Issuu on Google+

özgür kalem LİSELİ BÜLTENİ

ozgurkalembulteni@hotmail.com OCAK – ŞUBAT 50 Kr.

Ders zilimiz, özgür düşünmek ve kalemlerimiz kağıt üzerinde özgürce buluşsun diye çalıyor… Haydi üretmeye!

Özgür Kalem adı ile çıkarttığımız lise bülteninin ilk sayısının heyecanı ve coşkusu ile MERHABA!

BİRLİKTE ÜRETMEK VE PAYLAŞMAK İÇİN… Sayfa 2

Sayfa 3

Sayfa 4

Sayfa 5

LİSELİ DGH’DEN

BİLİNÇLİ İNSANIN DİNAMİK ROLÜ

DEVLET GÖZÜNDE ÖĞRENCİLİK MESLEĞİ

“OKUYUN DA MESLEK SAHİBİ OLUN!”


Liseli DGH’den… Özgür Kalem adı ile çıkarttığımız lise bülteninin, ilk sayısının heyecanı ve coşkusu ile merhaba…

Özgür kalem adını bültenimize verirken tereddütte kaldığımız anlar oldu. Bunun iki nedeni vardı: ilki liselerde zihinlerimize hücum eden ezberci eğitim sistemi içerisinde özgür olabilir miydik? İkincisi ise iddialı olan bülten adının üzerimize yüklediği sorumluluk duygusuydu. Ancak biz liseliler ilk etapta tereddütte kalmış olsak da kalemimizin “özgür” olabilmesi için çabalamak istiyoruz.

Eğitim sisteminin ezberci-sorgulamayan-araştırmayan-özgür düşünemeyen bir gençlik profili yaratma çabası dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir. Liseliler olarak bu saldırıların karşısında kendi cephemizden somut şeyler yapma zorunluluğumuzun olduğunu biliyorduk. Memleketin geleceği olduğumuzla “övünmemizi” isteyenlere söyleyecek sözümüz vardı. Ve şimdi başlıyor kalemlerimizin özgürlük yolculuğu… Dersim’ de okuyan liseli halk gençliği olarak hakim sistem sadece bizleri eğitim anlayışı ile mi saldırmaktadır. Sistem gençliğin toplumsal yaşam içerisindeki dinamik rolünü çok iyi bildiğinden bizlere sadece eğitim kanalı ile saldırmamaktadır. Liseliler olarak gündelik yaşamlarımıza dahi baksak saldırıları rahatça görebilmek mümkün. Tarihimizden, kültürel değerlerimizden, doğamızdan, dilimizden koparılarak daha açık ifadesi ile asimilasyon politikalarının doğrudan muhatabı olarak zarar görmüyor muyuz? Yazdıklarımız kara bir tablo çıkartarak var olan enerjimizi hantallaştırmak için değildir. Tam aksine çabamız, sosyal mekânların ve paylaşımların bu kadar sınırlı olduğu bir yerde liseliler olarak ne yapabilirizi tartışmak içindir.

Sorduğumuz sorular ekseninde liseliler olarak üretmek ve zihnimizi-kalemimizi biraz olsun özgürleştirmek için kolektif çaba sarf etmek istiyoruz. İşte bu isteklerimiz ve ihtiyaçlarımız ışığında ilk adım olarak liseli bültenimizi hayata geçirdik. Bültenimize yazı yazmamız kolay olmadı. Çünkü güzel şeyler üretebilir miyiz kaygısıyla ellerimiz ağırlaştı. Yine de yazdık ve yazdıkça daha iyisini üretebilmek için daha başka neler yapabileceğimizi konuştuk, konuşacağız. Dersimli liseliler olarak yazılarımızla, duygu ve düşüncelerimizle bültenimize ve size merhaba derken, tüm liseli arkadaşlarımızı üretmeye, paylaşımları çoğaltmaya çağırıyoruz. Hepimize başarılar ve kolaylıklar diliyoruz.

İLETİŞİM: ozgurkalembulteni@hotmail.com


Bilinçli İnsanın Dinamik Rolü İnsanlık, iki ayağı üzerinde durduğundan beri, kazandığı ve geliştirdiği toplumsal bilinç ve seviyenin en yüksek aşamasını tarih bilinciyle değerlendirip yeni sentezlere ulaşmaya çalışıyor. Geçmişten günümüze toplumsal ilerlemenin en belirgin örneklerini oluşturan köleci, feodal, kapitalist ve en ileri aşama olan sosyalist sistemleri yaşamış, bu ilerleme içerisinde “insana” ulaşmaya çalışmıştır. Bizimde yazımızda bahsetmek istediğimiz eşitsizliğin ezen ve ezilenin oluştuğu bir dünyada insan olma bilinci.

Emeğin sömürüldüğü, açlığın yoksulluğun gün be gün arttığı, doğanın, dillerin, inançların, kültürlerin yok edildiği bu dünyada, tarihin insanın omuzlarına yüklediği en önemli sorumluluk, insanın kendisini bu şartlardan kurtarmaktır. Bu, kesinlikle iyi bir niyet veya teselli değildir. Bu an ve an gelişen, geliştikçe insanlığı, insanı ve onun yaşam koşullarını geliştiren tarihsel bir zorunluluktur. Egemenlerin dayattığı idealist “kaderci” anlayışa karşı bilinçli insanın dinamik rolü, insan olma bilincinin maddi yaşamda hayat bulmasıdır. Her şeyin bu kadar göz önünde olduğu, gün be gün saldırıların arttığı bu ortamda “insan” denilen varlığın bu kadar sessiz, umursamaz ve karamsar olması neye dayanmaktadır?

Günümüz koşullarında insanın, iç içe olduğu maddi yaşam ve üretim ilişkilerinden dolayı, ezen sınıfların emeğin sömürüsünü devamlı kılmak adına- insanı kendisine yabancılaştırma saldırıları altında şekillenen bilinci, onu özel mülk kaygısına, gelecek kaygısına vb. iter. Kendi dar yaşam alanlarında varoluşlarıyla doğrudan ilişkili olarak doğaya, topluma, insana ve kendine dair sınırlı bilgiye sahip olan genç insanlar, öğretim sürecinde yeni karşılaştıkları, maddi yaşamın düşünsel alana yığdığı çeşitli ve sınırsız bilginin ağırlığı altında ezilirler. Eğer, bu öğretim sürecinin düzenleyicisi ve yönlendiricisi, özel mülkiyet dünyasını kutsayan sömürücüler ise, bu ezilme durumunu bilinçli bir biçimde özellikle kışkırtırlar.

Sadece eğitim alanında değil, yaşamın her alanında bu saldırılara maruz kalan genç insan, dumura uğratılan bilinci ile düşünmeyen ve üretmeyen bir konuma itilir. Doğalında kendi maddi yaşam kaygılarıyla günübirlik yaşayan, günübirlik düşünen bir birey haline gelir.

Bu saldırılara karşı insan olma bilincini kuşanmak, ancak ve ancak insanın iradi müdahalesi sonucunda gerçekleştirilebilir. İnsan, toplumsal yaşamın her alanında, “köle” değil de “özne” olduğu takdirde, değiştirip dönüştüren olabilir.


Marks, “Aslolan dünyayı yorumlamak değil, dünyayı değiştirmektir" derken, bu gerçeği ifade ediyordu.

Devlet Gözünde Öğrencilik Mesleği Bilindiği gibi ülke gerçekliğinde devlet kapısında ya da özel sektörde sürekli, monoton işler yaygındır. Doktor, avukat, öğretmen, esnaf vb… Bu mesleklerin yanı sıra işçilik, seyyar satıcılık, pazarcılık gibi mesleklerde “karma” ekonomi içerisindeki yerini alır. Ancak ülkede yalnızca yukarıda belirttiklerimiz değil, üretmeyen, ekonomik özgürlüğü olmayan, aksine tüketici konumunda olan öğrencilikte meslek grupları arasında yer almaktadır. Bu konuda biz öğrenciler olarak kendimize iki soru sormak gerekiyor. “Öğrencilik meslek midir?” ve “Devletin öğrenciliği meslek olarak gösterip, zorunlu hâle getirmesinin başka bir sebebi var mıdır?”. Bu soruları cevaplandırıp örneklendirerek yazının amacına ulaşacağını düşünüyorum. Öncelikle meslek grupları arasında sayılan öğrencilik meslek olma vasıflarının birçoğunu taşımamaktadır. İşçi üretir. Esnaf satar. Öğretmen bilinçlendirir, hazırlar, öğretir. Peki ya öğrenci? Öğrenci ne bir memur gibi zorunlu çalışıp hizmet üretir, ne de bir işçi gibi emek gücüyle maddi bir değer yaratır. En basit şekilde açıklamak gerekirse insanlar çalışınca emeğinin karşılığı olarak kazanç elde ederler. Öğrencinin ise böyle bir kazanç elde etmesi günümüz koşullarında söz konusu değildir. Yani neticede öğrenci meslek sahibi değildir. Zira öğrencilik meslek değildir. Birinci sorunun cevabında hemfikir olduğumuzu düşünüyorum. Gelelim diğer soruya. Biraz daha netleştirmek için soruyu şöyle de sorabiliriz: “devlet öğrenciliği neden meslek olarak gösterir”?

Hepimizin bildiği gibi devlet işsizliği düşürmek için, daha doğrusu minimum düzeye indirilmiş göstermek için kirli oyunlara başvurur. Şu anda ben ifade etmeden sizin bilincinizde öğrenciliğin bu oyundaki yerinin anlaşıldığını düşünüyorum. Yani devlet işsizliği minimal değerlerde tutmak için öğrenciyi iş sahibi olarak göstermeyi denemiştir. Nüfusun yoğun olduğu ülkemizde devlet kendince mantıklı olanı yapmıştır. Herhangi bir hizmet, artı değer üretmeyen, üretmesi mümkün olmayan kesimler çalışan nüfus içine dahil edilerek toplumu uyutmak istemektedir.

TC koşullarında zorunlu eğitim okul öncesi eğitimle başlar. İlköğretim ve lise süreci bu döngüyü sürükler. Tabi bu sırada biz meslek sahibi olmayan kazançsız insanlar olarak yaşama devam ediyoruz. Sürecin devamında devletin şart koyduğu iki yoldan birini belirliyoruz. Erkekler akademik eğitim olmazsa askere gidip yine çalışan olarak görülecektir. Ya da eğitimine devam ederek hâlâ kazançsız, emeksiz sözde öğrencilik mesleğine geri dönecektirler. Kadınlar içinse askerlik dışındaki durumlar geçerlidir. Sonuç olarak devlet; bazen silahlarıyla, askerleriyle, bazen cezalarıyla, yasaklarıyla, bazen de üstümüzde kurduğu kirli oyunlarıyla bizi kontrol etmeye devam etmektedir. Biz öğrenciler


olarak bu durumun bilincine varmalı, devlet gözündeki konumumuzu görmeli ve çirkefliği yüzlerine vurmalıyız. Sözde meslek sahibi öğrenci arkadaşlarıma saygılar.

Fen Lisesi’nden Bir Öğrenci

“Okuyun Da Meslek Sahibi Olun!”

eğitim-öğretim denilemez.

Küçüklükten beri annelerimizin babalarımızın söylediği şu “okuyun da meslek sahibi olun” lafını hemen hemen hepimiz duymuşuzdur. Fakat bu lafı söylemek kolay, yapmak ise zordur. Neden diye sorarsanız, böyle bir ülkede fakir çocuğun canını dişine takarak çalıştığı, sırf bir meslek sahibi olayım diye yıllarını okumaya adadığını biliyoruz. Ancak kendisini okumaya adayan dostlarımız, zenginin sözünün geçtiği bu ülkede bir de meslek sahibi olmaya çalışıyor. Adaletsizliğin, faşizmin fink attığı bu ülkede bizler ve daha niceleri üniversite sınavlarında at gibi yarıştırılarak, hayatımızı tek bir sınava bağlayarak yaşıyorsak buna

Sınav denilen o yarışta kimimiz üniversite kazanabilir, kimimiz ise yıllarımızı verdiğimiz o sınavı da kaybedebilir. Fakat şu bir gerçek ki, kazananlar da kaybedenler gibi işsiz kalabilir. Bunun en büyük örneği ise öğretmenlerimizdir. Onlar, yıllarını eğitime harcayan, doğu-batı demeden bizlere eğitim vererek bizi cehaletten kurtarmaya çalışan insanlar… Bu kutsal meslek ise ülkemizde hak ettiği değeri bulamamaktadır. 260.000 öğretmen adayımız açıktayken sadece 60.000 öğretmen atanması düşünülüyor. Geriye kalan 200.000 öğretmenin ise “başka iş yapsınlar” denilerek çöpe atılıyor. Sizce bu adalet mi?

Bunun haksız bir şey olduğunu bile bile halkımız hâlâ susuyor. Bugün öğretmen adaylarımız başına gelen, yarın diğer meslek gruplarının başına gelecektir ve biz bunlara dur demediğimiz sürece bu haksızlık hep devam edecektir.

Fen Lisesi’nden bir öğrenci


“Yaşasın!” YGS- LYS’de Artık En Başarısız İller Arasındayız! Tarihin tanık olduğu nice büyük acıları yaşamış bir coğrafyada yaşıyoruz. Dili, kültürü, kimliği, inancı zamanın her kesitinde devletçe “çıban” kabul edilmiş bir toplumun çocuklarıyız. Ve şimdilerde en çok bizim acılarımız konuşuluyor. Tarihimiz üzerinden kendi geleceklerine kar devşirmeye çalışanlarca sürdürülen tartışmalardan geleceğimize yeni asimilasyon yöntemleri aktarılıyor. Dersim sistem tarafından yeniden kalıba dökülürken en büyük rol biz gençlere biçiliyor. Derste, sırada, okulda velhasıl “eğitildiğimiz” bu eğitim sistemi içersinde bizlere kodlanan “memleketin geleceği” oluşumuz meselesini sorgulamamız kaçınılmaz bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor. Dersimliler, Osmanlı’dan cumhuriyete her dönem çeşitli yol ve yöntemlerle hizaya getirilmek için saldırılara maruz kalmışlardır. Bu saldırıların en önemli ayaklarından birini de eğitim sistemi oluşturmuştur. Yatılı İlköğretim Bölge Okulları(YİBO) ve onların yöntemlerini kendilerine örnek alan okullarla, Dersim’in geleceği sistemin istediği doğrultuda şekillendirilmeye çalışıldı. 1938’lerde kendi ana dilleri olan Kırmanca-Zazaca yada Dersim’de yaygınca kullanılan tabiriyle Dersimce dışında başka bir dil bilmeyen bir toplumdan memleketin en güzel Türkçesini kullanan bir nesil yarattılar. Hemen belirtelim ana dilimiz dışındaki bir dili iyi konuşmaktan hiç gocunmadık. Mesele başkaydı. Geleceği kendi köklerinden kopartmanın ilk ve en etkili yollarından biri ana dili unutturmaktır. Sorun buradaydı. Bugüne geldiğimizde birçoğumuz ana dilimizi ya çok az biliyor ya da hiç bilmiyoruz. Hayırlı olsun…

İyi Türkçe konuşmak övünç noktalarımızdan biriyken, bir diğer nokta ise üniversite giriş sınavlarındaki başarılarımızdı. Sınav sonuçları her açıklandığında Dersim hep ön sıralardaydı. Göğsümüz kabarıyordu. Ama bunlar olurken Dersim gençliği olarak tüm asimilasyon politikalarına rağmen sorgulamaktan, insanca, güzel bir dünyada yaşamak için çabalamaktan hiç vazgeçmedik. Köylerimizden sürüldük, yatılı okullarda sistematik zulme maruz kaldık, ama zihnimizde Tunceli değil hep Dersim vardı. Hayata seyirci kalmadan, politikayla hep içli dışlı olduk. Etrafımızı sarıp sarmalayan “olaylara karışmada ne yaparsan yap” “öğütlerine” inat geleceğimize sahip çıkma bilincimiz hep canlı kaldı. Yalnızca ders sıralarında değil, sokakta, evde, yani yaşam alanlarımızın bir bütününde soruların peşine düştük. Neden, nasıl ve ne yapmalı… Tarih ilerledikçe ve sistemin zulmü katmerleştikçe “akıllı olun” öğütleri artarak devam etti. Ve bu güne gelirken öyle anlaşılıyor ki verilen bu öğütleri tuttuk. Şimdilerde Dersim gençliğinin yani bizlerin “vahim” durumundan dem vuruluyor. Bunun nedeni çok; Sokaklarda siyasete bulaşmamış “zıpkın” gençler olarak sayımız epeyce arttı, dilimizi, kültürümüzü iyice unuttuk. Ve övünç meselelerimizden biri olan üniversiteye giriş sınavlarındaki yerimiz baş aşağı döndü. “Yaşasın” artık son sıralardayız. Ne dersiniz, öğütleri tutmuş bir nesli elbirliğiyle yaratmadık mı? Altını hemen çizelim, mevcut eğitim sisteminin bu işteki payı tartışılmaz bir biçimde ilk sıradadır. Bizim vurgulamak istediğimiz bu işteki kendi payımızdır.

Sonuç olarak, bu kısa yazıda, epeyce etraflı bir mesele olan bu konu hakkında başlatmaya çabaladığımız tartışmada hedefimiz, bizlere; büyüklerimize düşen paydı. “Akıllı” olmamızı ve “siyasete bulaşmayıp” başkaca birçok şeyi yapmamızı salık verenlerin öğütlerini tutan bir nesille karşı karşıyayız. Halimiz çok vahim değil, yanlış anlaşılmasın. Liseliler olarak kendimizden başlamaya kararlıyız. Ama yetmez, mevzu, daha toplumsal ve kolektif bir çabaya ihtiyaç duyuyor. Vurgulayalım ki kulaklara küpe olsun; çözüm arayışlarımız arasında ailelerin çocuklarını Munzur Koleji gibi okullara göndermeleri yok…


AĞLAYAMAZLAR KENDİ DİLLERİNDE Saçı süpürge edilir yıllarca Tutulmaz elleri usulca

Yürekleri çarpmaz aşkla Aynıdır kaderleri, Kaderleri…

İsyan kokan bedenleri Alın teri emekleri

Görevleri çocuk doğurmaktır Acıları ortaktır

Ağlayamazlar kendi dillerinde Ağız dolusu haykıramazlar Ezilir, dökülür, sövülür Kimi babacığında

Kimi koca tuzağında

“Yeri öküzden sonra gelir sofrada” Hepsi aynı adı taşır

Kadındır, anadır, atadır

Namık Kemal Lisesi’nden bir öğrenci


2. YILMAZ GÜNEY KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ, YARIŞMAK İÇİN DEĞİL, ÜRETMEK İÇİN KATILIMLARINIZI BEKLİYOR! ÜRÜN TESLİM TARİHLERİ: • SİNEMA – ÖYKÜ – ŞİİR: 7 KASIM 2011/15 OCAK 2012 • KARİKATÜR – FOTOĞRAF: 7 KASIM 2011/15 ŞUBAT 2012

İLETİŞİM:

www.yilmazguneyksf.org www.yckm.org yilmazguneyksf@gmail.com

YÜZ ÇİÇEK AÇSIN KÜLTÜR MERKEZİ


Özgür Kalem - Sayı 1