kadar cesaretle savunmalıdır. Çünkü Türk sineması yıllarca sansürle boğuştu. Bugün böyle bir şey

kalmadı ama şimdi televizyon içeriklerinde bu durum söz konusu. İcabında sansürü de karşısına alıp o gerçeği sapına kadar dürüst, namuslu bir şekilde duyurmak gerekir. Bir söyleşinizde yerli dizilerin halinden dem vurmuşsunuz. Yabancı dizilerin çoğu da haliyle kültürümüzden uzak. Yerli dizilerle yabancı dizileri kıyasladığımızda yabancı diziler daha mı masum duruyor? Ben iyi bir TV seyircisi değilim, beni örnek almasınlar. Haberleri izlerim, önemli bulduğum bir konuda tartışma programı varsa onu izlerim. Bunun dışında yerli dizi izlediğim dönemler oldu. Ben vaktiyle TRT’nin ilk dizilerinin tiryakisi olmuştum. O dönemler, bizim televizyona ve dizilere açılan dönemlerimiz oldu. Daha sonra İkinci Bahar, Perihan Abla gibi unutamadığım diziler yapıldı. Diziler o zaman çok daha azdı ve çok daha özen verilerek hazırlanıyordu. Her biri bir olaydı. Bugün baktığımızda her akşam 10-15 tane dizi yayınlanıyor ve süreleri de aşırı derecede uzun. Dünyanın hiçbir yerinde böyle değildir. Sahte ve gereksiz bir biçimde uzatılmış, hepsi belli bir yapaylığın üzerine oturmuş, oyuncuların fiziklerinden başka pek bir özelliklerinin olmadığı diziler ortaya çıktı. Kimse kusura bakmasın ama bunlar benim için artık görsellik açısından eriştiğim düzeye hitap etmiyor. Yerli dizi izlemiyorum; o an hangi şartlar içinde onu söyledim bilmiyorum ama şunu her zaman söylemişimdir; diziler televizyonda yayınlanır, televizyonlar evimizin içerisindedir. Evdeyken bir kısıtlama getiremiyorsu-


Evinizde zaping yaparken karşınıza arzu etmediğiniz, tasvip etmediğiniz bir görüntünün çıkması kendi kişiliğinize, dünya görünüşünüze bir hakarettir.

nuz. Sinemada başvurduğumuz tolerans, aynı şekilde dizilerde de yapılsın, ekranda da her şey gösterilsin, her şey anlatılsın diye asla bir şey düşünmem. Çünkü diziler ailelerin birlikte seyrettiği, yuvamızın içine kadar giren bir kitle iletişim aracıdır ve bu nedenle bazı noktalara daha dikkat edilmesi gerekir. Sinema ise farklıdır. Zaten orada yaş sınırlandırması vardır, icabında çocuklar kapıdan döndürülür. Sinemaya giderken afişlerden, tanıtımlardan ne olduğunu görür, ona göre gidersiniz. Ama evinizde zaping yaparken karşınıza arzu etmedi-

ğiniz, tasvip etmediğiniz bir görüntünün çıkması kendi kişiliğinize, dünya görünüşünüze bir hakarettir aynı zamanda. Bunu yapmaya hakkımız yok! Dolayısıyla dizilerdeki açık saçıklığı tasvip etmem, edemem. Ama sırf bu sebepten dolayı da dizi izlemeyin demem. Dizileri kötü örnek oldukları için izlemeyin veya daha dikkatli olun derim. Bizler kendi tarihimizi, geçmişimizi, kültürümüzü bilmek zorundayız. Bu açıdan baktığımızda da her şeye rağmen diziler bunların temsilcileridir. Benim bu yaşta bazen reklamlarla beraber 2.5-3 saat


süren dizileri izleyecek vaktim yok. Televizyonda sadece akşamüstü, geç vakit kafamı dinlendirmek için polisiye diziler izlerim. İzlediklerim de yabancı diziler oluyor. Belli bir olay 40 dk. içerisinde anlatılıyor, sebep sonuçlar ortaya atılıyor, çözülüyor ve ne iyi rahatlıyorsunuz. Ben kendi zamanım bakımından çok seçici olmak zorundayım. Çünkü arkamda bırakmak istediğim daha nice kitap var. Seyirci eğitimi diye bir eğitimden bahsedebilir miyiz? Yoksa seyirci önüne her geleni izleyen bir güruh, asıl dikkat etmesi gereken kanallar mıdır? Toplumlar eğitimli oldukça, kültür olayı toplumda yaygınlaştıkça film ve dizilerde genel olarak sanatın seviyesi de yükseliyor. Biz bu açıdan çok eğitilmiş, çok kültürlü toplum değiliz. Bir kere bizde okuma olayı hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmedi. Dünyanın en az okuyan toplumlarından biriyiz. Herhangi bir topluma bakın; yazın plajlarda, kışın otobüslerde her yerde insanların ellerinde bir gazete, bir dergi, bir kitap vardır. Bizde okumadan görselliğe geçmek bir hata oldu. Biz sinemayı sevdik, toplum olarak dizileri de çok seviyoruz. Ama bunu seyirci olarak da, sanatçı olarak da besleyecek bir okuma kültürü ne yazık ki gelişmedi. Türk toplumu hala daha kendi klasiklerini okumamış, dünya klasiklerini ise hiç okumamış bu açıdan da biraz geride kalmış bir toplumdur. Dizilerin ve filmlerin kusuru en çok bu dezavantajdan kaynaklanıyor. Eğer daha çok okumuş olsaydık her şey yerli yerine koyar ve hem yapımcı olarak, hem de seyirci olarak daha sağlıklı yargılara varırdık diye düşünüyorum. Bir yazınızda bir gazetecinin sinema eleştirisi hakkındaki yazısını eleştirmiştiniz. Sorduğunuz soru önemliydi. Sinema gerçekten gelip geçenin vurması gereken bir şamar oğlanı mı? Basını iyi takip ederim, bu konuda sağ-sol ayırmam. Bahsi geçen gazeteci, o yazısında adeta zücaciye dükkânına girmiş bir fil gibi kırıp dökerek fikirler üretiyordu. Sinema, kitle iletişim aracına en yakın bir alandır, çok izleyicisi vardır. Üzerinde tartışan kişi sayısı tiyatro ve müzik üzerine, resimheykel üzerine tartışanlardan on misli, yüz misli fazladır. Köşe yazarları da birer aydın olarak haliyle bu filmleri izliyorlar. Köşelerinde yazmamak için de bir neden yok. Ama bu konuda asgari bir bilgi, görgü ve sinema bilgisine sahip olunması gereklidir. Bunlara sahip değilseler yazmasınlar mı? Hayır, yine yazsınlar ama böyle bir bilgi olmadığı zaman da bizim onları eleştirme hakkımız doğar. Bunu da metodik olarak yapmam ve her beğenmediğim sinema yazısını da eleştirmem. Şu anda zaten köşem de yok, olduğu zaman da eleştirmiyordum. Ama

bazen hakikaten çok uç noktalar oldu. Zamanında bu konu hakkında Ahmet Hakan’a da, Akif Beki’ye de eleştiri getirmiştim. Hıncal Uluç’u ise hayli hayli eleştirdim. Hıncal Uluç, sevdiğini tam seven, doğru olsun veya olmasın hoşuna gitmeyeni de sonuna kadar eleştiren bir isim. Ben ise daha ılımanımdır. Sinemanın her alanını, her ürününü severim çünkü o benim en büyük aşkım. Sinema da tabi ki tek bir düzeye indirilemeyecek kadar karışık bir olaydır. Teknolojiye kapılmış bir gençliğimiz var. Bilhassa izlediklerinde seçici davranmaları ve teknolojiye çok fazla kapılmamaları için gençlerimize ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz? Elimizdeki telefonlar artık bilgisayar, laptop, televizyon oldu. Gençlere naçizane şunu tavsiye etmek isterim; Bir kere bu teknolojik aletlere kapılıp hayattan kopanlar çok oluyor. Hayattan kopmayın!. Ben gençleri de, yetişkinleri de görüyorum; bir restaurantta, toplulukta veya bir ulaşım aracında gözleri ve elleri hep telefonlarında. Ya biraz etrafınıza bakın. En son uzun bir tur yapmıştım ve orada şahit oldum; dünya seyahatinde bile en güzel manzara karşısında olsalar dahi cep telefonundan, tablet bilgisayarından kopamayan genç insanlar var. Hayat etrafımızda dönüyor, hayat bunların içinde değil. Bunların içinde kitle iletişim var, bilgi var, referans, kaynak ama hayat yok. Hayat etrafımızda olup bitiyor. Dolayısıyla insanlarımızı bu kadar da hayattan koparmamalıyız. Aynı ölçüde TV de izlemeliyiz, bilgisayarın da başında zaman geçirmeliyiz ama en önemlisi okumalıyız. Müzik dinlemeli, konserlere gitmeliyiz. Hayat o kadar cazip, o kadar olaylarla yüklü ve o kadar hızlı akıp gidiyor ki gençlerin mekanize olduğu bu teknolojik çağda, onların hayatlarının adeta ellerinden akıp gittiğinin fark etmediklerini düşünüyorum. Birden bire bir bakacaklar 40’lı, 50’li yaşlarına gelmişler ve en azından biliyorum ki hayatı bizimki kadar yoğun yaşamamış olacaklar. Maalesef gençler böyle düşünecekler ve kaybettikleri zamana karşı üzülecekler. Bu nedenle gençler daha çok sokağa çıksınlar ve toplu sanatsal üretim olaylarına daha çok katılsınlar. Tüm bunlar hayatı oluşturan şeylerdir.

33


söyleşi

İBRAHİM SİVRİKAYA

Yeşilay’ı sevelim, sevdirelim Eski bir arşivci İbrahim Sivrikaya. Halen Osmanlı Arşivleri Genel Müdürlüğünde görev yapmakta. Lise yıllarında tanımış Yeşilay’ı ve bir daha da bırakamamış. Okullarda konferanslar, müzik grupları ve en önemlisi bir tiyatro grubu olan Yeşil Sahne’de epey bir emeği olan İbrahim Sivrikaya’yla bir araya gelerek Yeşilay anılarını ve Yeşilay’ın o dönemki çalışmalarını konuştuk.


Söyleşi: Said Kayacı Fotoğraf: Ferdinaz Koyuncu Gençlik yıllarınızdan itibaren Yeşilay’da yer aldınız. Öncelikle kendinizden, mesleki hayatınız da dâhil olmak üzere bahsedebilir misiniz? 1934 senesinde Çanakkale’nin Gelibolu ilçesinde doğdum. Babam ayakkabıcıydı. İkinci Dünya Harbi çıkınca babam Tapu Müdürlüğüne müracaat etmiş. Ödemiş’te kendisini tapu memuru olarak görevlendirdikleri zaman ben daha okula başlamamıştım. Daha sonra babam Kula’ya tapu müdürü olarak tayin oldu. Kula’da sarılık hastalığına yakalanınca istifa edip memlekete geri döndük. İzmir’den vapurla döndük memlekete. O zamanki vapurlar yolcu taşıyan lüks vapurlar değildi. Yük taşıyorlardı. Bizler de o yüklerin üzerlerinde yolculuk yaptık. Yolculuk boyunca harp gemileriyle karşılaştık. Herkeste bir korku vardı, acaba saldırırlar mı diye. Çanakkale’ye giriş yapınca vapurdaki herkes bir “oh” çekti. Eğitim hayatınız nasıl devam etti? Ne Gelibolu’da ne de Çanakkale’de okuyabileceğim bir lise vardı. Babam sürekli İstanbul’a gidip geldiğinden İstanbul’a da aşinaydık. Kısmet, Kabataş Erkek Lisesi’nde başladım. Liseden mezun olduktan sonra 1957 senesinde yedek subay olarak askere gittim. Askerden döndükten sonra İstanbul’da önce hukuk okudum, sonra tarih bölümüne geçiş yaparak mezun oldum. Yeşilay’la alakanız hangi dönemde başladı? Lisede İsmet Tayşi adında bir arkadaşım vardı. Yeşilay Cemiyeti’nin kongresi var, beraber gidelim demişti. İlk onun vesilesiyle Yeşilay’la tanıştım. İsmet arkadaşımla birkaç defa gittik geldik Yeşilay’a. Sonra o İstanbul’dan gidince ben devam ettim Yeşilay’a. Folklor ekibi kurduk, okullara konferans vermeye gittik. Çalışmalarımızı Cağaloğlu’ndaki binada yapıyorduk. O zamanlar Vecihi Divitçi Bey başkanlık sıfatıyla Yeşilay’da bulunuyordu. Yanında arkadaşları da vardı. Arkadaşlarından bir tanesinin oğlu olan Özgen Bilgisel ile de Yeşilay Dergisi’ni çıkarıyorduk. Özgen’le birlikte dergiyi yaymanın yollarını düşündük. Sonra dergiyi Millet Meclisi’ne, vekillere postaladık. Her birinin ismine özel gönderdik dergiyi. Ondan sonra Yeşilay’a bazı kazanımlar sağlanmaya başlandı. Yeşilay’ın o dönemler imkânları nasıldı?

Fazla bir imkânı yoktu. İmkânlarımızı kendimiz oluşturmaya çalışıyorduk. Mesela her sene bir üzüm bayramı yapıyorduk. Belgrat ormanlarına gidiyorduk. Orada üzüm dağıtıyorduk herkese. Bu programa gelenler Yeşilay’a yardımda bulunuyorlardı. Bu yardımlarla daha da çalışıp, baskı malzemelerimizi çıkartıyorduk, dergiyi devam ettirmeye çalışıyorduk. Sizin döneminizde, özellikle 50’li ve 60’lı yıllarda, başta Sivil Toplum Kuruluşları olmak üzere özelde ise alkolle mücadele eden Türkiye Yeşilay Cemiyeti’nin nasıl bir yeri vardı? Yeşilay dendiğinde insanların aklına ne geliyordu? Yeşilay denince ilk akla gelen okullar oluyordu. Okullardaki çocuklara bilhassa çocukların sigara içmelerine engel olmak için Yeşilay Haftası içerisine Yeşilay’la birlikte sigarayı da koyuyorlardı. Sarıay (sigarayla mücadele eden bir dernek, sonraları kapandı), Yeşilay’ın karşısında sigara ile mücadele eden bir cemiyetti. Okullarda fazla etkin olmadığından sigara konusunda da hazır okullarda bulunan Yeşilay’ı kullanmaya başladılar. Biz alkollü içki ile mücadele ediyorduk. -“Biz içkiye karşıyız. İçki içene değil” diye bir sloganımız oldu. İçki içeni azaltmak, içkinin kötülüğünden bahsetmek, içkinin aile yapısındaki yıkımlarını anlatmak, çocuklar üzerindeki ve o ailelerdeki durumları çok iyi açıklamak için zaman zaman okullarda konferanslar vermek suretiyle aileleri de konferanslara dâhil edebilme çabası içine girdik. Münazaralar yaptık okullar arasında. Birinciler, ikinciler ve üçüncülere ödüller verdik. Bir de tiyatro geçmişiniz var Yeşilay’da… Evet, Yeşilay’da bir tiyatro ekibimiz de oldu. Bu tiyatro ekibimizden profesyonel tiyatroculuğa çıkanlar da oldu. Peki, amatör ya da profesyonel “bir tiyatro ekibimiz olsun, sahneler yapalım, oyunlar oynayalım” velhasıl “tiyatro kuralım” fikri nasıl doğmuş oldu. Bu fikrin sahibi kimdi? Türkiye o dönemde dışarıdan gelen öğrencilerin gösterilerine ev sahipliği yapıyordu. Buna tiyatro gösterileri de dâhil. İşte bu gösterilere biz de katılmayı, kurumumuzun adını duyurmayı istedik Yeşilay Cemiyeti olarak. Tabii ki fikrin sahibi yine yönetimdeki arkadaşlardı. Özgen kardeşimiz çok faal arkadaşlardan biriydi. Her zaman şunu da yapalım, bunu da yapalım diyenlerden biriydi. Beni de hiç bı-

35


rakmıyordu. Çünkü ben dediklerine uygunsa olsun, değilse olmasın diyen birisi olduğum için bu durum her halde kendilerinin hoşuna gidiyordu. Yeşilay Cemiyeti’ne gelen çeşitli insanlar oluyordu. Bunların içerisinde okullarda müsamere, tiyatro gibi gösteri yapanlar Yeşilay’da da böyle bir şey yapabilir miyiz diyorlardı. Bir de Sultanahmet Sanat Okulu’ndan bir grup Yeşilay’a gelerek bize de sahne verir misiniz diye talepte bulunmuşlardı. O esnada ismini hatırlayamadığım ama tiyatroda isim yapmış bir arkadaş yapılacak olan sahnenin isminin Yeşil Sahne olmasını istemişti. Uygun görüldü ve Yeşil Sahne kuruldu. Ferdi Merter, Ersan Uysal, İzzet Günay, Erdinç Üstün, Cüneyt Türel, Oğuz Aral, Tolga Aşkıner gibi isimler de Yeşil Sahne’de yer alan isimler. Kendilerini ve çalışmalarını hatırlıyor musunuz? Yeşil Sahne’de iki türlü oyun yaptık. Bir tanesi normal oyunlardandı. İkincisi de pandomimdi. Pandomim oyununu sergileyen Tolga Aşkıner’di. Pandomimde insanın isteklerine kolayca ulaşmanın zor olduğunu, bunun için çaba sarf edilmesi gerektiğinin esprisini Tolga bey aşıladı bize. Tiyatro dışında müzik grubumuz da vardı. Tiyatro ve müzik gruplarımızla okullara gidiyorduk. Okullarda önce Yeşilay hakkında bilgiler verdikten sonra müzik grubumuz devreye giriyordu. Bu ekip içerisinde âcizane biz de darbuka çalıyorduk. Amacımız

Yeşilay’ın ülküsünü anlatmak için bu tür araçları kullanmaktı. Gelenler söz dinlemekten usandığında onları tiyatro ve müzikle eğlendiriyorduk. O dönemlerde yapmakta olduğunuz müsamere, çay partileri, önemli gün ve geceler için özel yerler mi kiralıyordunuz yoksa Yeşilay’a ait mekânlar mı vardı? Örnek verecek olursak Yeşil Sahne oyunlarını nerede sergiliyordunuz? Yeşil Sahne oyunlarımızı eski binamızın girişinde solda bir oda vardı, orada sergiliyorduk. Müzik çalışmalarımız da aynı yerde büyüdü. Eminönü Halkevi’nde, Taksim Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda oyunlarımız sergileniyordu. O zamanlar Yeşilay’ın bir sahnesi yoktu ama bizler birçok tiyatro sahnelerinden istifade ettik. Lise yıllarımda Yeşilay’la epey vakit geçirmiştim. Üniversi-

Tiyatro ve müzik grubumuzla okullarda söz dinlemekten usananları eğlendirmeye çalışıyorduk. Amacımız bu aktivitelerle Yeşilay ülküsünü anlatmak.

36


Unutmayalım her insanın kendine göre bir fikir yapısı var. Bizler Yeşilay’ı anlatırken karşımızdakini kırmadan, sert konuşmadan onu ikna etmeye çalışmalıyız.

tede de bu devam etti. Arşivcilik-yöneticilik nesini ilk ben düzenledim. Beyazıt Umumi bölümüne geçtikten sonra işlerimin yoğunKütüphanesi’nde görev yapar gibi bilgi edindim ve Dewey onlu tasnif sistemine göre Yeluğundan dolayı çalışmalarım biraz durdu. O dönemler Tarlabaşı’nda oturuyordum. şilay kütüphanesini düzenledim. Daha sonra kardeşlerim de üniversite için Yıllarınızı Yeşilay’da geçirmiş biri olarak yeni nesil İstanbul’a geldiklerinde Yeşilay’a yakın bir yer Yeşilaycılara hangi tavsiyelerde bulunursunuz? olan Çatladıkapı civarına taşındık. Tabi alkollü içkinin zararlarını dünya fark edene kadar Yeşilay pek koYeşilay Dergisi’nin eski sayılarına baktılay anlaşılmamıştı. Sonradan kıyğımızda dergide yazılar yazdığınızı görümeti ortaya çıkan bir kuruluş oldu. yoruz. Sizinle beraber dergide çalışan arkadaşlarınızdan da bahsedebilir misiniz? Yeşilay alkolün zararlarını anlatıyordu. Anlatırken de bizzat kötülüğünDergide her şey bizdik. Yazı işleri, den ziyade kötü sonuçlarına dikkat mesul müdür de, yazar da Özgen’le cüneyt türel çekiyordu. Cinayetler, kavgalar, aile bizdik. Onun dışında liselerden arkadaşların yazıları olursa onlayapısının bozulması içkiden kayrı dergide yayınlıyorduk. Bazen şiirnaklanıyordu. Bunları ortadan kalleri kendimiz yazıyorduk ama başka dırmak için aydın insanlar bu cemiisimle yazıyorduk. Tabi bu ilgiyi çoyeti kurmuşlar, adını da Yeşilay koyğaltmak için yapılmış bir şeydi. muşlar. Yeşil insanda ferahlığı uyandırır. Şimdi biz ferahlığa mı koşalım, Yine sahne oyuncularından Baki Tuersan uysal yoksa ferah olmayana mı? Yeşilay’ı ranlı, Ersan Uysal hakkında pek bir bilsevmek ve sevdirmek lazım. Tabi giye rastlamaydık. Sizler kendileriyle şimdi mücadele alanlarına yeni baştanışıyor muydunuz? lıklar da eklendi Yeşilay’ın. Peki, bizBaki Turanlı sanat okulundan geler Yeşilay’ı nasıl sevdireceğiz? Karlen misafir bir arkadaşımızdı. Ersan şımızdakini kırmadan, sert konuşUysal kilolu bir yapısı olan, yardımmadan onu ikna etmeye çalışacağız. sever, neşeli bir arkadaştı. Kendisiferdi merter Unutmayalım her insanın kendine nin tiyatroya merakı büyüktü. Fergöre bir fikir yapısı var. O fikir yapıdi Merter de aktifti. Annesi, babası sına doğrudan doğruya saldırır gibi tiyatrocuydu zaten. Yeşil Sahne’nin direk kurucu isimlerinden de bahkonuşma yaparsanız onunla anlasedemeyiz; zira sahne ilk kurulduşamazsınız. Onunla anlaşabilmenin ğunda kimler o sahnede yer aldıysa geçer yolu onun fikri hakkında bilgi kurucuları arasında da onlar varSedef kızıltunç sahibi olmaktır. Ondan sonra onun dı isim olarak. Bir de bazı oyuncufikir yapısı doğrultusunda kendi fiklar, örneğin İzzet Günay, Sedef Kızıltunç gibi rinizi yönlendirirseniz o zaman onu da ikna isimler de Yeşil Sahne’de yer aldılar ama onetme imkânına sahip olursunuz. İşte böyle haların hepsini Yeşilaycı olarak addedemeyiz. reket edildiğinde Yeşilay, insanlara yaptığı fayHiç sahne aldığınız oyun oldu mu? daları saymakla bitmeyen bir duruma gelmiş olur. Bu yolda yürüyenler ve yürütenler sağ Evet, Dava Meraklıları adlı oyunda yer aldım. Bunun dışında Yeşilay’ın kütüphaolsun. Allah onlara kolaylıklar versin.


SAĞLIKLI YAŞAM

Kötü besleniyorsanız ideal kiloda da hasta olabilirsiniz Herbalife Türkiye Danışman Diyetisyeni Canan Aksoy, metabolizmanın sağlıklı işleyebilmesi için onu ayakta tutan besin gruplarının tümünün düzenli ve dengeli biçimde tüketilmesi gerektiğini söyledi. Canan Aksoy, “Kötü beslenen birey, ideal kiloda olsa dahi, çeşitli hastalıklara yakalanması kaçınılmazdır” dedi. Beslenme, yaşamımızı sürdürmemizde en zorunlu gereksinimlerimizin başında geliyor. Gözlerimizi dünyaya açtığımız andan başlayan beslenme sürecinde, ebeveynler ve yaşanılan çevre ile sosyal yaşantımız önemli rol oynuyor. Bu nedenle kimi gıdaları fazla tüketiyor, kimi gıdaları da ya gereğinden az ya da hiç tüketmeyebiliyoruz. Herbalife Türkiye Danışman Diyetisyeni Canan Aksoy, metabolizmanın sağlıklı işleyebilmesi için tüm besin gruplarının düzenli ve dengeli biçimde tüketilmesi gerektiğini vurguladı. Kişinin kilosunun azlığı ya da fazlalığının kötü beslenme alışkanlığının sadece en yaygın göstergesi olduğunu belirten Canan Aksoy, “Kötü beslenen bireyin, ideal kiloda olsa dahi, çeşitli hastalıklara yakalanması kaçınılmazdır. Temel olarak vücudumuzun ihtiyaç duyduğu 50 çeşit besin öğesini, günlük olarak düzenli ve yeterli bir şekilde tükettiğiniz zaman sağlıklı ve dengeli besleniriz” dedi.

Sağlıklı beslenmek için altın öneriler Canan Aksoy, sağlıklı beslenme konusunda ise şu ipuçlarını verdi: Öğünlerinizde bütün besin gruplarına yer verin. Bunu sağlamak için tabağınızı 4’e bölün. Bir parçasını sebze veya salata, bir parçasını protein (Et-tavuk-balık-yumurtapeynir-kurubaklagiller) bir parçasını tahıl (Ekmek-çorba-pilav-makarna) ve bir parçasını da süt grubu olarak düşünün. Günde 5-7 porsiyon sebze-meyve–salata tüketin. Vitamin, mineral ve posa ihtiyacınızı karşılamaya yardımcı

olacağı gibi uzun süre tok kalmanıza da yardımcı olacaktır. Süt ve süt ürünlerine her öğünde yer vermeye çalışın. Kalsiyum sadece büyüme çağında ihtiyaç duydugumuz bir mineral değildir. Kemik sağlığını ve tansiyonu dengelemek açısından da her yaşta ihtiyaç duydugumuz bir mineraldir. Katı yağ tüketiminden kaçının. Yemeklerinizi sıvı yağda pişirin. Yağın fazla olmamasına ve yanmamasına özen gösterin. Tuz tü-


ketimine dikkat edin. Ülkemizde yapılan çalışmalar günlük tuz tüketimimizin neredeyse 30 grama çıktığını gösteriyor ki, günlük tuz ihtiyacı 5 gram civarındadır. Rafine edilmiş ürünler yerine posası içinde kalan ürünleri tercih edin. Beyaz ekmek yerine tam tane ekmekleri, pirinç yerine kabuklu pirinç veya bulguru tercih edin. Güneş ışığından faydalanın. D vitamininin en önemli kaynağı güneştir. Her-

gün en az 20-25 dakika uzun kemiklerinizin güneş görmesini sağlayın. Sağlıklı yemek pişirme yöntemlerini tercih edin. Kızartma yerine fırınlama veya sebzelerle pişirme gibi. Şeker ve şeker içeren ürünlerden mümkün olduğunca kaçının veya tüketimini azaltın. Alkol kullanmayın. Kurubaklagiller vücudumuzun süpürgesidir. Haftada 1-2 gün sofranızda mutlaka kurubaklagillere yer verin.

39


SAĞLIKLI YAŞAM

Bir çay kaşığı tuz azalt, ömrü uzat Tuzun vücut için vazgeçilmez ama aşırı tüketilmesinin de zararlı olduğu bilinen bir gerçek! Aşırı tuz tüketimi hipertansiyon başta olmak üzere felç, kalp krizi, kalp yetmezliği, böbrek hastalığı, mide kanseri, böbrek taşı, kemik erimesi ve vücutta şişlik gibi değişik sorunlara yol açıyor. Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği’nin 2012 yılında yaptığı araştırmaya göre günde ortalama 15 gram tuz alıyoruz. Günlük alınan tuzun iki çay kaşığına indirilmesinin kalp krizi ve inmeye bağlı 2.5 milyon ölümün önlenebileceğini söyleyen Liv Hospital Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tekin Akpolat “Günde bir çay kaşığı daha az tuz almak yıllık kalp krizi riskini yüzde 5, felç riskini yüzde 3 ve ölüm riskini de yüzde 4 azaltmış oluruz. Üstelik yıllar içinde sağlayacağımız yarar da katlanarak artar” diyor… Prof. Dr. Tekin Akpolat tuzu azaltarak hayatımıza neler katabileceğimizi anlattı… Ülkemizde en önemli tuz kaynaklarının başında yemek pişirilirken eklenen tuz ve ekmek geliyor. Sofrada kullanılan tuzluk günlük tuz alımının yaklaşık yüzde 15’ini oluşturuyor. Bu nedenle tuzluk kullanmayarak, yemeğe ilave tuz atmayarak yapılan tuz kısıtlaması yetersiz kalıyor. Dünya Sağlık Örgütü; hipertansiyon, kalp hastalıkları, böbrek hastalıkları başta olmak üzere obezite, diyabet ve bazı kanser türlerinden korunmak amacıyla günlük tuz tüketimini 5 gram’dan az olarak öneriyor. Bu da günlük tükettiğimiz tuz miktarını üçte birine indirmemiz gerektiği anlamına geliyor. Günlük tuz tüketiminin günde 5 grama indirilmesi ile her yıl dünyada kalp krizi ve inmeye bağlı 2.5 milyon ölüm önlenebilir. Küçük bir çay kaşığının yaklaşık 2.5 gram tuz aldığını düşünürsek biz günde yaklaşık 6 çay kaşığı

tuz alıyoruz. Halbuki hedefimiz günde 2 çay kaşığını geçmemek olmalıdır. 6 çay kaşığını birden 2 çay kaşığına indirmek hemen mümkün olmayabilir ama günlük tüketimimizi bir çay kaşığı azaltsak bile yararı çoktur. Günde bir çay kaşığı daha az tuz alırsak yıllık kalp krizi riskimizi yüzde 5, felç riskimizi yüzde 3 ve ölüm riskimizi yüzde 4 azaltmış oluruz. Üstelik yıllar içinde sağlayacağımız yarar da katlanarak artar. Tuzun azaltılmasının pek çok hastalığın tedavisi için gerekli. Size sormadan çayınıza ya da kahvenize şeker ekleyebiliyorlar mı? Öyleyse neden size sormadan yemeklerinize tuz ekleyebiliyorlar? Buna izin vermeyin, sağlığınızı koruyun.

Çocuklar ailelerini örnek alıyor

TUZ TÜKETİMİNİ AZALTACAK 10 PRATİK ÖNERİ 1. Yemeğin tadına bile bakmadan tuz koymayın. Tuzsuz yemek çok tatsız diyorsanız biber, sirke, limon suyu ve değişik bitkilerle yemek tatlandırılabilir. 2. Tuzsuz ekmek yiyin. Taze sebze yiyin. Konserve, turşudan uzak durun. 3. Yemek pişirirken tuz koymayın, pişirdikten sonra da koymayın. 4. Tuzu azaltılmış peynir yiyin. 5. Doktor veya eczacıya danışarak yapay tuz kullanabiliriz 6. Dışarıda yemek yerken seçici olun 7. Nane, kekik, soğan, sarımsak yemeklere tuz olmadan lezzet verir. Etleri sarımsak, sirke, limon suyu ile terbiye edin. 8. Sebze, meyveler genel olarak az tuz içerir 9. Taze fındık, ceviz, semizotu yemeğe lezzet katar 10. Alışveriş yaparken gıda etiketindeki tuz miktarına bakalım.

Tuzun azaltılması kan basıncını kontrol altına almanın yanı sıra hipertansiyon gelişimini de önleyebilir. Hipertansiyon sorunu ile karşılaşmamak için yapılacak işlerden birisi de tuzun azaltılmasıdır. Birçoğumuzun eli yemeğin tadına bile bakmadan tuzluğa gidiyor, eskiden bol tuzlu yiyenler yaşlanınca, hipertansiyon hastası olunca tuzun tadını unutmak zorunda kalıyor. Ailelerinin bol tuzlu yediğini gören çocuklar da aşırı tuz tüketimine yöneliyor. Tuz tüketimini kontrol altına alarak sadece yaşlılıkta değil daha erken yaşlarda hipertansiyonun ortaya çıkmasını da önlenebilir. Hipertansiyonu olan hastalar daha az tuzlu yiyerek yüksek kan basınçlarının kontrol altına alınmasını da kolaylaştırırlar. Yüksek tansiyon için önemli olan sofra tuzu olarak bilinen NaCl’dür. Batı tarzı beslenmede kişiler günde ortalama 8-9 gram tuz alırlar. Bu tuzun günde 5 grama düşürülmesi kan basıncının kontrol altına alınmasını kolaylaştırır.


Migreni hangi gıdalar tetikliyor? Bulantı, kusma, ışığa ve sese aşırı duyarlılık gibi belirtileri olan migren ne yazık ki tüm dünyada hem kadınlarda hem de erkeklerde çok sık görülüyor. Anneden geçen yatkınlık, cinsiyet, yaşam ve iklim koşulları gibi çok çeşitli faktöre bağlı olarak ortaya çıkan migren, daha çok tek yanlı, zonklayıcı, şiddetli, bulantının sıklıkla eşlik ettiği, ağrı sırasında ışığın, sesin rahatsız ettiği, dört saatten üç güne kadar uzayabilen baş ağrısı atakları ile kendini gösterebiliyor. Ağrının migren atağı sırasında beyin zarında ve beyin zarındaki damarlarda oluşan geçici iltihabi durum olduğunu söyleyen Liv Hospital Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Ertaş, bu iltihabi reaksiyonun oluşmasında regl (kadınlarda), rüzgar, klima, açlık, fazla veya az uyku, stres, fiziksel efor, sigara dumanlı ortam ya da fazla ışıklı ortamlar yanı sıra gıdaların da migrenin belirleyicileri olabileceğini belirtiyor ve ekliyor: “Genetik yatkınlıkla birlikte çevresel ve kişisel faktörlerin de çıkışında etkili olduğu migreni tetikleyen gıdaları fark etmek sizi hastalığa karşı koruyabilir.” Migreni tetikleyen gıdaların tespit edilmesinin oldukça güç olduğunu söyleyen Prof. Dr. Mustafa Ertaş, bu-

nun nedeni şu şekilde açıklıyor: “Tetikleyiciye maruz kalındığı anda baş ağrısı ortaya çıkmıyor, ortaya çıkışına kadar saatler, bazen bir gün geçebiliyor. Bu da tetikleyen gıdayı veya faktörü belirlemeyi güçleştiriyor.” Mustafa Ertaş, migrende gıdalara karşı gelişen IgG antikorlarını kullanarak çapraz karşılaştırmalı, kontrollü, çift kör olarak yaptıkları klinik çalışmayla hastaların 266 gıdaya karşı IgG antikor düzeyleri ölçülebildiğini söylüyor. Çalışmadan yola çıkarak hastanın hassas olduğu gıdaların belirlenebildiğini belirten Ertaş, kişiye özel olarak bu gıdaları içeren (provokasyon diyeti, uyarıcı diyet) veya bunlardan arınmış (eliminasyon diyeti, önleyici diyet) diyet hazırlanabildiğinin de altını çiziyor. Ertaş, yapılan klinik çalışmanın sonucunda da önleyici diyet sırasında atak sıklığı, baş ağrılı gün sayısı, baş ağrısı için kullanılan ilaç sayısı ve ilaç kullanmayı gerektiren baş ağrısı sayısında istatistiksel anlamlı olarak azalma olduğuna dikkat çekiyor. Bu çalışmanın sadece gıdalara karşı oluşan antikorların kişiden kişiye nasıl çeşitlendiğini göstermediğini söyleyen Ertaş, aynı zamanda yalnızca bu antijenlerden arınmış gıdalardan oluşan diyet uygulamanın

bile baş ağrılarında ne denli anlamlı bir azalmaya neden olduğunu ortaya koyması açısından oldukça önemli olduğunun altını çiziyor.

Kurallara uyun, ağrıtan kurtulun Sabah banyo yapıp sokağa çıkmayın ve saçınızı iyice kurutun. Banyo yapıp dışarı çıkarsanız başınız esintiyi daha çok hissedecektir. Rüzgârda durmayın. Başa doğrudan gelen rüzgârı önlemek çok önemli. Ev veya araçta klimayı doğrudan yüzünüze üfletmeyin. Migreninizi lodos tetikliyorsa o gün dışarı çıkmamaya çalışın. Kapıyı bile açıp o havayı içeri aldığınızda evde lodosun etkisini yaşama şansınız var. Araba yolculuğunda pencereyi esintiyi hissedeceğiniz şekilde açmayın. Kapalı ortam migren için tetikleyici olabilir. Sigara gibi mesela. Ama yine de içeri hava girsin diye doğrudan yüzünüze esecek şekilde camı açmayın. Saç kurutma makinesini ılık ayarda kullanın. Ne çok sıcak ne de çok soğuk olmalı. Vücut ısısına yakın olmalı ve hızlı üflememeli. Jöle sürmeyin. Çünkü jöle iletkenliği artırıyor. Aslında anneler çocuklara kızmakta çok haklı. Genç migrenli hastalarla büyük bir sıkıntımız bu.


42

kİtap meryem olcay İffet-i Kalp Nuriye Çeleğen Nesil Yayınları Mesih (as) olarak beklenen, Beytü’l-Makdis’e daha doğmadan adanan, erkek evlat yerine bir kız çocuğu dünyaya gelmişti. Hanne de Allah’a şöyle niyaz etmişti; “Rabbim! Ben onu kız doğurdum; hâlbuki Allah onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu. Erkek, kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem koydum. Onu ve neslini kovulmuş Şeytanın şerrinden sana emanet ediyorum” (Âl-i İmran, 3/30). Hanne ile başlayıp, Hz. Meryem, Hz. Zekeriyya (as) ve Hz. İsa (as) ekseninde devam eden Nuriye Çeleğen’den İffet-i Kalp ahir zaman insanları için edep ve ahlak muhafazasında bir harita niteliği taşımaktadır.

Yunus Terapi Nevzat Tarhan Timaş Yayınları “Hak cihanda doludur / Kimseler Hakk’ı bilmez / O’nu sen senden iste / O senden ayrı olmaz” Her dörtlüğü ayrı bir mana ve mesaj taşır Yunus Emre’nin. Her mısrasına anlamlı bir sevgi yüklemiştir derviş ozanımız. Maddi aşkı bir kenara bırakıp, ilahi bir aşka yönelmenin sembolüdür Yunus Emre ve aynı zamanda ilahi aşkından kaynaklı sevgi yüklü, ahlak depolu olmasıyla, insanların toplum içinde “illa edep, illa edep” çerçevesiyle dolaşmasını savunmuştur ömrü boyunca. Nevzat Tarhan’ın Yunus Terapi isimli kitabı, sevgiyi Hak cihetiyle kullanmaya çağırıyor.

Sıradışı Bir Ödül Töreni Mustafa Kutlu Dergâh Yayınları Türk hikâyeciliğinin iddialı ismi Mustafa Kutlu, yine farklı bir konuyla karşımıza çıkmaktadır. Sıradışı Bir Ödül Töreni adlı hikâye kısaca şöyledir: Günlerden bir gün öğretmen Tufan Bey tarafından kurulan Türkiye Kafadan Bacaklılar Derneği-kasabanın meşhur ahtapotuna gönderme yapmaktadır- bir ödül töreni düzenlenecektir. Tören zamanı geldiğinde ortalığı öyle bir hal almıştır ki, nerde yanlış yaptık sorusunu akla getirmiştir. Tören bittiğinde herkes sızmış, sokaklara dağılmış, tören alanını bir berbatlık sarmıştır ve uzaktan bunu seyreden Nezaket, helak olmuş bir kavim havasındaki bu meydanı ‘ezan’ sesine kulak vererek terk eder.

Yaşamak Cahit Zarifoğlu Beyan Yayınları Yaşamak, Cahit Zarifoğlu’nun günlük tadındaki kitabıdır. Hayatının belli dönemlerinde bulunduğu SarıkamışAnkara-Kıbrıs üçgeni ve İstanbul’un zorluklarıyla karşılaştığı Kadıköy’de geçen anılarından oluşan Yaşamak’ta, kendisinde derin bir yara bırakan aşkından bahsetmeyi unutmamıştır. Bunun yanı sıra kızından ve ilim-din açısından kendisine büyük katkısı olan babasından da söz eden Zarifoğlu, özellikle babasıyla mektuplaşmalarında babasının uyarıcı pozisyonuna dikkat çekmiştir. Doğduğu tarih “1940” döneminden de anılar serpiştirdiği bu kitabı, yazarımızın hayal gücünün derinliğini de gösterir niteliktedir.


43

kültür-sanat

‘Altın Koza’ adayları belli oldu 20. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nde yarışacak filmler belli oldu. Festival’de yarışacak 12 film arasında Reha Erdem’in ‘Jin’, Uğur Yücel’in ‘Soğuk’, Mahmut Fazıl Coşkun’un ‘Yozgat Blues’ filmleri de bulunuyor. Yarışmanın sonuçları 22 Eylül gecesi yapılacak kapanış töreninde belli olacak. 16 Eylül’de başlayacak Adana Büyükşehir Belediyesi Altın Koza Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nın yanı sıra, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması ve Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması da düzenlenecek. Özel gösterimler, söyleşiler, sergiler ve atölye çalışmaları ise yine festival haftası boyunca sanatseverleri bekleyen diğer etkinlikler olacak.

Türkiye hamam kültüründe markalaşacak Jeotermal kaynaklar sıralamasında dünyada ilk 7 ülke arasında yer alan Türkiye’de, kaplıca ve hamam kültürü çağdaş mimari ve işletmecilikle harmanlanarak Cumhuriyetin 100. yılına kadar bir marka haline getirilecek. Türkiye, Avrupa’da kaynak potansiyeli açısından birinci, kaplıca uygulamaları konusunda ise üçüncü sırada bulunuyor. Ülke genelinde termal turizm potansiyeli olan alanların değerlendirilmesi amacıyla bugüne kadar 73 Termal Turizm Merkezi ve 5 Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi Bakanlar Kurulu kararı doğrultusunda ilan edilerek teşvik verilmeye başlandı.


44

kültür-sanat

Yeşilay, Havacılık Eğitim Fuarı’nda Ülkeler arasında sınırların kalkmaya başlaması ve teknolojik gelişmeler, dünyada olduğu gibi ülkemizde de havacılık sektörünün gelişmesine olanak sağladı. Yeni kurulan havayolu şirketleri, sayıları her geçen gün artan yolcu ve kargo uçakları, Türk havacılık sektörünün kısa sürede büyümesine yol açtı. Uçaklarla, kısa sürede uzun mesafeler gidilmesi ve ucuzlayan bilet fiyatları, hava taşımacılığını insanların, bir numaralı tercihi haline getirdi. 10 yılı aşkın süredir havacılık sektö-

‘Dünya Mirası Geçici Listesi’ne 4 yeni yer Türkiye’den UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne giren varlık sayısı, “Ceneviz Kale ve Surlu Yerleşimleri”, “Laodikeia Antik Kenti”, “Sardes Antik Kenti ve Bintepeler Lidya Tümülüsleri” ile “Tuz Gölü”nün de kabul edilmesiyle 41’e ulaştı. Kültür ve Turizm Bakanlığından yapılan yazılı açıklamaya göre, tüm dünyada öncelikli korunması gereken kültürel ve doğal varlıkların yer aldığı “Dünya Mirası Listesi”nde Türkiye’den 11, listeye alınması değerlendirilen varlıkların belirlendiği geçici listede ise 41 varlık yer alıyor.

rüne hizmet veren, deneyimli bir ekip tarafından kurulan Mavi Fuarcılık’ın ev sahipliğini yaptığı fuara 20 ülkeden 80 katılımcı kurum ve kuruluş yer alıyor. Yeşilay’ın da yer alacağı fuarda Yeşilay standında ziyaretçiler bağımlılıklar hakkında bilgilendirilecek, konuklara çeşitli promosyon ürünleri hediye edilecektir. Fuarı ziyaret etmek için www.ifteistanbul.com adresinden online davetiye alabilir veya fuar alanına girişte kimlik kontrolü ile girişi sağlayabilirsiniz.


Minik Yeşilaycı aramızda Yeşilay Cemiyeti Muhasebe ve Finans Direktörü Turgay Toprak’lının Mete adını verdikleri bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Yeşilay ailesi olarak minik Yeşilaycı unvanını taşıyan Mete bebeğe Cenab-ı Haktan hayırlı, uzun bir ömür diler, Turgay & Aybike Topraklı çiftini tebrik ederiz. Sağlıklı ve bağımlılıklardan uzak bir hayat dileğiyle aramıza hoşgeldin Mete.

Türkiye’nin yazılı hafızasına büyük ilgi Bünyesinde bulundurduğu milyonlarca kitap ve süreli yayınla Türkiye’nin yazılı hafızasını muhafaza eden Milli Kütüphane Başkanlığında yılın ilk 6 ayında 343 bin 136 kişi kütüphanedeki kaynaklardan yararlandı. Sıradan bir kütüphanenin ötesinde, milli bir arşiv, müze ve araştırma merkezi niteliği taşıyan Milli Kütüphane, gerçekleştirdiği hizmetlerle Türk kültür, bilim, edebiyat ve sanat hayatına katkı sunuyor. Edinilen bilgiye göre nadide eserlerden süreli yayınlara, el yazması eserlerden taş plaklara, haritalardan notalara, ses kayıtlarından resim ve posterlere kadar önemli yazılı ve görsel kaynakların yer aldığı kurumda yılın ilk 6 ayında kullanıcı sayısı 343 bin 136 kişi oldu. Yine aynı dönemde üye sayısını 222 bin 721’e çıkaran kütüphanede kullanıcılar, 75 bin 90 eserden yararlandı.


46

SİNEMA

BENiM ADIM SAM 7 yaşındasınız ve çocuğunuz için neler yapabilirsiniz?

Sam Dawson, beyninde gelişme problemi olan bu nedenle de 7 yaşındaki bir çocuğunkine eş bir zekâya sahip, karısı tarafından terk edilmiş ancak küçük kızıyla gayet mutlu bir hayat yaşayan bir adamdır...


betül olcay Daha önce ebeveyn olmanın, anne-baba olmanın ne demek olduğunu veya nasıl bir duygu olduğunu hiç düşündünüz mü? Ya da daha dar bir kalıpla soracak olursak eğer babalığın ne olduğu hakkında fikir yürüttünüz mü hiç? Şimdi de geçmişin çocukları ile bugünün çocuklarına soru yöneltelim. Anne-babamız hakkında neler düşünüyoruz, onlar olmasaydı eksiklik hisseder miydik veya yanımızda olsalar dahi sevgi konusunda gösterecekleri bencillik bizim şu an nasıl bir insan olmamıza neden olurdu, hayata bakışımız nasıl etkilenirdi? Tüm bu sorular aslında anne-baba olmanın sadece dörder harften ibaret olmadığının göstergesidir. Çünkü ebeveynlerimiz somut olarak var olmanın dışında sevgi, merhamet, şefkat, anlayış ve sabır gibi ve buna benzer daha birçok manevi öğelerle bizleri hayata hazırlamaya, hiçbir karşılık beklemeden gizli bir yemin etmişlerdir. Ancak bazen gerek anne-baba olmanın tam olarak ne olduğunu idrak edememe, gerek hayat koşulları, gerekse birtakım şartlar dolayısıyla aile ilişkilerinin sekteye uğradığı zamanlar olabilir. Özellikle babaların çocuklarını yetiştirme konusunda anneye oranla daha geri planda kaldığına şahit olaı am sam (benim adım sam) biliriz. Yani bazen evdeki baba sadece Yönetmen: Jessıe Nelson maddi beklentileri karşılayan, ev dışı soOyn.: Sean Penn, Dakota Fanrumlulukları olan ve bazen yalnızca ‘tatil nıng, Mıchelle Pfeiffer günleri belirleyicisi’ olarak vardır. Ne yaSenaryo : Jessıe Nelson , Krıstıne Johnson zık ki böylesi bir durum içinde olduğuYapımı: 2001-ABD nun farkında olmayan, farkına varamaTür: Dram yan ve farkında olsa dahi ne yapacağını tam olarak bilemeyenler vardır. İşte tam da buradan hareketle bu ayki sayımızda sizlere baba-çocuk ilişkisini en saf ve temiz duygularla, ‘normalin’ dışında bir biçimde anlatan 2001 yapımı bir ABD filmini anlatmak istiyorum. I am Sam… Sam Dawson (Sean Penn), beyninde gelişme problemi olan bu nedenle de 7 yaşındaki bir çocuğunkine eş bir zekâya sahip, karısı tarafından terk edilmiş ancak küçük kızıyla ve arkadaş çevresiyle gayet mutlu bir hayat yaşayan bir adamdır. Bir kafede garson olarak çalışmaktadır ve Be-

Ayın

fİlmİ

atles grubuna özellikle de John Lenon’a karşı büyük bir hayranlık beslemektedir. Küçük kızı Lucy (Dakota Fanning), babasına oranla oldukça zekidir, giderek babasının zekâ yaşını geçmektedir ve Lucy ne yazık ki bu durumun farkındadır ancak ileride kendisini nelerin beklediğini bilememektedir. Bir gün Sam, tam da kızının 7. yaş doğum gününü kutlamak isterken bir kamu görevlisi tarafından kızı elinden alınır. Sam’in dünyası başına yıkılmıştır çünkü kızına oldukça bağlıdır, kızı olmadan yaşayamayacağını bilir ancak bu durum karşısında tam olarak ne yapacağını o da bilememektedir. Ama zekâ düzeyi düşük ve sınırlı maddi imkânlarına sahip olmasına rağmen Sam, hayatının tek gerçeği olan kızına duyduğu sonsuz sevgi uğruna kızına kavuşmanın savaşını verir. Üstelik de bu savaşı sevginin tam olarak ne anlama geldiğini daha sonra idrak edecek olan ünlü Avukat Rita (Michelle Pfeiffer) ile verir. Rita, çevresi tarafından saygın bir konumda olan, yoğun bir iş hayatına sahip bu nedenle de eşine ve çocuğuna yeteri kadar vakit ayıramayan profesyonel bir avukattır. Hayatı koşuşturma içinde geçerken göstermelik de olsa bir hayır işi yapmak ister ve Sam’in davasını kabul eder. Film öncelikle sade ama etkileyici bir anlatımla izleyiciyi yormadan başlıyor ve film aynı akıcılığıyla devam ediyor. Sean Penn’in başarılı otistik rolünün yanı sıra gerek Beatles şarkılarıyla gerekse Beatles göndermeli repliklere yer verilmiş olması filmi eğlenceli hale getirmiş, sıkıcılıktan uzaklaştırmıştır. Tüm bunların dışında bir engellinin hayatının her yönüyle ve toplumdan dışlanmamış bir şekilde anlatılması filmin bir diğer özelliği. Çünkü günlük hayatımızda çevremizde zihinsel engelli bir bireye değil iş vermek maalesef ki yanında bile barındırmak istemeyen kendini bilmezler mevcuttur. Bu nedenle hem Sam ve Sam gibi olanları hayata dahil eden, yadırgamayan ve hem de Sam’in kızını elinden almak isteyenlere karşı gösterdiği olağanüstü çaba ve çevresinden gördüğü destek filmi izlenilmeye değer kılıyor.


k端lt端r SANAT


Ç I L I K R A D R SE

Yapmamız gereken

doğaya fİdan dİkmek

yerİne çocuk aşılamak! Doğaya âşık bir isim Serdar Kılıç. Hayata bakışı, insanları, toplumu ve olayları algılayışı o kadar net ki huzur içinde yaşamak için hiçbir engelimizin olmadığını defaatle dile getiriyor. Ayrıca kendisine çok yakışan bir unvana sahip; Modern Evliya Çelebi. Bizler de Serdar Kılıç’la bir araya geldik; doğayı, içe dönüşü, gerçek manada özgürlüğü, Anadolu’yu harika bir sohbetiyle kendisinden dinledik.

söyleşi: sümeyya olcay FOTOĞRAF: Ferdinaz Koyuncu


İnsan kolaya çabuk adapte olan bir yapıya sahiptir. Bağımlılık durumu da aslında insanın zayıflığıdır, acizliğidir.

Aile büyüklerinizden, bilhassa dedenizden gördüğünüz eğitim ile zaten içinizde olan doğa sevgisi bir anlamda tamamen hayatınız oldu. Bir de bu yaşadıklarınız, kim olduğunuzu dergimizin için dillendirmenizi isteriz. Geçmişte atalarımızda olduğu gibi benim de asıl eğitimim ebeveynlerimden başladı. Şimdi çocukların eğitimlerine baktığımızda; çocuklarımız maalesef ya bakıcılarından ya gittiği kreşlerden ya da gittiği okulda çevresinde kim varsa onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Anne, babanın evde çocuklarıyla zaman geçirecek bir süre veya süreçleri yok. Maalesef artık günümüzde evde yemek yapan anneyi bile bulmak zorlaştı. Biz böyle büyümedik. Biz dedesiyle, babaannesiyle, annesiyle, onların anlattığı mitolojik hikâyelerle, efsanelerle, halk kahramanlarıyla, doğal hikâyelerle, doğada yaşanan bir sürü yaşanmışlıklarla ve masallarla büyüdük. Hakikaten babaannem öyle bir masal anlatırdı ki sanki kurt yanınızdaymış gibi hissederdiniz, ürperirdiniz. Adeta sizi hikâyenin içine sokardı. Biz bunlarla, böyle bir kültürle büyüdük ve Allah’a şükür ki böyle bir coğrafyada, dedem gibi bir insanla, onun taşıdığı kültürle yetişebilme imkânı buldum. Dedem Sivas Sarkışlalı. Onlar da Güney Kafkasya’dan göç eden Karapapak Türk boyuna mensuplar ve OsmanlıRus harbinde Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmışlar. Ben dedemin yanına gidip bir şeyler öğrenmek için her yaz tatilini iple çekerdim. Çünkü ne öğrendiysem ondan öğrendim ve halen dedemden öğrendiğim bilgileri, onun yöntemlerini kullanıyorum. Toprak, doğa ve insan üçlemesi sizin düsturunuz diyebiliriz. Bu çerçevede doğanın sizdeki manasını öğrenmek isterim… Doğa benim için her şeyi ifade ediyor. Sonuçta bir Yaradan var, O’na inanıyoruz. Ülkemizin %99’u Müslüman, yüzde biri Müslüman olmasa bile yine de bir yaratıcının var olduğuna inanan bir toplum. Hepimiz O’na inanıyoruz. Toprağı da, bütün canlılara hayat ve su veren hatta Yaradan’ın içine, her bir parçasına koyduğu yaşam enerjisi ve güç kaynağı olan bir canlı olarak görüyorum. Biz onunla temas kurduğumuz sürece hem Yaradan’la hem de kendi iç dünyamızla bağ kurabiliriz. Ondan koptuğumuz sürece insan ilişkilerimiz de bozulur. İnanın bana dağda, kırsalda yaşayan bir insanın ibadeti ile şehirde yaşayan bir insanın ibadeti aynı değil. O halde biz doğadan uzaklaştığımızda bazı yetilerimizi de fark etmeden kaybetmiş mi oluyoruz? Kesinlikle kaybediyoruz. Bakın, yüzlerce yıl yaşamış, toprakla yoğrulmuş bir insanlık deneyimi var ve biz bu deneyimi şimdi teknoloji çağında elimizin tersiyle ittik.


51

Nedir mesela? Mesela yediğin yemekler, mesela toprağa dokunmak... Âşık Veysel’in toprakla alakalı söylediği birçok söz vardır. Gözü görmeyen bir adam gönlün görebileceğini bize anlatmıştır. Ben diyor toprağı dövdüm, ona kızdım, onu tırmıkla tırmaladım ama o beni yine de güllerle karşıladı. Bu ne demektir? Orada acayip bir betimleme ve toprağa olan bir bağlılık var. Ben yine gideceğim diyor, tenim yine toprağa düşecek, çamura karışacak diyor. Sonra toz olup, yel alıp götürecek diyor. Aslında bu, bir insanın içinin gözle değil gönülle görebileceğinin çok güzel bir örneğidir. Burada zaten toprak ile insan ilişkisini anlatıyor. Filozof arıyorsanız gidip uzaklara bakmayın. Çok zor dönemlerimizde ortaya çıkmış ama insanların çok fazla bilmediği ve değer vermediği Âşık Veysel’in bir sürü yazısı var onların okuması gerekir. Programlarınızdan takip edebildiğimiz kadarıyla sadece çekim için değil gerçekten yapmak istediğiniz için zorluklarla mücadele ediyorsunuz. Siz de herkes gibi aldığınız eğitimlerle birlikte beyaz yaka mesleği yapabilirdiniz. Ne idi sizi bu kadar doğaya çeken? Ben hayatım boyunca doğadan hiç kopmadığım için beni bir yere oturtup eli kolu bağlı, sırada ya da masada iş yapan veya eğitim alan bir insan durumuna sokmak zor olacaktı, ben hep öyle düşün-

düm. Ya da bir kurdu düşünün; kafese kapattığınızda herhalde kafayı yer, çıldırır. Özgürlük kelimesini sevmiyorum ama böyle yaşama sevinci elinden alınmış gibi olur. Zannedersem benim de öyle olurdu. Hayatım boyunca hiç masa başı iş yapmadım. 44 yaşıma geldim, şimdi teknoloji çağında olduğumuz için doğayla iş yapan bir adam konumuna geldim. Çünkü yaptığım işleri çok seviyorum. Hem doğayı seviyorum hem de öğrendiklerimi çocuklarla ve yetişkinlerle paylaşmayı seviyorum. Neden doğadan kopamadım? Çünkü hayatımın hep uzunca bir bölümünde ki hala daha devam ediyor, ayağımın bir tanesi hep toprakta idi. Şimdi de orman içinde bir yerde oturuyorum. Kendime Mudurnu’da bir arazi aldım. Orada atlarım, köpeklerim var ve çok sevdiğim insanlarla beraber yaşıyorum. Tarlam, bahçelerim var, bir şeyler ekip biçiyoruz. Yani bir insan için bundan daha güzel ne olabilir ki? Zorluklar elbette vardır. Çekimler nasıl gidiyor? Biz programda kurgu yapmıyoruz. Her şey doğaçlama gelişiyor, doğal yaşanıyor. Ben de zaten o zorluğu yaşayamazsam eğer onu size aktaramam. Çünkü ben bir şeyi programa bağlı, ezbere bir şekilde kimseye anlatamıyorum. İçimden geldiği gibi duygularımla söylüyorum. Yani her şey içten, duygularla gelecek. Duygulardan çıkması için


Biz doğayla temas kurduğumuz sürece hem Yaradan’la hem de kendi iç dünyamızla bağ kurabiliriz. Doğadan koptuğumuz sürece insan ve Yaradan’la ilişkilerimiz de bozulur.

de o şeyleri yaşamam gerekiyor. Böylelikle de sizlere yaşadığım şeyleri anlatıyorum. Tüm bu hayatınız aslında “sağlıklı yaşam” başlığının bir açıklaması. Yeşilay olarak bizler de bağımlılıklardan uzak durulmasının ancak spor, sanat, kültürel faaliyetlerle, okumayla, öğrenmeyle kısacası yaşamayı seçmeyle olacağını savunmaktayız ve bu şekilde hareket etmekteyiz. Öncelikle siz dünyanızda bağımlılığı nasıl tanımlarsınız? Belki de en güzel siz tanımlarsınız... Şimdi bağımlılığın teknik bir açıklaması var. Vücudumuzun fizyolojik olarak salgılarıyla ve hormonlarıyla bir maddeye aşırı bir şekilde bağlanmasına teknik olarak bağımlılık diyebiliriz. Bir diğer anlamını da şu şekilde açıklamak istiyorum; bağımlılık durumu aslında insanın zayıflığıdır, acizliğidir. İnsan kolaya çabuk adapte olan bir yapıya sahiptir. İnsan kolayı yapmaya endekslidir. Önüne hazırı verirseniz hazırı yemeye başlar. Hâlbuki geçmişimize baktığımızda zorluklarla geçirilen hayatları görürüz. Dervişlere bakın; ayrılırken birbirlerine Allah derdini eksik etmesin derler. Bu nasıl bir söz değil mi? Derdi olmayanın işi de olmaz. Bir derdin olacak ki çaba gösterip çözüm üretesin. Adam aylarca at sırtında sefere gidiyor, medeniyetin yükünü taşıyor, şimdi gelin o atın üstündeki metanetli insanı düşünün. Mesele oradan oraya gitmek, sırtına eşya yüklemek, malzemeyi gidip satmak değil. O adamın toprakla, doğayla, kendisiyle, zorluklarla teması var. Mücadelesi var, şair ruhu var. Yazdığı şiirlere bakın, söylediği türküleri düşünün, hep bunları görürsünüz. O zaman biz rahatız ve bu yüzden rahatlığa kaçıyoruz… Kesinlikle. İnsan rahat olmamalıdır. İnsan zevk ve rahata alıştı mı inanın bana tembellik de bunun ardından gelir, bağımlılıklar da buradan çıkar. Güzele, zora bağımlı olun. Ben ömrüm boyunca ne sigara kullandım ne de alkol. Anlattığım gibi zorluklarla mücadele edince ve doğayla iç içe olunca hiçbir maddeye ihtiyaç duymazsınız. Programınızda ve dahi tüm programlarda ekrana bağlı bir neslin yetişmesinden duyduğunuz endişeyi dile getiriyorsunuz. Sizin de bir oğlunuz var. Teknoloji çağındayız ama topraktan, doğadan uzak yaşayan bir nesil için daha fazla ne yapabiliriz? Çocuklar şimdi ekranla oynuyor, akranlarıyla de-

ğil. Bizim zamanımızda biz akranlarımızla oynuyorduk. Oğlum Tibet de evde ya da okula gidip gelirken serviste Ipad’i ile oynuyor, telefonla bir yerlerden oyunlar buluyor. Oyunlardan kendini alamıyor çünkü oyunların çekiciliği ve cazibesi var. Çocuk oyunun içinde hayal gücü de buluyor, hayal kuruyor. Ben ‘hadi Tibet, ormana gidiyorum, sen de gel’ desem gelmiyor. Söyleme yöntemi de var tabi. Tibet bak oğlum diyorum; ‘gidip seninle ağaçlardan kuru dallar toplayacağız, yerden çalı çırpı toplayacağız, onlarla ateş yakacağız sonra güzel bir düzenek kurup, çaydanlık asıp içine su koyacağız ve sonra topladığımız bitkilerle sana kekik çayı yapacağım’ diyorum. Hemen antenler dikiliyor ve geliyor. Ormana gittiğimiz zaman da bu sefer eve getiremiyorum. Yani bir çocuğu oraya götürmek için ilgisini çekme, betimle ve anlatma çok önemlidir. Sizler de yaşayın. Siz eğer inanmıyorsanız o da zaten inanmaz. Ebeveynlerin de yanlış tutumları mevcut bu noktada diyebilir miyiz? Çocukla beraber diz çökün, bir metrekarenin içindeki canlıları incelemeye çalışın, bakın çocuğun ne kadar hoşuna gidecek. Mesela Tibet’in okulunda onlara boş bir zamanda film izlettirmişler. Bu durum birkaç defa daha tekrarlandı. Ben de gittim okula; kocaman bahçeniz var, neden dışarıya bir tahta parçası koymuyorsunuz, o tahta parçasının altını bir gün sonra, iki gün sonra veya bir hafta sonra öğrencilerinize incelettirmiyorsunuz diye sordum. Hangi canlıların o tahta parçasında mesken tuttuğunu gösterebilirsiniz, çocuklar hem ne-


min ne olduğunu öğrenmiş olurlar, hem nemin altında hangi canlıların hayat kurduğunu isim olarak öğrenirler ve onlara dokunurlar dedim. Bunlar aslında çok kolay şeyler. Bana anne, babalar istemez ki böyle bir şeyi diyorlar. Ama ben istiyorum diyorum. Çocuklara doğayı öğretmek ve sevdirmek için o kadar basit ve kolay yapılabilecek şeyler var ki… Bunlar zaten geçmişte günlük hayatımızın içindeydi. Buradan yola çıkarak Campwolftrack’i sormak istiyorum. Çocukları doğayla buluşturmak için bir kamp kurduğunuz kamptan bahsedebilir misiniz? Bu kamp 15 yıl önce kuruldu. Şimdi, keşke zamanında adını ‘kurt izi’ olarak koysaydım diyorum. Şimdi adını değiştirdim ama artık adı wolftrac olarak kaldı ve halen daha aynı isimle biliniyor. İsimden yola çıkarak anlatayım. Kurdun izinden gitmek kendine güveni, özveriliği, güçlü olmayı, karar verebilmeyi, tek başına hayatta kalabilmeyi, onurlu olmayı öğretiyor. Geçmiş dönemlere bakarsanız kurdun bayraklara bile girmiş bir figür olduğunu görürsünüz. Ben de kurdu çok seviyorum. Çocuk da böyle yetişmelidir ve çocuğun ailesi düzgün olmalıdır. Kurdun da bir ailesi var; güçlü olan, mert olan ailenin içinde duruyor. Hakikaten bir bozkurdun hayatını incelediğinizde onun da böyle olduğunu görürsünüz. İşte buradan yola çıkarak bu ismi koymuştuk. Bizim çocukluğumuzda olduğu gibi günümüz çocuklarının doğayla kopmuş olan bağlarını güçlendirmek için bu kampı kurduk. İnanın bana ekolojik olarak orada mevsiminde ne yetişiyorsa kampta çocuklar onu yiyorlar. Sırf yemekten bile ders çıkarıyoruz. Dağa götürüp çadır kurmayı, barınak yapmayı, kendi yaktığı ateşte yemek pişirmeyi, orada uyumayı öğretiyoruz. Kendi yaptığı evde uyuyan, kendi yaktığı ateşte yemek yapmayı öğrenen, kendi su ihtiyacını kimseye ihtiyaç duymadan akan dereden karşılamayı başaran, yatağını toplayan bir çocuk hayal etsenize… Ne kadar güzel değil mi? Bu zaten hep vardı ama şimdi maalesef böyle bir ticarete dönüştü. Yapmamız gereken doğaya fidan dikmek yerine çocuk aşılamak.

53

Siz bir de Modern Evliya Çelebi unvanına sahipsiniz… Bu ödül bana Büyükçekmece Belediyesi tarafından verildi. Bin dört yüz sene önce yaşayan Evliya

Çelebi at sırtında geziyordu. Beni de Evliya Çelebi gibi ama bu zamanda yaşayan, halkın içine girip onların yaşantısını, kültürünü anlatabilen bir gezgin olarak gördüler. Keşke diyorum, ben de o dönemde yaşayıp at sırtında gezseydim. Ama şimdi bir projem var; Evliya Çelebi’nin gittiği yolları şimdi at sırtında gidip aradaki farkı büyük bir doküman haline getirmek istiyorum. Bu insanlık için çok önemli bir proje ve bunu yapacağım. Bunun gibi başka çalışmalarınız var mı? Bizim halkımızın ve geçmişimizin içinde bir sürü kahramanlık hikâyesi var. Herkesin bildiği gibi erkeğin içinde de bir kahramanlık duygusu yatar. Mücadele etme, savaşma, kahramanlık gibi duygular kim ne derse desin her erkeğin içinde vardır. Bende de bu duygular güçlü bir şekilde göstermiş kendini. Ben de bunu hem duygusal hem de manevi değerler katarak bir kahramanı ve kahramanlık hikâyesini, milletin geçmişini anlatmaya çalışacağım. Bu hem beni gönülden tatmin edecek, besleyecek hem de insanıma faydalı olacak bir çalışma diye düşünüyorum. Nitekim Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan’ı anlatan bir belgeselin çekimlerini tamamladık. Sosyal medyada da fragmanlarını paylaşmış bulunmaktayız. Bir kaç defa tekrarladınız; özgürlük kelimesini kullanmıyorum dediniz. Nedenini öğrenebilir miyim? Çünkü özgürlük kelimesi artık ulu orta herkesin kullandığı bir kelime oldu. ‘Ben özgür olmak istiyorum’ diye kullanıyorlar bu kelimeyi. Yani artık çok siyasi bir amaç taşır oldu bu kelime. Biz özgür değil miyiz yani? Ne demek ki şimdi bu, neye, kime göre özgürlük? Benim özgürlüğümü kim kısıtlıyor ki? İstediğim her şeyi o kadar kolay ve rahatlıkla yapabileceğim bir ülke de yaşıyorum ki hayır diyenlere çok kızıyorum. Ben zaten kötü niyetli bir adam değilim. Kimseyi gidip de silahla gasp etmiyorum, silah zoruyla bir şeyler yaptırmıyorum. Dağlara gitmek istediğimde dağlara çıkabiliyorum, bir köye gitmek istediğimde istediğim köye gidebiliyorum, istediğim gibi art niyetsiz bir şekilde insanlarla tanışabiliyorum. Yemek yemek istediğim zaman verdiğimin karşılığı olarak rahat bir biçim de hizmet alabiliyorum. Sesimi istediğim kadar çıkarabiliyorum, asi bir kişiliğim de yok, isyan da etmiyorum. Öteki türlü bakıldığında birileri zorla dikte edilerek yetiştirildiğini, düşüncelerinin kısıtlandığını ima ediyor ama ben öyle yetiştirilmedim, böyle bir şeyin de var olduğunu sanmıyorum. Bağımlılıklar hususunda da bilhassa gençlerin ‘özgürlüğümüzü kısıtlıyorsunuz’ gibi yanlış bir algılayışı var bu noktada maalesef… Ben de o yüzden bu kelimeyi itici buluyorum. Özgürlük, haksızlık gibi şeyler çağımızın saçma sapan kelimeleri olarak geliyor bana. Benim çocuk-


Dervişlere bakın; ayrılırken birbirlerine Allah derdini eksik etmesin derler. Derdi olmayanın işi de olmaz. Bir derdin olacak ki çaba gösterip çözüm üretesin. luk zamanımda haksızlık veya sıkılganlık gibi bir kelime yoktu. Şimdi bir okula gidiyorsun, çocukların hepsi sıkılıyorum diyor. Neden sıkılıyorlar, çünkü günlük yaşamlarının içi dolu değil. Okulda çocuğun istemediği şeyler beynine yükleniyor. Okulda öğrendiğim şeyleri ben şimdi günlük yaşantıda nerede kullanıyorum ki? Gençlerin gelişimi ve sosyal sorumluluk sahibi olmaları için ne tür tavsiyelerde bulunursunuz? Sosyal sorumluluk demek sosyal olmayı gerektiren bir durumdur. Oturup, dinleyerek değil yaşayarak, halkı, insanları gezip görerek kazanılacak bir duygudur. Ancak böyle yaparak sosyal sorumluluk bilincine ulaşabilirsiniz. Avrupa’yı, Amerika’yı gezmekle de sosyal olamazsın. Öyle arkadaşlarım var ki Yozgat’tan öte tarafa geçmemiş ama sorsanız Anadolu’yu biliyorum derler. Kitaplardan okuyarak Anadolu öğrenilmez. Biz ancak insan içinde yaşayarak, yabancı eli değmemiş kırsalı gidip görerek, o insanların mertliğini, dürüstlüğünü, merhametli oluşlarını ve hayata bakışlarını görerek Anadolu’yu öğrenebiliriz. Sonra neyin sosyalliğinde proje üreteceksen üretirsin. Sözüm ona bir sürü sosyal sorumluluk projeleri adı altında faaliyetler düzenleyen dernekler var ama içi dolu değil. Ben her daim doğaya giderim ama orada bir tek doğasever veya hayvan sever bir insana rastlamadım. Gençlerin bu konuda dikkat etmesi gerekenler neler? Nasıl bir yol izlemeliler? Gençlere şimdi bir örnek vereceğim, o örnekten

yola çıksınlar. Her ne kadar şimdi moda olsa da ben para vererek tatil yapan veya bir otele gidip para vererek karşılığında hizmet almayı seven birisi değilim. Gençliğimde bir gün sırt çantamı alıp bir köye gitmiştim. Rize’de Kaçkar Dağlarında bir yaylaya çıkmıştım ve orada bir evin kapısını çalmıştım. Yaşlı bir çift açtı kapıyı, yaşlı amca buyur evlat, sen kimsin dedi, ben de kendimi anlattım, sizin bu yaşantınıza çok özeniyorum ve burada zaman geçirmek istiyorum, beni evinizde misafir eder misiniz dedim. Peki dediler, beni evlerine aldılar ve ben on gün onların evinde kaldım. Onların yediğini yedim, içtiğini içtim, kültürlerini öğrendim. İnanır mısınız, sabahın seher vaktinde kalkıp akşam gün batımına kadar durmadan çalışırdık. Fiziksel işlerinde onlara yardım ettim, gerektiğinde balık tutmaya gittik, tavuklarını yemledim, oradayken hem yemek kültürlerini hem de yaşama kültürlerini öğrendim. Beni de kendi çocukları gibi çok sevdiler. Düşünün yani onlar bir odada uyuyordu, ben de ayrı bir tarafta muhteşem bir manzara eşliğinde uyuyordum. Ayrılırken gözlerimiz dolu dolu ayrıldık ve her sene onları ziyarete gittim. İnanın bana bir insana parayla bu işleri, yaşama tarzını ve kültürü öğretemezsiniz. Para vermedim üstelik de para vererek gittiğiniz, hizmet aldığınız otellerde kimse size böyle bir ilgi ve alaka göstermez. O yaşlı çiftin yanında hem maddi hem de manevi anlamda kendimi yetiştirdim. Şimdi ikisi de hayatta değiller ama yıllarca o çiftle arkadaş oldum.


kültür TANITIM

FETİHLER UFKU

TEKıRDAĞ


Turan AYHAN Yeşilay Tekirdağ/Malkara Temsilcisi Yahya Kemal “Yol düşüncesi” şiirinde “Fetihler Ufku Tekirdağ” derken; şehrin 1357 yılında Türklerin eline geçmesinden sonra İstanbul ve Edirne’ye yakın olmasını, Avrupa’ya fetihlere giden ordunun sefer yolu üzerinde bulunmasını düşünmüş olsa gerek. Tekirdağ ismi, M.Ö. 5.yy’da Bisanhte, 3. yy.’da Rhaedestus, sonraları Rodosto, 1358’den itibaren Rodosçuk ismini alır. 1732’den sonra da Tekfurdağı ismini alır. 1923 yılında Tekirdağ’a çevrilir. Tarihi seyir; Roma İmparatorluğunun 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra Trakya, Bizans (Doğu Roma) toprakları içinde kalmıştır. Bu dönemde çoğunlukla Hun akınları ve Avar akınlarına, 700’lü yıllarda ise Arap akınlarına uğramıştır. Haçlı seferleriyle de Latinler Bizans’ı ele geçirmişlerdir. Bu akınlara karşı Şarköy’de Cin ve Uçmakdere Kaleleri, Malkara’da, Elmalı Köyü, Yenidibek Köyü, Kermeyan Köyü Kaleleri, Naip Köyü Kalesi ve Çorlu kalesi yapılmıştır. Malazgirt Savaşı’yla Anadolu’ya yerleşen Selçuklular ve devamında Karasi, Aydın ve Osmanoğulları Beylikleri Tekirdağ’a önemli yedi akın yapmıştır. Süleyman Paşa 1354’te Gelibolu’yu ele geçirmesiyle Bizans iki yönden de kuşatılmaya başlanmıştır. Malkara, Keşan ve Tekirdağ 1357’de Hayrabolu ve Çorlu 1358’de Süleyman Paşa tarafından fethedilir. Çanakkale Savaşları sırasında Tekirdağ, liman ve hastane iskelesi görevini üstlenmiş olup Muratlı Caddesi’ndeki kabristanda 10 bine yakın Çanakkale şehidi yatmaktadır. 1919’da başlayan Trakya’nın Yunan işgali 13 Kasım 1922’de Tekirdağ’ın kurtuluşuna kadar sürmüştür. Ünlü kişi denince Tekirdağ’da ilk akla gelen isim Vatan Şairi Namık Kemal’dir. 1840 Tekirdağ doğumlu olan Şair, Şinasi ile tanışınca batı edebiyatını öğrenir ve Tasvir-i Efkar’da yazmaya başlar. Vatan, millet, hürriyet, istiklal kelimelerini düşünce hayatımıza sokmuştur. “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini, Yoğ imiş kurtaracak bahtı kara maderini” sözleri onun önemli veciz bir ifadesidir. Trakya’nın üç ilinden biri, 6313 km kare yüzölçümlü, 852.000 i geçen nüfuslu, Ganos ve Koru dağla-

rı, Hayrabolu vadisi, Ergene ovası, Ergene Irmağı önemli coğrafi özellikleridir. Çerkezköy, Çorlu, Hayrabolu, Malkara, Marmara Ereğlisi, Muratlı, Saray ve Şarköy ilçelerinden oluşur. Marmara denizi boyunca yazın sıcak ve kurak, kış ise ılık ve yağışlıdır. İçerilere doğru iklim sertleşir. Halkın %70’i şehirlerde yaşamaktadır. Çorlu Çerkezköy ilçelerine sanayi bölgesi olması nedeniyle çok yoğun bir dış göç vardır. Köylerde ise çok belirgin bir nüfus azalması görülmektedir. Her yıl il Haziran ayında il merkezinde Kiraz Festivali ve içerisinde Hüseyin Pehlivan Yağlı Güreşleri düzenlenmektedir. Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan 1934-1942 yılları arasında 9 yıl üst üste toplam 13 yıl Kırkpınar Başpehlivanı olmuştur. Bu rekor henüz kırılamamıştır. Malkaralı Fehmi Özkan iz bırakan pehlivanlardır. Ünü Türkiye’ye yayılmış yiyeceğimiz Tekirdağ Köftesi’dir. TSE damgası alınarak tescil edilmiştir. Ayrıca, cizleme, höşmelim, kaçamak, peynir helvası tatlısı, Hayrabolu tatlısı, bulama, incir dolması, hamur çorbası meşhur yemekleridir. Karacakılavuz Beldesi el dokumaları ile ünlüdür. Hediyelik eşya olarak da satılmaktadır. Bu yöre insanı Toroslardan gelmiştir. TekirdağSilivri arası sahil şeridi tam bir kum ve deniz cennetidir. Şarköy Mürefte ve Hoşköy yöreleri üzüm zeytin diyarıdır. Orman içi dinlenme tesisleri bulunduğu Kumbağ’da güneş ve denizden istifade etmek mümkündür. Uçmakdere bir doğa harikası olup yamaç paraşütü yapılmaktadır. Tekirdağ gelişmişlik seviyesi açısından Türkiye’de 7. sıradadır. İstanbul’a yakınlığı, ulaşım açısından halen faal olan hava ve deniz limanlarını sanayi bölgelerine ve Avrupa’ya bağlayan demiryolu, otoban ve duble yolları olduğundan yatırımlar için cazip bir bölgedir. Topraklarının %90’ı tarıma elverişli olup tarla tarımı yapılmaktadır. Bazı yörelerle sebze ve bağcılık da gelişmiştir. En fazla ekilen ürün buğday ve ayçiçeğidir. Tekirdağ denince akla gelenlerin başında ayçiçeği de gelir. Zira Türkiye’deki tüm üretimin % 36’sı Tekirdağ’da yapılmaktadır Bunların yanında soğan, karpuz kavun gibi ürünler de bolca üretilmektedir. Hayvancılık son 20 yılda büyük bir gelişme göstermiş kurulan köylere hizmet götürme birliği Türkiye’ye model olmuştur. Tekirdağ karşılaması, Tekirdağ kasabı ve karaçalı en bilinen oyun havasıdır. Tarihi eserlerin başında Rüstem Paşa Camii ve Külliyesi gelir. Namık Kemal Evi, Rakoczi Evi Müzesi, Osmanlı dönemine ait camiler ve çeşmeler görülmeye değerdir.


SPOR

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BİR ATA SPORU

BiNiCiLiK


betül olcay Binicilik için kısaca ata binme becerisidir diyebiliriz. Ülkemizde binicilik sporu atalarımızdan gelen bir gelenek, şehir hayatının keşmekeşinden kurtulmanın, doğaya duyduğumuz özlemi biraz da olsa gidermenin zevkli bir yoludur. Tarihi çok eski zamanlara dayanan bu ata sporunun ilk izlerine Ortaçağ Türklerinde rastlamaktayız. Tarihte ilk Türk devleti olarak bilinen ve Çin’de yaşamış olan Chou “Çu” sülalesinin hâkimiyeti döneminde rastlanmaktadır. Türk asıllı imparator Hiao’dan (M.Ö. 900) söz eden kronikler, kendisinin mükemmel bir at ustası (binici) olduğunu yazmaktadırlar. Tarım faaliyetlerinin yapılmasına imkân vermeyen bozkır coğrafyası atalarımızın sosyal hayatını şekillendirdiği gibi, ekonomik hayatını da büyük ölçüde şekillendirmiştir. Atlı-göçebe bir hayat tarzları olan İranlı İskitler, yaşadıkları coğrafyanın da tarıma büyük oranda müsait olmamasından dolayı ve göçebe hayat tarzları gereği ekonomik faaliyetler olarak en fazla hayvancılıkla uğraşmışlardır. Küçükbaş hayvan-

cılığın yanı sıra ulaşım, askeri boyutlu ve taşımacılık anlamında kendilerine yardımcı olan atlara karşı büyük bir saygı beslemişler, at yetiştiriciliğine büyük önem vermişlerdir. Aynı zamanda boş zaman uğraşı olarak günümüze kadar gelen at sporlarını geliştirmişlerdir. Günümüzde de artık askeri amaçlı binicilik gerilerken, spor amaçlı binicilik önem kazanmıştır. Zamanla Avrupa, Amerika, Orta Doğu ve Orta Asya da yaygınlaşan cirit atma, atlı araba yarışları, polo sporu, dresaj (at terbiyesi), Show Jumping (engel atlama), Voltij (At üzerinde jimnastik), Endurans (dayanıklık yarışmaları), Horseball ( Atlı top oyunu) vb. yaklaşık 15 dalda binicilik sporları gelişmiştir. Binicilik Aktiviteleri Kaşgarlı Mahmut’un “At Türk’ün kanadıdır” sözü, Türklerin bu asil hayvana nasıl bir gözle baktıklarını, ona ne kadar büyük bir değer verdiklerini pek güzel ifade eder. Türkler ‘yeryüzünün kanatsız kuşu’ atı ehlileştirdi, tüm dünyaya hediye etti ve biniciliği öğretti… Türkiye’deki binicilik ak-


tivitelerine göz atmadan önce TBF (Türkiye Binicilik Federasyonu)’nu tanımamızda yarar var. Şimdiki merkezi İstanbul-Maslak Poligonu olan TBF, 1923 yılında kurulmuştur. Federasyonu’nun ana misyonu Türkiye’de binicilik sporunu sevdirmek, gençler arasında yaygınlaşmasını sağlamak ve at sevgisini kültürel miras olarak muhafaza ederek, Türkiye’deki biniciliği yurt içinde ve yurt dışında tanıtmaktır. Türkiye’de TBF’na bağlı atlı sporlar olarak engel atlama, at terbiyesi, üç günlük yarışma, pony, atlı dayanıklılık disiplinlerinde/branşlarında yarışmalar yapılmaktadır. Biniciler bu disiplinlerde ana kategori olarak yıldızlar, gençler, genç yetişkinler, bayanlar, ustalar sınıflaması ile yarışmaktadır. Aynı zamanda TBF ve özel binicilik kulüplerine bağlı olarak yalnızca binicilik eğitimleri de verilmektedir. Yarışma Çeşitleri Atlı dayanıklılık branşı hız kontrollü uzun mesafe yarışlarına dayalı

bir atlı spordur. Bu sporda kazanan at, yarışma sırasında belirli aralıklarla yapılan veteriner kontrollerinden geçtikten sonra bitiş çizgisini yarışma sağlık şartlarına uygun şekilde bitiren ilk attır. Veteriner kontrollerinde, yarışma kategorisine göre nabız atışları, metabolik ve anatomik kontroller yapılmaktadır. At terbiyesi (veya dresaj; Fransızca “eğitmek, terbiye etmek anlamında bir terimdir) ise at eğitiminin belli kurallar ve rekabet ortamı çerçevesinde gelişmiş amatör seviyeden olimpik seviyeye kadar turnuvaların düzenlendiği bir spor dalıdır. En önemli amacı; standardize edilmiş yoğun eğitim yöntemlerini, bir atın doğal atletik yeteneğini ve gönüllüğünü geliştirip, aynı zamanda binek at potansiyelini


61

en yüksek seviyeye ulaştırmaktır. Pony dalı ise atlara oranla boyları biraz daha küçük olan midilli cinsi atlarla çocukların yarışmasıdır diyebiliriz. Binicilikte Dikkat Edilmesi Gerekenler Binicilik sporuna başlama yaşı, bu branşta ileri ülkelerde olduğu gibi bizde de 4’tür. 7’den 70’e herkesin severek ilgilendiği bu sporda ilk kural atları sevmek… Attan ürken, onunla diyalog kuramayan bir insanın, bu sporu yapması neredeyse imkânsız. Atınızı yavaşça vurarak okşamalı, onunla konuşmalı, zaman zaman da ona şeker vererek küçük jestler yapmalısınız. Ona ne kadar iyi davranırsanız, o da size o kadar uyum gösterecek ve sadık kalacaktır. Ancak at binmek uzaktan kolay gibi gözükse de, işin aslı öyle değil. Kişinin yeteneği, azmi ve çalışmasına göre iyi bir binici olmak 6 ay ile 5 yıl arasında süre gerektiriyor. Binicilerin rahat ve güvenli olarak at binmek için, öncelikle tok adı verilen bir kask takmaları gerekli. Bunun dışında, biniciler külot pantolon ve özel çizme de giymeliler. Ama iyi birer binici olduktan sonra, kendi zevkiniz

için bu sporu yaparken, rahat ettiğiniz giysileri giyebilirsiniz. At binmenin kalp ve solunum sistemi üzerinde fazla bir etkisi yoktur ancak sırt ve alt uzuv kaslarını geliştirir. Son olarak binicilik sporunun ücretlerine değinmek gerekirse eğer diğer tüm spor dalları gibi bu sporun da kendine özgü ihtiyaçları ve buna binaen masrafları vardır. Özellikle de at sahibi olmak isterseniz hem besleme hem de yetiştirme aşmasında büyük bir meblağı gözden çıkarmanız gereklidir. Yalnızca binmek isterseniz de özel eğitim merkezlerinde çocuklar ve yetişkinler için saat başı veya aylık ücret ödeyerek bu sporu gerçekleştirebilirsiniz. KAYNAKÇA Balaban, A.(2006). İskit, Hun Ve Göktürklerde Sosyal Ve Ekonomik Hayat. Yüksek Lisans Tezi. Gazi Üniversitesi,Ankara TBF(Türkiye Binicilik Federasyonu) resmi web sitesi; http://www.binicilik.org.tr Ünver,A.Fuat, Antik Çağdan Modern Olimpiyatlara Binicilik Sporu Ve Türk Biniciliğinin Olimpik Gelişimi.


62

Hilal-i Ahdar Ve mafsallarının hareketi çocukta birçok ihtisasat tevlit eder * çe v İ R İ A R İ F Ç İ F Ç İ Müdde-i umumi karar dairesinde heyeti teşkil etti ve ales-sabah obaya doğru hareket edildi. Maznun tarafından kendisine birçok paralar, hediyeler vad edilmiş, birçok tehditlerle işin icabına bakılması ihtar edilmiş olan müdde-i umumiyi garip bir hissi kablelvuku sıkıyor, tazip ediyor, yolda at başı beraber gittikleri Doktor Hayri’den maznun tarafının iddialarını ne suretle hakikat şekline sokabileceklerini inceden inceye soruşturuyordu. Hayri teminat verdi: Hal-i hayatta ika olunan yaralarla cenaze üzerinde açılan yaraların hususi evsafı vardı. Kabil-i taayyin ve tefrikti. Müteveffadaki yaraların adedi, mevkii ise birinci raporda muharrerdir. İlk muayenede müdde-i umumi hazırdı. Gözleriyle cenazeyi ve yaraları görmüştü. Bu sayede meselenin halli pek basit olacaktır. Yoksa mahkeme doktorun rüşvet aldığına dair maznun tarafından ikame olunacak şahitleri istimaa karar verseydi yüzlerce şahit dinleyebilirdi. Böyle bir karar verilseydi. Doktor bizzat kendisi yeniden feth-i meyyit(otopsi) icrasını talep ederdi. Doktor Hayri’nin teminatı müdde-i umuminin muhakematına tamamen tevafuk ediyorsa da içindeki sıkıntıyı bir türlü söyleyemiyordu. Nihayet obaya müdde-i umumi ile doktorun evvelce de tanıdıkları maktulün kabri başına varıldı. Büyük bir kalabalık huzurunda mezar açıldı. Cenaze harice alındı. Aradan iki ay kadar zaman geçtiği için tefessuh pek ilerlemiş olmasına rağmen anlaşılıyordu ki şahıs aynı şahıs idi. Heyet-i sıhhiye cenazede gördüğü asar ile birinci raporda zikrolunan asarı tatbik etti. Bunlar da aynıydı, lakin… Lakin, bu yaralar hal-i hayatta değil, badel vefat ika olunmuş cerhalardı. Hayri titriyordu. Feth-i meyyit neticesinde de cenazenin sebeb-i vefatı olabilecek diğer bir hastalık bulundu. Hayri büsbütün şaşırdı. Kokudan ve manzaradan uzakta bulunan müdde-i umumiye keyfiyet haber verilince o da cenazeye yaklaştı, eski müşahedesiyle şimdi gördüklerini mukayeseye çalışıyordu, bir fark göremedi. Hayri tekrar tekrar muayene etti. Evet, o da tes-

lim ediyordu ki bu yaralar badel vefat yapılmıştır. Ve sebeb-i vefatı teşhis olunan hastalıktır. Yapılacak iş kalmamıştı. Parça parça bir hale gelen cenazenin defnine ve kabrin kapatılmasına müsaade edildi. Köylüler küreklerini işletirken heyet bir kenara çekilmiş, bir meslektaşlarının taayyün eden hakşikenliğinin acılığını duyan elim işmi’zazlarla kıvranıyorlardı. Doktor Hayri, elinde ilk raporu mütemadiyen ve acı acı düşünüyordu. Maznunun ve maktulün taraftarları küme küme olmuşlar, neticeye dair doktorların yüzünde bir şeyler sezmek için etrafı süzüyorlardı. Seneler, asırlar kadar uzun birkaç dakika geçti. Birdenbire Doktor Hayri’nin bütün asabı bir yıldırım havliyle sarsıldı. - Müdde-i Umumi Bey, dedi. Cenazeyi bir kere daha görmeme müsaade eder misiniz? Ağzını bıçak açmayan, zihninde esrarengiz facialar kaynayan müdde-i umumi bir idam mahkumunun son arzusunu yerine getirmek kabilinden doktorun talebini reddetmeyi muvafık bulmadı ve dudaklarını büktü. Doktor henüz tamamen kapanmayan mezarı yeniden açtırmak müsadesini alınca bütün hazirunda bir kaynaşma, bir cereyan peyda oldu. Yeniden mezarın etrafı bir yığın insanlarla çevrildi. Doktor Hayri cenazenin hemen sol elini yakalayarak evirdi çevirdi. Meçhul bir mikrop keşfetmişçesine bir niday-ı meserret fırlatmaktan men-i nefs edemedi, uzaklara doğru bağırdı: - Rica ederim, Müdde-i Umumi Bey, biraz gelir misiniz? Hakikat anlaşılacak! Müdde-i Umuminin muvasalatı üzerine ilave etti: -Şu ağalara sorar mısınız, müteveffanın sol elinde kaç parmak vardı. Hep birden cevap verdiler: -Altı!.. -Ben de raporumda öyle yazmışım. Halbuki işte görüyorsunuz ki bu cenazenin sol elindeki parmaklar beş tane!. (Devamı gelecek sayıda) *Ağustos sayısının devamıdır. Hilal-i Ahdar, 12 Mart 1341/ 12 Mart 1925., C.1, No: 4, s.28


64

ALINTILAR

Hayatın arkasından konuşmak bana göre değil. Konuşunca yüzüne karşı konuşmayı yeğliyorum. Benim hayatla bir alıp veremediğim yok, tam tersi, verip alamadığım var. Şaşkın ve telaşlıyım. Kendimi yanlış yerde indirilmiş bir yolcu gibi görüyorum. Hüseyin Akın Şair, bir çocuğun hayal gücüne ve ruhsal yapısına sahip bir insandır. Hangi dünya görüşünü savunursa savunsun, dünyadan edindiği izlenim dolaysızdır; yani, sanatçı dünyayı “tanımlamaz”, dünya onundur. Andrey Tarkovsky Herkesin yazabileceğini ve yazması gerektiğine inanıyorum. Asıl önemli olan kişinin yazdığı an, yazdığı süreç. Çünkü yazma aslında insanın kendi üstünde çalışması, kendi üzerinde bir derinlik sağlamadır. Kendi üzerini kapatması değil. Murat Gülsoy Yaşamın bütününü anlamanız gerek, sadece küçük bir parçasını değil. İşte bu yüzden okumak zorundasınız.

Bu yazılar www.alintidefteri.net esas alınarak hazırlanmıştır.

İşte bu yüzden gökyüzüne bakmak zorundasınız. Bu yüzden şarkı söylemek, dans etmek, şiirler yazmak, acı çekmek ve anlamak zorundasınız; çünkü tüm bunlar hayattır.. J. Krishnamurti Sevgili Dost, Kulaklar işgal altında. Bu yüzden kelimeler yerlere dökülüyorlar. Ağızların kapıları kırık. Bu yüzden kelimeler ayağa düşüyorlar. Bu söz yığınlarını kim kaldıracak. Hiç kimse. Ama azarlanacak, sokaktan, “bak ne buldum”diye kelime taşıyan çocuklar evlerine. “At o pis şeyi” denilecek onlara. Çocuklarsa yıkayıp bazı kelimeleri saklayacaklar yastık altlarında.. Ali Ural Ben mecbur bırakılmak için doğmadım. Kendi usulümce nefes alıp vereceğim. Kim daha güçlüymüş, göreceğiz. Bir kitlenin gücü nedir ki? Ancak benim riayet ettiğimden daha yüksek bir yasaya tabi olanlar beni mecbur bırakabilir. Henry David Thoreau


Yeşilay Dergisi - Eylül 2013-Bilinçli İzleyici miyiz?- 956.Sayı  

Yeşilay Dergisi - Eylül 2013-Bilinçli İzleyici miyiz?- 956.Sayı

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you