Issuu on Google+


EDİTÖR

KURUCUSU Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman Derginin Tesisi: 1924 TÜRKİYE YEŞİLAY CEMIYETİ ADINA İMTİYAZ SAHİBİ Genel Başkan Av. Muharrem Balcı EDİTÖR Prof. Dr. İbrahim Keleş SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ Av. Osman Baturhan Dursun YAYIN KOORDİNATÖRÜ Av. Adalet Canlı Akbaş HABER VE FOTOĞRAF Sümeyya Olcay Aybüke Ekici Kadir Metin Akbaş Rabia Koyuncu Esra Önal REKLAM TANITIM VE ORG. SORUMLUSU Ferdinaz Koyuncu Zeynep Demirkıran Tacettin Varboz YAYIN KURULU Av. Muharrem Balcı, Prof. Dr. İbrahim Keleş, Prof. Dr. Burhanettin Can, Prof. Dr. Haydar Sur, Prof. Dr. Sefa Saygılı , Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu, Prof. Dr. Mustafa Şentop, Yrd. Doç. Dr. Vehbi Altınçul, Av. Adalet Canlı Akbaş, Av. Arzu Besiri, Arif Çifci İDARE YERİ Nuruosmaniye Cd. No: 17/1 Cağaloğlu - İstanbul T 0212 527 16 83 - F 0212 522 84 63 BASKI Mega Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. Baha İş Merkezi A Blok Kat: 2 Cihangir Mah. Güvercin Cad. No: 3 Avcılar - İstanbul Tel: +90 212 412 17 00 Sertifika no: 12026 YAYIN TÜRÜ Süreli ISSN 1330-3950 Yurtiçi Abonelik, Yıllık 60 TL Yurtdışı Abonelik, Yıllık 120 TL Posta Çeki 1054174 Sirkeci İSTANBUL

GRAFİK TASARIM Gravga 0216 318 3 319 www.gravga.com Yeşilay Dergisi, devletin tüm sorumlu mercilerine muntazaman ulaştırılmaktadır. Dergide yayınlanan makalelerin fikri sorumluluğu yazarlarına aittir.

Medyanın Doğru Algılanması İçin Medya Okuryazarlığı

M

edya Okuryazarlığı sağlıklı bir iletişim kazanma açısından günümüz teknolojisi ve buna bağlı olarak gelişen medya sektörünü anlama, kavrama ve çözümleme sonucunda dikkat çeken bir terim olarak ortaya çıkmıştır. Gerek müfredatlara seçmeli ders olarak koyulan, gerek medya çalışanlarına ayrı bir eğitim olarak verilen, gerekse de halkı bu konuda bilinçlendirme açısından çeşitli kurslarla eğitimi verilen Medya Okuryazarlığı kişi ve toplumlar üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Yeşilay Cemiyeti olarak televizyon, bilgisayar, internet ve cep telefonu gibi iletişim araçlarının ölçülü ve bilinçli kullanılması adına çeşitli çalışmalar yapmaktayız. Bu gibi iletişim araçlarının yanında medyayı oluşturan gazete, kitap, dergi gibi mecraların verdiği mesajların doğru algılanması, medyanın sunduğu dünyanın gerçeğin kendisi olmayabileceğinin anlaşılması adına Yeşilay Dergimizin bu sayısında Medya Okuryazarlığını ele almış bulunmaktayız. Medya Okuryazarlığı kapsamında bu sayımızda Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hamza ÇAKIR’ın medya ve iletişim hakkında geniş kapsamlı bir yazısı yer almaktadır. Ayrıca medya eğitiminin önemine değinerek, bilinçli medya tüketicisi olmak, medyada kadın, çocuk ve şiddetin yanı sıra değerler eğitimi ve medya iletişim araçlarının nasıl kullanılması gerektiğine dair konuları değerli isimlerden aldığımız makaleler ile bu sayımızda sizlere sunmuş bulunmaktayız. Gazeteci, yazar Ali Murat GÜVEN ve aynı zamanda Medya Derneği Başkanı olan ünlü karikatürist Salih MEMECAN ile de yaptığımız röportajlar da bu sayımızda yer almaktadır. Kültür-Sanat bölümümüzde medyayı ve güncel olayları mizahi bir biçimde ele alan Kuklagiller programı ekibiyle yaptığımız röportajın yanı sıra Muğla ilimiz ile birlikte kitap, sinema ve tiyatro tanıtımımız da bu sayımızda yerini almıştır. Kaynağı ne olursa olsun bir bilgiyi değerlendirip onu yerinde kullanabilen bireyler yetiştirme açısından özellikle ebeveynleri bilinçlendirme amacıyla hazırladığımız bu sayımızda amacımız gerçeklik-kurgusallık ayrımını iyi bir şekilde yapabilecek ve medya iletişim araçlarını sağlıklı bir şekilde kullanabilecek sağlıklı bir nesil ve sağlıklı bir geleceğin yetişmesidir. Medya iletilerini doğru algılayabilecek bir neslin yetişmesi dileğiyle… Prof. Dr. İbrahim KELEŞ Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Sekreteri

Editör

yesilay.org.tr / 1


01 Medyanın Doğru Algılanması İçin Medya Okuryazarlığı 04

16

Değerler Eğitimi ve Medya Mehmet Ali Balkanlıoğlu

Medya Okuryazarlığı ve Özgürlük Seçenekleri

16 19

04 08

Bilinçli Medya Tüketicisi Olmak

Serkan Ekmen

20

Cam Ekrana Dair Okur-Yazarlık Rabia Gülcan Kardaş

Basın Açıklaması 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı

İçindekiler

10

2/

/ 2012 Nisan

İletişim Sürecinde Medya Okuryazarlığı Prof.Dr. Hamza Çakır

20 22 Eğitim Temelli Medya Kullanma Muhammet Aydın

10

25 Medya Alkol ve Gençlik Çeviri: Ahmet Zeki Olaş


27

Şiddetin Medyatik Yüzü

34 Pedallar Yeşilay İçin Döndü

Doç. Dr. Mustafa TEKİN

36 38

Yeşilay Amca

Ahmet Yeşilay

Salih Memecan ile Röportaj

54 64

27

Afrika:KARDEŞİM Şiir

66 Milas Dağlarından Yağ,

44

Ovalarından Bal Akan Kent

30

Küresel Alkol Politikaları Konferansı

44

32

Fatih Şubesinde Coşkulu Kongre

54

Kuklagiller

Biz Kimsenin Kuklası Değiliz! Röportaj

66

The Artist

70

Arşiv

72

Hikmetli Çizgiler ve Alıntılar

33

Televizyonu Kapat Hayata Bak!

Ali Murat Güven ile Röportaj

58

Siyah Beyaz bir Sinema Şöleni

Hilal-i Ahdar

60 Antigone Tiyatro

38

62 Plastik Düşler Kitap Tanıtım

yesilay.org.tr / 3


BAŞYAZI

MEDYA OKURYAZARLIĞI ve ÖZGÜRLÜK SEÇENEKLERİ

G

ünümüzde medyanın gücünü, etkinliğini, dönüştürücülüğünü kabullenmeyen kimse olamaz. Görselliğin insanları cazibe merkezlerine yönelttiği dönemde yaşıyoruz. Bu sebepledir ki, insanlara mesajı olanlar, etkilemek ve yönlendirmek isteyenler hep medyayı kullanmaktadırlar. Kitle iletişim araçlarına ne kadar yakın ve sahip olunursa o kadar etkili olunduğu inancı gerçeğe dönüştü. Medyanın gücünden kastımız, sadece olumlu veya sadece olumsuz anlamda bir tespit değil elbette. Her araç gibi amacına uygun kullanıldığında toplum üzerinde ileriye, insani ve evrensel doğrulara yönelttiği kabul edilir. Ancak ‘amaç’tan bahsettiğimize göre amacın ifadesi olan içerik önem kazanmaktadır. Medyanın gücü, insanların davranışlarını etkilediği oranda hissedilmektedir. Gerçekten de özellikle çocuklar ve gençler üzerinde, eğlence, davranış ve ilişkilerin belirlenmesindeki etkileri oldukça önem kazanmaktadır. Toplum adet ve göreneklerine uygun olduğu kadar aykırılık da içeren medya etkilemeleri, şu an ve gelecek için umutlarımızı olduğu kadar kaygı ve endişelerimizi de yoğunlaştırmaktadır. Teknolojik araçlar amacı aşan kullanmaların getirdiği bağımlılıkların da ötesinde, yeni modalar ve yeni statü arayışları oluşturmaktadır. Ebeveynler, aydınlar, sosyal ve siyasi sorumlular olarak, birer medya okuryazarı olmak, medyanın özellikle çocuklar üzerindeki etkilerini araştırmak, sonuçlarını paylaşmak, yan4/

/ 2012 Nisan

lışlıklar üzerine çözüm önerileri sunmak görevlerimiz vardır. Günün her saatinde, dünyayı ele geçirip yok etmeye çalışan sanal canavarlarla bunlarla mücadele eden sanal kahramanlar, çocuklarımızı sürekli hayal dünyasında gezindirmektedir. Hepimiz biliyoruz ki sokaklar, çocuklarımıza musallat olan, geleceklerini karartmak isteyen insanlık düşmanları ile yani çocukların gerçek düşmanları ile dolu. Ancak medyamız çocuklarımıza sanal düşmanları ve sanal kahramanları tanıtmakla meşgul. Gerçekleri de çocukları bağımlı hale getirmekle... Mevcut öğretim sisteminin çocuklarımıza insan haklarını anlatabilmesi henüz gerçekleştirememiş iken, dünyanın sanal mahvı veya sanal kurtarılması oyunlarına razı olmasını anlamak mümkün değil. Hepimiz biliyor ve görüyoruz ki, internetin, teknolojinin amaç dışı kullanılması ve kullandırılmasından, sokaklarda her türlü zararlı maddelerin satışı ve özendirilmesinden, ekranlarda alkolizmin, müstehcenliğin, pornonun, ensest ilişkilerin yaygınlaştırılmasından sadece medya sorumlu değildir. Çocuklarımızın sanal kumar oyunlarıyla kumarbaz yapılmasından da sadece medya sorumlu değildir. Medya da bizim içimizdendir ve bizdendir. Yabancı olan, bu zeminlerdeki iradesi felç edilmiş insanlardır. O halde yeni üretim medya okuryazarlığını bir de bu pencereden bakarak okumalıyız. İradelerimizin üzerine ipotek koymaya çalışanları, Clausewitz’in deyimiyle “bizleri hasım görüp iradelerimizi yok ederek insanlıkla savaşanların nihai gayesini” medya üzerinden teşhis ve ifşa etmemiz gerekmektedir. Sadece “İyi Uykular Projesi” yeterli olmamakta-


sadece ‘seçme’ hakkı ile izah etmek, aslında özgürlüğü sınırlamaktır. Özgürlük, ömür boyu özgür kalabilmenin koşullarının gerçekleşmesi ile mümkündür. Ömür boyu bağımlılıkla sonuçlanacak bir seçenek işaretlemesinin özgürlük olamayacağını yine medya ile anlatabilmenin yollarını aramalıyız.

Toplum adet ve göreneklerine uygun olduğu kadar aykırılık da içeren medya etkilemeleri, şu an ve gelecek için umutlarımızı olduğu kadar kaygı ve endişelerimizi de yoğunlaştırmaktadır.

dır. Eğitim sisteminin “Ali Yat Uyu” ile geçiştirildiği yıllarımızın oluşturduğu “fetret devrini” ancak dinamik tespit ve yönlendirmelerle kapatabileceğiz. Çocuklarımıza sokakta kendilerini bekleyen tehlikeleri, gelecek yaşantılarındaki sağlık telkinlerini, çevreleriyle uyumluluğu anlatırken, kendilerini en çok etkileyen teknolojinin amaç dışı kullanımına dikkat çekmeliyiz. Onları ekran karşısında savunmasız bırakan, zararlı yayınların, hatta sorumsuz hayali ve sanal yayınların başıboşluğuna terk eden yaklaşımlar artık medya okuryazarlığı kapsamında değerlendirilmeli, gerekli önlemler alınmalıdır. Özellikle televizyonlarda, emeksiz rahmet anlayışımı depreştiren şans oyunları çekilişini, çok az insanın ilgilendiği isteğe bağlı filtreyi, pornoyu ve sanal kumar sitelerini, ensest ilişkileri ve alkolizmi özendiren dizi ve filmleri, savunmasız durumdaki çocuklar için risk oluşturan yayınları değerlendirmeliyiz. Televizyon izleme, istediği programı seçme ve istediği kadar ekran başında kalma kararlarını çocuklarımız kendileri vermektedir. RTÜK Başkanı’nın deyimiyle çocukların istediği programı seçmesi ve izlemesi “bir özgürlük sorunu değil, sonuçlarıyla birlikte düşünülmesi gereken önemli bir sorumluluk” konusudur.

“Medya Okuryazarlığı”, öğrenme ve öğretme süreci olarak kitle iletişim araçlarının nasıl kullanılması gerektiğini ve yayınların üretilmesinde/ tüketilmesinde seçim yapabilme yetisini geliştirmeyi (D. Dursun) ifade ettiğine göre, medya okuryazarlığını çocuklarımızla birlikte bir ders olarak kabul etmeliyiz. Böylelikle kendimizi ve çocuklarımızı medya karşısında pasif olmaktan kurtarabilir, ondan yararlanma yöntemlerini geliştirebiliriz. 2006-2007 Eğitim ve Öğretim Yılında okullarda başlatılan “Medya Okuryazarlığı Derslerine” kamu ve özel kuruluşların, STK’ların ve medyanın ilgisi az olmuştur. Öğrenciler de gereği kadar bu derslere yönlendirilememiştir. Bakanlığın verilerine göre 2006-2007 Öğretim Yılında 5 ilköğretim okulunda pilot uygulama olarak başlatılan “Medya Okuryazarlığı Dersi” 2007-2008 öğretim yılında 425.000, 20082009 öğretim yılında 1.020.000, 2009-2010 öğretim yılında 839.000, 2010-2011’de ise 395.000 ilköğretim ikinci kademe öğrencisi tarafından seçilmiştir. Verilere bakıldığında dersin isteklileri artacağına başladığı günkü seviyeye inmiştir. Üstelik sadece ilköğretimin 2. kademe öğrencilerine sunulmuş olması da yeterli olmamıştır. Öğretmenlerimizin öncelikle medya okuryazarlığı konusunda daha duyarlı olmalarını sağlayacak çalışmalara katılmasını, ayrıca bu dersin ilköğretimin 1. kademesine de sunulmasını ve dersin seçimlik değil, zaruri olmasını sağlamalıyız. Çocuklarımızı medyadan daha çok etkileyen başka bir unsur yok ise bu elzemdir. Bu vesile ile çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını en içten dileklerimle kutlar, kendilerini ömür boyu özgür kılacak seçenekleri işaretlemelerini temenni ederim.

Av. Muharrem BALCI Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı

Tüm yukarıda anlatmaya çalıştığımız olumsuz etkenler çocuklarımızın kişisel gelişimlerine etki etmektedir. Özgürlüğü yesilay.org.tr / 5


KUTLAMA MESAJI

Bağımsız Bir Geleceğin

23

Nisan 1920’de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi ile egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olacağı kesin olarak belirlenmiştir. Yurdun düşman işgalinden kurtarılması ve TBMM’nin birinci yıl dönemi münasebetiyle kutlanan 23 Nisan Milli Bayramı, 23 Nisan 1935 yılında Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak ilan edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ulusal bayramı olarak kutlanan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, bir tek ülkemizde değil tüm dünya çocukları arasında sevgi ve dostluk bağlarını geliştirmesi ve tüm insanların barış içerisinde yaşayacakları bir dünyanın oluşması için her yıl kutlanmaktadır. Bağımsız bir toplum için büyük küçük, genç yaşlı, kadın erkek demeden büyük bir mücadele içine girilen Kurtuluş Savaşı ile ülkemiz bağımsızlığa kavuşmuş, millet iradesi ile yönetilen TBMM kurulmuş, savaşın yorgun insanlarına ve

8/

/ 2012 Nisan

geleceğin teminatı olan çocuklara daha güzel bir toplum ve istikbal sunmak için gerekli çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Tüm dünya çocuklarına armağan edilen bu bayramın barışın, sevginin, umudun ve kardeşliğin göstergesi olduğunu, en değerli varlıklarımız olan çocuklarımızın istikbali için onların gelişiminde rol oynayan tüm unsurların sağlıklı bir şekilde oluşması için gerekli adımların atılması gerektiğini Yeşilay olarak Sağlıklı Nesil, Sağlıklı Gelecek söylemimizle de vurgulanmaktayız. Günümüz çocuklarının kişiliğinin oluşmasına engel olabilecek zararlı alışkanlıklar konusu çocuklarımızın gelişiminde önemli bir sorun teşkil etmektedir. Kişisel ve toplumsal birçok tahribata yol açabilecek olan zararlı alışkanlıkların, bir maddeye bağımlı olmanın, hem kişiye hem de çevreye


Teminatı Çocuklarımızdır ne denli zarar verdiği aşikârdır. Sigara, alkol, uyuşturucu ve hatta şans oyunları adı altında oynanan kumar ve çağımızın en büyük hastalıklarından biri olan internet ve teknoloji bağımlılığı bu bağlamda çocukların gelişimini olumsuz yönde etkilemekte, ardından fiziksel, biyolojik, psikolojik birçok problemi yanında getirmektedir. Ülkemizin bağımsızlığı için uğruna verilen canlar ile kurulan Millet Meclisi ve çocuklara armağan edilen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı sadece toprak olarak bağımsızlığı simgelememekte, aynı zamanda özellikle çocuklarımız başta olmak üzere tüm ülke insanlarının her yönden sağlıklı ve refah bir şekilde yaşamasını öngörmektedir. Bu vesile ile her türlü zarar verici madde ve bu maddelere bağımlı olmanın, çocuklarımız için bir tehlike oluşturduğunu, onların zihin ve ahlaki değerlerini körelttiğini ve bunun da zehir tacirlerinin ulaşmak istediği hedefi gerçekleştirmeye

yaradığını bir kere daha ifade ediyoruz. Yeşilay Cemiyeti olarak çocuklarımızı zararlı alışkanlıklardan uzak tutma adına yapmış olduğumuz çalışmalar, özel ve kamu kuruluşları ile işbirliklerimiz ile ulaşmak istediğimiz nokta sigara, alkol, uyuşturucu gibi madde bağımlılığından uzak, sağlıklı bir nesil ve sağlıklı bir gelecektir. Bu amaç ile ülkemizi düşman işgalinden kurtarıp ülkemize millet iradesini armağan eden, milli mücadeleye hizmeti geçmiş tüm ecdadımızı rahmet ve minnetle anıyoruz. Milletimizin ve Cumhuriyetimizin teminatı olan çocuklarımızın her türlü bağımlılıktan uzak, sağlıklı bir geleceğini umut ederek, varlıklar��yla hayatımıza neşe katan çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlarız. Türkiye Yeşilay Cemiyeti Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Av. Muharrem BALCI

yesilay.org.tr / 9


DOSYA

İletişim Sürecinde Medya Okuryazarlığı Kitle iletişim araçlarının en önemli işlevi haber ve bilgi sağlamaktır. Toplumun habere, bilgiye ve fikre ulaşmasını, haberin derlenmesini ve yayılmasını kitle iletişim araçları bu işlev içerisinde ele almalıdır. Ne zaman ki bu işlev, bilgi ve haber vermekten (enforme etmekten), biçimlendirme ve yönlendirme amacına kayar, o zaman kitle iletişim araçları hem mesleki hem de ahlaki kurallardan sapmış olur.

İ

letişim, insanlığın en temel ihtiyaçlarından biri olduğu gibi toplumsal yaşantısının da vazgeçilmez bir aracıdır. Belirli bir sosyal çevre içinde yaşayan insanlar, farkında olsun ya da olmasın, birbirleriyle iletişim içindedirler. Kitle iletişim araçlarının ortaya çıkmasıyla birlikte insanlar arası iletişim ve beraberinde etkileşim de ivme kazanmıştır. Küresel kültür anlayışının temelinde yatan ve 19. yüzyıldan itibaren insanların vazgeçilmezleri hâline gelen geleneksel medya (radyo, televizyon, sinema vb.) ise günümüzde tahtını yeni medyaya (İnternet, mobil iletişim, dijital platformlar…) kaptırmanın eşiğindedir. Yıllar içinde iletişimin teknolojik anlamda şekli değişse de mahiyeti değişmemiştir. Yeni medya olarak da isimlendirilen yeni iletişim teknolojileri insanlar arası etkileşimi geleneksel medyaya oranla müthiş bir hıza ulaştırmıştır. Her dönemde olduğu gibi yeni olan teknolojiler toplumun farklı kesimleri tarafından farklı tepkilerle karşılanmaktadır. Bu çerçevede yeni medya toplumun bazı kesimleri tarafından geleneksel kültürü bozduğu, alt üst ettiği için eleştirilirken bazı kesimler ise yeni iletişim teknolojilerini tüketim kültürünü körükleme, bilinçsizlik ve akıl dışılık noktasında eleştirmektedir. Farklı bir yaklaşıma göre yeni iletişim düzeni piyasanın çoğulculuğu içinde birey ve topluluklara iletişime katılma olanağı tanıyabilir. Ancak bu durumun tersine katılımcı bir yapıdan yoksun, sadece tüketim piyasasının üyeleri olarak yeni düzen içinde yer almak da söz konusudur.

Prof. Dr. Hamza ÇAKIR Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi

10 /

/ 2012 Nisan

Bu çerçevede teknolojik gelişmelere direnmenin mümkün olamayacağı ileri sürülmektedir. Geri kalmış ülkelerde ise, kendi varlıklarını dünya çapında ortaya koyabilme, gelişmelere ayak uydurarak hem kendilerini koruma hem de eşit şartlarda dünya düzenine katkıda bulunma görüşü hâkimdir. Ancak şu an dünya düzeninde gelişmiş ülkeler hep yönlendirici konumundadırlar. Gelişmiş ülkeler yeni iletişim teknolojilerinin üreticisi ve dağıtıcısı konumundadırlar. Konuya merkez-çevre ilişkisi bağlamında yaklaşıldığında çevre ülkelerde henüz bu teknolojileri fiilen hayata geçirecek altya-


pının, sermaye birikiminin ve entelektüel bilgi birikiminin oluşmadığı gözlenmektedir. Buna ek olarak, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlar, Batılı ülkelerin geçirdiği yazılı kültür dönemini doyasıya yaşamadan görsel kültürün egemenliğine geçiş yaptığından, bu tür toplumlarda yerleşik bir yazılı kültür geleneği oluşmamıştır. Dolayısıyla bu insanların yeni iletişim teknolojilerini anlamlandırarak yaşama geçirmesi ve bunları amaca uygun verimli bir şekilde kullanmaları sorunlu olabilir. Uluslararası ortamda ülkeler bazında bu sakıncalar yaşanırken, ülkeler içinde de bu çarpık yapı çoğu zaman kendini göstermektedir. Kişiler ve bölgeler arasındaki uçurumun giderek azalması, tüm toplum kesimlerinin yaşam düzeyinin yükseltilmesi için bireysel olarak yapılacaklar yanında hükümetlerin ve yerel yönetimlerin alacakları önlemler de vardır. Bilgi toplumu olmak ve gelişmiş ülkeleri yakalamak için ön koşul bilgiye erişmek ise, o zaman buna imkânı bulunmayanlar için bilgiye erişim ortamı ve fırsatı oluşturulmalıdır. Yurdun her tarafında ucuz, hızlı iletişim altyapısının yaygınlaştırılması gerekmektedir. Bu teknolojiyi ve altyapıyı kullanmak özendirilmeli, satın alma ihtimali olmayanlar için halka açık erişim noktaları oluşturulmalıdır. Halka bu teknolojiyi kullanma becerileri kazandırılmalıdır. Günümüzde yeni iletişim teknolojilerinde yaşanan ilerlemeye olumlu bir anlam yüklenildiği görülüyor. Bu araçlar, kendi içerisinde bir gelişim içerisinde ancak niceliksel bir gelişme tam anlamıyla bir ilerleme sayılamaz. Bu çerçevede yeni iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin uzun uğraşlar sonucu meydana gelen sosyal sistemleri devre dışı bırakacağı savunulmaktadır. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ise kültürün görselleştirilmesi, yaşamın yalnızlaştırılması, kullan-at anlayışının yaygınlaşması, insanın nesnelerle kuşatılması ve doğadan, doğal olandan sürekli koparılması gibi birtakım olumsuzlukları da beraberinde getirmiştir. Belki de bu teknolojilerin en kötü tarafı kötü arkadaş konumunda olmalarıdır. Çünkü dijital dünya sayesinde insanlar bilgilerini ve tecrübelerini kısaca hayatlarını paylaşıyorlar; ancak kötülükler ve kötü düşünceler de bu sayede tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızla yayılıyor. Yeni medya bu açıdan bakıldığında özgürleştirici bir güç olabileceği gibi baskıcı bir yapıda da olabiliyor. Kitle İletişim Araçlarının Görevleri Kitle İletişim Araçları (KİA), ister olumlu ister olumsuz yönde olsun, toplumu, tartışmasız bir etkileme gücüne sahip. Medyanın, ulusal ve uluslararası sorunların çözümü, toplumun eğitilmesi ve bilgilendirilmesi, kültürün geliştirilmesi, bireyler arasında sağlıklı iletişimin kurulması, toplumlarda barış, huzur ve daha insani bir düzenin sağlanması gibi iş-

levler üslenmiş olmasına rağmen, kimilerinin birçok sorumluluğu ve etik ilkeleri yerine getirmediği, tam tersine birçok toplumsal soruna kaynaklık ettiği görülmektedir. Oysaki KİA’nın demokratik toplumlarda üstlenmesi gereken işlevler UNESCO’nun McBride Raporu’nda sekiz ana başlık altında sıralanmıştır. Bunlara sırasıyla baktığımızda ilki, haber ve bilgi sağlama işlevidir. Yani toplumun habere, bilgiye ve fikre ulaşmasını, haberin derlenmesini ve yayılmasını KİA bu işlev içerisinde ele almalıdır. Ne zaman ki bu işlev, bilgi ve haber vermekten (enforme etmekten), biçimlendirme ve yönlendirme amacına kayar, o zaman kitle iletişim araçları hem mesleki hem de ahlaki kurallardan sapmış olur. Hele hele bireyleri ve toplumları yönlendirmek için haber yerine propaganda yapan, kamu çıkarı yerine özel çıkarı savunan ve bu uğurda yanlış haber ve bilgi vermek (dezenformasyon, mizenformasyon yaymak) çok ahlaksız, çok yanlış bir işlevdir kitle iletişim araçları için. Diğer taraftan medya, toplumları bilgi bombardımanına tutarak dezenformasyonun bir numaralı kaynağı da olabilmektedir. Televizyon, radyo, gazete, kitap ve dergiler yoluyla her gün yüzlerce değişik konuda sunulan bilgiler gerçeklerin yalnızca küçük bir kısmı; belki de gerçeklerin gizlenmesi için kurgulanmışlardır. Bu bilgilerin azımsanmayacak bir kısmı, kasıtlı veya kasıtsız okuru/ seyirciyi yanıltmaktadır. KİA’nın bir diğer görevi ise, bireylerin toplumsal hayatın bir parçası hâline gelmelerine katkı sağlamasıdır. Haber kaynağı olan medya, bireylerin aynı konular hakkında bilgi sahibi olmasını, ülke sorunları karşısında benzer duyguların ve düşüncelerin paylaşılmasını sağlar. Üçüncü işlevi, toplumsal amaçları açıklayarak, özendirerek, bireyin bu amaçlar etrafında çaba sarfetmesini sağlamaktır, yani güdülemektir. Dördüncü işlevi ise tartışma ortamı hazırlamaktır. Böyle bir ortamda, toplumsal değerlerin ve amaçların belirginleşmesine yardımcı olur. Beşincisi, hedef kitlenin bilgi ve eğitim düzeyinin yükseltilmesinde; altıncısı, kültürün tanımı ve geliştirilmesinde, kültürel mirasın korunmasında görev üstlenmiş olmasıdır. Yedinci olarak, toplumsal hayat içerisinde bunalan bireylere iyi vakit geçirme, onları eğlendirme noktasındaki katkılarıdır. Raporda ele alınan medyanın son işlevi ise bütünleştirme fonksiyonudur (Erciyes, 2003). Medyanın temel sorumluluğu, olanakların el verdiği ölçüde, en nitelikli ürünü ortaya çıkarmaktır. Bu, kamunun ilgi ve gereksinimleri üzerine derin ve geniş bir bilinçliliği gerektirir. Kamunun ilgi ve gereksinimlerini de, büyük oranda belirleyecek ya da etkileyecek olan yine kitle iletişim araçları. Öyleyse anahtar sözcük “sorumluluk” (Büker, 1996: II, 127). Bu durumda medyanın haberi üretip yayına vermesi, okura ya da alıcıya sunması aşamasında olduğu kadar, haber kaynayesilay.org.tr / 11


DOSYA

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nde de gazetecinin sorumluluğu şöyle tanımlanmıştır: “Gazeteci; başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Milliyet, ırk, etnisite, cinsiyet, dil, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını (veya inançsızlığını) doğrudan saldırı konusu yapamaz. Gazeteci; her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici ve kışkırtan yayın yapamaz.” Medyanın sosyal sorumluluk alanındaki temel ilkelerini şu başlıklar altında toplayabiliriz: - Medya kuruluşları haber verme, eğitme, bilgilendirme gibi topluma karşı belirli görevleri olduğunu kabul ederek bunları yerine getirmelidir. - Bu görevleri yerine getirirken bilgi verici olmalı, gerçeklik, doğruluk, nesnellik, dengelilik gibi standartlar göz önünde tutmalıdır. - Medya yasalar çerçevesinde kendi kendini sınırlandırıcı veya düzenleyici olmalıdır. ğı ile olan ilişkisi, haberi nasıl, ne pahasına ve niçin ürettiği, sorumluluk açısından büyük önem taşımaktadır. Sorumluluk, haberi ilk yazandan başlar. Ancak haberi yazanın sorumlu davranabilmesi için konusunda uzman olma ve aynı zamanda bağımsız ve bağlantısız olması gerekir. John Kultgen’e göre kişinin alanında uzman olması ahlaki bir sorumluluktur. Kişi, uygun bir eğitim almadan uygulamaya geçmemeli; yalnız eğitim aldığı alanlarda uygulama yapmalı ve kariyeri boyunca da eğitimini sürdürmelidir (Matelski, 2000: 62). Medyaya sosyal sorumluluk yaklaşımıyla baktığımızda, medya kuruluşları halk için vardır ve medya kuruluşlarına sahip olmak özel bir imtiyazlık anlamına gelmez. Mülkiyet olarak özel teşebbüse ait medya kuruluşları sadece hedef kitle ve medya patronlarına karşı değil, geniş oranda topluma karşı sorumludurlar. Bu bağlamda medya olayları ve bunların ne anlama geldiğini doğru ve tam olarak halka anlatmalı, yalan söylememeli, haber ile yorumu birbirinden ayırmalıdır. Olayların arka planını ve doğruları vermelidir. Toplumu eğiten bir araç olarak halkın ulaşması için gayret göstereceği hedefler belirlemeli ve bunları anlatmalıdır (Çaplı, 2002: 27). Bilgiye ulaşılabilmesine, haber ve düşüncelerin serbestçe ve yaygın olarak dolaşımına ortam hazırlanmalıdır.

12 /

/ 2012 Nisan

- Medya kuruluşları suça, şiddete, pornografiye ve toplumsal karışıklığa sebep olabilecek veya azınlık gruplarına saldırı niteliği taşıyan yayınlardan kaçınmalıdır. - Medya çoğulcu olmalı, toplumsal farklılıkları değişik görüşlere yer vererek, cevap ve düzeltme hakkı tanıyarak gidermelidir (Güz, 2005: 23). Ülkemizde özel radyo ve televizyon yayınlarının başlamasından, ilgili yasaların çıktığı döneme kadar olan sürede kamuoyunda “medya özgürlüğü” kavramını tartışmaya açacak derecede sorumsuz bir yayıncılık örneği sergilenmiştir. Birden bire yaşantımıza giren özel radyo ve televizyonlar, ne kamuoyu ne de yayın organları tarafından uzun süre sindirilebilmiş değildir. Bu hazırlıksız yakalanma birçok problemi beraberinde getirmiştir. Bu problemlerden en önemlisi medyanın yayın politikalarıdır. Yayınların hiçbir kurala bağlı olmadan sürmesi ve bu yayınların kişi hak ve özgürlüklerine, toplum ahlakına yönelik saldırıları, özel hayata yönelik müdahalelerin yanı sıra, şiddet ve cinsellik öğeleri tartışması da ayrı bir sorun olmuş ve toplum tarafından tepki ile karşılanmıştır.


Bu başıboş ve kuralsız yayın politikası Radyo ve Televizyon Yayınlarını Düzenleyen 3984 sayılı Kanun’un 1994’te çıkmasıyla bir ölçüde düzelmiş fakat sorunlar bitmemiştir. Çünkü bu yasayla tekelciliği önleyemeyen, belki de önlemek istemeyen (siyasi iktidar ile basın tekelleri arasındaki hesaplaşmada bir denge oluşturabilmek amacıyla) siyasi güç, 4756 sayılı kanunla bu tekelci zihniyete daha fazla prim vermiştir. Ayrıca 1994 tarihinden bu güne frekans tahsislerinin yapılamayışı, bu tekelci yapının siyasal iktidarlar üzerindeki etkinliğinin ötesinde ne olabilir? İlk bakışta gazete, dergi, televizyon ve radyoların ülkemizde çoğalması olumlu sayılabilir. Sayısal açıdan çoğalan bu medya türleri birkaç kişinin egemenliği altına girerse, çoğulculuktan ya da haber alma özgürlüğünden söz edilebilir mi? Böyle bir yapı içerisinde medya etiği sorunlarını nasıl çözebiliriz? Dünden bugüne hala tartışmakta olduğumuz ve yasal düzenlemelerle önüne geçemediğimiz etik sorunların temelinde izlenme oranlarına bağlı olarak bu yapılanma yatmaktadır ve bu sorunlar karşımıza değişmez bir şekilde bir çok ana başlık altında çıkmaktadır. Çözüm Medya Okuryazarlığı mı? Medyayı doğru algılayabilmek, imbikten geçirebilmek, eleştirel bakabilmek için medya okuryazarlığı tek başına bir çözüm değil; bilinçli bir nesil, sorgulayan bir toplum oluşturmada belki çözümün parçalarından bir tanesi. İnsanların ilk olarak bilmesi gereken gerçek; duygu, düşünce ve tutumlarının yönlendirildiği gerçeğidir. Bu yönlendirmenin içerisinde büyük ölçüde reyting yani reklam yani paranın olduğudur. Medya Okuryazarlığı kavramı bu bağlamda medyada okunan, gözlenen ve işitilen her şeyin öncelikle kurgusal olduğunu fark etmeyi öneren, bu yönüyle medyanın içeriğinin doğal olmadığını ve değiştirilebileceğini vurgulayan bir kavramdır. Diğer bir ifadeyle medya okuryazarlığının bireylere gerçek dünya ile medya tarafından kurgulanan dünya arasındaki sınırı daha açık görmeyi sağlayacak bir perspektif sunmasıdır. Misyonunu, çocuklar ve büyüklerin küresel medya kültürü içinde yaşama ve öğrenmeye hazırlanmasına destek olmak olarak açıklayan Avrupa Medya Okuryazarlığı Merkezi, bunun yolunun medya okuryazarlığı eğitiminden, özellikle de çocuklara yönelik bir eğitimden geçtiği görüşündedir. Avrupa Medya Okuryazarlığı Merkezi’ne göre medya okuryazarlığında ve bu doğrultudaki bir eğitim programında şunlar amaçlanmalıdır: -Medyanın fikir, bilgi ve haberi bir başkasının bakış açısıyla nakletmek üzere kurulduğunu anlamak; -Duygusal etki oluşturmak için özel tekniklerin kullanıldığını anlamak;

-Bu tekniklerin, amaçladıkları ve doğurdukları etkilerin ayırdına varmak; -Medyanın bazı kişilerin yararına çalıştığını, bazılarını ise dışladığını anlamak; -Medyadan kimin yararlandığı, neden dışlandığı sorularını sormak ve cevabını bulmak; -Alternatif bilgi ve eğlence kaynakları aramak; -Medyayı kendi yararı ve zevki için kullanmak; -Edilgen olmak yerine aktif olmak. Medya okuryazarlığı tartışmalarında unutulmaması gereken, bir etkinlik halinin olduğudur. Önemli olan yalnızca beceri sahibi olmak değil, bu becerilerin hayata aktarılabilmesidir. Kavramdaki “okuryazarlık” vurgusu aynı zamanda iletileri yalnızca alma becerisiyle yetinmeyerek, yeni iletileri oluşturabilmek ve dile getirebilmek gibi etkin katılımı da içermektedir. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu’nun (UNESCO) yetmişli yılların sonlarından itibaren medya okuryazarlığı eğitimi üzerinde önemle durmuş ve bu eğitimin okul öncesinden başlatılıp yaşam boyu sürmesi gerektiğini önemle vurgulamaktadır. UNESCO’nun medya okuryazarlığı eğitimine yönelik yapmış olduğu en önemli çaba kuşkusuz, konuya yönelik uluslararası bir bilinç oluşturmaktır. Bu çerçevede yapılan ilk çağrı “Grunwald Medya Eğitimi Bildirisi” olmuştur. Bu bildiride medya okuryazarlığı eğitimi konusunda nasıl bir yol haritası izlenmesi gerektiği şu şekilde ifade edilmiştir (Altun, 2011: 91): “Elektronik ve basılı medya kullanıcıları arasında eleştirel farkındalığın gelişmesini sağlayacak bilgi, beceri ve tutumları, sonuç olarak bu konudaki yeterliklerini geliştirmek amacıyla, okul öncesinden üniversite eğitimine ve hatta yetişkin eğitimine kadar, kapsamlı medya eğitimi programları başlatılmalı ve desteklemeli. İdeal olarak böyle programlar medya ürünlerinin analizini, yaratıcı ifade araçları olarak medyanın kullanımını, elde edilebilir medya kanallarının etkili kullanımını ve bu kanallara katılımı içerebilir.” Öğretmenler için hem medya hakkındaki bilgilerini ve anlayışlarını arttıracak hem de onları uygun öğretim metotlarıyla donatacak eğitim dersleri geliştirilmeli. Medya eğitimine katkı sağlaması amacıyla psikoloji, sosyoloji ve iletişim bilimleri gibi alanlarda araştırmalar teşvik edilmeli ve etkinlikler geliştirilmeli.

yesilay.org.tr / 13


DOSYA

uygulamalarında ön plandadır. İngiltere, hem nicelik hem nitelik açısından çok ilerlemiş durumdadır. Bu ülke birçok Avrupa ülkesine, başta Birleşik Krallık (UK) çatısı altındaki Kuzey İrlanda, İskoçya, Galler gibi ülkeler ve Avrupa Birliğine örnek olmuştur. Kanada ve Avustralya da birçok ülkeye örnek olan medya okuryazarlığı eğitimi çalışmaları yapılmıştır. Avrupa’da, medya ve iletişim ulusal politika belirleme gündemlerinde, medya okuryazarlığı önemli bir müfredat konusu haline gelmiştir. Farklı ülkelerdeki okullarda medya okuryazarlığı eğitiminde çeşitli yaklaşımlar sergilenmektedir. Örneğin İspanya ve Danimarka’da aktif vatandaşlık bilincinin geliştirilmesi, İsveç’te kendini ifade becerisi üzerinde durulurken, Singapur’da internet güvenliğine vurguda bulunulmaktadır. Avrupa ülkelerinde medya yaşanılan dünyayı anlamada, demokratik ve kültürel yaşama katılmada anahtar roldedir. Asya ülkelerinde ise medya okuryazarlığı eğitiminde kayda değer bir gelişime rastlanmamıştır. Asya ülkelerinde medya okuryazarlığı girişimleri, tıpkı Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi başlangıç aşamasındadır. Bazı yerel ve küçük çaplı girişimlerin başarılı olduğu durumlar da söz konusudur.

UNESCO tarafından üstlenilen ya da kararlaştırılan ve medya eğitiminde uluslararası işbirliğini teşvik etmek amacını taşıyan eylemler desteklenmeli (UNESCO, 1984).” Bugün medya okuryazarlığında her ülkenin kendine göre farklı tutumu ve politikaları bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu alanda sivil toplum örgütleri çok güçlüdür. Yılda onlarca uluslararası toplantılar yapılmakta, tüm dünyadan konuyla ilgili araştırmacı ve eğitimciler bir araya gelmekte, eğitim materyali geliştirmektedirler. Ancak 50’yi aşkın eyaletin tamamında geçerli ulusal bir standart program bulunmamakta, parçalı bir yapı arz etmektedir. Avrupa ülkeleri ve Avustralya medya okuryazarlığı eğitimi 14 /

/ 2012 Nisan

Medya okuryazarlığının gençleri özellikle de çocukları medyanın olumsuz etkilerinden koruyabileceğine yönelik tartışmalar, Türkiye’de, 2000’li yılların ortasıyla birlikte ivme kazanmıştır. Araştırmacılar medya okuryazarlığının anlam ve önemini açıklamakta, gerekli program ve uygulamaları önermekte ve/veya bunların geliştirilmesi için çaba harcamaktadırlar. Medya okuryazarlığı kavramının bilimsel platformlarda tartışılmaya başlanması, RTÜK’ün aynı süreçte konuyu gündemine almasını sonuçlandırmıştır. Bu amaçla bir proje hazırlanmış ve medya okuryazarlığı dersinin ilköğretim okullarında seçmeli ders olarak okutulması yönünde önemli bir girişim başlatılmıştır. Teklifi Milli Eğitim Bakanlığı’na sunan RTÜK olumlu karşılık almıştır. Dersin öğretim programı ve kılavuzu, iletişim alanında çalışan akademisyenlerin yanı sıra Milli Eğitim Bakanlığı ve RTÜK uzmanlarından oluşan bir komisyonca hazırlanmıştır. Prog-


ram, iletişim bilimci, sosyolog ve eğitim bilimcilerin görüş ve önerileri dikkate alınarak gerekli düzeltmelerin yapılmasının ardından 31.08.2006 tarihinde MEB Talim ve Terbiye Kurulu’nda görüşülerek kabul edilmiştir. İlköğretimde medya okuryazarlığı projesinin pilot uygulaması, 2006–2007 eğitim-öğretim yılında başlatılmıştır. Bu bağlamda 5 ildeki beş ilköğretim okulunda toplam 780 yedinci sınıf öğrencisi medya okuryazarlığı dersini almıştır. 2007–2008 eğitim-öğretim yılından itibaren tüm Türkiye’deki ilköğretim okullarında 6, 7 veya 8. sınıflarda seçmeli ders olarak okutulmaya başlanmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alınan verilere göre 2008–2009 eğitim-öğretim döneminde Türkiye’de 1.024.356 öğrenci bu dersi almıştır. Bu süreçte aynı kurumlar tarafından eğiticilere yani medya okuryazarlığı dersini okutacak öğretmenlere yönelik çalışmalar da gerçekleştirilmiştir. Eğiticilerin eğitimine yönelik seminerler, bilgilendirme ve tanıtım toplantıları ile öğretmen el kitabı bu kapsamda değerlendirilebilir. Günümüzde ilköğretimde medya okuryazarlığı eğitimini alan öğrenci sayısının daha da artması için nelerin yapılması gerektiği, dersin zorunlu hale getirilerek iletişim fakültesi mezunu öğrenciler tarafından verilip verilemeyeceği gerekli platformlarda tartışılmaya devam etmektedir. Bugün itibariyle genellikle sosyal bilgiler ve Türkçe öğretmenleri tarafından verilmekte olan medya okuryazarlığı dersinin ne ölçüde başarılı olduğunu ortaya koymak açısından Prof. Dr. Hamza ÇAKIR, Doç. Dr. Hakan AYDIN ve Yrd. Doç. Dr. Mustafa KACUR tarafından Kayseri ilindeki okullarda ampirik bir araştırma yapılmıştır. Yapılan bu araştırmaya medya okuryazarlığı dersini alan 1194, almayan 1087 ilköğretim öğrencisi katılmıştır. Araştırma sonucunda medya okuryazarlığı dersini alan ve almayan ilköğretim öğrencilerinin kitle iletişim araçlarını bilinçli bir şekilde kullanmadıkları görülmüştür. Saha anket uygulaması sürecinde gözlemlenen bazı durumlar, örneğin derslerin çoğu zaman boş geçmesi ya da ilgili öğretmenin medya okuryazarlığı (MOY) dersinde branş dersini işlemesi, MYO dersini alan öğrencilerle almayan öğrenciler arasında medyayı algılama ve kullanma açısından yeterli bir farkındalığın olmadığını ortaya koymuştur. RTÜK’ün Türkiye genelinde yapmış olduğu bir araştırmada da benzer sonuçların çıktığı RTÜK başkanı tarafından ifade edilmiştir. Bunun ana sebepleri içerisinde: • Milli Eğitim Bakanlığı’nın kaynak ve kadro gerekçeleriyle bu dersi iletişim fakülteleri çıkışlı alanında uzman kişilere değil de sosyal bilgiler, Türkçe, beden eğitimi gibi farklı branş öğretmenlerine verdiriyor olması başarısızlığın temelini oluşturmaktadır.

• Eğer bu dersi farklı branştaki öğretmenler vermeye devam edeceklerse, bu öğretmenler arasında network oluşturularak eğitim toplantıları, materyaller ve çerçeve programlar hazırlanmalı. • Eğitmenlerin eğitimi olmaksızın sadece müfredatla medya okuryazarlığı dersinin başarı sağlamayacağını kabullenmeli. ABD’de eğitmenlerin eğitimi, medya okuryazarlığının gelişiminde anahtar bir alan olarak görülmüştür. Bu eğitmenlerin eğitimi programı sonrasında da eğitmenlerin eğitimi uygulamaları sürmekte, eğitim vermek üzere üniversiteler çeşitli yaz okulları düzenlemektedirler. • Eğitimcilerin elinde dersin öğretim programı ve kılavuzu bulunmakla birlikte bunların güncellenmemiş olması, en önemlisi öğrencilerin elinde bir kaynak kitabın bulunmaması, bu dersin hem eğitimciler hem de öğrenciler tarafından ciddiye alınmamasına yol açmaktadır. • Yeteneğe dayalı beden eğitimi, müzik, resim gibi derslerin tüm öğrenciler için zorunlu ders kapsamında olmasına karşın medya manipülasyonlarına karşı “ayırt etme” ve “eleştirel farkındalık yaratma” becerisi için hayati önem taşıyan bu dersin seçmeli olması, başarısızlığın diğer unsurlarından birini oluşturmaktadır. • UNESCO’nun 1982’deki bildirgesinde okul öncesin-den üniversite düzeyine kadar, hatta yetişkinler için her seviyede medya okuryazarlığı eğitimi verilmesi gerektiği, bunun için de uluslararası işbirliği yapılması önerisi dikkate alınmalı. • Ayrıca hükümet tarafından oluşturulacak ayrı bir fona Milli Eğitim Bakanlığı’nın öncülüğünde TRT, Anadolu Ajansı, Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü, Basın İlan Kurumu gibi kuruluşlar ile kar amacı gütmeyen sivil toplum örgütlerinin teknik destek ve katkıları ile üniversitelerin bilgi birikimlerinin bir araya getirilerek medya okuryazarlığının her seviyede yazılı, işitsel ve görsel alanlarda yaygınlaştırılması esas alınmalıdır. Gençlerin ve tüm toplum bireylerinin medyaya karşı korunması, eleştirel yaklaşabilmeleri ve kendi medyalarını yaratabilmeleri amacıyla medya okuryazarlığının sadece ilköğretim okullarında değil yaşam boyu bir bilincin oluşturulmasında ilgili kurumların ve sivil toplum örgütlerinin birlikte çalışarak ve fonlar oluşturularak toplumsal bir sorumluluk dahilinde eğitsel çabalarda bulunmaları gerekir. yesilay.org.tr / 15


DOSYA

Değerler Eğitimi ve Medya vs. televizyon programlarında izleyicinin bilinçaltına mesajlar atılmakta (25. kare olayı), beyin ise zamanla o mesajları işleyerek mesaja uygun hareket etmeye başlamaktadır (Tarhan, 2011). İşte izleyicinin pasif bir şekilde mesajları alması, hiçbir eleştiride bulunmaması durumuna “Hipodermik iğne etkisi” denilmektedir (Giddens, 2008, s. 654).

Fatih Üniversitesi Sosyoloji Bölümü

A

ltı yaşındaki bir çocuk ikinci kattaki dairenin balkonundan atladı ve bacakları kırıldı. Yeni başladığı okuluna ara vermek zorunda kaldı ve bundan dolayı bir yılını kaybetti. Çocuğa neden atladığı sorulduğunda: “Örümcek Adam” gibi olmak istediğini söyledi. 17 yaşındaki bir genç banka soymaya kalktı, yakalanınca “Cip almak için yaptım” dedi. Bir başkası para karşılığı adam öldürdü. Bu ve benzeri olaylar hepimizin bir şekilde görüp-duyduğu örneklerdir ve rol model ve değerler eğitimi konusuyla doğrudan ilgilidir. Günümüz toplumlarında zararlı madde kullanımı, tecavüz, adam öldürme, hırsızlık ve benzeri ahlaksızlıklar/suçlar ilköğretim dönemine kadar inmiştir. Peki, bu durumun temel sebebi nedir? Mesela, değerler eğitiminden yoksunluk olabilir mi? Cevap evetse, bu konuda medyanın, özellikle televizyonun rolü nedir? Bu makale, değerler eğitimine televizyon özelinde medya perspektifinden bakarak bireyden devlete uzanan çizgide bazı çözüm önerileri sunmaktadır. Suçun ya da ahlaksızlığın türü ne olursa olsun, kaynağının değer yoksunluğu olduğu açıktır. Bizim dünyaya dair algılarımızı şekillendiren ve yönlendiren en temel faktörlerden biri haline gelen medya (Kieran, 1998), değerlere yönelik algı ve davranışlarımızı da etkilemektedir. Bu noktada en etkili kitle iletişim araçlarından biri ise hiç şüphesiz televizyondur. Televizyon kanallarındaki programlar, popüler kültürü pervasızca pompalamakta, pasif durumdaki izleyiciler ise bu kültüre (kültürsüzlüğe mi desek!) hemen olmasa bile belli bir zaman içerisinde teslim olmaktadırlar. Zira dizi, film, reklam 16 /

/ 2012 Nisan

Televizyonun Türk toplumunun sosyal sermayesini azalttığı ise âyan beyan bir gerçektir. RTÜK tarafından 2009 yılında Türkiye genelinde yapılan bir araştırmada “Elde edilen sonuçlara göre ankete katılanların % 54,6’sının “1 adet”, % 36,4’ünün “2 adet” ve % 9’unun “3 adet ve üzeri” sayıda televizyona sahip oldukları gözlenmiştir” (2009, s. 7). Bu bağlamda, “Hafta içi günlük ortalama televizyon izleme süresinin cinsiyete göre dağılımına bakıldığında, kadınlar 4,5 saat, erkekler ise 4,1 saat televizyon izlemektedir” (RTÜK, 2009, s. 7). Genel ortalamanın dört saat olduğunu kabul etsek bile bu, bir günün altıda biri televizyon karşısında geçiyor

“Çocukların çizgi filmlerdeki karakterleri içselleştirdikleri, ister komedi formatında olsun isterse diğer formatlarda, çizgi filmlerin ciddi oranda şiddet içerdikleri ve çocuklarda şiddet eğiliminin artmasına sebep oldukları tespit edilmiştir.”

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Ali Balkanlıoğlu

Televizyonun toplum üzerindeki etkileri konusunda önemli bir çalışma Robert Putnam’a (2000) aittir. Araştırmasında Putnam, televizyonun Amerikan toplumunda sosyal sermayeyi azalttığı sonucuna varmıştır. “Toplumsal sermaye ile yararlı toplumsal ağlar, karşılıklı zorunluluk duygusu, güvenilirlik, etkili davranışı terbiye eden norm anlayışı ve genel olarak insanların eylemlerini sağlayan diğer kaynaklara atıfta bulunulmaktadır” (Giddens, 2008, s. 637).


demektir. Bu durumun toplumumuz adına ne kadar büyük bir kayıp olduğu ortadadır. Zira örneklemlerin %73’ü televizyon izleyenler “Ev ve çocukları ile yeterince ilgilenemiyorlar,” yaklaşık olarak %81’i televizyon izleyenler geç uyuyorlar, yaklaşık olarak % 82’si televizyon izleyenler “yeterince kitap okuyamıyorlar,” yaklaşık olarak % 75’si ise televizyon izleyenlerin hem çevre ile etkileşimleri azalıyor hem de izledikleri kahramanlar gibi davranıyorlar demişlerdir. Ayrıca eğitim durumunun düşmesine bağlı olarak televizyon izleme oranının yükseldiği de tespit edilmiştir (RTÜK, 2009, s. 133). Çocukların televizyon izleme alışkanlıkları ise ayrıca üzerinde durulması gereken çok ciddi bir konudur. Zira çocukların çizgi filmlerdeki karakterleri içselleştirdikleri, ister komedi formatında olsun isterse diğer formatlarda, çizgi filmlerin ciddi oranda şiddet içerdikleri ve çocuklarda şiddet eğiliminin artmasına sebep oldukları tespit edilmiştir (Kirsh, 2006). Televizyonun her yaştan, cinsiyetten, eğitim durumundan ve farklı özelliklere sahip toplumun her kesiminden izleyici kitlesine sahip olduğu düşünüldüğünde, televizyonun değerler eğitimi açısından değerlendirilmesi gereken en zaruri bir araç olduğu açıktır. Değerler eğitimi tabiriyle millî ve mânevî değerlerin, başta çocuklar ve genç kuşaklar olmak üzere bütün topluma öğretilmesi ve uygulanması kastedilmektedir. İster endüstrileşme, şehirleşme, göç, teknoloji, modernite, pop kültür, isterse de postmodernite veya başka bir sebep zikredelim, netice aynıdır: “aile resmimiz” değişmiştir ve değerler eğitimimiz erozyona uğramıştır. Geçmişte değerler eğitimi zincirinin en temel ve kuvvetli parçasını nine ve dedelerimiz oluşturmuş; çocuklar değerler eğitimini aile büyüklerinden öğrenmişlerdir. Ancak aile yapısının değişmesiyle bu müthiş muallimler aile resminin dışına çıkarılmış, sonuçta sadece aile “çekirdek” hâle gelmemiş, doğal olarak değerlerde de çekirdekleşme yaşanmıştır. Bir diğer sebep olarak, yakın zamana kadar değerler eğitiminde önemli bir rol oynayan “sokak,” günümüzde negatif bir rol oynamaya başlamış, ailenin verdiği değerlerin dinamitlendiği bir yer haline gelmiştir. Bir yandan “değerler eğitimi muallimlerini,” diğer yandan “değerler sokağını” kaybeden çekirdek ailede anne-baba, değerler eğitimi konusunda tek başlarına kalmıştır. Ebeveynlerce verilen değerler eğitimi yetersiz kalmış, bu boşluğu televizyon menfî bir şekilde doldurmaya başlamıştır. Sonuçta değerler eğitiminden mahrum kalan nesiller, kendilerine rol model olarak televizyondaki karakterleri almışlardır. Televizyon programları incelendiğinde, bunların çocuklara

değerler eğitimi için faydalı olduğunu söylemek sadece iyi niyet olarak değerlendirilecektir. Toplum üzerindeki menfi etkileri göz önünde bulundurulduğunda, değerleri komaya sokan televizyon krizini, yine televizyon merkezli çözümlerle fırsata çevirmek ise mümkün hatta zaruridir. İlk olarak bireyler, izledikleri televizyon programlarında seçici davranmalı, değerler eğitimine önem veren programları izlemelidirler. Midesine alacağı en ufak bir yiyecek kırıntısına dahi dikkat eden kimseler, beynine alacağı en ufak görüntü karesine elbette daha fazla dikkat etmelidir. Zira yiyecek zehirlenmesinin bir şekilde tedavisi mümkünken, beyin zehirlenmesinin tedavisi o kadar kolay olmamakta, etkileri yıllarca sürebilmektedir. İkinci olarak aileler, değerler eğitimine hassasiyetle eğilmeli, çocuğun yabancı dil eğitimine gösterdiği hassasiyetin daha fazlasını değerler eğitimi konusunda göstermelidir. Bu bağlamda, çocukların aile içinde değerler eğitimini edinmesi sağlanmalı, hem anne hem de baba bu konuda iyi birer rol model olmalıdır. Ebeveynlerin günümüzde en çok kullandıkları ifadeler arasında –maalesef- yer alan “Haydi yavrum sen biraz televizyon izle!” ibaresi aslında, “Haydi yavrum birbirimizden ve değerlerimizden biraz daha uzaklaşalım” demektir. Dolayısıyla hem ailece izlenilen programlar, hem de çocukların izleyecekleri programlar değerler eğitimine katkısı ve zararı yönüyle tekrar gözden geçirilmeli, titizlikle seçilmelidir. yesilay.org.tr / 17


Toplum üzerindeki menfi etkileri göz önünde bulundurulduğunda, değerleri komaya sokan televizyon krizini, yine televizyon merkezli çözümlerle fırsata çevirmek ise mümkün hatta zaruridir.

Toplum olarak ise bu konuda elbette yapacaklarımız vardır. Değerler eğitiminin toplumsallaşmasını, toplumun birer parçası olarak bireyler çok önemli bir görev olarak üzerlerine almalıdırlar. Evin yeniden “değerler evi,” sokağın yeniden “değerler sokağı” olması için bu şarttır. Diğer yandan ülkemizin en ücra köşelerine kadar, bizzat sivil toplum kuruluşları tarafından organize edilecek olan “değerler eğitimi kursları” açılmalıdır. Bu kurslar okullarda, kütüphanelerde, kültür merkezlerinde veya müstakil merkezlerde düzenlenmelidir. Bu konudaki bir diğer toplumsal sorumluluk olarak, değerlerimizi tahrip etmeye yönelik olan her türlü televizyon proğramına karşı tavır alınmalıdır. Bu tavır, ilgili televizyon kanalı ile denetim kurumlarına yönelik demokratik ve yasal tepkiyi dile getirmek şeklinde olmalıdır. Son olarak, değerler eğitiminde çok önemli bir yere sahip olan güzel dilimiz, Türkçemizin tahribine karşı da ciddi bir hassasiyet gösterilmelidir. Televizyon kanallarının yöneticileri ile program yapımcıları ise bu konuda herkesten daha duyarlı davranmak durumundadırlar. Kültürümüze ve değerlerimize ters, popüler kültürü cazip gösteren ve dolayısıyla bir değerler erozyonuna sebep olan/olabilecek programlara fırsat verilmemelidir. Haberlerde “sûi-misâl, emsal teşkil etmez” kaidesinden hareketle, kötü filler, olaylar ve failleri özendirerek vermek değil, -haber değeri açısından illâ gösterilecekse bile- bu haberler haber yönü ön plana çıkarılarak değerler tahribatına yol açmadan verilmelidir. Dizilere gelince, günümüzde sözde bir tedbir olarak dizilerden önce gösterilen farklı semboller faydadan uzak basit semboller olarak kalmaktadır. Diziler vasıtasıyla ya tamiri uzun zaman alacak ya da tamiri mümkün olmayan 18 /

/ 2012 Nisan

tahribatlar yapılmaktadır. Eğer bunlar bilinçli olarak “toplumumuzu değersizleştirme” politikasının bir parçası değilseler, dikkatsizlik eseri yahut piyasa koşullarının değerlerden daha önemli kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla değerlerin erozyonuna sebebiyet veren ihanet, hırsızlık, şiddet, saygısızlık, küfür, zararlı madde kullanımı ve benzeri olumsuz içeriklere yer verilmemelidir. Bunun yerine, değerler eğitimi adına rol model oluşturabilecek karakterlerin olduğu, toplumsal dokuyla uyuşan, milli ve manevi değerlerimizi önceleyen, her yaşa hitap edecek seviyede programlar, özellikle diziler hazırlanmalıdır. Son olarak, her televizyonda bir “değerler ekibi” olmalı, her film ve program, hatta birkaç saniyelik bir reklam bile bu ekibin onayından geçmeli, uygun görülmeyenler yayınlanmamalıdır. Devlete gelince, devlet bu konuda milli ve manevi değerlerimizi ön plana çıkaran, aile ve toplumsal hayata dair kültür kodlarımızın sağlıklı bir biçimde devamına yönelik politikalar geliştirmeli ve uygulamalıdır. Bu politikalar, salt pozitivist mantığın hâkim olduğu kuru kanunlar değil, bilâkis millî ve manevî değerlerin gözetildiği uygulanabilir, toplumsal karşılığı olan politikalar olmalıdır. Bu bağlamda devlet, bizzat “değerler temelli politikalar” üretmeli, değerlerin korunması adına her türlü tedbiri almalı ve bu alanda mutlaka aktif rol oynamalıdır. Ayrıca devlet, sözü edilen değerlere önem veren her türlü yayın ve yapımlara destek vermelidir. Aksi halde değerler kaybıyla kimliksizleşmiş, hangi limanda demirleyeceği belli olmayan sağlıksız bir toplumun sağlıklı bir devletinin olması mümkün değildir. Sonuç olarak, değerler eğitimi toplum olarak öncelik vermemiz gereken hayati bir meseledir. Bireyler, aileler, toplum, medya kuruluşları ve devlet, değerler eğitimi konusuna kemâli hassasiyetle eğilmelidir. Değilse, köprüden atlayan, banka soyan, adam öldüren, zararlı madde kullanan, büyüklerine karşı saygısız, küçüklerine karşı sevgisiz, güvenin ve dayanışmanın olmadığı, kısaca millî ve mânevî değerlerden mahrum defolu bireylerden müteşekkil arızalı bir toplum haline gelmek kaçınılmaz olacaktır.

• • • • • •

Kaynaklar Giddens, A. (2008). Sosyoloji (Yayına hazırlayan Cemal Güzel). İstanbul: Kırımızı Yayınları. Kieran, M. (1998). Media ethics. London: Routledge. Kirsh, S., J. (2006). Cartoon violence and aggression in youth. Aggression and Violent Behavior, 11. 547–557. Putnam, R., D. (2000). Bowling alone: The collapse and revival of American community. New York: Simon & Schuster. RTÜK, (Şubat 2009). Televizyon izleme eğilimleri araştırması–2. http://www.rtuk.org.tr/sayfalar/DosyaIndir.aspx?icerik_id=0ff756b8292d-4269-9dbc-2bbfe6782cf0 Tarhan, N. (2011). Evlilik Psikolojisi. İstanbul: Timaş Yayınları.


DOSYA

Bilinçli Medya Tüketicisi Olmak televizyon izlemek oldu. Ailenin birbirine ilgisi azaldı. Aile bağları zayıfladı. Utanma duygusu bilinçli ve sistematik bir şekilde köreltildi. İnternet ise hayatımıza 1993’ten sonra girmeye başladı. Aktif kullanıcı sayısı günden güne arttı ve artık o da televizyon gibi, en etkili medya araçlarından biri oldu. İnternet televizyondan farklı olarak çok seçenekli olarak karşımızda duruyor. Fakat seçim yapma konusunda yeterli bilinç düzeyine erişmemiş olan çoğunluk, televizyon gibi interneti de verimsiz ve zararlı bir şekilde kullanmaya devam ediyor. Özellikle sosyal medya artık çoğu gencimiz için en az televizyon kadar vakit harcanan bir sektör olarak fanatiklerini yetiştiriyor.

Serkan Ekmen

D

ünyadaki İlk Televizyon Deneme yayını BBC tarafından 1929 yılında gerçekleştirilmişti. Türkiye’de ise TRT 1964’te kuruldu. 1968’den sonra deneme yayınlarına başlayan TRT, halen en kolay ulaşılan, en çok takip edilen, en fazla zaman ayrılan ve toplumu şekillendirmede en çok etkiye sahip medya aracı olan televizyonu, hayatımıza devlet eliyle sokmuş oldu. 1986’da TRT ikinci kanalını yayın hayatına alarak, topluma seçme hakkı da vermiş oldu. Türkiye’nin ilk özel kanalı unvanına sahip Magic Box Star 1, 1989’da kurulunca artık sansürsüz, denetimsiz televizyon yayıncılığı, seçme hakkını olumlu kullanmaya henüz adapte olamamış, toplumu hızla etkisi altına almaya başladı. Abur cubur beslenme ile vücudumuzu şekilsizleştiren tüketim çılgınlığı, bilinçsiz medya takibi ile de düşüncelerimizi şekilsizleştirdi. İrademize pranga vurdu. Zavallı televizyon, artık en çok neye ilgi(!) varsa, en çılgın(!), en ilginç, toplumun değerlerine en uzak programlar hangileriyse ya da medya patronları halkın iradesini ellerine en çok nasıl almayı başaracaklarsa öyle programlarla dolup taşmaya başladı. Çocuğun babasıyla, annenin eşi ile geçireceği tek vakit olan akşamlar, artık kötü üvey kardeş, kötü kuma televizyon ile paylaşılır oldu. Ailenin gündemini artık o günün televizyon programları belirler oldu. Ailece yapılan tek etkinlik artık

İnternet Kurulu’nun ve RTÜK’ün kurulması, TV, internet yayınlarına bir düzen getirmiş olsa dahi bilinçli yayıncılık yeteri kadar güçlenememiştir. Medyaya gerekli düzeni ve bilinci verecek olan halkın kendisidir. Bunun için, 1- Bu iş için ayrı bir dernek vs. kurulmasını beklemeden, STK’larımız vasıtası ile medya kuruluşları üzerinde baskı oluşturacak eylemler yapmak. 2- Sosyal Medyayı aktif olarak kullanıp gündem oluşturmak. 3- Sorumlu yayın yapan Televizyon kanallarını ödüllendirmek. 4- Sorumlu yayın yapan televizyon kanallarını, kumandalarımızın ilk sıralarına yerleştirmek, Sorumsuzları arkalara atıp, hatta silmek. 5- Televizyon ve internette geçirilen verimsiz vakti azaltmak. Bunun yerine daha verimli olan kitap okumayı, ailece sohbet etmeyi, oyun oynamayı koymak. 6- Televizyon karşısında geçireceğimiz vakti planlamak, programları seçerek izlemek. 7- Özellikle çocuklarımızın güvenliği için, bilgisayarı bizim kontrolümüzde kullanmalarını sağlamak. 8- Çocuklarımızın Medya Okur Yazarlığı dersini seçmelerini sağlamak. Etkili bir şekilde işlenmesi için okul yöneticileri ile irtibat halinde olmak. 9- Olumsuz bir yayınla karşılaştığımızda hemen RTÜK’ün 178 nolu telefonunu arayıp şikayetimizi bildirmek. 10- Mutlaka ama mutlaka Güvenli İnternet Sistemine geçmek. yesilay.org.tr / 19


DOSYA

Cam Ekrana Dair Okur-Yazarlık Rabia Gülcan Kardaş

K

itab’ımızın insan ile buluşan ilk ayeti, ilk sözü, ilk emri: Oku! İnsandan beklenen ilk amel, okumak. Şimdilerde bu iş, Latin alfabesi ve diplomalar ile kısıtlansa da, okumak aslında oldukça geniş bir eylem. Yazmak kadar da mucizevî. Çünkü aslında biliriz ki, elinde kalem tutan herkes yaz(a)madığı gibi, alfabeyi söken herkes de oku(ya)mayabilir.

gelmeye korkar kimi zaman, renkten renge girer yahut ayın on dördü gibi nettir, merttir. İnsan, bakışlarını yüzlerden çevirip şimdilerde parlak ekranlara bakıyor. Bunun içindir ki yine aynı içgüdüyle belki de, karşımdaki tanıdık mı, zararlı mı diye ekrandan yansıyanları okumaya çalışıyor. Biz ekran dediysek, siz kitle iletişim araçları denen her şeyi anlayabilirsiniz. Televizyon, bilgisayar, gazete, radyo, fotoğraf, afiş…

Cebindeki akıllı telefondan hava sıcaklığı öğrenen genç mi iyi bir okurdur, gökyüzüne bakıp yağmur geliyor diyebilen eski toprak insanlar mı? Bu minvaldeki örnekleri düzinelerce çoğaltabiliriz. Örnekler çoğaldıkça, okumanın kalitesini de arttırabilirsek, zannedersem insanı okumaya kadar gelebiliriz. İnsanı yüzünden, sözünden, amelinden okumak kadar, en yakınındaki insanı, kendini okumak da, okuma sınırları içinde önemli bir eylemdir.

Okumak ilk emir ve tabiatta, kâinatta, insanda ve dahi medyada, okudukça derinleşen anlamlar mevcut. Okudukça açılan, okudukça farklı yönleri ile hikmeti kavratan yönler. Tabi okunacak olan medya olunca derine inip, satır aralarına, perde arkalarına baktıkça pek de iyi şeylerle karşılaşıyor sayılmayız. Neticede okumak, her türlü gerçeği, görünmeyen ama hükmedeni anlama çabası olarak boynumuzun borcu.

İnsanın insanı okuyabilmesi için yüz yüze olmak önemli bir artıdır. Kur’an-ı Kerim birçok ayette insanların simalarından tanınacağını bildirir. Yine Peygamber Efendimizin (sav) ifadesine göre “Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar insanları yüzlerinden tanırlar”. Demek ki insanın yüzünde onun halini ele veren ipuçları var. Utanınca yere bakar, göz göze

Bir kitap, kapağını açıp okumaya başlayana kadar sessizdir çoğunlukla. İnsanları okumakta mahir değilseniz de er-geç kendi yüzünü size gösterir. Kaçırdığınız fırsatlar, ihanetler, arkadan vurmalar ile bir şekilde gerçeği keşfetme imkânına sahip olursunuz. Fakat konu medya olunca gerçeklerle karşılaşma şansınız azalır, kendinizden, değerlerinizden ödün

20 /

/ 2012 Nisan


Medya okur-yazarlığı noktasında üzerinde çokça durulan ve önemsenen kısım da bu. Bu kitle iletişim araçları hayatınızı kolaylaştırıyor, size birçok imkan sunuyor, modern zamana ayak uydurmanızı sağlıyor olabilir. Peki, bunun karşılığında sizden aldığı ne? Bir yandan vaktimizle beslediğimiz medya, diğer yandan bize nasıl bir dönüş sağlıyor? Ayrıca medyada karşılaştığımız ve inandığımız her şey gerçekte ne kadar doğru? Ekrana kilitli kalıp vakit öldürmek, zihni gereksiz yere meşgul etmek, çoğunlukla düşünemez hale gelmesini sağlamak, ekrana yansıyan hayat hikâyeleri, masalları ile algılarımızın ayarlarının değişmesi… Sosyal medya denilen ortamlarda kendi hayatımızı deşifre etmek… Hiç kaybolmayacağı söylenen bir elektronik veri dünyasında umursamazca dolaşıp iz bırakmak… Ve kim bilir daha neler… Medya ile ilgili akla ilk gelenler genelde zarar hesabına yazılacak türden.

Kendisine akıl nimeti verilen insanın, bile bile lades olması, ayakta uyuması, haksız kazanç kadar yersiz zarara uğraması da insanlık şerefine aykırıdır.

verme ihtimaliniz artabilir. Çünkü medya, tek tarafın baskın olduğu bir ilişki istiyor. Her ne kadar sosyal paylaşım ağları vs. ile biz de bu iletişime dâhil olsak, birçok etkili aktiviteye imza atsak da, bunun -en ufak- bedeli olarak bir yerlerde iz bırakma, şahit bırakma gibi bir faturayı göze almamız gerekiyor. Tabiri caizse ipler yoğunluklu olarak medyanın elinde bulunuyor. O ipler bizi gün gelir rahatsız edebilir, gün gelir ayağımıza takılabilir. En korkutucu yanı ise bir kuklanın ipleri gibi bizi biz yapan seçimlerimizi, hareketlerimizi kontrol altına alabilir.

Medya okur-yazarlığı fiyakalı bir isme sahip olsa da, aslında çok da zor değil. Üstelik yapılacak şey, insanlık ve kulluk görevlerimiz arasında yer alan basit ve etkili bir eylem. Sadece düşünmek, tefekkür etmek kâfi. Tabi bunun için önce gözlerimizi ve sonra yavaş yavaş zihnimizi özgür bırakmak zorundayız. Televizyonda izlediğim, beni güldüren bu insan, evime misafir olsa, onu anne-babamla tanıştırabilir miyim? Tek başıma izlediğim bu videoyu, hocam yanıma gelse, onunla birlikte izleyebilir miyim? Bu deterjanın daha iyi temizlediğini gerçekten biliyor muyum? O insan, anlatıldığı gibi işler yapmış olabilir mi? Gerçek kaynaklarda ne yazıyor? Yüzlerce insana şu anda çay içtiğimi söylemek, onlara ya da bana ne katacak? Bu insan gerçekten benim arkadaşım mı? Şu anda, dünyam ya da ahretim için daha önemli bir iş yapabilir miydim? Basit ama önemli sorular. Siz istediğiniz eklemeleri yapabilirsiniz. Dağ başındaki tahta evinde yaşayan, şehirdeki torunlarının getirdiği eşyalarla evine giren gazete parçasını, belki bir kutuyu sarmakta kullanan dedelerden değiliz. Tozu toprağı evi kirletmesin diye, odunların altına gazete seren bir nine de değilsek, hayatımızın bir noktası medya ile alış-veriş içinde olsa gerektir. Dikkat edelim de o alış-verişten zararla çıkmayalım. Kendisine akıl nimeti verilen insanın, bile bile lades olması, ayakta uyuması, haksız kazanç kadar yersiz zarara uğraması da insanlık şerefine aykırıdır. yesilay.org.tr / 21


DOSYA

Eğitim Temelli Medya Kullanma

G

ünümüz dünyasında insan hayatını etkileyen çok fazla unsur vardır. Ancak hiçbir unsur insan hayatını medya kadar etkilememektedir. Medya günümüzde doğumdan başlayıp yetişkinlikte de süren bir şekilde insan yaşamını etkileyen, şekillendiren, Muhammet Aydın biçimlendiren ve yön veren en önemli unsur olmuştur. Bugün medya insanların üzerinde anne babadan, okuldan, sosyal çevreden çok daha fazla etkilidir. İnsan hayatını bu kadar etkileyen bir etmenin elbette bir eğitim boyutu olmalıdır. Bu nedenden dolayı bugün medya eğitimi önem arz eden boyuta ulaşmıştır. Günümüz dünyasında eğitimciler ve iletişimciler arasında yaşanan tartışmada gücü elinde bulunduran medya bir adım öne geçmiştir. Medya profesyonelleri iletişimin herkesin hakkı olduğunu düşünerek ve her şeyin olduğu gibi gösterilmesini savunarak önceliği eğitime değil istedikleri konuşmaya, yazmaya ve yayınlamaya vermişlerdir. Medya profesyonelleri yaptıkları haberleri ya da programları izleyicinin kabul etme durumuna yani ratinge tahvil ederek yapmakta ve geri kalanı düşünmemektedirler. Eğitimciler ise durumun etik değerler çerçevesinde toplumun eğitimine katkı sağlayacak biçimde şekillendirilmesini istemektedirler. Burada yapılması gereken şey, bu iki profesyonel grubun ortak çalışmasıdır. Böyle bir çalışma medyanın eğitimini, eğitimin medyasını ortaya çıkaracaktır. Medya eğitimi dediğimiz şey çocuklardan yetişkinlere medya çalışanlarından eğitimcilere hepimizi kapsayan bir olgudur. MEDYANIN ETTİKLERİ Medya bize her şeyi sunmalı mıdır? Medya sınırsız özgür olmalı mıdır? Bu sorunun cevabı medya sahipleri ya da üst düzey medya çalışanları tarafından evet diye cevaplandırılır. Ancak doğru olan medyanın sosyal işlevi dediğimiz işlevine uygun davranmasıdır. Medya sunacağı her şeyi, vicdan, ahlak ve eğitim süzgecinden geçirmeli toplumsal faydayı gözet 22 /

/ 2012 Nisan

“Medyayı yönetenler insanları nasıl etkileyeceklerini çok iyi bilmekte ve bütün programlarını buna göre planlamaktadır. Az sayıda eğitim içerikli tematik kanalların olması sadece bir nevi günah çıkarma biçimidir. Medya yayınlarını sınırlandıran, takip eden ceza veren kurumlar olsa da medya kendi kendini kontrol etmedikçe bu yozlaşmanın toplumun temel değerlerini yaralamanın önüne geçilemez.” meli ve ona göre sunmalıdır. Ancak maalesef günümüzde medya tam tersi tutumla davranmakla ahlaki değerleri en hızlı yozlaştıran kurum olmaktadır. Yapılan eleştirilere isteyen kumandanın tuşuna basar izlemez gibi sığ bir yanıt veren medya, beyaz camın sihirli dünyasının önüne geçen herkesin büyülenmiş bir şekilde etkide kaldığını bilmektedir. Çok bilinen bir örnek vermek gerekirse geçtiğimiz yıl yayınlanmaya başlayan “Muhteşem Yüzyıl” dizisi çok büyük tepkiler eşliğinde halkın gündemine girdi. Halkta Osmanlı bu şekilde tanıtılamaz diye tepki vermesine rağmen yayınlandığı ilk gün en yüksek izlenme oranına ulaşarak insanları kendi dünyasına çekti ve hala çekmeye devam etmektedir. Elbette ki bir dizi kurgu olarak yayınlanır. Ancak kaynağını gerçeklerden alıyorsa gerçek durum göz önüne alınarak bu kurgu yaratılmalı ve sunulmalıdır. Medyanın eğitici yanı burada devreye girmeli ve tarih tüm insanlara gerçeklerden yola çıkarak anlatılmalıdır. Ancak sadece iki yılını sarayda geçiren padişahın bütün hayatını sarayda kadın kavgaları ve harem odası arasında geçiriyor gibi yansıtılması en hafif tabirle tarihe saygısızlıktır. Bunun yanı sıra çocuk kanalı olarak çıkan ve yayınlarını tamamen eğitim değeri gözeterek yapması gereken kanallar bu durumu çoğu zaman göz ardı etmekte çocukların en çabuk benimseyecekleri şeyleri önlerine sunmaktadır. Bu noktada en dikkatli kanal olan TRT ÇOCUK kanalında bile bazı çizgi filmler farklı mesajlar vermekte masum gibi görünen bir çizgi filmin bilinçaltına yaptığı etkiyi fark edememektedirler. (Lauranın Yıldızı adıyla yayınlanan bir çizgi filmde küçük çocuk her şeyi yıldızla konuşmakta yıldızdan yardım istemekte ve bir nevi yıldız tanrı yerine geçmektedir.) Elbette zor ve çetrefilli olan bu alanda her şeyi fark etmek zor olmak-


tadır. Yine de TRT ÇOÇUK eğitim temelli bir yayını öncelemekte ve çocukların kişilik gelişimlerine olumlu anlamda katkıda bulunmaktadır. Medyayı yönetenler insanları nasıl etkileyeceklerini çok iyi bilmekte ve bütün programlarını buna göre planlamaktadır. Az sayıda eğitim içerikli tematik kanalların olması sadece bir nevi günah çıkarma biçimidir. Medya yayınlarını sınırlandıran, takip eden ceza veren kurumlar olsa da medya kendi kendini kontrol etmedikçe bu yozlaşmanın toplumun temel değerlerini yaralamanın önüne geçilemez. AİLE VE MEDYA “Çocuklar, en alıcı olduğu 0-6 yaş döneminde, izledikleri şeylere müdahale edilip yönlendirilmedikçe her şeyi bilinçaltına atarak bunu bir müddet sonra kişiliklerinin bir parçası haline getirebilirler.”

makta bunlardan faydalı olduğunu düşündüklerimize yönelmeliyiz. Elbette tv izleyeceğiz, elbette yazılı medya okuyacağız. Ancak belli bir etik değer, eğitim yaklaşımlı düşünce biçimiyle izlersek ve okursak seçiciliğimiz ortaya çıkacak ve bu seçicilikten çocuklarımız da faydalanacaktır. OKUL VE MEDYA Okul insanlar üzerinde en etkili kurumlardan biridir. Okulda medya eğitimi bugün çoğunlukla yapılmayan bir faaliyettir. Çocuklarımız okulda ders müfredatlarına sıkıştırılmış şekilde yetiştirilmekte ve gerçek hayatta karşılaştıkları problemleri çözebilecek bir yaklaşımla eğitilmemektedir. Bunda öğretmenlerin müfredatı yetiştirme kaygısı olduğu kadar ebeveynlerin sadece akademik başarı endeksli, sınav sonuçlarına yönelik kaygılarının da olması etkendir. Günümüzde MEB okullara seçmeli medya okur-yazarlığı dersi koymasına rağmen bu ders çoğunlukla seçilmemektedir. Oysa okul, medya üzerine eğitim yapabilecek en etkili kurumdur. Okulda öğretmenler nasıl bir medya eğitimi üzerine çalışmalar yürütebilir. Çocuklarla birlikte okul gazeteleri çıkararak, okul radyoları kurarak medyanın ahlakı ve erdemi önceleyen eğitimsel bir bakış açısıyla yapılabileceğini gösterebilir.

“Çocuklar, en alıcı olduğu 0-6 yaş döneminde, izledikleri şeylere müdahale edilip yönlendirilmedikçe her şeyi bilinçaltına atarak bunu bir müddet sonra kişiliklerinin bir parçası haline getirebilirler.”

Çocuklara iyi bir medya takipçisi olmanın ilk eğitimleri ailede verilir. Aileler çocukların izleyecekleri programları, okuyacakları dergileri, girdikleri internet sitelerini takip etmeliler, bu konuda onlara rehberlik yapmalıdırlar. Bu noktada takip yapılmazsa çocukların en alıcı olduğu 0-6 yaş döneminde, izledikleri şeylere müdahale edilip yönlendirilmedikçe her şeyi bilinçaltına atarak bunu bir müddet sonra kişiliklerinin bir parçası haline getirebilirler. Özellikle reklam kuşakları çocuk dünyasından uzak tutulmalıdır. Verilmek istenen bilinçaltı mesajların çoğu reklamlar oluyla hızlı bir şekilde verilmekte farkında olmadan bilinçaltımıza yerleşmektedir. Aileler kendilerinin izledikleri programlar hakkında evde bir toplantı yapıp bunun iyi ya da kötü yanlarını tartışıp izlemeye devam edip etmeme kararı alabilir. Televizyonda eğitim içerikli programlara öncelik verebilir. Televizyonsuz bir gün belirleyerek o gün televizyon izlemeden, çocukları ile birlikte oyun oynayabilecekleri, kitap okuyabilecekleri bir gün belirleyebilir. Yani medyasız bir gün geçirerek sihirli camın tamamen esiri olmadıklarını gösterebilirler. Yazılı medyaya yönelebilirler. Yazılı medyada eğitim içerikli dergiler veya tematik dergiler bolca yayınlanmakta. Burada seçme hakkını kişiler kullanmakta ve her şey hazır önlerine sunulmamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus tv de yayınlanan bir çok çizgi filmin ya da programın dergisi de çık-

Ayrıca okulda sadece ders yerine zaman zaman filmler ya da çizgi filmler izleterek çocukların nasıl seçici olabileceklerine yönelik zihinlerini fark ettirmeden inşa edebilir. Tv de izledikleri programları, okudukları dergileri birlikte konuşarak faydalı ve zararlı yönlerini ortaya koyabilir ve çocuklarda farkındalık oluşmasına vesile olabilir. Çocukların hayal dünyalarını doğru bir şekilde etkileyebilir. Görüldüğü gibi medya eğitimi üzerine aileye düşen pay kadar okula da pay düşmektedir. Okul belki de medyanın bizi yönlendirmesi yerine bizim medyayı yönlendirmemizde etkili olabilecek en iyi kurumdur. İNTERNET VE SOSYAL MEDYA EĞİTİMİ Günümüzde TV kadar etkili olabilecek boyutlara ulaşan diğer medya aygıtı internettir. Özellikle sosyal medya günümüz iletişim dünyasında çok etkilidir. İnternet karşısında insan yesilay.org.tr / 23


TV karşısındaki tembelliğe göre oldukça aktiftir. Buradaki iletişimde hem yönlendirilen hem de yönlendiren bir pozisyondadır. Daha çok genç neslin kullandığı sosyal medya ve internet biraz daha bireylerin vicdani ve ahlaki değerlerinin sağlıklı olgunlaşması ile faydalı şekilde kullanılabilecek unsurlardır. Çünkü internette yapılan yayınlar çok daha fazla ve karmaşıktır. Bireyler internetin başına oturmadan önce neyi seçebileceklerine kendileri karar verir. İnternet kontrolü TV’den çok daha zor bir alandır. Dolayısı ile bunların sağlıklı kullanımı ile ilgili temel görev yine okula ve aileye düşmektedir. SONUÇ TV insanın karşısında pasif olduğu bir aygıttır. Ancak bu pasifliği bilinçli bir izleme yöntemi ile daha aktif hale getirebiliriz. TV izlediğimiz programları eğitim temeli üzerine düşünerek izler ve hayat mecramıza olumlu katkı sağlayacak programları tercih edersek medya bu programlara doğru yönelecektir. Böylelikle biz medyanın eğitimine bir katkıda 24 /

/ 2012 Nisan

bulunmuş oluruz. Aynı şekilde medyada bu temel noktayı öz önüne alarak yayınlarını devam ettirir ise toplumun eğitimine katkıda bulunmuş olur. Bu konuda yazılmış yazıların çoğunda TV öncelenmektedir. Bunun temel nedeni TV’nin en etkili medya aygıtı olmasındandır. Dolayısı ile medyada en büyük görev TV sektöründe uğraş verenlere düşmektedir. Ancak hepimizin yapacağı şeyler var; okulun, ailenin, medyanın. Herkes sorumluluk bilinciyle hareket ettiğinde değişim kendiliğinden olacaktır. Önerdiğimiz şey medyasız bir hayat değil medya ile daha öğretici bir hayat. Sinemaya gitmeliyiz, dergi okumalıyız. Sokağa çıkmalıyız şehrin hala toprak kalmış yerlerinde çocuklarımızla çamurda oynamalıyız. Üstümüze çimen lekeleri bulaşmalı. Doğayı TV’den dinleyip gerçeğini mutlaka yaşamalıyız. Kısaca insan olmalı ve insana güzel, ahlaki ve değerli olan her şeyi yapmalıyız.


DOSYA

Medya, Alkol ve Gençlik*

Alkol, gençlerin kullanıcı olduğu medyada başlıca sergilenen ürünler arasındadır. Çoğunlukla bu reklamlarda alkol kullanımı olumlu bir sosyal davranış ve sıradan bir faaliyetmiş gibi sunulmaktadır. Ünlülerin, özellikle de kadın ünlülerin alkol kullanımı kadın kitlesi olan dergilerde tasvir edilmekte ve bu durum o ünlünün ışıltılı hayatının bir parçası olarak yansıtılmaktadır. Yaptığımız bu çalışmalarda alkol reklamlarında içeriğin erkeksi ve kadınsı yönüne yapılan vurgunun fazla olduğunu gördük. Kadınlara yönelik içeriklerde güzelliğe ve ünlü bir kişiliğe vurgu yapılırken erkeklere yönelik olan mesajlarda alkolün erkeğin cinsel dürtülerine vurgu yapacak şekilde özellikle de biranın erkek kişiliğini tamamlayan bir öğe olarak sunulmasına şahit olduk. Diğer taraftan yazılı ve görsel medyada çeşitli sınırlandırmalar da olsa belli saatlerde alkol reklamları yapılmaktadır. Bu reklamlarda alkol diğer sıradan ürünlerin yanında sunulmakta ve bu da alkolün normalleşmesine katkı yapmaktadır. Ayrıca alkol firmaları futbol ve müzik festivalleri aktivitelerine sponsor olarak alkolü o kültürün bir parçası olarak sunmaktadırlar. Buna ilaveten formal ya da informal yollarla alkol işaret ve sembolleri sosyal paylaşım sitelerinde yer almaktadır. Genç insanların bu türden reklamların mesajlarını nasıl algıladığına baktığımızda ise gençlerin ünlülerin sıradan aktivitelerde alkol kullanımını normal karşıladığını ancak alkol zehirlenmesi vakaları yaşayan ünlülere karşı olumsuz bir tepki geliştirdikleri görülmüştür. Diğer taraftan gençler televizyon programlarında sunulan alkol kullanım görüntülerinin gerçek hayatın bir parçası olduğunu düşünmektedirler. Ancak reklamların ve televizyonun alkolün verdiği sersemliği ve ertesi güne kadar devam eden etkisini göz ardı ettiğini de düşünüyorlar. Ayrıca gençler alkol kullanımı konusunda çevrelerinde bir tür erkekliğe erişkinlik algısı baskısı altındalar.

Gençlerde kendilerine sunulan bu tür içeriklerden dolayı, alkolün erkeksi bir tarzın bir parçası olduğu aynı şekilde güzel bayanların alkol kullanan bayanlar olması gibi bir algılama mevcut. Gençler anne baba tutumunun ve akran baskısının kendilerini alkol kullanmaya teşvikte medyadan daha fazla etkili olduğunu düşünüyor. Ancak gençlere futbol ve konser gibi faaliyetlerdeki alkol firmalarının sponsorlukları sorulduğu zaman alkol sponsorluklarının önemli olmadığını düşünmektedirler. Her ne kadar gençler burada futbol ve konser gibi içerikle daha fazla meşgul oluyor görünse de alkol tüketiminin futbol ve konser kültürünü çağrıştırdığına dair çok fazla kanıt bulunuyor. Diğer taraftan sosyal medya ve paylaşım sitelerinde özel durumlar ve olaylar alkol içeriğiyle sunulmakta ve bu yönüyle de sosyal medya gençlerin en yoğun alkol reklamına maruz kaldığı alan haline gelmektedir.

Sosyal medya ve paylaşım sitelerinde özel durumlar ve olaylar alkol içeriğiyle sunulmakta ve bu yönüyle de sosyal medya gençlerin en yoğun alkol reklamına maruz kaldığı alan haline gelmektedir.

M

edyanın günümüzde her tülü erişim imkânına sahip olan gençler üzerinde önemli bir etkisi bulunmaktadır. Medya ile muhatap olan gençler çok sayıda alkolle ilgili görsel tasvirlerle karşılaşmakta ve bu da onların alkol tüketimini tetiklemektedir. Bu çalışmanın amacı televizyon programlarında dergilerde ve sosyal paylaşım sitelerinde alkolün ve alkol içiciliğinin nasıl sembolize edildiğini ve bu sembollerin 11-18 yaş arası gençler tarafından nasıl anlaşıldığını ortaya çıkarmaktır.

Çeviri: Ahmet Zeki Olaş

Bu çalışmaya katılan en küçük yaştaki (11-12) deneklerimizin %60’nın gündelik alkol reklamlarına maruz kaldığını ve bu reklamlardan etkilendiğini saptadık. Yine deneklerimizin üçte biri gündelik olarak internette alkol reklamı gördüğünü söyledi. Tabii ki erken yaşta bu yoğunlukta alkol reklamına maruz kalan herkes alkol kullanan kategorisinde kabul

*Bu yazı İngiltere merkezli sosyal çalışmalar yapan Joseph Rowntree vakfının Eylül 2011 tarihli “Young people, alcohol and the media” raporundan derlenmiştir.

25 /

/ 2012 Mart

yesilay.org.tr / 25


DOSYA

edilmez ancak bu reklamlarla alkole başlama yaşı arasında bir bağlantı olduğu kesin. Yaşları biraz daha ilerlemiş olan gençlerde ise öğretmen, ebeveyn gibi rol modellerinin alkol kullanımının çok fazla etki yaptığını gördük. Bu çalışmaya dahil ettiğimiz medya sektöründen kişiler de gençlerin alkol içerikli yayınlardan etkilenmesini doğruluyor. Bu içeriklerin tekrar tekrar kültürel bir içerikle verilmesinin bu durumu daha da pekiştirdiğini ifade eden medyacılar alkol kullanımını olumsuz bir şekilde gösterecek olan yayınların da aynı şekilde etki yapacağını ifade ediyorlar. Diğer taraftan medya mensupları medyanın önemli bir bölümünün eğlence kültürüyle iç içe olduğunu dolayısıyla bu eğlence kültürü içerisinde verilecek olan eğitim mesajlarının etkisinin az olacağını düşünüyor. Medya, gençlerin alkol kullanımına etki eden faktörlerden sadece bir tanesidir. Yani burada görsel malzemenin sunumunu medya yapmaktadır. Diğer taraftan gençleri alkol kullanımına iten başka nedenler bulunmaktadır. Ebeveynin ve çevresindekilerin rol model olması, toplumdaki ve gençler arasındaki alkol kültürü gibi faktörler en az medya kadar belirleyici oluyor. Dolayısıyla alkolle ilgili sınırlandırma sade26 /

/ 2012 Nisan

ce medya üzerinden tek yönlü düşünülmemelidir. Artık sadece yazılı ve görsel medyada uygulanacak olan sınırlandırmaların etkisiz kaldığı açıktır. Nitekim gençler her gün internete giriyor ve uluslararası boyutta alkol reklamlarıyla karşılaşıyorlar. Sosyal medya ile ilgili olarak bazı düzenlemeler yapılsa da alkol firmaları gayrı resmi reklam yollarını kullanabilmektedir. Bu yönde yapılacak olan daha geniş sınırlandırmalar ise diğer özgürlük alanlarının sınırlandırılması olarak algılanacaktır. Dolayısıyla bu yönde adım atacak olan kuruluşların işi zor görünmektedir. Bir şekilde bu türden reklamlara maruz kalan gençlere okullarda verilen ders içeriklerinde alkolün zararları, firmaların kullandıkları bu yöntemler öğretilirse bu türden reklamlara karşı farkındalık oluşturulabilir. Diğer taraftan medyanın alkol tasvirlerine ve reklamlarına karşı ve daha uygun içerikler sunmak için tutum değiştirmesi medyanın mevcut olumsuz etkisine olumlu bir ivme kazandırabilir. Ancak bunun için medya mensuplarının sağlıkçılarla ve eğitimcilerle daha fazla işbirliği yapması gerekmektedir.


DOSYA

Şiddetin Medyatik Yüzü

Ş

iddet konusu, son dönemlerde yoğunlukla üzerinde durulan bir söylem hüviyetine büründü. Konunun yoğun bir şekilde ele alınması, iki noktanın titizlikle birbirinden ayırt edilmesini zorunlu kılmaktadır. “Şiddet” bir çok geçici gündem maddeleri gibi moda bir söylem olarak mı, yoksa meseleyi sağlıklı bir şekilde hal yoluna koyma cehdi olarak mı kamuoyunun önüne sunulmakta ve tartışılmaktadır. Bu bağlamda ferdi ve toplumsal hafızanın sürekli hatırlattığı ve bizi temkinli olma ve teyakkuz halinde bulunmaya iten iki hükme bağlanmış cümle söyleyebiliriz. Bu cümleler yukarıdaki sorumuza da hayatiyet kazandırmaktadır. Birincisi, bir çok önemli mesele giydirilmiş gündemlerle anlıksal olarak görünür olurlar. Bilhassa medya söylemi bu anlıksal olanın hızını daha da derinleştirir. Sürekli “bomba gibi haberler veren” medyanın literal şiddet aleyhtarlığı yapmasını, nasıl okumalıyız? Bu yazıda medyada şiddetin görünür olduğu alanlar ve şiddetin dilini kısaca analiz etmeye çalışacağız. Bu konuda bir yöntem olarak sadece medyada şiddete dair haberleri verebilir ve onlar üzerinde analiz yapabiliriz. Ancak bu, zihni bir algılayışın yansımaları olup sadece sonuçlar üzerinde durmak anlamına gelir. Ondan önce şiddetin beslendiği perspektif ve zemine bakmak gerekmektedir. Burada öncelikle sorulması gereken soru; tüm toplumsal ilişki biçimlerimizin, aile ortamından devlet yönetimine kadar içten içe şiddeti ve şiddet dilini ne derece içerdiğidir. Etkili olan şey, insan davranışlarını etkileyen ve güdüleyen saikler, kültürler ve arkaplanlardır. Meselâ; en basitinden “ya benimsin ya toprağın” mentalitesiyle kurulan aile ilişkileri, patolojik bir sevgi anlayışıyla şiddetin beslenme kanallarını açmaktadır. Toplumdaki zihniyet dünyasını inşa eden bu tür ifade ve atasözleri, propagandacı bir şiddet aleyhtarlığı söyleminden daha etkilidir. Zira çocuk bir aile içine doğduğu andan itibaren, arkaplanda işleyen kültürel kodları süreç içerisinde içselleştirmektedir. Diğer yandan sadece söz olarak değil, toplumdaki yaygın

Doç. Dr. Mustafa TEKİN

davranış kalıpları sahip oldukları toplumsal meşruiyet oranında şiddetin zeminini oluşturmaktadırlar. Meselâ, baba-çocuk, anne-çocuk, karı-koca, öğretmen öğrenci vb. arasındaki ilişkilerin kültürel kodlarca şiddet ve despotluk üzerine kurulması, daha baştan tüm toplumsal ilişkilerde şiddet dilini ve pratiklerini meşrulaştırmaktadır. Bir başka deyişle, babanın çocukla ilişki biçimini ve pratiklerini kendi yetiştiği ve deneyimlendiği ortamı veri alarak otorite kurmak üzere şiddet dilini içselleştirmesi mümkün hale gelmektedir. Hiç şüphesiz otoritenin korunması önem taşımaktadır. Ancak otorite kurmanın yegane yönteminin şiddet olduğu düşüncesi bir kültür ve ufuk sorunudur. Dip akıntılarda işleyen bu kültür değişmediği sürece, açıkçası şiddetin sadece dışsal emniyet yöntemleri ile sona erdirilmesi mümkün değildir. Yani eşini dövmenin bir erkeklik göstergesi olduğu düşüncesi, aile, akrabalık ve çevredeki kültürde işlerken, şiddet kişinin imkanları ölçüsünde uygulamaya devam ettiği zihniyet sorunu olmaya devam edecektir. Şiddet kavramı üzerindeki tartışma son dönemlerde çeşitlendi ve fiziksel şiddetin yanı sıra psikolojik, ekonomik, cinsel vb. şiddetten bahsedilir oldu. Fiziksel şiddetin çoğunlukla net göstergeleri olmakla birlikte psikolojik, ekonomik ve cinsel şiddetin kimi öznel boyutları da bulunmaktadır. Son kertede bu unsurlar üzerinden de bir şiddet dili uygulamak mümkün olmakla birlikte, bazan bunların algılamadaki öznellik ve mahremiyet gibi nedenlerle net bir şekilde ortaya konması mümkün olmayabilir ya da bazı suistimaller doğurabilir. Ancak şiddetin farklı boyutlarını da toplumsal yaşamın bir çok alanlarında görmekteyiz. Diğer yandan, şiddetin sadece aile içerisinde değil, kamusalın farklı alanlarında farklı formlarda kendisini gösterdiğini de görmekteyiz. Medyaya da şiddetin farklı boyutlarda yansıdığını söylemek mümkündür. Bu yazıda bunun üzerinde durmak istiyoruz. Medya bugün çok farklı enstrümanlarıyla, insanın gündelik hayatının önemli bir alanını kapsamaktadır. Gün içerisinde insanlar gazete okumak, televizyon seyretmek ve internete yesilay.org.tr / 27


girmek için vakitlerinin önemli bir kısmını harcamaktadırlar. Hele internet ve içinde bulunduğumuz zaman diliminde facebook ve twitter tutkunluğu, üzerinde başlı başına durulmayı hakedecek enstrümanlardır. İnsanın bu kadar yoğun bir şekilde ilişki içinde olduğu bu enstrümanların dilini ve pratiklerini giderek bir refleks haline getirmesi tabii ki beklenebilecek bir sonuçtur. Öncelikle belirtmek gerekir ki, medyanın şiddet dilini özelde sadece kadın ve çocuklarla ilintilendirmek, meselenin sadece bir boyutuna eksik olarak dikkat çekmek demektir. Hiç şüphesiz şiddetten birinci derecede olumsuz etkilenenler kadın ve çocuklardır. Ancak şiddet dilinin Allah-insan, insan-insan ve insan-çevre ilişkilerini ve düzeneklerini bozduğunu, bunun da dünyada bulunuş ve anlam haritalarını ters yüz ettiğini; böylece travmatik noktalara doğru insanı götürdüğüne öncelikle dikkat çekmeliyiz. Kanaatimce şiddetin fiziksel sonuçlarından daha önce-fiziksel sonuçlarının önemini küçümsemeden- bu noktanın önem taşıdığını vurgulamalıyız. Çünkü, anlam haritalarının bozulması, patolojik sonuçlar üretir ve sadece sonuçlara dikkat çekmek ve onu üreten kodları görmezden gelmek demektir; bu da görülmek istenen neticeleri hasıl etmez. Söz gelimi, çevre kirliliği, insanın çevreye ve tabiata uyguladığı şiddetin bir sonucudur. İnsanlar pet şişeler kullanarak, topraktan daha çok verim almak için fenni gübre kullanarak, ormanları katlederek bu şiddeti gerçekleştirmişlerdir. Bunlar kapitalist düşüncelerin, iştiha ve hırslarının birer sonucudurlar. Dolayısıyla insanların bu hırsları içsel süreçlerle sınırlandırılmadığı sürece farklı biçimlerde şiddet devam edecektir. Medya, hele internet çok hızlı ve anlıksal ilişkiler üzerinde durur. Çünkü haberleri, olayları çok hızlı bir şekilde eskiten niteliğe sahiptir. Bu da onun propagandacı ve manipülatif özelliklere sahip olmasını sonuçlamaktadır. Dolayısıyla manşete çekilen başlıkların, sürekli olarak anlıksal dikkat çekmeyi sağlamak üzere şiddet dozu yüksek olabilmektedir. Özellikle spor sayfalarının stadyum dilini manşetleştiren yapıları bu konuda daha bariz örnekler sunabilir. “Ölmeye geldik”, “büyük savaş” gibi başlıklar bunlara sadece birkaç örnektir. Öte yandan futbol gazeteleri, gazetelerin futbol ve magazin sayfalarının kadınlara yaklaşım dili, açıkçası kadınları cinsel olarak metalaştıran bir dildir. Bunları topladığınızda, kadının bir kişilik ve değer olarak değil, salt cinsel beden haline getirilerek resmedildiğini, değersizleştirildiğini ve aşağılandığını görmek mümkündür. Bu ise açık bir şiddettir. Magazin sayfaları da –ki gazeteler özellikle hafta sonu bir tomar magazin eki vermektedirler- kadınları salt beden haline getirmektedirler. Böylece kadın bedeninin mahremiyeti kaybolmakta ve kamusallaşmaktadır. 28 /

/ 2012 Nisan

Şiddet dilinin Allah-insan, insan-insan ve insan-çevre ilişkilerini ve düzeneklerini bozduğunu, bunun da dünyada bulunuş ve anlam haritalarını ters yüz ettiğini; böylece travmatik noktalara doğru insanı götürdüğüne öncelikle dikkat çekmeliyiz.

DOSYA

Diğer yandan yeni nesil Hollywood filmlerinin yükselen bir trend haline geldiği zamanımızda, şiddet bir gücün temel göstereni olarak sunumlanmakta ve algılanmaktadır. Dünyayı yok etmek isteyen, büyük bir şehri ateşe veren, en güçlü silahlarla durmadan insan öldüren bu filmlerde gökyüzüne ulaşan yangın sahneleri zihinleri doldurmaktadır. Bu sunum tarzı, geleneksel iyi-kötü algısını parçalayarak “kötünün egemenliği”ni mutlak bir zafer şeklinde seyirciye dikte etmektedir. Bilindiği gibi geleneksel anlatılarda –masal, hikaye vb.- iyinin egemenliği kaçınılmaz bir sondur. Bu ise, aynı zamanda kişinin değer dünyasını inşa etmektedir. Dolayısıyla kötünün egemenliği, bir yandan şiddet dilini beslemekte, fakat asıl tahribatı değerler dünyasını dönüştürerek yapmaktadır. Burada özellikle kadınların hem şiddetin nesneleri hem de özneleri olmaları ilginçtir. Bu tür filmlerde, kadın bir şefkat ve merhamet simgesi olarak değil, erkekleştirilmiş bir şiddet olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da kadının fıtratınıaslında insanın fıtratını ve GDO’sunu- bozmaya yönelik bir anlam dünyası örmektedir. Benzer bir durumu internetteki çocuk oyunlarında da görmek mümkündür. Çocuk oyunlarının kahir ekseriyeti, silah, çarpışma ve şiddet üzerine kuruludur. Böyle bir zihniyetten beslenen çocuğun, bugün ve gelecekte toplumsal hayat içerisindeki somut insan ilişkilerini (yani sanal olmayan ilişkilerde) nasıl kurmasını bekleyeceğiz? Üstelik bu ilişkileri hangi barış dili ve yaklaşımıyla kurabilecektir? Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür. Fakat asıl sorun örnekler vermek değil, bunların nasıl bir zihniyet ve mentalitenin içinde ürediğini ve nasıl sona erdirileceğini görebilmektir. Yukarıda yaptığımız kısa analizler ışığında aşağıdaki tespit ve önerilerle makaleyi sonlandıralım.


1- Medyada bir şiddet dilinin varlığı inkar edilemez. 2- Medyanın yoğun kamusallığı, onun şiddet dilinin etkisini arttırmaktadır. Çünkü gündelik yaşamda insanların medyanın farklı enstrümanlarıyla karşılaşması söz konusudur. Üstelik her sosyal tabakadan insanı farklı farkındalıklarla olumsuz bir biçimde etkilemektedir. 3- Şiddet, değişimin, dönüşümün, kırılmaların yoğun olarak yaşandığı toplumumuzda bazı kültürel kodlarda üretilmektedir. Bu dil, aynı zamanda medyanın şiddet dili ile örtüşmekte, üst üste gelmekte ve birbirini beslemektedir. Bu bağlamda, medyaya kullandığı dil noktasında bazı düzenlemelerin getirilmesinin zorunlu olduğu kanaatini taşımaktayım. “Haber alma özgürlüğü”, sorumsuzluğu doğurmamalıdır.

4- İnsanlar arası ilişkilerin dünyevileştiği bir ortamda, haz alma merkezi bir öge olacağı için şiddeti de besleyecektir. Çünkü burada merkeze alınan şey insan egosudur. Bu da gücün şiddetini doğurur. Böyle bir mentalite içerisinde fiziksel, ekonomik vb. bir çok açılardan güçsüz olan kadın ve çocuklar daha çok şiddete uğrarlar. Halbuki tarih boyunca asıl sorun; gücün mü yoksa doğrunun mu hakkı doğurduğu meselesidir. 5- Şiddetin önlenmesinde metafizik bir dile ihtiyaç vardır. Bu da insan-insan ve insan-tabiat ilişkilerini “Allah” ile dolayımlamaktan geçer. Bir başka deyişle, Allah korkusu ve takvayı hayatın içine dahil etmek gerekir. Böylece hayatında eşleri, çocukları ve çevresine karşı asla şiddetten bahsedemediğimiz bir Hz. Peygamber modellemesinden bahsetmek mümkün olacaktır. yesilay.org.tr / 29


HABER

YEŞİLAY KÜRESEL ALKOL POLİTİKALARI KONFERANSINA KATILDI Hazırlayan: Ahmet Zeki Olaş

KISA TARİHÇE Küresel Alkol Politikaları Konferansı aralarında Dünya Sağlık Örgütü, Tayland Sağlık Bakanlığı, Küresel Alkol Politikaları Birliği gibi kuruluşların bulunduğu bir inisiyatif tarafından gerçekleştirildi. Organizasyona Tayland’da ev sahipliğini Halk Sağlığı Bakanlığı bünyesinde bulunan Tayland Sağlık Güçlendirme Vakfı ve Tayland’da alkolle mücadele eden Stop Drink Network gibi kuruluşlar üstlendi. Konferansın 2011 Kasım sonu yapılması planlanıyordu ancak Tayland’da yaşanan sel felaketi nedeniyle 2012 Şubat ayına ertelendi. Anlaşıldığı kadarıyla bu erteleme katılımı fazla etkilemedi. Dünya Sağlık Örgütü ve Örgütün 2010 yılında hazırlamış olduğu Alkolün Zararlı Kullanımını Azaltmaya Yönelik Küresel Stratejisi belgesi toplantının genel konusunu teşkil etti. Konuşmacıların büyük bölümü zaten bu belgenin hazırlanmasında katkıda bulunmuş ya da bu belgeden istifade ile mevcut durum üzerinde değerlendirmeler yapan kişilerdi. Dolayısıyla bu toplantının ana konusu 2010 strateji belgesinin değerlendirilmesi ve geleceğe yönelik beklentiler şeklinde özetlenebilir. ORGANİZATÖRLER •Dünya Sağlık Örgütü, •Tayland Sağlık Bakanlığı, •Küresel Alkol Politikaları Birliği SPONSORLAR •FORUT, Norveç •Centre Social and Health Outcomes Research and 30 /

/ 2012 Nisan

Evaluation (SHORE), Yeni Zelanda •Alcohol Advisory Council ALAC, Yeni Zelanda •StopDrink Network, Thailand •Asia Pasific Alcohol Policy Alliance, APAPA •Thailand Convention & Exhibition Bureau •Rockefeller Foundation •Thai Motivational Interviewing Network (TMIN) KATILIMCILAR VE KONU BAŞLIKLARI Konferansta üç gün boyunca farklı başlıklarda oturumlar ve atölyeler gerçekleşti. Alkol ve ekonomi, alkol ve bulaşıcı olmayan hastalıklar, alkol ve suç, alkol ve HIV virüsü, alkol ve yoksulluk, alkol ve aile, alkol ve sosyal refah, alkol ve piyasa düzenlemeleri, alkolle mücadelede sivil toplumun önemi, araştırma ve gözlem politikaları, sağlık sistemi ve alkol, inanç temelli mücadele, alkol fiyat politikaları ve vergilendirme, alkol politikaları ve serbest piyasa gibi başlıklar konferansın çalışma konuları olarak zikredilebilir. 13 Şubat Pazartesi sabahı açılışla başlayan program 15 Şubat Çarşamba günü kapanış programı ve deklarasyonun ilan edilmesiyle sona erdi. Katılımcılar arasında DSÖ bölge ofislerinden gelen yetkililer çoğunluktaydı. DSÖ’nün birçok bölge ofisinden yetkililer toplantıda hazır bulundu. Bir oturum DSÖ bölge ofisi yetkililerine ayrıldı ve onlar bölgelerindeki son durumun değerlendirmesini yaptı. Diğer taraftan çok sayıda ülkeden sağlık bakanlıkları yetkilileri ve diğer resmi kuruluşlardan temsilciler vardı. Resmi kuruluşların haricinde STK temsilcileri ve alkol politikaları uzmanları çoğunluktaydı. Katılımcı


profilinde batılı ülkeler yoğunluktaydı. Toplantının Güney Asya’da olması hasebiyle bazı bölge ülkelerinden de katılım yoğundu ancak İslam dünyasından özellikle de Arap ülkelerinden katılım düşüktü. Bazı Arap ülkelerinden gelen bölge DSÖ temsilcileri Orta Doğudaki durumu değerlendirdiler. Toplantının Tayland’da olması nedeniyle çok sayıda yerel katılımcı da vardı, hatta Taylandlıların ulusal çalışmaları uluslararası konferanstan sonra da devam etti.

•Bir de inanç temelli mücadele başlığında bir oturum vardı, bu oturumda Budist rahipler yoğunluktaydı, bazı batılı katılımcıların da bulunduğu bu oturumda inanç temelli mücadele örneklerinde İslam’a da vurgu yapıldı ancak geniş bir coğrafyayı ve milyonlarca insanı ilgilendiren bu meselede Budist rahipler ve bazı Hıristiyan girişimlerin yanında Müslüman bir Alim de konuşturulabilirdi.

DEĞERLENDİRME

•Konferanslar devam ederken dışarıda bulunan eylem alanında tiyatrolar, konserler ve çeşitli aktiviteler icra edildi. Buradaki faaliyetlerin çoğunu Taylandlı yerel gençlik ve öğrenci grupları yürüttü.

•Organizasyon genel itibariyle olumluydu, programların başlangıç ve bitiş saatlerine uyuldu, bu açıdan çok dakik bir konferans takip ettik diyebilirim.

•Konferansların içeriğinde bazı bölgelerden uygulamalar ve fa•Organizasyonun Bangkok’un aliyetler dinledik. Bunun yanı dışında bir yerde olması ne“Alkolün HIV virüsüne etkisi sıra yeni veriler sunan saha deniyle yemek vs. gibi bazı araştırmaları azdı. Herkes temel ihtiyaçlarda eksiklikile ilgili bir oturumun ayrılması DSÖ ve bir takım Avrupa ler oldu. Şehir dışında icra dikkat çekiciydi, burada alkolün belgelerine ve raporlarına edilen programların katılımın tam olarak sağlanması HIV ve diğer bulaşıcı hastalıkların atıfla konuştu. gibi bazı olumlu tarafları yayılmasında rolü olduğu çeşitli •Deklarasyonla ilgili düolsa da, bu durum katılımcıların seçeneklerini de daaraştırmalarla ispatlandı.” zenlenen oturumda bazı raltıyor, nitekim Bangkok’u maddelerin düzenlenmesingöremeden giden çok sayıda de devletlerin müdahil olduğu katılımcı oldu. şeklinde ifadeler vardı. Bir de bu toplantıda bazı uzmanlar serbest pi•Konferansın açılışı görkemliydi ve yasa sistemine ciddi eleştiriler getirdi, Tayland Sağlık Bakanı açılışta konuşma özellikle de Dünya Ticaret Örgütüne. yaptı, DSÖ ise başkan yardımcısı düzeyinde katıldı. •Genel katılımcı profilinde dikkat çeken bir nokta da batılı örgütlerin ve uzmanların çoğunlukta olmasıydı. Bunun haricinde diğer bölgelerden gelen katılımcıların ve STK temsilcilerinin çoğu Avrupa’da faaliyet gösteren örgütlerin o ülkelerdeki şubeleri ya da uzantılarıydı. •Taylandlı Budist rahiplerin katılımı yoğundu ve bazı oturumlarda etkinlikleri fazla oldu. Budistler Dünya Alkolsüz günü olarak Buda’nın doğum günü kabul edilen ve dini bayramlarının yapıldığı kutsal günü önermektedir. Buna ilaveten Hindistan’ın daha önceden Gandhi’nin doğum günü olan 2 Ekim’i Dünya Alkolsüz Günü olarak kutladığını biliyoruz.

•Alkolün HIV virüsüne etkisi ile ilgili bir oturumun ayrılması dikkat çekiciydi, burada alkolün HIV ve diğer bulaşıcı hastalıkların yayılmasında rolü olduğu çeşitli araştırmalarla ispatlandı. Normalde sağlık açısından alkol bulaşıcı olmayan hastalıklara etkisi üzerinden ele alınıyor ancak HIV virüsü gibi bulaşıcı olan hastalıklarda da etkisi olması dikkate değer. •Konuşmacıların, özellikle de DSÖ yetkililerinin sivil toplumun alkolle mücadeledeki yerine ve önemine vurgu yapması dikkate değerdi. Yani beynelmilel alanda Yeşilay’ın ve benzeri kuruluşların çalışmalarının önemsendiği açıkça görülüyor. yesilay.org.tr / 31


HABER

Fatih Şubesi’nde Coşkulu Kongre

T

ürkiye Yeşilay Cemiyeti İstanbul Fatih Şubesi’nin Olağanüstü Genel Kurul’u yapıldı. Coşkulu geçen Genel Kurul’da Fatih Şubesi Faruk Çetin’le devam kararı alındı.

Yeşilay Sepetçiler Kasrı Kültür Merkezi’nde yapılan Olağanüstü Genel Kurul toplantısına Yeşilay Genel Başkanı Av. Muharrem Balcı, TBMM Sağlık Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Cevdet Erdöl, Yeşilay Genel Sekreteri Prof. Dr. İbrahim Keleş, eski Yeşilay Başkanları Necati Özfatura, Mehdi Sungur ve 400 Yeşilay gönüllüsü katıldı. Fatih Şube Başkanı Faruk Çetin, Yeşilay’a hizmet eden isimlere tek tek teşekkür ederek, katkılarından dolayı emeği geçen isimlere birer tablo hediye etti. Divan Başkanı ve üyelerinin seçiminin ardından konuşan TBMM Sağlık Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Cevdet Erdöl, sigara yasasının çıkarılmasında kendi çabalarının da olduğunu belirterek, “Bu yasanın çıkmasındaki emeğimden dolayı gurur duyuyorum. Bir Yeşilay gönüllüsü olarak, toplumumuzun bağımlılıklardan arınması için el birliği, gönül birliği içinde çalışmaya devam edeceğiz” dedi. Yeşilay Genel Başkanı Av. Muharrem Balcı ise, son dönemde yapılan faaliyetleri anlatarak, “Yeşilay tüm bağımlılıklarla

32 /

/ 2012 Nisan

topyekûn mücadele ederek kamu yararına çalışmaya devam ediyor. Tüm şubelerimiz büyük bir heyecanla toplumun kılcal damarlarına nüfuz etmeye devam ediyor. Şimdi yeni konseptimiz, tüm kurumlarda, insanın olduğu her yerde Yeşilay temsilcileri oluşturmak. Böylece Yeşilay her yere girmiş, her kuruma nüfuz etmiş olacak” şeklinde konuştu. Yeşilay’ın sağlık konusunda yıllardır başarıyla yaptığı çalışmalara bir hukuk ayağı eklediklerini ifade eden Başkan Balcı, şöyle konuştu: “İnsanları hedef alan, toplu ölümlere yol açan bağımlılık üreticilerin ‘İnsanlık suçu’ işlediğini söylüyoruz. Emin olun bu insanlık düşmanlarını teşhir etmeye devam edeceğiz. Bu konuda gönüllülerimizin bizlere verdiği güçle yolumuzda emin adımlarla yürüyeceğiz” Konuşmaların ardından yapılan seçimde Fatih Şube Başkanı Faruk Çetin yeniden başkanlığa seçildi. Şube Başkan Yardımcılığı’na Aykut Okur seçilirken, Ramazan Akgün Sekreter, Emine Yıldırım Sayman, Hasan Atasoy üyeliğe seçildi. Mehmet Varol Denetim Kurulu Başkanı olurken, Fatih Haras, Yakup Kemal Kalyoncu ise üye oldu. Fatih Şubesi ayrıca 83 delege seçimini de gerçekleştirdi.


AÇIKLAMA

TELEVİZYONU KAPAT HAYATA BAK! (20 - 26 Nisan Dünya Televizyon İzlememe Haftası)

1995

yılından bu yana tüm dünyada, Nisan ayının son haftasında televizyonlar kapatılıyor ve televizyonlardan çalınan zamanlar ile kitap okunuyor, spor yapılıyor, aile ve toplum iletişimindeki kayıplarımız tespit ediliyor, kısaca bu kampanyaya katılarak bir haftalığına televizyonunu kapatan bireyler yaşamın penceresini açıyorlar.

Bu yıl da kampanyayı Genel Merkez Yönetim Kurulu üyesi Filiz Sinan ve İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu üyesi Mehmet Muta Şahin’in hazırladığı “Televizyon Üzerine Tespitler” raporunu kamuoyuna açıklayarak başlatıyoruz. Kampanya için hazırlanan www.turnofftv.tuketiciler.org adresindeki siteyi de, bugünden itibaren yayınlamaya başlıyoruz.

Bu kampanya, ilk kez geçtiğimiz yıl ülkemizde de gerçekleştirilmeye başladı. Derneğimizin girişimleriyle kamuoyuna duyurulan bu kampanyaya beklenenin üzerinde katılım oldu.

Ülkemiz insanı günde ortalama 4 saatini, 75 yıllık ömrü boyunca da 9 yılını televizyon karşısında tüketmektedir. Bilinçsiz televizyon izleme eğilimi, televizyon bağımlılığına yol açmakta, televizyon izlemeye ayırdığımız zamanlarda gerçekleştirebileceğimiz birçok uğraştan ve etkinlikten mahrum kalmaktayız. Bu kampanya ile yaşamın hızla akıp gittiği milenyumda kendimize, ailemize ve topluma ayıracağımız zaman içinde üretken ve yararlı işler yapabileceğimizi hatırlatmak istiyoruz. Bilgilenme, haber alma, eğitim hakkının gerçekleştirilmesinde en önemli araç olan televizyonu yaşamımızdan tamamen çıkarmak yerine, yönetildiğimiz değil yönettiğimiz bir televizyon izleme alışkanlığını toplumda oluşturmayı amaçlıyoruz. Tüm dünyada milyonlarca insanın katıldığı bu kampanyayı, bu coğrafyanın insanları olarak bizler de katılıyor ve bir hafta süresince televizyonlarımızı kapatıyor ve yaşamı açıyoruz. yesilay.org.tr / 33


HABER

PEDALLAR YEŞİLAY İÇİN DÖNDÜ

34 /

/ 2012 Nisan


HABER

C

emiyetimizin Kültür Merkezi olan Sepetçiler Kasrı’nda toplanan katılımcılar, iki bisikletçi tarafından düzenlenen akrobasi gösterisini izledi.

Burada konuşan cemiyetin Genel Başkanı Av. Muharrem Balcı, Yeşilay’ın her türlü bağımlılıkla yıllardır mücadele ettiğini belirterek, ‘’Uzun yıllardır süren alkol ve sigara bağımlılığına karşı mücadelemiz, bir süredir bütün bağımlılık çeşitlerine karşı mücadele ile sürüyor. Kumar, uyuşturucu, teknolojinin amaç dışı kullanımı gibi her türlü bağımlılığı mücadele alanımıza aldık’’ dedi. Çevreci, dumansız hava sahası için çalışan, gençlere spor yaptıran çok sayıda kurumla ortaklaşa çalışmalar yaptıkla-

rını vurgulayan Balcı, ‘’İnşallah önümüzdeki aylarda Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı kuruluşlarla da bu çalışmaları sürdüreceğiz. Milli Eğitim Bakanlığıyla yaptığımız önemli hazırlıklar var. Bütün bir insanlığa mesaj vermeye çalışıyoruz. Her türlü bağımlılık insanı köleliğe sürükler. Lütfen herhangi bir bağımlılık yapıcı madde kullanmadan önce bir kez daha düşünün. Çocuklarımızı ve geleceklerini düşünün. Onlara temiz bir dünya bırakalım istiyoruz. Biz bütün dünya insanlarının bağımsızlığı için mücadele eden bir kuruluşuz’’ diye konuştu. Bisikletliler Derneği üyesi amatör bisikletçiler ve Türkiye Yeşilay Cemiyeti gönüllülerinden oluşan katılımcılar daha sonra rehber eşliğinde Eminönü, Sultanahmet, Yedikule, Fatih ve Sirkeci’yi kapsayan bisiklet turuna çıktı. yesilay.org.tr / 35


ÖZEL HABER

YEŞİLAY AMCA Ahmet Yeşilay Hazırlayan: Hazırlayan: Görkem Görkem Çelebi Çelebi Akbaş Akbaş

36 /

/ 2012 Nisan


ÖZEL HABER

A

hmet Yeşilay 1929 Afyon doğumlu. 6 çocuk ve 18 torunun nafakasını kum ocağı işletmelerinden kazanmış olan Ahmet Yeşilay’ın belirgin özelliği sıkı bir Yeşilay gönüllüsü olması.

Ahmet Amca’nın Yeşilay Cemiyeti ile arasındaki bu bağ; 1968’de BMC marka bir kamyonet almasıyla başlar. Bu tarihten itibaren sigaranın zararlarını anlatabilmek için kamyonetine Yeşilay amblemi ve logosunu yaptırıp, sloganlar yazarak mücadeleye atılır. Gittiği her yerde sigaranın zararlarını anlatmaya başlayan Ahmet Amca, bu çalışmaya doğal olarak ailesinden başladı ve 5 erkek 1 kız evladına hiçbir surette sigara kullandırmadığı gibi diğer zararlı alışkanlıklardan da uzak tutmayı başardı. Aile efradı ile yetinmedi, köy düğünlerinde adet olan gençlere bedava sigara dağıtılmasının önüne geçmek için Belediye Başkanı ile görüştü ve başarılı da oldu. Kum taşımacılığı yapan Ahmet Amca, arabasında sigara ve alkol içilmesine hiçbir şekilde izin vermedi. Çocuklarının eğitimine verdiği önem onların da sıkı bir Yeşilaycı olmasını sağladı. Çocuklarından sonra ise torunları… Öyleki yaptığı çalışmaları afişlerle desteklemeye başladı ve bu afişlerin sayısını her geçen gün artırdı. Sayısı artırılan bu afişleri ise civar Milli Eğitim Müdürlüklerine göndermeye başladı. Bilhassa Yeşilay haftasına yakın tarihlerde yaptığı bu çalışma ile bu haftanın unutulmamamsını hedefledi. Kapalı alanlarda sigara yasağından duyduğu memnuniyeti her fırsatta dile getiren Ahmet Amca, sigara mücadelesinde en büyük faydayı öğretmenler ve doktorların birlikte yapacağını düşünüyor. Zira köy gençliğinin en çok örnek aldığı kimselerin bu isimler olduğunu ve bunların da fazlası ile sigara kullandığından şikâyet eden Ahmet amca hükümetin bu konuda da bir kısıtlamaya gideceği günleri sabırsızlıkla bekliyor. Sigara bıraktırma merkezlerinin, denetim sağlayacak birimlerin daha dikkatli çalışmaları gerektiğini düşünen Ahmet Amca, sıkı denetim yapılmadığı takdirde kapalı alanlarda bile yasağın delinebileceği endişesini taşıyor. Bu kaygıların önüne geçebilmek içinse sadece ilgili birimlerden çalışma beklemiyor, yazdığı yazıları kendi imkânlarını kullanarak bastırıyor ve gençlere dağıtıyor. Ahmet Yeşilay, bağımlılık illetinin en çok gençleri etkilediğini düşünerek onlarla özellikle ilgileniyor. Zaman zaman gençlerin kaba davranışlarına maruz kalsa da bu mücadeleden asla vazgeçmiyor. Aileleri de bu konuda birincil derecede sorumlu tutuyor ve onların da kendilerini bu hususlarda dikkatli olmaya davet ediyor.

Tüm köy halkı Ahmet Amcayı fanatik bir Yeşilaycı olarak görüyor ve yaptığı işlere saygı duyuyor. Ahmet Amca, Yeşilay Cemiyetine o kadar büyük bir samimiyetle gönül vermiş ki “AĞIRKAT” olan soyadını 1990’lı yıllarda “YEŞİLAY” olarak değiştirmiş. Bu şekilde Yeşilay ile olan gönül ve dava birliğini nüfus cüzdanına kadar taşıyacak bir resmiyete dönüştürdü. Ahmet Amca, seçim zamanlarında da bir siyasetçi gibi çalışmalar yaptı. Milletvekillerine, belediye başkanlarına, muhtarlara yaptığı ziyaretlerde hep bağımlılıklarla nasıl mücadele edilmesi konusunda istişarelerde bulundu. Bu çalışmalar neticesinde dost kazandığı kadar düşman da kazanan Ahmet Amca’nın yolu karakola kadar düştü. Yaptığı Yeşilay faaliyetlerinden rahatsız olan bir kişin saldırısına uğrayan Ahmet Amca da misli ile karşılık verince olay karakolda neticelendi. Böylesi tatsız olaylarla karşılaşılsa da günümüzde bu mücadeleye destek verenlerin sayısının artması Yeşilay Amcanın en büyük tesellisi. Okullara doktor eşliğinde giden Ahmet Amca, doktorların sağlık sunumlarından sonra bağımlılıklarla nasıl mücadele edilmesi gerektiğine dair konuşmalar yaptı. Önceden sadece erkelerde gördükleri sigara alışkanlıklarının kız çocuklarında da görülmeye başladığını söyleyen Ahmet Amca’nın en büyük temennisi, gençlerimizin ve dolayısıyla geleceğimizin bu bağımlılık üreticilerinden kurtulması. Bu bilinç ile hareket eden gönül dostları olduğu müddetçe, Yeşilay Davası hiçbir surette akim kalmayacaktır. Allah sayınızı artırsın Ahmet Amca… yesilay.org.tr / 37


RÖPORTAJ

Salih Memecan Röportaj: Sümeyya Olcay Fotoğraf: Rabia Koyuncu – Fatih Aysu

Bizim City ve Sizinkiler köşesinin çizeri Salih Memecan ile Mimarlık Fakültesinden mezun olup, uzun yıllar yurtdışında eğitim aldıktan sonra nasıl karikatürist olduğunu konuştuk. Yetmedi bir karikatüristten nasıl Medya Derneği Başkanı olduğunu da… 38 /

/ 2012 Nisan


Mimarlık Fakültesinden mezunsunuz. Mimarlık sonrasında sizi karikatür çizerliğine götüren süreç nedir?

verilebiliyor. Ben de karikatürlerle daha rahat bir konu veya olguya karşı cevabımı verebiliyorum.

Karikatürlüğe hep küçük yaşlarda geçilir. Her çocuk karikatür çizer, bazıları bırakır, bazıları devam eder. Ben çizmeyi sevdiğim için devam ettim ve karikatürist oldum. Ama karikatüristliği meslek olarak görmedim. Bir mesleğim olsun yanında da karikatür çizeyim diye düşündüm. Meslek olarak da Mimarlığı seçtim ve çok da doğru bir tercih yaptığımı düşünüyorum. Dört yıl ODTÜ’de Mimarlık okudum, üç yıl Ortadoğu’da master yaptım, ardından iki yıl da Amerika’da doktora yaptım, daha sonra karikatüristlik serüvenim tam anlamı ile başlamış oldu.

Karikatürler ile verdiğiniz mesajlar dolayısı ile hiç mahkemelik oldunuz mu?

Çoğu karikatürünüzde tarafsızlığınız söz konusu iken, siyasi karikatürleriniz dolayısıyla adınız genellikle o zamanki iktidar ile yandaş olarak geçiyor…

Mimarlık yaptınız mı? Bu alanda bir yıl öğretim üyeliği yaptım. Bir kaç ay da farklı yerlerde mimar olarak çalıştım. Ama bana karikatüristlik çok daha cazip geldi, çok ağır bastı. Şöyle düşünüyorum; demek ki insanların karikatüriste daha çok ihtiyacı varmış. Siyasi karikatürlerinizle biliniyorsunuz. beri sürekli siyasi karikatürler mi çizdiniz?

Her siyasi karikatürist muhakkak çizdiği bir karikatürden dolayı mahkemelik olmuştur. Eskiden karikatüristlere dava açılması daha çok oluyordu, şimdilerde azaldı. Sırf bir karikatürden dolayı mahkemelik olunması, bir karikatüre dava açılması çok yanlış bir durum. Bunların olmaması gerekiyor, çünkü yakışmıyor.

Başlangıçtan

Bende tarafsızlık değil de yandaşlık var. Ben hükümete yandaş değilim; hükümetin bazı fikirlerine yandaşım, bazılarına da karşıyım. Ben Türkiye’nin değişmesinden yanayım. Türkiye’nin şimdiye kadar geldiği düzenden memnun değildim. Hükümet politikalarının daha insan merkezli olması

Siyasi karikatürleri küçüklüğümden beri çiziyorum. Çocukluğumda da sadece siyasi karikatürist olunurmuş zannediyordum; siyasi karikatüristliğimin 20.yılında çocuklara da bir şeyler çizmenin ilginç olacağını fark edene kadar. Yaklaşık yirmi bir yıl önce ilk olarak Limon ve Zeytin’i çizmeye başladım. O günden beri çocuklar için de çiziyorum ve bu işten çok da zevk alıyorum. Çocuklar için bir de 69 yıllarında Bızdık diye bir kahraman tasarlamıştım. Tüm bunlardan sonra fark ettim ki esasında kendim de çocukmuşum. Peki, sizin için karikatür nedir? Karikatür benim için bir iş, aynı zamanda çok zevk aldığım bir uğraştır. Karikatür aslında bir iletişim yoludur. Birileri kendilerini yazı veya söz ile ifade edemezse başka türlü iletişim araçları ile kendini ifade etmeye çalışır. Benim aracım ise karikatürlerdir. Bu işi bir kısım insanlar da meraktan yapıyor. Bu iş profesyonel olarak yapılınca da karikatüristlik oluyor. Karikatürler ile istenilen mesaj çok kolay yesilay.org.tr / 39


RÖPORTAJ

met benim işime gelmeyen, doğru olduğunu düşünmediğim şeyleri yaptığı zaman da hükümeti eleştiriyorum ama genelde benim işime gelmeyenleri muhalefet savunuyor. Yani karikatüristin tarafsız olması gerekmiyor, zaten olmaması da lazım. Karikatür yorumdur, üstelik siyasi bir yorumdur. Yorum demek taraf demek. Yorum yapman için de belli bir açıdan bakıyor olman gerekir. Bu noktada benim açım belli. Yıllardır aynı doğrultuda çiziyorum. Benim gibileri yandaş gibi yorumlayanlar genellikle başka bir yanda olduğu için onlar kendilerince görüp kendilerince değerlendiriyorlar. Karikatüre bir yorum diyorsak eğer, ciddi bir iş ve mesajdan da bahsedebiliriz. Çizgiler sınırlanmamalı, çizgilere dava açılmamalı diyorsunuz. Peki, inanca, kültüre, örf adetlere karşı bir yorum ortaya çıktığında?..

gerektiğini, daha az baskıcı bir devletin olmasını düşünüyorum. İnsanların değerlerinin önemli olduğunu fark eden, bunlara sahip çıkan ve vatandaşların değerlerini serbestçe uygulayabilecekleri, değerlerine özgür bir şekilde sahip çıkabileceği bir Türkiye istiyorum. Bu zamanın iktidarı reformist olduğundan bunlara dikkat ediyor. Bu anlamda yapılması gereken olguların daha çok önünü açıyor. Dolayısıyla hükümet özgür oldukça, özgürlüğün, demokrasinin yolunu açtıkça ben de hükümeti desteklemeye devam edeceğim. Bu yönde muhalefet olanları da desteklemiyorum. Hükü-

40 /

/ 2012 Nisan

Çizgiler yasalar ile sınırlandırılmamalı. Bir karikatür editörün kontrolünden geçtikten sonra yayınlanır. Bu noktada editörün insanların inancına, kültürlerine aykırı şeyleri koymaması gerekir. O büyük kitlelere hitap eden gazetelerde yayınlanan aykırı karikatürlerin gazeteye koyulup koyulmaması editörün işidir. Şuna da dikkat etmek gerekir; sırf birisi inanca karşı bir şey dedi veya çizdi diye onu hapse atmak da yanlıştır. Sonuçta ortada bir fikir özgürlüğü var. Sadece o fikirleri büyük mecralarda yayınlayıp yayınlamak da birilerinin görevidir. O görevli, aykırı, marjinal, saygısız fikirleri yanlışlığı çoğaltmış olur. Ama her yanlış fikri hapse atmaya kalkarsak işin içinden de çıkamayız. Mesela Hz. Muhammed (sav) karikatüründe iş editörün provakosyon yapma çabasıydı. Yaptı da, fakat yanlış olduğunu gördü ve öğrendi. İnsanlar karikatüre eğlence nazarı ile bakıyor. Karikatürün hakkı bu mudur? Hayır, bu değil, karikatüre salt eğlence diye bakılmaması lazım. Çünkü orada ciddi mesajlar veriliyor. Oradaki yorumun karikatürize edildiğinin bilinmesi gerekir. Karikatür


komikliktir, tam anlamıyla eğlence de değildir ama ciddi bir şey de değildir. Karikatür bir mesajı gayri ciddiyetle verir. Sen bir karikatürü tam kelime anlamıyla alırsan hata yaparsın. Kendini gereksiz yere verilen mesajlardan dolayı üzersin. Nasıl karikatürist olunur? Yahut karikatürist olunur mu, doğulur mu? Karikatürist olunur. Hazır karikatürist olacaklar için anlatıyorum. Üç unsura dikkat edilmesi gerekir. Birinci olarak çizebiliyor olman lazım. Çizebilmen için de küçük yaşlardan beri çok çizmen, çizmeyi sevmen lazım. Çok çizen birçok insan bu yolda belli bir yol kat edebilir. Çizmek işi çok da kabiliyet gerektiren bir iş değildir. Çizemeyen insanlar belli bir şeyden sonra çizmeyi bıraktıkları için kabiliyetlerini de köreltmiş insanlardır. Her çocuk genelde karikatür çizebiliyor. Bazıları ben kuş ile çizemiyorum, çöp adam bile çizemiyorum diyor. Hâlbuki bunları çocukken çizebiliyordu. Nasıl her çocuk yazabiliyor, her çocuk konuşabiliyor veya yürüyebiliyor; aynı şekilde her çocuk çizebilir de. Ama bunun için yönlendirme ve uğraşı şart. İkincisi komik olmak lazım. Komiklik ve mizahi anlayış karikatüristliğin

fdf

Karikatüristin tarafsız olması gerekmiyor, bilakis olmaması lazım…

gereğidir. Komik olman için de farklı bakman, farklı görmen lazım. Herkes gibi bakarsan, herkesin düşündüğü gibi düşünürsen, sorgulamazsan komiklik diye bir şey de bulamazsın. Onun için sorgulayıcı olacaksın. Üçüncüsü bilgili olman lazım. Sonuçta insanlara bir mesaj veriyorsun. Hem de her gün mesaj veriyorsun. O mesaj da bilgiyle, bilgili olmakla gerçekleşir. Bunun da gerçekleşmesi için çok okuman, ödevini iyi yapman, derslerine çalışman, iyi okullara gitmen lazım. Böylece karikatüristlik için iyi adımlar atmış olursun. Çizerlik yanında Medya Derneği başkanısınız. Medya Derneği neden kuruldu? Amacı nedir? Türkiye değişiyor, demokratikleşiyor diyoruz. Farklı bir Türkiye oluyor ve bunun yanında Türk basını da değişiyor. Eskiden tek bir kesime hitap eden gazeteler çıkıyordu, şimdi ise her kesime hitap eden, her kesimden çıkan gazetecilerin çıkardığı gazeteler oluştu. Türk medya yelpazesi çok genişledi. Hâlbuki basının temsili yine eskisi gibiydi, basın sırf belli bir kesimi temsil ediyordu. Bu temsilin yanlış olduğunu düşünüp, daha geniş bir medya temsilciliği için, o geniş yelpazeyi temsil etmek için Medya Derneğini kurduk. Amacımız daha demokratik bir toplum için medyanın kalite standartlarının yükseltilmesini teşvik eden, destekleyen ve yönlendiren bir medyacı topluluğunun oluşması için gerekli adımları atmaktır. Medya Derneği’nin faaliyetleri nelerdir? Medya değişiyor dedik. Birinci olarak bu değişimin anlaşılması gerekir. Medyada ne değişiyor, neler oluyor? Bunların cevabının öğrenilmesi gerekir. İkincisi, kaliteli bir demokrasi ve kaliteli bir değişimin olabilmesi için medyanın da kayesilay.org.tr / 41


RÖPORTAJ

Çizer ve başkanlık dışında Salih Memecan kimdir? Görünmeyen Salih Memecan’ı anlatabilir misiniz? Normal de eğlenceli bir adamımdır ama bütün sanatçılarda olduğu gibi stresli ve gerginimdir. Bazen depresif de olabiliyorum. Eğitime çok önem veririm. Eğitim için de uzun yıllar Amerika’da yaşadım. California’da 1969 yılında burslu olarak bir yıl lise okudum. Daha sonra yine Amerika’da 7783 arası burslu olarak doktora yaptım. 1998 yılında ailemle birlikte tekrardan Amerika’ya gittim ve dokuz yıl orada yaşadık. Bu gidip gelmelerim devam ediyor. Kızım hala Amerika’da, oğlum ise Zurich’te. Karım her yerde(gülüyor). Milletvekili olduğundan dolayı kendisi çok yoğun. Nasreddin Hoca’ya demişler ‘karın çok geziyor’ diye. ‘Yok’ demiş; ‘çok gezse eve de uğrardı’. İşlerinden dolayı yurtiçi ve yurtdışı ziyaretleri yoğun olarak devam ediyor. Çağımızın bağımlılıklarından biri de teknoloji bağımlılığı oldu. Bilhassa sosyal medya bağımlılığı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

liteli olması gerekiyor. Bundan dolayı biz medya eğitimine çok önem veriyoruz. Dernek faaliyetleri içersinde açtığımız medya okulları, yaptığımız yurtiçi ve yurtdışı seminerler, konferanslar bu eğitimin oluşması içindir. Üçüncü olarak da medyada basın özgürlüğü fikrini oluşturmaya çalışıyoruz. Türkiye’nin bu kadar değişmesine ve gelişmesine rağmen basın özgürlüğü gerektiği yerde değil. Biz de bu basın özgürlüğünü sağlamak için lobi faaliyetlerimizi gerçekleştiriyoruz. Medya Okulu’ndan bahsedebilir misiniz? Bu okul hangi ihtiyaca binaen açıldı? Medyadaki değişimi anlayacak, haberciliğin temellerini kavrayacak, gazete, TV, radyo ve internet yayıncılığının işleyişini öğrenecek kişilerin buluştuğu bir programdır. Medya sektörüne kalifiye eleman yetiştiriyoruz da diyebiliriz. Medya Okulu Cumartesi günleri yapılan 8 haftalık bir projedir. Orada tecrübeli, alanında ünlü, işini iyi yapan gazetecileri genç gazetecilerle buluşturuyoruz. Gazeteciliğin teorisi okulda öğrenilebilinir, pratiği de okulda öğrenilebilinir ama bunu böyle iyi yapan ustalardan öğrenmek herkese fırsat olmaz. Medya Okulu her kesime açık olan, medyayı profesyonel olarak tanımak ve bu alanda kendini geliştirmek isteyenler için çok kaliteli bir eğitim projesidir. 42 /

/ 2012 Nisan

Her şeyin aşırısı, bağımlılığı tehlikedir. Bağımlılık içerisine girerseniz bir kız arkadaş da tehlikedir, aynı şekilde teknoloji de tehlikelidir. Teknolojinin ilerlemesi ve yeni bir şeylerin ortaya çıkması insanlara cazip geldiği için, insanlar teknoloji aletleriyle ilgileniyorlar. Yeni çıktığı için insanlara ilgi çekici geliyor ama bir müddet sonra tüm bunlar yerli yerine oturuyor. Amerika’da bu konuda ciddi şeyler duyuyorum; çocuğun bir tanesi günde bilmem kaç bin tane mesaj gönderiyor. Bu kadar mesajı nasıl atmış diye bakıyorsun çevrene ama birileri hep cık cık cık diye yaşıyor. Çoğu insan sosyal medya içersinde boğulmuş durumda amaç dışı kullanım gerçekleştiriyor. Bende de bir bağımlılık var. Haber sitelerinde aşırı derecede zaman kaybediyorum, girip haberleri okuyorum hem de gereksiz bir şekilde. Haberleri öğreniyorum ama o ne demiş, bu ne yazmış köşe yazısında diye tüm haber sitelerini dolaşıyorum. Aslında hayatta


her şeyin dengesini bulmak zorundayız. Aksi takdirde her türlü zararlı alışkanlık ve bağımlılık ortaya çıkabilir. Teknoloji bağımlılığı kapsamında bir çocuğun internette bir sürü arkadaşı olması tehlikedir ama o çocuğun sokağa çıkması da bir tehlikedir. Mesela benim annem benim sokağa çıkmama izin vermezdi. Ama sırf sokağa göndermemek için eve internet bağlatıp çocuğun evde kalmasını sağlamak da zararlıdır, çünkü çocuğun internette kimlerle konuştuğunu, ne yaptığını bilmiyorsun. Bu bağlamda ebeveynlerin iyi bir şekilde bilinçlenmesi gerekir. Medya teknolojileri nasıl kullanılmalı? Biz bu konuda çok dert yanıyoruz, bu konuda çok çalışıyoruz. Şimdilerde ise sosyal medya üzerine uluslararası bir konferans hazırlıyoruz. Şu anda medyanın nereye gideceğini kimse bilmiyor. Belki sosyal medya alıp götürecek tüm olayı, belki sosyal medya büyük medyayla içi içe girip o şekilde kullanılacak. Şimdi Newyork Times’ın 160 tane web bloğu var. Demek ki bu blog yazmayla, normal gazete bir arada devam ediyor. Eskiden haber deyince Amerika’da ne olmuş Ankara’da ne olmuş Afganistan’da ne olmuş, bunları okuyorduk. Hâlbuki şimdi haber diye kuzenime ne oldu, eski sınıf arkadaşım ne yaptı? Bunlara bakıyoruz. Dolayısıyla haberin tanımı da çok değişti, yeni bir haber anlayışı geldi. Sen sırf Ankara’daki olaylarla, siyasi olaylarla, magazin haberleri ile ilgilenmiyorsun, bütün arkadaşlarından da haber alıyorsun. Her şeyin çok daha farkındasın. Onun için bu sosyal medyayı veya öbür teknolojiyi ihmal etmeden nereye gidiyoruz diye anlamak lazım. Gazete, TV gibi mecralar da hep değişime açık. Ne olacağını bilmiyorsun. Bu yüzden medya teknolojisini kendi kararların ve iraden ile kullanman lazım. Medya kullananları eğitmek kadar medyada kaliteyi de arttırmak gerekmez mi? Bizler de eğitimi bunun için veriyoruz. İki türlü medya eğitimi vardır. Bir tanesi şimdiye kadar yapılanı yine aynı şekilde ama daha iyi yapmayı öğretmek, nasıl daha iyi haber yazılır, nasıl daha iyi röportaj yapılır, nasıl daha iyi karikatür çizilir, nasıl daha iyi sayfa tasarlanır bunun eğitimini veriyoruz. İkincisi ise ne olduğunu bilmediğimiz bu değişim sonucunda olacak olaylara kaşı hazır olma eğitimi veriyoruz. Yani sosyal medyayı kullanma eğitimi ile web sitelerini kullanma eğitimi ile medyacıları eğitiyoruz. Bunlar işin geleceğe hazırlıklı olma tarafıdır. Medya kullananları eğitmek ile medyada kaliteyi de arttıracağımıza inanıyoruz. Televizyonun insanların yaşamında vazgeçilmez konumu ile insan ve toplum üzerindeki etkileri giderek artmakta ve TV yaşamsal alanda önemli bir referans olarak gösterilmektedir. Bu bağlamda seyircinin eğitilmesi hakkında ne

düşünüyorsunuz? Şu anda okullarda verilen medya-okuryazarlığı dersleri bunun için yeterli olacak mı? İnsanların sorunu televizyonda gösterilen her şeyi sahici sanmalarıdır. TV’de çok farklı diller var, biri böyle derse diğeri başka diyor. Çok fazla medya aracı olduğu için TV’nin nasıl kullanılması çözümü insana düşüyor. İnsan artık kendi doğrusunu kendisi seçmek zorunda kalıyor. Medya okuryazarlığı dersinin bu konuda faydası olur; ama kişinin kendi kafasını kullanıp, kendi değerlerini kullanıp, kendisi tercihlerini yapacak. Çocuk için anne baba yön verici olacak. Amerika’da 1980 ile 2010 arası yapılan araştırmaya göre özellikle gençler arasında sigara tüketimi, içki tüketimi, esrar tüketimi azalmış. Bu konuda Amerika’da bir iyileşme söz konusu. Bunun için son zamanlarda çok sıkı tedbirler alınıyor. Türkiye’de de gerek devlet politikaları ile gerek halkın sağduyusu ile teknoloji, sigara ve diğer bağımlılık türlerinde korunma olarak önleyici tedbirler alınmış durumda. Umarım bu konuda bilinçlenmiş ebeveynler yetişir. yesilay.org.tr / 43


RÖPORTAJ

Ali Murat Güven Röportaj: Adalet Canlı Akbaş – Asude Zeynep Cömert

Yeni Şafak gazetesi sinema-TV yazarı Ali Murat Güven ile söyleşi

‘TÜRK TOPLUMUNUN RUHU ÜZERİNDE 150 YILDIR İTİNÂYLA ÇALIŞIYORLAR’ 44 /

/ 2012 Nisan


Pek çok televizyon programı, içerik ve kalite itibariyle toplumsal beğeni seviyemizi her geçen gün biraz daha düşürmekte… Hattâ, bu gibi programlara verilen uyarı ve cezalar bile artık durumu değiştirmeye yetmiyor. Medya ve sanat dünyasındaki bu genel gidişi toplumumuz adına nasıl yorumlamalıyız? Genel ahlâkî değerlerimizi yozlaştıran bir yayıncılık anlayışına karşı ne tür önlemler alınabilir? Toplum olarak, böylesine ilkesiz bir basın-yayın sektörünün kucağında, onun -aslında hiç olmayan- merhametine yaslanarak hayırlı bir istikamete doğru gitmediğimiz kesin… İlk katmanında ölçüsüz bir “kâr etme hırsı”nın yer aldığı bir düzen bu ve sinema-TV dünyası üzerine yazıp çizen pek çok aydın da medyadaki yozlaşmaya yönelik eleştirilerini hep ekonomik rekabetin yol açtığı tahribat üzerinden temellendiriyor. Böyle bir yorum kısmen doğru olmakla birlikte, yaşadığımız çürümeyi bütün boyutlarıyla açıklamakta yetersiz kalır. Ülke olarak, kadim ahlâkî değerlerimizi iğdiş eden bir sinema ve televizyon yapımcılığı anlayışı, daha genel olarak da sanat ve medya düzeninin gerekçeleri üzerine konuşurken, ilk aşamada karşımıza çıkan ekonomik gerekçelerin bir katman daha altına inmek gerekiyor. Bu yaklaşımın ardında, en az 100-150 yıla yayılan çok daha ince bir hesap var. O hesap ise ekonomik kazançların da ötesinde, Anadolu insanını Avrupa kültürü karşısında farklı ve ayrıcalıklı kılan millî ve manevî algıların sistematik bir şekilde iğdiş etme çabasıdır. Biz düşmanlarımıza yakamızı 1918-Mondros Ateşkes Anlaşması’nda kaptırmadık aslında; bu tarihten çok daha önce, Tanzimat Fermanı’yla kaptırmıştık. O tarihten beri de ülkemizde her türlü insânî ve ahlâkî değer, umulduğunun, beklenildiğinin aksine geriye doğru gitmiştir. Bir toplumsal reformun hayırlı olup olmadığına karar vermenin yegâne yolu, o reformun ardından elde edilen istatistikî verilerdir. Biz, adına “modernleşme” denilen hamleler zinciriyle birlikte, okuma-yazma oranının yükselişi dışında, insanı insan yapan ulvî değerlerin toplumun geneline yayılması gibi bir ölçütte hiçbir ciddi ilerleme kaydedebilmiş durumda değiliz. Evet, belki Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla kıyaslanamayacak kadar çok sayıda zenginimiz var. Fakat aynı zamanda çok daha fazla sayıda katilimiz, fahişemiz, dolandırıcımız, sapığımız, yolsuzluğa daha fazla meyyal kamu görevlilerimiz de türedi. Bu gibi radikal modernite hamleleri topluma bir sokak köpeğini ya da kedisini koruyup kollama dürtüsü bile kazandıramamışsa, kaydedilen diğer ekonomik sonuçları beni fazlaca ilgilendirmiyor. Müslüman Türk toplumunun bozulup laçkalaşmasını, modernite karşısında direncini yitirmesini isteyen güç odağı,

son 100-150 yıl boyunca sistematik bir şekilde çalıştı. O güç odağı da bir tek kişi ya da bir tek ülke değildir, geleneklerine bağlı Müslüman bir Türkiye’nin, kendilerince temsil edilen “aydınlanma hareketi”nin Doğu’ya doğru yayılımı karşısında ciddi bir engel oluşturduğunu varsayan bütün bir Avrupa’dır; giderek Batı düşüncesinin tamamıdır. Yalnızca kendi bölgesine değil, Doğu coğrafyasının en uç noktalarına kadar kültürel, ekonomik ve politik lider olma sevdasındaki Avrupa, bizi Tanzimat’tan bu yana maddeci medeniyetinin sularında iyice yumuşatılmış, mevcut pozisyonundan çok daha kolay yenilip yutulur bir lokmaya dönüştürmek üzere canhıraş bir mücadele veriyor. Bunu da ülkemiz entelektüellerine uzunca bir zamandır dayattıkları “Merkez/hâkim medeniyet biziz” algısıyla bir yere kadar başardılar, ancak mayamız o kadar sağlam ki, hâlâ tam olarak pes etmiş değiliz. Medya ve sanat dünyası da bu yöndeki yıpratıcı-yıkıcı çabaların stratejik etkinlik alanları arasında yer alıyor. Bütün dertleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra esir ettikleri Japonlara karşı sinsi bir şekilde yürüttükleri kimliksizleştirme operasyonunun bir benzerini bizim üzerimizde uygulamaktır. 20’nci yüzyılın başlarından bu yana da “ilkel toplumumuzu” (!) eğitip muasır medeniyetler seviyesine çıkartmak iddiasıyla, Türkler’in ulusal kimliği, bizi tarih boyunca biz yapmış o kolektif ruh hâli üzerinde oldukça titiz bir dönüştürme çalışması yapmaktalar… - RTÜK’ün, Kültür Bakanlığı’nın radyo, televizyon ve sinema sektörüne yönelik yasal denetimleri, bu konudaki uygulamaları sizce yerinde ve yeterli mi? Ayrıca, bu gibi uygulamalar demokratik mi, denetim sürecinde basın-yayın ve sanat özgürlüğüne aykırı bir tutum oluşuyor mu? Televizyon yayınları kapsamında, devletin üzerine düşen görevi yerine getirmesi hususunda Batı ülkelerinde durum nedir? Batı ülkelerinde de durum öyle çok parlak değil; fakat kabul etmek gerekir ki ABD, İngiltere, Almanya gibi ülkelerde radyo-televizyon kuruluşlarını denetleyen resmî yapılanmalar bizdeki RTÜK’ten daha köklü, yayıncılar karşısındaki yönlendirici yetkileri de yine bizdekinden çok daha fazla… Türkiye’de, yine kısmen bu resmî kurumu yönetenlerden kaynaklanan gerekçelerle, RTÜK kurumuna karşı açıkça hissedilir bir “saygısızlık psikolojisi” var. RTÜK, muhataplarında da toplumda da gerçekte olması gereken yüksek saygı ve güven duygularını oluşturamadı; özellikle yayıncı çevreler üzerinde tam bir otorite kuramadı. Çünkü aynı türden hatalara imza atan iki program karşısında farklı farklı ceza uygulamaları, izleyicinin sıkça şikâyet ettiği sivri yayınlara yönelip gözden ırak kalmış bir sürü zararlı yayını pas geçmeler, bazen düpedüz ideolojik gerekçelerle kanal kayırmalar yesilay.org.tr / 45


RÖPORTAJ

Daha önce de başka bir röportajda söylemiştim; RTÜK bugünkü yapısı ve sınırlı yetkileriyle ülkedeki zıvanadan çıkma/çıkarma sürecini durdurmaya yeterli gelmiyor. Daha geniş kapsamlı yetkilerle donatılmış, aynı zamanda da iktidar karşısında daha özerk, yetkilerinde daha güçlü ve bu geniş yetkilerle sektörü hizaya sokabilen süper bir RTÜK’e ihtiyacımız var. Çünkü mevcut yapı Türkiye gibi gözü dönmüş bir yayıncılık rekabetinin tezgâhında un ufak olan “denek” konumuna itilmiş ülkelerdeki görsel-işitsel tehditleri durdurmaya yetmiyor. Daha sert kurallar ve daha ödünsüz bir kurum olmalı; fakat dediğim gibi, politik tarafgirlik tartışmalarını ortadan kaldıracak şekilde, aynı zamanda iktidarlar karşısında da daha özerk… Örneğin, kanalı belli bir süreliğine komple kapatma seçeneği çok etkili bir cezaydı, fakat ortaklaşa bir yaygarayla bunu yürürlükten kaldırmayı başardılar. Oysaki sektörün en korktuğu cezaydı kanal kapatma, mutlaka devam etmeliydi, etseydi yayıncılığımıza genel anlamda çeki düzen verebilirdi. Ne yazık ki bu konudaki mücadeleyi yayıncılar cephesi kazandı. Batı’daki pek çok ülkede ise standart bir yayıncılık suçunun standart bir karşılığı bulunuyor. Bunlar kanaldan kanala, günden güne, yönetimden yönetime değişmez. Cinsellik/ çıplaklık, argo, şiddet ve diğer olumsuz davranışların teşhiri karşısındaki duruş bellidir. Uyarıcı simgeler bizdekinden daha kesin ve görünür şekilde kullanılır, verilen cezalar bizdeki kadar kolayca tartışmaya açılamaz. Ne sinemada ne de radyo-televizyonda… Bir de batıda para ödenerek abone olunan ve şifreli olarak yayımlanan kanalların hukukuyla “public area” dediğimiz halka tamamen açık bedava alanın yasal hükümleri büsbütün farklıdır. Erişkin kişi ABD’de parayı bastırıyor, kredi kartı gibi bir şifre alıyor ve rahatlıkla pornografik yayın izliyor. Ancak, aynı ABD’de aile üyeleri sofrada akşam yemeklerini yerken televizyondaki bir dizide hafiften dekolte giyinmiş bir kadın ya da “Son of a bitch” diyen bir adam da göremezsiniz. Her şeyin yeri, zamanı ve nasıl yayınlanacağı inceden inceye belirlenmiş durumda… Öte yandan, sinema filmi işletmeciliği de bir tarafıyla çok özgür, fakat diğer tarafıyla ise ABD’de MPAA, İngiltere’de BBFC gibi denetçi kuruluşlar sinemacılara nefes aldırmıyor. 46 /

/ 2012 Nisan

AB uyum yasaları ve birliğe giriş sürecine paralel olarak, büyük sancılar eşliğinde de olsa, saydığım bütün sorunlar teker teker çözüme kavuşacak. Kalbim bugünkü manzara karşısında sıkışıyor, fakat yine de gelecekten ümitliyim.

gibi nahoş hadiseler yaşandı geçmişte… Bunlar da RTÜK’ün sektöre ve topluma -sözgelimi bir ABD’deki türdeşi kadarağırbaşlı bir görünüm sunmasını engelledi. Şu anda Türkiye’deki yayıncılar RTÜK’e zerre kadar saygı duymuyorlar, yalnızca verecekleri cezalardan dolayı ondan için için korkmaktalar… Yani çocuğunu eğitme yeteneğinden yoksun, yalnızca onu zırt pırt döven bir baba karşısında duyulan vahşi korku gibi bir şey bu…

Bir filmde tek bir “fuck” sözcüğünün geçmesi o filmin “kötü dil” (bad language) açıklaması eşliğinde “R” (Restricted / sınırlandırılmış) sertifikası alması için yeterlidir. Ha, bu sertifika o filme giren kitlenin önünü kapıda kesiyor mu? Hayır. Fakat ABD’de ebeveynler çok önemli bir baskı grubunu oluşturmakta. Bu tür sınıflandırmaları ısrarla talep eden aile dernekleri var. Onlar bir filme çocuklarıyla birlikte gitmeye niyetlendiklerinde, afişteki “R”yi gördüklerinde çoğu kez gitmekten de vazgeçiyorlar. Sistemin özü yasaklamak değil, önceden uyarmak üzerine kurulu ve toplumda da bu bilinç artık iyice oturmuş durumda. Çoğu aile bile bile çocuğunu zararlı görüntüler ve mesajlar içeren bir filme götürmüyor, göndermiyor. Bizde ise gidin herhangi bir sinemaya, Kültür Bakanlığı denetim kurulu hangi yaş sınırlamasını koymuş olursa olsun, bir bilet daha satabilmek için içeri önüne geleni alan gişe görevlileriyle dolu salonlar… Bu suçun bir yaptırımı var ilgili yasa ve yönetmeliklerde, fakat hangi Bakanlık görevlisi gelip de salon salon titiz bir kontrol yapıyor ki? Aynı şekilde, ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da erotik bir film kiralamak ya da satın almak için video dükkanına girdiğinizde görünüşünüz biraz genç ise tezgâhın arkasındaki kişi size kimlik sorar, gerekiyorsa da hizmet vermez, hemen dışarı atar. Bizde ise kaldırımlarda korsan DVD satan işportacılardan en sapkın filmleri 3-5 liraya rahatlıkla bulabilirsiniz. Birçok konuda olduğu gibi yayıncılık ve buna ilişkin denetimlerde de yalnızca kuru kuruya yasalar çıkartmış, ancak bunlara işlerlik kazandıramamış bir ülkeyiz. AB uyum yasaları ve birliğe giriş sürecine paralel olarak, büyük san-


cılar eşliğinde de olsa, saydığım bütün sorunlar teker teker çözüme kavuşacak. Kalbim bugünkü manzara karşısında sıkışıyor, fakat yine de gelecekten ümitliyim. - Televizyon kanalları gündüz evlilik programları, akşamları da diziler tarafından işgal edilmiş durumda… Bu manzaranın hemen hemen bütün kanallarda aynı olması bir tesadüf değil herhalde… Özel televizyonların halihazırdaki yayıncılık politikası hakkında ne düşünüyorsunuz? Özel televizyon kanallarının yapım-yönetim kadrolarında öyle tipler vardır ki, bunlar çöldeki bir leşe üşüşen akbabalar gibidir. Bir tanesi yeni bir program formülü dener, bakar ki ki bu formül tutmuş, onun süresini de içeriğini de çiklet gibi uzatır, sündürür. Özellikle süresini her türlü evrensel yayıncılık kuralını ihlâl ederek güne ya da geceye yaydıkça yayar. Nitekim, başlarında “bir saatlik özetler” (!) bulunan 3-4 saatlik hilkat garibesi dizi yayıncılığımız meydanda… Dünyanın başka hiçbir ülkesinde böyle bir kepazelik yok. Geçen gün, hiç huyum olmamasına rağmen, bir vesileyle oturup ciddi ciddi popüler bir diziyi izledim. Sonra araya reklâm kuşağı girdi, dönüşte de baktım aynı dizi yeniden başladı. Hanıma sordum, “Pekiyi, aynı dizi şimdi yayımlanıyorsa, biz bir saattir ne izledik” diye; “O özetti, asıl bölüm şimdi başlıyor” deyince resmen kafayı yiyecektim. Televizyon dizisi dediğimiz gösteri, 45-50 dakikalık bölümlerden oluşan bir formattır, oysa bizimkiler o süreye daha önceki bölümün özetini bile sığdıramıyorlar. Bütün bir akşam kuşağında tek bir program, olacak iş değil bu, fakat Türkiye’de rahatlıkla olabiliyor. Çünkü meydan boş, devletin gidişâta karıştığı falan yok. Ancak, arada sigara içen biri, yırtmaçlı bir bacak ya da kaba saba bir cümle duyarsa ona uyduruk bir ceza veriyor. Oysa mazruf zarftan daha beter bir durumda…

kasıp kavuran “Lost” adlı ABD yapımı dizide gördük dizi denilen şeyin nasıl yapıldığını, nasıl yapılması gerektiğini… Her bölümün başında 30 saniye özet, yanı sıra da hiçbir bölümü 50 dakikayı geçmeyen 130 küsur bölümlük destansı bir hikâye… Adamlar, tek bir bölümde bile tekrara düşmeden yıllarca hop oturtup hop kaldırdılar bütün dünyayı… Demek ki işi bu kadar sulandırmadan da ilgi çekici yayıncılık yapılabiliyormuş. Sizin sözünü ettiğiniz evlilik programları da televizyonlardaki o “akbabalar gibi leşe saldırma” geleneğinden doğdu. Biri yaptı, tutunca öbürleri de hemen mal bulmuş mağribi gibi ortaya atlayıp benzerlerini yapmaya başladılar. İnsanlar şunu kafalarına büyük harflerle kazısınlar. Hiçbir özel televizyonun kamuya yararlı olmak gibi bir derdi ve önceliği yoktur. Hepsi de mümkün olduğunca çok rating elde etmek, bu sayede reklâm gelirlerini artırmak isterler. Böyle bir yükselişi sağlayacak olan her ne ise o formül de hiç çekincesizce dibine kadar kullanılır. Ne yoksullara yardım programının öncelikli derdi yoksullara yardım etmektir, ne de haber programının öncelikli derdi haber vermektir. Evlilik programlarında da hayatta umduğunu bulamamış, çoğu ruhsal açıdan sorunlu bir sürü insanı alıp ekranda saatlerce maskaraya çeviriyorlar işte…

2004-2010 yılları arasında dünyanın dört bir tarafını yesilay.org.tr / 47


RÖPORTAJ

Yazılarımda defalarca çağrıda bulundum yayıncı kanallara, “Şu yaptığınız programlar sayesinde evlenip, evliliklerinde kazasız belasız bir yılı geride bırakan kişilerden oluşan bir isim listesi yayınlayın, o kişileri aradan belli bir süre geçtikten sonra tekrar yayına çıkartın, görelim bakalım genel toplamdaki saadet dağıtma başarınızı” diye… Asla yapmazlar böyle bir şey, televizyon ya da Facebook üzerinden sağlam evlilikler kurulduğu nerede görülmüş yahu? Herkesin birbirinde ilk aradığı özellik “fiziksel cazibe” ve “bol sıfırlı bir banka cüzdanı”… Pekiyi, bu mudur insanları bir yastıkta kocatan iki temel değer? Yemek pişirme kültürünü geliştirme iddiasıyla başlayan bir programı bile insanların birbirlerini gırtlakladıkları, küfürün, hakaretin, gıybetin gırla gittiği bir gladyatör gösterisine dönüştürdüler o akbabalar… Tekrar söylüyorum, özel televizyon yayıncılığından asla merhamet beklemeyin. Bu, izleyicilerin yapabilecekleri en safça hatadır. Özel televizyonlar, tıpkı bankalar gibi kâr etmek için kurulurlar, ilk ve en önemli hedefleri budur. Oraları aç ve açıkta kalanlar için birer hayır hasenat adresi olarak görmekten vazgeçin. Bir televizyon kanalı, ekranına konuk ettiği kişiden ona verdiğinin birkaç kat fazlasını almadan, bu kişi için bir saniyesini bile harcamaz. Bu ülkede kamu yayıncılığı yapmakla yükümlü, bunu da belli ölçüde başarabilen tek kurum TRT’dir. Onun dışında, eğer ki yasalar izin versin, canlı yayında kafasına silahı dayayıp intihar eden birinin ölümünü bile canlı olarak yayımlar bunlar. Adamın can vermesinden önce de kendisi ve yakınlarıyla uzun uzun röportajlar yaparlar, acıklı müzikler eşliğinde hayat hikâyesini yeniden canlandırırlar, hatta olaya bilimsel bir sos katmak için sözde uzmanlardan intihar eğiliminin nedenlerine ilişkin “bilimsel” görüşler bile koyarlar araya… Sonra, intihar sahnesinden önce uzunca bir reklâm kuşağı oluşturup oraya yarım saat boyunca en pahalı reklâmları alır, yayına dönüşte de 17 yavaş çekim tekrar eşliğinde adamı beyninin dağılışını gösterirler. Parçalanan kafayı “kırmızı halka”nın içine falan alarak! Toplum kendi kendine merhamet edecek, merhameti medyadan beklemeyecek. Medya, tam aksine, bugünkü hoyrat yayıncılık anlayışıyla, topluma karşı merhametsizliğin cisimleşmiş bir adresidir. Medyanın insana sunduğu evlilik teklifinden de hayır gelmez, para kazandırıcı yarışmasından da, haber bülteninden de… Bunların hepsinin öncelikli amacı, sektörün ana sloganı sayılan “show must go on” deyiminde olduğu gibi, “kâr getirici gösteriyi ne pahasına olursa olsun sürdürmek”tir. - Yozlaştırıcı dizilerin ve programların ratinglerinin böylesine yüksek olması, sözünü ettiğiniz bu odakların da amaçlarına ulaştıklarını ve halkın yeterince yozlaştığını gösteren 48 /

/ 2012 Nisan

kesin bir veri olarak kabul edilebilir mi? Eğer durum böyleyse, sizce bu gidişe dur diyebilmek için neler yapılmalı? Yozlaştırıcı etkiye sahip filmler, diziler ve programların ratinglerinin yüksek olması bu ülkenin halkının büsbütün çürüdüğünü falan göstermez. Fakat, izleyici kalitesinin belli ölçüde de olsa kritik bir gidişat çizdiğinin -dikkate alınması gereken- verilerinden biridir ratingler… Bir kere, bu rating ölçüm işini ne hak ettiğinden daha fazla abartmalıyız, ne de büsbütün önemsizleştirmeliyiz. RTÜK eliyle Türkiye çapında çok daha gelişmişi ve geniş kapsamlısı kurulana kadar elimizdeki temel ölçüm sistemi ne yazık ki bu… Onda da bir sürü hile hurda dönüyor. Bunu kanıtlayamam, fakat yıllardır televizyon sektöründe bulunan biri olarak, yanımda yöremde gündeme gelen onca kirli iddiayı da yok saymam mümkün değil. Uzun zamandır karanlık bir takım işler dönüyor sektörde, bazı kudretli kişiler deneklere ulaşıp onları para karşılığı yönlendirmeyi başarabiliyor. Nitekim, bu durum yakın zamandaki bir İstanbul Emniyet Müdürlüğü operasyonuyla da gözler önüne serildi. Ölçümlerdeki hile de kabaca şöyle yapılıyor: Evinde rating ölçüm cihazı bulunan aileye ya da ailelere bir biçimde ulaşıyorsunuz ve onların evine ikinci bir televizyon cihazı alıyorsunuz. Ailenin, ölçüm cihaz bağlı olan televizyon cihazında gün boyunca belli bir kanal ya da kanallar açık tutulurken, ev halkı serbest olan diğer cihazla da dilediği programları izliyor. Fakat, sisteme aktarılan rating bilgisi ise ölçüm makinesinin bağlı olduğu televizyondan gelen bilgi oluyor. Bu, neresinden bakarsanız rezil bir ilişki ve geçtiğimiz aylarda ölçümleri yapan şirketin bazı yapımcılara denek adreslerini sızdırdığının ortaya çıkmasıyla birlikte ifşâ oldu. Böylesine kuralsız bir ülkede çoktandır beklediğim bir sonuçtu doğrusu, hiç şaşırmadım. Kuşkularım doğrulanmış oldu böylelikle… Bazı kanallarda öylesine pörsümüş yapımlar var ki bunların günlük rating listelerindeki yeri hiç şaşmaz, sanırsınız yurt çapında her hafta aynı saatte aynı miktarda insan âdetâ asker gibi hazır kıta ekran başına geçip bunları pür dikkat izliyor. Oysa yok böyle bir şey, bir yapımın her hafta mutlaka 15’inci ya da 16’ıncı olması, toplum hayatının akışına, insan doğasına aykırı bir durum… Ülkede topu topu 2000 dolayında rating ölçüm cihazı var. Bunlar da 81 ilimizin en fazla 20’sinde konuşlandırılmış durumda. Öte yandan, rating ölçümünde denek olmayı kabul edenler de genelde alt sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik kesime mensup yurttaşlar… Dolayısıyla, onların beğenisi hepimizin ortak beğenisi olarak lanse ediliyor. 2000 cihazdan 10 tanesini barındıran evlere ulaşmayı başarırsanız, bu ailelerin


işbirliği sonucunda gerçekleştirilecek bir manipülasyonla programınızı anında 80’inci sıradan 5’inci sıraya çıkarabilirsiniz. 7-8 tane ölçüm makinesinin yapacağı kanal değişikliği radikal sıçramalara yol açabiliyor bu sistemde… Çünkü ortada milyonlarca denek falan yok, her toplumsal kesimi temsil eden geniş skalalı bir beğeni düzlemi ise zaten hiç yok. Muhafazakâr kimliği belirgin kentler yok, yayınlar karşısında daha seçici davranan böylesi aileler hiç yok. O yüzden de sistemin nasıl işlediğini bilmeyen sıradan yurttaşlar ya da aydınlar, “Yahu biz bu kadar zıvanadan çıktık mı, nasıl olur kardeşim bu böyle, her hafta “Fatmagül birinci”, Muhteşem Yüzyıl birinci” diye şaşkınlık krizleri geçiriyorlar. Muhteşem Yüzyıl’a ya da Fatmagül’e tavır alabilecek insanlar bu sistemin içinde bulunmuyorlar ki… Sistem böylesi dizileri ağzı açık bir şekilde izleyen, lümpen proleteryaya mensup toplumsal kesimleri önceliyor. Bu sorun, devlet eliyle, teknik kalitesi, homojenliği ve güvenilirliği tartışılmaz olan yeni bir rating ölçüm sistemi kurulduğunda büyük ölçüde çözümlenmiş olacaktır. O zamana kadar da reklâm ajansları, yapımcı şirketler ve yayıncı kanallar birbirlerini kandırıp duracaklar. Türkiye halkı “beyin preslenmesi” noktasında kötü bir durumda, ancak henüz özel televizyonların çizdiği kadar vahim bir tabloya ulaşmadık. Bu hızla gidersek 10 yıl sonra ulaşabiliriz belki, fakat kurtulabilmemiz noktasında benim hâlâ ciddi bir umudum var. - Televizyon yayınlarından en olumsuz etkilenen kitle de çocuklar gibi görünüyor. Çocuğu susturmak ya da sakinleştirmenin öncelikli bir aracına dönüştü ekran. Bir de son yıllarda çocuklara yönelik yayın yapan bir sürü kanal ortaya çıktı. Bu yayınlar gerçekten de çocuklarımızı saatlerce ona emanet edeceğimiz kadar güvenilir mi?

Televizyon sektöründe profesyonelce çalışan herkes için cevabı çok basit olan bir soru bu… Elbette ki sözünü ettiğiniz çocuk kanallarının büyük bir bölümü güvenilir değil. Çünkü, nitelikli çocuk programı üretmek oldukça zor bir iştir. İşinin ehli danışmanlar gerektirir, bu alanda tecrübe kazanmış metin yazarları ve yönetmenler gerektirir. Çocuklar zor beğenirler, yeni bir programın müptelâsı olmaları için o programda kendilerini yakalayabilecek, onların duygusal dünyalarına nüfuz edebilecek çok zekice, ilgi çekici ayrıntılar bulunması gerekir. Eh, böyle bir püf noktasını da kim yakalayabilir? Çocuk programcılığında gerçekten uzmanlaşmış kişiler… Pekiyi, günümüzün asgarî ücretle, sigortasız bir şekilde muhabir çalıştırılan, insan öğütme makinesinden farksız medya piyasasında, rating değeri son derece sınırlı böylesi programlara kim bu kadar bütçeyi ve sabrı döker? Diyelim ki ekranda bir saati dolduracak nitelikli bir çocuk programı bölüm başına 20 bin liraya mâloluyor; örneğin ülke çapında kent kent gezen bir yapımcının eğitici-öğretici programı. Öte tarafta da uluslararası film fuarlarından kiloyla satın alınmış Tayland, Endonezya, Malezya, Çin yapımı şiddet dolu bir çizgi dizi, bunun da bölüm başı değeri 500 dolar… Dayayıp gidiyorlar kaseti işte, böylelikle aynı süreyi kat be kat daha ucuza kapatmış oluyor televizyon yönetimleri… Türkiye’de eğer ki bizim kuşağımızı yetiştiren “Oyun Gemisi” gibi, “Susam Sokağı” gibi, “Uykudan Önce” gibi eğitici-öğretici yapımlar üretilecekse, bu konuda irade ve cesaret sergileyebilecek yegâne kurum TRT’dir. Çünkü, TRT anayasal bir oluşum ve yaptığı yayınlarda öncelikli hedefi rating elde etmek değil, kamu yararı gözetmek… Gerçi, TRT de son yıllarda rating tablolarında boy gösterme işine meftun olup hafif hafif ana ekseninden kayma belirtileri sergilemiyor değil, fakat yine de her şeye rağmen ülkenin hâlâ en güvenilir yayıncılık platformu… Böyle bol dekorlu, kostümlü, uzman personelli, metin ve diyalogları kılı kırk yarılarak yazılmış nitelikli çocuk programları çıksa çıksa yine TRT’den çıkar. Onların da bu konuda iyi kötü bir şeyler yaptıklarını görüyorum, haklarını yemeyelim. Çocukları şu durumda TRT’nin çocuk kanalına yönlendirmek, diğerlerinden de mümkün olduğunca uzak tutmak, içinde bulunduğumuz dönem itibarıyla ehven-i şer bir tercih oluşturuyor. Orası da tam anlamıyla ideal olmasa bile mevcutlar arasında yine en temiz ve zararsız olanı… Diğerleri zaten uyduruk çizgi filmler ve Amerikan yapımı sulu gençlik komedilerine çocuk programcılığı diyorlar ki büsbütün uzak durmak gerek böyle dolgu yayınlardan… Bundan birkaç yıl önce, vaktiyle TRT’nin Çocuk ve Gençlik Programları Dairesi Başkanlığı’nı yapmış Dr. Tekin Özertem ile bir söyleşi gerçekleştirmiştim. Türkiye’ye yığınla özgün yesilay.org.tr / 49


RÖPORTAJ

haftada 21, ayda 90 saat eder. Bir ayda yaklaşık 4 günü ekran başında pasif bir konumda tüketmeyi, çocuğa o süre zarfında nitelikli programlar izletebiliyorsak, hadi bir yere kadar kabullenebiliriz. Fakat, televizyona esir olma süresi bir ayda bir haftaya çıktığında, o evde bir terslik var demektir. Bugüne kadar böyle bir hesabı yapan ebeveyn oldu mu bilmiyorum, fakat hesap çok basit… Günde 5 saat televizyon izleyen bir çocuk, haftada 35, ayda ise 150 saatini hiç oynamadan, okumadan, uyumadan, ders çalışmadan, arkadaşlarını ve akrabalarını görmeden edilgen bir konumda geçirmiş demektir. Her ay yaklaşık 6,5 gün… Yüreğiniz böylesine büyük bir kayıp zamana elveriyor mu? - Bir dönemin yabancı pembe dizi furyası artık bütünüyle Türk pembe dizilerine doğru evrildi. Ekranlarda ağırlıklı olarak yerli yapımlar var diye sevinemiyoruz; bilakis bunlar yozlaşmayı daha da hızlandırdığından dolayı eskisinden daha büyük bir endişe içerisindeyiz. Bunun önüne geçmek için RTÜK kendine göre bazı önlemler almaya çalışıyor. Sözgelimi, ‘akıllı işaretler’ uygulaması izleyicileri bu tehlikelerden korumak için yeterli mi? çocuk programını, yanı sırada 23 Nisan Uluslararası Çocuk Şenliği’ni kazandırmış olan duayen bir televizyoncudur kendisi… “Çocuklar için şu sıralardaki en büyük tehlike, gün boyu kesintisiz yayın yapan çocuk kanallarıdır demişti” ve kendisinin de yıllarca emek verdiği TRT’yi bu yönüyle eleştirmişti. Söz konusu görüşe aynen katılıyorum. Televizyonda çocuk yayıncılığı yapmak, içi şiddete meyyal çizgi filmler, aile ilişkilerinde iyice yalama olmuş Amerikalı veletlerin maceralarını anlatan kiloyla satın alınma gençlik dizileriyle doldurulmuş bir kanal işletmek demek değildir. Her bir ürünü titizlikle yazılıp yönetilmiş, içeriğinde pedagojik değerler gözetilmiş az fakat öz programa imza atmaktır çocuk ve gençlik yayıncılığı… Bizimkiler ise bu işin de suyunu çıkar dılar ve köşesine “çocuk” yazılınca her şeyin hallolduğu bir düzineye yakın kanal türedi son yıllarda… Ben bunlardan bazılarına sırf neler olup bitiyor diye bir dönem yoğunlaştım, yayınlanan pek çok diziyi ve programı alıcı gözüyle izledim. Çoğu tek kelimeyle çöplük… Zahiren çocuklara seslenir gibi görünen pek çok dış kaynaklı yayın, aslında çocukları Batı’nın en yoz değerleriyle donatan birer ajan işlevi görüyor evlerde… Çocuk kanalı gibi masum bir kimliğin altında evlere rahatlıkla sızıyorlar ve körpe beyinleri sistematik bir şekilde kirletiyorlar. Aynı şekilde, şiddetten geçilmeyen bilgisayar oyunları da böyle… Çocuklar günde en fazla 3 saat televizyon başında zaman geçirmelidir. Bunu ben değil, bilim adamları söylüyor, bu da 50 /

/ 2012 Nisan

“Akıllı işaretler”, kamunun ruh ve beden sağlığını koruma adına önemli bir adımdır, fakat kesinlikle yeterli değildir. Hele de televizyon kanallarının bu işaretleri (zorunlu olarak değil, gönüllü katılım esasına göre kullanmalarının da etkisiyle) son yıllarda işi iyiden iyiye sulandırdıklarına tanık olmaktayız. İçi tıklım tıkış şiddet ve erotizm dolu filmler bile genel izleyici 7+ ya da en uç örnekte 13+ işaretiyle gösteriliyor. Ben henüz kendi adıma Türk televizyonlarında bir kez bile 18+ işaretiyle başlayan bir şiddet filmi görmüş değilim. Yok mu gösterime giren filmler arasında bu işaretin kullanılmasını gerektiren marjinal örnekler? Yığınla var, ancak kullanmıyorlar. Akıllı işaretler uygulamasını Türkiye’de, sinema salonlarından, hatta RTÜK’ten bile çok önce, 2005 yılında Yeni Şafak’ta ben başlattım. 7 yıldır bizim sinema sayfamızda, gösterime giren bütün filmlerin içeriğine ilişkin simgeler ve özel açıklamalar yer alıyor ki bu uygulama halen Türk yazılı basınında tektir, bütünüyle Yeni Şafak’a özeldir. Ebeveynlere yönelik bu kolay anlaşılır uyarı sisteminden dolayı şimdiye kadar Türkiye’nin dört bir köşesinden aldığım teşekkür mesajlarının sayısını hatırlamıyorum bile… Öğretmenler, emniyet mensupları, sosyal bilimciler, duyarlı anne-babalar, toplumun pek çok kesiminden, gidişâtı görüp endişe duyan binlerce insanın hayır dualarını aldım bu sayede… İnsanlar bana “Yeni Şafak’taki tanıtım ve içerik uyarılarına göz atarak sinemaya gittiğimizde perdede nasıl bir içerikle karşılaşacağımızı peşinen biliyoruz, bu yüzden de çoluk çocuğumuzun


Velhasıl, bu uygulamanın sinemadan da televizyondan da önce öncülüğünü, Yeni Şafak sayfalarında bizzat ben yapmıştım. Diğer bütün uygulamalar bizden sonra başladı. “Uyarıcı simgeler” olayına 2006’da giren televizyonlarımız, gösterdikleri program ve filmlerle ilgili pedagoji biliminin gerektirdiği gerçekçi işaretleri kullanmadıkları gibi, bu işaretleri yayına herhangi bir yerinden dahil olanları uyaracak bir formatta da ekrana getirmiyorlar. Her program ve sinema filminin uyarıcı işareti ekranın sağ ya da sol üst köşesinde o yayın boyunca kesimtisiz şekilde durmalı. Böylelikle, yayını neresinden yakalarsanız yakalayın, ekrandaki gösterinin hangi yaş grubuna hitap ettiğini saniyeler içinde anlayabilirsiniz. Böylelikle, çocuğunuzu, “Bu program sana göre değil, haydi yatağa” diyerek izlemekten alıkoyma şansınız da doğabilir. Oysa, bizdeki uygulama ise işareti yayına başlarken 3-5 saniye gösterip sonra hemen ekrandan çekmek şeklinde… Bana göre, bu işler “gönüllü katılım” esasına göre falan olmaz. Çok ağır maddî yaptırımlar eşliğinde, yasal bir zorunluluğa dönüşmeli işaret kullanımı… Ayrıca, her televizyon kanalında hangi programın hangi işareti hak ettiğine dair -kanal yönetimi dahil- hiç kimseye özel hesap vermeden karar alma yetkisine sahip, belki de maaşını RTÜK’ten alacak 3-4 kişilik bir uzmanlar komitesi olmalı. Biri hukukçu, biri psikolog ya da pedagog, biri sanat erbabı, biri de din adamı olmak üzere, kendi alanlarında uzmanlaşmış 4 kişi örneğin… Her programla ilgili kararlar oy çokluğuyla alınmalı ve kanal yönetimine her program için hangi işaretin kullanılacağı şirket içi yazışmayla resmen deklare edilmeli… Ha bu öneriye uyulmuyor mu, o zaman RTÜK tarafından program başına verilecek ağır para cezalarıyla o kanalın anasından emdiği süt burnundan getirilmeli, bunu üç kez tekrar eden kanala da genel kapatma cezası uygulanmalı… Toplumun ruh sağlığı, yeryüzündeki bütün özel televizyon kanallarının ekonomik çıkarlarından, rating kaygılarından çok daha önemlidir. Kanallar gerekiyorsa batabilir de, önemli

Toplumun ruh sağlığı, yeryüzündeki bütün özel televizyon kanallarının ekonomik çıkarlarından, rating kaygılarından çok daha önemlidir. Kanallar gerekiyorsa batabilir de, önemli olan toplumun batmaması…

yanında mahçup olmuyoruz. Bu bizler için büyük bir huzur kaynağı. Bakanlığın işaretleri bile gerçeği tam olarak yansıtmıyor, yalnızca sizin uyarılarınızla gönlümüz tam olarak rahat ediyor” diyorlar. Haklılar, çünkü Kültür Bakanlığı içinde dakikalarca cinsel ilişki sahnesi bulunan bir filme bile (sinemacıları kızdırmamak için) bazen 7+, bazen de 13+ veriyor. Onların 7+ verdiği bir filme ise ben en azından 15+ ya da çoğu kez 18+ veriyorum. Böylelikle mütedeyyin bir annebaba 10 yaşındaki kızlarının yanında son derece cüretkâr bir sahneyi izleyip pancar kırmızısına dönüşmek durumunda kalmıyor. Aynı duyarlılıklarım argo dil, inanç düşmanlığı ve abartılı şiddet gösterilerinde de geçerli…

olan toplumun batmaması… Bu döngü bizde ise özel televizyonlar çağı başladığından beri tam tersine işliyor; kanal zarar göreceğine toplumun zarar görmesine razı bir durumdayız. - Ülkemizde neden Türk milletinin kültürel dokusuna, millî ve manevî hassasiyetlerine uygun diziler çekilmiyor ya da çekilemiyor? Nedeni çok basit… Bütünüyle, sermaye sahibi dindar çevrelerin radyo, sinema ve televizyon gibi etkili yığınsal iletim araçları karşısındaki cehaletinden, umursamazlığından, su katılmamış köylülüğünden dolayı… Adam ya da kadın sanıyor ki evin duvarına Kâbe desenli kilim çaktığında, evdekilere Umre’den getirdiği hurmaları yedirdiğinde, odalara hacı kokusu sıktığında ailesine ve toplumuna ilişkin bütün olumsuzlukları ortadan kaldıracak. En büyük yanılsaması da çocuklarını hâlâ kendisinin yetiştirdiğini sanma gafletine düşmesi… Ben 2009-2010 eğitim-öğretim sezonunda, ağırlıklı olarak mütedeyyin ailelerin çocuklarının devam ettikleri bir kolejde misafir öğretmenlik yaptım. Ve o ortamda gördüklerim karşısında tek kelimeyle dehşete düştüm. Çocukların çoğu aslında ruhen evlerinden çoktan uçup gitmiş durumdaydı, fakat elma yanaklı tombik anne ve babaları bu acıklı durumun farkında bile değillerdi. İçki ve sigara kullananlar, hayatta en büyük idolleri olarak batılı ayyaş, uyuşturucu müptelası bazı rock yıldızlarını görenler, facebook profillerinde birbirleriyle yakası açılmadık küfürler eşliğinde konuşan 16-17 yaşında kızlar, oğlanlar… yesilay.org.tr / 51


RÖPORTAJ

Bu çağda çiviyi ancak çivi söker. Şeytan’ın orduları ellerindeki bütün imkânlarla, var güçleriyle gençliğe, aile kurumuna saldırıya geçmişken, bu vahşi akından yalnızca “İnşaallah”larla, “Maşaallah”larla, hacı yağı sürünerek, köyden habire yağlı peynir ya da domuz etsiz ev yapımı sucuk getirterek ahlâkî korunma olmaz. Aileyi toplum hayatının yapı taşı ve en önemli kurumu olarak gören, gençliğe ulvî anlamlar yüklemiş bulunan kesimin, can düşmanları karşısında en az onlarınki kadar etkili radyoları, televizyonları, gazeteleri, dergileri, internet siteleri, sinema filmleri, tiyatro gösterileri ve toplumu bilinçlendirme faaliyetine odaklanmış yığınla sivil toplum örgütleri olması gerek… Pekiyi, fiili durum ne? Şimdi sizinle arkamıza “Yeşilay” gibi saygın bir markayı da alarak gençlik için sahnelenecek çok güzel ve faydalı bir tiyatro oyunu için sponsor arayışına çıkalım. Ardı

ardına da milliyetçi-muhafazakâr kimliğiyle tanınmış 40-50 şirketin kapısını çalalım. Size daha şu anda garantisini veriyorum, hiç kimseden bir kuruş destek alamadan geri döneceğiz ve yalnızca tabanlarımızın su toplamasıyla kalacağız! Oysa, yalnızca geçtiğimiz Şubat ayında düzenlenen ve programında düpedüz hardcore porno filmlere yer veren İF İstanbul Film Festivali’nin sponsorlar listesine baktığımızda bile, bu etkinliğin arkasında 40’a yakın yerli-yabancı şirketin bulunduğunu görüyoruz. Karşımızdakiler gözü kara bir şekilde çalışmaktalar, ahlâkı korumakla görevli olanların ise paracıklarından bir dirhemine kıymak gibi bir dertleri yok. Sinema ve televizyonculuk, genelde de görsel sanatlar çok pahalı işlerdir. Bunun gibi, üretimi meşakkatli ve toplumsal getirileri de ancak zamana yayılarak gözlenebilen özel ilgi alanları, ta Rönesans’tan beri, sanatın toplumu biçimlendirmedeki stratejik rolünü fark etmiş hayırsever zenginlerin ellerinde gelişip serpilmiştir. Eğer ki Avrupa’nın sanat düşkünü onca leydisi, lordu, baronu, baronesi, farklı farklı milletlerden, burjuvazinin çeşitli sınıflarından asilzâdesinin katkıları olmasaydı, Avrupa’yı sanatta lider yapan onca besteci, heykeltraş, mimar ve ressamdan bir teki bile yetişemezdi. Kültüre, sanata, bilime karşı benzer bir duyarlılık, Osmanlı Devleti’nin hükümranlık döneminde de var olmuştur, ancak bizdeki gelenek latif işlere ve özel yeteneklere bizzat sultanların ya da onların aile çevresinin sahip çıkması şeklindedir. Fatih’in Fetih’ten sonraki ilk işi Doğu’nun ve Batı’nın en ünlü bilgin ve ressamlarını İstanbul’a davet etmek değil miydi? Gerekirse toplumsal doku belli bir kıvama gelene kadar sürekli zarar etmeyi sineye çekebilecek, ardında bu zararı sübvanse eden kendinden ve dâvâsından emin adamların, kadınların bulunduğu çok güçlü medya ve sanat örgütlenmelerine ihtiyacı var dindar kesimin… Ancak, bu gibi umutlarla kurulan radyoların, televizyonların, yazılı basın kuruluşlarının ya da STK’ların en fazla bir atımlık barutları bulunduğu için, bunlar kısa bir süre sonra sermayeyi tüketip de reklâm alamaz duruma geldiklerinde ülkedeki en pespaye yayın organından daha pespaye bir kimliğe dönüşüveriyorlar. Belli idealleriniz, ilkeleriniz ve kırmızı çizgileriniz olduğunda, bu ideallere ölesiye düşman bazı

52 /

/ 2012 Nisan


ulusal ve uluslararası markaların sizlere ilan ve reklâm vermekten bilhassa imtinâ edeceklerini, bu yüzden de rakiplerinizin sahip olduğu reklâm gelirlerinden önemlice bir kısmını salt güttüğünüz ahlâkçı dâvâ yüzünden yitireceğinizi peşinen hesaplamanız gerekiyor. İlkeli bir televizyon, yayınlarında bir sürü gayrı ahlâki ürünün tanıtımına ya da görsel-işitsel rezalete set çekeceğinden, onu ayakta tutabilmek için de tıpkı dâvâlarına gözü kara bir şekilde bağlanmış siyonistler kadar tutarlı, kararlı ve cömert dindar sermayedarlara ihtiyaç var. Dünyanın dört bir köşesindeki milyonlarca siyonist Yahudi işadamı İsrail’e her yıl düzenli olarak para gönderiyor, fakat bizler burada 89 yılda bir “Fetih filmi” çekecek sermayeyi bile ortaya koyamadık. “Recep İvedik”leri çeken yapımcı o filmlerden kazandığı 17 milyon doları bu projeye yatırıp ortaya eli yüzü düzgün bir iş çıkardığında da onu lime lime etmek gibi saçma sapan davranışlar içine giriyoruz. Türkiye’deki milliyetçi-muhafazakâr kanadın fetih filminin yapımını Fatih Aksoy gibi ticarî kaygıları ön planda bir yapımcı-yönetmene bıraktığı için utancından çatır çatır çatlaması gerekirdi oysa... Fakat, nicedir utanmayı da unuttuk biz… - Sinema ve bilhassa televizyon yayınlarının takip edilmesi sırasında, sorumluluk duygusu taşıyan ailelerin dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir? 2009 yılında, uydu anten sistemi olmayan müstakil bir eve taşınmıştım. İlk aylarda eve uydu anten için kablo sistemi döşetmeye üşenince, ailecek televizyonsuz bir hayata gitgide alıştık ve o evde yaklaşık bir yıl boyunca bütün bu görsel kirliliğin ruhlarımıza tecavüz etmediği benzersiz bir huzur dönemi yaşadık. Evde bir televizyon cihazımız vardı elbette, fakat bu cihaz dış yayınları almıyor, yalnızca DVD çalara taktığımız nitelikli filmleri, belgeselleri izlediğimiz, büsbütün bizim denetimimizde olan bir ekran olarak işlev görüyordu. Size ailece yaşadığımız mutluluğu, o dönemde elde ettiğimiz kültürel kazanımları, hayatımıza giren yeni yeni güzellikleri anlatamam. Bir kere her akşam benim tarafımdan seçilmiş iyi bir sinema filmi izliyorduk. Bana, eşime ve iki kızıma değerli mesajlar veren sağlam bir film… Ardından da açıp bir saat kadar Kur’an-ı Kerim okuyorduk. Her âyetin üzerinde dura dura, onu tartışa tartışa ilerleyip yaklaşık 9 ayda Kur’an-ı Kerim’i beraberce inceleyip bitirdik. Kafamızı ütüleyen hiçbir ses ve görüntü kirliliği olmadığı için, herkes ortaya son derece değerli konu başlıkları atıyordu ve akşamlarımız aile üyelerinin birbirleriyle yoğun bir iletişim içinde oldukları çok güzel saatler olarak geçiyordu. Çocuklarımın iyiye, iyiliğe doğru evrilmeye başladığını o dönemde gözlerimle bizzat müşahede ettim.

Sonrasında, o evden bir nedenle taşındık ve yeniden apartman tipi bir hayata döndük. Orada da zaten önceki kiracıdan dolayı hazır bir televizyon sistemi bulunmaktaydı. Benim bir önceki yıl dişimle tırnağımla kazıyarak oluşturduğum o güzelim sohbet atmosferi, film izlemeler, akşamları doyasıya sohbet etmeler, hepsi bir anda buhar olup uçtu gitti, yeniden o iğrenç dizilerin çoluk çocuğumu müptela ettiği kâbus dolu zamanlara geri döndük. An itibarıyla, çocuklarımın 3-4 gün boyunca aynı evde bana bir merhaba bile demediği oluyor. Dillerde popüler televizyon karakterlerinin kaba saba konuşmaları, banal espriler, “Hadi gelin, iki çift laf edelim” dediğimde buna yanaşmayan, ekran başında dizi müptelalığından kurtulmayan bir ev ahalisi… Geçici bir süre boyunca kurduğumuz o mükemmel düzen çöktü ve her şey yeniden en başa döndü. Bu özel deneyimi yaşamış biri olarak anne babalara diyorum ki evinizden televizyon yayınlarını mümkünse kökten söküp atın. Bir televizyon cihazınız bulunsun, ancak bunu kendi iradenizle, özel seçim filmler, belgeseller, müzik yayınları izlemek için kullanın. Ha, dünyadan haberdar mı olmak istiyorsunuz, o durumda radyo kültürüne geri dönün, evin her yerinde rahatlıkla dinlenen, gerekiyorsa bütün gün açık bir radyonuz da olsun. Fakat, televizyondan ne yapıp edin uzak durun. Bunu yapacak iradeniz ve kudretiniz yok ise, evdeki esaret bu noktayı çoktan aşmış ise, o durumda da en azından kararlı ve ısrarcı bir şekilde televizyon izleme saatlerine sınır getirin. Ekrana yansıyan programın ev halkına ve size yarardan çok zarar getiren mesajlarla dolu olduğunu hissettiğiniz anda hiç gözünün yaşına bakmayıp o kanalı değiştirin. Televizyon bağımlılığı aynen eroin bağımlılığı gibidir. Nasıl ki eroin komasına girmiş bir kişinin bağırıp çağırmalarına, dövünmelerine hiç bakılmaz, eli kolu bağlanarak o krizi atlatması için beklenir. Televizyonda müptelası olduğu diziyi izleme hakkı elinden alınan çocuğunuz ve eşiniz de bağırıp çağıracak ve size belli bir süre surat edecektir. Varsın etsinler. Onları eroinden kurtarırcasına, bu müptelalıktan kurtarmaya çalışıyorsunuz, biraz canları yanacaktır belki, fakat son kertede kazanan yine siz ve aileniz olacaktır. Bütün ebeveynlere, hem kendi ruh sağlıkları hem de çocuklarının ruh sağlıkları için televizyon tüketiminde gerek günlük süre, gerekse içerik anlamında çok kesin kurallar geliştirmelerini öneriyorum. Yoksa, kendinizi hâlâ ebeveyn zannettiğiniz bir süre zarfında çocuklarınızın gerçek dadısı aslında o lanetli kutu olacaktır. Ki o kutu da çocuğa mümkün olan en berbat şeyleri öğreten kötü huylu bir rehberdir. En azından Türkiye’de büründüğü çağdaş görünümüyle… yesilay.org.tr / 53


RÖPORTAJ

Kuklagiller

BİZ KİMSENİN KUKLASI DEĞİLİZ Kuklagiller tamamen kuklalardan oluşan bir topluluk 54 /

/ 2012 Nisan

Röportaj: Sümeyya Olcay Fotoğraf: Ferdinaz Koyuncu


K

uklagiller tamamen kuklalardan oluşan bir topluluk. Güncel olaylardan dizilere, programlardan reklamlara dek tüm yapımları mizahi bir anlayış ile ele alan, yorumlayan bir haber merkezi Kuklagiller programı. TRT Haber kanalında hafta içi her gün 19.50’de ekranlara geliyor. Bizler de izleyenlerini gülmekten kırıp geçiren Kuklagiller’in stüdyosunu, çekim sürecini gittik, gördük ve Kuklagiller’in arkasındaki bu muhteşem ekiple keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Nuri Yıldız - Yönetmen: Montaj ustası, maharetli, elinden hiç bir şey kurtulmaz, kuklaların virtual stüdyosunu oluşturan isim… Serkan Öztürk – Sanat Yönetmeni: Senaryo, kuklaların tasarımı ve atölye safhasından sorumlu. Ayrıca proje içerisinde görev dağılımı yapan kişi. Elinde kuklaların tozu ve tadı olan, yaklaşık 20 yıllık bir kukla ustası. Ayrıca KaragözHacivat gibi gölge oyunlarının tasvirlerini, deri üzerindeki çizimlerini yapıyor. Savaş Bayındır – Kukla Tasarımcısı: Kuklagillerin atölyelerden sorumlu garaj çavuşu, kendi deyimi ile Fen İşleri Daire Başkanı. Yaklaşık 20 yıldır Serkan Öztürk ile birlikte kukla tasarlıyor. Kuklaların vücut bulması Savaş Bayındır’ın maharetli ellerinde, ayrıca çok iyi bir seslendirmen… Fırat Paşayiğit – TV Programcısı: Bu işin neresindesiniz diye sorarsanız cevabı hiç bilmesem bile bilen arkadaşları bir araya getiriyorum olacaktır. Geçmişi TV programcılığı ve sunuculuk olan Fırat Paşayiğit Kuklagillerin teknik, prodüksiyon ve seslendirme safhasında. Ömer Pekin: Kuklagillerde son nokta. Dünya Radyo’da Perişan FM programını kuklalarla renklendirerek ekip ile birlikte televizyona taşıyan isim. Kuklagillerin yapımcısı ve senaryo yazarı. Kuklagiller ekibinin geçmişi radyoya ve tiyatroculuğa dayanıyor. Bu ekip yaklaşık 15-20 yıldır birlikte çalışıyor ve son olarak da Kuklagiller haber merkezi ile ekranda seyirci ile buluştu. Birbirleriyle tartışsalar, atışsalar bile birbirlerinin yerine rahatça söz söyleyebilecek denli hatırları vardır. Benim bulunmadığım ortamda benim adıma Serkan rahatlıkla bir şey söyleyebilir ve söylediği şey de bağlayıcı bir karardır diyor Fırat Paşayiğit. Böylesi muhteşem bir bağla bağlı bulunan bir ekibin enerjilerini seyirciyle paylaşmaması mümkün değil. Zira Kuklagiller böyle bir çalışma olmayı çoktan başardı bile… Kuklagiller TRT’nin bir projesi miydi? Fırat Paşayiğit: Hayır, kuklagiller bizim projemizdi, biz tek-

lif olarak TRT Haber’e götürdük. Ömer ve Serkan zaten Perişan FM diye bir program yapıyorlardı. Burada da bir haber merkezimiz vardı. Biz zaten yıllarca böyle mizahi yapımlar üzerine çalıştık. Sonra arkadaşlarla oturup kafa kafaya verip bunu nasıl ilginç hale getiririz diye düşündük. Kukla geçmişleri olan arkadaşlarla kuklalardan oluşan bir haber merkezi programı yapalım dedik. Böylece projemizi gerçekleştirdik ve TRT Haber kanalında programımız yayınlanmaya başladı. Serkan Öztürk: Biz bu projemiz ile aslında iki farklı oluşumu aynı potada erittik. Kukla zaten çocuklara yönelik bir oyun. Bizler de hem tiyatroya hem çocuklara hem de büyüklere yönelik bir iş yapalım düşüncesi ile Perişan FM’in mizah mantığını da alarak böyle bir programı ortaya çıkardık. Kukladan oluşan yapımlar zaten dünyada yapıla gelen bir şey. Bizim ülkemizde çok fazla örneği yok. Bu projemizin de bir örnek teşkil edeceğini ve türevlerinin çıkacağını düşünüyoruz. Bu anlamda çok olumlu tepkiler alıyoruz. Sonuç olarak farklı kabiliyetleri aynı potada eritmiş olduk. Neden bir animasyon veya skeç değil de bir kukla show? Geçmişimizde kukla olduğu için. Sanki biz bu proje ile kukla oynatmaya başlamışız gibi bir algı oluşuyor; hâlbuki tam tersi bizim bu ekipte 15-20 yıl ellerinde kukla olan arkadaşlarımız var. Kuklalarla ilgili bir proje ortaya çıkarıp, metinleri hazırlayıp, kuklaları tasarlayıp, yine kendi atölyelerinde kuklaları imal edip, bunun çekimlerini ve seslendirmelerini yapıp, montajı ve dublajını da tamamlayıp, kendi prodüksiyonları ile bir program haline getirip kanala hazır kaset olarak veren başka 4 kişilik bir ekip yok. Kendimizi övme için değil ama yılların verdiği tecrübe ve birliktelikle keyfiyet dolu bir iş çıkardık. Başka biri de böyle bir çalışma yapabilir ama tasarım, imal, montaj, dublaj gibi yapım aşamalarını faklı yerlere yaptırarak bu işi ortaya çıkarabilir. İstanbul’da kukla atölyesi olarak toplasanız üç yer var ve bunlardan biri de biziz. Biz mutfak kısmını hazırlayıp, sofrayı kurup, bu işi bir lezzet halinde sunma adına deneyimlerimizden de yararlanıp böyle bir showu daha kaliteli bir şekilde seyirciye sunma peşindeyiz. Yoğun bir iş temposundasınız. Kuklagiller her gün yayınlanıyor. Yetiştirebiliyor musunuz? Günlük programınız nasıl? Günlük değil de dünlük programa yetişiyoruz. Şimdilik programlarımızı yetiştiriyoruz. Ev olarak da yakın olduğumuz için sürekli irtibat halindeyiz. Gece geç saate kadar süren çalışmalarımız oluyor. Çekim süreci, dublaj ve montaj dâhil bir show 20 saatimizi alabiliyor. Ekibi yönlendirmeyi Serkan Bey yapıyor; zaten biz ekip olarak yılların verdiği birliktelikten de yola çıkarak bir çalışmanın neresinde olacağımızı otomatikman biliyoruz. Bu nedenle görev dağılımı yesilay.org.tr / 55


RÖPORTAJ

konusunda sıkıntı çekmiyoruz. Birbirimize çalışma gayreti vermek için de farklı uygulamalar yapıyoruz. Mesela aramızda puanlama sistemi var. Bu puanlamaya göre yılın eni’ni seçiyor ve onu ekip olarak İngiltere’ye gönderiyoruz. Tabi tatil için değil, orada sanatsal anlamda gözlem yapması için bu gezi hediyesi. Artı olarak iş mantığı, mesai kavramımız olmadığı için günün her saatini de işimize verebiliyoruz. Kukla deyince akla çocuklar geliyor. Ama programınızı çocuklardan ziyade yetişkinler keyifle izliyor. Hedef kitleniz kimlerdir? Hedef kitlemiz yetişkinler. Ama dediğiniz gibi kukla çocuklara yönelik bir olgu olunca, kuklayla yapılan bir show da çocuklara yönelik bir proje olarak algılanıyor. Tabi işin içerisinde kukla olunca küçük hayranlarımız da oluştu. Türkiye’de 15 sene öncesine kadar Plastip Show’lar vardı. Bu showlar daha çok siyasi esprilerden oluşuyordu. Bizler hem kendi kaygılarımız, hem inanca, kültürlere saygımızdan dolayı hem de yayına çıktığımız TRT’den dolayı yazdığımız, çizdiğimiz, seyirciye sunduğumuz şeylere çok dikkat ediyoruz. Bu noktada klişe bir söz olarak hedef kitlemizin yediden yetmişe olduğunu söyleyebiliriz. Programımızın bizzat bir reklamı yapılmadı, ama çok fazla kulaktan kulağa dolaştık, sosyal medyada çok yer aldık. Bu nedenle izleyicilerimiz günden güne artmakta ve bu da bizi haliyle memnun etmektedir. Kuklagiller hangi ihtiyaca binaen ortaya çıktı? Fırat Paşayiğit: Aslında programımız öyle bir ihtiyaca yönelik çıkmadı. Savaş Bayındır: Aslında direk para kazanmamız lazımdı, ihtiyacımız büyüktü, yılın adamı olmamız lazımdı(gülüyor). Fırat Paşayiğit: Bizler kuklalarla sadece TV uyarlaması yaptık, bunu da TRT Haber kendisinde yayınlanmasını arzu etti. Gerekli şartları da sağlayınca işimiz ekran boyutuyla da vücut bulmuş oldu. Bu bağlamda programınız TRT’nin denetiminden geçiyordur. Peki, hiç denetimden geri dönen oldu mu? Nuri Yıldız: Hiç geri dönen senaryomuz olmadı; sadece bir kelimeyi yanlış anladıkları için sadece o kelimenin düzeltilmesi için geri gönderdiler. Biz skeçlerimizde şive kullandığımız için bazı kelimelerde yanlış anlaşılma oluyor. Dolayısıyla burada ne demek istediniz, bunu değiştirin diyorlar. Ama senaryo olarak komple iptal olan bir yayınımız olmadı. Kuklagiller programının konuları güncel olaylardan oluşuyor. Bu konuları işliyor olmanız bu işin doğası mıdır? Savaş Bayındır: Programımızın bir haber merkezi olmasının ve haber kanalında yayınlanmasının büyük bir etkisi var. 56 /

/ 2012 Nisan

Serkan Öztürk: TRT Haberinin bu projemizi kabul etmesinin en büyük etkisi showumuzun haber formatında olması. Biz haber içerisinde her şeyi yedirebiliyor, haber şeklinde sunabiliyoruz. İşimizin özünde haber merkezinde dönen hadiseler var. Güncellik, günlük hayatta yakaladığımız mizahi bir olay, bir espri bu programı devam ettiriyor. Bizler şu kesim şöyle istiyor, şöyle yaparsak daha iyi tutar diyerek bu işin matematiğini hesaplayıp bu yola çıkmadık. Geçmişimizde tiyatro ve radyo olduğu için, seyirci veya dinleyicilerin neye reaksiyonlar verdiğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyoruz. Onlar ekseninde bir şey oluşturduk ve beklediğimiz karşılığı da aldık. Bir de Kuklagiller’in TRT’de yayınlanmasından dolayı her şey üzerine mizah yapamıyoruz çünkü dikkat etmemiz gereken noktalar var. Denetim de bizden bu hassasiyeti istiyor. Fırat Paşayiğit: Programımız TRT’nin denetimine girmeden evvel bizim kendi sanat ya da espri anlayışımız noktasında belli bir çerçeveden zaten geçmiştir. 70 bölümdür bu tür noktada sıkıntı yaşamadık. Konularımız açısından TRT’den de bir sınırlama olmadı. Bizler sanatsal anlamda kendimize güvendiğimiz bir konuda cesaret edip bir haber bülteni öncesi bu programın yayınlanmasını sağladık. TRT’de son yıllardaki o cesaretinin parlaklığını göstererek, onlar da en azından nokta atışı yaptıklarını belirttiler. Yerli Muppet Show olarak da anılıyorsunuz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Muppet Show bu işin zirvesi. 69’larda başladı ve halen de zirvede. Çünkü sinema filmi ve Susam Sokağı’nı çıkarmış. Biz o kadar iddialı olduğumuzu söyleyemeyiz ama Muppet’larla kıyaslanmak bizim için mutluluktur. Muppet Show’da devasa bir ekip var, bizler imkânlarımız ölçüsünde yapıyoruz. Bir de bizim projemiz o kadar büyük ve kalabalık olmayı, müzikal havasında geçmeyi gerektirmiyor. Ülkemizde kukla konusunda pek fazla örnek olmadığından, bizler de çıtayı düşürmeden çalışmaya devam edeceğiz. Kim bilir günün birinde bir yerlerde ‘Türkiye’de de böyle bir show vardı’ diye konuşuluruz. Bir zamanlar Susam Sokağı vardı. İzleyici kitlesi çocuklardı. Tekrar hayata getirilmeye çalışıldı bazı sebeplerden dolayı bu gerçekleşemedi. Şimdilerde ise Muppet Show bir film ile ekranlara geri döndü. Kukla showların dünya genelinde tekrardan canlanması bir tesadüf mü? Kukla bir anlatım dilidir. Karikatürle de çizgi filmle de bir şey anlatabilirsiniz. Bunların hepsi bir iletişim dilidir. Biz de iletişim dilini sağlıklı bir zemine oturtarak, çağın mizahi anlayışı ve çağın diliyle bir şeyler yapıp bunun kabul gördüğünü fark ediyoruz. Buna bir tesadüf, tevafuk ne istersek diyebiliriz. Amerika’da hem büyüklere hem küçüklere yö-


nelik kukla showlar yapılıyor. Ülkemizde de kukla show, plastip showlardan sonra yapılan bir yapımdır. Yaptığımız iş Türkiye’de kukla anlayışını ve bu işi yapmak isteyenlerin önünü açacaktır.

lama çıkıyor. İlla birine benzeterek çıkarmıyoruz kuklaları. Yalnız oynatırken fark ettiğimiz zaman ‘yahu bu falan kişiye benzemiyor mu’ diye aramızda espriler kopuyor. Bir kuklanın canlanmasında kaç kişi istihdam ediliyor?

Kuklagilleri diğer programlardan daha çok izleniyor olmasına bakarsak Susam Sokağı’ndan sonraki en büyük kukla show olarak gösterebilir miyiz? Ülkemizde Susam Sokağı gibi çeşitli yarışma programları da dünya üzerindeki örneklerinden alınıp Türk formatına dönüştürülerek yayınlanmakta. Bunların belli bir çıtası, çizelgesi vardır ve siz o programı yaparken bunlara dikkat etmek zorundasınız. Biz kendi çizgimizi tamamen kendimiz belirledik. Bir demo hazırlayıp sunduk, karşı tarafın hoşuna gitti ve böylece yayına başladık. Aslında bir ekip olarak kendimizin zevk aldığı, beğendiği işleri yapıyoruz. Fırsat buldukça da en iyisini yapmaya çalışacağız. Bu anlamda ülkemizde tek örnek olduğu için şimdilik iyi bir kukla gösterimi yaptığımızı söyleyebiliriz. Kaç tane kuklanız var? 40 tane. Bazı kuklalarımızı da değiştirerek kullanıyoruz. Zamanla kukla sayımız da artacak. Karakterleri, tiplemeleri birilerinden esinlenerek mi yapıyorsunuz? Fırat Paşayiğit: Aslında çok önemli bir çalışmanın sonucu(gülüyor). Serkan Öztürk: Biz dublajı çekimden sonra yapıyoruz. Önce gelen metin üzerinde çalışıyoruz. Kimin sesi uygunsa oradaki karakteri o kişi seslendiriyor. Tiplemelerimiz de doğaç-

Oynatım stiline göre değişiyor. Bazen tek kişi oynatabiliyor bir kuklayı. Mesela ellerini de hareket ettirdiği için Ferruh Kalender kuklasını en aşağı 2 kişi oynatıyor. Eurovision şarkı canlandırmasında ise o kuklayı 3 kişi oynatmıştık. Kuklagiller’in diğer programlardan daha çok izleniyor olmasını neye bağlıyorsunuz? Fırat Paşayiğit: Samimiyete bağlıyorum. Biz çekim yaparken eğlendiğimiz için izleyenlerin de çok eğlendiğini düşünüyorum. Serkan Paşayiğit: İnsanımız mizahı seviyor, biz de ekip olarak mizahı seviyoruz. Ama bizim kukla mizahımızda biri izlemiş de rencide olmuş gibi bir yaşayış yoktur. Başkalarının rahatsızlık duyacağı bir konuyu işlemiyoruz. İnsanların hoşuna giden şeyleri yapmaya, onları kırmamaya dikkat ediyoruz. Pek fazla olmasa da olumsuz eleştiriler de oluyor. Bunlar artık bizim nazarımız olsun. Fırat Paşayiğit: Kuklalarımızdan birinde bir Erzurumlu taklidimiz var. Erzurumlular bundan rahatsız olmuyorlar, aksine Erzurum’a bir katkısı olduğunu düşünüyorlar. Erzurumlu taklidimiz bir fenomen oldu. Ferruh Kalender, Rıfkı Zıpkın, Taki Bedin, Ece Kondu, Ruhi Bunalım gibi isimlerin ustaları Serkan ve Ömer. Ama doğaçlama olduğu için hepimizden de bir şeyler çıkıyor. Bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederim. yesilay.org.tr / 57


KÜLTÜR SANAT

Siyah Beyaz Bir Sinema Şöleni Kadir Metin Akbaş

Yönetmen: Michel Hazanavicius Oyuncular: Jean Dujardin, Bérénice Bejo, John Goodman Tür: Romantik, Dram, Komedi Süre: 100 dk Yapım yılı: 2011 Ülke: Fransa İMDB Puanı: 8.3

Ş

arkıcı Demet Akalın, biletini alıp koltuğuna oturduğunda nasıl bir filmle karşılaşacağını tahmin etmemişti sanırım. Zira 10 dakika sonra salondan bir hışımla çıkıp; “paramı geri verin, ne biçim film bu, hem siyah beyaz hem de hiç bir diyalog yok” demiş ve işletmeden başka bir film için davetiye almıştı. Demet Akalın’ın bu “ilginç” çıkışı sonrası çok yorum yapıldı, işin mizahi boyutundan sanat yönüne herkes bir şeyler söyledi. Neden bahsettiğimi tahmin etmişsinizdir; The Artist filminden bahsediyorum. Fransız yönetmen Michel Hazanavicius’un son filmi olan The Artist, hem tekniği hem de hikâyesi ile çok dikkat çekti. Görsel efektlerin, 3D’nin, büyük prodüksiyonların, dev oyuncu kadrolarının krallığını ilan ettiği modern zamanlarda Hazanavicius, tam tersi bir işe soyunmuştu. “Sessiz film çekeceğim” dediğim

58 /

/ 2012 Nisan

zaman insanlar beni küçümsedi. Ajan parodileri çeken bir gişe filmi yönetmeninden fazla şey beklemiyorlardı. Ama her şeyde olduğu gibi istikrar önemli. Cannes Film Festivali’ne seçildiğimizde dahi bir şüphe vardı insanlarda, ama filmi izledikten sonra tebriklerin ardı arkası kesilmedi.” diye bahsediyor Fransız yönetmen, filme dair anekdotlarında. Birçoklarının böyle bir filme kim bakar diyerek dudak büktüğü The Artist, önce Cannes’de, ardından da Oscar’da, En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Müzik ve En İyi Kostüm dallarında ödülleri toplayıverdi. Sinemanın dev bir endüstriye dönüştüğü günümüzde, hem naif bir film yapma hem de sinemaya dair bir şeyler söyle-


me derdinde olan The Artist, sinemanın ilk yıllarına, 1920’li yıllara götürüyor izleyiciyi. Bu yıllar, hem sinemanın tüm büyüsü ve ihtişamıyla selamlandığı bir dönemdir hem de Hollywood sinema sektörünü kökünden değiştirecek “teknolojik” bir devrimin ayak seslerinin duyulduğu bir dönemdir. Filmler o dönem hem siyah beyazdır, hem sessizdir, yani diyalogsuzdur. Filmlerde sadece müzik vardır. Bütün yük, oyuncuların mimiklerinde, hareketlerinde ve hikâyenin görselliğindedir. Sonra beklenmedik bir şey olur ve sinemaya ses dâhil olur. Fakat sinema sektöründe yaşanan bu devrim boyutundaki değişim, pek çok insanın mesleğini ve kariyerini de derinden sarsar. The Artist, işte tam bu noktayı sesin sinemaya dâhil olması sürecince yaşananları anlatıyor. Dönemin en karizmatik aktörleri arasında yer alan George Valentin (Jean Dujardin) de sesin beklenmedik biçimde sinema perdesine yansımasından payına düşeni alıyor. Ses, adeta onun kâbusu oluyor. Sesli bir filmi hayal dahi etmiyor, etmek istemiyor. Ses’e karşı direniyor, yeni teknolojinin sinemayı ele geçirmesine kendisini alt etmesine izin vermemek için elinden geleni yapıyor ancak yapımcıların bu yeni teknoloji karşısındaki iştahına ve seyircinin yeni teknolojiye gösterdiği ilgiye mani olamıyor. Sessiz sinema döneminde oyuncu olması için el verdiği, şöhret basamaklarını tırmanması için yardımcı olduğu güzel oyuncu Peppy Miller (Bérénice Bejo) ise adeta George Valentin’e ihanet ediyor ve sesli sinemanın yükselen yıldızı oluyor. Miller yükseldikçe, Valentin dibe batıyor. Önce seyircisini, ardından karısını daha sonra ise servetini kaybeden Valentin, kabullenemese de Miller’ın merhametine muhtaç oluyor. The Artist; sessiz bir film, hem de siyah beyaz! Renkli televizyon öncesini hatırlamayan benim gibiler için, tarih öncesine dair beyhude bir girişim olarak görülebilir. Ancak karşımızda sinemaya dair söyleyecek çok sözü olan bir başyapıt duruyor. Yönetmen Michel Hazanavicius, seyircisine 100 dakikalık bir şölen sunuyor. Filmin başrol oyuncuları George ve Peppy arasında kurulan ilişki tarzı çok güzel, aykırı ve samimi. Filmde ses de olmayınca, tüm ilgimiz oyunculuklara ve mimiklere kayıyor. Karşımızda mimiklerini çok iyi kullanan iki oyuncu olunca filmin seyir zevki de ikiye katlanıyor. Jean Dujardin ve Bérénice Bejo üst düzey oyunculuklarıyla filmin ilk dakikasından itibaren bizi kendilerine bağlıyorlar. Hatta filmin sonunda yaptıkları dansla oyunculuğun başka bir noktasına taşıyorlar bizi. Her karesine vurulduğumuz filmi, tam anlamıyla “zirve”ye taşıyıp bırakıyorlar. Tabi tam bu noktada filmin sevimli oyuncusu köpek Jack’i de anmamak haksızlık olur. Sevimli Jack, film boyunca oyunculuk ve sadakat dersi veriyor. Alkışı fazlasıyla hak ediyor. “Sessiz film dönemine selam çakmak, sinemaya selamdır. Belki bazı şeyler bugünden bakılınca küçümseniyor ama

sinemanın görselliği o günlerde bu günden daha fazla önemseniyordu. “Artist” keyifle süslediğim, tamamlamaktan zevk aldığım bir film oldu.” diyen Fransız yönetmen, sinema kimin için ve neden yapılmalı sorusuna da naif bir cevap vermiş oluyor. Baştan sona ilgiyi fazlasıyla hak eden The Artist, içinizi ısıtacak naif filmler kategorisinde en başa konulmayı hak ediyor. Hem tekniği, hem oyunculukları hem de hikâyesi ile sinemanın bambaşka bir tarafına dikkat çeken The Artist, kazandığı ödüllerin hakkını veriyor. Film hakkında kısa ve ilginç bilgiler: -Köpek Jack rolü, Uggie, Dash ve Dude adlı üç benzer Jack Russell Terrier’i tarafından oynanmıştır. Ama çoğu sahnede yer alan köpek Uggie’dir. Üç köpek de film çekimleri öncesinde birbirlerine daha fazla benzemelerini sağlamak için aynı renge boyanmıştır. -Film çekimleri boyunca Jean Dujardin, Hollywood Hills’deki 1930’lardan kalma ıssız bir evde yaşamıştır. -Film akademik çerçeve oranı olan 1.33:1 oranında çekilmiştir. Yazar ve yönetmen Michel Hazanvicius bunu “aktörler için mükemmel” olarak tanımlıyor. Aktörlere güç verdiğini ve onların böylece ekranı tamamen kaplayabildiklerini söylüyor. -1976 yılında çekilmiş bir Mel Brooks filmi olan Silent Movie’den bu yana çekilen ilk büyük sessiz sinema filmidir. -Peppy Miller’ın -sesli sinema oyuncusu olmasına rağmen- duyulabilir bir repliği yoktur. -İngiltere’nin Liverpool adlı şehrindeki bir sinema salonu dâhil olmak üzere bazı sinema salonları filmin sessiz film olduğundan haberdar olmayan ve filmden erken çıkan bazı izleyicilere paralarını geri vermiştir. -Tüm dans sahneleri, sıkı provalar sonunda aktörler tarafından oynanmıştır. -Jean Dujardin ve Bérénice Bejo can alıcı dans sahneleri için beş ay boyunca her gün Debbie Reynolds ve Gene Kelly’nin Singin’ in the Rain filmi için prova yaptığı sahnede çalışmışlardır. “Çok zordu” diyor Bejo o günleri hatırlarken; “ve şimdi bile filmi izlediğimde ne kadar hızlı yaptığımıza inanamıyorum. Bazen ayaklarım hala acıyormuş gibi geliyor.” yesilay.org.tr / 59


KÜLTÜR SANAT

ANTİGONE

Antik Yunan ile Günümüz Arasında Bir “Antigone” Hazırlayan: Muhammet Celep

A

ntik Yunan’ın üç büyük tragedya yazarından birisi olan Sofokles’in, ünlü eseri Antigone; 2012 yılı başında Kenan Işık yönetmenliğinde, Ali Sürmeli, Attila Olgaç gibi usta sanatçıların oyunculuğunda, Devlet Tiyatroları Üsküdar Tekel Sahne’sinde tekrar görücüye çıktı. Alanında bu kadar usta sanatçı bir araya gelince biz de merak buyurup sahnedeki yerimizi aldık. Oyun girişinde “ateşli silah” kullanıldığına dair bir uyarı okuyunca oldukça temkinli bir bekleyişle beklemeye başladım. Nihayet iki ayrı noktadan patlayan silahlarla ne kadar temkinli olursanız olun hafif bir sıçratmayla oyun başlamış oldu… Antik Yunan’a ait bir eserin oyunlaştırılmasında neden kılıç değil de silah diye düşünmeye başlamışken perde indi ve oldukça güzel hazırlanmış bir sahne tasarımıyla karşılaştık. Hemen ardından, bir yandan projeksiyon cihazıyla sahneye hoş bir yazı stiliyle yansıtılarak okuma imkanı; diğer yandan Ali Sürmeli’nin oynadığı kör kâhin Therias karakteri tarafından seslendirilerek dinleme imkanı sunularak Antigone efsanesi anlatılmaya başlandı.

Yaşamları boyunca bahtsızlıktan kurtulamamış bir ailenin, tahta varis iki kardeşi arasında “tahta karşılıklı ve süreli olarak sahip olma” anlaşması yapılır. Tahta ilk geçen kardeş sürenin sonunda tahtı bırak(a)mayıp anlaşmayı bozunca, hakkı yenilen kardeş hakkı olan tahtı almak için komşu ülkelerden de yardım alarak kardeşine karşı bir savaşa girer, savaş sonucu iki kardeş de ölür (oyunun başında duyduğumuz silah sesleri bu iki ölümü temsilendir). Savaşta tahtta bulunan kardeşi destekleyen Kreon ise, bu ölümleri fırsat bilerek iktidarı ele geçirir ve tahta yerleşir. Bu anlatının sonunda ise iki el daha silah patlar ki; bu tam anlamıyla “yüreği ağzına” gelmek deyiminin karşılığı olmuştur. Ölenler için “Kürtçe” ağıtlar yakılırken, birden coşkulu bir müzik ve havai fişeklerin birbiri ardına patlaması eşliğinde ve yine projeksiyon cihazıyla –bu sahne aklıma “V for Vendetta” filmindeki diktatör Adam Sutler’i getirdi- kralın bir fermanı yayımlanır, bu fermana göre: “Tanrıların yasalarındaki yasağa rağmen, iki kardeşten tahtta oturanı -Kreon’un tahta geçmeden önce desteklediği- krallara layık bir cenaze merasimi yapılarak gömülecekken; diğer kardeş halka açık bir yerde kurda kuşa yem edilecektir. Bu duruma karşı çıkanlar da ölümle cezalandırılacaktır.” Halk bu kararı benimsemez; ama kimse de Kreon’u karşısına almak istemez. İşte bu noktada oyunun başkarakteri ve ölen iki kardeşin ablaları Antigone ortaya çıkar. Kralın bu keyfi yasasına karşı çıkıp, ölümü göze alarak kardeşini gömer. Oyun tam da bu noktada başlamaktadır: Kral Kreon iktidarını pekiştirmek için çıkardığı bu keyfi yasayı, tanrıların yasalarına rağmen geri adım atmadan uygulayacak mıdır? Yoksa Antigone’nin ölümü göze alarak başlattığı bu karşı çıkışta, gururunu bir kenara bırakıp tanrıların yasalarına boyun mu eğecektir? Başta da belirttiğim gibi sahnenin

60 /

/ 2012 Nisan


dizaynı seyirciyi oyuna çekebilecek derecede güzel hazırlanmış. Oyundaki performanslara ve teknik detaylara değinecek olursam: Oyunun hemen başında başlayan kılıç yerine silah kullanımı, oyunun sonrasında yaşanacak sahnelerin de habercisiymiş. Takım elbise ve kravatlı bir kral, kral tahtı yerine tekerlikli bir ofis koltuğu, takım elbiseli iskarpinli korumalar, kostümlerin altlarından görünen kot pantolonları, spor ayakkabılar vs. vs. Anlamakta güçlük çektiğim husus ise patlayan silah sonrası açılan sahnede kılıcın var olması, takım elbiseli iskarpinli korumaların –adeta günümüz başbakan koruması tadında- yanı sıra çağının özelliklerini yansıtan kostümlü korumaların da bulunması. Oyunun içindeki bu açmaz hangi amaçla yapılmış –yönetmenin farkında olmaması mümkün değildir herhalde; bilerek yapmıştır muhtemelen- bilmiyorum; ama oyunun içinde sırıtmış, oldukça da komik durmuş.

Oyuna gitmezden evvel, oyunun bütünlüğü veremediği ve kopuk kopuk bir hal aldığı yönündeki eleştirilerden dolayı, oyunun metnini okuyup gitmiştim; ama oyunda metinden eksik yerler bulunsa da, bu eksiklikler bütünlüğü kaybettirecek eksiklikler olmadığını gördüm. Yine de oyuna gitmeden önce metnin okunması, daha sağlıklı bir izleme imkânı sağlayacaktır. Asırlar öncesinde yazılmış olsa da – M.Ö. 5.y.y.- günümüze dönük de birçok anlamlı mesajlar veren oyun; bu imkânlar ve kadroyla daha iyisinin başarılabileceğini düşünsem de seyretmeye değer.

Oyundaki performanslardan da memnun kaldığım söylenemez, Kenan Işık kaliteli bir kadro seçmiş; ama kadro sanırım kaliteli oluşunun verdiği rahatlıkla hareket ettiklerinden olsa gerek, pek başarılı bulmadım. Mesela Kreon rolündeki Attila Olgaç, rolünün hakkını, o harika tok ses tonunun arkasına sığındığı için verememiş düşüncesindeyim. Yaşaması gereken o çelişkili ruh halini, sesindeki iniş çıkışlar dışında bir türlü göremedim. Antigone rolündeki Gözde Okur da kral karşısında dik durup, hakkı savunabilmek için oldukça zorlama bir ses tonuyla karşımızdaydı. Bu hoşnutsuzluklarımın yanı sıra kâhin Therias rolündeki Ali Sürmeli ve koroyu ise –şarkılardan birkaçı saçma olsa da, sesleri oldukça sağlamdı- beğendiğimi de belirteyim. yesilay.org.tr / 61


KÜLTÜR SANAT

PLASTİK DÜŞLER

A

Bağımlılık Hakkında Gerçekler, Yeni Bilgiler, Yeni Tedaviler, Yeni Umutlar... Hazırlayan: H. Nur ATEŞ

lkol ve uyuşturucu bağımlılığı hakkındaki gerçeklere ışık tutan Plastik Düşler, yeni tedavi yöntemlerini içeren çok özel bilgiler veriyor. Plastik Düşler, çağımızın en önemli sağlık sorunlarından olan alkol ve uyuşturucu kullanımına odaklanıyor. Uyuşturucu kullanımının gittikçe daha genç yaşlara doğru indiği ve hızla arttığı ülkemizde, kısıtlı çalışmalardan yola çıkılarak yapılan tahminlere göre, 80-100 bin arasında insan, eroin, kokain ve ecstasy gibi ağır uyuşturucuları düzenli olarak kullanıyor. Buna, alkolü hariç tutarak, esrar ve diğer uyuşturucuları kullananlar katıldığında, sayı 500 bin civarına ulaşıyor. Öte yandan, alkol tüketimi de özellikle son 30 yıldır günden güne artıyor. Bağımlılığın ne olduğu, nelerin bağımlılık yaptığı, bağımlılık sürecinin nasıl geliştiği, bağımlı hastaya yaklaşımın nasıl olacağı ve hastanın tedaviye nasıl yönlendirileceği, en iyi tedavi seçeneklerinin neler olduğu, kimlerden yardım alınabileceği, tedavi hizmetinin gizliliği ve maliyetleri, risk altında olduğu bilinen çocuklarla alkol ve uyuşturucu hakkında nelerin nasıl konuşulacağı gibi konularda bilgi veriyor Başlaması Kolay, Bırakması Zor

Nikotinin eroin ya da kokain kadar bağımlılık yapıcı olduğunu biliyor muydunuz? Eğer biri örneğin sigara veya puro içerek ya da tütün çiğneyerek tekrar tekrar defalarca nikotin kullanırsa, bedeni nikotine karşı tolerans geliştirir. Sonunda kişi bağımlı olabilir. Kişi bir kez bağımlı hale gelince artık bu alışkanlığından vazgeçmesi son derece güçleşir. 21 yaşından önce sigaraya başlayanlar; bırakmada en çok zorlanan kişilerdir ve sigarayı bırakmayı deneyen her 10 kişiden 1’inden bile daha azı başarıya ulaşır. Nikotin bağımlıları sigarayı bırakınca, huzursuzluk, açlık, depresyon, baş ağrıları ve başka sıkıntılı duygular yaşayabilirler. Bunlara yoksunluk ya da geri çekilme belirtileri denir. Çünkü bu bulgular nikotinin bedenden geri çekilmesiyle oluşurlar. Akran ilişkileri, böyle kötü bir alışkanlığın başlaması

veya önlenmesinde büyük önem taşır. Bir gruba ait olmak, gençlerin ruh sağlığı açısından önemli bir gereksinimdir. Aile içinde belirli değerler kazanmış, kendine güveni olan bir genç, kendi kişilik yapısı ve değer ölçülerine uygun olan bir grup seçer. Eğer bu grup içinde önemsediği değer ölçütlerini bulamazsa gruptan ayrılabilir. Ancak yeterli desteği olmayan, güçlüklerle başa çıkma konusunda zorlanan genç, arkadaşlarının “bir kereden ne çıkar” telkinleriyle madde alabilir. Böylece çabuk ve kolay sağlanan rahatlığa yönelebilir. Genellikle genç, arkadaşları tarafından kendisini sunulan sadece biraz rahatlamak veya keyif yapmak için alabileceği bu maddenin gerçekte ne olduğunu, nasıl sonuçlar doğuracağını bile bilemez. Çoğu zaman hakkında birçok olumsuz şey duyduğu maddenin kullanıldığında kendisine iyi geldiğini ve rahatladığını düşünür. Bu yüzden de kullanmaya devam ederek giderek bağımlı olur. Eğer gençler kullandıkları maddelerin ne olduklarını, nasıl etki yaptıklarını ve ne sonuçlar doğurabileceğini bilirlerse daha dikkatli olacaklardır Bu kitapta insanların neden madde kullandığına, madde bağımlıları neden kendilerinin bırakamadığına, en sık kullanılan maddeler ve etkilerinin neler olduğuna, ergenlerde madde kullanımının işaret ve bulgularına dair önemli bilgiler verilmiştir. Ayrıca anne babaların çocuklarının uyuşturucu sorunu ile nasıl başa çıkacaklarını, uyuşturucu bağımlılığı tedavisinin sağlanmasına, bu noktada gerekli politikaların ve önleme çalışmalarının neler olması gerektiği hakkında bu kitapta çözümler sunulmuştur.

KİTAP KÜNYESİ Yazar: Doç. Dr. Ayhan Kalyoncu Yayınevi: Kapital Kitapları / Media Cat Sayfa: 400


REKLAM

yesilay.org.tr / 63


KÜLTÜR SANAT

AFRİKA: KARDEŞİM Doğacak Afrikalı çocuklara Denizin kitabında yazılıdır: Afrika’da ölüm anne sütü kokar Kara deri inci diş siyah göz Kemikten eller. Koşuyu kaybetmiş ihtiyar at Bu mudur Afrika anne: Su da mı yanar Evlerimiz ağlarken ayrıldık Toprağımızdan. Irmak olsa geçtiğimiz yerlerde

Baharlarımızı kaçırıyor sayısız kara gemi Afrika’da güneş taşı ipek gibi yakar Çalının kardeşiyim. Ölsem, ardımdan Allah’ın duyacağı kadar Ağlayacak sesi var Sonrası, mezarımda yeşilcek yağmur özlemi Ara. Şimdi reklamlar sırada:

Bir anda sonsuz kere yıkanacaktık

İnsanlığın Afrika vicdan ödevi

Bizden sonrakiler sağ kalsın diye

Ne şeker ne hormonlu şarkılar

Eksildik ve geri kaldık birer birer

İstemiyoruz Doğu’dan Batı’dan. Yeter bize

Ay kime küstü uzadı karartma geceleri Çalıdan sarayımızda acının gölgesi var Rüyadayız. Yedi kişi oluyoruz yine Annemin incecik kollarında

Dünyanın en iyi meyvesi Çiğ, hava ve ay ışığında yoğrulmuş ekmek Bozuk bir oyuncak gibi Kalsın kucaklarınızda dünya

İlk ölen kardeşimiz soruyor Mustafa Ruhi Şirin İçinden bulut geçen bilmeceleri Yapraktan bardakla su taşıyor bize babam Melekler kardan evlerinde uyurken. Limanlarımızdan

64 /

/ 2012 Nisan


yesilay.org.tr / 65


KÜLTÜR TANITIM

MİLAS

DAĞLARINDAN YAĞ, OVALARINDAN BAL AKAN KENT Halil İbrahim Pınar / Yeşilay Milas Temsilcisi

Bodrum’a hep içinden geçilip gidilen Milas’ta bir mola vermeye ve antik dönemin bu önemli kentini tanımaya ne dersiniz? COĞRAFİ KONUM Doğa güzellikleri olduğu kadar tarihi ve turistik öneme sahip olan Milas Muğla’nın 2. büyük ilidir. Muğla’ya 63 km mesafededir. Milas ilçesinin; Didim-Akbük’den Bodrum-Güvercinliğe kadar ve Gökova körfezinde olmak üzere toplam 150 km uzunluğunda kıyı şeridi bulunmaktadır. Sodra Dağı’nın eteklerinde kendi adıyla anılan ova üzerinde kurulmuştur. Milas düzlük olup, çevresi orta yükseklikte dağlarla çevrilidir Milas, Ege Denizi’nin iki önemli körfezi olan Gokova ve Mandayla Körfezi’nde kıyılarıyla yat turizm açısından önemli bir konuma sahiptir. Milas’ın kuzeyinde, bir kısmı Aydın ili sınırları içinde kalan Muğla’znın en geniş alanlı doğal gölü

66 /

/ 2012 Nisan

olan Bafa Gölü bulunmaktadır. 60 Km genişliğinde ve deniz seviyesinden yüksekliği 2 m’dir. Kent merkezinin nüfusu 51000, köy ve belde nüfusları ile birlikte genel nüfus 113000’dir. Milas idari yapı olarak; 5 belde ve 114 köyden oluşmaktadır. Beldeleri Ören, Güllük, Beçin, Selimiye ve Bafa’dır. Beldelerinin nüfus toplamı 17606’dür. Milas’ın yüz ölçümü 2167 kilometrekaredir. Milas Belediyesinin sorumlu olduğu kent merkezinin yüz ölçümü 38 kilometrekare, mücavir alanı ise 95 kilometrekaredir. TARİH En az 5000 yıllık geçmişiyle Sodra Dağı’nın eteklerinden bir gerdanlık misali ovaya süzülen Milas Karya uygarlığının en önemli kentidir. Karya, Roma, Bizans, Selçuklu, Menteşe oğulları ve Osmanlı uygarlıklarının hüküm sürdüğü Milas Karya’ya ve menteşe oğullarına da başkentlik yapmıştır. Bu uygarlıklardan kalma bir çok eser tarihin tanıklığını yapmaktadır. Günümüze kadar 27 antik kent kurulan Milas’ın topraklarından adeta tarih fışkırmaktadır. Bu açıdan Milas tarihi


değerler açısından dünyanın, arkeolojik öneme sahip ender merkezlerindendir Dünya üzerindeki en büyük arkeolojik keşiflerden biri olan 2400 yıllık Kayra kralı Hekatomnos’un anıt mezarının ortaya çıkartılması dünyanın yedi harikasından bir olan Maosulosun tahtını salladı. şu an ziyaretçilere kapalı olan anıt mezarın Maosulos’un babasına ait olduğu ve anıtsal ve görkemli bir yapı oldu belirtilmiştir. Bu açıdan hali hazırda kültür turizmi için önemli bir potansiyele sahip Milas’ın Kral Hekatomnos’un anıt mezarının ziyaretçilere açılmasıyla tüm dünyanın ilgi odağı olacaktır. Günümüze kadar ayakta kalmayı başarabilmiş İassos (Kıyıkışlacık), Labranda, Euromos ve Hereklia antik kentleri Gümüşkesen Mezar Anıtı, Baltalı kapı, su kemerleri, Uzun yuva, berberini Kaya mezarı, Bargylia (Boğaziçi köyü), Tiyatro, Hacıilyas camii, Ahmet Gazi (Ulu) camii, Belen Camii, Firuz bey(Kurşunlu) Camii, Ağa camii, Çöllüoğlı Hanı, Beçin Kalesi, ziyaret edilmeye değer bir öneme sahiptir. BAFA GÖLÜ TABİAT PARKI Ege denizinin bir koyu olan Bafa, Büyük Menderes Irmağı’nın, eski Latmos Körfezi’nin batısını alüvyonlarla doldurması sonucu oluştuğu için kıyı set gölüdür. Bafa gölü kuşlara kışlak alanı niteliğindedir. Bölgede gözlemlenen başlıca kuş türleri; tepeli pelikan, cüce karabatak ve deniz kartalıdır. Yine Bafa gölünde 700-plankton ve su bitkileri açısından çok zengin olması birçok balık türünün gölde yaşamasına imkan sağlamaktadır. Ayrıca Kültür turizmi açı-

sından ele aldığımızda Beşparmak dağlarının göle dik inen güneybatı eteklerinde antik Heraklia kenti bulunmaktadır. Antik kent içerisinde kurulduğu dönemi karakterize eden; Athena Tapınağı, Agora, Konsey Binası, Hamam, Tiyatro, Nymphaion (Çeşme Binası), Endymion Tapınağı ziyaretçilerini beklemektedir. TUZLA Tuzla sulak alanı 380 hektarlık bir alanı kaplıyor. Kışını göçmen kuşların barınma ve beslenme yeridir ve çevresi ılgın, zeytin ve çamlarla çevrilidir. En çok rastlanan kuş türlerinin başında pelikanlar geliyor. Yanı sıra boz ördek, yeşilbaş, sakarca, Macar ördeği, sakarmeke, balıkçıl, kaz, flamengo, su tavuğu, bataklık kırlangıcı sayılabilir. Sulak alan içindeki plankton ve su bitkileriyle balık zenginliği de sağlıyor. KÜLTÜR Pazarları Milas’ın merkezi pazarı Salı günü kurulmaktadır. Hareketliliği ve ürün çeşidi ile öne çıkan Pazar yerli ve yabancı turistlerin de alış veriş ve gezi noktasıdır. Çevre köy ve beldelerden geleneksel kıyafetleriyle renk cümbüşü sunan köylüler kadar pazara getirilen ürünler de bir o kadar önemlidir. Yöresel ot çeşitleri ve organik ürünlerin kolaylıkla bulunabildiği bir pazardır. Bunun yanında el emeği göz nuru dediğimiz dantel, oya çeşitleri, kanaviçe işlemeler, ipek dokuma işleri pazarda yerini almaktadır.

yesilay.org.tr / 67


KÜLTÜR TANITIM

Milas Halısı Milas halıcılığı 17 yy dan günümüze kadar gelişimini devam ettirmiştir. Kendine özgü renk desenlere sahiptir. Genellikle Milas’ın dağ köylerinde yapılan Milas halısı Karacahisar, Bozalan, Gökbel, Kayaönü, Alatepe de yoğun olmak üzere Milas merkezi ve çevre köylerde yapılmaktadır. Milas halısı ismini Yanış (Motif) ya da desen adlarıyla anılmaktadır. Ada Milas, Çıngıllı Cafer, Gemici Suyu, Kabuksuz, Anahtarlı, Karacahisar Göbeklisi başlıca çeşitleridir. TES’nin belirlediği kaliteye göre desimetre karesinde 26X40 düğüm bulunan Milas halısı bugün ülkemizde ve dünyadaki önemli müzelerde sergilenmektedir. Ölmez Ağaç Türkiye zeytin yağı üretiminin büyük miktarı Milas bölgesinde yetiştirilen zeytinlerden elde edilmektedir. Milas’ta ölmez ağaç olarak nitelenen zeytin ağacı yüzyıllardan beri halkın sofralarına bereket, sağlıklarına destek, geçimlerine kaynak olmuştur. 68 /

/ 2012 Nisan

Davul Zurna Muğla zeybek kültürünü, müziğini nefesleriyle biçimlendiren, yöresel düğünlerimizde “oğlan düğünleri”nin vazgeçilmez unsurları olan, pehlivan ve deve güreşlerinde ve hatta Kırkpınar’da, er meydanında bile çalan, zeybek müziğini her yerde en iyi şekilde icra eden sanatçılardır onlar... Milas türkülerinin davul-zurna eşliğinde icra edilmesi türkülere ayrı bir duygu katar. Deve Güreşleri Yörük kültürünün bir parçası olan deve güreşleri, ikiyüz yılı aşkın süreden beri yapılmaktadır. Deve güreşlerinin yapılması için özel bir alan bile düzenlenmiştir. Milas için büyük öneme sahip deve güreşleri ulusal basın tarafından takip edilmekte, yerli ve yabancı turistler tarafından ilgiyle izlenmektedir. TURİZM Milas’ta son yıllarda alternatif turizm anlamında tarih ve kültür turizminde önemli gelişmeler sağlanmıştır. Aynı zamanda


Kurşunlu Camii

yeni yatırımlar yapılarak kültür turizmi canlandırılmaya çalışılmaktadır. Kültür Turizmi Çomakdağ Kızılağaç Köyü’nde yeni başlayan bu turizm türüne turistler büyük ilgi göstermekte, deniz-kum-güneş dışında gezilip görülecek yer arayanlar için uygun bir yerdir Ç. Kızılağaç köyü. Bu köyde geleneksel kültür ve yaşam biçimi ile köy yemekleri turistlere sunulmaktadır. Yat Turizmi Bu proje Ören’de Gökova körfezinde ve Güllük’te eski iskelenin bulunduğu yerde gerçekleştirilmek istenmektedir. Tırmanma ve Trekking Bu turizm çeşidi de Ekiztaş Köyü’nde hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Yamaç Paraşütü Turistler için önemli bir ilgi odağı olan bu spor dalı Gökova

Körfezi kıyısında bulunan Ören beldesinde uygulanmaktadır. Avlak Turizmi Bu proje Labranda antik kentinin bulunduğu bölgede ormandan sağlanacak bir alanda hayata geçirilecektir. Yayla Turizmi Gökova körfezine bakan bir noktada Fesleğen köyünde düşünülmektedir. Golf Turizmi Milas’ta iki golf sahası için çalışmalar yapılmaktadır. Bunlardan birisi Dörttepe-Tuzla mevkiinde, diğeri de Çamköy-Karacahisar ve Ulaş köyleri arasında. Şu anda her iki golf sahası için yer çalışmaları sürdürülmektedir. Uyku Vadisi ve Mağara Turizmi Milas’ın Gökçeler köyünde hayata geçirilecek olan proje Muğla Valiliği tarafından yürütülmektedir yesilay.org.tr / 69


Hilal-i Ahdar On beş günde bir neşrolunur. Sıhhi ve içtimai içki düşmanı gazete Hazırlayan: Dr. Fahrettin Kerim 70 /

/ 2012 Nisan


ARŞİV

B

u ay içinde Anadolu’nun muhtelif semtlerinde Yeşilay’ın tuluğuna (doğuş) şahit olmak bahtiyarlığını idrak ettik. Sırasıyla derc ediyoruz.

1--BURSA ŞUBESİ Hilal-i Ahdarın Bursa şubesi pek samimi merasimle küşad edildiğini “Kardaş” gazetesinde meserretle (sevinçle) okuduk. Kardaş, yeşil Bursa muhitinde içki düşmanlığı propagandasını metin bir imanla takip eden refikimizdir. Sahip ve müdür-i mesul Vasıf Necdet Bey, gazetesinin bütün sütunlarını Hilal-i Ahdar’ın hayırhah mücadelesine tahsis etmiştir. 30 Kanunsani tarihli nüshasında içki aleyhinde bir başmakale, ayrıca Hilal-i Ahdar nizamnamesi nazar-ı dikkate çarpıyor. Kardaş’ın diğer nüshaları da içki aleyhine kıymettar makale ve şiirleri ihtiva ediyor. Kardaş rasime-i küşad hakkında bir veche ati tafsilatı veriyor. Evvela heyet-i müteşebbiseden Vasıf Necdet Bey Hilal-i Ahdar’ın her türlü ihtiraslardan azade olan insani gayesini izah etmiş, bilahere cemiyetin müsenni olmak itibarıyla tıbbiyenin eski hocalarından Doktor Fahri Paşa ictimaa riyaset ederek intihap icra edilmiştir. Rey-i hafi ile icra edilen intihabatta Riyasete Heyet-i Mahsusa azasından Miralay Osman Bey reis-i saniliklere Jandarma Kumandanı Kaymakam Besim Kamil Beyle, Hilal-i Ahmer Reis-i Sanisi Hoca Abdülkadir Efendi, kitabete vasıf Necdet Bey, veznedarlığa Türkiye İş Bankası Tahrirat Müdürü Memduh Bey, meclis idare azalarına da Doktor Fahri Paşa, Banka Müdürü Hakvet, Polis Müdürü Ramiz, Binbaşı Emin, Maarif Müfettişi Necip Beylerle Hoca Hayali ve Hoca Abdullah Efendiler, Hilal-i Ahmer hanımları merkezi ikinci reisi Firuz Hanım, Amerika Mektebi Müdiresi Mis Cilson, Celeb Tüccarı Rıza Bey, Ethem Efendizade Said Bey, jandarma alay mülhakı Yüzbaşı Muhlis, Mülazim Burhaneddin, İhsan Beylerle Bankacı Hamdi Turgut ve Katip Ali Rıza Beyler intihab edilmişlerdir. İntihabatı müteakip yeşil kurdeleye bağlı mühür Vasıf Bey tarafından Reis Miralay Osman Bey Efendiye teslim edilerek işe başlanılmıştır. Aynı nüshada cemiyetin müsaade ilmühaberini ita eden (veren) Bursa Valisi Kemal Bey Efendinin pek kıymettar beyanatını şükran hisleriyle karşıladık. Vali Beyefendi “Hayat-ı memuriyetimde kalbimde hiç duymadığım bir inşirahı bu cemiyetin teşkili dolayısıyla duydum. Rakıya beyhude sarf edilen paralarla neler yapılmazdı. Zabıta vukuatının yüzde doksanı işretin sebep olduğu vakidir. İşret istimal etmeyenlerden olduğum, vazife-i memlekete pek yakından alakadar ve temasta bulunduğum cihetle bunu

biliyorum. Muhterem cemiyetinizi tebrik ederim. Ben bu muhterem cemiyetin ezeli azasıyım.” buyurmuşlardır. Bursa şubemiz her hafta konferanslar, mevizelerle içki cidaline hararetle devam etmektedir. 2- ÇANAKKALE ŞUBESİ: Bu ay zarfında 5 Mart kahramanlığını omzunda taşıyan Çanakkale’de de Hilal-i Ahdar şubesi küşad edildi. Riyasete muharririnden Hüseyin Aziz Bey, Katib-i umumiliğe Preveze Nebuti telgraf zabıtı Mehmet Sezai, Riyaset-i Saniyeye tüccarından Mehmet Vahid, Veznedarlığa Girit muhacirlerinden Mustafa Efendi, katipliklere Sabri ve Mustafa Efendiler intihap edilmiştir. Azalıklar içinde Musa, Hasan, Mustafa, Hüseyin, Ali, Mehmet, Aziz, Mehmet Emin, İhsan Mehmet, Hasan Yunus, Mustafa, Yusuf Mehmet, Musa Cemal, Hacı Mustafa, Emin Hasan, Hasan Piramegi Beyler intihap edilerek faaliyete başlamıştır. Her iki şubeye muvaffakiyetler temenni eyleriz.

BEYNELMİLEL TEŞKİLAT VE HİLAL-İ AHDAR Bu hafta içinde Hilal-i Ahdar riyasetiyle katip-i umumiliğe dünya içki aleyhdarlığı İttihadı Reis Ernest Şerington’dan gelen mektupta Mıstır Conson’a Türkiye’de gösterilen hüsn-i kabulün Amerika muhitinde hoş intibaat hasıl ettiği, Türkiye’deki küul aleyhdarlığını pek ziyade alaka ile takip ettikleri yazılıyor. Bu mektuptan maada Amerika’daki Men-i Müskirat netayicini bildiren kıymetli eserler de gönderilmiştir.

BEYNELMİLEL TEŞKİLAT VE DAHİLİYE VEKALETİMİZ Berlin’deki Beynelmilel İçki Düşmanları Cemiyeti, beşeriyetin başındaki içki afetini tahfif için girişilen beynelmilel cidalin daire-i mesaisini tevsia (genişletmeye) çalıştıklarını Türkiye Cumhuriyeti Dahiliye vekaletinin de bu cidalle alakadar olmasını temenni eylediklerine dair Dahiliye Vekaletine bir mektup göndermiştir. Mezkur tahriratın aslı ile tercümesini vekalet-i müşarünileyha, Hilal-i Ahdar’a havale etmek suretiyle hükümetin cemiyetimiz hakkındaki hüsn-i teveccühünü lütfen ibraz etmiştir. Cemiyetimiz her türlü teşrik-i mesaiye amade olduğunu Berlin’e cevaben yazmıştır. yesilay.org.tr / 71


HİKMETLİ ÇİZGİLER

Alıntılar Etrafınıza bir bakın, sizce de kıyamet kopmuyor mu? —Murat Uyurkulak

Çok şey bilip de susmanın ağırlığını taşır sözlükler. —Ali Ural

Dinlediklerimizi yesek, hepimiz çoktan ölmüş olurduk. —Earl Wild

İnsanın mutluluğu üzerinde, ne olduğunun, neye sahip olduğundan kesinlikle daha çok payı vardır. —Arthur Schopenhauer

Alıntılar size tüm anlam yelpazesini sunacaktır; tabi elinizde yeterince varsa. —James Murray

Varlık, yoklukta gizlenmiştir. —Mevlana Celâleddin Rûmî

Kimileri bilgi nehrinden kana kana içer, kimileri ise yalnızca ağzını çalkalar. —Woody Allen

İsterseniz yanlış düşünün, ama her durumda kendi kafanızla düşünün. —Doris Lessing

Köle, köle pazarında satılan değil; kalbi köle pazarı olandır. —Mihail Nuayme

Haykıran sükûtlar vardır ki onu yalnız Allah duyar... —Cenap Şahabettin

Bu yazılar www.alintilardefteri.net esas alınarak hazırlanmıştır

72 /

/ 2012 Nisan


Yesilay Dergisi Nisan 2012