Page 1

kapak 8_Layout 2 3/21/11 12:40 PM Page 1

Yaklaşan seçimler ve devrimci taktik politika -II- Sf. 18-19 Devlet katliamları, yapılan eylemlerle protesto edildi. Eylemlere katılan halk, ‘Yapılan bu katliamların hesabını soracağız’ dedi. sf. 4-5

Emperyalistler iş başında. Libya'ya saldırılar başladı. Havadan yapılan bombalı saldırılarda onlarca kişi öldü. Kaddafi halkı silahlandıracağını söyledi. sf. 22

Halkın Günlüğü NEWROZ PÎROZ BE

20-31 MART 2011 Yıl: 1 Sayı: 8 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net

e-posta: halkingunlugu@hotmail.com

Yüz binlerce kişi Newroz alanlarına akın etti, ateşler yaktı, hep bir ağızdan taleplerini dile getirerek; ‘Saldırıları durdurun, taleplerimizi görmezden gelmekten vazgeçin’ dedi.

AMED

İZMİR

ığı ın katıld n a s in n ş yürüyü e 1 milyo Amed’d utlamalarında, la k olis s Newroz teyen kitleye p dırdı. is yapmak

L İSTANBU

aşe karşı b e lm u z alkların İzmir’d Ezilen h ı olan Newroz, ekilde kaldırıs ulu bir ş ndı. k ş o c e v kutla kitlesel

GÜNCEL Örgüt üyeliği çok kolay sf 02-03

gelen ir araya b e ’d e m coşKazlıçeş kişi, Newroz’u rce k, ‘Son binle kilde kutlayara di. şe n’ de kulu bir durduru ı r a ıl ır ald

g Amed, İstanbul, İzmir başta olmak üzere ülkenin dört bir tarafında yüz binlerce kişi alanlara çıkarak Newroz ateşleri yaktı. Kitlenin yoğun olarak ilgi gösterdiği kutlamalar büyük bir coşkuyla gerçekleşti. Taleplerin kitlesel bir şekilde dile getirildiği mitinglerde devletin saldırı politikaları teşhir edildi. Yapılan mitiglere Kürt ulusunun anadil ve ‘Demokratik Özerklik’ talebi damgasını vurdu. Yapılan konuşmalarda, ‘çözüm’ için Abdullah Öcalan adres gösterilerek, Öcalan’a özgürlük istendi. Devletin ‘güvenlik’ adı altında yoğun polis yığınağı yaptığı mitinglerde, Amed, Bursa, Batman’da yürüyüş yapmak isteyen kitleye polis saldırarak çok sayıda kişiyi gözaltına aldı.

EMEK İşçi direnişleri büyüyor sf 10-11


2-3_Layout 2 3/20/11 11:11 AM Page 1

02 güncel

Dayanışmayı Yükseltelim! Demokratik Haklar Federasyonu Bursa’da devletin baskı ve sindirme politikalarına karşı dayanışmayı yükseltme çağrısı yaptı. DHF tarafından yapılan çağrı metninde şu ifadelere yer verildi. Ekim 2010’da, Bursa merkez ilçe ile Gemlik ve Mudanya’da ikamet eden yaklaşık 15 üye ve taraftarımız ile Özgür Gelecek okurları hakkında “suç ve suçluyu övme” gerekçesiyle soruşturma başlatılmıştı. ‘Suç’ gerekçesi olarak 2008, 2009 ve 2010 yıllarında Bursa’da düzenlenen 1 Mayıs, 2 Temmuz gibi eylemlere katılmayı, DHF flaması taşımayı, İbrahim Kaypakkaya’yı anmayı ve basın açıklamalarına katılmayı gösteren sömürü düzeni gerçek yüzünü bir kez daha göstermişti. Sömürü düzeninin Kaypakkaya korkusu, Bursa’da da kendisini göstermiş ve ezilenlerin mücadele tarihinin devrimci, komünist önderleri Kaypakkaya şahsında bir kez daha suçlu ilan edilmiştir. Kaypakkaya; Temel Demirer, Grup Munzur, Pınar Sağ, Mehmet Özcan ve çeşitli illerde DHF faaliyetçilerine açılan benzer davalarda suçlu ilan edilmişti. Bu halkaya geçtiğimiz günlerde, gözaltı ve tutuklama terörüne maruz kalan üyelerimiz ile Bursa’daki üye ve taraftarlarımız da eklen-

Halkın Günlüğü 20-31 MART 2011

Örgüt üyeliği

miştir. Bursa Emniyet Müdürlüğü’nün, düzmece belgelerle giriştiği sindirme operasyonları, ilk değildir. Üye ve taraftarlarımız, federasyonumuzun Bursa yerelinde gelişmekte olan faaliyetlerinden kaynaklı olarak, son yıllarda çok çeşitli baskı politikalarıyla baskı altına alınmak istenmiştir. Tehditlere maruz kalmış ve hatta kaçırılmalarla yüzleşilmiştir. Bu saldırılarla faaliyetimizi geriletemeyen sömürü düzeni, şimdi yeni bir saldırı dalgasıyla güçlerimizi sindirmeye ve faaliyetlerimizi geriletmeye çalışmaktadır. DHF ve Özgür Gelecek okurları şahsında görünür olan bu saldırlar, bütün ilerici, demokratik, devrimci güçlere yönelen saldırıların bir parçasıdır. Sadece son bir yıl içerisinde Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP), Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP), Bilim ve Gelecek Dergisi, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ve Halk Cephesi’ne yönelen benzer saldırılar, hâkim sınıfların yönelimlerini çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu gerici saldırılara karşı bütün ilerici, demokratik, devrimci kamuoyunu dayanışmayı yükseltmeye çağırıyoruz. 4 Nisan’da Bursa’da görülecek olan davayı takip etmeye ve sesimizi yükseltmeye davet ediyoruz.

Yer: Bursa Adliye Sarayı Tarih: 4 Nisan 2011 Saat: 09.00

Bir gün düşüncenizden ve üyesi olduğunuz sendika ya da demokratik kitle örgütü üyeliğinden dolayı “yasa dışı silahlı örgüt üyesi” olursanız hiç şaşırmayın. Demokratik kitle örgütlerinin üyelerine yönelik son zamanlarda artan gözaltı ve tutuklama terörüne neden olan “yasa dışı örgüt üyeliği” iddiasının kuvvetli delilleri olarak yasal yayınlar ve arkadaşlarınızla yaptığınız konuşmalar gösteriliyor.

Evler, demokrat kurum ve gazete büroları, geceleri, polis helikopterinin ara sokak ve binaların camlarına tuttuğu güçlü ışığın etrafında kümelenen onlarca özel harekatın ağır silahlı timleri eşliğinde basılıyor. Evde bulunanlar zorla yere yatırılıp, kameralar yüzlerine tutuluyor. Ağır silahlı özel harekatçı polis timlerinin, mahallede, apartmanda bulunan herkesi içerisine çektiği yüksek derecede ki gerilimli ortamda gözaltına alınanların evlerinden delil olarak sadece yasal yayınlar, özel eşyalar çıkıyor. Birçoğu, burjuva feodal medyaya gerilimli müzik eşliğinde servis edilen bu operasyonların ardından, izleyiciler, kapılara maskeli timlerin dayanma görüntüleri anında karşı kapının arkasından bir cephane dolusu silaha sahip insanların çıkacağını ve saatlerce sürecek bir çatışmanın olacağını bekliyor. Fakat haber videosunu izleyen herkes polisin yarattığı bu gerilimin içerisinde bir anda dumura uğrayarak, gecenin dördünde uyku halinin bölünmüşlüğüyle kalkan ve üzerlerinde eşofmanları bulunan şaşkın yüzlerle karşılaşıyor.

Silahlı örgüt üyesinin eylemleri: 1 Mayıs, 8 Mart ve Newroz’a katılmak Manşetleri “Örgüt evine helikopterli

operasyon”, “Yasa dışı örgüt mensuplarına büyük operasyon”, “Terör örgütü üyelerine operasyon” başlıkları ile süsleyen polis baskınlarının ardından toplumun karşısına demokratik hakları için mücadele veren, 1 Mayıs’a, 8 Mart’a, işçi eylemlerine, sağlık hakkı için yapılan yürüyüşlere katılan ve destek verenler çıkartılıyor. BDP, DHF, Halk Cephesi, BDSP, ESP, SDP, Partizan, TÖP ve daha birçok kurumun, üye ve taraftarlarına yönelik artan devlet terörünün dayandığı “yasa dışı örgüt üyeliği” ya da devletin propaganda ettiği “terör örgütü” üyeliği son zamanlarda düşünen, sorgulayan herkesi içerisine alacak bir hale dönüştürüldü. 2000’den bu yana yüzlerce insan bir gece evlerinden baskınlarla alınarak hapishaneye konuldu ve yıllardır mahkemelere çıkartılıp tekrar hapishaneye götürülüyor. Bu insanlara açılan davalarda üzerlerine atılan suç isnatı ise birbirinden komik gerekçeler. Ancak insanlar bu komik gerekçelerinden dolayı yıllarca hapis yatıyor ve yine yıllara veran cezalara çarptırılıyor. Gazete okumak, 1 Mayıs, 8 Mart ve Newroz eylemi ile basın açıklamalarına iştirak etmek, devrimci ve demokrat kurumların düzenlediği kültür sanat etkin-

Halkın Günlüğü

KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: Bölgesel Süreli Yönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL

Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96

Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 ABlok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18

BÜROLAR

1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 İZMİR: Şehit Fethi Bey Cadde No: 13 Eski Eshot İşhanı Kat:4 Konak/İzmir Tel-Fax: (0232) 482 01 63 ● MERSİN: Çankaya Mahallesi 4702. Sok. No:8 KAt:3 Akdeniz/Mersin ● AMED: İskender Paşa Mah. İnönü Cad. MA-GÜL İşhanı Kat:4 No:10 Dağkapı/Amed ● ATİNA: Spiro trikoupi 21 10683 eksarxia GREECE/Yunanistan e-mail: devrimcidemokrasi_yunanistan@yahoo.com.tr ● YD TEMSİLCİLİĞİ: Kaiser-Wilhelm Str. 275 47169 Duisburg/DEUTSCHLAND e-mail: d.demokrasi@googlemail.com


2-3_Layout 2 3/20/11 11:11 AM Page 2

20-31 MART 2011 Halkın Günlüğü

pek bir kolay gDemokratik bir kuruma üyeliğin, devleti protesto etmen yan yana gelince ‘silahlı örgüt üyeliği’ olur DİSK, KESK, TMMOB, DHF, BDP, Halk Cephesi, Partizan, ESP, BDSP, İHD, SDP, TÖP gibi kurumların yaptığı eylem ve etkinliklere katılmak, bu eylem ve etkinliklerde, “ABD Ortadoğudan defol”, “Yaşasın halkların kardeşliği, “Yaşasın 1 Mayıs”, “Kahrolsun ABD, işbirlikçi AKP”, “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni”, “ABD defol bu vatan bizim”, “Tecriti kaldırın ölümleri durdurun”, “Devrim şehitleri ölümsüzdür”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Eşit, parasız, ana dilde eğitim”, “Hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hırant’ız”, “Polis üniversitelerden defol”, sloganları atmak, hakkınızda “örgüt üyeliği” hükmünün verilmesi için delil olarak sunuluyor.

liklerine katılmak, işçilerle, köylülerle, öğrencilerle birlikte hak arama mücadelesi içerisinde slogan atmak gibi “yasalarla güvence altına alınan” fiiller artık, “örgüt veya silahlı örgüt üyeliği”ne üye olmanıza delil olarak gösteriliyor. Devlet için muhaliflere, demokrat ve devrimci kişilere yönelik baskı uygulamak ve bunun üzerinden toplumda tedirginlik yaratmak çok kolay. Hiçbir maddi ispata gerek duyulmadan bir gece gözaltına alınırsınız, gazetelerin manşetlerini süslersiniz ve ardından hakimin dilinden dökülen “terör örgütü üyeliğinden ceza verlmesine” hükmüyle de bir ring aracına bindirilir, verilen cezayı çekmek için sizin için ayrılan hapishanedeki hücreye konulursunuz. Savunma yapamadan, üzerinize atılan suç isnatlarının ne kadar da fantastik ve gerçek dışı olduğunu dahi söyleyemeden.

Kuvvetli delil hikayeleri bitti Gözaltı ve tutuklama terörü için artık ‘maddi’ kanıta gerek duyulmuyor. Artık toplumda meşruluk kazandırılacak “şiddet” eylemleri ile kuvetli bağ ilişkisi de aranmıyor. Yasal olan eylem ve faaliyetleriniz ve siyasal davranışlarınız, soruşturmada iddia edilen yas dışı örgütün siyasal metinleri ile yanyana getirildikten sonra dosyalarınıza dolduruluyor. Son olarak mahkemede iddia edilen örgüt ile fantastik bir şekilde birleştirilen siyasal davranışlarınız ve düşünceleriniz arasında siyasal-ideolojik düşünce benzerliğine yorumlanarak ağır mahkumiyet kararları alıyorsunuz.

Yazımız devam edecek Önümüzdeki sayıda ÇHD üyesi Avukatlardan Meral Hanbayat, Ümit Sisligün ve Demokratik Haklar Federasyonu ile düşünce ve ifade özgürlüğünü savunanların başına nelerin geldiğini konuşacağız.

Konuya ilişkin ÇHD üyesi Avukat Kazım Bayraktar, fezleke, iddianame ve kararlara büyük ve koyu harflerle yazılan bu sloganların listesinin sayfalar dolusu uzatılmasının mümkün olduğunu belirtiyor. Bayraktar, “Terör suçu”nun “ele geçirilmiş” maddi kanıtları arasında yer alan kitap, dergi ve dijital yayınların listesi yüzlerce sayfa tutacağını ve bu yayınların yazarları arasında ilk sırayı yine Marx, Engels, Lenin aldığını ifade ederek, “Bunların yanında şiir kitapları, romanlar, sol ve sosyalist, siyasal içerikli kitap ve broşürler, yer alıyor. En çok yeri ise dergi ve gazeteler kaplıyor. Bu yayınlar piyasada serbestçe basılıp dağıtılabilmekte, iktidarın özgürlük ve demokrasi vitrinine de katkı sağlamaktadır. Ama alıp, evinizde bulundurursanız ve bir gün bir operasyona takılıp gözaltına alınırsanız, polis ve savcı bu yayınlar arasından sizi terör iddiası ile suçlamak için bağ kurabileceği yayınları seçer ve terör suçundan yargılanmanız için kanıt olarak kullanabilir.” diyor.

g12 Eylül mantığı Bayraktar kurulan mantığın 12 Eylül’deki zihniyetle aynı olduğunu söylerek şunları ifade ediyor, “12 Eylül faşizminde gözaltına alınan insanlar televizyonlarda ve basında, görüntülü ve fotoğraflı olarak teşhir edilirken önlerindeki masalarda yığınla kitap ve dergi de teşhir edilir, toplumun ‘terör’ suçları ile kitaplar arasında bağ kurması istenir ve davalarda da kanıt olarak kullanılırdı. Bugün ise kitaplar, dergi ve gazeteler teşhir edilmeden kanıt olarak kullanılıyorlar. Mantık 12 Eylül faşizmi ile aynıdır: Evinizde ve kitaplığınızda bu yayınları bulunduruyorsanız “terör” suçu ile başta düşünsel ilişkiniz var demektir; ‘terör’ örgütlerinin niyetlerini ve amaçlarını biliyorsunuz, eylem ve etkiniliklere -yasal dahi olsalar- bu örgütlerin amaçları doğrultusunda katılıyorsunuz demektir; bu nedenle ya ‘terör’ örgütü üyesisiniz ya ‘terör’ örgütünün propagandasını yapıyorsunuz ya da yardım ve yataklık ediyorsunuz demektir!”

gDüşünceleriniz sorgulanır “terör” suçundan mahkum olursunuz Bayraktar hükümlü olmaya giden süreci şu şekilde aktarıyor: “Yasal kurumların yönetici ve üyeleri ya da taraftarları kurumun amaçları doğrultusunda yapılacak etkinliklere ve faaliyetlere hazırlık amacıyla ve doğal olarak telefon ya da mail yoluyla haberleşirler. Bu iletişim kanalları teknik takiple kaydedilmişse özel yetkili savcıların saatlerce süren ‘ahret’ sorguları başlar. Telefon kayıtlarındaki her kelime ve cümlenin arkasında terör suçu, yapılan her görüşmenin arakasında illegal örgütsel ilişki aranır ve öyle yorumlanır. Şiddet içermeyen yasal eylemler için kurulan bu iletişim, yasa dışı ‘terör’ örgütünün ilişki ağıymış gibi korku verilerek sorgulanır. Şiddet içeren hiçbir eyleme katılmayan, yasa dışı örgütle ilişkisine dair maddi kanıt da bulunmayan insanlar, düşünceleri sorgulanarak terör suçundan tutuklanır ve mahkum olurlar.” diyor

güncel

03

Özgür gazetecilik fSADIK VARER Rivayet odur ki, 3400 yıl önce Mısır’da yaşanan kimi olaylar bir tablet üzerine yazılır ve halkın bilgisine sunulurmuş. Bu tableti dünyanın ilk gazetesi sayanlar da vardır. Fakat yaygın görüş, ilk gazetenin M.Ö. 59 yılında Roma Senatosu tarafından bastırılan Acta Diurna olduğu yönündedir. 2000 adet kopyalanan ve esas olarak imparatorun zaferlerinden, halkla ‘paylaşılmasında’ yarar görülen bazı siyasi gelişmelerden ve elbette gladyatör dövüşlerinin sonuçlarından söz eden Acta Diurna’da yer alan ‘havadisler’, okuma bilen Roma vatandaşlarınca halka aktarılırmış. Gazeteler, Gutenberg’in matbaayı icadından sonra hızla çoğalmaya başladı ve süreç içinde etkinliğini arttırarak bu günkü düzeye geldi. Ne var ki, zamane gazetelerle Acta Diurna arasında öze ilişkin pek fark yoktur; ‘gerçeklerin halka aktarılması’ ya da ‘halkın bilgilendirilmesi’ palavrası üzerine kurulan düzen gazeteleri de eski zamanlardaki gazeteler gibi egemenlerin hegemonya araçlarından biri konumunu sürdürüyor. Özgür gazetecilik meselesini, verili düzeni yeniden ve yeniden üretme misyonunu sürdüren bu gazetelerle ilişkilendirerek ele almak gerekiyor. Özgürlük arayışı içindeki gazeteciler John Swinton’un hikayesini bilirler. Swinton, 1829 – 1901 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir gazetecidir. 1880’lı yıllarda New York Times’ta yazan ve Marks’la arkadaşlığı bilinen Swinton, gazetenin patron değiştirmesini kutlamak amacıyla yapılan bir toplantıda “bağımsız ve özgür basının onuruna kadeh kaldırmak” üzere kürsüye davet edilir. Dinleyicilerin çoğu gazetecidir. Swinton, gazetecilik tarihinin en önemli konuşmalarından birini yapar: “Dünya tarihinin şu anına dek ‘özgür, bağımsız basın’ diye bir şey olmamıştır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de… Hiçbiriniz düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya cesaret edemezsiniz. Bunu yapmaya kalktığınızda yazdıklarınızın önceden basılmayacağını bilirsiniz çünkü. Çalıştığım gazete bana düşüncelerimi özgürce yazmam için değil, tersine yazmamam için haftalık bir ücret ödüyor. İçinizde benzer biçimde benzer ücret alan başkaları da vardır. Düşüncelerini açıkça yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokakta başka bir iş arıyor olacaktır… Gazetecilerin işi; gerçeği yok etmek, düpedüz yalan söylemek, saptırmak, kötülemek, servet sahiplerine dalkavukluk etmek, kendi gündelik ekmeği uğruna yurdunu ve soyunu satmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de… Öyleyse şimdi burada ‘bağımsız, özgür basının şerefine’ kadeh kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı?.. Bizler, sahne arkasındaki zengin adamların oyuncakları, kullarıyız. Bizler, ipleri çekilince zıplayan oyuncak kuklalarız... Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve yaşamlarımız, hepsi başkalarının malı… Bizler entelektüel fahişeleriz…” Bu tarihi konuşmadan sonra, izleyicilerin şaşkın bakışları altında toplantıyı terk eden Swinton, kendi imkanlarıyla tek yapraklı bir gazete çıkararak gerçekten özgür gazeteciliğe başladı. Kuşkusuz, Swinton’un fikri ve tavrı son derece önemli bir gazetecilik dersi niteliğindedir ve dersin özeti şudur; özgür gazetecilik ancak efendisiz toplumlarda mümkündür ve şayet özgürlük istiyorsanız, ya efendilerden kurtulmalı ya da bağımsızlığınızı ilan edip onurunuzla ‘tek yapraklı bir gazete’ çıkarmaya başlamalısınız!... Neyse ki, günümüzde özgür gazeteciliği tercih edenler artık ‘tek yapraklı bir gazete’ çıkarmak zorunda değil; düzen karşıtlarının kolektif çabalarıyla bağımsız bir gazete çıkarılabilir, fakat bunun yanında, internet teknolojisinin sağladığı olanakları kullanarak da özgür ve bağımsız gazetecilik yapılabilir. Şurası açık; sansürleri ve yasakları bir biçimde aşabilen, oldukça ekonomik bir gazetecilik tarzı olarak yıldızını parlatmayı sürdüren internet gazeteciliğinin miladı sayılan WikiLeaks hadisesi, kendini çoğaltmaya aday bir örnek haline geldi. Geçenlerde Fransa’da, internet gazetesi Mediapart, yeni bir sitenin açılışını ilan etti. FranchLeaks adlı bu sitenin işleviyle ilgili yapılan açıklamada altı çizilmesi gereken sözler vardı: “Bilgi bir gazeteci işi değildir. Halkın en temel hakkıdır.” Gerçeğe, gerçek bilgiye erişim hakkı, gazete patronlarının ve piyasa gazetecilerinin insafına bırakılamayacak önemde, temel bir insan hakkıdır ve bu hakkın elde edilebilmesi için, insanlığı ilgilendiren her şey bizi de ilgilendirir diyen, tutsaklık dahil her musibetle cebelleşmeyi göze almış özgür gazetecilere ihtiyaç vardır.


4-5_Layout 2 3/20/11 11:18 AM Page 1

04 güncel

Halkın Günlüğü 20-31 MART 2011

Faşizmin gerçek yüzü Burjuva-feodal diktatörlüğün halklar üzerinde estirdiği terör ve yaptığı katliamlar bir bir aklanmakta. Katliamlarda senaryo, gerekçeler hep aynı, aktörlerin bile değiştiği anlar nadirdir. Peki, zaman aşımına uğratılan bu gerçekler, halkın belleğinde zaman aşımına uğrayacak mı? Gerici, dış dünyaya kapılarını kapatmış, İslami yasalarla yönetilen İran’ın ABD emperyalizminin politikalarının önünde engel teşkil etmesi, ABD emperyalizminin Saddam’ın diktatörlüğü altında bir Irak oluşturmasına neden oldu. ABD emperyalizmi başa getirdiği Saddam Hüseyinin ilk icraatlarından biri, 16 Mart 1988 yılında on binlerce Kürt halkının yaşadığı Halepçe’ye kimyasal gazlarla yaptığı saldırı oldu. Emperyalist efendilerinden temin ettiği kimyasal gazlarla Kürt ulusunun yükselmekte olan mücadelesinin önünü kesmek isteyen Saddam Hüseyin, Halepçe’ye attığı kimyasal gazlarla tarihe kara bir leke olarak geçecek bir soykırıma imza attı. Bombalamın ardından beş binden fazla kişi yaşamını yitirdi ve on binlerce insan kalıcı hastalıklara yakalandı. Saddam Hüseyin’in Halepçe’ye yaptığı bu saldırı, tarihe 16 Mart Halepçe katliamı olarak geçti. Osmanlı’dan günümüze, Türk egemen sınıflarının da katliam dosyası oldukça kabarık bir durumdadır. Tıpkı Halepçe Katliamı’nın yapıldığı yıllarda iktidarı elinde bulunduran Saddam rejimi gibi aynı özden beslenen, halklara zulüm, emperyalizme uşaklık eden Türk hakim sınıfları da, sınıfsal hareketin Türkiye–Kuzey Kürdistan’da yükselişinden duyduğu korkuyla, sokaklarda yükselen halkın hak ve özgürlük taleplerini kurşunlarla, katliamlarla, işkencelerle bastırmaya çalışıyor. Türk devletinin kolluk kuvvetleri ve yetkilerle donatılan sivil faşistler birçok saldırı ve infazlar gerçekleşiyordu. Tarih 16 Mart 1978’i gösterdiğinde devlet güdümünde hareket eden sivil faşistler, İstanbul Üüniversitesi önünde devrimci öğrencilere pusu kurmuşlardı. Faşistlerin kurdukları pusu, İstanbul Üniversitesi’nde hukuk ile iktisat bölümünde okuyan devrimci öğrencilerin, ders çıkışında kurşunlanmaları ve 7 öğrencinin şehit düşmesi ile sonuçlanıyordu. Üniversite önünde bekleyen polisler, yaşanan bu katliama müdahale etmeyerek sivil faşistlere açık bir destek sunmuştu. Bu yaşanan katliam ne ilk ne de son oldu.

Bu sefer tarihler 12 Mart 1995’i gösterdiğinde yine devlet güdümünde hareket eden sivil faşistlerin bu seferki adresi, Alevi halkın yoğun yaşadığı yerler olan İstanbul Ümraniye ve Gazi mahallesiydi. Gazi Mahallesi’ndeki üç kahvehane, 12 Mart 1995 gecesi otomatik silahlarla tarandı kahvehanelerden birinde Alevi dedesi Halil Kaya ölürken 20 kişi de yaralandı. Saldırganlar olay yerinden uzaklaştıktan sonra, gasp ettikleri taksinin şoförünün boğazını keserek öldürdü. Olayların ardından sokaklara çıkan halk yaşanan bu katliamı protesto etmek istedi. Yapılmak istenen protestolara polis silah kullanarak saldırıda bulundu. Polisin açtığı ateş sonrası 15 kişi yaşamını yitirdi onlarca kişi de yaralandı. Devletin Gazi Mahallesi’nde yaptığı katliama dönük ülke genelinde yapılan eylemlerde tepkiler dile getirilirken, bir katliam haberi de Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nden geldi. Gazi olayları sonrası 1 Mayıs Mahallesi’nde de halkın üzerine ateş açılarak 5 kişi katledildi. Maraş, Çorum, Sivas ve daha nice katliamların altına imza atan Türk hakim sınıfları, yaptığı katliamlarla halkların kurtuluş mücadelesini, balatlamayı ve baskı, sömürü politikalarını sürdürmeyi hedeflemektedir. Yapılan katliam sonrası “yüksek yargı”nın çok yüksek “sayın” hakimleri ve yargıçlarının fevkalade çabaları zaman aşımına uğramakta. Ve Türk hakim sınıflarının bugüne kadar gerçekleştirdiği katliamların sorumluları ne gün yüzüne çıkarılmakta ne de bu yaşanan katliamlar sonrası halkların içinde barındırdığı isyan ateşleridinmektedir. Osmanlı’dan bu güne devlet eliyle yapılan bu katliamların hepsinin özü ve niteliği aynı olduğu gibi, katliam sonrası senaryolarda aynıdır. Halkların haklı mücadelesini katliamlarla sindimek isteyen faşist Kemalist Türk devletinin kendi önceli olan Osmanlı’dan kalma politikasıdır. Kuruluşu itibari ile de onlarca katliam gerçekleştiren kemalist diktatörlük, mazlum halkların kanı üzerine kurduğu iktidarını yine halkları katlederek devam ettirmektedir.

Gazi ve Ümraniye 22 kişinin yaşamını yitirdiği Gazi ve Ümraniye olaylarının üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen halklar aynı kararlılıkla alanlara çıkarak hesap soruyor. 12 Mart 1995’te devlet eli ile Gazi Mahallesi’nde ve ardından 15 Mart günü Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nde gerçekleştirilen katliamların 16. yıl dönümünde bir araya gelen binlerce kişi yaşanan katliamları protesto ederek, devletten hesap soracağız dedi. Demokratik Haklar Federasyonu (DHF), Partizan, Kaldıraç, BDSP, Proleter Devrimci Duruş, Devrimci Hareket’in oluşturduğu Gazi 12 Mart Platformu tarafından düzenlenen 12 Mart Gazi katliamı anması için kitle eski karakol önünde toplandı. Kitle, taşınan pankartlar ve atılan sloganlarla birlikte buradan Gazi Mezarlığı’na doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş sırasında sık sık, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Gazi’nin katili patron ağa devleti”, “Kahrolsun faşist Kemalist diktatörlük”, “Gazi şehitleri ölümsüzdür” sloganları atıldı. Yapılan yürüyüşün ardından mezarlığa gelen kitle burada Gazi şehitleri anısına saygı duruşunda bulundu. Yapılan saygı duruşunun ardından platform adına bir açıklama gerçekleştirildi. Platform adına gerçekleştirilen açıklamada 1990’lı yıllarda yükselen devrimci hareketi bastırmak için hakim sınıfların 12 Mart 1995’te Gazi Katliamı’nı gerçekleştirdiği ifade edilerek, 12 Mart’ta yapılan silahlı saldırının ardından

13 Mart’ta saldırılara tepki olarak yapılan eylemlerde de yine katliamların gerçekleştirildiği ve 15 kişinin öldürüldüğü belirtildi. Yapılan ortak açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Bugün madenlerde göçük altında işçilerin hayatları çalınarak, üretemez duruma getirilen köylülerin yaşamı çıkmaza sokularak, Torba Yasayla milyonlarca emekçinin yaşam standartları düşürülerek ve hakları yok edilerek, eğitim ve sağlık daha pahalı hale getirilerek devlet halka yönelik saldırılarına devam ediyor. Tüm bu saldırılardan mahallemizde üzerine düşen payı alıyor. Fakat devlet bununla yetinmiyor, mahallemizi yozlaştırarak devrimci-demokrat kimliğini yok etmek istiyor. Bu saldırılara sessiz kalmayalım.”

Devrim şehitleri ölümsüzdür 15 mart günü Gazi Mezarlığı’nda yapılan ortak açıklamaların ardından Yeni Demokrasi Şehit ve Tutsak Aileleri Birliği bir açıklama yaparak, devrim şehitlerini andı. 12 Mart 1995’te Gazi’de ve Ümraniye’deki katliamların hatırlatıldığı açıklamada, halka yönelik artarak devam eden çok yönlü saldırılara değinildi. DHF ve Halkın Günlüğü gazetesine yönelik saldırıların da hatırlatıldığı açıklama şu ifadelerle sona erdi: “Ezilen milyonların demokratik hakları ve özgürlükleri için sürdürdüğümüz mücadeleye saldırılar altında devam edeceğiz. Bilinçle, cesaretle ve cüretle yeni demokrasi bayrağını yükseltmeye devam edeceğiz. Devrimci şehitler ölümsüzdür.”

Devlet katilleri koruyor Gazi olayları sonrası 1 Mayıs Mahallesi’nde yaşanan katliam, yapılan yürüyüşle protesto edildi.


4-5_Layout 2 3/20/11 11:18 AM Page 2

güncel

20-31 MART 2011 Halkın Günlüğü

katliamlar

Halepçe’yi unutmadık! 16 Mart 1988 yılın da Saddam Hüseyin rejimi tarafından Halepçe kentine atılan kimyasal gazlar sonucu yaşamını yitirenler, katliamın 23. yılında yapılan çeşitli eylemlerle anıldı. ADANA - Halepçe kentinde beş bin Kürt’ün katledilmesinin 23. yıl dönümünde İHD Adana Şubesi meşaleli yürüyüşle katliamı lanetledi. Denizli Semti’nde bir araya gelen yüzlerce kişi, “Halepçeler unutulmasın” “Yeni halepçelere hayır”, “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganları atarak, Meşaleler eşliğinde Salı Pazarı’na kadar yürüdü. Yürüyüş ardından kitle adına açıklama yapan İHD Adana Şube Başkanı Aydın Sincar, “Kürt halkına dönük saldırı, soykırım politikalarının sonuçlarına ve uygulanan insanlık dışı harekatların yine her seferinde olduğu gibi ilk kadınlar üzerinde etkilerini göstermiştir. Yaşanan bu katliamın izleri hala bugün sürmektedir” dedi. Yapılan eylemeDHF, BDP, ESP, DİP-G, Tuncelililer Derneği destek verdi.

Katliam İzmir’de protesto edildi İZMİR - BDP İzmir İl örgütü 16 Mart Halepçe Katliamı’nın yıldönümünde, katliama ilişkin BDP İzmir İl binası önünde bir basın açıklaması yaptı.

DHF’nin de içerisinde yer aldığı 15 Mart Platformu’nun çağrısıyla toplanan binlerce kişi Cennet Düğün Salonu önünde bir araya geldi. Şehit düşenlerin resimlerinin yer aldığı “Gazi ve Ümraniye şehitlerini unutmadık, unutturmayacağız” pankartı açılan eylemde “Yaşasın devrimci dayanışma” ,”Gazi ve 1 Mayıs şehitleri ölümsüzdür”,” Katil devlet hesap verecek” sloganları atılarak, katliamın gerçekleştiği yer olan 2 Eylül Meydanı’na yü-

ründü. Yürüyüşün ardından şehit düşenler için saygı duruşu yapıldı, ardından platform adına ortak açıklama okundu. Açıklamada, 12 Mart 1995’de Gazi Mahallesi’nde 17 kişinin katledildiği, üç gün sonra 1 Mayıs Mahallesi’nde olayları protesto eden halkın üzerine ateş açılarak 5 kişinin daha katledildiği ifade edildi. Açıklamada, Gazi Mahallesi ve 1 Mayıs Mahallesi katliamları ile

ilgili açılan davalarda katillerin korunduğu ve bütün bu yaşananlara karşı devrimcilerinkomünistlerin F tipi hapishanelerinde yüzlerce yılla yargılandığı, hapsedildikleri süreçlerin yaşandığı ifade edilerek, yaşananlara karşı, katliamda yaşamını yitiren insanlar için mücadele çağrısı yapıldı. Açıklamanın ardından 1 Mayıs Mahallesi’nde katledilen 5 kişinin vuruldukları yere karanfiller bırakıldı.

05

Kitle adına açıklama yapan BDP İzmir Eşbaşkanı Yusuf Kaya, Mart ayının, başta ülkemiz olmak üzere, Ortadoğu coğrafyasının birçok ülkesinde katliamların gerçekleştirildiği bir ay olarak tarihte yerini aldığını ifade etti. Halepçe Katliamı’nın nasıl gerçekleştiğine değinen Kaya, “Bugün 16 Mart, bundan 23 yıl önce 1988 tarihinde Enfal Operasyonu kapsamında faşist Irak Baas rejiminin Halepçe’de yaşayan Kürtleri topluca soykırıma uğratılmasını istediği gündür. Kendi

devrinin en zalimce katliamını işleyen Baas rejimi ve onun diktatör lideri Saddam Hüseyin’in askeri güçleri, 8 yıl süren İranIrak Savaşı’ndan hemen sonra Halepçe’de yaşayan Kürtlerin üzerine saldırılar düzenlemesi sonucunda binlerce insan yaşamını yitirmiştir. Sağ kalarak sığınaklara çekilen Kürtler burada da katledilmekten kurtulamamış, helikopter ve uçaklardan atılan kimyasal gazlarla 5 bin sivil katledilmiş, 10 binden fazla insan yaralanarak daha sonra birçoğu yaşamını yitirmiştir. Sağ kalabilenler ise yaşamış oldukları toprakları ağır doğa koşulları içinde yalınayak terk etmiş, ulaşabildikleri komşu ülkelerde de mülteci olarak insanlık dışı uygulamalarla karşı karşıya kalmışlardır.” dedi.

Halepçe Katliamı’nı lanetle hatırlıyoruz ANKARA – BDP Ankara İl Örgütü, Halepçe’de gerçekleştirilen katliamı lanetledi. Sakarya Meydanı’nda toplanan BDP’liler “Halepçeyi unutmadık, unutturmayacağız. Lanetle hatırlıyoruz” pankartını açarak, Halepçe’de yaşamını yitirenler için saygı duruşu yaptı. Kitle adına açıklamayı yapan BDP Ankara İl Eşbaşkanı Mustafa Yelkenli, Mezopotamya’da diriliş ayı olarak bilinen Mart ayının, Kürtlerin tarihinde özgürlük ve direniş olduğu kadar, ölümlerin, katliamların ve şiddetin de yoğunlaştığı bir ay olduğunu söyledi. Yelkenli, 16 Mart 1988’de Halepçe kentinde kimyasal silahların kullanıldığı ve tüm dünyanın gözü önünde 5 binden fazla Kürt’ün katledildiğini hatırlattı. Katliamı gerçekleştiren Saddam Hüseyin ve Kimyasal Ali lakaplı Hasan El Macid’in idam edildiğini hatırlatan Yelkenli, “Fakat bu silahları onlara verenler ve katliama göz yumanlar henüz hak ettikleri cezayı bulmadı” dedi.


6-7_Layout 2 3/20/11 11:23 AM Page 1

06 güncel Hediye Aksoy öldürülmek isteniyor Devletin hapishanede öldürme politikası devam ediyor. Hediye Aksoy hapishanede ölüme terk ediliyor. 1990 yılında bir mayın patlaması sonucu iki gözünü kaybeden kanser hastası Hediye Aksoy, sağlık koşulları hapishanede kalmasına uygun olmadığı halde tahliye edilmiyor. Yüzde 85 oranında engelli olan Aksoy, Bakırköy Kadın Tutukevi’nde kalırken göğüs kanserine yakalandı. Ölüme her gün biraz daha yaklaşan Aksoy, ihtiyaçlarını ancak arkadaşlarının yardımıyla giderebiliyor. Hapishane arkadaşları Dilek Öz tarafından kaleme alınan bir mektupla, Aksoy’un serbest bırakılması için kamuoyuna duyarlı olma çağrısı yapıldı. 1990 yılında mayın patlamasında iki gözünü kaybeden Aksoy, yaralı olduğu halde 8 yıl hapishanede tutuklu kalmış daha sonra 9 Şubat 2000 tarihinde serbest bırakılmıştı. 2007 yılında evinde patlayıcı bulundurduğu iddiasıyla yeniden tutuklanan Aksoy, geçtiğimiz yıl biten davasında 18 yıl ağırlaştırılmış hapis almıştı. Tutulduğu hapishanede sağlıklı koşullarda tedavi olamayan Aksoy, kansere yakalandı. 18 Şubat’ta Samatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde ameliyat edilen Aksoy’un yaşamına tek başına devam edemeyeceği hastane raporlarıyla belgelenmesine ve ‘risk var’ şeklinde rapor verilmesine rağmen tahliye edilmiyor. Ameliyat sonrası hassas bir tedaviye ve bakıma ihtiyacı olan Aksoy’un bir an önce serbest bırakılmazsa adım adım ölüme gitmesinin kaçınılmaz olacağı ifade ediliyor.

Yine OSTİM, yine patlama 4 Mart 2011’de Ankara OSTİM’de 20 işçinin yaşamını yitirdiği patlamaların ardından OSTİM’de yine bir patlama daha gerçekleşti. Gaz sıkışmasından kaynaklandığı belirtilen patlamada, Point adlı imalathanenin çatı katı uçtu. Çatı katında büyük hasar meydana gelirken, yere düşen parçaların etrafa yayılarak yandığı belirtildi. Patlama, Yenimahalle ve Batıkent’te de duyuldu. Meydana gelen patlamada ölen ve yaralanan olmazken, ilk belirlemelere göre patlamanın steril oksit tüpünden olabileceği açıklandı.

Halkın Günlüğü 20-31 MART 2011

Önce işkence sonra Kocaeli 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde siyasi tutsaklara önce arama adı altında işkence yapıldı, ardından disiplin kurulu tarafından tutsaklara tek kişilik hücre cezası verildi. Konu ile ilgili açıklama yapan siyasi tutsaklar üzerlerindeki baskının arttığına dikkat çekerek, herkesi duyarlı olmaya çağırdılar Arama adı altında talan ve işkence Kocaeli 2 No’lu F Tipi’nde tecrit işkencesi artarak sürüyor. Tutsakların el ürünlerine, kitaplarına ve yazdıkları edebi makalelere el koyup, tutsakları darp eden hapishane idaresi içerideki tecriti derinleştirmek adına elinden gelen bütün gayreti sergiliyor. Faşizmin verdiği bütün yetkileri sonuna kadar kullanma niyetinde olan Kocaeli F tipi Hapishane idaresi; Veysel Kaplan, Özgür Çelik, Ali Ekber Kalender ve Orhan Toprak’a arama adı altında işkence yaptıktan sonra bir de hücre cezası verdi. 15 Şubat günü sözde yasa dışı materyeller bulundurulduğu gerekçesiyle Veysel Kaplan, Özgür Çelik, Ali Ekber Kalender ve Orhan Toprak’ın bulunduğu hücrelere baskın düzenleyen hapishane idaresi, arama bahanesiyle tutsakların hücrelerindeki el ürünlerine, Kaypakkaya posterine el koymuş, geri kalan eşyalarını ise parçalamıştı. Arama adı altında yapılan talan girişimini protesto eden devrimci tutsaklar gardiyanlar tarafından darp edilerek, işkenceye maruz bırakılmıştı. Yapılan işkence uygulamasını protesto eden devrimci tutsaklar, “Kahrolsun faşizm, baskılar bizi yıldıramaz” sloganı atıp, kapıları döverek, bütün hapishaneye seslerini ulaştırmak istemişti.

Baskıya uğrayan tutsaklar değil hapishane idaresiymiş Hapishane idaresi tarafından arama adı altında yapılan işkence uygulamasının ardından, siyasi tutsaklar üzerinde uygulanan tecrit işkencesi, bir de disiplin cezaları adı altında sürekli hale getiriliyor. Hapishane idaresi tarafından sürekli farklı disiplin cezaları verilen Veysel Kaplan, Özgür Çelik, Ali Ekber Kalender ve Orhan Toprak’a arama adı altında yapılan işkencenin ardından hapishane disiplin kurulu tarafından hücre cezası verildi.

24 Şubat günü Hapishane 2. Müdürü Mehmet Karakaya başkanlığında toplanan Disiplin Kurulu, Veysel Kaplan’a 20, Özgür Çelik’e 20, Ali Ekber Kalender’e 20 ve Orhan Toprak’a ise 11 gün hücreye koyma cezası verdi. Cezaya neden olan suç ise arama sırasında “Baskılar bizi yıldıramaz” şeklinde atılan sloganlar ve arama yapan gardiyanları tehdit etmeleri gösterildi. Devrimci tutsaklar ise söz konusu aramada eşyalarının talan edildiğini ve kendilerine kaba şiddet uygulandığını açıkladılar.

Şerzan Kurt davasında bir gelişme yok Muğla’da 11 Mayıs 2010 tarihinde yaşanan faşist saldırıların ardından polis kurşunuyla katledilen üniversite öğrencisi Şerzan Kurt’un görülen 4. davasında da hiçbir gelişme katedilemedi . Eskişehir 1. Ağır ceza Mahkemesi’nde 16 Mart tarihinde görülmeye devam edilen davada daha önce olduğu gibi yine provakasyon girişimlerine sahne oldu. Dava için Muğla’dan gelen Şerzan’ın arkadaşları davanın başlamasını beklerken polis barikatlarına yaklaşan bir kişi elindeki Türk bayrağını polis barikatlarına asmak istedi, olay büyümeden yatıştırıldı.

Şerzan’ı başından vurarak ölümüne neden olan Gültekin Şahin’in tahliye talebi reddedilerek, dava devletin katliam tarihlerinden biri olan 6 Mayıs’a ertelendi. Dava sonrası BDP İl Yönetim Kurulu Üyesi İzzet Altun tarafından okunan basın açıklamasında; “16 Mart yine kara bir tarih olarak karşımızda. Bizler her zaman savaşa, katliamlara, baskı ve zulme hep karşı olduk, bundan sonra da karşı olmaya devam edeceğiz. Başka Halepçeler, Beyazıtlar, Şerzanlar yaşanmasın diye eşitlik, barış ve kardeşlik için mücadele edeceğiz.” ifadelerine yer verildi.


6-7_Layout 2 3/20/11 11:23 AM Page 2

güncel 07

20-31 MART 2011 Halkın Günlüğü

disiplin

DEKÖP-A: Tecridi kaldırın DEKÖP-A, Burüksel’de bulunan Avrupa Komisyonu önünde Türk devletinin devrimci tutsaklara yönelik uyguladığı tecridi protesto etti. 18 Mart Politik Tutsaklarla Uluslararası Dayanışma Günü dolayısıyla Belçika’nın başkenti Brüksel’de Avrupa Komisyonu (AK) önünde eylem düzenleyen DEKÖP-A, siyasi tutsaklara yönelik uygulanan tecridin kaldırılmasını istedi. Avrupa Komisyonu önünde açtıkları Almanca “İzolasyon ölümdür, tüm politik tutsaklara özgürlük” pankartı arkasında bir araya gelen Avrupa Demokratik Kitle Örgütleri Platformu (DEKÖP-A), Türk devletinin tutuklular üzerinde uyguladığı tecridi derinleştirerek sürdürdüğünü belirtti.

Tutsaklar: Bu saldılar ne ilk ne de sondur Gazetemize faks yolu ile yaşadıkları işkence uygulamasını anlatan Veysel Kaplan, aramaya konu olun materyallerin siyasi tutsakların tecrit içerisinde yaşamı yeniden üreten sanatsal üretimleri olduğunu belirterek, idare tarafından iddia edilen örgüt propagandasıyla yakından uzaktan alakası olmadığını belirtti. Kendilerine verilen cezaların nedenini ise baskılara karşı attıkları sloganlar olduğunu ifade eden Kaplan, hapishane idaresinin slogan atmalarına ve sorunlarını dile getirmelerine tahammül edemediğini belirtti. Kaplan tecridin çok yönlü geliştirildiğini belirterek, devrimci sosyalist basının dergi ve gazetelerinin, hiçbir gerekçe dahi gösterilmeden, kendilerine verilmediğini aktardı. Arama adı altında uygulanan talan ve işkencenin, siyasi tutsaklara verilen hücre cezalarının ne ilk ne de son olacağını belirten Kaplan, tüm kamuoyunu hak gaspları karşısında duyarlı olmaya çağırdı.

DEKÖP-A adına yapılan açıklamada, “Demokratik hak ve özgürlüklere saldırıların yoğunlaştığı, çocukların fütursuzca tutuklandığı, düşüncelerinden dolayı onlarca gazeteci ve yazarın hapsedildiği Türkiye hapishanleri, 120 binin üzerinde tutsak sayısıyla, kapasitesinin çok çok üstünde bir doluluk oranına ulaşmıştır. 2000’in üzerinde çocuk tutuklu, sağlıksız koşullarda her türden istismara açık biçimde tutulmakta ve 100’ün üzerinde hasta tutsak ise tedavisi engellenerek ölüme terk edilmiştir.” ifadeleri kullanıldı. Siyasi düşünce ve faaliyetlerinden dolayı müebbet hapis cezasına çarptırılan hükümlülere, özel ağırlaştırılmış tecrit uygulandığının belirtildiği açıklamada, “Uluslararası anlaşmalara uymayan Türk devleti, insan hakları ihlallerinde sınır tanımamaktadır” denildi. Eyleme DEKÖP-A bileşenlerinden AvEG-Kon, ATİK, ADHK üyelerinin yanı sıra YEK-KOM ve KON-KURD temsilcileri de katılarak destek verdi.

Yeter Güzel’in anısına Doruklarda kar var, yüregimde yara var Canevinden vurulsam da O GÜN; Ötesinde inanç var, Feda ruhu var, Paylaşım var, Tarihleşmek var, Yıldızlaşmak gökte, toprağa düştüğünde Çayır çimende yeşermek, Unutulmamak var Güneşli günler hatırına Mücadele savaşında. Bütün inançınızla, yüreginizle, sımsıkı tutunmuşum yaşam kavgasına. Sevgili Yeter yoldaşım, anıların önünde saygıyla eğiliyor; yaşam kavgamızda bir ışık olarak anılarını tutacağım.

Kardeşin ELİF GÜZEL

Ankara Tabip Odası şiddet raporunu açıkladı Şiddet raporunu açıklayan Ankara Tabib Odası, fiziki şiddete uygurlayan sağlıkçıların korunması için şikayet hattı oluşturduklarını belirtti. Ankara Tabip Odası (ATO), yayınladığı raporla sağlık emekçilerine uygulanan şiddeti gözler önüne serdi. Kurulan şiddet şikâyet hattından elde edilen verileri değerlendiren ATO raporunda, sağlığın ticarileştirilmesi ve özelleştirmelerle birlikte sunulan hizmetin niteliğinde ciddi bir düşüş yaşandığı belirtildi. Ankara Tabip Odası’nda gerçekleştirilen toplantıda hazırladıkları şiddet raporunu sunan Sağlık Politikaları Komisyonu Üyesi Müge Yetener, genel olarak artan şiddetten sağlık çalışanlarının da nasibini aldığını, sağlık kurumlarında en çok kadınların şiddete maruz kaldığını söyledi. Yetener, şiddete maruz kalanların anında 0530 566 75 75 no’lu “Şiddet bildirim hattı” nı aramalarını istedi.

En çok kadınlar şiddet görüyor ATO’nun hazırladığı raporda en fazla yüzde 81 ile kadın pratisyen hekimlerin şiddet gördüğü belirtiliyor. Rapordaki diğer sonuçlar ise şöyle: Sağlık çalışanlarının yüzde 40’ı şiddet olaylarının özel sorunlar olduğunu ileri sürerek bildirmiyor. Çalışma yaşamları boyunca en az bir defa şiddet içeren olaya tanık olduğunu söyleyen sağlık çalışanı oranı yüzde 96, bunların yüzde 64’ü en az bir defa şiddete maruz kalmış. Sağlık çalışanlarına uygulanan şiddetin yüzde 14’ü sağlık idarecileri tarafından gerçekleşiyor. Kadınlar arasında şiddete

maruz kalanların oranı yüzde 58 iken, erkekler arasında yüzde 26. Kamuda çalışan uzman hekimler arasında bu oran yüzde 45, hemşireler arasında yüzde 53, bunların dışındaki sağlık personeli arasında yüzde 33.

Hoşman, zihniyetin belgesi! Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Başhemşire Özlem Hoşman’a uygulanan fiziksel şiddet hafızalardaki yerini koruyor. Hoşman, hemşirelere yüklenen angaryaya ilişkin yetkili başhekim yardımcısıyla görüşürken kendisine ve hemşirelik mesleğine hakaret eden başhekim yardımcısı Ömer Eyicil’in fiziksel şiddetine maruz kalmıştı. Hoşman’a uygulanan şiddet, sendikası SES’in de olaya müdahil olması sonucunda Sağlık Bakanlığı tarafından idari soruşturmaya tabi tutuldu. Soruşturma sonucunda şiddet uygulayan Ömer Eyicil’e maaştan kesme cezası verilirken, şiddet gören başhemşire Özlem Hoşman’a ise basına demeç verdi gerekçesiyle kınama cezası verildi. Ömer Eyicil’in Başhekim yardımcılığı görevinden alınmadığı üstelik yeni görev dağılımında sorumluluklarının arttırıldığı öğrenildi. Böylece Hoşman’ın basına verdiği demeç dolayısıyla kendisine uygulanan ceza, şiddetin devlet eliyle meşrulaştırıldığının belgesi. SES, Adliye binası önünde yaptığı açıklamada, “İşyerlerinde şiddeti uygulayan erkekler, özellikle de iktidarın atadığı erkek yöneticiler korunuyor buna karşın şiddete uğrayan kadınlar suçlu muamelesi görüyor” dedi. SES’in başvurusu ile Ankara Adliyesi 5. Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın karar mahkemesi ise 16 Mayıs 2011’de yapılacak.


8-9_Layout 2 3/20/11 8:13 PM Page 1

08 güncel Artık, Kürtlerin talepleri görmezden gelinmesin

Halkın Günlüğü 20-31 MART 2011

Ülke genelinde BDP tarafından örgütlenen ve yüz binlerin katlıdığı Newroz kutlamalarında ‘Demokratik Özerklik’, “Öcalan’a özgürlük”, “Operasyonlar durdurulsun”, “Yeni anayasa” talepleri alanlara damgasını vurdu. Amed, İstanbul, İzmir, Mersin, Dersim gibi illerin

yanı sıra Kürt bölgelerinin hemen hemen hepsinde alanlara çıkan başta Kürtler olmak üzere ülkemiz halkları, Newroz ateşi etrafında kenetlenerek, “özgürlük” taleplerini dile getirdiler. BDP’nin Ülke genelinden örgütlediği Newroz kutlamalarında konuşan Kürt si-

yasetçilerin önde gelen isimleri Öcalan’ın Kürt ulusal sorunun çözümünde muhattap alınmasını ve Kürt ulusunun taleplerinin artık görmezden gelinmemesi gerektiğini söylediler. Kürt siyasetçiler, 7 HPG gerillasının katledilmesini ve KCK adı altında Kürt siyasetçilerine

İstanbul’da saldırıları durdurun çağrısı

Amed’de ‘Demokratik

İstanbul Kazlıçeşme’de kutlanan ‘özgürlük ve emeğin Newroz’u’ on binlerin katılımıyla gerçekleşti. Kutlamalarda konuşan BDP Eş Genel Başkanı Demirtaş askeri ve siyasi saldırıların biran evvel durdurulmasını istedi.

Yüz binlerce kişi bugün Diyarbakır’da Newroz kutlaması için bir araya geldi. Diyarbakır Newroz’una yüzbinlerin ‘Demokratik Özerklik’ talebi damgasını vurdu. Tarihin en kitlesel Newroz kutlamalarından birinin yaşandığı Amed’de Kürtler barış ve özgürlük mesajlarını yinelerken, ‘Demokratik Özerklik’ talebine vurgu yaptı.

leti, Başbakan Erdoğan ve kirli odaklar Kürtlerin sesini kısmak ve beyinlerini bulandırmak için uğraşıyor. Ancak bunlar ne kadar uğraşırsa uğraşsın Kürt sorununun çözümü önünde duramazlar, bir şey yapamazlar, yapamazlar, yapamazlar.” dedi.

Ahmet Türk: Çözümün önünde duramazlar

Türk’ün ardından kitleye seslenen BDP Eş Genel Başkanı Gülten Kışanak, Şırnak ve Bingöl’de yürütülen operasyonlara sert tepki göstererek operasyonlar sonucu yaşamını yitiren HPG gerillalarının “Newroz şehidi” olduğunu ifade etti. Yaklaşan seçimlere de dikkat çeken Kışanak, “Amed 12 Haziran’da yapılacak seçimini bugün yaptı. Zaferini ilan etti” dedi. “Demokratik Özerkliği inşa etmenin süreci geldi” diyen Kışanak, “Kürt halkı kendi kimliği ile yaşamak istiyor. Demokratik anayasa Kürt halkının kimliğini güvenceye almalı. Yine Kürt halkı anadilinde eğitim istiyor. Demokratik anayasada olmazsa olmaz talebimiz öz yönetim hakkımızdır. Bu halk kendi kendini yönetmelidir vesayetçi sistem sona ermelidir. Demokratik Özerklik Türkiye’nin de kurtuluşudur.” dedi.

Newroz alanında sık sık “PKK halktır halk burada”, “Bijî serok Apo”, “Öcalansız dünyayı başınıza yıkarız” sloganları atılırken, PKK lideri Öcalan’ın posterleri, Demokratik Konfederalizm bayrakları ve Kürdistan yazılı tişörtler taşındı. Saygı duruşunun ardından Kürtçe şarkılar eşliğinde coşan kitleye hitaben yapılan ilk konuşmanın ardından, büyük bir coşkuyla Newroz ateşi yakıldı.

Demirtaş: Bu Newroz özgürlük ve çözüm Newroz’udur BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın konuşmasında, hükümeti eleştirerek, “Ellerinde somut tek bir proje olsa çıkıp açıklarlardı. Kafa tüccar kafası, kafa pazarlıkçı kafa” diye konuştu. Demirtaş, “Bir dönem Newroz’un ismi, kendisi, ateşi bile yasaktı. Bir dönem yok sayılan binlerce yıllık bir gelenek, Newroz direnişçileri sayesinde kendi küllerinden kendisini yeniden yarattı. 2012’de Kürt sorunu kalmayacaktır. Bu Newroz özgürlük ve çözüm Newroz’udur” dedi.

‘Başbakan atıp tutmaktan başka birşey yapmıyor’ Kürt sorununun çözümü için Başbakan’ın atıp tutmaktan başka birşey yapmadığını dile getiren Demirtaş, “AKP’nin derdi, başka. Oy derdi, koltuk derdi onlar açısından barış ve demokrasiden önce gelir. Başbakan bugün partimize yönelik saldırgan bir tutum içerisindedir. Ellerinde somut tek bir proje olsa çıkıp açıklarlardı. Kafa tüccar kafası, kafa pazarlıkçı kafa. Biz kimseyle pazarlık etmiyoruz. Bizden çaldığınızı, zorla aldığınızı geri vereceksiniz” dedi. Devletin ulusal hareketin çağrılarına kulak vermemesini eleştiren Demirtaş, “Neden bu çağrılara kulak vermiyorsunuz. Operasyon emrini kim veriyor. Askeri operasyonları, siyasi operasyonları yaparak ortalığı geren kaos yaratan siz değil misiniz? Eğer barış konusunda samimiyseniz bugün İmralı’da sayın Öcalan’la yapılan diyalog önemli bir süreçtir. Bir yandan diyalog, bir yandan müzakere yürütürüz, diğer yandan ise askeri operasyonlar yaparız diyorsanız bunun altında kalırsınız.” sözlerini sarf etti.

Özerklik’ talebi

Kutlamada kitleye seslenen DTK Eş Başkanı Ahmet Türk, Kürt sorununun barışçıl yollarla çözümü için fırsatlar bulunduğunu ve diyalogla sorunun çözümünü istediklerini belirterek, “Kürt halkı özgürlük ve barış yolunu ortaya çıkarmış. Önümüzde önemli bir fırsat duruyor. Bu fırsatı barış merhalesine çevirebiliriz. Bunun fırsatı vardır. Barışın yolunu Kürtler her zaman açık bırakıyor. Gelin Kürtlerin ve kürt halk önderinin elini tutun” çağrısında bulundu. Kürt sorununun çözümü için önemli bir çalışma yürütüldüğünü kaydeden Türk, “BDP, DTK, barış için ve barışın yolunu açmak için PKK’ye ve Sayın Öcalan’a ateşkes çağrısında bulundu. Barış ve Kürt sorununun barışçıl çözümü için çalışmalar yapıldı. Ancak Türkiye dev-

Gülten Kışanak : Özerkliğin inşa süreci başladı


8-9_Layout 2 3/20/11 8:13 PM Page 2

güncel 09

20-31 MART 2011 Halkın Günlüğü

dönük tutuklamaları sert bir dille eleştirerek, devletin yok etme saldırısından vazgeçmemesi durumunda Kürt ulusunun kendi bildiği yoldan zaferi getireceğini söylediler. Yeni anayasa talebi Demokratik özerklik uygulamasına değinen Kürt siyasetçiler, yeni anayasa taleplerini de dile getirerek, yapılacak yeni anaya-

sada Kürtlerin anadil, özerk ve yerinde yönetim taleplerinin olmasını şart koştular. BDP’li siyasetçiler konuşmalarında yaklaşan seçimleri de değerlendirerek, AKP ve CHP’nin halkları kurtuluşa götüremeyeceğini, iki partinin de statüko partisi olduklarını belirterek, seçimlerde BDP’nin adaylarının desteklenmesi gerektiğini ifade ettiler.

Mersin’de

Kitlesel Newroz

İzmir’de coşkulu Newroz Ezilen halkların zulme başkaldırısı olan Newroz İzmir’de kitlesel ve coşkulu bir şekilde kutlandı. 20 Mart pazar günü İnönü meydanında kutlanan Newroz ‘a devrimci, demokrat, yurtsever kurumlar, Basmane Meydanı ve Eski Sümerbank önünden yürüyerek katıldı. DHF İzmir örgütlülüğü Eski Sümerbank önünden yürüyerek miting alanına girdi. “Günümüz Dehaklarına karşı Kawa’nın isyan ateşini harlayalım” yazılı pankartla yürüyen DHF üyeleri yürüyüş boyunca, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Newroz piroz be”, “Türk, Kürt, Ermeni yaşasın halkların kardeşliği”, “Newroz isyandır, isyanını kuşan” sloganlarını attılar. Saygı duruşuyla başlayan miting Newroz’un tarihçesinin anlatılmasıyla devam etti. Ardından 1992 Newroz’unda Kürt özgürlük hareketine katkı sunmak amacıyla İzmir Kadife Kale’de bedenini ateşe veren Rahşan Demirel’in ses kaydı dinletildi. Daha sonra tertip komitesi adına konuşma yapan Meliha Kaya alandaki kitleyi selamladıktan sonra: “Kawa’nın 21 Mart’ta yaktığı isyan ateşi 2 bin 600 yıldır, zulüm ve esarete karşı özgürlüğün simgesi olarak yanmaya devam ediyor” dedi.

Newroz, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Mersin’de coşkulu bir şekilde kutlandı.

İsyan etmek meşrudur Ezilen halkların zulüm ve zorbalık düzenine başkaldırısının simgesi olan Newroz Ankara’da, devrimci dayanışma ve mücadele şiarlarıyla selamlandı. DHF, BDP, EMEP, DSİP, EHP, Odak, ESP, SP, SDP, Halkevi, ÖDP, TÖP, Partizan, Mücadele Birliği, Devrimci 78’liler Girişimi, Düşünceye Özgürlük Girişimi, ÇHD Ankara Şube, KESK Ankara Şubesi’nin katıldığı Newroz programı Kolej Meydanı’nda “Zulme karşı bedenini ateşe dönüştüren Mazlum Doğan şahsında tüm devrim ve demokrasi şehitleri için yapılan saygı duruşu ile başladı. Tertip komitesi adına EMEP İl Başkanı Selma Gürkan ve Kürdi-Der Başkanı Ahmet Abay ortak açıklamayı okudu. Gürkan, Demirci Kawaların, Dersim’in, Halepçe’nin ve insanlık onuruna karşı işlenmiş bütün suçlara karşı Newroz’un bir isyan çığlığı olduğunu söyledi. OSTİM ve İvedik Organize Sanayi Bölgeleri’nde yaşamını yitiren işçilerin, madenlerde, kot kumlama atölyelerinde ve ülkenin her yanında Demirci Kawa’ların mücadelesinin sürdüğünü söyleyen Gürkan, Kürt halkının da bu onurlu mücadeleyi sürdürdüğüne dikkat çekti. Dağların doruklarına selam Barış Anneleri adına Kürtçe konuşan Münibe Koç Kürt analarının kayıp çocukları için verdiği mücadeleyi sürdüreceğini söyleyerek, “Hapishanelerdeki tutsak evlatlarımıza ve dağların doruklarına selam gönderiyorum” dedi.

Mersin’de binlerce kişi Newroz ateşi etrafında halay çekerek, marşlar söyledi, slogan atarak özgürlük taleplerini haykırdı. BDP Mersin İl Örgütü tarafından organize edilen Newroz kutlamaları için Metropol miting alanında bir araya gelen halk, demokrasi mücadelesinde yaşamlarını yitirenlerin anısına saygı duruşunda bulundu. BDP Milletvekili Sırrı Sakık, BDP İl Başkanı Cihan Yılmaz ve Akdeniz Belediye Başkanı M. Fazıl Türk ve BDP’li meclis üyeleri ve İHD Mersin Şube Başkanı Ali Tanrıverdi katıldı. “Onurlu bir yaşam için ya özgürlük, ya özgürlük” şiarıyla organize edilen Newroz kutlamalarında halk, Abdullah Öcalan’a özgürlük isteyerek, ‘Demokratik Özerklik’ taleplerini haykırdı. BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık, ülkemizdeki Kürtlerin kimliğini, bedenlerini ölüme yatırarak özgürleştirdiklerini ifade ederek, Kürt sorununa dikkat çekti ve sorun Kürtler olduğunda AKP, CHP ve MHP’nin birbirinden farkı olmadığını ifade etti. Sakık, Başbakan’ın Kürtleri yok saydığını; dilini, kimliğini ve kültürünü yok etmeye çalıştığını ifade ederek, “Kürtlerin kimliğini ve dilini yok sayamazsınız” dedi.

Leyla Zana: Barış için Öcalan özgür olmalı Dersim’de Seyit Rıza Meydanı’nda gerçekleştirilen Newroz kutlamasında konuşan DEP eski Milletvekili Leyla Zana, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü sağlanmadan barışın sağlanmayacağını belirterek, “Kesinlikle onsuz yaşam da barış ta olmaz bunu çok iyi biliyoruz” dedi. Zana, “Bugün tüm Kürdistan sizin tarihsel direnişinizi görmek istiyor. Çünkü Amed nasıl Kürt halkının kalbi ise, Dersim’de Kürt halkının aydınlık beynidir. O nedenle zindanlardaki tüm arkadaşlarımız ve dağlardaki kardeşlerimin Newroz’unu kutluyorum” dedi. Konuşması, “Be Serok Jiyan nabe” sloganlarıyla kesilince Zana da, “Kesinlikle onsuz yaşam da barış ta olmaz bunu çok iyi biliyoruz” dedi. Kürt halkı üzerinde tekrar karanlık oyunlar oynandığını söyleyen Zana, “Tekrardan Kürtler üzerinde kirli ve karanlık politikalar yürütülmekte, ancak Kürtler ayak oyunları bilmezler. Ama sonuna kadar direnirler, Dersim’de bu direniş yerlerinden birisidir. Dersim’in görkemli dağları, Seyit Rıza’nın, Beselerin ve Zarifelerin mekanıdır” dedi.


10-11_Layout 2 3/20/11 11:28 AM Page 1

10 emek

Halkın Günlüğü 20-31 MART 2011

Ülke genelinde TEKEL işçisi; Bu karar kabul edilemez’ Anayasa Mahkemesi’nin 4-C ile ilgili kararını açıkladı. Karara tepki duyan eski Tekel işçileri ve 4-C statüsnde çalışanlar temsili düzeyde Ankara’da eylem yaptı. Anayasa Mahkemesi’nin 4-C’nin Anayasa’ya aykırı olmadığı yönündeki kararını açıklamasının ardından çeşitli illerden temsilci düzeyinde Ankara’ya gelen eski TEKEL işçileri ve diğer 4-C’li çalışanlar mahkemenin kararından dönmesini istedi. Abdi İpekçi Parkı’nda toplanan ve İzmir, Diyarbakır, İstanbul, Sivas illerinden gelen 4-C’li kamu işçilerinin il girişinde kolluk güçlerinin ve sivil ekiplerin birçok hukuksuz arama ve baskıyla karşıladığı bilgisi edinildi. Çeşitli sendika temsilcilerinin de destek verdiği eylemde “4-C açlıktır sefalettir”, “4-C’liler burada adalet nerede?”, “İnsanca yaşam insanca ücret” sloganları atıldı. İşçiler adına eski TEKEL çalışanı Kenan Aslantaş basın açıklaması yaptı. Aslantaş, 4-C’li 13 işçinin ailelerine ekmek götüremediği, kredi kartı borçlarını ve taksitlerini ödeyemedikleri için intihar ettiğini hatırlattı. Artık bütün 4-C’lileri temsilen Ankara’da olduklarının altını çizen Aslantaş, hükümetin dayatmasıyla 4-C’ye geçtiklerini, gittikleri kurumlarda ise diğer ücretlilerle aynı hakka sahip olmadıklarını söyledi. Aslantaş, 4-C’li çalışanların sorunlarını şöyle tarif etti: “4-C çalışanlarının çalışma saatlerinin başı sonu belli değildir. Angarya çalışma vardır. Çocuk yardımı parasını 4-C’li çalışanlar alamamaktadır. Fazla çalışmaya mesai ücreti ödenmemektedir. Sendika üyeliğine ve faaliyetine izin verilmemektedir.”

178 gün daha yatarız TEKEL işçilerinin “Zafer sokakta kazanılır” bilinciyle 78 günlük mücadelesini sürdüreceğini kaydeden Aslantaş, Anayasa Mahkemesini 4-C ile ilgili verdiği karardan geri dönmeye çağırdı. Bu kararın yüz binlerce 4-C’li işçiyi yasa dışı bir uygulamanın çarkına koyduğunu belirten Aslantaş, “Bunun vebali AKP hükümeti, sendika yöneticileri ve davayı gündeme alıp karar vermeyen Anayasa Mahkemesi’ndedir. Karardan geri dönülmezse bu kez TEKEL İşçileri ile birlikte tüm 4-C’liler meydanları yeniden ısıtacak” dedi.

CHP görüşmedi! Mecliste gurubu bulunan siyasi partilerle görüşmek için TBMM’ye giden işçiler bir süre sonra meclisten çıkarak açıklama yaptı. İşçiler adına konuşan Aslantaş, CHP’nin çeşitli bahaneler öne sürerek kendileriyle görüşmediğini belirtti. Aslantaş, konuşmasını “Sesimizi duyurmak için gerekirse 178 gün daha sokakta yatarız” diyerek sonlandırdı.

Emperyalist sermayenin genişleme ve yoğunlaşma dinamiğinden kaynaklı dünya çapında bir örgütlülüğe dönüşmesiyle artan neo-liberal saldırılar coğrafyamızda da etkilerini göstermektedir. Ülkemiz egemen sınıfları ve uşak AKP hükümetinin ekonomik istikrar, ileri demokrasi demeçleriyle bu politikaları ülkemiz topraklarında yaşama geçirmektedir. Başlatılan sistemli saldırılar sonucu bu istikrar paketinden işçi ve emekçilerin payına talan edilen ülke ekonomisi, özelleştirme ve taşeronlaştırmalar sonrası işsizlik ve yoksulluk düşmekte. Özelleştirmeler sonucu güvencesiz çalışma koşulları, işçi ve emekçi yığınlarına dayatılmış durumda. Hakim sınıfların işçilere dönük saldırıları kimi zaman işten atarak, kimi zaman sendikasızlaştırarak, kimi zamanda ölümlerle yüz yüze bırakarak devam etmektedir. Bu saldırılar karşısında haklarını aramak için sokağa çıkanlar ise “ileri” demokrasi paketinden nasibini almakta ve yine devletin kolluk güçlerinin saldırılarına maruz kalmakta. Demokrasi ve örgütlenme özgürlüğü için eylem yapanlar “yüksek” yargıyla ehlileştirilmeye çalışılarak, terbiye kurulu gibi çalışan devlet kurumlarında (hapishane ve karakollarda) işkencelere tabi tutulmaktadır. Dünyanın en büyük teröristinin karşısında hizaya geçenler, efendilerinden aldıkları ve büyük bir iştahla benimsedikleri aynı politikaları efendilerinin “ricası” ile halka karşı amasızca uygulamakta. İşlerini gelmediğinde kendi hukukunu dahi tanımayan bu baylarımız, “istikrarın” korunması ve “ileri” demokrasi normlarının yaşama geçmesi için gece gündüz çalışmakta ve yeni yeni paketlerle halkı nasıl hizaya getireceklerini kurgulamaktadır. Her geçen gün iyice yoksullaşan, işsizlikle boğuşan geniş yığınlar ise parça parça da olsa direnmekte ve uşak efendilere karşı gelmekteler.

Örgütlenme özgürlüğü dahi tanımayan mevcut sistem bu aymazlıklar içerisinde pişkinlikle verdiği demeçlerde, direnenleri nankörlükle suçlarken, çaldığı minareye ise hemen bir kılıf biçmekte. Saldırılar hızla devam ederken bu saldırı politikalarına karşı emekçilerin örgütlenme ve ekenomik talepleri için başlattıkları direnişler ise lokal de olsa devam ediyor. Bu “istikrar” ve “ileri” demokrasinin nimetleri ile sistemin kar çarkları arasında ezilen emekçi kesimlerin direnişleri ve karşı koyuşları ülke gündeminde hala yerini korumakta. “İstikrar” ve “ileri” demokrasinin, kimin payına ne getirdiğini resmetmek için bir kaç örneğe bakmak dahi bu maskeleri söküp atmaya yetiyor.

Ülke genelinde birçok işyerinde işçi direnişleri, sendikalı işçilerin grev kararları ve örgütlenme çabaları devam ediyor. Ekonomik istikrar ve demokrasiden bahsedenlerin maskeleri bu direnişlerle düşürülüyor.

KESK Üyelerinden kitlesel protesto KESK Dersim Şubeler Platformu KESK üyeleri üzerindeki baskılara yönelik basın açıklaması yaptı. Eyleme, DHF, Partizan, Halk Cephesi, ESP, BDP, EMEP destek verdi.

Baskılar, sürgünler ve cezalar bizi yıldıramaz! Yapılan açıklamada, sürgünler, baskılar ve soruşturmaların emek mücadelesini yıldaramayacağı ifade edilerek, “Akpazar Süleyman Paşa İlköğretim’de Nurettin Üzün, okul

açıldığından beri her gün okula gelerek öğrencileri tarik etmiş, öğrencilere hakarette bulunmuştur. Bu olaydan sonra üyelerimizden Hasan Taşkın sürgün edilmiştir ve diğer üç üyemiz için kınama cezası verilmiştir. Koruculuk sistemi her yerde halkımıza sorun yaşatmaktadır. Sistemden aldıkları güçle cesaretlenmektedirler. Bu saldırılara karşı demokratik tepkisini dile getiren üyelerimize karşı sürgünler ve cezalar tamamen keyfidir.” denildi.

Konuşma yapan KESK MYK üyesi Yaşar Gül ise, “Dersim’de yaşanan bu olaylarla ilgili yapılmış olan sürgünler ne ilk, ne de son olacaktır. Ama bilinmelidir ki AKP iktidarı bu onurlu insanların eliyle yıkılacaktır. Bugün Dersim’de öğrencilere, öğrenci velilerine ve KESK’in üyelerine saldıranlar AKP hükümetinin güvenlik güçleridir. Buradan AKP hükümetini ve güvenlik güçlerini kınıyoruz.” ifadelerine yer verdi.


10-11_Layout 2 3/20/11 11:28 AM Page 2

emek 11

20-31 MART 2011 Halkın Günlüğü

işçi direnişleri büyüyor emekçileri, greve gidecekleri uyarısında bulundular. PTT çalışanlarının dayanacak tahammülünün kalmadığını belirten Haber-Sen Şube Başkanı Cemalettin Yüksel, posta emekçilerinin, yoğun iş yükü altında ezildiklerini ve sefalet içerisinde yaşadıklarını belirtti. Bütün bu koşullara rağmen işten çıkarılan arkadaşları olduğunu ifade eden Yüksel, çalışan arkadaşlarının daha büyük iş yüklerinin altına girmek zorunda kaldıklarını anlattı. Posta emekçilerine 70 adet tebligat dağıtma genelgesinin uygulandığını, her on dakikada bir tebligatın dağıtıldığı dikkate alındığında bu durumun kabul edilemez olduğunu ve İLO sözleşmelerine ve 657 sayılı çalışma yasasına aykırı olduğunu belirtti.

Metal işçileri greve başlıyor DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası’nın, MESS ile yürütülen grup Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde talepleri kabul edilmeyince 22 Mart’ta greve başlama kararı verdi. İlk grev 22 Mart’ta Eskişehir Doruk Fabrikası’nda başlayacak. Daha sonra sırasıyla şu fabrikalarda greve gidilecek: 24 Mart’ta Kocaeli Standard Depo’da, 28 Mart’ta Gebze Kroman Çelik’te, 30 Mart’ta Kocaeli Bekaert’ta, 1 Nisan’da Gebze Bosal’da, 4 Nisan’da Mersin Çimsataş’ta ve 6 Nisan’da İstanbul Dudullu ve Kartal’da bulunan ABB Elektrik’te.

Batıgül Tunç direnişe başladı Buca Belediyesi’nin “işe yerleştirileceksiniz” sözü üzerine direnişlerini bitiren işçilerden Batıgül Tunç hala işe alınmaması üzerine CHP İl Binası önünde 12 Mart Cumartesi günü direnişe başladı. Buca Belediyesi’nde direnişin örülmesinde mücadelede en önde gidenlerden biri olan Tunç, belediye tarafından işe alınacağı konusunda sürekli oyalandığını belirterek 12 Mart Cumartesi günü CHP İl Binası önünde oturma eylemine başladı.

Konak Belediyesi işçileri direnişe devam ediyor 60 gündür maaşlarını alamayan İzmir Konak Belediyesi’ne bağlı taşeron şirkette çalışan 75 işçi, belediye binası önünde hak ve talepleri için direnişe başlamışlardı. Gece-gündüz belediye binasının önünde

bekleyen işçiler, taşeron şirketin tüm baskılarına ve saldırılarına karşı yirmi günden fazla süredir direnişlerine kararlılıkla devam ediyor.

İşçilere polis saldırdı Konak Belediyesi’nde çalışan taşeron temizlik işçilerinin direnişi kırılmaya çalışılıyor. Direnişlerinin 21. gününde işçilere tekrar bir saldırı gerçekleştirildi. Çevik kuvvet tarafından yapılan saldırıda birçok işçi yaralandı ve gözaltına alındı. Daha önce işçilere polis ve zabıta işbirliği ile saldırı yapılmış ca işçilerin eşyaları zabıta araçlarına yüklenerek gasp edilmişti.

PTT işçilerinden grev uyarısı Yoğun iş yükü altında ezilen posta emekçileri sorunlarına dikkat çekmek için Bahçelievler’de bulunan Posta Dağıtım Merkez Müdürlüğü önünde açıklama yapan PTT

Anadolu Ajansı’nda grev kararı Anadolu Ajansı Genel Müdürlüğü önünde 15 Mart’ta bir araya gelen Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) üyeleri yaptıkları basın açıklamasının ardından başta genel merkez olmak üzere 19 bölge ve bürosunda greve gitme kararını aldı. Alınan kararla birlikte ajans çalışanlarının hak arayışında yeni bir sürece girildiği ifadeleri kullanıldı. Ajans çalışanları adına konuşan İpekçi, patronun özlük haklarını yok sayıp yasal haklarını gasp ederek uzlaşmaz bir tutum içerisine girdiğini ve Anadolu Ajansı çalışanlarının bu yaklaşıma sessiz kalmayarak greve gitme kararı aldıklarını belirtti. Yapılan açıklamanın ardından grev kararı kurumun girişine asıldı. TGS’nin uyuşmasızlıkla sonuçlanan TİS görüşmeleri toplam 550 çalışanı kapsıyor.

Ontex işçileri patron ve sendikaya karşı direniyor Üyesi oldukları Selüloz-İş Sendikası’nın paronla işbirliği yapması sonucu işten atılan Ontex işçileri fabrika önünde direniyor. Bir aydan fazla bir zamandır direnişte olan işçilere devrimci, demokratik kurumların yanı sıra uluslararası alandan da destek geliyor. Ontex işçileri sadece patrona karşı değil, işten atılmalarına neden olan sendikaya karışı da direnişte olduklarını ifade ediyor.

Numune’de direnişe devam Adana Numune Hastanesi’nde işten atılan işçiler, karşılaştıkları engellere rağmen direnişlerini sürdürüyorlar. Hastane bahçesinde direnen emekçiler, altmışlı günleri geride bırakırken, taleplerinden vazgeçmeden direnişe devam ediyorlar.

İnşaat işçileri haklarını istiyor Aydın’ın Nazilli ilçesinde örgütlenme mücadelesi yürüten inşaat işçileri, taleplerini duyurmak için 10 Mart günü bir basın açıklaması yaptı. Nazilli İnşaat İşçileri Komitesi tarafından Belediye Meydanı’nda gerçekleştirilen basın açıklamasında işçiler yevmiyelerinin arttırılmasını, sigortalarının ödenmesini, çalışırken can güvenliklerinin sağlanmasını ve ulaşım masraflarının karşılanmasını talep ediyorlar. İşçiler adına açıklamayı yapan İsmail Sağır, inşaat işçilerinin çalışma koşullarına değinerek yarınlarının güvende olmadığını ve sosyal hayattan yoksun bir yaşam sürdüklerini ifade etti. Hayatlarında pek çok şeyden fedakarlık ederek çalışmalarına rağmen inşaatlarda ölümle burun buruna bir yaşam sürdüklerini ifade eden Sağır, genç yaşta tekerlekli sandalyede yaşamak durumunda olan arkadaşları olduğunu belirtti. Gözlerini kar hırsı bürümüş patronlarla çalışmak zorunda olduklarını ifade eden Sağır, taşeron firmalarda köle gibi çalıştırıldıklarını anlattı. İş güvencesinden yoksun koşullarda çok düşük ücretlere çalışmak zorunda olan işçilerin yemek parası, sigorta primleri ve yol ücretlerinin ödenmediğini belirten Sağır, bu koşullarda çalışmayı kabul edemeyeceklerini ifade etti.

Güvencesiz çalışmak ölümdür Çankaya Belde A.Ş.’de çalışan Sosyal İş Sendikası üyesi işçiler, Toplu İş Sözleşmesi (TİS)’nin yapılması talebiyle eylemlerine devam ediyorlar. Çankaya Belediyesi’ne bağlı Çankaya Belde A.Ş.’de çalışan ve DİSK/Sosyal İş Sendikası üyesi işçiler, Toplu İş Sözleşmesi’nden doğan haklarının ödenmemesinden kay-

naklı eylemlerini sürdürüyor. Çankaya Belediyesi’nin karşısında bulunan Kurtuluş Parkı’nda sözleşmenin imzalanmamasından dolayı haklarının gasp edilmesini protesto eden işçiler 12 saat süren bir hak nöbeti tuttu. “Sendika hakkımız engellenemez”, “Hak gasplarına, sendikasızlaştırmaya, ücret kesintilerine, toplu sözleşme yetkimize keyfi itiraza son verilsin” pankartlarını parka asan işçiler “Toplumcu belediye nerede”, “Borçlarıma ‘Tanık’ ol”, “Mama parama dokunma”,

“Sendika hakkımız engellenemez” gibi dövizlerle taleplerini dile getirdi.

vencesizleştirmedir. Ölsek de kabul etmeyeceğiz” dedi.

“Direne direne kazanacağız”, “Zafer direnen emekçinin olacak” sloganları atan işçiler kazanılmış haklarını teslim etmeyeceklerini, işten atılma pahasına mücadelelerini sürdüreceklerini ifade ettiler. Maaş ödemelerinin sürekli geciktirildiği koşullarda bir de TİS’den doğan hakların verilmemesiyle borçlandıklarını ve çocuklarının mama parasını dahi bulmakta zorlandıklarını söyleyen işçiler “Esas amaç gü-

Sosyal İş Sendikası TİS uzmanı Engin Sezgin, 16 ay önce işyerinde başlatılan iş güvencesinin gasp edilmesi ve sendikalaştırmaya karşı bundan sonra da işçilerin yanında olacaklarını belirtti. Çankaya Belde A.Ş. yönetiminin işçilerin aleyhinde açtığı ve TİS’e itirazı içeren ilgili iş mahkemesinden ise yine sonuç çıkmadı. Mahkeme 15 Nisan 2011 tarihine ertelendi.


12-13_Layout 2 3/20/11 11:30 AM Page 1

20-31 MART 2011 Halkın Günlüğü

Devrim ve devrimcilik Devrimin silahları her somut devrim koşuluna ve bu devrimin somut ihtiyaçlarına göre biçimlenirler. Örneğin yarı-feodal/yarı-sömürge sosyo-ekonomik yapıya sahip ülkelerde halkın devrimde kullanacağı üç stratejik silah, parti-ordu-cephedir. Ancak kapitalist sistem gibi sosyal-ekonomik yapının hüküm sürdüğü toplumsal koşullarda ise bu durum değişir. Komünist parti mutlak bir değişmez olarak her safha ve her somutta geçerli olmakla birlikte; ordunun inşaası veya ordunun örgütlenmesi devrimin niteliği ve aşamalarına uygun olarak, tamamen farklı biçimde ve farklı zamanda ele alınır. Hatta bu farklılık, ordunun devrim aşamasında ya da devrimin gelişmesinde gördüğü işlev bakımından tamamen farklıdır. Cephe olgusu da daha çok bizimki gibi ülke şartlarına has bir olgudur. Ki bu, toplumsal sınıf tabakalarının niteliği ve durumuyla ilgilidir. Bu kapsamdaki farklı biçimleniş geçerli olmakla birlikte, hiçbir somutta değişmeyen evrensel boyut bulunur ki bu, devrimin halk kitlelerinin eseri olduğu ve Maoizm ideolojisiyle donanmış bir örgütün varlığının kaçınılmazlığıdır. Şayet böyle bir örgüt (ki bu örgüt komünist partidir) ve bu örgütün önderliğinde devrime seferber olmuş halk kitleleri yoksa devrim hayal olmaktan öteye geçmez. Yani, tüm özgüllerde proleter devrim veya biçimleri için geçerli olan aktüel ve stratejik ortak payda, devrimin mutlaka Maoist Komünist Parti önderliğine muhtaç olması ve bu devrime proletarya ile geniş halk kitlelerinin katılması olgusudur. Bugüne kadar hiçbir akım, hiçbir sınıf ve bu sınıf ya da akımların müstesna da olsa bir tek siyasi temsilcisi-partisi, devrimi halk kitlelerini açıktan dışlayan beyanla mütalaa etmemiş, en azından buna cesaret edememiştir. Sözde de olsa halk kitlelerini yadsıma savunusuna girilmemiştir. Anarşist/yarı-anarşist akımlar, fokocu anlayış ve yaklaşımlar, elitistler, öncü savaş ve kadro örgütü anlayışını benimseyen tüm sapmalar, kitlelerin rolünü kavramaktan uzak olsa da, son tahlilde halk kitlelerine teslim olmakta, açıktan reddetme savunusu geliştirememektedirler. Dolayısıyla halk kitlelerinin devrimdeki rolü, kitlelerin ele alınışı ve kitle siyaseti-kitle çizgisi önemli bir tartışma konusu olsa da, bu tartışmada esas olarak

devrimci tez avantajlı ve hatalı akımlara karşı devrimci cephe en güçlü zemindedir. Ancak söz konusu örgüt (komünist parti) olunca burjuva ideolojik akımların saldırıları daha cüretkardır. Komünist partinin devrimdeki önderliği, rolü, önemi ve zorunluluğu açıktan reddedilebilmekte ve görece daha yaygın tartışılmaktadır. Bütün tasfiyeci akımların temel takıntılarından biri komünist partinin niteliği, önderliği veya önderliğinin gerekliliği-gereksizliği tartışmalarında odaklanmaktadır. Komünist partisi ve önderliğinin gerekliliğine açık saldırılar yapılmakta, dolaylı veya doğrudan çeşitli teoriler altında komünist partinin önderliği reddedilmektedir. Dolayısıyla bu tartışma son derece önemli ve hayatidir. Hayatidir çünkü, komünist parti üzerine yürütülen tartışma ve tasfiyeci saldırılar doğrudan devrim meselesini ilgilendirmekte, devrimin kaderini etkilemektedir. Kaldı ki, komünist partinin önderliğini öyle ya da böyle reddeden burjuva ideolojik akımlar, devrimi de öteleyen reformist potadadırlar. Bir kısmı ise, reel gerçekte reformist tasfiyeci batağa saplanmamış olsa da, bu batağın kenarında durup, stratejik meyil olarak aynı kulvardadır. Nihai olarak varacakları yerin kılavuzu çizgileridir.

Tasfiyeciliğin komünist parti düşmanlığı Komünist partinin olmazsa olmazlığı üzerinde tereddüt yaşayan anlayış ve akımlar devrimde de tereddüt yaşamaktadır. İllegal örgüt-parti esasına alerji, legal partiye stratejik değer atfı, silahlı mücadele ve eylem düşmanlığı, gerici burjuva demokrasisine alkış çalma ve komprador bürokratik burjuva hakim sınıflardan medet umma aymazlığı bu kaynaktan beslenmektedir. Yasalcılığa yakasını kaptıran bilumum tasfiyeci cenahın durumu budur. Coğrafyamız sınıf hareketinde peydahlanmış olan somut tasfiyecilik esasta bu özelliklerle karakterize olmaktadır. Ki bunlar, bütün bir sınıflar mücadelesi tarihi boyunca istisnasız olarak her devrimci dönemde sınıf hareketi içinde zuhur etmiş eğilimlerdir. Ne var ki bunların tüm tasavvuru gerici sınıf iktidarlarının ekmeğine yağ sürmekle birlikte, burjuva sınıflar lehine devrimci halk kitlelerinin maniple edilmesine, sınıf hareketinin baltalanıp bö-

Devrimci kararlılık mı tasfiyeciliği güçlendirmek mi?

Doğrultu komünizm uğruna devrim, silah MLM bilimi ve strateji Halk Savaşı ise; çizgi mevcut, yol sağlam ve zafer kesindir! Gerisi teferruat değil, yalnızca siyaset meselesi ve papılacak görevler kapsamıdır! lünmesine ve ta ki gerici sınıflara yedeklenmesine kadar tahripkar olmuştur. Burada söz gelip dünya görüşüne, sınıf ideolojisi ve sınıf tavrına bağlı olarak devrime ve devrim şahsında proleter devrimcilere kilitlenmektedir. Gerici devlet çarkının sınıf devrimiyle param

Devrimcilik bir etiket ve apolete sahip olma işi değildir. İş yapmayan bir devrimciyi düşünün; geriye ne kalır bu devrimcinin devrimciliğinden? Koca bir harabe! Ya da yapacağı veya yapması gereken işleri-devrimci görevleri yetenekleri oranında yapmayan ve hatta bu görevleri savsaklayarak yarım yamalak yapan bir devrimciyi düşünün;

ne kalır bundan geriye? Düpedüz klasik bir memur! Yaratıcı ve gayretkeş bir çabayla kendisini geliştirmiyor, üretmiyor, katmıyorsa; şevk ve devrimci romantizm ile taşkın bir coşkuyla dolu değilse görevlerinde devrimci; zifiri karanlığa karşın bulamıyorsa tek başına yolunu, umutlu değilse gelecekten ve sıkıca sarılmıyorsa mücadeleye ka-

parça edilerek tarihsel bir zorunluluk olan proleter devletin (sönümlenme yoluyla yok edilmesini öngörüp tarihsel olarak kendisine de düşman olan devletin) Maoist Komünist Parti önderliğinde tesis edilip sağlamlaştırılması görevi ile gerici burjuva devlet meka-

ramsarlık ve ikilem içinde; vasat ve verimsizdir o devrimci… Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci hareketinde, her halindeki tarifiyle devrim saflarını kapsadığı yer itibarıyla da olsa gevşeten, bu devrimcilik prototipi değil midir, bugünün ki şartlarında? Tasfiyeciliğin vantuzları değil midir, tek tek devrimcileri çekip alan içimizden; ya


12-13_Layout 2 3/20/11 11:30 AM Page 2

perspektif

k için partiye sarılmak mel ve belki de tek meseledir. Devrimin ideolojik düşmanı bütün reformistrevizyonist tasfiyeci burjuva akımlara yanıtımız: Yeni Demokratik İktidar, Sosyalizm ve Komünist toplum şiarıyla hareket eden Maoist Komünist Parti, bu illegal politik savaş partisi önderliğinde silahlı mücadele/gerilla savaşı tabiatıyla sınıf devrimi, Halk Savaşı yoluyla halk iktidarı ve proletarya diktatörlüğü gibi zorunlu tarihsel duraklarla komünizme kadar devrimdir! Açıklanmış olan ideolojik-siyasi amaç ve ilkelerimiz siyasi-ekonomik sınıf düşmanlarımıza karşı askeri-pratik örgütsel mücadele düzleminde siyasi savaşta billurlaşırken; aynı amaç ve ilkelerimiz ideolojik düşmanlarımızla ideolojik sahadaki mücadele gerekçelerimizdir.

Proleter devrimcilere düşen söz Proleter devrimcilere düşen söz; salt coğrafyamızdaki reformist tasfiyeci ideolojik akımlara karşı verilmiş yanıt değildir. Onun uluslararası boyuttaki besleyici gıdası olan emperyalist neo-liberal stratejilerin tasfiyeci saldırısı komünist hareket tarafından göğüslenmek durumundadır. Ki, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da peydahlanan tasfiyeci kuşatma uluslararası kuşatmadan muaf bir gelişme değildir. İdeolojinin veyahut sınıfların evrensel karakteri ile birlikte, emperyalist dünya gericiliğinin dünya ölçeğine serpilmiş olan ideolojikkültürel, siyasi-ekonomik nüfuzu, tek tek coğrafyalar zincirinin birbiri arasındaki etkileşim ve dünya çapındaki bağıntıların son derece olanaklı kılmaktadır.

nizmasının içten düzeltmeler yoluyla mükemmelleştirilmesi yolu arasındaki ayrım en temel tartışma noktasıdır. İki tavır arasındaki tercih diğer konulara da yansıyıp tesir etmekle birlikte, reformizm-revizyonizm ile devrimci çizgi arasındaki en belirgin ayraçtır. Siyasi mecrada gerici-faşist hakim sınıf iktidarlarına karşı verilen iktidar hedefli devrimci savaş tayin edici halkadır elbet. Ancak, siyasi düşmanlık zemininden tamamen yalıtık ve bağımsız olmayan ideolojik mücadele cephesi de asla hafife alınamaz. Siyasi cephede olduğu gibi, teorik ve ideolojik cephede de keskin bir mücadele vermek şarttır. Siyasi mücadele zor

ve şiddeti barındırırken, ideolojik-teorik mücadelenin şiddeti barındırmaması; ikisi arasındaki mücadelenin keskinliğinde göz önünde bulundurulması gerekip farklılık gösteren te-

da karamsarlığın kollarında üşengeç yorgunluğa sevk edip yan yatıran… Düşman tarafından dayatılan kaba tasfiyeciliğin göğüslenmesi nispeten kolaydır. Ama içimize sinmiş olanı nasır ağrısı kadar sancılı olup, dış tasfiyeci saldırıların kök tutmasına zemin sunacak kadar yumuşak karnıdır devrimin. Devrimin en stratejik silahlarından biri komünist partiyse ve parti kitleleri devrimde kumanda edecek

Öyle ki, yaratılan ideolojik kültürel erozyon, yozlaşma ve yabancılaşma toplumsal çürüme, moral değerlerinin çökmesine yol açarak, adeta yaşam ve iradeleri teslim almaktadır. Söylemeye gerek yok ki, toplumdan bağışık olmayan tek tek bireyler aynı yolla karamsarlığa itilerek, bunalımlı zayıf

kurmaysa; böylede bu parti, kadroları, militanları ve tüm taraftarları vasıtasıyla birleştirip, kurmay görevini üstlenerek yürütebilir. Parti faaliyetinin yürütücü objesi kadrosu, militanıyla biz savaşanlarız. İşte bugün haini düşkünüyle, piyonu kalemşoruyla, ordusu polisiyle, askeri saldırılarından karalama ve iftiralara kadar geniş bir konsept dahilinde hedef tahtasındadır parti. İnternet sitelerinde yoğunlaşan çirkeflikler, düşman uzantıları ve maşalarının komplo

kişilikler haline getirilmekte ve düzenin dişlileri arasına alınarak ufalanmaktadır. Bu tahribatı önlemenin (bu saldırıyı püskürtmenin) çaresi alternatif duruşla örgütlenmek ve örgütlü mücadeleden geçmesine karşın; yazık ki toplumsal koşulların dışında olmayan devrimciler ve hatta devrimci yapılar da kendilerini bu çarkın dişlilerine kaptırmaktan kurtaramamaktadırlar. İşte burada, söz yine ideolojiye, devrime, devrimci yapılara ve bu yapıların ideolojik-politik çizgilerine, daha da indirgendiğinde tek tek devrimcilerin ideolojik duruş ve sağlamlığına ve bilimsel donanımla alakalı olan devrime inançlarının düzeyine gelmektedir. Devrimin ideolojik düşmanı akımların komünist parti niteliği ve önderliğine, devrime ve devrimci çizgi ile devrimci eyleme saldırdıklarını ifade etmiştik. Kısacası, devrimci amaç ve ilkeler temelinde devrimci mücadele ve örgüte saldırma suretiyle tasfiyeciliği derinleştirip geliştirdikleri bilinmektedir. Bu durum karşısında doğru orantılı olarak doğal devrimci refleks veya her devrimcinin tabii refleksi, en yalın biçimde ifade edersek, devrimci mücadele, devrimci çizgi ve devrimci örgütte-örgütlülükte ısrar etmekten yana gelişir veya böyle dışa vurur. Tersini telakki etmek ise, keyfiyetçi ve ters orantılı görüş açısıyla mantık tutarsızlığına düşmektir. Özcesi, bir devrimci bu duruma düşmeyeceği gibi, olağan koşullarda kendisini inkar tavrıyla tasfiyeci yönelimin gerçekleştirdiği eylem ve amaçla birleşmez. Örneğin mücadeleden geri çekilmez, örgütten-partiden kopmaz ve örgütlükten uzaklaşmaz. Zira söz konusu devrimcinin bunu yapması tasfiyecilerin (hatta uluslararası tasfiyeciliğin) ekmeğine yağ sürmek olur. Devrimden, devrimci örgüt ve mücadeleden kopan her birey, kendi çapında devrimi ve devrimci örgütü zayıflatmış olur. Bu zayıflatma ölçüsünde tasfiyecilik de güçlendirilmiş olur vb… Özellikle devrimin zayıf olduğu, devrimci hareket ve yapıların sancılar içinde kıvrandığı, bunun karşısında karşı-devrimin topyekun saldırıda olup tasfiyeci hortlağın nam saldığı koşullarda devrimci mücadeleden geri adım atmak bir devrimci bakımından affedilecek bir durum değildir.

senaryoları hasbelkader yaşanan gelişmeler ve anlamsız olaylar değildir. Tamamen dinamizmimizin tehlikeli görülüp baltalanmasına dönük oyunlardır. Bundandır ki, parti etrafında kenetlenmek ve saflarda sıkı durmak her zamankinden daha elzemdir. Düşman her renkten varlığı ve her türlü kirliliğiyle bize saldırmakta, yıkmaya, dağıtmaya çalışmaktadır. Görev geri durmak değil, ileri çıkmak; savaşı geliştirerek partiyi koruyup güçlendirmektir!


14-15_Layout 2 3/20/11 3:55 PM Page 1

14 güncel

Halkın Günlüğü 20-31 MART 2011

Saldırılar faşizmin gerçek yüzüdür ADHF ve ATİF tarafından ülkedeki baskılar ve sanatçılara verilen cezalar, yapılan basın toplantısı ile protesto edildi. Sanatçı Pınar Sağ da basın toplantısına katıldı Hamburg’da, Almanya Demokratik Haklar Federasyonu (ADHF) ve Almanya Türkiyeli İşçiler Federasyonu (ATIF) tarafından gerçekleştirilen basın açıklamasında, sanatçılar Pınar Sağ ve Mehmet Özcan’a verilen hapis cezaları protesto edildi. Pınar Sağ’ın da katıldığı açıklama 18 Mart tarihin de ATİF Hamburg Derneği’nde yapıldı. Devletin verdiği cezalar ve saldırılar karşısında sanatçıların dik duruşunu

koruması gerektiğinin ifade edildiği açıklamada, Pınar Sağ’ı dik duruşundan kaynaklı kendisini kutluyoruz denildi.

Baskılar devam ediyor Devletin sanatçılara, insan hakları savunucularına, devrimci, demokratik kurum ve bireylere karşı saldırılarının geçmişten bu yana devam ettiği bununda farklı uygulamalarla yaşama

geçirildiği, Nazım Hikmet, Ruhi Su, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya’nın aynı zihniyetle karşılaştığı ve bugün de Pınar Sağ, Mehmet Özcan, Ferhat Tunç’un aynı uygulamalara maruz kaldığı, faşizan uygulamaların devam ettiği dile getirilerek, “Ne zaman insan hakları ve demokrasiden bahsedilmişse tarihe baktığımızda çok iyi göreceğiz ki, en fazla katliamlar böyle dönemlerde yapılmıştır, en fazla gözaltına alınmalar yapılmıştır, en fazla insan haklarına karşı darbeler yapılmıştır. Kısaca 1990 yıllarına SHP ve DYP iktidar dönemine baktığımızda başlayan şeffaf karakollar, Kürtlerin haklarının tanınacığı ve insan hakları gibi kavramları kullanarak iktidara gelmiş olmalarına rağmen, en fazla köy boşaltmalarının yaşandığı, köy boşaltmalarıyla birlikte gözaltı furyasının olduğu bir dönem olmuştur. Sivas katliamı bu dönemde yapılmış, Gazi katliamı bu dönemde yapılmış, yani özellikle Türk hükümetlerinin icraatlarına baktığımızda, ne zaman insan hakları ve demokrasiden bahsetmişlerse tam tersine baskıların arttığı bir dönem olmuştur” denildi.

Geri adım atmayacağız Faşizmin sınır tanımadan aynı ile işlevlerine devam ettiğinin altının çizildiği açıklamada, İbrahim Kaypakkaya’yı övmenin suç olmadığı vurgulandı. Demokrasi nutukları ile demokratik kurumlara karşı yapılan baskınlar ve tutuklamalara da değinilen açıklamada, “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde kadınlara saldırmaktadır, öğrencilere saldırmaktadır ve özellikle demokratik kurumlara saldırmaktadır. Demokratik Haklar Federasyonuna ve Halkin Günlügü gazetesine yapılan son baskılar yoğun bir şekilde devam etmektedir. 7 ilde kapsamlı bir şekilde yapılan baskınlardan sonra 23 insan gözaltına alınmış bunlardan 8’i tutuklanmıştır. Bu süreçte Pınar Sağ ve Mehmet Özcan gibi sanatçılara karşı da yaklaşım bir tesadüf değildir.” ifadelerine yer verildi. Daha sonra basın toplantısında söz

alan sanatçı Pınar Sağ yaptığı konuşmada, destek veren herkese teşekkür ederek, “Ülkemize baktığımızda bugün iktidarda AKP olabilir ama, bugünde dünden farklı değildir. Dünkü isimlere baktığımızda yine aynı isimleri görürüz. Sonuçta halkı ezmekten yana saf durmuş her zaman işçi sınıfını, köylüyü, emekçiyi görmezden gelmiş hala şu anda bile 500 liralık gibi bir asgari ücreti insanlara dayatmış, bunun yanısıra insanların biz kadınlara bakış açısıyla bizleri sömürmeye çalışan, bize sadece 3 çocuk doğurun diyen bir zihniyet içinde varlığımızı, yüreğimizi kimliğimizi insan olma noktamızda sorgulayan, kadın olmamızı sorgulayan gerçekten çok zor bir iktidarla karşı karşıyayız. İşte bunun adı faşizm’’ şeklinde konuştu.

Mavi Bir Düş Yapılan baskın ve tutuklamalarla insanların baskı altına alındığını, bir korku ülkesi yaratıldığını, yargı vb kurumların da işlemediğini kaydeden Sağ, ezilenden yana bir sanat anlayışını benimsediği için bu tür olaylarla karşı karşıya kaldığını ifade etti. Durduğu yerden geri adım atmayacağını sözlerine ekleyen Sağ, “Bir ülkede aydınlar, sanatçılar konuşamayacaksa, bu kadar baskı ve zulüm içindeyse gerçekten çok kötü noktalara gittiğimizin göstergesidir bu. Benim ceza almam sadece Pınar Sağ olayı değildir. Bu olayı öyle görmek, olayı küçültür. Bu Kaypakkaya’nın gücünün halen geçerliğini sürdürdüğünün bir göstergesidir. Ama açık yüreklilikle yine diyorum ki, ben söylediğim ve söylemleimden hiçbir geri adım atmadım ve atmayacağım. Verilen 10 ay ceza mıdır. 10 aysa onu da yaşamayı bilirim. Ama bilinmeli ki bizler inandığımız değerlerden de ödün vermeyiz.’’ ifadelerine yer verdi. Yeni çıkan “Mavi Bir Düş” albümünü hapishanedeki politik tutsaklar için yaptığını beyan eden Pınar Sağ “Benim zincirlerimi kırdığımı düşündüğüm bir çalışma olarak görüyorum. Ama bunda da bekliyorum, bakalım bu çalışmamda da hangi eserlerim yasaklanacak” dedi.

Mazgirt halkıyla dayanışma etkinlikleri Mazgirt halkı ve belediyesi’yle dayanışma etkinlikleri Avrupa genelinde yayılmaya devam ediyor

simliler ve ilerici demokrasi güçlerini Mazgirt İlçesi’nde yaşanan sorunlara, daha duyarlı olmaya çağırdı. Avrupa’da yaşayan tüm ilerici yurtseverlerin bu yürütülen Avrupa çapındaki Mazgirt’le dayanışma kampanyalarına gösterdikleri yoğun ilgi için teşekkür etti.

ALMANYA - Dersim-Mazgirt halkı ve belediyesiyle dayanışma etkinlikleri kapsamında Avrupa’da ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu), Hamburg ve Bielefeld şehirlerinde toplantılar yaptı.

Bielefeld

Hamburg ADHK Derneği’nde yapılan dayanışma toplantısına Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel konuşmacı olarak katıldı. Yapılan tanıtım toplantısında bir açıklama yapan Türkel, Mazgirt İlçesi’nin göç ettirilerek insansızlaştırmasına, dikkat çekerek başta Mazgirtliler olmak üzere tüm Der-

Mazgirt Belediyesi ve halkı ile dayanışma etkinlikleri kapsamında bir panel yapıldı. Yapılan panele Bielefeld Dersim Dayanışma Derneği temsilcisi ve Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel konuşmacı olarak katıldı. Genel olarak Dersimliler özel olarak da Mazgirt İlçesi’nde sistemin yozlaştırma ve asimile etme politikalarına dikkat çekilen panelde, Dersim ve Dersim dostlarının bu konuda duyarlı olmaları gerektiği ifade edildi. Panel yapılan müzik ve şiir dinletisiyle son buldu.


14-15_Layout 2 3/20/11 3:55 PM Page 2

f

20-31 MART 2011 Halkın Günlüğü

güncel haber 15

Çerkes halkları haklarını arıyor Çerkesler anadil taleplerini haykırmak için alanlara çıktı. 12 Mart’ta Çerkes Hakları İnisiyatifi tarafından Ankara’da düzenlenen mitingde bir araya gelen Çerkesler, ‘Bizler asimile olmak istemİyoruz’ dediler.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, hükümetin baskı politikalarına karşı, “Özgür, laik, demokratik ve bağımsız bir Türkiye için şimdi susmanın değil ses çıkarmanın zamanıdır” şiarıyla Ankara’da 18 Mart günü bir yürüyüş gerçekleştirdi.

Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarının demokratik hak talepleri yükseliyor. Sistemin asimilasyon çarkı içerisinde yok olmaya yüz tutmuş bir halk olan Çerkesler, Ankara’da Çerkes Halkları Yürüyüşü’nde buluştular. Çerkes halklarının çığlığı, duymak istemeyenlere inat Ankara sokaklarında yankılandı.

Anadil eritme kazanı!.. Yerel kıyafetleriyle Sıhhiye’de toplanan Çerkesler, demokratik taleplerini içeren pankart ve dövizleriyle Abdi İpekçi Parkı’na yürüdü. Kara kalpaklı, siyah yamçılarıyla yaşlı genç, çoluk çocuk, kadını erkeğiyle; türküleri, bayrakları, danslarıyla yürüyen Çerkesler, taleplerini; “Her zaman her yerde dilim Çerkesce”, “Asimile olma Çerkesce konuş”, “Anadilde eğitim istiyoruz”, “Asimile olmak istemiyoruz”, “Anadilim onurum savaşırım korurum” sloganları ile haykırdı. Anadilde eğitim ve yayın hakkının da ellerinden alındığını haykıran Çerkesler “Anadil eritme kazanı ve yaşasın demokrasi mücadelemiz” dedi.

‘Açılım’ hayal kırıklığı oldu Abdi İpekçi Parkı’nda saygı duruşu ile devam eden programda açıklama Adigece, Asetince ve Türkçe okundu. Çerkes Hakları İnisiyatifi adına Kenan Kaplan 1864’ten itibaren, Çarlık Rusyası tarafından acımasızca sürgün edilen ve geniş Osmanlı coğrafyasına dağıtılan Çerkeslerin, etnik aidiyetlerini hiçbir zaman ay-

f

Ankara’da “Susmayacağız” mitingi

rımcılık unsuru olarak görmediğini söyledi. “Çerkes halkının artık görmezden gelinmeye, yok sayılmaya tahammülü kalmamıştır” diyen Kaplan, “Bu ülkede, sadece sesi çok çıkanların değil, diğer unsurların da haklarının olduğunun artık fark edilmesini istiyoruz. Çocuklarımız da anadilini konuşabilsin, dilimizi, kültürümüzü ve kimliğimizi kaybetmek istemiyoruz” dedi. Kaplan, ‘Demokratik Açılım’ın, ‘Kürtlerden sonraki en kalabalık etnik nüfusu’ olan Çerkesler için artık hayal kırıklığına dönüştüğünü söyledi.

Yaşasın Çerkes kalma kararlılığımız! Kaplan konuşmasını şöyle sonlandırdı: “Başbakan’ın, ‘Çerkes kimliğini tanıyoruz, Çerkeslerin sorunlarına sahip çıkıyoruz.

Onların yok olmasına göz yumamayız. Onlar bizim zenginliğimizdir’ demesini bekliyoruz. Bu cumhuriyeti kurmak için kanını dökerken Türkçe bilmeyen, ama bugün anadilini unutan biz Çerkesler, demokrasinin geliştirilmesi, toplumsal haklarımızın teslim edilmesi için hemen şimdi adım atılsın istiyoruz. Yaşasın dilimiz! Yaşasın kültürümüz! Yaşasın Çerkes kalma kararlılığımız!”

Eylemde, Çerkes dillerinin öğretim ve eğitim dili olarak kullanılması, 24 saat Çerkes dillerinde yayın yapacak radyo ve televizyon kurulması talepleri de öne çıktı. Konuşmaların ardından Çerkes müzikleri eşliğinde danslar ve atılan coşkulu sloganların ardından eylem sonlandırıldı.

emrah cilasun

Kolej kavşağında toplanan sendika, emek ve meslek örgütlerinin eylemine çeşitli ilerici siyasi partiler de destek verdi. Yürüyüş Sakarya Caddesi’nde sona ererken ortak basın açıklamasını TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı tarafından yapıldı. AKP’nin darbe dönemlerine özgü yöntemlerle baskıcı-otoriter bir rejim inşa ettiğine değinen Soğancı, AKP’nin Anayasa referandumu ile hedeflediği değişimlerin 12 Eylül Anayasası’ndan bir farkının olmadığının altını çizdi. İktidarın bu Anayasa ile yeni bir vesayet sistemi oluşturulacağını söyleyen soğancı, yine Torba Yasa ile işsizlik ve güvencesizliği yaygınlaştırdığına da değindi. Son dönemlerde iktidarın toplumun tüm dinamik ve muhalif kesimlerini hedef alan yeni ve yoğun saldırılar hayata geçirdiğini sözlerine ekleyen Soğancı, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Mevcut saldırılar hukuksuzluk emsalleri olduğu gibi, insanların savunma hakkının elinden alındığı, medyada suçlu ilan edildiği, kimsenin nefes alamadığı bir sürece girmiş bulunuyoruz. Muhalif olan ve halktan yana yayın yapan devrimci, yurtsever ve sosyalist basın helikopterli baskınlarla, cezalarla susturulmaya çalışılırken, şimdi de AKP’nin düzenini ve cemaati eleştiren gazeteciler, 'terörist' ilan edilerek gözaltına alınmaktadır.”

ELEŞTİRİ SİLAHI

Dünyayı derinden sarsan iki önemli gelişme

İ

ki önemli gelişme, dünyayı derinden sarsmaktadır.

Bunlardan biri, Japonya’da, geçen hafta baş gösteren nükleer kıyamettir. Tamamen kapitalist kâr hırsıyla, insanı ve doğayı hiçe sayıp, deprem hattı üzerindeki bir ülkenin her tarafını nükleer santrallerle donatmanın ağır faturası nasıl ve ne şekilde olacaktır? Uzmanlar, varın gerisini siz düşünün dercesine, en “iyi ihtimalle” Çernobil facisının tekrarlanmasından bahsediyorlar. Nükleer kıyametin, beraberinde getirebileceği, ekolojik (bütün bir Japon denizinde tek bir canlı varlığın yok olması gibi), jeolojik (deniz dibindeki kabuğun çatlaması sonucu, kıtaların gittikçe yerinden oynaması gibi) ve iktisadi (Tokyo borsasının tepe taklak gitmesinin diğer dünya borsalarına yapacağı etki gibi) sorunların ne gibi boyutlara varacağını, ne gibi felaket senaryolarını tetikleyeceğini tasavvur etmek, şimdiden, oldukça zor görünmektedir. Fakat her halukarda, Japonya’daki bu felaketin, dünyanın çehresini önemli ölçüde etkileyeceği açıktır.

Aynı düzlemde, diğer önemli gelişme ise, üçüncü ayını tamamlamakta olan, Arap sokaklarındaki başkaldırıdır. Emperyalistler arası çelişki, son 30 senedir dünyanın çehresini belirlemekte olan çelişkidir. Bu başkaldırılar, dünya çapındaki baş çelişkinin dahi değişmesini beraberinde getirebilir. Evet, bu başkaldırılar, doğru bir önderliğe sahip olmayan, son tahlilde komünist bir dünya hedeflememektedir. Bunu zaten, kör solucan dahi bilmektedir. Dolayısıyla, mesele, bu isyanların ne gibi gelişmeleri, fırsatları beraberinde getireceğidir. Bu isyanlar, bir kapıyı aralamaktadır. Mesele, o aralanan kapıdan içeri girilecek midir yoksa girilmeyecek midir? Bütün sınıflar, onların siyasi fikirleri, ideolojileri şimdi, o kapıdan içeri girmekle, gemleri ele geçirmekle meşguller. Hangi ülkeden olursa olsun, kendine komünist diyenler ne yapacaklardır? Komünist fikirler, Arap kitleleriyle buluşsun mu? Nasıl buluşsun? O nedenle, küçücük, mini minnacık bir süprizde olsa, www.revcom.us internet sitesinin

bildirdiğine göre, KOMÜNİZM YENİ BİR AŞAMANIN BAŞLANGICI, Devrimci Komünist Partisi, ABD’nin MANİFESTOSU’nun, ayaklanmaların yaşandığı bir Arap ülkesinde, Arapçaya çevrilmiş olması muhteşemdir. Emperyalistler, çeşitli manevralarla Arap isyanlarını boğmak istemektedirler. Bunlardan biri de “Türkiye Modeli” önerisidir. Türkiye’nin, komünistlerinin, devrimcilerinin ve ilericilerinin ivedilikli görevi, tabii ki bu “model”in ne menem bir model olduğunu, anlatmak olmalıdır. Kuşkusuz, muhteşem Arap isyanlarına şüpheyle bakıp, onu, “BOP’un bir parçası” olarak gördünüz mü durum vahimdir. Zira, Arap kitlelerinden koparsınız. Türkiye’nin ezilenleriyle, Arap kitlelerinin arasına set çekersiniz. Ve tabii daha da önemlisi, kaçınılmaz olarak, komünistliğinizden ve devrimciliğinizden şüphe duyulmasının yolunu döşersiniz. Halbuki, etrafa bakmanız, burjuva kalemşorları ve emperyalist kumandanların demeçlerini okumanız bile kafidir: Burada iki alıntı vererek yazıyı noktalamak istiyorum.

Birincisi, Mart 2010’da, ABD Genelkurmay Başkanlığı’nın Orta Doğu yetkilisi General Petraeus’dan: “Filistin sorunundaki Arap öfkesi, bölgedeki rejimler ve halklarla olan ortaklığımızın gücünü ve derinliğini etkilemekte ve Arap dünyasındaki ılımlı rejimlerin varlık sebebini zayıflatmaktadır.” (armedservices.senate.gov/statemnt/2010/03%20 March/Petraeus%2003-16-10.pd) İkincisi ise, Hüsnü Mahalli’den: “Bence başlık olarak buna BOP demek doğru değil. Batı, bu coğrafyanın yeniden şekillendirilmesi için, önümüzdeki yüzyılın planlamasını yapıyor. Ama, tutar mı, tutmaz mı, bilemeyiz. Kimse Tunus’u açı hesaplarıyla tutturamazdı. Bakın Mısır, Tunus devrimi... Bunlar yüzde yüz yerli devrimler. Orada ne bir ABD parası, ne CIA var! Batı, bunları gördükten sonra, ‘Orada bir şeyler var, niye bundan yararlanmayalım?’ diye düşünüyor. Mevcut dinamikler bunu gerektiriyor, Batı ‘Bunu nasıl kendi lehime çeviririm’ diye plan yapıyor.” (Akşam, 24.02.2011)


16-17_Layout 2 3/20/11 4:01 PM Page 1

16 gençlik

Halkın Günlüğü 20-31 MART 2011

Devletin can simidi 16 Mart 1978 tarihinde devrimci öğrencilerin üzerine atılan bombanın sonucunda 7 öğrenci katledilmişti. Tarihe Beyazıt Katliamı olarak geçen devlet planlı katliamın ardından açığa çıkan ilişkiler, bu tür katliamların bir devlet politikası olarak işlediği resmen belgeleniyordu. Açığa çıkan ilişkiler devletin bürokrasisinden hukukuna ve polisinden askerine, MİT’inden yaratılan faşist siyasi partisine kadar tüm kurumlarının gerçekliğine ışık tutuyordu. Hatice Özen, Baki Ediz, Abdullah Şimşek, Murat Kurt, Hamit Akıl, Ahmet Turan Ören ve Cemil Sönmez’ingenç yaşlarında toprağa düşmesine neden olan katliamın ilişki ağları:

İstihbaratçı haber vermişti

Eğitim hakkımız engellenemez! Dersim’de Cumhuriyet Lisesi Öğrencileri spor salonlarının yıkılması ve yerine ilkokul yapılması projesini 18 Mart’ta yaptıkları eylemle protesto etti. Tunceli Üniversitesi’nin açılmasıyla beraber eğitim alanında birçok değişikliğe giden Milli Eğitim Bakanlığı, yeni uygulamalarla öğrencilerin eğitim hakkını engelliyor. Daha önce Cumhuriyet Mahallesi’nde bulunan Atatürk Lisesi öğrencileri, üniversitenin açılmasıyla beraber merkezde bulunan Cumhuriyet Lisesi’ne kayıtları yaptırılmıştı. Bu durum öğrenci ve velilerin tepkisine neden olmasına rağmen, MEB tarafından uygulamaya geçirildi. Yaklaşık 500 öğrencinin okuduğu okulda öğrencilerin yarısı Cumhuriyet Mahallesi’nden okula gidiyor. Maddi durumları iyi olmayan öğrenciler ise durumdan şikâyetçi. Tunceli Cumhuriyet Lisesi’nde okuyan öğrenciler, spor salonlarının yıkılması ve yerine ilkokul yapılması projesini protesto ettiler. Cumhuriyet Lisesi bahçesinde bir araya gelen öğrenciler buradan yeraltı çarşısına doğru yürüyüşe geçti. Öğrenciler yürüyüş boyunca “ Eğitim hakkımız engellenemez”, “Direne direne kazanacağız” sloganları eşliğinde yeraltı çarşısı üzerine geldi. Öğrenciler adına yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi; “Okul yönetimi tarafından bize spor salonunun yıkılacağı söylendi. Nedeni ise, depreme dayanıklı olmaması ve yerine yeni bir ilkokulun açılması olarak söylendi. Bizler spor salonumuzda yıllardır ders görüyoruz neden bugüne kadar depreme dayanıklı olup olmadığıyla ilgili bir şey söylenmedi. Biz de buradan spor salonumuzu yıktırmayacağımızı bir kez daha dile getiriyoruz” Lise öğrencilerinin yaptığı basın açıklaması, yapılan oturma eylemi ile son buldu.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1. sınıf öğrencisi olan ve ülkücü-faşist öğrencilerin içinde gizlice faaliyet gösteren bir istihbaratçı, İstanbul Emniyeti’ne geçtiği bilgi notunda, “Ülkücülerin 8-10 gün içinde İstanbul Üniversitesi çıkışında solcu öğrencilerin üzerine dinamit atıp, silahlı tarama yapacaklarını” bildirmişti. Polis arşivine “7 Mart 1978 tarih, 1.D.2.12780 koduyla” girip resmiyet kazanan bu bilgi yıllar boyunca saklandı.

Polis bombanın atılacağı yere öğrencileri zorla yönlendirdi Katliamdan önce her gün polisin yoğun olarak bulunduğu Beyazıt Meydanı’nda olay günü ve anında çok az sayıda polis bulunuyordu. Dönemin tanıklarının verdikleri bilgilere göre can güvenliği olmadığı için öğrenciler üniversiteye toplu giriş ve çıkış yapıyordu. 16 Mart günü de devrimci ögrenciler toplu olarak, Turan Emeksiz Yemekhanesi Sokağı, Süleymaniye çıkışından çıkmak istediler. Ancak polis buradan çıkışa izin vermedi. Üniversite polis noktası amiri Reşat Altay ve ekibi öğrencileri bombanın atıldığı kapıdan çıkmaya zorladı ve bomba da

bundan sonra öğrencilerin çıktığı kapıya atıldı. Reşat Altay katliamın ardından ödüllendirilmiş hızla terfi ettirilerek, İl Emniyet Müdürlüğü’ne kadar yükseltilmiştir. 2007 yılında gerçekleşen Hrant Dink katliamında açığa çıkan ilişkiler Trabzon’a uzanırken, bu dönemde Reşat Altay, Trabzon İl Emniyeti Müdürü’dür.

Bomba askerden, tetikçi MHP’den Görgü tanıklarının ifadeleri sonucu atan kişinin Zülküf İsot olduğu ortaya

Beyazıt katliamında açığa çıkan gerçekler: Katliam polise ihbar edildi. Üniversitedeki polis timleri, bombanın atılacağı yere öğrencileri zorla yönlendirdi. Bombayı asker, tetikçileri MHP sağladı. MİT açılan davayı yönlendirdi. Yargı ilişki ağını beraat ve zaman aşımı kararıyla akladı.

Katliamın sorumlusu bellidir Halk gençliği yaptığı eylemlerle Beyazıt katliamını unutmadıklarını dile getirerek, bu katliamların hesabını soracağız dedi.

Katliamların hesabını soracağız! ANKARA - Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde aralarında DGH’nin de olduğu gençlik örgütleri yaptıkları eylemle, 16 Mart Beyazıt ve mart ayı içerisinde yaşanan katliamların hesabını soracağız dedi. Öğrenciler adına yapılan ortak açıklamada, 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde yapılan bombalı saldırı haberinin önceden alınmasına rağmen Emniyet’in hiçbir önlem almadığı, aksine önlemleri kaldırdığı kaydedildi. Açıklamada, dönemin polis noktası amiri Reşat Altay ve faşist ekibinin toplu çıkış ya-

pan öğrencileri merkez kapısından çıkmaya zorlayarak, katliamın hazırlayıcıları arasında yer aldığı belirtildi. Faşist saldırı sonrası kaçanları engellemek için koşan polisleri engelleyen Reşat Altay’ın çeşitli emniyet müdürlüklerine atanarak ödüllendirildiği ve en son adının Trabzon Emniyet Müdürü sıfatıyla Hrant Dink’in katledilmesi olayı ile duyulduğu söylendi. Devletin kılını bile kıpırdatmadığı davanın zaman aşımına uğradığı hatırlatılan açıklamada “Devlet bu tavrıyla, tıpkı Gazi, Halepçe, Qamişlo’da olduğu gibi katliamı sahiplenmiş oldu” denildi.


16-17_Layout 2 3/20/11 4:01 PM Page 2

gençlik 17

zaman aşımı 30 yıl süren dava ve devletin müdahalesi 16 Mart Davası; ilk olarak 1978’de açıllan dava, Yargıtay aşamaları ile birlikte 7 yıl süren ilk yargılama sonucunda, tüm sanıkların delil yetersizliğinden beraati ile sonuçlanır. 1992 yılında avukatların yıllar süren ısrarlı çabasıyla, ortaya çıkan yeni tanık ve delillerle, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurulacak ve dava 1995 yılında ikinci kez açılacaktır. Mahkeme’nin ara kararlarıyla dava “adam öldürme davası”ndan “Kontrgerilla davası”na dönüşecektir.

çıktı. İsot, olayı gerçekleştirirken yanlız değildir. Abdullah Çatlı, Sıddık Polat, Mustafa Doğan, Mehmet Gül, Orhan Çakıroğlu ve Kazım Ayaydın, Zülküf İsot’un suç ortaklarıdır. Bu sanıkların tamamı MHP’lidir. İstanbul’da ülkücü-faşist gençlik içinde yer alan ve o günlerde Kars’ta ablasının yanında bulunan Zülküf İsot “teşkilat” tarafından çağrılarak bombanın atılmasıyla görevlendirilmişti. Korkudan bunu kabul ettiğini ablasına itiraf eden İsot, 16 Mart günü Beyazıt’a önce bir polis minibüsüyle gitmeye hazırlandıklarını ama daha sonra sivil bir minibüsle, bir grup resmi ve sivil polisle birlikte gittiklerini, araçların sıkı bir şekilde kontrol edilmeden sokulmadığı Beyazıt Meydanı’na kolayca, aranmadan girdiklerini söylemişti.

16 Mart’ı unutmadık İSTANBUL- Devrimci demokrat öğrenciler, Eğitim-Sen ve 78’liler Girişimi Beyazıt katliamının faililinin devlet olduğunu açıklayarak, katliamda ölümsüzleşen devrimcileri andı. 16 Mart katliamını protesto etmek ve katliamı gerçekleştirenlerin açığa çıkarılması, yargılanması ve sorumlulardan hesap sorulması talebi ile bir araya gelen Devrimci Demokrat Öğrenciler, Eğitim-Sen ve 78’liler Girişimi Beyazıt Meydanı’nda toplanarak katliamın gerçekleştiği Eczacılar Fakültesi önüne yürüdü. Katliamda ölümsüzleşenlerin resimlerinin taşındığı eylemde, “Beyazıt’tan Halepçe’ye katleden devlettir. 16 Mart’ı unutmadık hesabını soracağız” pankartı açılırken, “16 Mart’ı unutma, unutturma”, “Beyazıt faşizme mezar olacak”, “Halepçeyi unutma unutturma”, “Beyazıt goristan ji bo faşistan”, “Devrim şehitleri ölümsüzdür” sloganları atıldı.

1997’de İstanbul Barosu bünyesinde kurulan Susurluk Komisyonu’na gelen bazı belgelerden dönemin Ülkü Ocakları Başkanı Lokman Kondakçı ile dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş arasında katliamın uzantılarını açğa çıkaracak önemli bir görüşme yapıldığı anlaşıldı. Avukatlar bu belgeleri mahkemeye sundu ve MİT’ten belge ve görüşme tutanaklarının tamamının gönderilmesini istedi. MİT mahkemenin bu isteğine olumsuz yanıt verdi ve İçişleri Bakanlığı’nın muhatap alınmasını istedi. Uzun süren yazışmalardan sonuç alınamaması üzerine avukatlar, “MİT’in mahkemeye müdahale ettiği, savunma haklarını kısıtladığı” gerekçesiyle davadan çekildi. Ayrıca büyük bölümü bazı gazetelerde de yayınlanan belgeler nedeniyle Avukat Cem Alptekin “gizli belgeleri açıkladığı” iddiasıyla İstanbul Beşinci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı ve beraat etti. Zülküf İsot’un öldürülmesinin ardından İsot’un ablası Remziye Aykol’un açıklamaları da mahkemeye yetmeyekcetir. Aykol, katliamı gerçekleştirenlerin kardeşi ile birlikte Latif Aktı, Sıddık Polat ve polis Mustafa Doğan olduğunu, katliam emrini verenin ise Alparslan Türkeş olduğunu açıklar. Mustafa Doğan bulunamaması nedeniyle sanık sandalyesine hiç oturmadı. Mahkeme, Doğan’ın bulunması için defalarca polise yazı yazdı. Mahkemeye cevabı katliamda parmağı olan polis Reşat Altay verdi. Altay, Doğan’ın Mart 1978’de uğradığı disiplin soruşturması nedeniyle istifa ettiğini bildirdi. Mayıs 1997’de ise Mustafa Doğan’ın arama emrinin dahi bulunmadığı ortaya çıktı. Müdahil avukatlar üzerindeki baskı ve çeşitli engellemeler nedeniyle yargılama uzadıkça uzar. Ve 2008 yılına gelindiğinde Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin, Yerel Mahkeme’nin kararını onaması ile dava düşer.

Eylemde ölümsüzleşenler için saygı duruşunda bulunulurken, Eczacılık Fakültesi’nin kapısına karanfiller bırakıldı.

Beyazıt katliamını unutmadık ÇANAKKALE- 18 Mart Üniversitesi öğrencileri yaptıkları basın açıklaması ile 16 Mart Beyazıt Katliam’ını protesto etti. Terzioğlu Kampüsü’nde bir araya gelen öğrenciler adına yapılan açıklamada, “Öğrenci gençliğin politikleşmesi ve devrimci mücadelenin gençlik içinde hızla büyümesini sindiremeyen faşizm Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden toplu çıkış yapan devrimci öğencilerin üstüne bomba atmış ve atılan bomba sonucu 7 öğrenci katledilmiştir. Katliamın üzerinden onca yıl geçmesine ve olayın sorumlularının belli olmasına rağmen devlet hala katilleri korumaktadır” ifadeleri kullanıldı.

GENÇ YORUM

sinan çakıroğlu

KORUCULUĞA KARŞI HALKLAŞMA!

T

arih, siyasetin silahlardan ya da silahların siyasetten bağımsız olarak varlığını devam ettirdiğine henüz tanık olmadı. Geçmişten günümüze dönemin sömürücü iktidarları, silahı araç olarak kaçınılmazları yapar. İktidarın devamlılığını sağlayan, diğer sınıflar üzerindeki hâkimiyetin vazgeçilmez faktörü olarak ele alır.

Meta üretimi, dengesiz gelişim, sosyalist iktisadının problemleri olmakla birilikte, sınıf olarak proletarya sömürücü değil, ama sömürücüleri baskı altında tutmak için, kendi iktidarı dönemince silahı rafa kaldıracağı söylenmemelidir. Bilakis, belkide birçok sömürücü sınıftan daha fazla –kesin olmamakla birlikte- ihtiyaç duyabilir. Ama onun merkezinde, muzaffer komünizm yürüyüşü için, silahların komutasında olan, ordulaşmış bir toplumsal biçimlenim değil, zorun rolü hala tamamlanmadığından dolayı, tarihsel olarak silahlara sarılma mecburiyeti yatar. Burjuva-feodal hâkim sınıfların örgütlü hali olan TC, yıllar yılı, ordunun yakıcı gericiliğini kitlelere hissettirmiş, kendi cani beyanlarında olduğu gibi ‘elini soğutmamıştır’. Komünist-devrimci mücadele başlamadan evvel, her türlü muhalefeti kanla bastırmış, toplumun ‘militaristleştirilmesini’, katliamlarla sağlamıştır. Zayıf bir iktisadi şekillenişe sahip olmalarından ötürü, halk kitlelerini her daim zor ve cebir ile sindirmeye çalışmışlardır. Fakat muhaliflerin ve de halk güçlerinin mevcut baskıya karşı isyanları ile sistemli hale gelmiş, belirli bir toplumsal kurtuluşu gözeten, halk yığınlarının bir kesimini değil, tümünün geleceğini belirlemek için yola düşen komünist devrimci hareketin bastırılmasında, aynı yöntem izlenilemez. Çünkü komünist-devrimci başkaldırının ana rahminde yatan, baskının belirli bir aşamasında ortaya çıkan “yeter artık” nidası değil, başta bulunduğu coğrafya olmak üzere, yeryüzünde sömürünün ve sömürüye dayalı olarak ortaya çıkan tüm eşitsizliklerin ortadan kalkma edinimidir. O, tepkisel bir haykırış değil, bilimsel bir yeniden doğuştur. Özetle izah etmeye çalıştığımız sınıf savaşının niteliği, hâkim sınıflar tarafından da iyi bilinir. Hatta bazı durumlarda bizden daha ciddiye aldıklarını söylesek abartmış olmayız. Bundan dolayıdır ki, halk güçlerini engellemek, marjinalleştirmek, sönükleştirmek ve de bastırmak için birden fazla yönteme başvururlar. Koruculuk bu yöntemlerden bir tanesidir. Peki, koruculuk nedir ve neden hâkim sınıflar tarafından önemsenir? Bu iki soruya şöyle cevap verebiliriz. Koruculuk, faşist devlet otoritesinin, “sivil” silahlı müfrezeleridir. Osmanlıdan TC’ye uzan tarih içerisinde, koruculuk, burjuva-feodal sınıfların, halk kitlelerine nüfus edebilmeleri için kullandıkları, kendi safındakine yabancılaştırma siyasetidir. Hem askeri hem de siyasi hedefleri olan gerici bir yönelimdir. Egemenler açısından önemini daha iyi anlatmak için bir alıntı ile devam edelim. Mao, askeri yazılarında gerilla hareketinin en önemli iki özelliğini; gerillanın eyleminin niteliği ve kitle temeli olarak özetlemektedir. Burada kitle temeli iyi irdelenmelidir. Gerilla hareketi kitlelere dayalı olan ama sadece bununla yetinmeyen aynı zamanda kitleleri eyleminin parçası haline dönüştüren bir toplumsal özneleşme savaşıdır. Gerillanın savaşı yani Halk Savaşı, onun temas ettiği alan itibariyle, niceliği ne olursa olsun, halklaşan bir savaştır. Tersi durumda, Halk Savaşı’ndan ziyade, çete savaşına dönüşen, kendini yalıtan, sönümlenen bir pozisyon alır. Niteliği kıpkızıl komünist olsa dahi, kendini bu sondan kurtaramaz. Bu durumu en az devrimci-komünistler kadar bilen egemenler, halk ile onun öncü gücü arasına set kurabilmek, Halk Savaşının öznelerini halka yabancılaştırabilmek için, halk saflarında bölünme yaratmak ister. İşte tamda bu somutlukta, geçtiğimiz günlerde, 13065 numaralı bakanlar kurulu kararıyla, yeni korucu kadrosu belirlendi. Dersim, Hakkâri, Van ve Şırnak olmak üzere belirlenen kontejyanlar, şu realiteden beslenmektedir. Kürt ulusal hareketinin yol haritasında işaret edilen ve gerilla güçlerinin kademeli olarak Kuzey Kürdistan sınırları dışına çıkarılması “mutabakatı” resmi olarak beyan edilmemekle birlikte, bu yöne doğru gidildiği bilinmektedir. Yeni yapılan bölge karakolları, büyük donanımlı gümrük sistemleri, ileriki aşamada, Güney Kürdistan’dan gelebilecek “tehlikelerin” şimdinden önleminin alınması olarak da bilinmelidir. Buna ek olarak, yine sınır illerinde, gerillanın kitle tabanını bölmek, halk kitlelerini sindirmek için, yerel işbirlikçi feodal unsurların haricinde, koruculuk sistemi de şahlandırılacaktır. Bu fotoğrafta eksik olan Dersim bölgesindeki koruculaştırma hamlesi ise, devrimci-komünist öznenin, alan üzerindeki köklü tarihi ve etki gücüne yöneliktir. Özcesi Halk Savaşı’na karşı, düşük yoğunluklu savaşın yeni saldırı konseptidir. Analitik olarak sonuca doğru gidecek olursak, “Barış” altında yürütülen plan, esas olarak cereyan etmekte olan bir savaşın niteliğini gizlemektedir. Devrimci-komünistlerin bu üçüncü alancı reformist-pasifist ideolojik tükenmişliğe karşı her alanda mücadele etmeleri gerekir. Bir diğer görev ise, koruculuğu karşı durmak, mevcut saldırılara karşı durmak değildir. Devrimci-komünist harekete yönelik saldırının önünü kesmek, koruculuğa karşı mücadele yürütmekle olmaz. Koruculukla birlikte, ancak ve ancak, halk saflarındaki bölünmüşlüğe müdahale etmek, halkın kendi öncü güçleriyle buluşmasını sağlamak, Halk Savaşı’nın kararlı ilerleyişi için, milis örgütlenmesinden, ordulaşmaya doğru ilerlemekle günün sorumlulukları yerine getirilebilinir. Özcesi, hâkim sınıfların bizlere karşı yürürlüğe koyduğu marjinalleştirme, yalnızlaştırma siyasetine karşı, halkla birleşildiği taktirde Halk Savaşına hizmet ederek özgür gelecek için umut ışığı yakılabilir.


18-19_Layout 2 3/20/11 12:20 PM Page 1

20-31 MART 2011 Halkın Günlüğü

Neden Boykot?

Gerici egemenler cephesinden olduğu gibi, proleter devrimci sınıf bakış açısı ve tavrı cephesinden de, seçimlere yaklaşım tarzı ile seçimlerin anlamı ve iç yüzü sunulmuş-aleni durumdadır. Artık, iskelet dediğimiz stratejitaktik bileşkesinin mantıki sonucu olan tavrın, seçim taktiğinin ne olduğunu büyük harflerle yazabiliriz: BOYKOT! Tek cümleyle formüle edersek; devrimci hareketi yasalcılık şerbetiyle vuran tasfiyeciliğin sinsi tahrifatının gemlenmesi veya tasfiyeci

POLİTİKA

ÇİMLER YAKLAŞAN SE İ TAKTİK VE DEVRİMC POLİTİKA

2

temelinde devrimci kuvvetlerle birlikte örgütleyip yükseltmek görevdir. İkinci cümleyle şöyle destekleyebiliriz; ister devletin niteliği olsun, isterse hakim sınıflar ve bunların siyasi partileri olsunlar, belki de tarihinde hiç olmadığı kadar gerçek yüzleriyle teşhir olmuştur. Darbe planları, suikast ve cinayetlerle vücut bulan komplo ve entrikalar, generallerinden siyasetçilerine, oradan yazar ve bürokratlarına kadar bilumum camiasıyla devlet erkanının içinde bulunduğu çirkeflikler

Sarı ile kızılın

Neden boykot sorusunun yanıtı yazının içeriğinde olmasına karşın; bu yanıtı bir kaç paragrafta somutlaştırarak özetlemek doğru olacaktır.

Bugünün seçim taktiği, bugünün ve bugünün bir parçası olduğu stratejik sürecin derin tasfiyeci özellikleri kaale alınarak belirlenmek durumundadır. Her zaman geçerli olmayan ama belirli şartlarda doğru olan seçimlere, katılarak, devrimin hizmetine sunma taktiği, özellikle bugün boykot tavrıyla, seçimler boykot edilerek yürütülmek durumundadır

sürecin ideolojik-politik-örgütsel tahribatla yarattığı yıkımın önlenmesi ve devrimci çizgi açısından kırılganlıklar taşıyan söz konusu kritik süreçte, bu sürece alternatif yanıt olan devrimci tavrı ve nitel stratejik duruşu ayağa dikme ihtiyacı; politik mücadelenin taktiksel bir kesiti olan genel seçimlerde; yasalcılığa, reformizme, tasfiyeciliğe ve her türden düzen içi tercih ve demagojik safsataya karşı devrimci tavrın bendini örmek üzere, ideolojik-politik taarruz ruhuyla siyasi kampanya açıp boykot taktiğini yoğunlaşmış teorik-pratik propaganda

Bir; devrim ile karşı-devrim arasındaki güç ilişkileri dengesi ve her ikisinin ayrı ayrı durumu genel olarak boykot tavrını doğrulayan ekseri zemindir. Fakat bu zemin kendi başına boykot tavrı için yeterli ve tek neden değildir ya da bu güç dengesinin mevcut olduğu her koşulda boykot taktiği geçerli sayılamaz. Dolayısıyla, bu güç dengesi durumunun diğer şartlarla bağları içinde ele alınması gerekmektedir ve ancak bu toplam içinde bir gerekçe olarak anlam kazanır. Diğer şartlar boykotu desteklediği için güç ilişkisi boykot tavrının haklı bir sebebi olma yerine geçer. Bu maddede ikinci fakat şudur: maddede işaret edilen ‘‘devrim ile karşı-devrimin durumu‘‘, taktiğin tespit edilmesinde ‘‘güçler dengesi‘‘ şartı kadar yedek bir unsur olmayıp kapsamlı bir muhtevadır. Bu bakımdan güç ilişkisinden öteye daha geniş gerçeği anlatmaktadır ve bundandır ki ‘‘durum‘‘ denen şey taktiğin belirlenmesinde can alıcı kriterdir. Nitekim ayrıntılı izahatte de, özetlenen maddelerde de esas itibarıyla söz konusu ‘‘durum‘‘ açıklanmaktadır. İki; Türk egemen sınıfları emperyalizmin dönemsel stratejilerine bağlı olarak karşı-devrimci halk düşmanı stratejik bir planlama içinde bulunmaktadırlar. Süreç faşist devletin güncellenmesinin yanı sıra, tasfiyeci reformist özelliğiyle kapsamlı ve ağırdır; böylesi bir sürecin içinden geçiyoruz. Devletin yeniden yapılandırılması projesi sürdürülürken, ‘‘sosyal devlet‘‘, ‘‘ileri demokrasi‘‘ ve ‘‘demokratikleşme‘‘ demagojisi bu stratejik planlamanın en belirgin ama en tehlikeli unsuru olarak kullanılmaktadır. Geliştirilen ve içinden geçtiğimiz bu süreç büyük bir tasfiye hareketidir de. Son derece tehlikeli, derin ve kapsamlı bir tasfiye süreci işlemektedir. Hakim sınıfların inisiyatifinde gelişen bu süreç, Kürt ulusal hareketi şah-

sında öne çıksa da, tasfiyenin kesin bir hedefi de devrimci sınıf hareketidir; özellikle de silahlı mücadele ve radikal devrimci çizgidir. İlk etapta silahlı ulusal hareket tehdit olmaktan çıkarılıp tasfiyesi amaçlanırken, komünist ve devrimci hareketin toprağı ciddi saldırılarla çoraklaştırılmak istenmektedir. İşte içinde bulunduğumuz sürecin karşı-devrimci bazı karakteristikleri böyleyken, komünist ve devrimci hareketin özellikle örgütsel durumu bu süreci savuşturmaya elverişli olmayıp, örgütsel gücü yeterli değildir. Yani, süreç karşı-devrimci ideolojik-politik saldırıların egemenliği altında ağır olduğu halde, komünist-devrimci hareket en güçsüz olduğu şartlarda bulunmaktadır. Dahası, devrimci hareket önemli oranda tasfiyeci sürecin dişlileri arasına girmiş, tasfiyecilikten büyük oranda etkilenmiştir. Bu etkilenme ideolojik-politik ve örgütsel bakımlardan şimdiden büyük tahribatlara varmış durumdadır. Devrimci hareket tasfiyeci saldırı karşısında güçlü bir barikat oluşturma bir yana, tehdit eden tasfiyeci saldırının ideolojik ve örgütsel yıkımına karşı pratik bir direnç gösterme refleksi bakımından esasta hasta, yeteneksiz ve hatta kötürümdür. Komünist hareket ideolojik doku, stratejik çizgi ve teorik tahlil-tespitleriyle olumlu bir zeminde bulunsa da, örgütsel güç ve politik-pratik görevlerin yürütülmesi bakımından devrimci hareketten çok farklı durumda değildir. Sürecin reel inisiyatiflerinden biri olan Kürt ulusal hareketi girdiği reformist potadan dolayı, sürecin ters yüz edilmesinde devrimci bir rol oynamamakta, sağlam bir duruş temsil etmemektedir. Ulusal hareket belirsizlik içinde olduğu gibi, seçimlerde nasıl bir pozisyon alacağı muğlaktır. Daha da önemlisi, geniş halk kitleleri ‘‘demokratikleşme‘‘ safsatasıyla aldatılmış, beklentiye itilmiş ve düzen partileri lehine etkilenmiştir. Dolayısıyla tasfiyeci sürecin karşısındaki dinamikler cılız kalmaktadır. Devrimci hareketin durumu ve ge-

nel tablo kabaca budur; seçimler bu şartlarda gerçekleştirilmektedir. Tasfiyecilik sinsi olarak devrimci hareketin bağrına zaten çökmüş ve tasfiyeci atmosfer egemenken; tam da bu süreçte ve bu sürecin bu özelliklerinde tasfiyeci eğilimi beslemeye yarayacak şekilde bir seçim politikası-taktiği gütmek tasfiyeciliğe çanak tutmak olacağı gibi, ideolojik-siyasi intihar anlamına gelecektir. Üç; sürecin tasfiyeci özellik ve etkileri ile derinleşen tasfiye sürecinin muhtemel sonuçlarının karşı-devrim lehine gelişmelere gebe olması, yine buna bağlı olarak sürecin devrimci hareketin aleyhine gelişmesi ve devrimci hareketin taşıdığı kırılma ya da aşınmalar, köklü bir stratejik nitel karşı duruşu gerektirdiği gibi, seçimler kampanyasında da bu duruşa daha etkin hizmet eden taktiğin güdülmesini gerektirmektedir. Boykot taktiği etkili kampanyalarla yürütüldüğünde söz konusu stratejik duruşa hizmet edecektir. Tersi durumda ise, ‘‘demokratikleşme‘‘ hilesinin küllerine bu-

lanmak ve devrimci hareket için kazılan mezara kazma vurmuş olunacaktır. Kısacası, gerek nitel örgütlenmemizin ilerletilmesi, gerekse de devrimci hareketin olumlu yönde etkilenmesi ve devrimci duruşun büyütülmesi için boykot taktiğinin kullanılması ihtiyaçtır. Dört; geniş halk kitlelerinde düzen partileri arasında tercih yapma realitesi, toplumda düzenle barışık olma eğilimini besleyip yaygınlaştırmıştır. Madalyonun diğer yüzünde ise, devrimci hareketin bağrında yasalcılığa duyulan büyük tutkunun gelişme izleri tehditkarca görünmektedir. Devrimci hareketin yapısı giderek bozulmakta, niteliği çözülüp gevşemekte ve egemen eğilim olarak düzen içi uysallığa gömülerek erimektedir. Tasfiyeci kuşatma örümcek ağı gibi devrimci niteliği sarmakta, içine işleyerek niteliğine nüfuz etmektedir. Devrimci hareketin bu durumunu (istisnai duruş ve göreli olumlulukları saymazsak) birazcık mübalağa ederek tasvir edersek genel olarak resim olunur. Bu şartlarda biraz da olsa tasfiyeci at-


18-19_Layout 2 3/20/11 12:20 PM Page 2

seçimler politika ve suçlar batağı, ‘‘Ergenekon‘‘ yargılamaları ve buradaki itiraflar ile diğer suç çetelerine yönelik operasyonlarda açığa çıkan gerçekler, bu yargılamalarda yargılanan devlet memurları, askerleri veya unsurlarının itiraflarında ortaya dökülen kirlilikler, asit kuyularından, toplu mezarlarda çıkan insan kemikleri, toprağa depolanmış silahlar, yargı ile hükümet arasındaki açık restleşmeler, kopmrador klik partilerinin dalaşı ve kirliliklerini ortaya dökmesiyle itiraf edilen tarihi gerçekler, Dersim katliamına dair açık itiraflar ile çeteleşmiş devlet kliklerinin açığa çıkan cinayetleri ve hatta kendi asker ve komutanlarını öldürmesi, iktidar üzerine dalaşa tutuşan komprador kliklerin bir birlerinin fa-

şistliklerini beyan etmeleri ve saymakla bitmeyen suçlar düzeni ve düzen sahiplerinin niteliğini gözler önüne sermektedir. İşleyen bu sürecin devletin teşhirine yol açarak kitleler nezdinde itibar kaybetmesine yol açmıştır. İşte bu seçimlerin önemli bir rolü de bu itibarın yeniden kazanılmasına dönüktür. Devlet ve hakim sınıfların bütün bu kirli ve kokuşmuş yüzüyle açığa çıkıp teşhir olduğu şartlarda, hakim sınıflar düzenini ve dolayısıyla seçimlerini boykot etmekten daha doğru tutum olamaz. Önemli olan başka bir konuda şudur: Dünya çapında olduğu gibi, Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyası bakımından da

içinden geçtiğimiz süreç, uzlaşmacı düzen içi yasalcılık eğilimi ve reformist tasfiyeciliğin genel olarak hortladığı karasteristiklere sahiptir. Komünist ve devrimci tarz ya da çizgi ve özellikle silahlı mücadele neo-liberal stratejik saldırılar ile tasfiyeci reformizmin büyük tehdidi altında bulunmaktadır. Ulusal hareket şahsında gelişen ve ülke devrimci hareketini sallayan süreç, stratejik değerde ağır negatif şartları barındırmaktadır. Bu anlamda devrimci duruş zemininde okun sivri ucunu tasfiyeci reformizme doğrultmak anlamlıdır. Boykot taktiğinin bu tavra denk düşeceği veya bu ihtiyaçtan boykot tavrının doğru olacağı açıktır.

ayrışması zorunludur Kısaca boykot taktiğinin siyasi, örgütsel hedefi ve biçimi

mosfer ve yasalcılığa meyleden ya da yasal tasfiyeci zemini besleyen davranışı kovmak ve devrimci duruşu korumak hayati değerde borçtur. Aynı şartlarda, devrimci hareketi tasfiyeci dalgaya yakınlaştıran tüm politikalardan men etmek ve hakim sınıfların ‘‘demokratikleşme‘‘ aldatmacasının esaretine düşmesinin önünde katılıkla durmak, her zaman geçerliyken, özellikle de dönemin acil ödevidir. Tüm bunlardan ötürü, şartlara paralel olarak seçimleri boykot etmek isabetli bir taktiktir. Yani seçim taktiğini somut şartları göz önüne alarak stratejik devrimci duruşla kaynaştırmak ve bütün bunların ışığında ele almak en doğrusudur. Sınıf hareketi adına hareket eden orta yolcu oportünist parti ve örgütlerin düzen partileriyle giderek akrabalıklarını derinleştirdikleri, ‘‘sol‘‘ adına hareket eden bir yığın zevatın düzen içi iyileştirmelerden ve hatta kah AKP’den, kah CHP’den medet umduğu, ‘‘yetmez ama evet‘‘ ucubelikleriyle hortladığı şartlarda, sarı ile kızılın kalın çizgilerle ayrışması zorunludur. Özcesi, bugünün seçim taktiği, bugünün ve bugünün bir parçası olduğu stratejik sürecin derin tasfiyeci özellikleri kaale alı-

narak belirlenmek durumundadır. Her zaman geçerli olmayan ama belirli şartlarda doğru olan seçimleri katılarak devrimin hizmetine sunma taktiği, özellikle bugün boykot tavrıyla-seçimler boykot edilerek yürütülmek durumundadır. Hele, seçimlere katılmayı taktik politikadan öteye stratejik bir mücadele biçimi derekesinde ele alan egemen eğilimin tasfiyecilik batağına başüstü saplandığı ve devrimci hareketin böğründen yaralandığı devrimimizin bu ‘‘talihsiz‘‘ anlarında, devrimci köklere çekilerek sağlam yere basmak ve sınıf minderimizi sıkı muharebelere sererek meydan okumak her vesileyle yeğdir. Bilinmeli ve unutulmamalıdır ki, devrimci öz karartılarak pasifizmin ölümcül küllerine gömülüp ebedi istirahata çekilmek isteniyor ve mühümdür ki bu tehdit aktüeldir. Bundandır ki, her taktiğin stratejik fikre uygun olarak mütalaa edilmesi, hem genel devrimci fikriyat açısından gereklidir, hem de somut şartların icabı gereği doğrulanmaktadır. Boykot taktiği esas olarak yukarıdaki gerekçelerle hasıl olmaktadır. Bu gerekçelerle tamamlanan boykot tavrına göre, boykotun örgütlenmesi nasıl yürütülmelidir?

Boykot taktiği, içinden geçtiğimiz şartlarda içeriğine uygun olarak anlam kazanarak beliren devrimci görevdir. Bu görev, özüne uygun siyasal kampanyalarla kavranıp, stratejik nitel devrimci duruşun gereksinimlerini karşılama bilinciyle siyasi seferberlik ruhuyla tüm dinamiklerle omuzlanmalıdır.

zayıflatılıp hedef olarak önlenmelidir. Halk kitlelerinin sandık başına gitmeyerek hakim sınıflar düzenine gerekli tokadı atmalarının sağlanması çalışmalarımızın önemli bir hedefidir. Düzenden kopan kitleler devrime yönelecektir; bu unutulmamalıdır! Bunun için kitlelerin boykot tavrı etrafında örgütlenmesi önemli bir görevdir.

Seçimler süreci siyasi programımız temelinde kitlelere siyasi bilincin taşınması ve aynı zamanda yasalcı reformist eğilimin deşifre edilmesi için kullanılacak fırsatlardan sadece biridir. Ve bu fırsat aktif boykot örgütlenmesiyle değerlendirilmelidir.

Boykot örgütlenmesinde yürütülen ajitasyonpropagandanın tüm meşru eylem biçimi, araç ve alanları en etkin biçimde kullanılarak devrimci halk kitleleri boykot tavrına davet edilmeli, mümkün olan tüm güçler harekete geçirilerek birleştirilmelidir.

Boykot çalışmalarında; Demokratik Cumhuriyet programı ve yönetim sistemi açıklanarak, ‘‘burjuva seçimleri boykot et‘‘, ‘‘burjuva düzene hayır‘‘, ‘‘burjuva partilerine oy yok‘‘, ‘‘çare komprador burjuva bürokratik düzen meclisinde değil, yeni demokratik halk iktidarı mücadelesindedir‘‘ vurguları öne çıkarılarak, bu ve benzeri sloganlar üzerinden propaganda geliştirilmelidir.

Boykot tavrının uygulanmasında devrimci boykot cephesinin örgütlenmesi için gerekli çabalar sonuna kadar zorlanmalı, sürdürülmelidir. Boykot taktiğini benimseyen demokratik-devrimci güçlerle ortak paydalarda-ortak platformlarda buluşmak için ön açıcı politik bir hat izlenmelidir.

Demokratik Cumhuriyet programı temelinde alternatif bir düzen ve yönetim anlayışı ortaya konarak, komprador bürokratik burjuva devlet düzeni ile sömürü, zulüm ve imhaya dayalı gerici hakim sınıf iktidarının niteliği teşhir direğine asılmalıdır. Faşist düzen ve siyasi partilerin teşhir edilmesi baş görevken, bilumum burjuva akım objektif olarak ideolojik hedefimizdir. Seçimlere katılan veya katılması muhtemel olan ulusal demokratik ve diğer demokratikdevrimci parti ve güçlerin seçim çalışmaları, ideolojik eleştirilerimizin hedefiyken pratik çalışmalarımızda özellikle hedef alınmamalı-onlara karşı çalışma yürütme durumuna düşmekten sakınmalı, boykot kampanyamız bu güçlere karşı bir kampanya durumuna düşürülmeden, gerici faşist düzen ve partileri okların ucuna koyulmalıdır. AKP ağzına sakız edilerek konulan “demokratikleşme” demagojisi ve diğer taraftan CHP’nin Kılıçdaroğlu liderliğinde değişim spekülasyonu ile canlandırılması vasıtalarıyla en geniş kitlelerin faşist hakim sınıflar düzenine yedeklenmesinin sinsice yürütüldüğü şartlarda, bu burjuva oyunun önüne geçmek üzere geniş halk kitlelerini düzenden koparmak adına, devrimci bilinci en keskin noktada uyandıran boykot taktiğinin devreye sokulması yerinde olacaktır. Düzen partilerinin gerçek yüzlerinin teşhir edilerek, halk kitlelerinin bunların peşine takılması

Boykot kampanyamızın temel amaçlarından biri olarak; çalışmalarımızı yöneten kaygılardan biri, devrimci duruş ve çizginin geliştirilip egemen kılınması olmalıdır. Pragmatist, dar grupçu ve anlık maddi kazanımlar peşinde koşan eğilim reddedilmeli, stratejik kazanımlar uğruna devrimci dinamiğin geliştirilmesi kollanarak çalışmaların merkezine oturtulmalıdır. Meseleyi, devrim ile karşı-devrim arasındaki bir çatışma olarak algılayıp, tasfiyeciliği köstekleme hedefine bağlı olarak devrimci çıkışın olanaklarını geliştirme amacı esas alınmalıdır. Özellikle devrimci hareketin solgun olup karşı-devrimin teyakkuz durumunda olduğu günümüz şartlarında, her alanda keskin devrimci kopuşun hayata geçirilmesi elzemdir. İçinde bulunduğumuz süreç köklü bir tasfiyenin ve koyu karanlık bir dönemin eşiğidir. Devrimci bilinç paslanmaya yüz tutmuş, pratik devrimci duruş güdükleşme eğilimi taşımaktadır. Bu sürece gem vurmanın yolu; iktidar perspektifli devrimci mücadelenin somut biçimi olan devrimci sınıf savaşının geliştirilmesidir. Bunun için, pasifize olmuş bilinçlere devrimci ruhla hitap eden sert militan mücadelelere girişmek ve keskin çatışmalar içinde pişerek küçükten büyüğe doğru çatışmayı büyüterek ilerlemek şarttır. Bunda, ‘‘demokratikleşme‘‘ demagojisiyle manipüle edilmiş geniş kitlelerin proleter sınıf politikası temelinde bilinçlendirilmesi ve kitlelerle buluşma-birleşme hedefi ihmal edilemez bir görev ve zorunluluktur. Bütün bu görevin küçük bir parçası olan seçimler şahsında yürütülmesinin doğru taktiği boykottur! v


20-21_Layout 2 3/20/11 11:41 AM Page 1

ANTAGONİZMA

muzaffer oruçoğlu

SÜLEYMAN CİHAN aik Türün ile Memduh Ünlütürk’ün komutasında kurulan kontr-gerillanın, ev ev yargısız kanlı infaz baskınları düzenlediği 1972’nin martında İstanbul’a geldim. Tam bir devlet terörü ve korku dönemiydi. Korkunç yorgun ve açtım. Ağızlarına yem yememeleri için müraca takılan yaşlı çift öküzleri gibi yürüyordum. Arkadaşım Cem Somel beni, Süleyman Cihan’ın gecekonduyu andıran evine götürdü. “Burası bir öğretmen arkadaşımızın evidir, güvenilir bir sempatizanımızdır,” dedi. Evde Süleyman’ın dikiş işleriyle meşgul olan güleç hanımı ile yanılmıyorsam genç bir delikanlı vardı. Süleyman yoktu. Evin tertemiz, ışıklı ve sade görünümü hoşuma gitti. Beklemediğim bir misafirperverlikle karşılaştım. Karnımı zarafetle doyurdum. İnsanı ve dünyayı anlama zahmetine girmeden, birkaç gün dinlenebileceğim, rahat, asude bir yere düştüm derken, Cem beni alıp, birkaç arkadaşın kaldığı, Ahmet Muharrem Çiçek’in de zaman zaman uğradığı, kalender kulübesini andıran, yarı karanlık bir eve götürdü. Beni ilkin, çekirge sürülerini kıran ala sığırcık kuşları gibi dikkatle süzdüler, sonra tahmin ettiler ve gülümsediler. Çay ve kavrulmuş nohut geldi. Süleyman’ı göremedim tabii, unuttum gitti.

F

Süleyman’la ilk defa, 1978’de, Niğde Hapishanesinde bizlerle görüşmeye geldiğinde tanıştım. Gelenler içinde, ilk bakışta, dar yüzü, yumuşacık kehribar bakışları ve koçumsu burnu ile dikkatimi en çok o çekmişti. Üst çenesini olduğu gibi kapatan, dişlerinin beyazlığını ve tebessümünü olağanüstü güçlendiren galiz bıyıklara sahipti. Elimi pehlivanlar gibi sıktı. Oturduk. Dikkatim, konuşma tarzına, yüz ifadesine, çevresindeki seslere olan ilgisine yöneldi. Dinleme ahlakı ve eski tüfeklere ya da deneyime olan saygısı hoşuma gitti. Bende yarattığı ilk izlenim, aklın ve duygunun hangi kıpırtıda parladığını gören, sempatik, derviş ruhlu bir adam, şeklinde oldu. Açık görüş uygulanıyordu, bir masanın etrafında toplanmıştık. Çok iyi hatırlıyorum, daha ilk sohbette, durumumuzla ilgili sorular sormaya başladı. Deyim yerindeyse bizi hal diliyle konuşmaya zorladı. Beslenme, giyecek ve kitap durumumuz nasıldı? Ziyaretçilerden düzenli para geliyor muydu? Sağlık ve ilaç durumumuz nasıldı? Mahkûm olduğum için bu soruları anlamlı buldum. Gitmeden önce, gelecek ziyarette getirileceği sözünü verdiği bir ihtiyaç listesi hazırlamamızı söyledi ve bir miktar para bıraktı. ‘Altı yıl önce benim evde kalsaydın yakalanmazdın,” dedi. Çocuklarını ziyarete gelmiş bir baba şefkatiyle yanaklarımızdan öpüp gitti. Süleyman, bazen Erhan Gencer’le, bazen Ali Haydar Akgün veya birileriyle çıkıp geliyordu. Tartışmalarda genellikle dinlemeyi tercih ediyor, karşı çıkış ve eleştirilerini gülümseyerek, yumuşak ve yalın bir tevazuyla yapıyordu. Yeniyi ya da orijinal olanı, hemen kabullenmiyor, kuşku zemininde durarak, ihtiyatlı bir anlayışla karşılıyordu. Bizimle dışarıdaki kadrolar arasında bazı noktalarda görüş farklılıkları vardı. Süleyman, dünya komünist hareketinin sorunları konusunda bizim görüşlerimizi destekliyor, baş çelişki ve baş düşman tartışmalarında ise tavrını dışarıdaki kadrolardan yana koyuyordu. Erhan’la yaptığımız tartışmalarda, tam ortada değil, içsel çatışma ve tereddüdünü bırakmadan, bize yakın bir yerde duruyordu. Öğretmen olmasından mıdır bilemiyorum, gazete, broşür, kitap yayınlarını, aydınlatma çabasını son derece önemsiyor, her gelişinde bizleri, çıkan yayınlara yazı yazmamız konusunda zorlayıp du-

ruyordu. Kendisinin de içinde olduğu yazı kadrosunun çıkardığı dergiyi getirip önümüze koyuyor, ‘Okuyun, bir daha geldiğimde, eleştiri ve önerilerinizi yazılı olarak alıp yoldaşlara götürmek istiyorum,’ diye tembihliyordu. 1980’de, bizleri kaçırmayı ciddi bir şekilde aklına yerleştirdi... Dışarının esintisi ve rayihası da beni ziyadesiyle etkiliyordu. Açık görüş olduğu için Niğde köylerinden ziyarete gelmiş bir köylü kadını biçimine girip, kaçmaya karar verdim. Kadın şalvarı, cepken, başörtüsü ve benzeri kıyafetler hemen geldi. Tıraş olacak, pudralanacak, bu kıyafetleri giyip, kucağıma bir bebek alarak görüşçülerin arasına karışacak ve görüşçülerle birlikte çıkıp gidecektim. Tabii, dışarıdan gelen bir arkadaş, koğuşta kalacak ve sayım yapılırken, liste eksik çıkmamış olacaktı. O zamanlar, ziyaretçiler, koğuşlara girip çıkabiliyorlardı. O sıralarda, hapishanede beklenmedik bir olay oldu, bu olay vesilesiyle açık görüş kaldırılınca, benim kaçış planım yattı. Süleyman bu işin, tereyağından kıl çeker gibi gerçekleşeceğine inanıyordu. Olmayınca üzüldü. Bu sefer, adli mahkûmların bulunduğu bölümden, bizim güvenilir sempatizanlarımızın çabalarıyla bir tünel açıp kaçmayı örgütledik. Dikkatsiz çalışmanın sonucunda, jandarma sesleri duydu ve tünel açığa çıktı. Üçüncü bir kaçış planı hazırladık. Buna göre, ben kitap çuvalının içine girecektim. Siyasi mahkûmlar o zaman okudukları kitapları çuvallara doldurup götürmeleri için ziyaretçilerine veriyorlardı. Bir siyasi mahkûm bu yolla kaçmış, ama nasıl kaçtığı açığa çıkmamıştı. Süleyman, dört kişiyle geldi. Kendisi arabayla hapishanenin önünde beklemeye başladı. Ben çuvala girdim, etrafımı kitaplarla ördürdüm. Beni Hapishane Meydancısına teslim ettiler. Adam çuvalı, kaldıramadı, it ölüsü götürür gibi çeke çeke götürdü. Jandarmanın kontrolünden geçtim. O zaman içerde, adli mahkûmların isyanından dolayı Jandarma vardı. Başgardiyanlığın önünde beklettiler. Oradan da geçtim. Çuvalı götürecek dört kişi arama bölümünde bekliyordu. Arama bölümüne çekip götürdü Meydancı. Çuval aranmadı. Arkadaşlar beni alıp götürecekleri bir anda, oradan geçmekte olan bir onbaşı, nasıl olduysa, ‘o çuvalı arayın,’ deyince, firar meydana çıktı. İki arkadaş yakalandı. Durumu öğrenen Süleyman da hapishaneden uzaklaşmak zorunda kaldı. Yukarıda anlattığım bu iki firar teşebbüsüne Süleyman gülüp duruyordu. Son olarak, yani 12 Eylül’den önce, içerdeki siyasi hareketlerin ileri kadroları, toplu bir firar örgütleme işine girdiler. Üç kişilik firar komitesinin içinde yer aldım ve Süleyman’a, ‘Bu sefer kesin kaçacağız,’ dedim. Dört aylık bir çabadan sonra, 40 metrelik bir tünel kazdık ama kaçış günü tünelin çıkış ağzını yanlış yerden açınca, teşebbüs açığa çıktı. Bizi almaya gelen arabalarla asker arasında çatışma çıktı. Bu olaydan sonra, bizi kaçırma umudunu tamamen kaybeden ve askeri darbenin geleceğine kuvvetle inanan Süleyman’ın bana söylediği bir sözünü yıllarca anımsadım: “Hapishane sana alışmış galiba. Yazacağın yazılar, seni ranzalara bağlıyor. Sağlık olsun. Senden güzel eserler bekliyoruz.” İşkence altında tek kelime söylemediğini ve öldürüldüğünü duyduğumda, ölüm haberlerine alışan, pek tepki vermeyen ve ölüm haberi gelmediği durumlarda da, ‘Allah Allah, anormal bir durum mu var yoksa,’ diye iç geçiren bir adam olmama rağmen, bir yanımı kaybetmiş gibi oldum. Mücrüm bir duyguyla birkaç gün gezinip durdum maltada.

20-31 MART 2011 Halkın Günlüğü

Önce deprem Japonya’da yaşanan 8.9 şiddetindeki depremin ardından nükleer santralde meydana gelen patlama ve sızıntı, nükleer enerjinin tehlikelerini tekrar hatırlattı Japonya’da meydana gelen 8.9 şiddetinde ki depremin bilançosu netleşiyor. Yapılan son açıklamalara göre bin 647 ölü ve bin 720 kişi kayıp. Japonya’da meydana gelen deprem sonrası Fukuşima Nükleer Santrali’nde meydana gelen patlama ve sızıntılar, nükleer enerjinin kontrol edilemez ve tehlikeli olduğunu bir kez daha gösterdi. Fukuşima Nükleer Santrali’ndeki radyoaktif sızıntı insan sağlığını tehdit eden boyutlara ulaştı ve nükleer tehlikenin boyutları her geçen gün daha da artıyor. Japonya’da yaşananlar nükleer karşıtlarını hareketi geçirdi. Birçok ülkede nükleer karşıtı protesto eylemleri yapılıyor ve nükleer santrallere karşı tepkiler büyüyor. Öte yandan Türk hakim sınıfları ise fay hattı üzerinde bulunan Akkuyu’da yapılması planlanan Nükleer Enerji Santrali projesini inatla hayata geçirmeye çalışıyor. Tüm dünya nükleer enerji santrallerini tartışırken Başbakan Erdoğan’ın Rusya ziyaretinin en önemli konusu Akkuyu’da yapılacak nükleer enerji santrali oldu. Üst Düzey İstişare Konseyi Toplantısı’na katılmak için Rusya’ya giden Erdoğan, toplantı sonrası Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medyedev ile ortak düzenlediği basın toplantısında “Akkuyu’da atılacak olan adım inanıyorum ki dünyaya örnek bir yatırım teşkil edecektir” sözleri ile nükleer santrallere karşı gösterilen tepkileri hiçe saydığını göstermiş oldu.

Akkuyu Nükleer Enerji Santrali projesine tepkiler arttı Mersin’in Gülnar İlçesi’ne bağlı Büyükeceli Kasabası’nın Akkuyu mevkiinde, Türk Devlet ile Rusya arasında imzalanan sözleşmenin ardından bölge halkı, yapılması planlanan Akkuyu Nükleer Santral projesini defalarca protesto etmişti. 3 bin 500’ün üzerinde nüfusu olan Büyükeceli Kasabası’na nükleer santral kurulma konusu gündeme geldikten sonra nüfus 800’e kadar düştü. Son olarak 16 Mart’ta eylem yapan Büyükeceliler, Japonya’da yaşananlardan ders çıkarılmasını isteyerek, “Cennet gibi memleketimize bu çöplüğün kurulmasını istemiyoruz. Bizi Rusya’ya neyin karşılığında satıyorlar? Biz satılık değiliz” sözleri ile tepkilerini gösterdiler.

Geleceğimizi size 14 Mart Nehirler, Su ve Yaşam İçin Barajlara Karşı Eylem Günü nedeniyle, DEDEF, barajlara karşı eylem yaptı.

14 Mart Barajlara Karşı Eylem Günü’nde Dersim halkı ilde yapılması planlanan yeni barajlara karşı alanlardaydı. DEDEF ve Dersim Kültür Derneği’nin organize ettiği eyleme; DHF, ESP, EÖC, Halk Cephesi ve Partizan katılarak destek verdi. Sanat Sokağı’nda bir araya gelen Dersim halkı baraj karşıtı sloganlar atarak Seyit Rıza Parkı’na doğru yürüdü. Burada kurumlar adına açıklama yapan Dersim Kültür Derneği Başkanı Ali Mülkan Dersim’in tarihi değerlerine ve doğasına sahip çıkacaklarını söyledi. Mülkan konuşmasında “Kar hırsıyla doğamızı katledenlere, yaşam alanlarımızı yağmalayanlara karşı bir kez daha


20-21_Layout 2 3/20/11 11:41 AM Page 2

sonra nükleer vurdu! tüm uyarılara rağmen ihale dahi yapılmaksızın Rusya‘nın Akkuyu‘da nükleer santral kurmasına yönelik devletlerarası anlaşmayı yürürlüğe koyduğuna dikkat çekildi. Açıklamanın devamında; “TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası olarak, insan merkezli bir enerji kaynağı olmaması nedeniyle nükleer santrallere karşıtlığımız bir yana, mesleki bilimsel bilgi ve birikimlerimizle Akkuyu nükleer santrali için yıllar önce uyarılarımızı yapmış; santralin yeri ile ilgili bilimsel (jeolojik, jeoteknik) verilerin nükleer reaktör kurulmasına elverecek olumluluk ve netlikte olmadığını vurgulamış, santralin kurulacağı yerin yakınından geçen Ecemiş Fayı‘nın sismik karakteri konusunda ciddi kaygılar yaratacak bilimsel araştırmaların olduğunu ifade etmiştik.” sözleri yer aldı.

Bu ısrarı anlamak mümkün değil!

Uyarıyoruz; Akkuyu ‘ölüm kuyusu’ olmasın! Japonya’da ki depremden sonra ortaya çıkan Nükleer felaket sonrası, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası bir basın açıklaması yaptı. Felaketin Japonya’yı değil tüm çevre ülkeleri de tehdit etmeye başladığı belirtilen açıklamada “Açığa çıkan radyasyon nedeni ile milyonlarca insan radyasyon tehdidi altındadır. Hatta öyle ki atmosferik koşullar nedeni ile radyasyon saçılımının ABD, Kanada ve Rusya‘ya kadar yayılacağı üzerine tahminler söz konusudur.

Ne yazık ki dünyanın ilk nükleer felaketini yaşayan Japonya bu konuda dünyaya liderlik yapma hevesinden bir türlü vazgeçmemiş, felakete adeta da-

vetiye çıkarmıştır. Yaşanan bu nükleer felaket haklı olarak nükleer santrallerin insanlık için ne kadar büyük bir tehlike kaynağı olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi ve tüm dünyada ‘en güvenli enerji’ kaynağı olduğu iddia edilen nükleer enerji ciddi olarak tekrar sorgulanır oldu. Nükleer santrale karşı olan bizlerin bu güne kadar işaret ettiği tehlikenin fark edilmesi ve sorgulanması için maalesef yine bir felaketin yaşanması gerekti.” ifadeleri yer aldı. Açıklamada, Japonya’da yaşananların, Akkuyu‘da kurulmaya çalışılan nükleer santral için çok önemli bir uyarı niteliğinde olması beklenirken, devletin nükleer santral kurma inadının sürdürdüğü belirtildi. AKP hükümetinin,

Nükleer Karşıtı Platform (NKP), Japonya’daki depremin ardından yaşanan nükleer santral tehlikesine dikkat çekmek amacıyla, Taksim Tramvay Durağı önünde bir araya gelerek basın açıklaması yaptı. NKP, Tülkemizde yapılması planlanan nükleer santrallerin durdurulmasını istedi. Platform üyeleri eylem sırasında sık sık “Nükleer santral istemiyoruz” sloganı attı. Platform adına açıklamayı yapan Erhan Karaçay, Japonya’da yaşanan felaketin, ülkemizde’de yapılması planlanan nükleer santrallerin de nasıl bir tehlike taşıyacağını gözler önüne serdiğine dikkat çekti. Karaçay, “Nükleer santrallerden yıllardır enerji elde eden Japonya’da bile doğal felaket durumunda nükleer güvenliğin nasıl kırılgan olduğu görülmüşken, Akkuyu gibi özellikle fay hattı yakınında nükleer santral kurulması ısrarını anlamak mümkün değil.” sözleri ile tüm nükleer santral planlarına son verilmesini istedi.

Munzur özgürdür, özgür akacak İzmir Dersim Dernekleri “Munzur özgürdür, özgür akacak” şiarıyla yürüyüş düzenledi. Eski Sümerbank önünde bir araya gelen çevreciler “Munzur kutsalımdır, kutsalıma dokunma” yazılı pankart açtı. Eski Sümerbank önünden Cumhuriyet Meydanına kadar yürüyen kitle “Dersim’de baraj istemiyoruz”, “Baraj yapma boşuna, yıkacağız başına”, “Munzur özgürdür özgür akacak” sloganları attı. Kitle adına açıklama yapan İzmir Dersim Kültür ve Daya-

Gereksiz görülen arıtmaları yaşamı tehdit ediyor Aşırı kar hırsının yol açtığı kirlilik insan yaşamını tehdit ediyor. Arıtma sistemleri maliyeti yüksek olduğu gerekçesiyle yaptırılmıyor İzmit’in Yuvam Akarca Mahallesi’ne kurulması planlanan Posco Demir Çelik Fabrikası’nın zararlarının anlatıldığı bir panel düzenlendi. Yuvam Akarca İnsanca Yaşam Meclisi, mahallelerinde kurulması planlanan Posco Demir Çelik Fabrikası’nın insan sağlığına ve çevreye vereceği zararlara dikkat çeken bir panel düzenledi. Sunumunu Yuvam Akarca Fevziye Mahallesi Muhtarı Fatma Keskin’in yaptığı panele Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ve Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Semra Ocak katıldı. Panelde konuşan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, Posco Demir Çelik Fabrikası’nın kurulmasıyla mahallede yaşayan insanların kansere yakalanma riskinin artacağını ve yeni kurulan organize sanayi bölgelerinin insanların sağlığına zararlı üretim yapan yerler olduğuna dikkat çekti.

Patronlar arıtmayı gereksiz görüyor Hamzaoğlu, fabrikalara arıtma tesisleri kurarak insan sağlığına zararı en aza indirmelerinin mümkün olduğunu ancak bunun için tek engelin para olduğunu, fabrika sahiplerinin ellerini ceplerine sokup para harcamaktan kaçındıklarını ifade etti. Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Semra Ocak ise arıtmaya çok kısıtlı imkanlar ayrıldığını söyleyerek, fabrika sahiplerinin arıtmaya harcadıkları parayı boşa harcanmış olarak gördüklerini açıkladı.

Kanserojen maddeler İzmit için büyük tehlike oluşturuyor

bırakmayacağız alanlardayız. Hasankeyf, Çağlayan, Arılı, İkizdere, Senoz, Papart, Şavşat, Yuvarlakçay, Munzur ve daha nicesi; devasa dünya nimetlerini paylaşan bir avuç patron, onların hükümetleri ve partileri doğamızı katletmek için sefer üzerine sefer düzenliyorlar” dedi. Devletin yaptığı katliamlara dikkat çeken Mülkan, “Bu topraklarda öldü dedelerimiz, ninelerimiz. Bu topraklarda doğduk biz. Ve bu topraklarda büyüyecek çocuklarımız. Munzur bizlere atalarımızdan kalmadı, biz onu çocuklarımızdan emanet aldık. Ve emanet aldığımız bu geleceği sizlere bırakmayacağız.” şeklinde konuştu.

çevre 21

nışma Derneği Başkanı Kemal Mutlu, Munzur’da yapılmak istenen barajlardan vazgeçilmesini istedi. Mutlu, nehirlere bent vurularak, Munzurun boğulmasına izin vermeyeceklerini söyledi. Eyleme destek veren sanatçı Ferhat Tunç ise, doğaya saygısı olmayan bir zihniyetten insana saygının beklenmeyeceğini kaydederek, “Devlet Dersim’e yeni bir katliam ve yeni bir soykırım projesini dayatmaktadır. Dersime dayatılan bu barajlar açıkça bir soykırımdır, bir insansızlaştırma politikasıdır. Dersimliler olarak böyle bir politikaya izin vermeyeceğiz” dedi.

Posco fabrikasının engellenememesi halinde Yuvam Akarca’da halk sağlığının tehdit altına gireceğini ve ekosistemin olumsuz etkileneceğini belirten Ocak, Posco Fabrikası’nın kurulmasını engelleyemezlerse Dilovası’nda sıkça karşılaşılan kanserojen maddelerin Yuvam Akarca’da da görüleceğini ifade etti. Azot oksit, sülfat oksitlerin çevreye salınmasının asit yağmuruna neden olabileceğini anlatan Ocak, Posco’ya metal taşıyan fabrikaların atıklarını denize bırakarak birçok türün zarar görmesine neden olacaklarını belirtti. Bütün bunların dışında pek dikkat edilmeyen gürültü kirliliğinin de giderek arttığına dikkat çeken Ocak, İzmit kent merkezinde ve D-100 karayolu çevresinde gürültü kirliliği olduğunu ve yapılan ölçümlerde çevreye rahatsızlık verecek sınırın aşıldığını ifade etti.


22-23_Layout 2 3/20/11 5:00 PM Page 1

22 dünya haber

Halkın Günlüğü 20-31 MART 2011

Savaş çakları Libya’yı vurdu

Yer başka sonuç aynı Sömürünün en yoğun yaşandığı iş alanlarından biri olan kömür madenleri, patronların azami kar hırsından dolayı maden işçilerinin mezarı haline getirilmekte ve yerin binlerce metre altında çalışan işçilerin emekleri yanında yaşamları da sömürülmektedir. Gazetemizin son iki sayısında genişçe yer ayırdığımız ve Zonguldak maden işçileri ile yaptığımız bire bir görüşmelerde de görüldüğü gibi maden işçilerinin “kaderi” dünyanın her yerinde aynı!

19 maden işçisi hayatını kaybetti Çin’in güneyindeki Guizhou eyaletine bağlı Liupanshui şehrinde bir kömür madeninde meydana gelen grizu patlamasında 19 madenci hayatını kaybetti. Onlarca maden işçisi de yaralandı. Madende 19 işçi hayatını kaybederken, yapılan çalışmalar sonucunda 15 işçi de sağ olarak kurtarıldı. Meydana gelen grizu patlamasıyla ilgili soruşturma başlatıldı. Dünyada en çok maden kazasının meydana geldiği Çin’de her yıl yüzlerce işçi yaşamını yitiriyor. Çin devleti her patlamadan, göçükten, katliamdan sonra şartların iyileştirildiğini ifade etse de meydana gelen ölüm ve yaralanmalarda hiçbir azalma olmuyor. Yaşanan katliamın ardından Çin devleti grizu patlaması sonucu hayatını kaybeden her bir maden işçisi için 660 bin yuan (yaklaşık 100 bin dolar) ödeyeceğini açıkladı. Bu açıklama işçilerin ailelerine ve genel olarak Çin halkında oluşacak tepkilere karşı “sus payı” olarak değerlendirilebilinir.

Emperyalistler iş başında. Libya'ya saldırılar başladı. Havadan yapılan bombalı saldırılarda 48 kişi öldü. Kaddafi halkı silahlandıracağını söyledi Aralarında İngiltere, Fransa ve ABD’nin de bulunduğu emperyalist ülkeler 19 Mart günü akşam saatlerinde Libya’ya yönelik saldırı başlattılar. Libya devlet televizyonundan ya-

pılan açıklamaya göre saldırılarda 48 kişi öldü, 150 kişi de yaralandı. Havadan ve karadan yapılan saldırılarda savaş uçakları ve füzelerin bombalar yağdırıldığı ifade ediliyor. Libya’nın hava savunma sistemlerini imha etmeyi planlayan emperyalist ülkelere, Kanada ve İtalya’da destek veriyor.

Ortadoğu üzerine -IIOrtadoğu ve Afrika halkları bir isyan dalgası ile yerle bir ettikleri diktatörlerini tarihin çöplüğüne gönderirken, yerini alacak olan uşak iktidarlara kapı aralamamalıdır. Halk kendi devrimci öznelerini yaratmalı ve suyun akışına yön vermelidir. Osmanlı bakiyesi altında yıllarca bağımsızlığından yoksun olarak yaşamış Kuzey Afrika ve Ortadoğu halkları, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin güdümüne girmişler ve sömürgeleşmede el değişmişlerdir. Bu devletler, Osmanlı’dan kurtulurken yeni efendilerinin sömürgesi haline gelmiş ve onlara karşı da bir savaş vermek durumunda kalmışlardır. Osmanlı bakiyesinin bu evlatlarının verdikleri savaş ve uluslararası dengeler den kaynaklı göreli bir bağımsızlık kazanmış ve sömürge statüsünden yarı sömürge bir evreye girdikten sonra emperyalizme bağlı uşak iktidarlar tarafından yönetilmiş ve son çeyrek yüzyılda da diktatör rejimler tarafından buradaki halklara kan kusturulmuştur. Her biri Batılı emperyalistlerin özel olarakta ABD’nin uşaklığına tabi olmalarıyla birlikte yeni bir süreç gelişmiştir. Sosyal ve ekonomik anlamda ciddi bir baskı ile özgürlüklerinden yoksun olan halklar Batılı emperyalistlerin uşak iktidarlarına karşı demokratik haklarını dahi kullanamaz durumda yönetilirken, patlak veren eylemler korkunun esaretini kırmıştır. Tunus ve Mısır için bu durumu bugün daha net olarak ifade edebiliriz. Ancak Libya, Bahreyn, Yemen, Lübnan, Cezayir vb. için bunları net söylemek imkansızdır. Burada gelişen hareketler daha gelişim aşamasında muhalifler tarafından yönlendirilen bir pozisyona düşmüştür. Gelinen aşamada emperyalist devletlerin de istemleri ile bu ülkelere müdahaleler başlamış ve sokakalarda çatışan halka silahlı saldırılar olmuştur. Yüzlerce kişinin öldüğü bu eylemlerde yaşananlar halkın kendiliğnden gelme hareketleri, devlet aygıtı elinde bulunduranlar tarafından nasıl yönlendirildiği de görülmüş oldu. Ayrıca konu ekseninde bir vurgu daha yapmak gerekirse, halk isyanları devrimci bir katalizör görevi görür. Ne kadar önderliksiz gelişse de kendi dinamizmi içerisinde devrimci çıkışlar yaratır ve kendi devrimci öncü-

lerini yaratır. Eğer bu devrimci örgüt ve önderlikler hızlı hareket kabileyeti sergilerlerse süreci göğüsleme noktasında önemli bir yol da kat ederler. Her devrim kendi bulunduğu ülkenin özgünlüklerini taşıyarak bir gelişim izler. Bu gelişmeler içerisinde katedeceği yollar ve taktiksel değişiklikler yine o devrimi yönlendirenlerin süreci okuyarak akışa yön vermesiyle olur. Ve devrim, kendini planlayanlar tarafından mevcut hedefleri yok etmekle kalmaz, yıkma süreci içerisinde kendi alternatif modelini de inşaa etmeyi sürdürür. Sorun yine burada önderlik meselesine gelip kilitlenmektedir. Buradaki hareketlerin evrileceği yer burjuva iktidarlara yedeklenmek olduğundan halk, gericilikle suçlanabilir. Ancak halk kendiliğinden gelen bir dalgada yapabileceğini yapar, yıkar, dağıtır ve eskinin kalıntılarına darbe indirir; yerine kurulacak olan sürecin inşasını sağlayamazsa yıkımla karşılaşır. Bugün birçok halk hareketinin temel sıkıntısı budur. Yoksa bu hareketler ilk defa Ortadoğu’da gerçekleşmiyor. Dünyanın bir çok ülkesinde özellikle yakın tarihte Arjantin önemli bir örnektir. Halkın öfkesi sokakları abluka altına almıştı. Ancak sonuç ortadadır. Hem de daha örgütlü olmasına rağmen gelinen nokta açıklayıcıdır.

Yeni iktidarın niteliği Kendiliğinden gelme hareketlerin gelişim seyri içerisinde manevra yapma şansı yok denecek kadar azdır. Başladığı zaman yıkıcı güç birden açığa çıkar ve yıkamadığı zaman kendisi parçalanır. Bugün Ortadoğu ve Afrika’daki hareketler kendiliğinden gelme isyan dalgasının sonucunda diktatör yönetimleri devirdikten sonra geri çekilmiş (Mısır ve Tunus), yapılacak seçimlerin tarihini beklemeye koyulmuştur. İsyan günlerinde dillendirdikleri talepler üzerinden bolca vaad alan halk ve yeni gelecek iktidarlardan yaşantılarında değişikliğe yol açacak adımlar beklemektedir. Beklentilerin

bazılarının yeni gelen iktidar tarafından karşılancağı ortadadır. Çünkü öfkesi henüz dinmemiş olan yığınlar yeniden başkaldırma yolunu seçeği korkusunu bir kere yaşatmışlardır. Ancak buna karşı yeni cevap eskisinin aksine bir katliam portresi de çizebilir. Ama şimdilik bu talepler karşılanma eğilimi içerisindedir. Tabii yeni bir soruda beraberinde gelmekte. Bu talepleri karşılayanlar kimler olacak? Halkın yıktığı iktidarların yerine nasıl bir iktidar kurulacak? Bugün Ortadoğu ve Afrika’da gerçekleşen halk isyanları, daha fazla özgürlük ve demokrasi isterken, istenilen demokrasinin kim ya da kimler tarafından verileceği gayet net ve açık bir şekilde ortadadır. Tunus ve Mısır’da isyanlar sonucu devrilen Zeyd Bin Ali ve Mübarek’ten sonra halka demokrasi ihraç edecek olan muhalifleri vaadler dağıtmaya başladı bile. Demeçlerde halkın taleplerinden bahsederek iktidara gelmenin peşinde koşan bu bayların hangi sınıf karakterinden beslendikleri ve iktidarı tesis ettiklerinde kimlerin emrinde ve nasıl çalışacaklarını için kahin olmak gerekmiyor.


22-23_Layout 2 3/20/11 5:00 PM Page 2

dünya analiz 23 Kaddafi’nin karargahının da bulunduğu Bab alAziziyah’ın bombalandığı, Kaddafi’ye bağlı güçlerin de hava saldırılarına karşı uçaksavarlarla cevap verdiği bildiriliyor. Libya devlet televizyonu bu saldırılarla ilgili yaptığı açıklamada Kaddafi’ye bağlı yüzlerce kişinin Bab al Aziziyah ve başkentteki uluslararası hava alanında canlı kalkan olduğunu duyurdu. Libya devlet televizyonu saldırılarda ölenlerin en az 48 kişi olduğunu ve saldırıyı Fransız savaş uçaklarının düzen-

lediğini açıkladı. Televizyonda yayınlanan açıklamasında yapılan saldırıları "Barbarca, haksız bir haçlı saldırısı" olarak nitelendiren Kaddafi, Akdeniz’in artık bir savaş alanı olduğunu ve halka silah dağıtılacağını açıkladı. Halkı yapılan saldırılara karşı birleşmeye çağıran Kaddafi’nin ardından Libya Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaparak saldırıların uluslararası barışı tehdit ettiği belirtilerek BM Güvenlik Konseyi acil toplantıya çağrıldı.

Ayrıca bilinir ve defalarca kez kanıtlanmıştır ki halk, ayağa kalktığında taleplerinde gayet bilinçli olmakla birlikte, somut taleplerini karşılayacak gücün peşinde hareket etmeyi tercih eder. Ve de ilave etmek gerekirse halk isyanlarının geldiği noktada muhalif klikler bunda başarılı da olmuştur. Halkın istem ve beklentilerini kullanarak, umut tacirliğine soyunan bu baylar, efendilerinin emrine amade bir düzen kurabilmek için halkın beklentilerinden faydalanarak, en büyük gücü yani halkın gücünü arkasına almak için bir yarış içerisine girmiştir.

Emperyalizmin yeni hedefleri Emperyalist devletler açısından durumun ele alınışı ise kendi çıkarlarını koruma ve yeniden yapılandırma eksenindedir. Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin genel durumunu göz önüne aldığımızda, uşak iktidarlar yarım asra yaklaşan dikta rejimlerini emperyalizme dayanaraktan muhafaza etmekteydiler. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin yanı sıra ülke pazarının da etkisini kullanarak emperyalizmle ikili ilişkiler içerisinde hakimiyetlerini efendilerinden aldıkları destekle sürdürmekteydiler. Bölgede bulunan yeraltı zenginlikleri kadar, orada varolan pazar da emperyalzmin iştahını kabartmakta ve buranın siyasal kontrolünü de elinde bulundurmak istemektedir. Siyasal nüfuzunu ya da etkinliğini uşak iktidarlar üzerinden tesis eden emperyalist güçler ve özellikle ABD, santraç tahtasındaki bütün hamleleri kendisi oynamak istemekte, rakiplerinin tahtanın etrafında dolaşmasına biran bile tahammül edememektedir. Özellikle Afganistan ve Irak işgalleriyle devam eden süreç Ortadoğu’daki yapılanmanın başlangıcı nitelğinde idi. Ancak dönemsel politikalarında değişikliğe giden ABD ve diğer emperyalist devletler, süreci tamamlamak ve pastadaki paylarını yeniden düzenlemek ve bununla birlikte de ellerinde nelerin kalacağını hesap etmektedirler.

Ancak halk isyanlarının gelişim seyri içerisinde devrim rüyası görenlerin bu gelişmelerden bir mucize beklentisi içerisinde oldukları, yapmış oldukları tespitlerden anlaşılıyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi buradaki halkın ayağa kalkması ve kendi diktatör rejimlerine karşı isyan bayrağı açmalarıi kuşkusuz önemli ve desteklenmesi gereken objektif bir olgudur. Buraya dair net tespitler yaparak büyük bir beklenti içerisinde devrim kurguları ile methiyeler düzenler burjuva limanlara demir atacaklardır. Yaşanan yanılsamanın temeli hepleştirme ya da hiçleştirmedir. Toptancı bir algı ile varolan direnişleri herşeyin üzerine çıkararak mevcut durumda ihtiyaç olunan ya da gidişatın niteliğini belirleyecek ögeleri hiçleştirenlerin, sosyalist bir devrim arifesinde değil, modern devlet iktidarının tesisinde büyük rol oynayacakları açıktır. Gelişmelerin analizini yaparken büyük bir devrim dalgasına kapılarak ya da abartılı bir tanımlama ile özgün biçimler kazandırma adına yeni teorik tespit keşfine girenler abartılı yaklaşımla bu hareketleri yüceltemezler. Bir hareketin ya da isyanın yüceliği kendi gerçekliği içerisinde çizdiği yolun doğru kavranmasından ve bu tespitler ekseninde niteliğin doğru tanımlanmasıyla sağlanır. Kaldı ki o hareket kendi gerçekliğinin öyle ya da böyle zaten farkındadır.

Emperyalizmin bu hesapları kuşkusuz kendi içlerindeki uyuşmazlığı ya da çelişkileri sekteye uğratırken yine bu bölgelerde yaşayan halklar tarafından da bu hesaplar sekteye uğratılabilmekte. Tahta üzerinde yapılacak bir takım hamleler kendini dayatmaktadır. Bu mevcut gelişmeler içerisinde ortaya çıkan tabloya bakıldığında, bu hesaplarında belirli aksaklıklar meydana gelmiş ancak diğer taraftan elini rahatlatacak gelişmeler de yaşanmıştır. Öncelikle çeyrek asrı geçen uşak yönetimler buradaki halkın müdahalesi ile ortadan kaldırılmış ve bu devletler tarafından da artık gözden çıkarılmıştır. Şimdi yeni kurulacak uşak iktidarlar üzerinden, bu politikalarını daha rahat hayata geçirecek zemin yaratmanın peşinde olacaktır. Halk isyanları devam ederken yapılan açıklamalar bunun açık emarelerini taşımakta idi. Öyle ya uşaklar uşaklıklarını yerine getiremezse, gelecek olanları uşaklaştırmak daha etkin sonuç almak için bulunmaz nimettir. Kaldı ki bu yarış içerisinde olan muhalif kesimler şimdiden buna soyunmaktadırlar. Emperyalizmin hangi kulvarda nasıl bir yarış içerisinde olduğu artık ayan beyan ortadadır. Ortadoğu ve Afrika halklarının kendi kaderlerini ellerine alırken nasıl bir gelecek kuracaklarına dair hala fırsatlar vardır. Kendi devrimci dinamizmini yaratarak uşak iktidarları değil, kendi devrimci iktidarlarını yaratmak için çatışmayı derinleştirmelidirler.

EKSEN

ahmet hacalişi k.

KADDAFİ 2. ÖMER MUHTAR MI OLACAK? eşinci haftasına giren Libya’daki halk ayaklanmasının seyri, otoriter-totaliter rejimlerin devrilmesiyle sonuçlanan Tunus ve Mısır’dan farklı bir seyir izliyor. Ülkenin doğu bölgesi isyancıların elinde. Batı bölgesinde etkin olan Kaddafi yanlısı güçler her geçen gün kaybettikleri mevzileri tek tek geri alıyor. Kaddafi bütün hırsıyla iktidarını koruma savaşını sürdürüyor.

B

ABD elebaşılığındaki emperyalist-kapitalist sistem de Kaddafi’ye karşı kanlı dişlerini gösterip tutumunu gün geçtikçe sertleştiriyor.Güvenlik Konseyi’nde Libya rejimine karşı ittifakla ambargo kararının alınmasından sonra NATO ve AB, Kaddafi’nin askeri gücünü kırmak ve isyancılara dolaylı bir destek sağlamak için “uçuş yasağı” konmasını tartışıyor. Bu arada İslam Konferansı Örgütü ve Körfez Ülkeleri Birliği de uçuş yasağının uygulanmasından yana tavır koydu. NATO ve AB’de Libya’ya uygulanacak yaptırımlar tartışılırken Fransa aniden ortaklarına danışmadan ve özellikle de Almanya’nın muhalefetine karşın inisiyatifi kaparak, Bingazi kentinde kurulan “Geçici Ulusal Konseyi” tanıdı.Yıllarca Kuzey Afrika’daki diktatörlüklerle yakın ilişki içerisinde olan ve son olarak devrik Tunus rejimine sonuna kadar destek veren Sarkozy, Tunus’daki nüfuzunun ABD lehine kaybından sonra adeta kumar oynayarak hem yakın gelecekteki cumhurbaşkanlığı seçimleri için diplomatik bir başarı sağlamak hem de Akdeniz’deki siyasi ve ekonomik profilini yükseltmenin peşinde. ABD’nin gerçek niyeti ise bilinen petrol ve doğalgaz rezervinin büyük bir bölümüne sahip bölgeyi egemenliği altına almak, Kuzey Afrika ve Avrasya’yı da kapsayan geniş bir bölgeyi ekonomik ve siyasal açıdan kendi çıkarı doğrultusunda, iç dinamikler yetersiz kalırsa gerekirse kuvvet kullanarak yeniden düzenlemek,diğer emperyal güçlerin bölge üzerindeki etkilerini azaltmak, Çin, Japonya. AB’nin gelişmesini enerji kaynaklarına egemen olarak kontrol etmek,kısaca tek merkezli dünya egemenliğini sürdürmek. Yaklaşık 8 milyonluk Libya (2 milyonu yabancı) zengin petrol ve gaz rezervlerine sahip bir devlet.1.5 trilyon metreküplük doğalgaz rezervinin yanında 50 milyar varilde büyük çoğunluğunu AB rafinerilerinin işlediği çok değerli beyaz petrole sahip. Jeostratejik konumu da oldukça önemli. Zira Afrika’nın Akdeniz’e açılan limanı konumunda. Aşiretler devleti olan Libya’nın sosyal dokusunu oluşturan 3 aşiretten en büyüğüne mensup Kaddafi 41 yıldır, aşiret temsilcilerinin oluşturduğu ve her aşiretin güçleri oranında petrol gelirlerinden pay aldığı GENEL HALK KONGRESİ eliyle otoriter-totaliter rejimini sürdürebildi. Bunda özellikle ülkenin batı bölgesine yaptığı muazzam yatırımların sağladığı kitle desteğinin ve sadaka kültürünün de etkisi oldu. 1969 senesinde Kral 1.İdris’e karşı askeri darbe yaparak iktidara el koyan Kaddafi iktidarının ilk 20 senesinde Arap birliği ve milliyetçiliği için çalıştı. Bağlantısız ülkelerle birlikte ırkçılığa, sömürgeciliğe ve toplumsal sömürüye tavır aldı. İngiliz askeri üslerini ülkeden çıkardı. Petrol şirketlerini millileştirdi. Dünyadaki tüm anti emperyalist hareketlere destek verdi.1986’da ABD’nin Libya’yı bombalaması ve 1988 senesinde İskoçya üzerinde düşürülen uçağa Libya vatandaşı Megrahi’nin bomba koyduğunun anlaşılması Kaddafi için kırılma anı oldu. İktidarı kaybetmekten korkup 2003’de politik çizgisini değiştirdi ve ABD’nin tüm taleplerini kabul edip uzlaşma yoluna gitti. Kaddafi’nin uzlaşma çabalarına rağmen ABD hiçbir zaman ona güven duymadı ve stratejik planı doğrultusunda alttan alta rejimin altını oymaya devam etti. Zaten otoriter, keyfi yönetim, gelir ve servet dağılımındaki adaletsizlikler; yolsuzluk, yoksulluk yıkım için potansiyel gücü harekete geçirmeye uygun ortamı sağlıyordu. Libya halkının kendiliğinden isyanı başladığında harekete geçerek fazla ön plana çıkmadan operasyona başladı. İsyanın ilk anlarında 6. Filonun Libya kıyılarına yaklaşıp isyancılara hafif silahlar sağlaması, İngiliz gizli servis elemanlarının yakalanması, Suudi Arabistan’dan açıkça isyancılara silah vermesini talep etmesi bunu doğrulayan işaretlerdir. Libya’daki rejimin niteliği ve isyan eden kitlelerin haklılığı bir yana gelinen somut durumda bugün için Libya emperyalizmin açık işgal tehdidiyle karşı karşıyadır. Emperyalizm, bugün çok yaygın olan emperyalist bir yöntem, ”özgürlük”, ”demokrasi”, ”insan hakları” vs. adına halkların kendi kaderlerine hakim olma mücadelelerini, ajanları ve uşakları vasıtasıyla saptırarak kendi pazar kavgalarına alet etmek peşindedir. İşgal tehlikesi karşısında Libya halkı işgalci güce karşı bütün güçleri içine alan bir milli cephe oluşturma göreviyle karşı karşıyadır ve bu durumda demokratik görevler milli göreve tabi olacaktır. Libya’da sınıf farklılaşması gelişmemiş olsa da patriarkal ve feodal önderler ve Kaddafi bugün gelişmiş ülkelerdeki burjuvazinin oynadığı role benzer bir rol oynamaktadır. Libya tarihinde köşe taşı olan Ömer Muhtar geçmişte İtalyan sömürgeleştirme savaşına karşı nasıl yiğitçe direndiyse bugün için Kaddafi’de emperyalist işgale karşı aynı şeyi yapıyor. Bize düşen onun onurlu kavgasını desteklemek olmalıdır.


24_Layout 2 3/20/11 11:49 AM Page 1

Rojaneya Gel Me qetilkirina Helepçê biranekir

g

Neteweyên Kurd hemû dîrokê de bi dehan rastê qetilkirinan hatin. Di hemûyan de bi giranî birîndar bûn û bedêlê mezin dan. Hezaran mirov di van êrişan de hatin qetilkirin. Di nava van qetilkirinan de Helepçe tenê yek e.

Qetilkirinan nikarin têkoşînê berbest bikin Neteweyên Kurd tenê ne bine zilm û zexên dewleteki dane, zilm û zextên çar dewleta cuda cuda ser wan pêk tê. Piştî şerê emperyalistê parevekirî, erdê Kurdistanê belayî çar parça kirin. Ev yeka, ji bo ku yekîtiya neteweyên Kurd parçe bikin, polîtîkayeke emperyalîsta bû. Ev çar parça bibû armanca polîtîkayên dewletê yên îmha û înkarkirinê û zordariya li ser wan berdewam dikir. Rastê qetilkirina çînên serwer yên neteweyên serdest hatine û gelek caran jî hatine qetilkirin. Kurd bi her dewleteki ve nava pirsgirekeke cuda de mane û di welatê xwe de bi zorê bû helqeke biyanî. Bi vî awayî fatura şerê parevekirinê Kurdan dan sencandin. Bi salan encamê dîktatoriya kemalîzmê, polîtîkayên yek ziman, yek netewe û yek al, ji bo bişivandina wana qetilkirina îmha û înkarkirinê li ser wan pêk hatiye. Lê belê Kurd tenê nava dewleta Tirk de rastê van polîtîkayan ne hatiye; Îraq, Îran û Suriyê jî ev polîtîkayan pêk tênê. Ev çar dewlet gelek êrişên li hemberê Kurdan ku pêk tê, îmze avêtin binê van êrişan. Ev erdê Kurdistanê ku bi destê emperyalista dane van dewleta berdewamiya dil bijînê dikir. Neteweyên Kurd bi zordariya ve bi îmha û înkarkirinê ve ne hate tinebûnê, her carê jî ji bo serxwebûna xwe serî rakiriye. Lê belê neteweyên Kurd yekîtiya xwe tu carî çênekiriye û bi qayde şer birêve nebiriye. Ji ber vê yekê heman demê têkçûbûye. Di dema şerê Îraq-Îranê de dîktatorê Îraqê

Saddam Huseyîn emir da fermandarê eniya bakurê ya artêşa Îraqê ango Korgeneral Alî Hesen al-Majîd al-Tikritî ku (navê din Alî yê kîmyewî) bombeyan gazîn zehîrê bixebitîne. Dîrokê roja 16ê Adarê sala 1988 an ku nişanê me da ew roj heşt balafirên MiG-23 bombe barandin ser Helepçê. Hezaran Kurdên ku di wê herêmê de dijiyan, bûn armanca wan êrişan. Ev qetilkirina 23 sal berê ku hat kirin, bû sedema mirina pênç hezar Kurdî. Ev qetilkirina ku deh hezar kesî zêdetir têde birîndar bûne û seqet mane, di dîroka cîhanê de bûye lekeyeke reş. Bûyerên ku emperyalîzm destê nokerên xwe dide kirin ne raz e. Emperyalîsta di vê qetilkirinê de piştgirî dane hukumeta Saddamê noker. Wexta ku dixwestin demokrasiya qaşo bînin Rojhilata Navîn, xwedêgiravî wê hesabê vê yekê bipirsiyana. Lê belê bixwe na, lê nokerên xwe darizandin. Di vê roja ku em têde ne jî qetilkirin cur bi cur berdewan dikin û neteweyên Kurd he jî rastê polîtîkayên îmha û înkarkirinê tênê. Ev polîtîkayên dewleta Tirk û di erdê Kurdistanê de dema borî de heta vê demê bi navgînên cuda ve berdewam kiriye. Evan polîtîkayên îmha û zordariyê bi ruhê serhildana Newrozê ve wê bê berteref kirin. Polîtîkayên tasfiyê ku bi zorê ser neteweyên Kurd tê domandin, dixwazin wan qetilkirinan ve bidin pejirandin. Lê belê ev polîtîkayên ku nehatinê pejirandin dixwazin xapandinên “açilimê” ve bidin pejirandin.

Helepçe bi lenet tê bîra me Qetilkirina Helepçê bi çalakiyan ve hate bîr anin. Daxuyaniyan de qetilkirinên Kurdan hate ziman.

Qetilkirina Helepçê gelek bajaran de bi çalakiyan ve hatin bîranin. Daxuyaniyê de hate gotin, têkoşîna neteweyên Kurd bi zordarî û bi îmhakirinan ve nayê berbestkirin. Yên ku van qetilana kirine cezayê heq kirine wê bibînin. Lê belê yên ku qetilkirina Helepçê re çav girtiye, yên ku piştgirî daye, yên ku bi

xwe hukum daye, cezayê ku heq kirine ne dîtine. Hat gotin ku ev qetilkirina Helepçê di nava dehan qetilkirinin de tenê yek e. Li Amedê, Îzmirê, Stenbolê, Enqerê, Edenê û gelek bajarên din jî çalakî hatin kirin. Çalakiyan de hate gotin ku di dîroka Kurdan qetilkirinan ve tijiye, dewleta Tirk hem Kurd

hem jî cepgirên dijber qetilkiriye. Daxuyaniyê de balkêşandin qetilkirinên Zîlanê, Dêrsimê, Gaziyê û Sêwazê û waha gotin; qetilkirina 16ê Adarê ya Beyazitê jî berhemên vê bîrûbaweriyê ye. Dawiyê de jî qetilkirina Helepçê û di vê qetilkirinê de xebitandina çekên îmhakirina kîtleyan re balkêşandin.

20-31 Mart 2011  

2011’den bu yana yayınlanan Halkın Günlüğü gazetesi.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you