Page 1


merhaba...

SAYI

8

Siz “acı yeşil” nedir bilir misiniz? Dövüşenler öldüğü vakit çiçek açmasıdır dağların. Tıpkı bir haziran günü çiçek açması gibi dağlarda. İnadına yeşerir toprak, bağrında saklı tuttuğu öfkesini kusar bir anda. Her yan yeşilken ve yeni patlamışken tomurcuk, “haziranda ölmek zor” olur elbet. 17’sinde, daha yeni açmaya başlarken tomurcuklar yeşillenemeden kızıllaştı bir uçtan bir uca. Bir uçtan bir uca kavga kesti her yanı. Berna koktu toprak bütün ihtişamıyla. Sonra 17 can serpti yüreğini toprağa. Ne demişti Berna: “Yaşasın kadınların kurtuluşu. Yaşasın insanların kurtuluşu, o özgür, altın çağ mücadelesi.” Bugün bizler yaşamda var olma ve yaşamı var etme mücadelesi yürütürken daha bir anlıyoruz onu. Daha bir anlıyor ve bizlere miras bıraktığı bu düşünce ışığında birleştiriyoruz ellerimizi. Yaşamda iz bırakıyor ve sarsıyoruz yaşamlarımızı tutsak etmeye çalışan tüm düşünceleri. Ancak sarsmak yetmez. Değişmek ve değiştirmeyi tüm varlığımızla istemek, mücadele etmek, mücadelemizin yaşamda kalıcı izler bırakarak geleceğe taşınmasını sağlamak zorundayız. Düşünmeli, tartışmalı, araştırmalı ve yazmalıyız. Bu çabanın bir ürünü olan bültenimizde sizlerin de desteğiyle güncel sorunları tartışmaya, tartıştırmaya devam ediyoruz. Bu sayımızda devrimci-demokratik kurumlardaki erkek-egemen yaklaşımlardan anne-kız çatışmasına, özgürlük yanılsamasından özellikle genç kuşağı etkisi altına alan ve bizleri yabancılaşma çukuruna iten uyuşturucuya kadar birbirinden farklı konulara değindik. Geçen sayımızda geleceğimizi ipotek altına alan SSGSS’yi tartışırken bu kez de karşımıza “İstihdam Paketi” çıktı. Sizin anlayacağınız birbiri ardına çıkarılan yasalarla geleceğimiz topyekûn ortadan kaldırılmak isteniyor. Bu nedenle İstihdam Paketi’nde özellikle “kadınlar için yeni açılımlar”ın neler olduğuna hep birlikte bir göz atalım istedik. Ayrıca öldüğü için hiç üzülmediğimiz sadece saygıdeğer(!) Avrupa’ya rezil olduğumuz için karalar bağladığımız “barış gelini” Pippa Baca’yı da unutmamak gerekti. Ve her zamanki gibi kadınların mağduriyetini değil mücadelesini anlatmaya devam ediyoruz. Güney Afrika’da kayıt dışı sektörde çalışan SEWU’lu kadınların mücadelesini ve mücadele yürüten çocuklarını yitiren Şilili annelerin yaşamını anlatan yazıları da ilginizi çekeceğini düşündüğümüz konular arasında yer alıyor. Sizlerden gelen okur mektuplarıyla, sağlık, hukuk ve kültür –sanat köşeleriyle harmanladığımız bültenimizin daha geniş kadın kitleleriyle buluştukça zenginleşeceği inancıyla Bir sonraki sayıda görüşmek üzere.

1


SAYI

8

Devrim ve Demokrasi Mücadelesinde “Erkek Egemen Anlayış” ve Yaşam Pratiğine Yansıması-1 Bugün biz kadınlar da ikinci cins olmaktan rahatsızlık duymadığımız, bunu bilince çıkarak yüzyıllardır edilgenliğimiz içerisine hapsolarak yitirdiğimiz isyanı ve iradeyi karanlık dehlizlerden gün yüzüne çıkarma mücadelesine soyunmadığımız sürece hem en ezilenler, hem de ezeni en çok üretenler olmaya devam edeceğiz. rkek egemen sistem ve onun yarattığı anlayış ve yaşam pratiğinin taraflarının kimler olduğu, kadının ve erkeğin bu zihniyetin neresinde durduğu çok farklı şekillerde sık sık tartışılırken, sistematik hal almış olan bu sorunlu anlayışın 'erkek egemen' olarak tanımlanmasına yönelik de tartışmalar devam etmekte, doğru tanımlamanın nasıl olması gerektiği noktasında da farklı görüşler bulunmaktadır. Bu konu birçok yönüyle tartışılabilecek kadar toplumsal-tarihsel boyuta sahiptir. Ancak biz, bu yazımızda özellikle demokrasi ve devrim mücadelesi içerisinde bu sorunun nasıl algılandığı ve ne yollarla yaşam bulduğu, nasıl tartışıldığı ve somutlandığı üzerinde durmak istiyoruz.

E

2

Erkek egemen sistem, zihniyet ya da yaklaşım olarak tanımladığımız sorunun örgütlü mücadele ile bir bağının olamayacağını düşünürüz ilk bakışta. Çünkü devrim ve demokrasi mücadelesinin yürütüldüğü ve bu yönüyle egemen sistemin her türlü anlayışından ve mantık dünyasından, somut pratik adımlarından farklı, alternatif, insanı sömürmeye değil, insanı insan yapabilme mücadelesinin

örgütlendiği bir dünyada egemenin bir parçası olan hiçbir hastalığın bize sirayet edemeyeceği, ondan köklü olarak koptuğumuz yanılsamasını yoğun olarak yaşamaktayız. Ezen egemen ideolojinin hakimiyetinin yön verdiği yaşamda, egemenlere karşı yürütülen alternatif mücadele alanları olan devrim ve demokrasi mücadelelerinin mevcut sistemden tam olarak kopamaması, onu belirli yönleriyle içerisinde taşıması, nesnel ve kaçınılmaz bir durumdur. Ancak nesnel koşulların zorlanması ve değiştirilmesi amacıyla yüklenilmesi gereken faaliyetler yerine getirilmediğinde nesnel koşullara hapsolunmakta ve o koşulların mücadeleyi belirlemesine yol açılabilmektedir. Düzenin sınırlarında takılıp kalmış bir yaşam pratiği ve bu pratiği kırarak değiştirme noktasındaki hantallık, özellikle devrim ve demokrasi mücadelesinin kitlelerden koparak marjinalleştirilmeye çalışıldığı süreçlerde çok büyük zararlar vermekte, mücadelemizi alternatif kılan tüm değerlerin hızla yozlaşmasına yol açmaktadır. Yine nesnel bir durum olarak, ezilen cins olmanın yarat-


SAYI

mış olduğu zaaflarla, örgütlü mücadeleye farklı gerekçelerle ve farklı biçimde ve niteliklerde dahil olan kadının karşılaştığı sorunlar ise, çok daha çetrefilli haller alabilmektedir. Kadının birey olamama, ezilen cins olarak çeşitli cinsiyetçi ve ayrımcı yaklaşımlara maruz kalarak edilgenleşme durumuna karşı, kadınların kurtuluşunun ancak toplumsal kurtuluş ile dolayısıyla toplumsal mücadeleye dahil olmakla mümkün olduğu gerçekliği, pratikle birebir örtüşmemektedir. Kadının birey olma sancısı ile örgütlü kalabilme sancısının birbiriyle çarpıştığı ve kadını mücadeleden koparan ya da mücadele içerisinde silikleştiren bir pratik sergilenebilmektedir. Bu asla gözardı edilmemesi, küçümsenmemesi gereken bir sorun. Bugün devrim ve demokrasi mücadelesi içerisinde örgütlemeyi hedeflediğimiz kitlelerin yarısının kadınlar olması, ancak örgütlü mücadele yürüten kadınların neredeyse yok denecek kadar az olması, var olanların da ikinci cins olmanın tüm ağır yükleriyle baş başa bırakılma ve tek başına çatışma durumunun kahreden, gerileten ve umutsuzlaştıran çaresizliği içerisinde bırakılması, üs-

telik bu sorunlarla başa çıkamayıp geri durmasından dolayı yargılanması, sorunu çözen değil, sorunu büyüterek çözümsüzleştirerek sonuç üzerinden kadına ilişkin hüküm veren bir anlayış olmaktadır. Kabul edelim ki bu anlayış, erkek egemen anlayışın ta kendisidir. Çevremize bir bakalım. Devrim ve demokrasi mücadelesi yürüten örgütlülüklerde kadınların durumlarını, konumlarını, gelişim seviyelerini yakından inceleyip gözlemlediğimizde, kadınların kurtuluşlarının tek yolunun bu mücadele içerisinde olmasının gerekliliği noktasındaki merkezi anlayışların pratikte pek de hayat bulmadığını, kadınlara 'kadınlıklarını', yani sistemin kendilerinde yaratmış olduğu geri ve gerici yönlerini, cins olarak yaşadıkları sorunları tamamen geride bırakarak gelmelerini bekleme gibi, nesnel bir zemine dayanmayan, devrimcileri sistemin her türlü yanılsamalarından kopmuş özgür ve eşit, mükemmel insanlar olarak görüp öyle konumlandırma, örgütün kişilere dair sorumluluklarını yerine getirmeden kişilerin örgüt-

3

8


ugün çocuk bakımının toplumsal bir sorumluluk olduğu bilince çıkarılıp annenin üzerinden bu yükün alınarak paylaşılacağı bir alan yaratılamadığı; bugün işçi kadınların üzerindeki ek sömürüyü, kadın olmaktan kaynaklı derinleştiren unsurlara yoğunlaşılmadığı; kadınların günlük hayatta karşılaştığı cinsel şiddet, baskı ve ayrımcılıklar görmezden gelindiği için kadınlar örgütlenemiyor.

B SAYI 8

lü davranmasını bekleme ve bunu disipline ederek örgütsel bir hiyerarşi kurma gibi tek taraflı bir örgüt ve örgütleme anlayışının hakim olduğunu sıklıkla görmekteyiz. Birey ve örgüt ilişkisini hak ve yükümlülükler çerçevesinde, bütünlüklü ve birbiriyle kopmaz bağlar çerçevesinde,ele almak devrimci ve demokratik örgütlenmelerin en temel ilkelerinden biri olmak zorundadır. Çünkü bu diyalektik bağ kurulamadığında, pratikte biri diğerinin önüne geçtiğinde, bizi sistemin pratiğiyle ve anlayışıyla buluşturan birçok zaafı, hatalı yaklaşımı ve bakış açısını kendi içimizde tekrar üretmiş oluyoruz. Genel anlamda sistemin kadını gericileştiren anlayışını yargılayan, eleştiren ve kadın sorununun toplumsal sorunlarla bağını kuran devrimci ve demokratik kurum ve örgütlülüklerinin pratik-somut çözümler sunmada ve kadınları örgütlemede karşılaştıkları yetmezlikler, kadın sorununun örgütlü kurumsal merkezi işleyişin bir parçası olarak ele alınmadığını göstermektedir. Bu ise, aslında sisteme karşı alternatif mücadele alanlarında dahi kadın sorununun yeterince algılanmadığı ve bu nedenle önemsenmediği gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır. Kadının örgütlü yaşamla nasıl tanıştığını ve nasıl bağlantı kurduğunu, hangi sorunları yaşadığını daha yakından inceleyip sorguladığımızda, mevcut sorunların hiç de azımsanmayacak boyutlarda olduğu görülmektedir.

4

Örgütlü birey ile örgütlü olmayan bireyi ayıran en önemli taraf, örgütlü olanın egemen sistemin tüm dayatmalarına ve günlük yaşam içerisinde bizleri hapsettiği pratiğe mahkum olmamak, bu amaçla bireyin kendisindeki egemenle savaşarak değişip dönüşebileceği bir örgütsel pratik faaliyete dahil olmaktır. Ancak kişinin kendisiyle birlikte örgüte taşıdığı zaafları, örgütlü mücadeleyi kavramasına ve onu yaşamla bütünleştirmesine engel teşkil etmektedir. Bu zaaflardan birincisi; örgütlü faaliyete dahil olunduğu an, tüm zaaflardan bir çırpıda sıyrılarak devrimcileşilebileceği yanılsaması iken, ikincisi de tersinden günlük yaşamla örgütlü mücadeleyi tamamen birbirinden ayrıştırmak, devrimciliği çift karakterli bir yaşam üzerine oturtma pratiği olmaktadır. Birinci zaaf, sadece kişinin değil, aynı zamanda mücadele yürüttüğü alanın da zaafı olabilmekte ve bu zaaf en

çok kadınlara bakış açısına ve onları örgütlemede kullanılan yol ve yönteme yansımaktadır. Kadının birey olmada daha fazla sıkıntı yaşadığı bir gerçektir. Bu nedenle örgütlü mücadeleyle tanışması da çoğunlukla bilimsel ve nesnel ihtiyaçlar üzerinden şekillenmemektedir. Normalde yaşama dahil oluşu nasıl başkaları üzerinden gerçekleşiyorsa, mücadeleye dahil olması da çoğunlukla başkaları vasıtasıyla, dolaylı ilişkilerle ve dolaylı bağlarla gerçekleşmektedir. Örneğin; yüzüne aşina olduğumuz, ancak faaliyetin içerisinde birebir bulunmayan kadınları daha yakından tanımak istediğimizde, yönelttiğimiz sorulara gelen cevaplar A’nın eşi, kızkardeşi, sevgilisi, akrabası şeklinde olmaktadır. Oysa erkek olan kişiyi tanımaya çabaladığımızda onun kim olduğu sorusunun cevabı nettir: A veya B kişi. Dolayısıyla o kadınlarla kurduğumuz ilişki, o aracı kişiler üzerinden başladığı gibi sonuna kadar da onun üzerinden devam eder. Yıllarca mücadelenin çeperinde yer alan, kurumlara, eylemlere, etkinliklere gelen kadınların örgütsel faaliyetle bağı, 'yardım etmek', 'yardımcı olmak' şeklinden öteye geçememektedir. Zaten bu durumdan da çok şikayetçi olunmaz. Kadınların evlerinin kapılarını açmaları, eylem ve etkinliklere katılmaları, pratik, küçük birkaç çalışma içerisinde emek harcamaları -ki bu emek genellikle geleneksel kadının görevleri olan yemek yapmak, bulaşık yıkamak, temizlik yapmak vs. şeklindediryeterlidir. Yıllarca devrim ve demokrasi mücadelesinde büyük fedakarlıklarda ve özverilerde bulunan kadınlara yönelik saygı, onların 'anaç ve kucaklayan' karakteriyle özdeştir. Onlara örgütlenebilecek bireyler gözüyle bakılmamaktadır, çoğunlukla. Çünkü annedir, eştir, kızkardeştir ya da birilerinin sevgilileridir. Yani 'yükleri' vardır. O yükleri omuzlarından alıp paylaşmak, bu yüklere eklenilen ek ağırlıkların sorumlusu olarak, onlarda ve onlara karşı olan gerici yönlerle yüzleşmek, savaşmak ve farklı pratikleri zorlamak yerine 'daha özgür', 'daha aydın', 'daha girişken', 'daha güvenli', 'daha sorunsuz' olan ve zaten örgütlü yaşama kendi istekleri ile dahil olan, yaşamlarıyla örgütlü mücadele arasında direkt bağ kuracak kadar özgüvene ve bilince sahip olan kadınları örgütlemekle görevin yerine getirildiği varsayılır. Peki ya ev işi ve çocuk bakımıyla, eşlerinin vazifelerini yerine getirmekle mükellef kadınlar, evle iş arasında ömürleri iki kat törpülenen, emekleri iki kat sömürülen işçi kadınlar, ücretsiz aile işçisi olan, emperyalizmin ta-


rım politikaları ile tarlaların en ucuz ve en yaygın köle işçileri olan köylü kadınlar, açlıktan ve yoksulluktan kaçarak umut bağlayarak geldikleri şehirlerde göçebe olmanın zorlukları yanında kayıt dışı kalarak yaşama devam edebilen kadınlar, uyuşturucu ve fuhuş pazarına sürülerek etleri satılan, satın alınan kadınlar… Onlara gerçekten ulaşılabiliyor mu? Böyle bir amaç var mı gerçekten? Eğer milyonlarca ezilen kadını örgütlemek amaçlanıyorsa örgütlü mücadele içerisinde işçi, emekçi, çocuklu, evli kadınların neden yok denecek kadar az olmaktadır? Çünkü daha en baştan bu kadınların örgütlenmesinin ne kadar zor ve emek isteyen, somut politikalar, somut araçlar isteyen bir alan olduğu bilinmektedir. Kadınları örgütlemedeki çaba arttıkça ve farklı alanlardaki kadınları kapsamaya çalıştıkça aslında dar alana sıkışmış olan kitle faaliyetinin genişlemesine katkıda bulunulacağı inkar edilebilinir mi? Bugün işçi kadınları örgütlemeyi merkezi bir hedef haline dönüştürmek demek, işçi sınıfının mücadelesine dahil olmayı hedeflemekten bağımsız bir yerde durmamaktadır. Eğer kitle faaliyeti genel olarak dar bir zeminde ise doğal olarak kitlelerin özgün alanları içerisinde örgütlenmesi ihtiyacı da yeterince duyumsanmamış olur. İşte bu noktada o sıklıkla dile getirilen, bugünden çözüm için adım atılması gereken sorunları geleceğe havale etmenin yolu olan 'devrimden sonra' anlayışıyla bugünden taşımakla yükümlü olunan bazı sorumluluklardan da kaçınılmaktadır.. Yine en az bu söz kadar sıklıkla kullanılan 'kadın sorunu, devrim sorunudur' düşüncesine yine en çok yabancılaşanlar olarak, sürekli ileriye atılan sorunun sadece kadın sorunu değil, aynı zaman da devrim sorunu olduğu görmezden gelinmektedir.

Her şeyden önce kadının edilgenliğinin tek tek kadınların sorunu değil, yüzyıllardır devam eden egemen sistemin ideolojik ve örgütsel, kurumsal, hiyerarşik saldırılarının bir sonucu olduğunu, yani bir sistem sorunu olduğunu, bu sorunu da tek tek kadınların aşmasını beklemenin dahi sistemin erkek egemen karakteriyle bütünleşmek olduğunu apaçık görmek gerekir. Ayrıca unutmayalım ki ezilenler köle olmayı ne benimsemekle ne kadar suçlanabilirse, kadınlar da ezilen cins olmayı benimsemekten aynı çerçeve içerisinde suçlanabilir ancak. Bu durumda erkek egemen sistemi bundan en çok yara alan kadınların benimsemiş olması tamamen nesnel bir durumdur ve önemli olan da bu özgün ezilme biçimini yaratan, onu besleyen her türlü unsura karşı açık ve cüretli bir savaşa girişmektir. İşte bizim asıl çıkmazımız da burada başlıyor.

8

Bugün kadın sorununa ne kadar yabancılaştığımız ve ona çözüm gücü olmaktan ne kadar uzaklaştığımıza dair birçok örneğin bir kısmına yer vermek, devrim ve demokrasi mücadelesinin yürütüldüğü kurum ve örgütlenmelerde bu çıkmazların ne olduğuna dair fikir vermesi yönüyle çarpıcı olacaktır.

Bu sorunlarla barışık ruh hali içerisinde kadınların örgütlenmesinde karşılaşılan sıkıntılar da yanlış ya da eksik tespit edilmektedir.

Bugün örgütlü faaliyet içerisinde aktivist olan kadınların sayısı oldukça sınırlıyken, faaliyetin etrafında, çevre ve çeper ilişkilerinde kümelenen insanların çok büyük bir kısmını kadınlar oluşturmaktadır ve bu kadınların mücadeleye katılma noktasında yıllar geçse de bir adım atmadıkları görülür. Soruna dışarıdan bakıldığında ve kadın sorununa yabancılaşıldığında, mevcut sorun, sadece kadının yetmezliği, geriliği, isteksizliği ve inisiyatifsizliği olarak görülmektedir. Oysa mevcut sorun, kadın sorununu algılamaya ve anlamaya çalışılarak tekrar gözden geçirildiğinde, kadınların mücadelenin içinde yer alamamalarının özünde sadece özgüven sorununa değil, aynı zamanda güven sorununa dayandığı da görülecektir.. Çünkü bu kadınlar, örgütlü insanlar olarak yıllarca aynı masada oturup da herhangi bir konuyla ilgili ne düşündüğü hiç merak edilmeyen, çoğunlukla erkekler politikayı tartışırken sessizce ve gönüllüce hizmet eden, aşağılanmalarına, yok sayılmalarına göz yumulan, devrimci olarak bilinen eşleri, babaları ve kardeşleri tarafından kendi özgürlük alanlarını genişletip devrimci olabilmek için özgürlükleri kısıtlanan, klasik kadınlık görevlerini yapmaları beklenen, birey olarak görülüp algılanmayanlardır. Yine ne acıdır ki, mücadele içerisindeki çoğu birey için o, eve girmek için kullanılması gereken bir anahtar, lojistik bir güç kaynağı, özveri ve fedakarlığı takdir edilen ve bunun ötesinde beklenti duyulmayan, en kötü haliyle devrimci erkeği gericileştirmeyen, mücadelesini engellemeyen taraftır.

Kadınların örgütlenmesinde ve özellikle inisiyatifli hale gelmesinde yaşanan sıkıntılar, genellikle kadınların yetersiz, niteliksiz, özgüvensiz ve edilgen olmaları ile açıklanmaktadır. Bu sorunları kadınlarda mevcut kılan maddi zeminin olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak bu sorunun aşılmasının önündeki esas engel, kadının ‘bilinçli’ olarak kendindeki gerici ve geleneksel kadınla barışık olması, onu sevmesi ve benimsemesi değildir.

Şu konuda samimi olalım ki, devrimci ve demokrat olanların çoğunun yanı başındaki kadınlara tavrı hemen hemen aynı zaaflara dayanmaktadır. Öyle ki bu zaafları sadece erkekler değil, kadınlar da taşımaktadır. Mücadelenin içerisinde yer alan kadınlar da erkekler gibi annelerine, kız kardeşlerine geleneksel roller yüklemekte, birey olarak taşımaları gereken sorumluluğu rahatlıkla ve hiç sorgulamadan onların üzerine yı-

Bugün çocuk bakımının toplumsal bir sorumluluk olduğu bilince çıkarılıp annenin üzerinden bu yükün alınarak paylaşılacağı bir alan yaratılamadığı; bugün işçi kadınların üzerindeki ek sömürüyü, kadın olmaktan kaynaklı derinleştiren unsurlara yoğunlaşılmadığı; kadınların günlük hayatta karşılaştığı cinsel şiddet, baskı ve ayrımcılıklar görmezden gelindiği için kadınlar örgütlenemiyor. Bu sorunları birebir yaşamayan, nispeten daha rahat ve özgür bir yaşam tarzına sahip olan genç kadınlarla, öğrenci kesimden olan kadınlarla sınırlı ve her zaman parmakla sayılacak kadar az olan kadın aktivistle yetinilerek, onların örgütlü olmasına sığınılarak kadınların da erkeklerle mücadele içerisinde eşit olduğu yanılmasıyla barışık yaşanmaya devam edilmektedir.

SAYI

5


kabilmektedir. Tüm bunlar, örgütlü olan erkeklere, hatta kadınlara ve dolayısıyla örgütlü mücadelenin bütününe karşı kadınların güvensizliğini pekiştiren unsurlardır.

SAYI

8

Bu güvensizlik, mücadeleye aktif olarak katılan kadınlarda da olabilmektedir. Toplumsal mücadele alanlarında yer alan kadınlara baktığımızda sayılarının çok az olması, zaten en baştan sorunun vehametini ortaya koymakta, soruna bakış açısının pratik bir göstergesi olmaktadır. Ayrıca kadın aktivistlerin niteliklerine bakıldığında, aslında onların o konumda ve pratik faaliyetlerde bulunmalarının devrimci ve demokratik kurum ve örgütlenmelerin merkezi çabalarından ve örgütleme girişiminden ziyade kadınların koşulları zorlayarak, önyargıları göğüsleyerek, birey olarak mücadele yürütmeleriyle mümkün olabildiği görülmelidir. Yine çarpıcı olan şey ise bunu başarabilen kadınların aslında kadın sorununu daha yakıcı hisseden kesimden değil, öğrenci, yarı-aydın, aile baskısı, geçim derdi ya da çocuk baskısı yaşamayan bekar ve nispeten 'özgür' olabilen kadınlar olması olmaktadır. Bu da gösteriyor ki, aslında kadınları köleleştiren esas sorunlara karşı herhangibir somut mücadele alanı ve bu alan içerisinde mevcut gerçekliği zorlayan, bu sorumluluğu yüklenerek kadın kitlelerinin örgütlenebilmesinin önünü açacak somut pratik araçlar yaratma derdi, amacı güdülmeden kadınların 'kadın olmaktan kaynaklı tüm gerici yönlerini' bir çırpıda üstlerinden atarak, tüm bağımlılık ilişkilerinden koparak gelmesi beklenmektedir. Kitlelerin örgütlü mücadeleden beklentilerinin olması ve genellikle bu beklentilerin tek taraflı gelişmesi sıklıkla karşılaşılan bir durumdur ve kitlelerin kendilerini mücadelenin bir parçası olarak görmedikleri, bunun başarılamadığı durumlarda rastlanan gerçek bu olmaktadır ve bir yönüyle beklenen bir durumdur. Ancak demokratik ve devrimci kurumların kitlelere yönelik tek taraflı beklentisi kabul edilir bir durum değildir ve bu tehlikeli yaklaşım açısı, örgütlü mücadeleyi bireyleri değiştirme-dönüştürme yükümlülüğü, gücü olan bir alan olarak tanımlamamaya yol açar. Bu bakış açısının yol açtığı pratik, kitlelerin örgütlülüğü bir yük gibi görerek geri durması ve mücadeleyi yaşamlarının dışında tanımlaması olmaktadır.

6

Eğer insanların bireyleşme süreci toplumsal mücadelenin bir parçası olmadan, yani örgütlenmeden ve örgütün bu konuda alternatif bir alan olmanın sorumluluğunu yerine getirmeden çözümlenebilecek bir mesele olsaydı o zaman devrim ve demokrasi mücadelesinin zorunluluğundan bahsetmek de gereksiz olurdu. Kişiler, kişilerin tek tek mücadelesi belirleyici, değiştirici ve dönüştürücü bir rol oynayabilirdi. Oysa bilinmektedir ki, özellikle demokrasi sorununun bir devrim sorununa dönüştüğü, faşist egemenliğin hakim olduğu bizimki gibi ülkelerde kişinin özgürlük mücadelesi, devrim mücadelesiyle buluşmak zorundadır. Kadınların devrime en çok ihtiyaç duyanlar olduğu düşünüldüğünde, onları bu mücadeleye dahil etme zorunluluğunun çok daha yakıcı hissedilmesi gerekmektedir. Bugün kendi kimliğini, kişiliğini arayan, yaşamını değiştirmek iste-

yen kadınların örgütlü mücadeleye dahil olduklarında yaşamlarında küçük de olsa değişimlerin olması, bu faaliyet alanlarının merkezi bir güç, yaşamı değiştirme iradesi ve gücü olabilmesi, milyonlarca kadının örgütlenmek istemesinin, mücadele alanlarına doğru güçlü ve kalıcı adımlar atmasının ön koşuludur. Ancak sistemin dayatmalarından, baskısından ve onun yaratmış olduğu her türlü mekanizmalardan kaçan kadının aynı baskı ve şiddet türleriyle örgüt içerisinde de karşılaşması, üstelik bunun görülmemesi, görmezden gelinmesi kabul edilemeyecek, devrimci ve demokrat olmakla bağdaşmayacak bir durumdur

Kadınlar, cinsel ayrımcılığa, cinsel, fiziksel ve psikolojik baskı ve şiddetle mücadele içerisinde de maruz kalabiliyor. Kadının cinsel bir meta olarak görülmesi durumu devrimciler ve demokratik kesimler tarafından şiddetle eleştirilse de bu sorun inceltilmiş bir şekilde bu kesimler içerisinde de yaşanmaya devam etmektedir. Sistemin erkek egemen karakteri içselleştirildiği ve onunla uzlaşıldığı için kadın hala cinsel kimliği üzerinden tanımlanmakta ve değerlendirilmektedir. Teorik anlamda kadın sorununun toplumsal sorunla bağı ve kadının ikinci cins oluşu açımlanmakla birlikte bu düşüncenin pratiğe yansımaması, sistemin kadının önünü kapatan, kısırlaştıran uygulamalarının ötesine geçilmeden tekrarlanmasının başka türlü bir izahı yoktur. Toplumun genelinde cinsel bir meta olarak görülmenin


neden olmaktadır.. Özellikle bizimki gibi ülkelerde cinselliğin bir taraftan tabulaştırılması ve yasaklanması, diğer taraftan da burjuvazinin yoz kültürünün etkisiyle metalaştırılmasının yarattığı çarpık bilinç, yaşamımızın bütününü kapsayarak etkileyebilecek hale gelmektedir. Devrimci ve demokratik olmak ya da bunun için çabalamak, tüm bu zaaflardan arındırmıyor. Bu zaaflarla başa çıkmak ve mücadele yürütmek, düşünsel anlamda aşıldığı iddia edilen, ancak aynı pratiklere mahkum olmaktan kurtulunamayan bir durum olduğu için çok daha fazla yoğunlaşılması gereken bir konu olmaktadır. Bu konudaki müdahale ve çözüm tarzının ya burjuvaziye ya da feodal değer yargılarına teslim olduğunu kabul edelim. Burjuvazinin cinsel özgürlük yanılsamaları etkili olabilmekte, bu yanılsamayla özgür bireyler olabilme mücadelesi ile cinsel ilişkilerde sınırsız özgürlüğü özdeş iki mücadele gibi algılanabilmektedir. Oysa birey olma mücadelesi nasıl ki uzun erimli bir mücadele ise ve ancak kültürel devrimler süreciyle tamlanabilecek bir hedefse, ilişkilerin özgürleştirilmesi de aynı uzun erimli mücadele içerisinde birey olmakla paralel, adım adım gerçekleşebilecek bir durumdur.

rahatsızlığını yaşayan kadınların örgütsel faaliyet alanında ilk beklentisi, devrimci değerler gereği bu bakış açısının ve pratiğinin hakim olmamasıdır. Ancak pratikte benzer sorunlarla sıklıkla karşılaşan kadınların hayal kırıklığı, çok sık duyulan, görülen ve yaşanan şeyler olmaktadır. Kadınlara bakış açısı, genellikle onların fiziksel özellikleri üzerinden şekillenmektedir. Kadına olan yoğun ilgi, onun yeteneklerinden ziyade onun bedenine dayanabilmektedir. Bu durumda, kadını örgütleme çabasından ziyade, onun ilgisini çekme yarışı sergilenebilmektedir. Toplumun genel bakış açısından daha farklı, daha nitelikli bir alan bekleyen kadının bu durumda nasıl davranacağını tahmin etmek güç değil. Eğer kadın, cinsel bir meta olarak görülme durumunu bir güç, bir iktidar aracı olarak görüyorsa, bu mevcut yaklaşım, onun gerici yönünü besleyerek zamanla hem kendisine, hem çevresindekilere, hem de örgüte zarar vermesine yol açmaktadır. Eğer kadın, örgütlü faaliyet yürütme amacıyla oradaysa ve bu konuda samimiyse, karşılaştığı bu durum karşısında ya güvensizleşerek uzaklaşmakta ya da olağanüstü bir mücadele yürüterek yıpranmayı da göze almak durumunda kalmaktadır. Mücadele içerisinde edilgenleşme durumunun devam etmesinin bir diğer nedeni de kadın-erkek ilişkileri konusunda yoğun olarak yaşanan özgürlük yanılsaması olmaktadır. Örgütlü faaliyete daha yeni dahil olan kadına, daha bilinçlenmeden ve örgütlü yaşamla bütünleşmeden cinsel ve duygusal temelde yaklaşılması, çoğunlukla yaşamla bağını direkt olarak kuramayan ve yanındakilere bağımlı kalarak edilgenleşen kadının mücadele içerisinde de benzer sorunları yaşamasına

SAYI

8

Yine tersi bir müdahale ile ve çoğunlukla burjuvazinin yarattığı yanılsamalara mahkum olmamak adına bu sefer de feodalizmin yasakçı, mahrem kıldıkça yozlaştırdığı ve hayvani bir zevke dönüştürdüğü cinsellik anlayışına teslim olunmaktadır. Oysa cinselliğin, cinsel ilişki özgürlüğünün yasaklanması ve kişinin iradesinin çiğnenmesi de aynı derecede zararlı ve hatalı bir yaklaşım olmaktadır. Her iki durumda da özellikle kadının kendi yaşamına kendi iradesi ile yön vermesi engellenmekte, ona ‘özgürlük verilmekte’ ya da onun önüne ‘yasaklar’ konmaktadır. Oysa bilinmelidir ki, birey olamayanların ilişkileri, devrimci ve ilerici değildir ve sistemin kişilerde yaratmış olduğu tahribatların, sancıların izini taşır. Bu ilişkileri yaşayan taraflar olan kadın ve erkeğin cinsel kimlikleri üzerine oturan geri ve zaaflı yönleri, özellikle kadınları daha olumsuz olarak etkilemektedir. Çünkü kadının tüm yaşamı, algısı, eylemi cinsel kimliği üzerinden şekillenir. Dolayısıyla duygusal ilişkinin çerçevesi ve onun taşıdığı zaaflar, kadının tüm yaşamını kapsayan ve yöneten bir hale bürünür. Elbette erkekler de bu olumsuzlukları yaşamaktadır. Ancak erkeklerin toplumsal kimliği, cinsel kimlikleri üzerinden tanımlanmadığı ve yine ezilen değil ezen cins olmanın yaratmış olduğu ‘ek özgürlük alanından’ yaralandıkları için aynı sancıları yaşamamaktadırlar. Peki ne yapmalı? Kişiler zaaflarıyla baş başa mı bırakılmalı? Elbette ki hayır. Ancak nasıl ki, mücadeleye dahil olduğunda kişilerin hemen birey olabilmeleri ve özgürleşmeleri mümkün değilse, kişilerin ilişkisinin özgürleşmesi ve bilinçli bir emeğe dayanması süreci de bugünden çözümlenebilecek bir mesele değildir. Burada önemli olan kişi hak ve özgürlüklerinin sistemin yanılsamalarından kopması için sürekli bir eğitim, değişim ve dönüşüm sürecinin zorlanması, ancak bunu yaparken yine burjuvazinin ‘terbiye’ ve ‘denetim’ mekanizmalarından uzak, merkezine insanı alan ve insa-

7


SAYI

8

na ait olan şeye yabancılaşmayan bir tarz ve müdahale tarzı belirleyebilmektir. Ancak karşılaşılan bu sorunlara karşı müdahalelerin böylesi bir bilinçli emeğin ürünü olmadığı güncel yaşam içerisinde görülebilmektedir. Var olan sorunlara, hatalara yaklaşım tarzı ya çok sert bir biçimde cezalandırma ya da üzerini örtme şeklinde olmaktadır. Bu tür sorunlara, doğru yol ve yönetmelerle müdahale etmek için öncelikle kadın ve erkeklerin kadın-erkek ilişkileri, cinsellik, cinsel özgürlük ve yanılsamalar üzerine eğitilmesi gerekmektedir. Ayrıca bu konuda örgütsel bir denetim de şarttır. Ancak bu denetimi, kişi hak ve özgürlüklerini baskı altına alan bir tarzda değil, kişilerin zaaflarının örgütsel zaaflara dönüşmesine engel olacak, zaaflara kemikleşmeden, bu zaafların kaynağını tek tek kişiler olarak görmeden ele almak, doğru yol ve yöntemlerle yapıcı ve bireyi kazanma hedefli bir yaklaşım içerisinde olmak gerekmektedir. İşte tam da bu noktada, bireylerin hataları ve zaafları değerlendirilirken dahi, cinsiyetçi yaklaşım içerisine girilebilmektedir. Hatalı davranan taraf kadınsa 'ahlaksızlıkla', 'sapkınlıkla' ve 'kadınlığını kullanan ve yoldan çıkaran kişi' olarak yaftalanmakta ve aynı hatayı işleyen erkekten çok daha ağır yaptırımlarla ve sonuçlarla karşılaşabilmektedir. Ayrımcılık sadece yaptırımlarla sınırlı kalmamakta, kadın-erkek eşitsizliği birçok yönüyle devam etmektedir. Devrimci ve demokratik kurum ve örgütlenmeler içerisinde kadınlara erkekler kadar ‘şans’ tanınmadığı, aynı nitelikte olan kadınla erkek arasında bir seçim söz konusu olduğunda yönetim kademelerinde çoğunlukla erkeklerden yana bir tercihin olduğu ortadadır. Mücadele içerisinde var olan çok az kadının yönetim mekanizmalarında yer almaları çok seyrek rastlanan, istisnai olarak gerçekleşen birkaç örnekle sınırlıdır. Yine faaliyet içerisindeki işbölümlerde kadınlarla erkeklere geleneksel roller üzerinden işler yüklenmektedir. Politika üreten, kurumsal işleyişi ve ilişkileri düzenleyen erkek iken, kadınlar daha çok günübirlik pratik işler, sekreterlik işleri vs. yardımcı yan rollerde görev almaktadır. Evli olan kişilerden de mücadeleden geri duran, geri tutulan ve ev işi, çocuk bakımı ve günlük işlerden sorumlu tutulan taraf kadınlar olmaktadır. Örneğin; bir eylem ya da etkinlik varsa evde çocuklara bakan kadın, eyleme ve etkinliğe katılan ise erkek olmaktadır.

8

Kadın, mücadeleye dahil olduğunda niteliksel olarak geri bir durumdaysa, o kadını örgütlemedeki ısrarımız uzun vadeli olmamakta, kadının gerici yönleriyle savaşarak, eğitim vererek, ona eksikliklerine rağmen sorumluluklar verip pratik deneyimler kazanmasını sağlayarak uzun erimli bir örgütleme çabası içerisine girmekten özenle kaçınıyoruz. Sıklıkla böyle durumlara rastlıyoruz: “Bu kadının kafası çalışmıyor, boşuna uğraşmayalım”, “o bu işi beceremez”, “Bu kadının sorunları var, uğraşmayalım, zor iş” gibi kolaycı, üstten bakan ve küçümseyen, yetersizliklerini yüzüne vurarak bunları aşmada yalnızlaştırılan kadınları hatırlayalım. Kadını gerici yönleriyle baş başa bırakma ve kadını küçümseyerek dıştalama, ya da koruyarak edilgenleş-

tirme durumu kendini sürekli tekrarlamakta ve hiç sorgulanmamaktadır. Kendimizi sorgulamaktan kaçmayalım. Kadını edilgenleştiren mekanizmaların sürekli kendini tekrar edişinin, kendini sürekli olarak var eden erkek egemen sistem olduğuna yazının başından itibaren çeşitli örneklerle yer verdik. Bu sorunun güncel, toplumsal yaşam alanlarıyla sınırlı olmadığını, devrim ve demokrasi mücadelesi yürütülen alanlar da içselleştirildiğini ve kanıksandığını, merkezi bir anlayış haline geldiğini de ifade etmeye çalıştık.

Peki kadınlar erkek egemen sistemin neresinde duruyor? Erkek egemen sistemi var eden sadece egemenler mi, erkekler mi? Biz kadınlar da en çok acısını çektiğimiz şeye yine en çok bağlananlar, başka bir yol olduğuna inanmayanlar, mevcut durumu en çok içselleştirenler olarak düzenin en büyük dayanakları olduğumuzu inkar edebilir miyiz? Kadın olmaktan kaynaklı yaşadığımız sorunları gerçekten doğru görüp algılıyor muyuz, bu konuda bir çaba gösteriyor muyuz? Bizim irademizi kıran, özgüvensizliğimizi derinleştiren sorunların, sorunlu yaklaşımların ve uygulamaların üzerine daha güçlü gitmemizi sağlayacak, sonuç alıcı yol ve yöntemler nelerdir? Kendi savaşımızın savaşçısı olma konusunda en geriden en ileriye tüm kadınların aşamadıkları şeyler nelerdir, aynı sorunları yaşayan kadınlar olarak ne kadar dayanışabiliyoruz ve ne tür bir örgütlenme uğraşındayız? Örgütlü mücadele yürüten kadınlar olarak ve hatta kadın örgütlülükleri içerisinde yer alan kadınlar olarak, kadın hareketleri olarak çıkmazlarımız nelerdir? Kendi içimizde erkek egemen anlayışı tekrar ve tekrar üretmemize yol açan zaaflarımızla açıkça yüzleşmeye, çözüm için değişmeye ve değiştirmeye hazır mıyız? Kadının kurtuluş mücadelesinin özgürlük mücadelesiyle buluşması ve kendi sınırlarını aşarak sınıfsız, sömürüsüz, özgür bir dünya için mücadeleyi ileriye taşıması için yüklenmesi gereken vazifeler nelerdir? Tüm bu sorunlar bizim için esas olandır. Çünkü bizler biliyoruz ki egemen iktidarların gücü, bizi güçsüz olduğumuza inandırmış olmalarına, yani bizlere dayanmaktadır. Bugün biz kadınlar da ikinci cins olmaktan rahatsızlık duymadığımız, bunu bilince çıkarak yüzyıllardır edilgenliğimiz içerisine hapsolarak yitirdiğimiz isyanı ve iradeyi karanlık dehlizlerden gün yüzüne çıkarma mücadelesine soyunmadığımız sürece hem en ezilenler hem de ezeni en çok üretenler olmaya devam edeceğiz. Bir sonraki yazımızda yukarıda saydığımız sorulara cevaplar arayarak tartışmaya, birlikte düşünmeye devam edeceğiz.


ANNEM

İ N

! R

BE IYO KIZIM M A NL

SAYI

8

A

Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al!

B

izler genellikle uzak çevremizle daha rahat iletişim kurarken yakın çevremizle aynı iletişimi kurmada çeşitli güçlükler çekebiliyoruz. Bu nedenle çoğu zaman yakınlarımızla iletişimde çok daha tahammülsüz davranabiliyor ve çözümsüzlüğü kendi ellerimizle örüyoruz. Anne-kız çatışmasını dile getirirken yakın olmanın yarattığı mesafeleri göz ardı etmemek gerekir. Ancak bu çatışmayı sadece yakınlığın neden olduğu mesafeler olarak tanımlamak tek başına yeterli olmayacaktır. Bu soruna değinirken aynı cins olmak ve toplumsal ön kabullenişleri de göz önünde bulundurmak önemlidir.

9


SAYI

8

"Bir baghhk ve baglmhhk iIi~kisi, baglmhhgl buyuttukge baglmslzh91yitiri~in oykusu" Toplumsal baskilar nedeniyle anne, kizmm her adrrnmdan sorumludur. QOnkO onun yapacaq: her yanlism bedelini bir kadrn olarak kendisi de 6deyecektir. "Krziru dovmeysn dizini dover!" gerc;egini bilen anne, kendisine ve krzina soz gelmemesi igin altmdan bir kafes yapar. Asilnda buna, onu kendi kafesinin icine almak demek daha dogru olacaktrr,

10

BugOn nereye bakarsak bakalrm anne ve kizlann sOrekli bir catisrna icinde olduklanru rahatlikla qorebiliriz. Annenin "uygun bir model" olma ve onu kendi gibi yapma cabasi zamania yerini catrsmaya birakrnaktadtr, Kendi durumunu sorgulamadan cocucunu drsanya kars: korumaktadrr anne. lste bu baglmllilk ili~kisi bireyleserneden olqunlasan krziann dunyalanru da kilitlemektedir. Kadm, "bOyOk"leri tarafrndan

kendi-

sine sOrekli hatrrlanlan doqrulan (!) birer birer ogretmeye bastar. "Evinin kadiru olmak, evin sirlanru bir yOk gibi srrtrnda tasrmak" zorunda birakrlan anne, krzindan da ayru davraruslan sergilemesini bekler. Hakli da olsa bOyOklerine cevap vermemesi gerektigini ogrenen kiz, zamanla hatalan sorgulamaktan vazgec;er. "Krz besikte, ceyizi sandikta" dusuncesiyle yannlan hazrrlanan krz gocuklan, kendicinsinden olan annesini model alarak kendini ifade etmeye baslar, Onun elbiselerini, ayakkabrlanru giyme meraki aslmda "0" 01mak igin verilen cabanm sonucu dogar. "Buyuyunce ne olacaksm?" gibi bir soruya "Anne olacaqrrn." dive cevap vermeleri taklit yaparak benzemeye cahstiklan anne olgusunu ne derece icsellestirdlkterini qostermiyor mu? Zaman gegtikge gevresini g6zlemlemeye baslayan kiz, annesinin soyleneni yapan, karar alamayan, yon lendirilen yapismdan yola cikarak "Ben

Fcdakarhgi ve . bagnnhhgryla on plana cikan anne. dunyaya getirdlgl cocugunun her diledlginl yerine getirmeye cahsirken bun un karsihgmda onu kendi simrlan icine hapseder. Ote yandan bagirnhhga

donusen anne sevgisin-

hoyratca yararlanan kiz ise bunu annenin gorevleri arasinda gorur.

den

Bunu yaparken en ufak bir vicdan azabi duymaz. Kendisine yapilarnn yasarmru kisrtlarnak

oldugum: dusunen krz, kendisinin yapngmm dogal oldugunu savunur


Bu ikili llisklde taraflar "bir oncekl anneyi yargllaytp bir sonrakini, kizrru, cezalandirrna" ya deyam ediyor Anne ve es olgusu uzerinden sekillenen kimlik, kadin olma kimligini bastmyor ve bicilen rol geregi hem-cins olan kizrm da ayru rollere hazrruyor. "Sen nast I annesin?" baskilamas: anneyi ornur boyu nobstcl kihyor. "Klz dedigin"le baslayan cOmleler stralaruyor ardi Slra. iyi anne, kotO anne aynrru ozellikle krz cocuklanrun yetlstlrllmestyle olculuyor. Namus kavrarruyla ozdeslestirilen kadrn, krzrrun bekaretinden sorumlu tutuluyor.

SA YI

8

SOrekli olarak klsltlandlgll1l dusunen krz ise, annesinin sahiplenme duygusuna kars: birey olduqunu hanrtanyor ve rahat brrakurnak istiyor. Kendisine dayatrlam kabul etmeyen cocuklar, diger taraftan "anne'yi birey olarak kabul etmeyi basarabiliyortar rru dersiniz? "Anne, yocugu dinlerken onu kendinden ayn bir birey olarak gbrebilmeli; kendi isteklerini, beklentilerini yansitrnadan isltebtlmeli, ilkin onu olduqu gibi gbrOp kabul edebilmelidir." diyen uzmanlar, kizrn da annesini kendisine bicilen rollerinin drsmda bir birey olarak qorrnesi geryegini atlarruyorlar rru? yatl9manm bir baska yanO de, birbirini anlamayan anne-kizm "birbirlerini geryekten anladrklan gun, karsrlarinda kendilerini gbrme korkusu"dur. Bu korku yuzlesmeyi de surekf ertelemekte ve celiskileri derinlestirmektedlr.

annem gibi olrnayacaqrrn." yaklasmuyla nele9tiginin farkrna varamaz.

daha cok an-

"Anne olunca beni anlarsm." dusunceslyle asilesen krzrrun duygulanna hitap etmeye cahsan anne, bu noktada gogu zaman da basanli olmustur. Gazeteciyazar Zeynep GogO~'On: "Kizlar anneden tarkh olmaYI, anneye ihanet gibi yasiyor. Annenin genyliginde yapamadiklanru yapan, onun elde edemediklerine kavusabilenler, kendilerini suclu hissedebiliyor. Anne modelinin olusturduqu baski, krzlann kisisel geli~imini bOyOk olcude engelleyebiliyor." s6zleri annelerin niha zaferlerinin isaretidir. "Annem hakhyrrus." pis-

Bir tarafta surekli elestlrilmekten btkan krz diger tarafta ise her sozunun elestiri sayrlrnasmdan usanan anne, gun qectikce catrsrnanm zeminini qerusletiyor. Hal boyle olunca da uzlasrnaktan korkan iki taraf tarkma varmadan birbirinden uzaklasiyor.

manhqrru yasayan qenc krz istenenden disan cikamayan, bireyleserneyen kimligiyle yasamda tutunmaya cahsiyor.

Kutsal aile(!) catisi altmda bir araya gelen anne ve krzlar isteseler de istemeseler de kendilerine cizilen sirurlar iyinde kovalamac;: oynuyorlar. KIZ, ogretilen geregi annesine karsi acrmasrz davrarurken babasina karsi daha ho!?gorulO olmak zorunda kalryor, Kizlanyla arkadas olmaya cahsan annelerin ise aslmda tek arnaclan onlan daha yakmdan takip etmek ve mudahale suurlanru qenisletmekten oteye gidemiyor. iletisim 90QIOgOceken annelerin birQogu da sorunu babaya havale ederek cozrneye calrsryorlar. "Su kizrna bir $ey soyle!" cumleslyle baslayan sikayetler uslanmasi gereken uzerinde istenen etkiyi yaratryor.

Kimi zaman da "ben cektirn kizrrn cekrnesin" dusuncesiyle koruma amach yaratilan cernber biraz olsun geni$letildiginde hig beklenmedik bir tepkiyle karsrla9111r.KIZ, her daim koruyup kollayan cemberin geni9letildigini qorunce kendisini "itelenmis ve terk edilrnis" sayryor. QOnkO anneler taratmdan ozgOr orrakrtrna,

Fedakarllgl ve baglmllilglyla on plana crkan anne, dunyaya getirdigi cocuqunun her diledigini Verine getirmeye cahsirken bunun kar$lilgmda onu kendi srrurIan icine hapseder. Ote yandan baglmliliga donusen anne sevgisinden hoyratca yararlanan krz ise bunu annenin gorevleri arasmda g6rOr. Bunu yaparken en

beklenmedik bir durumdur. bzgOr birakrlma hevesiyIe anneyle catisan kizrn diger taraftan ozgOr biraktlmay: ilgisizlik ve sevgisizlikle ozdeslestirmesi aralanndaki illskinln diyalektigini de ortaya koyuyor.

ufak bir vicdan azabt duymaz. Kendisine yaprlanm yasarrurn krsitlarnak olduqunu dusunen kiz, kendisinin yaptrqrnm dogal olduqunu savunur.

11


İçimizdeki Erkek-Egemen Düşünceyi Yok Edelim! Hepimizin de bildiği gibi herhangi bir bir sessizlik olduğunda “Ne oldu acaba? Kız çocuğu mu dünyaya geldi.” yorumu yapılır. Bu yorum bile tek başına istenmeyen kız çocuklarına nasıl bakıldığını gösteriyor aslında. Aynı düşünce biçimiyle yetişen annelerin erkek çocuk düşkünlüğü buradan gelir. Bazı anneler de kendi yaşadıklarını göz önünde bulundurarak kız çocuğunu dünyaya getirmek istemezler.

SAYI

8

Toplumun her kesimini etkisi altına alan erkek-egemen zihniyet en çok da kadınlar tarafından içselleştirilmiş ve kimliklerinde parçalanmalara neden olmuştur. Aynı cins olan anne ve kızların çatışmaya varacak ilişkilerinin kökeninde de bu gerçek vardır. Toplumsal ön kabullenişlerle hareket eden kadınlar, ikinci cins olma fikrini o derece kabullenmişlerdir ki karşısındaki bir başka kadının da aynı kaderi paylaşması gerekliliğini sonuna kadar savunurlar. Anne ve kızlarda da aynı durum söz konusudur. Bir tarafta kızının kendi çizdiği sınırların dışına taşmaması için yoğun çaba sarf eden anne, diğer tarafta ise karşısındakinin bir birey olduğunu unutarak ondan “annelik” vazifesini yerine getirmesini bekleyen kızı. Muhakkak ki çelişkilerin derinleşerek sorunlar yumağı haline getiren nokta her iki tarafın da içselleştirdikleri erkek-egemen düşünceyle ilişkili. Başta da söylediğimiz gibi anne-kız çatışması yakınlıkların yarattığı mesafelerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir sorun. Ve bu sorunla baş etmenin en önemli yollarından biri de hiç şüphesiz kafalardaki ön kabullenişleri bir tarafa bırakarak öncelikle karşımızdaki kişinin kimliğini tanımaktan geçer. Bir kadın olarak karşımızdaki bir diğer kadının beklentilerini göz ardı etmek kendi kimliğimize ne denli yabancılaştığımızın kanıtıdır. Bu nedenle bizleri kendi kimliklerimizden uzaklaştırarak bizi bize yabancılaştıran içimizdeki “erk” düşünceye karşı özgün mücadele alanlarını sonuna kadar zorlamalıyız. Bizden isteneni değil kendi istediğimizi yaşamak istiyorsak bunu yapmalıyız.

Anne ve k›zlar›n konuyla ilgili düflünceleri… Yorumu sizlere b›rak›yoruz!..

12

Anneler

Kızlar

“Eve geç geliyorlar. Sorduğum zaman da bana kızıyorlar.” “Paralarını hep elbiselere yatırıyorlar. Ben bunu istemiyorum.” “Ne yapıyorsam kızımın iyiliği için yapıyorum.” “Yemek yapın, ev işi yapın. Yarın öbür gün evlendiğiniz zaman zorluk çekmezsiniz diyorum. Benimle tartışıyorlar.” “Ben işime başı önde gidip geliyorum. Kızım da öyle olsun istiyorum.” “Kızlarımla çatıştığım zaman acaba ben de anneme bunları çektirdim mi diye kendimi sorguluyorum.” “Feodal değer yargılarım kararlarımı almamda beni etkiliyor. Ne yapayım.” “Ben kızıma güveniyorum; ama çevre kötü." “Küçük kızım dışarıda benim korumalığımı yapıyor. Kimse bana bakmasın istiyor. Bu nedenle çatışıyoruz.” “Kızım aynı erkek gibi. Belki kocamdan korkmuyorum; ama ondan korkuyorum.” “Aynanın karşısında benimle yarışıyorlar.” “Her şeyi benden bekliyor. Bir gün kahvaltı bile hazırladığını görmedim.” “Okumamış olmam aramızdaki en büyük sorun bence...

“Bir kez de hata yapmama izin versin.” “Her tartışmamızda benim iyiliğim için yaptığını söylüyor; ama benim düşüncelerime hiç önem vermiyor.” “Annemle anlaşacağız; ancak annemin bir dakika da olsa susması gerek.” “Kıyafet almaya gidiyoruz. Ne alacağıma annem karar veriyor. Ben de doğal olarak aldıklarımı giyinmiyorum.” “Erkek arkadaşıma karışmasını istemiyorum.” “Annem hep kendi istediklerinin olmasını istiyor. Kendi bildiği şeylerin %100 doğru olduğunu sanıyor.” “Benimle arkadaş gibi konuşup sırlarımı öğreniyor; sonra da tartışma esnasında bir bir söylüyor.” “Odamdaki bir fotoğrafı nereye asacağıma bile annem karar veriyor.” “Annem bir şeyleri çok abartıyor.”


SA YI

8

1

Vizyonu olmayan bir toplum yaratip populer kultur etiketiyle var olan kulturun ve sosyal yaprnrn icini bosaltarak amacsiz, bunahmli, mutsuz ve umutsuz insanlann beklentilerine yine kendi yarattiklan yarelerle cevap olma ve istedikleri sekilde yon vermenin yollanndan biridir uyutmak ve

uyusturrnak.

Genel anlarmyla uyusturan, uyusturma ozelligi olan ve duymaz hale getiren "uyusturucu" sozcOgO, Yunanca "uyku" anlammdaki "narke" den gelip ingilizce'ye de "narkotik" olarak gegmi;;tir. Uyusturrna ozelligine sahip maddeleri ifade eder; fakat keyif veren, kiskrrtan, yanstrran, uyarukhk saqlayan diger maddeler de bu kavram icerisinde ifade edilmektedir. lcerisinde var olan kimyasallarla kullarucrsi alan klside beden ve zihin faaliyetlerini olumsuz yonde etkileyerek fiziksel ve ruhsal dengeyi bozrnasirun yarunda kullarurm da suraklilestlren bir baglmliliga yol acrnaktadir.

13


SAYI

8

14

Kenevir, Afyon ve Koka bitkilerinin öz sıvıları keşfedildikleri tarihlerden bu yana kimi zaman hastalıkların tedavisinde, kimi zaman dinsel ayinlerin gerçekleştirilmesinde ve çoğu zaman da keyif alma amaçlı kullanılmıştır. Bunu tanımayan topraklara da süreç içinde keşifler, diğer adıyla işgaller yoluyla, Emperyalist ve Kapitalistlerin eliyle taşınmış ve daha çok büyümek, güçlenmek için de tattırılmıştır. Kızılderililerin “ateş suyu” adını verdikleri viski de Avrupalıların bu toprakları keşfi (işgali) ile gelmiştir. Kızılderililerin işgale ve yok edilmeye karşı gösterdikleri dirence karşı kullandıkları silahlardan biri de bu “ateş suyu” olmuştur. Yerli halkı pasifize edip kendi mücadelelerinden uzaklaştırmak için uyuşturmayı da denedikleri açıktır. “Pahalı bedellerle savaşmaktansa onu uyutmak, uyuşturmak daha ucuz ve kolay olabilir” politikası, işgalci güçlerin saldırı taktiğidir. ABD ordusunun işgal ettiği ve gizli servislerinin girdiği her yerde öncelikle uyuşturucu dolaşımı kolaylaşıyor ve pazar canlanıyor. Sonrasında ise, hem işgal ettiği toprakların kaynaklarını kullanıyor hem de bu pazarın kaymağını toplayarak yeni yerlerin işgalinde kullanacağı araç ve silahların yapımına yatırım yapıyorlar. Emperyalist güçler “ateş suyu” taktiğini, işgal edeceği ve ettiği her toprak üzerinde kullanarak, halkları uyuşturmak, tepkiyi azaltmak ve dolayısıyla da işini kolaylaştırma gayretindedir. Düşünme ve muhakeme etme yeteneğini zamanla yok edip bağımlılık yaratan bu maddenin kullanımına yol açan etmenleri, kimi bilim insanları; farklı arayışlar, merak, umutsuzluk, mutlu olma isteği gibi tali sebeplerle açıklarken, asıl rolü bu etmenlerin oynamadığını biliyoruz. Benzeri maddelerin kullanımını yasallaştırmak için de öneri ve görüşler sunan bilimin neye ve niçin hizmet ettiğini de görüyoruz. Bireyin, bu tür bağımlılık yapan ve değişik tepkimelere yol açan maddeleri kullanım gereksiniminin, mutlu olma isteği olduğunu, bu bağımlılığın ise mutluluğa bağımlılık olduğu propagandasını yaparak uyuşturucunun faydalı olduğunu ve belirli ölçülerde kullanıldığı taktirde sorun olmayacağını belirtmeleri, bu çalışmanın ne derece bağımsız olduğunu ya da kimlerin çıkarına hizmet ettiğini bize göstermektedir. Vizyonu olmayan bir toplum yaratıp popüler kültür etiketiyle var olan kültürün ve sosyal yapının içini boşaltarak amaçsız, bunalımlı, mutsuz ve umutsuz insanların beklentilerine yine kendi yarattıkları çarelerle cevap olma ve istedikleri şekilde yön vermenin yollarından biridir uyutmak ve uyuşturmak. Mevcut siyasal sistemin istediği insan tipi ile uyuşturucu bağımlısı olan insan tipi aynıdır. Bu bakımdan uyuşturucuya karşı verdikleri mücadele tıpkı fuhşa karşı verilen mücadele gibi yapay ve etkisizdir. Çünkü toplumsal duyarlılığa sahip, bilinçli bir birey düzenin sürekliliği için tehlikelidir. Egemen sistemin denetiminde yapılan bu karşı mücadele ikiyüzlü bir mücadeledir. Burada gösterilmek istenen uyuşturucunun varlığının ve dağılımının kendi sorumluluklarında olmadığıdır. Ülkemizde her türlü sömürüye karşı yürütülen mücadeleyi yok etmek için kullanılan kontrgerilla faaliyetlerinin finansmanının yine devlet eliyle dolaşımı yapılan ve satılan uyuşturucu geliri olduğu bilinmekte-

dir. Uyuşturucu ticareti kirli savaşların temel finans kaynaklarındandır. Her yıl piyasaya sürülen 500–600 milyar dolarlık uyuşturucunun %70’i ABD kontrolündeki Afganistan'dan ve geri kalan diğer kısmı ise yine ABD ve İngiltere güdümündeki Pakistan ve Hindistan tarafından sağlanıp dünya pazarına sunuluyor. Tabi Afganistan ve diğer ülke üreticilerinin bu ürünlerdeki gelir payı, bizdeki tarım çiftçilerinin payı kadar azdır. Ellerinde sermaye olarak kalan tek şey yine uyuşturucudur; çünkü bankaların olmadığı ve finans kurumlarının işlemediği yerde para yerine geçiyor. Uyuşturucu yüklü kamyonlar ise geriye boş dönmüyor, kamyonlar silahla dolup yeni istilalar için Orta Doğu’ya- Asya’ya doğru yola çıkarak yeni yerlerin işgali için kullanılıyor. Yozlaşmanın temel kalelerinden biri olarak bilinen uyuşturucuda, fuhuştan bağımsız olmadığı gibi aynı dalın iki ayrı kazanç yolu olarak da görülebilir. Kapitalizmin kendi arzları için gerekli talepleri yaratmasına yardımcı olan sermaye sınıfının bu yöndeki kullandığı araçlar benzerdir. Burjuva medyasının yaptığı yazılı ve görsel yayınlar popüler yoz kültürün aşılanmasında büyük rol oynamaktadır. Kültürel ve sosyal yönü yok denecek kadar az olan bütün yayınlar sadece ve sadece egemenlerin çıkarlarına hizmet edip dolayısıyla halkın aleyhine yayın politikası gütmektedir. Medya tarafından ilahlaştırılarak sunulan burjuva yaşam tarzı, kadını sadece görsel vitrin ürünü yaparken, erkeği de onun avcısı olan hovarda yapar. Zaaf ve kötü alışkanlıkları da moda haline getirip toplumda özenti yaratarak kadın ve erkeğin bu türden arayışlarla yaşamlarını sürdürmesini amaçlamaktadır. Madde bağımlılığı yaşı son araştırmalara göre 9–10 yaşa kadar inmiş durumda. Varoşlarda ve emekçi semtlerde kullanımı daha da artmış bulunmaktadır. Özellikle sınıf bilinci taşıyan ve iktidar karşısında sisteme muhalif olup karşı tavır sergileyen yerellerde, uyuşturucu baskısı daha yoğun yaşanmaktadır.


Öncesinde, ekonomik durumu daha iyi olan ve özel okullarda okuyan zengin sınıfın merakı ve özentisi olarak tanıdığımız bu maddeler, şimdilerde ise yoksul emekçi halkların yaşadığı bölgelerde daha yoğun kullanılmaktadır. Bunu en yoğun yaşayan yerlerden biri olan Dersim’de, devletin uygulamış olduğu baskı ve sindirme politikalarına ek olarak uyuşturucu ve fuhuş baskısı da yaygınlaşmakta ve o bölgedeki muhalefet, yozlaştırma saldırılarıyla yok edilmeye çalışılmaktadır. Her keseye uygun uyuşturucu madde bulma koşulu da sağlayan düzen, zenginlere büyük paralarla satılan etkiliçeşitli türleri, yoksul işçi çocuklarına da bali ve tineri sunmaktadır. Yani sistem, her durum karşısında belirli çözümleri de üretmiş bulunuyor, gücü olanı kaliteli zehirleyip olmayanı da yan sanayi maddeleriyle uyuşturup öldürüyor. Arzı da, talebi de kendi yaratan egemen sınıfın tüccarları, uyuşturucu ticaretini de uzun yıllardan bu yana yaptığı için, bu maddeleri nereye nasıl taşıyacakları konusunda da uzmanlaşmış durumdalar. Kitleleri, bir taraftan yozlaştırıp pasifize ederken diğer yandan da, uyuşturucu ticaretinden büyük kârlar elde ederek, dünya üzerinde de birçok yoksul ülkede işgal ve sömürü planlarını finanse ediyorlar. Geçmiş yıllarda yapılan araştırmalar neticesinde, dünya üzerindeki ticari dolaşımdaki % 8'lik payın uyuşturucuya ait olduğu, yani kaba bir hesapla bunun yaklaşık 250 milyar Euro’ya denk geldiği saptanmıştır. Yine bu araştırmalara göre on yıl içinde, uyuşturucu kullanımı % 400 artmış ve dünya nüfusunun %15’inin uyuşturucu kullandığı bilgisine ulaşılmıştır. Egemen sistemin sürekliliği ve sermayenin hâkimiyeti için yapılan her türlü kirli işin meşruluğu, yine kendi tekellerinde olan kurumlar aracılığıyla icra edilip illegal yöntemlerle gizlenerek devamlılık kazanmıştır. Tabi ki bunların hiçbiri amaçsız olmadığı gibi sonuçsuz da değildir. Gün geçtikçe tanımı genişleyen, güçlenen yoz-

laşma kavramının en can alıcı tuzaklarından biri olan uyuşturucu, kendi dengesini korumak isteyen sistemin denge bozucu bir silahıdır. Kadını metalaştırıp ticari “mal” olarak pazarlayan fuhuş gibi, toplumun genelini, özellikle gençliği ve çocukları hedef alan uyuşturucu da aynı etkiyi yaratarak, toplumu öncelikle etkisizleştirir, sonrasında da tepkisizleştirerek, sorunlar karşısında, kendisinden izole edilmiş sadece tüketen ve üretim bandının bir maddesi olarak tükenen nesneler haline getirmeyi amaçlamaktadır. Karanlık sokakların akşam pazarlarında tüketilen ve para babalarının alem sofralarına meze olan kadının durumu, bir ihtiyacın gereği olarak sıradan görülüp normal karşılanmaktadır. Toplumun tepkisini çekmemek adına fuhşa karşı mücadele yürüttüklerini ifade edenler kadını saldırının odağı haline getirmişlerdir. Temel etkenlerin ortadan kaldırılması için değil de fuhşu yapan kadının suçlanması da buna yönelik çözümün sahte olduğunu göstermektedir. Uyuşturucuya yönelik sözde mücadelede ise uyuşturucu tacirlerinin, patronlarının değil de çoğunlukla kullanıcılarının hedef alındığı teşhir edildiği ya da uyuşturucu tüccarlarının en küçük birimi olan maşalarının yakalanıp, şebekelerinin ortadan kaldırıldığı şekliyle ifade edilmektedir. Asıl büyük vurgun ise yine bu operasyonlarla yapılmaktadır. Bu ticaretin egemenler eliyle tekelden yapılması ve büyük finans kaynaklarından olması, işin can alıcı kısmıdır. Sistemin devamlılığı için, madde bağımlılığının yarattığı fayda, eldeki “mal”lardan kâr elde etmek, halkı ehlileştirmek ve dolayısıyla da sistemin geleceği ve ömrü için yatırım yapmak için kullanılmaktadır. Sınıfsal ve ulusal baskının yoğun olduğu bölgelerde sık görülen ve gittikçe artan uyuşturucu kullanımı ve bağımlılığı, sistem eliyle hatta direkt onlara bekçilik yapanların direktifiyle yaygınlaşmaktadır. Yoksulluk ve baskıyla terbiye edilen halklara çeşitli mutluluk kaynakları sunarak onları dünya nimetlerinden mahrum etmeme çabası, gelecek işgal ve hâkimiyet senaryoları için bir yatırımdır. Metropollerdeki emekçi semtlerde saldırılar sadece fiziki ve ekonomik olmamaktadır. Birahane ve barlarda eğlence aracı olarak kullandıkları kadınlar ve dünyayı tozpembe yapıp dertleri unutturan maddeler de, başta emperyalistler olmak üzere tüm kapitalist ve uşak ülke egemenlerin silahları arasındadır. Sistem karşıtlığının ve muhalefetin yoğun olduğu her yerde bu tür saldırılar daha fazla ve çeşitlidir. Sınıflı toplumların yoksul emekçilerine reva görülen, zulüm ve sömürüye kaynaklık eden büyüme ve hâkim olma siyasetinin her türden yıkıcı ve gerici silahı karşısında halkların da ortak silahı insanca ve onurlu bir yaşam için örgütlü mücadeledir. Toplumu yozlaştırarak sorunlarından soyutlama ve her türlü bilinç bulanıklığını toplum kültürü, alışkanlığı yaparak, bireysel özgürlükler adı altında bütün sapkınlık ve hastalıkları yayma gayreti sistemin sinsi silahlarındandır. Bunun bilincinde olup hareket halinde olmak geleceği de bugünden kurmanın tek yoludur.

SAYI

8

15


SAYI

8

Avrupa Demokratik Kad›n Hareketi (ADKH), Fransa, ‹sviçre, Avusturya, ‹ngiltere ve Almanya`dan kat›lan kad›nlarla 3. Kurultay›’n› 12-13 Nisan 2OO8 tarihinde Stuttgart’da gerçeklefltirdi. 2. dönem genel konseyinin ça¤r›s› üzerine toplanan ADKH, planlanan gündem maddeleriyle iki günlük program çerçevesinde kurultay›n› sonuçland›rd›. “Kad›n›n Kendine ve Eme¤ine Yabac›laflmas›”, “Cinselli¤ine ve Bedenine Yabanc›laflmas›, “Entegrasyon ve Yabanc›laflma” bafll›klar› alt›nda yap›lan sunumlar›n ikisini sizlerle paylafl›yoruz.

KADININ C‹NS OLARAK BEDEN‹NE YABANCILAfiMASI Toplumsal yaşamın her hücresinde kendini hissettiren ama gerek toplumun sahip olduğu bir dizi geleneksel, kültürel vb. alışkanlıklarla üstü kapatılan gerekse tartışıldığında farklı noktalara çekilerek özünden uzaklaşılan bir sorundur, kadının kendi bedeni ya da cinselliği.

16

Toplumların ilerleyişi ile birlikte kadının cinselliğine yaklaşımlar da değişimler göstermiştir. Ancak bunlar, özde değişikliklerden ziyade biçimsel farklılıklar olup, aslında kadın-erkek tüm toplumsal ilişkileri örgütleyen mülkiyet ilişkilerinin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen değişiklikler ve farklılıklardır. Anaerkil dönemin kadın tanrıçalarında cinselliğin kutsanması olarak ifade edilen çıplak kadın heykellerinin yerini, özel mülkiyet toplumlarında kadının cinselliği, her alanda kullanılacak bir nesne haline dönüştürülmüştür. Yani mülkiyet ilişkilerinden önce, kadın bedeni ve cinselliği türün devamı olma açısından üremeyi ve üretmeyi sembolize ettiğinden, kutsallık anlamını da içerisinde barındırırdı. Kadın bedeni ve özellikle de kadın cinselliğine vurgu yapan kadın üreme or-

ganları, dinsel ritüellerin araçlarıydı. Ancak kadın cinsiyetinin bütün kutsallığına rağmen sosyal yaşam içerisinde kadının ne derece özgür bir cinsellik yaşadığından kesin bir dille söz etmek mümkün değil. Buna rağmen; mülkiyet ilişkilerinin ortaya çıkışıyla birlikte kadın bedeni ve cinselliğinin de mülk olarak görülmeye başlandığı bir gerçektir. Kadının kendi cinselliği üzerinde söz hakkı olmayışı, mülkiyetin ortaya çıkışında miras varis hiyerarşisinde kadının bedeni üzerine kurulan denetimle başlamıştır. Miras denilen mülkiyetin devrinde erkek egemenliğinin devamlılığı aynı kandan, aynı soydan olma erkek çocuklarının olabilmesi kadının cinselliğinin denetim altına alınmasını beraberinde getirmiştir. Bu kadının kendi cinselliği ve bedeni üzerindeki en önemli yenilgilerinden birisidir. Kadın o günden sonraki tüm zamanlarda bu yenilginin kurbanı olarak, kendi cinselliğini kendi istek ve düşüncelerine göre şekillendirip yaşamaktansa, bedeninin kendisine ait olmadığını, onun sahibinin bir erkek (ve


nihayetinde bir büçalışır. Birçok Kadın zaten Lilit ve Havva şahsında tanrıya tün olarak topluülkedeki kürtaj mun) olduğunu yasağı buna karşı gelerek şeytanla özdeşleştirip günahkâr kıve o erkeğin lınmış ve kendi arzularının kurbanı olarak günah örnek göstekadının bederileceği gibi işlemiş ve Adem’i de kandırdığından ona hizmetle yaşadığımız nini kullanacağı güne kadar ezalandırılmak amacıyla cennetten kovulup dünya- Avrupa gibi korunması, coğrafyalarya suçunun cezasını çekmesi için gönderilmiştir. bastırılması ve da çocuk paO günden buyana kadın kendi suçunu affettidenetlenmesi gerasının azaltılrektiğini düşünerek ması ve çoğaltrebilmek için dinin buyurduğu şekilde bunlara zorunlu olaması da bununla ilkendini sınırlayarak, arzularını rak boyun eğdi. En basit gilidir. Diğer bir belirgin bastırmaktadır biçimiyle kadının kendi cinörnek ise vatan-millet adı selliğini bir erkeğe sunacağı emaaltında ırkçılıkla kadınlara, bu net olarak görmesi, kendi cinselliğine vatan için bir değil on evlat doğurttukarşı yabancılaşmasının da toplumsal yaşamdaki en rulmaktadır. Bu şekilde kadının ne kadar, ne doğurabelirgin biçimidir. Kadının kendi cinselliğine yabancı- cağı belirlenirken aynı zamanda kadının analığını hanlaşması sadece yaşamının belli bir evresinde ortaya gi koşullarda yapacağı da belirlenmektedir. Çocuğun çıkıp belli bir dönemini kapsamayıp, doğumla ölüm bakımı kadının üzerine yıkılır, kadın toplumsal ve kaarasındaki tüm yaşamı boyunca karşı karşıya kaldığı musal alandan kadın dışlanır ve bu alanlarda erkekleve kuşaklar boyunca devam eden bir durumdur. Kız rin varlığı kabul görür. Özel ve kamusal alan olarak böçocuğunun doğduğu andan itibaren cinselliğine karşı lünme, kadını kısıtlar ve geleneksel erkek egemenliğiayıp ve günahla terbiye edilmesi, onun cinselliğinin kö- ni yeniden üretir. tü ve utanacağı bir şey olduğu, tüm yaşamını kapsa- Kadının cinselliği üzerindeki denetimlerin en önemlisiyan bastırılmanın, denetlenmenin ve kadın olmanın ni hatta kadının kendisinin bile inanç adı altında baskı çok kötü bir şey olduğu gerçeğiyle yaşamasına sebep altına aldığı araç DİNlerdir. Dinlerin ortaya çıkışı anaolur. Genç kızlık döneminde katmerleşen cinselliği erkil dönemin tanrıçalarının toplumda kadını yücelten üzerindeki baskı; aile, akraba ve bilumum toplum tara- ve bir “erk” olarak kabul edilmesinin aracı olması, erfından kuşatılarak kimseyle paylaşmadığı cinselliği kek egemen toplumların örgütlenişinde de tanrıçalığın üzerinden değer görür. Bu şekillenişle evlilik kurumu tanrılara geçişi olarak şekillenmiştir. Daha sonraları içine itilen kadın, evliliğinin ilk gecesinde topluma bay- tek tanrılı, kitaplı, peygamberli dinler olarak toplumsal raklaştırılan gerdek çarşafındaki kanla toplum tarafın- yaşamın şekillendirilmesinde yasa olmuşlardır. Her ne dan kabul edilir; çünkü cinselliği sahiplenilmiştir artık. kadar dört büyük dinden özellikle islamiyet türban, Bundan sonra kadın, cinselliği ile ilgili kendi istek ve recm, sünnet vb. noktasında bugün yargılansa da tüm arzularından çok kocasına cinsel hizmet sağlamakla bunlar toplumların yaşamında bu dinlerden önce de yükümlüdür; cinsellikten korkuyor olsa da, hoşuna git- var olmuştur. Dinler aracılığı ile erkek yarı kutsal hak mese de kendisi bu cinsellikte ne isteyip istemediğini ve özgürlüklere sahip olurken, kadın tam aksine deneifade edemese de -ki; etmesi durumunda hakaret ve tim ve baskı altına alınmaktadır. Çıktıkları ilk günden dayakla karşılanacağı bir gerçektir- cinselliğini kocası- itibaren erkek egemenliğinin ihtiyaçlarına göre şekillena sunmak zorundadır. nip kadının cinselliğinin erkeği baştan çıkaran, onu yoSadece cinselliğinin bu şekilde kullanılmasının dışında kadın, doğurganlığı üzerinde de söz hakkına sahip değildir. Ne zaman ne kadar çocuk doğuracağına özellikle bizim gibi toplumlarda kendisinin karar vermesinden ziyade aile büyüklerinin torun sahibi olma, mürüvvetlerini görme ya da “kısır mı bu acaba” gibi baskılarla kendisine yöneltilen tepkileri azaltmaya çalışır. Kendisinin doğurganlığını gerçekte bir çocuk sahibi olmak istemesindense onu başkalarının kendisine yönelen baskısını azaltmak için kullanması doğurganlığına karşı yabancılaştırır kadını. Kadının doğurganlığına yabancılaşması sadece kocası ve aile büyükleriyle sınırlı değildir. Din, devlet, toplumsal kültür gibi erkek egemen kurumlarda kadınların doğurganlığı ile ilgili kurallar ve yasalar koyarlar. Bunlar kurumsallaştırılmış denetimlerdir. Devlet ülke için en uygun nüfusa karar verir ve aile planlama programlarıyla denetim altında tutmaya çalışır. Buna göre kadınları çocuk sahibi olması noktasında cesaretlendirir veya bundan alıkoymaya

lundan saptıran ve kadının sırf bundan dolayı aşağılanmasını, her daim denetim altında tutulmasını zorunlu kılan birer araçtırlar. Dinler, toplumu gerçek yaşamın sorunlarından uzaklaştırıp öbür dünyadaki cennet ve cehennem ikilemiyle uyuşturarak özel mülkiyeti ve erkek egemenliğini meşrulaştırmaktadırlar. Kadın zaten Lilit ve Havva şahsında tanrıya karşı gelerek şeytanla özdeşleştirip günahkâr kılınmış ve kendi arzularının kurbanı olarak günah işlemiş ve Adem’i de kandırdığından ona hizmetle cezalandırılmak amacıyla cennetten kovulup dünyaya suçunun cezasını çekmesi için gönderilmiştir. O günden bu yana kadın kendi suçunu affettirebilmek için dinin buyurduğu şekilde kendini sınırlayarak, arzularını bastırmaktadır. Tüm fiziksel özelliklerini yok edercesine kapatarak erkeklerin hedefinden çıkmaya çalışırken aslında cinselliğine karşı yabancılaştırılmakta ya da erkek egemenliğinin din adı altında uygulanan gazabından kendini kurtaramamaktadır.

SAYI 8

17


SAYI

8

Entegre olmam›z› istedikleri kültür “modern” bat› kültürüdür; çünkü kapitalizmin bat›da h›zla geliflimiyle birlikte dünyan›n merkezi Avrupa olarak görülüp “illeri” olan her fleyin kayna¤› olarak gösterilmekte. Avrupa merkezli bak›fl aç›s›yla dünya haritas› çizilmekte

18

CİNSEL TERCİHLER

Nedir bu cinsel çeşitlilikler?

Kadının kendi bedeni ve cinselliğine yabancılaşmasını sadece karşı cinsle ilişkisi ve doğurganlığı üzerinden tanımlamak, geleneksel kadın erkek ilişkisi üzerinden soruna yaklaşmak olur ki, bu da tek yanlı bir cinselliğin yaşanmasını örgütleyen sistemle aynı noktada buluşmak demektir. Varlıklarını ancak 1960'lardan sonra duyurmaya başlayan ama insanlık var olduğundan beri bir realite olan cinsel yönelimler ne kadar üstü kapatılsa da, yok sayılsa da gün geçtikçe kendini daha da hissettirerek toplumda kendilerine yer açmaktadırlar. Cinsellik bize öğretildiği gibi sadece kadın ve erkek arasında yaşanan bir ilişki olmadığı gibi, aynı cinslerin aynı cinslere veya her ikisine birden de yönelimlerini içermektedir. Toplumda kötü, sapıklık, hastalık vb. olarak damgalanan bu cinsel yönelimler, özünde topluma yöneltilen “normal” cinsel ilişkinin korunması ve devamının sağlanması için oluşturulan saldırılardır. Farklı cinsel tercihlerin dışlanmasında onları toplumsal, ideolojik ve yasal baskılarla ezmenin, sınırlamanın, sistemin kendisince maddi koşulları vardır. Kadınların cinsel olarak baskı altında tutulması, ailenin kapitalizm için temel öneminden kaynaklanmaktadır. Bir sonraki işçi kuşağını en ucuza mal etmenin, egemen ideolojiyi her kuşak yeniden üretmenin, mülkiyet ve miras ilişkilerini sürekli kılmanın temel aracı olan aileyi tehdit eden her şey kurulu sistemin yani kapitalizmin kendisini de tehdit etmektedir. Bundan dolayı insanlık tarihi boyunca kadın ve erkeğin cinsel ilişkisi dışındaki tüm çeşitlilikler yok sayılmıştır.

Heteroseksizm olarak bilinen ve her daim kabul edilen karşıt cinslerin birlikteliği dışında kalan cinsel yönelimler olarak tanımlanmaktadırlar. Genel olarak üç başlık altında toparlayacak olursak; gay, lezbiyen, tansseksüelite Daha çok hastalık olarak ya da gelişmemiş kişilikler olarak adlandırılan bu cinsel ilişki çeşitleri üzerine yapılan araştırmalarda, aksine bu kişilerin sağlıklı bireyler oldukları, psikolojik bir sorunları olmadığı da ortaya çıkmıştır. İnsan kız veya erkek çocuğu olarak dünyaya gelse de cinselliğin ne olduğu ve onu nasıl yaşaması gerektiğini toplumsal egemen şekillenişten öğrenmektedir. Fakat fizyolojik olarak kadın veya erkek oluşu onun salgıladığı hormonlarla belirlenmektedir. Fizyolojisiyle hormonlar arasındaki farlılıkların yarattığı bu cinsel çeşitlilik sistem tarafından benimsenmese de, toplum tarafından kabul görmese de cinselliğin yaşanmasında doğal tercihlerdir. Özellikle ergenlik çağında cinselliğini tanıma sürecinde kendini gösteren farklılıklar daha çok toplumsal şekillenişteki kadın erkek rollerine bürünmeyle bastırılır ya da hiç öğrenilmeyen bir evre olarak insanların yaşamlarını sürdürmede belirleyici olmaktadır. Çok da kabul görmeyip daha çok bastırılmaya ve yok sayılmaya zorlanan bu tercihler ya hiç yaşanmamakta ya da gizli yaşanıp açığa çıktığında kişilerin çevrelerindeki insanlar tarafından dışlanmasına, hatta işlerini kaybetmesine, hakarete ve şiddete maruz kalmalarına yol açmaktadır. Bununla sınırlı kalmayıp kimileri de cinsel tercihinin farklı olmasının öğ-


renilmesi sonucu kendisine yönelecek baskıların farkında olup tamamiyle kendini bastırmaktadır. İnsanların cinselliklerini nasıl ve kiminle yaşayacağına kendilerinin karar vermeyip-veremeyip bunların bastırılarak, dışlanarak toplumda yer verilmek istenmese de, kimi ülkelerde kilisede dini nikâhla evlenenler de vardır. Bir taraftan yok saydırılmaya çalışılıp bir taraftan da nikâh dahi yapabilecekleri kadar olanak tanıyan bu sistemin bu cinsel tercihleri kabullenişi ancak kendine tabi kılabildiği oranda kabuldür.

KADININ CİNSELLİĞİNİN PAZARLANMASI FUHUŞ VE METALAŞMA Kadının cinselliği üzerindeki yabancılaşması sadece erkek egemen toplumun onu denetim altında tutması ve doğurganlığını kullanması ile sınırlı değildir. Dünyanın birçok geri bıraktırılmış ülkelerinde törelerle, geleneklerle namus adı altında cendereye alınan kadının cinselliği, modern kapitalist ülkelerde cinsel özgürlük adı altında günü birlik ilişkilerle, tüketilirken, bu farklılıklara rağmen ortaklaşılan bir diğer nokta fuhuştur. Kapitalizm burjuva devrimleriyle geleneksel-feodal tabuları kırmış olsa da özde aile kurumu ve fuhuşla kadının cinselliği üzerindeki egemenlik devam etmektedir. Fuhuş, kadının cinselliğinin denetim altına alınarak erkeğin cinsel olarak “özgürlüğünün” toplumsal olarak kabullenilişidir. Aile kurumunun kutsallığı, kadının cinselliğinin denetim altına alınmasından ileri gelmektedir. Ki, bu denetim kapitalizm içinde olmazsa olmaz koşuldur. Aile kurumu ne kadar kutsal kabul edilip fuhuş ne kadar lanetlense de ikisi arasındaki benzerliklerde gene kadın cinselliği erkek egemenliğine sunulmaktadır. Birinde kadın sadece bir erkeğin cinsel hizmetkârı durumuna gelirken, diğerinde ise kadının cinselliği her erkek tarafından satın alınarak para karşılığında cinsel hizmetkârlığa dönüşmüştür. Fuhşu sadece kapitalizmle özdeşleştirmek kadının cinselliğinin özel mülkiyet tarihi boyunca iktidar alanlarından biri olduğunu da yadsımak anlamına gelir. Kutsal aile için cinselliği denetim altına alınmış kadının karşısına, cinselliğini satan, satmak zorunda kalan kadını koyarak namuslu ve namussuz kodlamasıyla eril sistemin devamlılığı sağlanırken, kadının cinselliğinin her alanda erkeğin hizmetinde olması da garanti altına alınmış olmaktadır. Fuhşun bugün gelmiş olduğu boyut, emperyalizmin dünya halklarına dayattığı açlık ve yoksullukla aynı boyuttadır. Artık sektör halini alan fuhşun en çok görüldüğü ülkeler yoksulluğun ve açlığın pençesinde boğuşan ülkelerdir. Kadınların sadece yaşamlarını devam ettirebilmek için cinselliklerini satmak zorunda kalışları, küreselleşen yoksulluk ve savaşlar, kadın ticaretini de uluslararası alana taşımıştır. Özellikle savaş ve işgal altındaki ülkelerde bizzat açlıktan kendi cinselliğini satmak zorunda kalan kadın ve kız çocukları (yanı sıra kadının cinselliğine yönelen her saldırı ve tecavüzlerle o ülke erkeklerinin onursuzlaştırılması da amaçlanır) fuhuş sektörünün beslendiği en

önemli kaynak durumuna gelmektedir. Uluslararası boyutta en yakın örnek 2006 Dünya Futbol Şampiyonası’nda binlerce kadının Almanya’ya getirilerek bu alanda hizmet vermesidir. Avrupa’dan Amerika’ya kadar birçok ülkeden erkeğin geri yoksul ülkelere sırf ucuzluk nedeniyle akını söz konusudur. Fuhuş, modern kapitalist ülkelerde, üniversitelerden genelevlere taşınan kadın potansiyelini de içine almaktadır. Herhangi bir açlık ve yoksulluk sorunu olmadığı gibi, yüksek okul bitirmiş akademik kariyer yapmış kadınların da bar ve genel evlerde cinselliklerini satarak para kazanma yolunu tercih etmeleri, emperyalizmin fuhşu bir meslek- iş’miş gibi, her kadının cinselliğini satabileceği bir özgürlük yanılsamasına hapsetmesinden kaynaklıdır. Kadının akademik kariyer yapmış olması şu veya bu üniversiteden fırlayıp genel evlere düşmesinde emperyalizmin bu yönlendirişi önemli bir etkiye sahip olduğu gibi, geleneksel erkek egemenliğinin kadının cinselliğine her alanda aynı yaklaşımı kadını daha kolay yönden para kazanmaya itmektedir. Kariyerinde ilerlemesi ve bunu cinselliğini kullanmadan başarmasının imkânsız olduğu koşullarda kadına cinselliğini satarak geçimini sağlamak daha kolay gelmektedir. Fuhuş sadece kadının cinselliğinin meta olarak kullanılması ile sınırlı kalmayıp erkeğin cinsel ihtiyacını fuhuş sektöründe satın alarak yaşaması da erkeğin cinselliğinin metalaşmasıdır.

SAYI

8

MEDYA VE KADININ CİNSELLİĞİ Kadının cinselliğinin pazarlanarak metaya dönüştürüldüğü ve yabancılaşmanın bu alanda gündelik yaşamımızın kopmaz bir parçası durumuna geldiği bir diğer alan ise medyadır. Medya cinsiyetçi ve eşitsiz ilişkileri yeniden üreterek bunu yaygın bir şekilde dolaşıma sokar. Kadının temsili üzerinden var olan tüm değerleri sorgulamadan olduğu gibi alarak onları yeniden ve yeniden üretir. Cinsiyetçiliğin ya da kadının cinselliği üzerindeki denetimin, iktidarlaşmanın ve yabancılaşmanın içselleştirilmesi için çalışmaların yapıldığı alan medyadır. Medya sürekli kadının kullanılan bir nesne ve meta olduğunu vurgular ve kadının yerinin ve statüsünün neresi olduğunu hatırlatan programlarla geleneksel ideolojinin devamlılığını sağlar. Reklâmlardan TV dizilerine, haberlerden gazetelere kadar kadının yeri sürekli bizlere anlatılmaya ve empoze edilmeye çalışılır. Reklamlarda kadın, satılmak istenen metalarla sürekli özdeşleştirilerek kadın ve çocuklar metanın bir parçası gibi topluma sunulmaktadır. Eş ve anne olarak aile kurumunun üstünlüğü ve kadının namus kisvesi altında terbiyesi ilk planda tutulmaya çalışılırken, çeşitli televole ve magazin programlarında kadın cinsel bir obje olarak işlenmektedir. Egemen ideolojinin denetiminde olan medya bir taraftan kadını anne ve eş olgusu üzerinden geleneksel rollere zorlarken, bir yandan da cinselliğiyle satışa sunduğu metanın yanında tüketilen kadın bedeni, -daha da açıktan porno filmleriylekadın özgülünde tüketilen cinsellik, günümüzdeki en önemli görsel fuhuş sektörü durumundadır.

19


VE KADININ CİNSEL ÖZGÜRLÜĞÜ

SAYI

8

Kadının cinselliği ve özgürlüğü konusunda karşısında bulunan engellerin kaynağı ve nedenleriyle birlikte ortadan kaldırılması ancak ve ancak kadının cinselliği üzerinde kendi iradesi dışındaki tüm denetim araçlarını geri püskürtmesiyle sağlanacaktır. Zira asırlardır kadınlar, cinsellikleri yüzünden ikinci sınıf insan konumuna düşürülmüş ve sadece bunun üzerinden değer görerek aile, toplum ve sistem üçgeninde kendilerini bulmaya zorlanmışlardır.

Cinselliğin iki kişi arasında doğal bir paylaşıma dönüşmesi tüm bu engelleri aşmakla mümkün olacaktır. Kadın kendi gerçekliğinin tarihsel ve toplumsal olarak farkına varıp eril sistemin kadın üzerinde yarattığı düşünce, davranış ve tahribatları sorgulamakla işe başlamalıdır. Kadının bu tahribatları açığa çıkartıp cinsel yaşamına yön vermesi kendi cinsel özgürlüğünün de başlangıcı olacaktır. Bu da kadın olarak cins bilincimizi geliştirip kendi özümüzü aramamız ve sınıflı toplumu sorgulamamızla mümkün olacaktır.

ENTEG RAS YON POL‹T‹KA SI VE YA BAN CI LAfi MA 1.Entegrasyonun Tanımı (sosyolojik tanım) 2.Göçmen ve Mültecilere Yönelik Entegrasyon Politikası 3. Kadın (göçmen ve mülteci) Entegrasyon Politikası’ndan Nasıl Etkileniyor? 4.Sonuç Bu başlıkta Avrupa’da yaşayan göçmen ve mültecilere yönelik sunulan entegrasyon politikalarının nedenlerini tartışmak istedik.

Sosyal ve kültürel entegrasyon: Göçmenlerin yerli kültürü öğrenmesi ve toplumsal hayata, düzene ayak uydurması, toplumsal katılım. Yani göçmenlerin, geleneklerinde, toplumsal değerlerinde(normlarında, törelerinde vs.) değişiklikler yaparak yerli kurumlara dahil olmaları.(Sosyal aktiviteler için kurulan dernekler gibi). Özdeşleşme ( aitlik duygusu): Göçmen bireyin kendisini yerli topluma ait hissetme duygusu.

Entegrasyon politikasıyla bize sunulan nedir? Kadın bu politikalardan nasıl etkileniyor?

Tüm bunlar hangi politik araçlarla uygulunmaktadır ve sonuçtan beklenen nedir?

Ayrıca kavram olarak entegrasyon ve yabancılaşma nedir, bunları açmakta yarar görüyoruz.

-Göçmenlerin yaşadığı topluma katılabilmesi için kişiliğinin sosyalizasyondan geçirilerek yeniden şekillendirilmesi,

1.Entegrasyonun Tanımı

-Yaşadığı toplumun dilini yeteri derecede öğrenmesi, dialog kurması ve dialoğa açık olması,

(sosyolojik tanım) Entegrasyon, Latince kökenli bir kavram olup Latincede “integer” olarak kullanılmaktadır. Sosyolojide ise “bir bütünün oluşturulması, yenileme, birleşme, bütünleşme“ anlamına gelmekte. Kavram olarak daha çok çeşitliliği içermektedir. Yani, salt bir toplumun diğer topluma entegresini içermez. Ancak biz burada konumuz gereği daha çok entegrasyonun sosyal içeriğini, argümanlarını ve sonuçlarını tartışacağız.

20

karşılık göçmenlerin de yaşadıkları toplumun dilini öğrenerek o toplumun sosyal kurallarını bilmesi gerekiyor.

Entegrasyon bir süreci ve politikayı içermekte. Bu süreci doğru işletebilmek için entegrasyonun aşamalarını, göçmenlerin ve yerli toplumun uygulaması gereken prensipleri ve birbirilerine karşı olan sorumlulukları doğru konulmalıdır. Entegrasyon, tek yönlü ya da tek bir tarafın uyması gereken kurallar dizgesi değil; yaşamın birlikte paylaşılmasında ortak sorumluluklar taşımaktır. Entegrasyonun doğru uygulanabilmesi kendi içindeki sosyolojik aşamalara bağlıdır. Bunlardan bazıları: Yapısal entegrasyon: Göçmenler yerli toplumun birer üyeleri olarak kabul edilmekteler.Toplumsal yapıya (pozisyona) kapılar açılıp eşit fırsatlar sağlanırken, buna

-Topluma katılabilmesi için belirli şartların, belirli yeteneklerin, bilgi, becerilerin olmasıdır. Buna karşılık yerli toplumun yapması gerekenler: -Göç ve göçmenlik olgusunu kabul etmesi, -İş alanı ve barınmanın sağlanması, -İyi kazançlı ve sürekli bir işin sağlanması (Bu aynı zamanda kişinin özgüven, sosyalleşme, prestij ve kişilik kazanmasını da sağlar.), -Yerli toplumun önyargı, ırkçılık, dışlama ve üstün kültür düşüncelerinden sıyrılması, -Eğitim ve öğretimde fırsat eşitliğinin sağlanması, -Göçmen çocuklarının entegrasyonunu sağlamak için okul öncesi (çocuk kreşleri) ve okul dönemi verilen eğitimin, birlikte yaşama kültürünü ön yargısız, tarafsız (bilimsel) vermesi Bunlar sağlıklı bir entegrasyon politikasının bilimsel gereklilikleridir. Diğer yandan bizim tartışmak istediğimiz nokta ise neye ve nasıl bir entegrasyon istendiğidir.


2.Göçmen ve Mültecilere Yönelik Entegrasyon Politikası Entegre olmamızı istedikleri kültür “modern” batı kültürüdür; çünkü kapitalizmin batıda hızla gelişimiyle birlikte dünyanın merkezi Avrupa olarak görülüp “illeri” olan her şeyin kaynağı olarak gösterilmekte. Avrupa merkezli bakış açısıyla dünya haritası çizilmekte. İlleri olan Avrupa’nın (kapitalizmin feodalizimden illerici yanını gözeterek) kültürüne bakalım: Amerika kıtasının onlara göre keşfi bize göre işgalinden başlayarak günümüze kadar uzanan Hindistan’ın, Afrika’nın ve diğer ülkelerin sömürgeleştirilmesinde bilindik bir argüman var; “Medeniyet İhracı”. Avrupa kültürünü taşımayan toplumların öncelikle “geri”, “amodern” gelenek ve alışkanlıklarını bir kenara bırakarak modern (üstün olan) kültüre uyum sağlaması isteniyor. Esas olan kültür örneğin Almanya’da “Leitkültür” (yöneten, egemen kültür) olarak tartışmaya açılmıştır. Leitkültür kavramını ortaya atan Bassam Tibi’ye göre Avrupa leitkültürü batı değerlerine göre yükseliyor. Yani 1789 Burjuva Devrimi’yle geçerli olan İnsan Hakları Bildirgesi’nin temel noktaları olan; demokrasi, laiklik, aydınlanma, insan hakları ve sivil toplum. Bu kavram, 1998’de Bassam Tibi’nin yazdığı bir kitaptan alınarak tartışılmaya başlanmıştır. Aynı yıl Zeit gazetesi “Deutche Leitkültür” (Alman üstün kültürü) olarak entegrasyon politikalarına yönelik bir makalenin içinde kullanmış. Zeit gazetesinin kavramı kullanış şekline bakalım. ”Entegrasyon zorunlu olarak bir parça asimilasyonu da içerir”, (“Der Kopf zählt, nicht das Tuch”, ZEIT 30/1998). CDU (Hristyan Demokrat Parti) Bu anlayışı 2000 yılında parlamentoda Alman kültürüne entegrasyon ve göç için şart koymuştur. Büyük oranda hedeflenen kendi kültürüne yabancılaşma, onu bir kenara bırakma yani bir yanıyla da asimilasyon anlamını taşımaktadır. Avrupa ülkelerinde, geldiğimiz coğrafyada olduğu gibi, direk bir asimilasyon yaşanmamaktadır; ancak uygulanan entegrasyon ve göç politikalarının amacı geldiği kültürü unutturmak, ”üstün” kültüre entegre etmek, dünyanın merkezini Avrupa olarak görüp Avrupa (Batı) kültürünü, Asya ve Afrika kültüründen üstün tutarak kendi içinde yabancılaşmayı sağlamaktır. Örneğin Almanya’da 1960’lardan beri adı değişse de Türkiye’nin Alman toplumuna entegrasyonu tartışılmakta. Buna rağmen bu ülkede doğup büyüyen kendini Almanca ifade eden üçüncü ve dördüncü kuşak dahi bir kimlik ve aidiyet bunalımı yaşamaktadır. Bu bunalım bile başlı başına kültürel yabancılaşmanın göstergesidir. Yabancılaşmanın insan üzerindeki etkisini derinlemesine inceleyen Eric Fromm’a göre yabancılaşmış insan, hem diğer kişilerden hem de kendisinden kopmuştur, aynı zamanda benlik duygusunu da yitirmiştir. Dahası, toplumla ‘uyum’ içinde yaşayan, işini benimsemiş ve mutlu bir robot haline gelmiş yabancılaşan insan, bilinmeyen ve görünmeyen bir otoriteye itaat etmekte ve denetleyemediği yasaların yönetimi altında yaşam sürmektedir.’’

3. Kadın (Göçmen ve Mülteci) Entegrasyon Politikasından Nasıl Etkileniyor? Entegrasyon konusu tartışılırken ve düzenlemelere gidilirken en çok gündeme gelen nokta “kadın sorunu”dur. Özellikle Ortadoğu kökenlilerin entegrasyonu söz konusu olduğunda bolca kadın ve töreler, din ve gelenekler altında ezilmişlik argümanı kullanılmaktadır. Bu nedenle kadının entegrasyonunu kolaylaştıracak özel kurumların açılması desteklenmektedir. Bu argümanlarda döne döne vurgulanan bakış açısı Ortadoğulu kadınların “batılı kadınlar”gibi olmadığı için ezildiğidir. Sunulan örneklerle gösterilen çözüm, batılı hemcinslerimize dönüşmemizdir. Sorunun nedenlerinden bazıları doğru tesbit edilmişse de sunulan çözüm önerisi yanlıştır.

SAYI

8

Batılı kadına oranla daha fazla baskı altında tutulduğumuz ve ezildiğimiz doğrudur; ama bunun nedeninin batılı kadın gibi olup olmadığımız noktası, tartışılmaya muhtaç. Mutluluğun ölçüsünün arzulanan her şeyin alınabilmesine indirgendiği, yapay bir özgürlüğe sahip, tüketim açlığı çeken, cinselliği hayatın her alanında; sokak bilboardlarından, televizyon reklamlarına tüketilen bir metaya dönüşmüş olan batılı kadının ne kadar kurtulmuş ve özgür olduğuysa apayrı bir tartışma konusu. Bir diğer dikkat çeken nokta da kadına yönelik danışmanlık hizmetlerinde çalışan, bu politikanın propagandasını yapanların daha çok yine Ortadoğulu kadınlar olması.... Entegrasyondan sorumlu kurumlarda yer alan bazı kadın çalışanların entegrasyonunun gerekliliğini anlatırken Türkiyeli kadının çocuk eğitimini bilmediği bu noktada batılı kadını örnek alması gerektiği vurgulanmış ve Alman hemcinslerimizin sahip olduklarına sahip olmak istiyorsak onlara benzememiz gerektiği öğüt verilmiştir. Bu örnekteki gibi entegrasyon dairelerinde ve sivil kurumlarda çalışanların çoğu Türkiyeli... Aynı dili konuşuyor, aynı kültürden geliyoruz. Entegrasyon adı altında bizi kendimize yabancılaştırma faaliyeti, bize benzeyen kadınlar aracılığıyla yapılıyor. Onları ‘ yabancı’ görmeyelim ki bizi kendimize yabancılaştırabilsinler.

4. Sonuç Üstün kültür olarak anlatılanlar kapitalizmin hakim kültürüdür. Sosyolojik olarak entegrasyon kavramına karşı çıkmak elbette mümkün değil. Ancak bu kavramın bir toplumu ya da bireyi kapitalist sistem içerisinde nasıl eritileceğine yönelik politikalara alet edildiğinde, kavramın alet olduğu politikayı tartışmak durumunda kalırız. İnsanlığın ve özelde kadının özgürlüğü için mücadele eden kurumların sorunun kaynağını doğru tespit etmesi gerekir. Dün olduğu gibi bugün de kadını köleleştiren ana unsur kapitalizm ve onun kültürüdür. Kapitalizm insanı ekonomik güçlerin objesi haline getirmiştir. Günümüz toplumunda insan da “yapay bir özgürlüğe sahiptir ve yapay bir kişliğe bürünmüş durumdadır ”

Avrupa Demokratik Kadın Hareketi

21


SAYI

8

“A‹LEYE MAHSUS”TUR (BAfiKA) TECAVÜZCÜ G‹REMEZ!

“Gerçek ac›y› tan›d›m yaraya de¤dim bir cehennem tafl›d›m omuzlar›mda san›rd›m açt›m gözümü ki dünya cehennemden öte cehennem... Utand›m.” Gülten Ak›n

SG S‹BEL ÖZBUDUN

O 22

lay herkesi irkiltti. Oysa lanet olsun, öylesine beklenilen, öylesine ürkütücü şekilde vaka-i adiyedendi ki… Çocukluk yaşlarını geride bırakmış her Türk kadını ve erkeği, bu ülkede tek başına otostop yapan bir kadının yüksek tecavüz riski altında olduğunu bilir. Sanırım ülkeyi tanıtan turizm rehberlerinde de kayıtlıdır bu risk. Bu nedenle de Türk ya da turist, kadınlar, Türkiye’de şehirlerarası yollarda yanlarında bir erkek olmadan pek otostop yapmazlar.

Aslına bakılırsa, Türkiye’de risk altında olan kadınlar, yalnızca otostop yapanlar değil… Hatta yalnızca kadınlar da değil. Kız-erkek çocuklar, yaşını doldurmamış bebeler… Bu nedenledir ki, Türkiye’de kadınlar hava karardıktan sonra sokaklarda pek, tek başlarına, dolaşmazlar… Yalnız yaşamaktan mümkün olduğunca kaçınırlar… Çocuklara yabancılardan uzak durmaları, sıkı sıkıya tembihlenir. Mümkünse sokağa yalnız salınmazlar… Yani tehlikelere karşı önlem alınır… Ama işte o kadar… Yoksa ‘tehlike’nin neden var olduğu, nasıl baş edilebileceği, tehlikeyi yaratan koşulların nasıl değiştirilebileceği üzerine pek kafa yorulmaz…


hat bırakılacaktır. Ama kadın ailenin ‘koruyucu hâlesi’nin dışına çıkmayı, iki ayağı üzerine tek başına dikilmeyi seçtiğinde, işin çehresi apansız değişir. Bir kadın ‘aile kadını’ değilse, ‘hiç kimse’nin kadınıdır - yani üzerinde bir ‘kavil’ yoktur; herkesin (buradaki ‘herkes’ erkeklerdir tabii ki) erişimine açıktır; o, ‘mubah’tır… Daha da çarpıcısı; kimsenin ‘aile’si olmayan bir kadına yönelik cinsel şiddet, herhangi birinin ‘namus’una hâlel getirmediğine (çünkü ‘namus’, kadın için bireysel bir erdem değildir; ancak ‘aile’ bağlamı içinde -yani babaya, erkek kardeşe ya da kocaya ilişkin olarak- bir anlam kazanır; tek başına olan, yani ‘aile’ olmayan bir kadın için ‘namus’, ilişkinsiz bir kavramdır…) yani erkekler-arası zımnî ‘kavil’i bozmadığına göre, suç da olamaz.

(Oysa işin paradoksal yanı, ‘tehlike’nin yalnızca ‘yabancılar’dan kaynaklanmadığıdır. Türkiye’de kadın ve çocuklara yönelik taciz/tecavüz olaylarının yabana atılamayacak bir bölümü, ‘tanış’, ‘yakın’ erkeklerden, hatta ‘aile efradı’ndan gelmekte… Hâl böyle olunca da, ‘yabancı’lara karşı alınan bütün o tedbirler, şehirlerarası yollarda otostop yapmamalar, hava karardıktan sonra sokağa çıkmamalar, tek başına yaşamamalar, çocukları tembihlemeler… etkisiz kalmakta… Dahası, ‘aile’ patentli cinsel şiddet, iç bulandırıcı bir suskunlukla karşılanmaktadır; akrabalar, mahalleli, -intikâl ettiğinde- karakol ve mahkeme tarafından…) Ve işin sırrı galiba buradadır: Kadın ve çocuk, birer ‘kişi’ değil, ‘aile kurumu’nun vesayeti/himayesi altındaki varlıklardır, Türk(iye) insanının gayrıresmî zihniyetinde (yakın zaman öncesine dek ‘resmî’sinde de: cinsel suçları ‘aileye karşı suçlar’ başlığı altında ele alan TCK değiştirileli daha ne kadar oldu ki?)… Aile, kolun içinde kırılacağı ‘yen’dir, kadın ve çocuğu, ama özellikle kadını bir kutsallık, bir dokunulmazlık hâlesiyle donatır… Aile kadını ‘sahipli’dir; erkekler dünyasındaki dile getirilmemiş uzlaşıya göre, sahipli kadına sahibinden başkası ‘dokunamaz’. ‘Bacı’, ‘yenge’ ya da ‘bayan’ olarak sonsuz bir erişilmezlik içerisinde masum ve erdemli kalabilir o. Tabii bu ‘kavli’ bozacak ‘hafifliklerden’ kaçınması, ‘sahipli’ olduğunu hiçbir zaman aklından çıkartmaması ve karşısındakine de her zaman hissettirmeyi bilmesi koşuluyla… Bu koşullar altında, kamusal alana çıkmak zorunda kaldığı sınırlı anlarda bile, lokantalardaki ‘aileye mahsus’ kısımların, otobüs koltuklarındaki ‘bayan yanları’nın, trenlerdeki ‘kadın kompartmanları’nın koruyuculuğu altında, ra-

SAYI

8

Bütün bunlar, tabi ki bu ülkede her erkeğin potansiyel ya da aktüel ‘tecavüzcü’ olduğu anlamına gelmiyor. Ama ‘Barış Gelini’nin kurbanı olduğu zihniyet haritası, kültürel şablon, kabaca böyle. İşin paradoksal ve sonuçları bu denli acılı olmasa üzerinde sayfalarca mürekkep tüketilecek, saatlerce şehvetle konuşulacak ‘sanatlı’ ve trajik yanı, iki zihniyet dünyası arasındaki korkunç mesafe… Bir tarafta, fena hâlde Hıristiyanvarî bir ‘çile’ imgesi; “İsa’nın (bakire) gelini” çağrışımına dayandığı ölçüde ‘kutsal’laşıp dokunulmazlaştığını düşünen bir barış/selamet misyoneri… Öte yanda, üzerinde gelinlik, kendisine el eden ‘kocasız’ kadının ‘profanlığı/ihlal edilebilirliği’ konusunda temrinli, saldırganlığı ‘meşru’(laştırılmış) bir erillik… ***** ‘Pipa Bacca olayı’ üzerine büyük tartışma patlak verdi, kamuoyunda. Kanımca işin bir ilginç yanı da, bu tartışma(lar)daki saflaşmalar: “Rezil olduk/niye rezil olalım ki, dünyanın her yerinde böyle şeyler oluyor” eksenli ‘ulusal’ özgecilik; “işte erkekler böyledir/canım her erkek tecavüzcü değil ki” eksenli ‘cinsiyetçi’ yüzeysellik, “cezaları arttıracaksın/cezalar yeterli, ama yargıçların zihniyeti değişmeli” eksenli hukuksal indirgemecilik… Özetle sorunu, giderek kesifleşen toplumsal/kültürel karmaşalarımız alanına yerleştiren pek çıkmadı. Oysa gazetelerin üçüncü sayfalarından üzerimize saldıran haberlere bakacak olursak, toplumsal/kültürel patolojimiz gitgide derinleşiyor… İşsizlikle, pahalılıkla, geçim derdiyle, köşeye kıstırılmışlıkla, yetersizlik duygusuyla karşı karşıya kalan ‘kışkırtılmış erillik’, ‘kültürel mubahları’ üzerinde boşaltıyor hıncını. ‘Aile-dışı’ kadınlar olduğu kadar, kendi ‘mahremi’, yani ‘ailesi’ olan kadınlar ve çocuklar üzerinde de… Yani ‘elinin altındakiler’ üzerinde… ‘Yukarısı’ karşısında çaresizleştikçe, ‘aşağısı’ karşısında saldırganlaşıyor… El kadar bebeler tecavüze uğruyor, vücutlarında sigara yanıklarıyla sokağa terk ediliyor; buluğa ermemiş kız ve erkek çocukların organları parçalanıyor ve her gece evlerden kadın çığlıkları yükseliyor… “Peki ya ne yapmalı?” dediğinizi duyar gibiyim… Ceza yasalarının değiştirilmesi, cezaların ağırlaştırılmasının kendi başına bir deva olmadığı/olamayacağı

23


SAYI

8

Kadın ailenin ‘koruyucu hâlesi’nin dışına çıkmayı, iki ayağı üzerine tek başına dikilmeyi seçtiğinde, işin çehresi apansız değişir. Bir kadın ‘aile kadını’ değilse, ‘hiç kimse’nin kadınıdır yani üzerinde bir ‘kavil’ yoktur; herkesin (buradaki ‘herkes’ erkeklerdir tabii ki) erişimine açıktır; o, ‘mubah’tır… açık - kadın hukukçular bu konuda ısrar etseler de. Sorun polisin, yargıcın eğitilmesi, ‘kadın sorunları’na duyarlı hâle getirilmesiyle de halledilebilecek kertede kolay değil…

24

Kanımca çözüm, çok daha derinlemesine, çok daha geniş kapsamlı, köklü ve üç ana veçhesi olan bir ‘dönüştürme’ edimini içeriyor… Veçhelerden birincisi, kadın(lar)ın ‘aile-içi ya da dışı’, cinsel ya da değil, her türlü eril şiddet ya da şiddet tehdidi karşısında, iki ayakları üzerinde durabilecekleri maddî-manevî donanımın, özgüvenin sağlanması; yani ataerkinin geleneksel ya da modern tüm versiyonlarıyla mücadele etmelerine olanak veren, kişiliklerini güçlendirecek bir donanım sağlayan bir eğitim; insan onuruna uygun, bağımsız bir geçimi olanaklı kılacak gelir getiren bir iş; genelde insanlar, özellikle de kadınlar arası dayanışmacı toplumsal ilişkilerin, yaşam koşullarında köklü dönüşümleri harekete geçirecek ve denetleyecek örgütlülüklerin desteklenmesi; kadınların tüm karar alma mekanizmalarına eşit katılımının, kamusal yaşamın tüm alanlarındaki mevcudiyetlerinin teşviki… Başka bir deyişle, ‘Kadınların Kurtuluşu’ perspektifinin içerdiği her şey… İkinci veçhe ise, tüm bir toplumun rehabilitasyonu, zih-

niyetlerin dönüştürülmesi ile ilgili; erillik ile dişillik arasındaki kültürel mesafenin azaltılmasına, her iki cinsiyetin birbirlerini tamamlayıcı ve denk olarak algılamalarına, özellikle erkeklerin cinselliği sonunda zafer kazanılacak bir savaş/fetih olarak değil de, rızaya dayalı, özgürce paylaşılacak bir insan sıcaklığı; kadınlarıysa ‘aile’ kategorisi içinde değil, kendileriyle eşit haklara sahip ‘kişi’ler olarak görmelerine yönelik formel ve informel eğitim süreçlerinin devreye sokulması; kadın bedeninin bir teşhir nesnesi, üzerinden kazanç sağlanabilecek pornografik bir meta ya da örtülerek denetim altında tutulabilecek bir ‘has bahçe’ olmadığı bilincinin yaygınlaştırılması; cinselliğin ‘yasak’lar, ‘ayıp’lar, ‘günah’lardan soyularak ‘insanîleşmesi’; yani toplumsal cinsiyete ilişkin algı ve rollerin eşitlikçi bir tarzda dönüştürülmesi ya da geleneksel ya da modern ataerkilliğin zihinlerde yarattığı deformasyonların giderilmesi yönünde ısrarlı, inatçı bir ‘kültürel savaşım’… ‘Ya üçüncü veçhe’ mi? Tabi ki, tüm bu dönüşümleri olanaklı kılacak, toplumdaki her türlü sömürü ve tahakküm ilişkisini ortadan kaldırmaya yönelik, eşitlikçi-özgürlükçü bir devrimci atılım… Başka türlüsü de, emin olun, mümkün değil…


Omur boyu sure" hayatta halma miicadelesis

SA YI

8

Guney Afrika'da kaYlt dl~1 sektorde ,

* uney Atrika'run Hint Okyanusu kiyrsrndaki liman kenti Durban sahilinde, siyah bir delikanil tekerlekli dondurma tezqahrru yolu boyunca itiyor. Kar~ldan gelen rneslektaslanna yol vermek icin, birkac metrede bir kenara cekilrnesl gerekiyor. Haftalarca 0 otel senin, bu otel be-

nim, i$ aramrs: ama artik hie i~ yak. Bes kisilik bir ailesi var ve bir dondurrnacmrn gunluk ortalama 10-13 Euro kazanciyla bu aileyi gegindirmeye cahsiyor, Cadde ustunde van yana dizili cok sayida isportaci kadirun onunden gegerek ilerliyor dondurrnaci. Kadmlann srrti, deniz tarafmdaki lunaparka ve fastfood restoranlanna donuk. Restoranlar arasindan gegen dar sokaklardan sahile iniliyor. Tatil kentinin pahah, parlak otelleri,

25


SA YI

8

satrcilann karsistnda yukseliyor. Kadmlar, ustaca yapilrrus boncuk takrlar, argO sepetler, tlg i!?iortuler, suslu bebekler ve hemen tarnarm elisi daha bircok sey satIYOr. Kuskusuz egzotik bir manzara; tezgahlan dolasirken gozu satrcilan gormeyen cok sayida turist icin. Kadmlann bazrsi ayaklanru uzatmis, hareketsizce verde oturuyor. Baz.si ise yuzukoyun bir ortUye uzanrrus, basi ellerinin arasmda. Birkac tanesi sessizce elisine devam ediyor.

26

Mutsuzluk, kadere teslim olmustuk ya da sabir kadtnlann yOzOne ad eta islenrnis gibi. Bir de gegmek bilmeyen gOnlerin verdigi bikkmuk. Aksamlannda onlerinde turistlerin zengin sofrasmdan kalan birkac gevrekten baskasiru buiamadiklan, 3 veya 4, belki bazen 5 Euro kazandiklan gunler. Kadtnlar sabah sekizle dokuz arasrnda siyah plastik tenteleri kuruyor ve mallan-

rn torbalardan cikanp diziyor. Hasir kapII stantlarda sabit bir yer sahibi olanlar, ayncalikh sayrhyor, "Gogo", Zulu dilinde ninelere boyle sesleniliyor, da bunlardan biri. Basmda geleneksel basortusuyle ufak tefek, zayrf kadrn, "bblgesi"ne haddinden fazla yaklasan bir rakibi -bir gazoz satrcrsrru- enerjik bir hareketle kovaIIYor. Gogo'nun qercek adt Jabulisiswe Manqele. Ya$1 78. 25 ytldan Iazladtr sokaklarda satrs yapryor. "Eskiden" diyar, "kadrn sendikasi SEWU bu tenteli tezgahlan 1997'de kabul ettirmeden once, rOzgar, gOne\? ve yaz yagmurlan altmda cok csktik. Hava sarttanna karst tamamen korunrnasrzdtk. Sayrsiz kez kent meclisine sikayete gittik, ama sorunlanrruzi duymak bile isterniyorlardr." UsteliK yeterince sarun vardr: Tuvalet ve akar SU, mal depolayabilecekleri bir yer yoktu; hepsinden once ticaret ya da satl$ yapmak konusunda bir sey bilmiyorlardr. Kronik hale gelen yoksulluk ise en

"Ben sadece tuvalet lcin biriktiriyor gibiyim. Para, sifonu ceker cekmez amnda gorunrnez oluyor" diyerek gOluyor. Elinde bir geceden daha fazla

para tutamadigmr, zaruri thttyaclar lcln harcadignu anlanyor: "lste bu yuzden dalma, tuvalet benim

bankarndtr, derim. Cocuklanm her zaman sifonu

ceker"


toplayıcısı ve telefoncu olarak. Erkekler, hamallık, araba yıkama, kunduracılık veya canlı reklam panoluğu gibi işler yapıyor. Ancak kayıt dışı sektörde tartışmasız çoğunluğu kadınlar oluşturuyor. Güney Afrika Çalışma Bakanlığı’nın (1996 yılı) verilerine göre Afrikalı kadınların yarısı (“Asyalılar” ve “beyazlar” hariç), kayıt dışı sektörde çalışıyor. Buna karşın erkeklerde oran %17. Kayıt dışındaki kadınların ortak yanı, hiçbir zaman kayıtlı sektörde iş bulmalarını sağlayacak bir eğitim görme fırsatı bulamamış olmaları.

SAYI

8

Tıpkı Jabulisiswe Manqele gibi. Henüz genç bir kadınken kocası hasta düşünce, onu ve üç çocuğunu geride bırakarak, memleketi Kwa Zulu’daki Mampumula’dan, daha iyi bir yaşam elde etmek umuduyla kente gelmişti. Ama bunu nasıl sağlayabilecekti? “Malavili bir sevgili bulmayı denedim.” diyor ve kıkırdıyor, “Yabancı ülke erkeklerinin çocuk yapmadıkları söylenirdi.”. Şimdi bütün yaşadıklarına gülüyor, oysa o zamanlar çok acı vermiş. Tabii ki Malavili liman işçisinden çocukları olmuş. “İlk üçten başka, tam sekiz tane! Biz kadınlar için çekecek çok dert var!” diye yakınıyor. 13 yıl sonra ikinci kocası Gogo’yu terk edince, çocuklarını tek başına yetiştirmek zorunda kalmış. Aileyi, ekmekle ve hizmetçilik yaptığı beyaz evin artıklarıyla beslemiş. 48 yaşına geldiğinde, eviyle işi arasındaki uzun otobüs yolculuklarında yün başlıklar örmeye başlamış Gogo. Bir işportacı ördüklerini sahilde satıyormuş. Böylece gelirini biraz artırmayı başarmış.

kötüsüydü; hala da öyle. Hiç para biriktirip biriktiremediğini öğrenmek istediğimde, Gogo’nun cıvıl cıvıl gözleri gözlük camlarının ardından şaşkınlıkla bakıyor: “Ben sadece tuvalet için biriktiriyor gibiyim. Para, sifonu çeker çekmez anında görünmez oluyor” diyerek gülüyor. Elinde bir geceden daha fazla para tutamadığını, zaruri ihtiyaçlar için harcadığını anlatıyor: “İşte bu yüzden daima, tuvalet benim bankamdır, derim. Çocuklarım her zaman sifonu çeker.” diye ekliyor. Diğer kadınların durumu da bundan farklı değil. Çaresizlik yüzünden, dünyanın her yerinde yoksulların başvurduğu bir tasarruf yöntemi bulmuşlar. Durbanlı işportacı kadınlar, dönüşümlü olarak kullandıkları ortak fona “piyango” adını veriyor. Her kadın fona günde 1 Rand yatırıyor ve sırayla her üye on günde bir bu parayı topluca alıyor. “Böylece elimize en azından on günde bir daha fazla para geçmiş oluyor” diyor Gogo. Karşılıklı yardımlaşma kayıt dışı sektörde ayakta kalma stratejilerinin bir parçası. Bu nedenle de işportacı kadınlar “hayatta kalmayı başaranlar” olarak adlandırılıyor. Tıpkı bir şekilde sokakta hayatını kazanan diğerleri gibi; berber, sebze veya sandviç satıcısı, atık kağıt

1970’te ise bu sefer kendisi sahil yolunu mekan tutmuş. Zaman zaman hapse düştüğü olmuş, çünkü beyazların cenneti, 80’li yılların ortalarına kadar siyahlar için yasak bölgeydi. Yine de, hayatta kalmanın bu yürekli ustası, bütün çocuklarını okutmayı başarmış. Buradaki birçok kadın gibi, o da en çok bundan dolayı gurur duyuyor. Kadınlar çocukları sorulduğunda, otomatik olarak sadece yaşlarını değil, aynı zamanda öğrenim derecelerini de sayıyor. Çünkü buralarda kendilerini paralamalarının, eziyet çekmelerinin tek hedefi, çocuklarına daha iyi bir hayat sağlamak. Ve “Gogolar”ın birçoğu artık torun sahibi olduğundan, bu kez de onlar için her gün sahile gelmeye devam ediyor. Kırsal kesimde yaşayan kadınların işi kentlerdekilerden daha zor. Bu kadınların üçte ikisinin hiçbir geliri yok. Durban’dan 60 km uzaktaki İnanda’da yaşayan Henrietta Myeza, toplumun el uzatmadığı bu kadınlarla ilgileniyor: “Çalacak bir kapımız yok. Oysa buna çok ihtiyacımız var!”. Sonra fısıltıyla devam ediyor: “Parmaklarımızın ucunda yürüyoruz, çünkü korkuyoruz! Kormuş birine kim yardım edebilir? Eğer içeri girebileceğin bir kapı, ‘Gel, otur ve anlat’ diyen birisi yoksa, sana kim yardım eder?” 60 yaşlarında, şişmanca bir kadın olan Henrietta Myeza, evde, döşemenin üzerinde oturuyor. Biraz önce eski, mekanik dikiş makinesinde “sihirli” elleriyle yarattığı her şeyi etrafına yaymış: Okul önlükleri, eski elbiselerden diktiği kazaklar, patchwork yatak örtüleri. Bana kullanılmış naylon torbalardan yaptığı paspası gururla gösteriyor.

27


SA YI

8

Henrietta enerji dolu. Becerilerini kornsu kadmlara aktanyor. Ve hep daha iyi bir gelecegin hayalini kuruyor, kucuk bir 'fabrika'nm. Ona heyecan veren bir f?ey bu: "90k sayrda iyi dikif? makinesi olsun isterdim. Diki~ makineleriyle dolu bir fabrika. Ve ben makine siralan arasindan yOrOyorum. lste benim hayalim bu!" Henrietta, hayal kurmaktan oteye pek qecernezken, Manqele isteklerinden birini geryekle~tirmi~ bile. Yaslihk gOnlerinde yeniden agrenim qorrneye baslarrus: Kadm sendlkasi SEWU'nun ayarladrq: bir ingilizce kursuna gidiyor. Manqele sendikarun kurucu Oyelerinden. "Cok sey bgreniyorum" diyor cosku icinde, " 'washing' 'elbise yikamak' demek, 'wash up' ise "bulaf?lk yrkarnak'". Yeni agrendiklerini derhal evdeki altl torununa aktanyor. Boyleco ilk adimlar atrlmrs oluyor. Manqele'yi aksam uzeri Umlazi'deki evine blraktlglmda, O~ gbzlO, tipik evi gasteriyor bana. iki ilave oda henOz insa halinde. Eger para artuabilirse, yeni tas satrn alacak. Beni davet ettigi esnada, evde alti torunundan ikisi ve gelinlerinden biri var. En kOyOk torun Samgei elinde bir kara tahtayla geliyor ve: ustune ismini yaziyor. Manqele hayrannk i~inde; cunku kOyuk krz henOz okula gitmiyor. BOyOkannesindeki akil ve biuncten bir seyler alrms olmah.

Dlrenls: GOney Afrika'nm kadm

sendlkasr, SEWU "Kendi Hesabma Cahsan Kadmlar Sendikasr'run (SEWU) burosu, Durban'daki buyuk ahsverls pasaimm ikinci katmda, Bu bblge, Warwick Caddesi boyunca uzanan kalabalrk bir ahsverls alam. Beauty ve Patience, ondeki buyuk konferans odasmda, uyelerl blrkac gOn sonraki Workshop'a hazjrlarken, diger kOyuk odada alt: kadrn ingilizce dersi yapryor. Beauty ve Patience SEWU bOlge bOrosunun sOrekli calisan elernam; Oye kadmlara darusrnanlrk yapmak ve yeni Oyeler kazanmakla qorevlller. Kagltlan dikkatle katlayip zarfhyorlar; bOyOk bir ozen ve nese iclnde. SEWU'da cahsmak, kararlihk ve bzveri gerektiriyor. 1994'ten bu yana, sendikaci kadmlar bir telefon, bir fotokopi makinesi ve bir bilgisayarla bu kadin sendlkasrru ayakta tutmuslar. Sendika, .kayrt dlf?1sektbr"de cahsan kadmlan temsil ediyor. Halen orgOtiO oldugu bolqeler Kwa Zulu Natal (Durban), Eastern Cape (Umtata) ve Western Cape (Capetown ve Guguletu).

28

Ashnda kayrt dl~1 sektor tam da SEWU'nun kaprsimn dibinde. 'Warwick Uggeni", kentten drsanya acrlan otoban ve van yollann kesisrne veri. Beton kolanlar arasinda gurultO, egzoz qaz: ve binlerce alicr, satrct ve gelip qecenin Iokurdadrq: bir kazan kaymyor. YOzlerce dolmus, tren ve otobus, siyahlann ordusunu kentle banliyoler arasinda tasryor, Burada tahminen dort bin bes yuz yasal, bin bes yOz kadar da kacak satlCI i~ e;:eviriyor.Yaklasrk yuz yirmi bin insan her gun bu yoksul sOpermarketini dolduruyor. Yiyecek, giyim, ayakkabi ve -aspirinden di~ macununa- gOnlOk kulla-

rum malzemelerini bulmak, aynca her tOrlO hizmet satrn almak rnurnkun burada. Kunduracr, saqhkcrlar, berberler, telefoncular ve sandvicctler hizmete hazir bekliyor. Aynca, kacak satilan silah, alkoliO icecek ve uyusturucu gibi seyler de burada el degi~tiriyor. Warwick Caddesi, kadin sendikasi SEWU'nun altrrusi askin yerel grubundan bir tanesi. Her yerel grubun en az on, en cok iki bin bes yuz uyeyi temsil eden bir komitesi var. SEWU'nun hikayesi, 1993'lere, yukarda sozunu ettigimiz sahil yoluna kadar uzaruyor, 78 yasmdaki Manqele, birkac yrl boyunca, sahildeki grubun baskanhqrru yurutrnus, SEWU orgOtgOleriyle ilk karsttasmasrm hatrrhyor: "Onlara dedim ki, bize durmadan sozler veren ve sonra hicbir ~ey yapmayan orquttere karrurruz tok. SEWU'lu Patience ve Ntokozo bana ~byle cevap verdi: 'Buraya, sizler icin neler yapacaqirruz: anlatmaya gelmedik. Neye lhtlyacrruz otduqunu sizden duymaya geldik."'. Aldrklan bilgiler dogrultusunda resmi mercilerle ihtiyaclar konusunda pazarlik baslar, Kadmlar, her seyden once sOrekli parasiz 01maktan sikayetcidir. SEWU birkay hafta sonra, bir sene iginde geri odemek kaydryla kadmlara bore verecek gOvenilir bir kurum bulur. Bu adrrn, kadmtar uzerinde bOyOk bir etki birakrr. "ilk defa bizimle ciddi olarak ilgilenen bir argOt bulrnustuk" diyor, Manqele. Gelinen nokta, kadmlar acrsmdan oldukca avantajll: Sokak satrcrsi kadmlann basmm uzerinde artrk bir dam var; depo, elektrik, su, hatta gecelemek icin bir yer bile saglanml~ durumda. KOln'de yapilan Alternatif DOnya Ekonomi Zirvesi boyunca NGO Women's Forum'un konugu olan Felicia Ngewu da SEWU Oyesi. 48 yasmda, trpki Manqele ve milyonlarca siyah kadrn gibi Apartheid doneminde evlerde hizmetgilik yaprrus Sonra 'kendi hesabina cahsan' satrci olrnus. "Artrk kayrt dl~1 sektordeyirn. Deri canta ve kemer dikiyorum" diyor. Kazandlglyla Oy cocuqunun geyimini ve egitimini karstlarnaya cahsryor, Yirmi bir yasmdaki en buyuk oglu, issiz, Felicia SEWU'ya qirmis, yunku "SEWU sadece kadrnlara acik bir orqut. Burada yekinmeden soru sorabiliyor ya da tavsiyelerde bulunabiliyorum. Erkekler olsaydt, hicblr ~ey sorarnazdrrn, ya da faal cansarnazdim." Felicia SEWU'nun hie;:kimsenin ilgi gastermedigi sorunlan cozrnede yardnno olabildigini soylliyor: uSEWU'da yeni beceriler edinme imkarn buldum, ornegin ev yapmak iyin tugla haztrlarnayt ya da basit elektrik i~lerini yaprnayi." Bunun dismda SEWU'nun gunluk sorunlarda, kadinlara yardrrnci alan bir darusrna servisi var. $oyle ozetliyor Felicia: "SEWU'ya uye oldugumdan beri kendime gOvenim arttt ve aktltlestirn, Kendi yerel grubumda baskarurn, aynca Western Cape bolqesinin saymanhqrru surduruyorurn: yam sira ulusal yurutrne komitesinin delegesiyim."

Kadmlarm gO~lenmesi SEWU'nun

bir kOCOk serbest qirislmciler

birligi degil


de, bir sendika olması, tamamen bilinçli bir tercih. Çünkü işportacılar, ev eksenli çalışan kadınlar, fahişeler, içki satıcıları veya kağıt toplayıcılar, çalışanlar skalasının en altında yer alıyor. Sendika kurucularından Pat Horn küçük ve orta girişimcileri desteklemenin bu nedenle SEWU’nun ilgi alanına girmediğini söylüyor. “Kadının güçlenmesine yardımcı olmak istiyoruz.” diyor. “Onlara hareket kabiliyeti sağlamayı arzu ediyoruz. Eğer hükümet ekonominin çeşitli sektörleri arasında geçişleri olanaklı kılacak bir politika izlerse, bundan memnunluk duyarız.” Başka bir deyişle, beyaz erkekler Apartheid döneminde olduğu gibi şimdi de ekonominin köşe taşlarında baskınken, siyahlar ve kadınlar kayıt dışında ‘gettolaşmamalı’ diyor Pat ve devam ediyor: “Söylemek istediğim şu: Kayıt dışında çalışan insanlar kayıtlıya geçiş yapabilmeli. Biz kayıt dışının kayıtlı hale gelmesini önemle istiyoruz.” İşte SEWU kadınların daha kendine güvenli ve güçlü hale gelmesini bu nedenle istiyor. Bu mücadelede sendikanın yararlandığı araçlar şöyle sıralanabilir: -Kayıt dışı sektördeki çalışma koşulları konusunda kamuoyunu bilinçlendirecek ve bu sektörde çalışan kadınların durumuna dikkat çekecek kampanyalar düzenlemek. - Kadınlara, tezgahlar için tente, umumi tuvalet, depo yeri, akar su elde etmek için kent meclisleriyle görüşmeler yürütmek konusunda eğitim vermek. - Özellikle kadın ve insan hakları ile sosyal hakları kapsayan siyasi bir eğitim vermek. -Kadınların kendi kredi kooperatiflerini kurarak, ucuz kredi olanağına kavuşmasını sağlamak. -Hukuki yardım ve danışma. Bir örnek: SEWU örgütçülerinden Beauty Maningi, bir seferinde pazarda işverene tuvalete gittiğini söylemediği için bir kadının dövüldüğünü ve aşağılandığını görmüş. Kadının ağladığını hatırlıyor ve “maruz kaldığı muameleye göz yummam mümkün değildi.” diyor Maningi. Kadını polise götürür ve işveren hakkında suç duyurusunda bulunur. Ne var ki, daha sonra, polisten bir telefon gelir. Polis kadının şikayetini geri almasını istemektedir; işveren rüşvetle konuyu kapatmayı teklif etmiştir. İkinci bir polisi memuru soruşturma için “delilleri yetersiz” bulur. “Kadınların mevcut hukuk tarafından korunmadığı çok açıktı ve güçlü adamlar yasaları çıkarları için kullanıyordu.” diyor Maningi. Yine de vazgeçmez ve sonunda savcının konuya eğilmesini sağlar. Bu dava önümüzdeki günlerde başlayacak. -Hamilelik, hastalık ve sakatlık gibi durumlar için sosyal sigorta, ayrıca emeklilik için planlama yapılmasını sağlamak. -Kadınlara mesleki eğitim vermek; sadece dikiş gibi işler için değil, aynı zamanda çoğunlukla erkeklerin yaptığı elektrik ve tesisat işleri için de. Bir örnek: SEWU örgütçüsü Ntokozo Mbhele sendikanın iç bülteninde şöyle soruyor: “Krediye mi, yoksa daha iyi bir eğitime mi ihtiyacımız var? Kadınların çoğu hala sa-

dece dikiş öğreniyor; oysa çok az kar getiriyor bu iş. Dikiş iyi güzel, ama rekabet koşullarına bakacak olursak, marangozluk veya inşaatçılık gibi başka meslekler öğrenmenin neden daha anlamlı olduğunu görürüz. Dikiş dikmeye devam ettiğimiz sürece, toplumda kadınlar hakkında var olan görüşleri değiştirebilir miyiz? Böylece kadınların daha güçsüz olduğu yolundaki görüşü kuvvetlendirmiş olmuyor muyuz? Bütün toplantılarda, ilerici kadın ve erkeklerin bulunduğu oturumlarda bile, kreşten konuşulduğunda kadınların ortaya fikir atması beklenir. İşte bunlar hayatımıza egemen olan klişelerdir. Bu anlayışları etkin bir şekilde mücadeleyle değiştirmezsek, kadınlar hep toplumun en çok çalışıp en yoksul kalmaya devam edenleri olacak. Bu yüzden kadınları, her zaman elektrikçi, marangoz, inşaatçı ve kaynak ustası olmaya teşvik ediyorum. Bu konularda kadınların kamu eğitim programları içine dahil edilmesi için, kent ve eyalet hükümetleriyle görüşmelere başlamalıyız.”

SAYI

8

-Sendikanın ekonomik bağımsızlığını sağlamak. Şu sıra üyeler ayda 5 Rand aidat ödüyor. SEWU yıllık 500 bin Randlık bütçesinin büyük bölümünü hala Norveç, Finlandiya, Belçika, Hollanda, Kanada ve ABD’den gelen katkılarla karşılıyor. Ama asıl hedef, SEWU’nun üye aidatlarıyla ayakta durmasını sağlamak. Üye sirkülasyonunun yüksek oluşu, bu hedefe ulaşmayı güçleştiriyor.

Kendi çıkarlarını keşfetmek Eski büro koltukları üzerinde yaklaşık 200 kadın oturuyor. “Warnick Üçgeni“ yakınlarındaki otelin kırık dökük lobisinde sessizlik hakim. Çok sayıda başörtüsü ve bere içinde bir tanesi bile kıpırdamıyor. Kadınlar, dikkatle kürsüde konuşan psikoloğu dinliyor. Konu acının çeşitli aşamaları; bir çocuk öldürülürse, tecavüz ya da tacize uğrarsa veya böyle korkunç olaylara tanık olursa, gibi... Bu gibi durumlarda ağlamanın doğal bir şey olduğu, iyi bir dostla konuyu konuşmanın işe yarayabileceği, bastırmanın doğru bir şey olmadığı, hele çocuklarda. Kadının biri salonu terk ediyor, diğerlerinin ise gözyaşları boşalıyor. Siyasal şiddetin yıllarca çok yaygın olduğu Kwa Zulu Natal eyaletinde, neredeyse siyah kadınların hepsinin böyle travmatik bir deneyimi var veya çok yakından tanık olmuşluğu. *SEWU dünyadanceviri.net’ten alınmıştır.

29


SAYI 8

"Kadının gelişmesi, özgürlüğü, bağımsızlığı kendisinden kaynaklanmalıdır. Birincisi, kendisini cinsel bir nesne olarak değil, kişiliğiyle ortaya koymalıdır. İkincisi, bedeninin üzerinde hiç kimseye tasarruf hakkı tanımamalıdır, eğer istemiyorsa çocuk doğurmayı reddetmelidir. Tanrıya, devlete, topluma, kocaya, aileye, vb. hizmet ederek yaşamını basitleştirmemeli, tersine yaşamını derinleştirmeli ve zenginleştirmelidir. Kadınlar seçimle değil, yalnızca bu yolla özgür olabilirler.”

BİYOGRAFİ ABD’nin Tehlikeli Kad›n›, Anarflistlerin K›z›l Emma’s›:

EMMA GOLDMAN

30

Emma, Rusya denetimindeki Litvanya’da yoksul bir Yahudi ailenin çocuğu olarak 1869’da doğdu. O dönem siyasi arenanın hareketliliği ve Yahudi’lere yönelik gerçekleştirilen soykırım ile karşılaşan Goldman ailesi, ve yaşadıkları ekonomik güçlükler nedeniyle de St. Petersburg'a taşındı. Emma, burada bir fabrikada işe girmişti. Yükselen devrimci mücadeleninde etkisiyle Rus Edebiyatı’nın başyapıtlarından Çernişevski'nin “Ne Yapmalı?” ve Turgenyev'in “Babalar ve Oğullar” romanlarını fırsatı buldu. Emma'nın çocuk ruhu, daha o yıllardan, bu tür yasaklanmış kitaplarla şekillenmeye başlıyor ve Rus önder kadınların mücadelelerini hayranlıkla takip ediyordu. Uzun yıllar sonra hayatını anlattığı otobigyografisinde bu kitaplardan ne kadar etkilendiğini, devrim mücadelesine doğru yönelişinin başlangıcı olarak betimleyerek aktaracaktı. Emma, 15’li yaşlara geldiğinde babası maddi güçlüklerin ve toplumda şekillenen feodal kültürün de etkisiyle tüm kitaplarını yırtıp onu sevmediği bir adamla zorla evlendirmek istedi. Fakat Kızıl Emma, babasının aldığı bu kararı kabullenmeyerek bu karara karşı çıkmıştı. Bu olaydan birkaç yıl sonra da Emma, kız kardeşi Helene ve Lena ile birlikte çalışmak için New York’a taşındı.


SAYI

8

31


SAYI

8

32


Rusya, Hayal Kırıklıkları ve Ölümü Emma, doğum kontrol için yürüttüğü çalışmanın ardından Berkman ile birlikte Birinci Dünya Savaşı sırasında zorunlu olarak askere gönderilmeler nedeniyle “Zorunlu Askerliğe Hayır” kampanyası düzenlemişti. Fakat devlete karşı gösteriler düzenledikleri gerekçesiyle Berkman ile birlikte iki yıl hapse çarptırıldılar. Ardından istenmeyen “kızıllar” oldukları gerekçesiyle Rusya'ya sınır dışı edilirler. Emma'nın sınırdışı edilmesi celsesini yöneten hakim J. Etgar Hoover Emma'yı “Amerka'daki en tehlikeli kadınlardan birisi” olarak nitelendirmişti. Emma'nın Rusya'ya snırdışı edilmesinin belki de tek olumlu yanı Rus Devrimi’ne tanıklık edebilecek olmasıydı. Rusya'ya 1. Enternasyonal'de anarşizmle yaşanan çatışmanın kalıntılarını gömmeye ve Bolşevikleri desteklemeye kendini hazırlayarak gitmişti. Ancak, Emma ve Berkman, 1919'da Rusya'da gördüklerini betimlerken hiç de o kadar olumlu değillerdi. “Çoğalan bürokrasi, siyasi baskı ve zorunlu emek” karşısında dehşete kapıldıklarını her fırsatta söylüyorlardı. Emma, hümanist ve anarşist bakış açısı ile Rusya'da tanık olduklarını hayatının ikinci bölümünü oluşturduğu otobiyografisinin ikinci cildini oluşturan kitapta şöyle betimliyordu; “İki haftadan beridir dinlemekte olduğum dehşetli hikaye, adeta bir fırtına gibi üstüme çöktü. Hayatım boyunca inandığım, çok istediğim ve başkalarının faydası için uğraştığım devrim bu muydu; yoksa onun bir karikatürü

müydü benimle alay etmeye ve dalga geçmeye gelen çirkin bir canavar mı? Altı ay boyunca karşılaştığım Komünistler -fedakar, çalışkan ve yüce ideallerle dolu o erkek ve kadınlar suçlandıkları gibi ihanet edebilecek ve dehşetli şeyleri yapabilecek nitelikte kişiler mi? Zinoviev, Radek, Zorin, Ravitch ve tanıştığım pek çok diğerleri ülküsel bir yalan uğruna, lekeleyip, eziyet edip öldürebilirler mi? -Rusya'da idam cezasının kaldırıldığını bana söyleyen Zorin değil miydi? Ve yine varışımın hemen ertesinde, yeni kararnamenin yürürlüğe girdiğinin gecesinde yüzlerce insanın kurşuna dizildiğini, yani işin doğrusu Çeka'da kurşuna dizmelerin hiç sonlanmadığını öğrendim. Lenin aynı yöntemlerin suçlusu değil miydi? "Hapishanelerimizde düşünce anarşistleri yok" diye bana güvence vermişti. Ama o bunları söylerken, çok sayıda Anarşist Moskova ve Petrograd ve diğer pek çok Rus şehrindeki hapishanelere doldurulmuştu. Mayıs 1920'de çok sayıda anarşist Petrograd'da tutuklandı; aralarında birisi 17 diğeri 19 yaşında olan iki genç kız da vardı. Mahkumlardan hiçbirisi karşı-devrimci hareketlerden suçlanmadı. Onlar (Lenin'in tabiriyle) "Düşünce anarşisti"ydiler. Pek çoğu Sosyalist Cumhuriyet'in fabrikalarındaki dehşetli koşullara dikkat çeken 1 Mayıs manifestosunu yayınlayanlardandı. Henüz yürürlüğe girmiş olan "emek defteri"ne karşı el bildirileri dağıtan iki genç kız tutuklanmıştı. Toplumsal düzenin temelleri olarak ileri sürülen insan yaşamının değerine, karakterin niteliğine, devrimci bütünlüğün önemine dair herhangi bir öneri; devrimci proje içinde hiçbir yeri olmayan "burjuvazi duygusallığı" olarak reddediliyordu. Bolşevikler açısından amaç Komünist bir Devlet idi veya sözde Proletarya Diktatörlüğü. Bu amaca doğru giden her şey haklı ve devrimciydi. Bir vesileyle, burjuvazi kökenli olsalar bile nihayetinde birer insan oldukları ve fiziki sağlıklarının dikkate alınması konusunda ısrar ederek, narin kadınların sokaklardaki karı küreklemeye zorlanmasındaki merhametsizliği eleştirdiğimde, bir Komünist bana şunları söylemişti: "Kendinizden utanmalısınız, siz ki yaşlı bir devrimcisiniz ve yine de hala çok duygusalsınız". Bu bazı Komünistlerin Angelica Balabanov'a karşı takındıkları tutumun aynısı, çünkü o mümkün olan her yerde yardımcı olmaya istekli ve hevesliydi. Kısacası, Bolşevikler bir tek kendilerinin dünyayı kurtarmakla görevlendirildiklerine samimiyetle inanan toplumsal püritenlerdiler [püriten: ahlaki ve dini konularda sofu olan]. Bolşeviklerle aramdaki ilişkiler giderek gerginleşti, Devrime karşı olan yaklaşımımın giderek daha eleştirel olduğunu fark ettim” Rusya'da betimlediği yoğun şiddet ve güç kullanımı Emma'nın şiddete ve güç kullanımına yönelik fikirlerinin farklı bir boyut almasına neden oldu. Şiddetin toplumsal ve sosyal dönüşüm sürecinin istenilmese de zorunlu bir parçası olduğunu kabul etme-

SAYI 8

33


SA YI

34

8


SA YI

8

iยง kanunu ue bazt kanunlarda

degiยงiklik yuptlmust hakklnda kanun taslagl ue kadln istihdumirun urtmlmast Kadm Ernegi ve lstihdarru Girisirni Turklye'de yaptlan arasnrmalar ve saha cahsmalan gosterrnektedrr ki, kadmlann dusuk istihdam orarunm arkasmdaki en onemli nedenlerden

uzere, ailenin bakima muhtac yash, ozurlu, hasta

blri. basta cocuk bakrrm olmak

bireylerinin

bakrrrunm neredeyse ta-

marmrun kadtnlann ev lclndeki ucrersiz emegi uzerinden cozumlenrnesidir TOrkiye'de, kadmlarrn ucret ve gelir kar~lllgl yapilan islere katrhrmrun cok dO!?Okoldugunu artrk herkes biliyor. TOrkiye i~gOcO plyasasrrun en temel sorunlarrndan biri, yOksek lsslzilk ve kayit dl~1 istihdarmn yam sira kadm i~gOcOne katrhrn orarurun Ocak 2008'de %22,3 ile dOnyadaki en dO~Ok oranlardan biri olrnasi-

drr. Turkiye, kadrn ekonomik faaliyet orarn acrsindan,

na dusen gelir ve sanayilesme dOzeyi gibi qosterqeler acismdan karsrlastmlabilir Meksika, GOney Kore gibi Olkelere oranla da acrk farkla geride kalrnaktadrr, Bu konu, yazth basmda ve televizyon kanallannda sik sik gOndeme geldi; i~gi ve isveren kuruluslarr, hukurnet organlan, uluslararasi kuruluslar, AB uzmanlan, bu konuda raporlar, degerlendirmeler haznladrlar,

130 8M Oyesi Olke arasmda 2000li ytllara ait veriler ile yaprlan siralarnada en alttan to.srraca, OECD 01keleri arasrnda ise en altta yer almaktadrr, Ki~i ba~l-

Bu durumun degi~tirilmesi gerektigi, kadm isnhdarmrun artmlmasmrn bircok acidan onernn olduqu, hukumet organlan da dahil olmak uzere degi~ik kesimler

35


SAYI

8

tarafından sık sık dile getirildi, getiriliyor. Ne var ki, bütün bu söylenenlere rağmen, şimdiye kadar iktidara gelen hükümetlerin hiçbiri kadınların istihdamını artırmak için kararlı ve dönüştürücü bir tutum içine girmedi, bu yönde politikalar uygulamadı. Son dönem AKP hükümeti de bu eğilimi devam ettirmekte.

36

Kadın örgütleri ve feministler, kadınların gerek evlerinde gerek koca veya babalarının tarlalarında ve işyerlerinde, herhangi bir ücret almadan, fazlasıyla çalıştıklarını yıllardır dile getirdiler. Ücret ve gelir karşılığı işlerde kadın istihdamının artırılmasının önünde ise temel olarak iki tür engelin olduğunu da durmadan tekrarladılar: Engellerden biri, kadınların ev işleri, çocuk, yaşlı, hasta ve engelli bakımı gibi işlerden sorumlu tutulmaları. İkincisi ise, dünyaya geldikleri andan itibaren ve yaşamın her alanında cinsiyetçi ayrımcılıkla karşı karşıya kalmaları. Bu nedenle, kadınların eğitim düzeyleri, erkeklere göre daha düşük, bu nedenle kadınlar evlerinden dışarı çıkıp bir işyerinde çalışamıyorlar, yine bu nedenle kadınlar işyerlerinde erkeklerle aynı

değerde işleri yaptıkları halde daha az ücret alıyorlar ve hakettikleri mevkilere gelemiyorlar. Bu nedenle sendika yönetimlerinde yer almıyorlar. Bu nedenle, işyerlerinde tacize uğruyorlar. Ve tabii ki, yine bu nedenle, günümüzde uygulanan iktisadi politikaların bir sonucu olarak, istihdam yaratmayan ekonomik sistemden erkeklerden çok kadınlar zarar görüyor. Yaratılan işlerin büyük çoğunluğu ve özellikle iyi koşullar içerenleri erkeklere veriliyor. Burada, genel hatlarıyla söz ettiğimiz kadınların durumu, yaptığımız çalışmalarda çok açık ve ayrıntılı bir biçimde sergilenmiştir. (bkz. www.keig.org ) Bu engeller ortada dururken, kadın istihdamının artırılması için göstermelik değişikliklerin bir işe yaramadığını artık hepimiz biliyoruz. Kadın istihdamının önündeki engellerin tümünü, bütünsel bir biçimde, karşısına alan güçlü politikalar, programlar ve kampanyalar uygulanmadığı sürece dönüşümün gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını da. Son günlerde AKP hükümetinin Meclis’ten geçirdiği, çalışanlarla ilgili yasa değişikliklerine baktığımızda ise şu görülüyor: AKP hüküme-

Türkiye ‹statistik Kurumu (TÜ‹K) taraf›ndan 2008 y›l›nda yay›mlanan ‘Zaman Kullan›m› Anketi’ sonuçlar›na göre Türkiye’de kad›nlar ortalama olarak günde 5 saatlerini bu tip bak›m hizmetleri ve ev ifllerine ay›rmaktad›rlar. Haftan›n 7 günü günde 5 saatten toplam 35 saatlik yani neredeyse tam zamanl› bir çal›flma mesaisini, emekleri için hiçbir karfl›l›k almadan yapan 20 milyondan fazla yetiflkin kad›n vard›r; bunlardan 12 milyonu kendilerini tam zamanl› ev kad›n› olarak tan›mlamaktad›rlar


imkanlan desteklemelidir. Ozellikle kadm ve qenclerin lstihdarrurun arttmlmasi bir hayir meselesi degil, toplumsal e!i)itligin ve refahm arttmlrnast ve geli~tirilmesi meselesinin aynlmaz bir parcasrdir. Bu bakrs acrsi, 01kemizde i~gOcO piyasasmm kroniklesrnis sorunlanrun cozurnune de yardtmct olacaktrr. Ozellikle kayrt dl~1 istihdarrun azaltrlmasi temel hedefi cercevesinde ahnan on lemler, i~gOcOnOnistihdam iliskisi icerisinde bilincf ve seceneklere sahip bir vatandas olarak desteklenmesini gerektirmektedir. Nitekim kaYlt dli'l istihdam alam. issizligin yogun oldugu Olkemizde talebi olduqu kadar arzt da olan bir piyasadir. Bu nedenle, issizlik baskrstrn azaltacak onlemlerin getirilmesi gerekmektedir. Bu gerekc;:elerle, vasa tasansmm genel qerekcesinde, istihdarmn tesvik edilmesi hedefinin yarn srra, ozellikle kadm istihdammm tesvik edilmesi ve cansantann ve i!?gOcu piyasasmm gOc;:lendirilmesi actkca yer alrnahdrr,

SAYI

8

Bakim Hizmetlerinin Duzenlenmesl TOrkiye'de yapilan arastrrmalar ve saha cahsrnalan gbstermektedir ki, kadrnlann dOi'Ok istihdam orarurun arkasmdaki en onernli nedenlerden biri, basta cocuk bakirm olmak uzere, ailenin bakirna muhtac yash, ozurlO, hasta bireylerinin bakrrmmn neredeyse tamarrurun kadmlann ev icindekl Ocretsiz erneqi Ozerinden yozOmlenmesidir. Bu konuda, ne sosyal devlet ne i~veren ne de genel olarak erkekler sorumluluk ustlenmemektedir. ti, istihdamm artmlmasi icin bir caba icinde olabilir; ancak bu bizim istediqimiz tur bir istihdam artrst degil. Biz, en genel dOzeyde, vatandaslan sosyal gOvenlikten yoksun, kotQ cahsrna kosulan icmoe. uzun saatter, dusuk Ocretlerle cahstmlan bir Olke istemiyoruz.· Bunun da otesinde, kadmlann evdeki i~ yOklerinin ve erkeklere olan baqtrnhhklanrun daha da arttlgl bir ortamda kadm isnhdarmm savrsat ol:;tr!:l~ !lrt •••.••• "ya ?",'11~man'mkadrnlann sadece daha da fazla ezilmelerine yol acrnak anlarruna gelecegini soyluyoruz. Son donem istihdam politikalannm e;:izdigitablo, bize, kadmlarrn erkeklerle esit kosullarda ve ozgOr insanlar olarak yasayabileceklerl bir toplumsal dOzene doqru yol almadrqrrmzt anlatrnaktadtr. i!i) Kanunu ve Bazi Kanunlarda Degi!i)iklik Yaprlrnast Hakkrnda Kanun Tasansi taslagl, her seyden once ne hazirlanrnas: ne de meclise gelmesi sOrecinde kamu tartismasma yeterince acrlrnamrstrr. Bu durum, i~ gOcO piyasalan, sosyal politikalar, kadrn istihdarru ve qenc istihdarru alarunda kuramsal ve uygulama duzeyinde cahsan bircok ki!i)i ve kurumun bilgi ve deneyimlerinin yapilan dOzenlemelere yansrrnasrru engellemekte ve yukarda tespit edilen olumsuz surecin devamini getirmektedir. Surec icinde dOzenlemeler yaprhrken sadece.~l?':.ereni~ Ozerindeki yOklerin hafifletilmesi arnacmm gudulmesl, acikca yanhsnr, istihdam politikasi, kadm ve erkek bireylerin cansrna haklanrun kullarurmru qenisletrneli ve cahsrna yasarmnda sosyal haklann kullarurruna dbnOk

TOrkiye istatistik Kurumu (TOiK) tarafmdan 2008 yrlrnda yayimlanan 'Zaman Kullarurm Anketi' sonuclanna gore TOrkiye'de kadrnlar ortalama olarak gOnde 5 saatlerini bu tip bakrm hizmetleri ve ev lslsrins ayrrmak. tadtrlar, Haftarun 7 gunO gOnde 5 saatten toplam 35 saatlik yani neredeyse tam zarnanh bir caltsma mesaisini, emekleri icin hicbir karsrhk almadan yapan 20 milyondan fa~la y!'!tiskin kadm V!lrn •• , h" •.• I", •.d",~ ~ c milyonu kendilerini tam zamanh ev kadrrn olarak tammlamaktadirlar, Uluslararasi karsrlastrrrnalar 1~lgmda, TOrkiye, kadmlann Ocretsiz mesaisinin en yOksek, okul oncesi egitim ve kres orarurun ise en dO~Ok oldugu Olkelerden biridir. Kanun taslaqmda, kadrn istihdarrurun onundeki bu dev soruna yonelik olarak tek onerilen cozurn, isyerlnln kres acma zorunluluqu konusunda disandan hizmet almasma olanak taruyan, esneklik getirici bir dOzenlemeye yer verilmesidir. Bu dOzenleme cercevssinde baklldlgmda, isverenin istihdamla ili!i)kili yOklerinin azaltrlmast hedefinin, i~gOcOpiyasastrun ve cahsanlann gOe;:lendirilmesi hedeflerinin onune koyulmasi, tasanrun genelinde celisklli onerilertn yer almasma da neden 01rnaktadrr, lsverentn srrtrndaki yOkleri kaldirmak ve boylece daha fazla gene;: ve kadrn istihdarrum saglamak icin, lsvererun Ozerinden SSK primbdeme zorunlulugunu kademeli olarak Hazine'ye devredilirken, kres ve emzirme odasi acma yOkOmlOIOgOde kaldmlarak, bu gorev tassron $irketlere btrakrlrnaktadrr. Bu uygulama, sistemde gereksiz aracrlar yaratrnaktadrr. Dolayrsryla, toplam maliyeti artnracak niteliktedir. Aym zamanda i$-

37


SAYI

8

38

Yap›lan çal›flmalar ortaya koymaktad›r ki, kad›nlara yönelik istihdam› teflvik etme amaçl› meslek e¤itimleri ve di¤er programlar›n etkin olabilmesi aç›s›ndan bir ön koflul, kad›nlar›n teknik e¤itim ile iflgücü piyasas› becerilerinin gelifltirilmesinin ötesinde, yasal ve insan haklar› konusunda bilgi, bilinç ve donan›ma sahip olmalar›d›r

verenin kreş ve emzirme odası hizmetlerini, en ucuz sağlayacağı söylenilmekle beraber, hizmetin kalitesine dair ve sunulduğu yerin işyerine yakınlığı konusunda hiçbir düzenleme de önerilmemektedir. Bu değişiklik, kadın istihdamını işveren için daha ucuz kılarken çalışma hayatını kadınlar için daha güçleştirecek bir uygulama önermektedir. En fazla 13 hafta olabilen ücretli analık izninden sonra tekrar işe başlayan bir kadın işçi için emzirme odası ve kreş hizmetlerinin işyeri içinde olması ve belirli bir kalitede sunumu, kadın işçinin işe devam edip etmeme kararı açısından ve bebeğin ve annenin sağlığı yönünden merkezi öneme sahiptir.

rumları açmaları için gerekli düzenlemeler Avrupa Birliği normları paralelinde acilen yapılmalıdır.

Tüm bunların ötesinde de, kadınların tek başlarına üstlendiği bakım hizmetleri yükünün toplumsal bir sorumluluk olarak kamu-işveren-erkekler yani toplumun ilgili tüm taraflarınca ortak paylaşılmasına olanak sağlayacak düzenlemeler, acilen yasalaştırılmalıdır. Bu bağlamda, İş Kanunu’ndaki 150 kadın işçi çalıştıran işyerlerine kreş açma zorunluluğu getiren madde kadın ya da erkek 150 işçi çalıştıran işyerleri olarak değiştirilmelidir. Sadece kadın çalışanlar temelinde işverene kreş açma zorunluluğu getirilmesi, çocuk bakımını salt kadınlara ait bir sorumluluk olarak gören cinsiyetçi bakış açısının kanunlara yansımasıdır. Kanunda bu şekilde yapılacak bir düzenleme ile işe almada kadınlara karşı ayrımcılık temeli oluşturan bu madde, anayasa eşitlik maddesi ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri ile uyumlu hale gelecektir.

Sosyal Sigorta Prim İndirimi

Çalışan işçi sayısı açısından madde kapsamı dışında kalan işyerlerinde, çalışan ebeveynlerin çocuk bakımı hizmetleri açısından desteklenmelerine yönelik olarak belediyeler, Milli Eğitim Bakanlığı, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu gibi ilgili kurumların 0-6 yaş arası çocuklar için düşük ücretli ve kaliteli hizmet sağladığı kreşler ve okul öncesi eğitim ku-

Ebeveyn izni acilen yasalaştırılmalıdır. Böylece sadece çocuk sahibi olan işgücündeki kadınların değil, işgücündeki erkeklerin de ebeveynlik sorumluluklarını eşit olarak paylaşmasına olanak sağlanacaktır. Hasta ve yaşlılar için SHÇEK ve belediyelerin işbirliğiyle bakım hizmetleri verecek kurumlar kurularak yaygınlaştırılmalı, verilen hizmetler bu tür bakım hizmetlerine ihtiyaç duyanların gelir düzeyine göre fiyatlandırılmalıdır.

Kanun taslağının geçici 3.maddesinde öngörülen kadın istihdamını (ve genç istihdamını) desteklemeye yönelik sosyal sigorta prim indirimi, hedeflediği amaç açısından olumlu bir girişim olmasına rağmen, birçok açıdan sorunlar da içermektedir ve bu sorunları giderecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. İşverenin genç erkek işçiyi kadınlara tercih etme olasılığı yüksektir. Bu yüzden kadınların istihdamına yönelik prim indirimlerinin sağlayacağı maliyet avantajlarının gençlere oranla daha yüksek olmasını sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Bunun dışında, sosyal sigorta prim indirimine ilişkin teşviklerin (aynı zamanda GAP bölgesinde istihdam teşvikleri de dahil olmak üzere) tek kaynağı olarak işsizlik sigortası gösterilmektedir. İşsizlik Sigortası Fonu’nu asıl işlevinin ötesinde harcamamaya ve Sosyal Güvenlik Fonu’nda karşı karşıya olduğumuz felaket senaryoları ile sonuçlanmamasına özen gösterilmeli; gençler ve kadınlar gibi istihdam teşvikine gereksinim duyulan fonlar için gerekli kaynaklar işsizlik sigortasının dışında aranmalıdır.


Kadm [stlhdamrm Arnrmaya Yonelik Diger Gerekli Duzenlemeler Kadrn lstlhdarruru artrrrnak icin 193 sayih Gelir Vergisi Kanunu'nun 23.maddesindeki 15 bent halinde sayilan gelir vergisinden istisna tutu Ian ucrstlsr arasma kadm erneqlne cavan olan c;:e~itliucret tipleri dahil edilmelidir. Ayru sokilde, 5520 sayrh Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 5.maddesinde istisna tutulan kazanclar arasina kadrn istihdarru ile ilgili dahil edflebilecek hususlar konusunda cahsrna yurutulrnelidÂŤ. Keza, 10.maddedeki hesaplanan kurum kazancimn tespitinde, rnukslleflerin indirebileceqi giderler arasrna kadrn istihdarrurun artmlrnasma katk: sunan sosyal hizmetlere yaprIan destekler ve yardrrnlar da dahil edilmelidir. 4857 sayrlt i:;; Kanunu'nun esit davranma ilkesini duzenleyen 5.maddesinde, aynmelilgm aynnnh yasal tarurm yaprlrnah, 5.maddenin birinci trkrasmda sozu edilen "i~ lllskis!" kavrarm "ise alrnma" asarnasrm duzenleyecek sekilde degi~tirilmelidir. Aynrncihqm kapsarm cinsel yonelirni de icerecek sekilde qenisletilrnelidir. 500 ve uzeri i~c;:i cahstiran lsyerlerinden, isverenler uzermdeki spor tesisi kurma yukumlulugunun kaldinlrnasi, isvsrerun i~c;:iye olan sorurnluluqunun giderek sadeee bir ucret ili:;;kisine donusrnesi, isverenin sosyal sorurnluluqunun giderek azalnlmasi anlarnina gelmektedir. Spor tesislerinin i~c;:iaileleri ve cocuklan acisindan gerekliligi goz onune almrnah ve bu yukurnluluk kaldmlrnarnahdtr.

OzurlO i!?C;i<;ah!?tlrmaya

ili!?kin

Duzenlerneler Tasanda onerilen ozurlulere ait kota uyqulamasmda, ozurluler kendi basma bir kategori olarak ele ahnrrustrr. Aneak burada ozurlu kotasinm Van yanya kadm ve erkek ozurlu ahnacak sakilde duzenlenrnesi gerekmektedir. Ozurlu cahstirma zorunlutuquna illskin, Madde 30'a itiskin duzenlerneye "OzOrIO olarak lse ailnan i:;;c;:ilerin yansmm kadrn olmasi saqlanrnahdrr." hOkmO eklenmelidir. Boyle bir duzenlerne yapilrnast, toplumda dezavantajh konumda olan ozurlu kadrnlann causma hayatrna kazandmlrnasma yardrmci olacaktrr,

Ta!?eron ~irketlerle ili!?ki Kayit dl:;;1istihdamla mOeadeleyi onqoren 1.madde degi~ikligi onerisinde, gene I olarak sorumluluk araci sirkete yuklenrnektedir, Bu gereklidir, aneak yeterli degildlr, Sorumluluk ayrn zamanda i:;;ini alta ihale ederek kar saqlayan esas isverene de yOklenmelidir. Aynca, tasanda 6nerilen alt isveren beyarurnn esas isveren tarafmdan da ve ikinci kez yaprlmas: da zorunlu tutulmaIldlr. Boylece esas isveren sirket de denetim surecine katkr saqlayabilecekttr. Ek olarak, aract sirkette cahsan i~c;:ilere,esas isverenin, kendi i9yilerine sagladlgl sosyal tesislerden yararlanma hakkr ve diger sosyal hak-

lar da tamnmaudir. Boylece, i~ veri guvenliginin ve i:;;veri sagligmm taseron isciler acrsrndan da geli:;;tirilmesine donuk bir adrrn atrlrrus olacaktrr.

it istihdam Kurullan ve i$KUR

SAYI

8

Faaliyetleri Tasandaki 4.madde ile 25.6.2003 tarihli ve 4904 SaYIII Turkiye i:;; Kurumu Kanunu'nun u istihdam Kurulian ve G6revleri'ne ili~kin 13.maddesinin degi:;;tirilmesi ongbrOlmektedir. il istihdam politikalanru saptamakla yOkumlu il istihdam Kurullan, sadece kamu sektoru ve bzel sektor temsileilerinden olusrnaktadrr. Bu kuru liar, toplumsal taraflan icerecek sekilde geni~letilmeli, boyIeee etkililigi ve etkinlikleri arttmtmahdrr. Soz konusu maddede il istihdam Kurullan'na katrlrrnlan onqorutenler arasrna 0 ilde bulunan sendika temsilcileri, istihdam, kadm ve ozurluler alarunda cahsan sivil toplum kurulusu temsilcileri de eklenmelidir. Kuruliann, faaliyetlerinde toplumsal cinsiyet e:;;itligini gbzetmeleri saglanrnahdtr, Kurulun g6revleri arasma, a ybrenin isverenlerine i$KUR'un ve MEB'in mesleki ve vasif artmci kurslanndan sertifika alan kadrn elemanlan tereih etmeleri konusunda ybnlendirme yapmasi eklenmelidir. i$KUR taranndan verilen istihdam garantili ve diger meslek egitimlerine katrhrnda ve meslek danismanhk hizmetlerinden yararlanmada kadm ve erkek e:;;itliginin saglanmasl qozetilmelidir. Buna ycnelik olarak i$KUR'un, kadinlara ulasrnak konusunda aynca caba gostermesini saqlayrci dOzenlemeler yapilrnahdrr, Yapilan cahsmalar ortaya koyrnaktadrr ki, kadmlara ybnelik istihdarru tesvik etme arnach meslek egitimleri ve diger programlann etkin olabilmesi acisrndan bir on kosul, kadinlann teknik egitim ile i:;;gueu piyasasi beeerilerinin geli:;;tirilmesinin otesinde, yasal ve insan haklan konusunda bilgi, bilinc ve donarurna sahip 01rnalandrr. Zira, kadrnlarm i$gOcOne krsith katrhrnlanrun nedeni, gerekli i:;;gucu plyasasi becerilerine sahip olmamatanrun otesinde, toplumsal einsiyet rolieri krsrtlarnalandrr: hak ihlalieri, siddet, hareket bzgurlukleri onundeki engelier ve bunlara kars: crkma konusunda gerekli donanirna sahip oimarnalandrr. Buna yonelik olarak i$KUR tarafmdan verilen meslek egitimleri ve darusmanhk hizmetleri, kadrnlann sadece teknik anlamda meslek beeerileri kazanrnalanrun 6tesinde, guc;:lendirilmesine, einsiyetc;:ilige kars: hak bilinci kazanmalanna ybnelik bir boyutu da icerecek sekilde ele ahnmahdrr, Buna ybnelik olarak, i$KUR taratrndan verilen hizmet ve egitimler ile SH<;EK toplum merkezleri ve aile darusrna rnerkezlerl taratmdan kadmlara yonelik verilen guglendirme ve kadirun insan haklan egitimleri arasmda koordinasyon saqlamaya ybnelik duzenlerneler yaptlrnahdir. Boyleca kurumun kadin istihdarruru arttrrmaya yonelik cabalan etkinlik kazanacaktrr,

39


KADINLAR ÖRGÜTLEN‹YOR: SAYI

8

“Anne Hareketleri”ne Genel Bir Bak›fl En ufak direniş örneğinin bile ağır şekilde susturulduğu böyle bir ortamda, konuşacak tek bir kesim kalmıştı: Anneler. Onlar, doğurdukları, besleyip büyüttükleri, “yarattıkları” canları ellerinden alan erkten hesap sormak için bir araya geldiler. Hayatları boyunca çok azı politikayla uğraşmış ama çoğunluğu hiç politikayla uğraşmamış bu kadınlar, anne olmaktan aldıkları hak ve cesaretle çocuklarının peşine düştüler

S

avafltan ve kriz zamanlar›ndan en çok etkilenenler her zaman kad›nlar olmufltur. Bunu birkaç flekilde aç›klayabiliriz. ‹ki ulusun savafl›nda ya da iflgal alt›ndaki bir toprakta, kad›n bedeninin sembolik bir önemi vard›r. “Vatan” hemen hemen tüm dillerde difli bir temsiliyete sahip oldu¤undan “vatan›n namusu” da kad›n›n namusuyla paralel olarak tan›mlan›r. Bu anlamda, bir topra¤› ele geçirmek ya da savafl esnas›nda di¤er ulusu ma¤lup etmek, di¤er ulusun kad›n›n›n bedenini iflgal ederek bafllar. ‹flgal, kad›na tecavüzle somutlan›r.

40

Kad›n›n savafl ve kriz koflullar›nda karfl›laflt›¤›, yaflam›n› etkileyen bir di¤er önemli sorunsa yoksulluktur. Yoksulluk, kad›n› erkekten daha fazla etkiler, çünkü çocuk bak›m› ve beslenmesi ço¤u toplumda birincil olarak kad›na yüklenmifltir. Kad›nlar, çocuklar› için g›da bulma sorumlulu¤uyla sokaklara ç›kar ve bir kamusall›k yarat›r. Böylece, savafl durumunda ve ekonomik krizlerde kad›nlar›n yiyecek kuyruklar›nda bekledi¤ini, bu bekleflmeler esnas›nda tan›fl›p kaynafl›p ortaklafla hareket ederek seslerini yükselttiklerini söyleyebiliriz. Bu gibi küçük direnifl örnekleri 2.Dünya Savafl› Almanya’s›ndan Ortado¤u’ya kadar pek çok co¤rafyada meydana gelmifltir. 1970’lerden itibaren, s›radan kad›n-

lar› harekete geçiren, onlar› ülke ve

bilen “annelik” üzerinden geliflen bir

dünya gerçekleri üzerinde düflün-

politizasyondur. ‹flte bu yaz› da esas

meye ve söz söylemeye iten farkl›

olarak gene savafl ve fliddet koflulla-

koflullar meydana gelmifltir. Bu, La-

r›nda do¤an ancak evlat ac›s› üze-

tin Amerika’da yo¤unlaflan ancak

rinden flekillenen bu hareketlilik

bambaflka yerlerde de gözlemlene-

üzerinedir.


Annelerin

politik hirer ozne olarak

ibaret degildi. Arjantin,

0 donerne

boyutlan nakkmda fikir vermektedir.

kendilerini var etrnetennin en orgut-

kadar benzerine ancak Nazi Alman-

Ancak iki YII boyunca, igneyle baYII-

ILi ornekleri Latin Amerika ulkelerin-

ya'smda karsrlasilan bir tur kitle im-

tJlarak 4c:;aklaradoldurulup okyanu-

de gonilrnustur.

ha politikasiyle

sa atJlan gerilla, sempatizan ve mu-

Bunun en onernli

kars: karsiya kald!

nedeni, Latin Amerika tarihinin kanh

1~e:;i1er,agrenciler,

darbelerle dolu olrnasidtr. Arjantin, EI

(hamile kadmlar ve e:;ocuklarbile) bu

Salvador, ~ili gibi ulkeler, askeri dar-

vahsetten payrru aldi.

belerin

yaratng:

sosyal ve siyasal

sarsmnlarla calkalarurken, ie:;in yeni

bir orgutlerus

kadintar bicirninin

meyveleri de gene bu ortamda atil-

Arjantin'de

sendika

haliflerin

sayis:

hicbir zaman tam

SAYI

olarak bilinemedi.

kadar

kilde susturuldugu boyle bir ortam-

rejimi esna-

da, konusacak tek bir kesim kalrrus-

30.000 ki~i "kaybof-

n. Anneler. Onlar, dogurduklari, bes-

du." Tarihe "Kirli Sayar olarak gecen

leyip buyutnikler], "yarattiklan" can-

sinda yaklasik

8

En ufak direnis orneginin bile agrr se-

1976'dan 1983'e

suren askeri diktatorluk

liderleri

rrus oldu.

Ian ellerinden alan erkten hesap sormak icin bir araya geldiler. Hayatlan boyunca cok aZI politikayla ugrasrrus ama cogunlugu nic politikayla ugrasrnarrus bu kadmlar, anne olmaktan aldrklan hak ve cesaretle cocuklanrun pesine dustuler. 30 Nisan 1977'de Arjantin'in baskenti Buenos Aires'teki UnlLi Mayo Meydaru'nda

birkae:; kadrnm

toplarup

beklesrnesiyle baslayan hareketlilik, evlatlanrun akibetinden endise eden

baska annelerin, ablalann, eslerin de katumasiyla naftaltk bir pasif eylernlilik halinde devam etti. Ilk baslarda yapnklart tek sey frsildasmak, nerelere basvurulabilecegi hakkmda fikir ahs verisi yapmak ve dilekce yazmaktJ. Zamanla resmi basvurutarcan

hicbir sonue:; okmayacagi anlasudigmda ve artik cocuklanrun sadece gozaltmda ya da cezaevinde tutu 1rnaoig; katledildigi bilgileri sizdikca, anneler turn bu yasananian dunya kamuoyuna tasrrnak ve cocuklanna (olusune bile olsa) kavusmak ie:;inorgLitlLi eylemlere basiaduar. "Bir anne cocugunu kaybederse, her

seyi gaze ahr. lste bu yuzdendir ki, rnucadele edenler kadmlardi. sazuanrruzm kocalan bizi destekledi, baziIan ise desteklemedi. Herkesin durumu farkhydt. Fakat eger bizim politi1970'lerden itibaren cuntarun iktida-

bu kaybolrna

n ele gec:;irdigi bolgelerde,

planh ve sistematik bir ~ekil(le gerceklestirlldi. Cunta generali Jorge Ra-

kitlesel

gozain ve iskence olaylan hrzla artti.

olaylan

elbette

ki,

Ancak Arjantin'de devrimci, dernok-

fael videla'run, "Arjantin'de bansi te-

rat ve diger muhaliflere uygulanan-

sis etmek idn olrnes: gereken her-

lar. sadece gozaln ve tutuklamadan

kes olecektir" sozu, yasanan zuimun

kayt bgrendigimiz

gibi kocalanrruz

da tabaklan yrkarnayi

ogrenip

renrnedigini soracak olursaruz,

og-

yamt

haytrdn. Her zaman oldugu gibi hala temizlik ve LitLi islerini yapmak zorundaydik.

lkisini

birden

yapmak

41


mümkün. E¤er insan bir fleye yeterince sa¤lam bir flekilde inan›rsa, her zaman bir yolunu bulur.”1

SAYI

42

8

dilenler için ayin yapmay› reddettiler. Görüflmemiz, toplant› yapmam›z için bize yer vermediler. Kap›lar›n› annelere kapatt›lar…” 2

Anneler k›sa bir süre O güne kadar devlet ve sonra dernekleflti. din kurumlar›na karfl› Fakat devletin imha flüphe duymam›fl bu politikas› anneleri de kad›nlar, çocuklar›na kapsam›flt›. Derne¤in uygulanan zulümle birliderlerinden Azucelikte sokaklara dökülürna Villaflor da t›pk› ken, güvendikleri kuçocu¤u gibi kaç›r›l›p rumlar› da sorgulamaya kaybedildi. Ancak Her Perşembe Mayo Meydanı’nda toplanıp, simbafllad›lar. Devletin de bask›lara, iflkencele- geleri olan beyaz başörtüleriyle dimdik ayakta durdin kurumlar›n›n da, çore, tecavüzlere ra¤- dular. Annelerin direnişi, diktatörlüğün hiç de dücuklar›n›n u¤runa mümen anneler direnifl- şünmediği bir kalkışmaydı şüphesiz. Tüm muhalecadele ettikleri o güzel lerini sürdürdüler. feti yok ederken, toplumsal kesimler arasında polidünyay› istemedikleriHer Perflembe Mayo tikadan en uzak olduğunu düşündükleri, çocuk bani, aksine bu kurumlaMeydan›’nda topla- kımı, mutfak ve ev işi gibi uğraşlarla dört duvar r›n çocuklar›n›n katilleri n›p, simgeleri olan arasına hapsedilmiş bir kesimin politikleşeceğini oldu¤unu kavrad›lar. ‹flbeyaz baflörtüleriyle hesaba katmamışlardı te bu noktadan sonra, dimdik ayakta durMayo Anneleri bambafldular. Annelerin direnifli, diktatörlü¤ün hiç de düflünmedi¤i bir kalk›flmay- ka bir politik bilinçlenme seviyesine yükseldiler ve saded› flüphesiz. Tüm muhalefeti yok ederken, toplumsal ke- ce birbirlerine tutunarak mücadeleye devam ettiler. simler aras›nda politikadan en uzak oldu¤unu düflün- Mayo annelerinin direnifli hala sürüyor. fiimdi onlar birer dükleri, çocuk bak›m›, mutfak ve ev ifli gibi u¤rafllarla “büyükanne” olarak derneklerinde bambaflka bir ifle kodört duvar aras›na hapsedilmifl bir kesimin politikleflece- yulmufl durumdalar. Cunta döneminde kaybedilenlerin ¤ini hesaba katmam›fllard›. yaklafl›k %10’u kad›nd› ve bunlar›n %10’u hamileydi. Anneler çocuklar›n› araflt›r›rken, yard›m için baflvurduklar› hiçbir kurumdan destek görmediler. Ülkede, korku ve endifle hâkimdi. Hemen hemen tüm sosyalist, devrimci, demokrat insanlar yok edildi¤inden ya da tutsak oldu¤undan, olan bitene baflkald›racak kimse kalmam›flt›. Bu nedenle anneler baflka yerlerden destek aramak zorundayd›lar. ‹lk ak›llar›na gelen, çocukluklar›ndan beri bildikleri, kurallar›na harfiyen uyduklar›, büyük bir tutkuyla ba¤land›klar› kiliseydi. “Tanr›n›n evi” muhakkak bu zulme son verecekti. Ama umduklar› konuksever yaklafl›mla hiçbir zaman karfl›laflmad›lar.

400’ün üzerinde çocuk tutsakl›k koflullar›nda do¤mufltu.3 Ancak bu çocuklar, cuntaya yak›n ailelere evlatl›k olarak verildi ve böylelikle bellekleri tamamen silinmifl oldu. Devlet devrimcileri öldürmekle kalmay›p, onlar›n en de¤erli varl›klar›na asimilasyonun en korkuncunu uygulam›fl oldu. Mayo anneleri, DNA testleriyle torunlar›n› bulmak, onlara gerçek anne babalar›n›n, o güzel insanlar›n hikâyelerini anlatmak, çocuklar›n›n kokular›n› torunlar›nda aramak için seferber oldular. Bulunan her bir torunu kucaklarken sanki kendi torunlar›n›, k›zlar›n›, o¤ullar›n›, gelinlerini, damatlar›n› kucaklar gibi mutlular flimdi.

“En s›k kiliselerin kap›lar›n› çald›k. Kilisenin bizi destekleyece¤ini; yaflam hakk›n› ve ailenin güvenli¤ini herkesten çok savunaca¤›n› düflündük. Arjantin’de çok güçlüydüler. Olaylar› durdurmak için nüfuzlar›n› kullanabilirlerdi. E¤er konuflsalard›, bunlar asla olmayacakt›. Kilise soyk›r›m›n suç orta¤›yd›. Ordunun silahlar›n› rahipler kutsad›lar, itiraflar› iflkencecilere ilettiler. Çaresizlik içinde onlara gitti¤imizde, bizden ald›klar› bilgileri diktatörlü¤ü desteklemek için kulland›lar. Onurlu birkaç istisna d›fl›nda, kaybe-

Devam edecek…

Dipnotlar 1 Jo Fisher, Kay›p Anneleri, (‹stanbul: Çiviyaz›lar›, 1998) s. 183. 2 A.g.e. s. 209. 3 Zindanlarda do¤an çocuklar ve anneannelerin torunlar›n› bulmak için devam ettirdikleri y›llar süren mücadeleyle ilgili güzel bir belgesel için bkz Kimim Ben, yönetmen: Estela Bravo, Küba, 2007.


SAYI

8

KÜRESEL KAP‹TAL‹ZM‹N

modern dünyas›nda KADINLARIN KORKULARI* ÇEV‹R‹

Bu yazı, küresel kapitalizmin günümüz “modern” dünyasında yaşayan kadınların durumuyla ilgilidir. •Seks ticareti artmaktadır. Her yıl yüz binlerce kadın kaçırılmakta, cinsel köleliğe zorlanmakta ve satılmaktadır. •Hindistan’da 4 yüz – 5 yüz bin civarında çocuk fahişe bulunmaktadır. Tayland’ da 8 yüz bin çocuk ve genç fahişeliğe zorlanmıştır. •Avrupa Birliği ülkelerinde, her yıl en az 2 ve 4 milyon arası kadın dayağa maruz kalmaktadır. Her yıl yaklaşık olarak 132 bin kadının tecavüze uğradığı bildirilmektedir. Gerçekte ise bu rakam 2-6 kat daha fazladır. •Yine Avrupa Birliği ülkelerinde her gün 4 kadın, kocası ya da erkek arkadaşı tarafından öldürülmektedir.

•Yaşamın tüm alanlarında milyonlarca kadın istismar edilmekte, aşağılanmakta, alınıp satılabilen bir meta gibi kullanılmaktadır. Milyonlarca kadın, bir nesne gibi sahiplenilmekte ve kontrol edilmektedir. Birleşmiş Devletler, emperyalist egemenliğin sosyal ve ekonomik anlayışlarını yürürlüğe koymak için feodal sınıfların gericiliğine dayanmakta ve onu desteklemektedir. Ve emperyalizmin egemenlik ve sömürü yapısı içinde en çok da feodal ilişkileri içine almaktadır. Bu durum kadınlar için bir kabus olmaktadır. Örneğin düşük ücretli, yüksek teknolojili iş yerlerinde çalışan köylü kadınlar, evlilik yapmaya maruz bırakılan eğitimli kadınlar, parlak bilboardlardaki teşvik edici yüksek topuklu, estetikli kadınlar için geçmiş, tepeden tırnağa kadar feodal geleneklere itaat etmeyi gerektirir.

43


Amerikan işgali altındaki Irak’ta, Birleşmiş Devletler tarafından yetkilendirilen Şii militanlar, Irak’ın büyük kentlerinin caddelerini gezmekte, istedikleri gibi giyinmeyen ve davranmayan kadınlara saldırıda bulunmaktadır.

SAYI

8

Irak’ın en büyük ikinci kenti Basra’da, resmi kaynaklara göre, geçen yıl, 133 kadın öldürülmüş ve yine 133’ü de sakat bırakılmış, “ihlal edilen İslami öğretilere” karşı kadınların bedenleri uyarı notlu kutulara atılmıştır. Ambulans şoförleri, asıl sayılarının çok daha yüksek olduğunu söyledikleri cesetleri toplamak ve sabahın erken saatlerinde şehir caddelerine götürmek için kiralandıklarını belirtmiştir. Du’a Khalil Aswad, Irak Kürdistan’ ında yaşayan 17 yaşında genç bir kadındı. O, 2007’de, akrabaları ve komşuları tarafından “namus” gerekçesiyle taşlanarak öldürüldü. Du’a toplumun tasvip etmediği bir şekilde davrandığı için, yani birine aşık olduğu için öldürülmüştü. Irak’ta tecavüze uğrayan kadınların, ailelerinin şerefini kirlettiği düşünülüyor. Amerikan saldırısından beri 400 tecavüz olayından yarısının aileleri tarafından ölümle sonuçlandığı belirtilmiştir. Bu gibi “namus cinayetleri” Amerikan işgali altında daha da artış göstermiştir. Bu tüyler ürperten kadın karşıtı eylemler, günümüz modern Amerikan toplumunda var olan gelenek ve mülkiyet ilişkileri ile benzer özellikler taşımaktadır. Amerika’da bu, suça dayanmayan hükümlerin verildiği ancak failin haysiyeti ya da “erkek şerefi” olarak tanımlanan ihtiras suçları olarak adlandırılır. 1999’da bir Teksas yargıcı, 10 yaşındaki çocuğunun gözü önünde karısını öldüren ve karısının sevgilisini yaralayan adama 4 ay ceza hükmü verdi. Amerika Birleşik Devletleri’nce gerçekleştirilen bu uygulamada “namus cinayeti” versiyonuna girmeyen nedir? Kadına karşı şiddet, tecavüz ve fahişelik Amerika Birleşik Devletleri’nin emperyal askeri yapısı içerisinde eril üstünlükle bağlantılı olarak yeniden üretilmekte ve teşvik edilmektedir. ABD bölüğünce tecavüz edilen Abeer Hamza adında 14 yaşındaki Iraklı bir kızın ürkütücü hikayesi buna örnektir. Kız kardeşi ve ailesiyle yalnız yaşayan Abeer, evlerinde yakılarak öldürüldü ve bu suç, örtbas edildi. Cinsel istismar ve tecavüz ABD ordusu dahil yalnızca işgal edilen ülkelerin insanlarına karşı yapılmıyor. Yedek Milis’teki kadınların yarısından fazlası tecavüz ve cinsel saldırı veya faal sorumluluklarda cinsel taciz yaşamaktadır. Suçluların sadece %2-%3’ü bir askeri mahkeme tarafından yargılanacak kadar ciddi disiplin cezası almaktadır. Genellikle, cezalandırılmayı bırakalım failler ekstra hürmet ve takdir belgesi almaktadır.

44

ABD’de insanlar sürekli olarak kadınların, araba ve müzik videolarından her şeyi satmak için kullanılan “cinsel cazibe” merkezli bir obje olarak resmedildiği reklam, TV ve filmlerle bombardıman altında tutulmaktadır. Bu kafa şişirme/zımbırtı nasıl bir etki yaratmaktadır? Bu durum kadınlarda ne tür tahribatlar ve bozukluklar yaratmaktadır? Örneğin kadınlar plastik cerrahi yapmak zorunda olduğu veya ona aşık olan erkek tarafından bedeninin

özel mülk gibi sahiplenildiği hissine kapılmakta mıdır? Yüksek mahkeme ve Beyaz Saray tarafından teşvik edilen kadın karşıtı düşünce ve eylemlere sahip Hıristiyan faşistler, kadını ikincil bir varlık, erkeğin kölesi ve özel mülkmüş gibi tanımlayan İncil okumasını harfi harfine empoze etmek istemektedirler. “Aile değerleri” hem demokratlar hem de Cumhuriyetçiler için şiardır. Peki neden? Tehlikeleri tümüyle tanıyan bu muhtelif egemen sınıf gücü, baskılanan kadında “geleneksel ahlakı” hiç zayıflatmayarak kapitalist, emperyalist sistemi konumlandırır. Amerika’da kürtaj hakkı; ‘fetus bir bebektir’, ‘kürtaj cinayettir’ gibi bilimsel olmayan yalanlarla genç kadınların kafasını meşgul etmektedir. Juno filmi buna bir örnektir. Her yıl 5 klinikten biri ölüm tehditleri, kundakçılık ve bombalama gibi eylemlerle aşırı kürtaj karşıtı grupların hedefi olmaktadır. Ve bu şehirde her kürtaj karşıtı grup yine doğum kontrolüne karşı çıkar. Bu, kadınların bedenlerini ve üremelerini kontrol altına almayla ilgili bir kavramdır. Bu nasıl bir dünyadır ki, kadınlara tek seçenek olarak ki gerçekten böyle bir şansları varsa- tüm belli başlı dinlerin tabuları içine gömülmüş feodal kabusla insanlığın yarısının her gün vahşileştirildiği, değerinin düşürüldüğü ve ikinci plana atıldığı bir dünyada cinsiyetini bir kurtuluş yolu olarak gösterip özgürlük adı altında kendini bir eşya gibi pazarlamasını sunar. Cevap ise emperyalizmin ve kapitalizmin egemen olduğu bir dünya. Kadınlara baskı, toplumun sınıflara bölünmesi, özel mülkiyetin ve sömürünün ortaya çıkmasıyla büyüdü. Bu koşullar altında iş ayrımının cinsiyetlere dayandırılması, bir çeşit baskı ve zulme dönüştü. Ve bu sosyal ilişkiler yıllar geçtikçe değişimler geçirdikçe, kadınlara yönelik şiddet mekanizması diğer baskı türleriyle güçlenerek ve güçlendirilerek bugünkü sınıflı toplumun temel özelliklerinden birine dönüştü. Dünya üzerinde korkutucu derecede kadına baskı uygulanır. Bir şeyler bu yolla yapılmak zorunda değildir. Ve onların bu yolda olmalarının tek sebebi sınıflı toplum. Tarafından yaratılan ekonomik ve sosyal durumlardır. Bu öyle bir sistem ki insanlığın büyük bir bölümünü ezer ve sömürür. İnsanlık devrime ve komünizme ihtiyaç duyuyor. Ezilen kadınlar da dahil her türlü baskıdan kurtulan, kendimizi ve dünyayı değiştiren, ekonomik ve sosyal, sınıflı toplum düzenini kaldıran, dayanışmayla çalışan ve düşünen kitlelerin olduğu sosyalist bir topluma ihtiyaç duyuyoruz.

*THE Horrors for Women in the “Modern” World of Global Capitalism(Nisan 2008) http://www.counterpunch.org/


sosyal yaflamda kad›n›n yeri

HELEN

SAYI

8

Helen toplumunda, tanr›çal›k önemli bir yerde durmaktad›r. Tanr›larla eflit konumda yer alan tanr›çalar, tanr›lar kadar da güç simgesi olmufllard›r. Zeka, sanat ve strateji yüklü tanr›ça Athena, eflsiz zekas›yla kad›nlar›n zekas›na ayna tutar nitelikte yer alm›flt›r, Yunan mitolojisinde Eşit şekilde dünyaya gelen kadın ve erkek, üretimde birlikte hareket etme kültürünün oluştuğu ilk dönemlerde, birlikte hareket etme yetisiyle birbirine müdahale etmeden sürdürmüşlerdir yaşamlarını. Üretimde cinsiyetçiliğin olmaması, insanca yaşamın kaynağını oluşturmuştur başlangıçta. Helen toplumunda, tanrıçalık önemli bir yerde durmaktadır. Tanrılarla eşit konumda yer alan tan-

rıçalar, tanrılar kadar da güç simgesi olmuşlardır. Zeka, sanat ve strateji yüklü tanrıça Athena, eşsiz zekasıyla kadınların zekasına ayna tutar nitelikte yer almıştır, Yunan mitolojisinde. Ancak tüm bu güce rağmen, yine de tanrıların gözüne güzel görünme çabasını da göstererek kadının vitrin olma özentisinin de başlangıcını oluşturmuştur, Güzellik ve Aşk Tanrıçası Aphrodite. Güzelliğine faz-

laca güvenen kibirli bir yapısıyla düzenlenen güzellik yarışmasının seyrini değiştirecek kadar da hile, fesat yönünü vurgulamaktan kaçınmamıştır. Kızının yeraltı dünyası (ölüler diyarı) tanrısı Hades'e tarafından Zeus'un yardımıyla kaçırıldığını duyan tarım, bereket tanrıçası Demeter, kızının geri dönmesi çabalarının boşa çıktığını görmesiyle tarımı durdurmuş, doğal felaketler yaratmıştır.

45


SAYI

8

Dünyayı sarsan gücüne güvenmesi, kızına kavuşmasını sağlamıştır. Zeus gibi tanrıların başı olan bir lidere diş geçiren yapısı, kadınların erkekler kadar güçlü olabileceğinin ve kararlı olduklarında üstesinden gelemeyecekleri bir şeyin olmadığının da bir yansımasıdır hayata. Tanrıların evliliği tanrıçalara verip üzerinden atmasıyla kadınların üzerine bindirilen bu ağır yüke rağmen, umut tanrıçası(Elpis)nın girişimiyle zaferi kazanacağımızın müjdesini vermekle görevlendirilir zafer tanrıçası Nike!... Tüm bu yansımaların ışığında erkeklerin kadın-erkek eşitliğini, özel mülkiyet patentiyle sonlandırmasıyla kadın yaşamı yerle bir olur. Kadının özgür yaşamı, yasaklanmış, cendereye alınmıştır. Üretimin eşit, cinselliğin özgür yaşandığı dönemlerin kapanmasıyla insanlığın insanlıktan çıktığı ön aşama başlamıştır. Tanrıçalarına bu misyonları yüklemesine rağmen, Helen toplumunun birçok toplumdan önce ataerkil sisteme geçmesi kadınların yaşadığı ağır sorunları yaşama şanssızlığının ilki olmuştur.

46

Antik Yunan'da, özel mülkiyetle birlikte oluşan köleci toplumda, kadın, toplum içerisinde önceki dönemlere kıyasla etkisiz bir role bürünerek toplumda soyutlanmayla, silikleşmeyle görünmezlikle yüz yüze kalmıştır. Özgür yurttaşlar ve köleler diye ayrılan toplumda, kadın evde, toplumda birilerinin yönlendirmesine, birilerinin isteğine göre ‘yaşamak’ zorunda bırakılmıştır. Savaştan ele geçirilen esirlerle başlayan köleler, artık özgür vatandaşların sayısından artar olmuştur. Bu durum, toprak sahiplerinin daha zenginleşmesine zemin hazırlamıştır. Öyle ki efendileri, kölelerin daha fazla çalışmasını sağlamak amacıyla onları azad edecekleri aldatmacasına dahi başvurmuşlardır. Köle kadın ise efendisinden çocuk sahibi olsa dahi kölelikten kurtulmamaktadır. Ancak kölenin çocuğu, bu kişinin mirasından hak kazanmasına karşın kadın için en ufak bir değişikliğe bile izin verilmemiştir. Köle kadınlara kıyasla iyi konumdaymış gibi gö-

Geçmiflten günümüze gelinen aflamada, insanl›¤›n günbegün geliflti¤ini, teknolojik ilerlemeyle ba¤daflt›ran zihniyetin hiç geliflmedi¤inin kan›t›d›r, bugün hala yaflananlar. Bu yaflanan sorunlar, azalmak bir yana gittikçe katmerleflmifl, derinleflmifltir rünse de özgür kadınların da köleler gibi bir takım görevlerle yaşamı boyunduruk altına alınmıştır. Antik çağda, toplumun üremesi ve mirasın çocuklar üzerinden ilerlemesi için evlilik bir yaptırım haline gelmiştir. Hieros Gamos (kutsal evlilik) diye adlandırılan (Tanrılar dünyasında Zeus Hera evliliği) kadının aleyhine gelişen bir durum olmuştur. Kızların ergenlik yaşı olan 12-13, erkeklerin 16 yaşı, evlilik yaşı olarak belirlenmiştir. Evliliğe kızın babası karar vermektedir. Kızın evliliği kendi isteğiyle seçmesi söz konusu olmadığı gibi, reddetme gibi bir şansı da yoktur. Aksi halde şiddetle cezalandırılmaktadır. Toplumda üç çeşit evlilik türü vardır: Drohamalı evlilik; zengin kızın damat evine bir miktar para karşılığında gitmesidir. Bunun yanında iç güvey evliliği; oğlu olmayan babanın erkek evlat edinip kızını evlendirmesiyle mirası güvence altına almasıdır. En çok görülen evlilik türü fakirlerin evlilik türü(hedna); kızlar öküz başına evlendirilirdi. Çir-

kin kızlar bir, güzel kızlar iki öküz başına satılırdı. Şubat ayında yapılması zorunlu olan evlilik, üç gün sürmekteydi. İlk gün, gelin hamamı gününde, gelin bir ırmakta eril güç nehir tanrısından döllendiği inancıyla yıkanırdı. Böylelikle kız ilk bekaretini ırmağa verirdi. Irmağa uzak oturanlar içinse Loutrophoros denilen kaba doldurulan su, son durulama suyu olarak kullanılırdı. Ayrıca bu kap, evlenmeden ölen kız ve erkeklerin mezarına konulurdu. Gamos diye adlandırılan düğün gününde, gelin misafirin önüne en son çıkmaktadır (Anadolu’da gelin misafirlerle bir arada olurdu) ve yüzü duvaklı olmak zorundadır. Müzik, düğünün ayrılmaz parçasıdır ve düğün alayı müzik eşliğinde gelini almak için gelir. Damat, sağdıcı ve gelin, arabanın önünde yerini alırlar. Baba evinde özgür olmayan, baskı altında olan kız, koca evine gelerek değişmeyen yaşamını burada da sürdürmeye başlar. Damadın evine gelince arabanın bir tekerleği kırılır, koca evinden başka gidecek yeri olmadı-


ğını göstermek için. Bakire çıkmayan kadını kocası isterse öldürür, isterse babasının evine yollar ama burada da kadını ölüm beklemektedir. Bekaretin simgesi olan çarşafı, damadın sağdıcı misafirlere gösterir. Evlenen kadın artık gynaikon(harem)da yaşamaya mahkum edilir. Sosyal yaşamının ölmesiyle yaşayan ölü haline gelen kadın, haremde çocuk doğurma makinesi haline gelmiştir. Kocası eve getirdiği arkadaşıyla zaman geçirirken o yasak olduğu için evine gelen erkekleri görememektedir. Çocukların bakımı ve kölelerin ev içi hizmetlerinin denetlenmesiyle zorunlu olan ev kadını, kocasının istediği kadını metres olarak tutmasına da göz yummaktadır. Bu eğitilmiş kadın için doğal görünür. Monogami(tek eşlilik) diye adlandırılan bu evlilik türünde, kadının erkeği aldatmasının cezası ölümken erkeğin aldatması iktidarın yasal güvencesiyle garanti altına alınmıştır. Böylelikle evlilikte kadının aleyhine gelişen yara gittikçe derinleşmiştir. Atina’da sadakatli, erkeğin mirasçılarının annesi, evin baş kahyası, kölelerin denetleyicisi olan kadın, kocasına güzel görünme çabasıyla da vitrin malzemesi olmaktan kurtulamamıştır. İstediği kadınla birlikte olan erkeğe karşın zina işleyen kadın, kocası tarafından ister öldürülür isterse köle olarak satılır.

Eğitim sisteminde tüm çocuklar 0-7 yaşına kadar annenin eğitimindedir. 7 yaşına gelen erkek çocukları, aileden alınıp askeri kışlada eğitim görmeye başlar. Sparta’ya ait olan ve pederastik eğitim modeli olan bu eğitim modelinde, erkekler, kızlardan uzak tutulur. 20 yaşına kadar kadınla her türlü birliktelik ölüm cezasıdır. 20 yaşından 45 yaşına kadar kendisinin, ailesinin ya da devletin uygun gördüğü kızla evlenmek zorundadır. Bunu da reddetmek, ölüm cezasına yol açmaktadır. Bu süreç içinde, hafta da 2-3 gün kışladan ayrılıp eşiyle birlikte olup bir tür damızlık boğa işlevinden sonra kışlaya dönmektedir. Daha çok edebiyat, teori, matematik dersleri görürlerken kızlar da müzik, dans, ev işleri ile ilgili eğitim almaktadırlar. Kızlar sadece 8 yıl eğitim görmekteydiler. Bu eğitimde ileride iyi çocuklar yetiştirmeleri amacına hizmet etmekteydi. Helenlerde, iktidar anlayışının cinsel ilişkinin üretim ilişkileriyle sıkı bağ oluşturmasıyla da toplumsal yaşamda kadının ezilmişliğine bir halka daha eklenmiştir. Para karşılığında birlikte olma anlayışının ortaya çıktığı toplumda artık devletin yasallaştırdığı genelevler yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca zengin fahişe anlamında kullanılan ‘heteiralar’ görülmeye başlamıştır. Heteiralar aslında eğitimli, bilim ve felsefeyle de uğraşan diğer kadınlardan farkından dolayı, bu ismi almışlardır. Çünkü bu kadınlar, mevcut anlayışa da karşı çıkmasıyla, ücretli ve özgür olmalarıyla kölelerden ayrılmaktadırlar. Filozofların cinsiyetçi tutumları, kadına yönelik cinsel istismara yol açmıştır. Saphokles'in: “Kadınlar sadece erkeklerin yataklarını ısıtmakta kullandıkları bir araçtır” sözü, kendisinden çok toplumun düşünce yapısını ı gözler önüne sermektedir. Kadınlara bu tutumla yaklaşan filozoflar ve kışla eğitiminin bir sonucu olarak ortaya çıkan eşcinsellik, toplumda kadının görünmezliğinin iktidar tarafından onaylanmasına bir kanıttır. Eğitmenlerin, askerlerin para karşılığında birlikte olduğu küçük çocuklara yönelik yapılan istismar, kadına yapılan istismardan kopmaz bağlarla bağlıdır.

Geçmişten günümüze gelinen aşamada, insanlığın günbegün geliştiğini, teknolojik ilerlemeyle bağdaştıran zihniyetin hiç gelişmediğinin kanıtıdır, bugün hala yaşananlar. Bu yaşanan sorunlar, azalmak bir yana gittikçe katmerleşmiş, derinleşmiştir. Çeşitli sınıflara evrilerek geldiğimiz bu günlerde, kadın hala eve kapatılmakta ev içi köle ve çocuk doğurma aracı olarak görülmeye devam edilmektedir. Hala babasının, erkek kardeşinin, toplumun malı, namusu olma tabusuyla yaşamaktadır. Evlenmek istemese de, istediği kişiyle evlenmek istese de önce ailenin hükmü geçerlidir, çoğu kere karşı çıkmanın cezası ölümdür. Evleneceği kişiye dahi karar veremezken dayatılan hayata karşı geldiğinde ölüm kararı daha kolay verilmektedir. Bütün ezilmişliğine, hor görülmüşlüğüne, yok sayılmışlığına rağmen “özgürlük için eşitlik için zincirlerimden başka kaybedeceğim bir şeyim yok” çığlığıyla dünyayı yankılandıran kadının örgütlü mücadelesi, sınıfların ortadan kalkacağı özgür dünyayı yaratmaktan başka alternatifin olmadığını gösterecektir insanlığa!..

SAYI

8

KAYNAKÇA 1-ANTİK MİTOLOJİDE KİM KİMDİR/Gerhard Fink 2-YER BENİM GÖK BENİM/Vera Zingsem 3-TANRILAR Stone

KADINKEN/Merlin

4-DÜNYA MİTOLOJİSİ/Donna rosenberg 5-AİLENİN ÖZEL MÜLKİYETİN VE DEVLETİN KÖKENİ/F.Engels 6-TOPLUMSAL GELİŞMEDE KADININ KONUMU/Aleksandra Kollantai 7-ANASOYLULUKTAN GÜNÜMÜZE KADIN/Hüseyin Kızılkaya 8-AKTUEL ARKEOLOJİ 2 /Helenlerde İktidar ve Hegemonya Bağlamında Cinsellik

47


:~r .j~j' '1~;: ~..:v~-;::,

Kadm i~f;ilerin

••..•. ,.

SA YI

8

hamilelik ve sonrasi haklari Av. ZGleyha GGIGm i§ yasasina gore kadm iscilerin dogumdan once 8 ve dogumdan sonra 8 hafta olmak uzere 16 haftahk sure icersinde cahstmlmasi yasaktir. Bu siireler icinde kadm isci izinli sayihr ve iicretini almaya devam eder. Cebeligin ikiz veya daha cok olmasr halinde, dogumdan onceki 8 haftahk sure 10 haftaya cikarihr. :;;yasasma gore kadrn i:;;gilerin doqurndan once 8 ve doqumdan sonra 8 hafta olmak uzere 16 haftalik sure icersinde cahstmlrnasr yasaktir. Bu sureler icinde kadin i:;;giizinli sayrhr ve ucretini almaya devam eder. Gebeligin ikiz veya daha eok olmasi halinde, doqumdan oncekl 8 hattallk sure 10 haftaya crkanhr, Kadln i~cinin talebi ve hamileliqin cahsrnasma engel olmayacaqma dair doktor raporu almasi halinde dogumdan onceki 8 hafta 3 haftaya indirilebilir. Geri kalan sure doqumdan sonra kullarulabillr. •

Kadm i:;;ginin sagllk durumunun normalin drsrnda tehlikeli olmas: halinde ve bu durumun vine doktor raporu ile belgelenmesi durumunda izin sureleri artmlabilir,

48

Doqum qerceklestikten sonraki turn izin sureleri bittikten sonra kadm i:;;<;iisterse 6 ayhk ucretslz izin alma nakkrna sahiptir. Hamile kadrn i:;;<;:iler,hamilelikleri boyunca, dogumdan sonra da 6 ay boyunca geee cahstmlarnazlar, Hekim ra-

poru ile bu sure uzatrlabllir, Hamile veya yeni doqurn yaprrus, cocuk emziren kadrn isciler, gunde 7,5 saatten fazla cahstmlamazlar, Cahsrlan i:;;aglr ve yorucu bir i:;;ise doktor raporu ile belgelenirse hamile kadm i:;;c;:isaglik durumuna daha uygun bir ise ge9irilir. Bundan dolayi ucretinde bir indirim yaprlamaz. Cahsuan i:;; yerinde daha hafif uygun bir i~ olmamasi halinde hamile kadrn i:;;gi kendi talebi ile ucretsiz izine crkabtlir. Cahsma ortarrnrun sigara icilmeyen veya oturarak cahsilan bir yer olrnasma ozen g6sterilir. Hamilelik suresince kadrn i:;;ginin duzenli hekim kontrollerini yapmasi gerekir. Bu kontrollerin yapurnasi lcln gun icinde izin alabilir. izinli oldugu gun veya saatler igin ucret kesintisi yapllamaz. Bu izinler rsverenm onayma bagll degildir. Cahsma sOresince hamile kadm iscirun srk sik tuvalete gitme ihtiyaci dikkate alinarak kendisine kolaylik qosterilir. Enfeksiyon riskine karst isyerinde gerekli hijyen sarttan saqlanmaudrr. Cahsrna hrz: ve yo-


SAYI

gunluk, hamile kadrn iscinin kosullanna gore yeniden duzenlenebllrnelldir. Hamile lsclnln ani darbelere, sarsmtiya, uzun sureli tltrasime maruz kalacaq: islerde cahstmlmasi yasaktir.

Aynca bCmyece uygun iste c;:allยงtmlmadlgl icin maddi ve manevi zarara ugrayan kadrn i:;;9inin, tsvereni hakkrnda zarartanrn giderme davasi acrnast da mOmkOn olabilecektir.

Hamile i:;;c;:ikisisel koruyucu kullansa bile 80 desibelden daha az gurultulu ortamlarda cahsrnasi sag lanrnah ve bu mOmkOn degilse i:;;i degi:;;tirilmelidir.

Doqurn sonrasrnda kadm isci bebeqini emzirebilmek i9in gunde 1,5 saat sut izni kuilarur. Bu saati hangi saatler arasrnda ve kaca bolerek kullanacaqma i:;;9ikendisi karar verir. Bu sure ic;:inOcret indirimi uygulanamaz.

lsyerinde hamile kadrn i:;;c;:ininsoquk, steak ve yuksek basinctan dolayt sagllk riski yaratmayacak kosullarda cahstmlmasi gerekir. Hamile veya yeni dogum yaprrus kadrn lscinin yalruz cahstmlmarnasi esastrr. Bu mumkun deqllse diger i)icilerle kolaylikla iletieim kurabileceqi bir yerde c;:ali~mast saqlarur. Kadrn i:;;9i durumuna uygun islerde cahstmlrnaz ve bundan dolayi sagllgl o!umsuz etkilenirse isveren i~cisini bunyece uygun lste cahstrrrnarnasmdan dotayi sorumlu olacaktir.

Yasma ve medeni durumuna

bakilmaksrzm

100-150

arasi kadrn iยงc;:isiolan isyerterinde i:;;yeri dismda ve isyerine en fazla 250 metre uzakhkta 1 yasmdan kucuk cocuklann bakilmas: ve bebek emziren kadrnlann

kullanabilmesi it;;inbir emzirme odas: kurulmalrdir. Bu yukumluluklerin mali giderlerinin hepsi lsveren taranndan karsrlanmahdtr,

Yasma ve medeni durumuna bakrlrnaksrzm 150'den fazla kadm i:;;c;:isiolan isyerlerinde 0-6 yas arast cocuklann bakmu veya emzirilmesi icin isyerlnden ayn ama makul bir uzakhkta bir yurt veya anaokulu patron Bu durumda isveren hakkmda i~ Kanunu yonunden tarafrndan kurulmahdrr. lsveren baska patronlarla oridari para cezas: uyoutanacaq. gibi, hamile kadrn i:;;c;:i taklasarak bir yurt acabilir veya harici bir yurtla anlabOnyece uygun iste cahstrrrnarna nedeniyle hastalanrms ise Sosyal Sigortalar Kanunu acismdan da kurum, sarak da bu hizmeti qorebltlr,

hamile kadrn i9c;:ininhastaligl nedeniyle yaptlgl tedavi rnasraflanru isverenden isteme hakkrna sahip olacaktir.

8

Yurdun isyerine uzakllQI 250 metreden fazlaysa bu durumda isveren Ocretsiz tasit saglamak zorundadrr, 150'den fazla kadrn iยงc;:icansmasi sarti, sadece kadm

49


SAYI

8

işçinin çalıştığı iş yeri için değil işverenin aynı belediye veya mücavir alan içindeki bütün işyerlerinde çalışan kadın işçilerinin toplam sayısını kapsar. Emzirme odaları ve yurtlardan yararlanabilecek olanlar kadın işçilerin çocukları ile erkek işçilerin annesi ölmüş çocukları veya boşanma halinde velayeti babaya verilmiş çocuklarıdır. Yurtlarda 0-2 yaş, 3-4 yaş, 5-6 yaş grubu birbirinden ayrı olarak tutulmalı ve hepsiyle ayrı ayrı ilgilenilmelidir. Buralarda yüksek öğrenim görmüş bir yönetici, öğretmenler, sağlık personeli, her 10 çocuk için bir kadın çocuk bakıcısı bulunmalıdır. Çocuklar gün aşırı bir hekim tarafından kontrolden geçirilmelidir. Çocuklara düzenli olarak koruyucu aşı yapılmalıdır. Çocukların beslenmesi hekim kontrolünde olmalı ve günlük en az 250 gram süt veya yoğurt düzenli olarak verilmelidir.

EVLENEN KADIN İŞÇİNİN İŞTEN AYRILMA HAKKI İş yasasına göre, kadının evlendiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde kendi isteği ile işten çıkması mümkündür. Bu durumda işçinin işe başladığı tarihten itibaren iş sözleşmesinin devamı süresince her geçen tam yıl için işverence işçiye 30 günlük ücreti tutarında kıdem tazminatı ödenir. Bir yıldan artan süreler için aynı oran üze¬rinden ödeme yapılır. Kıdem tazminatı alabilmesi için çalışırken evlenmiş olması en az bir yıl süre ile aynı işyerinde çalışıyor olması gerekmektedir. Bu asgari 1 yıllık süre fiili çalışma süresi olup sigorta kaydının daha geç yapılmış olması dikkate alınmamalıdır. Kadın işçi, evlendiği tarihten yani resmi nikâhın yapılma tarihinden itibaren 1 yıl içersinde işten çıkabilir. Bu bir yıllık süre 12 ay olabileceği gibi evliliğin hemen sonrasında da olabilir. Kadın işçinin işten çıkacağını işverene bildirmesi yeterli olup işverenin kabulü gerekmemektedir. Kadın işçi işverene ihbar öneli vermek zorunda değildir. Yani çıkacağını beyan ettiği gün çıkma hakkına sahiptir. Bu nedenle işveren işçiden çıkacağını önceden bildirmediği gerekçesi ile tazminat talep edemez. Ancak işçi kadın da işten kendisi çıktığı için ihbar tazminatı alamaz. Kadın işçi, boşandığı eşi ile tekrar evlenir ve bu nedenle kıdem tazminatı talep ederek işten ayrılırsa tazminata hak kazanamaz. Yargıtay kararlarına göre işveren bunu ödese dahi daha sonra hata ettiğini iddia ederek geri alabilir. İşten ayrılan kadın işçinin başka bir işte çalışma hakkı vardır. İşten ayrıldıktan kısa bir süre sonra dahi yeni bir işe girebilir.

50

Evlilik nedeniyle iş sözleşmesini sona erdirmek isteyen kadın işçinin evlilik tarihini takip eden 1 yıl içinde, işverene dilekçe ve ekinde evlenme cüzdan fotokopisini içerecek şekilde müracaat ederek, kıdem tazminatı talep etmesi gerekir. Evlenen kadın işçiye müracaatı halinde kıdem tazmina-

Do¤um sonras›nda kad›n iflçi bebe¤ini emzirebilmek için günde 1,5 saat süt izni kullan›r. Bu saati hangi saatler aras›nda ve kaça bölerek kullanaca¤›na iflçi kendisi karar verir. Bu süre için ücret indirimi uygulanamaz tını ödemeyen işveren hakkında kadın işçiler doğrudan İş Mahkemesi’ne müracaat edebilecekleri gibi, idari yönden incelenmesi için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na veya Bölge Müdürlükleri’ne şikâyette bulunabilirler.


kad›n yaflam›n›n do¤al bir sonucu

SAYI 8

menopoz

Menopoz bir hastal›k de¤il, kad›n›n bir ça¤›d›r. Temel de¤ifliklik östrojen hormonu üretimi azalmas› oldu¤undan, hormon üretimi belli bir seviyenin alt›na düflmedi¤i sürece kad›n yaflam›n› sa¤l›kl› bir flekilde sürdürmeye devam edebilir

SA⁄LIK

Menopoz nedir? Menopoz dönemi kadın hayatının evrelerinden biridir ve doğal bir sürecin sonucudur. Toplumumuzda ise yaygın bir kanı olarak menopoz dönemi yaşlılık döneminin başlangıcı olarak görülmektedir. Ortalama insan ömrünün 80'li yaşların üzerine çıkma eğilimi göz önünde bulundurulduğunda menopoz döneminin aslında insan hayatının önemli bir kısmını kapsadığı fark edilir. Bir kadının ortalama menopoza girme yaşı 49,3 olarak kabul edilmektedir. Kadınların yaklaşık %1'i 40 yaşından önce menopoza girer. Menopoza girme yaşı kalıtsal olarak belirlenmiştir ve ilk adet kanaması yaşı, emzirme, doğum kontrol hapı kullanımı, ırk, eğitim, boy ve son gebelik yaşı gibi değişkenlerden etkilenmez. Sigara kullanımı yumurta hücrelerinin ölümüne neden olduğundan, özellikle günde 20 adet ve daha fazla sigara içen kadınların menopoza girme yaşlarının 1–2 yıl geriye gittiği belirlenmiştir. Menopozla ilgili bazı bilimsel veriler:

51


SAYI

8

•Hiç doğum yapmamış olan kadınların menopoza erken girdikleri gözlemlenmektedir. •Çalışmalar anne ile kızın hemen aynı yaşlarda menopoza girdiklerini göstermektedir. Bu durum menopoza girme yaşının kalıtsal özelliklerle yakın ilişkide olduğunu düşündürmektedir. •Beslenme bozukluğu olan ve vejetaryen beslenme tarzı benimseyen kadınların nispeten daha erken yaşlarda menopoza girdikleri görülmektedir. •Aşırı alkol kullanan kadınlar menopoza daha geç girmektedirler. •Düşük kilolu kadınlar menopoza daha erken girme eğilimindedir. •İş yaşamı ve diğer yaşam şartlarının menopoza girme yaşını etkilediği düşünülmemektedir. •Yüksek yerlerde yaşayanlar menopoza daha erken girmektedir. •Yumurtalıkların kan dolaşımının etkilendiği bir jinekolojik ameliyat geçiren kadınlar (rahmin alınması gibi) menopoza daha erken bir yaşta girebilirler.

Menopoza geçiş dönemi Kadın doğası, üreme çağından menopoza geçişi kolaylaştırmak için bir dizi önlem alır. Kadının ruhsal ve bedensel olarak menopoz dönemine hazırlandığı bu döneme “Menopoz Öncesi Dönem” adı verilir. Menopoz Öncesi Dönem’in en belirgin özelliği üreme çağında düzenli aralıklarla görülen adet kanamalarının düzenini kaybetmesidir. Genellikle gecikmelerle seyreden adet kanamaları menopoz başladığında tümüyle durur. Menopoza geçiş döneminde olan kadınların çoğu kendilerindeki değişikliklerin farkındadırlar ve ruhsal olarak menopoza hazırlanmak, adet kanaması görmeme fikrine alışmak için zaman bulurlar. Menopoza geçiş dönemi yumurtalıklarda yumurta hücrelerinin yavaşça tükenmeye başladığı ve bu nedenle adet kanamalarının düzensizleşme eğiliminde olduğu dönemi temsil eder. Bu dönem kadından kadında değişmekle beraber ortalama 4 yıl devam eder. Yumurta hücreleri tümüyle tükendiğinde kadın menopoza girmiş olur. Kadınların yaklaşık %10'u adet düzensizliği döneminden geçmeden direkt olarak menopoza girerler.

Gebelikten Korunmaya Ne Kadar Süreyle Devam Edilmelidir?

52

Menopoz öncesi dönemde adet döngülerinin bir kısmı yumurtlama olmaksızın gerçekleşirken, bir kısmında yumurtlama ortaya çıkar. Bu nedenle kadın menopoza girene kadar gebelikten korunmayı devam ettirmelidir. Sigara içmeyen ve sağlık sorunu bulunmayan kadınlar düşük dozlu doğum kontrol haplarını doktor kontrolünde kullanmaya devam edebilirler. Böyle bir durumda adet kanamaları düzenli olarak devam edeceğinden kadının menopoza girdiği zamansal noktanın belirlenmesi için belirli aralıklarla kan incelemeleri yapılır. Kadının menopoza girdiği belirlendiğinde doğum kontrol hapı kesilir.

Menopoz bir hastalık değildir "Yumurtalıklar yıllar süren yorucu hizmetin ardından emekliye ayrılmak isteseler de bunu başaramazlar. Bunun yerine rahatsızlıklarını karın içindeki organlara ve buradan da beyne aktararak kadında bazen delilik derecesine varabilen şiddette sinirlilik belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olurlar." Dr. Farnham Menopoz henüz yeni tanınmaya başlanan bir olgu olarak 19. yüzyılda yukarıdaki gibi ele alınmıştır. İfadede dikkati çeken en önemli nokta bu dönemlerde doktorların menopoz döneminde ortaya çıkan ruhsal değişiklik-


lere bir saplantı derecesinde odaklanmaları ve bedensel değişikliklerden söz etmemeleridir. Menopozun ortaya çıktığı yaş, kadında sıklıkla önemli bazı sosyal değişikliklerin de ortaya çıktığı bir zamana denk gelir. Çocukların büyüyerek evden ayrılması, kadının veya eşinin emekli olması, yaşla görülme sıklığı artan çeşitli hastalıkların ilk belirtilerinin ortaya çıkması, anne veya babada yaşlılığa bağlı ortaya çıkan çeşitli durumlar nedeniyle kadının zamanın önemli bir kısmını onlara ayırmak durumunda olması ve nihayet aile bireylerinden birinin veya bir arkadaşın ölümü gibi olaylar sıklıkla kadının menopoza girdiği zamanlara tesadüf eder. Menopoz bir hastalık değil, kadının bir çağıdır. Temel değişiklik östrojen hormonu üretimi azalması olduğundan, hormon üretimi belli bir seviyenin altına düşmediği sürece kadın yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürmeye devam edebilir. Menopoz kendi başına bir hastalık olmamasına karşın bu dönemde yaşa bağlı olarak ortaya çıkma sıklığı artan hastalıkların (hipertansiyon, şeker hastalığı gibi) görülme sıklığı artar. Menopoz döneminde östrojen hormonu üretimi yetersizliğine bağlı ortaya çıkan belirtiler ve hastalıklar tedaviyle çoğu durumda etkili bir şekilde kontrol altına alınabilirler.

Menopozda ortaya çıkan değişiklikler

Öncelikle bilinmesi gereken, bazı kadınlarda menopoza girdiklerinde adet kanamasının durması dışında başka hiçbir belirtinin ortaya çıkmamasının tümüyle normal olduğudur. Her kadının doğası farklıdır ve bazı kadınlar menopoz döneminin ilk yıllarını çok hafif belirtilerle atlatırlarken bazıları tedaviye gereksinim duyacak kadar şiddetli belirtiler gösterebilirler

Menopoz dönemindeki koruyucu hekimlik uygulamalarının temel amacı yaşla birlikte ortaya çıkma riski artan şeker hastalığı, tansiyon yüksekliği gibi hastalıkların taramasının yapılması ve erken dönemde tedavisinin sağlanmasıdır. Kadının menopoz döneminde östrojen hormonu salgısının aşırı düşmesiyle birlikte ortaya çıkma riski artan kalp hastalıkları ve kemik erimesini (osteoporoz) önleme konusunda var olan seçenekler hakkında bilgi sahibi olması için yıllık jinekolojik muayenelerini menopoz döneminde de devam ettir-

mesi özellikle önemlidir. Menopoz dönemine damgasını vuran değişiklik, üreme çağında yumurtalıklardan düzenli olarak salgılanan östrojen hormonunun salgısının azalması ve adet kanamalarının kesilmesidir. Östrojen hormonu azalması bu hormona bağımlı olan dokularda değişiklikler oluşmasına neden olur.

SAYI

8

Öncelikle bilinmesi gereken, bazı kadınlarda menopoza girdiklerinde adet kanamasının durması dışında başka hiçbir belirtinin ortaya çıkmamasının tümüyle normal olduğudur. Her kadının doğası farklıdır ve bazı kadınlar menopoz döneminin ilk yıllarını çok hafif belirtilerle atlatırlarken bazıları tedaviye gereksinim duyacak kadar şiddetli belirtiler gösterebilirler. Menopoz belirtilerinin ortaya çıkıp çıkmamasının toplumdan topluma bile değişebildiği bilinmektedir. Örnek olarak, uzak doğu ülkelerindeki kadınların çoğu ateş basması belirtisini yaşamazlar ve bu ülkelerin konuşma dillerinde bu belirtiyi tarif edecek bir kelime bulunmaz. Menopoza bakış açısı, şartlanmalar, ön yargılar özellikle ateş basması, ruhsal çökkünlük hali, "sinirlilik" gibi belirtilerin şiddetini etkileyebilmektedir. Menopozda genel olarak östrojen azalmasıyla direkt ilişkili olduğu düşünülen belirtiler aşağıdaki gibi özetlenebilir: *Ateş basmaları *Uyku Bozuklukları *Kemik erimesi (osteoporoz) *Damar sertliği (ateroskleroz) gelişme eğilimi ve kalp hastalıkları *Cinsel organlarda gerilemeye bağlı belirtiler *Yüzde kırışıklıklar *İdrar yollarında gerilemeye bağlı belirtiler

Erken Menopoz ve Nedenleri Kadınların bir kısmı nispeten erken bir yaşta (örneğin 40 yaşında) menopoza girebilir. Böyle bir durumda yapılması gerekenler "normal" yaşta menopoza giren bir kadında ya-

53


SAYI

8

ve kilo kaybı, tansiyon pılması gerekenlerle Menopozda görülen belirti ve değişiklikve kalp ilaçları kullanıaynıdır. Erken Menopoz’un nedenini belirlere yönelik olarak en çok tercih edilen mı, tiroit hastalıklarının tedavisi, lemeye yönelik olarak yöntemi hormon replasman tedavisidir. Ge- * Gıda intoleransı ile ileri inceleme yapılma gerekliliğini belirnel olarak östrojen ve progesteron hor- ilgili durum değerlenleyen yaş alt sınırı çomonları birlikte verilmektedir. Progeste- *dirilmesi, Pelvik taban egzerğu durumda 35 olarak ron verilmesinin ana amacı Östrojene sizleri, kabul edilir. 35 yaşın* Hormon replasman tedan erken menopoza gibağlı olarak artan rahim kanseri davisi. rilmesi durumunda genelriskinin önlenmesidir likle, 30 yaşından önce menopoza girilmesi durumunda ise mutlaka bazı incelemeler yapılmalı Menopoz Döneminde ve muhtemel neden ortaya çıkarılmalıdır. Muayene Olmak Neden Erken hastalık bireyin bağışıklık sisteminin henüz bilinmeyen nedenlerle kendi organlarını yabancı doku gibi algılaması ve bu organlara saldırarak onları tahrip etme çabası olarak tarif edilen otoimmun hastalık türü erken menopoz ortaya çıkmasına neden olur. Bunun yanında ameliyatla yumurtalıkların alınması, kanser tedavileri, annenin menopoza girme yaşı, kromozom bozuklukları da erken menopozun nedenleri arasında sıralanabilir.

Nasıl tedavi edilir? Erken yaşta ortaya çıkmış menopoz olgularında (özellikle otoimmun tipte olanlarda) kendiliğinden geri dönüş veya tedaviyle geri dönüş mümkün olabilmektedir. Genç yaşta menopoza girmiş olmanın getirdiği en önemli dezavantajlardan biri kemik erimesinin hızlanması olduğundan bu konuda gerekli önlemler alınmalı ve kemikleri koruyucu tedaviye geçilmelidir. Ateş basması, vajinada kuruluk, ruhsal gerginlik gibi klasik menopoz belirtileri de çoğu durumda hormon tedavisine yanıt vermektedir. Yumurta hücrelerinin tükenmesiyle ortaya çıkan erken menopoz olgularında kadının yumurta hücresi kalmadığı için kendi yumurtalarıyla gebelik oluşması (tüp bebek de dahil) çok zordur. Bu durumda çoğu durumda tek çare başka bir kadının bağışladığı yumurta hücresi ile oluşturulmuş gebeliktir. Tedavi öncesi yapılacak tahliller: Meme filmi, mamografi, kan lipid düzeyleri, smear, kemik ölçümü (şart değil), kan hormon düzeyleri, bazal ultrason (rahim zarının kalınlığı açısından)

Menopozla ilgili riskleri önleyebilecek birkaç çeşit tedavi vardır:

54

* Diyette, kalsiyumdan zengin gıdalar ve/veya tabletler, yeterli magnezyum ve protein alınması * Egzersiz (yürüyüş ve koşmaca gibi izometrik egzersizler) *Sağlığı ilgilendiren metabolik hastalıkların ve sonuçlarının önlenmesi; diyabet ve hipertansiyon için diyet

Gereklidir? Menopozda görülen belirti ve değişikliklere yönelik olarak en çok tercih edilen yöntemi hormon replasman tedavisidir. Genel olarak östrojen ve progesteron hormonları birlikte verilmektedir. Progesteron verilmesinin ana amacı Östrojene bağlı olarak artan rahim kanseri riskinin önlenmesidir. Tedavi yöntemlerinde günde 500 mg kalsiyum verilmesi tedavi etkinliğini artırmaktadır. Ayrıca 79 yaş üstü insanlarda ya da güneş ışınlarına maruz kalmayan insanlarda d vitamini tavsiye edilmektedir.


Rüzgar›n öyküsü Hofluna gitmiflti “beklenti” sözcü¤ü. ‹lk kez birisi ona “senin beklentilerin” demiflti çünkü. Kendinden emin anlatmaya koyuldu bafl›ndan geçenleri. En ince ayr›nt›s›na kadar anlat›yordu flimdi hepsini. Konuflmas› bitti¤inde de aylarca içinde biriktirdi¤i ac›lar› dökmüfl gibi hissediyordu kendisini

SAYI

8

55


SAYI

8

Perde aralıklarından büyük bir zafer edasıyla içeriye dolan sarı solgun ışık bütün bedenine yayılan bir çürümüşlük hissi veriyordu. Olduğu yerde katılıp kaldı. Sandalyenin çıldırtıcı gıcırtısını kesmek için altına koyduğu kahrolası karton parçası yine kaçmıştı yerinden. Gözüne ilişen birkaç örümcek ağı uzun süredir odayı temizlemediğini hatırlattı. Yaşadıklarının etkisini arttıran odanın köhnemiş halinden kurtulmak için bir an kendini dışarı atmayı aklından geçirdi. Hazırlanması fazla uzun sürmemişti. Çantasına doldurduğu ıvır zıvıra göz gezdirdikten sonra geriye kalan sadece merdivenleri kaçar adım inmek oldu. İstemsiz bir esnemenin hayvansal iştahını duydu bedeninde. Uyku halinden sıyrılmak için sokak başındaki çeşmeden su çarptı yüzüne. Yön kavramını çoktan silmişti defterden. En iyi kılavuz ayaklardı her zamanki gibi. Umursamazlıkla dikkat kesilmek arasında gidip gelen bir güne daha merhaba diyordu. Yüzüne vuran yoğun sisle birlikte giderek katılaşan görüntüsü ilk bakışta ürkütücü gelse de taşıdığı ifadenin sıradanlığı güven duygumuzun kabarmasını sağlıyordu. Yine de yanından geçerken tam bir şey diyecekken unuttuğumuz söylenceleri içimize hapsederiz. Nedenini, niçinini fazla düşünmeden geçiveririz yanından. O, bunun farkındadır. İşte o anların birinde bir kez daha yüzüne bakma fırsatımız olsa bize tanıdıklık hissi veren asıl görüntüsüyle karşılaşırız. İnsanların içinde olabilmek... Onlarla hiç konuşmak istemese de uzun sohbetler sonundaki rahatlamalardan da öte bir rahatlık içindeydi şimdi. En azından üzerine üzerine gelen dört duvar ortamından kurtulmuştu. Gerçi dışarıda da olsa birazdan kendisini sıkıştıran başka şeylerin farkına varacağını biliyordu. Her zaman böyle olmuyor muydu? Evdeki duvarların yerini şimdi de dünyayı sarmalayan sınırlar alacaktı. Fazla vakit kaybetmeden günü kurtarmanın planını yapmalıydı. Her gün geçtiği yolları, zihninde canlandırdığı hayallerin biriyle birleştirip gerçekle hayal arasındaki ince çizgiyi ortadan kaldırmaya çalıştı. Ancak böyle ayakta durabiliyordu belki de. Çünkü geçmişteki yaraların kabukları batıyordu yüreğine. Söktükçe yerlerine daha kalıcıları oturuyor ve inatlaşarak devam ediyordu bu.

56

Ve şimdi 'acı'ya alışmasaydım ben de ötekiler gibi olurdum diye geçirdi aklından. Kendinden başka herkesi öteki olarak değerlendiriyordu çünkü. Böylece aslında kendinden başlayarak yabancılaşıyordu hayata. … Bugünden umudunu kesmişliğin rehavetiyle kendini artık ezberlediği banka attı. Bir kitap gibi her gün ayrı

bir hikaye yaratmaya çalıştığı bankta, sayısız isimler sayısız hikâyelerle karışmıştı. Aslında çoğunu da kendisi uydurmuştu. Dalgınlığın orta yerinde: -Merhaba, Rüzgâr kızım! sesiyle irkiliverdi. Sıradan bir gülümseyişle kendisine bakıyordu karşısındaki. İçinden gelmese de o da aynı ayar gülümseyişiyle: -Merhaba! dedi ve başka soru gelmesini önlemek amacıyla bakışlarını farklı yöne çevirdi. Çevredeki herkes Rüzgâr’ın bu davranışlarına alışmıştı artık. Başkaları için “ne yabani” diye başladıkları cümleleri, Rüzgâr için kurmuyorlardı. Hani bu da hoşuna gitmiyor değildi Rüzgâr’ın. Böylelikle kendi deyişiyle “bir sürü boş insanın, bir sürü boş sözleri”ne cevap vermek durumunda kalmıyordu. Aldığı ilk merhabayla birlikte eve dönme zamanının geldiğine karar verdi. Çünkü birazdan sadece bir merhabayla yetinmeyecek başka kişilerle de karşılaşabilir ve günün özetini vermek durumunda kalabilirdi. Tahammül sınırının sıfıra yaklaştığı bu yorucu günde ufak bir şans olarak değerlendirebilirdi


alışkanlık diyordu işte. Hayır, alışmamalıydı hiçbir şeye. Alışkanlıklar insanı tekdüzeleştirir. Yenilikler karşısında direnç gösterip alışılagelmişliğin rahatlığına bırakır. Silip atmalıydı hayatındaki bütün alışılmışlıkları. İşte yine başa dönüyoruz. Dağınık düşünceler halinde konuşmalar beliriveriyor beyninde. Hep aynı düşünceler, hep aynı sorgulamalar...

SAYI

8

— İnsan olan bunu yapar mı hiç? — Yazık vallahi, bu kadın da senelerdir çekiyor bu adamı! — Of ne yapalım, bizim de durumumuz farklı değil ki! Kaderimiz bu işte. Kabul etmeyip de ne yapacaksın? — Kabul etmeyip de ne mi yapacaksın? Kabul etmeyip de kendi yaşamını kontrol altına alacaksın. Kabul etmeyip de insan olduğunun farkına varacak ve kimliğine sahip çıkacaksın. Beyninden silinmeyen bütün bu konuşmalar onu daha da yoruyordu. “Anlaşıldı, bugün de uyku yok bana.” diye söylendi kendi kendine. Kafasını biraz olsun dağıtmak için bir şeyler yedi hızlı hızlı. … Gün henüz ağarmıştı ki vücudunu saran kırgınlıkla doğrulmaya çalıştı yatağından. Çok yürümekten olacak bugün her yanı tutulmuştu. Dün deliler gibi oradan oraya iş aramasına yordu ağrılarını. başka kimseyle karşılaşmamayı. İyisi mi daha fazla oyalanmadan eve gitmeliydi. Yolu biraz uzatsa da eve farklı sokaklardan gitmenin daha mantıklı olacağını düşündü. Ve hiç vakit kaybetmeden akşam kalabalığının içine süzülerek evin yolunu tuttu. Ama en azından bu akşam yiyecek bir şeyler almalıydı. Evde yiyecek bir lokma ekmek dahi yoktu. Yoksa gecenin bir vakti külüne muhtaç olunan bir komşu kapısı çalmak zorunda kalacaktı. Ceplerini yokladı, çantasını karıştırdı ve bulabildiği paralarla karnını doyurabilecek kadar bir şeyler aldı. Yağmur ufak ufak çiselemeye başladığında o artık evin kapısından içeriye giriyordu. Çantasını bir köşeye fırlatarak, dolaşmaktan yorulmuş bedenini kullanıla kullanıla içeriye doğru gömülmüş koltuğa bıraktı. Şimdi iyiden iyiye yağıyordu yağmur. Biraz dinerse yüreğimdeki bulutlar da dağılır belki diye umut etti. Ama ne yaparsa yapsın her seferinde geçmişiyle yüzleşmek durumunda kalıyordu. İstediği geçmişe dönmek değildi elbet. İstediği geçmişinden tamamen sıyrılıp yeni hayatına alışabilmekti. Alışkanlıklar... Ama alışkanlıklar değil miydi ki onun her şeye katlanmasına neden olan. Alıştığı için değil miydi bütün çektiklerinin sebebi. Şimdi de yine

O kadar aramıştı da ne oldu sanki. Sürekli aynı soruları soruyorlardı Rüzgâr’a: “Nerede yaşıyorsun, evli misin, çocukların var mı, neden yalnız yaşıyorsun, iş deneyimin var mı?” Önce uzun uzun anlatmayı geçiriyordu aklından. Sonra da açıklamaktan vazgeçip karşısındakine göre özetler yapıyordu bir çırpıda. Ne anlatacaktı ki? Her gün sudan bahanelerle kocasından dayak yiyen, buna karşı sesini bile çıkaramayan biri olduğunu mu söyleyecekti. Sonra da günün birinde dayanamayıp kaçtığını mı anlatacaktı. Kim inanırdı ona. Hadi inanacak olsalar da onlara neydi Rüzgâr’ın hayatı. Onlar nasıl iş yapacağına baskınlardı. Evlenmeden önce birçok tekstil atölyesinde çalışmıştı Rüzgâr. İşi az çok biliyordu yani. Ama “evinin kadını” olması bahanesiyle evlendirildiği gün bitmişti iş yaşa mı da. “Olsun ne olsa yaparım ben.” diye düşünüyordu. O öyle düşünüyordu da ya çevresindekiler. Hiç anlamıyorlardı onu. En çok da kadınlar anlamıyordu. Belki de en çok da buna üzülüyordu fark etmeden. Önceleri bir tek kendisinin mutsuz olduğunu sanıyordu. Kötüye giden tek evliliğin ken-

57


disinin olduğunu düşünüyordu. Oysa “evin sırları”nı dışarıya anlat(a)mayan kadınlarla doluydu çevresi. Çok sonraları anlamıştı bunu da.

SAYI

8

Anlamıştı da yine de anlatamıyordu işte durumunu. En çok kadın işverenler soruyorlardı içinden çıkılmaz soruları. Hele bir keresinde akşam kocasıyla kavga ettiği muhakkak bir kadınla karşılaşmıştı bir atölyede. Nereden mi çıkarmıştı bunu. Kendisinden. Kendi yaşamından çıkarmıştı bu sonucu. Kadın önce baştan aşağı süzmüştü onu. Sonra da başlamıştı ardı arkası kesilmeyen soruları sormaya. Kadının sorularını “Akşam kocandan dayak yedin değil mi?” diye bir soruyla kesmişti Rüzgâr. Aslında hiç yapmazdı bunu. Kendine hâkim olamamış ve soruvermişti nedense. Kadın birden kızarmış ve ne diyeceğini bilemez bir halde çevresindekilere bakınırken ayrılmıştı orada Rüzgâr. Sonra uzun uzun düşünmüştü. Neden biz kadınlar aynı acıları yaşamamıza rağmen birbirimize bu kadar uzağız diye. Kendisi de cevap verememişti buna. Aklı almıyordu çünkü. Hepimiz aynı acıları çekiyoruz diyordu ısrarla. Ama neden uzağız birbirimize? … Bu kadar aylaklık yeter dedi ve doğruldu yatağından. Kendine gelmek ve ağrılarını duymamak için hızlı hareket etmeye çalışıyordu. Üstünü giyindi ve hayatın tekrarlarından bıksa da sokağa attı kendini. Yağmurun etkisiyle sokaklar çamur içindeydi. Daha dikkatli yürümeye çalışıyordu. Elle bir yığın çamaşır yıkamak zorunda kalırdı çünkü. İşyerlerinin camlarına dikkat kesilmiş gezinirken “Kadın işçi alınacaktır!” yazısı önünde durdu biraz. Etrafını yokladı. Bir avukatın bürosuydu burası. Fazla vakit kaybetmeden içeri girmeliydi ve öyle de yaptı. İyi giyimli bir kadın açtı kapıyı ve davet etti içeriye Rüzgâr’ı. Çekingen adımlarla takip etti kadını. Neden sonra iş için geldim diyebildi alçak bir sesle. Ha öyle mi, güzel, dedi kadın. İlanı astığımdan beri ilk içeri giren sensin. Benim misafirlerime çay yapacak birine ihtiyacım var. Tanıt bakalım kendini. Beklentilerini anlat, dedi. Şaşkınlığı gittikçe artmıştı Rüzgâr’ın. “Beklentilerim mi? Benim beklentilerim mi?” diyebildi.

58

Hoşuna gitmişti “beklenti” sözcüğü. İlk kez birisi ona “senin beklentilerin” demişti çünkü. Kendinden emin anlatmaya koyuldu başından geçenleri. En ince ayrıntısına kadar anlatıyordu şimdi hepsini. Konuşması bittiğinde de aylarca içinde biriktirdiği acıları dökmüş gibi hissediyordu kendisini. “Yarın işe başlayabilirsin.” cümlesini hatırlıyordu bir

tek. O heyecanla evin yolunu tuttu. Sanki insanlara karşı olan düşüncelerini bile değiştirmişti bu kadın. Hâlbuki fazla bir şey konuşmamıştı. Yaptığı tek şey kesmeden dinlemek olmuştu Rüzgâr’ı. Eve vardığında gün bir hayli ilerlemişti. Apartman kapısının önünde duran meraklı komşularından birini gördü. İlk kez gülümsedi ona. Ve bir şey demesine fırsat vermeden içeri girdi. … Bir ay olmuştu kapıyı çekip arkasına bile bakmadan yeni bir yaşamın kapılarını aralayalı. Ama geçmişi onu bir türlü bırakmıyordu. Bütün keşkelerini bir kapının ardında bırakarak bugüne gelmişti. Şimdi önemli olan bugünü yaşamak ve bugünü yarınlara taşımaktı. “Hani ‘kadın başıma’ yapamazdım. Hani ilk çelmede sendeleyip yere yuvarlanırdım. Buradayım işte. Tüm acizlikleri, yalnızlıkları eski bir kapının arkasına bırakarak buradayım. Artık rüzgâr benden yana esiyor. Şimdi önemli olan bu rüzgârı doğru rotaya çevirip yaşamı bir hamur gibi yoğurabilmektir. Çünkü ben, rüzgârın önüne katılan yaprak değil o yaprağı sürükleyen Rüzgâr’ım.” diyerek yağmurun toprakla bütünleşip o mükemmel kokuyu yaydığı yeni bir güne başlamanın istemiyle başını yastığa koydu.


Ben de kad›n›m Rozerin Dedar

SAYI 8

Tarihlerde arıyorum kadınlığımı ve yazılmış bir tarihi kadının ellerinde bulmak istiyorum şimdi yaşam çeşmesinde avuçlarımda su istemem boşuna Avuçlarım çatlamış dönüyorum her defasında yaşam çeşmesinden nicedir Ben de kadınım Ellerimle dokunuyorum yüzüme, gözlerime yüzümdeki maskeler mavi, siyah ve... Ve bilmediğim nice renk, hiçbiri bana ait olmayan Ellerimde yüzyılların kirletilmiş gri renk tonları… Ben de kadınım Kawa'nın demir seslerinde, Adule'nin aşk ezgisinde Jan Dearc'ın yangın alevlerinde, İsa'nın çarmıhtaki sesinde sordum "yok" yazıyordu tarihin cellatları Ben de kadınım kirletildi kölelik pazarında kadın yüreğim Satılık bir candım artık, alanı da, satanı da memnun etmeyen Ve tüm zamanların ötesinde kimliksiz kalandım Gözleri çekik, yüzü aydınlığa dönük Çinli bir kadındım. Tüm dünyaya pazarlanan Nataşa, Hindistan'ın haydut kraliçesi Poolan Devi. New York sokaklarında ve de Hollywood'da çıplaklığımı sunan. Kürdistan'ın yaşam çarmıhında berdeldim. Ben de kadınım Zilan'la tarihin maskeli yüzünü çıplaklığımla yırtandım Kadınlığın onurunu koruyan Uçurumlarda Beritan'dım Güneş ışınlarıyla ruhumdaki karanlıklarla savaşan ellerimde kleşle 20.yy'da özgürlüğe sevdalı bir militandım Ben de kadınım 21. yy'da GÜNEŞ'ten aldığım ışıkla özgürlüğü arayan. Kulaklarımda bir türkü, gözlerim büyülü bir resim izlemekte saçlarım özgürlük rüzgarlarıyla dansa tutuşup uçtu da şimdi tarih denen koca, yaşlı çınarın gövdesinde büyütürüm kendimi. Kutsal bin yıllık çınarın egemenler gibi yıkılışını seyretmek ve umudu yeşertmek istiyorum. Özgürlük meyvesine gebe ve güneşin bambaşka doğup battığı bu coğrafyada yüzüm güneşe dönük, bir özgürlük türküsü söylemek istiyorum bu zamanlarda

59


SAYI 8

Günlerdir içimde bir sızı, seni düşünüyorum… O güzel evliliği 5 yıl nikahsız yaşamıştın, bir yüzüğün bile yoktu kokunu, kocaman yüreğini düşünüyorum. Ne acıları çek- çünkü onlar işlerine gelince namuslu işlerine gelince namiş, kimlere sevgi büyütmüş umut üretmiş yüreğine. Ya- mussuz oluyorlar. Değimliydi ki, dertleri seni biran önce şamın boyunca seni en çok mutlu eden şeyi düşünüyo- sevdiğin insandan ayırmak, belki kaçarsın diye alelacele rum, seni üzen o kadar çok şey vardı ki, tek bir şey dahi teyzenin oğluna vermek. Sevmediğin bir insanla cinselliği olsa, seni en çok mutlu eden şeyi düşünüyorum. Annem yaşadın ki aslında tecavüze uğradın. Ablam, senin, misabenim, dünyada çok acı, çok da kadın var, senin gibi. Bu, firliğe gelen bir kadının cinsel hayatından zevk almasına kadınların kaderi değil. Sen o acıları yaşarken annene sı- şaşırıp ‘kadın da zevk alır mı’ dediğini duymuş. Kadın da ğınmıştın, o da sana sırtını dönmüştü. İnsan en çok da zevk alıyor anne, yüzyıllardır kadına kimliğini unutturan, annesine sığınır değil mi ANNE. Elbet sen de düşünmüş- cinselliği yaşama hakkını sadece erkek cinsiyetine indirsündür bütün bunları niye yaşadığını, susuşunun ne oldu- geyen, kadını cinsel bir obje gibi gören, erkekten daha az ğunu. Senin hiçbir suçun yoktu senin kızın bunu biliyor. insan, ademin kaburga kemiğinden olma bir varlık olarak Bir insanı sevmenin suç sayıldığı bir dünyada senin bir gören bu erkek egemen dünyaya karşı kadın da zevk alısuç yok anne. İnsanların kafalarına bombalar yağıyor, in- yor anne. Bugün ben 24 yaşındayım, üniversitede okuyosanlık en ağır işkenceler altında katlediliyor, bugün bir ço- rum, oysa sen bu yaşta 7 yıllık evliydin. Sabah 6, akşam cuk çiçekle böcekle oyuncakla tanışamadan, oyuncak bir 6 çay bahçelerinde, fındık bahçelerinde ömrünü çürütüsilah göremeden, atılıveriyordun, kadınlığını, kimliğiyor gerçek ve soğuk bir ni biraz daha unutuyordun. namlunun ucuna. DünyaÇalışmak güzeldir elbet bir da hala seksi göründükleri işte, ter dökmek, emeğinin erkekleri şehvetlendirdiği karşılığını almak. Sosyadüşüncesiyle cinsel orlizmde insanlar kendilerine ganları sünnet edilen veya yetecek kadar çalışacak, tamamen alınan kadınlar kalan zamanlarını kültüre, var. Dünyada babası, amsanata, dinlenmeye verecası, komşusu tarafından cekler. Ve çocuklar senin tacize uğrayan, tecavüz çocuğun, bunun çocuğu edilen, sevdiği kişi ile pasdeğil, bütün bir toplumun tanede oturdu diye amcaçocukları olacaklar. Kadınsının oğlu tarafından öllar artık toplumsal üretime dürülen, zorla evlenilmek katılabildiği gibi çalıştıkları Konya Selçuk Üniversitesi’nden bir okur istenince evden kaçtığı yerlerde çocuk kreşleri için yakalanıp günlerce olacak. Annelere sadece bir sandığın içinde ölümü bekleyen, ahırlara kapatılıp ya- onları kocaman yürekten sevmek kalacak. Ama sen, sırnına da bir silah koyup, biz öldürmeyelim intihar etsin di- tında çocuk bahçelerde çok çalıştın değil mi anne. Bizi ye beklenen kadınlar var. döverdin ya, sana o zamanlar nasıl kızardım. Bilmezdim, anlamazdım nasıl ezildiğini. Şimdi biliyorum ve anlıyoBeş yaşındaydın, amcan seni okuman için yanına aldı rum, hiç de kızmıyorum. Lanet kanserden hayatını kayda, baban seni geri aldı, ‘Sunay bana lazım, Sunay benim betmeseydin bunları sana söylemeyi, yanında olduğumu dizimin dermanıdır, iş çok’ demişti. Hani yaşıtların okula bilmeni nasıl isterdim. Evet anne, feodalizmin altında ezilgiderken sende peşlerine takılmıştın. O çocuk yüreğin nadin, kapitalizmin altında öldün. Seni öldürenler televizyosıl çırpınmıştır. Beş yaşında anne, beş yaşında bir çocuk, na çıkıp ‘bakın ben içiyorum, çayda hiçbir şey yok’ diyenşimdi gelişip kitaplarında yazıyor, oyunlar üretir, paylaşıler değil mi? Belki de seni hayata bağlayan tek şey çocukmı öğrenir, makası doğru kullanır vs. Sen bağı bahçeyi, larının varlığıydı, yaşayamadığın her şeyi yaşatma hayalhizmeti, kadınlığı öğrendin o yaşlarda, öğrettiler o yaşta. leri kurduğun çocuklarının. Çocukların olarak seni babaOkuyamadın bir yaran oldu ah annem.17 yaşındaydın. mızın karısı bizim de annemiz olarak görmedik mi? Ne Ne güzel bir yaştır, aşık olmuştun. Sevdiğin insan ile hiç vardı ki yaşadıkların da dünya üzerindeki bütün kadınlar konuşmamışsın, sepetine bir çiçek attı diye korkudan ölyaşıyordu. Yalan anne, köklerimize kadar ince ince domüşsün. Biliyor musun anne, o yaşlarda ben, sevdiğim inkunmuş bu söylemlerin hepsi yalan. Tarih bunu yüzüme sanla el ele tutuşur gözlerinin içine bakardım. Güzeldir yüzüme vuruyor. Tarih senin erkeğin yarısı değil, tam bir hem de ne güzeldir sevdiğinin sesini duyabilmek sevgisiinsan olduğunu, toplumsal üretimin dışında değil bunu ni yaşayabilmek. Lakin kadınız anne ikinci cinsiz, kimi toyaratan bir güç olduğunu, cinsel özgürlüğün olduğunu, lumda ise hiç yokuz. Baskının şiddeti aynı olmasa da kıbedenin tek söz sahibinin sen olduğunu damarlarımdan sıtlanmış bir birliktelikti benimkisi. Babanın öğrenmesi tarihin kirli kanını akıtarak tertemiz bir kan olarak gezdirikorkusu ile geçen günlerdi. Kendinden 3 yaş küçük bir inyor damarlarımda. Bugün bu bilinçle kendi savaşımın sasan ile evlendirildin, baban, ağabeylerin bu kadar namusvaşçısı olarak uyanıyorum her yeni güne Sunaylar yaşalarına düşkündüler de neden bir namus göstergesi olan ma yön verebilsinler diye. o

Annem’e mektup

60


DKH Bülteni - Sayı 8  

2006'dan bu yana yayınlanan Demokratik Kadın Hareketi Bülteni.