Issuu on Google+

kapak 29_Layout 2 10/30/11 2:12 PM Page 1

Gülen’den faşizm dersleri Gülen hazretleri vaazlarının en yaman sözcülerinden olan Zaman Gazetesi’yle yaptığı son röportajında; devletin Kürt ulusunu imha etmekte yeterince başarılı olamadığını söyledi. SF.16-17

SÖYLEŞİ BEDAŞ İŞÇİLERİ DİRENİŞE DEVAM EDİYOR SF 08-09

DİRENE DİRENE KAZANACAĞIZ BEDAŞ işçisi Mustafa Bozali ‘Şirketten alacağımız olmasına rağmen bize tebligatları imzalamamız için baskı yapılıyordu” açıklamasında bulundu.

Arkadaşlarının işten atılmasını protesto eden işçiler patronun tüm oyunlarına rağmen direnişlerini kararlılıkla sürdürüyor

Halkın Günlüğü

1-10 KASIM 2011 Yıl: 1 Sayı: 20 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net

Tunus’un AKP’si iş başında fDÜNYA 18-19

Tunus’ta, 23 Ekim Pazar günü yapılan seçimlerde 4 milyon kayıtlı seçmenin oy kullandığı Al Nahda partisi seçimin galibi oldu. Ülkemizde AKP ile aynı çizgide olduğu bilinen partinin lideri Gannuşi seçim sonrası ilk mesajında şeriat yönetimine vurgu yaptı.

Nepal devriminin

sorunları-ıv

Çeviri Sayfa 20-21

e-posta: halkingunlugu@hotmail.com

DEVLET ENKAZI

Afet değil devlet öldürüyor

fVan’da meydana gelen deprem dolayısıyla yüzlerce kişi öldü, binlercesi yaralandı. fDoğal afeti dahi intikam malzemesi yapan devlet, ırkçı-faşist saldırılarını medya ve basın aracılığıyla sürdürdü. Koroya katılanlar Kürtlere kin kustu.

YÖK’e karşı 6 Kasım’da alanlara

Deniz Feneri davasından tutuklu bulunan 7 kişi ‘uzun tutukluluk süreleri’ sebebiyle tahliye edildi. sf.04-05

fGENÇLİK 14-15

Kuruluşunun 30. yıl dönümünde YÖK’ü protesto etmek için halk gençliğini alanlara çağıran Demokratik Gençlik Hareketi (DGH), YÖK’ü teşhir eden çalışmalarına birçok üniversitede devam ediyor. DGH; “Birleşik ve kitlesel bir 6 Kasım için seferber olalım” dedi.

fDeprem bölgesine gidecek yardımlar geciktirildiği gibi, halkın kendi imkanlarıyla yolladığı yardımlar da kolluk güçleri tarafından engelleniyor. fDepremin ardından sorun olmadığını söyleyen devlet yetkililerinin aksine; kurulan çadırları sel bastı, polis halka saldırdı.

Irkçı-faşist saldırılar tırmandırılıyor Cumhurbaşkanından askeri ve sivil büroksiye, AKP’den CHP’ye kadar hakim sınıflar ve onların güdümünde olan burjuva-feodal medyanın estirdiği gericifaşist-milliyetçi söylemler faşistleri sokağa dökerek, devrimci-demokratyurtsever güçlere yönelik linç girişimlerine yol açtı. SAYFA 04-05

F tipi hapishaneler hak gasplarının merkezi olmaya devam ediyor. Tutsaklar keyfi cezalara çarptırılıyor. sf. 02-03 ABD ordusu içinde görev yapan kadınların yüzde 30’u tecavüze, yüzde 79’u da cinsel saldırıya uğruyor. sf. 10-11


2-3_Layout 2 10/30/11 10:10 AM Page 1

02 güncel haber

Halkın Günlüğü 1-10 KASIM 2011

F Tiplerinde her

Uğur Kantar işkencede

katledildi Genelkurmay Başkanlığı tarafından Uğur Kantar'ın ‘sara hastalığı nedeniyle fenalaştığı’ yönündeki açıklaması ölümden sorumlu “iyi çocukları” gizleme çabasıdır KKTC’de askerlik yaparken disiplin koğuşunda(disko) yoğun işkenceye tabi tutulan Uğur Kantar katledildi. Malatyalı Kürt bir ailenin çocuğu olan Uğur, gördüğü işkenceler sonucu komalık olmuş fakat ”numara yaptığı”na kanaat getiren üstleri-işkencecileri O’nu uzun süre bu haliyle bekletmiş ve durumun vahameti “anlaşılınca” da “başımıza bela almayalım” düşüncesiyle askeri hastaneye kaldırmıştı. Askerliğinin bitimine 5 gün kala disiplin koğuşunda yapılan işkence sonucu durumu ağırlaşan Uğur Kantar, 2.5 ay GATA’da yoğun bakımda kaldıktan sonra yaşamını yitirdi.

İddianame hazır: suçlu 2 er Genelkurmay Başkanlığı tarafından Uğur Kantar'ın ‘sara hastalığı nedeniyle fenalaştığı’ yönündeki açıklaması ölümden sorumlu “iyi çocukları” gizleme çabasıdır. Askeri savcılık tarafından hazırlanan ve mahkeme tarafından kabul edilen iddianamede de görüldüğü üzere Uğur Kantar'ın ölümünden 2 er sorumlu tutuluyor. İddianamede piyade er Ayhan Arslan ve piyade çavuş Fırat Keser tarafından uygulanan yoğun fiziki şiddetin yanı sıra, susuz bırakıldı-

ğı ve güneşte tutulduğu için öldüğü ifade ediliyor. İddianamede: "Kantar'a yönelik olarak birçok kez şiddet uygulamak, su ve tuvalet ihtiyaçlarını karşılamasına izin vermemek, özellikle 25 Temmuz 2011'de 11.0013.00 saatleri arasında bilincini kaybedecek şekilde uzun süre fiziksel şiddet uygulamak, bilincini kaybettikten sonra da güneş altında kelepçeli olarak bekletmek, bu aşamada da şiddet uygulamaya devam etmek, mağduru teslim almaya gelen personele mağdurun numara yaptığını beyan ederek ve yanlış bilgi vererek tıbbi müdahalenin yapılmasına engel olmaya çalışarak ağırlaştırılmış işkence suçu işledikleri" yer aldı.

Gelen bazı mektuplarımız sakıncalı denilerek verilmemektedir. Keyfilik öyle bir noktaya varmıştır ki kararlardan birinde “Türkiye Cumhuriyeti kurucusu olan Atatürk hakkında yalan-yanlış bilgiler içerdiği” denilmektedir Hapishanelerde siyasi tutsaklara dönük keyfi uygulamalar devletin tüm inkarına rağmen her geçen gün çeşitli örneklerle daha da ayan beyan bir hal alıyor. Tüm hapishanelerde yaşanan benzer saldırıların ve keyfi uygulamaların en ilginçlerinden bazılarına ise Kırıkkale F Tipi Hapishanesi’nde rastlanmaktadır. İletişim cezaları, hücre arama, mektupların keyfi tutumlularla sahibine verilmemesi, kelepçeli tedavi vd. artık sıradan uygulamalar haline gelmiş durumda. Zeynel Karabulut gazetemize gönderdiği mektubunda hak gasplarından bahsederken, kendilerinin bu uygulamalara gerektiği gibi karşılık verdiğini belirtirken, kamuoyunu duyarlı olmaya çağırdı. Karabulut’un gönderdiği mektup yoruma gerek bırakmayacak açıklıkta tecrit saldırılarını anlatmaktadır. Mektubun bir bölümünü olduğu gibi yayınlıyoruz; “… Yine birçok keyfilikle hak gaspıyla karşılaştık. Son iki hafta içerisinde maruz kaldığımız hak ihlallerinin özet bir dökümünü sizlerle paylaşıyor, duyarlı olacağınızı düşünüyoruz. f 22 Ocak 2007 tarih 45/1 nolu genelgeyle tanınan haftada 10 kişi 10 saat sohbet hakkımız uygulanmamaktadır. F Tipi tecrit tüm ağırlığıyla hüküm sürmeye devam ediyor. fDisiplin cezaları hız kesmeden sürmektedir. Bu cezalar esas olarak direnme hakkımıza yönelmiş durumdadır. Arkadaşımız Ahmet Aslan’a yapılan işkenceli saldırıyı protesto etmek için slogan atıp hücre kapılarını dövmemiz disiplin suçu kabul edilmiş 1 Ağustos 2011 tarihli 2011/174 disiplin kanunuyla f39 kişiye ikişer ay haberleşme ve iletişim araçlarından yoksun bırakma f66 kişiye ikişer ay ziyaretten men

f27 kişiye beşer gün hücre cezası verilmiştir. Toplamda yüzlerce ayı bulan bu disiplin cezaları F tipi hücrelerde insan kalabilmek için ödediğimiz en sıradan bedeldir. Yıllardır silsile halinde uzayan cezaların bir yönü de açık görüş hakkımızın otomatik olarak ortadan kaldırılmasıdır. Yıllardır sevdiklerini birkaç dakika olsun kucaklayamamış binlerce tutsak ve aileleri ülkemizin resmidir. fHasta tutsakların tedavisinde sorunlar yaşanmaya devam ediyor. Hapishanede revir haftada 2 gündür böyle iken bir de yorgunluk gerekçesiyle revir günü revire çıkartılmamak da olağan uygulamadır. Hapishanelerin doktoru yoktur. fSadık Sabancılar 29 Eylül’de Kırıkkale Üniversitesi

Özkan: İddianame yetersiz Kantar ailesinin avukatlarından Teoman Özkan iddianameye dair, iddianamenin suçun tanımı açısından taleplerini karşıladığını belirtti ve bu minvalde iddianamenin sevindirici olduğunu, ancak sadece beş asker ve hapishane müdürünün sorumlu tutulmasını eleştirerek yetersiz bulduğunu ve hapishane müdüründen sorumlu olan üstlerinin de yargılanması gerektiğini vurguladı.

İlk duruşma 18 Kasım’da Uğur Kantar’ın ölümüyle ilgili sorumlu tutulan 2’si tutuklu 5 asker ve Hapishane Müdürü Kıdemli Üstçavuş Ayhan Şentürk’le ilgili iddianame askeri savcılık tarafından hazırlandı. Hazırlanan iddianameyi kabul eden Girne Askeri Mahkemesi, duruşma tarihini 18 Kasım 2011 olarak belirledi.

Hopa’da adalet terörü Toplumsal muhalefetin kızıl renkli her türlü versiyonuna karşı tahammülsüzlükle saldıran egemenler, hakim kılmaya çalıştıkları korku ve sindirme iklimini adalet saraylarında da sürdürüyor 31 Mayıs 2011’de Artvin Hopa’da Tayyip Erdoğan’ın katılacağı mitingde toprağına, doğasına, suyuna sahip çıkmak için demokratik protesto haklarını kullanan Hopa halkına azgınca saldırarak emekli öğretmen Metin Lokumcu’yu katleden zihniyet, katledemediklerini de hukuksuzluğunun cenderesinde sindirmeye çalışıyor. Metin Lokumcu’nun yaşamını yitirdiği Hopa olaylarının ardından tutuklananlar, sistemin sözde adalet ve yargısının kıskacında türlü zorbalıklara maruz kalıyor. Olaylar sonrasında gözaltına alınan 36 kişiden 15’i hakkında ‘örgüt üyeliği’ iddiasıyla Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi tarafından gerçekleştirilen tutuklama daha sonra Hopa Savcılığı’na gönderilmişti. Hopa’da tutuklanan 15 kişinin bir türlü hazırlanmayan dosyası sonunda bölünerek, tutuklulardan 5’i hakkında iddianame oluşturuldu. 5 tutuk-

lu (Cengiz Akyüz, Şinasi Gümüşkaya, İdris Akbıyık, Şaban Kotil ve Şafak Ustabaş) Hopa Asliye Ceza Mahkemesi’nde “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet etmek, kamu malına zarar ve görevli memura direnmek” suçlamalarıyla hâkim karşısına çıkarıldı. Tutukluların tamamını kapsaması gereken iddianamenin ‘davanın bölünmesi’ suretiyle geciktirilmesi ve tutuklu bulunan diğer 10 kişinin ise neye göre ve hangi suçlamalarla yargılanacağı ise gizemini koruyor. ‘Belli ki yüce adalet’ aynı itirazı, aynı sokakta ve aynı sloganlarla yükseltenleri bölüp bir taraftan kendi hukuksuzluğuna yeni bir sayfa açmayı, öte taraftan da Hopa halkına ve tutukluların ailelerine korku salmayı amaç ediniyor. Toplumsal muhalefetin kızıl renkli her türlü versiyonuna karşı tahammülsüzlükle saldıran egemenler, hakim kılmaya çalıştıkları korku ve sindirme iklimini adalet saraylarında da sürdürüyor. Tutuklu 5 sanığa destek vermek ve davayı izlemek için Hopa Asliye Ceza Mahkemesi’ne gelen Hopalı aileler ve demokratik kitle örgütleri yine kolluk güçlerinin biber gazlı saldırısına uğradı.

Ailelere duruşma yasağı, biber gazı Hopa parkından başlayan ve duruşmanın görüleceği adliye binasına “Hepimiz Hopalı, hepimiz eşkıyayız”, “Katil


2-3_Layout 2 10/30/11 10:10 AM Page 2

1-10 KASIM 2011 Halkın Günlüğü

güncel 03

uygulama var fİki arkadaşımız Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hücre kapısındaki mazgal penceresini kırdıkları gerekçesiyle birer yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. (2011/99) Söz konusu pencerenin ebadı 10cmx15 cm dir. Özelikle değil kapı döverken kendiliğinden kırılmıştır. Ve arkadaşlarımız bu bir avuç cam için, disiplin kararıyla ikişer hafta hücre cezasına çarptırılmıştır. fKayseri Hapishanesi’nden 9 Eylül 2011’de Kırıkkale F Tipine sevk getirilen arkadaşımız hapishane girişinde zorla çırılçıplak aramaya maruz kalmış, onur kırıcı uygulamaya tabi tutulmuştur. fHücre aramaları keyfi bir uygulamaya dönüşmüştür. Aylık rutin arama dışında baskın aramalar yapılıyor, hücreler didik didik ediliyor. Bazı hücrelerde bir gün içinde üç defa arama yapılmıştır. fSebzeler amaçları dışında kullanılıyor denilerek tutsakların kurduğu turşulara el konulmaktadır. fFotokopi ücreti çok yüksek miktardadır. Öyle ki çektirdiği 12 adet siyah beyaz A4 fotokopi için hesabından 33 TL. kesilmesi üzerine bir arkadaşımız suç duyurusunda bulunmuştur. Tüm bunlar ve daha yaşadığımız nice F tipi manzarasını bilginize, dikkatinize ve duyarlılığınıza sunuyoruz.”

Tutsaklara teslimiyet dayatılıyor Diş Hekimliği bölümünde kelepçeli tedavi dayatmasını kabul etmediği için tedavisi yapılmayarak, gönderilmiştir. fZeynel Karabulut’un ayda bir alması gereken Dodex iğnesi sürekli geciktirilmektedir fİletişim haklarımız engellenmektedir. Gelen bazı mektuplarımız sakıncalı denilerek verilmemektedir. Keyfilik öyle bir noktaya varmıştır ki kararlardan birinde “ Türkiye Cumhuriyeti kurucusu olan Atatürk hakkında yalan-yanlış bilgiler içerdiği” denilmektedir. Disiplin kurulu bu kararıyla adeta tarih biliminde otoriterliğe soyunmuştur. Mektupların dağıtılması ya da postalanması haftalarca geciktirilmektedir.

Yine gazetemize birçok hapishaneden gelen mektuplarda sağlık sorunlarından, iletişime kadar devletin sistematik olarak siyasi tutsakları teslim alarak onursuzlaştırmaya çalıştığı gerçekliğini görmekteyiz. Ankara Sincan F Tipi Hapishanesi’nde kalan Serkan Kaya, Denizli D Tipi Hapishanesi’nde kalan Özlem Aydın, Kandıra F Tipi’nde kalan Veysel Kaplan ve Malatya E Tipi Hapishanesi’nde kalan Serkan Güngör, Ümit Gürz ve daha birçok hapishaneden devrimci tutsaklar gazetemize gönderdikleri mektuplarla karşılaştıkları hak ihlallerinden bahsetmektedirler. Devletin devrimci tutsaklar üzerindeki baskı ve teslimiyet politikalarını boşa düşürmek için tüm kamuoyunu duyarlı olmaya ve devrimci tutsaklarla dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz.

devam ediyor polis Hopa’dan defol” , “Metin Lokumcu ölümsüzdür” sloganlarıyla gerçekleştirilen yürüyüşün ardından kolluk güçleri kitleye saldırdı. Davası görülen tutukluların ailelerinin dahi duruşma salonuna alınmak istenmemesini protesto eden gruba kolluk güçleri biber gazıyla saldırdı. Yaşanan gerginliğin ardından grup, adliye önünde mahkeme sonuçlanıncaya kadar oturma eylemi başlattı. Saldırıyı ıslık ve sloganlarla protesto eden Hopa halkının kararlı tutumu sonucunda aileler ve kurum temsilcileri duruşmanın görüleceği salona girdi.

5 tutuklu serbest Suçlamalar karşısında tutuklular, asıl sorgulanması gerekenin düzenin kolluk güçleri ve onların uyguladığı orantısız güç olduğunu belirttiler. Avukatların, müvekkillerin suç unsurlarına dair somut delillerin olmadığına ve tutuksuz yargılanmaları gerektiğine yönelik savunmasının ardından mahkeme 5 kişinin tutuksuz yargılanmasına karar verdi. Avukatlar bu kararın emsal olduğunu, diğer tutukluların da mevcut suç unsurları, tutukluluk süreleri ve deliller düşünüldüğünde serbest bırakılmaları gerektiğini savunuyor.

SINIF TAVRI

≫ ismail uçar

SİLAHLARA VEDA* ask ulusunun bağımsızlığı için mücadele yürüten ETA, 43 yıldır sürdürdüğü silahlı faaliyetlerini kesin olarak sonlandırdığını açıkladı. Birçok defa ateşkes ilan eden ETA, son olarak 5 Eylül 2009 tarihinde ilan ettiği süresiz atekesin ardından silahları tamamen bırakarak “Bask bölgesinde yeni bir dönem başladı. Sorunların demokratik ve adil çözümü için tarihi bir fırsat var” dedi.

B

ETA’nın silah bırakması birçok çevre tarafından “silahsız çözüm benimsendi”, “terör bitti”, “terörizmin kazanma şansı yoktur”, “silahlı mücadele tarih oldu” gibi tanımlama ve açıklamalarla karşılandı. Buradan yola çıkarak IRA örneğini hatırlatanlardan, bu durumu PKK’ye kadar getirenler... Silahlı mücadelenin ruhuna rahmet okudular. ETA’nın, İRA’nın silahla hiçbir şey kazanamadığı ve kazanamayacağı şeklinde açıklama yaparak, PKK’ye de bunu salık verenlerin hepsi, aynı orjinde kesişti. Bu kadar hummalı bir şekilde tartışıldı ve silahlı mücadele reddedilirken geçmişten günümüze kadar verilen silahlı mücadelenin kazanımları ise bir kalem darbesiyle bilinçli olarak alaşağı edildi. AB’sinden İspanya’sına, Fransa’sından TC’sine; devlet yöneticilerinden, burjuva-feodal kalemşorlerine kadar herkesin dilinde pelesenk ettiği nutuklarla silahlı mücadeleye lanet okundu. Dahası bunlara eşlik eden ve hatta bunlardan daha keskin bir duruşla silahlara rahmet okutan reformistlerimizi, sosyal şovenlerimizi, revizyonistlerimizi ve ulusal devrimcilerimizi unutmayalım. Yeter ki yerde duran parlak bir cisim görmesinler, altın diye koşanların haddi hesabı yok. Her coğrafyanın kendine özgün koşulları ve bu koşullar içerisinde yaşayan toplumun kendi iç çelişkileri ve bu çelişkilere dayanarak mücadele ettiği araçları vardır. Bu araçların belirlenmesi ülkenin sosyo-ekonomik yapısı ve ülkedeki yönetim ve siyasi araçlarla ilgili olarak ele alınır. Bu koşullara göre verilecek ya da verilen mücadele yöntem ve araçları, keyfi bir tercihin sonucunda değil koşulların dayatması sonucu ortaya çıkar. Ayrıca bir imtiyaza sahip olan sınıflar kendi ayrıcalıklarını öyle gönlünden geçtiği için vermez ve vermemiştir de. Dolayısıyla kazanılan bütün haklardan tutalım da dünya devrim tarihi bunun en canlı örneği ve yakın tarihte de yaşananlar buna tanıklık etmiştir. Bunlara şöyle göz ucuyla bakıldığında dahi reddedilen mücadele biçimleri kolayca anlaşılacaktır. Çokca bahsi edilen ve “hümanist” yaklaşımla tartışılan ETA’nın varlık nedeni, ortaya çıkışı ve İspanya’ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesidir. Dünyanın neresinde olursa olsun bir halk kendi lehine bir kazanım elde etmişse, bu o uğurda verdiği en radikal mücadelenin sonucunda olmuştur. Başkaldırının sonucunda tanınan hakların bir lütuf olarak tekrarlanmasındaki gerçek niyet burjuva devlet aygıtının kutsanmasından başka neye hizmet eder. Bugün devletin ve onun kalemşorlerinin, ayrıca reformist kesimin aynı teraneyi dillendirmesi anlaşılır olmakla birlikte, devrimci cenahın böyle tartışmaların içerisine girmesi tirajı komik bir vakadır. ETA’nın başarılı ya da başarısız olması kuşkusuz onun sınıfsal karekteri ve ele aldığı talepleriyle bağımsızlık mücadelesini sahiplenmedeki tutarlılığıyla alakalıdır. Ayrıca gerçek bir kurtuluşa da götürmeyecektir. Sonuç itibarıyla istemleri bağımsızlık noktasında imtiyazlara sahip olmaktır. Bütün ulusal kurtuluş savaşlarında da aynı talepler aynı eksende ele alınır. Ancak bu taleplerin karşılığı o çokça reddedilen silahların konuşmasıyla karşı tarafa kabul ettirilmiştir. En ufak kırıntı dahi bu mücadelenin zorlaması sonucu imtiyazlarını kaybetmek istemeyen ezen ulus burjuvazisinin, zorla kabul etmek durumunda kalmasıdır. Günümüz açısından yaşanan devrim pratikleri ve kazanılan hakların alınış biçimi de buna somut bir örnektir. Bugün “hümanizm” postuna bürünerek silahlı mücadeleye ve devrimci savaşlara rahmet okuyan ve “barış”cıl mücadeleyi salık verenlerin kendi varlıklarını kabul ettirmek bile o reddettikleri devrimci zorla gerçekleşmiştir. Aynı durumu PKK örneğinde işleyenler de yolun karşı kıyısına geçerek salık verdikleri üstün düşüncelerle ETA’yı işaret ederken, önce PKK’yi bu kadar tartışılır kılan şeyin ne olduğuna göz ucuyla da olsa bakmaları yeterlidir. Görecekleri manzara Kürt’ün kanıyla yazılmış bir tarih olacaktır. Sınıf mücadelesi de işte bu zorun kanlı tarihiyle kendisini ortaya koymadıkça, egemen sınıfların kendi koltuklarını terk etmesi mümkün olmayacaktır. *

Ernest Hemingway


4-5_Layout 2 10/30/11 1:25 PM Page 1

04 güncel

Şerzan Kurt davası yine ertelendi

İnsan Hakları Derneği’nin raporuna göre son 4 yıl içerisinde “güvenlik güçleri” tarafından 124 kişi katledilirken 211 kişi ise yaralandı “Hak, demokrasi, hukuk” vb. kavramları sömürü ve zulüm düzeninin varlığı için kendi çıkarları temelinde tanımlayan ve uygulayan hakim sınıflar her eylemiyle bu açıdan “anlaşılabilir” olmaya devam ediyor. Yargının bağımsızlığını(!) gösteren bir dava da Şerzan Kurt’un katledilmesine ilişkin davadır. 11 Mayıs 2010 tarihinde polis kurşunuyla katledilen Şerzan Kurt’un 21 Ekim 2011 tarihinde Eskişehir 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 8. duruşması yine ilerleme kaydedemeyerek 9 Aralık 2011 tarihine ertelendi. Duruşma öncesi çevik kuvvetin yığınak yapması dikkat çekerken, Şerzan Kurt’un ailesinin yanı sıra davayı takip etmek için sendika yöneticisi, öğrenciler, öğretim üyeleri ve Halkların Demokratik Kongresi temsilcileri de gelenler arasındaydı. Dinlenmesi beklenen gizli tanığın bu celsede de dinlenmemesiyle birlikte Şerzan Kurt’un avukatları dinlenme taleplerini tekrar ederek delillerin karartıldığını ifade etiler. Ayrıca avukatlar Şerzan Kurt’a sıkılan mermilerin kaybedildiğini ve vücuttan çıkan tek mermide de DNA izi bulunmadığını vurguladılar. Tutukluluk hali devam eden polisin avukatının ifadeleri arasında Şerzan Kurt için “örgüt mensubu” tabirini kullanması mahkeme salonundan gelen tepkileri de beraberinde getirdi. Duruşmaya uzunca verilen aradan sonra mahkeme heyeti polis avukatının tahliye talebini reddetti. ”Mermilere ilişkin raporun gelmediği” gerekçesiyle Hacettepe Üniversitesi ve Adli Tıp Kurumu’na yazı yazılması ve balistik raporu yazımının hızlandırılmasına karar verilerek duruşma 9 Aralık’a ertelendi. İnsan Hakları Derneği’nin raporuna göre son 4 yıl içerisinde “güvenlik güçleri” tarafından 124 kişi katledilirken 211 kişi ise yaralandı.

Halkın Günlüğü 1-10 KASIM 2011

IRKÇI FAŞİSTLER

Elazığ'da çoğunlukla Dersimlilerin yaşadığı Hozat Garajı, Yıldız Bağları ve Fevzi Çakmak mahallelerinde ortaya çıkan faşist saldırılar, kolluk kuvvetleri eşliğinde 4 gün boyunca sürdürüldü

Hakkâri-Çukurca’da HPG tarafından yapılan eylem sonrası ölen askerlerin cenaze ‘törenleri’ sonrası birçok ilde BDP binaları başta olmak üzere Kürt ve Alevilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde faşist saldırılar yaşandı. Faşist saldırıların en yoğun ve kapsamlı olanı ise Elazığ’da Gülen cemaati ve Alperen Ocakları tarafından organize edildi. Cumhurbaşkanından, askeri ve sivil bürokrasisine; AKP’sinden CHP’sine kadar hâkim sınıfların ve onların güdümünde olan burjuva–feodal medyanın estirdiği gerici faşist milliyetçi söylemler faşistleri sokağa dökerek devrimci-demokrat ve Kürtlere yönelik linç girişimlerine vesile oldu. Elazığ'da bulunan ve çoğunlukla Dersimlilerin yaşadığı Hozat Garajı, Yıldız Bağları ve Fevzi Çakmak mahallelerinde kolluk kuvvetleri eşliğinde başlatılan faşist saldırılar 4 gün boyunca sürdürüldü.

Camilerde toplanıyorlar İzzet Paşa Camii'ne şehrin çeşitli yerlerinden taşınan faşist gruplarla zorla getirilen gençler, Kürt - Alevi yurttaşların üzerine, polis eşliğinde saldırdı. Dört gün boyunca yaşanan saldırılar; başta Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden bazı öğretim görevlilerinin cuma namazlarında verilen vaazlarda “Elazığ’ı Alevi Kürtlerden kurtarmak lazım, bunlar ülkeyi bölüyorlar, dinsizler” şeklindeki kışkırtmaları ve bizzat otobüsler tahsis edilerek bazı üniversite ve hatta lise öğrencilerinin Hozat Garajı yakınında bulunan İzzet Paşa Camii’ne

taşınmasıyla gerçekleştirildi. Görevi sözde halkı korumak olan kolluk kuvvetlerinin copu ve gaz bombaları eşliğinde, Hozat Garajı’nda bulunan insanlara, dükkânlara saldırıldı! Bu da yetmedi, mahallelerde halka kurşun sıkıldı!

Halk saldırıları geri püskürttü Sayıları kalabalık olan faşistler, tekbir getirerek saldırırken; garaj civarındaki sokaklarda toplanan devrimci, demokrat güçler ise Hozat Garajı esnafı ve halkla birlikte saldırıları geri püskürttü. Olay yerinde bulunan çevik kuvvet polisleriyse geri çekilmek zorunda kalan faşistleri, sokaklara gaz bombaları atarak korudu. Yaşanan çatışmalarda birçok kişi yaralanırken saldırı olasılığına karşı Hozat Garajı, Yıldız Bağları ve Fevzi Çakmak mahallelerinde halk nöbet tutarak mahallelerine sahip çıktı.

Faşizme karşı dayanışma Elazığ’da yaşanan faşist saldırılar dolayısıyla Dersim’de DHF’nin çağrısıyla bir araya gelen devrimci-demokratik-yurtsever kurumlar bir heyet oluşturarak Elazığ’a gidip yaşanan olayları yerinde inceleme kararı aldı. Tunceli Valisi’nin ise sabah saatlerinde yola çıkacak olan heyeti telefonla arayarak "provokasyon" uyarısında bulunduğu (!) öğrenildi. Vali’nin bu uyarısı sonucu oluşturulan heyet programını iptal etti. DHF Dersim örgütlülüğü, programa bağlı kalarak Dersim - Hozat Belediyesi’yle birlikte Elazığ'a sabah saatlerinde hareket etti. Dört gün süren saldırılarda Elazığ’da bulunan örgütlülüğü ve taban kitlesiyle faşist saldırılara karşı koyan DHF, Hozat Belediye Başkanı Cevdet Konak ile birlikte Hozat Garajı’ndaki esnafı

Deniz Feneri’nde “uzun AKP ve kurmaylarının direkt içerisinde yer aldığı Deniz Feneri faaliyetine yönelik operasyon tamamlandı. Tutuklu sanıklar ‘uzun tutukluluk süreleri ‘gerekçe gösterilerek serbest bırakıldı

len paraların paylaşımı ve Erdoğan ailesine ait ciddi kanıtları olduğu bilinen ‘gizli malları’ korumak-kurtarmak amacı taşıyan davada sanıklar, çeşitli baskı ve taktiklerle tahliye ettirildi. Davada tutuklu bulunan ve aralarında eski RTÜK Başkanı Zahid Akman ve Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman'ın da bulunduğu 6 kişi serbest bırakıldı.

çalma-çırpmanın, insanların duygularıyla oynayarak dolandırmanın, üç kağıtçılığın propagandasını yapıyor. “Sen de çal, sen de sömür, cebini doldur ve elini kolunu sallayarak gez, geçici olarak tutuklansan da krallar gibi saray hapisanelerinde yaşa ve yoluna bu şekilde devam et; aksi durumda uzun yıllar tutuklu kalır ve hala uslanmazsan hüküm alırsın.”

Ülkemizde yaşanan büyük soygunlardan birinin adı olan Deniz Feneri e.V davasında değneğin diğer ucunda AKP ve Erdoğan Ailesi’nin olduğu ve bu nedenle açık ya da doğrudan davaya müdahale edildiği bilinen bir gerçek. Bu anlamda AKP ve kurmaylarının temize çıkarılma, kasalarında biriken milyonlarla ifade edi-

Ülkemizde ezilen halklar, devrimciler, demokratik hakları için mücadele ederken, sistemin kolluk güçleri tarafından tutuklanıp ve yine devletin ilgili kurumlarınca yıllarca hapishanelerde tutularak, aylarca duruşmalara çıkarılmayarak insanlık dışı uygulamalara maruz kalıyor. Hükümet ve devlet, Deniz Feneri gibi davalarda, mevcut gerçekliği içerisinde, esnek davranarak

5 yıl boyunca 20 binden fazla bağış sahibini mağdur eden-dolandıran Deniz Feneri çetesi, toplam 41 milyon euro ‘bağış’ toplamış. Bu meblağdan 17 milyon euro ülkeye aktarılmış; 17 milyonun 8 milyon eurosu ülkemizdeki Deniz Feneri Derneği’ne verilmiş ve geri kalan meblağa “çeşitli işlerde-yerlerde” kullanılmış.


4-5_Layout 2 10/30/11 1:25 PM Page 2

1-10 KASIM 2011 Halkın Günlüğü

güncel 05

SOKAĞA İNDİ Yapılan basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi: “Elazığ’da, çoğunluğunu Dersimli Kürt-Alevi yurttaşların oluşturduğu Hozat Garajı esnafı ve Fevzi Çakmak, Alman Bağları gibi mahallelerde yaşayan halkımız, iki gündür azgın faşist saldırılara uğruyor. Gerici milliyetçi histeriye kurban edilen binlerce kişi ve bu saldırıların başını çeken faşistler ve Gülenci tarikatçılar, Dersimli esnafın dükkânlarını yağmaladı, mahallelerde ve Hozat Garajı’nda onlarca kişiyi linç etmek istedi, yaraladı. Devrimci, demokratik ve ilerici halk güçlerinin öncülüğünde Hozat Garajı’nda ve mahallelerde silahlı, satırlı ve polis destekli saldırılara iki günden beri direnen halkımıza destek olalım! Devrimci, demokratik değerlerimize; can ve mal güvenliğimize; yaşama hakkımıza ve inancımıza yönelen saldırılara karşı birleşelim! Devlet desteğiyle gerçekleştirilmek istenen yeni Maraşların, Çorumların, Sivasların ve Gazi katliamlarının önüne geçelim!” 1 Mayıs Mahallesi’nde faşist saldırılar

UFUK ÇİZGİSİ

DEVRİMCİ GÖREV VE SORUMLULUK erici sınıflara, bu sınıfların iktidarına, bunlar şahsında gerici devlete karşı proletarya ve halk kitlelerinin devrimci kurtuluşu, iktidarı ve çıkarları uğruna siyasi mücadele veya savaş yürüten, bu doğrultuda değişik biçimlerde siyasi etkinlik ve faaliyetlerde bulunan her hareket, oluşum, örgüt, parti ve kurum ya da toplumsal sorun ve çelişkiler karşısında ilerici zeminde duran, toplumsal aydınlanmaya hizmet eden, yaşamını ilerici amaçlarla siyasi nitelikte biçimlendirerek son tahlilde sınıf mücadelesine ayıran-adayan veya sınıf tavrı-tutumu ekseninde devrimci sınıflardan yana pozisyon alan tek tek her bireye saygı duymak yerindedir. Bu bir kültür ve değer olarak edinilmek durumundadır.

nimsenemez. Tersi, tekçilik olup kapalı kapıcılığa uzanacağı gibi, çizgi mücadelesinin reddi ve Maoist diyalektiğin kavranmaması olur. Toplum ya da halk kitlelerinin çelişmelerle dolu olduğunu, yüzlerce eğilim ve farklılıklar taşıdığını, değişik fikir ve yaşam alışkanlıklarına sahip olduğunu, değişik yaşam tarzı ve kültürüyle biçimlendiği bilinmek-kavranmak durumundadır. Bunun gibi, bütün bu farklılıklara, kategorilere, kültüre vb. karşın bunları kendi sınıf çıkarları zemininde devrim amacına bağlamamız ve nihayetinde proletaryanın davasında birleştirme yükümlülüğümüzü idrak ederek hareket etmek zorundayız. Tüm toplumsal-sosyal katmanları tek düşüncede tekleştirmemiz ya da kitlelerin yığınca alışkanlıklarını bir anda yok etmemizin olanaklı olmadığı aşikardır.

Yukarıda tarif edilen yelpazede duran her dinamik, her öğe, her çaba ve en küçük pozitif faktör tartışmasız biçimde saygındır. Bu müspetin sahiplenilip “yüceltilmesi”; devrimin terk edilip reformizm ve tasfiyeciliğe geçişin güçlendiği günümüz şartlarında, sınıf mücadelesi adına-lehine gösterilen erdemin kazandığı bir hak, bir ihtiyaç ve gereklilikten doğar. Proletarya ve halk kitlelerinden yana olan her nüvenin desteklenerek korunması, sahiplenilerek geliştirilip büyütülmesi bir kültür ve bilinç olarak yerleştirilmelidir.

Hata ve yanlıştan yakınmak diyalektik dışı olup, diyalektik süreci yadsıyan tutumdur. Eğer zıtların birliği yasası gereği karşıtlar bir arada ve mücadele içinde bulunurlarsa, zayıflıklarla güçlülüklerin-başarılar ile başarısızlıkların partide de bir arada bulunması kaçınılmazdır ve bu diyalektiğin ta kendisidir. O halde diyalektiğin tezahürü olarak yaşanan başarı ve başarısızlıklar harmonisinden yakınmanın anlamsız ve bir o kadar da diyalektiği kavramayan yaklaşımlar olduğu açıktır. Hem diyalektiği tanıyıp kabul edeceksin, hem de diyalektik gereği veya diyalektiğe uygun olarak yaşanan realite-gerçek karşısında yakınacaksın! Bu olmaz. Yakınmacılık devrimci tarz değil, kaderciliğin türevidir. Devrimci temelde birlik-mücadele-daha ileri birlik siyaseti devrimci gelişmede tayin edici politikalardandır. Parti içi gelişmelerde olduğu gibi, dışımızda devrim ekseninde bulunan diğer devrimci güçlere yaklaşımımız da iki yanın bir arada bulunduğu şeklindeki diyalektik doğruya uygun şekillenmek zorundadır. Ki, bu diyalektikten veya çelişkiden kaçınmak mümkün değildir.

G

İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Elazığ, Malatya, Konya ve birçok ilde BDP il binaları saldırıya uğradı. İstanbul’un birçok semtinde de kolluk kuvvetlerinin gözetiminde devrimci-demokrat halkın yaşadığı mahallelere yönelik saldırılar gerçekleştirildi. Bu saldırılardan biri de üç gün boyunca 1 Mayıs Mahallesi’nde yaşandı. Ellerinde taş ve sopalarla mahalle esnafına saldıran faşist güruh küfürler ederek mahalleden ayrıldı. Mahallede bulunan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) üyesi kişiler İl Emniyet Müdürlüğü’nü aramalarına rağmen herhangi bir cevap ve sonuç alamadılar. Yaşanan faşist saldırılar sonrası bir araya gelen mahalle halkı içlerinde DHF’nin de olduğu devrimci-demokratik kurumlarla beraber bir yürüyüş gerçekleştirdi. Yapılan eyleme kolluk kuvvetleri saldırarak birçok kişiyi gözaltına aldı. Mahalle halkı tüm baskı ve saldırılara rağmen eylemlerine devam ederek 1 Mayıs’a faşistleri sokmayacakları mesajını verdi.

Yükselen değer yasalcılık zemininde reformculuğa entegrasyon ise, devrimci duruş ve doğrultunun olağan dışı gayretle öne çıkarılması şarttır. Suskunluk tehlikesi belirmiş ise, devrimci tehditle ortaya çıkmak veya devrim adına konuşmak tarihsel görev ve zorunluluktur.

tutukluluklar” sona erdi

Bu süreçte devrimci eğilimin geliştirilmesi yaşamsal önemdeyken, komünizm ve devrim adına söz hakkı kullanan herkesin bu eğilim doğrultusunda sorumluluk taşıması hem temsil ettiği nitelikten beklenendir, hem de tabii bir görevdir.

ziyaret ederek yaşanan süreci değerlendirdi. Dört gün boyunca faşist saldırılara maruz kalan esnaf yaşanan çatışmalarda kolluk kuvvetlerinin keyfi uygulamalar gerçekleştirdiğini, faşistleri uzaklaştırmak yerine kışkırtarak kitle üzerine saldırttıklarına dikkat çekti. Yaşanan bu olaylara karşı örgütlü bir şekilde mücadele edilmesi gerektiği vurgulandı.

Dersim’de protesto DHF’nin çağrısıyla Dersim’de toplanan devrimci-demokratik kurumlar ve siyasi partiler Elazığ’da yaşanan olayları protesto etti. Sanat Sokağı’nda bir araya gelen yüzlerce kişi “Faşizme karşı omuz omuza”, “Faşizme geçit vermeyeceğiz”, “Yaşasın devrimci dayanışma” sloganları eşliğinde Yeraltı Çarşısı üzerinde basın açıklaması yaptı.

f‘Bağış skandalı davası’na yargı ödülü Almanya’nın ‘en büyük bağış skandalı davası’ olarak adlandırılan Deniz Feneri davası, ülkemizde 3 yıl önce başladı ve yılan hikayesine döndürülen soruşturmalarda bir ilerleme sağlanamadı. Kanal-7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman’ın isminin ön plana çıktığına işaret edilerek Almanya’daki Deniz Feneri davasının gerekçeli kararında Zahit Akman, İsmail Karahan ve Harun Yoldaş’ın da sorumlu olduğu ifade edilmişti. Unutturulmaya çalışılan Deniz Feneri olayı, çıkarlar gereği, klikler arası dalaşta ve meclisteki ‘yemin krizi’ ve ‘futbolda şike’ soruşturmalarının gölgesinde yeniden gündeme getirilmiş, eski RTÜK Başkanı Zahit Akman ve Kanal-7’nin 3 yöneticisi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla gözaltına alınmıştı. Deniz Feneri çetesi davası aslında burjuva-feodal sistemin halka karşı yürüttüğü haksız-kirli savaşın ve sisteme hakim ve hakim olmaya çalışan kliklerin gerçek yüzlerinin ayyuka çıktığı ve burjuva ekonomi-politikaları ve kültürünün ne menem

bir şey olduğuna dair önemli olaylardan biridir. Deniz Feneri ile ilgili TC devletinde ‘düğmeye’ Eylül 2008’de basıldı. Ankara Cumhuriyet Savcısı Nadir Türkaslan ve ekibinin yürüttüğü soruşturmayla ilgili gizlilik kararı bulunuyordu. Almanya’da 17 Eylül 2008’de karara bağlanan davada, mahkeme tarafından üç dernek yöneticisi Mehmet Gürhan, Firdevsi Ermiş ve Mehmet Taşkan’ın suçu sabit görülmüş ve toplamda 10 yıl 5 ay hapis cezası vermişti. Deniz Feneri e.V’nin malvarlığı ise kamuya devredilmişti. Ancak Almanya’da yürütülen Deniz Feneri soruşturmasında asıl sorumluların ülkemizde olduğuna ilişkin ciddi bulguların olduğu açıklanmıştı. Toplam 41 milyon euro bağış toplandığı belirlenirken bu paranın, 17 milyon euro’luk kısmının TC devletine gönderildiği belirlenmişti. Gönderildiği tespit edilen paradan 8 milyon euroluk kısmın ülkemizdeki Deniz Feneri Derneği’ne aktarıldığı belirlenirken, kalan kısmının akıbeti ise belirlenememişti.

≫ bakış can

Her komünist, her devrimci, her aydın ve demokrat, aynı zamanda devrim lehine söylenen her söz, sergilenen her davranış, gösterilen her çaba mutlak biçimde değerlidir. Tasfiyecilik koşullarında daha da değerlidir. Devrimden kaçıldığı, devrimci eylemin yaygın olarak yerildiği, tüm bu eğilimlerin geniş ölçekte kanıksandığı koşullarda devrimci çizgiyi savunup uygulamak katbekat değerlidir. Savaşmak ise karanlığın zifirileşmeye yüz tuttuğu günümüzün genel eğiliminde muazzam bir kıymettir. Genel eğilime rağmen aykırı duran komünist ya da devrimci çizgi, felç edilmek istenen geleceğin büyük güvencesi ve umududur. Tüm bunlar komünist ve devrimci hareket olarak içinden geçtiğimiz ağır tasfiyeci süreç bakımından oldukça anlamlıdır.

Peki, komünist ya da devrimci sıfatı taşıyan her çizgi, her birey ve her iddialı kişi ve yapının bu yükümlülüklere uygun davrandığı söylenebilir mi? Kuşkusuz ki hayır. O zaman açık ki iddia ve etiket ne olursa olsun devrimci çizgi ayrımını iyi yapmamız, objektif ve sübjektif olarak devrimci olanı iyi seçmemiz gerekir. Bu seçme-ayırma işi, komünist doğrultuda sağlam durmayanların ya da devrimci çizgide hatalı eğilim taşıyanların ötelenmesi anlamına gelmez, gelmemelidir. Aramızdaki çizgi sorunlarına karşın, devrimci amaçlara hizmet eden dinamiklerle birleşme perspektifine uygun olarak, genel devrimci amaç ve en genel ortak paydalarda bunlarla birleşmek durumundayız. Bu devrimci gayeye bağlanan Maoist yaklaşımdır. Birleşmek eleştirmemek anlamına gelmez. İkisinin bir arada bulunması diyalektik zorunluluktur. Mücadelesiz ve çelişkisiz bir süreç ya da birlik tasavvur edilemezse, mükemmeliyetçi ve mutlakçı yaklaşım da be-

Bencil ve kişisel çıkarla bu zemindeki kaygıları terk ederek proletarya ve halk kitlelerinin ortak sınıf çıkarlarını öne çıkarıp esas alan her tutum ve her davranışı olağan görev olarak kuşanmalıdır. Bunun bilinçli tavırla örgütlülüğe dönüştürülmesi devrimin mantığına uygun tutarlı tavırdır. Devrimci olan ne varsa onu desteklemek komünist ve devrimcinin tartışmasız görevidir ama ne adına yapılırsa yapılsın devrimci kıvılcımı küllemek aymazlık ve tutum özgülünde gericiliktir. Devrimciyi devrimci ruh ve pratikten geriye çekmek, ileri mevzilere doğru taşınan eğimini çeşitli gerekçelerle sabote edip engellemek ve zayıflatma rolü oynamak devrim adına da yapılsa somutta gerici pozisyon almaktır. Somut ülke devrimiyle ilgili olan bir devrimciyi spekülatif teorik mülahazalarla bu yöneliminden uzaklaştıran veya uzaklaştırmaya çalışmak, yine bu ülke somut devrimci mücadelesinde adım atan bir devrimciyi bu adımından çeşitli vesilelerle geri çeken veya çekmeye gayret eden herhangi bir devrimcinin ve hatta “komünistin” saygınlığı tartışılırdır. Bir devrimciyi ya da özellikle genç bir devrimciyi somut devrimci pratikten alıkoyarak soyut ve söylem devrimciliğine davet etmek, yine devrimciyi devrimin ileri-diri olduğu zeminden kopararak belirsiz ve bir o kadar da zayıf ve hatta pratikten yoksun teorik boyutu geçmeyen koşullara bağlamak, bağlamaya çalışmak aynı derecede “komünist” ve devrimcinin saygınlığına gölge düşürür. En önemlisi de tek ülke devrimini kafasından silen ve bu anlamda toptan dünya devrimini gerçekleştirme hayaline saplanan bu tür “komünist” ve devrimciler bu tutumlarından ötürü siyasi saygınlığını ve ciddiyetlerini yitirmiş olurlar.


6-7_Layout 2 10/30/11 1:23 PM Page 1

MAYA

≫ arif bilgin

VAN DEPREMİ VE DEPREŞEN ŞEYLER ınır ötesi askeri harekat” ın gökten dağlarına bombalar yağdırdığı bir sırada, 23 Ekim öğle saatlerinde Van’da yeryüzü 7,2 Richter ölçeğinde depremle sallandı. Yığma yapılı köy evleri, malzemesinden çalınmış kent evleri halkın üzerine yıkıldı. Pek çok yere ulaşılamadığı için zayiatın ne kadar olduğu kesin olarak bilinmiyor, ama can kaybının 1000’e, yaralının 10 bine doğru tırmandığı anlaşılıyor. Öte yanda hareket halinde olan silahlı binlerce insan, “ölü ele geçirilen” yüzlerce gerilla ve asker cenazeleri…

S

Deprem bölgesinde kar yağıyor, yağmur yağıyor, 84 köyü apaçık yakalıyor. Nerdeyse her köyde ölü ve yaralı var, kimisinde ölü sayısı 20’ye 30’a çıkmış. Bütün evler hasarlı, hayalet gibi, içine girilemiyor, çadır yok, battaniye yok, sular bulanık akıyor, gıda yetersiz. Kamusal yardım hizmetleri, sürüp giden kirli savaş ortamında güvensizlik yüzünden hareketsiz. Gönüllü ekipler organizasyon bozukluğu yüzünden gerektiği gibi seferber olamıyor. Nedense AKP hükümeti Ecevit döneminde kurulan Ulusal Deprem Konseyini kapatmış, atadığı Vali, belediye ile işbirliği ve koordinasyon yapmıyor. Bir yandan da ırkçı, şoven gevelemeler, ayırımcılık, politik hesaplar, felaketzedelerin yarasını azdırıyor iyice. Müge Anlı (ATV) ve Duygu Canbaş (Habertürk TV) gibi ‘cici hatun’eların bile ırkçı-ayırımcı histerilerini ekranlara taşımasını düşününce, felâketzedelerin tarihin bu büyük zelzelesi karşısındaki feci halini anlayabiliyorsunuz. Bazı faşistler “ağlama sırası onlarda” diye seviniyor, sanki hep ağlayanlar onlar değilmiş gibi. Her doğal felaket karşısında farklı insanlar farklı davranırlar; bazıları elem içinde yükselen çığlıkları dindirmeye koşarlar, bazıları da talan ve yağmaya... Doğal felaketler karşısında, “öteki” ve düşman saydıkları felaketzedelerin acılarından sevinç duyanlar, böyle anlarda ölülerin ceplerini karıştıran, yağmacı çapulcu alçaklardan farksızdır. Yuh olsun onlara… Ne var ki, gül yüzlü gençlerimiz onlara aldırmadan, her zaman olduğu gibi nerdeyse bütün üniversitelerde ve liselerde devasa bir yardım kampanyası yürütmeye başladılar. Van, acı sularıyla ünlü Van Gölü kıyısında kurulmuş, pek çok uygarlığa başkentlik yapmış, dünyanın sayılı tarihi kentlerinden nadide bir yerdir. Hurriler, Urartular, Haylar, Medler, Persler, Makedonyalılar, Partlar, Sasaniler, Bizanslar, Selçuklular, İlhanlılar, Celayiroğulları, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, Osmanlılar ve daha nicelerinin izleri var. Daha 30 yıl önce orta büyüklükte bir kasabayı andıran Van, kirli savaşın etkisiyle çevre köy ve kasabalardan sürülen on binlerce insanın sığınmasıyla on kat büyüdü, il nüfusu 1 milyon yüz bine, kent nüfusu da 500 bine yaklaştı. Bu ani, plansız büyüme, aynı zamanda altyapı laçkalığı ve derme çatma yapılaşma demektir. Birinci derecede deprem kuşağı üzerinde olduğu halde burada da inşaatlarda %5 malzemeden çalıntılı, 3 kat yerine izinsiz 7 katlı binalar yapıldığı, zemin direnci ve depreme dayanıklılığın hiç kaale alınmadığı görülüyor. Ölümler, genellikle çok katlı yapılarda meydana geldi. Gerçi ülke ortalaması da çok parlak değil, 81 ilin 55’i birinci derece deprem bölgesinde olduğu halde 18 milyonu aşan yapı stokunun % 67’si kaçak. Bu yüzden depremin gündüz olması şansından bir teselli bulabiliyoruz, felâket gece gelmiş olsa can kaybı tam bir dehşet düzeyinde olacaktı. Türkiye Hazır Beton Birliği (THBB) Başkanı Ayhan Güleryüz, Van’da 7, Erciş’te 3 tane bulunan hazır beton firmasının hiçbirinin Kalite Güvence Sistemi (KGS) belgesi olmadığını söylüyor. Bölgeyi gezen Kılıçdaroğlu, "Yer seçiminde hata var, projelerde hata var, malzeme seçiminde hatalar var. Yıkılan binaları görseydiniz betonun ne hale geldiğini görürdünüz. Yapım aşamasında hatalar var" diye tanıklık ediyor. Depremlerde ağır can kaybı yoksul ve kötü yönetilen ülkelerin kaderidir. Kendi yurttaşlarının özgürlük ve demokrasi istemlerini bastırmak için yüz milyarlarca dolar harcayarak üstlerine bomba ve ateş yağdıran sitemleri, kalkınma, modernleşme ve halkın refahına aldırmazlar. Doğal felaketlerin “doğa” sonucu gibi gözüken kitlesel can kaybı, aslında sistemin yol açtığı cinayetlerdir. Bu depremin diğerlerinden farkı, bu gerçeği, bir kirli savaş ortamında çok acı biçimde göstermesidir.

06 güncel

Halkın Günlüğü 1-10 KASIM 2011

Doğal afet ve Devlet, Kuzey Kürdistan dağlarını bombaladığı hızda davransaydı Van’daki depremde kendi resmi kayıtlarıyla açıkladığı 570 kişi ölmezdi Van’da 23 Ekim Pazar günü saat 13.41 sularında yaşanan depremin üzerinden bir hafta geçmesine rağmen depremdeki can kaybının ne kadar olduğu devlet tarafından tam olarak açıklanamadı. Başbakanlığa bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) bir yandan hasarlı yerleri uzaydan ilk dakikalardan itibaren tespit ettiklerini açıklarken öte yandan AKP Hükümeti depremin üzerinden günler geçmesine rağmen yaptıkları operasyonlarda devletin övgüyle söz ettiği teknolojik olanaklar Kürtlerin yaşadığı köylere ulaşıl(a)madı. Devlet Van ve Erciş’te belli bölgelere çadır kurup durumu kontrole alırken halka afet sırasında da uygulanan çifte standart oldukça tepkilere yol açtı. Depremzedeler için Kızılay’ın kurduğu çadırları sel bastı, ardından kar yağdı. AFAD 28 Ekim tarihinde; ölü sayısının 570’e yükseldiğini, yaralı sayısını da 2 bin 555 kişi olarak tespit edildiğini ve enkazdan 187 kişinin de sağ çıkarıldığını açıkladı. AFAD ayrıca “Şu ana kadar Van İli Merkez İlçesi, köyleri ve Erciş İlçesi merkez mahallelerinde 10.621 bina incelenmiş olup; 5.739 hasarlı-oturulamaz bina (8.026 hane), 4.882 hasarlı-oturulabilir bina (7.660 hane) tespit edilmiştir. Ön hasar tespit çalışmaları devam etmektedir. Büyüklükleri; 2 ile 3 arasında değişen 307, 3 ile 4 arasında değişen 621, 4 ile 5 arasında değişen 95 ve 5 ile 6 arasında değişen 6 olmak üzere, toplam 1139 adet artçı deprem meydana gelmiştir. Hasarlı binalara kesinlikle girilmemesi gerekmektedir. Arama-kurtarma ve ilk yardım çalışmaları kesintisiz olarak devam etmektedir” açıklamasında bulundu.

Ağır bilançonun sebebi kar hırsı Devlet; kar hırsıyla yaptığı özelleştirmeyle devrettiği hizmetlerinden dolayı ve bine yakın insanın canına mal olan depreme sebebiyet verdiği için neden ve sonuçlardan sorumludur. Plansızlık, kar hırsı, denetimsizlik Van şehrini yıktı ve daha önceki afetlerde olduğu gibi yüzlerce insanın canına mal oldu. TMMOB’un yaptığı ilk incelemelerden sonra tespit edilen teknik hatalar şöyle açıklandı: Bodrum katlarda lokanta, garaj gibi ticaret anlayışıyla cephe kolonlarının kesilmesi, kısaltılması, -Mimari projeye aykırı ekleme ve çıkarmalar yapılması,

-Balkon veya terasların tuğla gibi ağır malzemelerle kapatılması, -Kat ilave, bina ortak kullanım alanlarının bağımsız bölümlere eklenmesine karşılık ek bir revizeye gidilmemesi. Raporlar yazılır, sorumlular tespit edilir, suç duyuruları yapılır ancak devlet işlediği bütün suçlarını en az sorumluluğu olan bireylere fatura eder ve gözüne kestirdiği bürokratını ya da memuru günah keçisi olarak ilan eder, göstermelik cezalarla geçiştirir ve ülke insanı hep bir sebeple selde, madende, tersanede, göçükte, trafikte, tarımda, inşaatta, ev temizliğinde, belediye çukurunda ya da depremlerde kitlesel ölür. Medyasıyla, ordusuyla, politikacısıyla, para babalarıyla eş koordineli bir şekilde gerçekler gizlenmeye çalışılırken, deprem bölgesine giden devrimci, demokratik ve yurtsever kurumların açıklamalarına ve kameralarına yansıyanlar devletin açıklamalarıyla taban tabana zıt

Bütçede aslan payı savunma 2012 bakanlıklar bütçesi belirlendi. Bütçede en büyük meblağ savunma ve diyanete ayrıldı. Sağlık, eğitim vb. hizmetlere ayrılan pay bu yıl da düşük Dünya, yaşadığ�� krizler sebebiyle emperyalizmin çıkarları doğrultusunda ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri olarak yeniden düzenlenirken ve uyumlu hale getirilmeye çalışılırken, ülkemiz, hakim sınıfları da bağımlı uşak ilişkisi sebebiyle dünyadaki bu düzenlemenin direkt bir parçası olarak bu sürece uyumlu bir şekilde yoluna devam ediyor. Emperyalizmin dünya üzerinde yaşadığı krizler ve bunun sonucunda oluşturduğu çok yönlü politikalar, emperyalizme göbekten bağımlı ülkemiz ve hakim sınıflarını da buna göre şekillendiriyor. Ülkemizde hakim sınıfların ürettiği ve

yaşama geçirdiği her türlü politika da emperyalizmin politikalarından bağımsız olmuyor. Bu anlamda 2012 yılı bütçesinin oluşturulması ve en büyük payların savunmaya, maliyeye, diyanete vb. ayrılması manidardır. Hükümetin öngördüğü 2012 bütçesinde sağlık, eğitim vb. harcamalar azaltılırken, savunma(savaş) giderleri başta olmak üzere Diyanet ve Cumhurbaşkanlığı bütçesi bir önceki bütçeye nazaran daha da büyütülüyor. 2012 bütçesinde en fazla ödeneğin ayrıldığı bakanlıklardan biri Milli Savunma Bakanlığı oldu. Savunmaya ayrılan pay 18 milyar 230 milyon TL olarak belirlendi. Önceki hükümetler gibi AKP Hükümeti de hazırladığı her bütçede olduğu gibi sağlık ve eğitime ayrılan payı azaltırken, halka ve muhaliflere karşı yürüttüğü savaşa dair harcamalarına ise pastanın büyük payını ayırdı. 2012 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’na göre 2012 Mali


6-7_Layout 2 10/30/11 1:23 PM Page 2

güncel

1-10 KASIM 2011 Halkın Günlüğü

07

doğal olmayan olaylar politikalarda deprem Van’ı yıktı. İstanbul Üniversitesi (İÜ) Doğal Afetler Arama Kurtarma Ekibi'nin (İSÜDAK) Van depreminin ardından yayımladığı ilk teknik raporda, depremden etkilenen binalar üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, hasarlı binaların genelinde beton kalitesinin düşük, betonarme donatı detaylarının hatalı ve işçilik kalitesinin kötü olduğunun görüldüğü, özellikle betonarme elemanlarda elenmemiş dere kumu kullanıldığı ve kullanılan agreganın nizami olmadığının tespit edildiği belirtildi. Van depremi her şeye vesile oldu, tartışıldı, konuşuldu, saldırıldı. Yardım kolilerinde toprak, taş, çakıl, sopa, mayo vb. şeyler taşındı. Burjuva-feodal medyanın basın mensubu yere dökülmesini istemediği gözyaşını havada yakalayıp kamuoyuyla paylaşıyor ve Başbakan’ın deprem çarpıtması saldırılarına karşılık ‘Haksızlığa karşı susan dilsiz şeytan olsun’ diyerek cevap vermesi duyarlılığı da böylece gelişti. Van’da da olsa üzülen akıl tutulmalarına karışıklık, atık kağıt işçisinden, sokakta balon satan işportacısına kadar ülkü emekçilerinin Van’a el uzatması da insan olmanın erdemliliğini tekrar hatırlatan iyi örnekler olarak akılda kalacak.

yönde. Zaman zaman yapılan açıklamalarda bir yetkilinin yaptığı konuşmada beş dakika sonra diğer yetkili tarafından yalanlanabilecek çelişkili ifadeler devletin Kuzey Kürdistan halkı ve emekçilerine gösterdiği özeni de göstermektedir.

da çıkardığı 648 sayılı KHK plansız ve ruhsatsız yapılaşmanın önünü açarken, köy meralarına da TOKİ’nin yerleşmesi serbestisi getirildi.

Depremle yıkılan binaların kamu binalarının olması ve AKP Van Milletvekili Fatih Çiftçi'nin belediye başkanı olduğu dönemde ruhsatını verdiği binaların olması da işin başka bir boyutu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve takipçisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş başta olmak üzere tüm halefleri kentsel dönüşüm rantıyla köylerinden göç ettirilen Kürt emekçilerinin yaşadığı evlere gözünü dikmiş durumda. ‘Kaçak yapıları yıkacağız’, ‘mezar evlerden kurtaracağız’ aldatmacasıyla AKP Hükümetinin ağustos başın-

Başbakan’ın ‘her şey kontrolümüz altında’ açıklamalarıyla elektriksiz, susuz, tuvaletsiz, aşsız, çadırsız, evsiz-barksız kalan Van halkının içinde bulunduğu sefalet manipüle ediliyor. Köy muhtarları, yaşanan olumsuzlukları protesto etmek için topluca istifa etti. Diğer yandan yapılan yardımlar gerçek hak sahipleri yerine, villaların önüne kurulan çadırlara taşınırken Kızılay’ın kurduğu çadırları da sel bastı. Yağan karla birlikte koşullar iyice yaşanılmaz duruma geldi. Okullar uzun bir süre tatil edilirken, hijyenik açıdan önümüzdeki

Halkın yardımları engelleniyor

günlerde bulaşıcı hastalıkların ve soğuk havaların etkisiyle de hastalıkların sayısının artacağı Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) tarafından belirtildi. Devrimci, yurtsever ve demokratik kitle örgütlerinin yaptığı yardımlar ‘terör örgütü PKK propagandası yapmak’ gerekçesiyle kent girişlerindeki kontrol merkezlerinde engellenmektedir.

Deprem vergisi afete değil, faize harcandı Deprem vergilerinin nereye harcandığı sorusu üzerine Maliye Bakanı; toplanan 48 milyar deprem vergisinin dış borç faizlerine ödendiğini ve 74 milyonunun sağlık, eğitim ve duble yollara, 44 milyonun sadece sağlık için bir yıl içerisinde harcandığını itiraf etti. Ekonomik kriz ülkeyi teğet geçerken, uygulanan krizli

TV kanallarının reyting ölçüsü oldu, önce Van’daki depremin bile kendilerini üzebileceğini test ettiler, sonra utandılar hep birlikte ‘tek yayın’ şovu yaptılar. Şov sırasında da Van depremine ilgi duyan ve buna paralel hangi dizilerin ne oranda izlendiği de istatistiksel bir raya oturdu. Depremin barışa vesile olması açıklamalarıyla birlikte, AFAD’ın uzay başarısından tutalım da Davos ikizlerin çoklu gösterisiyle imzalanan askeri antlaşmaların pratiğine kadar her şey Van depremiyle denekleştirildi. Irkçılık, şovenizm, faşizm ve hatta Siyonizm tekrar uyanışa geçti. Türlü türlü açıklamalar Hakkâri-Çukurca baskınlarının hemen arkasından yaşanan depremle faşizm, doğal afetten beter bir durum yarattı. Faşizmin konseptine uygun davranmayan doğal afetle birlikte Türkiye-Kuzey Kürdisan’a teğet geçen Nazi hortlamasına, insanlık neye uğradığını şaşırdı.

ve diyanete ayrıldı Yılı Genel Bütçe Ödenekleri toplamı (Hazine yardımları ve gelirden ayrılan pay hariç) 350 milyar 898 milyon 318 bin TL olarak belirlendi. 2012 Yılı Bütçe Yasa Tasarısı’nda ülkenin güvenlik ve asayişinden sorumlu olan kurum ve bakanlıklara aktarılan kaynak 39 milyar TL’lik düzeyiyle, bütçenin yüzde 11.1’ini oluşturdu.

Özellikli bakanlıklar 2012 yılı bütçesinde en fazla ödeneğin ayrıldığı bakanlıklardan biri olan Milli Savunma Bakanlığı’nın bütçesi 2011 yılına göre yüzde 7.4 artışla, 2012 yılında 18 milyar 230 milyon TL düzeyine yükseldi. Bakanlık, toplam bütçe ödeneğinin yüzde 5,2’sini alacak. 2012 bütçesinde Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı bütçesi yüzde 30.4 artışla 19 milyon 123 bin TL düzeyinde ger-

çekleşirken, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ödeneği yüzde 14.6 artışla 12 milyar 119 milyon TL’ye çıkarıldı. Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın payı binde 1 düzeyinde kalırken, Emniyet Genel Müdürlüğü yüzde 3.5 oldu. Jandarma Genel Komutanlığı’nın ödeneği yüzde 7.6 artışla 4 milyar 914 milyon TL olurken, İçişleri Bakanlığı’nın ödeneği yüzde 14.8 artışla 2 milyar 585 milyon TL düzeyinde öngörüldü. Jandarmanın toplam bütçe ödeneği içindeki payı yüzde 1.4, İçişleri Bakanlığı’nın binde 7 düzeyinde gerçekleşti. Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın bütçesi yüzde 18.9 artışla 375 milyon 997 bin TL oldu. Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı yüzde 12.8 artışla 750 milyon 942 bin TL düzeyinde gerçekleşirken, Milli Güvenlik Kurulu Sekreterliği yüzde 5.4 artışla 14 milyon 376 bin TL’ye yükseldi.

Gül’e ve Erdoğan’a milyarlar yetmedi

2012 bütçesinden yüzde 11.2, Çalışma ve Sosyal Bakanlığı yüzde 9 pay aldı.

2012 yılında Başbakanlığın bütçesi 861.8 milyon TL olarak öngörüldü. Cumhurbaşkanlığı bütçesi 2011 yılına göre yüzde 18 artarak, 138.7 milyon TL oldu. Cumhurbaşkanlığı’nın 2011 yılı bütçesi, 2010 yılına göre yüzde 61.2 artışla 116.9 milyon TL düzeyinde belirlenmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) bütçesi ise yüzde 27 artarak 651.3 milyon TL oldu. 2012 yılında bütçeden aslan payını 88 milyar 523 milyon 596 bin TL ile Maliye Bakanlığı aldı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bütçesi yüzde 12 gerileyerek 31 milyar 552 milyon TL düzeyinde gerçekleşti. Milli Eğitim Bakanlığı

Diyanete var sağlığa yok Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ödeneği de yüzde 22.4 artışla 3 milyar 891 milyon TL’ye çıkarıldı. Diyanet’in bütçeden aldığı pay yüzde 1.1 oldu. Sağlık Bakanlığı’nın ödeneği 2012 yılında yüzde 16.7 oranında geriletilerek 14 milyar 358 milyon TL oldu. Halka hizmet etmekten ve demokrasi-özgürlük dağıtmaktan bahseden AKP bakanlıklar bütçesi dahi incelendiğinde esasında nasıl bir saldırı furyası içerisinde olduğu da görülecektir.


8-9_Layout 2 10/30/11 10:26 AM Page 1

08 emek haber İşçi ölümleri devam ediyor “Ölüm âdildir; aynı haşmetle vurur şahı, fakiri’’ dese de şair ölüm hiç adil değil, özellikle de güvencesiz ve esnek çalıştırmanın bu kadar yaygın olduğu bir ülke için hiç geçerli değil Patronların kar hırsından nasibini alan emekçiler ekmek paralarını çıkartmak için çalıştıkları işlerinde ya hayatlarını kaybediyorlar ya da ciddi kazalar geçiriyorlar. Emperyalistlerin sömürü düzeninin kar hırslarından doğan esnek çalıştırmalar, iş güvencesizlikleri, sigortasız çalıştırma, düşük ücretler, sendikasızlaştırma çabaları, yabancı uyruklu kaçak işçi çalıştırmalar işçilere hayatı zehir ediyor. 2011 yılı itibarıyla işçi ölümlerinde %60 oranında artma oldu ve bu artış genellikle, madenlerde, tekstil sektöründe, tersanelerde ve küçük işletmelerde kendini göstermektedir. Meydana gelen iş kazaları genellikle doğal yollarla değil işverenlerin alması gerektiği ama sermayesinden kısıpda almadığı önlemlerden kaynaklı olmaktadır. Geçtiğimiz aylarda, bir işçi iskele çökmesi sebebiyle beşinci kattan düşerek hayatını kaybetmişti. Aynı şekilde alınmayan önlemler yaz aylarında Mersin’de fabrikada çalışan bir işçinin makine çarklarına düşerek hayatını kaybetmesine neden olmuştu. Devletin yetkilileri maden göçmesi sonucu meydana gelen işçi ölümlerine kader demiş ve bu kaderi değiştirmek için herhangi bir girişimde bulunulmamıştı. Yine, Ekim ayı içinde Zonguldak’ta bir maden ocağında meydana gelen çökme sonucu 4 işçi ağır bir şekilde yaralanmıştı. Bu olaylardan sonra alınan ‘önlemler’ ise; kömür üretimi sırasında tavanın çökmesi ya da kazılan kömürün madencilerin üzerine kayması sonucu yığınların altında kalan işçilere en kısa sürede ulaşılmasını sağlayacak olan aletler geliştirmek ve arama kurtarma ekiplerini eğitmek oldu. Esas olan kaza sonrası kurtarma sistemlerini geliştirmek değil, kazayı önlemek olmalı.

Halkın Günlüğü 1-10 KASIM 2011

Hükümetin ‘yeni’ Hak gasplarının sınırsızca devam ettiği ve 61.Hükümet Programı’nda yer alan “Ulusal İstihdam Stratejisi” bu saldırıları daha kapsamlı ve sınırsız hale getirerek, yasal statü kazandırıyor

Ülkemiz emekçileri her dönem “yeni” adı altında sürdürülen politikalarla yaşayamaz hale getiriliyor. Yapılan saldırıların boyutları da gün geçtikçe genişliyor ve bütün yaşam sahası bir bütün işgal edilmiş oluyor. Yapılan zamlar, maaş ücretlerinde minimilize edilmiş artışlar, kıdem tazminatının kaldırılması, işsizlik fonunun sermayedarlara aktarılmaı, özelleştirmeler, grev hakkının elinden alınarak örgütsüzlüğün yasal statüye kavuşturulması vb tüm bu saldırı konseptinin altında yatan kar ve rant hırsı, ezilen emekçileri bir bütün olarak köle satüsüne doğru götürüyor. Kuralsız ve sınırsız sömürü hakkını kendinde gören egemen sınıflar kendini iyiden iyiye hissettiren ekonomik krizin faturasını da emekçilerin üzerine yüklemiş durumda. 2010 yılı başlarında gündeme getirilen ve fakat gelen yoğun tepki sonucu geri çekilerek parçalar halinde uygulanan “Ulusal İstihdam Stratejisi” 61. Hükümet Programı’na alınarak saldırıların devamlılığında karar kılındı. Emek gücünün piyasaya daha ucuz ve esnek bir sömürü biçimiyle sunulmasıyla birlikte, tarihin en kapsamlı saldırısına hazırlanılıyor.

Ucuz işgücü pazarı Straatejiye göre; 25 yaş altı çalışanların daha esnek sözleşmelerle ucuz iş gü-

cüne entegre edilmesi ve deneme süresinin dört aya kadar çıkarılması, sigortasız çalıştırmayı ve işten çıkarma gibi durumların daha rahat uygulanmasını kolaylaştırmış olacak. Diğer yandan da yine aynı strateji dâhilinde ele alınan ve “iş paylaşımı”, uzaktan çalışma” gibi uygulamalarla işçi kiralamak ve taşeron firmaların elini güçlendirecek. Esnek çalışma denilen durum da bunun rahat uy-

gulanabilir bir model olmasını sağlayacak. Ayrıca yine aynı metodla bugün yasal statüsü olmayan ve tamamen kayıt dışı işçi çalıştırılması anlamına gelen özeli istihdam büroları sayesinde işçinin sosyal güvencesi, güvenliği ve iş edinmedeki sürekliliği ortadan kalkmış olacak. Kıdem tazminatlarının kalkması da zaten bu sürekliliği ortadan kaldırmayı

Katliamlarda son yok HES’lerle; evlere, köylere, doğaya zarar verilmesinin yanı sıra, inşaatlarında meydana gelen iş kazaları sonucunda bu yıl içinde onlarca işçi yaralandı, bir o kadarı da hayatını kaybetti. Bu yıl içinde inşaatı süren Adana Karaisalı İlçesi’ndeki HES yapımında bir işçi üzerine kaya yuvarlanması sonucunda hayatını kaybetti. İnşaat hala devam etmekte ve kazanın sorumlularına hala dava açılmadı.

İşçiler ölmeye devam ediyor İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin yaptığı açıklamalarda 2009 verilerine ve kriz öncesi verilere göre dünyada her 15 saniyede bir işçinin iş kazası ya da meslek hastalığı nedeniyle hayatını kaybettiğini, her yıl 360 bin kişinin iş kazalarında, 1 milyon 950 kişinin ise meslek hastalığı nedeniyle hayatını kaybettiği ifade edildi. Ülkemizde ise her iş saatinde 32 iş kazası olduğu ve her 80 dakikada bir işçinin iş göremez duruma geldiği, her 2 saat 40 dakikada ise bir işçinin iş kazasında hayatını kaybettiği ifade edildi. Ayrıca, 2010 verilerine göre 1 milyon 300 bine yakın kayıtlı işyeri olduğunu buna karşılık sadece 811 iş müfettişi olduğu ifade edilerek göz göre göre yapılan ihmallere dikkat çekildi.

BEDAŞ işçileri direnişe BEDAŞ patronu tarafından işten çıkartılan Enerji - Sen üyesi işçiler, 10 Ekim’de Beyoğlu'ndaki BEDAŞ Genel Müdürlüğü önünde başlattıkları direnişe devam ediyorlar

Boğaziçi Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi (BEDAŞ) işçileri çalıştıkları bölgelerde, ağır çalışma koşulları ve maaş sisteminin değiştirilmesine karşı sendikal faaliyet içerisine girerek örgütlenme sürecini örmeye başladı. Enerji -Sen'de örgütlenen BEDAŞ işçileri ilk olarak açma ve kesme işleminin sayısına göre prim usulü çalışmaya karşı, düzenli maaş alabilmek için direniş başlattı. Her Cuma günü yaptıkları eylemlerle 15 Haziran’da başlattıkları direniş 5. haftasında kazanımla sonuçlanmıştı. İşçilerin başlattığı

direnişin kazanımla sonuçlanmasını hazmedemeyen patron, BEDAŞ'ta yürütülen sendikal mücadelede ön plana çıkan 12 işçiyi, "patrona hakaret etmek, BEDAŞ önünde yapılan eylemlere katılmak" gibi çeşitli bahaneler sunarak haksız bir şekilde işten attı. Patronun çeşitli bahaneler sunarak işten attığı 12 işçiye BEDAŞ işçileri sahip çıkarak, arkadaşları işe geri alınana kadar direniş balattı. İşçilerin başlattığı kararlı direniş sonrası işten atılan 12 işçi işlerine geri döndü. BEDAŞ işçilerinin örgütlü bir şekilde hareket ettiklerini gören patron, 123’ü sendikalı olmak üzere 156 işçinin tamamını 31 ağustos günü “tekrar işe alınacaksınız” diyerek işten çıkarttı.

Sendikalısınız, burada çalışamazsınız İşten çıkarıldıkları 31 Ağustos’tan bu yana BEDAŞ patronuyla belli süreçlerde görüştüklerini ifade eden işçiler, patronun “ihale

yapılmadı, bekleyin, işe alınacaksınız” söylemleri ve oyalamalarıyla karşılaştıklarını dile getirdi.

BEDAŞ önünde kurdukları direniş çadırıyla, BEDAŞ patronunun hukuksuz ve keyfi uygulamalarına boyun eğmeyerek 21gündür direnişte olan işçilerden Mustafa Bozali ve Selami Öğretici'yle direnişe dair kısa bir söyleşi gerçekleştirdik. Mustafa Bozali, "Şirketten alacağımız olmasına rağmen bize tebligatları imzalamamız için baskı yapılıyordu, şirketten alacaklarımız olmasına rağmen. İşte bu süre zarfında sendikayla tanıştık ve örgütlendik. Patronun tüm hukuksuzca dayatmalarına karşı sendikalı olduk. Bizler BEDAŞ'ta prim usulü çalıştırılıyorduk. Prim usulü çalışma koşullarına karşın BEDAŞ önünde her cuma eylem yapmaya başladık. Başlattığımız hak arama mücadelesi sonucu cuma eylemlerinin beşinci haftasında sabit maaş talebimiz kabul edildi ve sabit maaş almaya başladık.


8-9_Layout 2 10/30/11 10:26 AM Page 2

1-10 KASIM 2011 Halkın Günlüğü

emek 09

’ stratejileri

roları geçici iş ilişkisi ve bölgesel asgari ücret gibi uygulamaların tümü bu paketle birlikte kazanılmış hakları gasp ederken, bundan sonraki çalışma statüsünü de tamamen keyfiyete bırakmış olacak. “Mesai saatleri kısaltılacak, işe erken gidilecek” vb. gibi söylemlerle dönem dönem nabız yoklayan hükümet bu yolla tepkilerin boyutunu ölçmekte. Kaldı ki birçok uygulamayı da zaten yaşama geçirmiş durumda. “Ulusal İstihdam Paketi” diye piyasaya sürülen paketin ilk iki uygulaması sonuçlarıyla birlikte orta yerde duruyor. İşsizliğin azaldığı ve alım gücünün arttığı yalanları ise yapılan zamlarla birlikte gerçeğin nasıl bir yansıma bulduğunu gösteriyor.

Parça parça hayata geçiriliyor

hedefleyen bir proje. Kıdem tazminatıyla ilgili bir başka meselede zaten kayıt dışı işçi çalıştırmanın; yasal bir güvence haline gelmiş olması. Genel başlıkları özetlersek gelen saldırların boyutu biraz daha anlaşılmış olacaktır. Güvenceli esneklik, kıdem tazminatının kaldırılması, İşsizlik Sigortası Fonu’nun sermayedarlara peşkeş çekilmesi ve buradan ödenek yapılması, mesai sürelerinin fazlalığı ve bu sürenin mevcut uygulamayla artırılması, özel istihdam bü-

2008 Temmuz’unda çıkarılan ilk istihdam paketinde SSK primleri 5 puan indirilmiş, 18-29 yaş arasındaki gençlerle kadınların primlerini beş yıl süreli kademeli olarak devlet üstlenmişti. Ayrıca özürlülerin primleri hazineden karşılanmış, eski hükümlülerin çalıştırılması zorunluluğunu kaldırmıştı. Geçen yıl çıkarılan ikinci paketle de bu uygulamalar devam ettirilmiş, işverenlere teşvik fonu adı altında işsizlik fonundaki biriken paralar patronların emrine sunulmuştu. Diğer yandan da işsizliği azaltma adı altında geçici işlerde istihdam edilen işçilerin maaşları da yine işsizlik fonundan karşılanmıştı. İşsizlik fonuna kesilen ve işverenden alınan prim indirimine gidilmesi ve 1 puan düşürülmesi de bir başka somut uygulama olarak göze çarpıyor. Şimdi ise özelleştirmelerle taşeronlaşmanın sağlandığı emek piyasasında özel istihdam bürolarından, esnek çalıştırma adı altında kiralık ve güvencesiz çalışma; kıdem tazminatının kaldırılmasıyla birlikte işten atmaların daha kolay olduğu bir süreç işletilmiş olacak. Somut olarak açıklanmayan ve parça parça hayata geçirilen bu stratejiye karşı tepkiler yoğunluk kazanmadığı takdirde önümüzdeki dönemlerde sürecin daha çetin olarak işleyeceği de aşikar.

devam ediyor Örgütlü bir şekilde hareket edince patron bu durumdan kaygılanmaya başladı ve altıncı hafta sonrası 12 arkadaşımız işten çıkarıldı. Patron 12 arkadaşımızı "patrona hakaret etmek ve BEDAŞ önünde yapılan eylemlere katılmak" gerekçesiyle işten attı. BEDAŞ'a sendikanın girmesinde öncülük eden arkadaşlarımız işten atılarak sendikal faaliyetin önünü almaya çalışmıştır." diye ifade etti.

BEDAŞ’ta oyun içinde oyun Selami Öğretici, "Osmanlı'da oyun tükenmediği gibi BEDAŞ'ta da oyun tükenmiyormuş. 16 Haziran günü iş yerlerimize gittik, sizi burada işe almayız farklı bölgelerde işe aldık dediler. Bizde bu durum üzerine yedi bölgedeki arkadaşlarımıza haber vererek iş bırakma eylemi yaptık. İş bırakma eylemi yaptıktan sonra bölgelerimize geri döndük. Bundan yaklaşık 2 - 3 ay sonra bize ihale bitti denilerek, bize iş başı yaptırmadılar. Bizde bu hukuksuzluğa karşı BEDAŞ önünde tekrardan direniş çadırı kurduk ve direnişimiz kazanımla sonuçlanana kadar burada direnişi örmeye devam edeceğiz. Taşeron firmada çalıştığı-

mız için şartlar zaten çok kötüydü, biz de sendikamızla birlikte çalışma bakanlığına müracatta bulunduk, BEDAŞ'ta yapılan iş hileli muvazaalı iştir diyerek incelenmesini istiyoruz dedik. Bakanlık talebimiz sonucu 3 müfettişi görevlendirdi ve görevlendirilen müfettişler 10 gün boyunca burada araştırma yaptılar. Her bölgeden 2 - 3 arkadaş olmak üzere işçilerle görüşme yaptılar. Müfettişlerin incelemelerinden sonra bakanlık burada yapılan işlerin muvazaalı olduğuna yani hileli olduğuna karar verdi. Aslında burada elektrik idaresinde çalışan işçilerin tamamının taşeron işçilerin işe ilk başladıkları tarihten bu yana kadrolu olması gerektiği yönünde karar verdiler. Çünkü kamu hizmetinde asıl işverenin işlerini yapan işçiler taşerona verilemez diye bir yasa var. O yüzden çalışma bakanlığı kadro kararı verdi. Bu kadro kararı da oldukça geniş kapsamlı bir rapor ve şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde yapmışlar. Bakanlık almış olduğu bu kararı hem patrona hem de taşerona bildirdi. Bu kararın ardından itiraz edildi ve şu anda süreç mahkemeye taşındı." dedi.

ANTAGONİZMA ≫ muzaffer oruçoğlu KADDAFİ’NİN ÖLÜMÜ egaloman. Büyüklük hezeyanını, ebedi iktidar koltuğu haline getirdi. Krallar kralı ilan etti kendini. Konuşurken kafasını herkesin üstünde tuttu hep. Konuşmak için çıktığı her kürsüyü, sıkılmış ve havaya kaldırılmış iki yumrukla kararlılık anıtı haline getirdi. En yakın dostuna dahi yüzünü öptürürken tiksindi. Kendisini, bakir kadınlardan oluşan, 200 kişilik özel muhafız birliği (Amazon Birliği) ile korumaya aldı. Milyarlarını batı bankalarına yatırdı.

M

Megaloman ve alabildiğine gururlu. Ülkesinin milli değerlerini emperyalistlere karşı inatla savundu. Libya’nın İtalyanlara karşı bağımsızlık direnişçisi Ömer Muhtar’ın resmini altın kaplamalı tabancasına kazıttı. İtalya’yı ziyaret ettiğinde, Ömer Muhtar’ın resmini boynuna astı ve o haliyle İtalyan başbakanına elini öptürdü. Batının üstünlük psikozundan iğrendi hep; işi, William Shakespeare’in Arap kökenli Şeyh Zübeyr olduğuna kadar vardırdı. IMF ve Dünya Bankası kredilerine itibar etmedi. ABD üslerini kapattı. Petrolü millileştirdi. ABD başta olmak üzere emperyalist tekellere Libya kaynaklarını cömertçe sundu. Afrika’nın sömürülmesine şiddetle karşı çıktı. Milli kurtuluş hareketlerine yardım etti. ABD ile çatıştı. Şeriata pirim vermedi. Halka sıfır faizle kredi verdi. Eğitimi ve sağlığı parasız hale getirdi. İşsizlere, iş buluncaya kadar ücret bağladı. Evlenenlere bedelsiz konut sağlama programını uyguladı. Sokaktaki evsizleri ve dilencileri azaltma siyasetini ısrarla uyguladı. Nüfusun yüzde yirmi beşinin yüksek tahsilli olduğu söyleniyor; ama bu son nokta, bana pek inandırıcı gelmiyor. Muhalefet kavramını halka unutturma çabasından vazgeçmedi. İstihbarat örgütü, Legan Thawria ile muhalifleri sıkı bir şekilde izletti. Hapishaneleri, işkencehaneler gibi işledi. Gösteri yapanların tümünü tutuklama gibi bir anlayışı savundu. Buna rağmen, yerel yönetimlere, aşiretlere inisiyatif tanıdı. Kırk yıl, kendi çiftliği gibi yönetti Libya’yı. Devrim, başlangıçta kendiliğinden bir patlama şeklinde ortaya çıktı ve kendi gücüne dayanarak gelişti. Kaddafi, başlangıçta, kendine olan megalomanik aşırı güvenden ve dış ülkelerin baskısından dolayı, devrimin üzerine kararlılıkla yürümedi. Kendi deyimiyle, “Bekle gör,” siyaseti izledi. Devrim, ciddi bir şekilde yayılmaya başlayınca, karşı saldırıya geçti. Karşı saldırı, devrimin peş peşe mevzi kaybetmesine ve emperyalistleri ha-

vadan müdahaleye çağırmasına yol açtı. Müdahaleye başından beri hazırlanan emperyalist güçler, NATO’yu yoğun hava bombardımanlarıyla savaşa sokunca, hem Kaddafi’nin, hem de devrimin kaderi belli oldu. Libya’ya askeri uzmanlar ve gemiler dolusu silah aktı. Kendi gücüne dayanan Halk devrimi, emperyalist müdahalenin bir parçası haline geldi. Kaddafi’nin ele geçirilip, yargısız infaz edilmesinde birinci rol ABD’ye, ikinci rol ise Fransa’ya aittir. İsyancılar, tetikçi konumundaydılar. NATO’nun kararı zaten, Kaddafi’yi ele geçirip yargılamak değil, öldürmekti. Kaddafi’nin, emperyalistlerle ilişkiler konusunda, perde arkası manzaraya dair, mahkemede açıklayacağı şeylere imkân tanıyamazlardı. Emperyalist ülkelerden herhangi birinin başkanı, Kaddafi’nin öldürülme biçimine ilişkin eleştirel bir yaklaşım içinde olmadı. Kaddafi’nin elini öpen, İtalya Başbakanı Berlusconi’den de ses çıkmadı. Kaddafi öldürüldüğünde onlar, kendi aralarında, petrol başta olmak üzere, Libya kaynaklarının paylaşılmasını görüşüyorlardı. Perdenin arkası, insanı insan oluşundan utandıracak derecede iğrençti. Kaddafi, şehit oluncaya kadar savaşacağını söyleyip durdu. NATO’ya boyun eğmedi. Emperyalist ülkelerin “uygar” ve de “demokratik” diktatörlerinden, finans oligarklarından daha gururlu ve daha onurlu olduğunu gösterdi. Yıkılmış bir Libya. Emperyalist tekellerin verdiği silahlarla tepeden tırnağa silahlanmış aşiretler. Ortaya çıkan yüz silahlı parti. Ve Libya’yı, şeriatı referans alarak yöneteceğini söyleyen bir “Devrim Konseyi”. Evet. Heyecan ve sevinç gösterileri, kutlamalar, yerini hayal kırıklığına, yeni huzursuzluklara, çatışmalara bırakacak gibi görünüyor. Kaddafi’nin hayat hikâyesi, devletin insanı ne hale düşürdüğünün bir hikâyesidir. Çocuklarının ölümü, en yakın dostlarının ölümü ve kendi ölümü. Tüm bunlar pahasına “devlet” diyorsun; her şeyden vazgeçiyor, devletten vazgeçmiyorsun. İster kapitalist, isterse komünist ol; fark etmiyor; devlet, insanı bu hale sokuyor. Mülkiyet duygusu zayıf, saf, dürüst, bilgili de olsa, insan, devlet alanına girince, onun ruhundan, biçimlendirme ve kendine benzetme tezgâhından kendini kurtaramıyor. Devletin olduğu her yerde, devrim ve özgürlük aşkı olacaktır. Devletin olduğu yerde, gerçek bir barıştan söz edilemez. Devletin asıl adı savaştır. Devlet kurmayı amaçlayıp da, idealleri, kurdukları o devlet tarafından iğdiş edilmeyen ya da yutulmayan tek bir devrim yoktur tarihte.


10-11_Layout 2 10/29/11 6:05 PM Page 1

10 kadın

Halkın Günlüğü 1-10 KASIM 2011

İşgalci devletin tecavüzcü İktidar kurmanın ve iktidarlaşmanın özel mülkiyetin devamındaki en belirgin öznesi olarak nesneleştirilen ve onun en ağır bedelini ödeyen de yine kadındır. Talan ve yağmalamayla işgal edilen topraklarda; kadınların en ağır koşullardan geçtiğini ve günümüze kadar sayısızca özel talimatlarla tecavüzlere uğradığı tarihsel ve sınıfsal bir gerçeklik. Mussolini’nin kadını ‘erkeğin ekmeğine el uzatan hırsız’ tanımlaması aslında meselenin özünü kendi ırkçı-cinsiyetçi faşist anlayışıyla en çıplak şekilde ortaya koyduğunu söylemek mümkündür. Ya da diğer bir ifadeyle egemen erk gücün kadına yönelik baskı ve zorda kadının ‘ne yapayım ekmek kapımdır’ diye kendine dayatılana rıza göstermesi, binlerce yıllık gelenekselliğin öğretilmişliğidir. Baskı ve zulme boyun eğme köleleşmenin kabulüdür. Ülkemizde kadına yönelik şiddetin yüzde 1400’lere varması ya da geçmesi ve her gün en az beş kadının en yakın ve seven karşı cinsi tarafından öldürülmesinin nedenlerinden biri ekonomik buhrandır. Çıkmazlarını hep bir kurbanla gidermeye çalışırlar. Bu aradıkları kurban genelde toplumun ezilenin ezileni olması bakımından öncelikle kadın oluyor.

Ya da “namus”la özdeştirilen ülke topraklarında postal altında aynı kadın gibi cinsel değil ama imha tecavüzüyle yok edilmelidir. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana gerçek verileri yansıtmasa da resmi kaynaklarda kayıt altına alınabilen bazı örneklerde yaşanan tecavüzlerin askeri-siyasi-politik ve psikolojik savaş stratejisi olduğunu açıklıyor. Irak ABD tarafından 2003’te işgal edildi ve binlerce kadın tecavüze uğradı. Kesin rakam bilinmemekle birlikte, Ebu Garip Hapishanesi’nde ABD’li kadın as(k)erlerin Iraklı erkeklere yönelik taciz ve tecavüz görüntüleri geleneksel işkence metodundaki bir başka ezberi de parçalıyordu. Bu tecavüzlerin cinsiyet öznesinin kadın olması fiiliyatının getirdiği parçalanmışlık da devreye girdi. ABD kadın askerinin Iraklı Müslüman erkeklere taciz-tecavüzleri dahi haksız savaş komutanların suçlarını ispatlamaya yetmedi, parçalanmış hayatlarını alıp gittikleri ülkelerde de pazarlanan asker-sivil kadınları hep aynı sonuç bekledi. İşgale giden silahlı işgal gücünün askeri olarak tecavüze uğrayan ABD’li kadınlar var. Özellikle Irak’ta girdiği bataklıktan çıkmak isteyen ABD işgal ve talan ordusu Kasım 2003’teki verilere göre 4 bin tecavüze imza atarken, 9 yaşındaki kız çocuklarının bilinmeyen yerlere götürüldüğü ve direnen Iraklı erkeklerin kadın akrabalarının kaybedildiği raporlara geçiti. New York’taki Colombia Üniversitesi Gazetecilik Bölümü Profesörü Helen Benedickt’in savaş bölgelerinde görev yapan erkek arkadaşlarının tecavüzü, cinsel saldırısı ve tacizine uğradığını anlatan kadın askerlerle yaptığı 40 röportajın yer aldığı “Yalnız As-

ker: Irak’ta Görev Yapan Kadınların Özel Savaşı” adlı kitabı yayımlandı. Savaş ortamında arkadaşlarına güvenin beklendiği bir durumda kadınların yaşadıklarının trajik bir durum yarattığına değinen kitapta, 2003 ve 2006 yılları arasında görev yapan 40 kadından 10´u tecavüze uğradığını, 5´i cinsel saldırılara, 13´ü de cinsel tacize uğradığını anlatıyor. İşçi sağlığı hekimleri dergisi American Journal of Industrial Medicine’e göre, 2007 yılında, Vietnam´dan ilk Körfez Savaşı’nı kadar çatışmalarda görev almış 550´yi aşkın kadın askerle yapılan araştırmada, askerlerin yüzde 30´unun tecavüz ya da tecavüze teşeb-

büse, yüzde 79´unun cinsel saldırıya uğradığı belirtildi. Diğer yandan Amerikan ordusuna taşeronluk yapan Halliburton Şirketi’nin yan kuruluşundan biri olan KBR Inc için çalışan Jamie Leigh Jones içki içmeye davet edildiğini ve Bağdat’ta sıkı korunan yeşil bölgede tecavüze uğradığını söyledi. Jones askeri bir doktor tarafından muayene edildikten sonra silahlı 2 kişinin nöbet tuttuğu bir karavanda tutulduğunu açıkladı. KBR şirketi çalışanları tarafından tecavüz edilen en az 11 kadın tanıdığını ayrıca belirtti. Pentagon´un yayımladığı bir rapora göre, ABD ordusu içindeki cinsel saldırı bildirim-

Mahkemeler, kadına dayak atan kocayı korumakla kalmıyor, şiddeti engellemek isteyenlere de “ne karışıyorsun” deyip “müessir fiilde” ceza yağdırıyor. “Karısıdır size ne” diyen Ankara 20. Asliye Ceza Mahkemesi, yargının gerçek yüzünü, verdiği kararla bir kez daha gösterdi

dükleri şiddetle kalmayıp bir de mahkemede dört ay hapse mahkum edildiler.

Ankara Hukuk fakültesinin iki asistanı biraz yürümek için dışarı çıkıp hava almak istediler. Sonrasında yaşadıklarına kendilerinin bile inanası gelmedi.

Mahkeme; hakkında hiçbir şikâyet bulunmadığı halde, dayak yiyen kadını da telefonla akrabasından yardım isteyip olayları azmettirdiği gerekçesiyle cezalandırdı. Asistanların, kararı temyiz hakkı bile bulunmuyor.

Size Ne?

“Uğradığım baskı saldırının kendisinden çok daha kötüydü. Komutanların cinsel saldırı kurbanları üzerinde çok büyük gücü var. Aynı anda hem yargıç, hem jüri, hem cellat hem de belediye başkanı gibiler. Şikayette bulunursanız sizi ezer geçerler”

Ankara Cebeci’de gece saat 23.00 sularında bir kadının sokak ortasında dövülmesine karşı çıkan iki asistan kadına yönelik sokak şiddetinden payına düşeni aldıkları gibi mahkeme de adeta ‘size ne’ dercesine cezalandırdı. Hakan Mertcan ve Cenk Yiğiter, 2011 Şubat ayında gecenin bir vaktinde sokakta kocasından dayak yiyen kadına “Ne oluyor” diye seslenip yardımcı oldular. Asistanlar sadece gör-

“Ne karışıyorsunuz” Adalet dağıtan yargı, akrabaları ve esnafla birlikte eşini döven kocaya verdiği cezada “tahrik” indirimi yaparken, kendilerini savunan asistanları “müessir fiilde” bulundukları iddiasıyla cezalandırdı. Dayak atan koca Sedat Koç ile aynı ismi taşıyan akrabasının “Ne karışıyorsunuz” diyerek saldırdığı asistanlara çevredeki bazı esnafların da vurduğu belirtildi.

Olay gecesi, saldırıya uğrayan asistanlar cep telefonuyla polisi can güvenliklerinden endişe duydukları için çağırdılar. Olay yerine gelen polis, tarafları karakola götürdü. Kavga sırasında burnunda 3 kırık oluşan ve Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Polikliniği tarafından 7 gün iş göremez raporu alan Cenk Yiğiter ile hafif yaralanan Hakan Mertcan, kendilerini döven Sedat Koç ve yeğeninden


10-11_Layout 2 10/29/11 6:05 PM Page 2

11

1-10 2011 Halkın Günlüğü

askerleri

leri, Irak ve Afganistan´da yüzde 25 artış olduğu yönünde. Özellikle 10’uncu yılını dolduran Afganistan işgalinde ve 2003’ten bu yana devam eden Irak işgalinde bu rakam çok yukarılara çıktı. Afganistan ve Irak işgalinde ABD’li askerlerin yüzde 11’ini kadınlar oluşturuyor. Ordunun genelinde ise bu oran yüzde 15’in üzerinde. ABD ordusu içinde 200 bin kadın askerin olduğu belirtildi. Savaş suçu kapsamında işgal eden orduda da işgal edilen topraklarda da tecavüze uğrayan kadındır. İkincil bir rolle işlediği savaş suçu da o oranda katılıyor. . Ancak bu iki örnek şimdilik istisna olarak karşımızda duruyor ve bu durum tarih boyunca yaşanan vahşetin en fazla bir dam-

şikâyetçi oldu. Asistanları darp eden Sedat Koç ve yeğeni de asistanları savcılığa şikâyet etti. Karakola gelen Cennet Koç ise kendisini döven kocasından şikâyetçi oldu.

Asistanlar kocayı tahrik etmiş Ankara 20. Asliye Ceza Mahkemesi, olayla ilgili açılan davada verdiği kararlarla devletin sistematik şiddetinin nasıl üretildiğinin esaslı bir örneğini daha gösterdi. Mahkeme, eşini dövdüğü için 5 ay hapse mahkûm ettiği Sedat Koç’a, asistanları darp ettiği gerekçesiyle de 1.5 yıl hapis verdi. Ancak, asistanları dövdüğü için verdiği 1.5 yıllık hapis cezasında da bu suçu “tahrik” altında ve haksız bir eyleme karşı işlediği ve iyi halli olduğu gerekçesiyle indirim yaptı. 6 aya indirilen bu hapis cezası da ertelendi. Mahkeme, eşini dövdüğü gerekçesiyle verdiği 5 aylık hapsi de erteledi. Yani Ankara 20. Asliye Ceza Mahkemesi dövülen kadını koruyan asistanların insani müdahalesini ‘haksız eylem’ olarak, dayakçı kocayı da ‘iyi halli’ olarak değerlendirdi. Sedat Koç’un aynı ismi taşıyan yeğeni Sedat Koç’a da Yiğiter’in burnunu üç yerden kırdığı için 1 yıl 2 ay hapis cezası veren mahkeme, bu cezada da haksız tahrik ve iyi hal indirimiyle 5 ay 25 güne düşen hapsi de erteledi.

Şiddete uğrayanlara ceza! Yiğiter ve Mertcan’a ise Sedat Koç’a yönelik “müessir fiil” suçundan 4 ay hapis cezası

lasını açığa çıkarmaya bile yetemez. Tecavüze uğrayan bir ABD’li kadın asker, “Uğradığım baskı saldırının kendisinden çok daha kötüydü. Komutanların cinsel saldırı kurbanları üzerinde çok büyük gücü var. Aynı anda hem yargıç, hem jüri, hem cellat hem de belediye başkanı gibiler. Şikayette bulunursanız sizi ezer geçerler” dedi. Aslına bakılırsa ABD ordusundaki cinsel ve tecavüz saldırılarının tarihsel ve sınıfsal yapısı vardır. Baraştırmaya göre, ABD ordusundaki her üç kadın askerden biri, gittiği ülkelerde geçirdiği süre içinde silah arkadaşlarının tecavüzüne uğruyor. Ancak cinsel saldırı ve tecavüz olayları sadece kadınları da etkilemiyor. Muvazzaf ve yedek kadın askerlerin yüzde 60’ı, erkek askerlerin ise yüzde 27’si Askeri Cinsel Travma (MST) tanısıyla psikolojik sorunlar yaşamaktan muzdarip. Taciz ve tecavüzü yapanlar ise emir-komuta zincirinin, daha üst basamaklarında olmanın kendilerine verilen askeri imkânların rahatlığıyla hareket ediyor. 2005 yılında kurulan Cinsel Saldırıları Önleme ve Yanıtlama Dairesi (SAPRO)’nin kurulması yaşanan sorunlara çare olamadı. Çünkü ABD Devlet Hesap Verebilirlik Dairesi’nin raporlarına göre SAPRO ile Savunma Bakanlığı’nın disiplin kolu arasında işbirliği kurulamadı. “Sınırlı ihbar” sistemiyle saldırıya uğrayan askerlerin kimliklerinin gizli tutulması ihbar sayısında artışa yol açtıysa da “cinsel salgın”ın ABD tarafından yayılmasının önüne geçemedi. Saldırıya uğrayanlar sesini çıkarmış olsa da soruşturma başlatılmıyor. Eski bir deniz piyadesi ve Ordu Kadınları Hareket Ağı (SWAN) politika direktörü olan Greg Jacob, “Sınırlı ihbar ordunun saldırıların suç boyutlarını göz ardı etmesine izin veriyor” dedi.

verildi. Sanıkların duruşmalardaki iyi hali nedeniyle ceza 3 ay 10 güne düşürüldü. Asistanların cezasında “meşru müdafaa” indirimi ise yapılmadı. Mahkeme, sanıklara verilen cezaları hükmün açıklanmasının geri bırakılması (dolaylı af) kapsamına aldı ve 5 yıl denetim altında tutulmalarına karar verdi. Cezaların hükmün açıklanmasının geri bırakılması kapsamına alınması nedeniyle ceza alan asistanlar da Yargıtay’a temyiz için gidemeyecek. 5 yıl içinde başka bir suçtan mahkum oldukları takdirde bu olaydan aldıkları hapis cezası kadar da yatacaklar. Dayak yiyen Cennet Koç ise kimse kendisinden şikâyetçi olmamasına rağmen amcasının oğlunu arayarak, “Burada olay çıktı yetiş” dediği gerekçesiyle “azmettirme” suçundan 1 yıl hapse mahkûm edildi. Bu ceza da ertelendi. Öğretim görevlisi Yiğiter yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi; “Kadına karşı şiddetin toplu katliam boyutuna vardığı bir ülkede… Bu somut olayda adalet sistemimiz bize şu mesajları veriyor: ‘karısını döven adama müdahale ederseniz; yaptığınız haksız tahriktir.’ Yok, bir defa karıştıysanız; paşa paşa sopanızı yiyeceksiniz; kendinizi müdafaa etmeye çabalamayın. Çünkü meşru müdafaa halini bu tip durumlarda göz önünde bulundurmayacağız; size saldıran kişinin suratında ufacık bir çizik olursa sizi adam yaralamadan suçlu bulacağız” dedi.

ÖNCÜ KADIN

≫ rojda demir

DEPREM ETNİK MİDİR?

D

oğaya sahip çıkmak ve doğaya muhtaç olmak. İnsan olmanın anlamı güçlendikçe doğa da tazelenir. Sonbaharın kızıl tonları doğayı bu kadar sarmışken insanlık bu kadar sona dümen çevirir mi? Dokunmak ister insan; demire, kuma, toprağa, taşa, çakıla... Her şey bu kadar kardeşçesine doğada birbirine dokunup, birbirine dönüşürken... Haftalardır insanın sıfır noktasındaki sözleri ve görüntülerine inat umudu büyütmenin ağırlığı omuzlarımızda. Yardım kolilerinden çıkan taş, çakıl, toprak, abiye gece elbisesi, mayo, sopa vb… Tabii bir de faşistlerin deprem histerisiyle dedelerinin kanıyla bir kez daha boyanan ay-yıldızlı Türk bayrağı… Orta Asya’dan taş taş üstünde bırakmadan gelenlerin yarattığı deprem etnik midir sorusunu da akıllara getiriyor. Kaddafi’nin öldürülmesini kutlayanlar arasında Türk bayrağı tek yabancı bayrak olarak Libyalıların bayrağı arasında sallanıdı, zafer naraları atıldı. Sirte’de cesetle fotoğraf çeken, Misrata’da cesedin bekletildiği soğuk hava deposunun önünde çekim yapanlarla doluyorsa, İslami vecibelere uygun defnedilecek. Kaddafi’nin mezarının belirsizliğinde aslında katiller belirsizleştiriliyor. Mart ayından beri organizeli kitlesel bir cinayet işlediler ve kimin öldürdüğü bilinmiyorla anında cinayetin izini silmeye çalıştılar. Juppeler çok organize… Ukraynalı hemşiresi Oksana Balinskaya “Papik”ine (Kaddafi) “son gününde yanında kimsesi yoktu. Bize bir iş verdiyse ve iyi bir ücret verdiyse neden ondan nefret edip onu bir zorba olarak görelim ki?” sözleriyle sahip çıkarken dünyaya önemli bir mesaj veriyordu. Öldürmeden arzu duyulan nekrofili (kişinin cesetle ilişkisi) hormonları depreşen faşizm, gerilla kadın cesetlerin çıplak teşhiri doyumundan sonra Van depremiyle ilgili verdikleri tepkilerde aynı hazla ilgilendiler. Cinsel ve dinsel öğeler en önde olsa da savaş kabinesinin yeni kurulan şehir planlama bakanlığı fay hattına daha kaç şehir kuracak, görünen o ve deprem mimarları altın fırsatları değerinin üstünde bina edecekler. İsrail siyonizminin kanlı eliyle ‘one minute’ pozları veren TC faşist devleti; askeri, siyasi, ekonomik işbirliği çerçevesinde imzaladıkları emperyal savaş rolüyle Filistinlilerin mezarlarında Kürtleri barındırmak için anlaştılar. İsrail’in prefabrik evlerine hangi bayrak asılacak? Siyonizmin mi, faşist diktatörlüğün mü? Umut oysa ne kadar güzel bu mevsimde kayalıklarda açmış rengarenk güz çiğdemleri dostluğunda. Çiğliklerin demokrasisinden doğan eksikliklerde deneyim haznesinden biriken güzelliklerle ortaya çıkmak. Yaz susuzluğunun ardından doğadaki canlılığın simgesi misali kayalıkların oyuğunda filizlenen yaşamın sevinci tüm bitkiler. Özgürlük ve kardeşlik için ateşten çoğalan kardeşlerimiz. Umudu yitirmeden, düşlerle yatan, rüyalarla kalkan ve gülmeyi eksiltmeyen gamzeli yüzler. Ne zaman şovenizm-ırkçılık hortlasa hep üzerimizde bir dost eli hissederiz. Belki de Van depremindeki Yunus'u getiren elin becerikliliği kadar değil ama. Gülmemizi, sevmemizi, yaşamamızı isteyen dostlarımız hiç eksik olmadı haya-

tımızdan. Kardeşliğe, paylaşıma ve dayanışmaya hiç sırtımızı çevirmedik. Van aklımızda hep ‘şanlıyam-gamlıyam’ türkülü şehir olarak hatırlanırken, şimdi beyazlığın örttüğü ölüm sessizliğine gömülü. Çocukların umutlarını rüzgar dağıtsa, kaya çatlağı köknarlar her dilden sözcükler dizse, kardeşlik adına Yunus'u depremden aldığımızı ve deprem vergisini sağlığa da harcamışken, onu ölüme uğurladığımızı hangi bayram şekeriyle kandırabiliriz? Çadırları sulanmış yine Kürt Şakilerinin. Yağmursuz gülmeyi bilmeyen Kürt kentine taş, beton, demir yağmış. Sonra duayla onlara ‘beddua eden kardeş’leri bir de kar yağdırmış. Allah da safını demirden, betondan, taştan, kumdan, insandan çalandan tarafa belirmiş besbelli ki. Sıcak yatağında yatan ‘Müslüman din kardeş’im utansa rahatından. Ya da sadece Van'a değil de her yere yetişse de acılarımızla hesaplaşırken söylediğimiz ağıtlarımızı Hakkâri-Çukurca asker ölümlerindeki gibi camilerde hutbe yerine okusalar fuhuş sebebiyle deprem olduğuna inanan imamlar. Faşistleri harekete geçiren linç organizatörleri bizler hala buradayız. Van’ın girişindeki can güvenliği tedbirlerinizi depremde öldürdüğünüz Kürtlere gaz bombalarıyla saldırmanız kamuoyuna yansımasın diyedir. Zulme karşı direnenlerin çelikleşmiş yürekleri isyandan vazgeçer mi? Dört mevsimde bütün yıldızlarla birlikte ölümümüz bahar oluyor. Çünkü bencil bir dünyada belleğin silinmemesi için ekmeğimizi kavgalara sürmek için yüreğimizin kıvılcımıyla pişirip üleşiyoruz. Yunus’un umutlu gözleri Ceylan’ın sorgulayan bakışlarıyla birleştiğinde, doğacak başka Kürt bebelerin isminde gelecek yeni bir devrimci savaşçı kuşak Uğur olarak hep yaşayacaktır. İnsanlığımıza sarılıp, köklerimizle büyümeye devam edeceğiz. O yağan karın soğugunda kaç zemheri geçti bilemeyiz. Ama kavganın, devrimci mücadelenin güneşini hiçbir balçık sülüğü örtmedi, örtemedi. Yaşamak direnmekti bizim için. Gözlerimizde zerresini göremeyecekler ne acının, ne kederin, ne de teslimiyetin. Çünkü rüyalarımızı bile anadilimizde göremediğimiz bu baskı ve imha koşullarında yaşama göz kırpıp, gülümsemekten başka geriye ne bırakabiliriz ki insanlık fotoğrafına. Güneşin Van'a batışının kızıllığını yitirmeden yaşamı sevmenin coşkusuyla, yine yeniden inadına sarılalım doğamıza... İradesiz, güvensiz, sevgisiz, korkak, edilgen Müge Anlı'nın Vanlı histerisindeki bu cesareti sevgilisi emniyet müdüründen geliyor olsa gerek. Bu sahte sevinçlere inat, soğuyacak dünyada gerçek sevgiler için yaşamanın zamanıdır. Sarılalım acımıza, savuralım puslu-dumanlı havayı, kardeşlik, eşitlik ve gerçek özgürlük için devrimci savaşçı irademizi daha da yükseltelim... Deprem anında bile gerilla evlatlarının cenazebini kitlesel katılan Van halkının onurlu direnişini selamlıyoruz. Devletin kar beyazlığına karşı Halk Savaşı direncinin çiğdeki pırıltısıdır Kürt ulusunu bu zulümden kurtaracak. Özgürlük mücadelesinin müjdecisi isyanın Newroz çocuklarına müjdeler olsun. Bahar bitmez hep yeniden doğar. Yarınları kazanacak devrimci-demirci Kawaların o umutlu bakışları kadar kesin ve net.


1-10 KASIM 2011 Halkın Günlüğü

FAŞİZMİN ‘KARDEŞLİK’ HEZ

Faşizmin karakteristik histerileriyle bütün farklılıkları tırpanlamaya çalışan, işçiler, yoksul köylüler ve tüm ezilen emekçiler üzerinde tam bir faşist zorbalık tesis eden TC devleti, ırkçılığı da zora düştüğü her an kullanmak için rezervleyerek yedeğinde bulundurmuştur

S

ınıflı toplumlarda ezen ile ezilen arasındaki mücadele çok çeşitli araç ve yöntemlerle süregider. Siyasi, ekonomik, askeri, kültürel her alanda çatışma içerisinde olan sınıflar birbirilerini yenmek ve kendi sınıf iktidarını tesis etmek için amansız bir mücadele verirler. Hakim olanın kendi iktidarını koruyup, güçlendirme perspektifiyle hakimiyeti altında olanlara yönelik uyguladığı baskı ve sömürü mekanizması iktidar olmanın getirdiği avantajla meşru gösterilirken, ezilenin, sömürülenin kendi sınıf iktidarını tesis etmek için hakim güçlere karşı verdiği mücadele ise terör demagojisiyle itibarsızlaştırılmaya, marjinalleştirilerek taban bulmasının önüne geçilmeye çalışılır. Geçmişiyle beraber burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf mücadelesinde bu durum daha da belirgin olarak kendisini var etmektedir. Burjuvazinin zor ve baskıya dayanan, mülkiyetin sahipliğiyle tesis ettiği gerici-zorba iktidarına karşı proletaryanın emeğiyle, nasırlı elleriyle yarattığı gücüne dayanan haklı davas�� sürekli bir çatışkı içindedir. Bu çatışmada sınıf perspektifi yani ideoloji tayin edicidir. Proletaryanın bütün kazanımlarına rağmen iktidar hedefli sınıf mücadelesi dışındaki tüm çabaları dönüp dolaşıp burjuvazinin sınırları içerisinde yok olmaya mahkûmdur. İşte bu mahkûmiyeti giderecek yegâne çözüm yolu doğru bir ideolojik hat, iktidara giden yolun ve araçların en doğru tayini ve sabırlı, kararlı bir politik-pratik mücadeledir. Devrim iddiasıyla boy gösteren fakat öz itibariyle burjuvazinin değirmenine su taşıyan reformist-revizyonist ve bilumum anti-MLM hastalıklar kökünden

kazınıp işçi sınıfı içerisinden atılmadıkça iktidar mücadelesi de bir o kadar zaafa uğrayacaktır. Burjuvazi geniş kitleleri yönetmek için en etkin araçlarından olan böl-parçalayönet politikasına tarihin her sahnesinde dört elle sarılmıştır. Sınıfsal çelişkilerin gün yüzüne çıkmasını engellemek için dil, din, mezhep, cins, coğrafi farklılıklar gibi esasında insanlığın zenginliği olan farklılıklarını kullanarak kendi iktidarına yönelmesi gereken enerjiyi birbirlerine yönelterek hakları düşmanlaştırmakta ve bu sayede hem daha fazla palazlanmakta ve hem de kendi gerici iktidarını daha sağlam temeller üzerine oturtmaktadır. Dünya üzerinde Batı’nın Doğu’ya, Müslüman’ın Hristiyan’a, beyaz’ın siyah’a, erkeğin kadına… düşmanlaştırılmasıyla burjuvazi politik olarak elini daha fazla güçlendirmektedir. Bu yapay düşmanlaştırmalar sanki kendi marifeti değilmiş gibi bir de belirli bir aşamadan sonra oyuna dahil olarak ‘demokrasi’, ‘özgürlük’ safsatalarıyla kitlelere kendi iktidarını telkin edip, hayata geçirmeye çalışmaktadır. Geçmişten günümüze yüzlerce örnekle ispatlanmış olan bu durum sınıfların ve sınırların ortadan kaldırılıp insanın insanca yaşadığı bir dünya kurulana kadar devam edecektir. Böylesi bir dünyanın kuruluşu da ancak ve ancak komünist ideoloji temelinde verilecek olan uzun soluklu, zorlu bir mücadeledir.

Kardeşlik söylemi ve gizlenen gerçekler Emperyalizmin karakteristik özelliklerinden olan dünya pazarına hakim olma hırsı, ayak basılmadık, sömürü

Faşizmin sokak ve medyadaki yüzü

çarkına alınmadık tek bir karış toprağın kalmadığı gerçekliğinin de sebebidir. Bu realiteden ülkemiz de muaf değildir. Kuruluş sürecinde emperyalizmin desteği ile bu sistem içerisinde kendisine yer edinen TC, aradan geçen 88 yıllık tarihinde efendilerine hizmette ve bu hizmetin tabi sonucu olan halka karşı baskı ve zorbalıkta oldukça iyi bir karneye sahiptir. Faşizmin karakteristik histerileriyle bütün farklılıkları tırpanlamaya çalışan, işçiler, yoksul köylüler ve tüm ezilen-emekçiler üzerinde tam bir faşist zorbalık tesis eden TC devleti, ırkçılığı da zora düştüğü her an kullanmak için rezervleyerek yedeğinde bulundurmuştur. Kardeşlik söylemi Türkiye-Kuzey Kürdistan halkının en çok duyduğu kelimelerden biridir. “Yurtta sulh cihanda sulh” söyleminin faşizmin kurucu unsuru Mustafa Kemal tarafından sarf edilmesi ve bu barışın esasında “toprak ağalarıyla, komprador güç-

Çukurca eylemiyle sokağa inen faşist güruhların Van depremi dolayısıyla ara vermek zorunda kaldıkları saldırıları burjuva-feodal medya üzerinden spikerleri, program sunucuları almış durumda. Van depremi sonrası ‘oh olsun’ aymazlığıyla deprem bölgesine bilinçli olarak malzeme ulaştırmayan, yardımları engellemeye çalışan, oralarda hiçbir eksiğin olmadığını, PKK’nin bu durumu propaganda malzemesine çevirdiğini zırvalayan devlet yetkililerine yine en iyi cevap daha bir hafta önce medya toplantısı adı altında dizayn edilmeye çalışılan gazetecilerden geldi. Başba-

lerle, emperyalist efendilerle barış, halka savaş” şeklinde okunması gerektiği de çok geçmeden anlaşılmış olacaktı. Zira İttihat ve Terakki zihniyetinin çocuğu olan TC, babasının Ermenilere reva gördüğünü Kürtlere, Alevilere, Rumlara uygulayarak nasıl da ‘barışsever’ bir devlet olduğunu kayıt altına aldırtıyordu. Ülkemiz halkı bu barış simsarlığını Ağrı’da, Amed’de, Dersim’de, 6-7 Eylül’de, Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta, Gazi’de, 19-22 Aralık’ta kanı ve canı pahasına öğrendi, sınama şansı buldu. Devlet tüm bu katliamlarını bazen ordusu, polisi, kontrgerilla güçleriyle bizzat yaparken bazen ise faşist ideolojisiyle bilinçlerini körelttiği Türk-Sünni halka yaptırdı. Maalesef faşizmin milliyetçiırkçı damarı bu ülke topraklarında güçlü bir kanal bulmuştur kendisine. Zamanında ‘anarşizm’ tehdidiyle korku-

kan’ın ve şurekasının aksine kendine saygısı olanlar durumun çıplaklığını yansıtmaya çalıştılar. Kendini devletin hizmetinde görerek kin ve nefretin temsilciliğini yapan ırkçı-faşist zihniyetle faşist güruhların bir hafta önce estirmeye çalıştığı milliyetçifaşist dalgaya rağmen, Van depremi sonrası ülke genelinden kardeşlik eli bölgeye uzanmış ve devlete rağmen Van halkıyla dayanışma pratiği geliştirilmiştir. Ancak bu yardımlar dahi devletin engeline takılıyor. Ölenler Kürt olunca hem devletin hem de milliyetçi cenahın “yardım eli” geç ulaştığı gibi, onların dı-


perspektif

ZEYANLARI MEYDANLARDA

tulan, sindirilen halk kitleleri özellikle son otuz yıldır ise ‘vatan bölünüyor’ korkusuyla şekillendiriliyor, aldatılıyor. Devletin Kürt ulusu üzerindeki imha ve inkar politikası reel olarak gelinen aşamada iflas etmiştir. Fakat oynanan yeni oyunlar Kürt ulusuna adeta şekere bulanmış kurşunlarla geri dönmektedir. İnkar edemediği gerçekliği çarpıtmaya, imha edemediği gücü teslim alıp tasfiyeye çalışarak işin içinden sıyrılmaya çalışılmaktadır. ‘Her bir bireyin, ister Kürt ister Alevi olsun, bu ülke topraklarında eşit olduğu, her türlü haktan yararlandığı’ yalanları tüm ‘açılımlara’ rağmen her doğan gün ve yaşanan her olayla beraber bir kez daha gün yüzüne çıkıyor. ‘Hepimiz eşitiz, kardeşiz’ söylemlerinin yerini sınırlara dokunulduğu an ‘terörist, vatan haini’ söylemleri almaktadır. Faşizm günlük yaşamımıza öylesine sirayet etmiş ki söylenen bir söz, hayata geçirilen bir olgu, konuşma-

şında gelişen yardımlar da yine bu cenah tarafından engelleniyor. Ayrıca yardım kolileri olarak gönderilen kolilerin içinden Türk bayrağı ve taş çıkması, şovenizmin ulaştığı noktayı gösteriyor. Türk şovenziminin kardeşlik çağrısı bu ve benzeri şekilde yaşam buluyor. “Ah bir de Kürt olmasanız”, Türk devletinin ve onun yetiştirdiği toplamın bakış açısının özeti.

daki yüz ifadelerinden bile net olarak anlaşılmaktadır. Tüm bu anlattıklarımızı somutlamak için şimdi devletin kendini aklama adına birkaç tetikçisini ‘cezalandırmasına’ sebep olan o meşhur 90’lı yıllara gitmeye gerek yok. Ya da tüm iyi niyetlerine rağmen devlet içindeki statükocu güçler engellediği için demokrasiyi bir türlü tesis edemeyen AKP’nin ilk yıllarına laf etmeye de gerek yok. Zamanı iki hafta öncesine alarak ülkemizde yaşananlara baktığımız taktirde nasıl bir faşizmle karşı karşıya olduğumuzu da daha iyi anlamış olacağız.

‘Kürt sorunu’ çözüldü mü? ‘Ateşkes-ateşe devam’ paradoksuyla karşılıklı hamlelerine tanık olduğumuz Kürt ulusal meselesinde PKK devletin tüm saldırı, imha ve teslimiyet-tasfiye saldırılarına rağmen diri yanını koruyarak taktik üstünlüğü ele geçirmiştir. 12 Haziran parlamento seçimleri öncesi

‘Kardeşlik’ söylemlerinin yerini ilk andan itibaren ırkçı-faşist söylemlerle tanımlayan devletin Kürt ulusuna yönelik komplike uyguladığı milli zulüm, medya aracılığıyla devam ettirildi. Çukurca eylemi ve Van depremi sonrası burjuva-feodal medyada yer alan şu açıklamalar ise ‘özgür ve bağımsız basın’ safsatasıyla esasında sistemin kendisini nasıl yeniden ürettiğinin en canlı örnekleridir;

alınan ateşkes kararı ve ‘Kürt sorununun’ bu sefer çözüleceğine yönelik artan umutlara rağmen, AKP seçim sonrası ve devamında da anlaşılacağı üzere; (MİT-PKK görüşmeleri basına sızdırılmıştı) masada vermiş olduğu vaatleri yerine getirmemişti. 14 Temmuz’da Amed-Silvan’da yaşanan çatışmada Türk ordusunun onlarca kayıp vermesi sonrası, ‘kardeşlik’ ve ‘barış’ umutlarının yerini bir anda PKK’nin tümden yok edilmesi konsepti almıştı. Aslında devletin son aylarda yapmış olduğu hazırlıklar bir imha operasyonunun hazırlığına işaret etmekteydi. 14 Temmuz sonrası fiili olarak bozulan ateşkes ertesinde PKK’ye bağlı gerilla güçleri yaptıkları eylemlerle hem kırsal alanda hem de şehirlerde taktik üstünlüğün kendisinde olduğunu pratikte göstermiş oluyordu. Sonraki üç aylık zamanda HPG tarafından yapılan eylemlerde onlarca Türk askeri ve polisi öldü, onlarcası yaralandı. HPG tarafından yapılan en etkili eylem ise 19 Ekim tarihinde Çukurca’da gerçekleşti. Sınırda yapılan operasyonlarda üç üst düzey yöneticisinin arasında olduğu 7 üyesi şehit olan PKK, 19 Ekim tarihinde Çukurca’da aynı anda 8 ayrı devlet kurumuna eylem yaparak onlarca Türk askeri ve polisini öldürdü. Birkaç gün öncesine kadar devlet içindeki sözde ‘ılımlı’ şahsiyet olarak lanse edilen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sınır birliklerini teftiş ederek asker elbiseleriyle Kandil’i işaret etmesi ve ordunun burjuva-feodal medya üzerinden şov yapması ertesinde gerçekleştirilen bu eylem devleti şoke etti. Kendisi en güçlü olarak lanse ettiği bir anda böylesi bir darbe yiyen TC devleti, cumhurbaşkanından başbakanına, devlet bakanlarına kadar ‘intikam’ yeminleri ederek ‘PKK’nin kökünü kazıyacakları’ vaadinde bulundular bir kez daha. Çok az kayıpla böylesi başarılı bir eylem gerçekleştiren PKK’ye karşı etkisiz kalan TC, her zaman ki gibi sürekli “demokrasi tarlamız olan meclise” davet ettikleri BDP’yi hedef tahtasına oturtarak faşist saldırıların da ilk işaret fişeği-

Habertürk televizyonu spikeri Duygu Canbaş, “Deprem her ne kadar Van'da da olsa hepimiz üzüldük” ATV kanalında program sunucusu olan Müge Anlı, “Herkes haddini bilecek. Yeri geldi mi taş atacaksınız, Mehmetçik'i kuş avlar gibi avlayacaksın sonra zor günlerde canım cigerim deyip, yardım isteyeceksin. O polisler hemen yardımına koştu oradakilerin. O taş atanların eli kırılsın.

ni çakmış oluyordu. Başbakan’ın Kürt ulusuna yönelik sarf ettiği nefret söylemleri, burjuva-feodal medyada koro halinde seslendirilen ırkçı-faşist söylemler ve ardından her zaman ki gibi meydanlara doluşan, ellerinde türlü figürleriyle Türk bayrakları olan, intikam yeminleri eden, askere alınmak için başvurularda bulunan ‘vatansever’ memleket insanımız… Daha birkaç gün öncesine kadar ‘bu toprakların ve devletin ortağı olan, terör örgütüyle ayrıştırılıp kardeşçe kucaklanan’ Kürtler bir anda topyekûn düşman ilan edilerek linç gösterileriyle “kardeşçe” kucaklanıyordu. Bizzat devlet kontrolünde geliştirilen bu faşist saldırılarda, belirlenen sınırı itinayla korunduğu da belirtilmesi gereken başka bir gerçekliktir. Önceki saldırılardan farklı olarak bu kez hedefler daha özenli seçilerek özellikle belirli bölgelerde yoğunlaştırılıyordu. İstanbul 1 Mayıs Mahallesi, Elazığ Hozat Garajı gibi dünden bugüne devrimcilerin etkin olduğu ve Kürt-Alevi insanların yoğun olarak yaşadığı bölgelerin seçilmesi tesadüfi olmasa gerek. Birçok ilde BDP il binalarına yapılan saldırıların yanında özellikle bu iki bölgede günlerce süren saldırılarda verilmek istenen mesaj ise gayet açıktır; ‘taraf olmayan bertaraf olur’. Buradaki taraf olma hali ise Erdoğan tarafından tarif ediliyordu; “Bu ülkede siyaset yapacaksınız bu ülkeden oy isteyeceksiniz sonra bu milletin kan ağladığı bir günde bu ağır insanlık suçunun adını koyamayacaksınız. Bunun izahı yoktur. Milletimiz bu alçaklığı lanetleyemeyen zihniyeti asla unutmayacaktır.” Evet, halkın kimleri nasıl anıp kimleri unutup unutmayacağı dün olduğu gibi bugün de bellidir. Koyun postuna bürünmüş kurt misali yine ilk kuzuyu gördüğünde dişlerini bileyip saldıran kurdun gerçekliğiyle, ‘açımlımlar’ adı altında halkımıza ‘demokrasi’ vaadinde bulunan hakim sınıflar da böylesi olaylarda yüzlerindeki maskeyi yırtıp atarak gerçek-faşist yüzlerini daha net bir şekilde göstermektedirler.

Askerlerimiz, polislere zeval vermesin” Ve internet ortamında “ilahi adalet”, “PKK’ye gereken cevabı Allah verdi” vb. yorumlar karşısında sözü proletaryanın komünist önderi, büyük usta Karl Marks’a bırakıyoruz; “Hayvan olmak istiyorsan olabilirsin elbette. Bunun için insanlığın acılarına sırt çevirmen ve yalnız kendi postuna özen göstermen yeterli.”


14-15_Layout 2 10/29/11 6:14 PM Page 1

14 gençlik haber

Üniversite-banka işbirliğine tepki

Banka ve üniversitenin anlaşmasıyla öğrenci ve eğitim görevlileri için zorunlu olarak hesap açtırılmasına, Eğitim-Sen tepki gösterdi

kültür sanat

Üniversitenin zorunlu hale getirdiği hesap açtırma ve o bankanın kartını kampüs içerisinde kullanma zorlaması birçok üniversitede uygulandı ve yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Kimi üniversitelerin öğrenci kimlikleri bankamatik kartı yerine geçerken bazılarında ise okulun çeşitli imkânlarından faydalanmak için yapılan ödemelerde bankamatik kartları şart oluyor. Hatta bazı üniversiteler, öğrenci asistanlığı gibi öğrencilerin çalışıp para kazandıkları hizmetlerinin ücretini belirli bankalardan açılan hesaplara yatırıyorlar. Örneğin Ordu Üniversitesi’nde öğrenci kimliği ve personel kimlikleri anlaşılan bankanın kredi kartıyla birleştirilerek bu uygulama öğrencilere zorla dayatılıyor. Marmara Üniversiteside bu uygulamanın diğer bit örneğini oluşturuyor. Eğitim-Sen üniversitelerdeki bu uygulamalara ilişkin bir açıklama yaparak tepkisini dile getirdi. Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız tarafından yapılan açıklamada, üniversiteler yaşanan dönüşümlerin bir sonucu olarak üniversitelilerin bu gibi dayatmalara maruz kaldığı belirtildi. Yıldız ayrıca öğrencilerin bilgilerinin izinsiz bir şekilde bankalara verildiğini de açıklamasına ekledi. Öğrencilerin yıldırılmaya çalışıldığına dikkat çeken Yıldız, öğrenciler tarafından verilen dilekçelerin alınmadığını ve bir hak gaspının da böylece gerçekleştiğini ifade ediyor. Açıklamada üniversite yönetiminden öğrenciler üzerindeki bu baskıyı kaldırması istendi.

f

Halkın Günlüğü 1-10 KASIM 2011

Faşizme

bir simge;

YÖK

Ülkemizde anti demokratik uygulamaların ve faşizmin bir simgesi olarak varlığını sürdüren YÖK, 30’uncu yılında da protesto edilecek 12 Eylül faşist cuntasının üniversitelerin başına getirdiği YÖK, 6 Kasım’da 30. yılını kutlayacak! Toplumsal sorunlara hakim ve bu anlamda bir araya gelen ve karşı çıkan bir gençliği yok etmek, anti bilimselliği üniversitelerde kökleştirmek ve buraları kar kapısına çevirmek için kurulan YÖK, yıllardır bu varlık gerekçesiyle çalışmalarını sürdürüyor. Üniversite öncesi birer yarış atına dönüştürülen öğrenciler sonrasında da tam bir öğütülme sürecine sokuluyor. Bütünüyle apolitikleştirilerek üniversite öğrencileri, verileni kabul eden “vasıfsız elemanlara” dönüştürülüyor.

Tepki gösterenler yanlızlaştırılarak hapishaneler, uzaklaştırmalar, okuldan atılmalarla “ceza”landırılıyor. Tam 30 yıldır YÖK bunlar için çabalıyor. Tüm bu saldırgan, faşist anlayışa karşı kitle örgütlerinin çalışmaları da elbette devam ediyor. Demokratik Gençlik Hareketi (DGH) bir devlet faşizmi olarak üniversitelere yansıyan YÖK’ü, sürdürdüğü çalışmalarla teşhir etmeye devam ediyor. Gelecek olan 6 Kasım’a ilişkin üniversitelerde çalışmalarını hızlandıran DGH, internet sitesinde bir açıklama yayınlayarak kitleleri 6 Kasım’da alanlara çağırdı.

Birleşik ve kitlesel 6 Kasım için seferber olalım! Ülkemizde en küçük hak talebinin dahi zorbalıkla bastırıldığı, tüm kesimlere yöneltilen saldırılarda öğrencilerin de çeşitli asılsız iddialarla tutuklandığının ifade edildiği açıklamada; “Ülkemiz hapishanelerinde 400’ün üzerinde üniversite öğrencisi asılsız iddialarla tutuklu yargılan-

Bir Zamanlar Anadolu’da yaşam ve ölüm Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü alan Nuri Bilge Ceylan imzalı Bir Zamanlar Anadolu’da filmi belli ki şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da çok tartışılacak ve ülkemiz sinemasına oldukça önemli katkılar sunacaktır Yaşamda bazı anlar vardır; durgun, umutsuz, karamsar bir havaya bürünür yüreğimiz, bilincimiz, düşlerimiz. Kar altında, sessiz, nefessiz kalmış gibi öylece zaman akmaz sanki durmuştur, donmuştur doğadaki her şey. İşte böylesi anlarda yaşamak çoğu zaman anlamsız gelir insana, derin bir uykuya dalıp bir daha uyanmamak isteriz. Zordur bu durumu anlatmak, ifade etmek, çünkü böylesi anlarda kelimeler de anlamsızlaşır, bütün değerini yitirir. Ne yöne baksak bir sonbahar havası vardır, kime dönsek yüzlerde yaşama dair bir pişmanlık, zamana karşı bir donukluk hakimdir. Haykırmak isteriz nefesimiz yettiğince, karanlığı, karamsarlığı yırtıp geçmek ama bütün çabalar nafiledir sanki ondan mücadele edip biraz daha yormak yerine kendimizi, var olanı kabul edip yaşlı bir hasta gibi ölümün gelip misafir olmasını bekleriz yoksul damımızda. Bir fotoğraf ya da bir görüntüden başkasının bu duruma ışık tutması, görünmeyeni görünür kılması çok zordur. Gerçi fotoğraf ve de görüntüyle anlatmakda öyle herkesin harcı değildir. İşte son dönemlerin en nitelikli sinema filmlerinden olan Bir Zamanlar Anadolu’da filmi böylesi bir özelliğe sahip.

Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü alan Nuri Bilge Ceylan imzalı Bir Zamanlar Anadolu’da filmi belli ki şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da çok tartışılacak ve ülkemiz sinemasına oldukça ciddi katkılar sunacaktır. Sanatsal bir ilk olma özelliğine de sahip olan Bir Zamanlar Anadolu’da anlatımdaki dramatizm ve görsellikteki lirizmiyle belgesel tadında bir Anadolu karesini gözlerimizin önüne seriyor. Gün batımında bir oto tamircisinde dükkan camının fonunda içki sofrasında sohbete ortak olan üç kişi gözüküyor ve kısa süre sonra görüntü değişiyor. Bu kez akşamın ilerleyen saatleri ve köy yolunda ikisi sivil biri jandarmaya ait üç araç beliriyor. Oldukça uzun bir süre bir cinayet sonrası öldürülen şahsın gömüldüğü yeri arayan polis, jandarma, doktor, savcı ve cinayeti işleyen iki kardeşin görüntü ve diyaloglarına tanık oluyoruz. Küçük bir Anadolu kasabasında yola çıkan ekip yolların, çeşmelerin, ağaçların, havanın ve hatta kendilerinin benzerliği, durağanlığı hayli şaşırtıyor. Cinayeti işleyen Kenan (Fırat Tanış) öldürdüğü kişiyi nereye gömdüklerini tam olarak hatırlayamadığı için (yol üzerindeki çeşmelerin, ağaçların, tarlaların benzerliği Kenan’ı ve ekibi hayli zorluyor) saatlerce farklı yerleri kontrol edip dolaşıyorlar. Bu sahnelerin oldukça uzun ve ayrıntılı tutulması seyirciyi sıkıyor mu sorularını akla getirebilir. Fakat tüm bu sahnelerdeki ikili diyaloglar, görüntülerdeki sanatsal ve estetik yön, seyirciyi de Anadolu’da küçük bir kasabada yaşananlara ortak ediyor.

Taşranın rutin yaşamı Konu itibarıyla oldukça basit bir seçim yapılmış. Fakat filmin sonunda hiçbir konunun sebebi ve sonucuna

dair kesin bir yargıya ulaşamıyoruz. Öldürülen kişinin gömüldüğü yerin arandığı, gece mola verilip yemek yenilen muhtarın evi ve son bölümde otopsinin yapıldığı karelerde iç içe geçmiş birçok konu işlenmiş. Özellikle savcı ve doktor arasında geçen diyaloglar filmin görünmeyen arka planını da yansıtıyor. Filmdeki karakterlerin tümüne hakim olan umutsuz ruh hali, dingin, durağan ruhsal şekilleniş konunun geçtiği coğrafyayla tam bir uyum içinde. Doktorun sebebini öğrenemediğimiz şekliyle neden bu küçük kasabaya geldiğini ve gitmek istemediğini, savcının sebepsiz yere öldüğünü düşündüğü karısının intihar edip etmediğinin netleşmediği filmde, polis komiserinin hasta olan çocuğu ve problemli eşiyle neler yaşadığını da öğreniyoruz. Filmde muhtarın, otopside çalışan personelin, jandarma komutanının, savcının kâtip ve adliye şoförünün içinde bulundukları ruh hali, yaşadıkları çelişkiler anlatılıyor. En önemlisi cinayeti işleyen Kenan’ın pişmanlığı, durgunluğu, mahzunluğu, cinayetin neden işlendiği vb. tüm durumlar öylesine dingin bir havada sunuluyor ki izleyenler üzerinde tüm bunların olmasının gayet normal, hatta kaçınılmaz olduğu hissini uyandırıyor. Bir sahnede elmanın suya düşmesi ve sudaki yolculuk serüveni estetiğin ve lirizmin doruklarına çıkarıyor seyirciyi.

Oyuncu performansının başarısı Cinayeti işleyen Kenan rolündeki Fırat Tanış, Doktor Cemal rolündeki Muhammed Uzuner, Komiser Naci’yi canlandıran Yılmaz Erdoğan, savcı Nusret’i canlandıran Taner Birsel, Ercan Kesal (muhtar), Ahmet Mümtaz Taylan (şoför Arap Ali) ve diğer oyuncular oldukça iyi


14-15_Layout 2 10/29/11 6:14 PM Page 2

1-10 KASIM 2011 Halkın Günlüğü

gençlik 15

san kaynakları mevcut politikaların etkisiyle üniversitelerden karşılanır hale gelmektedir.” denilen açıklamada, ÖGB ve polis işbirliğiyle gerçekleştirilen saldırılara da değinildi. “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim” talebi ve YÖK’ün üniversitelerden elini çekmesi için mücadele edilmesi gerektiği açıklamada, “Yaklaşan 6 Kasım vesilesiyle DGH tüm üyelerini, taraftarlarını, üniversite ve lise öğrencilerini, kısacası tüm halk gençliğini YÖK’e karşı birleşik ve kitlesel bir karşı duruşla alanlarda olmaya, ‘Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim’ mücadelesini daha güçlü haykırmaya davet eder.” çağrısı yer aldı.

Üniversitelerde 6 Kasım çalışmaları başladı YÖK’ün 30. kuruluş yılının yaklaşması nedeni ile bir araya gelen üniversite öğrencileri YÖK’ü tartıştı. ODTÜ öğrencileri YÖK ve yapılabilecekler üzerine tartışmak için düzenledikleri forumda YÖK’ün yaklaşan 6 Kasım’da nasıl gündemleştirileceğini, hangi sorunlar üzerinden tartışılacağını ele aldı. Forumda ticarileştirme, Bologno Süreci, paralı eğitim, üniversitelerde cemaat kadrolaşması, hükümetin üniversitelere yönelik saldırıları, ekonomik sorunlar tartışılan konular arasındaydı. Bu konular aynı zamanda çalışmalarda ele alınacak konular olarak belirlendi. “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim!” şiarı üzerinde ortaklaşma sağlanırken çalışmalar ODTÜ Öğrencileri imzasıyla yürütülecek. 6 Kasım öncesi çeşitli eylemler de gerçekleştirilecek.

maktadır. Ülkemizde öğrenciler kitap okuma listeleri bulundurduğu gerekçesiyle, parasız eğitim istediği için tutuklanabilmektedir.” denildi. Yaşanan saldırı ve yıkımların önümüzdeki süreçte daha da artacağı vurgusuyla, YÖK’ün de bu kapsamda 30 yıldır kuruluş amacını istikrarlı bir şekilde yerine getirdiği belirtildi. “Bir taraftan yeni genelgelerle ve harç yasalarıyla üniversiteleri paralı eğitimin kaleleri haline getiren YÖK, diğer taraftan ‘piyasaya göre öğrenci yetiştirme’ programlarını icra etmekte, devlet bürokrasisinin in-

İstanbul Üniversitesi Beyazıt Yerleşkesi’nde Demokratik Gençlik Hareketi faaliyetçileri YÖK’ ü teşhir amaçlı çalışmalar gerçekleştirdi. Çalışmalarda ozalit, pullama ve duvar gazeteleri kullanıldı. Kullanılan materyallerde, “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim”, “Müşteri değil, öğrenciyiz”, “Söz, yetki, karar hakkımız engellenemez” gibi başlıca hak taleplerine yer verildi. Yapılan çalışmada YÖK gericiliğine karşı alanlara çıkma çağrısı yapıldı. Hacettepe Üniversitesi’nde de YÖK’ü teşhireden bir panel gerçekleştirildi. 6 Kasım’a kadar birçok üniversitede çeşitli eylem, etkinlik ve çalışmalar gerçekleştirilecek.

GENÇ YORUM ≫ sinan çakıroğlu YIKINTILAR ÜZERİNDEN

YÜKSELEN FAŞİZMİN RESMİDİR eçen hafta, merkez üssü Van olmak üzere 7.2 şiddetinde yaşanılan deprem, yoksulluk ve sefalete mahkum edilmiş halkımızın acılarını deşerek, daha fazla perçinledi. ‘Doğal afet’ olarak addedilen depremin ‘kaçınılmaz sonucu’ nitelemesiyle, yüzlerce cansız bedenin ve bir o kadar da enkaz altında olan insanın, ölümlerine yönelik açıklamalarda bulunuldu. Gerici sistem, timsah gözyaşı dökerek, bilumum burjuva basının yardımıyla yarattığı enkazın ‘taktiri ilahi’ olduğunu anlatarak, ‘bir sınavın’ atlatılabilmesi için, tüm ezilenleri ‘metin olmaya’ çağırdı.

G

İster, adına doğal isterse yarı-doğal afet deyin, günümüz koşullarında bilimin varmış olduğu aşamada, 7.2 şiddetinde bir deprem, bu kadar yıkıntıya yol açmaz. Fay hattının üzerinde kurulu bir ülke olan Japonya, daha büyük şiddette depremleri güle oynaya atlatırken, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da bu kadar büyük ölüm kayıplarına yol açması, hiçde doğal olmayan burjuva-feodal gericiliğinin emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerine entegre olmasından öte gelir. Doğanın ve onun parçası olan insanlığın hizmetinde olmayan, sermayenin özüne yönelik üretim gerçekliğinde şehirleşme, gerici sistemin kar hırsıyla orantılıdır. Yine bu şehirleşmenin sonucu olan çevre talanı, zemin etüdü yapılmaksızın bina edilen derme çatma yapılar, mühendislik “harikası” devlet mühürlü yıkıntıların gizleyemediği sonuç, ‘tanrının kudreti’ olarak dillendirilir. Dahası da var! Sanki kendi sosyo-ekonomik gerçekliğinin dışındaymış gibi, ekonomik ve savaş koşullarından dolayı şehirlere göç eden yüz binlerce köylünün, insanlığın en sıradan haklarından olan barınma hakkına mutabık olarak başlarını bir yere sokma telaşlarından hiç haberleri olmamış gibi, sanki gecekondu burjuva terminolojide kaçak yapım- sahiplerinin oylarını kapabilmek için, rant kapısı olarak görmemişler gibi yeminler etmeye başlarlar. Depremle acılara bürünen bir halkın duygularından faydalanarak, ‘kaçak olan yapı, ne olursa olsun yıkılacaktır’ tehditleriyle, ‘Avrupa Birliği Standartları’ altında yürüttükleri “devasa” konutlaşmaya zemin hazırlama yoluna koyulmalarıdır. Sanki, “izin” alınan tüm yapıların sağlamlığı tartışılmazmış gibi, sınıf çıkarlarının gereği, ezilenlerin içerisine düştükleri durumdan faydalanmak istemektedirler. Deprem sonrasında siyasal sonuç olarak çıkarılması gereken tek husus, kapitalist üretim ilişkilerinin çarpık gelişimi sonucu ortaya çıkan “kentleşme” arbedesi değildir. Aynı zamanda, bu depremin Kuzey Kürdistan’da gerçekleşmesi hem ezen Türk burjuvazisi hem de ezilen Kürt burjuvazisi açısından, bazı reel durumları yansıtmasıyla da irdelenmelidir. Burjuva-feodal medyada ırkçı söylemlerin hortlaması, Kürt’de olan ezeli düşmanlık kendisini farklı boyutlarda göstermiştir. Habertürk televizyonu sunucusu Duygu Canbaş, "Her ne kadar Van'da olsa da acımız büyük" demesi ve kafatasçı Müge Anlı’nın “Herkes haddini bilecek” açıklamasıyla faşizmin yüzünü gizleyememeleri, gerici sistemin ne kadar köklü bir köhnemişliğe sahip olduğunu göstermektedir. ‘ilahi adalet’ nidalarıyla, Kürt halkının yaralarına tuz basan zihniyet, devletin kadrolu bürokratı değil, 3. sınıf program sunucusu olma özelliğiyle de, gerici fikirlerin sosyal tabanına işaret etmektedir. Bu siyasal tablonun diğer ucunda ise Kürt burjuvazisi, depremi ‘doğal afet’ olarak nitelendirip, her ne kadar AKP karşıtlığı üzerinden ‘kurtarma ekiplerinde başarısız kalındı’ itirazları yükseltilse de, depremin akabinde yapılan enkaz çalışmalarını ‘bir kardeşleşme örneği’ olarak atfedip, sınıf mücadelesini öteleyerek ‘hepimiz kardeşiz’ çağrısında bulunmuştur. Sellahattin Demirtaş’ın açıklamalarında açığa çıkan sonuç, ‘nasıl olurda demokratik özerkliğe hizmet edebilir’ kaygılarına dönüşmüştür.

bir performans sergiliyorlar. Özellikle Kenan’ı oynayan Fırat Tanış yorgunluğu, uykusuzluğu, pişmanlığıyla hala yitmeyen umudu ve kardeşini koruma içgüdüsüyle filmde çok az diyaloğu olmasına rağmen oldukça fazla mesaj veriyor seyirciye. Geçmiş filmlerine nazaran (özellikle Üç Maymun filmi) diyaloğlara daha fazla yer veren Nuri Bilge Ceylan, bu farklılığa rağmen şiirsel akış, lirik estetizm ve dramatik yapının temel alınması sanatsal çizgisinde başarılı bir ilerleme sağlıyor. Sinemamız açısından çığır açıcı bir özelliğe sahip olan Bir Zamanlar Anadolu’da metropolün karmaşıklığı, sıkışmışlığı, tela-

şesi, kalabalıklığı karşısında, sade bir anlatımla taşranın mistik, durgun, durağan ve karamsar ama bir o kadar cazip, çekici fotoğrafını koyuyor. Her izlendiğinde bilinçlerde ve yüreklerde yeni yeni çağrışımlar yaratacak olan Bir Zamanlar Anadolu’da filmi iddialı ve nitelikli bir yapıt olarak sinema tarihimizde yerini şimdiden sağlamlaştırmış durumda. Üzerine söylenecek, yazılacak çok şey olmasına rağmen Bir Zamanlar Anadolu’da filmini herkesin izlemesini tavsiye edip, Nuri Bilge Ceylan’a da bu güzel üretiminden dolayı bir kez daha teşekkür edip yazımızı noktalayalım.

Halkın acılarını anlamak, bu acıları ortaya çıkaran nedenlere karşı köklü bir kopuşu gerektirir. Depremler, salgınlar, seller vb felaketler üzerinden yaşadığımız dünyanın parçalarıdır ama bu denli acı yaşamaya mecbur değiliz. Bilimi ve üretim araçlarını doğanın ve onun parçası olan canlıların hizmetine verdiğimiz taktirde, tüm bu “felaket” tabloları minimuma inecektir. Görsel ve yazılı medyada çizilen “trajedi” yıkıntılar üzerinden yükselen faşizmin resmiyetidir. Bu resime tamah etmeyeceğiz. Van’da yaşanılan ve Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarını büyük bir hüzne boğan depremin niteliğini anlıyor ve bu depremin sonuçlarıyla halklarımızı acılara boğan üretim ilişkilerine karşı mücadeleyi daha fazla ilerleterek, burjuva-feodal sistemin yıkıntılarını, burjuva-feodal sistemin yıkımına dönüştürmek üzere hareket edeceğimizi bir kere daha beyan ediyoruz.


16-17_Layout 2 10/30/11 11:46 AM Page 1

16 güncel

Halkın Günlüğü 1-10 KASIM 2011

Fethullah Gülen’den ırkçı “Çoklarının dediği gibi, mensup olduğumuz Birleşmiş Milletler ve NATO içinde önemli güce, kuvvete ve mekanize birliklere sahip sayılı devletlerden biriyiz. Bir espriye bağlı ifade edersek, o güç, kuvvet ve mekanize birliklerin neler yapabileceğini görmek istiyorsanız, 27 Mayıs ihtilaline bakabilirsiniz. O güç, gelip kendi milletinin başına binmiş ve 25 -30 milyon insanı teslim almıştır. Daha sonra da her on senede bir binlerce insanı ezmiş, zindanlara atmış, sürgünlere yollamıştır. Şimdi, sen orada kuvvetini sonuna kadar kullanmışsın, sokağa hükmetmişsin; fakat ayıptır bu, ardır, otuz senedir dağdaki bir avuç şakinin hakkından gelemiyorsun.” Bu sözler Fethullah Gülen’in, PKK’nin Çukurca baskını ardından Herkul. Org’da yayınlanan ve başta Zaman Gazetesi olmak üzere benzer burjuva-feodal medya ve organizasyonlarında genişçe yer verilen ifadeleri. Gülen’in bir avuç şaki diye hitap ettikleryise bu coğrafyada on yıllardır, ulusal, kültürel, ekonomik tüm hakları yok sayılan; haklarını almak için çeşitli kalkışmalarda bulunmuş Kürt ulusudur. İlginçtir ‘27 Mayıs ihtilali’ diye bahsettiği süreç içinde faşist TC nin zor aygıtını, toplum üzerinde nasıl bir yıkıcılıkla kullandığını resmediyor. Bugün Kürt ulusunun açık desteği ile omuz verdiği ulusal hareketi (PKK) “bir avuç eşkıya” şeklinde tarif eden Gülen, Hitler’i dahi gölgede bırakacak ırkçı, faşist söylemiyle neyi temsil ediyor?

miz işçi, emekçi ve köylüleri üzerinde uyguladığı türlü zorbalıkları bir çırpıda yok sayıyor. Bu minvalde Kürt Ulusal Hareketi’ni de dayandığı sosyal tabandan azad ederek topyekûn imha edilmesi gereken ‘bir avuç eşkıya’ gibi görüyor. Kürtlere maruz kaldıkları zulme karşı “Türk’e itaat edin” mesajı veriyor ve bunu da ‘Bediüzzaman’a dayandırıyor. Kürtlerden Türklerle “kardeş” olmasını isteyen Gülen, devleti de Kürtlere karşı, en ağır şiddeti uygulamaya çağırıyor. “İnsan öldürerek bir yere varmak ve bir hedefe ulaşmak hiçbir peygamberin, hiçbir Hak dostunun defterinde yoktur… Evet, kim yaparsa yapsın, insan öldürerek ve kan dökerek bir hedefe varmaya çalışmaya ancak vahşet denir, cinayet denir, zulüm denir ve bunlarla da insanlık adına hiçbir hayır elde edilemez” diyerek PKK’yi lanetleyen Gülen, devletin her türlü şiddetini meşru görüyor.

Şiddet tekeli devletindir!

Tüm bu manzaranın karşısında umutsuz olunmamasını telkin eden Gülen, en eli kanlı faşistlere rahmet okutacak cinsten yok etme planlarının yanında dini bir tutkal olarak gören birlik projesini de sun-

Gülen hazretleri, tabir ettiği 30 yıllık ülke gerçeği içerisinde dahi başta Kürtler olmak üzere, faşist iktidar kliklerinin ülke-

“Biz Müslüman'ız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştıramayız. Bu şer'an caiz değildir. Kılıç, haricî düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç kullanılmaz.’ İşte bu sâlim düşünce herkese mal edilmeliydi ama maalesef bu hususta muvaffak olunamadı” ifadelerini kullanan Gülen, “Bir Kürt-Türk çatışması çıkarılması ve hatta sonunda meselenin Birleşmiş Milletler'in hakemliğine kadar vardırılması muhtemeldir” diyerek gidişatı tehlikeli olarak yorumluyor.

Tutkal değil afyon…

Sadece Fethullah Gülen değil, Gülen Cemaati’nin başını çektiği tüm gerici düzen kliklerinin korktuğu şey, hala devrimci ve bilimsel dünya görüşünün yeniden hakim olacağı düşüncesidir maktan geri durmuyor. Keşkelerle başlayan konuşmasında başaramadıkları için veryansın edip, keşkelerle devam ediyor ‘Hz Gülen’; “Keşke, o bölgeye gönderilen muallimler, bugün dünyanın dört bir tarafına ciddi fedakârlıklarla hicret eden gönüllüler gibi, dönmemek, orada ölmek ve

oraya gömülmek üzere gitselerdi. Keşke o halkın karakterini çok iyi bilen, çok ciddi bir empati mülahazasıyla onları doğru okuyan ve ona göre muamelede bulunan vaizler gönderebilseydik. Keşke her köye olmasa bile birkaç tanesine bir sağlık memuru, pratisyen hekim gönderebilseydik

Yunanistan’da AB ve IMF politikaları Yunanistan’da eylemcilerin maskeli olup olmadığını kendine dert etmiş bir ‘komünist partisi’ var. Bu “komünist” partisine göre yüzleri maskeli olanların meşruiyeti yok

kararlılıktan uzak olması Yunan egemenlerine rahat nefes aldırıyor. Yunan burjuvazisinin her geçen gün daha da pervasızlaşmasının bu rahatlıktan kaynaklandığını söylemek durumundayız. Bu yıkım politikalarının baş aktörlerinden Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Evangelos Venizelos’un meclis kürsüsünde Yunan halkını tehdit etmesi bundandır.

Son bir kaç yıldır Yunanistan’da baş gösteren ekonomik kriz daha da derinleşerek devam ediyor. Şimdiye kadar birçok politika hayata geçirildi. Bunların tümü ekonomik krize çare amaçlı atılan adımlar olarak kamuoyuna anlatıldı. Oysa atılan her adımın burjuvaziyi kurtarmak ve onları kurtarırken işçi, emekçileri iyice ezmek için olduğunu bugün rahatlıkla görebiliriz. Bu politikaların yıkım olduğunu, kurtuluşun AB ve IMF politikalarına boyun eğen mecliste alınacak kararlarla olmayacağını anlayanların sayısı her geçen gün artıyor. Krizin derinleşmesiyle birlikte artan çelişkilerin öfkeli kalabalıklar şeklinde sokağa yansırken, bu kalabalığın örgütlü olduğunu söylemek zor. Acı olansa bu somut koşulları değerlendirerek sokağa inen işçi ve emekçilerin öfkesini iktidara kanalize edecek komünist partisinin ortaya çıkmamasıdır. Sendikaların grev kararlarını etkili bir şekilde hayata geçirmeleri işin iyi tarafıyken yapılan genel grevlerin perspektiften yoksun ve

Evangelos Venizelos, savaş durumundan söz ediyor. Yani alınan ekonomik kararların faturasının işçi ve emekçilere ödetilmesinin bir zorunluluk olduğunu ve işçi ve emekçilerin bu politikalara boyun eğmelerini istiyor. Bu sözlerini hiç zorlanmadan söylüyor. Öyle bir rahatlık ve sahtekârlıkla söylüyor ki, bir yandan bir zorunluluk olduğunu ifade ederken, savaş durumu benzetmesiyle ne kadar kararlı olduklarını göstererek işçi ve emekçileri tehdit ediyor. Savaş durumu varsa savaşılacak kesimler de vardır elbet. Bu savaş kiminle olacak? Ülkeyi bu duruma getiren Yunan egemenlerine ve emperyalistlere karşı savaşmayacakları kesin. Peki, kime karşı savaşacaklar? Tabi ki bu politikalara karşı çıkan işçi ve emekçilere karşı savaşacaklar. Venizelos, bir taşla iki kuş avlamayı kafasına koymuş. Bu sözleriyle hem egemenlerin kararlılığını ifade ediyor hem de Yunanistan’ın içinde bulunduğu durumu savaş durumuyla aynılaştırarak kimsenin gözünün yaşına bakmayacaklarını anlatmaya çalışıyorlar.

48 saatlik büyük grev İktidardaki PASOK, Avrupa Birliği ve Uluslararası Para Fonu(IMF), iki kurtarma paketi karşılığında kamu harcamalarında önemli oranda kesintiye gidilmesini talep etmesi üzerine hemen kolları sıvadı. Yeni vergi zamları, daha fazla emeklilik ve maaş kesintileri, 30.000 kamu görevlisinin düşük ücret ve toplu iş sözleşmelerinin askıya alınmasını içeren yeni önlemeleri hayata geçireceklerini açıkladılar. PASOK kadar Yunan işçi ve emekçileri de kararlılar. Bu kararlılığını yeni önlem paketine karşı bir kez daha gösterdiler. Yunan işçi ve emekçilerin tepkisi doğru bir önderlikle buluşursa, Yunan egemenleri geri adım atacaktır. Yeni önlem paketine karşı çıkan sendikalar 1920 Ekim tarihlerinde 48 saatlik grev kararını aldılar. Bu grevin diğer grevlerden daha etkili olması ve iktidara geri adım attırtması ana hedefti. 48 saatlik grev kapsamındaki dev protesto gösterileriyle sokaklar alev alevdi ve her yerde direniş ve barikatlar vardı. Eylemciler sürekli polisle çatışma halindeydi. Bu çatışmaların başını anarşistler çekiyordu. Polis her zaman ki gibi gözaltı terörüyle ve yoğun olarak kullandığı gazla kitleyi dağıtmaya çalıştı. Polis eylemcilere karşı ses bombaları, gaz ve cop kullanırken eylemcilerin polise yanıtıysa molotof kokteylleri ve taş oldu. Yoğun çatışmaların yaşandığı ey-

lemlerde yüze yakın polis ve eylemci yaralandı. Yine 70’e yakın gözaltı oldu. Greve en büyük katılım Atina’da (Atina’daki katılım yüzbinlerle ifade ediliyor) olurken, Selanik, Patras, Girit, Larissa, Kalamata, Sparti, Nafplion, Preveza, Igoumenitsa, Orestiada, Kozani ve Xanthi şehirlerinde binlerce kişi alanlardaydı. Fakat tüm bunlara rağmen kamuoyunda beklenilen tepkinin altında bir tepki ortaya konulduğu da bir gerçek. Zira kitlesel olarak istenilen hedefe ulaşılsa da siyasal olarak hedeflenin çok gerisinde bir tutum söz konusuydu.

Greve gölge düştü Yunanistan Komünist Partisi (KKE) ve onun etkin olduğu Tüm İşçilerin Mücadele Cephesi (PAME) Sendikası ile başını anarşist grupların çektiği sol güçler arasında ciddi çatışmalar oldu. Bu çatışmanın ve polisin kullandığı yoğun gazın etkisiyle Dimitris Kotsaridis isimli 53 yaşındaki PAME üyesi inşaat işçisi yaşamını yitirdi. Yunanistan’da eylemcilerin maskeli olup olmadığını kendine dert etmiş bir ‘komünist partisi’ var. Bu “komünist” partisine göre yüzleri maskeli olanların meşruiyeti yok. Maskelilerle çatışmalarının sebebini böyle açıklıyor Yunanistan Komünist Partisi (KKE). Aralarında maskelilerin de olduğu ve meclisi işgal etmek isteyen eylemcilerin önüne barikat ören


16-17_Layout 2 10/30/11 11:46 AM Page 2

1-10 KASIM 2011 Halkın Günlüğü

güncel 17

hezeyanlar

lerini dinleyen ve güvenin teminatı olan emniyet memurları gönderebilseydik. Böylece başkalarının halkı idlal etmesine fırsat vermeyecek şekilde bütün sızma kanallarını kapatsaydık. Otuz sene değil, on sene evvel bile ülkeyi idare edenlerin aklı bu işe erseydi ve bunlar bugüne kadar gerektiği ölçüde yapılabilseydi, bugün o problemler kökünden kurutulamasa da en aza indirilmiş olacaktı. Bugüne kadar pek çok fırsat kaçırılmıştır ama bu, her şey bitmiş demek değildir. Belki bir kısım mütemerridleri kuvvetle sindirme ve baskı altına alma da düşünülebilir; fakat esas o toplumun ruhuna girme yolları açılmalı…”

Gericiliğe karşı halkın haklı kavgası

de okullardaki sağlık derslerini onlar verseler; hem mesleklerini icra etme yoluyla hem de okuttukları çocuklar vesilesiyle ailelerin içine girseler ve kendilerini ifade etselerdi. Keşke halkı öyle kucaklayabilecek adliyeden insanlar ve mülkiye memurları gönderebilseydik. Keşke evleri teker teker gezip toplumun dert-

Kürt halkı başta olmak üzere ülkemizin çeşitli milliyet ve mezheplerinin on yıllardır uğradığı milli zulüm ve işkencenin yukarıda resmedilen ve bugün daha da sistematikleştirilmeye çalışılan yöntemler karşısında uyanık olması gerekmektedir. AKP’yle yeniden organize edilen hakim klik ve sınıfların ezilenler üzerinde uyguladığı zulüm saltanatı hiç değişmiyor. Bugün egemenlerin, ezilenlerin tutkalı olarak gördükleri payda; başka bir dünya ve düzen mümkün diyenlerin afyon diyerek, devrimci bilimsel dünya görüşünün potasında tarihsel akış içerisinde mahkum edilmesidir. Gülen Cemaati’nin başını çektiği tüm gerici düzen kliklerinin korktuğu hala bu devrimci ve bilimsel dünya görüşünün yeniden hakim olacağı düşüncesidir. Egemenlerin bu korkusunu sonsuz kılmak için kendi gücümüze güvenerek, başka bir dünyanın mümkün olduğunu bilerek mücadeleyi yükseltelim. Gericiliğe ve zulme karşı halkın haklı kavgasını yükseltelim.

dikiş tutmuyor

ELEŞTİRİ SİLAHI

TÜRK ŞOVENİZMİNİN YENİ TUTKALI: İSLAM apısal değişiklikten geçmekte olan Türkiye devletinin resmi ideolojisi olan Kemalizm’in, bildik, klasik rolü tarihsel müddetini doldurmaktadır. Mustafa Kemal, 21. yüzyılda sadece devletin kurucu ünvanıyla anılacağa benziyor. 1970’lerin başında İbrahim Kaypakkaya gayet haklı olarak, Kemalizm’in rolü hakkında şu tespiti yapmıştı: "Kemalist diktatörlük, Türk şovenizmini körüklemeye girişti. Tarihi yeni baştan kaleme alarak, bütün milletlerin Türklerden türediği şeklinde ırkçı ve faşist teoriyi piyasaya sürdü. Diğer azınlık milliyetlerin tarihini, kitaplardan tamamen sildi. Bütün dillerin Türkçeden doğduğu şeklindeki Güneş Dil Teorisi safsatasını yaydı. ‘Bir Türk Dünyaya Bedeldir’, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ cinsinden şovenist sloganları ülkenin her köşesine, okullara, dairelere, her yere soktu.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Ocak Yayınları, İstanbul, 1979, s. 134-135)

manda Kürtlere hangi ödünün verileceğini de “müjdelemektedir”: Hazreti Bediüzzaman (kast edilen Said Nursi’dir. B.N.) ta Meşrutiyet yıllarında Medresetü’z-Zehra adıyla Van’da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça’nın farz, Türkçe’nin vacip ve Kürtçe’nin caiz gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemiştir. Neden okullarda Kürtçe’nin de öğretilmesine fırsat verilmedi? Yurtdışındaki okullarımızda, hatta Amerika’da bile Türkçe seçmeli ders olarak okutuluyor ve kimse buna mani olmuyor. Büyük devlet olmanın hususiyeti budur . (agy.abç)

Türk hakim sınıfları, 80 küsur senedir Kaypakkaya’nın işaret ettiği bu paradigma üzerinden hareket ediyordu. Şimdi artık Türk şovenizminin kendisine yeni bir resmi ideoloji oluşturması kaçınılmaz hale geliyor. Zira Ortadoğu’da, Balkanlar’da ve Kafkasya’da, emperyalist mali sermayenin “istikrar feneri” rolünü üstlenmek isteyen Türk hâkim sınıflarının, kendi evlerinin içindeki en önemli sorun olan Kürt milli meselesini artık, Mustafa Kemal’in söylemleri üzerinden halletmesi mümkün gözükmüyor. Peki, Kemalizm’in geride bırakacağı boşluğu ne dolduracaktır?

Gülen, sindirte sindirte bir şeyi daha yapmaktadır. “Büyük devlet olma hususiyetinin” sihrini Mustafa Kemal’de değil Said Nursi’de aratmaktadır. Gülen, Türk hâkim sınıflarının, ister Kemalist olsun ister İslamcı, Türk şovenizmi üzerinde birleşebileceklerini göstermek için, Kürt kökenli Said Nursi’nin bile vaktiyle Türklük önünde nasıl biat ettiğini hatırlatırcasına, bildik o meşhur alıntıyı yapmaktadır: “Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştıramayız. Bu şer’an caiz değildir. Kılıç, haricî düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç kullanılmaz.” (agy.)

Y

Din, gittikçe toplumun tüm gözeneklerinde tahakkümünü tesis etmektedir. Konsensüs adlı araştırma şirketinin yaptığı "Türkiye Gündemi Mayıs 2011" başlıklı ankete göre, Türkiye'de her 100 kişiden 6'sı dini cemaat üyesidir. Türkiye'de 375 yerleşim merkezinde yapılan araştırmaya göre, en çok mensubu olan yüzde 61,8’le Fethullah Gülen Cemaati’dir. (Radikal, 22 Haziran 2011) Tüm bunların yazımızın başlığıyla ne alakası var?

KKE Yunan işçi ve emekçilerine karşı yıkım yasalarını çıkaran burjuva temsilcilerine birazcıkda olsa nefes aldırıyor. Birazcıkda diyoruz, zira PASOK iktidarına nefes aldıran sadece KKE’nin tavrı değildir.

Sendikal bürokrasi, reformist partilerin etkinliği ve bu güçler karşısında devrimci partilerin varlık gösterememesi, Yunan egemenlerin yüreğine su serpiyor. Bu haliyle de KKE’nin tavrı egemen sınıflar cephesinin elini bir hayli güçlendiriyor.

≫ emrah cilasun

Bir nevi “gölge başbakan” konumundaki Fethullah Gülen, geçenlerde Kürt meselesi hakkında son derece stratejik bir fetva verdi. Kürt meselesine ilişkin 24 Ekim’de Herkul.org’da yayımlanan mülakatta Gülen şöyle diyor: “Bizim en büyük problemimiz, bizi birbirimize bağlayacak tutkal mahiyetindeki çok önemli bir dinamik olan dini değerlendiremeyişimiz olmuştur.” Geçmişe ilişkin yapılan bu özeleştiri gelecekte, tutkalın Kemalizm değil ama İslam olacağının habercisidir. Gülen sadece yeni bir tutkalın haberini vermekle kalmıyor, aynı za-

Bu köşenin takipçileri hatırlayacaktır. “Manidar Ortaklık” başlıklı üç bölümde yayınlanan yazımda, BDP’lilerin AKP’lilerle, Said Nursi üzerinde nasıl anlaşabileceklerini teferruatlıca anlatmıştım. Şimdi görüldüğü gibi, Said Nursi’nin müridi Gülen, Nursi’yi referans göstererek yazılacak olan yeni Anayasa’ya, “anadil de eğitim” üzerinden ayar vermektedir.

PKK’nın Gülen cemaati ile arasındaki çelişkilere rağmen, 6 Aralık 2010’da Abdullah Öcalan’ın avukatlarının, Fetullah Gülen’in sözcüsü konumundaki Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce ile görüştükleri; 1 Nisan 2011’de başlayan sivil itaatsizlik eylemlerinin, Cuma Namaz’ları ile sembolleştirildiği; 28 Mayıs 2011’de, Murat Karayılan’ın, Nakşibendi tarikatının en büyük şeyhi Şex Şebendi ile Süleymaniye’de bir araya geldiği göz önünde bulundurulacak olunursa; tarafların, Said Nursi’nin temsil ettiği değerler üzerinden müzakere etmesinin zemini mevcut gözükmektedir. Gülen’e göre, İslam tutkalı da tutmazsa, “bir Kürt-Türk çatışması çıkarılması ve hatta sonunda meselenin Birleşmiş Milletler’in hakemliğine kadar vardırılması muhtemeldir”. (agy) Eh, “dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” diye buna denir.


18-19_Layout 2 10/30/11 1:28 PM Page 1

18 dünya

Halkın Günlüğü 1-10 KASIM 2011

KADDAFİ öl(dürül)dü ‘Arap sosyalizmi’ adıyla kendi ülkesinde tam bir diktatörlük kuran Kaddafi, ailesini ve bazı aşiret güçlerini sürekli zenginleştirirken halkı da yoksullaştırıyordu Uzun süredir NATO öncülüğündeki Ulusal Geçiş Konseyi güçlerine karşı direnen Kaddafi, 20 Ekim günü sağ yakalanıp, muhalifler tarafından linç edilerek öldürüldü. Kaddafi'nin öldüğünün duyulmasıyla burjuvazinin yaşadığı müthiş sevinç, linç görüntülerinin kamuoyuna yansımasıyla yerini sessizliğe bıraktı. Aylardır Kaddafi karşıtı politikalarını demokrasi-özgürlük argümanları üzerine kuran muhaliflerin Kaddafi ve oğullarını linç ederek hunharca öldürmeleri akıllara "nasıl bir demokrasi?" sorularını getiriyor. Aylardır NATO güçlerinin havadan, muhaliflerin karadan yaptığı saldırılara karşı direnen ve teslim olmayan Kaddafi, bütün yanlışlarına rağmen emperyalist güçlere meydan okudu. Kaddafi’nin ölümüyle beraber Libya'daki soru işaretleri de artmış vaziyette. Kuzey Afrika'da başlayıp Ortadoğu'ya sıçrayan isyan dalgası bir yıla yakın

bir zamanı geride bırakırken birçok tartışmaya da vesile oldu-oluyor. Özellikle Libya'da yaşananlar ülkemiz ve dünya devrimci-demokratik güçleri tarafından farklı pencerelerden okundu-okunuyor. Taraf öncülüğündeki liberal tayfanın diktatörlük karşıtı söylemleri ve demokrasi naraları, emperyalizmi açıktan destekler tavırları, Kaddafi’nin ölüm şekliyle beraber yerini utangaç bir eleştiriye bırakmış durumda. Libya’da yaşananları daha iyi analiz edebilmek için çok kısa olarak Kaddafi iktidarı dönemini analiz etmek gerekiyor. Zira dünü iyi okumadan bugüne ışık tutmak da oldukça güçtür.

Libya’da varılan nokta Oldukça geniş ve çok sayıda aşiretin etkin olduğu Libya’da Kaddafi, iktidarı 1969 yılında Kral 1. İdris’e karşı yaptığı bir askeri darbeyle ele geçirdi. O dönemin birçok özelliğini Libya’da da yaşama geçiren Kaddafi Arap birliği, milliyetçiliği, emperyalist sömürgeciliğe karşı tavır, petrolün ve başka birçok yer altı ve yerüstü zenginliğin devletleştirilmesi gibi adımlarla, ABD elebaşılığındaki emperyalizmin hedeflerinden biri olmuştu. Bu süreç 1986 yılında ABD’nin Libya’yı bombala-

Kim, nereye Bir zamanlar diye başlayan cümlelerin hepsinin varış yeri bir hayalin canlandığı an ve mekana kilitlenir. Özellikle beklentiler mevcut gerçeğin çok ötesindeyse heyacanınız bir kat daha artar. Olanın niteliği ve varacağı nokta görüldüğü halde abartmak hoşa gider ve yaptığınız işten memnunluk duyarsınız. Hatta gerçek budur, sonu bu olacak diye mevcut durumu olduğu gibi arka planıyla ortaya koymaya çalışanlara da çıkışır, secde tayin edersiniz.

Tunus’ta 9 ay önce başlayan kitle gösterileri sonucunda Zeynel bin Ali devrildi. 217 kişilik kurucu meclisi belirlemek için seçime gidildi. Yapılan seçimle meclise dört parti girerken İslamcı kimliğiyle tanınan Al Nahda Partisi birinci sırayı aldı

Kuşkusuz bazen de bu beklentileriniz size ‘hadi ya’ demekten kurtarır ama ne yazık ki dünyada hiçbir gelişme öyle ihtimaller üzerinden ve salt istem ve niyetlerle ilerlemez. Ayrıca buna dünya üzerindeki hiçbir güç olanak tanımaz. Yani yaşam boşluk tanımadan, her anı dolu bir şekilde adım adım ilerliyor. Herkes bildiği ölçüde bulunduğu yere ve ait olduğu sınıfın çıkarları gereği tekdüze kendiliğinden bir hatta müsaade etmemeye, müdahale etmeye çalışıyor, çalışacak. Bundan dolayı da önderlik çizgisi diye kısaca özetleyeceğimiz tarif bu süreçlerin lehte ve aleyhte işlemesinin ana eksenini oluşturuyor. Bununla birlikte bu, önderliğin ta-

yin ediciliği de sınıfsal konumuyla alakalı olarak sonucu belirliyor. Arap Baharı diye adlandırılan ve ardı ardına gelen isyanlar, önlerindeki diktatörleri devirdi, ancak nereye gideceği sorusuna yanıt aranıyordu. O zaman verdiğimiz cevap bugün kendini pratikte de bir kez daha ortaya koydu. Tunus’ta yapılan seçimler ve sonrasında gelişecek gidişatın hattını belirledi. Ayrıca orada kurulacak iktidarın nimetlerin de gideceği yer tayin edilmişti. Sonuç ise bunun kiminle yürütüleceğiydi. Ve nihayet buna da bir cevap bulundu. Herkes kendi eteğindekileri alıcıya çıkararak çıktığı arenada boy gösterdi. Fazladan bir de demokratik yörüngeler belirlendi. Kadın ve gençlik kotaları oluştu mesela. Şeffaf sandıklar ve uluslararası gözlemciler eşliğinde yapıldı seçimler. Temsiliyeti daha geniş kesimi kapsayacak şekilde teknik düzenlemeler yapıldı vb. Önemli bir gelişme ama nasıl ve neyi temsil ettiğini de ayrıca incelemek gerek.

Ve seçimler yapıldı 23 Ekim Pazar günü yapılan seçimlerde 4 milyon kayıtlı seçmenin oy kulandığı Tunus’ta Al Nahda Partisi seçimin galibi


18-19_Layout 2 10/30/11 1:28 PM Page 2

19

1-10 KASIM 2011 Halkın Günlüğü

masına yol açmış ve sonraki süreçte ise Kaddafi yönetimi emperyalist saldırılardan çekinerek, emperyalist güçlerle uzlaşma yoluna gitmişti. Fakat her ne kadar uzlaşı sağlanıp emperyalist güçler Libya’nın zenginliklerinden yararlanıyor olsalar da Batının “modernistilerici” dünyasıyla bu tuhaf adamın dünyası bir türlü uyuşmuyordu ve emperyalist güçler Kaddafi’ye güvenmiyordu. Şartlar değiştiği takdirde Kaddafi’nin ne yapacağı da muamma olarak duruyordu. Ayrıca ABD ve Fransa elebaşılığındaki emperyalist güçlerin karşısında Çin ve Rusya gibi, Ortadoğu ve Afrika’da etki alanını sürekli genişletmeye çalışan ve Libya devletiyle iyi ilişkilere sahip iki emperyalist güç de vardı. Arap sosyalizmi adıyla kendi ülkesinde tam bir diktatörlük kuran Kaddafi, ailesini ve bazı aşiret güçlerini sürekli zenginleştirirken halkın ise gittikçe yoksullaşmasına neden oluyordu. Yüzeysel olarak özetle aktarmaya çalıştığımız tüm bu gerçeklikler emperyalizmin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da baş gösteren halk hareketlenmelerini kendi lehlerine kullanmaya çalışarak bölgede ılımlı İslam modelli uşak iktidarlar kurma projesiyle bütünleşince, Libya’da da bazı değişimlerin olması kaçınılmaz bir hal aldı. Mısır’da Mübarek, Tunus’ta Bin Ali’nin başına gelenler bölge liderlerine bir mesajdı aynı zamanda. Ya “demokrasi” ve “özgürlük” temelli bir değişime imza atacaklardı ya da Mısır ve Tunus’ta olanların bir benzeri kendi başlarına gelecekti. Konunun bu bölümünde ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Zira geniş bir çevre Mısır, Cezayir, Tunus’ta

yaşananlarla Libya’da yaşananları aynı kefeye koyarak benzer değerlendirmeler ve sonuçlar çıkarmaktadır. İlk sırada yer alan ülkelerde yaşananlar halkın on yıllardır devam eden baskı ve sömürüye, açlığa, yoksulluğa, işsizliğe karşı kendiliğinden gelişen halk hareketleridir. Buradaki hareketin temel zaafı ise devrimci-komünist güçlerin yokluğuysa da esamelerinin okunmamasıdır. Ki gelinen süreçte Tunus ve Mısır’da yaşananlar emperyalizmin çıkarlarına hizmet edecek temelde yeniden dizayn sürecidir. Libya’da yaşananlar ise halkın aynı baskı ve sömürü altında yaşamaları benzerliğiyle beraber esasta, kendilerini muhalifler olarak adlandıran güçlerin NATO öncülüğünde emperyalizm tarafından silahlandırılıp Kaddafi’nin karşısına çıkartılmasıdır. Libya’da Fransa ve ABD elebaşılığındaki emperyalist güçlerin istemlerini kabul etmeyen ve karşısında duran Kaddafi, yakalanıp linç edilerek öldürüldüğü ana kadar NATO güçlerine teslim olmayarak direndi. Kaddafi’nin ölümü sonrası peşi sıra açıklamalarda bulunan ABD, Fransa, İngiltere, TC ve daha birçok devletin nasıl bir mutluluk içinde oldukları ve önlerine ilk iş olarak “Libya’nın yeniden inşası”nı koymaları önümüzdeki dönemde “özgürlük savaşçıları” eliyle kurtarılan Libya’da nelerin yaşanacağına da ışık tutmaktadır. Görünen tablo Libya’nın tüm zenginliklerinin emperyalizm tarafından sınırsız sömürüsüne vesile olacağıdır. Ortadoğu ve Afrika’da baş gösteren halk hareketlenmelerini küçümsememeliyiz.

secde ediyor? oldu. Ülkemizde AKP’yle aynı çizgide olduğu bilinen partinin Tunus’un Bin Ali döneminin yasaklı lideri Raşid Gannuşi yaptığı ilk konuşmada uygulanacak siyaseti de belirtmiş oldu. İslam’ın bir yaşam tarzı olduğunu söyleyen Raşid Gannuşi “Bugün İslam insanları yönetmek için yeniden dönüyor” diyerek “İslam bugün bu toplumu ıslah etmedeki rolünü oynamak için güçlü bir şekilde dönüyor. Tüm bunlar, inşallah İslam'la bağlantılıdır. İslam, bu toplumdaki tüm hayrın kaynağıdır. İslam'ı etkisiz kılmak isteyenler şöyle diyor ‘İslam'ı bir kenara koyun, siyasete karıştırmayın. İslam kutsal bir şeydir ve ipekten bir kumaş içine koyup muhafaza etmemiz gerek.’ İslam'a saygı göstermek bu mudur? İslam, insanları yönetmek için gelmiş bir hayat tarzıdır. İnsanları eğitip terbiye etmek için gelmiştir.” şeklinde konuştu. Gannuşi’nin kendisine rehber edindiği ve seçim çalışmalarında büyük yardımlar aldığı AKP’nin siyasi karakterini düşündüğümüzde Tunus’un geleceği de görülecektir. Evet, daha önce de ifade ettiğimiz gibi; kitlelerin sokağa taşan öfkesi nereye kanilize edilecek, sonuç ne olacak meselesi bugün daha rahat okunabilir. Bir diktatör alaşağı edildi ve özgürlük talepleri sokaklarda yankılandı. Ancak gelinen

noktada bu taleplerin yerini yeni iktidar güçlerinin kuracağı uşaklık ilişkisi alacaktır. Hareketin ilk çıkışından bugüne değin yaşanılan tüm gelişmeler yan yana konulduğunda sonucun hüsran olduğu, olacağı bilinmelidir. Bırakalım daha ileri talepleri, bağımsızlık konusunda bile ileriye dönük talepler bir çırpıda silinerek un ufak ediliyor. Daha dün bu hareketler karşısında secde edenlerin örgütsüz bir halk gerçekliğini görmeden ya da bu süreç içerisinde devrimi yönetecek yönlendirecek bir devrimci gücün varlığını umursamayan tavrı da bu son seçimlerle silindi. Tunus’ta sokaklarda yankılanan halkın özgürlük, demokrasi, eşitlik gibi içten ve ilerici olan talepleri gibi, gerçekliği görmeden hareket edenlerin de bütün beklentileri yerini, yeni uşak iktidarlara bıraktı. Şimdi yeni bir yol haritası var Tunus’un önünde. Bu yol haritasının akıl erbablarının sokaklara taşan öfkenin taleplerini değil, kendi temsilinde bulundukları sınıfların çıkarlarını esas alacağı şüphesiz. Ancak bir gerçek daha var. Kitleler bir kez özgürlüğün tadını ve kokusunu aldılar. Sokağa çıktıklarında bu düzeni silip atacakları tecrübeyle yürüyecekleri bir gücün kendi dinamiklerinden çıkaracaklardır.

EKSEN

≫ ahmet hacalişi k.

KADDAFİ 2. ÖMER MUHTAR OLDU unus’ta “Yasemin Devrimi” adı altında halk hareketiyle başlayan süreç aradan geçen on ayın nihayetinde, Libya’da vahşet ve iğrenç bir manzaraya dönüştü. ABD elebaşılığındaki emperyalizmin açık işgaline karşı direnen Kaddafi son kalesi Sirtede düşünce, alçakça katledildi. Yaklaşık 8 milyon nüfusa,1.5 trilyon metreküplük zengin gaz ve 50 milyar varil kaliteli beyaz petrol rezervlerine sahip Libya’nın lideri, zenginliklerini emperyalizme peşkeş çekmediği için yok edildi. Böylece 1931’de İtalyan işgaline karşı direnirken yakalanıp idam edilen Ömer Muhtar’dan sonra 2011’de, ABD elebaşılığındaki emperyalizmin açık işgaline karşı sözünde durup sonuna kadar direnen Kaddafide katledildi. Libya Arap halkının tarihinde 2.Ömer Muhtar payesini kazandı.

T

1969 senesinde Kral 1.İdris’e karşı askeri darbe yaparak iktidara el koyan Kaddafi, yüzlerce aşiretin birliğini sağlayarak iktidarının ilk 20 senesinde Arap birliği ve milliyetçiliği için çalıştı. Bağlantısız devletlerle birlikte ırkçılığa sömürgeciliğe ve sömürüye karşı tavır aldı. Dünyadaki tüm antiemperyalist hareketleri destekledi. İngiliz askeri üslerini ülkeden çıkarıp petrol şirketlerini millileştirdi.1986 senesi Kaddafi’nin otoriter-totaliter yönetimi için kırılma anı oldu. Bu tarihte ABD’nin Libya’yı bombalaması ve 1988’de İskoçya üzerinde düşürülen uçağa Libya vatandaşının bomba koyduğunun anlaşılması üzerine iktidarı kaybetmekten korkup politik çizgisini değiştirdi. ABD ile uzlaşma yoluna gitti. Kaddafi’nin işbirliği çabalarına rağmen ABD ve uşakları hiçbir zaman ona güven duymadı ve stratejik plan doğrultusunda rejimin altını oymaya devam ettiler. Libya işgalini analiz edebilmek için “olay”ın iki boyutunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Birinci boyut 1989’ dan sonra ABD hegemonyasının gerilemesinin hızlanması. Berlin duvarı çöktükten sonra ABD elebaşılığındaki emperyalist-kapitalist sistem iç bütünlüğünü kaybetmeye, çok kutupluluk tartışması güçlenmeye başladı. Asya krizi, köpüğün patlaması sistemin ekonomik model ayağını çökertti. Sistemin restorasyonunun olanaksızlığı karşısında Bush döneminde “imparatorluk projesi” gündeme getirildi. Bu proje rakip bir hegemonyacı gücün yükselmesini engelleyebilmek için ABD’nin yıkıcı gücüne (kinetik güç) dayanarak, hem Batı Bloğu’nu birleştirmeyi hem de Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesini yeniden düzenlemeyi amaçlıyordu. Irak işgali bu amaç için seçilse de başarılı olunamadı. İkinci boyutuysa Arap dünyasının Ortadoğu, Afrika coğrafyalarının kesiştiği ortak noktada olmasıdır. ABD’nin tepe üstü gitmekte olan askeri, siyasi ve ekonomik üstünlüğü buradan hareketle korunabilirdi. Libya yerine başkaca

bir Kuzey Afrika ülkesi de olabilirdi. Ancak Libya’nın siyasi, toplumsal yapısı, Fransa, İtalya gibi iki ülkenin yaşamsal çıkarları alanına girmesi gibi özellikleri onu yapılan operasyonun ilk hedefi haline getirdi. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) esas olarak ABD’nin kinetik gücünün yetersizliği, Suudi Arabistan, Mısır yönetimlerinin muhalefetini aşamaması ve Kuzey Afrika’da Fransa-Almanya’yı, bölgedeki egemen sınıfları yok saydığından başarısızlığa uğradı. Bu zaaflar Libya operasyonunda Arap Birliği ülkelerinin onayının alınması, Fransa-İtalya’nın operasyona dahil edilmesi ötesinde El-Kaide fraksiyonlarını da (Selefi gruplar) NATO yanında savaşa çekerek aşıldı. El.-Kaide’ye 1997’de katılan Libya İslamcı Savaş Grubu komutanları (Escobar, Belhac ve adamları) Trablus’a getirilmeden 2 ay önce ABD özel kuvvetleri tarafından eğitildi. ABD’nin Libya harekatı, Kuzey Afrika üzerinde hak iddia eden ve Tunus’ta mevzi kaybeden Fransa’nın önderliğiyle NATO şemsiyesi altında yapıldı. ABD sürece elektronik istihbarat olanakları, Tomohawk füzeleri ve B-52 uçaklarıyla katıldı. Daha birkaç sene önce Kaddafi’den madalya alan, methiyeler düzen Başbakan Erdoğanda bombardımanların ilk günlerinde NATO’nun Libya’da ne işi var derken hemen dönüş yaparak Kaddafi döneminde var olan ticari ilişkiler düzeyini yakalamak, üstüne çıkmak daha doğrusu parsa kapmak derdiyle işgale fiili olarak kat��ldı.(Ahde vefa ilkesine ne oldu acaba? ) NATO’nun Libya operasyonu emperyalizmin zengin enerji kaynaklarına, doğal zenginliklere ulaşmayı hedeflemesinin ötesinde Çin’in Afrika’daki yayılmasının aşamalarında getireceği askeri yapılanmaları karşılayacak bir konumda olmak için AfriCom’un merkezini Libya’ya getirerek ABD’nin Afrika’ya girişinin yeni bir ivme kazanmasını da sağlayacaktır. Buna ilaveten İran, Suriye ve Hizbullah’a karşı El Kaide’yi de içine alacak NATO-Sünni İslam ittifakı kurulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kaddafi’nin katledilmesiyle Erdoğan’ın da söylediği gibi Libya’ya demokrasi, özgürlük, insan hakları gelmeyecek aksine büyük kaosla karşılaşılacaktır. Aşiretlere dayanan mozaik yapısı olan Libya’da birliği sağlayacak Kaddafi gibi bir liderin olmaması, başkaldıranların farklı siyasal ve ideolojik gruplardan oluşmasının getireceği rekabet, Libya Arap halkının birbirini boğazlama tehlikesini bağrında taşıyor. Yeni süreçte birliğin ve istikrarın sürdürülmesinin zorlaşması karşısında Libya’nın bölünmesi veya iç savaşa sürüklenmesi beklenebilir olasılıktır. Kaddafi’nin otoriter-totaliter yönetimine son verenler için esas zor iş galiba şimdi başlıyor.


20-21_Layout 2 10/30/11 9:57 AM Page 1

20 çeviri Nepal devriminin sorunları

Halkın Günlüğü 1-10 KASIM 2011

Parti Yeni Demokrasi Nepal’de yaşanan son gelişmelere ilişkin BNKP(Maoist) sekreteri Chandra Prakash Gajurel ‘Gaurav’ ile, Gateway muhabirleri Bidhan Shrestha ve Chandra Khaki’nin yapmış olduğu röportajın bazı bölümlerinin çevirisini yaparak yayınlıyoruz fTemsil ettiğiniz siyasi hattın savunucuları, Halk Kurtuluş Ordusu (HKO)’nun silahlarının bulunduğu kasaların anahtarlarının Özel Komite’ye teslim edilmesine topyekûn karşı çıktı. Bu tutumun arkasındaki neden nedir? İki ordunun entegrasyonunun tam olarak hangi biçimde gerçekleşeceği sorusuna nihai bir cevap verilmeden, bu süreçte yer alacak HKO savaşçılarının oranı ve rütbeleri belirlenmeden ve HKO savaşçılarının bölüklerini yeniden düzenlemelerine fırsat tanınmadan o silahları barındıran kasaların anahtarları Özel Komite’ye verilmemeliydi. Bu süreçler sonlandırılmadan silahların teslim edilmesi demek, HKO’nun silahsız bırakılması demektir. Entegrasyon süreci HKO’nun silahsız bırakılmasıyla sürdürülemez. Askeri prensiplere göre silahları barındıran kasaların kontrolü son derece önemlidir ve bunların muhafazasının kendine has bir prosedürü söz konusudur. Nepal Ordusu (NO) kendi cephaneliklerinin anahtarlarını Savunma Bakanı’na hatta Başbakan’a dahi teslim etmiyor. Öyle ki bu bakanların böyle bir yetkiyi isteme gibi bir hakkı dahi yok. Unutulmamalıdır ki Halk Kurtuluş Ordusu da bir ordudur ve adil entegrasyon konusu nihai bir sonuca erdirilmeden bu ordunun silahlarının teslimiyetinin tartışılması dahi söz konusu olamaz. Anahtarlar özel komiteye değil, entegrasyon tamamlandıktan sonra kurulan yeni ordunun komutanına- ister HKO’dan ister NO’dan olsun-verilmelidir. Bu askeriyenin kuralıdır ve buna uyulması zorunludur. HKO silahlarının bulunduğu depoların anahtarların teslim edilmesi adil entegrasyondan sapılması anlamına gelmektedir. Bu yol, tasfiyeye giden yoldur. Sizce entegrasyonun biçimi nasıl olmalıdır? İki ordunun entegrasyonu konusunda iki biçim öne sürmüştük. Önce, tamamen HKO savaşçılarından oluşan, Nepal Ordusu’na bağlı ayrı bir birimin oluşturulması fikrini savunduk. Bu birimin ön safta görev alan muharip bir birlik olması gerektiğini ve sınırları koruma görevini üstlenebileceğini söyledik. Ama diğer partiler biz Maoistlerin bu askeri gücü kendi amaçlarımız için kullanacağımızı iddia ederek ortalığı velveleye verdiler. Bu yüzden bu fikirden vazgeçerek karışık bir güvenlik biriminin kurulması fikrini ileri sürdük. Bu ordunun yarısı HKO savaşçılarından ve subaylarından, diğer yarısı ise NO askerleriyle subaylarından ve eski polislerden oluşacaktı. İlk fikrimiz açıktan diğer partilerce reddedildiği için ikinci entegrasyon modeline dair tartışmaları sürdürmeye gayret gösteriyoruz.

fSüreçte yer alacak HKO savaşçılarının sayısı ne olmalıdır sizce? Bence nicelik meselesine sürecin tamamlanmasından önce karar vermek doğru değil. Sayıları belirlemeden önce bunu HKO saflarında tartışmaya açmak en doğrusu olacaktır. Çünkü Halk Savaşı sürecinde ağır yaralanmış, emekliye ayrılmayı isteyen pek çok savaşçı mevcut. Ayrıca çocuk sahibi olmuş, çocuğuyla ilgilenmeyi tercih edecek pek çok kadın yoldaş

da var. Kimi yoldaşlarımız ise yeni askeri gücün zindelik standartlarına uymayabilir ve bu yüzden ayrılmayı isteyebilirler. Eğer sayıyı önceden belirlersek diğer, yetkin durumdaki askerler ne yapacaklar? Görmezden gelindiklerini hissederek huzursuzluk yaratabilirler.

fHalk Savaşı sırasında saflarınızda yer almış pek çok HKO savaşçısı, savaş sonrasında ordudan elenmiş ve kampları terk etmek zorunda bırakılmıştı. Silahlı mücadele esnasında size destek olanlar şimdi sefalet içinde. Partiniz onları neden görmezden geliyor? Ordudan atılan askerlerin rehabilitasyonuna ilişkin takınılan bilimsellik dışı bir tutumun sonucu bu durum ortaya çıkmıştır. Gelecekte ne yapacağına ilişkin hiçbir fikri olmayan yıllarca savaşmaktan bir zanaat edinme fırsatı bulamamış bu insanlar, ellerine bir miktar para tutuşturularak kamplardan kovulmuşlardır. Bu hatalı pratiğin sonucunda ortaya çıkan durumun daha epey bir süre devam edeceğini tahmin ediyorum. Atılmış HKO savaşçıları şimdiye dek iki kez parti genel merkezini işgal ettiler. Parti bir şekilde bu insanları sakinleştirmeyi başardı ve onlara şimdilik beklemelerini, idare etmelerini söyledi. Ama bu kalıcı bir çözüm olamaz. Kendilerine finansal yardımda bulunsak, bu sefer de toplumsal süreçte rol alamamanın öfkesiyle genel merkezi basacaklardır. Bu insanlar kamplardan atıldıklarında sorunları henüz aşılmamıştı. Bu yüzden, eğer bu insanlara karşı bilimsel ve saygılı bir yaklaşım geliştirilemezse, korkarım iki ordunun entegrasyon sürecinin devamında daha ciddi sorunlar ortaya çıkabilir.

fBir iddiaya göre anahtarların teslimine ilişkin parti içi tartışma, bakanlıkların bölüştürülmesine ilişkin ortaya çıkan bir anlaşmazlığın sonrasında baş göstermiş. Bu doğru mu? Bu doğru değil. Bakanlıkların bölüşümü meselesi çözülmüştü. Başbakan Dr. Baburam Bhattarai benim Başbakan yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı görevlerini üstlenmemi rica etmişti çünkü başkan Prachanda maliye bakanı görevine talip olmuştu. Ama ekonomiden yeterince anlayan başka bir aday olmadığı için bu görevi ben almıştım. Yani bu meseleye ilişkin ciddi bir sorun söz konusu değildi. Sorun, ordunun silahlarının birdenbire Özel Komite’ye teslim edilmesiyle baş gösterdi.

Reformizm savunu haline getiriliyor fGüneydoğu Asya Maoist Partileri ve Örgütleri arası Koordinasyon Komitesi’nin (GAMPÖKK) ve Devrimci Enternasyonalist Hareket’in (DEH) silahların teslimine karşı gerçekleştirilen protestolara destek oldukları söyleniyor. Bu konuda ne diyorsunuz? Bu doğru değil. GAMPÖKK ile DEH bizim gösterilerimize neden destek versinler ki? GAMPÖKK partileri yönetme yetkisine sahip bir kuruluş değil, adı üstünde, çeşitli örgütlerden meydana gelmiş bir koordinasyon komitesi. DEH’inse son zamanlarda pek faal bir kuruluş

olduğu söylenemez. Bu iddialar, çarpıtmaya dayalı bir propaganda girişiminin ürünleridir.

fParti içindeki grubunuz Chungwang Toplantısıyla benimsenen stratejinin ve taktiklerin yeniden gözden geçirilmelerinin ve değiştirilmelerinin gerektiğini sürekli olarak dillendiriyor. Yani temsil ettiğiniz grup, Chungwang Toplantısı’nı takiben benimsenen stratejinin ve taktiklerin yanlış olduğunu mu düşünüyor? Bir parti, siyasi bir hat çizdiği zaman bunun olumlu sonuçlarının olabileceği gibi olumsuz sonuçlarının da olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu sebepten ötürü, Chungwang’da alınan kararların geçerliliklerini yitirmiş oldukları şu süreçte bu kararların yeniden gözden geçirilmeleri zorunludur. Chungwang Kararları pratiğe uyarlandıklarında esas amaçlarından sapmış ve beklentileri karşılamamışlardır. Buna bir örnek vereyim, toplantıda barış sürecinin sürdürülmesinin ve yeni anayasanın yazımının partinin halkın mücadelesini sürdürme yolunda benimseyeceği ana taktik olduğu belirlenmiştir. Ama pratiğe konduğunda bu taktik, partinin stratejisi haline gelmiştir. Bu durumda sürmekte olan devrimimizi yarı yolda kalma tehlikesi ile karşı karşıya bırakmıştır. Parti, halkın temsilcisi olduğu

fikrini unutmaya başlıyor. Bu yüzden, bu kararların er ya da geç değiştirilmesi gerektiğini savunduk. Bence partinin genel kongresi bu durumu çözüme kavuşturacaktır.

fChungwang Toplantısıyla parti, mevcut ulusal ve uluslararası konjonktürü göz önünde bulundurarak, Yeni Demokrasi’yi asgari programından kaldırdı ve federal demokratik cumhuriyetin yeni demokratik evreye ulaşma yolunda izlenmesi gereken yol olduğuna karar verdi. Sizce bu doğru bir karar mıydı? Chungwang’da, federal demokratik cumhuriyetin, yeni demokrasiye ulaşmak için taktik açıdan değerlendirilebilecek bir yapı olduğu açıkça belirtilmişti. Ama pratikte, bu taktik stratejimiz haline geldi. Bunun böyle olması için hiçbir gerçekçi sebep bulunmamaktadır. Bu yüzden o toplantıda benimsenen siyasi hattın, stratejinin ve taktiklerin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini söylüyoruz.

fYani sizce parti yeni demokrasi yolundan sapıyor mu? Fiilen gerçekleşmekte olan tam olarak budur. Ama parti liderleri, federal demokratik cumhuriyetin yeni demokrasiye geçiş için kullanılacak bir araçtan başka bir şey olmadığı görüşünde ısrar ediyorlar. Onlara göre mevcut kü-


20-21_Layout 2 10/30/11 9:57 AM Page 2

çeviri

1-10 KASIM 2011 Halkın Günlüğü

yolundan sapıyor mında somut dönüşümlerin gerçekleştiğine şahit olmak istiyor. Bu yüzden de yeni bir hareketlenmeye gerek var. Kurucu demokratik cumhuriyetin bir araç olarak tamamen işlevsiz olduğu aşikârdır. O halde federal halk cumhuriyetinin inşası için halk yığınlarının mücadelesine güvenmeliyiz. Partimiz içindeki kimi gruplar federal halk cumhuriyetini mevcut araçlarla kuracaklarını iddia etseler dahi, bunu pratiğe geçirmiş değiller. Madhesi Cephesi ile başbakanının seçimi sürecinde imzalanan dört maddeli antlaşmada “federal halk cumhuriyeti” ibaresi yerine sadece “demokratik cumhuriyet” ibaresi yer alıyor. Parti önderliği devrimimizi reformizmin güzergâhına çekiyor.

Sınıf mücadelesi yükseltilmeldir fParti içindeki ünlü Dhobighat İttifakı sayesinde Dr. Baburam Bhattarai ülkenin yeni başbakanı seçildi. Ama bu ittifak son buldu ve önderlikle yakınlaşan Bhattarai kanadı Dhobighat ittifakına cephe aldı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Baburam Bhattarai tayfasının Dhobighat ittifakını terk ederek yeni bir ittifak arayışına girdikleri doğrudur. Parti içinde farklı bir cenaha yakınlaştılar. Artık Başkan Prachanda’ya ve onun hattına daha yakın görünüyorlar.

fO halde Bhattarai başbakan koltuğuna BNKP(Maoist) Sekreteri Chandra Prakash Gajurel Gaurav, Parti Başkan Yardımcısı Mohan Baidya’nın (Kiran) sert siyasi hattına yakınlığıyla bilinmektedir. Yeni bir halk anayasasının yazılabilmesinin ve devrimci sürecin kazanımlarının korunabilmesinin ancak yeni bir halk ayaklanmasıyla mümkün olabileceğini ve partinin stratejik hattının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini uzun süredir savunmaktadır.

resel ve ulusal konjonktürde bu evreden geçilmesi zorunludur. Biz federal demokratik cumhuriyetin taktik bir araç olması fikrine karşı değiliz. Yeni demokratik halk devrimini gerçekleştirme ve bu yolda federal demokratik cumhuriyet yapısını taktik bir zemin olarak görme fikrine toplantılarda katılmıştık. Ama parti şu anda bunu bir zemin olarak kullanmıyor, bu düzenin sınırları dâhilinde hapsolmuş vaziyette çünkü. Parti yavaş yavaş devrim fikrini terk etmeye başladı.

fMaoistler arasındaki çelişkilerin düzeyi nedir? Siyasi anlaşmazlıkların yanı sıra, aranızda ideolojik anlaşmazlıklar da var mı? Gelinen aşamada, aramızdaki anlaşmazlıklar siyasi kararlara ve taktiklere ilişkin. Ama siyaset de, siyasi taktikler de ideolojiyle sıkı sıkıya bağlıdır. An itibarıyla parti içi tartışmaların siyasi anlaşmazlıklarla ve benimsenen taktiklerle alakalı olduğunu söylüyoruzda. Şüphesiz ki, zamanla bu anlaşmazlıklar ideolojik bir düzeye varacaklardır.

fSürekli olarak isyan ve devrim çağırısında bulunduğunuz için parti içindeki grubunuz anayasanın yazım sürecini baltalamaya çalışan barış karşıtı bir klik gibi yansıtılıyor. Buna

dair söyleyeceğiniz bir şey var mı? Bizi yanlış tasvir ettiklerini düşünüyorum. Yakın tarihte, silahların teslimine karşı gösteriler gerçekleştirdik. Hemen buna karşı bir dezenformasyon kampanyası başlatıldı. Barışın ve yeni anayasanın önündeki bir engelmiş gibi göstermeye çalışıyorlar bizi. Ama biz ordunun entegrasyonuna karşı olduğumuzu söylemiyoruz, adil ve dürüst bir entegrasyon istediğimizi söylüyoruz. Ayrıca yeni bir anayasa istemediğimizi de kimse söyleyemez, federal halk cumhuriyeti anayasasının yazılmasının zorunlu olduğunu düşünüyoruz. Ki, bu bizim “parti içindeki grubumuzun” değil, partinin çizgisidir.

fNeden halk ayaklanması meselesini sürekli olarak gündeme getiriyorsunuz? Halk ayaklanmasını dile getirenler bir tek biz değiliz. Geçtiğimiz sene gerçekleştirilen altı günlük genel grev, partinin halk ayaklanmasına dair geliştirmiş olduğu siyasi hat uyarınca ortaya çıkmış bir denemeydi. Ayaklanmaya ilişkin bu hat, partinin bütünü tarafından ortaya konmuş bir hattı. Kimse halk ayaklanması fikrini reddetmemişti ki. Halkın sorunlarının çözülmemiş, beklentilerinin karşılanmamış olduğu şu süreçte halk ayaklanmasından başka bir çare mi var? Halk günlük yaşa-

oturduktan sonra, Dhobighat ittifakının karşı çıkmış olduğu katı merkezi önderli yöntemleri parti içerisinde bir kez daha etkinlik kazanacak mı? Evet, kendi başına kararlar alan ve gitgide merkezileşen bir önderliğin gelişmesi gibi bir tehdit söz konusu. Son zamanlardaki kimi gelişmeler buna işaret ediyor. Başbakanlık seçimi esnasında Madhesi örgütleriyle diyalog kurma amacıyla yedi kişilik bir komite oluşturulmuştu. Ama sonunda imzalanan dört maddeli antlaşma, komitedeki beş kişinin fikirleri görmezden gelinerek imzalanmıştı. Benzer şekilde, silah depolarının anahtarlarının teslimi kararı da önderlikteki iki kişi tarafından alınmıştı. Böyle bir karar almaya niyetleri varsa bile, bir parti görevlileri toplantısı gerçekleştirip bunu izah etmeleri gerekirdi. Böyle bir toplantı taş çatlasa bir saatte örgütlenebilirdi ama önderliğimiz bununla uğraşmamaya karar vermiş belli ki. Böylece silah depolarının anahtarları, diğer parti görevlilerinin haberi olmaksızın, öylece Özel Komite’ye teslim edilmiştir.

fPartide bulunmak istemeyenlerin partiden ayrılmakta özgür oldukları yönündeki kimi beyanatlar duyulur oldu son zamanlarda. Bölünme tehlikesi söz konusu mu? Böyle bir tehdit var gibi görünüyor, ama bu bölünmeyi gerçekleştirecek olanlar biz değiliz. Böyle bir hamle ancak bu açıklamalarda bulunanlardan gelebilir. Bütün bu uğursuz açıklamaları şiddetle kınıyoruz.

fSizce parti içinde ortaya çıkmış olan çelişkilerin çözülmesi için nasıl bir güzergâh izlenmelidir? Uluslararası komünist hareketin tarihi, bir partinin içindeki anlaşmazlıkların çözümü açısından bizlere zengin bir miras bırakmıştır. Ama mevcut durumda, söz konusu tartışmalar sadece partimiz safları dâhilinde gerçek-

21

leşmiyor. Bu sebeple, bu tartışmaların parti dışında da yürütülmesi sağlanmalıdır. Yani parti-içi anlaşmazlıkların çözüme bağlanması için parti içinde ve dışında sağlıklı bir ideolojik mücadele ve tartışma ortamı yaratılmalıdır. Böylelikle partide birlik sağlanabilir ve parti ileriye gidebilir. Anlaşmazlıkların çözümü için bu yolun benimsenmesi önerisi dillendirilmiş, ancak henüz uygulamaya konmamıştır. Muhtemelen bir sonraki parti merkez komite toplantısında bu sorun aşılacaktır.

fBarış ve yeni anayasanın yazımı süreçlerinin başlangıcından bu yana partinin kadroları ile halk arasındaki ekonomik ve kültürel farklılığın derinleşmeye başladığını söyleyenler var. Bu durumun ortadan kaldırılması için pek çok komite oluşturulduğu, ama bu komitelerin pek başarılı olamadıkları biliniyor. Şimdi pek çok insan devrimci partinin yozlaştığı ve bir burjuva partisine dönüştüğü görüşünü dillendiriyor. Buna karşı sizce ne yapılabilir? Parti, bu durumu önemli sorunlardan biri olarak değerlendiriliyor. Bu farklılıkların ortadan kaldırılması için partinin bir arınma sürecinden geçmesi gerekmektedir. Burada “arınma” ile kastedilen, hata yapmış olanların hatalarını kabul etmeleri, özeleştiride bulunarak kendilerini düzeltmeleri ve suçluların cezalandırılmasıdır. Ama partinin harekete geçmesi, yarıda kalmış devrimi tamamlamak için mücadeleyi yükseltmesi bu sorunun en etkin çözümüdür kuşkusuz. Yani halk ayaklanmasına hazırlanılmalı, çeşitli mücadele alanları bir kez daha faal hale getirilmeli ve halk bilinçlendirilmelidir. Özetle, şu durumda halk ile kadrolar arasındaki bu farklılığın iki çözümü vardır: parti içi arınma veya sınıf mücadelesinin yükseltilmesi. Önderliğin bu soruna karşı somut bir mücadele hattı çizmediği şu şartlar altında parti-içi bir arınma gerçekleşebilir mi? Dahası, böyle bir arınma sürecinin tepeden başlaması gerektiği halde tepedekilerin kıllarını bile kıpırdatmamaları gibi bir sorun söz konusu. Bu soruna karşı bir araya gelen komitelerin başarısızlığının arkasındaki başlıca sebepler de bunlardı bence.

fSürekli olarak halk ayaklanmasının zorunluluğunu vurguluyorsunuz, ama mevcut küresel ve ulusal konjonktürü göz önünde bulundurduğunuzda, hareketinizin böyle bir hamlesinin ciddi bir baskıyla karşılaşacağını düşünmüyor musunuz? Doğrusu, böyle düşünmüyorum. Çünkü silahlı mücadele başlatmak ya da güvenlik güçlerini karşımıza almak gibi bir niyetimiz olduğunu söylemiyoruz. Bir ulus olarak tarihi bir dönüşüm sürecinden geçtiğimizi ve krallığın yıkıldığını göz önünde bulundurduğumuzda, güvenlik güçleriyle silahlı çatışmalara girmemiz için bir sebep olduğunu düşünmüyorum. Ama adil entegrasyon ve halk anayasası yazımı süreçleri şiddet yoluyla bastırılırsa, o zaman bu yeni bir halk hareketinin başlaması için yeterli bir sebeptir. 1

Nepal nüfusunun yaklaşık %40’ını oluşturan bir halk.

2

Tam adı Birleşik Demokratik Madhesi Cephesi. Nepal’deki Madhesi örgütlerinin ittifakı.

3

Parti içindeki farklı hatların bir araya gelerek önderliğin tepeden inmeci tutumuna karşı oluşturdukları ittifak.


22-23_Layout 2 10/30/11 1:30 PM Page 1

22 okur

Halkın Günlüğü 1-10 KASIM 2011

Kalabalığın diliyle İstanbul’dan bir işçi

f İçim her geçen saniye bastırmaya çalıştığım isyanla dolu, elimden geldiğince sakinleşmeye çalışıyorum. Olmam gereken yere yani kafesime geri dönüyorum Havanın ve yüreğimin kararsız olduğu günlerden bir gün... O günüm bir parça aydınlıkla başladı. İşe ilk başlayacağım gün. İşe doğru yol almaya başlarken kendi kendime şunu soruyorum iyi ama buna değer mi? Düşüncelerimi bulandırmamak için seçeneklerimin arasından en doğru karar olduğunu düşünerek silip atıyorum kafamdan. Neyse ki o dönemler geçti gitti... Aralarından yürüyorum insanların yüzlerini ve yüz ifadelerini inceliyorum. Onların bedenlerini, yere eğik bakışlarını gözlüyorum ve onları inceledikçe kendime şunu daha sık soruyorum. İnsanlar neredeler? Gördüklerim insandan çok birer maske, umutsuzluk maskeleri. Gözlerinde bir yitirilmişlik ve güçsüzlük okudum. Bas bas bağırasım geliyor. Ama nafile. Belli ki ben de bu zindan içinde bir karakter misali rolümü üstlenmeye başlıyorum. Yine bir günümün sonu saat 23:07'ydi. Saat sekizde yeni günüme merhaba diyeceğim ve bu kısıtlı vaktimde uyumaktan başka çarem yok. Düşünmek, günümü anımsamak istiyorum, beynim resetlenmiş sanki. Yarınki günümün şimdiden telaşı içerisindeyim. Uzunca bir süre güvenli sığınağımda dinlendiriyorum beynimdekileri. Düşün... düşün... düşün...

Kasa ofisine gidiyorum kısa bir merhaba ve hafif bir göz taramasından sonra kasama geçiyorum. İnandırmaya çalıştığım ve sürekli tekrarladığım sözcükleri tekrar yeniliyorum “kendimi mutlu ve iyi hissediyorum”. Aslında uzun zamandır düşündüğüm ve aslında düşünüpde bir türlü hayatıma alamadığm hayallerim içinde acı çekmeye başladığımı hissediyorum. Tekrar gözlerimi yumup kemdimi inandırmaya çalıştığım sözleri tekrarlıyorum. Omuzuma inen el darbesiyle irkiliyorum. “Uyuma, uyuma, uyan” bir hayli sinirlendiren sözüyle aramızdaki samimiyetten tebessüm ederek "Eşşek herif" karşılığını veriyorum. Hemen sonra düşünüyorum şeflerimden biri bu sözümü duydu mu diye. Yumulu gözlerimin ardındaki hayallere tekrar dalıp gitmek istiyorum, yüzümü dönüp diğer kasadaki arkadaşlara bakıyorum, onların da bana eşlik eder halleri var. Tabi; geride bıraktıkları çocukları, gece saatine kadar çalışma hayatı. Ve bir müşteri geliyor tebessümle hoş geldin sözünden sonra sık sık sıkıntı yaşadığım barkotsuz ürünü çözmeye çalışıyorum, bir sıfat bulmaya, bu zamana kadar bir şey öğrenememiş gibi olaylı sözlerden kaçınarak hangi reyonu arayacağım diye karışıklık yaşıyorum. Ve müşteriye dönüp ürün ismini soruyorum "bilmiyorum" cevabıyla karşılıklı şaşkınlıkla gözlerinin içine daha bir odaklanıyo-

ruz. -Peki nerede kullanacaksınız? diyi soruyorum -Valla bilmiyorum, ha oradan aldım, diyor. Çaresizce ilgili bir arkadaşı çağırıp yardım istiyorum. İşe ilk başladığım dönemi anımsıyorum. İlkokulun birinci sınıfına yeni başlayan ürkek ağlamaklı hallerim şimdi daha iyi anlıyorum. İnsan hangi yaşta olursa olsun yeni birinin durumundaki insanın benzer ürkekliklerini kendimde yaşamıştım. Saflığıma, acemiliğime gülüyorum. O zaman ne değişti hayatımda, oysa ki eski-

den böyle değildi. İsteklerimle yaptıklarım birbirine dosttu. Sorular soruyorum ama çoğunun yanıtı, sadece kafamın içinde yankı yapıyor. Sanırım bu hallerimin en güzel yanıtı burada saklı savaşan gerillalar gibi kim nerede kovalarsa aksine koşmak. Sıkıntı ve geriye dönük sorular düşünceler kendime öğüt verir gibi yenileniyor beynimde. Parmaklarımı saçlarımın arasında gezdiriyorum. Kafamı dağıtmak rahatlamak istiyorum. Başımı kaldırdığımda tam karşımda duran müdürle göz göze geliyoruz. Belli belirsiz bir gülümseme var dudaklarımda içim bulanıveriyor. O bocala-

Hepimiz kardeş Biz kardeş falan değiliz, hele bu saatten sonra da hiç olamayız. Ortada onca kan, onca gözyaşı, onca yürek acısı varken biz kardeş falan olamayız Kendimizi kandırmanın hiçbir anlamı yok. Son gelişmeler bunun her geçen gün daha da zor olduğunu gösterdi. böyle bir barış olmaz da o yüzden. Oğlu vurulmuş bir Kürt ana “edi bese” derken, devlet intikam yeminleri ediyor. Hal böyle olunca, biz kardeş falan olamayız. Kürt halkı bedeli ne olursa olsun demokratik hak talebinden ödün vermeyecektir. Bunu iyi bilen TC her türlü kirli savaş senaryolarını işe koşmada, şovenist bir kitle yaratmada gecikmemiştir. Bir günde 11 bin askerini sınır ötesine yığmadaki çevikliği, burjuva-feodal medyası aracılığıyla topluma günlerce servis ettiği şehit haberleri takdire şayandır! Geç kalmaktan bahsetmişken, ülkemizde

nadiren her şey tıkırında gider. "Bugün git yarın gel" anlayışının hakim olduğu bir ülkede bazı şeyler anormal bir hızla gerçekleşiverir. Her şey o kadar çabuk gerçekleşir ki akıl sır erdirmek zordur. Şehit haberlerinin ardından dalga dalga önce meydanlara, sonra sokaklara doluşan ırkçı bir zihniyet çok kısa bir sürede toparlanır. Devletin Kürt halkını sindirme politikasının sivil kanadı, salyalı ağzı ile intikam yeminleri eder. Artık her Kürt potansiyel bir “teröristtir” ve görüldüğü yerde başı ezilmelidir. Evde, okulda, sokakta, toplu taşıma araçlarında, hatta ve hatta enkaz altında... Yer ve zaman önemli değildir. 8 yaşındaki Kürt çocuklarının kale surlarını yıkan mancınıklarla attıkları koca koca taşlar, TC’yi yerle bir etmişçesine dillendirilir. Oysa sürüsünü otlatırken havan topuyla paramparça edilen Ceylan kimsenin umurunda değildir. Burjuva medyasındaki bir grup kendini bilmez, Kürt çocuklarının ölüm fermanını çok rahat bir şekilde dillendirebiliyor, üstelik o minik bedenler enkaz altındayken... Dedik ya yerin ve zamanın


22-23_Layout 2 10/30/11 1:30 PM Page 2

1-10 KASIM 2011 Halkın Günlüğü

23

konuşmak

olamıyorum. İçim her geçen saniye bastırmaya çalıştığım isyanla dolu, elimden geldiğince sakinleşmeye çalışıyorum. Olmam gereken yere yeni kafesime geri dönüyorum. Hayır hayır bana kazandırdığı olumlu yanları var kendi dünyamı yaratmak için en gerekli yol. Hem beleşçi bir hayat bana göre değil. Memnun olacak yerde neden kurtulması zor kıskacın içine düşmüş gibi olduğumu düşünüyorum. Özgür ruhuma yara olacağı yolundaki uyarılardan mı bu düşünceler. Yalnız bende mi acaba? Benliğimin bu gerçeklik dünyasında yarışmasından da hoşnut değilim. Dilimdeki özgürlüğü, eşitliği kapitalist iş ortamına bıraktım. Her an sorgulayan sözlere hesap vermekten bazen de verememenin yorgunluğundan daha bir yorgun düşüyorum. Ve kabul ediyorum bu gerçekliği.

ma anı için bile kendimden utanıyorum. Hay allah bu adam orada ne yapıyor? Katı, hizaya getirmek isteyen bakışla karşılaşıyorum. Elimi saçımdan çekip duruşumu yeniliyorum. Çıkıp o denetleyen yere ücretli köleymiş gibi bakan bakışlara ne pahasına olursa olsun istifa edeceğim diye haykırmak istiyorum. Pardon! "İSTİFA" cümlesi olduğum konuma biraz lüks kaçtı. Hırsla söylediğim sözler işte. Neyime güveniyorum ki. Beynimdeki haykırışlarımın arasında soluk almak için duraksıyorum. Kasa ofisini arıyorum tuvalet izni alıyorum. Lavaboya adım adım yaklaştıkça gözümdeki yaşlara engel

Aynı saatleri aynı koşulları paylaştığım iş arkadaşlarımla ne kadar uzağız, ne kadar apayrıyız. Bu ömrüme kadar aynı dili konuştuğumuz insanlar tanımadan, beni ve birbirlerini inkar ediyorlar. Dönüp baktığımda onlara cesaretini aramayan bu kalabalıklar kim diye sorguluyorum. Yaşamdan kopmuş kalabalık. Evet aynı dili konuştuğum bu kalabalığın anadilleriyle söylediklerini duymaktan utanıyorum. Yine öfkeyle doluyor içim. Bazen hepimiz kendi hapishanemizden kaçıyor özgürleşiyorduk ama gözlerimizi yeniden açtığımızda kendimizi yeniden aynı hapishanenin içinde buluyorduk. Ne gerçeğimizden memnunduk ne de gerçeğimizi değiştirebiliyorduk. Hangimiz burada kendimiz olarak mutluyduk ki? Bunun nedenini hep merak ediyorduk ama hiçbir zamanda anlamıyorduk.

miyiz? hiçbir önemi yoktur. Şimdi gelelim bizim Doğu'ya, Dünyanın en uzak doğusuna... Evvel zaman içinde kalbur zaman sonra, az ileride uz ileride Kaf Dağı'nın ardında bir yerde Van diye bir şehir varmış... Bir gün bu şehirde deprem olur, ilki değildir bu, sonuncusu da olmadığı gibi... Şehir yerle bir olur, insanlar enkaz altında kalır... MS 21. yy'da Uzay Çağı’nda, devlet bu şehre depremden ancak 6 saat sonra gider. Ama sadece gider ve döner... Bu şehrin köylerine ise günler sonra gider devlet baba... Depremin şiddeti dünyaya 6.6 olarak duyurulur; ta ki ABD 7.2 diyerek düzeltene kadar. Korkulacak bir şey yok, devletimiz her şeyin üstesinden rahatlıkla gelir denir. Aslında tam olarak söylenmek istenen şudur: "Ey terörist Kürtler elimize düştünüz ve sizin hakkınızdan geleceğiz". Nitekim öyle de olur. Yapılan uluslararası yardım teklifleri geri çevrildiği gibi bölgedeki Kürt belediyelerle de işbirliği yapılmaz. Yapılan organizasyonun manzarası ise içler acısıdır. Enkaz altında yaşama tutunmaya çalışan ONLARCA can, devlet politikası haline getirilen ırkçı zihniyete kurban

edilir. Her geçen saat daha da çoğalan can kaybı “ucuz atlattık” türü cümlelerle manşetlere taşınır... Devlet büyükleri çıkıp her şey yolunda derken, aslında hiçbir şeyin yolunda olmadığı kısa sürede anlaşılır. Devlet, burjuva-feodal medyası ve faşist kitle el ele verir. Olası bir deprem ya da kazada kayıtlara "mal kaybı" olarak geçmesinde sakınca bulmadığım faşist medya mensupları kollarını sıvar. Enkaz altında kalmış Kürt çocukları için neredeyse kına yakacak kadar densizleşirler. Sosyal paylaşım sitelerine "Oh olsun, ağlama sırası onlarda, hadlerini bilsinler, Allah'ın sopası yok, dileriz Diyarbakır da nasibini alır, şehitlerin kanı yerde kalmadı..." türünden faşizan söylemler alır başını yürür. Hızını alamayan zavallılar ise sözüm ona gönderdikleri yardım kolilerinin içine taş, sopa, bayrak ve tehdit yazısı koyarlar. İşte böylesi bir kardeşlik algısı ve ortamında gerçek kardeşlerimizi, ezilen-emekçileri, baş üstüne koyarak bu faşist zihniyetle aramıza bir sınır çizgisi çekiyoruz; biz kardeş falan değiliz…

İstanbul’dan bir okur

TUTSAK PARTİZAN

≫ cafer çakmak

HAPİSHANELER MÜCADELEDEN KOPARILAMAZ evrim amacı uğruna mücadeleye katılan ve her alanda büyük zorlukları göğüsleyerek, kararlılıkla egemen sınıflara karşı mücadeleyi geliştirmeye koyulurken her yoldaşın öğrendikleri örgütsel ilkelerin çiğnenemeyeceğidir. Parti bir bütündür ve her alanda partinin örgütsel ilkelerine, ideolojik ve siyasi amacına uygun örgütlenmek zorunludur. Bütünlüklü düşünme zorunluluğunu kaybeden fonksiyoner organ, alan, partinin, amaç ve anlayışından uzaklaşmış demektir. Şayet bütün alanlardaki enerji aktif şekilde merkeze akmıyorsa, üstten alta doğru birbirine bağlı olan hiyerarşik organsal bütünün işlerliğinden bahsedemeyiz. Parti merkezi bütün alanlarını birbirine bağlayan hayati öneminin yanında, sorunlarla mücadele etmek ve devrim hareketine önderlik etmekle yükümlüdür!

D

Amacımız teorik olarak parti ve önderlik ilişkisini analiz etmek değildir; tasfiyeciliğin güç kazandığı, dağınık, son derece gevşet, örgütsel ilkelerin aşınarak, disiplinsizliğin demokrasi ve özgürlük olarak savunulduğu koşullarda vazgeçemeyeceğimiz ilkelerimize sadece dikkat çekmek, partinin bir bütün işleyen proletaryanın biricik aracı olduğunu hatırlatmaktır. Stratejik hedefe yürüyen bütünlüklü kavrayışta meydana gelen zayıflamaya karşı mücadele edilmelidir. İdeolojik, politik, kültürel olarak her alanda parti çizgisini pratikleştirmek, parçaları bütünle birleştirmek, eksiklikleri gidermek zayıflıkları aşmaya kolaylık sağlayacaktır. Diyalektik olarak düşünüldüğünde çeşitli halkalardaki enerji merkeze akmıyorsa elbette ana halka olarak partinin diğer alanlara yeterli derecede ideolojik ve politik perspektifsel akışı olanaklı olmayacaktır. Bu durumda bir bütün olarak farklı alanların birbirleriyle olan bağının zayıflaması kesin bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Çevre ilişkileri de dahil örgütlü kitlemizde duyarlılık ve algı zayıflığı yaşandığı alanlardan birisi de hapishanelerdir. Çok açıktır ki bu zayflık Partimizin politik ve siyasi kavrayışın zayıflamasının bir yansımasıdır. Özeleştirinin eğitici yanından yakalayarak kendimize ışık tutmanın sonsuz yararı vardır. F tipi tecrit sistemi partimiz tarafından stratejik bir saldırı olarak tespit edilmiştir. Ölüm Orucu Direnişini örgütleyen politik güçlerden biri olan Partimizin başeğmeyen savaşçıları Ölüm Orucu’nda şehit düştüler. Yine onlarca yoldaşımız da kalıcı sakatlıklar bırakacak düzeyde direniş gazisi oldular. Tecrit saldırısına karşı direnişte 122 komünist-devrimci şehit düştü. Direnişimizi kırmak için tahliye edilen yoldaşlarımız dışarıda mücadelenin en zor görevlerini üstlendiler ve bir çoğu şehit düştü. F tipi tecrit saldırısı henüz geri püskürtülemedi, direniş sürüyor, sürecektir. Tarih devrimci tutsakların teslim alınamayacağının kanıtıdır. Sınıf mücadelesinin kesintisiz alanı olan hapishanelerde devrimci tutsakların direnişi her türlü faşist saldırıya, izolasyona,

teslim alınmaya karşı devam ediyor. Ağırlaştırılmış müebbetlikleri günde bir saat havalandırmaya çıkarmaları topyekün saldırının ağır biçimlerindendir. Unutulmamalı ki; hapishanelerdeki yoldaşlarımız mücadelenin çeşitli alanlarından tutsak düşmüşlerdir. Partimizin üyeleri, kadroları, savaşçıları, sempatizanları ve taraftarları olarak ağır cezalara çarptırılmışlardır. Cezalar, baskılar ve saldırılar örgüt olmanın gereklerini yerine getirmenin önünde engel olamaz. Faşizmin en azgın dönemlerinde bile şu ya da bu düzeyde örgütlü olmanın gereklerini, tutsaklarımız yerine getirmiştir. Tutsaklarımız dün olduğu gibi bugün de devrim hedefine bağlı olarak Partimizin stratajik ve taktik çizgisini esas alarak direnişlerini ördüler, öreceklerdir. Partiyi bir bütün olarak kavrama bilincini güçlendirmek için çaba ve ısrarlarını sürdürmektedirler. Tutsaklarımızın devrimci bilincinde ve pratiğinde mücadelenin bir parçası olduklarını asla silemeyeceklerdir. Dışarıda hapishanelerdeki saldırılara karşı duyarlılığın azalmasındaki gidişata dur demek bir ihtiyaçtır. Var olanlar üzerinde tutsaklarımızla olan bağı ve duyarlılığı geliştirmek, daha yaygın ve geniş çerçevede mücadele pratikleriyle ele almak gerekmektedir. Komünist devrimci dinamiklerin toplama merkezlerine dönen hapishaneler kendi haline bırakılacak ve önemsenmeyecek alanlar değildir. “Dayanışmacı” ve “destekçi” kavrayışıyla değil, bizzat devrim hareketinin mücadele parçası olarak kavramak, bütünleşmek gereklidir. Hapishanelerden bihaber hale gelen bir devrimcilik, mücadele alanlarından yabancılaştığı gibi düşmanın saldırı araçları ve sisteminden de bihaberdir. Ancak hapishaneye konulduğunda yabancılaştığı yoldaşlarıyla; mücadele ettikleri saldırı ve kuşatmayla tanışmış olmaları bu alandan koptuğu gerçekliğini anlaşılır kılmaktadır. Bu kopuş elbette ki mücadelenin her parçanın kendi bulunduğu ilişki, çevre ve alanından ibaret sanıp, bir bütün olan Parti çizgisinden sapmış olmasıyla ilgilidir. Tutsaklarımız yalnız kaldıkları en zor koşullarda dahi Parti çizgisine bağlı olarak direnme pratiği ve deneyimine sahiptirler. Yoldaşlarımız yakınmıyorlar, sadece tüm örgütlülüklerin aynası olan tutsaklara baktıklarında kendilerini göreceklerini hatırlatma ihtiyacı duyuyorlar. Var olanla yetinmek, eldekinin kaybedilmesine razı olmaktır. F tiplerinde tecrit saldırısı sürüyor, tutsakların sınıf mücadelesinden yalıtılması sadece tutsakların sorunu değil, Partimizin ve tüm devrimci hareketin de sorunudur. Tutsaklar devrimin düşman çarklarında öğütülmeyen çelik bilyelerdir; kavrayışımızı derinleştirelim, olanaklarımızı bütünleştirelim ve mücadelenin yükseltilmesi için seferber edelim. Tutsaklar direnişleriyle hücrelere meydan okudukları gibi teslimiyete, reformizme, parlamentarizme, tasfiyeciliğe de meydan okuyorlar. Devrimci mevzilerimizi güçlendirelim.


24_Layout 2 10/30/11 12:01 PM Page 1

Halkın Günlüğü

1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: 10 Günlük Siyasi Gazete-Bölgesel SüreliYönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL

Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96

Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 A- Blok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18

ROJANEYA GEL

‘Ax yek jî hûn Kurd ne bûna’ Di erdhêja Wan’ê de sedan kesî jiyana xwe dest da. Di piştî erdhêjê qelemşorên çapemeniyê û rêveberên dewletê bi hevaltiya gotinên şoven-nijadperest ve nefrîna xwe ya li hember neteweyên Kurd vereşiya Li çelê gerilayên HPG’ê li hemnber artêşa tirk çalakî pêk anî û di vê çalakiyê de gelek leşkerên artêşa tirk hatin kuştin. Di piştî mirina van leşkeran bi peşveçûna kampanyaya lînçê êrişên bi nijadperest ve berdewam dikin. Ev êrişana bi destê dewletê bi awayekî organîzeyî bi parêza hêzên dewletê ve bi faşîstan dane kirin. Her wiha xwendekarên Kurd tenê êriş li ser wan pêk nayên û zanîngehê tên avêtin. Li Qibrisê jî bi dehan xwendekarên Kurd ji bilî lînçê ji sînor hatin avêtin. Elezîz, Stenbol, Mêrsîn hwd… êrişên heman derê li ser mijarekî berdewam dike. Çapemeniya burjûva-feodal jî ji van êrişan re çepik digirê û ji vê rewşê re qilfeke meşrû amade dike. Bi sedan sale neteweyên Kurd kesayetiya wî nehatiye naskirin û hatiye tinekirin, hatiye înkarkirin, bi dehan kom-

kujî li ser re derbas bûye û li hember vê zilma neteweyî dîsa jî îro berxwe dide. Disa bi dehan kes hatin binçavkirin û girtin. Hesabê zilm, êriş û lêpirsînê tune. Ji zarokê heya jinê hemû kes ji zilma deweletê para xwe hildide.

Beriya dewletê çapemeniyê êriş kir Li piştî bûyera Çelê dewleta tirk ji bo tevgera derveyî sînor amedekarî kir. Lê belê beriya dewletê çapemeniya burjûva-feodal ev operasyona pêk anî. Bi şîrove û nûçeyên derewîn ve perêzdariya zilma neteweyî kir. Bi îdeolojiya ku kalû bavê xwe de dewrhildane ve pîşeyên xwe baş anîn cîh û vê yêkê berdewam dikin. Hemû vana ji bo navê selameta neteweyî pêk tînin. Di hêlekî zilma destê dewletê berdewam dike hêla din jî roja 23 Kewçêrê bi afata xwezayî bedena Kurdan xwîn bû. Vê carê jî ev erdnîgariya ku sedan sale înkar,îmha û komkujî lê pêk tê,mirovên berxwedêrên ku tên gulekirin, bi erdhêja 7,2 ve hat hejandin. Di vê erdhêja Wanê de bi sedan kesî jiyana xwe dest da û li hember vê bûyerê êrişên neteweyî bi ser hev Wanê berdewam kir. Bi nûçeyên derewîn yên operasyonên derveyî sînor ve çapemeniya burjûva-feodal

gel xapand û got artêşa tirk gelek gerilayên HPG’ê kuştiye. Piştî vê erdhejê jî karê xwe baştir anî cîh. Li ku derê êrişvaniyek hebûya ew xurt dikir û ku derê tevgereke wek şovê hebûya xwe diqihandê. Her wiha “hêstirên çavê xwe” jî nedigirt. Yên k udi binê kavila erdhêjê de mabûn û benda felatbûnê bûn û tevê yên mirî bi tevê çêran rawestiya bûn ku ev şanoya xelas bibe. Kurdên ku afata xwezayî mafê jiyanê destê hildan bûne armanca çêrên dewlet û berpirsiyarên wî yên “bişewket”û ev rewşa berdewam dike. Parêzdariya vê yekê jî karê çapemeniyê ye. Neteweperweriya tirka he jî zêdetir bû ye. Evan êrişana jî dîsa bi destê çapemeniyê tê mezinkirin û meşrûkirin, têmeşrûkirin.

Feraseta biratiya şovenîzmê Tu gotineke me ji mirovên ku beynê wan bi şovenîzmê ve tijî kirine û bi kîn û nefrîna xwe di erdhêjêde jî bi awayê “çikas xweş bû” ve derdixinê derve û yên ku nesîbên xwe mirovahiyê hilnedane re tune. Wan kesan refên xwe zû ve tayîn kirine. Ev mirovana tu hundurê wan de taybetmendiyek nemaye û navbera wan û ajalan ve tû cûdatiyek nemaye. Cihê van mirovên bê rûmet binê pêşa efendiyên wan dane. Karê wan ewe ku gotina efendiyên xwe bi çepikan ve peşniyar bikin jîyana xwe hestû

kotinê ve berdewam dikin. Bendewariya me ji bo van mirovan tune, em ne hewcedarin ku ji van gotineke baş guhdar bikin. Yên ku bi histirên derewîn ve gel dixapînin em ne hewcedarên merhemeta wan kesa ne. Tu yê hêlekî alikariyê gelê berpirsiyar yên ku ji bo gelên erdhêjê pêş xistine berbest bikî, dihêla din jî bi şovên mezin ve daxûyaniyan bidi û pişt re jî lê belêyeke mezin ve berdewam bikî. Hêlekî ve tu yê simsartiya goştê erzan bikî di hêla din ve jî arenaya siyasî de tuyê pey gogê birevî û rêya berdewamiya zilm û komkujiyê bigerî. Erê em bawer in ku alîkarxwaziya dewletê ev e. Dibêjin em ji rê bibin alîkar lê belê hûn ji emrê me dernekevin. Binêrin we kevir avêt û me alîkarî da we, ev gotinan ji bo ku kesayetiya neteweyî înkar bikin bi afatên xwezayî ve dixwazin ku van êrişana meşrû bikin. Dawiya dawî de yên mirî ku Kurd bûn, hem “destê alîkar”yên dewletê hem jî yên neteweparêz dereng gêhîşte wan, hem jî destê ji bilî wan hatin berbest kirin. Her hiwa di hundurê qutiyên alikar de ala tirka û kevir, kuçên ku derketin jî şovenîzmê derdixe ber çavan. Banga biratiya şovenîzma tirka bi vî awayî dijî. “Ax yek jî hûn Kurd nebûna”, Bi kurtasî berhega dewleta tirk û yên ku ji bo vê civakê gîhandiye…


1-10 Kasım 2011