Page 1

KARDELEN EĞİTİM PROGRAMI Cilt 1

Kardelen Eği�m Programı I


Kardelen Eği�m Programı II


“Devrimci Teori Olmadan, Devrimci Pra�k Olmaz!”

Kardelen Eği�m Programı III


Kardelen Eği�m Programı IV


Kardelen Eğitim Programı Üzerine Başlangıç Notları

Kardelen Eğitim Programı Kolektifi Eylül 2008

Hiç kuşkusuz ki devrimci bir faaliyetin en önemli bileşenlerinden birisi de “eğitim”dir. Çünkü eğitim, devrimci faaliyeti de kendi zorunlulukları gereği ortaya çıkaran toplumsal gelişmeyi var eden önemli süreçlerden bir tanesidir. Genel manasıyla eğitim, insan toplumlarının, kendi özdeksel ve tinsel varlıklarıyla tarihsel süreğenliği içerisinde oluşturdukları ve yaşatmakta oldukları kültür ortamlarına doğan yeni üyeleri, birtakım toplumsal kurumları vasıtasıyla varlıklarının devamını, gelişimini sağlamaya dönük olarak ortaya koydukları resmi ve gayrı-resmi süreçlerin bütününü işaret eder. Bireylerin tek tek ve toplu halde yaşadıkları bu süreçler, onların aile, akraba gibi kan bağına dayalı sosyal çevreleri ile yaşamları içerisinde temas ettikleri diğer sosyal çevrelerin yazılı ve belirli bir programa tabi olmayan eğitimlerini içerdiği kadar; ait oldukları toplumların resmi eğitim kurumları içerisinde aldıkları mesleki ve toplumsal eğitimleri de kapsar. Sonuç olarak, “doğum”la başlayan ilişki, eğitim süreçleri sonucunda bireyin topluma aidiyetinin sağlanması ve aynı şekilde toplumsal varlığın sürekliliğinin de bu yolla devam ettirilmesiyle tamamlanmış olur.

19. yüzyılın sonlarına değin insanlık, uygarlık aşamasına geçişinden itibaren kendisini çevreleyen doğal evrenle olan ilişkisinde olduğu kadar kendisinin yaratmış olduğu sosyal evrene dair de açıklama, tanımlama, yönlendirme ve kendi yararına işletebilme pratikleri çerçevesinde birtakım düşünce biçimleri ve bilgiyi edinme metotları var etmiş ve bunları çeşitli eğitim süreçleriyle birlikte, tarihsel süreç içerisinde, ilerleterek, geliştirerek aktarmıştır. Ne ki tüm bu çabalar, kendi içlerinde diğerlerine nazaran doğru bilimsel metoda daha yakın örnekler, biçimler barındırsa da esasta doğa bilimlerinde olduğu kadar sosyal bilimlerde de “toplumsal gelişme”yi ve bunun sonucunda başlangıçtan o güne değin insanlığın ortaya koymuş olduğu her türlü sosyal olguyu tam olarak açıklamakta yetersiz kalmıştır. Çünkü insanlığın, doğayı ve kendi varlığını gerçek manada açıklayabilmesi, tüm bunların bilimsel kanunlarına ulaşabilmesi ancak bu zemini var edecek toplumsal gelişmenin tamamlanmasıyla mümkün olabilmiştir. 19. yüzyılın sonlarına kadar ise, doğa ve toplum olayları çoğunlukla metafizik ve ilkel düzeyde bir materyalizm ve diyalektik ekseninde açıklanmaya çalışılmış; bunlara uyarlı olarak da mevcut toplumsal yapıyı ve üretim ilişkilerini korumaya dönük birtakım çabalar hâkim olagelmiştir.

Her kuşak, kendinden önceki kuşakların üretim ilişkileri üzerine olan bilgi – tecrübe birikimi üzerine oturdukça ve kendi tarihsel – toplumsal koşulları içerisinde özgün katkılarını sunarak kendilerinden sonrakilere devrettikçe; bir bütün olarak toplumların ekonomi-politik gelişimleri, ilerlemeleri yani evrimi süreçleri ortaya çıkar. Eğitim, bu genel toplumsal gelişim içerisinde bilhassa egemenlerin sıkı denetimi altında tuttukları ve günümüzde de tutma yönünde güçlü bir çaba sarf ettikleri son derece önemli bir konu başlığıdır. Mevcut sistemin, egemenler yararına süreğenliğinin sağlanması ve onu yeniden üretecek kuşakların yaratılması ideolojik bir meseledir. Egemenler, tarih boyunca eğitim meselesine bu şekilde yaklaşmışlardır.

İnsanlık tarihi ve olayları, doğaüstü güçlerin tasarruflarıyla, krallarla, imparatorlarla, beylerle, yöneticilerle, onların kişisel – kutsal varlıkları ve özellikleriyle açıklanmaya çalışılmış; mevcut sömürü ilişkileri de insanlığın doğaya ve kendisine dönük bilgisinin sınırlarından itibaren, kendi iradesi dışında kalan değişmez bir yasa olarak kabul edilmiş ve tüm bunlar zorla dayatılmıştır. Buna karşın, çelişmenin ortaya çıkardığı karşıtlar yani isyankârlar, ezilen kitleler de aynı sınırlar ve yanılsamalar içerisinde kalmış ve isyanlarını aynı metafiziğin içerisinde karşıt-yorumlarda veyahut da “kahramanlar” etrafında var etmişlerdir. Tarihin bu aşamalarında ezilen kitleler henüz, tarihin gerçek ilerletici, değiştirici – dönüştürücü gücü olduklarını

Kardelen Eği�m Programı V


bilmemektedirler. Öncelikle Marx ve Engels, kendilerinden önceki insanlığın tarihsel tecrübelerini ve bunun sonucunda ortaya çıkan bilgi birikimini, yaşadıkları fırtınalı asrın toplumsal tecrübeleriyle müthiş bir ustalık ve dehayla birleştirerek, insanlığın ulaşmış bulunduğu aşamada, toplumsal gelişmeyi ve sahip olduğu yasaları açıklayabilmişlerdir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da yaşanan büyük sosyal olayların içerisinde, bu büyük insanlık deneyinde, Bilimsel Sosyalizmin temellerini atmışlar, tıpkı doğa olaylarının belirli doğa kanunlarına tabi olması gibi toplumsal olayların da birtakım toplumsal kanunlara tabi olduğunu ve fakat bu kanunların, doğadakilerden farklı olarak süreğenlik gösteren bir “değişim”e uyarlı olduğunu ortaya koymuşlardır. Aynı zamanda bu “değişim”in de kendi içerisinde birtakım toplumsal ilişkileri barındırdığını ispatlamışlardır. Marx ve Engels’le birlikte kapanan 19. yüzyılın ardından, 20. yüzyılın başlarında Lenin, bağrından çıktığı büyük Rus ihtilalinin zengin deneylerinden beslenerek, bu büyük mirasa nitel bir katkıda bulunmuş, Bilimsel Sosyalizmi 20. yüzyılda, devrimlerin yeni yatakları olan sömürgelere ve yarı-sömürgelere taşımıştır. Bu bağlamda, “Emperyalizm” teorisi, Lenin’in en büyük tespiti ve katkısıdır. Aynı şekilde, devrimcilerin “örgütlenme” yani, “örgütsel mücadelenin araçlarına ilişkin sorun”da ortaya koyduğu ilkeler ve deneyimler de son derece önemli katkılardır. “Bolşevik Parti”nin örgütlenme tecrübeleri, kendisinden sonra devrimcilerin belirli bir program – tüzük etrafında bir araya geldikleri sosyal organizasyonlar için her zaman en önemli tarihsel tecrübe olmuştur. Bilimsel Sosyalizme üçüncü büyük nitel katkıyı büyük öğretmen Mao Zedung kazandırmıştır. Lenin’le ilerleyen teoriyi, Çin halkının, emperyalizme, Japon yayılmacılığının istilasına, yerli feodallere ve işbirlikçilere karşı yürüttüğü büyük tecrübe içerisinde geliştirmiş; onu, sömürge, yarı-sömürge ve yarı-feodal ilişkilerin hâkim olduğu ezilen dünya ülkelerinin elinde, ilerleyen 20. yüzyılın değişen koşullarında, kuvvetli bir silaha dönüştürmüştür. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise, halk iktidarı altında farklı biçimlere bürünen sınıf savaşımında yaşanan büyük tecrübe ile Bilimsel Sosyalizme olan katkısını taçlandırmıştır. Büyük Proleter Kültür Devrimi, insanlık tarihinin en önemli tarihi tecrübelerinden birisi olarak, pratik tecrübeleri ve teorisiyle, daha henüz ilk on yılını devirmek üzere olduğumuz 21. yüzyıla rehberlik etmektedir. İşte bugün, 21. yüzyılın ilk devrimi, Nepal’in kızıl şafağı da bu rehberlikle aydınlanmaktadır. Görülmektedir ki Bilimsel Sosyalizmi var eden ve nitel katkıları da ortaya çıkaran yegâne şey, büyük ölçekli

toplumsal devrimler ve gelişmeler, yani geniş yığınları etkileyen ve sonuçları itibariyle de tarihi akışa nitel anlamda yön veren insanlık tecrübeleridir. Tarih, şunu açıkça göstermektedir ki bu devrimlerin yaratılabilmesi, onları açığa çıkaran ekonomi-politik ve sosyal şartların olgunlaşmasına olduğu kadar; devrimcilerin bu olgunlaşan şartları “nasıl” değerlendirileceğini ve eskisinden farklı olarak yaşadıkları yeni şartlar içerisinde ellerindeki Bilimsel Sosyalist birikimi “nasıl” kullanacaklarını bilmelerine bağlıdır. Özcesi, devrimcilerin toplumsal gelişmenin doğal devingenliği esnasında gösterdikleri “iradi müdahale”nin başarılı olup olmamasıyla doğrudan ilgilidir. Lenin, 19. yüzyılda Kıta Avrupası’nda yaşanan toplumsal mücadeleler tarihini ve bu sosyal ortamda şekillenen Bilimsel Sosyalizmi, öncelikle Rusya tarihine yaslanarak ve Rus toplumunun güncel mücadele deneyimleri içerisinde ele alarak; öğrenerek, uygulayarak ve sonuçları gözlemleyip muhasebe ederek ve yine yerele uyarlı özgül pratiğe yüklenerek; Rus halklarının ortaya koydukları toplumsal devrimi ve içerisinde geliştiği koşulları sentezleyebilmiştir. Mao Zedung, aynı şekilde devrim öncesinde ve sonrasında, Çin halklarının toplumsal tecrübelerini örgütlerken, yönlendirirken ve sonuçları tahlil ederken benzer metotlarla hareket ederek belirleyici katkıyı, yine kitlelerin ortaya çıkardıkları devrime bakarak sunmuş, onu sentezlemiştir. Elbette ki insanlık, toplumsal gelişme yasaları gereği ilerleyişini sürdürecek ve doğal olarak Bilimsel Sosyalizm de bu ilerleyişe paralel biçimde; değişen ve ilerleyen toplumsal mücadelelerin içerisinde yol göstererek ve tecrübeden çıkan sonuçları bağrına alarak gelişmeye devam edecektir. Eğer ona nitel bir katkı olacak düzeyde bir devrim gerçekleşecek ise bu da ancak kendinden önceki tecrübeler gibi mevcut olan birikimi kendi özgül şartlarında uyarlayabilen bir pratiğin eseri ve katkısı olacaktır. Bilimsel Sosyalizmin temelinde metot vardır. Yani doğada ve toplumda doğru bilgiyi edinme çabasında, insanlığın, başlangıcından günümüze toplam olarak edindiği tecrübelerin ve deneylerin ışığında ulaşmış olduğu nitel düşünce evresi olan “Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm” yer alır. Metot, gerçeklerin, yani süregiden hayatın içindeki olayların arkasında yatan asıl belirleyenlerin kavranmasında, aralarındaki ilişkilerin çözümlenmesinde ve buna dayanarak devrimcilerin bu ilişkilere en doğru şekilde müdahale edebilmesinde temel bir araçtır. Bu aracın yanı sıra, devrimcilerin yaşadıkları ülke toprağının tarihi ve güncel durumu üzerine de sistemli bir bilgilenmeyle, sömürü ve baskının tarihi ve mevcut biçimi hakkında olduğu kadar, buna karşı yürütülmüş ve sürdürülen mücadelelerin de tecrübelerini edinerek, “güne doğru müdahale”yi sağ-

Kardelen Eği�m Programı VI


layabilecek bir zemin ortaya çıkarmış olmaları gereklidir. Tüm bunların gerçekleşebilmesi içinse, sınıflar mücadelesi içerisinde yer almakla birlikte bu mücadeleyle koşut bir “eğitim” süreci şarttır. İşçilerin, köylülerin ve devrimden çıkarı olan tüm emekçi yığınların ve farklı toplumsal kesimlerin mücadelesi içerisinde örgütlü çaba sarf eden devrimciler; içerisinde yer aldıkları savaşımın tarihini, sosyal nedenlerini bilmek ve güne ışık tutan Bilimsel Sosyalist teorilerini bu geniş halk yığınlarının elinde kuvvetli bir silaha dönüştürmek zorundadırlar. Devrimci bir savaş, yıkmak olduğu kadar ondan daha fazla ve kuvvetle yaratmak, inşa etmektir. İnsanı, toplumu, doğayı yeniden yaratmak, düzen vermek ve tüm bunların bağrında yatan muazzam yaratıcı kuvveti açığa çıkararak, bin yıllara yaslanan yanılsamaları kırmak devrimci bir savaşın, kavganın temel hedeflerinden ve gereklerindendir. Örneğin, mevcut tarım politikaları eleştiriliyor ve köylülüğün hareketi örgütleniyor ise tarım konusunda yetkin, kitleleri kucaklayan ve onları mücadele içerisinde ilerleten bir eğitime de ihtiyaç var demektir. Öncelikle bu mücadeleyi örgütleyen devrimcilerin eğitimine ihtiyaç vardır. Ardından devrimcilerin bu mücadelede örgütledikleri köylü önderlerinin eğitimi ihtiyacı doğar. Son olarak köylü kitlelerinin eğitimine ihtiyaç vardır. Köylü mücadeleleriyle yıkılan politikaların yerine köylülerin ve genel olarak insanlığın çıkarlarını esas alan politikaların, teknik yeniliklerin mücadele içerisindeki tesisi ve sürekliliğinin sağlanması da bir eğitim sorunudur. Kitleleri kendi sosyoekonomik mücadeleleri içerisinde ilerletmek, politikleştirmek ve devrimcilerle bütünleşerek halkın iradesini yine halk kitlelerinin gücüyle hâkim kılabilmek için devrimci teorinin öğrenilmesi ve öğretilmesi çabası içerisinde olmak bir zorunluluktur. Kardelen Eğitim Programı bu tarihsel gereğin, zorunluluğun bir ürünüdür. Bugünün devrimcilerine, önceki devrimci kuşakların bıraktığı önemli bir mirastır. Kardelen Eğitim Programı hakkında ifade edilmesi gereken ilk şey ise bu eğitim programının, ülkemiz topraklarında Demokratik Halk Devrimi yürüyüşü içerisindeki devrimcilerin ortaya çıkardıkları bir ürün olduğudur. Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’yla birlikte, bilimsel düzeyde ülke gerçeklerini gören programatik görüşlerin izinde, bu teorik doğrultunun işaret ettiği mantıki sonuçları hayata uyarlayan cüretkâr devrimci eylem; günümüz gerçekliği içerisinde Türkiye – Kuzey Kürdistan’ın yegâne devrimci yolunu işaret eden Demokratik Halk

Devrimi yürüyüşünü yaratan ve onu günümüze taşıyan en büyük gerçektir. Bu yürüyüşün sahip olduğu teorik temellerin, sağ ve sol her türden sapmaya, tüm ideolojik saldırılara ve çarpıtmalara karşın hala ülke devrimine adanmış ömürleriyle devrimcilerin ellerinde bir rehber olabilmesinin bir nedeni vardır. Başta emperyalizmin ve onun uşağı tüm yerli gericilerin, onlarca yıldır her türlü teknik imkânı seferber ederek giriştikleri imha ve katliamlara karşı, can bedeli direnişleriyle bu teorik manifestoyu ve mücadele sancağını ayakta tutan devrimcilerin her şeye rağmen bir araya gelebilmelerinin, doğu politikalar ürettiklerinde güçlenebilmelerinin ve her zaman bu sancak altında toparlanabilmenin bir nedeni vardır. İşte bu neden, Demokratik Halk Devrimi yürüyüşünün sahip olduğu teorik doğrultudur. Bilinmelidir ki dünya ve ülke gerçeklerini, ülke tarihi ve güncel konjonktürü içerisinde ele alan, çelişmeleri doğru tahlil eden ve buna uyarlı mücadele yöntem ve araçlarını yaratan teorik doğrultu, tespit ve tahlilde yanıldığı noktada işlevsizleşecektir. Kendisini yenileyemeyen, dar bir çevreye hapsolan ve zamanla hayatın gerçekleri karşısında marjinalleşerek yok olup gidecek olan bir topluluk yaratacaktır. Öte yandan, günümüzde her türlü saldırıya karşın, bu teorik doğrultunun rehberliğinde üretilen en küçük yerel politikalar dahi tutarlı, ilkeli bir devrimci faaliyetle birleştiğinde son derece başarılı sonuçlar yaratıyor ise ve siyasi iktidar, başka odaklara değil de sadece bu teorik doğrultuda bir araya gelen devrimcilerin her türlü kurumuna ve mücadele alanına her zaman özel bir dikkat ve ilgi gösteriyor ise burada “devrimci teoriye” dikkatle eğilmek gerekecektir. Kuşkusuz ki bu doğrultuda ilk ve en büyük görev bugün Demokratik Halk Devrimi yürüyüşü içerisinde olan ve Demokratik Haklar için Mücadeleyi örgütleyen devrimcilerin, öncelikle ülke topraklarındaki halkalara kurtuluş yolunu işaret eden devrimci teorinin, Bilimsel Sosyalist temellerini kavramaktır. Ülkenin devrimci teorisinin savunusu, öncelikle onu var eden Bilimsel Sosyalizmin öğrenilmesini ve geliştirilmesini zorunlu kılar. Zira ülke devriminin yolunu işaret eden devrimci teori, Bilimsel Sosyalizmin ülke toprağına olan yansısıdır. Ondan bir parçadır ve kendi mücadele pratiği ve zaferi, diğer örneklerde olduğu gibi, Bilimsel Sosyalizmi de ilerletecek bir döngünün parçasıdır. Kardelen Eğitim Programı, Bilimsel Sosyalizmin en temel başlıklarında, Marx –Engels – Lenin – Stalin ve Mao Zedung başta olmak üzere işçi sınıfının teorik önderlerinden ve dünya halklarının tarihsel mücadelelerinden süzülen deneyimlerin bu konu başlıkları altında değer-

Kardelen Eği�m Programı VII


lendirilebilecek deneyimleri üzerine tartışmalarının derlenmesinden oluşturulan iki ciltlik bir eserdir. “Yöntem”, “Kadrolar”, “Örgütlenme”, “Çalışma Tarzı”, “İdeolojik Akımlar”, “Örgütlenme içi Sorunlar” ve “Stratejik ve Taktik Sorunlar” gibi kategorilerde, Bilimsel Sosyalist literatür içerisinden derlenmiş seçme yazıların bir araya getirildiği bir eserdir. Bu yönüyle, belirli bir konu hakkında araştırma yapabilmek için onlarca kitaba ulaşmaya çalışmak veyahut da bazılarından mahrum kalmak gibi bir sorunu da pratik olarak aşmada faydalıdır. Kardelen Eğitim Programı Kolektifi, bu programı, günün teknik imkânlarını ve kendi emek gücünü seferber ederek daha derli toplu şekilde bir araya getirmiştir. Bu program, ülke devrimcilerinin karşılaştığı ve yaşamakta olduğu birçok soruna doğrudan ışık tutan büyük bir derlemedir. Bu anlamıyla Demokratik Haklar için Mücadelenin tüm alanlarında faydalanılabilecek en temel başvuru kitabıdır. Kardelen Eğitim Programı Kolektifi, bu çalışmayı sürdürürken, programın başlangıcına yine derleme tarzında iki ek daha yapmayı uygun gördü. Bunlardan ilki, 1970’li yılların henüz başlarındaki devrimcilerin, İbrahim Kaypakkaya gibi genç devrimcilerin, Bilimsel Sosyalizm üzerine yürüttükleri tartışmaların ürünü olan ve doğrudan ülke toprağının tarihi geçmişi içerisinde teoriyi tartışan bir eserdir ve bugünün devrimcileri için son derece öğretici bir belge niteliği taşımaktadır. Bu belgede ilkel - köleci ve feodal toplum üzerine tartışmalar, ülke tarihimiz içerisinden yürütülmektedir. Bu yönüyle son derece özgün bir yapıttır. İkincisi, Sovyet akademisyenlerinin (Lozovski, Gretski, Kolossov, Kuztesov, Zubritski, Mitropolski ve Kerov – Sol Yayınları – Kapitalist Toplum) “Kapitalist Toplum” üzerine olan eğitici kitaplarından yaptığımız derlemedir. Böylelikle, yukarıdaki ilk derlemeyle bitirdiğimiz üretim ilişkileri tartışmalarını ilerletmeyi ve bu konulardaki temel bilgileri tamamlamayı hedefledik. Bu iki derlemenin ardından, Kardelen Eğitim Programı, yukarıda ifade ettiğimiz kategoriler ekseninde verilen konu sıralamasına göre ilerlemektedir. Burada, eğitim programının nasıl ele alınması gerektiğine geçmeden evvel son derece önemli gördüğümüz bir konuyu ifade etmek gerekecektir. Her eğitim programı iki temel unsur içerir. İlki Bilimsel Sosyalist teorinin üstatlarının ve bu teoriye önemli katkılarda bulunmuş devrimcilerin belirli konulardaki

görüşleri ve tartışmalarıdır. İkincisi ve tüm devrimciler açısından en az diğeri kadar önemli olan ise devrimcilerin “kendi” mücadele deneyimleri sonucunda var ettikleri teoriye dair tartışmalardır. Ülke tarihi, ülkedeki sınıflar mücadelesi tarihi, ülkedeki devrimci – ilerici mücadeleler tarihi, ülkedeki devrimcilerin örgütlenme meseleleri, Bilimsel Sosyalizmin teorik temellerine ilişkin ülke gerçeğinden kalkınan tecrübeler ışığında yürütülecek tartışmalar… gibi bir çok önemli alanda işte tıpkı 1970’lerin devrimci gençliğinin yaptığımız ilk derlemede olduğu gibi doğrudan kendi mücadeleleri içerisinde yürüttükleri teorik ve pratik süreçlerden, tartışmalardan kalkınan araştırma metinleri içerisinde ele alınmalıdır. Bu bir zorunluluktur. Kardelen eğitim programı, bu hedefte atılmış bir ilk adımdır sadece. Bu program, yıllar içerisinde devrimcilerin hapishanelerde, okullarda, mahallelerde, kasabalarda, köylerde yürüttükleri mücadelelerinde teorik donanımlarını kuvvetlendirmiş ve o mücadele alanlarında açığa çıkan ihtiyaca göre geliştirilmiştir. Şimdi, bu büyük derleme yine aynı alanlarda devrimcilerin ellerinde, doğrudan mücadeleleri içerisinde yürütecekleri tartışmalarda kendi eksikliklerini ortaya çıkaracak ve her yeni basımında öncelikle bu eksiklikleri kapatacaktır. İçine, ülke ve dünya devrimci mücadelelerinden yeni ve önemli belgeleri de alarak genişleyecektir. Öte yandan, ülkemiz devrimcileri, belirli konularda kendi araştırma pratiklerinin ürünü olan çalışmaları, yürütecekleri canlı verimli tartışmaları sonrasında bu esere katacaklardır. Böylelikle bu eğitim programı hem enternasyonal hem yerel ölçülerde daha da kuvvetlenecek ve daha özlü, sade hale gelecektir. Yerel ayağı, ülke devrimcilerinin katkılarıyla güçlendiği ölçüde de kendi içerisinde ayrışacaktır, ayrıştırılmalıdır. Böylesi bir programın halk gençliği, kadın hareketi, köylü hareketi ve işçi-sendikal alan hareketi gibi alanlarda uzmanlaştırılması, ayrıştırılması ve dünyadan, ülkeden bu kategorilerde derlenen ve üretilen eserlerle çoğaltılması çok büyük bir ihtiyaçtır. Bilimsel Sosyalizm, bugün insanlığın elindeki tek kurtuluş umududur. Tek yol göstericidir. Demokratik Halk Devrimi ise bu umudun ülke topraklarında somuta indirgenen manifestosudur. Bu teorik doğrultunun halk kitlelerinin mücadeleleriyle birleşebilmesi, sahiplenilmesi ve böylelikle bağımsızlığa ve yeni demokrasiye giden yolda öncüleşebilmesi, halk kitleleri şahsında iradeleşebilmesi bugünün devrimcilerinin “iradi müdahaleleri”ne ihtiyaç duymaktadır. Bu iradenin ortaya çıkabilmesi ancak doğru teorik

Kardelen Eği�m Programı VIII


bir zeminle mümkündür. İradeyi ortaya çıkarak insan edimini yaratan şey bilinç ise devrimciler davaya haklı, tutarlı gerekçelerle katılmak ve sahiplenmek durumundadırlar. Eğer bugün faaliyetin birçok alanında “bireylerden kaynaklı sorunlar” var ise veyahut da mevcut sorunların kaynağı bu gibi bi,r zeminde aranıyor ve ele alınıyor ise bu, teorideki yani bilinçlerdeki zafiyetin bir sonucudur. Devrimciliğe karar vermek ve bu kararı mantıki sonuçlara ulaştırmak konusunda bireyin kendisine ve halka olan dürüstlüğü, onun faaliyet içerisindeki tutumunun, duruşunun, pratiğinin yegâne belirleyenidir. Örgütlü mücadeleye karşı, onunla olan ilişkinin niteliğine ve bunun gereklerine karşı net olabilmek, doğrudan teorik kavrayışla alakalıdır. Bugünün devrimcileri açısından bu eğitim programının öncelikli olarak yardımcı olacağı en büyük mesele de budur. Devrimci eğitim, yaslandığı maddi gerçek gereği ancak pratik içerisinde anlam kazanan bir eğitim anlayışı ve sürecidir. Bu derlemeler ancak haftalık ya da iki haftalık periyotlarda yapılacak toplantılarda, devrimci faaliyetin gerekleri haricindeki özel bir gündem olarak ele alınıp işlendiğinde, anlamlı olacaktır. Katılımcıların durumuna göre 30 ila 50 sayfa arasında haftalık okumalar üzerine tartışmaları ideal olandır. Fakat eğitim çalışmaları asla ertelenmemeli, mazeret kabul etmemelidir. Bu eğitimler, düzenin gerici ideolojik saldırıları karşısında doğayı, toplumu ve yaşadığımız hayatı anlamlandırabilmenin tek bilimsel kılavuzudur. Eğitimlerde sadece bu derlemelerdeki makalelerle yetinilmemeli, katılımcılar kendilerini sürekli bir araştırma içerisinde hissetmeli ve konuyla alakalı, faydalı ve eğitici gördükleri materyalleri paylaşmalıdırlar. Toplantı ve tartışmalar içerisinde olumlu, verimli bir durum yakalanır ise bunun sonuçları yazılı hale getirilmeli ve çeşitli yayın organlarında paylaşılmalıdır. Ancak böylesi katkılar bu eğitim programını daha fazla geliştirecek ve yerelleştirecektir. Devrimci eğitim, Demokratik Haklar için Mücadelenin farklı alanlarında (gençlik, kadın, mahalleler, köyler, işçi-sendikal alan vd.’leri) faaliyet yürüten tüm devrimcilerin sıkı sıkıya uyguladıkları bir pratik olmalıdır. Gerektiğinde büyük yerel toplantılar örgütlenmeli ve hep birlikte tartışılmalıdır. Ortak sunumlar örgütlenmeli ve aktif mücadele dışında kalan zaman büyük bir istekle bu faaliyete yönlendirilmelidir. Kardelen Eğitim Programı, Demokratik Halk Devrimi yürüyüşü içerisinde güçlenecek, yerelleşecek ve farklı alanlarda uzmanlaşacaktır. Buna olan inancımız tamdır. Bu aynı zamanda bir irade beyanıdır!

Kardelen Eği�m Programı IX


İÇİNDEKİLER CİLT 1 KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ.......................................................................................................1 I. Yeryüzünde Hayatın Başlangıcı ve İnsanın Ortaya Çıkışı .....................................................................................................................3 II. Üretici Güçler, Üretim Araçları, Üretim Biçimi ve Üretim İlişkileri..............................................................................................5 III. İlkel Komünal Üretim Biçimi ......................................................................................................................................................................6 IV. Köleci Üretim Biçimi........................................................................................................................................................................................9 V. Feodal Üretim Biçimi ...................................................................................................................................................................................... 14 VI. Kapitalizm Öncesi Toplum Biçimleri Üzerine Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar............................................................... 29

KAPİTALİST ÜRETİMİN TEMEL NİTELİKLERİ.......................................................................................... 31 I. Kapitalist Toplumda Üretim İlişkileri......................................................................................................................................................... 33 II. Kapitalist Sömürünün Özü ............................................................................................................................................................................ 35 III. Kapitalist Toplumun Sınıfları ..................................................................................................................................................................... 38 IV. Kapitalizmin Çelişkileri ................................................................................................................................................................................ 40

EMPERYALİZM ....................................................................................................................................................................................... 43 I. Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması .................................................................................................................................. 45 II. Emperyalizmin Tarihsel Yeri ........................................................................................................................................................................ 51 III. 19. Yüzyılın Sonunda ve 20. Yüzyılın Başında Büyük Devletlerin Emperyalist Siyasetleri............................................. 53 IV. İlk Emperyalist Dünya Savaşı..................................................................................................................................................................... 57

YÖNTEM ........................................................................................................................................................................................................... 59 Pratik Üzerine .......................................................................................................................................................................................................... 61 Bilgi ile Pratik Arasındaki Bilme ile Yapma Arasındaki İlişki Üzerine............................................................................................. 61 Doğru Fikirler Nereden Gelir?........................................................................................................................................................................... 68 Materyalist Tarih Anlayışının Öncülleri......................................................................................................................................................... 69 Materyalist Tarih Anlayışının Sonuçları: Tarihsel Sürecin Sürekliliği, Tarihin Dünya Tarihine Dönüşmesi, Bir Komünist Devrim Zorunluluğu......................................................................................................................................................................... 70 Materyalist Tarih Anlayışının Özeti................................................................................................................................................................. 73 Yöntem ...................................................................................................................................................................................................................... 74

Kardelen Eği�m Programı X


Teori ............................................................................................................................................................................................................................. 77 Engels ve Teorik (Kuramsal) Mücadelenin Önemi.................................................................................................................................... 84 Eğitim, Öğretim....................................................................................................................................................................................................... 87 Önemli Olan İyi Öğrenmektir............................................................................................................................................................................ 88

KADROLAR .................................................................................................................................................................................................. 91 Kadrolar Üzerine..................................................................................................................................................................................................... 93 Kadrolar...................................................................................................................................................................................................................... 95 Devrimin Belkemiği Devrimci Kadrolar ....................................................................................................................................................... 99 Bolşevik Başarısının Temel Koşullarından Biri........................................................................................................................................102 Örgütsel Önderlik Sorunları Üzerine ............................................................................................................................................................104 Her Şeyi Kadrolar Belirler ................................................................................................................................................................................106 Kadroların Seçimi, Terfii ve Atanması .........................................................................................................................................................108 Kadrolar Sorunu .................................................................................................................................................................................................... 110 Kadro Siyaseti ........................................................................................................................................................................................................111 Önderlik Yöntemlerine İlişkin Bazı Meseleler.......................................................................................................................................... 113 Kadrolar.................................................................................................................................................................................................................... 116 Komünistler............................................................................................................................................................................................................. 119 Şafak Revizyonistleri, Kadro Politikasında da Sağ Bir Çizgi İzliyor ...............................................................................................121 Parti Propagandası - Parti Üyesi ve Parti Kadrolarının Marksist-Leninist Eğitimi......................................................................122

ÖRGÜTLENME .......................................................................................................................................................................................125 Parti ............................................................................................................................................................................................................................127 Yeni Tür Bir Parti..................................................................................................................................................................................................128 Öncü Parti................................................................................................................................................................................................................129 Demokratik Merkeziyetçilik.............................................................................................................................................................................131 Kitlelerden Kitlelere ............................................................................................................................................................................................133 Parti ............................................................................................................................................................................................................................136 Parti ............................................................................................................................................................................................................................142 Almanya’da “Sol” Komünizm Liderler, Parti, Sınıf, Yığınlar ............................................................................................................146 İşçiler Örgütü ve Devrimciler Örgütü...........................................................................................................................................................149 Bir Yoldaşa Örgütsel Görevlerimiz Üzerine Mektup..............................................................................................................................156

Kardelen Eği�m Programı XI


Devrimin Öncüleri................................................................................................................................................................................................163 Parti Disiplini .........................................................................................................................................................................................................166 Komünist Partisi....................................................................................................................................................................................................167 Komünist Enternasyonal Tüzüğü (1920).....................................................................................................................................................169 Komintern’e Katılmanın 21 Koşulu (1920)................................................................................................................................................172 Marksist-Leninist Parti .......................................................................................................................................................................................175 Almanya’da “Sol” Komünizm, Liderler, Parti, Sınıf, Yığınlar ..........................................................................................................180 1912 Prag Parti Konferansı - Bolşeviklerin Bağımsız Bir Marksist Parti Kurması ....................................................................183

ÇALIŞMA TARZI...................................................................................................................................................................................187 Çalışma Tarzı..........................................................................................................................................................................................................189 İdeolojik - Politik Önderlik Sorunları ...........................................................................................................................................................190 Örgütsel Önderlik Sorunları .............................................................................................................................................................................195 Parti Bileşiminin İyileştirilmesi İçin Önlemler. Gereğinden Fazla Büyük Örgütlerin Bölünmesi, Yönetici Organların Alt Örgütlerin Çalışmalarına Yakınlaştırılması .........................................................................................................................................200 Pratik Çalışma Üzerine.......................................................................................................................................................................................201 Parti Eğitimi Parti-İçi Demokrasi Üzerine..................................................................................................................................................204 Kendiliğinden Gelme Kabarmanın Başlangıcı..........................................................................................................................................206 Kendiliğindenlik Önünde Eğilme...................................................................................................................................................................209 Siyasal Ajitasyon ve Bunun Ekonomistler Tarafından Sınırlandırılması ........................................................................................214 İlkellik Nedir? ........................................................................................................................................................................................................219 Örgütsel Çalışmanın Kapsamı .........................................................................................................................................................................221 “Komplocu” Örgüt ve “Demokratçılık”.......................................................................................................................................................224 Yerel Çalışma ve Rusya’yı Kapsayan Çalışma .........................................................................................................................................228 Bir Gazete Kollektif Bir Örgütleyici Olabilir Mi?...................................................................................................................................233 Bize Gerekli Olan Nasıl Bir Örgüttür? .........................................................................................................................................................238 Örgütlenme Sorunlarında Oportünizm .........................................................................................................................................................241 Bir Yasalcı İle Bir Tasfiyecilik-karşıtı Arasında Konuşma ...................................................................................................................254 Parti Çalışmalarının Niteliği ve Örgütlenme Biçimleri..........................................................................................................................259 Tasfiyecilik Karşısındaki Tutum ve Birlik ..................................................................................................................................................260 Politika İle Eğitim Bilimin Birbirine Karıştırılması Üzerine...............................................................................................................262 Devrimciler Gerici Sendikalara Girip Mücadele Etmeli midirler? ....................................................................................................264

Kardelen Eği�m Programı XII


Parti Örgütü ve Parti Literatürü.......................................................................................................................................................................268 Sosyalist Parti ve Partisiz Devrimcilik .........................................................................................................................................................271 Kitlelerin Yönetime Katılması.........................................................................................................................................................................274 Sendikalar ................................................................................................................................................................................................................276 Gençlik, Gençlik Örgütleri................................................................................................................................................................................278 Kitlelerin Refahıyla İlgilenin, Çalışma Yöntemlerine Dikkat Edin ..................................................................................................280 Önderlik Sorumluluğumuz................................................................................................................................................................................283 İnceleme ...................................................................................................................................................................................................................285 Komünist’i Sunarken...........................................................................................................................................................................................287 Partinin Çalışma Tarzını Düzeltelim .............................................................................................................................................................292 İnceleme Tarzımızı Yeniden Düzenleyelim ................................................................................................................................................300 Basmakalıp Parti Yazılarına Karşı Çıkalım ................................................................................................................................................304 Bir Rapor Sisteminin Kurulması Üzerine....................................................................................................................................................312 Devrimci Birleşik Cephede Önderlik Edenler ve Önderlik Edilenler Arasındaki İlişki Sorunu ............................................314 Parti Komitesi Sisteminin Güçlendirilmesi Üzerine ...............................................................................................................................315 Orduyu Çalışan Bir Güç Haline Getirelim..................................................................................................................................................316 Parti Komitelerinin Çalışma Yöntemleri .....................................................................................................................................................318 Dört Bir Yana Yumruk Sallamayalım............................................................................................................................................................321 Şehirlerdeki Çalışma ...........................................................................................................................................................................................323 Partinin Sağlamlaştırılması ve Partinin İnşası ...........................................................................................................................................324 Gençlik Birliği, Çalışmalarında, Gençliğin Özelliklerini Dikkate Almalıdır.................................................................................325 Kapsamlı Planlama ve Daha Etkili Önderlik Sorunu Üzerine.............................................................................................................328 Parti İle Partili Olmayanlar Arasındaki İlişki.............................................................................................................................................331 Partimizin Bazı Tarihi Tecrübeleri .................................................................................................................................................................332 Bütünü Dikkate Alma ve Uygun Düzenlemeler Yapma ........................................................................................................................335 Yüz Çiçek Açsın, Yüz Düşünce Birbiri İle Yarışsın ve Uzun Süreli Bir Arada Yaşama ve Karşılıklı Denetim Üzerine ...............................................................................................................................................................................336 Tutumlu Olmak Üzerine.....................................................................................................................................................................................339 Çin Komünist Partisinin Propaganda Çalışmasıyla İlgili Milli Konferansta Yapılan Konuşma ............................................340 Sade Yaşayıp Sıkı Çalışma Konusunda Kararlı Olun, Kitlelerle Sıkı Bağları Sürdürün...........................................................347 Devrimi İleri Götüren Faal Unsurlar Olun..................................................................................................................................................349 Halkın Çoğunluğuna Yürekten Güvenin......................................................................................................................................................356

Kardelen Eği�m Programı XIII


CİLT 2 İDEOLOJİK AKIMLAR ......................................................................................................................................................................1 “Eleştiri Özgürlüğü” Ne Demektir?....................................................................................................................................................................3 “Eleştiri Özgürlüğü”nün Yeni Savunucuları....................................................................................................................................................5 Rusya’da Eleştiri........................................................................................................................................................................................................8 Siyasal Ajitasyon ve Bunun Ekonomistler Tarafından Sınırlandırılması........................................................................................... 12 Ekonomizm İle Terörizm Arasındaki Ortak Yan Nedir?.......................................................................................................................... 17 RKP X. Parti Kongresi’nin Parti’nin Birliği Üzerine Kararının İlk Taslağı..................................................................................... 19 “Parti’deki Bölünme Sorununda İşçilerin Görüşleri” Adlı Broşüre Önsöz ...................................................................................... 21 Eleştiri Özgürlüğü ve Eylem Birliği................................................................................................................................................................ 24 Parti Birliği ve Anarko-sendikalist Sapma Üzerine Konuşma .............................................................................................................. 26 Bir Kez Daha Partimizdeki Sosyal-Demokrat Sapmalar Üzerine KEYK’in VII. Genişletilmiş Plenumu ........................... 29 Devrimci Çevrelerde Darkafalılık .................................................................................................................................................................... 33 Tasfiyeciliği Tasfiye............................................................................................................................................................................................... 35 Tasfiyeciler Kendilerini Eleveriyor.................................................................................................................................................................. 39 Tasfiyecilerin Yöntemleri ve Bolşeviklere Düşen Parti Ödevleri......................................................................................................... 43 Tasfiyeciliğin Sınıfsal Anlamı............................................................................................................................................................................ 44 İşçi Sınıfı Hareketi İçinde İdeolojik Savaşım .............................................................................................................................................. 46 İki Yol.......................................................................................................................................................................................................................... 48 Birlik Birlik Diye Birliğe Vurulan Darbe ...................................................................................................................................................... 50 Hizipçilik.................................................................................................................................................................................................................... 51 Troçki’nin Tasfiyeci Görüşü............................................................................................................................................................................... 54 Menşevikler ve Bolşevikler ................................................................................................................................................................................ 57 Marksizm ve Tasfiyecilik..................................................................................................................................................................................... 58 Marksizm ve Sosyal-Şovenizm ......................................................................................................................................................................... 60 Kongredeki Çeşitli Gruplaşmaların Önemi .................................................................................................................................................. 61 İskracılar Arasındaki Bölünmeden Önce Merkeziyetçilik Konusundaki Tartışmalar .................................................................. 64 Haksız Oportünizm Suçlamalarının Masum Mağdurları......................................................................................................................... 66 Kongredeki Savaşımın Genel Görünümü Partinin Devrimci ve Oportünist Kanatları ................................................................ 71 Kongre Sonrası İki Savaşım Yöntemi............................................................................................................................................................. 77 Büyük Bir Kıvancın Yolunu Ufak Kaygılar Engellememelidir ............................................................................................................ 85

Kardelen Eği�m Programı XIV


Devrimci Maceracılık ........................................................................................................................................................................................... 90 Marksizm ve Revizyonizm ................................................................................................................................................................................. 95 Devrimci ve Reformist Önderlik ...................................................................................................................................................................... 99 Rusya’da Narodizm ve Marksizm. Plehanov ve “Emeğin Kurtuluşu” Grubu. Plehanov’un Narodizme Karşı Mücadelesi. Rusya’da Marksizmin Yayılması...........................................................................................................................................102 Lenin’in “Ekonomizm”e Karşı Mücadelesi. Lenin’in Gazetesi “İskra”nın Çıkışı ......................................................................106 Lenin’in Marksist Parti İnşası Planı. “Ekonomistlerin Oportünizmi. “İskra”nın Lenin’in Planı Uğruna Mücadelesi. Lenin’in “Ne Yapmalı?” Eseri. Marksist Partinin İdeolojik Temelleri.............................................................................................108 Menşevik Liderlerin Bölücü Faaliyetleri ve II. Parti Kongresinden Sonra Parti İçinde Mücadelenin Keskinleşmeşi. Menşeviklerin Oportünizmi. Lenin’in “Bir, Adım İleri, İki Adım Geri” Adlı Kitabı. Marksist Partinin Örgütsel Temelleri .................................................................................................................................................................................................................. 113 Stolypin Gericiliği Döneminde Bolşevikler ve Menşevikler. Bolşeviklerin Tasfiyecilere ve Otzovistlere Karşı Mücadelesi .............................................................................................................................................................................................................. 117 Bolşeviklerin Troçkizme Karşı Mücadelesi. Parti Düşmanı Ağustos Bloğu ................................................................................. 119 Küba Devrimi’nin İdeolojisini İncelemek İçin Notlar............................................................................................................................121 Küba: Bir İstisna Mı, Yoksa Öncü Mü? .......................................................................................................................................................125 İdeolojik Mücadele ..............................................................................................................................................................................................131 “Sol” ve Sağ Oportünizm ..................................................................................................................................................................................133 Marks’ın Sürekli Devrim Teorisi....................................................................................................................................................................135 Eşit Olmayan Gelişme ........................................................................................................................................................................................137 Paris Komünün’den Çıkarılan Dersler..........................................................................................................................................................139 “Sol” ve Sağ Sapmalar........................................................................................................................................................................................140 Yeni Burjuvazi .......................................................................................................................................................................................................143 Kültür Devriminin Gerekliliği .........................................................................................................................................................................145 Yeni Revizyonizm ................................................................................................................................................................................................147 Anarşistlerle Polemik ..........................................................................................................................................................................................149 Erfurt Program Tasarısının Eleştirisi .............................................................................................................................................................151 Plehanov’un Anarşistler İle Polemiği ...........................................................................................................................................................155 Kautsky’nin Oportünistler İle Polemiği .......................................................................................................................................................156 Şafak Revizyonistleri Leninist “Devrimci Durum” Öğretisini Tahrif Ediyorlar ..........................................................................159 Parti İçinde Sınıf Teslimiyetçiliğine Karşı Çıkalım.................................................................................................................................161 Bütün Ülkede Milli Teslimiyetçiliğe Karşı Çıkalım................................................................................................................................164 Ulusça Boyun Eğme Teorisinin Çürütülmesi.............................................................................................................................................165 Uzlaşma Mı, Direnme Mi?................................................................................................................................................................................167

Kardelen Eği�m Programı XV


Uzlaşma Mı, İlerleme Mi? ................................................................................................................................................................................167 Ulusça Boyun Eğme Teorisi Yanlıştır Çabuk Zafer Teorisi De Yanlıştır.........................................................................................169 Teslimiyetçi Faaliyetlere Karşı Çıkalım .....................................................................................................................................................171 Burjuva Sağcılarının Saldırılarını Geri Püskürtün ...................................................................................................................................174

ÖRGÜTLENME İÇİ SORUNLAR .......................................................................................................................................181 Partinin Örgütlenmesi Sorunları .....................................................................................................................................................................183 Parti İçindeki Yanlış Düşüncelerin Düzeltilmesi Üzerine .....................................................................................................................186 Parti İçinde Demokrasi Sorunu .......................................................................................................................................................................192 Liberalizmle Mücadele.......................................................................................................................................................................................193 Savaşın Temel İlkesi, Kendini Korumak Düşmanı İmha Etmektir....................................................................................................195 İnsanın Savaştaki Dinamik Rolü.....................................................................................................................................................................196 Örgütlenin! ..............................................................................................................................................................................................................197 Yurtseverlik ve Enternasyonalizm..................................................................................................................................................................198 Komünistler Milli Savaşta Örnek Olmalıdırlar .........................................................................................................................................199 Bütün Milleti Birleştirelim ve Milletin İçine Sızmış Düşman Ajanlarıyla Mücadele Edelim.................................................200 Komünist Partisini Genişletelim ve Partiye Düşman Ajanlarının Sızmasını Önleyelim...........................................................201 Parti Disiplini .........................................................................................................................................................................................................202 Teslimiyetçi Faaliyetlere Karşı Çıkalım .....................................................................................................................................................203 “Sol” Lafazanlığın Reddedilmesi ...................................................................................................................................................................206 İncelememiz ve Şimdiki Durum .....................................................................................................................................................................208 Partimizin Tarihindeki Bazı Meseleler Üzerine Karar ...........................................................................................................................214 Üç Temel Disiplin Kuralı ve Dikkat Edilmesi Gereken Sekiz Noktanın Yeniden Yayınlanması Üzerine Çin Halk Kurtuluş Ordusu Genel Karargâhı’nın Talimatı........................................................................................................................................234 Parti İçindeki Yanlış Eğilimlerle Mücadele Sorunu ................................................................................................................................235 Ordudaki Demokratik Hareket ........................................................................................................................................................................236 Kuzeybatıdaki Büyük Zafer ve Kurtuluş Ordusunda Yeni Tipte İdeolojik Eğitim Hareketi Üzerine ..................................237 Durum Üzerine Bir Genelge.............................................................................................................................................................................240 Orduyu Çalışan Bir Güç Haline Getirelim..................................................................................................................................................244 İdealist Tarih Anlayışının İflası .......................................................................................................................................................................246 Gerçek Devrimciler Olun ..................................................................................................................................................................................250 Karşı Devrimcilerin Bastırılmasında Partinin Kitle Çizgisi İzlenmelidir........................................................................................252 “Üç Kötülüğe” ve “Beş Kötülüğe” Karşı Mücadele ...............................................................................................................................254

Kardelen Eği�m Programı XVI


Birleşelim ve Kendimizle Düşman Arasında Kesin Bir Ayrım Yapalım..........................................................................................257 Bürokrasiye, Tepeden İnmeciliğe, Yasaların ve Disiplinin Çiğnenmesine Karşı Mücadele Edin .........................................259 Han Şovenizmini Eleştirelim ...........................................................................................................................................................................261 Lıu Şaoçi ve Yang Şangkun’un Yetkili Olmadıkları Halde Merkez Komitesi Adına Belgeler Yayınlayarak Disiplini Çiğnedikleri İçin Eleştirilmeleri......................................................................................................................................................................262 Genel Çizgiden Ayrılan Sağ Sapmacı Görüşleri Çürütelim..................................................................................................................263 Parti İçindeki Burjuva Fikirlere Karşı Mücadele Edelim......................................................................................................................264 Parti Düşmanı Kao Kang-cao Şuşih İttifakı Üzerine ..............................................................................................................................268 İdeolojik Mücadele Üzerine .............................................................................................................................................................................271 Diğer Sorunlar........................................................................................................................................................................................................273 Doğru İle Yanlış Arasındaki İlişki ..................................................................................................................................................................277 Partinin Birliğini Sağlamlaştıralım ve Partinin Geleneklerini İleri Götürelim..............................................................................278 Nitelik Bakımından Farklı İki Tür Çelişme................................................................................................................................................284 Kötü Şeyler İyi Şeylere Dönüştürülebilir Mi?...........................................................................................................................................289 Durum Değişmeye Başlıyor .............................................................................................................................................................................290 Sağcıların Azgın Saldırılarını Püskürtmek İçin Güçlerimizi Toplayalım........................................................................................294 Ven Huy Bao Gazetesinin Burjuva Yönelimi Eleştirilmelidir.............................................................................................................296 Burjuva Sağcılarının Saldırılarını Geri Püskürtün ...................................................................................................................................299 Parti İçi Birlik Konusunda Diyalektik Bir Yaklaşım...............................................................................................................................306 İki Dünya Görüşü .................................................................................................................................................................................................308 Çelişkinin Evrenselliği........................................................................................................................................................................................310 Çelişkinin Özgüllüğü...........................................................................................................................................................................................312 Çelişkide Uzlaşmaz Karşıtlığın Yeri..............................................................................................................................................................318 Bürokratizme Karşı Mücadele Edelim .........................................................................................................................................................320 Birlik..........................................................................................................................................................................................................................324 Disiplin .....................................................................................................................................................................................................................325 Eleştiri ve Kendi Kendini Eleştiri...................................................................................................................................................................326 Kongre Sonrası İki Savaşım Yöntemi...........................................................................................................................................................328 Eleştiri Özgürlüğü ve Eylem Birliği..............................................................................................................................................................336 Birlik Hakkında İki Görüş.................................................................................................................................................................................338 Birlik ve Hizip Diplomasisi Deyimleri.........................................................................................................................................................341

Kardelen Eği�m Programı XVII


STRATEJİK VE TAKTİK SORUNLAR ........................................................................................................................345 Somut Önderlik, Durumun Özelliklerini Dikkate Almak, Leninist Strateji ve Taktiğin En Önemli Özelliği Budur .....347 Bolşevizmin Strateji ve Taktiğinin Uluslar Arası Önemi ......................................................................................................................349 Stratejinin Parti Programına Bağımlılığı .....................................................................................................................................................350 Devrimin Çeşitli Aşamalarında Strateji Üzerine Stalin Yoldaş...........................................................................................................351 Siyasi Stratejinin Ana Hatları...........................................................................................................................................................................352 İşçi Sınıfının Mücadele Biçimlerinin Öğretisi Olarak Taktik..............................................................................................................354 Stratejik Önderlik Üzerine Stalin Yoldaş.....................................................................................................................................................357 Yedeklerle Manevra; Proletaryanın Sınıf Mücadelesinde Geri Çekilme ve Saldırı ....................................................................359 Taktik Önderlik Üzerine Stalin Yoldaş .........................................................................................................................................................363 Proletaryanın Taktiğinde Legal ve İllegal Mücadele Biçimlerinin Birleştirilmesi ......................................................................365 Kitleleri Kendi Siyasi Tecrübeleri Temelinde Devrimci Mevzilere Yaklaştırmak Leninizmin En Önemli Taktik İlkelerinden Biridir...............................................................................................................................................................................................366 Taktik Önderliğin İlkesi Zincirin Esas Halkasını Kavramaktır...........................................................................................................368 Sloganlar ve Onların Strateji ve Taktikteki Önemi..................................................................................................................................369 Devrimci ve Reformist Önderlik Üzerine Stalin Yoldaş........................................................................................................................370 Uzlaşmalar Üzerine Lenin.................................................................................................................................................................................372 Proletarya Diktatörlüğünün Kurulmasından Önce ve Sonra Reformlar ..........................................................................................373 Komintern’in Taktiğinin Esas Görevleri......................................................................................................................................................374 Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin Ajitasyon-Propaganda Şubesi Tarafından Komintern Şubelerinin Ajitasyon-Propaganda Çalışmasının Örgütlenmesi İçin Sunulan Taslak İlkelerden Özetler...................................................376 Siyasal Teşhirler ve “Devrimci Eylem Eğitimi” .......................................................................................................................................378 İki Siyaset ................................................................................................................................................................................................................381 Savunma İçinde Saldırının Yönetilmesinde İnisiyatif, Esneklik ve Planlama, Uzatmalı Savaşta Çabuk Sonuçlu Muharebeler ve İç Cephe Harekâtında Dış Cephe Harekâtı ................................................................................................................383 Gerilla Savaşında Stratejik Savunma ve Stratejik Saldırı .....................................................................................................................387 Neden Uzatmalı Bir Savaş? ..............................................................................................................................................................................390 Uzatmalı Savaşın Üç Aşaması .........................................................................................................................................................................392 Savaş ve Politika ...................................................................................................................................................................................................396 Savaşın Amacı........................................................................................................................................................................................................397 Yardım ve Tavizler Olumsuz Değil Olumlu Olmalıdır ..........................................................................................................................398 “Her Şey Birleşik Cephe Yoluyla” Anlayışı Yanlıştır .............................................................................................................................399 Savaş ve Strateji Meseleleri..............................................................................................................................................................................400

Kardelen Eği�m Programı XVIII


Gericiler Cezalandırılmalıdır............................................................................................................................................................................408 Çok Sayıda Aydını Saflarımıza Kazanalım.................................................................................................................................................410 Siyaset Üzerine......................................................................................................................................................................................................412 Çin Komünist Partisi’nin Siyaseti ..................................................................................................................................................................416 Bütün Parti Birleşsin ve Görevlerini Gerçekleştirmek İçin Mücadele Etsin!................................................................................431 Toprak Reformu ve Kitle Hareketlerinde Bazı Somut Siyaset Sorunları ........................................................................................434 Milli Burjuvazi ve Aydınlanmış Eşraf Sorunu Üzerine..........................................................................................................................437 Demokratik Halk Diktatörlüğü Üzerine Çin Komünist Partisi’nin Kuruluşunun Yirmi Sekizinci Yıldönümü Dolayısıyla ..............................................................................................................................................................................................................439 Boş Hayalleri Bir Yana Bırakalım Mücadeleye Hazırlanalım.............................................................................................................446 Karşı Devrimcilerin Bastırılmasında Partinin Kitle Çizgisi İzlenmelidir........................................................................................450 Liang Şumingin Gerici Fikirlerinin Eleştirilmesi.....................................................................................................................................452 Parti Düşmanı Kao Kang-cao Şuşih İttifakı Üzerine ..............................................................................................................................457 Devrim İle Karşı-devrim Arasındaki İlişki .................................................................................................................................................461 Halk İçindeki Çelişmelerin Doğru Ele Alınması Üzerine .....................................................................................................................463 Şafak Revizyonistleri, Leninist “Devrimci Durum” Öğretisini Tahrif Ediyorlar .........................................................................479 Latin-Amerika Devriminin Taktik ve Stratejisi.........................................................................................................................................481

Kardelen Eği�m Programı XIX


Kardelen Eği�m Programı XX


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ

Kardelen Eği�m Programı 1


Kardelen Eği�m Programı 2


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ

I. YERYÜZÜNDE HAYATIN BAŞLANGICI VE İNSANIN ORTAYA ÇIKIŞI

Bundan bir milyar sene önce, milyonlarca sene sürmüş bir gelişimin sonucu olarak canlı varlıkların en basit, en ilkel şekli ortaya çıktı. Cansız maddenin bu ilk canlı varlıkları meydana getirebilmesi için çok uzun, yavaş ve karmaşık birçok süreçlerden geçmesi gerekmişti. İlk canlılar “protozoa” ismi verilen tek hücreli hayvanlar oldu. Ve canlıların yeryüzünde ilk defa görüldüğü bu zamanın sonunda balıkların en ilkelleri de ortaya çıktı. Daha sonraları, yani bundan 56 milyon sene önce sürüngen hayvanlar ortaya çıktı ve onları kuşlar izledi. Bunlardan sonraki devrede de memeli hayvanlar meydana geldi ve bu devrenin sonunda yeryüzünde bundan sonra meydana gelecek değişimleri önemli bir şekilde etkileyecek olan bir grup canlı türedi. Bunlar, insanın ataları olan kuyruksuz bir çeşit maymundu. Bunların 1,500,000 sene kadar önce Afrika, Güney Avrupa, Güney Asya ve Güneydoğu Asya’nın sıcak ve verimli topraklarında yaşadıkları, bu bölgelerde yapılan kazılar sonucunda bulunan kemik kalıntıları ile ispatlanmıştır. Maymunların bu gelişmiş cinsi gruplar halinde ağaçlarda yaşamakta idiler. Belki de tırmanmayı gerektiren bu yaşayış biçimlerinin bir sonucu olarak, tırmanırken elleri, ayakları ile aynı görevi yapmadığı için, ağaçtan yere indikleri zaman da ellerini yürümekten başka işlerde kullanmışlar ve bu da onların vücutlarını giderek dikleştirmelerine yol açmıştır. İşte, bu gelişmiş cins maymunlardan insanın yaratılmasında ellerin serbest kalışı ve vücudun dikleşmesi en önemli adım olmuştur. İnsanın ortaya çıkışı yeryüzünde ilk canlıların ortaya çıkması ile kıyaslanabilecek kadar önemli bir olaydır. İlk canlıların ortaya çıkışı nasıl ki maddenin yeni bir sekil almasını gerektirdi ise, insanın ortaya çıkması da bu maddenin biyolojik gelişiminin daha yüksek bir noktasına varmasını gerektirmiştir. Şurada birkaç satırla özetleyiverdiğimiz olayları

insan, yüzyıllar boyu açıklayamamış; açıklayabilmek için doğa ile bir mücadele vermesi ve mücadele içinde öğrenmesi, yaratması ve giderek gelişmesi gerekmiştir. İlk önceleri kendi yaratılışına korku ile bakıp, mucizevî bir “güç” arayan insan bugün bilim sayesinde bütün bunları izah edebilmektedir. İlk canlıların ortaya çıkabilmesi için doğada hareket halinde olan maddelerin en uygun şartlar altında kaynaşması ayrılması tekrar kaynaşması ve milyonlarca sene süren değişim ve gelişim süreçleri sonunda yeni maddeleri doğurması gerekmiştir. Bilim ilk canlılar gibi insanın da çok uzun ve aşamalı bir gelişim süreci sonunda meydana geldiğini açıklamıştır. Şimdi, ilkel insanı ataları olan maymunlardan ayıran özellikler nelerdir, bunların üzerinde duralım. İnsanlar bu özellikleri sayesinde bütün diğer hayvanlardan ayrıldıkları, doğayı kontrolleri altına alabildikleri, çeşitli ihtiyaçlarını sağlayabilmek için gerekli iş aletlerini yaptıkları ve bunları en mükemmel hale getirmeyi başardıkları için, bu özelliklerin üzerinde durulması gerekir. İnsanı “insan” yapan bir özellikler sayesinde yeryüzü de değişmiştir. A) İLK İNSANI MAYMUNDAN AYIRAN ÖZELLİKLER İlk insanları, ataları maymunlardan ayıran en önemli fiziki özellik vücudun dik durabilmesidir. Dik durabilme biraz önce de değindiğimiz gibi, eller ve ayaklar arasında kesin bir görev bölüşümü sonucunda ortaya çıkmıştır. Yani ellerin üzerinde yürümek için değil, sadece bazı şeyleri tutabilmek için kullanılması, ayakların ise üzerinde yürünen, vücudu taşıyan organlar haline gelmesi insanları hayvanlar gibi dörtayak üzerinde yürüyen mahlûklar olmaktan kur-

Kardelen Eği�m Programı 3


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ tarmış, vücutlarını dikleştirmelerini sağlamıştır. İlkel insan ile maymunun ellerindeki kemik ve kasların yerleşimi genel olarak aynı olmasına rağmen, insan elleriyle hiçbir maymunun yapamayacağı şeyleri yapabilir. Biraz sonra üzerinde duracağımız gibi, hiçbir maymunun taşa şekil verip, onu bir alet haline getirdiği görülmemiştir. Tabii ki el yalnız değildir, o bütün bir vücudun sadece bir organıdır. Ancak elin gelişimini sağlayan şeyler vücudun diğer organlarına da hizmet etmiş ve vücut da gelişmiştir. Bildiğimiz gibi hayvanların gözleri yanlardadır. Oysaki vücudu dikleşen insanda, gözler de öne doğru gelmiş ve bu durum insana etrafına baktığı zaman hayvanlardan daha fazla şey görme özelliğini kazandırmıştır. Vücudu dikleşen, gözleri daha çok şey görebilen ve elleriyle iş gören insanlar, bu alet yapma sürecinde diğer insanlarla bir araya gelme ve birbirlerine bir şeyler söyleme ihtiyacını duymuşlardır. Bu ihtiyaç da konuşma organlarını geliştirmiş ve konuşma ortaya çıkmıştır. Bu noktadan sonra da elleri kullanarak araçlar yapma ve konuşma insan beynini geliştiren en önemli unsurlar olmuş; sinir sistemi duyu organlarındaki gelişimler ise beynin gelişmesi ile birlikte gitmiştir. Bütün bunlar, insanı çevresine rahatlıkla uyabilecek ve çevresini bilinçli olarak değiştirebilecek bir varlık haline getirmiştir. Şimdi bununla ne kastettiğimizi biraz daha açıklayalım. B) İNSANLARIN BU FİZİKİ ÖZELLİKLERE SAHİP OLUŞLARININ ÖNEMİ Biliyoruz ki, hayvanlar yaşayabilmek için gerekli olan yiyecekleri avlamak zorundadırlar ve avlarını da pençeleri ile yakalarlar. Hâlbuki elleri ve sinir sistemi gelişmiş olan insan, en eski zamanlarda bile basit aletler yapmış ve yaşaması için gerekli olan hayvanları bu aletler ile avlamıştır. Ancak burada dikkatli olup insanın alet yapışını, bazı hayvanların alet kullanımından ayırmamız gerekir. Bugün biliyoruz ki bir maymun da eline bir sopa alıp, bir meyve ağacından meyve düşürebilir. Hatta bazen kendisini saldırıdan korumak için eline taş alıp atabilir. Fakat bir maymun ancak doğada mevcut olan kaba aletleri (taş, sopa gibi) kullanabilir veya kendisine bunları kullanması öğretilebilir. Ama doğada mevcut olan maddelerden bir gayeye hizmet etmek üzere bilinçli bir şekilde alet üretmek sadece insana mahsustur. Bunun için de insan doğada mevcut olan ile yetinmez, doğayı etkiler ve ondan gün geçtikçe daha fazla yararlanabilmek için çalışır. Demek ki insanı hayvandan ayıran fiziki özellikler, insanı hayvanlar dünyasından ayıran temel farklılığa yol açmıştır ki bu da insanın bilinçli bir çaba sonucu alet üretmesidir. İnsan sadece ihtiyaç duyduğu aletleri üretmekle kalmamıştır. İnsanlarda yine hayvanlardan farklı olarak bildiklerini ve yaptıklarını konuşarak (veya işaretleşerek ve daha sonra-

ları yazarak) başkalarına anlatma, tecrübelerini kendilerinden sonraki nesillere aktarma yeteneği vardır. Böylece, bir önceki neslin bütün bildikleri, aletleri ve tecrübeleri yeni nesillere geçer. Herkesin her şeyi deneyerek öğrenmesine lüzum kalmadığı ve temel bilgi elde olduğundan var olan aletleri geliştirmek ve daha iyilerini yapmak için zaman kazanılmış olur. Aletlerini geliştirme imkânına sahip olan insanların da doğayı kontrol altına alma, ondan daha fazla yararlanma ve ondan gelecek zararları asgariye indirme olanakları vardır. Burada şunu bir daha açıkça ortaya koyalım. Ellerini kullanabilmesi, dik olarak durabilmesi ve bunun sonucunda beyninin ve sinir sisteminin gelişmesi sayesinde insan çalışma aletleri üretmiş ve bunları kullanmıştır. Bu aletleri ve bu aletleri yaparken geçirdiği tecrübeleri de kendisinden sonraki nesillere aktarmış ve böylece insan toplumlarındaki “bilim ve teknoloji aktarımı” ya da birikimi ortaya çıkmıştır. İnsan yaptığı aletler ile daha önceleri kendisi için erişilmez olan şeyleri doğadan alabilir ya da doğanın kendisine sunduğu servetleri kendi ihtiyaçlarına uyacak biçimde değiştirebilir. Örneğin, doğada mevcut olan birçok kıymetli madenleri ortaya çıkarabilmesi için insanın ilk önce bazı aletler yapması gerekmiş, daha sonra bulduğu madenleri de ham madde şeklinden kendisi için yararlı şekle getirebilmek üzere yine bazı alet ve metotlar bulması gerekmiştir. Hayvanların ise yaşamlarını sürdürmek için doğanın kendilerine sunduğundan başka servetleri yoktur. Oysaki insan doğaya çalışarak etkide bulunur, ondan ihtiyaçlarını sağlayabilmek için yararlı bir çaba gösterir. Biz, buna emek diyoruz. Öyleyse insanın en önemli serveti emektir. Çünkü gördüğümüz gibi insanı insan yapan odur. İnsan emek harcayarak yaptığı aletler sayesinde hayvanlardan ayrılmıştır. İnsan eli emek harcayarak, çeşitli şeyler yaratarak bugünkü mükemmel haline gelmiştir. Maymundan, insana geçişte önemli bir adım olan eller - ve bunun sonucu dikleşme “emeğin sadece bir organı değil, aynı zamanda emeğin ürünüdür.” Çünkü emek, eller ile gerçekleşirken, ellerin de kasları, eklemleri ve hatta kemikleri zaman içinde, emek sayesinde bugünkü biçimini almıştır.

Kardelen Eği�m Programı 4


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ

II. ÜRETİCİ GÜÇLER, ÜRETİM ARAÇLARI, ÜRETİM BİÇİMİ VE ÜRETİM İLİŞKİLERİ

A) İŞ ARAÇLARI + İŞ KONULARI = ÜRETİM ARAÇLARI ÜRETİM ARAÇLARI + İNSAN = ÜRETİCİ GÜÇLER Biraz önce yukarıda da belirttiğimiz gibi, insanlar ihtiyaçları olan maddi servetleri üretmek için bir takım aletler kullanırlar. Bu aletler iş aletleridir. Üretimde kullanılan çeşitli makineler, traktör, pulluk, torna tezgâhları hep iş aletleridir. İş aletleri, işletme binaları, ulaştırma araçları, kanallar, vs. ile birlikte iş araçlarını teşkil ederler. İnsanlar bu çeşitli iş aletlerini kullanarak çeşitli konularda çalışırlar, örneğin, traktör ve pulluk ile toprak üzerinde çalışılarak birçok ürün üretilir. Balıkçılık, hayvancılık, ormancılık da hep ayrı ayrı iş konularıdır. İşte iş araçları ve bu çeşitli iş konuları ikisi birden üretim araçlarını meydana getirir. Bu üretim araçları ve onları yapan ve kullanan (veya işleyen) insanlar toplumun üretici güçleridir. Üretici güçlerin üretim araçlarından daha önemli yanı insan ve insanın çalışma gücüdür. Üretim araçlarını yapacak, onları zaman içinde geliştirecek ve böylece çevresini ihtiyaçlarına daha uygun hale getirecek olan insandır, insanın kullandığı üretim araçlarının durumuna göre insan toplumlarını birbirinden ayırmak mümkündür ki, bunları ayrıntılı olarak aşağıda inceleyeceğiz.

B) MADDİ SERVETLERİN ÜRETİMİ à TOPLUMSAL ÇALIŞMA à ÜRETİM İLİŞKİLERİ. Maddi servetleri üretmek için insanın iş aletlerine ihtiyacı olduğunu söyledik. İnsan pek tabii ki ne bu aletleri yaparken, ne de bu aletleri kullanırken yalnızdır. İnsan yalnız başına şimdi yaptıklarının hiçbirisini yapamazdı ve başkaları ile bir işbölümünü gerçekleştirmemiş olsa, ken-

disi için gerekli olan şeylerin hepsini üretemezdi, insanlar ancak hep birlikte, işgüçlerini birleştirerek, yani toplumsal bir çalışma yaparak maddi servetleri üretmişlerdir. Örneğin, bir kumaş fabrikasını ele alalım. Kumaş, elbise diktiğimiz kumaş haline gelinceye kadar birçok işlemlerden geçer. İplikler boyanır, belirli bir desene göre makinelerde dokunur, yıkanır, ütü makinelerinden geçirilir, vs. Bu işin her safhasında birçok işçi çalışır, birçok işçinin emeği bir araya gelir. Bu kumaşı imal ederken bir araya gelmiş olan işçilerin arasında aynı şartlar altında çalışıp aynı işi yapmaktan doğan, işbirliği ve arkadaşlığa dayanan bir ilişki vardır. Bir de bu işçilerin çalıştığı fabrikanın, fabrikadaki makinelerin ve hammaddenin sahibi olan patron ile işçiler arasında bir ilişki vardır ki bu da üretim araçlarına sahip olan kapitalistin işçilerin emeğini sömürmesine dayanır. Burada bahsedilen her iki ilişki de, yani bir üretim faaliyetinde bulunurken üretim araçlarına sahip olanlar ile onlar hesabına çalışanlar arasındaki ilişkiler hep üretim ilişkilerine girer. İşçi ile patron arasındaki ilişki, işçilerin kendi aralarındaki ilişki, köle sahibi ile köleler arasındaki ilişki hep bu tür ilişkilerdir. Bunları ve üretim ilişkilerinden olan dağıtım ve değişimi daha açık olarak aşağıda insan toplumlarının gelişmesini incelerken göreceğiz. Buraya kadar söylediklerimizi birkaç cümlede toplamak istersek, şunları diyebiliriz; insan, dünyada var olduğu andan itibaren doğa ile mücadeleye başlamış; emek harcayarak, alet yaparak ve bu aletleri geliştirerek doğaya hâkim olmaya çalışmıştır. Bu arada insan aklı, ihtiyaçları ve toplumsal ilişkileri ile kendisi de gelişmiştir. Basit aletleri ile günlük ihtiyaçlarını karşılama peşinde koşan l milyon sene öncesinin ilkeli, 20. yüzyılın nükleer silah gücü ve elektronik beyinleriyle donatılmış “medeni” insanı haline gelirken, ne gibi aşamalardan geçmiştir? İşte, bu broşürün geri kalan kısmında insan toplumunun geçirdiği aşamaların kapitalizm öncesi kısmını ele alacağız.

Kardelen Eği�m Programı 5


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ

III. İLKEL KOMÜNAL ÜRETİM BİÇİMİ

Bir milyon yıl önce ortaya çıkan insanlar pek tabii ki bizler gibi yaşamıyorlardı. Bu insanlar neye karşı mücadele ediyorlardı, yaşamlarını nasıl sağlıyorlardı, ne gibi aletleri vardı, birbirleri ile ilişkileri neydi şimdi bunları görelim: A) İLKEL TOPLUMDA ÜRETİM ARAÇLARI VE ÜRETİM İLİŞKİLERİ Biliyoruz ki, bu insanların sahip oldukları ve yapabildikleri iş aletleri çok basit idi. İlk önce sadece yontma taştan kaba bazı aletleri vardı. Daha sonra ateşi, oku ve yayı buldular. Bu aletleri kullanarak yaşamlarını sürdürebilmek için sadece doğada buldukları bitkileri, ağaç köklerini topluyor ya da hayvanları avlıyorlardı. Aletleri son derece basit olan ilk insan doğaya karşı iyi bir savaş verebilmek için sahip olduğu bütün aletleri ortaklaşa kullanmak ve toplu halde çalışmak zorunda idi. Ancak birlikte çalışarak ve avlayabildikleri ya da toplayabildikleri hayvan ve bitkileri eşit olarak aralarında üleştirerek yaşamlarını sürdürebiliyorlardı. İşte, üretim araçlarının ortaklaşa kullanıldığı, toplu halde çalışılıp elde edilen şeylerin eşit olarak paylaşıldığı bu düzene ilkel komünal toplum ismi verilir. Burada kullanılan “komünal” kelimesi yabancı bir kelime olup, üretim araçlarının ortaklaşa kullanıldığı ve elde edilen urum ve diğer şeylerin eşit olarak paylaşıldığı az sayıda insanlardan meydana gelen topluluğu ifade eder. Bu toplulukta üretim araçları ortaklaşa kullanıldığı ve servet bakımından bir eşitsizlik olmadığı için sömürü de yoktu ve komünal toplum üretim araçlarına sahip olanlar ve olmayanlar diye gruplara ayrılmadığı için, sınıfsız bir toplumdu. Biraz önce de belirttiğimiz gibi insanların ihtiyaçları

daimi olarak artar ve insanlar bu ihtiyaçlarına göre üretim araçlarını da geliştirirler. Bunlar geliştikçe de üretim ilişkileri değişir. İşte bunun için de insanların hep ilkel komünal bir topluluk olarak yaşamaları imkânsızdı. İlk insanlar da taştan yaptıkları aletleri gittikçe mükemmelleştirdiler, taşları cilalamayı öğrendiler; balta, bıçak, kama gibi aletlere sahip oldular. B) İLKEL TOPLUMDA AİLE VE DEVLET İlk önceleri ilkel toplumda her türlü iş kolektif (ortak) bir çaba ile yapılırdı. Zamanla iş aletlerinin gelişmesi sonucunda doğal iş bölümü ortaya çıktı, yani kadınlar giyecek ve yiyecekleri hazırlamak, ufak tefek sebze ekip biçmek gibi ev içindeki işlerle uğraşırken; erkekler yalnız avla uğraşmaya başladılar. Erkeklerin işi rastlantıya kalmıştı, öte yanda ev içi faaliyetleri daha düzenli yürüyordu. Bu durum kadının sosyal rolünü arttırdı ve onun küçük aile gruplarında ve sonradan bu aile gruplarının birleşmesi ile meydana gelen kabilelerde yönetici bir role sahip olmasını sağladı. Ancak iş aletlerinin daha da mükemmelleşmesi ile tarım ve hayvancılık gittikçe önem kazandı ve insan toplumlarında ilk sosyal işbölümü gerçekleşti. Çobanlar ve çiftçiler ortaya çıktılar. Bu durum “ana”nın daha önemli olduğu toplum yapısını da değiştirdi, özellikle hayvancılıkla uğraşan ilkel toplumlarda, hayvancılık erkeklere has bir iş olduğu için, maddi servetlerin yaratıcısı erkeğin rolü kadının rolünden daha fazla önem kazandı. Tarımda da çekim hayvanlarının kullanılması, toprağın sabanla sürülmesi erkeğin daha iyi yapabileceği, işler olduğu için zamanla erkekler kabilelerin hayatında birinci derecede bir rol oynamaya başladılar.

Kardelen Eği�m Programı 6


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ Demek ki ailenin biçimi, ailede ve toplum hayatında kimin önemli rol oynayacağı toplumdaki üretim araçlarının seviyesine, o üretim araçlarını kullanmakta kimin daha çok beceri sahibi olduğuna bağlıdır. “Kullanmakta” diyoruz çünkü daha özel mülkiyet yoktur. İlerde özel mülkiyet ortaya çıktığı zaman üretim araçlarına “sahip” olanların toplumda en etkili ve güçlü kişiler olduğunu göreceğiz. Şimdi de ilkel toplumlarda dirlik ve düzenliğin nasıl sağlandığına bakalım. İlkel toplumda insanlar küçük kandaş (aynı kanı taşıyan; aynı aileden gelen) gruplar halinde yaşarlardı. Her grup kendi içinde barış zamanında grubun işlerini yönetmekle sorumlu birisini şef ve savaş zamanında söz sahibi olacak birini de askeri şef seçerdi. (Askeri şefin bazen hiç seçilmediği de olurdu). Şeflerin seçimine kandaş aile grubundaki bütün yetişkin kadın ve erkekler eşit haklar ile katılır ve içlerinde avda becerikli ve akıllı gördükleri birisini şef seçerlerdi. Zenginlik bakımından şeflerin kabilenin diğer üyelerinden hiçbir farkları yoktu. Kendisi halk tarafından seçilir ve istenildiği zaman bu görev kendisinden alınıp başkasına verilebilirdi. Bütün üyeler birbirlerine yardım etmek ve birbirlerini korumakla yükümlüydüler. Herhangi bir yabancının gruptaki birine saldırısı halinde onun öcünü hep birlikte alırlardı. Tek tek kişilerin meseleleri kandaş aile grubunun meselesi yapılır ve hep birlikte halledilir veya bir karara bağlanırdı. Böylece, kandaş aile grupları içinde bütün üyeler birbirlerinin karşılıklı özgürlüklerini korumakla yükümlü, kişisel haklarında eşit insanlardı; ne şefler ne de askeri şefler herhangi bir üstünlük iddiasında bulunabilirlerdi. Bu kandaş aile gruplarında grup içi evlenme yasak olduğundan, varlığını devam ettirebilmek için en azından iki aile grubu bir arada yaşar ve bir kabile (tribü) meydana getirirdi. Kabileler büyüdükçe, kandaş aile grupları iki ya da daha çok parçalara bölünüp çoğaldılar. Ve kandaş gruplardan bazıları birleşip “fratri” denilen kardeşlik topluluklarını meydana getirdiler. Kabile işlerinin yürütülmesi için her kandaş grubun şefleri ve askeri şefleri bir araya gelerek bir “kabile konseyi” meydana getirirlerdi. Konsey herhangi bir konuda karar alacağı zaman, bütün kabile de oturumda bulunabilirdi ve hepsinin söz hakları vardı. Ancak özellikle önemli meselelerde nihai kararı “Kabile Konseyi” verirdi. Nüfusun artması ve kandaş grupların çoğalması ile Kabile Konseyi’ni bütün kandaş grupların şefleri ve askeri şefleri değil, sadece seçilen bazı kandaş grupların şefleri meydana getirmeğe başladılar. Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi ilkel komünal toplumda bugün anladığımız şekilde devlet yoktur. Hükümetsiz, jandarmasız, polissiz her şey düzenli bir biçimde gitmektedir ve yönetimde üyelerin eşit hakları vardır. Ancak bunun böyle devam etmesine de imkân yoktu. Çünkü “devlet” dediğimiz organ da üretici güçlerin seviyesine ve üretim ilişkilerine bağlıdır. Üretim araçları geliştikçe üretim ilişkileri değişir ve değişen üretim ilişkileri de yep-

yeni bir örgütlenmeye yol açar. Nitekim ilkel toplumun örgütlenmesi de “kabile” ve “kabile konsey”inden öteye geçmedi. Şimdi, bunun nedenlerini görelim. C) İLKEL TOPLUMDA GELİŞMELER 1. İş Aletlerinin Gelişimi ve İş Konularının Artışı: İlk insanların ihtiyaçları arttıkça iş aletlerini geliştirdikleri ve bunun sonucunda ilk sosyal iş bölümünün ortaya çıktığı yani tarım ve hayvancılıkla uğraşanların birbirlerinden ayrıldıklarından bahsetmiştik. Bu durum hayvancılıkta ve tarımdaki gelişmeler sonucunda ortaya çıkmıştır. Tarımda, madeni aletlerin kullanılması, bentlerin yapılması, su kanalları açılması, suyu biriktirmek için sarnıçların kullanılması ile tarımsal üretimde artış oldu. İnsanlar her yıl kendilerine daha fazla zahire (Zahire: Ambara konup saklanan yiyecek) sağlamaya başladılar. Tarıma fazla elverişli olmayan dağlık arazilerde de hayvancılık gelişti. Böylece, daha önce aile yapısından bahsederken ortaya koyduğumuz gibi insanlar arasında ilk defa yaptıkları işe göre bir işbölümü ortaya çıktı. Tarımla uğraşanlar bu iş üzerinde uzmanlaşarak çiftçi oldular ve bu sıralarda toprağın işlenmesi için çekim hayvanlarından yararlanılmaya başladı. Çobanlar da hayvan yetiştirmekte uzmanlaştılar; koyun, keçi, domuz, eşek, inek gibi hayvan türlerini evcilleştirdiler. Daha sonraları, üretici güçlerdeki gelişmeler ve özellikle bazı metallerin alet yapımında kullanılmağa başlanması ile çömlekçilik ve dokumacılık doğdu. Böylece, bütün topluluk için gerekli iş aletleri yapan zanaatkârlar tabakasının ortaya çıkmasıyla ikinci sosyal iş bölümü gerçekleşmiş oldu. 2. Kabile-İçi ve Kabileler-Arası İşbölümü ve Mal Değişimi: İlkel toplumda zanaatkârların ortaya çıkışı tesadüfî değildi. İş aletlerinin gelişmesi ile emeğin verimliliği oldukça yükselmişti. Artık insan eskiden bir gün çalışarak elde ettiği ürünü şimdi daha az bir vakit harcayarak elde edebiliyordu. Kabile içinde herkesin tarımla ya da herkesin hayvancılıkla uğraşmasına ihtiyaç yoktu. Toplumun yaşaması için gerekli olan yiyecek maddeleri bir kısım insanların çalışması ile yeterince üretilebiliyordu. Kişilerin ya da kabilelerin değişik işlerle uğraşması, yani bazı kabilelerin tarımda, bazılarının hayvancılıkta ileri gitmeleri, bazılarının da iyi çömlekçi veya dokumacı olması yeni bir şey ortaya çıkardı. Bu da üretilen malların kişiler ya da kabileler arasında değişimi idi. Özellikle ikinci sosyal işbölümü bu değişim faaliyetlerine hız kazandırdı. O zamanlar daha para yoktu. İlk önceleri insanlar arasında eşyaları değiştirme, doğrudan

Kardelen Eği�m Programı 7


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ doğruya trampa (takas) şeklinde oluyordu. Bez dokuyan kişi, çanak çömlek yapan birisinden aralarındaki anlaşmaya göre belirli bir miktar bez karşılığında bir iki çanak çömlek alıp gidiyordu. Tabii ki bu iki insanın mallarını değiştirirken düşündükleri bir şey vardı. O da, bu malların üretilmesinde sarf ettikler emekti. Çömlekçi, dokumacının, o bezi dokurken ortalama olarak ne kadar zamanlık bir emek harcadığını biliyordu. Dokumacı için de durum aynıydı. Ve bunları konuşarak malların değeri üzerinde bir anlaşmaya varıyorlardı. Demek ki burada değer, insan emeğinin o mallarda şekil bulmuş hali oluyor. İnsanlar, malların değerini aşağı yukarı içinde taşıdığı insan emeğine göre tayin etmeğe çalışıyorlardı. Ancak, üretimin artması ve kişilerin tüketebilecekleri miktarın üzerinde ürün üretmeleri değişimin düzenli bir şekle sokulmasını gerektirdi. Bu durumda, bütün malların değeri belirli bir mala göre tayin edilmeye başlandı. Bu, bazı toplumlarda koyun, bazılarında ise kürk gibi şeyler oluyordu. Örneğin: Bir çanak = Bir koyun Bir kürk = İki koyun gibi. Demek ki iki kürk ve iki çanak istediğimizde altı tane koyun vermemiz gerekecek. D) İLKEL KOMÜNAL TOPLUMUN YIKILIŞI VE KÖLECİ TOPLUMA GEÇİŞ 1) Emeğin Verimliliğinin Artışı ve Özel Mülkiyetin Ortaya Çıkışı: Bütün bu gelişimler ve değişiklikler, yani emeğin verimliliğinin gittikçe artması sonucunda toplumun üyelerinin geçinmeleri için gerekenden daha fazlasını üretmeleri, ilkel komünal toplumun düzenini bozdu. Artık ihtiyaçlarını sağlamak için toplumun bütün üyelerinin hep birlikte, aynı işi yapması ve üretim araçlarına ortaklaşa sahip olması gerekmiyordu. Toplumun her üyesi kendi başına yaşaması için zorunlu olan şeyleri üretebiliyordu. Toprağın sabanla sürülmesi, yerin çapa ile kabartılması yani bu işleri yapmak için gerekli araçların ortaya çıkmış olması artık birçok kişinin çabalarının birleştirilmesini gerektirmiyordu. Bunun sonucunda ilk önce ev işlerinde kullanılan aletler, sürü hayvanları ve konut gibi şeyler bütün topluluğun değil, ailelerin mülkü olmaya başladı. Böylece özel mülkiyet ortaya çıktı ve giderek toprak gibi ortak servetlerin de aleyhine genişlemeye başladı. Özel mülkiyetin ortaya çıkışı ile ailenin malları miras yoluyla çocuklara geçmeye ve eskiden eşit olan toplum üyeleri arasında servet eşitsizlikleri görülmeye ve gittikçe artmaya başladı, işte bütün bunlar insan üzerindeki mülkiyeti de ortaya çıkardı.

2) Ölümden Kurtulan Esirin Boynuna Kölelik Zincirinin Geçişi: Daha önce de belirttiğimiz gibi, ilkel komünal toplumda insanlar ancak hep birlikte çalışırlarsa ihtiyaçlarını karşılayacak kadar ürün üretebiliyorlardı. Bundan dolayı fazla insana da ihtiyaç yoktu, çünkü insan ürettiğinden daha fazlasını tüketecekti. Bunun için de savaş esirleri çoğunlukla öldürülürdü. Ama şimdi durum öyle değildi. İş aletleri gelişmişti. İnsan, bu aletleri kullanarak tükettiğinden çok daha fazlasını üretebilirdi. Savaş esirlerini öldürmeyip, köle yapmak, yani onları çeşitli işlerde çalıştırıp, emeklerini sömürmek işte bu şartlar altında ortaya çıktı. Böylece ilkel komünal toplumda var olan, toplumun bütün üyelerinin ortaklaşa ve kardeşçe yaşamaları hükümsüz hale geldi. Özgür üreticilerin yanında başkaları yararına üretimde bulunan köleler ortaya çıktı ve köle emeği bir zenginlik kaynağı oldu. Burada, şunu aklımızdan çıkarmayalım: İlkel komünal düzenden köleci düzene geçiş, toplumların gelişim kanunlarına uygun, normal bir şeydi. Üretim araçları öylesine gelişmişti ki, komünal toplumun üretim ilişkilerinin sınırları içinde çalışılamazdı. Bazı ailelerin ve kişilerin kendilerinin iş aletleri vardı. Bu aletlerle, kendi ihtiyaçlarını sağladıktan başka, daha fazlasını da üretme imkânlarına sahiptiler. Bunu başkalarıyla paylaşmayı isteyemezlerdi, isteyebilecekleri ve zorunlu olan tek şey başkalarının da emeğini sömürüp, daha fazla ürün yaratabilecekleri bir düzendi. Bunun içindir ki köleci üretim biçimine geçildi. Ve köleci üretim biçimi, sömürüyü getirmesine rağmen, nüfusun büyük bir kısmını sadece kol gücüyle çalışmaktan kurtardığı, fikir alanındaki çalışmalara imkân verdiği için, yine de ilkel komünal toplumdan daha ileri bir düzendi.

Kardelen Eği�m Programı 8


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ

IV. KÖLECİ ÜRETİM BİÇİMİ

A) KÖLECİ TOPLUMDA ÜRETİM ARAÇLARI VE ÜRETİM İLİŞKİLERİ İlk köleci devletler M.Ö. 4000 ve 2000 yıllarında Asya’da (Mezopotamya, Hindistan ve Çin’de) görüldüler. M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllarda Orta Asya köleci devletleri, M.Ö. 8. ve 6. yüzyılda ise Avrupa köleci devletleri (Yunanistan ve Roma) ortaya çıktı. İlkel komünal toplumda üretim araçları ortaklaşa kullanıldığı, birlikte çalışılıp elde edilen ürünler eşit olarak üleşildiği ve toplum meselelerinin halledilmesinde herkes söz sahibi olduğu için, bireylerin eşit ve özgür olduğunu söylemiştik. Köleci toplumda ise herkesin eşit olmasını bekleyemeyiz. Çünkü artık üretim araçları ortaklaşa kullanılıp, ortak bir çalışma yapılmamaktadır. Yani, köleci toplum sınıflara ayrılmıştır. 1) Köleci Toplumda Sınıflar Burada biz “sınıf” derken üretim veya üleşim işlemi sırasında üretim araçlarına sahip olup olmamanın ortaya çıkardığı büyük insan gruplarını anlıyoruz. Toprak, toprağı işlemekte kullanılan araçlar, hayvanlar vs. gibi şeylerin tümü kişilerin veya ailelerin değil de tüm toplumun ortak mülkiyetinde ise kimsenin diğerine üstünlüğü olamaz ve böyle bir toplumda “sınıf” denilen şey olamaz. Sınıf, ancak özel mülkiyet olan, yani kişilerin üretim araçlarına kişi ve/veya aile olarak sahip çıkabilecekleri ve böylece servet farklılıklarının meydana geleceği bir toplumda gerçekleşir. Özel mülkiyete yer veren böyle bir üretim biçiminde de üretim araçlarına sahip olan kişiler toplum içinde aldıkları yerin farklı oluşuna dayanarak,

üretim araçlarına sahip olmayan diğerlerinin emeğine el koyabilirler. Yani bu kişileri kendileri için işe koşup gittikçe servetlerini artırırlar. Demek ki sınıflar, emeğin toplumsal örgütlenmesinde oynadıkları role ve bunun sonucunda meydana gelen toplumsal servetten aldıkları payın büyüklüğüne göre birbirlerinden ayrılan insan gruplarıdır. Örneğin, köleci toplum temelde iki sınıftan meydana gelmiştir: 1. Her çeşit üretim aracından yoksun olup, efendilerinin kendilerine sağladığı bir lokmacık azık karşılığında ona bütün emeğini vermek zorunda olan köleler. 2. Emeklerini sömürdükleri kölelere ve diğer üretim araçlarına sahip bulunan köle sahipleri. Köleci toplumda, bu sınıflardan başka, bir de kendi üretim araçlarına sahip emekçiler vardır. Bunlar ne köle sahibidirler ne de köle. Bunlar kendi topraklarında ya da dükkânlarında çalışan özgür kişilerdir. Bunların çoğunun işletmeleri, zamanla geçimlerini sağlayabilmek için köle sahibine borçlandıklarından yıkılmış ve kendileri de köle olmuşlardır. Zenginleşmeyi başarabilen küçük bir bölümü ise efendi durumuna geçmişlerdir. Ancak, hem ufak çapta üretim araçlarına sahip, hem de kendi emeği ile çalışan böyle bir grup küçük mülk sahibi; sadece köleci üretim biçimine özgü değildir. Bunlar köleci üretim biçiminden sonraki toplumsal üretim biçimlerinde de her zaman var olmuşlardır. Örneğin, bugünün küçük toprak sahibi köylüleri, kasaba ve şehirlerdeki ufak zanaatkârlar böyle bir gruptur. Burada şunu açıkça belirtelim ki, sınıflar, sömürü olan bir toplumda ortaya çıkarlar. Ancak, üretici güçlerin gelişmesi insana, ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli olandan daha fazlasını üretmek, yani artık ürün dediğimiz şeyi üretmek imkânını verirse sınıflar ortaya çıkar.

Kardelen Eği�m Programı 9


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ Artık ürünü yaratanlar (üretenler) ile artık ürüne sahip çıkanlar ayrı ayrı, sınıflar oluştururlar. 2) Köleci Toplumda Devlet ve Devletin Görevleri: Köleci toplumda, köle sahipleri yani zenginler ve sözü geçen kişiler, yavaş yavaş topluluğun silahlı güçlerini de ellerine geçirdiler. Efendiler, ancak sürekli bir baskı kurarak toplumun üretim araçlarına sahip olmayan üyelerini kendi yararlarına kullanabiliyorlardı. Toplumun geri kalanına hiçbir hak tanımayarak, itaat etmeyenlere de çeşitli işkenceler yaparak onları doymak bilmez aç gözlülüklerini tatmin etmeye zorlayabiliyorlardı. Bu baskı kurumu neticede “devlet” haline geldi ve ilkel komünal toplumun hükümetsiz, polissiz, jandarmasız, kardeşlik ve eşitliğe dayanan toplum düzeni sona erdi. Özel mülkiyetin ortaya çıkışı sonucunda bireylerin politik hakları da sahip oldukları toprak ve diğer üretim araçlarına göre belirlenmeye başlandı. İlkel komünal toplumda kandaş aile gruplarının seçtiği şeflerin bir Kabile Konseyi meydana getirdiklerini söylemiştik. Kabilenin çoğalması ile kabilelerden “seçilen kişiler” toplanarak Konseyi meydana getirmeye başladıkları zaman, ilkel toplum çözülme yolundaydı. Özel mülkiyetin ortaya çıkması ile birlikte bu Konseyi meydana getirenler de sahip oldukları toprağa ve bu topraktan elde ettikleri ürünün miktarına göre aralarında “sınıflara” ayrıldılar. En fazla toprağa sahip ve en çok ürün elde eden sınıflar en yüksek görevlere getirildiler ve toplumun yönetiminde en fazla söz sahibi oldular. Kandaş grupların yasası ancak hiçbir zıtlığa yer vermeyen, çıkarları aynı olan kişilerin yer aldığı bir toplumda geçerli idi. Şimdi ise toplumda çıkarları değişik olan sınıflar yer almakta idi ve kişiler için hangi kandaş grubun üyesi olduğu değil, hangi sınıftan olduğu önemli olmaya başladı. Böylece, iş aletlerinin gelişimi sonucunda işbölümünün ve verimliliğinin artması ile özel mülkiyetin ortaya çıkışı, toplumu sınıflara ayırdı ve toplumun sınıflara ayrılışı, yönetimde eşit hakları da yıkarak, “devlet”i ortaya koydu. Demek ki devlet, üretim araçlarının artık ürün yaratılabilecek bir seviyeye geldiği, yani sömürü olan bir toplumda ortaya çıkan ve esas itibarı ile en güçlü sınıfın devletidir. Sömürücü her sınıfın sömürdüğü sınıflar üzerinde baskısını devam ettirebilmek için devlete ihtiyacı vardır. Birçok kişiler, devletin, sınıfların ve kişilerin özel menfaatlerinin üstünde olduğunu söylemişlerdir. Eğer “devlet” sınıfların dışında ve toplumdaki herkesin menfaatini koruyan bir kurum ise, o zaman toplum dışında bir yere dayanması gerekir. Fakat gördük ki devlet, topluma toplum dışından verilmiş bir güç değil-

dir. Devlet, belirli bir gelişim aşamasına ulaşmış olan toplumun ürünü olmuştur. Zıt ekonomik çıkarlara sahip olan sınıfların yer aldığı toplumda (örneğin kölelerin ve köle sahiplerinin ekonomik çıkarları birbiri ile çelişir; köle, kölelikten kurtulmak ister; kölenin hür olması ise köle sahibinin artık ürün elde edememesi demektir) bu sınıflar verimsiz bir mücadele içinde birbirlerini ve toplumu eritip, bitirebilirler. Bunun için, görünüşte toplumun üstünde yer alan, çatışmayı hafifletmesi, “düzen” sınırları içinde tutması gereken bir güce ihtiyaç duyulmuş ve bu güç “devlet” olmuştur. Böylece devlet sınıf zıtlıklarının ortasında ve zıtlıkları bir yere kadar frenlemek ihtiyacından doğmuştur. Sömürü olan bir toplumda başkaldırması beklenenler daima sömürülenler ve bunu engellemek isteyen sömürücüler olduğuna göre devlet, kural olarak ekonomik bakımdan hâkim olup bu sayede politik hâkimiyet de kazanmış olan sınıfın devletidir. Bundan ötürü köleci toplumda da devlet, köleleri boyunduruk altında tutmak isteyen köle sahiplerinin devleti olmuştur. Bu durumda köleci devletin görevleri neler olabilir? Köleci devletin ilk görevi kölelere baskı yapmak olmuştur. Bunu çıkardığı kanunlar ile yapmıştır. Esasen kanunlar, üretim araçlarına sahip olanların çıkarlarını onların iradelerinden bağımsız olarak temsil edebilmek için meydana getirilmiştir. Örneğin, M.Ö. 2000 yıllarında bugün Irak’ın yer aldığı topraklar üzerinde kurulmuş olan Babil Krallığı köleci bir devletti. Bu devletin Kralı Hammurabi’nin çıkardığı kanunlar da bu çeşit kanunlardı. Bu kanunlar, köle sahiplerinin mülkiyetine karşı gelenlere çok ağır cezalar verdirtmiş, kölelere ise hiçbir hak tanımamıştır. Örneğin, bir kölenin öldürülmesi halinde, kölenin ailesine hiç bir şey sağlanmıyor fakat kölenin sahibine yeni bir köle veriliyordu. Devletin ikinci görevi olan topraklarını genişletmek ve bunun için de birçok savaşlara girmek istemesinin nedeni de fetih ettiği ülkeleri yağma etmek, onların halkını haraca bağlamak veya köleleştirmekti. Yani savaşlar içteki sömürünün dışa olan uzantılarıydı. Devlet konusunda şunu açıkça ortaya koymak gerekir. Bizim için önemli olan ve üzerinde durulması gereken devletin şekline ait meseleler yani devletin Krallık, Cumhuriyet, şu veya bu olduğu değildir. Her şeyden önce devletin niçin var olduğunu bilmemiz ve gücünü hangi sınıfın çıkarları lehine ve hangi sınıf (ya da sınıfların) çıkarları aleyhine yürüttüğü üzerinde durmamız gerekir. 3) Köleci Toplumda Zanaatçılık ve Ticaret: Köleci toplumda zanaatçılık çok ilerledi. Yatay dokuma tezgâhlarının yerini dikey dokuma tezgâhlan aldı. Saban mükemmelleştirildi. Camcılık, tuğlacılık ve inşaat-

Kardelen Eği�m Programı 10


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ çılık gelişti. Su hazneleri ve sulama sistemleri yapıldı; deniz ticareti gemi inşaatını, savaşlar da silahları geliştirdi. İlkel komünal üretim biçiminde, toplumda yetiştirilen bir ürünün veya imal edilen bir malın para gibi ele alınıp, değişimin buna göre yapıldığını görmüştük. Zamanla bu ürünlerin yerini kıymetli madenler aldı. Bu madenler ilk önceleri külçe halinde kullanılıyor ve her alışverişte bunları tartmak, parçalamak ve ne kadar verileceğini tespit etmek çok güç oluyordu. Ayrıca, köleci toplumda ticaretin gelişmesi ile üretime katılmayan ve sadece malların alışverişi ile uğraşan kimseler, yani tüccarlar (bezirgânlar) ortaya çıkmıştı. Bu tüccarlar ülke ülke dolaşıyor, bazen çok uzaklara gidiyorlardı. Bu uzak ülkelerde mallarını satabilmeleri için değişimde kolaylık sağlayacak bir araca ihtiyaç vardı. Ve böylece, madeni paralar ortaya çıktı. Artık, malların değişimi değiş tokuş yoluyla olmuyor, kişiler mallarını para karşılığı satıyorlardı. Böylece, ürünlerin değeri para ile ölçülmüş oluyordu. Tüccarların ortaya çıkması ile üretim ticari bir özellik kazandı. Kişiler mallarını satmak için üretmeğe başladılar. Zanaatçılar ve tacirlerin mallarını satabilmek için toplandıkları yerlerde şehirler meydana geldi. İşte, bugün Müslümanların ziyaret ettiği Mekke şehri de daha o zamanlarda bir su kaynağı yakınında kurulmuş bir ticaret merkezi idi. Ticaretin artması, servet eşitsizliklerini büsbütün arttırdı. Fakirler hayatlarını sürdürebilmek için zenginlerden ödünç olarak iş aletleri ve para alıyorlar ve borçlarını ödeyemeyince de köle haline geliyorlardı. Öte yandan, zenginler de tefeci haline gelmeğe başladılar. Bu tefecilerin işi para biriktirmek ve sonra bu parayı faizle ödünç vererek büyütmekti. Yani para, yavaş yavaş daha fazla para yaratmak, kendi kendisini büyütmek için bir araç oluyor, tefeci sermaye ortaya çıkmaya başlıyordu. B) KÖLECİ TOPLUMUN YIKILIŞI VE FEODAL TOPLUMA GEÇİŞ 1) Sınıf Mücadelesi: Üretimin birbiri ile çelişen sınıflar doğurduğu andan itibaren bütün sosyal gelişme, sınıflar arasındaki mücadele vasıtası ile olur. Mevcut üretim ilişkilerini çıkarlarına uygun bulan sınıflar bunların öylece devamını isterken, ezilen sınıflar da mevcut düzeni değiştirmek için çalışırlar. Köleci toplumda da, servet eşitsizliği arttıkça, sınıflar arası uçurum büyümeğe ve sınıflar arası kavgalar baş göstermeye başladı. Ekonomik durumları ve çıkarları birbirleriyle çelişen sınıflar, aralarında mücadeleye başladılar. Köleler efendilerine başkaldırdılar. Ancak, gerekli disiplinleri yoktu, örgütleri yoktu. Karşılarında ise ordu-

suyla, silahlarıyla efendileri ve onların adamları vardı. Kölelerin mücadele biçiminin kaba ve ilkel olması zorunlu idi. Köleler ancak mecburi çalışmaya karşı pasif direnme gösterdiler. Efendilerinin malikânelerinden kaçtılar, başıbozuk asi çeteleri meydana getirdiler ve tek tük olarak da kolektif ayaklanmalara giriştiler. Kölelerin dağınık olmalarından, tutarlı bir mücadele için gerekli olan örgüt ve örgüt disiplininden yoksun olmalarından ötede, henüz o çağda insanın insan tarafından sömürülmesini ortadan kaldıracak şartlar gelişmemişti. Bundan ötürü kölelerin mücadeleleri umutsuzdu. Bundan ötürü kalıcı zaferler kazanamadılar ve hâkim sınıflara yenildiler. Peki, insanın insan tarafından sömürülmesini ortadan kaldıracak şartlar nelerdir ve bunlar nasıl gelişir? İnsanın insan tarafından sömürülmesinin ortadan kalkması için üretici güçlerin belirli bir seviyeye gelmesi gerekir. Bu öyle bir seviye olacaktır ki, biraraya getirilen iş aletleri yüzlerce işçinin birarada çalışmasını gerektirecektir. Üretimin sosyalleşmesi ile yan yana bulunan üretim araçlarının özel mülkiyeti sonucunda milyonlarca kişinin biraraya gelerek yarattıklarına birkaç kişi tarafından el konulacaktır(İlerde kapitalist üretim biçimini anlatırken bunu daha açık olarak ortaya koyacağız). İşte bu şartlar altında üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çatışma ortaya çıkar ve gittikçe keskinleşir. Ta ki insanın insan tarafından sömürülmesine son veren bir toplum biçimi ortaya çıkıncaya kadar. Ancak, daha önce de gördüğümüz gibi, köleci toplumda üretici güçler, yani iş aletleri ve iş konuları henüz birçok işçinin birarada çalışmasına imkân verecek kadar gelişmemişti. Üretici güçlerin, ulaştırma ve haberleşme araçlarının henüz ilkel sayılabilecek bu seviyesinde kölelerin disiplinli bir mücadele için örgütlenecek tekniklere ve bilgiye sahip olamayacakları açıktır. Köleler her şeyden önce bundan dolayı hâkim sınıflara yenildiler. Ancak onların mücadeleleri emekçi sınıfın bağımsızlığı uğruna verdiği ilk mücadeleler olarak emekçi yığınların devrimci mücadelesinin temelini atmış oldu. İşte bunun için köle isyanlarını bilmek ve bunların en önemlilerinden birinin lideri olan ve köleci Roma toplumunda bundan iki bin yıl önce ilk köle isyanı yürüten Spartaküs’ü tanımak, onun egemen sınıflara nasıl yiğitçe başkaldırdığını ve niye yenildiğini öğrenmek gerekir. 2) Köleci Üretim Biçiminin Krize Girişi: a) Köle Emeğinin Düşük Verimliliği. Kölelerin mücadeleleri zaferle sonuçlanmasa da köleci toplum kalıcı değildi. M.S. l. ve 2. yüzyıllarda büyük toprak sahipleri, çalışmalarının sonucu ile hiçbir şekilde ilgilenmeyen kölelerin üretime zarar verdiğini gördüler. Üretim araçlarına sahip olmayan ve ne kadar çalışır-

Kardelen Eği�m Programı 11


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ sa çalışsın, bir lokma ekmekten fazlasını alamayan köle, pek tabii ki, ne yaparsa yapsın, kendisine birşey getirmeyeceğini bildiği için, yaptıklarını dikkatli yapmıyor, iş aletlerini de pek titizlikle kullanmıyordu. Efendiler, kölelerin bu durumunu görünce, onları iyi çalışmaya zorlamak için köleleri gözetecek kişiler tutma yoluna gittiler ki, bu da üretimi pahalılaştırmaktan başka işe yaramadı. İşte bu arada, fakirleşmiş, özgür köylüler ve azat edilen köleler efendilerinin mülkünün bir parçasında çalışma hakkını elde edip, karşılığında efendilerine ürettiklerinden pay vermeğe başladılar. Kendilerinin olan bir toprak üzerinde çalıştıklarından bu kişiler çalışmalarının sonuçlarından kendileri yararlanıyorlar ve bundan dolayı daha titizlikle çalışıyorlardı. Bu özgür “yarıcılar” bundan ötürü efendilerin de işine gelmeğe başladı. Böylece, köle emeğinin düşük verimliliği, köle sahiplerini köleleri azat etmeğe yöneltti. Yeni ortaya çıkan bu tarımcılar artık köle değildiler, fakat özgür çiftlik sahipleri de değillerdi. Topraklarına bağlındılar ve o toprakları terk edip, başka bir yere gidemezlerdi. Köleler gibi alınıp, satılamazlardı. Ancak, toprağa bağlı oldukları için toprak satıldığı zaman, onlar da satılmış veya alınmış olurlardı. Yani, kişilerin kölesi olmaktan çıkmış, bu sefer de toprağın kölesi olmuşlardı Görüldüğü gibi bu yeni bir ilişki idi ve köleci toplumun içinde gittikçe gelişti. b) Zanaatkârların Ağır Vergi Yükü. Köleci toplumda kölelerin genellikle savaşlar ve başka ülkelerin fethi sonucu, oraların halklarının köleleştirilmesi ile elde edildiğini söylemiştik. Köleci devlet, yaptığı bu fetihlerde büyük çapta zanaatçıların vergileri ile destek görmekte idi. Devlet, köle emeğinin verimsizliği ve üretimin düşmesi sonucunda şehirlerdeki zanaatkârların üzerine bindirdiği vergiyi de büsbütün arttırdı. Şehirlerdeki zanaatkârlar gittikçe fakirleşmeye ve devlet için gerekli olan vergileri eskisi kadar sağlayamamağa başladılar. Köle sağlamak için girişilen savaşlar kaybedilmeğe başlandı ve üretimde genel bir düşüş oldu. Üretim düştüğü için, iktisadi ve askeri gücünü kaybeden devlet, savaşları kazanamaz oldu. Bildiğimiz gibi savaşlar köleci devletin aynı zamanda ucuz köle elde etme yoluydu. Bu kaynağın da böylece kuruması köleci devleti büsbütün sarstı. Bütün bunlar, köleci toplumun yıkılmasına ve köleci toplumun bağrında toprağa bağlı köylülerin doğuşu ile feodal toplumun gelişmesine yol açtı. Şimdi feodal üretim biçimi ve üretim ilişkilerine geçmeden önce, ilkel komünal toplumdan çıkışlar hep köleci mi idi, yani dünyanın her yerinde ilkel komünal toplumları köleci toplumlar mı takip etti, birkaç sözle bunun üzerinde duralım.

C) İLKEL, KOMÜNAL TOPLUMDAN KÖLECİ OLMAYAN ÇIKIŞLAR: İlkel komünal toplumdan çıkışlar her toplumda ve dünyanın her yerinde aynı şekilde olmamıştır. Yani ilk sınıflı toplumun tek biçimi köleci üretim biçimi değildir. İlkel komünal toplumdan sınıflı topluma geçişte üretimin nasıl bir biçim alacağını, o toplumda yapılacak olan tarımın niteliği, tarım için gerekli suyun durumu, o toplumun yer aldığı bölgenin iklim şartlan, toplumun geçirdiği tarihi deneyler, göçler ve yerleşim özellikleri ve daha birçok şartın birarada bulunuşu etkiler. Örneğin, büyük sulama tesislerini gerektiren iklim şartlarına sahip yerlerde ve özellikle sulu tarım (pirinç gibi) yapılan bölgelerde, küçük komün birimleri için bu işleri yapacak bir büyük birlik, yani kuvvetli bir devlet gerekmiştir. Küçük komünal birimler artık üretimlerinin bir kısmını bu devletin savaş, dini merasim vs. gibi çeşitli giderlerine ayırmakla görevlendirilmişlerdir. Toprağın, üretim araçlarının ve bir bakıma genel olarak halkın sahibi devlettir ve bu merkezi otorite karşısında hemen hemen herkes köle durumundadır. Komünlerde tarım ve zanaatın birbirine yeten bir birliği vardır. Yani komünler kapalı birer kutudur. Kendileri için gerekli olan şeyleri üretirler ve üretilen şeyler komün içinde tüketilir. Şehirler dış ticarete elverişli olan yerlerde meydana gelirler ve ekonominin bir parçası değildirler. Görüldüğü gibi, bu toplum sınıfsız bir toplum değildir, çünkü üretimi yapan kişilerin dışında, artık ürüne sahip çıkan hükümdar ve hükümdarın adamları türemiştir. Bunlar üretimi yapan, kişilerin sağladığı artık ürünle yaşamaktadırlar. Ancak hükümdar ve adamları dışında artık ürünle geçinen kişiler olmadığına, yani, köleci üretim biçiminde olduğu gibi, üretim araçlarına sahip olabilen ve bunun sonucunda üretim araçlarına sahip olmayanları köle olarak çalıştıran kişiler bulunmadığına göre “sınıflar” da köleci toplumda olduğu gibi açık seçik ortaya çıkmış değildir. İlkel komünal toplumun zamanla değişime uğramış bu biçimi Hindistan gibi bazı Asya toplumlarında görüldüğünden Doğu ya da Asya Üretim Biçimi adını almıştır. Dünyanın başka yerlerinde de yine tam manası ile ne köleci üretim ne de Asya Üretim tarzı olan Germen, Slav gibi başka üretim biçimleri de görülmüştür. Ancak bunlar üzerinde köleci üretim biçimi kadar bilgi yoktur. Köleci üretim biçimi ilkel toplumdan çıkışların hem en sık rastlananı, hem de hakkında en ayrıntılı bilgiye sahip olunanı olduğu için, biz burada sadece onun üzerinde durduk. Asya Üretim biçimini diğerlerinden ayıran en önemli özellik, en az dinamik bir yapıya sahip oluşu, yani feodal topluma geçişe en az müsait olan ve dıştan kuvvetli bir etki gelmedikçe kolay kolay bu geçişi yapamayacak bir toplum biçimi olarak tanımlanmasıdır. İlerde Osmanlı

Kardelen Eği�m Programı 12


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ toplum yapısını incelerken, Batı’lı ilim adamlarının niçin Osmanlı toplumu Asya Üretim biçimidir diye savunduklarını açıklamağa çalışacak ve bunun alt nedenleri üzerinde duracağız. D) KÖLECİ TOPLUMLARA BİR ÖRNEK: ETİ TOPLUMU VEYA HİTİTLER. Feodal üretim biçimine geçmeden önce, köleci üretim biçimine ait kısmı Anadolu’da yaşamış bir toplumu örnek olarak verip, bitireceğiz. M.Ö. 1900 - 1300 yılları arasında Anadolu’da yaşamış olan Hititler köleci bir toplumdur. Toprak, ufak miktarda serbest çiftçiler ve büyük çapta savaş sonucunda elde edilmiş olan kölelerin Krâl’ın malikânesinde çalışmaları veya ganimet olarak subaylara ve askerlere verilip onların arazileri üzerinde çalıştırılmaları ile işlenirdi. Kullanılan üretim aracı öküzlere çektirilen saban idi. Toplumdaki sınıflar şunlardan meydana gelirdi: 1) Köle Sahipleri Krallar, Rahipler, Prensler. 2) Küçük Üreticiler, Muharipler, Çiftlik Sahipleri, Zanaatkârlar. 3) Köleler Muharipler, Eti ordusunun kadrolarını meydana getirirdi. Gördükleri hizmetlere karşılık bunlara ekip, biçmek üzere, arazi verilirdi. Bunlar da sarayın topraklarını ellerinde, bulundurdukları için saraya aidat öderlerdi. Yolların korunması veya ayin yerlerinin tamiri gibi işlerde yine köleler çalışırdı. Kölelerin hepsinin durumu aynı olmayıp, efendilerinin mevkiine bağlı idi. Kaçak bir esiri tutup iade edene ikramiye verilirdi. Ancak esir hududu geçerse, efendisi artık onu isteyemezdi. Borç yüzünden köleliğe mahkûm olmuş bir insanın, alacaklısından azat edilmeği talep etmeğe hakkı vardı. Alacaklı bunda hiç birşey kaybetmezdi. Borçlu, aralarındaki sözleşmeyi yerine getirecek olan bir kimseyi kendi yerine koyabildiği zaman azat olunurdu.

Kardelen Eği�m Programı 13


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ

V. FEODAL ÜRETİM BİÇİMİ

A) FEODAL TOPLUMDA ÜRETİM ARAÇLARI VE ÜRETİM İLİŞKİLERİ Köleci toplumun bağrında gelişen feodalitenin ilk dönemi Avrupa’da 5. yüzyılda, Asya’da 3. - 5. yüzyıllarda başladı. Feodal ilişkilerin iyice yayılıp, geliştiği dönem ise Avrupa’da 11. - 15. yüzyıl, Asya ve Afrika’da ise 9. - 15. yüzyıllar arası olmuştur. 1. İş Aletleri Feodal dönemde demir işlerinin mükemmelleştirilmesi ile saban ve diğer tarım aletleri iyice yayıldı. Bunun sonucunda tarımsal üretimde bir artış görüldü ve özellikle bağcılık gelişti. Yel değirmenleri ortaya çıktı ve su değirmenlerine kanatlı çark eklenip, onlar da geliştirildi. 2. Feodal Ağa - Köylü İlişkileri Feodal toplumda başlıca üretim aracı olan toprak, feodal ağa denilen büyük toprak sahiplerinin elindeydi. Hür köylülerin kendilerine ait ve onlar tarafından işlenen topraklar da vardı. Fakat bunlara pek seyrek rastlanıyordu. Ağaların topraklarında üretilen her şey köylü emeğinin sonucu idi. Ancak bu köylüler, ağaya bağlı olmakla beraber, tamamiyle onun kölesi değillerdi. Köleler gibi pazarda alınıp satılmayan köylüler, toprağa bağlı oldukları için toprakla birlikte alınıp satılabilirlerdi. Yani işledikleri toprak el değiştirdiği zaman, onlar da efendi değiştirmiş olurlardı. Sömürü olan bütün toplumlarda yaratılan ürün, gerekli ürün ve artık ürün olarak ikiye ayrılabilir. Üretici (ve sömürülen) sınıfın kendisinin ve ai-

lesinin yaşaması için gerekli olan ürüne gerekli ürün ismi verilir ve bunun elde edilmesi için harcanan emek gerekli emektir. Üretim araçlarına sahip olan (sömüren) sınıfın üreticinin elde ettiği üründen kendisine mal ettiği kısım ise artık ürün ve buna harcanan emek de artık emek’tir. Artık ürünün gerekli ürüne olan oranı sömürünün derecesini tayin eder. Yani, yaratılan ürünün ne kadar fazlasına üretim araçlarına sahip sınıf el koyuyorsa, üretici o kadar fazla sömürülüyor demektir. Köleci üretim biçiminde gerekli emek ve artık emek açık seçik birbirinden ayrılmış değildir. Çünkü köle bütün zamanını köle sahibi için çalışmakla geçirir ve bunun neticesinde köle sahibinin kendisine yaşamını sürdürebilmesi için verdiği asgari geçim araçlarıyla yetinmekten başka çaresi yoktur. Feodal üretim biçiminde köylü, köle olmadığı için feodal ağanın onun üzerindeki hakkı yukarıda da belirttiğimiz gibi köle sahibinin köle üzerindeki hakkından çok daha sınırlı idi. Ayrıca köylünün belli şartlar altında topraktan yararlanma hakkı ve bazı hallerde üzerinde çok ufak çapta üretim yaptığı bahçesi vs. de vardı. Köylü, kendisine yararlanma hakkı verilmiş olan bu toprağı işler ve bu hakka karşılık da feodal ağa için belirli işler yapmakla veya elde ettiği ürünün belirli bir kısmını ağaya vermekle sorumlu tutulurdu. Böylece köylü, kendisinin ve ailesinin yaşaması için harcadığı emeğin (gerekli emek) dışında, kendi iradesi dışında kendisine yüklenmiş bir görev olan ağaya karşı sorumluluklarını yerine getirmek için emek (artık emek) harcardı. Peki, toprak ağası hiçbir iş yapmadığı, hiçbir üretici faaliyette bulunmadığı halde, nasıl olup da köylünün ya-

Kardelen Eği�m Programı 14


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ rattığı ürüne el koyabilmekte veya ondan kendisine hizmet etmesini isteyebilmektedir? Ağa bu hakkı sadece toprağın mülkiyetine sahip oluşunda bulmaktadır. Fetihler veya yağma yoluyla elde ettiği, ya da anadan babadan kalma serveti üzerinde köylünün emeğini sömürerek, onun yarattığı ürünün istediği kadarına el koymayı hak saymakta, hatta sırasında köylüden en gerekli şeylerini de çekip alabilmekte, onu yoksullaştırmaktadır. İşte, ağanın köylüden aldığı artık ürün, feodal rant dediğimiz şeyi meydana getirir. Böylece, feodal rant, köylünün, ağanın kendisine kullanım hakkını verdiği toprağa ve diğer üretim araçlarına karşılık ağaya ödediği bir çeşit kiradır. Toprağa bağlı köylü, bu rantı aşağıda açıklayacağımız gibi değişik şekillerde ödemiştir. Feodal ağaların toprakları üzerinde üretim bir tek amaç gütmüştür: Ağanın ve çevresinin ihtiyaçlarını karşılamak. Ağanın ve köylülerin zanaat eşya ihtiyacı da köy zanaatçıları tarafından yine mahalli üretimle karşılanmıştır. Bundan dolayı da feodal üretim biçiminde üretim geniş pazarı olmayan ve genellikle köy topluluğunun kendi ihtiyaçları için yapılan üretimdir. Biz buna kullanım ya da tüketim için üretim diyoruz. İşte üretim çevrenin ihtiyaçlarını sağlamak için yapıldığı ve dışarı ile ilişkiler fazla olmadığı için feodal toplumda, özellikle başlangıçta kapalı köy ekonomisi hâkimdir. İşte üretim araçlarının, köleci toplumlardakinden üstün olmakla birlikte yine basit denilebilecek ve ancak tüketim için üretime elverişli olan bir seviyede oluşu, feodal ağaları doğrudan doğruya üretici ile karşı karşıya getirmiş ve onların emeklerine zorla sahip çıkmalarını gerektirmiştir. Ancak artık köylü, bir köle gibi, üretim araçlarına sahip olan sınıfın malı değildir. Feodal ağa köylüye üretim araçlarına sahip olduğu için istediği şeyi yaptırabilir. Fakat ağanın da üretimden pay alabilmek ve bu payı gittikçe arttırmak için köylülerin kendisi için çalışmalarına ihtiyacı vardır. Artık kendi malı (kölesi) olmayan ve kapalı köy ekonomisi içinde yüzyüze ilişkiler içinde bulunduğu köylüleri daha fazla ve daha iyi çalıştırmak için ağa da birtakım görevler yüklenmek zorunda kalmıştır. Bunlar, çevrenin asayişini temin etme, köylülerin bazı dertlerini halletme, aralarında çıkan anlaşmazlıklara bir çözüm bulma ve bazı hallerde bölgede adaletin (mahkemelerin) görevlerini yerine getirme gibi sorumluluklardır. Bu durumda feodal ağa köylünün «babası» haline gelir ve sömürüsü gizlenmiş olur. Sömürü, babaya yapılan ve babanın hak ettiği bir hizmet görünümünü kazanır. Şimdi ağanın köylüden talep ettiği kiranın ve hizmetlerin ne şekillerde olduğunu, yani feodal rantın biçimlerini görelim. 3) Feodal Rant Biçimleri:

a) Angarya veya İş Rant Rantın bir çeşidi «angarya» olmuştur. Yani köylü kendi ihtiyaçlarını karşılamak için kendisine verilen toprakta çalışmaktan başka, bir de senenin belirli zamanlarında ağa için çalışmak zorundadır. Örneğin, ağanın toprağında çalışmakta, ağanın hayvanlarına çobanlık etmekte ve ağa için diğer çeşitli işlere koşmaktaydı. Köylünün bu hizmetlerine karşılık ağa ona hiçbir şey vermemekteydi. Onun için rantın bu biçimde ödenmesine «angarya» diyoruz. a) Ürün Rant Rantın diğer bir şekli de ürün ranttır. Tarım tekniği ilerledikçe ve köylü emeğinin verimliliği yükseldikçe, ağalar giderek rantı bu biçimde almağa başladılar. Yani köylü, çeşitli angaryalar yanında yetiştirdiği ürününün belirli bir kısmını karşılıksız olarak ağaya vermek zorunda bırakılıyordu. Daha ilerde inceleyeceğimiz Osmanlı İmparatorluğu devrinde köylünün yetiştirdiği ürünün % 10’unu tımar sahibine «aşar» adı altında vergi olarak vermesinin bu cins bir rant olduğunu göreceğiz. b) Para Rant Ticaretin gittikçe daha fazla gelişmesi, zanaatkarların çoğalması ve şehirlerin ortaya çıkışı ile angarya veya ürün olarak ağa tarafından alınan rant, para halinde alınan rant durumuna geldi Artık ağa, başlangıçtaki gibi kendi yaşadığı yerde üretilen ürünlerle yetinmiyordu. Uzak ülkelerde yapılan çeşitli kumaşlara, kendi toprakları üzerinde yetiştirilmeyen diğer ürünlere de sahip olmak istiyordu. Bunun için de para temin etmesi gerekiyordu. Bu malları ağanın bulunduğu yere getirenler tüccarlardı ve bu tüccarlar getirdikleri bu malları ancak para karşılığında satıyorlardı. Ağaların kendileri hiç birşey üretmediklerine göre, para bulmanın tek yolu köylülerden aldıkları rantı bu sefer de para olarak almaktı. Bu ise, köylülerin yetiştirdikleri ürünü tüccara satmalarını ve elde ettikleri paranın bir kısmına ağa tarafından el konulmasını gerektirmiştir. 1) Zanaat ve Ticaretin Gelişimi Şehirlerin Ortaya Çıkışı: Köylüler birçok yerlerde ağaya ait rantı, yetiştirdikleri tarım ürünleri yanı sıra_ yaptıkları bazı el işleri ile de ödemişlerdir. Tarım aletlerinin zamanla daha çok gelişmesi sayesinde köylüler zanaat işleriyle uğraşmaya daha çok vakit bulmuşlardır. Köylülerin bir kısmı uzman zanaatçı olmuş, tarım onlar için tek geçim aracı olmaktan

Kardelen Eği�m Programı 15


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ çıkmıştır. İlk önceleri ürettiği malları ağaların oturduğu malikânelerin etrafında satışa çıkaran zanaatçılar, daha sonraları ürünlerini satışa çıkarmak ve kendi ihtiyaçları olan şeyleri almak üzere pazarlara gitmeye başladılar. Ya kaçarak, ya da ağaya bir miktar para ödemek şartıyla izinli olarak topraklarından ayrılan köylüler, zanaat eşyalarını kolaylıkla satabilecekleri, hammadde kaynaklarına yakın ve aynı zamanda kendilerine güvenlik sağlayan yerlere yerleşmişler ve böylece köylüler derece derece ağaların boyunduruğundan da kurtulmuşlardır. Böylece, bir yandan zanaatkârların belirli yerlere yerleşmeleriyle ve öte yandan köylülerin ürünlerini tüccarlara bu yerlerde gelip, satmalarıyla, şehirler gelişti. Ve bu şehirlerdeki belediyelerin yönetimi altında «lonca» ismi verilen mesleki kuruluşların temeli atıldı. Çeşitli zanaatlardan olan kişiler kendi loncalarında örgütlendiler. Loncaların, üretimin kalitesini, hacmini, satışını, işçi ücretlerini düzenlemek için özel tüzükleri vardı. Şehirlerde zanaatkârlar mesleğe atılmak için lonca üyesi olmak zorundaydılar. Loncalar ilk önceleri üretimi düzenleyici bir rol oynayarak zanaatların gelişmesine yardımcı oldular. Ancak tekniğin gelişmesi ile lonca örgütü sıkı kuralları ile ekonomik gelişmeyi engellemeğe başladı. Bunun nedenlerini Osmanlı toplumunu incelediğimizde göreceğiz. Ağaların lüks tüketim ihtiyaçlarının zamanla artması, hem zanaatın, hem de ticaretin giderek daha çok gelişmesine yol açtı. Köylülerin de şehirlerde kurulan pazarlarda ürünlerini gittikçe daha sık satmaları zanaatkârların loncalar içinde örgütlenerek üretimi düzenli bir hâle getirmeleri ticaret ve zanaatın gelişmesine yardımcı olmaktaydı. 5) Feodal Toplumda Sınıflar Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi, feodal toplum veya feodal üretim biçimi kendisinden önceki köleci toplum gibi çoğunluğun egemen azınlık tarafından sömürülmesine dayanmaktaydı. Feodal toplum başlıca dört sınıftan meydana gelmişti 1. Feodal Ağalar: Bunlar en önemli üretim aracı toprağa sahip olan ve bu mülkiyet haklarına dayanarak, bu toprağı işleyen köylülerden aldıkları rant ile, yani köylüleri sömürerek, yaşamaktaydılar. Feodal topluma hâkim olan sınıf bu sınıftı. 2. Tüccarlar: Bunlar genellikle şehirlerde yerleşmişlerdi ve ticaretin gelişmesine paralel olarak hızla zenginleşmekte olan bir sınıftı. 3. Zanaatkârlar ve 4. Köylüler: Bunlar feodal toplumun emekçileriydiler. Toplumun ihtiyacı olan bütün ürünleri bunlar üretmekteydi ve bu ürettikleri ürünlerin bir kısmına feodal ağalar tarafından el konulmaktaydı. Bir kısmına da tüccarlar yaptıkları alışverişte onları sömürme

yoluyla el koymaktaydı. Bu sınıflar arasında gittikçe güçlenen ye zenginleşen yegâne sınıf, tüccarlar sınıfıydı. B) TÜCCAR VE TEFECİLERİN ZENGİNLEŞMESİ: Tüccarların ne toprağı, ne de herhangi bir üretim aracı vardı. Fakat böyle olmasına rağmen, feodal toplum içinde giderek zenginleşen ve güçlenen tek sınıf buydu. Tüccarlar nasıl oluyor da sadece mal alıp satmakla zenginleşebiliyorlardı? 1) Feodal Ağaların Lüks Tüketimlerini Arttırmaları Daha önce de söylediğimiz gibi, zaman içerisinde feodal ağalar lüks tüketimlerini arttırma yoluna gittiler. Bu ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için paraya ihtiyaçları vardı. Köylülerden aldıkları rantı para halinde istemeye başlamaları, köylüleri ürünlerini pazarda satmaya itti. Artık köylüler ürünlerinin bir kısmını kendi ihtiyaçları için ayırmakta, geri kalan kısmını ise pazara getirip satmaktaydılar. Ticaretin ve zanaatın gelişmesiyle hızla büyümeye başlamış olan şehirlerde yaşayan halk, tarımla uğraşmadığından köylülerin pazara getirdiği “ürünlere” ihtiyaçları vardı. Fakat köylü ürününü nadiren o ürünün gerçek tüketicisine satabiliyordu. Araya tüccarlar girmekteydi. Bu tüccarlar köylerden para ödeyerek aldıkları malları gene para karşılığında şehirdeki ihtiyaç sahiplerine satıyorlardı. Köylü sattığı malların karşılığı olarak tüccardan aldığı paranın bir kısmını rant şeklinde ağasına ödemekte, geri kalan kısmıyla da kendi üretmediği tuz, gaz, giyim eşyası gibi malları gene şehirlerdeki tüccarlardan satın almaktaydı. Tüccarlar ise köylülerden satın aldıkları ürünleri şehirlerde oturan zanaatkarlara ve ağalara satmaktaydılar. Keşfi

2) Denizaşırı Ülkelerle Ticaret Yeni Denizyollarının

Öte yandan feodal ağalar kendi oturdukları yerlerde yetişen ürünlerin dışında deniz aşırı diyarlarda yetişen ipekli kumaş, baharat, vs. gibi lüks mallardan da tüketmek istiyorlardı. Feodal ağaların bu istekleri, Avrupalı tüccarları deniz aşırı ülkelere gitmeye sevk etti. Daha önceleri Asya’da yetişen ürünler Venedikliler, Cenevizliler ve Osmanlı tüccarları vasıtasıyla Anadolu üzerinden gelirdi. Fakat 15. yüzyıldan sonra özellikle Portekiz ve İspanyol denizcilerinin uzun deniz seferlerine girişmeleri, Amerika kıtasının keşfi, Afrika kıtasının güneyinden dolaşılarak deniz yoluyla Hindistan’a varılması, yeni ticaret yollarını ortaya çıkardı ve Avrupalı tüccarlar böylece Avrupa’nın ihtiyacı olan ürünlerin ticaretini bizzat kendileri ele geçirdiler.

Kardelen Eği�m Programı 16


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ

3) Malları Değerinin Altında Alıp, Değerine Satma Tüccarların bu yolla zenginleşmeleri ticaretini yaptıkları malı değerinin altında bir fiyattan alıp onu değerine bir fiyattan satarak olmaktaydı. Peki, bir mal nasıl değerinin altına bir fiyattan alınabilir? Bir malın değeri nedir ki? Bir malın değeri, o malı üretmek için gerekli olan ortalama iş saatidir. Meselâ, buğday üreticisi bir köylü ile şehirde saban yapan bir zanaatkârı alalım. Buğday üreticisi köylü bir teneke buğday üretmek için diyelim ki ortalama olarak 10 saat çalışmaktadır. Saban imal eden zanaatkâr da bir saban yapabilmek için diyelim ki ortalama olarak 20 saat çalışmaktadır. Öyleyse, bir teneke buğdayın değeri 10 saatlik emek, bir adet sabanın değeri ise 20 saatlik emektir. Fakat bir malın değerinin şu kadar saatlik emek olduğunu söylemek kendi başına bir anlam taşımaz, önemli olan sadece bir malın kaç saatlik emek mahsulü olduğu değil, fakat o malın diğer mallarla kıyaslandığında, diğer mallarla ne miktarda değiştirilebileceğidir. Meselâ, örneğimizdeki buğday yetiştiren köylü iki teneke buğday vererek bir saban alabilir. Çünkü bir saban imal edilmesi için gerekli olan çalışma zamanı, bir teneke buğday üretmek için gerekli olan çalışma zamanının iki katıdır. Fakat şunu da bilmekteyiz ki, mallar birbirleriyle doğrudan doğruya takas edilmezler. Meselâ örneğimizdeki buğday üreticisi köylü gidip kırılan sabanının yerine yeni bir tane almak istediğinde, şehirdeki zanaatkara iki teneke buğday verip saban almaz. İlk önce buğdayını satar, sonra gider eline geçen para ile saban alır. Demek oluyor ki, para bir malın değerini temsil eden bir mübadele aracından başka bir şey değildir. Diyelim ki, l saatlik emek 4 liraya eşittir. O takdirde, örneğimizdeki buğday üreticisi bir teneke buğdayı üretebilmek için 10 saat çalıştığına göre bir teneke buğdayın değeri para olarak 40 liradır. Saban imal eden şehirdeki zanaatkârın imal ettiği sabanın değeri ise, onun iki misli, yani 80 liradır. Fakat ne şehirdeki zanaatkâr, ne de köydeki buğday üreticisi karşı karşıya gelip, ihtiyaçları olan buğdayı veya sabanı doğrudan doğruya birbirlerinden almaktadırlar. Araya tüccar girmektedir. Ve bu tüccar malı alırken değerinin altında bir fiyattan almakta, satarken de aynı malı değerine bir fiyattan satmakta, böylece üreticileri sömürerek zenginleşmektedir. Meselâ, tüccarın buğday üreten köylüden iki teneke buğday aldığını düşünelim. Bir teneke buğdayın değeri 40 lira olduğuna göre iki teneke buğdayın değeri 80 liradır. Fakat tüccar köylüye 80 lira değil, 70 lira öder. Gene aynı tüccar gider, zanaatkârdan bir saban satın alır. Sabanın de-

ğeri 80 liradır. Fakat tüccar zanaatkâra 70 lira öder. Böylece tüccar 70 lira köylüye, 70 lira da zanaatkâra ödemiş, toplam olarak bu işe 140 liralık bir sermaye yatırmıştır. Fakat köylünün sabana, zanaatkârın da buğdaya ihtiyacı vardır. O zaman tüccar köylüye sabanı 80 liraya, zanaatkâra da buğdayı 80 liraya satar, toplam olarak eline 160 lira para geçer. Tüccarın 140 liralık sermayesi bu değiş tokuş neticesinde 20 lira artarak 160 lira olmuştur. Bu fazladan 20 lira nereden gelmiştir? 10 lirası köylünün, 10 lirası da şehirdeki zanaatkârın emeğinden. Yani tüccar malları değerinin altına bir fiyattan almış ve sonradan bu mallan değerine satmış ve böylece hem köylünün hem de zanaatkârın emeklerini sömürerek sermayesini 20 lira arttırmıştır. 4) Tefeci Sömürüsü Öte yandan köylünün emeği tefeci tarafından da sömürülmekteydi. Tefeciler hiç bir şey üretmeden ve hiçbir şey satmadan verdikleri borç paranın faiziyle yaşayan kişilerdir. İktisaden zayıflamakta olan köylünün yaşayabilmek için paraya ihtiyacı vardır. Bu parayı tefeciden alır. Ancak bunu alırken, tefecinin kendisine teklif ettiği faiz haddini de kabul etmek zorundadır. Diyelim ki, tefeciden 6 ay sonra ödenmek üzere % 50 faizle 500 lira borç almıştır. Böylece köylü 6 ay sonra tefeciye aldığı 500 liraya karşılık 750 lira verecektir. Tefecinin 500 lirası kendisi hiç bir şey yapmadan 6 ay içerisinde, 250 lira artmıştır. Bu 250 lira tabii ki tefecinin sömürdüğü köylünün emeğidir. İşte feodal toplumdaki tüccarlar ve tefeciler sınıfı da böyle gelişmekte, gittikçe zenginleşmekte, sermayesini hızla büyüterek, güçlenmekteydi. Ticaretin gelişmesiyle birlikte onların da zenginlikleri, sermayeleri artıyordu. C) FEODAL TOPLUMUN ÇÖKÜŞÜ Feodal ağaların giderek daha fazla lüks tüketimde bulunmalarının, yani büyük köşkler yaptırmalarının, uzak ülkelerden kıymetli eşyalar, kumaşlar getirtmelerinin, büyük ziyafetler ve eğlenceler tertiplemelerinin yükü köylülerin sırtına binmekteydi. Feodal ağaların lüks tüketimlerini artırmaları demek, köylünün daha çok rant ödemesi ve daha çok çalışıp daha çok ürün satması demekti. Köylüler bir yandan da mallarını satıp ihtiyaçları olan diğer malları alırlarken, demin anlattığımız şekilde bir de tüccar tarafından sömürülmekteydiler. İktisaden hızla zayıflamakta olan köylüler gerek üretimlerini devam ettirebilmek, gerekse ağaya rantlarını ödeyebilmek için bir de borç para almaya başladılar. Yüksek faizlerle aldıkları bu borçlar yüzünden daha da fakirleştiler ve ezildiler. Öte yandan topraklar zayıfladığından, verim de düşmekteydi. Ağalar bunun üzerine birbirlerinin topraklarına

Kardelen Eği�m Programı 17


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ göz diktiler ve aralarında savaşmaya başladılar. Bu savaşların yükü de gene köylülerin sırtına binmekteydi. Bunun üzerine köylülerin bir kısmı ayaklanarak, “Üzerinde çalıştığımız topraklar bizimdir!”, demeye başlarken, bir kısmı da borçlarını ödeyemediklerinden neleri var neleri yoksa satıp savmakta ve şehirlere göç etmekteydiler. Köylülerin ayaklanmaları ve şehirlere göç etmeye başlamalarıyla büsbütün kötü duruma düşen ağalar, topraklarını satmaya başlamışlardır. Bu toprakları ya zenginleşen tüccarlar ya da durumu iyi olan köylüler satın almaktaydılar. Şehir ve kasabalardaki zanaatkârların da durumu hızla kötüleşmekteydi. Tıpkı köylüler gibi, tüccar tarafından sömürülen zanaatkârlar ağır borçlar altına girmekte ve giderek bu borçlarını ödeyemez duruma gelmekteydiler. Görüldüğü gibi feodal toplumun bu çöküş süresi içinde güçlenen yegâne sınıf tüccarlardı. Ve bu tüccarlar da feodal üretim biçimine ve feodal ağalara karşıydılar. Çünkü, köylülerin ağaya verdikleri rantı, onları fiyat yoluyla sömürerek tamamiyle kendileri almak istiyorlardı, öte yandan tüccarların içinde sermayelerini sanayiye yöneltmiş olan bir grup, fakirleşen köylülerin şehirlere göçmelerini ve fakirleşmiş kasaba ve şehir zanaatkârlarının kendi kurmaya başladıkları imalâthanelerde işçi olarak çalışmalarını istiyorlardı. Dolayısıyla, şehirlerde yaşayan tüccar sınıfının özellikle sanayiye yönelmiş olan kısmı köylülerin ağalara karşı ayaklanmalarını ve üzerinde çalıştıkları topraklara sahip olmak istemelerini destekliyordu. Geleceğin kapitalist sınıfının çekirdeği olan bu zümrenin kendisi de şehirlerde “kardeşlik”, “özgürlük”, “eşitlik” gibi sloganlarla feodal ağalara karşı devleti ellerine geçirmek üzere mücadeleye girişmişlerdi. Şehirlerde, kırsal alanlara yayılmış olan köylülerin diğer müttefikleri küçük zanaatkârlar ve köyden şehre göçüp, henüz devamlı bir is bulamamış ve dolayısıyla henüz tam anlamıyla proleter olmayan kişiler oldular. Feodal toplumun sarsıldığı sürede ve çöküş süresinde dünyanın birçok yerlerinde ve özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa’nın birçok ülkelerinde köylü ayaklanmaları ve savaşları görüldü. (Osmanlı toplumunda da 16. yüzyılın ikinci yarısı ve 17. yüzyıl başlarında olan ve temelinde köylü hareketi sayılabilecek ayaklanmaların ne gibi etkiler sonucu ortaya çıktığını birazdan anlatacağız.) Avrupa’da köylüler somut bazı isteklerle ayaklandılar. Toprak köleliğine son verilmesini istediler; feodal ağaların bazı haklarını ve onlara verdikleri vergileri reddettiler; bu arada feodal ağaların kendilerine tanıdığı birçok imtiyazlar ve büründükleri dini kılıf içinde korkunç bir sömürü sürdüren yüksek kademelerdeki din adamlarının mallarına el koyup, onları aralarında bölüşmeyi ve zorla kendilerinden alınmış toprakların iadesini talep ettiler. Kendi bölgelerindeki din adamlarını seçme ve azletme

hakkına sahip olmayı istediler ve her türlü keyfi idareye karşı çıktılar. Onların kahramanca mücadeleleri feodal düzen ve feodal ağaları çok sarstı ama kökünden yıkamadı. Köylülerin nihai bir zafere ulaşmaları niçin güçtü? Bir kere, köylüler çok dağınıktılar. Feodal düzenin üretim araçları bugün fabrikalardaki işçilerin olduğu gibi, birçok köylünün biraraya gelerek çalışmasına yol açacak bir seviyede değildi. Kırsal alanlarda üretim daha önce de belirttiğimiz gibi küçük çapta, kişisel üretimdi. Bu da köylülerin biraraya gelmelerini engellemiştir. Sonra köylü, feodal ağayı “baba”sı bilerek nesiller boyu sömürüye alışmış; mücadele etme alışkanlığını kaybetmişti. Bunu elde edebilmesi için de fiilen mücadeleye girmesi ve uzun süren bir mücadele içinde öğrenmesi lâzımdı. Köylülerin dağınıklığından ve biraraya gelmelerinin güçlüğünden söz ettik. Bunun bir sebebi de feodal ağaların sömürüsünün, bölgeler arası farklılığı olmuştur. Aynı ülke içinde bazı bölgelerde değerlerine kıyasla daha az sömürülen köylüler feodaller ile anlaşma yoluna giderek köylü sınıfının ortak çıkarlarına ihanet etmişler; ihanet etmeseler bile birbirlerinden kopuk ve bağımsız hareket ettikleri için mücadele güçsüz kalmıştır. Bütün bunların üstünde gittikçe zenginleşen tüccarlar vardır ve bunların içinden ufak çapta sanayi yatırımlarına yönelmiş geleceğin kapitalistlerinin çekirdeği ortaya çıkmıştır. Feodaller de o arada çoğunlukla tüccarlardan borç alma durumunda olduklarından yularlarını onlara kaptırmışlardır. Artık bundan sonra daimi gelişim gösterecek ve feodaliteye nihai darbeyi vuracak olan feodal toplum içinde geliştiğini gördüğümüz tüccarların sanayiye yönelmiş kapitalist sınıf haline gelen kesimidir. Şu halde meseleyi birkaç cümle halinde toparlarsak şöyle diyebiliriz: Feodalitenin çöküş döneminde dünyanın birçok yerlerinde ortaya çıkmış olan köylü savaşlarında hareketin temel gücünü köylüler meydana getirmişlerdir. Çünkü feodal düzende, feodal ağalar, din adamları, memurlar, tüccarlar ve kısacası bütün sınıflar tarafından en çok sömürülen sınıf köylüler olmuştur. Ancak yukarıda açıkladığımız sebeplerden ötürü hareketleri hem yöresel olarak kalmış; hem de neticede onların verdiği savaşın meyvesini yiyenler başka sınıflar olmuştur. Köylü savaşlarından yararlananlar zaman zaman küçük ve orta feodaller (artık üründen büyük feodal ağalar kadar pay alamayanlar) olmuşsa da, neticede giderek gelişen kapitalist sınıf bunları da tasfiye etmiştir. D) FEODAL TOPLUMLARA BİR ÖRNEK: OSMANLI TOPLUM YAPISI Osmanlı toplum yapısını ortaya koymadan önce, onun temelini teşkil etmiş ve 11. 13. yüzyıllar arasında Anadolu’da yer almış olan Anadolu Selçuklu İmparatorlu-

Kardelen Eği�m Programı 18


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ ğu zamanındaki toplum yapısına kısaca göz atmak faydalı olacaktır. Çünkü hiç bir toplum yoktan var olamaz. Kendisinden önce aynı topraklarda yer almış olan toplumun maddi yapısı üzerinde kurulur. 1) Selçuklar Zamanında Toplum Yapısı, Toprağın İşlenişi ve Sosyal Sınıflar: Selçuklar Anadolu topraklarını fethettikleri zaman (11. yüzyıl), buralarda toprakta özel mülkiyet mevcuttu ve dini kanunlar tarafından korunmakta idi. Selçuklular özel mülk olan topraklara dokunmadılar. Ancak Bizanslılardan yeni aldıkları toprakları devlet mülkü haline getirdiler ve buralarda “askeri ikta” ismini verdikleri sistemi kurdular. İkta, burada daha sonra açıklayacağımız tımar ile aynı anlamdadır. Bu sisteme göre muayyen (Muayyen: Belirli, belli.) toprak parçaları üzerinde devlete ait olan vergiler kısmen, ya da tamamen hizmet karşılığı olarak ordu mensuplarına terk ediliyordu. Yani, devlete ait topraklarda en büyük feodal olarak devlet gözüküyordu, onları devletin büyük memurları, askeri kadrolar vs. takip ediyor ve en alt düzeyde de esas üretici olan köylüler yer alıyordu. Böyle bir sömürü zinciri, ufak tefek farklılıklar ile hemen hemen bütün feodal toplumlarda görülmüştür. Burada önemli olan bu zincirin halkalarının kimlerden meydana geldiği değil, feodaliteyi tanımladığımızda üzerinde durduğumuz, köylünün onun hemen bir üzerindeki “bey”, “ağa” vs. ile olan ilişkisidir. Feodaliteyi bu temel ilişkinin ortaya çıkardığı sömürünün biçimi tayin ettiği için, burada da Selçuklu toplumunda köylü-bey ilişkilerini ele almak gerekir. a) Selçuklu Toplumunda Köylünün Durumu Selçuklularda özel mülk olan toprakların dışında (ki bunlar azınlıktadır), toprağın mülkiyet hakkı devlete, tasarruf hakkı köylüye ait olmuştur. Böylece devlet, kendi yetkilerine dayanarak yeni fethedilen topraklarda Orta Asya’dan gelen göçmenleri yerleştirme imkânına sahip olmuş, yerli halkın yerleştirilme meselesini ve savaşlar için gerekli gelir ve asker temin etme meselesini halletmiştir. Böylece, Selçuklularda güçlü bir devlet, üretici güçlerin seviyesinin düşük olduğu bir dönemde, göçlere açık ve savaşçı bir toplumda pratik ihtiyaçlara cevap vermiştir. Savaşçı Selçuklu devletinin en önemli meselesi iyi donatılmış bir ordudur. Orduyu temin etmenin bir yolu köylüyü vergileme olmuştur. Diğer bir yolu da bazı kişilere (özellikle savaşlarda yararlık göstermiş kişilere) belirli miktarda arazinin ve arazi üzerinde çalışan köylülerin idaresini bırakmaktır. Devlet, belirli miktarda arazinin idaresi ve vergilerini toplama hakkını alan bu küçük, ya da orta feodaller, devlet (ya da merkezdeki feodaller için) muayyen miktarda asker yetiştirme ve donatma sorumluluğunu

yükümlenirler. Yani, köylülerin bazılarını yine köylüden sömürdükleri artık ürün ile asker haline getirirler. Böylece, Selçuklu Devleti’nin ordu meselesi halledilir. Ayrıca, Selçuklu devletinin toprakları devlet mülkiyetinde tutmasının bir diğer yararı da, boş veya yeni fethedilen yerleri iskân etmek istediği zaman köylüyü bu topraklara nakledebilmesi olmuştur. Toprak, köylünün malı olmadığı için ve köylü nereye giderse gitsin aynı şartlar altında çalışacağından “efendi” değiştirmek onun için önemli değildir. Köylü, işleyebildiği miktardaki toprağa kendi mülkü gibi tasarruf etmekte (kullanmakta), fakat bu toprağı satmak, hibe etmek gibi haklara sahip bulunmamaktadır. Köylüye ancak elindeki toprağı işlemek şartı ile onu ilerde oğluna miras bırakması (yani kullanım hakkını miras bırakması) hakkı tanınmıştır. Toprağı devlet namına idare etmekten sorumlu olan kişiye Selçuklu devrinde “ikta sahibi” denmiş ve köylü de “ikta sahibine” karşı sorumlu tutulmuştur. Ona tapu bedeli vermekle yükümlüdür ve toprağından elde ettiği ürünün bir kısmını “ikta sahibi”ne verir. Bu miktar tahminlere göre köylünün üretiminin 1/3’ü kadar olmuştur. Köylü, toprağını boş bırakmak veya terk etmek hakkına da sahip değildir. Köylünün bu durumu Avrupa’da ve diğer feodal toplumlarda var olan feodal ağa-köylü ilişkilerinin temel nitelikleri açısından aynısıdır. Selçuklularda devlet mülkiyeti dışında var olan özel toprak mülkiyeti birkaç şekilde olmuştur. Bunlardan bir tanesi tam anlamıyla mülkiyettir ki, arazinin sahibi olan kişi vergilerini ödemek şartı ile araziyi istediği gibi eker, biçer ve kullanır. Ancak satmak hakkına sahip olmadığı gibi, ölünce de mirasçılarına bırakamaz. Bu, mal sahibinin ölümü ile sona eren bir mülkiyettir. Ayrıca Selçuk Sultanları kendilerine çok iyi bir şekilde hizmet eden bazı kişilere toprak hediye etmişlerdir. “Temlik” adı verilen bu topraklar bazen birkaç köyü içine alan bir genişlikte olmuştur. Bu şekilde toprak sahibi olan kişilerin yine devlete karşı birtakım sorumlulukları vardır. Ancak, kendilerine verilmiş arazileri satmak, hibe etmek ve miras yoluyla akrabalarına geçirmek hakkına da sahip olmuşlardır. Sultanlar, büyük hizmetler karşılığında olduğu gibi, para karşılığında da beylere ve zenginlere köyler vermişlerdir. Gerek devlete ait, gerekse özel mülk olan topraklarda özünde köylü için değişen hiçbir şey yoktur. Her iki halde de, köylünün artık emeğine (ürününe) kendi iradesi dışında, el konulmaktadır. Bir şekilde köylü karşısında “ikta sahip”ini bulurken diğerinde “temlik” ya da “mülk” sahibi olan beyi bulur ki bu da köylü için hiç birşey değiştirmez. b) Selçuklu Toplumunda Şehir Hayatı ve Ticaret

Kardelen Eği�m Programı 19


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ Selçuklular Anadolu’ya gelmeden önce, Anadolu, İslâm ve Hıristiyan âleminin savaş sahası olduğu için Batı’nın Asya ile ticareti normal olarak Anadolu üzerinden yapılması gerekirken İran vasıtasıyla yapılıyor; gerek kara, gerekse deniz yolları Anadolu’yu ticaretin dışında bırakıyordu. Selçuklular Anadolu’da ticaretin gelişmesi için birçok tedbirler aldılar; Anadolu’ya gelen yabancı tüccarlara “en az gümrük tarifesi” uygulanması gibi imtiyazlar tanıdılar; ticaret yollarında güvenliliği sağlamak için ve yolculuk eden ticari kervanların ihtiyaçlarını temin etmek üzere, ticaret yolları üzerinde her 3040 km. de bir “kervansaraylar” yaptırdılar. Dışarıdan kaleye benzeyen bu kervansarayların içinde yatacak, yemek yiyecek yerler, hayvanlar için ahırlar, baytar ve nalbantlar, ayakkabıcı vs. dükkânları, hamamlar, velhasıl yolcuların rahat etmesi için ne lazımsa vardı. Bundan ötede bu kervansarayların çoğunluğunda burada kalan kişilerden bunlara karşılık para alınmazdı. Han hamam gibi yerler yaptırmış olan zengin kişiler buraların gelirlerini herhangi bir kervansarayın masraflarının karşılanması için hibe ederlerdi. İşte buna “vakıf’ denmiştir ve kervansarayların masraflarının çoğu bu vakıflardan karşılanmıştır Bazen de devlet, bazı köylerin gelirini bu kervansarayların ihtiyaçlarının teminine yöneltirdi. Bu durumda da köylünün artık ürünü ticari faaliyetlerin gelişmesine yöneltilmiş olurdu. Bütün bunlar sonucunda XII. asrın sonlarında Anadolu ticaret yolu önem kazandı; kervansarayların civarında da ticaret merkezleri oluştu. Selçuklular zamanında şehirlerde oturan tüccarların yanı sıra, loncalar içinde örgütlenmiş esnaf da, mevcuttu. Bu dönemde sultanın adamlarının şehirlerdeki hâkimiyeti kırsal alanlardaki gibi olmamış; kasaba ve şehirlerde hâkim faaliyetlerin ticaret ve zanaatkârlık oluşu sonucunda buralarda tüccarlar, “esnaf şeyhleri” ve esnafın koruyucusu olan “ahi reisleri” birinci derecede nüfuzlu kişiler sayılmışlar; resmi sıfatlı kişiler hükümetin birer temsilcisi olmaktan ileri gidememişlerdir. Hatta hanedan mensupları da han, hamam, dükkân vs. gibi gelir kaynakları yaptırmak suretiyle şehirdeki ticari faaliyetlere katılmışlardır. Burada anlattıklarımızdan sonra Selçuklular devrindeki başlıca sosyal sınıfları şu şekilde ortaya koyabiliriz: 1) Kırsal alanlarda devlete ait topraklarda hâkimiyeti elinde tutan hükümdar, hükümdarın adamları ve askerleri olan yüksek rütbeli kişiler (ikta sahipleri veya kendilerine arazi verilmiş olanlar) ve özel mülk sahibi beyler. 2) Şehir ve kasabalarda hâkimiyeti ellerinde tutan tüccar ve esnaf şeyhleri. Esnaf şeyhleri kasabalarda esnaf teşkilâtlarının başkanları olan imtiyazlı kişilerdir. Loncalarda usta durumunda olan zanaatkârları da bunların yanına katmak gerekir çünkü gerek esnaf şeyhleri gerekse loncalardaki ustalar, kendi alanlarındaki üretim ve dağıtım

faaliyetlerini kontrol altında bulunduran, istedikleri kişileri mesleğe kabul eden, ücretleri ve fiyatları istedikleri gibi düzenleyen imtiyazlı kişiler olmuşlardır. Lonca içindeki kalfa ve çırakları bunlardan ayırmak gerekir. 3) Zirai faaliyette bulunan ya da köyde küçük zanaatlar ile uğraşan köylüler. Bunlardan sadece tarım ile uğraşanlar ya da tarımın yanı sıra küçük el zanaatları ile de uğraşanlar feodal sömürü ilişkileri içinde özel mülk olan topraklarda toprak sahibi ağa, devlete ait topraklarda ise “ikta sahibi” tarafından sömürülmüşlerdir. Zanaatın ve ticaretin daha geliştiği bir dönemde bu köylüler içinden kasaba veya şehirlere göç edip, tamamiyle zanaatçı haline gelenler ise tüccarlar, esnaf şeyhleri gibi şehir imtiyazlıları tarafından sömürülmüşlerdir. Bu sömürünün ne şekilde olduğunu “tüccar ve tefecilerin zenginleşmeleri” bölümünde genel çizgileri içinde açıkladık. c) Anadolu Selçuklu Devletinin Çöküşü XIII. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu Selçuklu Devletinin Orta Asya’dan gelen Moğol istilaları sonucunda ordusu perişan oldu. Ordunun ortadan kalkışı onun dayanağı olan “ikta sistemi”ni de yıktı. Birçok topraklar özel mülk haline geldi. Selçuklu Devletinin en büyük feodali olan Sultan, Anadolu’yu istilâ eden Moğollar (İlhanlılar’ın) kuklası haline geldi. Orta Anadolu topraklarında Moğolların kurdukları İlhanlı Devleri, gerek devlete ait toprakların korunmasında ve işlenmesinde, gerekse vergilerin toplanmasında güçlüklerle karşılaştı ve bir yandan da özel mülkiyet olan toprakları arttırma eğilimi gösterdi. Fetihçi (savaşçı) olan bu devletin başlıca gelirini, köylüden vergi yoluyla gasp ettiği tarımsal artı kürün meydana getirmekteydi. Bu bakımdan, toprakları devletin kendi elinde tutması amaçlarına daha uygundu. Ancak özel mülk sahiplerinin başkaldırmasından da çekinen İlhanlı devleti hoşnutsuzluklara yol açmamak için özel mülk olan topraklara el koymaktan çekinmiştir. Ve bu durum da, Anadolu’da İlhanlı devletinin gittikçe çökmesine ve bağımsız küçük beyliklerin ortaya çıkmasına veya daha Selçuklu zamanında var olan beyliklerin gittikçe güçlenmelerine yol açmıştır. Bu feodal beyliklerden her biri birbirlerinin topraklarına göz dikip, tüm Anadolu topraklarını ele geçirmek için birbirleri ile mücadele etmişlerdir. İşte Osmanlı imparatorluğunun çekirdeği de, XIII. yüzyılın sonunda Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmak üzere iken, Marmara Bölgesinde İznik Gölünün Doğusunda kalan bir alanda kurulmuş olan Osmanlı Beyliğidir. Bu beylik nasıl Bizans İmparatorluğunu yenmiş, Balkanlara yayılmış, Anadolu birliğini kurmuş ve giderek koskoca bir imparatorluk haline gelmiştir, burada bunları anlatacak değiliz. Birkaç cümle içinde Osmanlı Beyliğinin tarihi geçmişindeki olayları özetledik. Şimdi bizim için daha önemli

Kardelen Eği�m Programı 20


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ olan Osmanlı toplum yapısı meselesine geçebiliriz. 2) Osmanlı İmparatorluğunda Toplumsal Yapı: Toprağın işleniş Biçimi ve Ticaret Osmanlılarda toprağın işleniş biçimi özellikle kuruluş ve gelişme döneminde Selçuklu “askerî ikta” sistemi ile Bizans’lılardaki toprağı işleyiş sisteminin bir devamından başka birşey olmamıştır. Selçuklu ikta sistemini bir önceki kısımda anlatmıştık. XI. yüzyılda ortaya çıkan Bizans sistemi de ikta sistemine çok benzeyen ve arazinin belirli hizmetler karşılığında (genel olarak silahlı asker yetiştirme) önemli kimselere verildiği bir sistemdi. Burada da arazi sahibi toprağını satamaz, devredemez ve mirasla varislerine geçiremezdi. Osmanlılar, Anadolu’da yayıldıkça, yayıldıkları bölgelerdeki toprak idaresini olduğu gibi bırakmakla kalmamışlar, bundan ötede, fethettikleri yerlerde halkın alışık olduğu ikta sahiplerini bile yerlerinde bırakmışlardır. Şimdi, Osmanlılar’da “timar sistemi” ismi verilen toprağın işleniş biçiminde üretim ilişkileri ne idi onu görelim. Sonra da 16. yüzyılın ortalarından sonra bu sistemde meydana gelen değişiklikleri ele alalım. a) Tımar Sisteminde Tımar Sahibi ve Köylü İlişkileri: Toprak Sahibinin Hakları ve Köylünün Sorumlulukları Osmanlı toplumunda en büyük mülk sahibi Padişahtı. Ondan sonra topraklar, rütbe sırasıyla veziriazam, vüzera, ümera, beylerbeyi ve sipahi beyleri gibi feodal sınıfın diğer elemanları arasında öşür gelirine göre bölüştürülmüştü. Dağıtılan toprakların geliri ve bunun karşılığında arazi sahibinden (yani arazinin tasarruf hakkına sahip olan şahıstan) devletin beklediği hizmetler aynı değildi. Topraklar başlıca üçe ayrılmıştı: 1. Has: Bunlar geliri yılda 100,000 akçeden çok olan araziler idi. Has sahipleri savaşa gidecekleri zaman her 5,000 akçe için bir silâhlı asker götürmeye zorunlu idiler. Haslar genellikle şehzadelere, vezirlere, beylerbeylerine verilirdi. 2. Zeamet: Bunlar geliri 20,000 - 100,000 akçe arasındaki araziler idi ki bunlar da ikinci derecede ki feodallere, sancak beylerine v.b. verilirdi. Bunlarda her 5,000 akçe için bir silâhlı asker yetiştirmek zorunda idiler. 3. Tımar: Bunlar da geliri 3,000 - 20,000 akçeye kadar olup tımar beyleri veya sipahi denilen kişilere verilen arazilerdi. Sipahiler, savaşa giderken her 3,000 akçe gelir için bir silâhlı asker götürmek zorundaydılar. Görüldüğü gibi bunların geliri daha az olmasına rağmen, görevleri daha ağırdı. Sayıca da tımarlar has ve zeametlerden daha çoktular. Köylü ile en geniş ilişkileri olanlar da sipahilerdi. Şimdi, köylü ile sipahi arasındaki ilişkiler ne idi biraz da bunun üzerinde duralım.

Feodalitenin bölgesel bazı özellikler dışında, her ülkede aynı temel niteliğe, yani üreticiye kendi iradesinden bağımsız olarak bir “üst” tarafından sorumluluklar yüklenmesi esasına dayandığını daha önce de söylemiştik. Ortaçağlarda yaşamış olan bir rahibin şöyle dediği söylenmektedir: “Dünya, muazzam bir vücuda benzer. Din adamları, bu vücudun gözleridir. Bu gözler insanlara selâmet yolunu gösterir. Soylular, beyler, bu vücudun elleri ve kollarıdır. Onlar, sulh ve sükûnu devam ettirirler. Dini kurumları ve zayıfları korurlar. Halk da vücudun alt kısmıdır ki, gözleri, el ve kollan beslemekle yükümlüdür.” İşte, halkın sırtından geçinen hâkim sınıflar, üreticilerin sırtına zorla yükledikleri görevleri onlara Allah tarafından bahşedilmiş manevi bir vazife gibi göstermek çabasında bulunmuşlar ve din adamlarını bu yolda kullanmışlardır. Din adamının yukarıdaki sözleri feodal sistemin dayandığı esasları belirtmektedir. Hakim sınıfların ekonomik çıkarları için üretim araçlarının henüz çok gelişmediği bu dönemde, halkın görevi toprakta çalışmak ve “feodal rant” ödeyerek üretim araçlarına sahip olanları beslemektir. Osmanlı toplumunda has, zeamet, tımar dediğimiz toprakları fiilen işleyen ve onların üzerinde oturan köylülere “reaya” denilmektedir. Padişah tarafından kendisine has, zeamet veya tımar olan bir arazi parçası ve onun üzerinde yaşayan köylülerin idaresi bırakılmış kişi ise, “sahibi arz” veya toprak sahibidir. Şimdi tek tek “sahibi arz”ın haklarını ve köylünün sorumluluklarını görelim. Esasen toprak sahibinin hakkı olan her şey, köylünün görevi olduğuna göre, bu karşılıklı hak ve sorumlulukları birbirinden ayrı inceleyemeyiz. 1) Reaya, toprak sahibinin emri altında ve ona bağlı idi. İşledği toprağın tapu vergisini, öşrünü (gelirin 10’da biri) ve diğer vergileri toprak sahibinin uygun gördüğü bir şekilde (kısmen aynî, kısmen para olarak) ona vermeğe mecbur idi. Toprak sahibine ait bir vergiyi gizlemek büyük suç sayılırdı. 2) Köylü, “kendi mülkü olan küçük bahçesinde yaptığı tarımdan, yetiştirdiği arıların balından bile, toprak sahibine pay vermek zorunda idi. Buna “sipahi hakkı” denirdi. 3) Toprak sahibi, kendi toprağında çalışan köylüyü bir köyden diğerine gitse bile, yerine getirmek hakkına sahipti. Ancak, köylü 10 seneden fazla köyünden ayrı durmuşsa, toprak sahibinin köylüyü zorla köyüne getirmeğe bir hakkı olmazdı. 4) Köylü, toprak sahibinin izni olmadan çalıştığı topraklar üzerinde ne ev, ne değirmen, ne bağ velhasıl hiç bir şey yapamazdı.

Kardelen Eği�m Programı 21


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ 5) Köylü, tasarruf ettiği toprağı bir başkasına verme yetkisine sahip değildi. 6) Kendi tarlasını terk ederek bir başka yere giden köylü, “çift bozan resmi” denen ağır bir vergi ödemek zorunluluğunda idi. 7) Köylü, yılın belirli günlerinde toprak sahibi için çalışmaya zorunlu idi. Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, her ne kadar reaya bir köle değil, “hür köylü” ise de, birçok bakımlardan toprak sahibine ve toprağa bağlı olup köleden en önemli farkı onun gibi pazarda alınıp, satılamamasıdır. Bazı tarihçiler, Osmanlı toplumunda Batı Avrupa’daki gibi feodal ağaların köylü üzerindeki sömürülerinin sürdürülemeyeceğini; sipahilerin köylü üzerindeki haklarının sınırlı ve “kanunlar çerçevesinde” olduğunu; kadıların (bunlar her bölgede adaleti korumakla görevlendirilmiş devlet memurlarıdır), toprak sahiplerinin köylü üzerindeki her türlü baskılarına engel olabileceklerini söylemişlerdir. Ancak, devleti ve devletin kanunlarını daha evvel anlattığımız çerçeve içinde düşünürsek, bu kanunların genellikle hâkim sınıfların ekonomik çıkarlarını korumak için düzenlendiğini ve bu kanunları uygulayan kadının da (kanunda aksi belirtildiği durumlarda bile) toprak sahipleri aleyhine bir karar alamayacağını düşünmemiz gerekir. Tarih de göstermiştir ki, kadıların çoğunluğu toprak sahiplerinin müttefiki olmuşlar; zamanla arazi ve mülk sahibi de olarak köylü üzerinde baskıları apaçık bir zümre şeklinde ortaya çıkmışlardır. Peki, tımar sistemine göre dağıtılan ve işlenen devlete ait topraklar dışında, Osmanlı imparatorluğunda toprakta özel mülkiyet yok muydu? Toprak ta tam “köle” durumunda çalışan kimseler yok muydu? Şimdi de bunlara bir göz atalım. b) Serbest Mülk Sahipleri Osmanlı imparatorluğunda tımar, zeamet ve has şeklinde dağıtılan devlet topraklarından başka özel mülk olan araziler de vardı. “Malikâne” ismi verilen bu özel mülk topraklarda, toprak sahibi idari bakımdan olduğu kadar, vergi toplamak açısından da devletten bağımsız idi. Malikânelerde çalışan köylü bu sefer de malikâne beyinin emri altına girerdi. Bu topraklarda çalışan reaya, toprak sahibine, yapılan tarımın niteliğine, toprağın durumuna göre bölgesel olarak değişen belirli bir pay verirdi. Buna “malikâne öşrü” denirdi. Bu köylü, aynı zamanda devlet memuru ile karşılaşıp, ona da “divan öşrü” denilen vergiyi verdiğinden, bu topraklarda çalışanlar çift yönlü sömürülmüş olurlardı. Osmanlılarda özel mülk olan topraklar özelikle kuruluş devrinde çoğunlukta olmamakla beraber,

bazıları 10-15 köyün alanını kaplayacak kadar genişti. Ve Osmanlı toplumunda ticaretin, para ekonomisinin ve faizciliğin gelişmesi ile özel mülk olan topraklarda da artış görüldü. tıları

c) Osmanlı Feodalitesi İçinde Köleci Üretim Kalın-

Bir toplumu feodal diye adlandırdığımız zaman bu toplum içinde hâkim olan üretim ilişkileri feodal demektir. Ancak feodal bir toplum içinde yer yer köleci ve feodalite öncesi diğer ilişkilere de rastlamak mümkündür. Nitekim Osmanlı toplumunda da “kul taifesi” denilen çoğunlukla İstanbul civarında yerleştirilmiş ve genel olarak savaşlarda ele geçen esirlerin meydana getirdiği kölelere de rastlanmıştır. “Kul taifesi” ile deminden beri açıkladığımız hür köylü (reaya) kanunlarla birbirinden ayrılmıştır. Bunların köylüden esas farkı “bey”lerin bunlar üzerindeki haklarının daha sınırsız oluşu, bunlardan daha fazla hizmet beklemeleri ve bunları “köylü” den daha fazla angaryaya koşmaları olmuştur. Ancak Osmanlı toplumu içinde kulların yeri önemli değildir ve zamanla “reaya”dan hiç farkları kalmamıştır. d) Tımar Sistemi Osmanlı Devletine Neler Sağladı ve Nasıl Çözüldü? Fetihçi bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu, tımar sistemi ile kendisine sağladığı askeri güçler sayesinde, birçok ülkeler fethetmiş, geniş toprakları kontrolü altına almış ve bu topraklarda tımar sistemini kurarak, daha önce anlattığımız sipahi - köylü ilişkileri yani feodal sömürü yoluyla devlete vergi ve asker sağlamıştır. Devleti meydana getiren büyük feodaller ya da merkezdeki feodaller, toprakları has, zeamet, tımar şeklinde diğer feodallere dağıtmış; bu topraklarda köylü üretmiş, köylünün artık ürünü ile hem sipahi yaşamını sürdürmüş hem de devlete vergi verilmiş ve devlet için asker yetiştirilmiştir. Devlet gücünü toprakların işleniş biçimi olan tımar sisteminden almıştır. Demek ki devletin gücünü yitirmesi için artık ürünü kendisine “asker ve vergi” şeklinde aktarma yolu olan tımar sisteminin bozulması, devlete ait toprakların giderek özel mülkler haline gelmesi; zaten var olan özel mülklerin çoğalması gerekmektedir. Nitekim 1500’lerin ortalarından itibaren Osmanlı toplumunun diğer toplumlar ile olan ilişkileri sonucu, kendi toplum yapısı değişime uğramış ve İmparatorluğun dört bir yanına dağılmış olan feodallerin, mahalli beylerin ve eşrafın gittikçe gelişmesine yol açmıştır. Şimdi, bu ilişkiler ne idi ve tımar sisteminin çözülüşüne nasıl yol açtılar kısaca bunları ele alalım. Osmanlı toplum yapısında büyük değişikliklere yol açan başlıca ilişki Osmanlı devletinin Batı Avrupa ile

Kardelen Eği�m Programı 22


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ olan ilişkileridir. Bu dönemde Avrupa feodal üretim biçiminden kapitalist üretim biçimine geçiş aşamasındaydı. Ticaret yoluyla, daha sonra endüstriye aktaracağı sermaye birikimini yapıyordu. Avrupa tüccarları dünyanın dört bir yanından kendi ülkelerine lüks tüketim malları, altın ve gümüş getirmekte idiler. Yeni ticaret yolları keşfedilmiş, Amerika kıtası bulunmuş, Avrupa’nın birçok devletleri Afrika ve Güney Asya’da sömürgeler edinmişlerdi. Avrupa’da o sırada gerçekleşen teknoloji alanında çok önemli keşiflerden biri de ateşli silâhların bulunmasıydı. İlerde daha ayrıntılı inceleyeceğimiz bu gelişimlerin olagelmesi Osmanlı toplumunu ne şekilde etkiledi onu görelim: 1) Yeni deniz yollarının keşfi ile Osmanlı imparatorluğu Asya - Avrupa ticaretinde önemini kaybetti. Osmanlı devletinin önemli gelir kaynaklarından biri Anadolu ticaret yollarını kullanan yabancı tüccarlardan alınan vergiler idi. Bunu kaybetmek, devleti epeyce sarstı. 2) Batı’da ateşli silâhların kullanılmaya başlanması, Osmanlıların Avusturya ile olan savaşlarda yenilgiye uğramalarına yol açtı. Bu durumda Osmanlı imparatorluğunda “hafif süvari” (atlı asker) olan tımarlı ordusu önemini kaybetti; silâhlı asker olan ve devletten maaş alan piyadelerin “yani yeniçerilerin” sayılarının arttırılması gerekliliği duyuldu. Askerin çoğunluğu maaşlı olunca da önemli bir görevi devlet için asker yetiştirmek olan tımar sisteminin gerekliliklerinden biri ortadan kalktı. Artık askerin daha sistemli, daha muntazam bir şekilde ateşli silâhlarla donatılarak devlet tarafından yetiştirilmesi gerekiyordu. 3) Tımar sisteminin önemli görevlerinden biri artık gereksiz hale gelince, tımarlar saray mensuplarına, rastgele dağıtılmağa başlandı, dağıtım üzerinde titizlikle durulmayınca da artı-ürünün devlete düzenli olarak gelme yolu tıkandı. 4) Ticaret yollarının önemini kaybedişi ve tımarların rastgele dağıtılışı ile gelirleri azalan, fakat maaşlı asker sayısı arttığı için masrafı çoğalan devlet yeni birçok vergiler koyma yoluna gitti ve masraflarını “reaya”dan karşılamaya kalktı. Ancak zaten ağır vergiler altında ezilen reaya bunları karşılayamadı ve köylü kitlesinden bazıları vergiden kurtulmak için şehirlere göçmek zorunda kaldılar. 5) Bu durum, yani bazı köylülerin köylerini terk edişi, hem tarımsal üretimi krize soktu, hem de şehirlerdeki bunalımı büsbütün arttırdı. Şehirlerde esnaf ve zanaatkârlar feodal düzenin meslek örgütleri olan loncalar içinde çalışmaktaydılar. Her isteyen esnaf ve zanaatkâr olamazdı. Loncalara girmenin ve belirli bir zanaatta (veya esnaflıkta) çalışmanın ve yükselmenin birçok şartları vardı. Bu kurallara aldırış etmeden esnaflığa başlayan köylüler diğer esnafın gelirinin düşmesinde, esnaf ve zanaatçılar arasında huzursuzluk başlamasında ve loncaların çözülmesinde rol oynadılar. Şehir ve kasabalardaki buhranı arttıran bunlar oldu. Esasen bu arada Avrupa’nın ham madde, hububat ve hayvana çok ihtiyacı vardı ve Avrupa’lı tüccarlar bu

gibi maddelere çok yüksek fiyat verdiklerinden bunlar konulan bütün yasaklara rağmen, dışarıya akmağa başlamış, içteki fiyatlar da çok yükselmişti. Oysa loncaların sıkı kurallarına göre esnaf ve zanaatkâr satış fiyatlarını bu yeni fiyatlara uyduramayacağı gibi, mallarının kalitesini de düşüremezdi. Böylece, Avrupa’da başlayan kapitalizm ve gelişen sanayinin hammadde ihtiyaçları Osmanlı toplumunun lonca teşkilatını krize soktu. Loncalarda daha önce de söylediğimiz gibi küçük çapta üretim yapılırdı. Kapitalist üretim ise büyük çapta üretime yönelmiştir. Teknik yenilikler ile üretimin çapı genişletilmeğe çalışılır. Sıkı kaidelere bağlı ve rekabete yer vermeyen loncalar, gelişen kapitalist üretimin kuralları ile bağdaşamamış, ona engel de olamayınca, yok olup gitmişlerdir. 6) Vergilerin muntazam alınamaması üzerine, tımar sahiplerine karşı güvenliğini yitiren devlet, onları kontrol maksadıyla Anadolu’ya maaşlı askerlerinden (yeniçerilerinden) bazılarını yolladı. Ancak ceplerine maaşlarının bir kısmını toptan alarak Anadolu’ya’ dağılan yeniçeriler buralarda ticarete, toprak yağmacılığına ve köylüyü sömürmeye girişmişler ve büsbütün karışıklıklara sebep olmuşlardır. 7) Reayanın içinden genç delikanlılar da “Leventler”’i meydana getirmişlerdir. Bunlar beylerin, zenginlerin kapısına hizmetkâr olmak üzere gelip kapılanamayan boş insanlardır. Bunlardan her sene binlercesi kalelere gönüllü asker olarak yazdırılırdı. Ancak hepsinin buralara yerleştirilmelerine imkân yoktu. Diğerleri çoğunlukla İstanbul, Bursa, Edirne gibi büyük şehirlerde üçer-beşer kişilik gruplar halinde dolaşıp, haramilik ederlerdi. Bunlar da köyden ayrılmakla hem insan gücünün eksilmesi ile tarımsal üretimin büsbütün azalmasına yol açtılar hem de şehirlerde hiç bir üretimde bulunmayan, tamamen tüketici bir sınıf olarak toplanıp yüklerini yine köylüye bindirmiş oldular. 8) Şehirde esnaflık ve ticarete kolaylıkla girişemeyen, beylerin kapılarında hizmetkârlık bulamayan köyünü terk etmiş genç köylüler için en iyi iş “suhte” olmak, yani kasaba ve şehirlerdeki orta seviyedeki medreselerde (dini okullarda) öğrenci olmaktı. Buralarda parasız-yatılı olarak okuyan öğrenciler böylece bedava yemek ve yatacak yer bulmuş oluyor ve aynı zamanda bir meslek sahibi de oluyorlardı. Ancak zamanla bu medreselerin imaretlerinde toplanan köy çocuklarının sayıları öylesi ne çoğaldı ki, herkes buralara giremediği gibi; hepsi medreselerin yüksek kısmına alınmamaya ve buraları bitirenlere bir vazife verilememeğe başlandı. Bu durum karşısında bunlar da XVI. yüzyılın ortalarından itibaren zaman zaman tarihte “Suhte İsyanları” diye bilinen karışıklıklara yol açmışlardır. 9) 1500’lerin ortalarındaki hububat darlığı yukarıdaki olaylardan da anlaşılacağı gibi, gerek yüksek fiyat veren Batı Avrupa’ya zahire kaçırılması, gerekse tımar sis-

Kardelen Eği�m Programı 23


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ teminin bozuluşu ile kesin bir şekilde kendisini göstermiştir. Hububat darlığının bir sebebi de 1525-1527 arasında üç mahsul yılında ekinlerin çekirge tahribatına uğraması ve 1528’de ekinleri su basmasıdır. Bunlara ek olarak, bazı tımar sahiplerinin arazileri kendilerine mülk edinmeğe başlaması ile büyük çiftlikler ortaya çıkmış, bu çiftliklerin bazılarında daha ziyade hayvancılığa önem verilmesi ile tarlalar hayvanlardan zarar gördüğü gibi, arazilerin bir kısmı da mera haline getirilmiştir. Geçim zorluğu öylesine had safhadadır ki, köylüler bir tarlayı 20 kilo (bir veya iki kile) buğdaya veya arpaya değişmek zorunda kalmışlar; hububat darlığı büyük şehirlerin ve ordunun iaşesinde de büyük zorluklar ortaya çıkarmıştır. 10) Faizle para verme Selçuklular ve hatta onlardan önce de Anadolu’da mevcuttu. İslâm dininin faizi ayet ve hadislerle kati bir şekilde yasaklaması sonucunda, ortaya çıkan bir takım usuller ve hukuki işlemler ile bu yasak hükümsüz kılınmıştı. (Bugün de Anadolu’nun bazı yerlerinde faizcilik “buğdaycılık” vs. gibi isimler altında çeşitli şekillerde yapılmaktadır.) Osmanlı toplumunda da 1500’lerin ortalarında tarımsal düzenin bozulması, geliri düşen köylünün devletin koyduğu yeni vergiler altında ezilmesi ile faizcilik büsbütün arttı. Faizciler zamanı geldiğinde paralarını ödeyemeyen köylülerin arazisine el koyuyor, köylüyü kendi hizmetleri için karşılığında hiçbir şey vermeden çalıştırıyor, yani onu bir çeşit köleleştiriyorlardı. Çiftçi birisine borçlandığı vakit, tasarrufunda ki tarlası, hayvanları, bağı ve bahçesi velhasıl bütün arazisi ve bu araziyi işleyecek araçlarıyla birlikte, alacaklısının kendi ürünü üzerindeki ortaklık hakkını kabul ediyordu. Ekip, biçtiğinden her ne elde ederse öşür ve diğer vergileri çıktıktan sonra, alacaklı ile paylaşacaktı. Bu çeşit ortaklığın en ağır tarafı, ortakçılık ne kadar devam ederse etsin, çiftçinin borcunun hiçbir zaman ödenemeyeceğidir. Alacaklı, verdiği borcun yalnız yıllık faiz tutarı için çiftçinin ürününün hepsine ortak olmakta idi. Borç verilen paranın miktarı hiç değişmeden devam ettiği için, çiftçinin mülkü, arazisi, hayvanları ve bütün tarım araçları kendisi tarafından kullanılmakla beraber, alacaklı tarafından rehin olarak kabul ediliyordu. Borçlu çiftçi ortaklıktan vazgeçtiği anda, bütün her şeyi alacaklının oluyordu, özellikle, Doğu vilâyetlerinde (Malatya, Elâzığ, Mardin, Diyarbakır) borç para verip ödeyemediği zaman köylü ile böyle bir ortaklığa girişmek ticaret haline gelmişti. Bu işi de genellikle tımar sahipleri, kasabada ticaretle uğraşanlar ve Anadolu’ya gönderilen yeniçeriler yapıyorlardı. Üretimin krize girişi, sömürünün artışı, sınıfların birbirleri ile olan çıkar kavgalarını da daha açık bir hale getirir. Bu durumda toplum içinde sömürülen sınıflar, sömürücülere karşı baş kaldırırlar. Sömürülenlere, artık üründen diğerleri kadar pay alamayan sınıflar da katılır.

Ancak, sömürülen sınıfların sömürüyü tamamen ortadan kaldıracak bir üretim biçimine geçişi sağlayabilmeleri, yani nihai zafere ulaşabilmeleri için üretim araçlarından tamamen yoksun ve işgücünden başka satacak şeyi olmayan bir işçi sınıfı yani proletarya ile üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olup, işçinin emeğini sömürerek yaşayan kapitalist sınıfın yani burjuvazinin tam anlamıyla ortaya çıkmaları gerekir. Sömürüye son verecek olan toplumu, burjuvazi ile mücadelesi sonucunda zafere ulaşan proletarya yaratacaktır. Ancak, feodal Osmanlı toplumunda pek tabii ki ne burjuvazi, ne de proletaryanın varlığından söz edilebilir. Sömürüye son verecek toplumun kuruluş şartları hazır değildir. Bundan dolayı XVI. yüzyılda Osmanlı toplumundaki sınıf çatışmaları da genel hatları ile daha önce bahsettiğimiz köylü hareketlerinden pek farklı olmadı. Yani köylüler yine dağınıklıkları, üretici güçlerin düşük seviyesinde bireysel üretimde bulundukları için biraraya gelemeyişleri, örgütsüzlükleri sonucunda en çok sömürülen sınıf olmakla birlikte, ancak birbirlerinden bağımsız, yöresel hareketler yürüttüler. Ve hatta 1550-1603 Celali isyanlarında köylüler hareket içinde temel gücü meydana getirmekle birlikte, Avrupa’da XV. ve XVI. yüzyıllardaki köylü hareketlerinden farklı olarak, kendi başlarına somut isteklerde bulunamadılar ve çıkarları kendileri ile aynı olmayan sınıflara destek olup, öncülüğü onlara kaptırdılar. Köylü kitleleri hep isyancıların arkasından gitme, onları destekleme görevini benimsediler. Celali isyanlarında hangi sınıflar, hangi sınıflara karşı ve niçin ayaklanmıştır, birde buna kısaca değinelim: 1) Tımar, sisteminin bozuluşu, tımarların düzenli olarak dağıtılmayışı, özel mülk olan toprakların ve tefecisermayenin gittikçe gelişmesi sonucunda durumları sarsılan küçük ve orta tımar sahipleri büyük feodallere (merkezdeki feodallere,) karşı ayaklandılar. Sömürülen köylü yer yer bunların yanında yer aldı. Ancak bunlara en fazla destek sağlayanlar köylerinden ayrılıp, başka yerlerde de iş bulamayınca başıbozuk gezen “levent”ler olmuşlardır. Daha önce de bahsettiğimiz bu leventler gerek kırsal alanlarda, gerekse şehirlerdeki karışıklıklarda hep yer almışlar; bazen beylerin yanında bazen de kendi başlarına devlete (merkezdeki feodallere) karşı ayaklanmışlardır. 2) Kırsal alanlarda yağmacılığa ve faizciliğe başlamış olan yeniçeriler ile köylüler arasında da çatışmalar oldu. 3) Mülk edinmeye ve servet sahibi olmaya başlamış kadılar ile küçük tımar sahipleri arasında çatışmalar görüldü ve bu durumda da köylü yine tımar sahiplerinin yanında yer aldı. 4) Medreselere giremeyen veya buraları bitirdikten sonra hiçbir vazifeye alınmayan medreseliler ile devlet arasında çatışmalar oldu. Medreseliler (suhteler) esasında

Kardelen Eği�m Programı 24


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ genç köylüler oldukları için yer yer köylüleri yanlarına aldılar. Bazı yerlerde de tımar sahipleri, kadılar, devletin temsilcileri, köylü, kim varsa dinlemeyip, hepsini karşılarına aldılar. Suhte isyanlarını kendi askerlerini kullanarak bastırmaktan, aciz kalan devlet (ya da merkezî feodaller), bunlara karşı bazı yerlerde mahalli beyleri kullandı. En son başvurduğu çare de, Anadolu medreselilerine karşı İstanbul gibi büyük şehirlerde yetişmiş şehir medreselilerini kullanmak oldu. Çıkarları bir olması gereken sınıfları bölmek, onları birbirine kırdırmak, bir kısmına imtiyazlı muamelesi yapıp, diğerlerini “asi” ilân etmek, egemen sınıfların her zaman kullandığı bir taktik olmuştur. Bütün bu kriz döneminde, mahalli ayaklanmalardan ve para ekonomisinin ülke çapında gelişmesinden yararlanan ve gittikçe gelişen tek zümre Anadolu “eşrafı” olmuştur. Öyle ki, bundan sonraki gelişimlerde devlet, “ayan” denilen bu zümrenin gücünü tasdik etmek ve 1757-1774 yıllarında “ayânlık” diye bir müesseseyi kabul etmek zorunda kalmıştır. Bundan sonra ayanlar kendi silâhlı orduları ile başlı başına birer güç haline geldiler ve merkezdeki feodaller (yani devlet) gücünü kaybetmeğe başladı. Eski biçimde tımarlar yoluyla vergi toplayamayacağını gören devlet, bu arada “iltizam” usulü denilen vergi toplama yolunu ortaya çıkarmıştır. Bu yeni usule göre belirli bölgedeki topraklar, o topraklardan en fazla vergi toplayacağını söyleyen kişilere bırakılmıştır. Toprağın bu yeni sahiplerine “mültezim” denilmektedir ki üretim ilişkileri ve köylünün artık ürününe el koyma açısından mültezim - reaya ilişkisi, tımar sahibi - reaya ilişkisinden hiç farklı değildir. Reaya vaktiyle sipahi beyine verdiği vergileri şimdi de mültezime veriyor ve sipahi beyine karşı olan sorumluluklarını mültezime karşı devam ettiriyordu. Mültezimlik para ekonomisinin gelişmekte olduğu şehir ve kasabalardaki tefeci ticaret sermayesine dayanmış, bazı bölgelerde de ayanlar mültezim de olup güçlerine güç katmışlardır. Mültezim taahhüt ettiği vergiyi toptan olarak hükümete vermekte ve bunu mal karşılığında zaman zaman köylüden toplamaktaydı. Mültezimliğin oldukça kârlı bir yatırım sahası olması gerekir ki, Osmanlı tarihinde köylerinde tuzla işletip zengin olan eşraftan bazı kişilerin, gerekli sermayeyi toplayınca, eski işlerini bırakıp, kasabaya göç ettikleri ve mültezimliğe yatırım yaptıkları görülmüştür. Vergilerin bu şekilde, yani iltizam usulüne göre toplanması “sarraflık” müessesesinin gelişmesine de yol açmıştır. Sarraflar belirli bir faiz karşılığında bir zaman sonra ödenmek üzere kişilere borç veren ve genellikle tüccar olan kimselerdir. Bunlara bir çeşit ilkel bankacı da diyebiliriz. Mültezimler devlete taahhüt ettikleri parayı tamamlayamadıkları zaman, bunlara başvurmuşlardır veya devlete kefil olarak bu kişileri göstermişlerdir. 19. yüzyılın ortalarında Osmanlı toplumunda ticaret

sermayedarlığı iyice gelişmiş, özellikle kıyı şehirlerinde Avrupa malları satan birçok dükkânlar açılmıştı. Meselâ, 1850’lerde 33 bin nüfuslu Trabzon’da 27 kişiye bir dükkân düşüyordu. Ticaretin gelişmesi, feodal toplumu genel olarak anlatırken de gördüğümüz gibi, tarımdan alınan vergilerin de “para” şeklinde alınmasını gerektirdi ve köylüden vergileri “para” şeklinde toplayan mültezimin bu gelişmiş biçimine “muhassıl” denildi. Para ekonomisinin gelişmesi ile zaten farklılaşmaya başlamış olan “köylü” de bir tek sınıf olmaktan çıktı; topraksız köylü, küçük köylü, orta köylü, toprak ağası gibi çıkarları birbirinden farklı sınıflara ayrıldı. Şimdi tarımsal alanlardaki üretim ilişkilerini bir yana bırakıp, Osmanlı toplumunda ticaret ve ticaretin gelişimini kısaca ele alalım. e) Osmanlı Toplumunda Ticaret Daha Selçuklular devrinde ticaretin ve Anadolu ticaret yollarının nasıl önem kazandığını görmüştük. Osmanlı devleti küçük bir beylik iken de Türk toplumu ile Rum şehirleri ticaret ilişkileriyle bir birlerine çok sıkı bir şekilde bağlanmışlardı. Tarımsal alanlardan aktarılan artık ürünün yanı sıra, ticaretten sağlanan gelirler de Osmanlıların kuruluş devrindeki genişlemesine hız vermiştir. Yani, Osmanlı devleti bir yandan daha geniş bir alanın tarımsal artık ürününü ele geçirmek, bir yandan da önemli ticaret yollarına ve merkezlerine sahip olmak için yayılıp, genişlemiş, böylece gelirini çoğaltmıştır. Bu çaba içinde önemli ticaret merkezlerini ve yollarını ele geçirmeleri Osmanlı devletini Doğu - Batı ticaretini denetleyen bir duruma getirmiştir. Osmanlı imparatorluğunun kuruluş devrinde Balkan’larda önemli ticaret merkezleri İstanbul, Selanik ve Edirne idi. Bu dönemde İtalyanlar Ege’de, Karadeniz’de, Akdeniz’de ve Balkan yarımadasının belli başlı noktalarında yerleşmiş bulunuyorlar ve buralardaki ticari faaliyetleri ellerinde tutuyorlardı. Osmanlılar Balkan’ların ve Anadolu’nun önemli bir kısmını kendi hâkimiyetleri altına aldıktan sonra, başta Venedikliler ve Cenevizliler olmak üzere, birçok Lâtin devleti ile ticari antlaşmalar imzalamışlar ve onların eski ticaretlerine serbestçe devam etmelerine izin vermişlerdir. Anadolu’nun o zamanki (1300-1500) dünya ticaretinde yeri iki açıdan önemli idi. Birincisi, Anadolu’nun Orta Asya, Çin, Hindistan ye İran gibi Doğu ülkeleriyle Avrupa arasında yapılan ticarette bir geçiş ve değişim yeri olması; ikincisi Anadolu’da üretilen malların bu memleketlere satılması ve onlardan çeşitli mallar alınması. Osmanlı devletinin ne alıp, ne sattığı ve bunu kimler aracılığı ile yaptığı üzerinde de durmak gerekir. XVI. asırda Türk pazarlarına henüz Batı’nın sanayi mamulleri girmiyordu. (İngiltere’de dokunan kumaşların girişi XV.

Kardelen Eği�m Programı 25


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ asrın sonunda oldu). Buna mukabil Avrupa’lılar Türk limanlarından devamlı olarak hammadde, hububat ve hayvan (özellikle koyun) taşımakta idiler. Akdeniz’de ve Karadeniz’de Venedik ve Cenevizlilerin ticaret yollarını ellerinde bulundurması ile kendilerine başka ticaret yolları arayan Avrupalılar, bu arada açık deniz ticaretini geliştirmişler, keşifler ve sömürgeler sayesinde servet birikimine girişmişlerdi. Osmanlı devleti onlar için iyi bir hammadde pazarı oldu. Türk üreticilerin azınlıklar (Ermeniler vs.) vasıtasıyla ayaklarına kadar giderek onların mallarına yerli tüccarlardan çok daha fazla fiyat ödemeğe başladılar. Bu durum daha önce de bahsettiğimiz gibi, sıkı lonca kaideleri içinde çalışan Türk esnaf ve zanaatkârlarının da durumunun gittikçe kötüleşmesine yol açtı. Böylece, Osmanlı devletine, Avrupa’ya sattığı ham madde ve hayvan karşılığında bol bol altın ve gümüş giriyor, bu altın ve gümüş de Hindistan ve İran’dan gelen işlenmiş malları almak için kullanılıyordu. Böylece XVI. yüzyılda Osmanlı devleti Doğu - Batı ticaretinde bir aracı idi. Ancak XVII. yüzyılda İngilizler ve Hollândalılar Hint Okyanusu’nda, ve Akdeniz’de ticari üstünlüğü ele geçirdiler. Bunun neticesinde Osmanlı Devleti, İran ipek ticaretini bir miktar kurtarabildi ise de Hint Baharat ticaretindeki aracı rolünü tamamıyla kaybetti. 1535’lerden başlayarak Avrupa devletleri ile imzaladığı antlaşmalar ile Osmanlı devleti onlara ticaret alanında birçok imtiyazlar verdi. Bu onu Batı Avrupa’nın sömürdüğü ülkeler zincirine ekledi ve Osmanlı Devletinde bundan sonraki ekonomik, sosyal ve politik gelişimler Batı Avrupa devletleri ile olan ilişkilerine göre belirlendi. 3) Osmanlı Toplumunun Sömürgeleşmesi Biliyoruz ki, feodalizmden kapitalizme geçişin birkaç temel şartı vardır ve kapitalizmin gerçekleşmesi için bunların hepsinin bir arada ortaya çıkması gerekir. Bunları kısaca şu şekilde sıralayabiliriz: 1) Gelişen ticari ilişkilerin belirli bir sınıfın elinde (tefeci-tüccar) servet birikimine yol açması. 2) Kişi olarak özgür fakat üretim araçlarından yoksun bireyler yığınının varlığı. 3) Servete ve insan gücüne tekniği katacak olan zanaatların varlığı. 4) Ticaretin geniş bir iç ve dış pazar yaratmış olması. Şimdi Osmanlı toplumunda bu şartlardan hangileri hazırdı hangileri değildi bir de onu görelim. Bir kere Osmanlı toplumunda kişisel olarak özgür fakat üretim araçlarından yoksun bireyler yığınının var olduğu hiç şüphe götürmez. XV. yüzyılın sonlan ve XVI. yüzyılın başından itibaren, tımar sisteminin çözülüşü ile kırsal alanlardan kaçıp, şehirlere gelen büyük, bir kitle vardır ki, bunlar gerek köyde gerekse şehirde geçinme

imkânı bulamamışlar ve biraz önce de ortaya koyduğumuz gibi bu yüzden yer yer karışıklıklara yol açmışlardır. Özellikle Bursa ve Ankara gibi şehirlerde gelişmiş olan zanaatkârlar da mevcuttur. Bursa ipeklileri ve Ankara “sof”ları uzun zaman Avrupa pazarlarında çok beğenilmiş ve talep edilmiştir. Ancak, Osmanlı devleti sattığı hiç bir mal ile ticarette dünya pazarlarını tutamamış; onun önüne geçen Avrupa dünyanın dört bir yanında elde ettiği sömürgeler sayesinde ele geçirdiği dış pazarlar ile ucuz hammaddeler ve mallarını satacak pazarlar bulup, kendi sanayisini ve içteki pazarlarını geliştirirken, Osmanlı Devleti’nin Avrupa ile yaptığı ticaret kendi iç pazarını, yerli zanaatını da çöktürmüştür. Feodal Osmanlı devleti ticareti genellikle azınlık tüccarların ve yabancı tüccarların eline bırakmış, fethettiği yerlerde ticareti vergiye bağlamak, gümrük resmi ve yol vergisi almakla yetinmiştir. İç gümrük sisteminin mevcudiyeti (bir şehirden diğer şehre nakledilen mallardan gümrük resmi alınması), bazı mallar üzerinde uygulanan “Yed-i Vahit Usulü”, yani üreticilerin bu mallarını sadece devletin imtiyaz verdiği kişilere satabilmeleri ve ticari faaliyetlerin sıkı kuralları olan loncalar içinde örgütlendirilmesi de bunlara eklenince, Türk tüccarları yok denecek kadar az sayıda ortaya çıkmışlardır. Böylece ticaret genellikle Osmanlı toplumu içinde yabancı unsurların elinde kalmıştır. Batı Avrupalı tüccarların bir uzantısı olan azınlık tüccarlarının ticaret gibi kârı bol, riski nispeten az bir iş varken kendilerini güvenlik altında hissetmedikleri yabancı bir ülkede, bir sanayi faaliyetine girişmenin veya imalâthaneler kurmanın riskini göze alamayacakları doğaldır. Osmanlı devletinde ticaretten elde edilen servetin sanayiye yönelmeyişinin önemli sebeplerinden birisi de budur. Ancak şurası da açıktır ki XVI. yüzyılda artık Osmanlı devletindeki tüccarların biriktirdikleri serveti sanayiye yöneltmeleri imkânsızdı. XI. yüzyıldan beri servet birikimine girişmiş ve şimdi de dünya pazarlarını tutmuş Batı Avrupa gibi zorlu bir rakip vardı karşılarında. Bu rakip 1535’lerde Osmanlı devletinin karşısına dikildi ve onu sömürge haline getirecek ekonomik imtiyazları bir bir ondan kopardı. XVI. yüzyılın ortalarından itibaren, başta Fransa olmak üzere, Avrupalı devletler, tüccarlarının Türkiye’de serbestçe ticaret yapabilmeleri için tarihimizde “kapitülasyon” adı verilen imtiyazları elde ettiler. Ve 1838 yılında ilk önce İngiltere ile imzalanan ve sonra da diğer Avrupalı devletler için geçerli sayılan Serbest Ticaret Antlaşması ile yabancı tüccarlara verilen imtiyazlar en had safhasına ulaştı. Avrupa devletleri, bu imtiyazları rahatça kullanabilmek ve sürdürebilmek için, Osmanlı Devleti’ndeki politik, idari ve sosyal kurumları da kendi isteklerine en uygun hale getirdiler. Osmanlı toplumunda kendi kanunlarına göre hareket etmeğe başladılar. Osmanlı mahkemeleri onları yargılayamazdı bile… İşte Gülhane Hatt-ı Hümayunu, Tanzimat Reformu

Kardelen Eği�m Programı 26


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ gibi XIX. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı Devletinin giriştiği bazı reform hareketlerini değerlendirirken, bu noktayı gözden kaçırmamalıyız. Yenilik diye isimlendirilen bu hareketlerin bazı maddeleri üzerinde durmak gerekmektedir. Burada yeri geldiği için bunların, Avrupa Devletleri’nin Osmanlı Devleti’nde sömürülerini daha rahat sürdürebilmek için, işbirlikçi sınıflar yoluyla gerçekleştirdikleri, siyasi ve sosyal bazı değişiklikler olduğunu belirttik. 1838 Serbest Ticaret Antlaşması ve onu takip eden reform hareketleri, Osmanlı pazarlarını Avrupa malları ile doldurdu. Milli sanayiyi yıktı. Dokuma tezgâhlarının çöküşü ile birçok kişi işsiz kaldı. Rahatça ticaret yapabilmek için, demiryolu ve limanlar inşa ettirmek üzere Osmanlı devletine borç verdiler ve bu borçlar zaman içinde gittikçe arttı. Öyle ki 1881 yılında Osmanlı borçlarının idaresi için yabancılar devlet içinde devlet anlamına gelen bir teşkilât kurdular. Tarihimizde Düyun-u Umumiye ismi verilen bu teşkilât ile Osmanlı Devletinin gelirlerinin çoğunu ve dolayısıyla devleti kontrol altına aldılar. Böylece, Osmanlı Devleti, Batı Avrupa kapitalizminin sömürgesi haline geldi. Burada biz, üretici güçlerin seviyesini ve üretim ilişkilerini ele alıp, Osmanlı toplumunu feodal üretim biçimine bir örnek olarak açıkladık. Ancak Osmanlı toplum yapısı bazı kimseler tarafından “feodal” değil de, “İlkel Komünal Toplumdan Köleci Olmayan Çıkışlar” kısmında kısaca ele aldığımız Asya Üretim Biçimi olarak kabul edilmiştir. Broşürümüzü bitirmeden önce bu konuyu da kısaca ele almakta yarar gördük. 4) Osmanlı Toplum Yapısı Niçin Asya Üretim Biçimi Değildir? Osmanlı toplum yapısının Asya Üretim biçimi olduğunu savunanlar, üretici güçlerin seviyesine ve “artık ürüne” el koyma biçimine değil de artık ürüne kimlerin el koyduğuna bakmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nda özellikle kuruluş ve gelişme devrinde topraklarının çoğuna sahip kuvvetli bir devlet (ya da merkezde yer alan büyük feodalleri) görünce Osmanlı toplumunun feodal olamayacağı sonucuna varmışlardır. Biz bu bakış açısını şu noktalarda reddediyoruz. a) Bundan önceki sayfalarda feodal üretim biçiminin temelde üretici güçlerin seviyesi ve artık ürüne el koyuş biçimi ile belirlendiğini söyledik. Osmanlı toplumunda da toprağın sabanla, ufak ölçüde ve ilkel olarak işlenmesi, köylünün üretimini pazar için değil de ailesinin ve yakın çevrenin ihtiyaçlarını karşılamak için yapması, feodal üretim biçimine uygundur. Daha önceki kısımlarda temel özelliklerini ortaya koyduğumuz feodal üretim biçiminde köylü toprağa bağlıdır ve ürettiği ürünün bir kısmına toprak ağası tarafından el konur. Osmanlı toplumunda

özellikle kuruluş ve gelişim dönemlerinde köylünün artık ürününe el koyanlar devletten o toprakların kullanım hakkını elde etmiş olan “sipahi”ler olmuştur. Ancak köylünün artık emeğine (ya da ürününe) toprak sahibi veya devletin hâk tanıdığı kişi tarafından el konulusu feodal üretim ilişkileri açısından hiçbir şey değiştirmez. Her iki halde de köylünün artık ürününe kendi iradesi dışında el konulmaktadır. Köylü için değişen hiçbir şey yoktur. b) Osmanlı toplumunda Asya Üretim tarzını savunanlar, toprakların devlet mülkiyetinde oluşu üzerinde durmuşlar, sipahiyi bir devlet memuru olarak görmüşler ve Osmanlı toplumunda daha ilk zamanlarda mevcut olan ve gittikçe gelişme gösteren özel toprak mülkiyeti ve özel çiftlik sahiplerini hiç dikkate almamışlardır. Ve ayrıca “sipahi”lerin de sadece tasarrufuna sahip göründükleri topraklarda mülk sahibi gibi hareket ettikleri ve zamanla bazı sipahilerin bu topraklara sahip çıktıkları gözlerinden kaçmıştır. Oysaki daha önce anlattığımız gibi, Asya Üretim biçiminde özel toprak mülkiyeti hiç yoktur. c) “Feodalitede devlet hiç bir zaman bu kadar kuvvetli olamaz” diyerek Osmanlı toplum yapısını başka bir üretim biçimine uydurmağa çalışmak yanlıştır, çünkü feodal üretim biçimi dünyanın her yerinde yukarıda bahsettiğimiz temel özellikleri değişmeden, her ülkenin kendi özel tarihsel şartlarına dayanarak değişik biçimlerde ortaya çıkabilir. Üretim biçimini de tayin eden onun temel özellikleridir. Avrupa’da ki Fransız, Alman, İsveç ve diğer memleketlerin feodaliteleri de birbirinin tıpatıp aynısı olmamıştır. Ancak her yerde aynı temele dayanan ekonomik ilişkilerin şekil farklılıkları göstermesi, onu başka bir üretim biçimi yapmaz. Bir kere daha tekrarlayalım, feodalizmin tanımında ağırlık verilecek olan nokta doğrudan doğruya üretici ile onun hemen üzerindeki “üst” ya da “bey” veya “ağa” arasındaki ilişki, onları birbirine bağlayan yükümlülüğün biçimi ve üreticiye kendi iradesinden bağımsız olarak yüklenen görevlerdir. “Bey”in üzerinde de birinin oluşu veya olmayışı, “bey”in üzerindekinin güçlü veya güçsüz oluşu, “bey”in toprakların sahibi veya sadece onlara tasarruf eden kişi oluşu, bey ile üretici arasındaki bağımlılıkları değiştirmez. d) Asya Üretim biçiminin ilkel komünal toplumdan çıkışlardan biri olduğunu söylemiştik. Hâlbuki Osmanlı imparatorluğu kurulmadan, Anadolu Selçuklu Sultanlığı ve Anadolu Beylikleri zamanında üretim biçimi feodaldir. Buna kimse itiraz etmemektedir. Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu ile tarihin tekerlekleri tersine dönüp feodal üretim biçiminden daha geri bir üretim biçimi olan Asya üretim biçimi mi ortaya çıkmıştır? Tarihte üretici güçlerin daimi olarak gelişimi diye değişmez bir kanun olduğuna göre, böyle bir şeyin varlığı kabul edilemez. e) Asya üretim biçiminde, küçük köy birimlerinde tarımın ve zanaatın kendi kendine yeterli bir birlik meyda-

Kardelen Eği�m Programı 27


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ na getirdiklerini; şehirlerin ise bunlardan apayrı birimler olduklarını söylemiştik. İşte, Asya üretim biçiminde komünlerin bu kendi kendine yeterli birlikleri onları değişime karşı en fazla direnen birimler haline getirmektedir. Ve bunun içindir ki Asya Üretim biçimi feodal topluma geçişi en güç yapabilecek, en az hareketli bir toplum biçimi olarak kabul edilmiştir. Oysaki Osmanlı toplumunda daha Anadolu Selçukluları zamanından itibaren köy zanaatları mevcut olmasına rağmen, zanaatlar tarımdan ayrılmış, köylerde tarımsal üretim, kasabalarda ve şehirlerde ise zanaat ve ticaret gelişmiş ve ekonomik temeli her ikisi birlikte meydana getirmişlerdir. Tüccar sınıfının aracılığı ile şehir - köy ilişkileri gelişmiştir. Toplumda servet eşitsizlikleri daha başından beri vardı ve bunlar para ekonomisinin gelişmesi ile gittikçe büyümüştür. Bunun için de Osmanlı toplum yapısının değişime karşı direnen, az hareketli bir yapı olduğu söylenemez. Esasen batılı bazı bilim adamlarının Osmanlı toplumunu Asya üretim biçimi olarak gösterme çabaları da Asya Üretim biçiminin gelişmeye karşı direnen bir toplum yapısı olmasında yatmaktadır. “Osmanlı toplumu Asya Üretim biçimine uygundu” demekle, kendilerince onun niye Batı Avrupa gibi kapitalist üretim biçimine geçemediği açıklanmış olmaktadır. Eğer Osmanlı toplumu Asya Üretim biçimi ise, kendi toplumsal yapısının özelliklerinden ötürü feodalizme geçişi kolaylıkla yapamamış; dolayısıyla kapitalizme geçişte geç kalmış ve böylece geri kalmıştır. İş böyle olunca da, Osmanlı toplumu kapitalizme geçebilir miydi? kapitalizme geçiş şartları hazır mıydı? niçin bu geçişi yapamadı? bu geçişi yapamayışında “emperyalizm”in rolü nedir? gibi sorunlar hasır altı edilmekte ve emperyalizm sözüm ona paçayı kurtarmaktadır. İşte bunun içindir ki Osmanlı toplumunun Asya Üretim biçimi olarak kabullenilmesine, emperyalizmin bir kaçış noktası olarak bakmak doğrudur. İşte bunun için de Asya Üretim biçiminin ne olup, ne olmadığını iyi bilmemiz gerekir. Biz de bu broşürde ilkel komünal toplumdan köleci olmayan çıkışları ele aldığımızda, bundan ötürü Asya Üretim Biçiminin üzerinde durduk. Toplumların gelişim tarihi Asya Üretim Biçimi diye bir üretim biçimi tanır. Onu bilmemiz ve çalışmamız gerekir. Ancak hemen yakıştırma yapma yoluna gitmemeli, kendi toplumumuzu ve toplumumuzun diğer toplumlar ile olan ilişkilerini iyi tahlil etmeliyiz. Hasıraltı edilmiş veya edilmeğe çalışılan soruları sormalı ye bunların cevabını aramalıyız.

Kardelen Eği�m Programı 28


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ

VI. KAPİTALİZM ÖNCESİ TOPLUM BİÇİMLERİ ÜZERİNE YARARLANILABİLECEK BAZI KAYNAKLAR

Eğitim Notları olarak çıkaracağımız kitaplardan ilki olan bu kitabın muhtevasına ilişkin dilimize çevrilmiş bazı temel eserlerin listesini okuyucuya vermekte fayda gördük. Bu listeyi iki gruba ayırdık. Birinci grup, yani “A” grubu, okunması ve anlaşılması nispeten kolay olan eserleri ihtiva etmektedir, ikinci grup, yani “B” grubu ise, meseleyi daha derinlemesine inceleyen eserleri ihtiva etmektedir. Ayrıca, listenin her iki grubuna, meselenin felsefi temellerini inceleyen eserleri de koymakta yarar gördük. A l — Zubritski, Kerov, Mitropolski, İlkel Toplum, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Sol Yayınları, Ankara 1968. Broşür içindeki bilgileri (Osmanlı toplumu üzerine olanlar hariç) biraz daha genişletmek için bu kitaptan yararlanılabilir. Okuyup anlaşılması çok kolay olan bir kitaptır. 2 — Jean Baby, Kapitalist Toplumun Tenkidi, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1966. Bu kitabın ilk 45 sayfasında broşürümüzde işlenen konular derli toplu verilmektedir. Kitabın ikinci bölümü kapitalist toplumun eleştirisidir. Hemen okunmasında yarar vardır. 3 — Lev Leontyev, Politik Ekonominin Esasları, İzlem Yayınları, İstanbul, 1968. Kapitalizm öncesi toplum biçimlerini tek tek ve etraflı bir biçimde incelememekle birlikte, politik ekonominin esaslarını, üretici güçler, üretim ilişkileri, üretim biçimi gibi kavramları çok basit ve kolay anlaşılır şekilde veren bir el kitabıdır. 4 — P. Nikitin, Ekonomi Politik, Sol Yayınları, Ankara, 1968.

Bu kitap esas olarak kapitalist üretim biçimini eleştirmekle birlikte ilk 34 sayfasında bu broşürde incelenen konulara, kısa da olsa, değinmektedir. 5 — G. Paloczy Horvath, Dün Köleydik, Bugün Halkız, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, 1966. Bu kitapta Macaristan’daki köylü hareketlerinin 1500 yıllık tarihi (15. yüzyıldan 1943’lere kadar) bir toprak emekçisi tarafından, olaylar onun açısından değerlendirilerek, çok sade bir dille anlatılmaktadır. Elinizdeki kitapta anlatılanların, bir ülkenin tarihinde nasıl ortaya çıktığını görebilmek için mutlaka okunması gerekir. 6 — Arthur Koestler, Spartaküs, Kölelerin İsyanı, Toplum Yayınları, Ankara, 1970. Köleci toplumdaki köle ayaklanmalarının en büyüğü olan Spartaküs isyanını roman diliyle anlatan bu kitap köleci toplumdaki köle isyanlarına ışık tutmaktadır. Bu açıdan okunmasında yarar vardır. 7 — G. Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, Sol Yayınları, Ankara, 1970. Felsefenin, diyalektik materyalizmin, idealizmin ne olduğunu öğrenmek ve bu broşürde incelenen toplumların ekonomik ve sosyal gelişimi içinde insan düşüncesinin de bu gelişime paralel olarak nasıl değiştiğini görebilmek için bu kitabın okunması şarttır. 8 — J. Stalin, Diyalektik ve Tarihi Materyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, 1970. Toplumların gelişim tarihini kısaca incelemesinin ötesinde bu kitap, diyalektik materyalizmi çok öz ve en temel noktalarına değinerek vermektedir. Mutlaka okunması gereken temel kaynaklardan birisidir. 9 — K. Marx, F. Engels, Komünist Manifesto, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, 1970.

Kardelen Eği�m Programı 29


KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM BİÇİMLERİ Bilimsel Sosyalizmin temellerini atan bu tarihi eserin bütün devrimciler tarfından tekrar tekrar okunması gerekir. B l — C. Darwin, İnsanın Türeyişi, Sol Yayınları, Ankara, 1968. (Fiyatı 12.50 TL.) İnsanın ilkel yaratıklardan türeyişini, gelişimini, yeteneklerini ve çeşitli insan ırklarını çok ayrıntılı olarak inceleyen bu eser, özellikle bu konu üzerinde fazla bilgi sahibi olmak isteyenler için yararlı olacaktır. 2 — F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları Ankara, 1967. İnsanoğlunun ortaya çıkışından bu yana aile ne gibi şekiller almıştır? Özel mülkiyet ne zaman ortaya çıkmıştır ve beraberinde neler getirmiştir? Devlet ne zaman ortaya çıkmıştır? Bu eserde bu sorulara, ilkel toplumlar üzerine yapılmış bazı araştırmalara da dayanılarak cevap verilmektedir. Ancak temel bilgiler edinildikten sonra mutlaka okunması gereken bir eserdir. 3 — K. Marx, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri, Sol Yayınları, Ankara, 1967. Bu eser, daha ziyade, ilkel komünal toplumdan çıkışları, yani Cermen, Köleci, Asya Üretim biçimi gibi üretim biçimlerini ele almaktadır. Kitapta ayrıca Marx’ın bu üretim biçimleri ile feodalite üzerine başka eserlerinde bulunan pasajlar da yer almaktadır. 4 — F. Engels, Almanya’da Köylü Savaşı, Payel Yayınları, Ankara, 1967. Bu eser 16. yüzyılda Almanya’daki köylü hareketlerini, köylülerin hangi sınıflarla ne şekilde mücadele ettiklerini ve nasıl örgütlendiklerini ele almaktadır. 5 — G. Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri, Sol Yayınları, Ankara, 1969. Bu kitapta, aynı yazarın Felsefenin Başlangıç İlkeleri adlı eserinde incelenen konular daha ayrıntılı olarak ele alınmaktadır.

Kardelen Eği�m Programı 30


KAPİTALİST ÜRETİMİN TEMEL NİTELİKLERİ

Kardelen Eği�m Programı 31


Kardelen Eği�m Programı 32


KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMLERİNİN TEMEL NİTELİKLERİ

I. KAPİTALİST TOPLUMDA ÜRETİM İLİŞKİLERİ

Kapitalizm, bir yandan, mülkten yoksun ya da hemen hemen yoksun halk yığınları ücretliler haline gelmekteyken; beri yandan, üretim alet ve araçlarının çok az sayıda toprak sahipleri ve kapitalistler grubunun elinde bulunduğu bir toplum düzenidir.

bir fark vardır. Şöyle ki: birinci halde, köylü ya da zanaatçı tarafından sunulan meta, kendi emeğinin meyvesidir; oysa kapitalizmde, üretici ile metaların sahibi kesinkes aynı ve tek kişi değillerdir. Kapitalist üretim, ücretli emeğin sömürüsü üzerine kurulur.

BASİT META ÜRETİMİ VE KAPİTALİST ÜRETİM Kapitalist üretim, basit meta üretiminden doğmuştur. Bu süreç, uzun bir tarih dönemini kaplar. Gerçekten de üretici güçler düzeyinin düşük olması sonucu, meta ekonomisinin ekonominin tümü içinde çok küçük bir yer tutması yüzünden, kapitalist üretime geçiş süreci, ne kölelik çağında ne de feodal toplumda tamamlanamamıştır. Metaların, yani ürünlerin kişisel tüketim için değil, satış için üretilmesi, kapitalizmde, evrensel bir nitelik kazanır. Kapitalizm geliştikçe, küçük üreticiler, köylüler, ürünlerinin gittikçe daha büyük bir kısmını satar olurlar. Kapitalist toplumda, bütün üretim araçlarının ve tüketim maddelerinin tümü ya da hemen hemen tümü, alım-satım konusudur. Basit meta üretimi ve kapitalist meta üretiminin her ikisinde ortak olan yanlar, birincisi üretim araçlarının özel mülkiyeti, ikincisi toplumsal işbölümüdür. Meta ekonomisi, toplumsal işbölümündeki ilerlemeye paralel olarak gelişiyordu. Kapitalizmi olanaklı kılan, doğrudan doğruya bu ortak temel, yani üretim araçlarının özel mülkiyetidir. Basit meta üretimi, kapitalist üretimin yalnız tarihteki geçmiş hali değildir; belirli toplumsal koşullar altında, üreticilerin azınlığını zenginleştirerek, çoğunluğunu ise yoksullaştırarak, kapitalizmi doğurabilir ve doğurur. Bununla birlikte, iki üretim biçimi arasında esaslı

KAPİTALİZMDE ÜRETİM İLİŞKİLERİ Hem toprak sahibinin gereksinmelerini karşılamak, hem de satış için üretimde bulunan çok sayıda kol emeği kullanan büyük yurtluklar, kapitalist çağdan önce de vardır (Roma Latifundiası); ama bunlar, kapitalist olarak nitelendirilemezler, çünkü orada çalışanlar, ücretli işçiler değildi, köleler (latifundialarda) ya da serflerdi. Her ne kadar hepsi de sömürülen sınıftan iseler de, ücretli işçinin durumu, bir kölenin ya da bir serfin durumundan ayrılır. İşçi, özgür bir insandır ve yasa, onu, kapitalist için çalışmaya zorlamaz. Ama genel olarak, üretim aracına sahip olmadığından, kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamak için işçi olarak çalışmak zorundadır. İşçi kendi isteğiyle kendisini işçi olarak sunar, yani onu çalıştırmak için zor kullanılmaz. Kapitalist toplumda, ücretli emek, egemen durumdadır. Bu durum kapitalist üretim biçiminin özellikleri ile açıklanır: bir avuç kapitalist, toprağı, üretim alet ve araçlarını ellerinde bulundururlar; oysa öte yanda, halk yığınlarının kollarından başka hiç bir şeyleri yoktur. Üretim alet ve araçlarının sahipleri hiç bir şey yapmayabilirler, çünkü açlıktan ölmemek için çalışmak zorunda olan insanların sırtından geçinebilmektedirler. İşçilerin kapitalistler tarafından sömürülmesi, kapitalist toplumdaki üretim ilişkilerinin kilit taşıdır. Üretim ilişkileri, üretim araçlarının mülkiyet biçimlerini, toplumsal sınıf ve grupların üretimdeki yerlerini, bu

Kardelen Eği�m Programı 33


KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMLERİNİN TEMEL NİTELİKLERİ sınıf gruplarının birbirlerine göre durumlarını ve üretilen ürünlerin paylaşılması biçimlerini içerir. Kapitalist üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetidir. Bu mülkiyet biçimi, öteki özel mülkiyet biçimlerinden, en başta da, ücretli işçilerin sömürülmesinden ileri gelmesi bakımından, bizzat sahibi tarafından işletilen küçük özel mülkiyetten ayrılır. Mülkiyet biçimi, sınıfların üretim sistemi içindeki durumlarını belirler. Kapitalizmde, işçi, kapitalistin, işçinin emeğinin ve ürününün sahibi olan kapitalistin denetimi altında çalışır. Ürünlerin dağıtımı ise, kapitalistlerin ya da işçilerin söz konusu oluşuna göre değişik şekilde uygulanır. Bu farklılık, elde edilen ürün payının niceliğini olduğu kadar, elde ediliş biçimini de etkiler. Kapitalist, kendi kişisel gereksinmelerini karşılamaya ve üretimi genişletmeye yetecek kârı elde eder; işçi, en iyi durumda, ancak kendisinin ve ailesinin normal geçimini sağlayan bir ücret alır. Tıpkı kölelik düzeninde ve feodal düzende olduğu gibi, kapitalist toplumda da, üretim ilişkileri, insanın insan tarafından sömürülmesine dayanır. Ama sömürü biçimleri değişir. Bütün kapitalizm-öncesi toplumlarda, zenginler ve yoksullar vardı. Bununla birlikte, kapitalistler yalnız kapitalist düzende ortaya çıktılar; çünkü zengin ve kapitalist, aynı anlama gelmezler. Zengin, ancak, parasını başka özgür insanları sömürmek ve onların emeklerinin meyvesini toplamak için kullanmak olanağını kendisine veren belirli bir toplumsal durum içinde kapitalist haline gelir. META, EMEK-GÜCÜ İşçi, işçi olarak kapitalistin yanında çalışmak zorundadır, çünkü yiyeceği yoktur; kapitalist, yani üretim araçlarının sahibi ise, üretime başlamak için işçiye muhtaçtır. İşçi, her insan gibi, emek-gücüne, yani çalışma yeteneğine sahiptir. Bütün üretim biçiminin temel öğesi olan emekgücü de kapitalist topumda, bir meta haline gelir; meta üretimi genelleşir. Onun için kapitalizm, meta üretiminin üst düzeyini temsil eder. Emek-gücü, ancak iki koşul altında meta haline gelir: birincisi, işçi, kendi çalışma yeteneğini canı istediği gibi kullanabilmek için özgür bir insan olmalıdır (köle ve serf, kendi emek-güçlerini satamazlardı); ikinci olarak, işçi, üretim araçlarından ve her türlü geçim aracından yoksun bulunmalıdır ki, kapitalistin yanında işçi olmaktan başka çaresi olmasın (kendine ait küçük bir tarlaya sahip olan serf, kendisinin ve ailesinin gereksinmelerini karşılayabiliyordu). Şu halde, kapitalizm, özgür ama geçim ve üretim araçlarından yoksun ve bu nedenle kendi emek-güçlerini satmak zorunda olan insanların ortaya çıkışı ile doğdu; Öte yandan, para miktarlarının ve donatım servetlerinin bir kısım insanın ellerinde toplanması gerekiyordu. Bu koşullar sermayenin ilkel birikimi devresinden, feodaliteden beri vardı.

EMEK-GÜCÜNÜN DEĞERİ Emek-gücü bir meta olduğuna göre, bir değeri olmalıdır. Bir metaın iki yönü vardır. Bir yandan, meta, insanın bir gereksinmesini karşılar, öte yandan değiştirilecek, satılacak bir nesnedir. Şu halde, meta, bir kullanım-değerine, bir de asıl değere sahiptir. Kullanım-değeri, metanın şu ya da bu gereksinmeyi karşılama özelliğidir. Metanın gerçek değeri ise meta içindeki, onu ortaya çıkaran üreticilerin toplumsal emeğini temsil eder. Değer, değişim-değeri denilen miktar olarak, değişim oranlarıyla ifadesini bulur. Her metanın değeri içerdiği emek miktarına bağlıdır, çünkü metayı yalnızca emek yaratır. Emeğin miktarı, emek-zamanı miktarıyla belirlenir, bu da onu üretmek için gerekli-emek-zamanı miktarıyla belirlenen emek-gücünün değeriyle belirlenir. Bu zamanı nasıl ölçmeli? İşçi çalışabilmek için yaşamsal bir asgariye: besine, giysiye, ayakkabıya, barınağa sahip olmalıdır. Emek-gücünün sürekli olarak var olmasını sağlamak için işçi, aynı zamanda, ailesini de yaşatmalıdır. Son olarak, karmaşık makinelerin kullanılması da, kullanılabilmesi için uygun bir niteliğe sahip olmalıdır, yani mesleki eğitim için harcamalara gereksinme göstermelidir. Böylece, emek-gücünün değeri, işçinin ve ailesinin yaşaması için gerekli geçim araçlarının değeri ile belirlenir. Emek-gücünün paraca değeri, onun fiyatıdır ki bu, kapitalizmde ücret biçimini alır. Emek-gücünün değeri, her zaman için kararlaştırılmış bir büyüklükte değildir. Emek-gücü değerinin değişmesi, iki biçimde gerçekleşir. Bir yandan, tüketim mallarını üreten dallardaki emeğin verimliliğinin artması, bu malların değerini düşürür. Oysa tüketim mallarının ve özellikle günlük tüketim maddelerinin değeri, emek-gücünün değerine katılır. Sonuç olarak emek-gücünün değeri de, günlük tüketim maddelerinin değerine koşut olarak düşer. Öte yandan emek-gücü değeri, işçinin ve ailesinin kültürel gereksinmelerinin karşılanmasını da kapsar, işçinin gereksinmeleri toplumun gelişmesiyle birlikte artar. Bu olgu ve yeni metaların ortaya çıkışı, emek-gücünün değerini yükseltir. Bununla birlikte, emek-gücünün değeri, esas olarak, işin şiddetlendirilmesi dolayısıyla değişir. İşçinin fizik ve sinirsel güçlerinin şiddetle harcanması, çalışma yeteneğinin yerine konması için gerekli ürünlerin miktarını artırır; yani emek-gücünün değerini yükseltir. Kapitalistler, ücreti, gerçek değer olarak asgarisine indirmek isterler. Ama yaşam düzeylerini yükseltmek isteyen işçilerin savaşımı, onları engeller.

Kardelen Eği�m Programı 34


KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMLERİNİN TEMEL NİTELİKLERİ

II. KAPİTALİST SÖMÜRÜNÜN ÖZÜ

EMEK-GÜCÜNÜN ÜRETİMDEKİ ROLÜ “Emek-gücünün değeri” kavramı, yalnızca teorik bir önem taşımaz. Daha Adam Smith ve David Ricardo ve onları izleyen tüm burjuva iktisatçıları, işçinin, kapitaliste, emek-gücünü değil, emeğini sattığını belirtirler. Eğer böyleyse, işçi, kendi emeğine göre ücret almaktadır, kapitalist ise, sermayesini işlettiği için kârını almaktadır. Öyleyse, işçi ve kapitalist eşittirler ve ortada, insanın insan tarafından sömürülmesi diye bir şey yoktur. Gerçekte, işçi, emeğini satmaz (onu henüz harcamamıştır), çalışma yeteneğini, yani emek-gücünü satar. Kapitalist, ondan yararlanmaya karar verir ve emek-gücünün kendisine, ödediğinden fazlasını getirmesini sağlayacak şekilde hareket eder. Üretim sürecinde emek-gücünün oynadığı rolü görelim. İşçi, bunu, makinelerin yardımıyla, hammaddelerden başlayarak son biçimini almış bir ürün ortaya çıkarmak için kullanır. Bu ürün satışa yönelmiştir ve hesaba göre, hammaddelerin ve yakıtın tüm değerini, makinelerin, aletlerin, kullanılan binaların değerinin bir kısmını içine alan bir değere sahiptir. Meta aynı şekilde, yeni bir değer kazanmıştır ki bu, işçinin emeğinin meyvesidir. Bu değer, kapitalist tarafından ödenen emek-gücünün değerinden daha büyüktür. İşte bunun somut bir örneği: ARTI-DEĞER Varsayalım ki, kapitalist, bir dikiş makinesi fabrikasına sahip bulunuyor. 200 parça imal etmek için 2.000 dolara, 10.000 kg. metal (kilosu 20 sentten) satın alıyor diyelim. 200 dikiş makinesinin yapımı bir miktar madde yıpranmasına, aydınlatma ve ısınma vb. giderlerine yol açıyor (250 dolarlık bir tutar). Kapitalist, her

birine 5 dolar ödediği 50 işçi tutuyor (toplam 250 dolar). Kapitalistin genel giderleri aşağıdaki gibi olacaktır: Metal Makinelerin yıpranması Emek-gücü Toplam

2.000 dolar 250 dolar 250 dolar 2.500 dolar

İşletme, her biri 12,5 dolara gelen (2.500 : 200), 200 dikiş makinesi imal etti. Varsayalım ki, bu makineler, pazarda 12,5 dolara satılıyor. Eğer kapitalist, makinelerini bu fiyatla paraya çevirecek olursa, ancak harcamış olduğu parayı geri alır, yani kâr elde etmez. Gerçek hiç de öyle değildir. Kapitalizm, işçinin geçimini sağlamak için gerekenden daha fazla bir değer üretmesini sağlayacak üstün bir iş verimliliğini varsayar. Teknik ilerleme, gerekli geçim araçlarını üretmek için kullanılan zamanı azaltır. Oysa emek-gücünün günlük değerini ödeyen kapitalist, işçiyi, bütün gün çalıştırır; bu da, işçinin kendi emek-gücünün üzerinde bir değer yaratmasına neden olur. Örneğimize dönerek, kendi emek-gücü değerine eşit bir değer yaratması için, işçiye dört saat gerektiğini varsayalım. Bununla birlikte, işçi, kapitalist ile yapmış olduğu sözleşme gereğince sekiz saat çalışmak zorundadır. Sekiz saatte, dikiş makinesi fabrikası öreğimizdeki 50 işçi, iki kez daha fazla üretim aracının biçimini değiştirirler ve iki kez daha fazla ürün çıkarırlar, yani 400 dikiş makinesi. Sonuç olarak kapitalistin giderleri şöylece değişir: Metal Makinelerin yıpranması Emek-gücü Toplam

Kardelen Eği�m Programı 35

4.000 dolar 500 dolar 250 dolar 4.750 dolar


KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMLERİNİN TEMEL NİTELİKLERİ 400 dikiş makinesini aynı fiyata (12,5 dolara) sattıktan sonra, kapitalistin eline 5.000 dolar geçer. Demek ki, elde edilen, değer, kapitalistin giderlerinden 250 dolar fazladır, artı-değer doğmuştur. Üretim sırasında işçilerin emeği ile yaratılan artıdeğer, kapitalist topluluk üyelerinin kendi çalışmalarından gelmeyen gelirlerinin, sanayicilerin ve tüccarların kârlarının, hisse sahiplerinin paylarının, tefecilerin ve bankacıların aldıkları faizlerin, toprak sahiplerinin toprak rantlarının vb. kaynağıdır. Eğer kapitalist, bir artı-değer elde ediyorsa, bu, işçilerin, kendi emek-güçlerine eşit bir değer yaratmak için gerekenden daha uzun bir süre çalışmış olmalarındandır. Artı-değer, onu yaratmak için işçiye ödeme yapmadan kapitalist tarafından alıkonulur. Bu, kapitalist sömürünün özünü oluşturur. Kapitalist sömürü maskelenmiştir; bu onu, feodal toplumdaki ve köleci toplumdaki sömürüden ayırır. Kölelerin ve serflerin çalışması zoraki bir çalışmaydı. İşçi de çalışmak zorundadır, ama onun kapitalist karşısındaki kişisel özgürlüğü, kapitalizmde, çalışmanın bu niteliğini gizler. GEREKLİ EMEK VE ARTI-EMEK Kapitalizmde işçi, işgününün bir bölümünde kendisi için, geri kalanında patronu için çalışır. İşçinin yaşamını sürdürmesi için gerekli olan ürünü yaratan emeğe gerekliemek, bu amaçla, yani bu iş için harcanan emek-zamanına ise gerekli emek-zamanı denir. Bu, ücret biçiminde ödenmektedir. Fazla ürünün üretilmesine giden emek-zamanı, artıemek-zamanı ve bu fazla ürünün üretilmesi için harcanan emek de artı-emek adını alır. Artı-emeğin gerekli-emeğe ya da artı-zamanın gerekli-emek-zamanına oranı işçinin sömürülmesinin derecesini gösterir. Artı-emek kapitalizmden önce de vardı, köle sahipleri ve feodaller, sömürülen halkın fazladan çalışması sayesinde yaşıyorlardı, ama kapitalizmde artı-ürün, artı-değere dönüşür, çünkü emek-gücü, bir meta olur; artı-değer yalnız kapitalistlerin gereksinmelerini karşılamaya değil, başka işçilerin de sömürülmesine yarar: o, sermayeye dönüşür. KAPİTALİST ÜRETİMİN AMACI Artı-değerin, yeni bir artı-değer sağlayan sermayeye dönüşümü, işte kapitalist üretimin amacı budur. Kapitalistler, en az giderle en yüksek artı-değeri elde etmek isterler. Buna ulaşmak için her yol mubahtır. Bir İngiliz sendikacısı, sermayenin, artı-emeğe karşı doymak bilmez bir susuzluğu olduğunu yazmıştır: “Nasıl ki doğa, boşluktan nefret ederse, sermaye de kârsızlıktan ya da az kârdan nefret eder. Kâr elverişli oldu mu, sermaye yürekli olur: %10 garantili kârla her yerde kullanılabilir; %20’de kızışır; %50’de delice bir cesarete gelir; %100’de bütün insani yasaları ayaklar altına alır; %300’de işlemeyeceği cinayet

yoktur, darağacı pahasına da olsa.” Artı-değer avı, üretimin artmasının güçlü bir dürtücüsü -kölelikte ve feodalitede bilinmeyen bir dürtücüsü- olarak belirdi. Bu güç, Avrupa’da, sonra Kuzey Amerika’da ve bütün dünyada büyük sanayiyi yerleştirdi. Aynı zamanda, artı-değer avı, sermaye-emek çelişkisinin kaynağıdır ve kapitalist üretime çelişik niteliğini verir. Kapitalistin gözünde, yalnızca artı-değer yaratan bir çalışma, verimli, üretken bir çalışmadır. Aşırı bir artı-değer elde etmek için işçileri sıkıştırır. Artı-değeri artırmak için iki yol vardır. Diyelim ki, işgünü 5 saati gerekli emek-zamanı olmak üzere 10 saat sürüyor. Bu durumda, sömürü oranı, ya da artı-değer oranı şöyledir: 5 saat artı-emek zamanı -------------------------------- X %100 = %100 5 saat gerekli-emek zamanı MUTLAK ARTI-DEĞER Artı-değer oranını artırmanın birinci yolu, işgününü uzatmaktır. Eğer işgünü, (10 saat yerine) 12 saate çıkarılırsa, emek-gücünün değeri aynı olduğuna göre, gerekliemek-zamanı değişmez. Öte yandan artı-emek-zamanı artmıştır ve artı-değer oranı şöyle olur: 7 saat --------------- X %100 = %140 5 saat İşgününün mutlak olarak uzatılması ile elde edilen artı-değer, mutlak artı-değer adını alır. Bu mutlak artıdeğer, tekniğin daha az gelişmiş olduğu, birçok köylü ve zanaatçının birer işletmeye sahip bulundukları ve kolgücünün kıt olduğu kapitalizmin başlangıç dönemlerinin ilk zamanlarının ayırt edici niteliğidir. Burjuva devleti, işçileri olanaklı olduğunca çok çalışmaya zorlayan yasalar çıkarıyordu. Sonuç olarak işçilerin yaşama süresi kısalıyor, ölüm oranı artıyordu. Proletaryanın sayıca gelişmesi ve güçlenmesiyle birlikte emek-gücünün kısaltılması için işçilerin savaşımının büyüdüğü görülür. Bu, işçi hareketinin ilk hak davalarından biridir. Savaşım, İngiltere’de başladı; 19. yüzyılın ortalarında İngiltere’de, işgünü 12 saat, sonra da 10 saat olarak sınırlandırılmıştı (1901). Buradan, başka ülkelere yayıldı. Rusya’da 1897 etkili grevlerinden sonra işgününü 11,5 saate indiren bir yasa kabul edildi. Sonra, sıra, sekiz saatlik işgünü sloganına geldi. Hareket, Rusya’da 1917’de sosyalist devrimden sonra özellikle kuvvetlendi. İşçi sınıfının baskısı karşısında birçok burjuva ülkelerde sekiz saatlik işgünü yasalaştı. Kapitalistler, işi şiddetlendirerek hemen karşılık verdiler.

Kardelen Eği�m Programı 36


KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMLERİNİN TEMEL NİTELİKLERİ NİSPİ ARTI-DEĞER İşgününün uzatılması işçilerin direnciyle karşılaşınca, kapitalistler, başka bir yola başvurdular: bir yandan artı-emek-zamanını, yani artı-değeri artırırken, gerekli-emek zamanını da azalttılar. Bu, günlük tüketim için üretim yapan dallardaki emeğin verimliliğinin yükselmesi sayesinde olanaklı olmuştu. Emeğin verimliliğinin artması, işçinin geçim araçlarının, dolayısıyla emek-gücünün değerini düşürdü. Örneğimizde, işçinin geçim araçlarının üretimi (gerekli-emek-zamanı) 5 saat gerektiriyorduysa, bugün, artık, ancak 3 saat gerektirmektedir. İşgününün uzunluğu aynı kaldığı halde, sömürü derecesi yükseldi. Emeğin verimliliğinin artması sonucunda gerekliemek-zamanının azalması ve artı-emek-zamanının artması sayesinde elde edilen artı-değere, nispi artı-değer denir. Bunun gibi kapitalistler, artı-değeri artırmak için her türlü yola başvururlar. Üretimin genişletilmesi, teknik ilerleme, sömürünün pekiştirilmesi. Artı-değer üretilmesi, kapitalizmin temel ekonomik yasasını oluşturur.

ya devam eder. Kapitalizmin “sonsuzluğu”nu desteklemek üzere, sermayenin “sonsuzluğu” yardıma çağrılır. Öte yandan, burjuva iktisatçıları, kapitalizmin ve kapitalist toplumdaki sınıfların doğuşunu değişik gösterip, bozarlar. Onlara göre, çalışkan ve tutumlu insanlar kapitalist olacaklar, tembeller ve tutumsuzlar ise işçi haline geleceklerdi. Bu, tarihsel gerçeğe aykırı bir şeydir. Sermayenin ilkel birikimi, tutum sayesinde değil, sömürgelerin yağma edilmesi, köylülerin mülksüzleştirilmesi, yoksullara karşı yöneltilen ve kapitalizmin muhtaç olduğu çalışma disiplinini yaratmak için başvurulan yasalar sayesinde olmuştu.

SERMAYE Kapitalist toplumun incelenmesi, zorunlu olarak, sermayenin incelenmesiyle başlar. Gerçekten bu kavramın içeriği nedir? Sermayenin çeşitli görünüşleri vardır. Burjuva toplumunda, para, makineler, binalar, mamul ürünler, sermaye olabilirler. Şu halde, sermaye, her şeyden önce, bir değerdir. Ama her değer, sermaye değildir. İşçiye ücreti para olarak verilir, ama o, bu yüzden, sermaye sahibi olmaz. Köylünün bir evi, tarım aletleri vardır, ama onun mülkü de sermaye değildir. Para, değerini artırdığı, yani bir artı-değer sağladığı zaman sermaye olur (ve bütün değerler için de durum aynıdır). Şu halde diyebiliriz ki, sermaye, artı-değer sağlayan bir değerdir. Burjuva iktisatçılarına göre, artı-değer, sermayenin bir iç özelliği olmalıydı. Ama kendi başına sermaye, artı-değer yaratmaz. Bunu ancak emekle birlikte, yani üretimde sağlar. Sermaye, işçiyi, artı-değerin yaratıcısını sömürür, artı-değerin kendisi de sermayeyi artıran kaynaktır. Demek ki, sermaye, ücretli işçilerin sömürülmesi sayesinde, artı-değer sağlayan bir değerdir. Hangi biçimde olursa olsun sermaye, yalnızca sermaye olmaktan fazla bir şeydir. İnsanın insan tarafından sömürülmesini ifade eden kapitalistlerle proleterler arasındaki üretim ilişkisinin cisimleşmesidir. Burjuva iktisatçılarına göre, sermayeyi, ancak üretim araçları oluşturabilir. Bu, Adam Smith’in ve David Ricardo’nun görüşüydü. Ricardo, ilkel insanın aletleri olan taşa, sopaya değin her şeyde, sermayeyi görüyordu. Günümüzde burjuva bilimi, sermayeyi, her çeşit üretimin ta başlangıçtan gelen ve sonsuza değin giden bir koşulu yapmak için sermaye ile üretim araçları arasında bir eşitlik kurma-

Kardelen Eği�m Programı 37


KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMLERİNİN TEMEL NİTELİKLERİ

III. KAPİTALİST TOPLUMUN SINIFLARI

BURJUVAZİ VE PROLETERYA Her sınıflı toplumun sınıf ve tabakaları arasında, toplumsal karşıtlığı birinci derecede ifade eden temel sınıflar ayırt edilir. Bunlar, kölelikte köleler ile köle sahipleri, feodalitede ise toprak sahipleri ile serflerdi. Kapitalist düzende, bu temel sınıflar, burjuvalar ile proleterlerdir. Burjuvazi, üretim araçlarına sahip olan ve ücretli işçileri sömürmek için bu üretim araçlarından yararlanan bir sınıftır. Burjuva sınıfı türdeş bir sınıf değildir. Üst tabakası, zamanımızda, kapitalist dünyanın siyasetine ve ekonomisine egemen olan tekelci burjuvaziden oluşur. Bu arada, kapitalist ülkeler üretiminin üçte-birini 200 tekel denetler. Küçük-burjuvazi, kapitalistler ile işçiler arasında ara yeri tutar. Küçük patronların önemli bir kısmı, büyük şirketlerin bağımlılığı altındadırlar. Eskiden kent küçük-burjuvazisinin yaşam düzeyi ile proletarya arasındaki fark, daha büyüktü. Bugün, küçükburjuvaların gelirleri, büyük işletmelerde çalışan işçilerin ücretine eşit ya da bunun altındadır. Ve onların çalışma koşulları daha kötüdür. Küçük-burjuvazinin iş-günü daha uzundur ve işçilerin inatçı bir savaşım sonunda elde ettiği toplumsal yardımlardan yararlanma hakkı yoktur. Küçük patron, büyük şirketlere daha çok bağımlıdır. Daha doğrusu, hiç denecek kadar bağımsızdır. Proletarya, üretim ve geçim araçlarından yoksun ve bu yüzden de emek-güçlerini kapitaliste satmak zorunda olan bir ücretli işçiler sınıfıdır. Kapitalist toplumda, proleterler ile burjuvalar çözülmez bağlarla birleşirler: burjuva, ancak ücretli işçiyi sömürerek yaşayabilir ve zenginleşir, işçiler ise kapitalistin yanında işe girmezlerse var olamazlar. Öte yandan, bunlar, uzlaşmaz karşıt olan sınıflardır. Burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkiler,

kapitalist

toplumun

başlıca

toplumsal

çelişkisidir.

TOPRAK SAHİPLERİ VE KÖYLÜLER Burjuvalar ve proleterlerden başka, kapitalist toplum, feodaliteden kendisine miras kalan toprak sahipleri ve köylüler sınıflarını da içerir. Kapitalizmde bu sınıflar çok değişmiştir: toprak sahipleri, topraklarını çiftlik işleticisi kapitalistlere kiralayan ya da ücretli emek kullanarak topraklarını işleten büyük tarımcılardır. Köylüler, esas olarak, kendi ekonomilerini kendilerinin olan üretim araçları ile işleten küçük mülk sahipleridirler. Burjuva ülkelerin çoğunda, nüfusun çoğunluğunu oluşturan köylüler, toplumsal planda türdeş değillerdir; bu grupta sürekli bir çatlama, ayrılma görülür: kapitalist unsurların ortaya çıkışı, yoksullaşan fakir köylüler sayısının artması. ARA TABAKALAR Kapitalizmin evrimini nitelendiren özelliklerden biri de, ücretliler (işçiler ve memurlar) sayısının artması ve bağımsız patronlar sayısının azalmasıdır. Örneğin, bağımsız patronlar, 1870’te Birleşik Devletler’in etkin nüfusunun %40,4’ünü oluşturduğu halde, 1954’te %13,3’ünü oluşturuyordu. Buna karşılık, ücretlilerin sayısı, %59,4’ten %86,8’e çıkmıştı. Gerçek durumdan habersiz burjuva bilginleri, kapitalist toplumda, sınıf karşıtlıklarının ortadan kalktığını ve hasım sınıfların yerini bir “orta sınıfın aldığını ifade ederler. İngiliz Profesör T. Marshall’a göre, hemen hemen bütün Batı toplumu, koskoca bir “orta sınıf haline dönüşmektedir. Arabası, buzdolabı, televizyon alıcısı ve öteki dayanıklı tüketim eşyasına sahip olanların hepsi bu sınıfa konmaktadır. Bununla birlikte bir televizyon alıcısı ya da bir araba satın almış olmak, işçinin “ne toplumsal

Kardelen Eği�m Programı 38


KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMLERİNİN TEMEL NİTELİKLERİ durumunu, ne de üretim araçları karşısındaki durumunu değiştirmez; kısacası işçi bu yüzden bir kapitalist olmaz. Dayanıklı eşya çok kez kredi ile satın alınır, yani aylık taksitini ödemediği takdirde kendisinin olmaktan çıkan bu eşya işçiye ait değildir. “Ara sınıf teorisi, kanıt olarak, kapitalist ülkelerde, memurların sayısının artmasını gösterir. Memurlar, sözcüğün dar anlamıyla, işçi değildirler, çünkü kendilerini entelektüel çalışmaya vermişlerdir. Bununla birlikte memurlar da, işçiler de ücretlidirler. Gerçekten de kapitalist toplumda memurların sayısı hızla artar. 20. yüzyılın başında öncü (pilot) kapitalist ülkelerin etkin nüfusunun %7-8’ini memurlar oluşturuyordu; bugün bu sayı, %20-30’a çıkmıştır. Memurlar, Amerika Birleşik Devletlerinde, 23 milyondan fazla, yani çalışma yaşındaki nüfusun üçte-biridir. İşte burjuva ideologlarının, burjuvaları olduğu kadar proleterleri de içine alacak ve büyük toplumsal bir güç haline gelecek olan “yeni bir ara sınıftan söz etmelerinin nedeni budur. Gerçekte bu yeni sınıf (memurlar sınıfı) mevcut değildir. Memurlar, kapitalist toplumda türdeş bir tabaka değildirler. Bunların üst tabakası, şirket ve banka görevlileri ve müdürleri, toplumsal durumları, gelir miktarları ve ücret biçimleri bakımından burjuvaziye yaklaşırlar. Memurların çoğunluğu ise “beyaz gömlekli işçiler” den başka bir şey değildirler. Aydın çevreler de büyük değişikliklere uğradılar. Ücretli aydınlar gittikçe daha kalabalıklaşıyor; durumları, onları, işçi sınıfına yaklaştırıyor; sendikalar altında birleşirlerse (öğretmenler, hekimler) işçi hareketinde etkin olarak yer alırlar.

Kardelen Eği�m Programı 39


KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMLERİNİN TEMEL NİTELİKLERİ

IV. KAPİTALİZMİN ÇELİŞKİLERİ

KAPİTALİZMİN TEMEL ÇELİŞKİSİ Kapitalizmin ilerlemesiyle toplumsal işbölümü de belirginleşir. Eskiden başlı başına özerk olan sanayi dalları arasındaki bağların güçlendiği görülür. İşletmeler, bölgeler, ülkeler arasındaki ekonomik bağlar adamakıllı güçlenir. Kapitalist düzen, kapitalist ilişkilerin bulunmadığı sömürgelere varıncaya değin bütün kıtalara yayılır. Büyük çapta üretim, sanayide olduğu kadar, tarımda da kendini gösterir. Üretici güçlerin gelişmesi, uygulanmaları, binlerce işçinin bir arada çalışmasını gerektiren çalışma alet ve yöntemlerini gerektirir. Üretim gittikçe toplumsallaşır, oysa üretim araçlarının özel mülkiyeti gereğince, milyonlarca insanın toplumsal emeğinin ürünü, birkaç kapitalist tarafından gasp edilir. Derin bir çelişki kapitalist düzenin ayrılmaz ve içinde olan bir özelliğidir: üretimin toplumsal niteliği gittikçe daha belli, daha kesin olur; bu nitelik, üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti ile çatışma halindedir. Kapitalizmin bu temel çelişkisi, üretici güçlerin sürekli ve hızlı gelişmesi ile kapitalist üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı açıklar; fazla üretimden ileri gelen bunalımlar, bu temel çelişkinin en göze çarpan ifadesini temsil eder. İKTİSADİ BUNALIMLAR Büyük mekanik üretimin doğduğu 19. yüzyılın başından beri iktisadi bunalımlar, kapitalist ekonomi tarihine düzen verir. İngiltere’de, bütün ülke ölçüsünde ilk sanayi bunalımı, 1825’te patlak verdi. 1836’da ülke, derhal Amerika Birleşik Devletleri’ne atlayacak olan bir başka bunalıma sahne oldu. 1847-1848 ilk dünya bunalımını birçok başka bunalımlar (1857, 1866, 1873, 1882, 1890) izler. 20. yüzyılda bunalımlar, 1900-1903’te, 1907’de, 1920192l’de, 1929-1933’te, 1937-1938’de patlak verdi. Son

savaşın bitiminden beri, Birleşik Devletler, dört bunalımdan geçti (1948-1949, 1953-1954,1957-1958,1960-1961). 1957-1958 bunalımı, kapitalist dünyanın sanayi üretiminin üçte-ikisini sağlayan ülkelere dokundu. Kapitalist düzende iktisadi bunalımlar, üretim fazlası bunalımlarıdır. Bunalım sırasında meta sürümü olmaz, arz talebi aştığına, tüketicilerin çoğunluğunun satın alma gücü sınırlı olduğuna göre, aşırı üretim, bütün yurttaşların gereksinmelerinin karşılandığı anlamına gelmez. Tersine bunalım sırasında, özellikle işçilerin durumu çetinleşir, yaşam düzeyleri birdenbire düşer. İşsizliğin artması pek çok insanın bütün geçim araçlarından yoksun kalmasına neden olur. Meta fazlalığı, ancak ödenebilir talebe oranla mevcuttur, öyleyse bunalım sırasında aşırı üretim, nispi bir aşın üretimdir. Aşırı üretimin ekonomik bunalımlarının kökeni, üretimin toplumsal niteliği ile ürünün mülk edilişinin özel kapitalist biçimi arasındaki çelişkidedir. Milyonlarca kişi, kapitalist işletmelerde çalışır, ama onların çalışmasının ürünü, patronlara aittir. İşçi, ücretinin ona sağladığından fazlasını satın alamaz ve bunun, onun teslim ettiği ürünün miktarıyla ilişkisi yoktur. Kâr avı, patronları, üretimi genişletmeye, tekniği geliştirmeye, önemli miktarda metayı satışa koymaya iter. Ama ücretlerin artması, gerçekleştiğinde, üretimin artışının gerisinde kalır; bu demektir ki, işçilerin, halk yığınlarının nakit ödemeyle gerçekleşen talepleri, nispi bir azalma gösterir. Gelişme halindeki kapitalist üretim, halk tüketiminin dar çerçevesi içinde kaçınılmaz bir biçimde çabalar durur. Kapitalizmin temel çelişkisi, proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ile açıklanır. Üretimin başlıca iki öğesi, yani kapitalistlerin elinde toplanmış olan

Kardelen Eği�m Programı 40


KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMLERİNİN TEMEL NİTELİKLERİ üretim araçları ile üretim araçlarından yoksun ve yalnızca emek-gücüne sahip doğrudan üreticiler arasındaki fark, aşırı üretim bunalımları sırasında, bir yanda üretim araçlarının ve ürünlerin, öte yanda da emek-gücü fazlalığının, geçim araçlarından yoksun bir işsizler yığınının görüldüğü zamanlarda, bütün çıplaklığıyla kendini ortaya koyar. Bunalımlar, proletarya ile burjuvazi arasındaki, köylüler ile tarım alanındaki sömürücüler arasında ki sınıf çelişkilerinin derinleştiğine tanıklık eder. Sınıf savaşımı şiddetlenir ve geniş yığınları harekete geçirir. Bunalımlar, kapitalist üretim biçiminin özünden gelmedir. Kapitalizm var oldukça bunalımlar da olacaktır. Bunalımlar, kapitalizm tarafından yaratılan üretici güçlerin üretim ilişkilerinin burjuva çerçevesini aştığını ve bu yüzden de burjuva üretim ilişkileri çerçevesinin üretici güçlerdeki ileriye doğru atılımı dizginlediğini en iyi şekilde gösterir. Bu üretici güçlerin ileri atılımının olanaklı olabilmesi için, üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetini ve kapitalist üretim ilişkilerini kaldırıp atmak gerekecektir. Kapitalizm, üretici güçleri geliştirerek ve üretimi toplumsallaştırarak, kendisine karşın, sosyalizmin maddi koşullarını yaratır. Aynı zamanda, toplumu değiştirecek gücü, işçi sınıfını ortaya çıkarır.

Kardelen Eği�m Programı 41


KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMLERİNİN TEMEL NİTELİKLERİ

Kardelen Eği�m Programı 42


EMPERYALİZM

EMPERYALİZM

Kardelen Eği�m Programı 43


EMPERYALİZM

Kardelen Eği�m Programı 44


EMPERYALİZM

I. EMPERYALİZM, KAPİTALİZMİN EN YÜKSEK AŞAMASI

TEKEL-ÖNCESİ KAPİTALİZMİN EMPERYALİZM BİÇİMİNİ ALMASI Tekel-öncesi kapitalizmden emperyalizme geçiş, 19. yüzyılın son üçte-birinde gerçekleşti. Tekelci kapitalizm, yani emperyalizm, kapitalizmin en yüksek ve son evresidir. Kesin olarak 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın kavşağında oluşmuştur. 19. yüzyılın sonunda, maden işleme, kimya ve makine sanayinde çok büyük teknik ilerlemeler kaydedildi; sanayi üretimi hem büyüdü, hem de yoğunlaştı. Yeni maden döküm yöntemlerinin (Martin fırınları, Bessemer, Thomas yöntemleri) ortaya çıkışı, büyük çelik ve metalürji fabrikalarının yapılmasına olanak sağladı. Çelik üretiminin artması, makine yapımının ve demiryollarının genişlemesini kolaylaştırdı. Beri yandan, sanayi üretimi ve taşıma da yeni devindirici makinelerin: dinamo-elektrik, patlarlı motorlar, buhar türbinleri, dizel motorları, tramvaylar, otomobiller, lokomotifler ve uçakların icadı ile hız kazandı. 19. yüzyılın ortasında hafif sanayi, özellikle tekstil sanayi ağır basarken, yüzyılın sonunda belli başlı yeri ağır sanayi, öncelikle metalürji ve makine sanayi, maden ocakları sanayi, kimya, enerji gibi çok büyük ve pahalı tesisler isteyen, satın alınmaları ve yapımları için büyük sermayeler gerektiren sanayi kolları aldı. 1870’te 500 bin ton çelik dökülürken, 1900’de 28 milyon ton çelik dökülüyordu, yani 56 kat daha fazla. Aynı süre içinde petrol elde edilmesi 0,8 milyon tondan 20 milyon tona çıkarak 25 kat artmıştı. Emperyalizme geçiş, üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin tekel öncesi dönem boyunca gelişmesiyle hazırlanmıştı. 19. yüzyılın ilk yarısında, kapitalist üretim biçimi, yalnız Batı Avrupa’nın birkaç gelişmiş ülkesinde: İngiltere, Fransa ve Hollanda’da egemen durumdaydı. 60-

70 yıllarından başlayarak, kapitalizm, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Almanya’da, Rusya’da ve Japonya’da hızla gelişti. ABD’nde, 1863’te, köleliğin yasaklanması; Rusya’da, 1861’de, sertliğin kaldırılması; Japonya’da, 1867-1870 burjuva devrimi; Almanya’nın 1871’de birleştirilmesi, bu hızlı gelişme olayına yardımcı oldu. EMPERYALİZMİN TEMEL NİTELİKLERİ Emperyalizmi tanımlayan iktisadi temel özellikler şunlardır: 1. Üretim ve sermayenin bir merkezde toplanması, bu, kesin iktisadi bir rol oynayan tekellerin oluşumuna götürür. 2. Banka sermayesi ile sanayi sermayesinin kaynaşması ve bu “finans kapital” temeli üzerinde bir finans oligarşisinin doğuşu. 3. Meta ihracından farklı olarak sermaye ihracı, özel bir önem kazanır. 4. Dünyayı aralarında paylaşan uluslararası tekelci birliklerin oluşumu. 5. Dünya topraklarının en büyük kapitalist devletler arasında paylaşılmasının son bulması. ÜRETİMİN BELİRLİ MERKEZLERDE TOPLANMASI VE TEKELLER Serbest rekabet, tekel-öncesi kapitalizmin özelliğiydi. Bu, üretimin gittikçe daha büyük işletmelerde hızla yoğunlaşması sürecini koşullandırıyordu. Serbest rekabet, kimilerini zenginleştirerek, kimilerini ise yoksullaştırarak üretimin belli merkezlerde toplanması sonucuna vardı, yani işletmelerin bütünü içinde büyük işletmeler payının artmasına ve bütün dünya üretimi içinde bu büyük işletmeler üretiminin payının büyümesine, kol gücünün ve üretim

Kardelen Eği�m Programı 45


EMPERYALİZM kapasitesinin gittikçe artan bir kesiminin büyük işletmelerde toplanmasına vardı. 1909’da, ABD’de, üretimleri milyon doları aşan en büyük işletmeler, işletmelerin tüm sayısının %1,1’im temsil ediyorlardı. İşçilerin %30,5’ini kullanıyorlar ve dünya sınaî üretiminin %43,9’unu sağlıyorlardı. Bunun sonucu olarak, ulusal üretimin 2/5’sinden fazlası işletmelerin onda-birinin elinde toplanmıştı. Bundan sonraki dönemde üretimin büyük merkezlerde toplanması daha da belirginleşti. 1939’da, bir milyon dolarlık ve bunun üstünde bir üretimde bulunan en büyük işletmeler, bütün işletmelerin %5,2’sini oluşturuyordu. İşçilerin %55’ini kullanıyorlar ve dünya sanayi üretiminin %67,5’ini veriyorlardı. Üretimin yoğunlaşması, tekellerin egemenliğe geçişini hazırlar. Yayılmak, genişlemek, anlaşmalara varmak, dev işletmeler için artık büyük güçlükler göstermiyordu. Emperyalizmin iktisadi özü, kapitalist serbest rekabetin yerini tekellerin egemenliğinin almasıdır. Tekeller, en büyük kapitalist işletmelerden belirli bir daldaki üretimin en büyük payının üretimini, ya da sürümünü ellerinde toplayan kapitalist işletmelerin ortaklıklarından ya da birliklerinden ortaya çıkmışlardır. Üretimin belli bir kesimindeki ekonomik güçleri, iktidarları, muazzam ağırlıkları ile kendini gösteren tekeller kendi tekel fiyatlarını kurar ve çok büyük bir kâr elde ederler. TEKELLERİN BAŞLICA BİÇİMLERİ Karteller, sendikalar, tröstler, konsorsiyumlar, tekelci birliklerin belli başlı biçimleridir. Kartel, büyük kapitalist işletmelerin bir birliğidir. Kartele katılanlar, metaların satımı, hammaddelerin satın alınması, ödeme süreleri ve koşulları üzerinde anlaşırlar, sürüm pazarlarını paylaşırlar, üretilen metaın, hammaddelerin ve satın alınmış gereçlerin fiyatlarını saptarlar, kartel üyelerinin her biri tarafından üretilecek metaların miktarını belirler ki buna da, kota denir. Kartele giren işletmeler, bağımsızlıklarını korurlar. Sendika, üyelerinin, metaların sürümünde özerkliğini kaybettiği bir tekelci işletmeler ortaklığıdır. Bu tipte, üretim bağımsız kalır, ama metaların satımı ve bazı halde hammaddelerin ve gereçlerin satın alınması, bir ticaret aygıtının, ortak bir şirketin aracılığıyla gerçekleştirilir. Tröst, üyesi olan bütün işletmelerin bir tek işletme halinde birleşip kaynaşmak üzere üretim özerkliğini kaybettiği bir tekeldir, aynı zamanda, bu işletmelerin sahipleri, ellerinde bulundurdukları hisse senetlerinin miktarına göre nispi olarak kâr alan hisse sahipleri haline gelirler. Üretim, mali ve ticari faaliyetin yönetimi, hisse sahiplerinin genel meclis tarafından seçilen bir yönetim konseyine düşer. Yönetim konseyine, genel olarak çok sayıda hisse senedine sahip olanlar girer, ABD’de, 1911’de, tröstlere karşı yasanın yayınlanmasından sonra, tröstler, şirket

adını aldılar. Böylece, Rockefeller’lerin koskoca petrol tröstü Standard Oil Company, bir sürü şirketlere bölündü. Standard Oil Co. of New Jersey, Standard Oil Co. of Califonia, vb. Bütün bunların hepsi, Rockefeller’ler tarafından denetlenmektedir. Konsorsiyum, çeşitli sanayi dallarından işletmeleri, bankalar, ticaret firmaları, taşıma şirketleri, sigorta şirketleri gibi ortak mali çıkarları olan ve konsorsiyuma giren işletmeleri denetleyen aynı büyük kapitalistler grubuna mali bakımdan bağlı olan işletmeleri bir araya toplar. ABD’de, elektrik üretimi, General Electric Company konsorsiyumu tarafından; hava yolları, Douglas Aircraft Company konsorsiyumu tarafından; alüminyum, Mellon konsorsiyumu tarafından; kimyevi maddeler, Du Pont de Nemours and Company tarafından denetlenir. Otomobil sanayinde, iki tekel, General Motors Corporation ve Ford Motor Company, 1956’da, satılan otomobillerin %80’ini yaptılar. İmalat sanayinin 43 dalından her birinde, dört korporasyon, üretimin %75’inden fazlasını ellerinde toplar; ve 102 dalda, daha büyük dört tekel, bütün üretimin %50-75’ini verir. Tekeller, rekabet savaşımını uzaklaştırmak şöyle dursun daha da kızıştırdılar ve daha yıkıcı kıldılar. Bu savaşım tekelleri birbirine karşı çıkarır, bizzat tekellerin bağrında ortaya çıkan tekelleri, tekelleşmemiş işletmelerin karşısına diker. Tekellere boyun eğmeyi reddedenlere gelince, ticari dalavereler yoluyla yıkmaya dek varan çeşitli baskı yöntemlerine başvurulur. Tekeller arası savaşımda, her çare mubahtır: rüşvet, şiddet, şantaj, sabotaj ve rakiplerin fizik olarak ortadan kaldırılmasına varıncaya kadar yasaların cezalandırdığı tüm fiiller. FİNANS-KAPİTAL (MALİ SERMAYE) VE FİNANS OLİGARŞİSİ Emperyalizmde, üretim alanına iyice giren bankalar, büyük bir rol oynarlar. Bankalar, birinci ve başlıca görevleri ödemelerde aracı olarak hizmet etmek olan, özel kapitalist işletmelerdir. Yararlanılabilir sermayeyi ve gelirleri mevduat şeklinde toplar ve girişimcilere ödünç sermaye olarak verir. Mevduat için ödedikleri faiz, verdikleri krediler için aldıkları faizden daha azdır: bu fark, bankanın kârını oluşturur. Bankalar arasındaki savaşım, daha büyükleri tarafından yutulan küçük bankaların yıkımı ile sonuçlanır. Küçük bankaların bir kısmı, biçimsel olarak bağımsızlıklarım korurlar ve büyük bankaların şubesi haline dönüşürler. Mali işlemlerin sayısı arttığı halde, ABD’de, bankaların sayısı, 1921’de 30.419’dan 1955’te 14.243’e düştü. En büyük bankaların 10’u, 1923’te tüm işlemlerin %10’unu yaparken, bu, 1955’te %21’e yükseldi. New York’ta, en büyük dört bankadaki mevduatların hacmi, 1900’de %21 iken, 1955’te %60’a yükselmiştir. ABD’nin en ağır basan 16 mali merkezinden l0’u içinde 4 banka,

Kardelen Eği�m Programı 46


EMPERYALİZM tüm ticaret bankalarının aktiflerinin %50’sinden fazlasını ellerinde tutarlar. Bu mali merkezlerin dokuzu içinde, 2 banka, aktiflerin %60’ına sahiptirler. San Francisco’da Bank of American National Trust and Saving’s Association, Boston’da First National Bank, Pittsburgh’da Mellon National Bank and Trust Company: bunlardan her biri, bulundukları kentlerin aktifinin yansından çoğunu denetler. İngiltere’de 1936’da, en büyük beş banka, ülkenin bütün bankalarının mevduatlarının tüm tutarının %74,6’sını, 1957’de ise %77,3’ünü ellerinde tutuyorlardı. Banka işlerinin bir elde toplanması ve merkezleşmesi, banka tekellerinin oluşumuna yol açar. Bankalar, ödemelerdeki mütevazı aracılardan kudretli tekeller haline gelirler. Halkın yatırdığı paraların ve hazır sermayenin hemen hemen hepsinden yararlanırlar. Krediler aracılığıyla, sınaî girişimlerle, çok sıkı bağlar kurarlar, onların eylemlerini denetler ve onlara uzun vadeli krediler sunarlar. Bankalar, sınaî işletmelerin hisse senetlerini elde ederler, öte yandan, bu işletmelerin sahipleri de hisse senetlerinden bir kısmını satın aldıkları bu bankaların hissedarları haline gelirler. Banka tekellerinin ve sanayi tekellerinin sermayesinin kaynaşması, mali sermayenin (finans-kapitalin) oluşumunu sağlar. Bu iki unsurun birbiri üstüne binmesi, aynı kişiler tarafından yönetilen sanayi ve banka tekellerinin kodamanlarının kişisel birliğinde kendini gösterir. Bunun gibi, Mellon mali grubunun üyelerinden biri olan Mellon National Bank and Trust Company’nin başkanı Richard Mellon, aynı zamanda, daha başka dört bankanın: Gulf Oil Corporation, Aluminium Company of America; GeneralMotors, Pennsylvania Railroad’un müdürlük görevlerini de üzerine almıştır. ABD’de, en büyük bankaların 1955’te öteki şirketlerin yönetim organlarında temsilcileri vardı; J. P. Morgan and Company’nin 92 şirkette, Chase Manhattan Bank’ın 104 şirkette, First National City Bank’ın 115 şirkette, Guaranty Trust Company’nin 91 şirkette, Banker’s Trust’in 84 şirkette temsilcileri bulunuyordu. 1951’de İngiltere’nin en büyük beş bankasının müdürleri başka şirketlerde, 1.008 müdürlük mevkii işgal ediyorlardı. Emperyalizm çağında, bütün kollarda, başlıca mevkiler, ülkenin ekonomisini olduğu kadar, siyasetini de denetleyen bir yüksek mali grubun, büyük sanayi ve banka sermayesi sahiplerinin küçük bir grubu tarafından tutulmaktadır. Bu tekelci bankacılar ve sanayiciler grubu, çok güçlü bir finans oligarşisi oluşturur. İştirak sistemi, finans oligarşisinin iktisadi egemenliğinin belli başlı biçimlerinden biridir. Elinde bulundurduğu hisse senetleri dolayısıyla en başta gelen ortaklığı, yani ana kurumu denetlemek olanağını sağlayan çok sayıda hisse senedine sahip büyük bir sermayeci ya da büyük sermayeciler grubu, bu ilk ortaklığın sermayesini, başka anonim ortaklıkların, yan kurumların hisse senetlerinden büyük bir miktar satın almak için kullanır. Bu yan kurum-

lar da, hisse senetlerinin çoğunluğunu elde etme yoluyla, aynı şekilde akrabalıklarını uzatırlar. Bu birçok dereceli mali bağımlılık sayesinde, büyük maliyeciler, kendilerininkini çok aşan bir sermayeyi denetler. 1955-1956’da, ABD’nin en önemli finans grupları, şu sermayeleri denetliyorlardı: Morgan, 7 milyar dolarlık kişisel bir sermaye ile 65,3 milyar dolarlık bir sermayeyi denetliyordu; Rockefeller için yaklaşık sayılar 61,4 milyar için 3,5 milyardı; Du Pont 4,7 milyar sermayeyle 16 milyarı; Mellon 3,8 milyar ile 10,5 milyar doları denetliyordu. Bu pek çok dallanıp budaklanmış ortaklık sistemi, büyük maliyecilerin gücünün dev gibi artmasını kolaylaştırıyor. Busistem, onlara her çeşit dalavereye girişmek ve küçük hisse senedi sahiplerini yolmak olanağını veriyor. Nedeni şu ki, anakurum, özerk ve bağımsız sayılan yan-yavru-kurum için, yasa karşısında, hiç bir sorumluluk taşımaz. Birleşik Devletler’de, sekiz oligarşi grubu, ulusal ekonomi üzerinde hüküm sürmektedir: Morgan, Rockefeller, First National City Bank, Du Pont, Mellon, Bank of America, Chicago ve Cleveland grupları. Bunlar tarafından denetlenen aktifler, 1955’te 218,5 milyar dolara yükseliyordu. Morgan ve Rockefeller, finans oligarşisinin para sürücüleridirler. Morgan’lar, en büyük bankaların beşini, 14 demiryolu şirketini, United States Steel Corporation’ı, General Electric’i, American Telephone and Telegraph Company’yi, American Gas and Electric Company’yi vb. boyundurukları altında tutarlar. Rockefeller’lerin etki alanına, Chase Manhattan Bank, Metropolitan Life Insurance Company, petrol tekelleri olan New Jersey Standard Oil Company, Socony Mobil Oil Company, İndiana Standard Oil Company, California Standard Oil Company, Ohio Standard Oil Company vb. girer. Zenginliğin hemen hemen tümü, birkaç mali kodamanın çelik, petrol, demiryolları, burjuva basını, sinema, bankaların, vb. taçsız krallarının ellerinde toplanmıştır. Birleşik Devletler’de nüfusun %1’i ulusal servetin %59’una sahiptir. İngiltere’de, özel mülk sahiplerinin %2’den azı, ulusal servetin %67,5’unu ellerinde tutarlar. Finans oligarşisi, burjuva devletini egemenliği altına alır. En büyük tekelciler, burjuva ülkesinin siyasetinde kilit noktaları ellerinde tutarlar. Finans oligarşisi, devlet iktidarını emrinde bulundurmaktadır, bakanlıkların kuruluşunu, ülkenin iç ve dış siyasetini belirler. Finans oligarşisi, metropolde işçi hareketlerini, sömürgelerde ise ulusal kurtuluş hareketini ezmek için devlet iktidarından yararlanır. Burjuva basını, radyo, televizyon, sinema, onun hizmetindedir. Her emre uyan bir propaganda makinesinin yardımıyla, oligarşi, kamuoyunu yanıltır, şovenizmi, ırk ve ulus ayrımı tohumlarını ortalığa saçar, işçi sınıfının sayıları az olan seçkinlerini para ile

Kardelen Eği�m Programı 47


EMPERYALİZM satın alır. SERMAYE İHRACI Sermaye ihracı, emperyalizmin başlıca ölçütlerinden biridir, meta ihracı ise tekel-öncesi kapitalizmin özelliği idi. Tekelci kapitalizmde de emtia ihracı genişlemeye devam eder, ama sermaye ihracı önemli bir değer kazanır. Sermaye ihracı, dünyanın büyük bölümünün bir avuç gelişmiş kapitalist ülke tarafından sistemli olarak sömürülüşünü sağlayan başlıca sömürü aracıdır. Dev sermaye yoğunlaşmalarıyla tekellerin egemenliği, halkın yararlanılabilir kaynaklarını, büyük yığınlar halinde merkezileştiren bankaların ve hisse senetli ortaklıkların gelişmesi, bir kısım kapitalist ülkelerde, bir “sermaye fazlalığı “nın oluşumuna neden olur. Bu sermaye fazlalığı, aynı zamanda hem nispi, hem de saymacadır. Kapitalizmde, yığınların yaşam düzeyi nispi olarak düşük kalır, bunun yanında, sanayiye göre çok geride kalan tarımın gelişmesi için kesin önlemlere gerek vardır. Ama tekelci kapitalizm “sermaye fazlalığı”nı halkın yaşam düzeyinin yükseltilmesine doğru yöneltemez, çünkü bu, tekellerin kârının azalmasına yol açacaktır. En yüksek kâr peşinde olan tekeller, sermayelerini yabancı ülkelere ihraç ederler. 20. yüzyılın başında sermaye, öncelikle, geri kalmış, sömürge ve bağımlı ülkelere gidiyordu, buralarda sermaye azlığı, düşük toprak fiyatı, yüksek olmayan ücretler, hammaddelerin ucuzluğu, efsanevi kârlar sağlıyordu. Azgelişmiş ülkelere sermaye ihracı halen de sürmektedir. 1946- 1960 döneminde Latin Amerika’dan, ABD tarafından götürülen kârlar, 8,8 milyar dolara yükselmektedir. Aynı zaman içinde, Latin Amerika ülkelerinde, Amerikalılar tarafından doğrudan doğruya yapılan yeni özel yatırımlar, ancak 4,5 milyar dolardı. Bu son yıllarda, çok gelişmiş bir ülkeden bir ötekine sermaye ihracı, rekabetin keskinleşmesi ve ücretler düzeyindeki farklar yüzünden hızlı bir genişleme göstermektedir. Sermaye, başlıca iki biçimde ihraç olunur: 1. Sınaî girişimlerde, fabrikalarda, tarımda, taşımada yatırım biçiminde üretken sermaye olarak; 2. Hükümetlere ya da belediyelere verilen borçlar, yardımlar ya da özel krediler olarak. Sermaye ihracının değişik biçimlerine karşın izlenen amaç aynı kalır: yüksek bir kârı tekeline almak. Sermaye özel ya da devlet sermayesi olarak ihraç edilebilir. 20. yüzyılın başında, sermaye ihracı, hemen hemen yalnız özel kişilerin işiydi. Zamanımızda ise, devlet sermayesinin payı, sermaye ihracının yarıya yakınını tutuyor ve artmaya devam ediyor; çünkü özel sermaye kurtuluş hareketleri olan ülkelerde, ulusallaştırma riskine girmemeyi yeğ tutar. Emperyalist devletler, sermaye ihracından, eski hammadde kaynaklarını büyütmek, yeni kaynaklar, sürüm

pazarları, sermaye uygulama alanları ele geçirmek için kendi iktisadi, siyasal ve askerî yayılma siyasetlerini gerçekleştirmek için yararlanmaktadırlar. DÜNYANIN KAPİTALİST BİRLİKLER ARASINDA İKTİSADİ PAYLAŞILMASI İç pazar üzerinde hüküm süren tekeller (tröstler, sendikalar, karteller) onu kendi aralarında paylaşırlar. Yabancı yatırımlar, en büyük tekellerin etki alanını ve uluslararası bağlarını büyük ölçüde genişletir. Bazı ülkelerin tekelci birlikleri, birçok ülkenin pazarı üzerinde hüküm süren tekelci ortaklıklar haline dönüşür. Bu ortaklıklar, uluslararası tekeller haline gelirler. Uluslararası tekeller, başka başka ülkelerin kendi ulusal sınırları çerçevesini aşan tekellerinin topluluğu, ya da çeşitli ülkelerin ulusal tekelleri arasındaki ittifaktır.1897’de, uluslararası 40 kartel sayılıyordu, 1910’da 100 taneydiler, İkinci Dünya Savaşından önce, yaklaşık olarak 1.200 tane. Kapitalist âlemin dış ticaretinin %40’ından fazlasını denetliyorlardı. En büyük uluslararası tekeller, çelik, demiryolları, petrol, alüminyum, kimyasal boya, azot, bakır, kalay, kauçuk vb. kartelleridir. İkinci Dünya Savaşından sonra, büyük uluslararası tekeller, burjuva hükümetlerinin etkin bir biçimde katılmasıyla yaratıldı. Federal Alman Cumhuriyeti, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Luxembourg’u içine alan Avrupa Kömür Çelik Ortaklığını belirtelim. Eperyalizmin savunucuları, tekelci birliklerin bir barış aracı olduklarını ve bu birliklere katılanların kapitalist ülke ve gruplar arasında ortaya çıkan çelişkileri barışçı yoldan çözümleyebildiklerini ifade ederler. Buna benzer açıklamaların gerçekle hiç bir ilgisi yoktur. Kapitalizmde, iç pazarlar olduğu gibi dış pazarlar da sermaye güçlerindeki oranın değişikliklerine uygun olarak paylaşılır. Kapitalist ülkelerin ve bazı tekellerin gelişmelerindeki eşitsizlik, uluslararası tekeller içindeki kuvvetler oranının sürekli olarak tartışma konusu haline gelmesine neden olur. Taraflardan her biri, daima, kendi payının büyümesi, kendi sömürü alanının genişlemesi için savaşım verir. 1927’de İngiliz kraliyet kimya tröstünün sahibi Alfred Mond’un belirttiği gibi, kartel ya da ortaklık, aslında sanayi savaşında, bir ateşkes anlaşmasından başka bir şey değildir. Uluslararası tekellerin kuruluşu, ne dünyanın paylaşılması için düşmanlıkların durdurulması, ne de emperyalist devletlerin barışçı bir işbirliğine geçişi anlamına gelir; tam tersine, sürüm pazarları, hammadde kaynakları ve yatırım alanları için savaşımın ağırlaşmasını temsil eder. DÜNYA TOPRAKLARININ BÜYÜK DEVLETLERARASINDA PAYLAŞILMASININ TAMAMLANMASI VE YENİ BİR PAYLAŞMA İÇİN SAVAŞIM Dünyanın emperyalist devletler arasında ekonomik paylaşılmasına koşut olarak, toprak bakımından da pay-

Kardelen Eği�m Programı 48


EMPERYALİZM laşılması olayı ortaya çıkar. Bu toprak paylaşılması, 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl kavşağında tamamlanır. 1876’dan 1914’e değin altı büyük devletin (İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, ABD, Japonya) sömürge toprakları, 40 milyon kilometre kareden 65 milyon kilometre kareye çıkmıştır. 1876’da Almanya, ABD ve Japonya’nın sömürgeleri yoktu, Fransa’nın da hemen hemen yok sayılırdı. 1914’te, bu dört büyükler, Avrupa yüzeyinin bir buçuk katı kadar, 14 milyon kilometre karelik bir sömürge alanı elde ettiler. Emperyalist devletler için sömürgelerin önemi hızla arttı. Tekellerin egemenliği, bütün hammadde kaynakları bir tek elde toplanırsa, çok daha sağlamlaşır. Bu kaynaklar, ayrıca potansiyel kaynaklar olarak da önem taşır. Bilim ve teknikte hızlı ilerlemeler, bugünün kısır topraklarını, yarının ekilebilir toprakları haline çeviriyor. Uzun zaman hiç bir biçimde yararlanılamaz sanılan Sahra çölünde, Fransız tekellerine önemli kârlar getiren petrol bulundu. Cezayir’e bağımsızlığını vermek zorunda kalan Fransa, salt bu kârlar yüzünden Sahra petrolünü yitirmek istemiyor. Emperyalist ülkeler kendi denetimleri altında kalan ekonomik alanları büyütmeye çalışıyorlar. Sömürgelere sahip olmak, emperyalistlere sermaye yatırımı için bir alan ve sınaî malların sürümü için bir pazar garantiliyor, bu pazar üzerinde, öteki rakipleri uzaklaştırmak daha kolay oluyor. Bu sömürgeler, aynı zamanda, emperyalist devletlerin askerî üssü olarak da büyük önem taşırlar. Askerî üsler de beri yandan sömürgelerin denetimine yardımcı oluyorlar. Sömürge alanlarının paylaşılmasının sona ermesi, yeni bir çağ açıyor. Artık yeni sömürgeler ya da etki alanları ele geçirmenin tek yolu, bunları ancak başka sömürgeci devletlerden almak oluyor. Emperyalizmde, yalnız iki tipik temel grup, sömürgelerle sömürgeleri ellerinde bulunduranlar bulunmaz; aynı zamanda, siyasal planda biçimsel olarak bağımsız olan, ama gerçekte iktisadi ve mali bağımlılık tuzağı içine alınan ülkeler de vardır.20. yüzyılın başında, Çin, İran, Türkiye, Latin Amerika devletlerinin çoğunluğu bu gruba dâhil edilebilirdi. EMPERYALİZMİN SÖMÜRGELER SİSTEMİ Duyulmamış bir zalimlikle, çok kez birçok ülkenin silahsız, savunma olanağından yoksun halklarına karşı en gelişmiş ölüm aletlerini kullanarak, emperyalistler, koca devletlerin, koskoca kıtaların tüm halklarını köleleştirdiler. 20. yüzyılın başında, Asya’nın ve Latin Amerika’nın büyük bölümü bütün Afrika ve Avustralya, sömürge, yarısömürge ve bağımlı ülkeler haline getirilmiş, emperyalizmin sömürge sistemi ayakları üzerine oturtulmuştu. Emperyalizm, sömürge ve bağımlı ülkelerden, metropole tarım ürünleri ve hammaddeler sağlayan kaynaklar olarak, sermaye yatırım alanı ve sürüm pazarı olarak yararlanır. İkinci Dünya Savaşından önce, kapitalist alem-

de üretilen kauçuğun %97’si, kalayın %96’dan fazlası, nikelin %95’i, altının %82’si, gümüşün %70’i, bakırın %64’ü, jütün %99’u, yerfıstığının %97’si, yünün %67’si sömürgelerden ve yan-sömürgelerden sağlanıyordu. Genel kural olarak, emperyalist ülkeler, bu hammaddeleri, fiyatlarda oransızlık sistemine göre elde ediyorlardı, yani satın alırken değerlerinin altında bir fiyat ödüyorlar, sınai eşyayı satarken ise değerlerinin üzerinde bir fiyata satıyorlardı. Sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin emekçileri, sermaye ihracı ve değişimlerin eşitsizliği yoluyla, yani sınai metaların sömürgelere yüksek fiyatlarla sokulması ve. Sömürgelerden hammaddelerin çok ucuza satın alınmasıyla sömürülüyordu. Amerikalı iktisatçı Victor Perlo’nun verilerine göre, ABD tekelleri, 1948’de bağımlı ülkelerden 7,5 milyar dolar kâr sağlamıştı, dökümü şöyleydi: yatırımlar üzerinden bildirilen kâr, 1,9 milyar dolar; taşıma ve sigorta, 1,9 milyar dolar; değerinin üzerinde satış, 2,5 milyar dolar; değerinin altında alış, 1,2 milyar dolar. Yüksek bir tekel kâr elde etmek için tekelci sermaye, emperyalist soygun ve yağma ile emekçilerin feodal sömürü biçimlerini birleştirir. Emperyalizm, sömürgelerde ve bağımlı ülkelerde, feodalizmin ve köleci rejimin kalıntılarını sürdürür ve zora dayanan çalışmayı kurar. Sömürgeler ve bağımlı ülkeler, emperyalist devletler için yüksek kâr sağlayan sermaye yatırım alanı oluştururlar. Petrol şirketlerinin 1958’deki kâr oranlan şöyle görünüyordu: ABD’de %10, Latin Amerika’da %25, Yakın ve Orta-Doğu’da %75. 1948’de, Amerikan otomobil tekeli General Motors, iç pazardan %25’lik bir kâr oranı, yabancı ülkelerdeki yatırımlarından ise %50’lik bir kâr oranı elde ediyordu. Maden çıkarma sanayi ve tarım, emperyalist devletlerin sömürge ve bağımlı ülkelerdeki başlıca yatırım alanlarıdır. Az gelişmiş ülkelerdeki yabancı yatırımların önemli bir bölümü maden sanayine, özellikle petrol, demir cevheri, kalay, bakır, nikel, alüminyum, uranyum, kobalt ve demirli olmayan ve az bulunan diğer metaların çıkarılmasına yönelir. Burjuva iktisatçıları, “dekolonizasyon” teorisi denen teoriyi kurdular: bu teoriye göre, sömürge ve bağımlı ülkeler, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı ulusal kurtuluş hareketi olmaksızın, emperyalist devletlerin yatırımları sayesinde sanayileşmelerini gerçekleştirebilecekler, iktisadi ve siyasal bağımsızlıklarına kavuşabileceklerdir. Gerçek bu teoriyi yalanlamaktadır. Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin tarihsel deneyimi gösteriyor ki, yalnız ulusal kurtuluş savaşı, tam bağımsızlığın ilk ve en önemli öncülü, önkoşulu siyasal bağımsızlığın kazanılmasına olanak sağlar. Genel kural olarak, emperyalist devletlerin yabancı ülkelerdeki yatırımları, sömürge ve bağımlı ülkelerin iktisadi geriliklerini gidermeye yardım etmiyor. Yabancı yatırımların yalnız pek küçük bir kısmı, makine

Kardelen Eği�m Programı 49


EMPERYALİZM yapımının, genel anlamıyla ağır sanayin gelişmesine gider ve bu da siyasal bağımsızlıklarını elde etmiş olan ülkelerin denetimi-sonucunda olur. Emperyalist devletlerin, sömürge ve bağımlı ülkelerdeki yatırımları, bu ülkelerin iktisadına tek yönlü bir nitelik vererek dengesini bozar. Tek ürün, bu ülkeleri karakterize eder. Örneğin, Suudi Arabistan, Kuveyt, İran, Venezüella’nın iktisadi temelleri petroldür; Malezya’nın kauçuk ve kalay; Bolivya’nın kalay; Brezilya’nın kahve; Sudan’ın pamuk; Senegal’in yerfıstığı; Gabon’un manganez ve değerli cevherlerdir. Sermaye ihracı, az gelişmiş ülkelerde, kapitalizmin gelişmesini hızlandırırken, bu ülkelerin, gelişmiş ülkelerin iktisadi boyunduruğu altına girmesine yol açar. Yalnız emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı, sömürge ve bağımlı ülkelerin siyasal bağımsızlıklarını kazanmaları ve bunun sonunda sanayilerini ve başka ekonomi dallarını geliştirmeleri, eğitimi halka mal etmeleri, halkın yaşam düzeyini yükseltmeleri ve teknik kadrolar yetiştirmeleri olanaklarını sağlar.

Kardelen Eği�m Programı 50


EMPERYALİZM

II. EMPERYALİZMİN TARİHSEL YERİ

Emperyalizm, kapitalizmin, özel tarihsel bir aşamasıdır. Üçlü bir görünüşü vardır: tekelci, çürüyen ve cançekişmekte olan kapitalizm. EMPERYALİZM, TEKELCİ KAPİTALİZM Ekonomik temeli bakımından emperyalizm, tekelci kapitalizmdir. Kapitalizmin belli başlı özellikleri emperyalizmde de devam etmekte ve gelişmektedir ve kapitalizmin iktisadi yasaları tekelci kapitalizmde de geçerliliklerini korur. Bu yasaların etkileri, bütün çelişkilerin, özellikle kapitalizmin başlıca çelişkisinin, yani üretimin toplumsal niteliği ile üretim sonuçlarına özel olarak ve kapitalistçe el koyma arasındaki çelişkinin derinleşmesi sonucunu verir. Tekelci birlikler, üretimin toplumsallaşmasını, kapitalist rejim altında olanaklı olan en aşırı sınırlarına değin götürür, oysa üretim araçları, geçmişte olduğu gibi, burjuvazinin özel mülkiyeti olarak kalır. Azami kâr peşinde koşan tekelciler, proletaryanın sömürülmesini şiddetlendirirler; bu, halkın satın alma gücünü azaltır. Büyümekte olan üretici güçlerle, kapitalist üretim ilişkilerinin dar sınırları arasındaki çelişkiler, ancak sosyalist devrimle çözümlenebilir. Tekelci devlet kapitalizmi, emperyalizmde büyük boyutlara ulaşır. Kapitalist devlet, mali oligarşinin yararına olmak üzere, ekonomik yaşama doğrudan doğruya müdahale eder. Burjuva devleti, bu yönde düzenleyici çeşitli önlemler alır, bazı iktisadi kesimlerin ulusallaştırılmasından yararlanır. Nasıl, tekel-öncesi kapitalizmde, hükümet, tüm burjuvazinin işlerini yürüten bir yönetim komitesiyse, emperyalizmde de, pratik olarak, tekelci burjuvazinin işlerini yürüten bir komite haline gelir. Bundan çıkan sonuç, tekelci burjuvazi ile bütün halk tabakaları arasındaki -küçük ve orta burjuvazi de bu halk tabakaları arasında olmak üzere- çelişkilerin keskinleşmesidir.

EMPERYALİZM, ÇÜRÜYEN KAPİTALİZM Emperyalist aşamasına varmış olan kapitalizmin çürümesi ve asalak niteliği, üretimin gelişme temposundaki genel bir yavaşlamayla, bazı kapitalist ülkelerde, bazı sanayi dallarını gelişmesine koşut olarak bozulmasına ve çürümeye doğru bir eğilimle, teknik ilerlemelerin bir frenlenişiyle, tek yanlı ve eşit olmayan gelişmesiyle, çağdaş bilim ve tekniğin günışığına çıkardığı pek büyük olanaklardan yararlanılmamasıyla ortaya çıkar. Kapitalizmin emperyalist çağda çürümesi ve asalak niteliği, büyük bir rantiyeler tabakasının bulunmasıyla, üretici cihazın yeteri kadar kullanılmamasının sürüp gitmesiyle, geniş çaptaki sürekli işsizlikle, militarist bir kudurganlıkla, burjuvazinin asalak tüketiminin artmasıyla, emperyalist devletlerin gerici iç ve dış siyasetleriyle, emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının az sayıdaki seçkin tabakasının bozulmasıyla kendini gösterir. Nitelikleri gereği, tekelci ortaklıklar çürümeye ve durgunluğa uğrarlar. Egemen durumları dolayısıyla tekeller, fiyatları saptayabilir ve onları yüksek bir düzeyde tutabilirler. Bu bakımdan, sanayicilerin, yeni buluşları uygulamakta ve tesislerini yenilemekte her zaman çıkarları yoktur. Tekelci kapitalizmde, toplumun zenginliklerini çoğaltma çareleri olan bilimin ve tekniğin olanakları ile bu olanakları kullanma derecesi arasındaki uçurumun genişlediği görülür. Birçok tekel, yeni buluşların ortaya çıkmaması için, bunların beratlarını satın alırlar. Örneğin, General Motors, eli altındaki beratların ancak yüzde-birini işletir. Çürüme eğilimi, emperyalizmin ilerlemeyi tanımadığı anlamına gelmez. Tekeller durgunluğa neden olurlar,

Kardelen Eği�m Programı 51


EMPERYALİZM ama gene emperyalizmdeki mevcut yarışma, kapitalistleri, öteki rakiplerden ucuza satabilmek ve daha büyük bir kâr elde etmek için, bilimin ve tekniğin en son buluşlarını üretime uygulamaya iter. Bunun içindir ki, emperyalizmde, teknik, bazı üretim dallarında, özellikle yeni dallarda çok çabuk gelişir. Bu iki eğilim, çürümeye ve teknik ilerlemeye doğru eğilim, durmadan karşı karşıya gelirler. Sırayla bir biri, bir öteki üstün gelir, bu da kapitalizmin ayırt edici niteliği olan gelişme eşitsizliğini daha belirgin bir hale getirir. Sanayi üretiminin artış temposundaki düşüş, kapitalizmin çürümesinin bir belirtisi, bir ipucudur. ABD sanayi üretimindeki artma, nüfus artışını zorlukla aşmaktadır. 1953’ten 1960’a değin yıllık nüfus artışı yaklaşık olarak %2 idi, oysa üretim, ortalama olarak, yılda %2,4 oranında bir artma göstermişti. 1961’de ise üretim artışı %1’den az, %1,5 olan nüfus artışının altındaydı. Kapitalizmin asalak niteliği, militarizmin yükselmesinde de yansır. Ulusal gelirin, özellikle emekçi gelirlerinin büyük bir bölümünü savaş giderleri yutar. Aşağıdaki sayılar, savaş giderlerinin dev gibi büyümesine tanıklık ediyor: 1929’da bütün kapitalist ülkelerin doğrudan doğruya savaş giderleri 4,2 milyar dolar tutuyor. 1958’de, yalnız NATO üyesi olan devletlerin savaş giderleri 60 milyar doları geçiyordu. Bu devletlerin aylık askerî giderleri Sahra çölünü sulamaya yetebilirdi. İkinci Dünya Savaşı için harcanan kaynaklarla, yeryüzündeki her aileye beş odalı bir daire yapılabilir, yeryüzündeki bütün çocuklara orta eğitim sağlanabilir ve 5.000 yataklı bir hastane donatılabilirdi. Kapitalizmin çürümesinin başka çizgileri: emperyalist burjuvazi, kârının bir kısmını, işçi aristokrasisi denilen işçi sınıfının seçkin tabakasını satın almak ve onu kendi hizmetini koşmak için kullanır. EMPERYALİZM, CANÇEKİŞEN KAPİTALİZM Emperyalizm, kapitalizmin çelişkilerini aşırı dereceye vardırır. Başlıca çelişkiler şunlardır: (1) sermaye ile emek arasındaki çelişkiler, (2) büyük emperyalist güçler arasındaki çelişkiler, (3) metropoller ile sömürgeler arasındaki çelişkiler. Bu çelişkiler artık kapitalizm çerçevesi içinde çözümlenemez duruma gelmişlerdir. Şöyle ki, kapitalizmin gelişmesi, özellikle en üst aşamasında, zorunlu olarak, üretim araçlarının özel mülkiyetini ve insanın insan tarafından sömürüsünü ortadan kaldıran sosyalist devrime yol açar. Kapitalist ülkeler, emperyalist çağda, eşit olarak gelişmezler; bu gelişme, sıçramalar şeklinde olur. Dünya sanayi üretimine oranla bazı kapitalist ülkelerin sanayi üretimi paylarındaki değişiklikler buna tanıklık etmektedir, (veriler yüzde olarak ifade edilmiştir):

ÜLKELER ABD İngiltere F.Almanya** Fransa

1870 23,3 31,8 13,2 10,3

1913* 37,9 14,8 16,6 6,8

1937 41,4 12,5 9,0 6,0

1946 59,1 12,1 3,8 5,1

1958 46,9 10,5 8,3 5,4

* Rusya hariç ** İlk üç yıl bütün Almanya Tablodan çıkan sonuca göre, 1870’te, İngiltere, kapitalist ülkelerin sanayi üretiminde baş yeri tutuyordu; Birleşik Devletler, ikinci; Almanya, üçüncü; Fransa, dördüncü geliyordu. 1913’te, sanayi üretiminde, Birleşik Devletler yalnız başta gelmekle kalmıyor, aynı zamanda, hemen hemen Almanya, İngiltere ve Fransa’nın hep birlikte çıkardıkları kadar sanayi mamulü çıkarıyordu. Almanya ikinci durumdaydı. İngiltere üçüncü, Fransa dördüncü. 1937’de, ABD’nin sanayi üretimi, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın bir arada üretimlerinin bir yarısı kadar fazlaydı. İkinci Dünya Savaşından sonra, 1946’da kapitalist alemin sanayi üretiminde ABD’nin payı %59,1’e kadar çıkıyordu, oysa 1958’de gene %46,9’a iniyordu. Eşit olmayan gelişme, emperyalist ülkeler arasındaki çelişkileri son derece keskinleştirir. Emperyalist çağda, kapitalist ülkelerin iktisadi gelişmesindeki zikzaklar, onların siyasal gelişmelerinde de zikzaklar ortaya çıkarır. Bunun gibi, işçi hareketi de doğuşundan beri eşit olarak gelişmiyor. 19. yüzyıl boyunca işçi hareketinin merkezi, İngiltere (30-40 yılları), Almanya (1844-1849), sonra Fransa (1871) ve yeniden Almanya (19. yüzyılın son üçte-biri) olmuştu. 20. yüzyılın başında, uluslararası devrimci eylemin ekseni, Rusya’ya geçti. Bu gelişme eşitsizliği, çeşitli ülkelerde sosyalist devrim zaferinin öncüllerinin hazırlayıcı koşullarının farklı bir biçimde olgunlaşması sonucuna varır. Siyasal ve iktisadi gelişmede eşitsizlik yasasının etkisiyle dünya emperyalizm cephesinde bir zayıflama ortaya çıkar. Bu koşulların farklı biçimde olgunlaşması, bütün ülkelerde ya da ülkelerin çoğunluğunda sosyalizmin aynı zamanda zafere ulaşması olanağını ortadan kaldırır. Emperyalist zinciri en zayıf halkasından koparmak ve sosyalist devrimin, başlangıçta, yalnız birkaç ülkede hatta bir tek ülkede başarıya ulaştığını görmek olanaklı olur. İşte, emperyalizm teorisini, kapitalizmin en yüksek ve son aşaması emperyalizm teorisini, sosyalist devrimin bir tek ülkedeki zaferi teorisini hazırlayan, kuran, Lenin olmuştur.

Kardelen Eği�m Programı 52


EMPERYALİZM

III. 19. YÜZYILIN SONUNDA VE 20.YÜZYILIN BAŞINDA BÜYÜK DEVLETLERİN EMPERYALİST SİYASETLERİ

SI

EMPERYALİST ÇELİŞKİLERİN AĞIRLAŞMA-

19. yüzyılın sonunda, en büyük emperyalist güçler arasındaki çelişkiler ağırlaşmıştı. Yavaş yavaş birbirine düşman iki grup ortaya çıktı: gruplardan birinin başında İngiltere, diğerinde Almanya bulunuyordu. Pazar ve sömürge sorunlarının bir an önce çözülmesi gerekiyordu. Ama yeryüzünde artık “yararlanılabilir” topraklar kalmamıştı. Topraklarına sömürgeler katma siyasetine ötekilerden sonra atılan büyük kapitalist devletler, başta Almanya, ABD ve Japonya, hammadde kaynakları, pazarlar bakımından, kendilerini, haklan yenmiş ve horlanmış sayıyorlar, bu yüzden de sömürgelerin ve etki alanlarının yeniden paylaşılması sorununu ortaya atıyorlardı. Sömürgelerin fethi, yalnızca sömürgelerden çok büyük kârlar sağlamak amacını değil, sömürge halklarının zararına olarak, sömürgeci ülkelerin iç çelişkilerini de çözümlemek amacını güdüyordu; çünkü, sömürge kârlarının bir kısmı, işçi aristokrasisini satın almaya hizmet ediyordu. DOĞU AFRİKA HALKLARININ KÖLELEŞTİRİLMESİ SUDAN’DA MEHDİ AYAKLANMASI 19. yüzyılın 70 yıllarının sonunda, İngiliz ve Fransız bankacıları, Mısır’ı kendi denetimleri altına aldılar. Mısır ordusunun bir subayı olan Arabi Paşanın yönetiminde, 1882’de, bir halk ayaklanması patlak verdi. Başkaldıranlar, yabancıların dışarı atılmasını ve burjuva reformları istiyorlardı. İngiltere, buna, Mısır’a karşı savaş açmakla karşılık verdi, Mısır’ı tümüyle işgal etti ve orada bir sömürge rejimi kurdu. 1881’de, anti-emperyalist bir halk hareketi oldu, Sudan Mehdisi (Muhammed Ahmet) başa geçti. Bu köylüler, göçebeler. Sudanlı köleler ayaklanması, İngiliz sömür-

geciliğini ve Mısır feodal bürokrasisini hedef tutuyordu. 1885’te isyancılar, bütün ulusal toprakları kurtardılar ve başkent Hartum’u işgal ettiler. Bağımsız bir Mehdi hükümeti kuruldu ve 13 yıl sürdü. 1896-1898 savaşı sırasında, İngiliz sömürgecileri, bütün Sudan’ı ele geçirdiler ve Mehdi devletini yıktılar. Omdurman kentini barbarca yaktılar, Hartum ve Omdurman kentinin duvarları üzerinde tutsakların kesik başlarını sergilediler. Mehdi’nin anıt-mezarını yıktılar ve kemiklerini bir geminin kazanında yaktılar. Mehdi ayaklanması, Mısır, Hindistan ve Afrika ve Asya’nın boyunduruk altına alınan öteki halklarında da sömürgecilere karşı direnme özlemi uyandırdı. ALMANYA’NIN SÖMÜRGE FETİHLERİ 1882’de, üçlü ittifakın (Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya) kuruluşundan sonra, Almanya’nın dünya üzerinde rolü büyüdü. Alman emperyalistleri, kendi iktisadi ve askerî güçlerine uygun bir miktarda sömürgenin kendilerine verilmesini açıkça istediler. 80 yıllarında, Almanya, genişleme siyasetini şiddetlendirdi. Nisan 1884’te Güney-Batı Afrika’da Angra Pequena koyundaki ve Kap sömürgesine kadar Portekiz sömürgesi Angola kıyılarındaki Bremli tüccar Lüderitz’in acenteleri üzerinde himayesini kurdu. Böylece, Almanya, Güney-Batı Alman Afrikası adını verdiği geniş toprakları, kendi topraklarına katıyordu. 1884’ün ortasında, Togo’yu, Kamerun’u, 1885’te Afrika’nın doğu kesimini, bu arada, Doğu Alman Afrikası denen Zanzibar’ı ele geçiriyordu. İSPANYOL-AMERİKAN SAVAŞI Büyük bir sömürgeci faaliyet gösteren ABD,

Kardelen Eği�m Programı 53


EMPERYALİZM 1898’de İspanyol-Amerikan savaşını çıkardı. Savaştan çok önce, ABD, Latin Amerika ve UzakDoğu ülkelerindeki genişleme siyasetini açık açık ilan etti. Monroe öğretisinin ve “iyi komşuluk” siyasetinin arkasına gizlenerek, ABD, Avrupa devletlerini Latin Amerika’dan dışarı attı ve Latin Amerika’daki iktisadi müdahalesini iyice ortaya koydu. Aynı zamanda, Uzak-Doğu ülkelerinde: Japonya’da, Çin’de vb. iktisadi egemenliğini kurmak için var gücüyle çalıştı. ABD, bu bölgelerdeki durumunu sağlamlaştırmak ereğiyle, bu alandaki yayılmaları için atlama tahtası olarak kullandıkları Havai adalarını, 1898 yılında kendi topraklarına kattı; 1899’da sıra Doğu Samoa’ya geldi. Birleşik Devletler, Uzak-Doğu’daki durumunu sağlamlaştırmak için bir İspanyol sömürgesi olan Filipinleri ve Latin Amerika’ya sızmak için de Küba’yı ele geçirmek istiyordu. İspanya’ya karşı savaş hazırlıklarına geçildi. Küba’da, 1895’te, Jose Marti, Maximo Gomez ve Antonio Maceo yönetiminde bir silahlı ayaklanma başladı ve 1896’da, başka bir başkaldırma hareketi, Filipinler’de patlak verdi. ABD, durumdan kendi çıkarı için yararlandı ve isyancılara yardım etmek bahanesiyle Küba ve Filipinler’i ele geçirdi. 1896’da, ABD’ Kongresi, Küba olaylarına müdahale etmek zorunluluğu üzerine özel bir karar kabul etti ve İspanya’ya aracılık önerisinde bulundu. İspanya, ABD’nin önerisini reddedince, o da savaş hazırlıklarına hız verdi. ABD’nin yeni başkanı Mc Kinley, Küba’nın ve Filipinler’in hemen ilhak edilmesi siyasetini aklına koydu. 15 Şubat 1898’de Amerikan kruvazörü Maine’de pek gizemli görünen bir patlama oldu ve gemi Havana limanında battı. Bir soruşturma açıldı. Ama soruşturma daha başlamadan. Amerikan hükümeti, patlamanın sorumluluğunu İspanya’ya yükledi. İspanya ödünlerde bulunmaya hazırlanıyordu, ama savaş kararlaştırılmıştı bile. 21 Nisanda, ABD, savaş bildirisinde bulunmadan harekete geçti. İspanya denizde olduğu gibi karada da ezildi. İspanyol birliklerinin Manilla’da tesliminden sonra imzalanan ateşkes antlaşması gereğince İspanya, Küba, Porto-Rico ve öteki Batı Hint adalarını ABD’ye bırakıyordu. Filipinler sorunu askıda kalmıştı. İspanya’nın zayıf düşmesinden yararlanan İngiltere ve Almanya, İspanya sömürgelerinden bir kısmını kapmaya niyet ettiler. Almanya, Mariannes, Carolines, Marshall ve Kanarya adalarının kendisine satılmasını istedi. İspanya, Kanarya adalarından başka bütün adalar üzerinde görüşmelere girmeyi kabul etti. Almanya ve İngiltere’nin iddiaları öyle oldu ki, İspanya, ABD’nin isteklerini yerine getirmek zorunda kaldı ve 10 Aralık 1898’de Paris’te bir barış anlaşması imzalandı; bu anlaşmaya göre İspanya, Küba’nın “bağımsızlığını” tanıyor, Porto-Rico ve Guam’ı ABD’ye veriyor ve Filipin adalarını 20 milyon dolar karşılığında satıyordu. 1899’un

başında, Mariannes, Carolines ve Marshall adalarının gülünç bir fiyatla (25 milyon pesos) Almanya’ya satış anlaşması imzalandı; Batı Samoa adaları, bir Alman sömürgesi oldu, ABD, barış anlaşmasından sonra da “bağımsız” Küba topraklan üzerinde kaldı. Orada bütün iktidar, Amerikan askeri valisinin elinde bulunuyordu. ABD emperyalistleri, 1901’de, Küba anayasasında Platt değişikliğini kabul ettirdiler: Küba’nın ABD’nin fiilî sömürgesi haline gelişi böylece onaylanmış, kesinleşmiş oluyordu. Anayasadaki bu düzeltmeye göre, Birleşik Devletler emperyalistleri, Küba’ya müdahale etmek “hakkı”nı elde ettiler; Küba’nın pratik olarak başka devletlerle anlaşma yapmasını, Amerika Birleşik Devletleri’nin onayı olmadan yabancı krediler almasını yasakladılar; askerî üslerini Küba’ya kabul ettirdiler. Bağımsızlığı için savaşım veren Küba halkının yeni eylemlerinden korkan ABD, Küba ordusunu terhis etti, dağıttı. Ve böylece, Birleşik Devletler, hükümet bildirilerine göre Küba’nın vermekte olduğu bağımsızlık ve özgürlük savaşına son verdi. İspanyol-Amerikan savaşı, kapitalizmin eşit olmayan, sıçramalar halindeki gelişmesinin sonucu olan dünyanın yeniden paylaşılması uğruna yapılan savaşların ilki oldu. En güçlü emperyalist devletlerden biri, dünyanın yeniden bölüşülmesi ve sürüm pazarları için ilk kez olarak savaşa girdi. İNGİLİZ-BOER SAVAŞI İngiltere, 1899’da, Hollandalı göçmenlerin torunları Boerlerin yaşadıkları, Orange ve Transvaal Güney-Afrika cumhuriyetlerine karşı bir fetih savaşına girişti. Boerler, topraklarını, onların meşru sahipleri Afrikalılardan koparıp almışlardı. Boerler, çetin bir direniş gösterdiler. Geniş bir çete savaşı düzenine geçerek, İngiliz birliklerini sayısız yenilgilere uğrattılar. Ama Boerlerin kendileri de zenci halka karşı bir ırk ayrımı siyaseti uyguluyorlardı, bu yüzden de kendi güçlerini yıpratıyorlardı. İngiltere, 1902’de Orange ve Transvaal’e emperyalist bir barış kabul ettirdi, bu iki cumhuriyet İngiliz sömürgesi haline geliyorlardı. ABD’NİN LATİN AMERİKA’DA EMPERYALİST YAYILMASI 1870-1880 yılları arasında, bir Fransız şirketi, Panama kanalının açılması işine girişti. Bu inşaatı bir skandal haline getiren duyulmamış bir ahlaksızlık (o zamandan beri “Panama” sözü kötü anlama gelmektedir), şirketin iflası ile sonuçlandı. 1902’de Fransız hükümeti, imtiyazlarını, ABD’ye sattı. Ocak 1903’te Birleşik Devletler ve Kolombiya hükümetleri arasında, kanalın yapımı için şerit halinde bir toprak parçasını 99 yıl süreyle Birleşik Devletlere kiralama anlaşması imzalandı. Bununla birlikte, Kolombiya Kongresi, hükümetinin bu haince anlaşmasını onaylamayı reddetti. Bunun üzerine, ABD,

Kardelen Eği�m Programı 54


EMPERYALİZM kanal bölgesindeki ajanlarının yardımıyla bir ayaklanma hareketi yarattı ve açıkça bunu destekledi. Panama kıstağında, Panama devleti ortaya çıktı; Birleşik Devletler bu devleti hemen tanıdı, ve silahlı kuvvetlerinin himayesinde kanalın yapılmasına geçti. 1914’te tamamlanan kanal, Latin Amerika’yı, ABD’nin boyunduruğu altına almasına yardım etti. Amerikan tekelcileri, Latin Amerika devletlerine, kendileri için son derece elverişli koşullarda krediler sunuyorlardı. İngiliz bankacıları da, bu ülkelerde, sayısız yatırımlarda bulunuyorlardı, ama İngilizlerle Almanlar arasındaki anlaşmazlıkların vahimleşmesi karşısında, İngiltere, ABD ile arasını açmamaya karar verdi ve büyük ödünler verdi. ABD de, Latin Amerika’da, Alman ticaret şirketlerinin gittikçe artan rekabetinden hoşnut değildi. Emperyalist yayılmaya ve feodal kalıntılara karşı yapılan 1910- 1917 Meksika devrimi, dinsel-feodal irticaın ve yabancı sermayenin durumunu sarstı ve Latin Amerika halklarının ulusal kurtuluş hareketlerinin yükselişi bakımından büyük bir önemi oldu. ÇİN’DE BOKSERLERİN HALKÇI AYAKLANMASI (1899-1901) İngiltere ve Fransa, Almanya’yı, kendilerinin başta gelen rakibi sayıyorlardı. Almanya ise, bir “büyük savaş”a hazırlanmakta olduğunu gizlemiyordu. Sürekli olarak demiryolları yapıyor, sömürgelerdeki garnizonlarını berkitiyor, güçlü bir savaş filosu oluşturuyordu. İngiltere ve Fransa’nın Alman militaristlerinin sömürge konusundaki iddia ve niyetlerini tatmin etmeyi reddetmeleri, bu ülkeler arasındaki ilişkileri gerginleştirdi. Bu gerginlik, gene de, onların hep birlikte ulusal kurtuluş hareketine müdahalede bulunmalarına engel olmadı. 1899’da Bokserlerin anti-emperyalist halk isyanı patlak verince, emperyalist devletler, 1901’de, bir Alman generalinin komutası altına verilmiş uluslararası bir seferi kuvvetle isyanı bastırttılar. Bokserlerin savaşımı, Çin’in tümüyle paylaşılmasına engel oldu. Halkın bu anti-emperyalist başkaldırısının, bu ülkede, ulusal kurtuluş hareketinin gelişmesi bakımından büyük önemi oldu. Uzun görüşmelerden sonra emperyalist devletler, 1901’de, Çin’e bir protokol imzalamayı zorla kabul ettirdiler, bu protokol gereğince Çin, istilacıların toprak iddialarının çoğunluğunu yerine getirmek, onlara halktan vergi almak hakkını tanımak, 980 milyon lianglık (yaklaşık olarak bir buçuk milyar altın ruble)büyük bir savaş tazminatı ödemek zorundaydı. Gerçekte Çin, büyük emperyalist devletlerin yarı-sömürgesi haline geliyordu. Mançu hanedanının temsilcileri, halkın zafer kazanması korkusuyla bu isteklere razı oldular. Daha Bokserler ayaklanmasından önce Çin, zaten etki alanlarına bölünmüştü; yenilgi, bu paylaşmayı onaylamış oldu. Yangçe havzası, İngiltere’ye; Şan-tung eyaleti, Almanya’ya; Yunnan, Fransa’ya; Kuzey-doğu illeri çarlık

Rusyasına; Fukien eyaleti, Japonya’ya düşüyordu. İngiltere, 25 yıllık “kira” ile Veyhovey limanını; Fransa, Kuangçeu limanını (99 yıl kira ile); Almanya, Çing-tao limanını (99 yıl kira ile); çarlık Rusyası, Port-Arthur limanını (25 yıl kira ile) aldılar. Çin halkına karşı sömürgecilerin ortak hareketi, kendi aralarındaki çelişkileri gidermedi. Çin’in etki alanlarına bölünmesinden sonra, ABD, “açık kapılar” öğretisini hazırladı, çünkü kendisinin Çin’de yayılabilmesini, iktisadi yoldan daha çabuk gerçekleştireceğini düşünüyordu. ALMANYA’NIN YAKIN-DOĞU VE ORTA-DOĞU’DA YAYILMASI Almanya, İstanbul Boğazı’ndan başlayıp Küçük Asya ve Mezopotamya’dan geçerek Basra Körfezi’ne varan Bağdat demiryolunu yapmak için Türkiye’den imtiyazlar elde etti. Bu yolun büyük bir stratejik önemi olacaktı. Türkiye ile anlaşmalar 1893 ve 1903 tarihlerinde imzalandı. Almanya’nın Yakın ve Orta-Doğu’da yayılması ve İran körfezine doğru ilerlemesi, İngiliz emperyalistlerinin Hindistan’daki çıkarlarını tehdit ediyordu. Ocak 1899’da, İngiltere, Kuveyt’i himayesi altına aldı ve Arabistan’ın ve Mezopotamya’nın fethi için bir plan hazırladı. Bütün bunlar, İngiltere ile Almanya’nın bu bölgelerdeki ve Afrika’daki emperyalist çelişkilerini şiddetle keskinleştiriyordu. İngiltere ve Fransa, isteklerini, barışçı yoldan yerine getirmeyi kabul etmediklerinden, Alman emperyalistleri amaçlarına ulaşmak için kuvvet kullanmaya karar verdiler. İngiltere’ninkiyle yarışabilecek yetenekte güçlü bir savaş filosu yapımı için geniş bir program uygulamaya başladılar. Almanya’nın savaş hazırlıklarında her yeni adımı, İngiltere ve Fransa ile arasını biraz daha açıyordu. Almanya’ya, Kuzey Denizi’ndeki ve Baltık Denizi’ndeki savaş filolarını biraraya getirebilmek olanağını sağlayan Kiel Kanalı’nın yapımı (1895), deniz ve kara kuvvetlerinin hızla büyümesi, Amiral Tirpitz’in hazırladığı ve Reichstag’ın 1898’de onayladığı savaş gemileri yapımı konusundaki büyük plan, Alman tekellerinin, Latin Amerika, Afrika ve Balkanlara nüfuz etmesi, Bağdat demiryolu yapımı için imtiyazlar, bütün bu olgular, İngiliz ve Fransız yönetici çevrelerinde kaygı uyandırıyordu. 1904-1905 RUS-JAPON SAVAŞI Japonya, Çin’in madenler bakımından zengin Kuzeydoğu illerini ele geçirmek için planlar hazırlamıştı. Ruslar bu planlara karşı koyuyorlardı. Üstelik Japonya, kendine Sibirya’ya bir giriş kapısı açmak için Rusya’nın elinde bulunan Sahalin adasını kapmaya çalışıyordu. 1904 yılının başında, Japonya, savaş bildirisinde bulunmaksızın Rusya’ya saldırdı; hiç hazırlığı olmayan

Kardelen Eği�m Programı 55


EMPERYALİZM Rusya, 1905’in başında bir ateşkes anlaşması imzalamak zorunda kaldı. 1905’te, ilk Rus devrimi patlak verdi; devrim, birçok bağımlı ülkede yankılar uyandırdı: İran devrimi (1906-1911), Jön Türkler hareketi (1908-1909), Çin’de Sinhay devrimi (1911- 1913). Devrimci hareket, Kore’de kendini gösterdi, ulusal kurtuluş savaşımı Hindistan’da, Endonezya’da ve Arap ülkelerinde güçlendi. Çarlık Rusyası hükümeti, her şeyden önce, kendi halkından korkuyordu. 1905-1907 devrimi, yönetici çevrelerini öyle büyük bir korkuya düşürmüştü ki, devrimin zaferini önlemek için Japonya’ya teslim oldular. Portsmut anlaşmasına (Eylül 1905) göre, Rusya, Sahalin adasının güney kısmını Japonya’ya bırakıyor, Japonların Kore’deki ve Mançurya’daki üstünlüğünü tanıyor, Port-Arthur limanı ve Doğu Çin demiryolu üzerindeki haklarından vazgeçiyordu. Rusya’nın uluslararası prestiji sarsılmıştı. Almanya, Balkanlarda ve Türkiye’deki yayılma siyasetini kuvvetlendirmek için bundan yararlandı. Almanya’nın saldırgan siyaseti, yalnız Rusya’yı değil, Yakın ve Orta-Doğu’daki nüfuzu zedelenmiş olan İngiltere’yi de kuşkulandırıyordu. İç çelişkiler ve baskı altındaki halkların ulusal kurtuluş savaşımlarıyla başı dertte olan Türkiye, İngiltere ve Fransa’nın gittikçe daha büyük bir mali ve iktisadi bağımlılığı altına giriyordu. İKİ EMPERYALİST BLOKUN KURULUŞU Üçlü ittifak (emperyalist Almanya, AvusturyaMacaristan, İtalya) korkusuyla İngiltere ve Fransa, kendi fetih planlarını uzlaşmalarla gerçekleştirmeyi istiyorlardı ve 1904’te, tarihte “Entente cordiale” ya da kısaca Antant adıyla tanınan bir uzlaşmaya vardılar. Bu uzlaşma, esas olarak Afrika, Orta ve Yakın-Doğu’da ulusal kurtuluş hareketlerini ezmeyi hedef tutuyordu. Avrupa’da, Almanya’ya karşı bir denge kurmak için, Rusya’yı Almanya’nın üzerine çekmeye karar verdiler. Uzun görüşmelerden sonra, 1907’de, İran’da, Afganistan’da ve Tibet’teki etki alanları konusunda bir İngiliz-Rus anlaşması yapıldı. Anlaşma, İran’ın üç bölgeye ayrılmasını öngörüyordu: kuzey, Rusya’nın denetim alanına düşüyordu; orta bölge, tarafsız ilan edilmişti; güney, İngiltere’nin etki alanına giriyordu. İngiltere, İran’ın bu bölgesinin efendiliğini elde etmek için çok direndi, çünkü burada çok zengin petrol yatakları vardı. 1907 anlaşmasına göre Rusya, Afganistan’da baş yeri İngiltere’ye bırakıyordu. Bunlar, İngiliz-Rus çelişkilerini azaltıyordu. Rusya yayılma siyasetini Balkanlara kaydırmak zorunda kaldı. İngiltere, Rusya’yı, Almanya’nın müttefiki olan Avusturya Macaristan’a karşı itmeyi ve böylelikle Rusya ile Antant arasındaki bağları sıklaştırmayı umuyordu.

Kardelen Eği�m Programı 56


EMPERYALİZM

IV. İLK EMPERYALİST DÜNYA SAVAŞI

Rusya ile İngiltere arasındaki uzlaşma, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın emperyalist bloğu olarak Antantın kuruluşunu onayladı. İki blok arasında şiddetli bir savaşım başladı. Bununla birlikte, blokların kendi içlerindeki çelişkiler de öyle keskindi ki (Tyrol, Adriyatik kıyıları ve başka topraklar yüzünden İtalya ile Avusturya-Macaristan arasındaki uyuşmazlık), İtalya, Antant devletleri yanında bir destek aramaya başladı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında, üçlü ittifaktan ayrılarak Antantla birleşti. Antantın kendi içinde de çekişmeler eksik değildi. Rusya, İngiltere ve Fransa’nın, çarlığın uzun zamandan beri peşinden koştuğu Karadeniz boğazları (İstanbul ve Çanakkale) yolunu kendisine kapamaya uğraşmalarından hoşnut değildi. Afrika’nın İngiliz ve Fransız etki bölgeleri halinde paylaşılmasında anlaşmaya varılmış olduğu halde, gene de bazı ayrılıklar giderilmiş olmuyordu. Birleşik devletler, hukuksal bir tarafsızlıkla yetinir görünüyordu, ama pratikte Antant devletleriyle birleşiyordu, çünkü Alman emperyalizmi, Birleşik Devletlerin gözünde daha büyük bir tehlike oluşturuyordu. BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI Böylece, Üçlü İttifak ile Antant (itilaf) devletleri arasındaki savaşım., Birinci Dünya Savaşı ile sonuçlandı, daha sonra Japonya, ABD, Türkiye ve başka ülkeler de bu savaşa katıldı. Şu bakımdan ya da bu bakımdan, çatışma, emperyalist bir nitelik taşıyordu ve haksız bir savaştı. Alman emperyalistleri, Baltık ülkeleri, Ukrayna, İskandinavya, Belçika, Hollanda, Ön-Asya, Avustralya; Macaristan, Balkanlar ve Fransa’dan bir parçayı içine alacak olan bir “Büyük Almanya”ya da “Orta Avrupa” yaratmayı düşünüyorlardı. Afrika’da, Pasifik havzasında geniş bir sömürge imparatorluğu oluşturmayı tasarlıyorlar, Latin Amerika’da hüküm sürmeyi düşünüyorlar, Fransa,

İngiltere, Belçika ve başka ülkelerin sömürgelerini ele geçirmeyi umuyorlardı. Alman emperyalizmi, baş rakibi İngiltere’nin ayağını kaydırmayı, onun denizler üzerindeki egemenliğini yıkmayı ve deniz üslerini elinden almayı istiyordu. İngiliz emperyalistleri, dünya pazarı üzerindeki en tehlikeli rakipleri Almanya’nın yenilmesini hedef tutuyorlar, onun iktisadi gücünü zayıflatmayı, savaş filosunu ve ticaret filosunu yoketmeyi, sömürgelerini elinden almayı, Mezopotamya, Filistin ve Arap yarımadasını ele geçirmeyi, Mısır’daki durumlarını sağlamlaştırmayı istiyorlardı. Fransız emperyalistleri, yalnızca, 1871’de ellerinden alınan Alsace ve Lorraine’i geri almayı değil, Ruhr havzasını da almayı, Sarre’ı kendi topraklarına katmayı, Almanya’nın iktisadi ve mali gücünü azaltmayı ve Afrika’daki Alman sömürgelerini işgal etmeyi istiyorlardı. Çarlık Rusyası emperyalistleri, Balkanlarda siyasal ve askeri egemenliklerini kurma, Galiçya’yı kendilerine katma, İstanbul’u ve Karadeniz boğazlarını ele geçirmeyi düşlüyorlardı. Her iki bloğun emperyalistleri de, savaş yoluyla, kendi ülkelerindeki işçi hareketini zayıflatmaya ve durdurmaya uğraşıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı, iktisadi alanda, bazı ülkelerin önemini azalttı, ötekilerin (ABD’nin, özellikle Japonya’nın) gelişmesini ve zenginleşmesini hızlandırdı, 1916’da, ABD’nin en önemli 48 tröstü, yalnız kendi başlarına 965 milyon dolar kar sağladılar, yani savaştan önceki üç yıl boyunca gerçekleşen kar ortalamasının üç katı kadar. Birinci Dünya savaşının kurbanlarının sayısı ve maddi kayıpları, savaştan-önceki 125 yılın kurban ve kayıplarını aştı. Resmi verilere göre 9.700.000 insan öldü, 21 milyonu yaralandı ve sakatlandı milyonlarca insan açlıktan ve salgın hastalıklardan öldü.

Kardelen Eği�m Programı 57


EMPERYALİZM

Kardelen Eği�m Programı 58


YÖNTEM

Kardelen Eği�m Programı 59


Kardelen Eği�m Programı 60


YÖNTEM

PRATİK ÜZERİNE1 BİLGİ İLE PRATİK ARASINDAKİ BİLME İLE YAPMA ARASINDAKİ İLİŞKİ ÜZERİNE

Mao Zedung – Teori ve Pra�k

Marks’tan önce materyalizm, bilgi sorununu, insanın toplumsal yaratılışından ve tarihsel gelişiminden ayrı olarak incelediği için, bilginin toplumsal pratiğe bağımlılığı, yani bilginin üretime ve sınıf savaşımına bağımlılığını anlayamamıştır. Her şeyden önce, Marksistler, insanın üretim faaliyetini, onun bütün öteki faaliyetlerinin belirleyicisi olarak görür. İnsan bilgisi, aslında, onun maddi üretim faaliyetine bağımlıdır; bu maddi üretim faaliyeti içinde insan, doğa olaylarını, doğanın özelliklerini ve yasalarını, kendisi ile doğa arasındaki ilişkileri yavaş yavaş anlamaya başlar; gene bu üretim faaliyeti sırasında, insan ile insan arasındaki belli ilişkileri de, değişik derecelerde kavramaya başlar. Üretim faaliyeti olmaksızın, bu bilgilerin hiç biri elde edilemez. Sınıfsız bir toplumda, herkes, toplumun öbür üyeleri ile birlikte ortak çabaya katılır, onlarla belirli üretim ilişkilerine girer ve insanın maddi gereksinmelerini karşılamak için üretime katılır. Bütün sınıflı toplumlarda çeşitli toplumsal sınıfların üyeleri de, çeşitli yollardan belirli üretim ilişkilerine girerler ve kendi maddi gereksinmelerini karşılamak için üretime katılırlar. İşte bu, insan bilgisinin geliştiği asıl kaynaktır. İnsanın toplumsal pratiği, yalnızca üretim faaliyeti değildir. Başka pek çok çeşit faaliyet vardır: sınıf savaşımı, siyasal yaşam, bilim ve sanat faaliyetleri gibi. Kısacası, toplumsal bir varlık olarak insan, toplumdaki pratik yaşamın bütün alanlarına katılır. Böylece insan, insanlar arasındaki çeşitli ilişkileri, yalnızca kendi maddi yaşamı aracılığı ile değil, (her ikisi de sıkı sıkıya maddi yaşamla bağlı bulunan) siyasal ve kültürel yaşam yoluyla da derece derece öğrenir. Bunlar arasında, çeşitli biçimlerdeki sınıf savaşımı, insan bilgisinin gelişmesi üzerinde özellikle derin etkiler yapar. Sınıflı toplumda, herkes, belli bir sınıfın

üyesi olarak yaşar ve her düşünce biçimi, istisnasız, bir sınıfın damgasını taşır. Marksistler, toplumdaki üretim faaliyetinin basamak basamak yükselerek geliştiği; doğa üzerine olsun, toplum üzerine olsun, insan bilgisinin de buna uygun olarak gitgide yükseldiği; yüzeyden derine, tek yanlılıktan çok yanlılığa eriştiği düşüncesindedir. Tarihte uzun bir dönem, insan, bir yandan sömürücü sınıfların kasıtlı taraf tutmaları ve toplum tarihini yalan yanlış yorumlamaları, öte yandan küçük ölçüdeki üretimin, insanın görüşünü daraltması nedeniyle, toplum tarihini, tek yanlı anlamaya mahkûm edilmiştir. Büyük üretim güçleriyle (büyük sanayi ile) birlikte, modern proletaryanın ortaya çıkması sonucu, insan, toplumun gelişmesini geniş olarak ve tarihsel akışı içinde kavrayabilmiş ve bu bilgisini bir bilim haline, yani Marksist bilim haline getirebilmiştir. Marksistler, insanın toplumsal pratiğinin, dış dünya üzerine olan bilgisinin doğruluğunun tek ölçütü olduğu düşüncesindedir. Gerçekte de insan bilgisinin doğruluğu, toplumsal pratikte (maddi üretim sürecinde, sınıf savaşımında, bilimsel deneylerde) beklenilen sonuca ulaşırsa anlaşılır. İnsan, işinde başarıya ulaşmak, yani beklenilen sonuca varmak istiyorsa, düşüncesinin, kendisini çevreleyen nesnel dünyanın yasalarına aynen uymasını sağlaması gerekir. Bunlar birbirine uymazsa, pratikte başarıya ulaşamayacaktır. Başarıya ulaşamayınca, bundan ders alacak, nesnel dünyanın yasalarına uyacak biçimde düşüncelerini değiştirecek ve böylece başarısızlığı başarı haline getirecektir. “Başarısızlık başarının anasıdır”, ya da “bir musibet bin nasihatten iyidir” derken, işte bunu demek isteriz. Diyalektik materyalizmin bilgi teorisi, pratiğe ilk yeri verir ve insan bilgisinin pratikten hiç ayrılamayacağına inanır. Pratiğin önemini yadsıyan ya da bilgiyi pratikten ayırmak

Kardelen Eği�m Programı 61


YÖNTEM isteyen bütün yanlış teorileri reddeder. Bu konuda Lenin şöyle der: “Pratik, teorik bilgiden daha üstündür; çünkü yalnız evrensel olmakla kalmaz, aynı zamanda gerçeklik ile iç içedir.”2 Marksist felsefenin, diyalektik materyalizmin, iki belirli özelliği vardır: biri, sınıfsal oluşu, diyalektik materyalizmin proletaryanın hizmetinde bulunduğunu açıkça ilân etmesi; öteki uygulanabilir oluşu, teorinin pratiğe bağlılığı üzerinde durması, dönüp dolaşıp pratiğe hizmet edecek teoriye temel olarak, pratik üzerinde durması. Bir bilginin ya da teorinin doğruluğunu araştırırken, insan, kendi öznel duygularına değil, bilgi ya da teorinin toplumsal pratikteki nesnel sonuçlarına dayanabilir. Doğrunun tek ölçütü, yalnız toplumsal pratik olabilir. Pratik, diyalektik materyalizmin bilgi teorisinde baş ve temel görüş noktasıdır.3 Nasıl oluyor da pratikten gelen insan bilgisi, dönüp dolaşıp pratiğe hizmet ediyor? Bilginin gelişme sürecine göz atmak, bunu aydınlatır. Gerçekten de insan, pratik sürecin başlangıcında, çeşitli olguları, bunların tek tek aşamalarını ve dış ilişkilerini görür. Örneğin, Yenan’ı gezmeye gelen ziyaretçiler, ilk bir iki gün kentin sokaklarını, evlerini görür, bazı kimselerle tanışırlar, ziyaretlere, partilere, toplantılara giderler, çeşitli konuşmalar dinler, çeşitli belgeleri okurlar. Bütün bunlar, birtakım olgular, şeylerin tek tek aşamaları ve bu şeyler arasındaki dış ilişkilerdir. Biz, buna, bilginin algı aşaması, yani algılar ve izlenimler aşaması diyoruz. Yenan’daki çeşitli şeyler, ziyaretçilerin duyu organları üzerinde etkide bulunur, bazı algılamalara neden olur ve bu izlenimler arasındaki genel dış ilişkiler üzerine bir fikirle birlikte, zihinlerinde birçok izlenimler bırakır. İşte bu, bilginin ilk aşamasıdır. Bu aşamada insan, daha derin kavramlar oluşturamaz ya da mantığa uygun sonuçlara varamaz. Toplumsal pratik sürüp gittikçe, pratiğin seyrinde insanda algılar ve izlenimler uyandıran şeyler, birçok kez yinelenir ve insan zihnindeki bilgi sürecinde, sonucu kavram kurulmasına varan, ani bir değişme, bir sıçrama olur. Bu haliyle kavram, artık, şeylerin olgusunu, bunların birleşimden kopuk aşamalarını ya da dış ilişkilerini değil, bunların özlerini, bütünlüklerini, iç ilişkilerini kapsar. Kavram ve algı, yalnızca nicelik yönünden değil, nitelik yönünden de birbirinden farklıdır. Daha ileri giderek, yargılama ve usavurma yöntemlerini kullanarak, mantığa uygun sonuçlar çıkartabiliriz. Üç Krallığın Öyküsü’ndeki4 “kaşlarını çat, aklına bir savaş hilesi gelsin” sözü, ya da her gün kullandığımız, “dur, bir düşüneyim” sözleri, insanın, yargılama ve çıkarsama yapmak için, kavramları kafasının içinde evirip çevirmesinden başka bir şey değildir. Bu, bilginin ikinci aşamasıdır. Yukarda sözünü ettiğimiz ziyaretçi gözlemci grubun üyeleri, çeşitli bilgiler topladıktan ve “düşünüp taşındıktan” sonra, şu yargılara varabilirler: “Komünist Partisinin Japonlara karşı güttüğü Ulusal Birlik Cephesi siyaseti, tutarlı ve içtendir.” Bu yargılamayı yaptıktan sonra, eğer ulusal kurtuluş için bir birlik kurulmasını içtenlikle

istiyorlarsa, bir adım daha atarak şu sonuca ulaşırlar: “Japonlara karşı kurulan bu Ulusal Birlik Cephesi, başarıya ulaşabilir.”. Bir şey üzerine insanın bilgi edinme sürecinde kavram, yargı ve çıkarsama, daha önemli bir aşamayı, akla uygun bilgi aşamasını oluşturur. Bilginin gerçek amacı, algılama yoluyla düşünceye ulaşma; nesnel şeylerin iç çelişkilerini, yasalarını, çeşitli süreçlerin iç ilişkilerini yavaş yavaş anlayarak mantıklı bilgiye varmaktır. Mantıklı bilgi ile algılarımızla elde edilen bilgi arasındaki fark, algısal bilginin tek tek olaylarla, şeylerin dış ilişkileriyle ilgilenmesine karşılık, mantıksal bilginin büyük bir adım atarak bütüne varması, şeylerin özünü, iç ilişkilerini kavraması ve bizi çevreleyen alemin iç çelişkilerini açıklamasıdır. Böylece o, çevremizdeki alemin gelişmesini, bütün aşamalar arasındaki iç ilişkileri içinde kavrayabilir. İşte bu, pratiğe dayanan ve yüzeyden derine doğru inen bilginin gelişme sürecinin diyalektik materyalist teorisi, Marksizmin doğuşundan önce hiç kimse tarafından ortaya atılmamıştır. İlk olarak Marksist materyalizm, bilginin gelişme süreci sorununu doğru olarak çözmüş, bilginin derinleşmesi sürecini hem materyalist, hem de diyalektik olarak göstermiş, algısal bilginin, toplum içindeki insanın karmaşık ve düzenli üretme pratiği ve sınıf savaşımı yoluyla mantıksal bilgi haline gelişini açıklamıştır. Lenin “Maddenin soyutlanması, bir doğa yasasının, bir değerin vb. soyutlanması, kısacası bütün bilimsel (doğru, ciddi, saçma olmayan) soyutlamalar, doğayı, daha derinden, daha doğru ve daha tam yansıtır.”5 diyor. Marksizm-Leninizm, bilgi sürecinin iki aşamasının ayırt edici niteliklerinin, alt aşamada bilginin algısal biçimde, üst aşamada ise mantıklı biçimde ortaya çıktığını, ama her iki aşamanın da bilginin tek bir sürecine ait olduğunu kabul eder. Algısal ile akla uygun, nitelikçe birbirinden farklıdır, ama birbirinden ayrı değildir. Bunlar, pratiğin temelinde birleşmişlerdir. Denemelerimiz, algıladığımız şeylerin kolayca anlaşılmadığını, yalnızca, anlaşılan şeylerin daha derinden algılanabildiğini göstermiştir. Algılama, yalnız olgu (phenomen) sorununu çözer; öz sorununu ancak teori çözebilir. Her iki sorunun çözümlenmesi de pratikten en ufak bir ölçüde ayrılmaz. Bir şeyi bilmek isteyen insan, onunla temasa gelmeksizin, onun çevresinde yaşamaksızın, onu uygulamaksızın bu işi başaramaz. Feodal toplumda, kapitalist toplum yasalarını önceden bilmeye, kapitalizm henüz sahneye çıkmadan pratiği de bulunamayacağı için, olanak yoktu. Marksizm, ancak kapitalist toplumun ürünü olabilirdi. Serbest rekabetçi kapitalizm çağında Marx, emperyalizm döneminin bazı özel yasalarını, önceden, somut olarak bilemezdi; çünkü —kapitalizmin son aşaması— emperyalizm henüz ortaya çıkmamıştı ve buna ilişkin pratik yoktu. Bu görevi ancak Lenin ve Stalin üstlenebildi. Dahi olmaları bir yana, Marx’ın, Engels’in, Lenin’in ve Stalin’in teorilerini kurabilmelerinin ana nedeni, kendilerinin, çağdaş sınıf savaşımlarına ve bilimsel dene-

Kardelen Eği�m Programı 62


YÖNTEM melere bizzat katılmalarıdır. Bu denemeler olmaksızın, dehaları ne kadar büyük olsa da, başarıya ulaşamazlardı. “Bilge kişi, kapısından dışarı adımını atmaksızın, güneşin altındaki bütün olup bitenleri bilir” sözü, teknolojinin gelişmediği eski zamanların boş sözüdür. Gerçi bu söz günümüzün gelişmiş teknoloji çağında gerçekleşebilirse de, ilk elden bilgisi olanlar, gene de pratiğe katılanlardır ve ancak bunların pratik ile elde ettiği bilgiler, yazı ya da teknolojik araçlarla, “bilgilere” ulaşabilir ve böylece bilgeler de “güneşin altında olup bitenleri” dolaylı olarak bilebilirler. Eğer insan, belirli bir şeyi ya da belirli bir sınıftan olan şeyleri bilmek isterse, gerçeği, o şeyi ya da o çeşit şeyleri değiştirmek için savaşıma girerse, o şeyin ya da o çeşit şeylerin olgularıyla temasa gelebilir ve ancak, gerçeği değiştirmek için katıldığı bu savaş sırasında, o şeyin ya da o çeşit şeylerin özüne varabilir ve onları anlayabilir. Herkesin fiilen yürüdüğü, ama bazılarının bile bile tahrif ederek, tersini iddia ettikleri bilgi yolu budur. Dünyanın en gülünç insanları, kulaktan dolma bazı ham bilgilerle kendisini “allâme-i cihan” sanan, “çokbilmiş”lerdir. Bu, bu insanların boylarının ölçüsünü pekiyi bilmediklerini gösterir. Bilgi sorunu bilimsel bir sorundur, bu konuda ne içtensizliğe, ne de böbürlenmeye yer vardır. Asıl gerekli olan, tersine, içtenlik ve alçakgönüllülüktür. Bilgi edinmek isteyen, dünyayı, yani gerçeği değiştirme pratiğine bizzat katılmalıdır. Armudun tadını bilmek isteyen, armudu yiyerek, değiştirmek zorundadır. Atomun yapısını ve özelliklerini bilmek isteyenin, atomun durumunu değiştirmek için, fizik ve kimya deneyleri yapması gerekir. Devrimin teorisini, yöntemlerini bilmek isteyen, devrime katılmak zorundadır. Bütün gerçek bilgi, doğrudan denemelerden doğar. Ama insan, her şeyi doğrudan doğruya deneyemez. Gerçekten de, bilgilerimizin çoğunu, dolaylı denemelerden elde ederiz. Eski çağlar ya da yabancı ülkeler üzerine olan bilgiler gibi. O çağda yaşayanlara ya da yabancılara, bu bilgi, doğrudan doğruya temastan gelmiştir. Eğer bunların doğrudan doğruya denemeleri, Lenin’in söylediği “bilimsel soyutlama” koşullarına uygunsa ve nesnel şeyleri bilimsel olarak yansıtıyorsa, bunlara güvenilebilir, yoksa güvenilemez. Demek ki, insan bilgisi, doğrudan doğruya ve dolaylı denemelerden oluşuyor. Ve benim için dolaylı olan, başkaları için dolaysız deneme olabiliyor. Sonuç olarak, bilgiyi bütünü ile ele alırsak, ne çeşit bilgi olursa olsun, doğrudan denemeden ayrılamaz. Bütün bilginin kaynağı, kendisini çevreleyen nesnel dünyayı, insanın, duyu organları ile algılamasında yatar. Bu gibi algıları yadsıyan insan, doğrudan doğruya denemeyi, gerçeği değiştirmeye katılmayı yadsımaktadır ve o insan, materyalist değildir. İşte bu nedenle, “çokbilmiş” atasözü, “kaplan inine girmeden, kaplan yavrusu tutulmaz” der. Bu söz, insanın pratiği için olduğu kadar, bilgi teorisi için de doğrudur. Pratikten ayrı bilgi olamaz. Gerçeği değiştirme pratiğinden doğan diyalektik ma-

teryalist bilgi sürecini ve bilginin yavaş yavaş derinleşmesi sürecini aydınlatmak için, birkaç somut örnek verebiliriz. Kapitalist toplum üzerine, kendi pratiğinin ilk döneminde —makineleri parçalama ve ani kavgalar döneminde— bilgi edinen proleterler, henüz algılama aşamasında idiler ve yalnızca kapitalizmin çeşitli olgularını, ayrı ayrı yönlerini ve dış ilişkilerini bilebiliyorlardı. Bu sırada proletarya, “kendiliğinde bir sınıf” idi. Bu sınıf, pratiğinin ikinci dönemine —bilinçli, örgütlü, ekonomik ve siyasal savaşım dönemine— ulaşınca, uzun süreli savaşımlarda kazandığı denemelere ve pratiğe dayanarak, Marx ve Engels’in bu denemeleri bilimsel yönteme göre derleyip toparlamaları, özetlemeleri olan Marksist teori içinde eğitilmeleri yoluyla, kapitalist toplumun aslını, toplum sınıfları arasındaki sömürü ilişkilerini ve kendi tarihsel görevini anlamaya başladı ve böylece “kendisi için bir sınıf “ haline geldi. Çin halkının emperyalizm üzerine olan bilgisi için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. İlk aşama, Taiping hareketi,6 Yi Ho Tuan hareketi7 gibi, yabancılara karşı, iyiyi kötüden ayırt etmeksizin girişilmiş hareketlerde görülen, algısal bilgi aşamasıdır. Ancak ikinci döneminde, Çin halkı akla uygun bilgiye ulaştı. Bu aşamaya, Çin halkı, emperyalizmin iç ve diş çelişkilerini gördüğü, Çin’deki geniş halk kitlelerini emperyalizm ve onunla el ele veren kompradorlar ve feodal sınıflar tarafından nasıl ezildiğini ve sömürüldüğünü anladığı anda ulaştı. Bu bilgi aşaması, aşağı yukarı 4 Mayıs 1919 hareketi8 sırasında başlar. Şimdi bir de savaşa göz atalım. Savaşı, savaş üzerine denemesi az olanlar yönetirse, ilk aşamada, (bizim son on yıldır verdiğimiz Tarımsal Devrim Savaşı gibi) özel bir savaşın yönetimi için gerekli yasaları anlamayacaklardır. İlk aşamada epeyce bir savaş denemesinden geçecekler ve birçok yenilgilere uğrayacaklardır. Ama bu gibi görgü ve deneyimlerden (kazanılan savaşlardan ve özellikle yitirilen savaşlardan elde ettikleri görgü ve deneyimlerden) sonra bütün savaşın gizli düğüm noktalarını, o özel savaşın yasalarını, strateji ve taktiğini anlayabilecekler ve bunun sonucu olarak, bir savaşı güvenle yönetebileceklerdir. Böyle bir anda yeterli deneyimi olmayan biri komutayı alırsa, birçok yenilgiye uğramadan (deneyim kazanmadan) savaşın doğru yasalarını anlayamayacaktır. Bu görevi kabul etmeye cesareti olmayan bir yoldaşın “kendime güvenemiyorum” dediğini sık sık duyarız. Niçin güveni yoktur? Çünkü işin niteliği ve koşulları üzerine sistemli bir anlayışı yoktur; ya da, bu çeşit işle teması ya pek az olmuştur, ya hiç olmamıştır. Yani o işi yöneten yasaları bilmemektedir. İşin niteliği ve koşullarını inceden inceye tahlil edince, kendisine daha fazla güvenecek ve görevi gönüllü olarak alacaktır. Bu işi bir zaman yaptıktan sonra da bazı deneyimler kazanacak ve hele bir de olaylara geniş bir görüşle bakar, sonuçları öznel, tek yanlı ve üstünkörü görmezse, işini nasıl yürütmesi gerektiği konusunda sonuçlar çıkartacak, kendine güveni

Kardelen Eği�m Programı 63


YÖNTEM sağlamlaşacaktır. Buna karşılık, sorunlara, öznel, tek yanlı, üstünkörü bakanlar tökezleyecekler, sırası gelince de koşulları incelemeden, her şeyi bütünü ile (tarihini ve o günkü durumunu bütünü ile) göz önüne almadan, şeylerin özü ile (nitelikleri, bir şey ile öteki arasındaki iç ilişkileri ile) temasa gelmeden, kendini beğenmiş bir tavırla emirler, buyruklar vereceklerdir. Yani, bilgi sürecinin ilk adımı, dış dünyanın şeyleri ile temasa gelmektir ve bu, algılama aşamasıdır. İkinci adım, yeniden düzenleme ya da kurma (inşa) yaparak algı verilerinin sentezine ulaşmaktır. Bu ise, kavram kurma, yargılama ve çıkarsama aşamasıdır. Algılarla elde edilen veriler zenginse (bölük pörçük değilse) ve gerçekle uygunluk halindeyse (hayali değilse), ancak o zaman bu gibi verilere dayanarak geçerli kavramlar ve teoriler kurabiliriz. Burada, iki önemli nokta belirtilmelidir. İlki, daha önce söylediğimiz, ama burada yinelenmesinde yarar bulunan, akla uygun bilginin algısal bilgiye bağlılığı noktasıdır. Akla uygun bilginin, algısal bilgiden çıkarılmasına gerek olmadığını söyleyen kimse, idealisttir. Felsefe tarihinde yalnızca aklın geçerliğini kabul edip deneyimin geçerliğini kabul etmeyen “akılcı” bir okul vardır. Yalnızca aklı güvenilir diye kabul edip algısal deneyimleri güvenilir saymayan bu okulun yanılgısı, her şeyi tepe taklak etmesidir. Akla uygun olan şeye, kaynağı algıda olduğu için güvenilir; yoksa o, kaynağı olmayan suya, köksüz ağaca benzerdi ve öznel, içten geldiği gibi ve güvenilemez olurdu. Bilgi sürecindeki sıraya gelince, deneyim önce gelir. Bilgi sürecinde toplumsal pratiğin önemi üzerinde durmamızın nedeni, yalnız toplumsal pratiğin insan bilgisini yükseltebilmesinden ve onu çevreleyen nesnel dünyadan algısal deneyimleri kazanabilmesindendir. Gözlerini kapayan, kulaklarını tıkayan ve kendisini nesnel dünyadan bütünü ile ayıran insanın, söz konusu edilecek bir bilgisi olamaz. Bilgi deneyim ile başlar. İşte bilgi teorisinin materyalizmi budur. İkinci nokta, bilginin derinleştirilmesi, bilginin algısal aşamasının akla uygun aşamaya kadar geliştirilmesidir. Bu da bilgi teorisinin diyalektiğidir.9 Bilginin algı alt basamağında durabileceğini, yalnız algısal bilginin güvenilir olup akla uygun bilginin olmadığını söylemek, tarihte “ampiristlerin” düştükleri yanılgıyı yinelemek olur. Bu teori, algılarla elde edilen bilgilerin, nesnel dünyanın bazı gerçek şeylerini yansıtmakla birlikte (ben, burada, denemeyi, yalnızca iç gözleme dayandıran idealist ampiristlerden söz etmiyorum) bunların bölük pörçük ve üstünkörü olduklarını, şeylerin özünü tam temsil etmeyip, eksik olarak yansıttıklarını anlayamadığı için yanlıştır. Bir şeyi bütünü içinde tam olarak yansıtmak, özünü ve iç yasalarını göstermek için, düşünce yoluyla, bol algı verilerini yeniden biçimlendirme ve kurma işlemine tabi tutarak, kabaları, yanlışları bir yana ayırıp, inceleri, doğruları seçerek, bir noktadan ötekine adım adım ilerleyerek, dıştan içe doğru yürüyerek,

bir kavramlar ve teoriler sistemi kurmak, algısal bilgiden akla uygun bilgiye atlamak gereklidir. Böylece kurulan bilgi daha boş ve güvensiz değildir; tersine bilgi sürecinde pratiğe dayanarak bilimsel olarak kurulan her şey Lenin’in dediği gibi, nesnel gerçekliği daha derinden, daha doğru, daha tam yansıtır. Buna karşılık, bayağı “pratik kimseler” deneyime değer verir, ama teoriyi hor görürler, ve bu yüzden, onların, tam bir nesnel süreç üstüne kapsamlı bir görüşleri olamaz; aydınlık bir yönleri, geniş perspektifleri yoktur, ve onlar, rastgele başarıları ve kısa görüşleri ile kendilerini beğenmişlerdir. Bu gibiler, devrimi yönetmeye kalkışınca, hemen bir çıkmaza sokarlar. Diyalektik materyalist bilgi teorisine göre, akla uygun bilgi, algısal bilgiye dayanır ve algısal bilgi, akla uygun bilgi olacak biçimde geliştirilebilir — diyalektik materyalist bilgi teorisi budur. Felsefede, akılcılık olsun, ampirizm olsun, bilginin tarihsel ya da diyalektik niteliğini anlamamaktadır. Her iki okul da, doğrunun bir yanını içermekle birlikte (ben, burada, idealist değil, materyalist akılcılığa ve ampiristliğe işaret ediyorum) bilgi teorisinde, her ikisi de, bütün olarak yanlıştır. Bilginin, algısaldan akla uyguna doğru diyalektik materyalist hareketi, tek bir şeyi ya da tek bir işi bilmek gibi küçük bir bilgi süreci için olduğu kadar, bütün bir toplumu ya da devrimi bilmek gibi büyük bir bilgi süreci için de geçerlidir. Ne var ki, bilginin hareketi burada bitmez. Bilginin diyalektik materyalist hareketinin akla uygun bilgide durduğunu söylemek, bilgi sorununun yarısını kavramak demektir. Üstelik Marksist felsefe yönünden bu yorum, pek de önemli değildir. Marksist felsefe için asıl önemli olan, nesnel dünyanın yasalarının anlaşılması ve böylece dünyayı açıklayabilecek gücün kazanılması değil, nesnel yasalar üzerine elde edilen bilgileri uygulayarak dünyayı fiilen değiştirmektir. Marksist görüş açısından teori önemlidir ve bu önem, Lenin’in şu sözlerinde tam olarak görülür: “Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz.”10 Ama Marksizm, teorinin önemini, tamamen ve yalnızca, eyleme kılavuzluk edeceği için belirtir. Elimizdeki doğru bir teori üzerine yalnızca gevezelik eder, evirir çevirir, oyuncak gibi oynar, pratiğe koymazsak, bu teori, ne kadar iyi olursa olsun, önemsizdir. Bilgi, pratik ile başlar. Pratik yoluyla teori düzeyine ulaşır ve ardından gene pratiğe dönmek zorundadır. Bilginin etkin görevi, yalnız algısal bilgiden akla uygun bilgiye sıçramasında görülmez, aynı zamanda —ve bu, daha önemlidir— akla uygun bilgiden devrimci pratiğe sıçramasında görülür. Dünyanın yasalarını kavramamıza yarayan bilginin yönü, dünyanın değiştirilmesi pratiğine doğru çevrilmeli, yani o, tekrar, üretime, sınıf savaşımına, devrimci ulusal savaşa ve elbette bunların yanı sıra, bilimsel deneyimlere uygulanmalıdır. Teoriyi sınama ve geliştirme süreci — bütün bilgi sürecinin devamı budur. Teorinin nesnel gerçeğe uygunluğu sorunu, daha önce belirtildiği gibi, bilginin algısaldan akla uyguna

Kardelen Eği�m Programı 64


YÖNTEM doğru hareketi içinde tamamen çözülemediği gibi, bu yolla da büsbütün çözülemez. Bunu tam olarak çözmenin tek yolu, akla uygun bilgiyi toplum içinde pratiğe yeniden yöneltmek, teoriyi pratiğe koymak ve beklenen sonucu verip vermediğini görmektir. Birçok doğa bilim teorisi, bunları ortaya atan bilim adamlarının sözlerine dayanılarak değil, daha sonraki bilimsel uygulamalarda doğrulukları ortaya çıktığı için kabul edilmiştir. Aynı biçimde, MarksizmLeninizm, yalnızca, Marx, Engels, Lenin ve Stalin onu bilimsel olarak formüle ederken doğru diye kabul ettikleri için değil, daha sonraki devrimci sınıf savaşımı ve devrimci ulusal savaşımlardaki pratik uygulamalarla sistemin doğruluğu kesinleştiği için de doğrudur. Diyalektik materyalizm, pratikte, hiç kimse kendisini ondan kurtaramayacağı için, evrensel olarak doğrudur. İnsan bilgisinin tarihi, birçok teorilerin doğruluğunun tam olmadığını, bu eksikliğin pratiğin denemesine tabi tutularak giderildiğini anlatmaktadır. Birçok teorinin yanlışlığı, pratiğin verdiği sonuç ile ortaya çıkarılmıştır. İşte bu nedenle, pratiğe, gerçeğin ölçütü denilmiştir ve “yaşamın ve pratiğin görüş açısı, bilgi teorisinin ilk ve temel görüşü”dür11 sözü bir gerçeğin ifadesidir. Stalin bunu çok güzel belirtmiştir: “Kuşkusuz ki, teori, devrimci pratiğe bağlanmadıkça amaçsız kalır; tıpkı yolu devrimci teori ile aydınlatılmayan pratiğin, karanlıkta, elyordamıyla yürümesi gibi.”12 Bu noktaya geldiğimiz zaman, bilginin hareketi tamamlanmış olur mu? Yanıtımız hem evet, hem hayırdır. Toplum içinde yaşayan bir kimse, gelişmesinin belirli bir dönemindeki belirli bir nesnel süreci değiştirmek isterse (bu, doğal ya da toplumsal bir süreç olabilir), kafasındaki nesnel süreçler üzerinde durup düşünerek, kendi öznel faaliyetlerini harekete geçirerek, bilgisini algısaldan akla uyguna doğru geliştirir ve hepsi de o nesnel oluşumun yasalarına bütünüyle uygun düşen fikirler, teoriler, planlar ya da programlar ortaya çıkarır. Bunun ardından, bu fikirleri, teorileri, planları ya da programları o aynı nesnel süreçte pratiğe koyar ve eğer önceden beklediği sonuç gerçekleşirse, yani tasarı halindeki fikirleri, teorileri, planları ya da programları eylem haline, iş haline getirebilmişse, kendi bilgi süreci, bu somut süreç bakımından, tam sayılabilir. Örneğin, bir mühendislik planının gerçekleştirilmesi, bilimsel bir varsayımın doğrulanması, alet ya da eşya üretimi, bir ürünün devşirilmesi gibi doğayı değiştirme sürecinde; ya da bir grevin başarıya ulaşması, bir savaşın kazanılması, bir eğitim planının yürütülmesi gibi toplumu değiştirme sürecinde, bütün bunlar, önceden düşünülen amaçların gerçekleştirilmesi demektir. Ama genel olarak söylemek gerekirse, doğayı olsun, toplumu olsun, değiştirme pratiğinde, ilk fikirler, teoriler, planlar ya da programlar, değişikliğe uğramaksızın pek az gerçekleştirilirler. Bunun nedeni, gerçeği değiştirme işine girişen insanın, çoğu zaman sayısız eksiklikler ve sınırlamalar ile karşılaşmasıdır. İnsan yalnızca, bilimsel ve teknolojik koşulların yarattığı

sınırlamalarla değil, bir de, nesnel sürecin her yanının ve özünün tamamen bilinememiş olması nedeniyle, nesnel oluşumun kendisinin gelişme ve anlaşılma derecesinin de ortaya çıkardığı sınırlamalarla karşılaşır. Bu gibi durumlarda fikirler, teoriler, planlar ya da programlar, uygulama sırasında ortaya çıkan umulmadık koşullar yüzünden kısmen, hatta bazen tamamen değiştirilir. Öyle zamanlar olur ki, ilk fikirler, teoriler, planlar ya da programlar gerçeğe kısmen veya tamamen uymaz ya da kısmen veya tamamen yanlıştır. Çoğu durumda yanlış bilgi düzeltilinceye, nesnel sürecin yasalarına uygun düşünceye kadar, yani böylece öznel şeyler nesnel şeylere dönüştürülünceye ve pratikten beklenen sonuçlar alınıncaya kadar, başarısızlıkların yinelenmesi gerekir. Ama gene de, bu noktada, belirli bir gelişme aşamasındaki belirli bir nesnel süreç, hakkındaki insan bilgisi tamamlanmış kabul edilir. Bununla birlikte, sürecin ilerlemesi yönünden, insan bilgisinin hareketi tamamlanmamıştır. Doğada olsun, toplumda olsun, her süreç, kendi iç çelişkileri ve savaşımları yoluyla ilerler ve gelişir insan bilgisinin hareketi de, aynı biçimde, ilerlemek ve gelişmek durumundadır. Toplumsal bir harekette gerçek bir devrimci lider, yalnızca, gördüğümüz gibi, hatalı bulduğu fikirleri, teorileri, planları ya da programları düzeltmekle kalmaz; bir nesnel sürecin, bir aşamadan ötekine ilerlediğini fark eder etmez, hem kendi fikirlerini, hem devrimci yoldaşlarının fikirlerini buna göre geliştirir ve düzeltir; yani değişen yeni durumlara uygun, yeni devrimci görevler ve çalışma programları önerir. Bir devrim döneminde durum hızla değişir, eğer devrimcilerin bilgileri aynı hızla değişmezse, bu liderler, devrimi zafere ulaştıramaz. Gene de fikirlerin gerçeğin gerisinde kaldığı sık sık görülür. Bunun nedeni, insan bilgisinin pek çok toplumsal koşullarda sınırlı olmasıdır. Değişen nesnel durumlara uygun olarak fikirleri gelişmeyen ve bu yüzden kendilerini sağ oportünizme kaptıran sekter devrimcilere karşı çıkmaktayız. Bunlar, çelişkilerin savaşımının, nesnel sürecin önceden ileri gittiğini; bilgilerinin eski aşamada kaldığını fark etmemektedirler. Bu, bütün sekterlerin özelliğidir. Bunlar, toplumsal pratikten kopmuş fikirleriyle, topluma yön vermeye hizmet edemezler, ancak toplumun hızla geliştiğinden yakınır ve onu geri çekmeye ya da ters yöne götürmeye çalışırlar. Biz, aynı zamanda, lafebesi “sol”a da karşıyız. Bunların fikirleri, nesnel sürecin belli bir gelişme aşamasının önündedir. Bunların bazıları, kurdukları düşlere gerçek diye bakarlar. Diğerleri ise, ancak gelecekte gerçekleştirilebilecek bir fikri, hemen gerçekleştirme çabasına düşerek, o anda çoğunluğun katıldığı pratikten, o günün gereklerinden ayrı düşerler ve serüvenci eylemleriyle açığa çıkarlar. İdealizm ve mekanik materyalizm, oportünizm ve serüvencilik, hepsi de, öznel ile nesnel arasındaki kopuklukla ve bilginin pratikten ayrılmasıyla ayırt edilir. Doğ-

Kardelen Eği�m Programı 65


YÖNTEM runun ölçütü olarak bilimsel toplumsal pratik üzerinde önemle duran Marksist bilgi teorisi, bu yanlış ideolojilere tamamen karşıdır. Marksistler, evrenin mutlak ve genel gelişme sürecinde her tikel sürecin gelişmesini bağıntılı olarak kabul eder. Böyle olunca, mutlak doğrunun büyük akışında, gelişmenin her aşamasındaki tikel bir süreç üzerine olan insan bilgisi, yalnızca bağıntılı (göreli) olarak doğrudur. Sayısız bağıntılı doğruların toplamı mutlak doğrudur.13 Bir nesnel sürecin gelişmesi, çelişkiler ve çatışmalarla doludur. İnsan bilgisinin hareketinin gelişmesi de öyledir. Nesnel dünyanın bütün diyalektik hareketleri eninde sonunda, insan bilgisinde yansıyacaktır. Toplumsal pratikte meydana gelme, gelişme ve yok olup gitme sonsuz olduğuna göre, insan bilgisinde de meydana gelme, gelişme ve yok olup gitme sonsuzdur. Belli fikirler, teoriler, planlar ya da programlara dayanarak, nesnel gerçeği değiştirmeye yönelmiş pratik, her sefer daha fazla geliştiğine göre, insanın nesnel gerçek üzerine olan bilgisi de her sefer daha fazla derinleşecektir. Ne nesnel dünyadaki değişme süreci sona erer, ne de insanın pratik yoluyla kazandığı doğru bilgi. Marksizm-Leninizm hiç bir zaman, bütün doğrular üzerine olan bilgiyi özet halinde vermemiştir. O, yalnızca, pratik yoluyla doğru bilgiye çıkan yolları açmıştır. Vardığımız sonuç, öznel ve nesnelin, teori ve pratiğin, bilme ve yapmanın somut tarihsel birliğidir ve biz, “sağ” ya da “sol” olsun, somut tarihten ayrılan bütün yanlış ideolojilere karşıyız. Bugünkü aşamaya ulaşmış toplumda doğru bir anlayışa ulaşma ve dünyayı değiştirme sorumluluğu, tarihsel bir gerek olarak, proletaryanın ve onun partisinin omuzlarına yüklenmiştir. Bilimsel bilgiye dayanarak bu dünyayı değiştirme süreci, dünyada ve Çin’de tarihsel bir döneme erişmiştir. İnsanlık tarihi böyle bir döneme daha önce hiç tanık olmamıştır. Dünyada ve Çin’de karanlıklar tamamen dağıtılmış ve dünyanın görmediği bir aydınlık doğmuştur. Proletaryanın ve devrimci halkın dünyayı değiştirme savaşımı, şu görevlerin yerine getirilmesinden ibarettir: nesnel dünyayı ve aynı zamanda kendi öznel dünyalarını değiştirmek; hem bilgi yetilerini, hem nesnel ve öznel dünyaları arasındaki ilişkileri değiştirmek. Böyle bir değiştirme işi, yeryüzünün bir kısmında, Sovyetler Birliği’nde bugün yapılmış bulunmaktadır. Orada, halk, bu değiştirme sürecini ilerletmektedir Çin halkı ile dünyanın geri kalan kısmı, böyle bir süreçten ya geçmektedirler ya da yakında geçeceklerdir. Ve değiştirilecek olan nesnel dünya, değişikliğin bütün düşmanlarını da içermektedir. Gönüllü, bilinçli olarak bu işleme katılma aşamasına ulaşmadan önce, bunların, bir zorlama aşamasından geçmeleri gerekmektedir. Bütün insanlık, kendisini bilinçli ve gönüllü olarak yeni bir kalıba döktüğü ve dünyayı değiştirdiği an, Dünya Komünizmi çağına ulaşılacaktır. Pratik yoluyla doğruyu bulmak ve pratik yoluyla doğruyu tanıtlamak ve geliştirmek. Algısal bilgiden başla-

yarak, onu fiilen akla uygun bilgi haline getirmek ve sonra akla uygun bilgiden başlayarak öznel ve nesnel dünyayı yeni bir kalıba dökmek için devrimci pratiğe geçmek, pratik, bilgi, daha fazla pratik, daha fazla bilgi ve bu örneğin sonsuza kadar yinelenmesi ve her devirde pratik ve bilginin kapsamını daha yüksek bir düzeye ulaştırmak. Diyalektik materyalist bilgi teorisi ve bilmenin ve yapmanın diyalektik materyalist birliği teorisi, işte budur. Dipnotlar Çin Komünist Partisinde, Çin devriminden kazanılan deneyim ve görgüyü umursamayan, “Marksizmin bir dogma olmayıp, eylem için bir kılavuz” olduğu gerçeğini yadsıyan dogmacı yoldaşlar vardı. Bunlar, uzun süre, halkı, Marksist yapıtların özünden kopartılıp ayrılmış sözler ve tümcelerle şaşkına çevirmişlerdir. Bir de görgücüler (ampiristler) grubu vardı. Kırık dökük deneyimlerine sıkı sıkıya sarılmış olan bu grup da, uzun süre, ne devrimci pratik için gerekli teorinin önemini kavramışlar, ne de devrimci durumu bütünüyle görebilmişlerdir; körü körüne çırpınıp durmuşlardır. 1931-1934 Çin devrimi, başta Marksist kılığına bürünmüş dogmacılar olmak üzere, bu iki grup yoldaşın yanlış fikirleri yüzünden epey zarar görmüştür. Bunlar, birçok yoldaşı yanlış yollara saptırmışlardır. Bu yazı, dogmacılık başta olmak üzere, dogmacılık ve görgücülük (ampirizm) gibi parti içi öznel (sübjektif) yanılgıları, Marksist bilgi teorisi açısından gözler önüne sermek için yazılmıştır. Pratiği küçümseyen dogmacı öznelcilik üzerinde özellikle durulduğu için, yazıya “Pratik Üzerine” başlığı konulmuştur. Bu denemedeki fikirleri, Mao Zedung, Yenan’daki Anti-Japon Askeri ve Siyasal Kolejinde yaptığı bir konuşmada ortaya atmıştır. 1

Hegel’in Mantık Bilimi, Kitap III, Bölüm 3’te, Lenin’in “İdea” üzerine notlarından. Bkz: V. İ. Lenin, “Hegel’in Mantık Bilimi’nin Taslağı” (Eylül-Aralık 1914), Collected Works, Moscow 1958, vol. XXXVII, s. 205. 2

Karl Marx, “Feuerbach Üzerine Tezler”, Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 69-72 ve V. İ. Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 145-152’ye bakınız. 3

14. yüzyılın sonunda yaşamış olan Lo Kuançung’un yazdığı tanınmış bir tarihsel öykü. 4

Hegel’in Mantık Bilimi, Kitap III, Bölüm 3’te, Lenin’in “Öznel Mantık ya da Tasım Öğretisi” notlarından. Bkz: V. İ. Lenin, “Hegel’in Mantık Bilim’in Taslağı”, Collected Works, Moscow 1958, vol. XXXVII, s. 161. 5

Taiping Hareketi, 19. yüzyılın ortasında Çing hanedanının feodal yönetimine ve halkı ezmesine karşı girişilen devrimci bir köylü savaşıdır. Ocak 1851’de birkaç halk lideri bir araya gelerek, Kvangsi eyaletinin bir köyünde isyan bayrağını açtılar ve Taiping hükümdarlığının kurulduğunu ilân ettiler. Kuzeye doğru harekete geçen köylü ordusu, 1852’de, Hunan ve Hupeh’i ele geçirdi ve yürüyüşüne devam ederek 1853’te Nankin’i işgal etti. Ne var ki, Taiping ordusu, işgal ettiği bölgelerde, kararlı bir yönetim kurmayı ihmal ediyordu. Nankin’i başkent yapan köylü ordusu liderleri, ayrıca birçok siyasal ve askeri yanılgılara düştüler ve bu yüzden de, İngiliz, Amerikan ve Fransız işgal kuvvetleri ile işbirliği yapan Çing hükümetinin saldırısına dayanamayarak, 1864’te yenildiler. 6

Yi Ho Tuan hareketi, 1900 yılında, Kuzey Çin’de meydana gelen anti-emperyalist silahlı bir savaşımdır. Büyük köylü kitleleri ile za7

Kardelen Eği�m Programı 66


YÖNTEM naatçılar ve halk bu harekete katıldı. Bazı tarikatlar bir araya gelerek geniş bir gizli örgüt kurdular ve sekiz emperyalist devletin (Amerika, İngiltere, Japonya, Almanya, Rusya, Fransa, İtalya ve Avusturya) kuvvetlerine karşı kahramanca bir savaşım verdiler. Hareket, bir araya gelen emperyalist güçlerin Tiensin ve Nankin’i işgal etmelerinden sonra görülmemiş bir vahşet ve kırımla bastırıldı. 4 Mayıs 1919 hareketi, emperyalizme ve feodalizme karşı girişilmiş devrimci bir harekettir. Birinci Dünya Savaşının galip devletleri, Fransa, İngiltere, Amerika, Japonya, İtalya ve öteki emperyalist ülkeler, ganimeti paylaşmak için Paris’te toplandılar ve bu arada Şantung eyaletini, Japonlara peşkeş çektiler. Buna karşı ilk tepki Pekin’deki öğrencilerden geldi ve 4 Mayısta büyük yürüyüşler ve gösteriler düzenlediler. Savaşta keselerini doldurmuş olan kuzeydeki Çin askeri hükümeti, hareketi bastırmak için 30’dan fazla öğrenciyi tutukladı. Buna karşılık Pekinli öğrenciler boykota gittiler ve bu boykot başka kentlerdeki öğrencilere de yayıldı. 3 Haziranda, hükümet, bu sefer binlerce öğrenciyi tutukladı ise de bu, ülkedeki öfkeyi büsbütün kamçıladı. Şanghay işçileri grev yaptılar ve birçok kentlerde dükkânlar kapandı. Böylece bir aydın hareketi olarak başlayan ayaklanma, proletaryayı, küçük burjuvaziyi ve burjuvaziyi içine alan geniş bir hareket halini aldı. 8

Hegel’in Mantık Bilimi, Kitap III, Bölüm 3’te, “İdea” üzerine notlarında, Lenin, “Anlamak için, ampirik olarak anlamaya girişmek, incelemek ve ampirizmden evrensele ulaşmak gereklidir.” diyor. Bkz: V. İ. Lenin, “Hegel’in Mantık Bilimi’nin Taslağı”, Collected Works, Moscow 1953, vol XXXIII, s. 197. 9

10

V. İ. Lenin, Ne Yapmalı?, Sol Yayınları, Ankara 1977, s. 34.

11

V. İ. Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 151.

12

J. Stalin, Leninizmin İlkeleri, Sol Yayınları, Ankara 1978, s. 25.

13

V. İ. Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 139-145.

Kardelen Eği�m Programı 67


YÖNTEM

DOGRU FİKİRLER NEREDEN GELİR?

Mao Zedung – Teori ve Pra�k

Evet, doğru fikirler nereden gelir? Bunlar gökten mi inerler? Hayır. Bunlar zihinde doğuştan mı vardır? Hayır. Bunlar toplumsal pratikten gelir ve yalnız ondan gelir. Bunlar, üç çeşit toplumsal pratikten gelirler: üretim için savaşım, sınıf savaşımı ve bilimsel deneme. İnsanın düşüncesini, toplumsal varlığı belirler. İleri sınıfa özgü doğru fikirler, bir kez kitleler tarafından kavrandı mı, toplumu ve dünyayı değiştiren maddi bir güç halini alırlar. Toplumsal pratiğinde insan, çeşitli savaşımlara girişir ve hem başarılarından, hem de başarısızlıklarından zengin deneyimler kazanır. Nesnel dış dünyanın sayısız görüngeleri, insanın beyninde, beş duyu organı yoluyla yansır. Bu organlar, görme, koklama, işitme, tatma ve dokunma organlarıdır. Bilgi, önce algısaldır, yani fikirlere sıçrama, yeter derecede algısal bilginin birikmesiyle olur. Bu, bilme sürecinde bir başlangıçtır. Nesnel maddeden öznel bilince, varlık halinden fikirlere giden bu aşama, bilme sürecinin bütünü içinde ilk aşamadır. İnsan bilincinin ya da fikirlerinin (teoriler, siyasetler, planlar, önlemler gibi) nesnel dış dünyanın yasalarını doğru bir biçimde yansıtıp yansıtmadığı, bunların doğru olup olmadığının ayırt edilmesinin mümkün olmadığı, bu aşamada, henüz kesinlikle söylenemez. Bundan sonra, bilme sürecinde bilinçten maddeye, fikirlerden varlığa doğru dönüş yapan ikinci aşama gelir. Bu ikinci aşama, ilk aşamada kazanılan bilginin, teorilerin, siyasetlerin, planların ya da önlemlerin, umulan sonucu verip vermediğini saptamak için toplumsal pratiğe uygulanması aşamasıdır. Genel bir deyişle, umulan sonucu verenler, yani başarıya ulaşanlar doğru, ulaşamayanlar yanlıştır. Bu, özelikle doğayla savaşımda geçerlidir. Toplumsal savaşımda ileri sınıfı temsil eden güçler bazen yenilgiye uğrarlar. Bunun nedeni, fikirlerinin yanlışlığı değil, savaşıma katılan güçler dengesinde, bunların o gün için gerici güçler

kadar güçlü olmamasıdır. Onun için bunlar, gerici olarak yenilgiye uğrarlar, ama eninde sonunda zafer onlarındır. İnsanın bilgisi, deneyim ve pratik yoluyla bir sıçrama daha yapar. Bu sıçrama öncekinden daha önemlidir. Çünkü ilk sıçramanın doğruluğunu ya da yanlışlığını ancak bu sıçrama ortaya koyar. Nesnel dış dünyayı yansıtma döneminde formüle edilen fikirlerin, teorilerin, siyasetlerin, planların ve önlemlerin doğruluğu ya da yanlışlığı şimdi belli olur. Doğruyu aramanın başka yolu yoktur. Ayrıca, dünyayı bilmenin tek amacı, onu değiştirmektir. Çoğu zaman doğru bir fikre, maddeden bilince, sonra tekrar maddeye; yani pratikten bilgiye, sonra tekrar pratiğe giden sürecin birçok kez yinelenmesiyle ulaşılır. Marksist bilgi teorisi, diyalektik materyalist bilgi teorisi budur. Yoldaşlarımız arasında bu bilgi teorisini hala anlamayanlar var. Bunlara, fikirlerinin, düşüncelerinin, siyasetlerinin, yöntemlerinin, planlarının, vardıkları sonuçların, süslü konuşma ve yazılarının kaynağının ne olduğu sorulunca, soruyu garip karşılıyorlar ve karşılık veremiyorlar. Ayrıca bunlar, maddenin bilince, bilincin maddeye dönüşebileceğini de anlayamıyorlar; oysa bu sıçramalar günlük yaşamda durmadan yinelenmektedir. Bu nedenle, yoldaşlarımızın, diyalektik materyalist bilgi teorisiyle yetiştirilmeleri gerekiyor. Böylece, düşüncelerine, doğru bir yön verebilir, araştırma, inceleme ve deneyimlerini özetlemede ilerler, güçlükleri yener, daha az hata yapar, işlerini daha iyi görürler ve Çin’in büyük ve güçlü bir ülke olması ve uluslararası görevlerini yerine getirmede, dünyadaki ezilen ve sömürülen geniş halk kitlelerine yardım etmesi için daha çetin bir savaşıma girişirler.

Kardelen Eği�m Programı 68


YÖNTEM

MATERYALİST TARİH ANLAYIŞININ ÖNCÜLLERİ

K. Marx & F. Engels – Alman İdeolojisi

Bizim hareket noktamızı oluşturan öncüller, keyfi temeller, dogmalar değillerdir; bunlar, onlara ilişkin soyutlamaların ancak imgelemde yapılabileceği gerçek öncüllerdir. Bunlar gerçek bireylerdir, bu bireylerin eylemleri ve —hem hazır buldukları hem de kendi eylemleriyle yarattıkları— maddi yaşam koşullarıdır. Bu öncüller, demek ki, ancak ampirik olarak oluşturulabilirler. Tüm insan tarihinin ilk öncülü, doğal olarak, canlı insan bireylerinin varlığıdır.1 Şu halde saptanması gereken ilk olgu, bu bireylerin fiziksel örgütlenişleri ve bu örgütlenmenin sonucu olarak ortaya çıkan, doğanın geri kalan bölümüyle olan ilişkilerdir. Burada, doğaldır ki, ne bizzat insanın fiziki yapısını, ne de insanların tamamen hazır buldukları doğal koşulları, jeolojik, orografik, hidrografik, klimatik ve öteki koşulları derinliğine inceleyemeyiz.2 Her tarih yazımı, bu doğal temellerden ve tarih boyunca insan eyleminin bu temellerde meydana getirdiği değişikliklerden hareket etmek zorundadır. İnsanlar, hayvanlardan, bilinçle, dinle, ya da herhangi bir başka şeyle ayırt edilebilir. İnsanlar kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz, kendilerini hayvanlardan ayırt etmeye başlıyorlar, bu, onların kendi fiziksel örgütlenişlerinin sonucu olan bir ileri adımdır. İnsanlar, kendi geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak, kendi maddi yaşamlarını da üretirler. İnsanların kendi geçim araçlarını üretiş tarzları, her şeyden, önce doğada hazır buldukları ile yeniden üretmeleri gereken geçim araçlarının doğasına bağlıdır. Bu üretim tarzı, basitçe bireylerin fiziki varlıklarının yeniden üretimi olarak ele alınmamalıdır. Bu üretim tarzı, daha çok, bu bireylerin belirli bir faaliyet tarzını, onların yaşamlarını ortaya koyan belirli bir biçimi, belirli bir yaşam tarzını temsil eder. Bireylerin yaşamlarını ortaya koyuş biçimi,

onların ne olduklarını çok kesin olarak yansıtır. Şu halde, onların ne oldukları, üretimleriyle, ne ürettikleriyle olduğu kadar, nasıl ürettikleriyle de örtüşür. Demek ki, bireylerin ne oldukları, üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır. Bu üretim, ancak nüfusun çoğalmasıyla ortaya çıkar. Bu da, o bireylerin kendi aralarındaki karşılıklı ilişkileri (Verkehr)3 peşinen varsayar. Bu ilişkilerin biçimi de yine üretim tarafından belirlenir. Dipnotlar Bu bireylerin ilk tarihsel eylemi, insanları hayvanlardan ayıran ilk eylem, insanların düşünmeleri değildir, kendi geçim araçlarını üretmeye başlamalarıdır. 1

İnsanın yalnızca ilk, kendiliğinden örgütlenişi, özellikle ırksal farklılıklar değil, insanın günümüze kadar gösterdiği ya da göstermediği gelişmenin tümü de bu koşullara bağlıdır. 2

Alman İdeolojisi’nde “Verkehr” sözcüğü, bireylerin, toplumsal, grupların ve bir bütün olarak ülkelerin maddi ve manevi ilişkilerini de kapsayacak biçimde çok geniş bir anlamda kullanılmaktadır. Marx ve Engels, maddi ilişkinin, ve hepsinden önemlisi, insanların üretim sürecinde birbirleriyle olan ilişkilerinin, bütün öteki ilişki biçimlerinin temeli olduğunu gösteriyorlar. Alman İdeolojisi’nde karşılaştığımız “Verkehrsforrn” (karşılıklı ilişki biçimi), “Verkehrsweise” (karşılıklı ilişki tarzı), “Verkehrsverhältnisse” (karşılıklı ilişki koşulları) terimleri, Marx ve Engels tarafından “üretim ilişkileri” kavramını ifade etmek için kullanılmışlardır ki bu kavram, onların kafasında o dönemde yeni yeni biçimlenmekteydi. 3

Kardelen Eği�m Programı 69


YÖNTEM

MATERYALİST TARİH ANLAYIŞININ SONUÇLARI: TARİHSEL SÜRECİN SÜREKLİLİĞİ, TARİHİN DÜNYA TARİHİNE DÖNÜŞMESİ, BİR KOMÜNİST DEVRİM ZORUNLULUĞU

K. Marx & F. Engels – Alman İdeolojisi

Tarih her biri kendinden önce gelen kuşaklar tarafından kendisine aktarılmış olan malzemeleri, sermayeleri, üretici güçleri kullanan farklı kuşakların ardı ardına gelişinden başka bir şey değildir; bu bakımdan her kuşak demek ki, bir yandan geleneksel faaliyeti tümüyle değişmiş olan koşullar içinde sürdürür ve öte yandan, tümüyle değişik bir faaliyetle eski koşulları değiştirir; bu, kurgu yoluyla öyle çarpıtılabilir ki, daha sonraki tarih daha önceki tarihin amacı haline getirilir. Örneğin Amerika’nın keşfine, Fransız devriminin patlamasına yardım etme amacı atfedilir; dolayısıyla böylece tarih kendine özgü amaçlar edinir ve “diğer kişiler gibi bir kişi” (yani “Öz-bilinç, Eleştiri, Bir tek”, vb.) haline gelir, oysa geçmiş tarihin, “Belirleme”, “Amaç”, “Tohum”, “Fikir” gibi terimlerle belirtilmesi daha önceki tarihin bir soyutlamasından daha önceki tarihin yakın tarih üzerinde meydana getirdiği aktif etkinin soyutlamasından başka bir şey değildir.1 Bu gelişmenin seyri içinde birbirleri üzerine etki yapan ayrı ayrı alanlar genişledikçe, gelişmiş üretim tarzıyla, karşılıklı ilişkiyle ve bunların doğal sonucu olarak uluslar arasındaki işbölümüyle çeşitli ulusların başlangıçtaki kendi içlerine kapalılıkları yıkıldıkça, tarih de, gittikçe dünya tarihi haline dönüşür; öyle ki, sözgelimi, İngiltere’de, Hindistan’daki ve Çin’deki binlerce emekçinin ekmeğini elinden alan ve bu imparatorlukların bütün yaşayış biçimini altüst eden bir makine icat edilirse, bu icat, dünya ölçüsünde tarihsel bir olgu olur. Aynı şekilde şeker ve kahve, 19. yüzyılda, dünya ölçüsündeki tarih bakımından önemlerini tanıtlamışlardır, şöyle ki Napoléon’un Kıta Sistemi2sonucu, bu ürünlerin bulunmayışı Almanların Napoléon’a karşı ayaklanmasına neden oldu3 ve böylece 1813’ün şanlı kurtuluş savaşlarının somut temeli haline geldi. Bundan da, sonuç olarak, anlaşılıyor ki, tarihin dün-

ya tarihi haline dönüşmesi, diyelim, “öz-bilinç”in, dünya tininin ya da herhangi başka bir metafizik hayaletin basit ve soyut işi değil, ampirik olarak kanıtlanabilir, tamamıyla maddi bir olgu, her bireyin yiyerek, içerek ve giyinerek tanıtını sağladığı bir olgudur.4 Günümüze kadarki tarihte tek tek bireylerin faaliyetlerinin dünya ölçüsünde bir faaliyet halinde genişlemesiyle, bireylerin gittikçe kendilerine yabancı bir gücün, (dünya tini, vb. denen şeyin oynadığı pis bir oyun olarak kavradıkları baskının), gittikçe kocamanlaşan ve son kertede kendini dünya pazarı olarak açığa vuran bir gücün kölesi haline gelmeleri de tamamen ampirik bir olgudur. Ama, Alman teoricileri için o kadar gizemli olan bu gücün mevcut toplumsal durumun devrilmesiyle, komünist devrimle (bundan, daha sonra söz edeceğiz), ve bu güçle özdeş olan özel mülkiyetin kaldırılmasıyla ortadan kalkacağı da aynı derecede ampirik olarak temellendirilmiştir; o zaman her bireyin ayrı ayrı kurtuluşu da tam olarak tarihin tümüyle dünya tarihi haline dönüşmesi ölçüsünde gerçekleşecektir.5 Buraya kadar söylediklerimizden, bireyin gerçek zihinsel zenginliğinin, tamamen, bireyin gerçek ilişkilerinin zenginliğine bağlı olduğu açıktır. İşte yalnız bu yolladır ki, tek tek her birey, kendi çeşitli ulusal ve yöresel sınırlarından kurtulacak, bütün dünyanın üretimiyle (zihinsel üretimi de dâhil olmak üzere) pratik ilişkiler içine girecek ve (insanların yarattıkları) her alandaki bütün dünya üretiminden yararlanma yeteneği edinecek duruma gelecektir. Çok yönlü bağımlılık, bireylerin dünya çapındaki tarihsel elbirliğinin bu ilk doğal biçimi bu komünist devrimle, insanların birbirleri üzerindeki karşılıklı etkilerinden doğan şimdiye kadar insanlara sanki onlara tümüyle yabancı güçlermiş gibi kabul ettirilen ve hükmeden bu güçler üzerinde denetim ve bilinçli egemenlik haline

Kardelen Eği�m Programı 70


YÖNTEM dönüşecektir. Bu buluş tarzı da, yine, kurgul ve idealist bir tarzda, yani “Cinsin kendi kendine üremesi” (“özne olarak toplum”) gibi, hayali bir biçimde anlaşılabilir ve böylelikle birbirleriyle ilişki halinde bulunan bireyler ardışıklığı, bu kendi kendini üretme mucizesini gerçekleştiren bir tek birey olarak anlaşılabilir. Burada görülüyor ki, bireyler, elbette ki maddeten ve manen, birbirlerini yaratırlar, ama ne Aziz Bruno’nunki gibi6 anlamsızlıkla, ne de “Bir tek” anlamında, “yaratılmış” insan anlamında kendilerini yaratmazlar.7 Geliştirmiş bulunduğumuz tarih anlayışı, en sonu bize şu sonuçları da verir: 1. Üretici güçlerin gelişmesinde öyle bir aşama gelir ki, bu aşamada, mevcut ilişkiler çerçevesi içinde ancak zararlı olabilen, artık üretici güçler olmaktan çıkıp yıkıcı güçler haline gelen (makineler ve para) üretici güçler ve karşılıklı ilişki araçları doğar ve bu bir önceki olaya bağlı olarak, kazançlarından yararlanmaksızın toplumun bütün yükünü taşıyan, toplumdan dışlanmış8, ve zorunlu olarak bütün öteki sınıflara karşı en açık bir muhalefet durumunda bulunan bir sınıf doğar, bu sınıf, toplum üyelerinin çoğunluğunun meydana getirdikleri bir sınıftır, köklü bir devrim zorunluluğunun bilinci, komünist bir bilinç olan ve elbette ki, kendileri de bu sınıfın durumunu gösterdikleri zaman başka sınıflarda da oluşabilen bu bilinç, bu sınıfın içinden fışkırır. 2. Belirli üretici güçlerden bazı koşullar içinde yararlanılabilir ki, bu koşullar, toplumun belirli bir sınıfının egemenliğinin koşullandır;9 bu sınıfın, sahip olduğu şeyden ileri gelen toplumsal gücü, düzenli olarak her çağa özgü devlet tipinde idealist biçimde pratik ifadesini bulur; bunun içindir ki, her devrimci savaşım, o zamana kadar hükmetmiş olan sınıfa10 karşı yönelir. 3. Daha önceki bütün devrimlerde faaliyet tarzı değişmemiş kalıyordu ve yalnızca bu faaliyetin başka türlü bir dağılımı, işin başka kişiler arasında yeni bir bölüştürülmesi söz konusuydu: komünist devrim, bunun tersine, daha önceki faaliyet tarzına karşı yönelmiştir, çalışmayı11 ortadan kaldırır ve bütün sınıfların egemenliğini sınıfların kendileriyle birlikte ortadan kaldırır, çünkü bu devrim, artık toplum içinde bir sınıf işlevi görmeyen, artık toplum içinde bir sınıf diye tanınmayan ve daha şimdiden artık bugünkü toplum içindeki bütün sınıfların, bütün milliyetlerin, vb. yok oluşunun ifadesi olan bir sınıf tarafından gerçekleştirilir. 4. Yığın içinde bu komünist bilincin yaratılması için ve gene bu işin kendisinin de iyi bir sonuca götürülebilmesi için insanların yığınsal bir değişikliğe uğraması zorunlu olarak kendini ortaya koyar, böyle bir biçim değişikliği ise ancak pratikteki bir hareketle, bir devrimle yapılabilir; bu devrim, demek ki, yalnızca egemen sınıfı devirmenin tek yolu olduğu için zorunlu kılınmamıştır, ötekini deviren sınıfa, eski sistemin kendisine bulaştırdığı pislikleri süpür-

mek ve toplumu yeni temeller üzerine kurmaya elverişli bir hale gelmek olanağını ancak bir devrim vereceği için de zorunlu olmuştur.12 Dipnotlar [Elyazmasında ilk biçimiyle:] daha sonraki tarihten çıkarılmış, içerlerinde kesinlikle bu gizemlerin arandıkları olayların sonucundan ve ürününden çıkarılmış ve soyutlamadan başka bir şey değildir. 1

Kıta Sistemi, ya da kıta ablukası — 1806’da Napoléon tarafından ilan edilmişti ve Avrupa kıtasındaki ülkelerle Büyük Britanya arasında ticareti yasaklıyordu. Napoléon’un Rusya’daki yenilgisinden sonra kaldırılmıştır. 2

3

[Marx’ın kenar notu:] Boş sözler ve gerçek hareket.

[Elyazmasında çizilmiş pasaj:] Aziz Max Stirner, kendisi, dünya tarihini sırtında taşıyarak dolaşıyor ve her gün onu yiyor, onu içiyor, eskiden efendimiz İsa’nın bedeninin ve kanının yenip içildiği gibi ve dünya tarihi de karşılığında günbegün onu üretir, onu yemek, içmek, giyinmek zorunda olduğuna göre kendi öz ürünü olan Birtek’i üretir; Birtek’teki alıntılar, vb., aynı şekilde Max’ın Hesse’ye ve daha başka uzak kişilere karşı polemiği, onun, tinsel plan üzerinde de dünya tarihince nasıl üretildiğini ortaya koyar. Demek ki, şu sonuç çıkıyor, “dünya tarihinde” bireyler, Stirner’vari herhangi bir öğrenci ya da serbest kadın terzileri “ortaklığı”nda, tamamıyla aynı “eldeciler”dir. 4

5

[Marx’ın kenar notu:] Bilincin üretimi üzerine.

[Elyazmasında çizilmiş pasaj:] bundan ötürü “kişilik (1) kavramı (2) genel olarak (3) kendi sınırlarını kendisinin çizmesini” (bunu mükemmel şekilde başarıyor) “ve bu koymuş olduğu sınırları (4) yeniden (5) ortadan kaldırmasını (6) içerir (7)” (kendi kendine değil, genel olarak da değil, nasıl ki kavram olarak da değilse) “ama onun evrensel (8) özü ile (9), bu özün, onun eyleminin iç (10) öz-farklılaşmasının (11) sonucundan başka bir şey olmadığına göre”, s. 87-88. [Marx’ın karaladığı not:] (Bay Bruno düzineyi tamamlayamıyor.) 6

Elyazmasında “ne de ‘Birtek’ anlamında, ‘yaratılmış’ insan” sözleri çizilmiş. 7

8

[Marx’ın kenar notu:] Dil, ger[çeğin] dilidir.

[Elyazmasında ilk biçim:] bu, genel tarihsel önemi olmayan ama sadece yerel önemi olan bir mücadeledir, insan yığınlarına uygarlığın barbarlığa karşı mücadelesinden daha fazla yeni sonuçlar getirmeyen bir mücadeledir. [Elyazmasında çizili pasaj:] Aziz Bruno, bize, “Ludwig Feuerbach’ın bir karakteristiğini”, yani Norddeutsche Blätter’de daha önce yayımlanmış olan bir makalenin yeniden gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş bir şeklini sunuyor. Feuerbach, bauerci “kendinden bilinç”i, daha göze çarpıcı hale getirmek amacıyla, bir “Töz” şövalyesi olarak betimleniyor. Zaten bu genel bir şeydir: bir süreden beri Feuerbach, her şey ve herkes hakkında, onların “Töz” olduklarını söylemekle yetiniyor. Feuerbach’ın bu tözleştirmesi (transsubtantiation) sırasında, bizim azizimiz, bir hamlede, Feuerbach’ın Leibniz ve Bayle üzerine yazılarından, Hıristiyanlığın Özü’ne geçiyor (ve Feuerbach’ın Haltische Jahrbücher’de yayınlanan “olgucu” felsefeye karşı makalesini atlıyor). Bu “dalgınlık”, pek de “uygun bir yerde” yapılıyordu. Feuerbach, orada, tam da, “Töz”ün pozitif temsilcilerinin önünde, Aziz Bruno’nun hâlâ günahsız gebelik

Kardelen Eği�m Programı 71


YÖNTEM üzerine [kurgular kurmakla] uğraştığı bir çağda, “kendinden bilinç”in bütün bilgeliğini gözler önüne seriyordu. (Bkz: Alman İdeolojisi, Paris 1968, Editions Sociales, s. 115 ve 116.) [Elyazmasında ilk biçim:] 2. üretici güçlerin gelişmesinin her evresinin toplumun belirli bir sınıfının egemenliğine temel hizmeti gördüğü 9

[Marx’ın kenardaki gözlemi:] Öyle ki, bu insanların üretimin bugünkü durumunu olduğu gibi muhafaza etmekte çıkarları vardır. 10

[Elyazmasında çizilmiş pasaj:] faaliyetin (moder[n]) biçimi ki bu biçim altında... onun egemenliği. 11

[Elyazmasında çizilmiş pasaj:] Epey bir zamandan beri, bütün komünistler, Fransa’da olduğu kadar İngiltere ve Almanya’da da bu devrimin zorunluluğu konusunda anlaşmış durumdadırlar; bununla birlikte Aziz Bruno istifini bozmadan kendi düşünü sürdürüyor ve “gerçek hümanizm” yani komünizm, (artık hiç yeri olmayan) “tinselciliğin yerine” konuyorsa, bu yalnızca, ona saygınlık kazandırmak içindir, diye düşünüyor. Demek hep düş görmekte devam ediyor, “elbet kurtuluş (halâs, ahret mutluluğu) gelecektir, elbet cennet yeryüzüne inecek ve elbet yeryüzü cennet olacaktır.” (Bizim tanrıbilimci bilginimiz cennetin yokluğuna da hiçbir zaman katlanamaz.) “O zaman gökyüzünün ahenkleri içinde sevinç ve yüce mutluluk bütün sonsuzluk boyu taşıp boşanacaktır.” (s. 140) [Marx’ın kenar notu:] Kutsal Aile. Bizim aziz papamız, son yargı günü, bütün bunların gerçekleştiği o gün üzerine çöktüğü zaman büyük şaşkınlık duyacaktır — o gün ki, onun şafağı, alev alev yanan kentlerin göklerdeki yansısı ile ağaracaktır, ve o günde “semavi ahenklerin” ortasında Marseillaise’in ve Carmagnole’un, o durumda zorunlu, top gürültülerinin eşiğinde yükselen ezgileri aziz papamızın kulaklarında çınlayacaktır, bir yandan giyotin tempo tutacak, bir yandan da dinsiz “yığın” Ça ira, Ça ira diye gürleyecek ve darağacını kullanarak “öz-bilinç”i ortadan kaldıracaktır. (Aziz Bruno’nun, bu “bütün sonsuzluk boyu sevinç ve yüce mutluluk”tan böyle örnek alınacak bir tablo çizmeye herhangi başka bir kimseden daha az hakkı vardır. “Foyerbahçı aşk dinini tutanlar”, “semavi ahenkler”den bambaşka bir şeyin söz konusu olduğu bir devrimden söz ederlerken bu “sevinç” ve “yüce mutluluk” hakkında özel bir tasarımları varmış gibi görünüyorlar.) Aziz Bruno’nun son yargı günü nasıl bir davranış içinde bulunacağını önsel olarak tasarlamak zevkinden yoksun bırakacağız kendimizi. Devrim halinde proleterlerin (öz-bilince karşı isyan eden) “töz” gibi, eleştiriyi devirmek isteyen “yığın” gibi, ya da tinin “gösteri”si, ama gene de bauerci 24 düşünceyi yönetmek için gerekli kararlılıktan yoksun gösterisi gibi anlaşılıp anlaşılmaması gerektiğini kestirip atmak aynı derecede güçtür. 12

Kardelen Eği�m Programı 72


YÖNTEM

MATERYALİST TARİH ANLAYIŞININ ÖZETİ

K. Marx & F. Engels – Alman İdeolojisi

Bu tarih anlayışı, demek ki, gerçek üretim sürecinin, yaşamın dolaysız maddi üretiminden başlayarak açıklanmasına ve bu üretim tarzına bağlı ve onun tarafından yaratılmış karşılıklı ilişki biçimlerinin, yani değişik aşamalarındaki sivil toplumun, bütün tarihin temeli olarak kavranmasına ve onun Devlet halindeki eylemi içinde gösterilmesine, bütün değişik teorik ürünlerinin ve bilinç, din, felsefe, etik, vb.1 biçimlerinin açıklanmasına ve bunların kökenlerinin ve gelişmelerinin bu temelde ele alınmasına dayanır; bu da, doğal olarak, işi bütünlüğü içinde göstermeye (ve değişik yönlerinin karşılıklı etkisini incelemeye) olanak verir.2 Bu tarih anlayışı, idealist tarih anlayışı gibi, her dönemde bir kategori aramak zorunluluğunda değildir, ama o, daima tarihin gerçek zeminine basar; pratiği fikirlere göre açıklamaz, fikirlerin oluşumunu maddi pratiğe göre açıklar; bu yüzden de, bütün bilinç biçimlerinin ve ürünlerinin zihinsel eleştirisi sayesinde, “öz-bilinç”e indirgemeyle, ya da “hortlaklar”, “hayaletler”, “cinler”3 halinde başkalaşmayla çözümlenemeyecekleri, ama bu idealist saçmaları doğuran somut toplumsal ilişkilerin pratik olarak devrilmesiyle yok edilebilecekleri sonucuna varır. Tarihin, dinin, felsefenin ve bütün öteki teorilerin devindirici gücü, eleştiri değil, devrimdir. Bu tarih anlayışı, tarihin sonunun, “tinin tini” olarak “öz bilinç”te erimek olmadığını, ama her evrede maddi bir sonucun bulunduğunu gösterir: bir üretici güçler toplamı, tarihsel olarak yaratılmış ve her kuşağa kendinden önce gelen kuşak tarafından aktarılmış, bireylerin doğa ile ve kendi aralarındaki bir ilişki; bir yandan yeni kuşak tarafından gerçekten değiştirilen, ama öte yandan da, yeni kuşağa kendi yaşam koşullarını emreden ve ona belirli bir gelişme, özgül bir nitelik veren bir üretici güçler, sermayeler ve koşullar kitlesi. Dolayısıyla, ortam ve koşullar insanları yarattığı kadar, insanlar da ortam ve

koşulları yaratırlar. Her bireyin ve her kuşağın mevcut veriler olarak buldukları bu üretici güçler, sermayeler, toplumsal karşılıklı ilişki biçimleri toplamı, filozofların “töz” olarak ve “insanın özü” olarak tasarladıkları, göklere çıkardıkları ya da savaştıkları şeyin somut temelidir: bu üretici güçler, filozoflar, “Öz bilinç” ve “Birtek” diye onlara başkaldırdıkları halde insanların gelişimi üzerindeki sonucu ve etkisi bakımından gene de sarsılmayan gerçek bir temeldir. Yine, tarihte dönemsel olarak meydana gelen devrimci sarsıntının, mevcut her şeyin temelini devirmeye yetecek güçte olup olmayacağını belirleyen şey, çeşitli kuşakların hazır olarak buldukları yaşam koşullarıdır ve eğer toptan bir altüst oluşun bu maddi öğeleri, bir yandan mevcut üretici güçler ve öte yandan da, yalnızca o güne kadarki toplumun tekil koşullarına karşı değil, bu tekil koşulları yaratan o güne kadarki “yaşamın üretimi”nin kendisine, bu “bütünselliğe” karşı başkaldıran devrimci bir yığın yoksa bu altüst oluş fikri’nin daha önce binlerce kez dile getirilmiş olması, pratik gelişme açısından, komünizm tarihinin tanıtladığı gibi, hiçbir önem taşımaz. Dipnotlar [Elyazmasında ilk biçim:] sivil toplumu başka başka evrelerinde ve pratik-idealist yansısı içinde, yani devlet, aynı şekilde bütün çeşitli ürünler ve bilinç biçimleri, din, felsefe, ahlak, vb. içinde açıklamak. 1

2

[Marx’ın kenar notu:] Feuerbach.

Bu terimler Max Stirner’in Der Einzige und sein Eigentum adlı yapıtında geçmektedir 3

Kardelen Eği�m Programı 73


YÖNTEM

YÖNTEM

J. Stalin – Leninizmin Sorunları

Yukarda, Marx ve Engels ile Lenin arasında İkinci Enternasyonal oportünizminin egemen olduğu uzun bir dönem bulunduğunu söyledim. Açıkçası, söz konusu egemenliğin biçimsel olmayıp gerçek olduğunu da eklemeliyim. Biçimsel olarak, İkinci Enternasyonalin başında, Kautsky ve diğerleri gibi “sadık” Marksistler, “Ortodokslar” bulunuyordu. Ama gerçekte, İkinci Enternasyonalin esas çalışmaları, oportünizm çizgisini izliyordu. Oportünistler, küçük-burjuva nitelikleri gereği ve uzlaşmalara eğilimlerinden ötürü burjuvaziye uyuyorlardı, “Ortodokslar” ise, “birliğin korunması” uğruna, “parti içinde barış “ın sağlanması uğruna, oportünistlere uyuyorlardı. Sonuç, oportünizmin egemenliği idi, çünkü burjuvazinin siyasetini “Ortodoks’ların siyasetine bağlayan zincirde bir kopukluk yoktu. Bu dönem, kapitalizmin nispeten sakin bir gelişme dönemi, emperyalizmin felâketli çelişkilerinin henüz açıkça belirmediği, işçilerin ve sendikaların iktisadî grevlerinin az çok “normal” bir biçimde geliştiği; seçim savaşımının ve parlamento gruplarının “baş döndürücü” başarılar sağladığı; legal savaşım biçimlerinin övgülerle göklere yükseltildiği ve legalite yoluyla kapitalizmin yenilebileceğine inanıldığı bir savaş öncesi dönemdi. Kısaca, bu dönem, İkinci Enternasyonal partilerinin kendilerini besiye çekip semirdikleri ve devrimi, kitlelerin devrimci eğitimini ciddî olarak düşünmek istemedikleri bir dönemdi. Tutarlı bir devrimci teorinin yerini, birbirine karşı teorik tezler, kitlelerin gerçek devrimci savaşımından kopmuş ve modası geçmiş dogmalar haline gelmiş teori parçaları almıştı. Görünüşü kurtarmak için, Marks’ın teorisi elbette anılıyordu. Ama bu, Marksist teorinin canlı, devrimci ruhunu boşaltmak için yapılıyordu. Devrimci bir politika yerine, zayıf ve cılız küçük-

burjuva oportünizmi, parlamento diplomasisini ve parlamenter kombinezonları kollayan siyaset esnaflığı, görüşünü kurtarmak için “devrimci” kararlar ve sloganlar kabul ediliyordu, ama bunlar, büro çekmecelerinde saklanmak içindi. Parti eğitimine önem verileceği ve kendi yanılgılarının derslerinden yararlanarak, partiye, doğru devrimci taktik öğretileceği yerde, bu can sıkıcı sorunlardan ustaca kaçınılıyor, bu sorunlar örtbas ediliyor, gizleniyordu. Besbelli ki, gene görünüşü kurtarmak için can sıkıcı bazı sorunlara da değinilmesine razı oluyorlardı; ama bu, nereye çekersen oraya giden “esnek’ bir karara varmak içindi. İkinci Enternasyonalin çehresi, çalışma yöntemi ve silahları işte böyleydi. Ama bu sırada yeni bir dönem, emperyalist savaşlar ve proletaryanın devrimci savaşları dönemi yaklaşıyordu. Malî sermayenin eşsiz gücü karşısında, eski savaşım yöntemlerinin yetersiz olduğu açıkça görünüyordu. İkinci Enternasyonalin bütün etkinliğini, çalışma yöntemini yeniden gözden geçirmek, küçük-burjuva oportünist ruhu, zaafı ve dar görüşlülüğü, bayağı politikacılığı inkâr zihniyetini, sosyal-şovenizmi, sosyal-pasifizmi atmak gerekiyordu. İkinci Enternasyonalin bütün silahlarını gözden geçirmek, paslanmış eski silahları atmak, yeni silahlar edinmek zorunlu olmuştu. Bu hazırlığı yapmadan, kapitalizmle savaşıma girişmek yararsızdı. Bu yapılmadıkça, yeni devrimci savaşımda, proletarya, silahı ve cephanesi eksik olarak, hatta silahsız olarak savaşa girmek tehlikesi ile karşı karşıya idi. İkinci Enternasyonali genel olarak gözden geçirmek ve Augias ahırlarının genel bir temizliğini yapmak onuru Leninizm’e düştü. İşte Leninizm yöntemi, bu koşullar içinde doğdu ve

Kardelen Eği�m Programı 74


YÖNTEM biçimlendi. Bu yöntemin ilkeleri nedir? Birincisi, İkinci Enternasyonalin teorik dogmalarının, kitlelerin devrimci savaşımının ateşinde, canlı pratik eyleminde işe yarayıp yaramadıklarını sınamak, yani teori ile pratik arasındaki kaybolan birliği kurmak, teori ile pratik arasındaki ayrılığı birliğe çevirmek zorunda idi. Çünkü devrimci bir teori ile donatılmış gerçekten proletaryaya özgü bir parti, ancak böyle yaratılabilir. İkincisi, İkinci Enternasyonal partilerinin siyasetini, (güvenilmez) slogan ve kararlarına bakarak değil, yaptıklarını, eylemlerini göz önünde tutarak sınamak gerekirdi. Çünkü proletarya kitlelerini ve onların güvenini kazanmak, ancak böyle olabilirdi. Üçüncüsü, partinin bütün çalışmalarını, kitlelerin devrimci savaşıma hazırlanmasını hedef tutan yeni devrimci bir tarzda yeniden örgütlendirmek gerekti, çünkü kitleler proletarya devrimine ancak böyle hazırlanabilir. Dördüncüsü, proleter partilerinin özeleştirisi, kendi yanılgılarından aldıkları derslere dayanarak eğitimi zorunlu idi; çünkü gerçek kadrolar, gerçek parti önderleri ancak bu yoldan yetiştirilebilir. Leninizm’in yönteminin özü ve temeli bunlardır. Bu yöntem, pratikte nasıl uygulandı? İkinci Enternasyonal oportünistlerinin bir sürü teorik dogması vardır ve bu dogmaları yineleyip dururlar. Bunlardan birkaçını ele alalım: Birinci dogma: proletaryanın iktidara geçiş koşullarına ilişkindir. Oportünistler, proletaryanın, ülkenin çoğunluğunu oluşturmadan iktidarı ele geçiremeyeceğini ve geçirmemesi gerektiğini söylerler. Bunun kanıtı yoktur; çünkü bu saçma tezi, ne teorik, ne de pratik olarak haklı göstermek olanaksızdır. Lenin, bu İkinci Enternasyonal baylarına, pekâlâ, dediğinizi kabul edelim, diyor, ama nüfusun azınlığını oluşturan proletarya, emekçi kitlelerin büyük çoğunluğunu kendi çevresinde toplayabildiği (savaş, tarım bunalımı vb. gibi) bir tarihsel durum meydana gelince, niçin iktidarı ele geçirmesin? Proletarya, sermayenin cephesini yarmak ve genel gelişmeyi hızlandırmak için elverişli uluslararası ve iç durumdan niçin yararlanmasın? Marx, daha 1850 yıllarında “Köylü Savaşının bir ikinci baskısı” proletarya devrimine yardım edebilirse, Almanya’da devrimin “çok güzel” koşullar sağlayacağını söylememiş miydi? O zaman, Almanya’da proleterlerin sayısının, örneğin 1917’de Rusya’daki proleter sayısından daha az olduğunu bilmeyen var mı? Rus proletarya devriminin pratiği, İkinci Enternasyonal kahramanlarının pek değer verdikleri bu dogmanın, proletarya için hiç bir hayatî önemi olmadığını göstermemiş midir? Kitlelerin devrimci savaşım pratiğinin, bu eskimiş dogmayı tuz buz ettiği besbelli değil mi? İkinci dogma: ülkeyi yönetmeye yetenekli, eğitilmiş kimselerden ve yöneticilerden yeteri kadar hazır kadrolara sahip değilse, proletarya, iktidarı koruyamaz; dolayısıyla

ilk önce kapitalist rejimde kadroları yetiştirmeli, sonra iktidara geçmelidir. Lenin, bunu şöyle yanıtlar: bunun doğru olduğunu kabul edelim; ama sorunu niçin tersine çevirmemeli? İlkönce iktidara geçip, sonra, her adımda yedi fersah aşan tılsımlı çizmeleri ayağa giymek, çalışan kitlelerin kültür düzeyini yükseltmek, işçi çevrelerinden çıkma kalabalık yönetici kadroları yetiştirmek için, ileri atılmak niçin olanaklı olmasın? Rusya pratiği, işçi çevrelerinden çıkma yöneticiler kadrosunun, proletarya iktidarı altında sermaye iktidarında olduğundan yüz kez daha çabuk ve daha iyi gelişeceğini göstermemiş midir? Kitlelerin devrimci savaşımının pratiğinin, oportünistlerin bu dogmasını da hiç acımadan ezip yerle bir ettiği açık değil mi? Üçüncü dogma: genel siyasal grev yöntemi, teorik dayanaktan yoksundur (Engels’in eleştirisine bakınız) ve (ülkenin iktisadî yaşamının düzenini bozabileceği, sendika kasalarını boşaltabileceği için) pratikte de tehlikelidir; bu yöntem, proletaryanın sınıf savaşımının başlıca biçimi olan parlamenter savaşım biçimlerinin yerini tutamaz. Ama ilkönce, Engels, her genel grevi yermiş değildir, yalnızca bir tür genel grevi, anarşistlerin siyasal savaşımın yerine konulmasını savundukları iktisadî grevi yermiştir. Bunun genel siyasal grev ile ne ilişkisi olabilir? İkinci olarak, parlamenter savaşım biçiminin proletaryanın başlıca savaşım biçimi olduğu kim tarafından ve nerede tanıtlanmıştır? Devrim hareketinin tarihi, parlamenter savaşımın, proletaryanın parlamento dışı savaşımının yalnızca bir hazırlığı, bir yardımcı aracı olduğunu göstermez mi? Üçüncü olarak, parlamenter savaşımın yerine genel siyasal grevin konulacağını nereden çıkarmışlardır? Genel siyasal grev yanlıları, parlamenter savaşım biçimleri yerine parlamento-dışı savaşım biçimleri koymaya nerede ve ne zaman kalkışmışlardır? Dördüncü olarak, Rusya’da devrim, genel siyasal grevin, proletarya devriminin en büyük kitlelerinin seferber edilmesi ve örgütlenmesi için en önemli bir araç olduğunu göstermemiş midir? Öyleyse, iktisadî yaşamın düzenli seyrinin bozulacağı, sendika kasalarının boşalacağı yolundaki ikiyüzlü yakınmalar, burada yersiz değil midir? Devrimci savaşım pratiğinin bu dogmayı da yıktığı açık değil midir? Bunun içindir ki Lenin “devrimci teorinin bir dogma olmadığını”, bu teorinin “ancak gerçekten kitlesel ve gerçekten devrimci bir hareketin pratiği ile sıkı sıkıya bağlı olarak kesin biçimini aldığını” ([“Sol” Komünizm] Bir Çocukluk Hastalığı) söylerdi; çünkü teori, pratiğe hizmet etmelidir; çünkü “teori, pratiğin ileri sürdüğü soruları yanıtlamalıdır” (Halkın Dostları [Kimlerdir ve Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?]) çünkü teori, verilerin sınavından geçmelidir. İkinci Enternasyonal partilerinin siyasal sloganlarına ve siyasal kararlarına gelince, karşı-devrimci çalışmalarını parlak sloganlar ve kararlarla gizleyen bu partilerin izledikleri siyasetin bütün yalan ve kokuşmuş-

Kardelen Eği�m Programı 75


YÖNTEM luğunu anlayabilmek için “savaşa karşı savaş” sloganlarının öyküsünü anımsamak yeter. Bale Kongresinde İkinci Enternasyonalin tantanalı gösterilerini herkes anımsar; bu kongrede, emperyalistler, savaş çıkartmaya cüret ettikleri takdirde, devrimin bütün dehşetiyle tehdit edildiler ve korkunç “savaşa karşı savaş” sloganı burada formüle edildi. Ama aradan bir zaman geçtikten sonra, savaşın eşiğinde bulunulduğu bir sırada, Bale kararının büro çekmecelerine kitlendiğini ve kapitalist yurt uğruna işçilerin birbirlerini öldürmeleri için yeni bir sloganın ortaya atıldığını kim anımsamaz? Devrimci slogan ve kararların, eylemle gerçekleştirilmedikçe metelik etmeyeceği açık değil midir? Oportünizmin siyasetçilerinin bütün alçaklığını ve Leninizm yönteminin önemini anlatmak için, emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesini hedef tutan Leninist siyaseti, İkinci Enternasyonalin savaş sırasındaki ihanet siyasetiyle karşılaştırmak yeter. Burada Lenin’in Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky adlı yapıtından, İkinci Enternasyonalin önderi Kautsky’yi; partililerin hareketlerine göre değil, kâğıt üzerinde kalan sloganlarına ve kararlarına dayanarak değerlendirme çabasından ötürü şiddetle eleştiren bir pasajı anmaktan kendimi alamayacağım. “Sloganların ilânının bir şeyi değiştirdiğini sanırken Kautsky, baştan aşağı ikiyüzlü, tipik küçük-burjuva bir siyaset uygulamaktadır. Burjuva demokrasisinin bütün tarihi, bu hayalin yanlışlığını tanıtlar: halkı aldatmak için burjuva demokratlar, istenen bütün ‘sloganları’ formüle etmişlerdir ve hâlâ da etmektedirler. Söz konusu olan, bu partilerin içtenliğini sınamaktır, sözleri ile eylemlerini karşılaştırmak, idealist, şarlatanca sözlerle yetinmemek, partilerin sınıf gerçekliklerini aramaktır.” (c. XXIII, s. 377, Rusça.) Düşünceyi körelten ve partinin kendi hatalarından ders alma yoluyla sağladığı eğitimini dizginleyen İkinci Enternasyonal partilerinin özeleştiri korkularından, hatalarını gizleme, can sıkıcı sorunların üstünü örtme, işlerin tatmin edici biçimde gittiği sanısını uyandırmak için eksikliklerini gizleme huylarından burada söz bile etmiyorum; o huy ki, Lenin tarafından güçlükleri belirtilmiş ve bütün çıplaklığı ile sergilenmiştir. Lenin, “Sol” Komünizm adlı yapıtında proleter partilerinde özeleştiri üzerine şöyle yazıyordu: “Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddî olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini yerine gerçekten getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte ciddi bir partinin belirtileri bunlardır, bu, ciddî bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir.” (c. XXV, s. 200, Rusça.)1 Bazıları, kendi öz hatalarını açıklamanın ve özeleş-

tirinin parti içinde tehlikeli olacağını, çünkü parti düşmanlarının, bunu, proletarya partisine karşı kullanmalarının olası olduğunu öne sürerler. Lenin, bu tür karşı çıkmaları önemsiz ve tamamıyla yanlış sayardı. Daha 1904’te henüz partimizin az üyeli ve zayıf bulunduğu sırada yayınladığı Bir Adım İleri, İki Adım Geri adlı broşüründe, şöyle diyordu: “Onlar [yani Marksistlerin düşmanları –J. St.], bizim tartışmalarımıza şeytanca alkış tutmakta ya da sinsice gülmektedirler; kuşkusuz onlar benim broşürümden yalnız partimizin başarısızlık ve kusurları ile ilgili bölümleri seçip, kendi amaçları için kullanmayı deneyeceklerdir. Rus sosyal-demokratları, daha şimdiden böylesine ufak-tefek şeylerden tedirgin olmayacak kadar ve bunlara karşın, özeleştiri görevini sürdürecek, işçi sınıfı hareketi büyüdükçe, kuşkusuz ve kaçınılmaz olarak üstesinden gelecekleri kendi yanlışlarını inatla sergileyecek kadar çelikleşmişlerdir.” (c. VI, s. 161, Rusça.)2 Leninizm’in yönteminin ayırt edici özellikleri kısaca bunlardır. Lenin’in yönteminin bize verdiklerinin çoğu, Marks’ın öğretisinde de vardı; o öğreti ki, Marks’ın dediği gibi, “özünde eleştirici ve devrimcidir”. Lenin’in yönteminde baştan sona başat olan, işte bu eleştirici ve devrimci ruhtur. Ama Lenin’in yöntemini, Marks’ın önceden söylediklerinin basit bir yinelenmesi saymak yanlış olur. Aslında Lenin’in yöntemi, Marks’ın eleştirici ve devrimci yönteminin, materyalist diyalektiğinin yalnızca yeniden kuruluşu değil, bu yöntemin somutlaştırılması ve daha da geliştirilmesidir. Dipnotlar V. I. Lenin, “Sol” Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı, Sol Yayınları; Ankara 1978, s. 58. 1

V. İ. Lenin, Bir Adım ileri, iki Adım Geri, Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 10. 2

Kardelen Eği�m Programı 76


YÖNTEM

TEORİ

V. İ. Lenin – Ne Yapmalı?

Bu konuya ilişkin üç soruna değineceğim: 1) teorinin proletarya hareketi için önemi; 2) kendiliğindenlik “teori”sinin eleştirisi; 3) proletarya devriminin teorisi. 1) Teorinin Önemi; Bazıları, Leninizm’in, pratiğin teoriye üstünlüğü olduğunu sanırlar; şu anlamda ki, Leninizm’in de, aslında, Marksist ilkelerin uygulanması olduğunu düşünürler; teoriye gelince, Leninizm’in bununla uzun boylu ilgilenmediğini sanırlar. Plehanov’un, birkaç kez, Lenin’in, teoriyi, özellikle felsefeyi “Umursamaması”ndan alayla söz ettiği bilinir. Öte yandan, bilindiği gibi, bugün, özellikle koşulların kendilerine yüklediği büyük pratik çalışma yüzünden birçok Leninist pratikçi arasında teori pek geçerlikte değildir. Lenin ve Leninizm konusundaki bu gülünç görüşün tamamıyla yanlış olduğunu ve hiç bir biçimde gerçeğe uymadığını ve pratikçilerin teoriye sırtlarını dönme eğiliminin Leninizm ruhuna tamamıyla aykırı olduğunu ve dava için tehlikeler taşıdığını söylemeliyim. Teori, bütün ülkelerin işçi hareketlerinin genel biçimi ile ele alınan deneyimidir. Kuşkusuz ki teori, devrimci pratiğe bağlanmadıkça amaçsız kalır; tıpkı yolu devrimci teori ile aydınlatılmayan pratiğin, karanlıkta, elyordamıyla yürümesi gibi. Ama teori, devrimci pratik ile çözülmez bir bağlılık halinde gelişince, işçi Hareketinin büyük bir gücü haline gelebilir. Çünkü harekete, güvenliği, yönünü belirleme gücünü ve olayların iç bağıntılarının anlaşılmasını, teori ve yalnız teori sağlayabilir; çünkü teori ve yalnız teori, yalnızca sınıfların bugün hangi yönde ve nasıl hareket ettiklerine değil, aynı zamanda bu sınıfların en yakın bir gelecekte, hangi yönde ve nasıl hareket edecekleri pratiğini anlamamıza yardım edebilir. Şu ünlü tezi söyleyen ve birçok kez yineleyen Lenin’den başkası değildir: “Devrimci teori

olmadan, devrimci hareket olamaz.”1 (Ne Yapmalı? c. IV, s. 380, Rusça.)2 Lenin, teorinin büyük önemini herkesten daha iyi anladı, özellikle bizim partimiz gibi, uluslararası proletaryanın öncüsü rolünü yüklenmiş ve karmaşık bir iç ve uluslararası bir durumla karşılaşan bir parti için teori özellikle önemlidir. Lenin, daha 1902’de, partimizin bu özel rolünü önceden görerek, “... Yalnızca, öncü savaşçı rolünün ancak en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirilebileceğini” (ibidem) anımsatmayı zorunlu görüyordu. Lenin’in, partimizin rolü konusundaki bu kehanetinin gerçekleştiği bugünde, Lenin’in bu tezinin özel bir önem ve güç kazandığı, tanıtlamayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Engels’ten Lenin’e kadarki dönemde, bilimin en önemli buluşlarının materyalist felsefede genelleştirilmesi ve Marksistler arasındaki anti-materyalist akımların eleştirilmesi gibi en ciddî görevlerden birini Lenin’in kendisinin yüklenmesi, onun, teoriye verdiği büyük önemin en parlak ifadesi sayılmalıdır. Engels, “Materyalizm, doğa bilimleri alanında çağ açan her yeni buluş ile kaçınılmaz olarak biçimini değiştirmek zorundadır”3 derdi. Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm adlı önemli yapıtıyla, kendi çağında bu işi başardığı bilinmektedir. Lenin’in felsefeyi “umursamama”sıyla alay eden Plehanov’un böyle bir işi ciddî olarak üzerine almaya bile cüret etmediği bilinen bir şeydir. 2. Kendiliğindenlik ‘teorisi’ni eleştirisi ya da harekette öncünün rolü Kendiliğindenlik “teori”si oportünizmin teorisidir, işçi hareketinin kendiliğindenliğini yüceltme teorisidir; bu, eylemde işçi sınıfı öncü güçlerinin, işçi sınıfı partisinin yönetici rolünün yadsınması teorisidir. Kendiliğindenliğe tapınma teorisi, işçi hareketinin

Kardelen Eği�m Programı 77


YÖNTEM devrimci niteliğine taban tabana karşıttır; bu teori, hareketin, kapitalizmin temellerine karşı savaşıma doğru yönelmesine engel olur, hareketin ancak gerçekleşmesi olanaklı olan ve kapitalizm için “kabul edilebilir” istemler çizgisini izlemesi gerektiği anlamını taşır. Tamamıyla “en az direnme çizgisini” destekler. Kendiliğindenlik teorisi, trade-union’cu ideolojidir. Kendiliğindenliği yüceltme teorisi, kendiliğinden harekete, bilinçli, planlı bir nitelik verilmesine karşı çıkar; bu teori, partinin, işçi sınıfının başında yürümesine, partinin, kitlelerin siyasal bilinç düzeyini yükseltmesine, partinin harekete kılavuzluk etmesine karşıdır. Bu teori, hareketin bilinçli öğelerinin hareket seyrini izlemesine engel olmamalarını, partinin kendiliğinden hareketi gözlemekle yetinmesini, hareketin ardından sürüklenmesini ister. Kendiliğindenlik teorisi, hareket içindeki bilinç öğesinin rolünün azaltılması teorisidir, “kuyrukçuluk” ideolojisidir; bu teori, tüm oportünizmin mantıksal temelidir. “Ekonomistler” denilen ve birinci Rus devriminden az önce sahneye çıkan bu teorinin yandaşları, aslında, Rusya’da bağımsız bir işçi partisinin zorunluluğunu reddediyorlar; işçi sınıfının çarlığı devirme uğrundaki devrimci savaşımına karşı koyuyorlar, hareket içinde salt trade-union’culuk siyasetini öğütlüyorlar ve genel olarak işçi hareketini liberal burjuvazinin egemenliğine teslim ediyorlar. Eski İskra’nın savaşımı ve Lenin’in Ne Yapmalı? adlı yapıtında “kuyrukçuluk” teorisinin parlak eleştirisi, “ekonomizm”i yıkmakla kalmadı, aynı zamanda, Rus işçi sınıfının gerçekten devrimci hareketinin teorik temellerini yarattı. Bu savaşım olmasaydı, Rusya’da bağımsız bir işçi partisinin yaratılmasını ve bu partinin devrimde kılavuz rol oynamasını düşünmek bile saçma olurdu. Ama kendiliğindenlik teorisine aşırı hayranlık, yalnızca Rusya’ya özgü bir olay değildir. Bu teori, istisnasız bütün İkinci Enternasyonal partilerinde, biraz farklı biçimde de olsa, geniş ölçüde yayılmıştır. Ben, burada, her şeyi mazur gösteren, herkesi uzlaştıran, olayları saptayan ve iş işten geçtikten sonra bunları açıklamaya kalkışan ve olayları saptadıktan sonra görevini tamamlanmış kabul eden İkinci Enternasyonal önderleri tarafından tahrif edilmiş “üretici güçler” teorisi diye tanınan teoriden söz ediyorum. Marx, materyalist teorinin, dünyayı açıklamakla yetinemeyeceğini, dünyayı değiştirmekle de yükümlü olduğunu söylerdi. Ama buna karşın, Kautsky ve yandaşları, bununla hiç ilgilenmiyorlar ve Marx’ın formülünün yalnız birinci kısmını alıyorlar. Bu “teori”nin uygulanmasının birçok örneklerinden biri şudur: emperyalist savaştan önce, emperyalistler savaşı başlattıkları takdirde, İkinci Enternasyonal partileri, “savaşa karşı savaş” tehdidinde bulundu, deniliyor. Savaşın eşiğinde, bu partilerin “savaşa karşı savaş” sloganını büro

çekmecelerine kilitledikleri ve bu sloganın tam tersi olan “emperyalist yurt uğruna savaş” sloganını gerçekleştirdikleri söyleniyor. Bu slogan değiştirme, milyonlarca işçinin ölümüne neden oldu, deniliyor. Ama burada suçluların bulunduğunu, işçi sınıfına ihanet etmiş, ya da onu ele vermiş kimselerin bulunduğunu sanmak hata olur, deniliyor. Hiç de öyle değil! Her şey, olması gerektiği gibi olmuştur. Çünkü ilkönce İkinci Enternasyonal, bir “barış aracıdır”, savaş aracı değildir. İkinci olarak, çünkü o zamanki “üretici güçlerin düzeyi” ile başka bir şey yapmak olanaklı değildi. “Kabahat”, “üretici güçler “dedir. Bay Kautsky’nin “üretici güçler” teorisi, bize tam olarak bunu açıklar. Ve kim bu “teori”ye inanmazsa, Marksist değildir. Ya partilerin rolü? Bunların eylem içindeki önemleri? Ama “üretici güçlerin düzeyi” kadar kesin bir etken karşısında bir parti ne yapabilirdi ki? Marksizmin bu çeşit tahriflerinin bir sürü örneğini vermek olanaklıdır. Oportünizmin çıplaklığını örtmeye yarayan bu tahrif edilmiş “Marksizm”in, Lenin’in daha ilk Rus devriminden önce savaşım verdiği şu “kuyrukçuluk” teorisinin Avrupa modasına uydurulmuş bir türünden başka bir şey olmadığı, tanıt gerektirmeyecek kadar açıktır. Batıda gerçekten devrimci partilerin yaratılabilmesi için teorinin bu biçimde tahrifinin önlenmesi şarttır. 3.Proletarya devrimi teorisi; Proletarya devriminin Leninist teorisi, üç temel tezden çıkar. Birinci tez. – İlerlemiş kapitalist ülkelerde, sermayenin egemenliği; malî sermayenin başlıca işlemlerinden biri olarak esham ve tahvilât emisyonu; emperyalizmin temellerinden biri olan hammadde kaynaklarına sermaye ihracı; malî sermayenin egemenliğinin sonucu olarak malî oligarşinin çok büyük gücü; bütün bunlar, tekelci kapitalizmin asalak niteliğini kabaca belirtir, tröstlerin, kapitalist konsorsiyumların boyunduruğunu yüz kat daha dayanılmaz hale getirir, işçi sınıfının kapitalizmin temellerine karşı öfkesini artırır, kitleleri proletarya devrimine götürür. (Lenin’in Emperyalizm’’ine bakınız.) Bundan birinci sonucu çıkarabiliriz: kapitalist ülkelerde devrimci bunalımın ağırlaşması, “metropollerde”, iç proleter cephede patlama öğelerinin artması. İkinci tez. – Sömürgelere ve bağımlı ülkelere gittikçe artan sermaye ihracı, “nüfuz bölgelerinin ve sömürgelerin yeryüzünün tamamına yayılması; kapitalizmin, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu, bir avuç “gelişmiş” ülke yararına malî anlamda köleleştiren ve sömürgeci baskı altında tutan bir dünya sistemine dönüşmesi – bütün bunlar, bir yandan çeşitli ulusal ekonomileri ve çeşitli ulusal toprakları, dünya ekonomisi denen bir tek zincirin halkaları haline getirirken, öte yandan da dünya nüfusunu ikiye böldü: geniş sömürgeleri ve bağımlı ülkeleri sömüren ve onlara zulmeden bir avuç “ileri” kapitalist ülke ile, emperyalist boyunduruktan kurtulmak için savaşım

Kardelen Eği�m Programı 78


YÖNTEM vermek zorunluluğunda olan sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin büyük çoğunluğu. (Emperyalizm’e bakınız.) Bundan ikinci sonuç çıkarılabilir: Sömürgelerde devrimci bunalımın ağırlaşması, dış cephede, sömürgeler cephesinde, emperyalizme karşı gittikçe artan sayıda ayaklanma öğeleri. Üçüncü tez. – “Nüfuz alanları”na ve sömürgelere tekelci sermayenin sahip olması; dünya topraklarını gasp etmiş olan ülkelerle bu topraklardan “pay” isteyen ülkeler arasında dünyanın yeniden paylaşılması için kudurmuşça savaşıma varan ayrı ayrı kapitalist ülkelerin eşit olmayan gelişmesi; bozulan “denge”yi yeniden kurmanın biricik aracı olan emperyalist savaşlar – bütün bunlar, emperyalizmi zayıf düşüren ve iki cephenin, devrimci proletarya cephesinin ve sömürgelerin kurtuluş cephesinin, emperyalizme karşı birleşmesini kolaylaştıran üçüncü cephede savaşımın, kapitalist devletler arasında savaşımın şiddetlenmesine neden olur. (Emperyalizm’e bakınız.) Bundan da üçüncü sonuç çıkarılabilir: emperyalizm koşullarında savaşlardan kaçınılamaz ve emperyalizmin dünya cephesine karşı, Avrupa’da proleter devrim ile Doğuda sömürgesel devrim arasında bir tek dünya cephesi oluşturacak ittifak kaçınılmazdır. Bütün bu sonuçları, Lenin, şu genel sonuçta toplamıştır: “Emperyalizm, proletarya toplumsal devriminin hemen öncesidir.”4 (Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, “Önsöz”, c. XIX, s. 71, Rusça.)5 Dolayısıyla proletarya devrimi sorunlarının ele alınışı, dolayısıyla devrimin niteliği, kapsamı, derinliği, genel olarak devrimin şeması değişmiş bulunmaktadır. Eskiden proletarya devrimine hazırlık döneminin önkoşullarının tahlili, genellikle tek başına ele alınan şu ya da bu ülkenin ekonomik durumu bakımından yapılırdı. Şimdi artık sorunun bu tarzda alınması yetersizdir. Şimdi sorunu, bütün ülkelerin ya da ülkelerin çoğunluğunun ekonomik durumu açısından, dünya ekonomik durumu bakımından ele almak gerekir; çünkü ülkeler ve ulusal ekonomiler kendi kendilerine yeter birimler olmaktan çıkmışlar, dünya ekonomisi demlen bir zincirin halkaları haline gelmişlerdir; çünkü eski “uygar” kapitalizm gelişerek emperyalizm olmuştur; emperyalizm ise dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bir avuç “ileri” ülke yararına, malî bakımdan köleleştirilmesi ve sömürgeci baskı altına alınmasıdır. Eskiden ayrı ayrı ülkelerde ya da daha doğrusu, gelişmiş şu ya da bu ülkede, proletarya devrimi için nesnel koşulların varlığından ya da yokluğundan söz etmek âdetti. Şimdi, bu görüş artık yetersizdir. Şimdi devrim için, nesnel koşulların, dünya emperyalist ekonomi sisteminin tümünde eksiksiz bir bütün olarak bulunup bulunmadığından söz etmek gerekir; çünkü sistem, tümü ile devrim için olgunlaşmış ise, ya da daha doğrusu, olgunlaştığı için, bu sistemin içinde sanayi yönünden yeter derecede geliş-

memiş bazı ülkelerin bulunması, devrim için aşılmaz bir engel olamaz. Eskiden, gelişmiş şu ya da bu ülkede proletarya devriminden, sermayenin şu ya da bu ulusal cephesine karşı duran, bu cephenin taban tabana karşıtı olan belirli ve kendi kendine yeten bir varlık gibi söz etmek âdetti. Şimdi artık bu görüş yetersizdir. Şimdi dünya proletarya devriminden söz etmek gerekir, çünkü sermayenin ayrı ayrı ulusal cepheleri, emperyalizmin dünya ölçüsünde cephesi denilen ve bütün ülkelerin devrimci hareketinin genel cephesi ile çatışma halinde bulunan bir tek zincirin halkaları haline gelmiştir. Eskiden proletarya devriminin, yalnızca, belirli bir ülkenin iç gelişmesinin bir sonucu olduğu düşünülürdü. Artık bu görüş de yetersizdir. Şimdi proletarya devriminin, her şeyden önce, emperyalizmin dünya sistemindeki çelişkilerinin gelişmesi sonucu, emperyalist cephe zincirinin şu ya da bu ülkede kırılmasının sonucu olarak düşünülmesi gerekir. Devrim nerede başlayacak? Sermayenin cephesi önce nerede, hangi ülkede yarılabilecek? Eskiden bu soruya, sanayiin en gelişmiş olduğu yerde, proletaryanın çoğunluğu meydana getirdiği yerde, daha yüksek kültür, daha çok demokrasi olan yerde diye yanıt verilirdi. Hayır –der Leninist devrim teorisi–, devrimin sanayiin en gelişmiş vb. olduğu yerde başlaması zorunlu değildir. Sermayenin cephesi, emperyalizm zincirinin en zayıf olduğu yerde yarılacaktır; çünkü proletarya devrimi, dünya emperyalist cephe zincirinin kırılmasının sonucudur ve devrime başlayan ülke, sermayenin cephesini yaran ülke, kapitalist anlamda daha gelişmiş ülkelere oranla daha az gelişmiş olabilir ve bununla birlikte, kapitalizmin çerçevesi içinde bulunabilir. 1917’de dünya emperyalist cephesi zinciri, Rusya’da, öbür ülkelerinkinden daha zayıftı. Ve bu noktada kırılarak proletarya devrimine yol açtı. Niçin? Çünkü Rusya’da halk devriminin en büyüğü gelişmekteydi ve bu devrimin başında, büyük toprak sahipleri tarafından ezilen ve sömürülen milyonlarca köylü gibi önemli bir müttefiki olan devrimci bir proletarya yürüyordu. Çünkü orada devrimin düşmanı, bütün manevî otoritesini kaybetmiş ve bütün halkın nefretini hak etmiş olan çarlık gibi emperyalizmin iğrenç bir temsilcisi idi. Rusya, zincirin daha zayıf bulunduğu nokta idi, oysa Rusya, kapitalizm bakımından, Örneğin Fransa’dan ve Almanya’dan, İngiltere’den ya da Amerika’dan daha az gelişmişti. Yakın gelecekte zincir nereden kırılacaktır? Gene en zayıf bulunduğu noktadan. Zincirin, örneğin Hindistan’da kırılması olanaksız değildir. Niçin? Çünkü Hindistan’da genç ve ateşli bir devrimci proletarya var ve bu proletarya, ulusal kurtuluş hareketi gibi itiraz kabul etmeyen bir müttefike sahip. Çünkü bu ülkede, devrime karşı duran düş-

Kardelen Eği�m Programı 79


YÖNTEM man, her türlü manevî saygınlıktan yoksun ve Hindistan’ın bütün ezilen ve sömürülen kitlelerinin nefretini hak etmiş olan, herkesin tanıdığı yabancı emperyalizmdir. Zincirin Almanya’da kırılması da pek mümkündür. Niçin? Çünkü örneğin Hindistan’da yürürlükte olan etkenler, Almanya’da etkilerini göstermeye başlamıştır. Ama Hindistan’ın gelişme düzeyi ile Almanya’nın gelişme düzeyi arasındaki büyük fark, Almanya’da devrimin gidişine ve sonuçlarına damgasını basmaktan geri kalmayacaktır. İşte bunun için Lenin şöyle der: “... Batı Avrupalı kapitalist ülkeler sosyalizme doğru gelişimlerini tamamlayıncaya dek dayanabilecek miyiz? ... Onlar bu gelişimlerini, sosyalizmin yavaş yavaş ‘olgunlaşması’ yoluyla değil, emperyalist savaşta yenilen ülkelerden ilkinin sömürülmesi ile birlikte Doğunun tümünün sömürülmesi yoluyla tamamlıyorlar. Öte yandan kesinlikle Birinci Emperyalist Savaşın sonucu olarak Doğu, tamamıyla devrimci hareketin içine çekilmiştir, tamamıyla dünya devrimci hareketinin genel girdabı içine çekilmiştir.” (“Az Olsun, Temiz Olsun”, c. XXVII, s. 415416, Rusça.)6 Kısaca, genel kural olarak, emperyalist cephenin zinciri, halkaların en zayıf olduğu noktada kırılmalıdır ve bu noktanın ille de kapitalizmin en gelişmiş olduğu, proleterlerin yüzde şu, köylülerin yüzde bu kadar olduğu bir ülke olması şart değildir. Bundan dolayı, proletarya devrimi sorunu karara bağlanırken belirli bir ülkenin proletaryasının genel nüfusa oranı hakkında istatistik hesaplara, emperyalizmin ne olduğunu anlamamış olan ve devrimden tıpkı vebadan korkar gibi korkan İkinci Enternasyonal yorumcularının verdikleri özel önem tamamıyla büyütülmüştür. Devam edelim. İkinci Enternasyonalin kahramanları, bir yanda burjuva demokratik devrimle, öte yanda proletarya devrimi arasında, ikisini az çok uzun zaman aralığıyla birbirinden ayıran uçurum, hiç değilse bir Çin Seddi bulunduğunu ve bu zaman aralığında iktidara geçen burjuvazinin kapitalizmi geliştirdiğini, proletaryanın ise güçlerini biriktirdiğini ve kapitalizme karşı “kesin savaşıma” hazırlandığını iddia ederlerdi (ve hâlâ iddia da etmektedirler). Genellikle, bu sürenin onlarca yıl, hatta daha uzun bir zaman alacağı tahmin edilir. Emperyalizm koşulları içinde bu Çin Seddi “teori”sinin bilimsel değerden yoksun olduğunu, burjuvazinin karşı-devrimci hırsını gizlemeye, saklamaya yarayan bir araç olduğunu tanıtlamanın hiç gereği yoktur. Çatışmaların ve savaşların filizini özünde taşıyan emperyalizm koşullarında, “sosyalist devrimin arifesi” koşullarında, devrimci hareket dünyanın bütün ülkelerinde büyürken, “gelişen” kapitalizmin “can çekişen” kapitalizme dönüştüğünü (Lenin); emperyalizmin, çarlık ve feodalizm dahil, istisnasız bütün gerici akımlarla ittifak kurduğu ve böylelikle Batının proleter hareketinden Doğunun ulusal kurtuluş hareketine kadar bütün devrimci

güçlerin ittifakını zorunlu kıldığı; feodal rejimin kalıntılarını ortadan kaldırmanın emperyalizme karşı devrimci savaşıma girişmeden olanaksız olduğu bu sırada, burjuva demokratik devrimin az çok gelişmiş ülkede proletarya devrimine yaklaşmak zorunluluğunda olduğu, birincinin ikinciye dönüşmesi gerektiği, tanıtlanmaya gereksinme göstermeyecek kadar açıktır. Rusya’da devrimin tarihi, bu tezin doğruluğunu, apaçık kanıtlarıyla tanıtlamıştır. Lenin’in, daha 1905’te, birinci Rus devriminin arifesinde, İki Taktik adlı broşüründe, burjuva demokratik devrimle sosyalist devrimi bir tek zincirin iki halkası olarak, bir tek tablo olarak, Rus devrimini kucaklayan bütün bir tablo olarak göstermesi nedensiz değildi. “Proletarya, kuvvet yoluyla otokrasiyi ezmek ve burjuvazinin tutarsızlığını etkisiz hale getirmek için köylü yığınlarıyla ittifak kurarak demokratik devrimi sonuna kadar götürmelidir. Proletarya, kuvvet yoluyla burjuvazinin direncini kırabilmek için, köylülüğün ve küçük-burjuvazinin kararsızlığını etkisiz hale getirmek için, halkın yarı-proleter unsurlarıyla ittifak kurarak sosyalist devrimi başarmalıdır. Yeni-İskra grubunun devrimin kapsamı konusunda bütün tezlerinde ve kararlarında o denli dar bir biçimde sundukları proletaryanın görevleri, aslında işte bunlardır.” (c. VIII, s. 96, Rusça.)7 Lenin’in, Leninist devrim teorisinin temel taşlarından biri olarak burjuva devrimin proletarya devrimine dönüştürülmesi fikrini, İki Taktik adlı yapıtındakinden daha belirgin bir biçimde ortaya koyduğu öbür ve daha sonraki yapıtlarını anmıyorum. Öyle görünüyor ki, bazı yoldaşlar, Lenin’in bu fikre ancak 1916’da vardığını; o zamana kadar Rusya’da devrimin burjuva çerçevesi içinde sınırlı kalacağını ve bunun sonucu olarak, iktidarın, proletaryanın ve köylülüğün diktatörlük organı biçiminde proletaryanın eline değil, burjuvazinin eline geçeceğini düşündüğünü sanıyorlar. Bu görüşün, Rus komünist basınımıza bile girdiği söyleniyor. Bunun kesinlikle yanlış olduğunu ve gerçeğe uymadığını söylemeliyim. Lenin’in, 1905’te, Partinin III. Kongresindeki proletaryanın ve köylülüğün diktatörlüğünü, yani demokratik devrimin zaferini, “düzen örgütü” olarak değil, “savaş örgütü” olarak nitelendirdiği bilinen söylevini kaynak olarak anabilirim. (“Sosyal-Demokrasinin Geçici Hükümete Katılması Üzerine Rapor”, c. VII, s. 264, Rusça.) Bundan başka, Lenin’in, Rus devriminin gelişme perspektiflerini açıklayan ve partiyi, “Rus devriminin birkaç aylık bir hareket değil, yıllarca süren bir hareket olması için; iktidarı ellerinde tutanlardan koparılan ufaktefek ayrıcalıklarla yetinilmeyip bu iktidarın tam olarak devrilmesi için” gerekeni yapmakla görevlendiren “Geçici Hükümet Üzerine” adlı ünlü makalelerini kaynak olarak anabilirim. Bu makalelerde Lenin, bu perspektifi daha da geliştirmekte ve Avrupa’da devrime bağlayarak şöyle

Kardelen Eği�m Programı 80


YÖNTEM demektedir: “Bu başarılırsa, o zaman .. o zaman yangının alevleri bütün Avrupa’yı saracaktır; burjuva gericiliğinin baskısı altında acı çekmekten bıkmış olan Avrupalı işçi de ayaklanacak ve bize ‘işin nasıl yapılacağını’ gösterecektir; o zaman Avrupa’daki devrimci atılım Rusya üzerinde karşı etki yapacak ve birkaç yıllık devrim dönemini on yıllarca süren devrim dönemi haline getirecektir.” (“Sosyal-Demokrasi ve Devrimci Geçici Hükümet”, c. VII, s. 191, Rusça.) Bundan başka, Lenin’in 1915 Kasımında yayınlanan makalesini de kaynak olarak gösterebilirim. Bu makalede şöyle denilmektedir. “Proletarya, iktidarın ele geçirilmesi için, Cumhuriyet için, topraklara el koymak için ... burjuva Rusya’yı, askerî-feodal ‘emperyalizmin’ (=çarlığın) boyunduruğundan kurtarma işine ‘proleter olmayan halk kitlelerinin’ katılmasını sağlamak için savaşım veriyor ve savaşıma yiğitçe devam edecektir. Ve proletarya, burjuva Rusya’yı çarlığın boyunduruğundan, büyük toprak sahiplerinin toprak üzerindeki egemenliğinden kurtarma işinden, tarım işçilerine karşı savaşımlarında zengin köylülere yardım etmek için değil, Avrupa proletaryası ile ittifak halinde sosyalist devrimi tamamlamak için doğrudan doğruya8 yararlanacaktır.” (“Devrimin İki Çizgisi”, c. XVIII, s. 318, Rusça.) Ve son olarak, Lenin’in Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky adlı ünlü broşürünü de kaynak olarak anabilirim. Lenin, bu broşürde, İki Taktik’te Rus devriminin kapsamına ilişkin yukarda anılan kesimi belirttikten sonra şu sonuca varıyor: “Her şey söylediğimiz gibi oldu. Devrimin izlediği yol, çıkardığımız sonuçların doğruluğunu saptadı. İlk önce ‘bütün’ köylülük ile birlikte monarşiye karşı, büyük toprak sahiplerine karşı, ortaçağ düzenine karşı (ve devrim bu aşamada burjuva devrim, burjuva demokratik devrim olarak kalıyor); sonra da yoksul köylülük ile birlikte, yarı-proletarya ile birlikte, bütün sömürülenlerle birlikte, zengin köylüler, kulaklar, spekülatörler dahil, kapitalizme karşı – ve devrim, artık sosyalist devrim olmuştur. İki devrim arasında yapay olarak bir Çin Seddi kurmak, ikisini, proletaryanın hazırlık derecesiyle, yoksul köylülerle birliği derecesiyle değil de, herhangi bir başka şeyle birbirinden ayırmak, Marksizmin tahrifini son sınırına vardırmaktır, Marksizm’i bayağılaştırmaktır, Marksizmin yerine liberalizmin konmasıdır.” (c. XXIII, s. 391, Rusça.) Sanırım bu kadarı yeter. Peki, bu böyleyse, Lenin “sürekli [kesintisiz] devrim” fikrine karşı neden savaşım verdi? denilebilir. Çünkü Lenin çarlığı tamamıyla tasfiye etmek ve proletarya devrimine geçmek için köylülüğün devrimci olanaklarından sonuna kadar yararlanmayı, köylülüğün devrimci enerjisini sonuna kadar kullanmayı öneriyordu; oysa “sürekli devrim” yanlıları, Rus köylülüğünün dev-

rimdeki önemli rolünü anlamıyorlar, köylülüğün devrimci gücünü ve enerjisini küçümsüyorlar, Rus proletaryasının gücünü ve köylüyü ardından sürükleme yeteneğini küçümsüyorlar ve bu yüzden de köylüyü burjuvazinin etkisinden kurtarma işini, köylüyü proletaryanın çevresinde toplama işini güçleştiriyorlardı. Çünkü Lenin, devrimi, iktidarın proletaryaya geçişi ile taçlandırmak isterken, “sürekli devrim” yanlıları, işe doğrudan doğruya proletarya devrimi ile başlanacağı fikrindeydiler; onlar, böylelikle feodalizmin kalıntıları gibi bir “küçük ayrıntı”ya gözlerini yumuyorlar ve Rusya köylülüğü gibi önemli_bir gücü hesaba katmıyorlardı; böyle bir politikanın, köylülüğün proletaryadan yana kazanılmasını ancak geciktireceğini anlamıyorlardı. Demek ki, Lenin, “sürekli” devrim yanlılarına karşı, sürekliliğini savundukları için savaşım vermiyordu, Lenin’in kendisi de sürekli devrim görüşünden yanaydı. Ama onlara karşı, proletaryanın en büyük yedeği olan köylülüğün rolünü küçümsedikleri, proletaryanın egemenliği fikrini anlamadıkları için savaşım veriyordu. “Sürekli” devrim fikri, yeni bir fikir değildir. Bu fikir, ilkönce, 1850’de Marx tarafından ünlü Komünist Birliğe Çağrı’da formüle edilmiştir. Bizim “sürekli”cilerimiz, bu fikri, Marx’tan aldıktan sonra onu değiştirdiler ve değiştirince de fikri bozdular ve işe yaramaz hale getirdiler. Bu hatayı düzeltmek için, Marx’ın kesintisiz devrim fikrini saf biçimi ile alıp Leninist devrim teorisinin köşe taşlarından biri yapmak için Lenin’in usta eline gerek vardı. Çağrı’sında komünistleri gerçekleştirmeye davet ettiği bazı demokratik istemleri sıraladıktan sonra Marx, kesintisiz (sürekli) devrim hakkında şunları söylüyor: “Demokratik küçük-burjuvazinin, devrimi olabildiğince çabuk ve olsa olsa yukarıdaki istemlerin gerçekleşmesiyle sonuçlandırmayı arzulamasına karşılık, az çok mülk sahibi tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya dek, proletarya, devlet gücünü ele geçirinceye ve yalnızca bir tek ülkedeki değil, dünyanın tüm önde gelen ülkelerindeki proleterlerin birliğinin, bu ülkenin proleterleri arasındaki rekabetin ortadan kalkmış olduğu ve hiç değilse belli başlı üretici güçlerin proleterlerin ellerinde toplanmış bulunduğu noktaya ulaşıncaya dek, devrimi sürekli kılmak bizim sorunumuz ve bizim görevimizdir.”9 Başka bir deyişle: a) Bizim “sürekli” devrimcilerimizin planlarının tersine, Marx, 1850-1860 Almanya’sında devrime doğrudan doğruya proletarya iktidarı ile başlanmasını asla önermemiştir. b) Marx, yalnızca proletarya iktidara geçince, devrim yangınını bütün ülkelerde alevlendirmek için, burjuvazinin kesimlerini birbiri ardından adım adım iktidardan yuvarlamak yoluyla, devrimin, proletarya devlet iktidarı ile taçlandırılmasını öneriyordu. Lenin’in bütün öğrettik-

Kardelen Eği�m Programı 81


YÖNTEM leri ve emperyalizm koşulları içindeki proletarya devrimi teorisini izleyerek devrimimiz boyunca bütün gerçekleştirdikleri, bunlara tamamıyla uygundur. Böylece bizim Rus “sürekli” devrimcilerimiz, Rus devriminde, köylünün rolü gibi proletaryanın egemenliği fikrini de küçümsemekle kalmadılar, Marks’ın “sürekli” devrim fikrini de (bozarak) değiştirdiler ve bu fikri pratikte kullanılmaz hale getirdiler. Bunun içindir ki, Lenin, “sürekli” devrimcilerimizin teorisi ile alay ediyor, bu teoriyi “orijinal” ve “mükemmel” diye nitelendiriyor, “sürekli” devrimcileri “on yıldan beri, yaşamın, bu mükemmel teorinin yanından gelip geçmesinin nedenlerini düşünmemekle” suçluyordu. (Lenin, bu makaleyi, 1915’te, Rusya’da “sürekli” devrimcilerin teorisinin ortaya çıkışından on yıl sonra yazdı. “Devrimin İki Çizgisi”, c. XVIII, s. 317, Rusça.) Bunun içindir ki, Lenin, bu teoriyi, Yarı-Menşevik bir teori sayıyor ve şöyle diyordu: “[Bu teori] Bolşeviklerden proletaryanın kesin devrimci savaşıma ve siyasal iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesine çağrıyı ödünç alırken; Menşeviklerden de köylülüğün rolünün ‘tanınmama’sını ödünç alıyor.” (Ibidem.) Lenin’in burjuva demokratik devrimin proleter devrime çevrilmesi, proleter devrime “hemen” geçmek için burjuva devrimden yararlanılması fikrinin esası budur. Devam edelim. Eskiden devrimin bir tek ülkede başarıya ulaşması olanaksız sayılmaktaydı, çünkü burjuvaziyi yenmek için bütün ileri ülkelerin, hiç değilse bu ülkelerin çoğunluğunun proletaryasının, ortak eyleminin gerekli olduğuna inanılıyordu. Şimdi bu görüş artık gerçeğe uymamaktadır. Şimdi, devrimin bir tek ülkede zaferini olanak dâhilinde görmek gerekir, çünkü emperyalizm koşulları içinde çeşitli kapitalist ülkelerin birbirine eşit olmayan sıçramak gelişmesi; emperyalizmin bağrında kaçınılmaz savaşlara neden olan felâketli çelişkilerin gelişmesi, bütün dünya ülkelerinde devrimci hareketin büyümesi, bütün bunlar, proletaryanın tek tek ülkelerde zaferini yalnız olanaklı değil, hatta zorunlu kılmaktadır. Rus devriminin tarihi, bunun dolaysız kanıtıdır. Ancak, burada, burjuvazinin yenilmesinin, yalnızca, kesinlikle gerekli belirli koşulların birleşmesi halinde gerçekleşebileceğini unutmamak gerekir; bu koşullar gerçekleşmeden proletaryanın iktidarı ele alması diye bir sorun bile olamaz. Lenin’in “Sol” Komünizm adlı broşüründe bu koşullara ilişkin olarak söyledikleri şunlardır: “Devrimin temel yasası, bütün devrimler tarafından ve özellikle 20. yüzyıldaki üç Rus devrimi tarafından doğrulanan devrimin temel yasası şudur: devrim olabilmesi için, sömürülen ve ezilen yığınların, eskiden olduğu gibi yaşamanın olanaksız olduğu bilincine varmaları ve değişiklik istemeleri yetmez; devrimin olması için, sömürücülerin eskiden olduğu gibi yaşayamaz ve hükümeti yürütemez duruma düşmeleri gerekir. Ancak ‘aşağıdakilerin’

eski tarzda yaşamak istemedikleri ve ‘yukarıdakilerin’ de eski tarzda yaşayamadıkları durumdadır ki, ancak bu durumdadır ki, devrim başarıya ulaşabilir. Bu gerçeği başka biçimde şöyle ifade edebiliriz: (sömürüleni de, sömüreni de etkileyen) bir ulusal bunalım olmadan devrim olanaksızdır.10 Böylece bir devrimin olabilmesi için, ilkin, işçilerin çoğunluğunun (hiç değilse, bilinçlenmiş olan ve aklı eren, siyasal bakımdan etkin işçilerin çoğunluğunun) devrimin gereğini tam olarak anlamış olmaları ve devrim uğruna yaşamlarını feda etmeye hazır olmaları gerekir; bundan başka, yönetici sınıfların, en geri yığınları bile siyasal yaşama sürükleyen, hükümeti zayıf düşüren ve devrimcilerin onu devirmesini olanaklı kılan bir hükümet bunalımından geçmekte olması gerekir.” (c. XXV, s. 222, Rusça.)11 Ama bir tek ülkede burjuvazinin iktidarı yerine proletarya iktidarını kurmak, henüz sosyalizmin tam zaferi değildir, iktidarı sağlamlaştırdıktan ve köylülüğe önderlik ettikten sonra, muzaffer ülkenin proletaryası, sosyalist bir toplum kurabilir ve kurmalıdır. Ama bu, sosyalizmin tam zaferi, kesin zaferi böylelikle elde edilecektir demek midir? Başka bir deyişle, bu, proletarya, yalnız kendi ülkesinin güçleri ile sosyalizmi kesin olarak kurabilir ve ülkede, dışarıdan müdahale tehlikesine ve bunun sonucu olarak kapitalizmin yeniden diriltilmesi tehlikesine karşı tam güvenlik içinde olabilir demek midir? Kuşkusuz ki, bu demek değildir. Bu güvenliğin sağlanabilmesi için devrimin hiç değilse birkaç ülkede başarıya ulaşması gerekir. Bu yüzden, devrimi öbür ülkelerde geliştirmek ve desteklemek, başarılmış olan devrimin asıl ödevidir. Bu nedenle muzaffer ülkenin devrimi, kendisini, kendi kendine yeter bir varlık olarak değil, bir yardımcı, öbür ülkelerde proletaryanın zaferini hızlandırmaya yarayan bir araç olarak kabul etmelidir. Lenin, muzaffer devrimin ödevinin “bütün ülkelerde devrimin gelişmesi, desteklenmesi, uyanması için bir tek ülkede gerçekleşmesi olanaklı olanın en çoğunu” (Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, c. XXII, s. 385, Rusça) yapmaktan ibaret olduğunu söyleyerek bu fikri kısaca ifade etmiştir. Leninist proletarya devrim teorisinin ayırt edici özellikleri, genel çizgileriyle, işte bunlardır. Dipnotlar 1

İtalikler benim. -J. St.

2

V. İ. Lenin, “Ne Yapmalı?”, s. 34.

Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 28. 3

4

İtalikler benim. - J. St.

Kardelen Eği�m Programı 82


YÖNTEM V. İ. Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, Ankara 1978, s. 15. 5

V. İ. Lenin, İşçi Sınıfı ve Köylülük, Sol Yayınları, Ankara 1977, s. 517-518. 6

V. İ. Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, Sol Yayınları, Ankara 1977, s. 119-120. 7

8

İtalikler benim. –J. St.

“Merkez Komitesinin Komünist Birliğe Çağrısı”, Marx, Engels, Seçme Yapıtlar 1, s. 217-218. 9

10

İtalikler benim. -J. St.

11

V. İ. Lenin, “Sol” Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı, s. 95-96.

Kardelen Eği�m Programı 83


YÖNTEM

ENGELS VE TEORİK (KURAMSAL) MÜCADELENİN ÖNEMİ

V. İ. Lenin – Ne Yapmalı?

“Dogmacılık, doktrincilik” “partinin kemikleşmesi —düşüncenin zincire vurulmasının sonucu olan kaçınılmaz ceza—” bunlar Raboçeye Dyelo’daki “eleştiri özgürlüğünün” şövalyece savunucularının silaha sarıldıkları düşmanlardır. Bu sorunun gündeme alınmasından pek memnunuz ve sadece bir başka sorunun da eklenmesini öneririz: Peki yargıçlar kimlerdir? Önümüzde iki yayıncı duyurusu var. Biri, “Yurtdışı Rus Sosyal-Demokratlar Birliğinin Yayın Organının Programı - Raboçeye Dyelo” ve öteki, “Emeğin Kurtuluşu Grubunun Yayınlarının Yeniden Başlayacağı Duyurusu”. Her ikisi de 1899 tarihini, “Marksizm’in bunalımı”nın uzun süreden beri tartışma konusu olduğu bir tarihi taşıyor. Peki, ne buluyoruz? Birinci duyuruda bu olayla ilgili herhangi bir değinmeyi ya da bu sorunla ilgili olarak bu yeni organın benimsemek eğiliminde olduğu konuma ilişkin belirli bir ifadeyi boşuna aramış olacağız. Bu programda olsun, Yurtdışı Birliğin 1901’deki Üçüncü Kongresinde1 benimsenmiş olan ek kararda olsun (İki Konferans, s. 15-18), teorik çalışma konusunda ve şu anda karşı karşıya bulunduğu ivedi görevler konusunda tek bir sözcük söylenmemektedir. Bütün bu zaman boyunca Raboçeye Dyelo’nun yazı kurulu, bu teorik sorunları, bu sorunlar bütün dünyadaki sosyal-demokratların zihinlerini karıştıran sorunlar olmasına karşın, görmezlikten gelmişlerdir. Öteki duyuru ise, tersine, her şeyden önce son yıllarda teoriye karşı azalan ilgiye parmak basıyor, “proletaryanın devrimci hareketinin teorik yönüne uyanık bir dikkat” gösterilmesini ısrarla istiyor, ve hareketimiz içindeki “bernştayncı ve öteki karşı-devrimci eğilimleri amansızca eleştirmeye” çağırıyor. Zarya’nın bugüne kadarki sayıları bu programın nasıl yürütülmekte olduğunu göstermektedir.

Böylece, görüyoruz ki, düşünce kemikleşmesine vb. karşı üst perdeden söylenen sözler, teorik düşüncenin gelişmesi konusundaki ilgisizliği ve çaresizliği gizlemektedir. Rus sosyal-demokratlarının durumu, genel olarak Avrupa’daki (çok önceleri Alman Marksistleri tarafından da belirtilen) bir olguyu, yani o pek övülen eleştiri özgürlüğünün bir teorinin yerine bir başkasının konması demek olmayıp, bu türden bütünleşmiş ve işlenmiş teoriden özgür olmak anlamına geldiğini; seçmecilik ve ilke yoksunluğu anlamına geldiğini açıkça göstermektedir. Hareketimizin gerçek durumuyla az çok tanışıklığı olanlar, Marksizm’in geniş bir biçimde yaygınlaşmasının yanında, teorik düzeyin belli ölçüde düşmekte olduğunu görmemezlik edemezler. Pek çok insan, çok az bir teorik eğitimle, hatta hiç eğitilmeden, hareketin pratik önemi ve pratik başarıları yüzünden, harekete katılmışlardır. Bundan Raboçeye Dyelo’nun, bir zafer havasıyla Marx’ın şu sözlerini aktarırken nasıl patavatsız olduğunu değerlendirebiliriz: “İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir.”2 Teorik kargaşalık döneminde bu sözcükleri yinelemek tıpkı bir cenazede yaslılara “gözünüz aydın!” demeye benzer. Üstelik Marx’ın bu sözleri, içerisinde ilkelerin formülasyonundaki seçmeciliği şiddetle mahkum ettiği, Gotha Programı3 konusunda yazdığı mektuptan alınmıştır. Eğer birleşmek zorundaysanız, diye yazıyordu parti liderlerine Marx, hareketin pratik amaçlarını karşılayacak anlaşmalara girin, ama ilkeler konusunda herhangi bir pazarlığa izin vermeyin, teorik “ödünler” vermeyin. Marx bu düşüncede idi, ve hâlâ aramızda -onun adına- teorinin önemini küçümseme yolunu arayan kimseler var! Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz. Moda halinde oportünizm övgüsünün, pratik eylemin en

Kardelen Eği�m Programı 84


YÖNTEM dar biçimlerine delicesine bir kapılmayla el ele gittiği bir zamanda, bu düşünce üzerinde pek güçlü olarak direnilemez. Ancak Rus sosyal-demokratları için teorinin önemi, çoğu kez unutulan şu üç durumdan ötürü önem kazanmaktadır: birincisi, partimizin sadece oluşum sürecinde olması, özelliklerinin daha yeni belirlenmeye başlaması, ve hareketi doğru yolundan saptırma tehdidinde bulunan devrimci düşüncenin öteki eğilimleriyle henüz hesaplaşmadan uzak oluşuyla. Tersine tam da şu yakın geçmiş, (Akselrod’un uzun zaman önce ekonomistleri uyardığı bir durum olan)4 sosyal-demokrat olmayan devrimci eğilimlerin yeniden canlanışı ile damgalanmıştır. Bu koşullar altında, ilk bakışta “önemsiz” gibi görünen bir yanılgı en kötü sonuçlara yol açabilir ve ancak burnunun ötesini göremeyenler, hizip tartışmalarını ve görüş ayrılıkları arasındaki en keskin farklılıkları zamansız ya da gereksiz sayabilir, Rus sosyaldemokrasisinin yazgısı gelecek birçok yıllar boyunca şu ya da bu “ayrılığın” güçlenmesine bağlıdır. İkincisi, sosyal-demokrat hareket, özünde, uluslararası bir harekettir. Bu, sadece ulusal şovenizmle savaşmak zorunda olduğumuz demek değil, genç bir ülkede yeni bir hareketin ancak öteki ülkelerin deneyimlerinden yararlanacak olursa başarılı olabileceği demektir de. Bu deneyimlerden yararlanmak için bunları salt tanımak ya da yalnızca en son kararlarını kopya etmek yetmez. Gerekli olan, bu deneyimleri eleştirici bir tutumla ele almak ve bunları bağımsız olarak sınamadan geçirmektir. Modern işçi sınıfı hareketinin ne büyük ölçüde geliştiğini ve dallandığını kavrayan bir kimse, bu görevi yerine getirmek için nasıl bir teorik kuvvetler yedeğine ve siyasal (aynı zamanda da devrimci) deneyime gerek olduğunu anlayacaktır. Üçüncüsü, Rus sosyal-demokrasisinin ulusal görevleri, dünyada başka hiç bir sosyalist partinin daha önce karşılaşmadığı türdendir. İlerde, halkın tümünün otokrasinin boyunduruğundan kurtarılması işinin bize yüklediği siyasal ve örgütsel görevlere eğilme fırsatını bulacağız. Şu noktada, yalnızca, öncü savaşçı rolünün ancak en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirilebileceğini belirtmek istiyoruz. Bunun ne demek olduğunun somut bir kavrayışına sahip olmak için okur, Herzen, Belinski, Çernişevski gibi Rus sosyal-demokrasisinin öncellerini ve yetmişlerin parlak, devrimci yıldızlarını anımsasın; Rus yazınının şimdi kazanmakta olduğu dünya ölçüsündeki önem üzerine kafa yorsun; bir de... Ama bu kadar yeter! Sosyal-demokrat harekette teorinin önemiyle ilgili Engels’in 1874’te söylediklerini aktaralım. Engels, sosyaldemokrasinin büyük mücadelesinin, aramızda olduğu gibi iki biçimini (siyasal ve iktisadi) değil, teorik mücadeleyi ilk ikisi ile bir tutarak üç biçimini kabul ediyor. Hem pratik yönden hem de siyasal yönden güçlü hale gelmiş bulunan Alman işçi sınıfı hareketine öğütleri, bugünün sorunları ve anlaşmazlıkları yönünden öylesine öğreticidir ki, uzun zamandan beri kütüphanelerde büyük bir güçlükle bulunabi-

len Der deutsche Bauernkrieg’e5 yazdığı önsözden uzunca bir bölüm aktardığımızdan ötürü okuru sıkmayacağımızı umarız: “Alman işçilerinin, öbür Avrupa işçilerine göre, başlıca iki üstünlüğü var. Birincisi, Alman işçileri, Avrupa’nın en teorisyen halkına mensupturlar; üstelik, sözüm ona ‘kültürlü’ Almanya’da iyiden yitip gitmiş olan teorik anlayışı korumuşlardır. Eğer daha önce Alman felsefesi hele Hegel felsefesi olmasaydı, Alman bilimsel sosyalizmi —olmuş olacak tek bilimsel sosyalizm— hiç bir zaman kurulamazdı. İşçilerin teorik anlayışı olmasaydı, onlar bu bilimsel sosyalizmi hiç bir zaman özümlemiş oldukları derecede özümleyemezlerdi. Ve bu üstünlüğün ne kadar büyük bir üstünlük olduğunu, bir yandan, her türlü teoriye karşı, çeşitli sendikaların kusursuz örgütlenişine karşın, İngiliz işçi hareketinin pek bir ilerleme göstermemesinin başlıca nedenlerinden biri olan kayıtsızlık ve öte yandan da, prudonculuk tarafından, ilk biçimi içinde Fransızlar ve Belçikalılarda, sonradan, Bakunin eliyle karikatürleştirilmiş biçimi içinde, İspanyol ve İtalyanlarda yaratılan anlaşmazlık ve karışıklık tanıtlar. “İkinci üstünlük, Almanların, işçi hareketine, zaman bakımından aşağı yukarı en son gelmiş olmalarıdır. Tıpkı teorik Alman sosyalizminin, doktrinlerinin tüm fantezi ve ütopyalarına karşın, bütün zamanların en büyük kafaları arasında sayılan ve bugün doğruluklarını bilimsel olarak tanıtladığımız birçok fikirleri öncelemiş bulunan üç adamın, Saint-Simon, Fourier ve Owen’ın omuzları üzerinde yükseldiğini hiç bir zaman unutmayacağı gibi, pratik Alman işçi hareketi de, İngiliz ve Fransız [işçi -ç.] hareketinin omuzları üzerinde geliştiğini, onların pahalıya edinilmiş deneylerinden sadece yararlanıp, şimdi o zaman çoğu kaçınılmaz olan yanılgılarından kaçınılabildiğini hiç bir zaman unutmamalıdır. İngiliz trade-unionları ile Fransız siyasal işçi mücadelelerinin geçmişi olmasaydı, hele Paris Komünü tarafından verilen devsel atılım olmasaydı, bugün hareketin neresinde olurduk? “Alman işçilerinin, durumlarının üstünlüklerinden, az görülür bir kavrayışla yararlanmasını bildiklerini kabul etmek gerek. Bir işçi hareketi var olalı beri, mücadele, ilk kez olarak, —teorik, siyasal ve pratik-iktisadi (kapitalistlere karşı direnç)— üç yönü içinde, uyum, bağlantı ve sistematik bir biçimde yürütülmüştür. Alman [işçi -ç.] hareketinin yenilmez gücü, işte, deyim yerindeyse, bu tek merkezli (concentrique) saldırıdadır. “Bir yandan, elverişli konumları nedeniyle, öte yandan İngiliz [işçi -ç.] hareketinin adasal özellikleri ve Fransız [işçi -ç.] hareketinin zorla bastırılması sonucu, Alman işçileri, şimdilik proleter mücadelenin ön safında yer almış bulunuyorlar. O1ayların, bu şeref yerini ne kadar zaman onlara bırakacağı önceden söylenemez. Ama bu yeri tuttukları sürece, görevlerini, gerektiği gibi yerine getireceklerdir, bunu ummak gerek... Bunun için, tüm mü-

Kardelen Eği�m Programı 85


YÖNTEM cadele ve ajitasyon alanlarındaki çabalarını bir kat daha artırmalıdırlar. Önderlerin ödevi, özellikle, bütün teorik sorunlar üzerinde gitgide daha çok bilgi edinmek, günü geçmiş dünya görüşlerinin geleneksel lakırdılarının etkisinden kendilerini gitgide daha çok kurtarmak ve sosyalizmin bir bilim durumuna geldiğinden bu yana, bir bilim olarak yürütülmek, yani irdelenmek istediğini hiç mi hiç unutmamak olacaktır. Buna göre, böylece kazanılan gitgide daha açık görüşleri, işçi yığınları arasında artan bir çabayla yaymak ve parti ve sendikalar örgütünü gitgide daha güçlü bir biçimde sağlamlaştırmak önem kazanacaktır. ... “Eğer Alman işçileri böyle davranmakta devam ederlerse, hareketin başında yürüyeceklerdir demiyorum —sadece herhangi bir ulus işçilerinin hareketin başında yürümeleri, hareketin yararına değildir—, ama savaş çizgisi üzerinde şerefli bir yer tutacaklar ve, hesapta olmayan ağır sınavlar ya da büyük olaylar, onlardan daha çok cesaret, daha çok karar ve daha çok enerji istediği zaman, pusatlanmış ve hazır olacaklardır.”6 Engels’in sözlerinin kehanet olduğu çıktı ortaya. Birkaç yıl içerisinde Alman işçileri Sosyalistlere Karşı Yasa biçiminde beklenmedik çetin, sınavlarla karşı karşıya geldiler. Ve bu sınavları savaşa hazır halde karşıladılar ve bundan zaferle çıkmayı başardılar. Rus proletaryası çok daha çetin sınavlardan geçmek zorunda kalacaktır; onun savaşmak zorunda kalacağı canavar yanında, anayasal bir ülkedeki anti-sosyalist yasa ancak bir cüce olarak kalır. Tarih bizi şu anda herhangi başka bir ülkenin proletaryasının karşı karşıya kaldığı bütün ivedi görevlerin en devrimcisi olan bir görevle karşı karşıya getirmiştir. Bu görevin yerine getirilmesi, yalnızca Avrupa gericiliğinin değil, (şimdi denebilir ki) Asya gericiliğinin de bu en güçlü kalesinin yıkılması, Rus proletaryasını, uluslararası devrimci proletaryanın öncüsü yapacaktır. Ve biz, bin kez daha geniş ve daha derin olan hareketimizi, aynı fedakâr kararlılık ve tutkuyla başlatacak olursak, öncellerimizin, yetmişlerin devrimcilerinin, kazanmış bulundukları bu onurlu unvanı elde edeceğimize güvenme hakkına sahip olacağız.

Alman Sosyalist İşçi Partisinin Gotha Programı, iki Alman sosyalist partisini, August Bebel ve Wilhelm Liebknecht (bunların her ikisi de Marx ve Engels’in ideolojik etkisi altında idiler) liderliğindeki ayzenahçılar ile lasalcıları birleştiren 1875’teki Gotha Kongresinde kabul edilmiştir. Program, niteliği yönünden seçmeci ve oportünist bir programdı, çünkü bellibaşlı sorunlarda ayzenahcılar, lasalcılara ödün vermişler ve lasalcıların formülasyonlarını kabul etmişlerdi. Marx ve Engels, Gotha Programının taslağını, 1863 Eisenach Programı ile karşılaştırıldığında geri bir adım olduğunu söyleyerek şiddetle eleştirdiler. (Marx ve Engels, Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi, Sol Yayınları, Ankara 1976.) 3

Lenin burada P. B. Akselrod’un 1898’de Cenevre’de yayınlanmış olan Rus Sosyal-Demokratlarının Bugünkü Görevleri ve Taktikleri Sorunu başlıklı kitapçığına değiniyor. 4

Dritter Abdruck, Leipzig 1875, Verlag der Genossenschaftsbuchdruckerei. (Almanya’da Burjuva Demokratik Devrim, “Köylüler Savaşı”, Sol Yayınları, Ankara 1975. -Ed.) 5

Bkz: Friedrich Engel, Almanya’da Burjuva Demokratik Devrim, “Köylüler Savaşı”, Önsöz, Sol Yayınları, Ankara 1975, s. 30-32 -Ed. 6

Dipnotlar Yurtdışı Rus Sosyal-Demokratlar Birliğinin Üçüncü Kongresi, 1901 Eylül ayının ikinci yarısında Zürih’te yapıldı. Kongre, Haziran 1901’de yapılan Cenevre Konferansının hazırladığı yurtdışı Rus sosyal-demokrat örgütlerin birleştirilmesine ilişkin anlaşma taslağına değişiklikler ve ekler getirdi. Kongre, revizyonistleri yüreklendiren Raboçeye Dyelo yöneticilerine verilen talimatları onayladı. Kongre kararları, Birlik önderlerine egemen olan oportünist eğilimi ve bunların Haziran Konferansının kararlarına uymaya niyetli olmadıklarını gösterdi. 1

K. Marx, F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi. “W. Bracke’ye Metnin Sunuluşunda Marx Tarafından Yazılan Mektup - 5 Mayıs 1875”, Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 20. -Ed. 2

Kardelen Eği�m Programı 86


YÖNTEM

EĞİTİM, ÖĞRETİM

Georgi Dimitrov – Düşünceler-Aforizmalar

Bilgi kuvvettir! Bilgi ile silahlandığımız zaman son zafere doğru daha cesaretli ve daha güvenli olarak ilerleriz. «Eğitim ve Öğrenim Alanındaki Çalışmalarımız» Halk öğretmeni, örnek Bulgar yurtseveri olmalı, halkımızın refahının ve yeni Bulgaristan’ın gelişmesinin güvencesi olan Vatan Cephesinin kurtarıcı davası uğrunda yılmadan ve düzenli olarak savaşmalıdır. «Öğretmen Konferansına-Ruse» Tembellik genellikle tehlikelidir. Fakat tembelliğin en tehlikelisi kafa tembelliğidir. (...) İnsan geceleri yatığı zaman, gündüz neler öğrendiğini, ne gibi yeni kazanımlar elde ettiğini düşünmeli, bunların bir muhasebesini yapmalı, ertesi günü için ibret dersleri çıkarmalıdır. Ayrıca, zaman zaman birkaç saat odasına kapanarak, çalışmalarının olumlu ve olumsuz yanlarının tam bir muhasebesini yapmalıdır. Bunlar faydalı şeylerdir, hem de çok faydalı. «Çok iyi Kadrolar Yetişiyor...» Ciddi öğrenim gereklidir. Bilimsel ulaşımları öğrenip benimsemek için ne emek esirgenmeli, ne güç ne de zaman. Halka gerektiği gibi, tam değerde hizmete, geceli gündüzlü çalışılarak hazırlanılmalıdır. Kafa tembelliğine, ahlâk bozukluğuna ve aynı zamanda, biçimsel sömestr geçmelerine karşı amansızca mücadele yürütülmelidir, üniversite öğrencileri şunu hiç bir zaman unutmamalıdırlar: En iyi öğrenim ve hazırlık yılları, üniversite öğrenciliği yıllarıdır. Bu yıllardan tam bir ciddiyetle ve akıllıca yararlanılmalıdır. «Sofya Üniversitesi Bayramı Üstüne» Profesörler, okuttukları derslerle ilgili olarak, bilgilerini artırmaya ve yetkinleşmeye devam etmelidirler. Aynı derslerin yıllar yılı tekrarlanmasına, bu çürük pratiğe bir son verilmelidir. Üniversite, ilerici bilim ocağı, aralıksız gelişen bilimsel düşün laboratuarı ve gerçek yurtsever-

lik fidanlığı olmalıdır. Üniversite, bilimle halkın, özellikle halk ekonomisinin yaşamsal çıkarları arasında birleştirici bir halka haline gelmelidir. Aynı kaynak. Bilgilerini artırmak ve pedagojik kalifiyelerini yükseltmek için aralıksız çalışmayan öğretmenler, gereken değere sahip eğitimci, toplum ve kültür adamı olamazlar. «Eğitim işçilerinin Memleketin Ekonomik ve Kültürel Kalkınmasındaki Rolleri» İdeolojik ve politik düzeyleri düşük olanlar, öğrencilere, şehir ve köy emekçilerine, doğru bir ideolojik ve politik eğitim veremezler. Aynı kaynak. Politik eğitim, (...) sadece genel (teorik) olmakla kalmamalı, aynı zamanda, iç ve dış günlük olaylara, memleketin ekonomik, kültürel ve diğer ödevlerine sıkı sıkıya bağlı somut bir içeriğe sahip olmalıdır. Ekonomik ödevlerin gerçekleştirilmesiyle Bulgaristan halkının kültürel ve ideolojik düzeyinin yükseltilmesi arasında (...) sıkı bağlar vardır. Bu yüzden, şehir ve köy emekçileriyle emek aydınlarının kültürel düzeylerinin yükseltilmesine ve sosyalist ruhta ideolojik politik eğitimlerine özel bir özen gösterilmelidir. « Bİ(k) P Beşinci Kongresinde Okuduğu Rapor» Halkımızın kültür tarihine büyük katkılarda bulunmuş olan okuma evlerimiz, şimdi, memleketin her yerinde, gerçek ve örnek kültür ve eğitim ocaklarına dönüşmekle ve halk arasında politik ve bilimsel bilgi yaymakla görevlidirler. «Emektar Toplum Adamı ve Pedagok Todor Samodumov’a Kutlama Mesajı»

Kardelen Eği�m Programı 87


YÖNTEM

ÖNEMLİ OLAN İYİ ÖĞRENMEKTİR

Mao Zedung – Seçme Eserler Cilt 1

Biz, Kızıl Orduyu niçin örgütledik? Düşmanı yenmek için. Savaş yasalarını niçin inceliyoruz? Onları savaşta uygulamak için. Öğrenmek kolay iş değildir, ama insanın öğrendiğini uygulaması daha da zordur. Birçok kimse, sınıfta ya da kitaplarda askerlik sözcüğü üstüne söylev verirken, çok şey bilirmiş izlenimini bırakır, ama iş gerçek savaşa gelince kimileri savaşı kazanır, kimileri yitirir. Savaş tarihimiz de, savaş deneyimlerimiz de bunu doğrular. Peki, işin püf noktası nerede? Gerçek yaşamda herkesin, tarihte pek az rastlanan “yenilmez generaller” gibi olmasını bekleyemeyiz. Bizim istediğimiz, cesur, akıllı ve savaşta normal olarak muharebeler kazanan, akılla cesareti birleştiren generallerdir. Hem akıllı ve hem de cesur olmak için bir yönteme sahip olmak gerekir; bu yöntem, hem öğrenirken ve hem de öğrenileni uygularken kullanılmalıdır. Hangi yöntem? Yöntem, düşmanı ve kendi durumumuzu bütün yönleriyle, bilmek, her iki tarafın hareketlerine egemen olan yasaları bulma ve giriştiğimiz harekâtta bu yasaları kullanmaktır. Birçok ülkelerde yayınlanan askeri kitaplar, “ülkelerin koşullarına göre esnek bir şekilde uygulanması” gereğinden, yenilgiye uğranıldığı zaman alınacak tedbirlerden söz eder. Bunlardan ilkinin amacı, ilkelerin çok katı uygulanması yoluyla öznel yanlışlar yapmasına karşı komutanı uyarmak, ikincisi ise, öznel yanlışlar yaptıktan ya da nesnel koşullarda beklenilmeyen ve karşı konulamayan değişmeler olduktan sonra ortaya çıkan durumun üstesinden gelebilmesini sağlamaktır. Öznel yanlışlar neden yapılır? Çünkü bir savaşta ya da muharebede kuvvetlerin dağıtım ya da yönetim şekli, o yerin ve zamanın koşullarına uymaz; çünkü öznel yönetim

nesnel koşullara uygun düşmez, yani öznel ile nesnel arasındaki çelişki çözülmemiştir. Yaptıkları iş ne olursa olsun, insanlar, bu gibi durumlara düşmekten biraz zor kaçınırlar, ama bazı kimselerin bu konuda daha yetenekli oldukları görülür. Her işte nispeten yüksek bir yeterlik aradığımız gibi, savaşta da daha çok zafer, daha az yenilgi isteriz. Burada işin püf noktası, öznel ile nesneli birbiriyle uygun hale getirmektir. Taktik konusunda bir örnek alalım. Hücum için seçilen nokta düşmanın kanatlarından birisi üzerinde ise ve tam zayıf noktasının bulunduğu yere rastlıyorsa, o hücum başarıya ulaşır. Bu durumda öznel, nesnele uygun düşmüştür, yani komutanın keşfi, yargısı ve kararları düşmanın gerçek durumuna ve düzenlenişine uygun düşmüştür. Saldırı için seçilen nokta öteki kanatta ya da merkezde ise ve hücum çetin bir engelle karşılaşırsa ve ilerleme olanağı kalmazsa, böyle bir uygunluk yok demektir. Hücumun zamanı iyi seçilmiş ise, yedekler ne erken ne geç, tam zamanında kullanılmış ise, muharebedeki öbür düzenlemeler ve harekât düşman için değil bizim için elverişli ise, muharebe boyunca öznel yönetim, nesnel durumla tümüyle uygunluk halindedir. Böyle bir tam uygunluk, tarafların silah taşıyan ve her şeyi birbirlerinden gizli tutan insan grupları olduğu düşünülürse, savaşta ya da muharebelerde pek az rastlanan bir haldir. Bu, cansız cisimlerin ya da sıradan konuların ele alındığı gibi düşünülecek bir sorun değildir. Eğer komutanın yönetimi gerçek duruma temelden uyuyorsa, yani yönetimde sonucu belirleyici unsurlar gerçek durumla uygunluk halinde ise, zafer için bir temel vardır. Bir komutanın doğru düzenlemeleri doğru kararlarına, doğru kararları doğru yargılarına, doğru yargıları gerekli keşiflerin yapılmasına, keşiflerde elde edilen bilgilerin bir araya getirilerek üzerinde düşünülmesine bağlıdır.

Kardelen Eği�m Programı 88


YÖNTEM Olanaklı ve gerekli bütün keşif yollarını uygular, düşman durumu hakkında toplanan bilgiler üzerinde kafa yorar; yanlışı doğrudan ayırt eder, bir veriden bir başkasına, dışyüzden içyüze doğru adım adım ilerler ve bunları yaptıktan sonra, kendi tarafındaki koşulları hesaba katar; her iki tarafın durumunu, karşılıklı ilişkilerini inceler ve böylece, bazı yargılara vararak, kararlar verir, planlarını hazırlar. Bir askerin, stratejik bir planı; bir seferin ya da muharebenin planını yapmadan önce, durumu kavramak için izlediği yol budur. Dikkatsiz bir asker, bunun yerine, askeri planlarını dilediği gibi düşünerek yapar ve yaptığı bu planlar gerçeğe uymayan hayal ürünleri olur. Yalnız heveslerine kapılan aceleci bir asker, düşman tarafından aldatılmaya mahkumdur, ya da düşmanın durumunun bazı düzmece ya da kısmi görünüşlerine bakar, astlarının gerçek bilgiye, derinlemesine bir görüşe dayanmayan sorumsuz önerilerine kapılarak, her askeri planın gerekli keşiflere, düşman ile kendi durumunun, ve bunlar arasındaki iç bağıntıların dikkatle incelenmesine dayanması gerektiğini bilmediğinden ya da buna yanaşmadığından başını kayalara çarpar. Bir durumu kavrama süreci, yalnız bir askeri planın yapılmasıyla sona ermez; bu plan yapıldıktan sonra da sürer. Planın, yürürlüğe konulmasından harekâtın sonuna kadar süren uygulanması döneminde, durumu kavramanın bir başka süreci, yani, uygulama süreci vardır. Bu süreç sırasında, daha önceki dönemde yapılan planın gerçeğe uyup uymadığının yeniden incelenmesi gerekir. Eğer gerçek durumla uygunluk halinde değilse, ya da bütünüyle gerçeğe uymuyorsa, yeni bilgilerimizin ışığı altında yeni yargılara varmak ve yeni duruma uygun olması için ilk planı değiştirmek gerekir. Aşağı yukarı her harekâtta, plan, kısmen, bazı hallerde ise tümüyle değişebilir. Bu gibi değişiklikler yapılması gereğini anlamayan ya da buna yanaşmayıp körü körüne hareket eden kimse, kafasını kayalara çarpmaktan kurtulamaz. Anlatılan noktalar stratejik bir etkinliğe bir sefere ya da bir muharebeye de aynı şekilde uygulanır. Görgülü bir asker, gönüllü ve öğrenmeye istekli oldukça, kendi kuvvetleri (komutanları, adamları, silahları, ikmal olanakları vb. ve bunların hepsi) ve düşman kuvvetleri (aynı şekilde komutanları, askerleri, silahları, ikmal olanakları, vb. ve bunların hepsi) ve savaşla ilgisi yönünden politika, ekonomik durum, coğrafya ve iklim gibi koşulların hepsi hakkında bilgi sahibi olabilir ve böyle bir askerin, bir savaşı ya da harekâtı daha iyi kavrayarak, zaferden zafere koşması daha olası olur. Uzun bir süre içinde, hem kendi ve hem de düşman tarafındaki durumu daha iyi öğreneceği, girişilen hareketlerin yasalarını keşfedeceği, öznel ve nesnel durumlar arasındaki çelişkileri çözeceği için bu sonucu alacaktır. Bu öğrenme ve bilme süreci çok önemlidir; böylesine uzun bir deneyim dönemi geçirmeden savaş yasalarını bilmek ve kavramak güçtür. Bir acemi, ya da yalnız kağıt üzerinde savaşan kimse, gerçekten yüksek

rütbeli bir komutan olamaz. Bunu ancak savaşta eylemle mücadeleye katılanlar yapabilir. İlke niteliğindeki bütün askeri yasalar ve teoriler, eskiden yaşamış ya da günümüzde yaşayan kimseler tarafından özetlenmiş geçmiş savaşların denemeleridir. Geçmiş savaşların kalıtı olan ve kan pahasına öğrenilen bu dersleri ciddiyetle incelemeliyiz. Bu, sorunun yalnız bir yanıdır; bir de varılan sonuçları kendi deneyimlerimizle gözden geçirmeli, yararlı olanları benimsemeli, yararsızları bir yana itmeli, kendimize ait deneyimleri bu sonuçlarla birleştirmeliyiz. Bunu yapmak çok önemlidir, çünkü bunu yapmadan bir savaş yönetilemez. Okumak öğrenmektir, ama uygulamak da öğrenmektir; hatta öğrenmenin daha da önemli bir çeşididir. Savaşı savaşarak öğrenmek, bizim temel yöntemimizdir. Okula gitmek fırsatını elde edememiş birisi bile, savaşı, savaşa katılarak öğrenebilir. Devrimci savaş bir kitle işidir; önce öğrenilip sonra yapılmaz, tersine, önce yapılır sonra öğrenilir. Zaten yapmak öğrenmek demektir. Sıradan bir sivil ile asker arasında bir fark vardır, ama aşılamayacak Çin Seddi yoktur. Bu fark kolayca kapatılabilir ve bunun yolu bir devirme, bir savaşa katılmaktır. Böyle derken, öğrenmek de uygulamak da kolaydır demiyoruz; gerçekten öğrenmek ve beceriyle uygulamak güçtür demek istiyoruz. Sivillerin de çabucak asker olabileceklerini söylerken, aradaki eşiği atlamanın güç olmadığını söylemek istiyoruz. İki anlatımı birleştirmek için, bir Çin atasözünü anabiliriz: “Azmin elinden hiç bir şey kurtulmaz.” Aradaki eşiği atlamak kolay olduğu gibi, azmeden ve iyi öğrenen insan için bu işte ustalaşmak da olmayacak şey değildir. Bütün öteki şeylere egemen olan yasalar gibi, savaş yasaları da nesnel gerçekliklerin zihnimizdeki yansılarıdır. Aklın dışındaki her şey, nesnel gerçektir. Bundan dolayı, öğrenilmesi ve bilinmesi gereken şey, düşman taraftaki ve bizim tarafımızdaki durumdur. Bu her iki durum da inceleme konusu diye alınabilir, oysa akıl, (yani düşünme yeteneği) incelemeyi yapandır. Bazı kimseler, kendilerini iyi bilirler de düşmanlarını bilmezler; bazılarının durumu ise bunun tersidir. Bunların her ikisi de savaş yasalarını öğrenme ve uygulama sorununu çözemez. Eski Çin’in büyük askerlik uzmanı Sun Vu Zu, kitabında: “Düşmanı ve kendini tanırsan, yenilgi tehlikesi olmaksızın yüzlerce savaş (verebilirsin”1der. Bu, öğrenme ve uygulama aşamaları ile nesnel gerçekliğin gelişim yasalarının öğrenilmesi karşımızdaki düşmanın üstesinden gelinmesi için girişilecek işlerin bu yasalara uygun olarak düzenlenmesi gereğine işaret ediyor. Bu sözü hafife almamalıyız. Savaş, uluslar, devletler, sınıflar ya da politik gruplar arasındaki en yüksek mücadele biçimidir ve uluslar, devletler, sınıflar ya da politik gruplar, savaşırken, zafere ulaşmak için bütün savaş yasalarını uygularlar. Savaşta zafer ya da yenilgi, her şeyden önce her iki tarafın askeri, politik, ekonomik ve doğal koşullarına bağlıdır. Ama hep-

Kardelen Eği�m Programı 89


YÖNTEM si bu kadar değil. Sonucu saptayan, bir de, her iki tarafın savaşı yönetmedeki öznel yeteneğidir. Bir asker, savaşı kazanmaya çabalarken, maddi koşullarına koyduğu sınırları aşamaz. Ne var ki, bu sınırlar içinde zafere ulaşabilir ve bunun için çaba da göstermesi gerekir. Bir askerin eylem alanı nesnel maddi koşullar üzerine kurulmuştur, ama bu sahne üzerinde, ses, renk, görkem dolu birçok dram yönetebilir. Bundan dolayı, belirli askeri, politik, ekonomik ve doğal koşullar, yani nesnel maddi temeller üzerinde, Kızıl Ordu komutanlarımız güçlerini ortaya koymalı, ulusal ve sınıfsal düşmanlarımızı alt ederek bu kötü dünyayı değiştirmek için bütün kuvvetlerimizi harekete getirmelidirler. Savaşın yönetilmesinde bizim öznel yönetimimiz, kendisini burada gösterebilir ve göstermelidir. Kızıl Ordu komutanlarımızdan hiç birinin yanlışlar yapan öfkeli bir adam haline gelmesine izin vermeyiz. Kızıl Ordudaki bütün komutanların, hem yiğit ve hem de akıllı ve savaş boyunca meydana gelen değişmelere, olaylara egemen olabilecek kahramanlar olmalarını kesinlikle isteriz. Savaş okyanusunda kulaç atarken, yalnızca bozulmamakla kalmamalı, ama hesaplı kulaçlarla karşı kıyıya ulaşmayı kesinlikle sağlamalıdırlar. Savaş yönetme yasaları, savaş okyanusunda yüzebilme sanatından ibarettir. Yöntemlerimiz üzerinde söyleyeceğimiz bunlardır. Dipnotlar Sun Vu Zu, ya da Sun Vu, M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış ünlü bir Çinli askeri bilimcidir. Savaş konusunda 13 bölümden meydana gelen Sun Zu adlı bir bilimsel yapıt yayımlamıştır. Aktarma, “Hücum Stratejisi” adlı 3. bölümden yapılmıştır. 1

Kardelen Eği�m Programı 90


KADROLAR

Kardelen Eği�m Programı 91


Kardelen Eği�m Programı 92


KADROLAR

KADROLAR ÜZERİNE

J. Stalin – Örgüt Üzerine

Bazıları, zaferin kendi kendine, yani diyelim ki kendiliğinden gelmesi için doğru bir parti çizgisi hazırlayıp geliştirmek, bunu yüksek sesle ilan etmek, onu tezler biçiminde, genel kararlar biçiminde sergilemek ve onu oybirliğiyle benimsemek yeter diye düşünüyorlar. Besbelli ki bu yanlıştır. Yalnız iflah olmaz bürokratlar ve kırtasiyeciler böyle düşünebilirler. Gerçekte bu başarılar ve zaferler, kendiliklerinden kazanılmamışlardır, parti çizgisinin uygulanması uğruna yürütülen amansız bir mücadele içinde kazanılmışlardır. Zafer hiçbir zaman kendi kendine gelmez; her zaman sökülüp alınır. İyi kararlar, partinin genel çizgisinden yana bildiriler, ancak bir başlangıçtır; ancak yenme isteğini anlatırlar, ama yenginin kendisini değil. Doğru bir çizgi, sorunun doğru bir çözümü verildikten sonra, başarı, örgüt çalışmasına, parti çizgisinin pratik uygulaması için mücadelenin örgütlenmesine, adamların iyi düşünülerek seçilmesine, yönetici kademelerin kabul ettikleri kararların uygulanıp uygulanmadığının denetimine bağlıdır. Bu olmazsa, partinin doğru çizgisi ve doğru kararlar, ciddi olarak tehlikeye düşmek tehdidi altındadırlar. Bundan başka, üstelik doğru siyasal çizgi bir kere belirlendi mi, her şeyi, hatta siyasal çizginin kendi kaderini de, onun gerçekleştirilmesini ya da başarısızlığını da belirleyen, örgüt çalışmasıdır. Gerçekte, zafer, parti çizgisinin uygulanmasına karşı duran her çeşit güçlüğe karşı amansız ve sistemli bir mücadeleyle elde edilmiş ve kazanılmıştı; bu güçlüklerin üstesinden gelerek, partiyi ve işçi sınıfını, bu erekle seferber ederek, mücadeleyi örgütlendirerek, elverişsiz militanları görevden alarak, güçlüklere karşı bu mücadeleyi yürütme yeteneğinden daha iyilerini seçerek kazanıldı. Bu güçlükler nelerdir ve nerede toplanıyor? Bunlar bizim örgüt çalışmamızın güçlükleri,

örgütlenme konusundaki yönetimimizin güçlükleridir. Güçlükler bizde, bizim yönetici militanlarımızda, örgütlerimizde, parti organları aygıtında, Sovyetler, ekonomik organlar, sendika organları aygıtında, genç komünistler aygıtında ve başka örgütlerde toplanıyorlar. Parti örgütlerimizin, Sovyet örgütlerimizin, ekonomik ve başka cinsten örgütlerimizin ve onlar gibi yöneticilerinin güç ve yetkesinin şimdiye kadar bilinmeyen oranlarda büyüdüğünü anlamak gerekir. Ve düpedüz bu yüzden, şimdi her şey, ya da hemen hemen her şey, onların çalışmasına bağlıdır. Sözde-nesnel koşullara sığınılıp, sorumluluk onlara bırakılamaz. Partinin siyasal çizgisinin doğruluğu birçok yılın deneyimi ile gerçeklendikten, işçi ve köylülerin bu çizgiyi destekleme iradeleri artık kuşku bırakmayacak duruma geldikten sonra, nesnel denilen koşulların rolü asgariye inmiş olur, oysa örgütlerimizin ve bu örgütlerin yöneticilerinin rolü kesin belirleyici ve olağanüstü bir nitelik alır. Bu, ne anlama gelir? Bu demektir ki, çalışmamızın boşluklarının ve kusurlarının sorumluluğu, bugün, onda-dokuz, “nesnel” koşullara değil, bizzat bize, yalnız bizim kendimize düşer... Yönetim aygıtının bürokrasiciliği ve kırtasiyeciliği; canlı, diri ve somut bir yönetim yerine “genel anlamda yönetim” üzerine bir takım gevezelikler; örgütlerin işlevsel yapısı (yani aynı yönetiminin çeşitli servisleri arasına bölmeler koyma) ve kişisel sorumluluktan yoksunluk; çalışmada ve ücret sisteminin eşitleştirilmesinde sorumluluk eksikliği; alınan kararların uygulanışının sistemli bir biçimde denetlenmemesi; özeleştiri korkusu; işte bizim güçlüklerimizin kaynakları, işte bugün bu güçlüklerin toplandıkları yerler. Bu güçlüklerin, sertlik ve kararlarla yenilebileceğini sanmak safdillik olur. Uzun zamandan beri, bürokratların ve

Kardelen Eği�m Programı 93


KADROLAR kırtasiyecilerin, parti ve hükümet kararlarına bağlılıklarını sözlerle açıklamakta, ama fiilde onları çekmecelere saklamakta üstlerine yoktur. Güçlükleri yenmek için örgüt çalışmamızın, partinin politik çizgisinin gereklerinin gerisinde kalması durumunu ortadan kaldırmak gerekiyordu; örgüt konusundaki yönetim düzeyini, ulusal ekonominin bütün alanlarında siyasal yönetimin düzeyine yükseltmek gerekiyordu; örgüt çalışmamızın siyasal sloganlarının ve parti kararlarının pratiğe geçirilmesini sağlayacağı şekilde davranmak gerekiyordu. Bu güçlükleri yenmek ve başarıları elde etmek için, mücadeleyi örgütlendirmek, işçi ve köylü yığınlarını bu mücadeleye sürüklemek gerekiyordu; partiden ve ekonomik örgütlerden şüpheli, kararsız, bozulmuş unsurları uzaklaştırmak gerekiyordu. Partimizin Merkez Komitesinin, geçtiğimiz dönem boyunca, kendi örgüt çalışmasını kesinlikle bu doğrultuda yürüttüğünü biliyorsunuz. Merkez Komitesi, bu durumda, Lenin’in, dâhice düşüncesinden, yani örgüt çalışmasında esas olanın adam seçimi ve uygulamanın denetimi olduğu düşüncesinden esinlenmiştir. Birkaç sözcük de, adam seçme ve görevinin adamı olmayanların görevden alınması üzerine söylemek istiyorum. Kurtulmak zorunda olduğumuz -bu konuda herkes görüş birliğindedir- bürokratlar ve kırtasiyecilerden başka çalışmamızı frenleyen, onu güçleştiren ve ilerlememizi engelleyen iki militan tipimiz daha var. Bu militanların birinci tipi, geçmişte hizmet etmiş, şimdi de büyük adamlık taslayan kişilerdir; bunlar, parti ve Sovyet devleti yasalarının kendileri için değil, avanaklar için yapıldığını düşünürler. Bu adamlar, partinin ve hükümetin kararlarını yerine getirmek zorunda olmadıklarını sanıyorlar ve böylelikle de parti ve Sovyet devletinin disiplin temelini yıkıyorlar. Partinin ve Sovyet devletinin yasalarını çiğnerken neye güveniyorlar? Sovyetler iktidarının geçmişteki hizmetleri yüzünden kendilerine çatmayı göze alamayacağını umuyorlar. Bu kendini beğenmiş büyük beyler, kendilerini yeri doldurulamaz sanıyorlar ve ceza görmeksizin yönetici organların kararlarına karşı gelebileceklerini sanıyorlar. Bu militanlara nasıl davranmalı? Hiç duraksamadan, geçmiş hizmetlerine hiç bakmadan, bunları yönetici görevlerden almak gerekir. Bunların rütbelerini indirmek ve bunu da basında yayınlamak gerekir. Bunu, bu kendini beğenmiş bürokratların, bu büyük beyefendilerin kurumlarını bozmak için ve onları yerlerine oturtmak için yapmak gerekir. Bunu, bütün çalışmamızda, parti disiplinini ve Sovyet devleti disiplinini sağlamlaştırmak için yapmak gerekir. Şimdi de ikinci tipe bakalım. Gevezelerden söz etmek istiyorum, namuslu gevezeler de diyebilirdim, evet bu namuslu, dürüst, Sovyet iktidarına bağlı, ama ne

olursa olsun bir şeyi düzenlemek, yönetmek ellerinden gelmeyen adamlardan söz etmek istiyorum. Geçen yıl, bu yoldaşlardan biri ile bir görüşmem oldu, çok değerli, ama iflah olmaz bir geveze, her işi o boş lafları içinde boğabilir. Bakın görüşmemiz nasıl oldu: Ben.- Sizde ekim işleri ne durumda? O.- Ekim işleri mi Stalin yoldaş? Seferber olduk. Ben.- Nasıl olur? O.- Sorunu tam cepheden ele aldık. Ben.- Peki sonra? O.- Hızlı ve köklü bir değişiklik oluyor Stalin yoldaş; yakında, büyük bir köklü değişme olacak. Ben.- Ya, peki başka? O.- Bizde ilerlemeler belirgin hale gelmektedir. Ben.- İyi. Ama, öyle de olsa, ekim işleri nasıl gidiyor? O.- Ekim işleri konusunda, Stalin yoldaş, şimdilik herhangi bir hareket yok. İşte gevezenin portresi onlar seferber olmuşlar, sorunu cepheden ele almışlar, hızlı ve köklü bir değişme var, ilerleme var, ama işler olduğu gibi duruyor. İşte Ukraynalı bir işçi kısa bir zaman önce bir örgütün durumunu tastamam böyle karakterize ediyordu. Bu örgütün çizgisinin ne olduğu kendisine sorulduğunda, şöyle karşılık veriyordu: “Çizgi, inan olsun ki çizgi var elbette, ama çalışma görülmüyor ortalıkta.” O örgütün de böyle namuslu gevezeleri var, besbelli. Ve bu gevezeler yerlerinden alındıkları ve pratik çalışmadan uzaklaştırıldıkları zaman, kollarını açıp şaşkınlıklarını gösteriyorlar: “Neden bizi görevden alıyorlar? İşler yürüsün diye ne yapılmak gerekiyorsa hepsini yapmadık mı? Yıldırım işçileri konferansı toplamadık mı, bu konferansta partinin ve hükümetin sloganlarını herkese bildirmedik mi? Merkez Komitesinin tüm Politbürosunu onursal başkanlığa seçmedik mi? Stalin yoldaşa selamlarımızı yollamadık mı? Daha ne istiyorsunuz bizden?” Bu iflah olmaz gevezeleri ne yapmalı? Eğer onları pratik çalışma alanında bırakırsak, her işi, bitmez tükenmez ve dolambaçlı söylevler dalgası içinde boğmayı becerirler. Onları yönetme görevlerinden almak ve onlara başka bir iş, pratiğe ilişkin olmayan bir iş vermek gerektiği açıktır.

Kardelen Eği�m Programı 94


KADROLAR

KADROLAR

Georgi Dimitrov – Düşünceler-Aforizmalar

Yoldaşlar, en iyi kararlarımız onları uygulayacak insanlara sahip değilsek, kâğıt parçaları olarak kalacaktır. Ama maalesef, karşı karşıya olduğumuz en önemli sorunlardan biri olan kadrolar sorununun, bu kurultay’da hemen hemen hiç dikkat çekilmediğini belirtmeliyim. Komünist Enternasyonal’in Yürütme Kurulunun raporu yedi gün tartışıldı, çeşitli ülkelerden birçok konuşmacılar konuştu ama Komünist Partileri ve emek hareketi için son derece hayati olan bu sorunu sadece birkaç kişi, o da lâf arasında tartıştı. Pratik çalışmalarında Partilerimiz her şeyi insanların, kadroların belirlediğini anlamaktan hâlâ çok uzaktır. Partilerimiz Stalin Yoldaş’ın bize yapmayı öğrettiği şeyi, yani “bir bahçıvanın en sevdiği meyve ağacını yetiştirdiği gibi” kadroları yetiştirmeyi, “insanlara değer vermeyi, kadrolara değer vermeyi, ortak davamıza yararlı olabilecek her işçiye değer vermeyi” beceremiyorlar. Mücadelede kadrolarımızın en değerlilerinden bazılarını sürekli olarak kaybetmemiz nedeniyle, kadrolar sorununa karşı kayıtsız bir tutum, daha da izin verilmezdir. Çünkü biz, bir bilgiçler topluluğu değil, sürekli ateş hattında olan savaşçı bir partiyiz. Bizim en çalışkan, en yiğit ve en sınıf bilinçli unsurlarımız ön saflardadır. Düşmanın, bulunduğu ülkelerde peşini bırakmadığı, katlettiği, zindanlara attığı, toplama kamplarına koyduğu ve korkunç işkenceler uyguladığı tam da bu ön saflardaki militanlardır. Bu durum, var olan kadroların dikkatle korunması kadar, safların sürekli olarak doldurulmasının, yeni kadroların yetiştirilmesi ve eğitilmesinin acil gerekliliğine yol açar. Etkimiz sonucu birleşik halk cephesi hareketinin ivme kazanması ve durmadan binlerce yeni işçi sınıfı savaşçısı ortaya çıkarması nedeniyle de kadrolar sorunu

özellikle acildir. Üstelik saflarımıza katılanlar sadece, siyasal bir harekette daha önce hiç yer almamış olan genç devrimci unsurlar, henüz devrimci olmuş işçiler değildir. Çoğu zaman Sosyal-Demokrat Partilerin eski üyeleri ve savaşçıları da bize katılıyor. Bu yeni kadrolar, özellikle yasadışı Komünist Partilerde, ayrı bir dikkat isterler. Bu, daha da öyledir, çünkü bu kadrolar, pratik çalışmalarında zayıf teorik eğitimleriyle kendi başlarına çözmek zorunda oldukları çok ciddî siyasal sorunlarla sık sık karşı karşıya gelirler. Kadrolar konusundaki doğru siyasetin ne olacağı sorunu, bütün devrimci emek hareketi için Partilerimiz için olduğu kadar Genç Komünist Birlikleri ve diğer yığın örgütleri için de çok ciddi bir sorundur. Kadrolar konusunda doğru bir siyaset ne ifade eder? İlk olarak, insanlarımızı tanımak Genellikle, Partilerimizde kadroların sistemli bir incelenmesi yok. Sadece son zamanlarda Fransa ve Polonya’daki Komünist Partileri ve Doğu’daki Çin Komünist Partisi bu yönde belirli başarılar kazandılar. Yeraltı döneminden önce Almanya’nın Komünist Partisi de kadrolarının bir incelemesine girişmişti. Bu partilerin deneyi göstermiştir ki Partiler insanlarını incelemeye başlar başlamaz, daha önce fark edilmeden duran Parti işçileri keşfedildi. Diğer taraftan, partiler ideolojik ve siyasal olarak zararlı yabancı unsurlardan arınmaya başladılar. Bolşevik mikroskop altına konduklarında sınıf düşmanının ajanları oldukları anlaşılan ve Parti’den atılan Fransa’daki Celor ve Barbe’nin örneğini göstermek yeterlidir. Polonya’da ve Macaristan’da kadroların denetimi, kimliklerini ustaca gizlemiş provokatör yuvalarının, düşman ajanlarının açığa çıkarılmasını kolaylaştırdı. İkincisi, kadroların uygunca terfileri, tesadüfî bir şey

Kardelen Eği�m Programı 95


KADROLAR değil, Parti’nin olağan işlevlerinden biri olmalıdır. Terfi ettirilecek Komünistin yığınlarla bağı olup olmadığı hesaba katılmadan, sadece dar Parti hesapları temeli üzerinde terfi yapılırsa bu kötüdür. Terfi, çeşitli Parti işçilerinin belirli görevleri yerine getirme yetenekleri ve yığınlar arasında sevilmeleri temeli üzerinde yükselmelidir. Partilerimizde mükemmel sonuçlar vermiş terfi örnekleri vardır. Örneğin, bu Kurultay’ın Başkanlık Divanında yer alan bir İspanyol kadın Komünistimiz, Dolores Yoldaş var. İki yıl önce Dolores Yoldaş hâlâ sıradan bir parti işçisiydi. Ama sınıf düşmanlarıyla daha ilk çarpışmalarda o, mükemmel bir ajitatör ve savaşçı olduğunu ispat etti. Sonradan Parti’nin yönetici kuruluna terfi ettiğinde Dolores Yoldaş bu kurulun en değerli bir üyesi olduğunu ispat etti. Birkaç başka ülkeden benzer birtakım örnekleri gösterebilirim, ama çoğunlukla terfiler düzensiz ve rastgele bir tavır içinde yapılıyor ve bundan dolayı da her zaman iyi sonuç vermiyor. Bazen, gerçekte davaya zarar veren çokbilmişler, lâfebeleri ve gevezeler yönetici konumlara terfi ettiriliyorlar. Üçüncüsü, insanlardan en iyi biçimde yararlanma yeteneği. Her aktif üyenin değerli niteliklerini araştırmalı ve bunlardan yararlanabilmeliyiz. Mükemmel insanlar yoktur; bu insanları oldukları gibi görmeli ve zayıflıklarını ve hatalarını düzeltmeliyiz. Partilerimizde, kendilerine daha uygun bir iş verilseydi çok daha yararlı olabilecek iyi, dürüst Komünistlerin yanlış kullanılmalarının göze batıcı örneklerini biliyoruz. Dördüncüsü, kadroların uygunca dağıtımı her şeyden önce, hareketin ana halkalarının yığınlarla bağları olan, bu yığınların ta içinden çıkmış, girişkenlik sahibi ve dayanıklı güçlü insanların sorumluluğunda olmasını temin etmeliyiz. Daha önemli bölgelerin uygun sayıda böylesi savaşçıları olmalıdır. Kapitalist ülkelerde kadroları bir yerden başka bir yere aktarmak kolay bir olay değildir. Böyle bir görev, malî sıkıntılar, ailevî nedenler v.b. dâhil, hesaba katılıp, uygunca aşılması gereken bir takım engeller ve zorluklarla karşı karşıyadır. Ama çoğunlukla bunu yapmayı bütünüyle ihmal ederiz. Beşincisi, kadrolara sistemli yardım. Bu yardım, Gerekli Direktifler, yoldaşça denetim, eksikliklerin ve yanlışların düzeltilmesi ve somut, günlük önderlik biçiminde olmalıdır. Altıncısı, kadroların korunması için uygunca özen. Koşullar gerektirdiğinde Parti işçilerini derhal geriye çekmeyi ve yerlerine başkalarını getirmeyi öğrenmeliyiz. Parti önderliğinin, özellikle Partilerin yasa dışı olduğu ülkelerde, kadroların korunması için çok büyük sorumluluklar yüklenmesini istemeliyiz... Yeraltı koşullarına geçişi sırasında Almanya Komünist Partisinin uğradığı önemli kayıpları hatırlayın! Ancak kadrolar konusunda doğru bir siyaset Partilerimize eldeki bütün güçleri azamî derecede geliştirmeyi

ve kullanmayı ve yığın hareketinin muhteşem hazinesinden yeni ve daha aktif işçilerin sürekli canlı desteğini elde etmeyi sağlar. Kadroların seçiminde ana ölçüler ne olmalıdır? İlkin, işçi sınıfının kavgasına kesin bağlılık, Partiye sadakat ki bu özellikler düşmanın karşısında savaşta, hapiste, mahkemede denenmiş olmalıdır. İkincisi, yığınlarla mümkün olan en sıkı bağ İlgili yoldaşlar yığınların çıkarlarının içinde tamamen erimeli, yığınların nabzını elinde tutmalı, onların duygularını ve ihtiyaçlarını bilmelidirler. Parti örgütümüzün önderlerinin itibarı her şeyden önce, yığınların onları kendi önderleri kabul etmeleri ve onların önder olarak yeteneklerine ve mücadeledeki kararlılıklarına ve fedakârlıklarına kendi öz tecrübeleriyle inanmaları olgusuna dayanmalıdır. Üçüncüsü, kişinin kendi yolunu bağımsızca bulma yeteneği ve karar vermede sorumluluk almaktan korkmamak. Sorumluluk yüklenmekten korkan önder değildir. Girişkenlik gösteremeyip “ben ancak söyleneni yaparım” diyen Bolşevik değildir. Ancak bozgun anlarında şaşırmayan, zafer anlarında gururdan başı dönmeyen ve kararları uygulamada yılmaz bir sağlamlık gösteren kişi gerçek bir Bolşevik önderdir. Kadrolar mücadelenin somut sorunlarını bağımsızca çözmek zorunda olacakları konumlara yerleştirildikleri ve kendi kararlarından tamamen sorumlu olduklarını bildikleri zaman en iyi biçimde gelişir ve olgunlaşırlar. Dördüncüsü, sınıf düşmanına karşı mücadelede olduğu kadar, Bolşevik çizgiden tüm sapmalara karşı uzlaşmaz karşı koyuşlarında da disiplin ve Bolşevik sağlamlık. Kadroların doğru seçimini belirleyen bu koşullara daha da çok önem vermeliyiz. Çünkü pratikte çoğu zaman, örneğin iyi bir yazı yazıcı ve iyi bir konuşmacı olup da bir eylem adamı ya da kadını olmayan ve belki o kadar güzel yazıp konuşamayan ama girişkenliğe sahip, yığınlarla bağı olan, savaşa girmeye ve başkalarını savaşa sokmaya yetenekli sağlam bir yoldaş kadar mücadeleye uygun olmayan bir yoldaş tercih ediliyor. Tekkecilerin, doktrincilerin ya da çokbilmişlerin sadık yığın işçilerimizin, gerçek işçi sınıfı önderlerinin yerini aldığı bir yığın olay yok mudur? Yönetici kadrolarımız ne yapmaları gerektiği konusundaki bilgilerini Bolşevik dayanıklılık, devrimci kişilik gücü ve onu uygulayacak irade ile birleştirmelidirler. Yoldaşlar, bildiğiniz gibi kadrolar en iyi eğitimlerini mücadele süresince, zorlukları yener ve sınavlardan geçerken ve de iyi ya da kötü tavır örneklerinden edinirler. Grev anlarında, gösterileri sırasında, hapiste ve mahkemede verilmiş yüzlerce mükemmel tavır örnekleri vardır. Binlerce kahramanlık örneklerimiz var ama maalesef hiç de az olmayan korkaklık, dayanıksızlık ve hatta dönekliğin örnekleri de var. Biz sık sık bu örnek-

Kardelen Eği�m Programı 96


KADROLAR leri, hem iyilerini hem kötülerini, unutuyoruz. İnsanlara bu örneklerden yararlanmayı öğretmiyoruz. İnsanlara neyi benimsemeleri, neyi reddetmeleri gerektiğini göstermiyoruz. Yoldaşlarımızın ve savaşçı işçilerimizin sınıf çalışmalarındaki, polis sorgusundaki, hapishaneler ve toplama kamplarındaki, mahkemelerdeki vb. tavırlarını incelemeliyiz. İyi örnekler öne çıkarılmalı ve incelemeliyiz. İyi örnekler öne çıkarılmalı ve izlenecek örnekler olarak sunulmalıdır. Ve çürümüş, Bolşevik olmayan ve dar kafalıca olan her şey bir yana atılmalıdır. Leipzig duruşmasından bu yana, burjuva ve faşist mahkemeleri önündeki ifadeleri, pek çok kadronun mahkemede Bolşevik tavrının gerçekte ne olduğunun mükemmel bir anlayışı ile yetiştiğini gösteren oldukça çok sayıda yoldaşımız var. Ama siz, Kurultay temsilcilerinin bile kaçı Romanya’da demiryolu işçilerinin yargılanmasının ayrıntılarını, sonradan Almanya’da faşistler tarafından başı kesilen Fiete Schulz’un yargılanmasını, yiğit Japon yoldaşımız İçikawa’nın yargılanmasını, Bulgar devrimci askerlerinin yargılanmasını ve proletarya kahramanlığının hayran olunacak örneklerinin gösterildiği diğer yargılamaları biliyor? Proletarya kahramanlığının böyle değerli örnekleri halk arasında yaygınlaştırılmalı, bizim ve işçi sınıfının saflarındaki yüreksizliğin, dar kafalılığın ve her çeşit çürümüşlük ve zayıflığın, yüreksizliğin, görünümleriyle karşılaştırılmalıdır. Bu örnekler, emek hareketinin kadrolarının eğitilmesinde en yaygın biçimde kullanılmalıdır. Yoldaşlar, Parti önderlerimiz sık sık adam yokluğundan yakınırlar. Ajitasyon ve propaganda çalışması için, kadınlar arasında çalışma için adamların yetmediğini söylerler. Yetmiyor, yetmiyor feryat budur. Kısacası adamımız yok. Buna Lenin’in eski ama sonsuzca yeni sözleriyle cevap verebiliriz: Adam yok, ama muazzam sayıda adam var. Muazzam sayıda adam var çünkü her yıl işçi sınıfıyla toplumun çeşitli tabakaları, saflarından, karşı çıkmak isteyen, dayanılmazlığı, henüz herkesçe anlaşılmadığı halde gene de artan sayıda halk yığınlarınca gittikçe şiddetle sezilen mutlakıyetçiliğe karşı savaşta ellerinden gelen her yardımı vermeye hazır artan sayıda huzursuz insanlar veriyorlar. Aynı zamanda hiç adam yok, çünkü bütün güçlere, en önemsizlere bile iş verecek, yaygın ve aynı zamanda birleşik ve uyumlu bir çalışma örgütleyebilecek önderlerimiz, siyasal önderlerimiz, yetenekli örgütleyicilerimiz yok. Lenin’in bu sözleri Partilerimiz tarafından günlük çalışmalarında bir kılavuz olarak tamamıyla kavranmalı ve uygulanmalıdır. Bol bol kadro var. Bunları kendi örgütlerimizde, grevler ve gösteriler sırasında, işçilerin çeşitli kitle örgütlerinde, birleşik cephe organlarında bul-

mak yeter. Bunlara, çalışmaları ve mücadeleleri sürecinde olgunlaşmaları için yardım edilmelidir. Onları işçilerin mücadelesine gerçekten yararlı olabilecekleri yerlere getirmelidir. Yoldaşlar, biz komünistler eylem insanlarıyız. Bizimki, sermayenin saldırısına karşı, faşizme ve emperyalist savaş tehtidine karşı pratik mücadele, kapitalizmin devrilmesi için mücadele sorunudur. Komünist kadroları kendilerini devrimci teori ile donatmaya zorlayan tam da bu pratik görevdir. Çünkü devrimci eylemin en büyük ustası Stalin’in bize öğrettiği gibi teori, pratik çalışma yapanlara yönelim gücü, görüş açıklığı, çalışmada güven, davamızın zaferine inanç verir. Gerçek devrimci teori bütün kısır teoriciliğin, soyut tanımlarla her türlü boş oyunun uzlaşmaz düşmanıdır. Lenin her zaman bizim teorimiz bir dogma değil, bir eylem kılavuzudur derdi. Kadrolarımızın işte böyle bir teoriye ihtiyacı var. Hem de günlük ekmeklerine ve havaya ya da suya ne kadar ihtiyaçları varsa öylesine. Çalışmamızı uyuşturucu, hazır taslaklardan, zararlı medresecilikten kim gerçekten kurtarmak istiyorsa bunları kızgın bir demirle, hem kitlelerle birlikte ve kitlelerin başında verilen pratik, etkin mücadele ile hem de Mark, Engels, Lenin ve Stalin’in güçlü, verimli, yetkin öğretisini yorulmazca öğrenme çabasıyla yok etmelidir. Bu konuda dikkatlerinizi Parti Okullarımızın çalışmasına çekmeyi özellikle gerekli sayıyorum. Okullarımızın eğitmesi gerekenler bilgiçler, çokbilmişler ya da alıntı ustaları değildir. Hayır! Buralardan çıkması gerekenler, işçi sınıfı davasının pratik ön saf savaşçılarıdır bunlar sadece cesaretlerinden ve fedakârlığa hazır olmalarından dolayı değil, sıradan bir işçiden daha uzağı gördüklerinden ve emekçilerin kurtuluşuna giden yolu onlardan daha iyi bildiklerinden dolayı da ön saf savaşçılarıdırlar. Komünist Enternasyonalin bütün kesimleri, Parti Okullarının bu savaşçı kadroların işlendikleri demirci ocakları haline dönüştürülmesi için uygunca örgütlenmesi sorununa hiç oyalanmadan ciddiyetle ele almalıdırlar. Bana öyle geliyor ki, Parti Okullarımızın temel görevi, Parti ve Genç Komünist Birliği üyelerine MarksistLeninist yöntemi belli ülkelerdeki somut duruma, belirli koşullara uygulamayı, “genel olarak” düşmana karşı değil, özgül, belirli bir düşmana karşı mücadeleye uygulamayı öğretmektir. Bu, sadece Leninizmin basmakalıp, onun yaşayan, devrimci ruhunun da incelenmesini gerekli kılar. Birinci yöntem; İnsanlara somut teori öğretmek, bunlara mümkün olan en büyük ölçüde kuru eğitim vermemeye çalışmak, edebi biçimde görüşler ve kararların nasıl yazılacağını öğretmek, belirli bir ülkenin, belirli bir emek hareketinin sorunlarına, tarihine ve geleneklerine ve adı geçen ülkedeki Komünist Partinin deneyine etkili biçimde değinmek.

Kardelen Eği�m Programı 97


KADROLAR İkinci yöntem: Marksizm-Leninizmin temel ilkelerinin öğrenilmesinin, öğrencinin, kendi ülkesindeki proletarya mücadelesinin kilit sorunlarını pratik olarak incelemesi temeline dayanan teorik eğitim. Böylece öğrenci pratik çalışmasına döndüğünde kendi yolunu bağımsız olarak bulacak ve sınıf düşmanına karşı savaşta yığınlara önderlik edebilen bağımsız bir pratik örgütleyici ve önder olacaktır. Parti Okullarımızın bütün mezunları bu özelliklere uygun çıkmıyor. Çok fazla deyim, soyutlama, kitap bilgisi ve bilgi gösterisi var. Ama bizim gerçek, Bolşevik örgütleyicilere ve yığın önderlerine ihtiyacımız var. Hem de bugün acilen ihtiyacımız var. Bu gibi öğrenciler iyi tezler yazamıyorlarsa zararı yok (gerçi buna da çok ihtiyacımız var). Ama bunlar zorluklardan yılmadan, bu zorlukları yenerek örgütlemeyi ve önderlik yapmayı bilmelidirler. Devrimci teori devrimci hareketin genelleştirilmiş, özetlenmiş deneyidir. Komünistler ülkelerinde sadece geçmişin deneyinden değil, aynı zamanda uluslararası emek mücadelesinin diğer müfrezelerinin bugünkü deneyinden de dikkatle faydalanmalıdır. Bununla birlikte, deneyimden doğru olarak yararlanmak, Partilerimizde sık sık olduğu gibi, mücadelenin hazır biçimlerinin ve yöntemlerinin biz dizi koşullardan diğerine ya da bir ülkeden diğerine mekanikçe aktarılması anlamına hiçbir şekilde gelmez. Kapitalizmin hâlâ hâkim olduğu ülkelerde, Sovyetler Birliği Komünist Partisinin çalışma yöntemlerinin ve biçimlerinin bile kuru taklidi ve basit kopyası en iyi niyetle uygulansa da kötü sonuç verebilir ki gerçekte çok zaman vermiştir. Her ülkedeki özgül hayat koşullarına bir tek uluslararası çizgiyi etkili olarak uygulamayı tam da Rus Bolşeviklerinin deneyinden öğrenmeliyiz, kapitalizme karşı mücadelede her türlü laf ebeliğini, bayatlamış formüllerinin kullanılmasını, bilgiçliği ve doktrinciliği acımadan bir yana atmayı, teşhis etmeyi, alaya almayı öğrenmeliyiz. Öğrenmek gerekli yoldaşlar. Her zaman, her adımda, mücadele sürecinde, İçerde ve dışarıda hep öğrenmek öğrenmek ve savaşmak, savaşmak ve öğrenmek Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in büyük öğretisini, çalışmada ve mücadelede Stalinci sağlamlıkla, sınıf düşmanına ve Bolşevik çizgiden sapanlara karşı ilke sorunlarında Stalinci uzlaşmazlıkla, zorluklar karşısında Stalinci korkusuzlukla, Stalinci devrimci gerçekçilikle birleştirebilmeliyiz.

Kardelen Eği�m Programı 98


KADROLAR

DEVRİMİN BELKEMİĞİ DEVRİMCİ KADROLAR1

Che Guevara – Poli�k Yazılar

Devrimimizin belirleyici özelliklerinden, başlangıçta bazı kendiliğindenci çizgiler taşıyan biçiminden, ulusal kurtuluş hareketinin sosyalist devrime dönüşümünden, Moncada Kışlası baş tacı kahramanlarının, Granma çıkartması döneminden sonra Küba Devriminin sosyalist niteliğini açıklamalarına varıncaya kadar yaşadıkları hızlı değişim aşamalarından uzun boylu söz etmeyi gereksiz buluyorum. Yeni yandaşlar, yeni kadrolar, yeni örgütler sürekli olarak aramıza katılıp hareketin ilk zamanlarındaki zayıf örgütsel yapısını güçlendirdiler. Devrimimizin temel özelliğini oluşturan kitle akımı gerçekleşene dek bu böyle devam etti. Yeni bir toplumsal sınıfın Küba’da kesinlikle komutayı ele aldığı açıkça belli olduktan sonra, devletin içinde bulunduğu koşullardan dolayı, devlet iktidarını yürütmede karşılaşacağımız dapdar sınırları fark ettik. Devlet aygıtında, siyasi örgütlenmede ve tüm ekonomik cephede yerine getirilecek dağ gibi yığılı görevler için gerekli kadrolardan yoksunduk. İktidarın ele geçirilişinden hemen sonra, bürokratik görevlere parmak ucuyla rastgele işaret edilen insanlar getirildi. Pek büyük sorunlar çıkmadı, çünkü eski yapı henüz yıkılmamıştı. Aygıt, can çekişen eski bir makine gibi yavaş ve tembel işleyişini sürdürdü. Fakat bunun örgütlenişi ve ancak durağanlık içinde hayatta kalmasına yeterli eşgüdümü, ekonomik yapıda meydana getirilecek dönüşümleri ve bunları izleyecek olan politik değişimleri gerçekleştirmede hiçbir işe yaramazdı. Sol ve sağ kanadı arasındaki iç mücadelelerde derin yaralar alan 26 Temmuz hareketi yapıcı çalışmalara kendini adayabilecek durumda değildi. Sosyalist Halk Partisi ise yıllar boyu şiddetli saldırılara ve yasadışı çalışma koşullarına göğüs germe zorunluluğu yüzünden, yeni or-

taya çıkan sorumlulukları üzerine alabilecek orta düzeyde kadrolar yetiştirememişti. Devletin ekonomiye ilk müdahaleleri başladığında, kadrolar bulmak pek zor olmadı; yönetici konumları için, en alt düzeyde bir temele sahip olan birçok kişi arasından seçim yapmak olanağı vardı.2 Fakat hareketin hızlanmasıyla birlikte, önce Amerika Birleşik Devletleri’ne ait girişimlerin millileştirilmesi, daha sonra Küba’daki tüm büyük şirketlerin devletleştirilmesiyle yönetici teknik kadrolar son derece kıtlaştı. Dahası, pek çok teknik eleman kendilerine sunulan olanakların çekiciliğine kapılarak başka Latin Amerika ülkelerine, hatta Birleşik Devletlere gitmiş, bu nedenle acil olarak teknisyen yetiştirme ihtiyacı doğmuştu. Politik aygıt bu örgütlenme çalışmalarına girişirken, bir yandan da ideolojik alanda, devrime bağlanan, öğrenme isteğiyle yanıp tutuşan kitlelerle ilgilenmek zorundaydı. Görevimizi elimizden geldiği kadar iyi yerine getirdik. Tabii bu çalışmalar zahmetsiz, sıkıntısız değildi. Merkez yürütme düzeyinde yönetici çevrelerde birçok hata yapıldı. Çok önemli sorumluluklar üstlenen sanayi işletmeleri yöneticileri de büyük yanlışlara düştüler. Politik aygıtta da ağır ve pahalı ödenen hatalar yaptık. Devlet yönetimi yavaş yavaş rahat ve barışçı bir bürokrasiye bürünmüş; herkesin gözünde, daha çok yükselmek, daha önemli ya da daha önemsiz bürokratik görevlere geçmek için bir atlama taşı olup çıkmış, tümüyle kitlelerden kopmuştu. Yanlışlarımızın asıl nedeni, belirli anlarda gerçekçilikten yoksun oluşumuzdu. Görüşümüzü körelten, partiyi bürokratik bir örgüte dönüştüren, yönetimi ve üretimi tehlikeye atan yetersizliğimiz, orta düzeyler için kadrolar yetiştirememiş oluşumuzdan kaynaklanıyordu.

Kardelen Eği�m Programı 99


KADROLAR Bu aracın eksikliğini çekiyorduk. Kadrolar yetiştirme politikası, kitlelere gitme politikasıyla eş anlama, apaçık bir gereksinim olarak belirmişti. Parola, kitlelerle yeniden bağlantı kurmak, yaşamının ilk döneminde devrimin sımsıkı koruduğu bağlan yeniden oluşturmaktı. Fakat kitlelerle bağlar, ancak, en yararlı sonuçlan alabilecek bir mekanizma aracılığıyla kurulabilirdi. Kitlelerin nabzı ölçülmeli, tüm özlemleri iyice bilinmeli, siyasi talimatlar yolunca yordamınca iletilmeliydi. Bu çalışmalar da, ya başbakan Fidel Castro’nun kişisel girişimleriyle yahut da devrimin diğer liderleri tarafından en iyi biçimde gerçekleştirilebilirdi ancak. Bu noktaya vardığımızda, bir soru akla gelebilir: Kadro nedir? Kadro, merkezdeki yetkinlerden gelen talimatları doğru yorumlayabilecek siyasi gelişim düzeyine yükselmiş, bu emir ve talimatları benimseyen, bunları yönelimler olarak kitlelere ileten bir kişi, kitlelerin en derin isteklerini, iç dürtülerini gösteren belirtileri algılayabilen bir kimsedir. Kadro, hem ideolojik hem de yönetsel balamdan disiplinli, demokratik merkeziyetçiliği bilen ve uygulayan, çeşitli yönlerinden en iyi biçimde yararlanmak üzere yeni yöntemlerimizin çelişkilerini fark edebilen bir bireydir. Ortaklaşa tartışma, tek karar ve sorumluluk ilkesini üretim alanına uygulamayı bilir. Kadroların dürüstlüğü ve bağlılığı denenmiş, fiziksel ve moral cesareti, ideolojik gelişimiyle birlikte her zaman her çeşit mücadeleye girmeye, devrimin yürüyüşüne gerektiğinde hayatını ortaya koyarak uyum sağlamaya hazır durumda bulunacak biçimde çelikleşmiştir. Aynı zamanda kişisel çözümleme yapmaya yeterli biridir, bu özelliği gerekli kararları almasını ve disipline ters düşmeyen yaratıcı inisiyatifini kullanmasını sağlar. Öyleyse, kadro yaratıcı bir insandır. Yüksek düzeyde bir yönetici, yüksek politik bilince sahip bir teknik elemandır. Diyalektik akıl yürütmelerle, üretim sektörünü geliştirebilir, siyasi önderlik konumundan yararlanarak kitlelerin eğitimini yönlendirebilir. Güç bulunur erdemleri kendinde toplamış bu tür örnek insanlar Küba halkı arasında çoktur, böylelerine her gün rastlıyoruz. Aslolan, bu(insanların daha çok gelişmesini sağlayacak tüm fırsatlardan yararlanmak, onları eğitmek, her kişiden en büyük faydayı elde etmek, onları yurda en çok yararlı olabilecek değerli insanlar haline gelmeleri doğrultusunda eğitmektir. Bir kadronun biçimlenmesi günlük çalışmalar içinde gerçekleşir. Bu çalışmalar sistemli olarak ele alınmalı, özel amaçlarla kurulan okullarda, öğrencilerine örnek olan, işinin ehli öğretmenlerin yardımıyla gençlerin hızlı ideolojik gelişimleri sağlanmalıdır. Sosyalizmi kurmaya başlayan bir rejimde, yüksek politik eğitim almamış kadrolar düşünülemez. Politik eğitim denilince, yalnızca Marksist teorinin öğrenilmesi anlaşılmamalıdır; bireyden davranışlarından sorumluluk

duyması beklenmeli; her çeşit geçici zayıflığı önleyen bir disiplin uygulanmalı, bu disiplin asla bireyin kullandığı inisiyatifle çelişkiye düşmemeli, devrimin tüm sorunları özenle ele alınmalıdır. Böyle kadrolar kitlelerin içinden seçilmeli, özverileri denenmiş, devrimci çalışmalara ilgi göstermeye başlayan kişiler özel amaçlarla kurulan okullara gönderilmeli, ya da böyle okullar yoksa pratik çalışmalar içinde denenmeleri için bunlara daha büyük sorumluluklar verilmelidir. Böylelikle, son yıllarda oluşan çok sayıda yeni kadro bulabildik. Hepsi birbirine benzer biçimde yetiştirilmiş değildi. Çünkü genç yoldaşlar devrimci yaratıcılık gerçeği karşısında uygun bir partinin yönlendirmesinden yoksundu. Bazıları en üstün başarıya ulaştı, fakat çoğu tam anlamıyla yeteneklerini geliştiremediler ve yan yolda kaldılar. Bir kısmı bürokrasi labirentinde kaybolup gitti, daha başkaları iktidar hırsının kurbanı oldu. Devrimin güçlenmesini ve tam zaferini güvence altına alabilmek için çeşitli türden kadrolar oluşturmak zorundayız. Kitle örgütlerimizin temelini oluşturacak politik kadrolar Birleşik Sosyalist Devrim Partisi’nin eylemleri aracılığıyla halk kitlelerini yönlendirmelidir.3 Devrimci eğitim veren ulusal ve bölgesel okulların açılmasıyla ve her düzeyden eğitim çevrelerinde öğrenimin başlamasıyla bu çalışmanın temeli atılmıştır. Askeri kadrolara da ihtiyacımız var. Bunları yaratmak için savaşın genç savaşçılar arasında yaptığı seçimden yararlanabiliriz. Hayatta kalan pek çok savaşçımız var, elbette ki geniş teorik bilgileri yok, ama ateşle denenmiş kişiler bunlar. Savaşın en zor koşulları içinde sınandılar, Sierra’daki ilk gerilla çarpışmalarından beri doğuşu ve gelişimiyle yakından ilgili oldukları devrimci rejime bağlılıklarını tam anlamıyla kanıtladılar. İçinde bulunduğumuz yaratma döneminde, sosyalist devletin planlama ve örgütlenmesi gibi güç bir göreve kendini adayacak ekonomik kadrolar da oluşturmalıyız. Profesyonel kimselerle çalışmalı, bilime hızlı bir gelişme sağlayacak ideolojik coşkuyu kazandırmak için gençleri en önemli teknik mesleklere yöneltmeliyiz. Başkalarının özel teknik bilgilerinden yararlanmayı bilen, çalışmaları birleştiren, işletmeleri ve diğer devlet örgütlerini devrimin güçlü temposuna ayak uydurmaya yönlendirebilen yönetici ekipleri yaratmak zorundayız. Kadroların tüm davranışlarında ortak payda siyasi açıklıktır. Bunun anlamı, yalnızca devrimin doğrularını kayıtsız şartsız desteklemek değil, onları düşünerek, mantık süzgecinden geçirerek kendinden bir parça haline getirmektir. Bu tavır, büyük bir özveri ve diyalektik analiz yeteneği gerektirir. Bu sayede, kadrolar, devrimin teori ve pratiğine sürekli olarak her düzeyden katkılarda bulunmaya yeterli hale” gelir. Bu yoldaşlar, yalnızca, en iyiler sivrilir ilkesinin uygulanmasıyla seçilir, bu en iyilere gelişmeleri için en büyük olanaklar sağlanmalıdır. Görevlendirildiği cephe hangisi olursa olsun, kadro-

Kardelen Eği�m Programı 100


KADROLAR nun işlevi her zaman aynıdır. Kadro, Birleşik Sosyalist Devrim Partisi’nin oluşturduğu ideolojik motorun dinamik dişlisidir diyebiliriz, işlemeyi sağlayan parça olduğu için dişli, yalnızca öneri ve istekleri yukarıdan aşağıya aşağıdan yukarıya ileten bir organ olmakla kalmayıp kitlelerle gelişmeleri için işbirliği yapan, edindiği bilgileri yöneticilere aktararak bağlantı noktası oluşturan yaratıcı bir güç olması bakımından dinamiktir. Kadro, devrim meşalesinin sönmemesine, devrimin uykuya dalmamasına, hızını yitirmemesine gözcülük etmek gibi önemli bir görevi daha üstlenir. Çok duyarlı bir noktada bulunmaktadır: Kitleden gelenleri iletir, kitleye Parti’nin yönelimini aktarır. Öyleyse, kadrolara oluşturulması acil görevlerimizden biridir. Devrimci hükümet, seçim ilkesine uygun eğitim burslarıyla; teknik gelişim için çeşitli olanaklar sağlayan işçi eğitimi programıyla; özel amaçlı teknik okulların yaygınlaştırılmasıyla, yeni iş olanakları sağlayan meslek okulları ve üniversitelerin açılmasıyla; tüm yurdumuza eğitim, çalışma ve devrimci uyanıklık önererek özellikle de; gelecekteki kadroları, hatta devrimin yönetici kadrolarını çıkaracak olan Komünist Gençlik Birliği’ne dayanarak kadroların yetiştirilmesi çalışmasına kararlı biçimde başlamıştır. “Kadro” kavramı, özveriyle, devrimin gerçeklerinin ve sloganlarının canlı örneğini oluşturmakla yakından ilişkilidir. Siyasi önder olan kadrolar eylemleriyle emekçilerin saygısını kazanmalıdırlar. Öncü olarak ilerleyeceği yolda rehberlik etmek zorunda oldukları arkadaşları tarafından sayılmalı ve sevilmelidirler. Tüm bu nedenlerle, örnek işçileri seçen yönetim kurulu toplantıları aracılığıyla kitleler tarafından saptanan kadrolardan daha iyisi yoktur. Bu adaylar, seçmelerin zorunlu kıldığı tüm sınamalardan geçmiş olarak, eski ORI’den kalan anılarıyla Birleşik Sosyalist Devrim Partisi saflarına katılacaklardır. Önceleri, üye sayısı bakamından kısıtlı ama kitleler üzerindeki etkisi muazzam bir parti oluşturacaklar, sonra bu parti büyüyecek, sosyalist bilinç, emeği ve halkın davası uğruna her şeyi feda etmeyi bir zorunluluğa dönüştürdüğü ölçüde gelişecektir. Bu kategoriden orta düzey kadrolar sayesinde bizi bekleyen güç görevler daha kolaylaşacaktır. Kargaşalıklar ve kötü yöntemler döneminin ardından, bundan böyle asla ayrılmayacağımız doğru bir politikaya kavuştuk. Gelecekteki Birleşik Sosyalist Devrim Partisi’nin saflarını bitmez tükenmez kaynaklarıyla besleyen işçi sınıfının durmaksızın yenilenen atılımıyla ve partimizin yönetici kademelerinin önderliğiyle devrimimizin hızlı gelişimini güvence altına alan kadroların yetiştirilmesi görevine temelinden başlıyoruz. Bu çabayı zaferle sonuçlandırmak zorundayız.

sayısında yayınlanmıştır. 1959 Kasımında, devrimci hükümet, Çalışma Bakanlığı’na herhangi bir işletmeye mülkiyetini değiştirmeksizin “müdahale etme” yetkisi veren bir yasa çıkardı”Müdahale edilen” işletmelerin sahipleri yine kâr elde etme hakkına sahiptiler. Yine de, pratikte, bu tür girişimlerden çoğunun sahibi yurdu terk etti. Bu süreç, 1960’da ekonominin temel dalları millileştirilinceye dek devam etti. 2

Bu makalenin yazıldığı sıralarda Birleşik Sosyalist Devrim Partisi yeni kuruluyordu. 1962 Martında 26 Temmuz Hareketi, Sosyalist Halk Partisi ve Devrimci Direktuar’ın birleşmesiyle kurulan Birleşik Devrimci Örgütler (ÖRI) 1963’ün ikinci yarısında yeni partiyi güçlendirmeye yönelik bir yeniden örgütlenme çalışması içine girdiler. Bu örgütlenmenin temelinde Küba’daki binlerce işyeri yeniliyor, tüm yönetim kurulu toplantılarında örnek işçiler seçilip parti üyeliğine aday gösteriliyordu. 3

Dipnotlar 1

Bu makale Eylül 1962’de, Cuba Sotialista dergisinin 13.

Kardelen Eği�m Programı 101


KADROLAR

BOLŞEVİK BAŞARISININ TEMEL KOŞULLARINDAN BİRİ

V. İ. Lenin – “Sol Radikalizm” Komünizmin Çocukluk Hastalığı

Bugün artık herkesin, partimizde sıkı disiplin olmadan, gerçekten demir disiplin olmadan, partimize işçi sınıfının tüm kitlesinin, yani işçi sınıfı içinde düşünen, namuslu, fedakâr, etkili, geri kalmış tabakaları ardında sürüklemeye yeteneği olan ne varsa onun desteği olmadan, Bolşeviklerin iki buçuk yıl değil, iki buçuk ay bile iktidarda kalamayacaklarını görebildiği besbellidir. Proletarya diktatörlüğü, yeni sınıfın kendisinden daha güçlü olan bir düşmana karşı, devrilmesiyle (bu devrilme tek bir ülkede olsa da) direnme gücü on misline çıkan burjuvaziye karşı, en kahramanca ve en amansız savaşıdır. Burjuvazi, gücünü, sadece uluslararası sermayenin gücünden, burjuvazinin uluslararası bağlarının kuvvet ve sağlamlığından almaz; burjuvazi, gücünü, aynı zamanda alışkanlıklardan, küçük üretimden alır; çünkü ne yazık ki, dünyamızda hâlâ pek, pek çok büyük miktarda küçük üretim kalmaktadır; oysa küçük üretim, durmadan, her gün, her saat, kendiliğinden gelme bir tarzda ve geniş ölçülerde kapitalizmi ve burjuvaziyi doğurur. Bütün bu nedenlerden ötürü, proletarya diktatörlüğü zorunludur; ve uzun bir savaşı, kıyasıya, amansız bir savaşı, kendine hakimiyeti, disiplini, sağlamlığı, tek ve eğilmez bir iradeyi gerektiren bir ölüm kalım savaşını göze almadan, burjuvaziyi yenmek mümkün değildir. Tekrar ediyorum, Rusya’da muzaffer proletarya iktidarının tecrübesi, düşünmeyi bilmeyenlere ya da henüz bu sorunu düşünmek fırsatını bulamayanlara açıkça göstermiştir ki, mutlak bir merkeziyetçilik ve proletaryanın en sıkı disiplini, burjuvaziyi yenilgiye uğratmak için temel koşullardan biridir. Sık sık bu konuya dönülmektedir. Ama bunun ne anlama geldiği, hangi koşullar içinde bunun mümkün olduğu sorusu sorulmuyor. Sovyet iktidarına ve Bolşeviklere

yöneltilen övgülerle yetinmeyip, Bolşeviklerin devrimci proletarya için mutlaka gerekli olan disiplini kurmalarını mümkün kılan nedenleri, sık sık ve ciddi olarak tahlil etmek gerekmez mi? Bolşeviklik, siyasi fikir akımı olarak ve siyasi parti olarak, 1903’ten beri vardır. Ancak Bolşevizmin tarihi, tüm varlığı süresince tarihi, en çetin koşullarda bile, proletaryanın zaferi için gerekli demir disiplini niçin kurabildiğini ve muhafaza edebildiğini yeterli olarak açıklayabilir. Ve ilk önce şu sorunla karşı karşıyayız: proletaryanın devrimci partisinin disiplinini pekiştiren nedir? Bu disiplini denetleyen, ona destek olan nedir? İlk önce proleter öncüsünün bilinci, devrim yolunda fedakârlığı, kendine hakimiyeti, feragat duygusu, yiğitliğidir. İkincisi, en geniş anlamıyla emekçi yığınlarıyla ve ilk önce proletaryanın kitlesiyle, ama proleter olmayan emekçi yığınlarıyla da bağlar kurma yeteneği, onlara yaklaşma ve eğer isterseniz, bir ölçüye kadar onların içinde erime yeteneğidir. Üçüncüsü, bu öncünün siyasi yönetiminin doğruluğudur; büyük yığınların, kendi tecrübeleriyle buna inanmış olmaları şartıyla, siyasi stratejisinin ve taktiğinin doğruluğudur. Eğer burjuvaziyi iktidardan düşürme ve toplumun biçimini değiştirme görevini yüklenen öncü sınıfın partisi olmaya yetenekli bir devrimci partide bütün bu koşullar birleşmemişse, bu partide, disiplin kurulamaz ve o disiplini yaratmak için gösterilen çabalar boş laflardan ve yapmacıklardan öteye varamaz; ama öte yandan bu koşullar hep birden fışkıramaz; bu koşullar uzun çalışmalarla, çetin tecrübelerle hazırlanır; hazırlanışı, ancak gerçekten yığınsal ve gerçekten devrimci bir hareketin pratiğiyle sıkı sıkıya bağlı olarak meydana gelen, dogma olmayan doğru bir devrimci teoriyle kolaylaştırılır.

Kardelen Eği�m Programı 102


KADROLAR Eğer Bolşevizm, 1917’den 1920’ye kadar, inanılmayacak kadar zor koşullar içinde, en sıkı merkezileşmeyi ve demir disiplini hazırlayıp gerçekleştirebildiyse, bunun nedeni, sadece, Rusya’nın birçok tarihi özelliğinde yatmaktadır. Bolşevizm, bir yandan, 1903’te, Marksist teorinin sağlam temeli üzerine kurulmuş bulunmaktadır. Bu devrimci teorinin –bu biricik teorinin– doğruluğu, sadece tüm 19. yüzyılın evrensel tecrübesiyle değil, aynı zamanda ve özellikle Rusya’daki devrimci fikirde dalgalanmalarla, duraksamalarla, yanılgı ve başarısızlıklarla da tanıtlanmıştır. 1840’dan 1890’a kadar aşağı yukarı yarım yüzyıl boyunca Rusya’da vahşet ve gericilikte eşsiz Çarlık boyunduruğu altında tutulan öncü düşünce, Avrupa’nın ve Amerika’nın her “son buluşu”nu, şaşılacak bir gayret ve dikkatle izleyerek, doğru bir devrimci teori aradı durdu. Gerçekte, biricik teori olan Marksizmin bedelini, Rusya, yarım yüzyıl süren görülmemiş acılar ve fedakarlıklarla, eşi görülmemiş devrimci kahramanlıklarla, araştırma ve incelemelerde, pratik deneylerde inanılmaz enerji ve feragatle, hayal kırıklıklarıyla ve yeniden denemeler ve Avrupa’nın tecrübesiyle kıyaslamalarla ödemiştir. Çarlığın neden olduğu sürgünler yüzünden, devrimci Rusya, 19. yüzyılın ikinci yarısında, uluslararası ilişkiler bakımından çok daha zengin, tüm dünyada devrimci biçim, teori ve hareketler konusunda herhangi bir ülkeden daha bilgili durumdaydı. Öte yandan bu granit teorik temel üzerine kurulmuş olan Bolşevizm, on beş yıl (1903-1917), tecrübelerinin zenginliği bakımından dünyada eşi olmayan on beş yıl, tarih pratiğinden geçmiştir. Hiç bir ülke, bu on beş yıl içinde, devrimci tecrübe bakımından, legal ya da illegal, barışçı ya da fırtınalı, gizli ya da açık, çevresel ya da yığın hareketi niteliğinde, parlamenter ya da terörist nitelikte bu kadar yoğun bir devrimci tecrübeyi yaşamak şöyle dursun, yakınından bile geçmemiştir. Hiç bir başka ülke, bu kadar kısa bir zaman süresi içinde, çağdaş toplumun bütün sınıflarının mücadelesinde bu kadar zengin biçimlerin, nüansların, yöntemlerin yoğunlaşmasına tanık olmamıştır. Rusya’daki sınıflar arası savaş, ülkenin geriliği ve çarlık boyunduruğu yüzünden hızla olgunlaşıyor ve Amerika’nın, Avrupa’nın siyasi tecrübesinin “en son buluş”larını tutkuyla benimsiyordu.

Kardelen Eği�m Programı 103


KADROLAR

ÖRGÜTSEL ÖNDERLİK SORUNLARI ÜZERİNE

J. Stalin – Örgüt Üzerine

Bazı kişiler, zaferin sözde kendiliğinden gelmesi için doğru bir parti çizgisi saptamanın, bunu tepelerden ilân etmenin, genel tezler ve kararlar biçiminde ifade etmenin ve oya sunup oybirliğiyle kabul etmenin yeterli olduğunu sanıyorlar. Bu tabii ki yanlış ve kaba bir yanılgıdır. Yalnız iflah olmaz bürokratlar böyle düşünebilirler. Aslında bu başarılar ve zaferler kendiliğinden değil, Parti çizgisinin uygulanması için çetin bir mücadele sonucunda meydana geldi. Zafer asla kendi kendine gelmez - çoğunlukla onun elde edilmesi gerekir. Partinin genel çizgisinin lehindeki iyi kararlar ve bildiriler yalnız bir başlangıçtır; bunlar sadece zafere karşı duyulan arzuyu ifade ederler, zaferin kendisini’ değil. Doğru çizgi ortaya konduktan ve sorunun doğru bir çözümü bulunduktan sonra başarı, işin nasıl örgütlendiğine, Parti çizgisinin uygulanması için mücadelelerin örgütlenmesine, görevlilerin uygun seçimine ve yönetici organların kararlarının uygulanmasının denetiminin sürdürülüş yoluna bağlıdır. Aksi takdirde, Partinin doğru çizgisi ve doğru çözümler ciddi olarak zarar görme tehlikesindedir. Bundan da öte, doğru siyasal çizgi ortaya konduktan sonra örgütsel çalışma doğrudan siyasal çizginin kaderini başarısını ya da başarısızlığı dâhil her şeyi belirler. Aslında zafer, parti çizgisinin gerçekleştirilmesinin önüne çıkan her çeşit zorluklara karşı amansız ve sistemli mücadeleyle, zorlukların üstesinden gelmekle, zorlukların üstesinden gelmek için Parti’yi ve işçi sınıfını seferber etmekle, zorlukların üstesinden gelmek için mücadeleyi örgütlemekle ve yetersiz görevlileri uzaklaştırıp yerlerine, zorluklara karşı mücadeleyi yürütmeye yetenekli daha ileri kadrolar seçilerek kadroları kazanıldı. Bu zorluklar nelerdir ve nerelerde bulunur? Bunlar, örgütsel çalışmamıza ve örgütsel önderliğimize ilişkin zorluklardır. Bu zorluklar bizlerde,

yönetici kadrolarımızda örgütlerimizde, partimiz, devlet, iktisat, sendika, Genç Komünistler Birliği ve bütün diğer örgütlerde bulunur... Yönetim organlarında bürokrasi gerçek ve somut önderlik yerine “genel olarak önderlik” hakkında boş gevezelik, örgütlerimizin işlevsel yapısı ve bireysel sorumluluk eksikliği, çalışmada kişisel sorumluluk eksikliği ve ücret eşitliği, kararların yerine getirilmesinde sistemli bir denetimin yokluğu, öz eleştiri korkusu bunlar zorluklarımızın kaynaklarıdır. Zorluklarımız bu noktalarda bulunuyor. Bu zorlukların, önergeler ve kararlar yardımıyla üstesinden gelinebileceğini düşünmek saflık olur. Bürokratlar, Parti’ye ve hükümet kararlarına olan bağlılıklarını söz ile göstermede ve işe gelince de bunları hasıraltı etmede çoktandır kurt olmuşlardır. Bu zorlukların üstesinden gelmek için, örgütsel çalışmamız ile Partinin siyasal çizgisinin ihtiyaçları arasındaki ayrılığa bir son vermek, ulusal iktisadın her alanında örgütsel önderliğin düzeyini siyasal önderliğin düzeyine yükseltmek ve örgütsel çalışmamızın, Partinin siyasal şiar ve kararlarının pratikte gerçekleşmesini garanti etmesini temin etmek gerekliydi. Bu zorlukların üstesinden gelmek ve başarı kazanmak için, bu zorlukları ortadan kaldırma mücadelesini örgütlemek, bu mücadeleye işçi ve köylü yığınlarını çekmek, bizzat Parti’yi seferber etmek, Parti’yi ve iktisadî örgütleri güvenilmez, kararsız ve karaktersiz unsurlardan arındırmak gerekliydi. Bunun için ne yapmalıydık? 1.Yaygın öz eleştiriyi ve çalışmamızdaki eksikliklerin ortaya çıkarılmasını, 2.Parti, devlet, iktisat, sendika ve Genç Komünistler Birliği örgütlerinin zorluklara karşı mücadele için seferber edilmesini, 3.Partinin ve hükümetin şiarlarının ve kararlarının

Kardelen Eği�m Programı 104


KADROLAR uygulanması için savaşmak üzere işçi ve köylü yığınlarının seferber edilmesini, 4.Emekçi halk arasında rekabet ve yıldırım çalışmanın yaygınlaştırılmasını, 5.Makine ve traktör istasyonlarının ve devlet çiftliklerinin Siyasal Dairelerinin yaygın bir ağını ve Parti’nin ve Sovyet önderliğinin köylere daha yakınlaştırılmasını, 6.Halk Komiserliklerinin, üst büroların ve memuriyetlerin ayrılmasını ve işletme önderliği ile işletme arasında daha yakın bağlantının kurulmasını, 7.Çalışmada kişisel sorumluluk eksikliğinin ve ücret eşitliğinin ortadan kaldırılmasını, 8.”İşlevsel sistem”in varlığını bireysel sorumluluğun genişletilmesini ve kurul yönetimini ortadan kaldırmaya yönelik bir siyaset, 9.Kararların uygulanmasını denetleme çalışmasını daha da artırmak amacıyla Merkez Denetim Kurulunun ve İşçi-Köylü komiserliğinin yeniden örgütlenmesi çizgisi benimsenirken, kararların uygulanması üzerinde daha çok denetimin yapılmasını, 10.Nitelikli işçilerin bürolardan alınıp üretimle daha yakın ilişki halinde olacakları görevlere aktarılmalarını, 11.İflah olmaz bürokratların teşhirini ve yönetim aygıtından ihraçlarını, 12.Parti ve Hükümet kararlarını ihlâl eden kişilerin, “gösterişçiler”in ve gevezelerin bulundukları görevlerden alınmalarını ve yerlerine yeni kişilerin, verilen işi somut olarak yönetebilecek, Parti ve devlet disiplinini pekiştirebilecek iş bilirkişilerin atanmalarını, 13.Devlet ve iktisat örgütlerinin arındırılmasını ve görevlilerinin azaltılmasını, 14.Son olarak, Parti’nin güvenilmez ve karaktersiz kişilerden arınmasını örgütlemeliydik. Bunlar, temel olarak, zorlukları yenmek, örgütsel çalışmamızı siyasal önderliğin düzeyine yükseltmek, böylece Parti çizgisinin uygulanmasını garanti etmek için Partisini benimsemiş olması gereken tedbirlerdir. Söz konusu dönem boyunca Parti’nin Merkez Komite’sinin örgütsel çalışmasını tamamen bu yoldan sürdürdüğünü biliyorsunuz. Bunda, Merkez Komitesinin yolu, Lenin’in, örgütsel çalışmada esas sorunun doğru kişilerin seçimi ve kararların uygulanmasında denetimin sürdürülmesi olduğu konusundaki dâhice düşüncesini gösterdi, Doğru kişilerin seçimi ve kendilerine gösterilen inancı haklı çıkaramayanların görevden alınması konusunda birkaç söz söylemek isterim. Görevlerinden alınmaları için aramızda hiçbir görüş ayrılığı olmayan iflah olmaz bürokratlar ve kırtasiyeciler bir yana, çalışmamızı geciktiren, alıkoyan ve ilerlememizi engelleyen daha iki tür yönetici vardır. Bu tür yöneticilerin bir kısmını, geçmişte belirli hizmetler yapmış, aristokratlaşmış, Parti kararlarının ve

Sovyet Hükümeti tarafından çıkarılan kanunların kendileri için değil de ahmaklara ilişkin olduğunu sananlar teşkil eder. Bunlar, Parti ve Hükümet kararlarını uygulamayı kendi görevleri olarak kabul etmeyen ve böylece Parti ve devlet disiplininin temellerini yıkan kişilerdir. Bunlar Parti’yi ve Sovyet Kanunlarını ihlâl ederken neye güvenirler? Geçmişteki hizmetlerinden dolayı Sovyet Hükümetinin kendilerine dokunma cesaretini gösteremeyeceğini sanırlar. Bu aşırı kendini beğenmiş aristokratlar, kendilerinin yerleri doldurulamayacak kişiler olduklarını ve ceza görmeden yönetici organların kararlarını bozabileceklerini sanıyorlar. Bu çeşit yöneticilere ne yapılmalıdır? Eski hizmetleri göz önüne alınmadan, yönetici görevlerden hiç tereddüt etmeden alınmalıdırlar. (Sesler: “Yaşa Yaşa!”) Daha aşağı görevlere verilmelidirler ve bu durum da basında açıklanmalıdır. (Sesler: “Yaşa, Yaşa!”) Bu işlem aşırı kendini beğenmiş aristokrat-bürokratların gururlarını kırmak ve bunları lâyık oldukları yere göndermek için yapılmalıdır. Bu işlem, çalışmamızın bütününde Parti ve Sovyet disiplinini pekiştirmek için gereklidir. (Sesler: “Yaşa, Yaşa!” Alkışlar.) Ve şimdi ikinci tür yöneticiler. Lafazanlardan söz ediyorum. Diyebilirim ki dürüst lafazanlar (Gülüşmeler), yani dürüst ve Sovyet Hükümetine sadık olup da yönetici olarak yetersiz ve herhangi bir şeyi örgütleyemeyen kişiler. Geçen yıl böylesi bir yoldaşla, çok saygıdeğer ama lâf tufanında canlı her şeyi boğabilen iflah olmaz lafazan bir yoldaşla bir konuşma yaptım. İşte konuşmamız: Ben - Tohum ekme işiniz nasıl gidiyor? O - Tohum ekme işi mi, Stalin Yoldaş? Seferber olduk. (Gülüşmeler) Ben - Peki, ya sonra? O -Sorunu doğru olarak ortaya koyduk. (Gülüşmeler). Ben - Sonra? O - Sıçrama var, Stalin Yoldaş, çok yakında bir sıçrama olacak, (Gülüşmeler.) Ben - Ya şimdi? O - Bazı gelişim belirtileri var diyebiliriz. (Gülüşmeler.) Ben - Peki buna rağmen, tohum ekme işiniz nasıl gidiyor? O - Şimdiye kadar, Stalin Yoldaş, tohum ekme işinde herhangi bir ilerleme yapmadık. (Gülüşmeler.) İşte size lafazanın görünümü seferber olmuşlar, sorunu doğru olarak koymuşlar, bir sıçrama ve bazı ilerlemeler yapmışlar, ama her şey yerinde sayıyor. Bu durum, Ukraynalı bir işçinin anlattığı bir örgütün durumuna tıpatıp uyuyor. Sözü edilen örgütün kesin bir çizgisi var mı diye sorulduğunda şöyle dedi: “Bir çizgileri var olmasına var ama herhangi bir iş yapıyor görünmüyorlar”. (Gülüşmeler) Anlaşılan bu örgütün de dürüst lafazan bir kontenjanı vardı.

Kardelen Eği�m Programı 105


KADROLAR

HER ŞEYİ KADROLAR BELİRLER

J. Stalin – Örgüt Üzerine

... Teknik yokluğundan acı çektiğimiz ve şimdi geçmiş bulunan bir dönemin yansıması olan “teknik her şeyi belirler” eski şiarının yerini şimdi “her şeyi kadrolar belirler” yeni şiarı olmalıdır. Şimdiki ana nokta budur. İnsanlarımızın bu yeni şiarın büyük önemini tamamen kavradığı ve anladığı söylenebilir mi? Ben bu soruya “evet” diyemem. Aksi takdirde, pratikte sık sık gözlediğimiz, halka karşı, kadrolara karşı, işçilere karşı çirkin tutum olmazdı. “Her şeyi kadrolar belirler” şiarı, önderlerimizin, onları yılmadan yetiştirerek, desteğe ihtiyaçları olduğunda yardım ederek, ilk başarılarını gösterdiklerinde teşvik ederek, terfi ettirerek vb. hangi alanda çalışırlarsa çalışsınlar “küçük” ya da “büyük” işçilerimize karşı en istekli tutumu göstermelerini gerektirir. Ama pratikte, bazı durumlarda işçilere karşı ruhsuz, bürokratça ve kesinlikle çirkin tutumlarla karşılaşıyoruz. Bu, gerçekten, insanların incelenmesi ve ancak incelendikten sonra görevlerine yerleştirilmeleri yerine sık sık dama taşları gibi bir o yana, bir bu yana niye atıldıklarını açıklıyor. İnsanlar makinelere değer vermeyi ve işletmelerimizle fabrikalarımızda ne kadar makine bulunduğu hakkında rapor vermeyi öğrendiler. Ama belli bir dönemde eğittiğimiz kişilerin sayısı ve bu kişilere çalışmalarında gelişmeleri ve istenilen hale gelmeleri için nasıl yardım ettiğimiz üzerinde aynı zevkle hazırlanmış bir tek rapor dahi hatırlamıyorum. Bu nasıl açıklanmalı? Bu, bizim henüz işçilere değer vermeyi, kadrolara değer vermeyi öğrenemediğimiz olgusuyla açıklanmalıdır. Bir zamanlar sürgünde yaşadığım Sibirya’daki bir olayı hatırlarım. Bahardaydı. Bahar sellerinin zamanıydı. Geniş, kabarmış nehrin sürüklediği keresteyi çekmek için otuz kadar adam nehre gitti. Akşama doğru köye bir yoldaş eksik olarak döndüler. Otuzuncu adamın nerede

olduğu sorulduğunda kayıtsızca “orada kaldığını” söylediler. Benim “orada kalmakla ne demek istiyorsunuz?” soruma karşılık aynı kayıtsızlıkla “ne demek mi tabii ki boğuldu” diye cevap verdiler. Ve bunun üzerine içlerinden biri, “gidip kısrağa su vermem gerekiyor” diyerek acele etmeye başladı... Hayvanlara, insanlara olduğundan daha çok ilgi gösterdikleri için sitem ettiğimde, diğerlerinin de katılmasıyla içlerinden biri şöyle dedi: “Neden insanlarla ilgilenmemiz gerekiyor. Her zaman insan yapabiliriz. Ama bir kısrak... İstersen bir dene.” İşte belki pek önemli olmayan ama çok karakteristik bir durum. Halka ve kadrolara karşı bazı önderlerimizin kayıtsızlıkları ve insanlara değer vermede yeteneksizlikleri, bana, şimdi aktarmış olduğum uzak Sibirya’daki olayda gözlenen, insanın insana karşı garip tutumunun bir kalıntısı gibi geliyor. İşte yoldaşlar, bundan dolayı başarılı biçimde adam kıtlığının üstesinden gelmek ve ülkemize, tekniği ilerletip yürütebilecek yeterli kadrolar sağlamak istiyorsak, her şeyden önce, insanlara değer vermeyi, kadrolara değer vermeyi, ortak davamıza yararlı olabilecek her işçiye değer vermeyi öğrenmeliyiz. Dünyanın sahip olduğu bütün değerleri sermayenin en değerli ve en belirleyici olanının insanlar olduğunu, kadrolar olduğunu kavramanın zamanıdır. Anlaşılmalıdır ki bu günkü koşullarımızda “her şeyi kadrolar belirler.” Sanayide, tarımda, ulaştırmada ve orduda iyi ve çok sayıda kadrolarımız varsa, ülkemiz yenilmez. Bu tür kadrolarımız olmazsa, her iki ayağımız da bağlı demektir. Konuşmamı bitirirken, Kızıl ordu Akademileri mezunlarımızın sağlıklarına ve başarılarına kadeh kaldırmayı önermeme izin verin. Bu mezunlara, ülkemizin savunmasını örgütleme ve yönetme çalışmalarında

Kardelen Eği�m Programı 106


KADROLAR başarılar dilerim. Yoldaşlar, ilk olgunluğunuzu kazandığınız yüksek öğrenim kurumlarından mezun olmuş bulunuyorsunuz. Ama okul sadece bir hazırlık aşamasıdır. Kadrolar gerçek olgunluklarını pratik çalışmada, okul dışında, zorluklarla savaşmada, zorlukları yenmede kazanırlar. Yoldaşlar, yalnızca zorluklardan korkmayan, zorluklardan kaçmayan, tersine, yenmek ve ortadan kaldırmak amacıyla zorlukların karşısına çıkan kadroların bir işe yaradığını hatırlayın. Ancak zorluklara karşı savaşta gerçek kadrolar demir gibi işlenir. Ve ordumuz yeterli sayıda gerçekten çelikleşmiş kadrolara sahipse asla yenilmez. Sağlığınıza Yoldaşlar!

Kardelen Eği�m Programı 107


KADROLAR

KADROLARIN SEÇİMİ, TERFİİ VE ATANMASI

J. Stalin – Örgüt Üzerine

Doğru bir siyasal çizgi, bir bildiri olarak değil de uygulanacak somut bir gerçek olarak gereklidir. Ama doğru bir siyasal çizgiyi uygulamak için kadrolara, Parti’nin siyasal çizgisini kavrayan bunu kendi çizgisi olarak benimseyen, bu çizgiyi uygulamaya hazır, bunu pratiğe geçirebilecek ve bu çizgiden sorumlu olup onu savunabilecek ve onun için savaşabilecek kişilere sahip olmalıyız. Bunu başaramamakla, doğru bir siyasal çizgi tamamen sözde kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. İşte burada kadroların doğru seçimi, kadroların eğitilmesi, yeni kişilerin terfii, kadroların doğru atanması ve kadroların başarıları çalışmayla denemesi sorunu ortaya çıkar. Kadroların doğru seçimi ne anlama gelir? Kadroların doğru seçimi sadece bir yığın yardımcı ve vekili etrafa toplamak ve bir büro kurup arka arkaya emirler yağdırmak anlamına gelmez. (Gülüşmeler). Kişinin gücünü kötüye kullanması, mantıksız bir biçimde yüzlerce kişinin durmadan işini değiştirmesi ve sonu gelmeyen “yeniden örgütlemeler” yapması anlamına da gelmez. (Gülüşmeler). Kadroların doğru seçimi şu anlama gelir. İlk olarak, kadroları Parti’nin ve Devletin altın hazineleri gibi kabul etmek ve onlara değer verip saygı duymak. İkinci olarak, kadroları tanımak, kişisel erdem ve eksikliklerini dikkatle incelemek ve belli bir işçinin yeteneğinin en iyi hangi görevde gelişeceğini bilmek. Üçüncü olarak, kadroları dikkatlice yetiştirmek, her umut veren işçiye ilerlemesi için yardım etmek, bu tür işçilerle sabırla “uğraşma”da zamanı esirgememek ve gelişmelerini hızlandırmak. Dördüncü olarak, kadroların eski görevlerinde

tembelleşip yıpranmalarına izin vermemek için yeni ve genç kadroları zamanında cesaretle terfi ettirmek. Beşinci olarak, işçileri görevlere öyle bir biçimde atamalı ki, kendilerini tam yerinde hissedebilsinler, ortak davamıza kişisel yeteneklerinin maksimum bir güç ile yardım edebilsinler ve kadroları atama çalışmasının genel eğilimi, bu kadroları atamanın amacı olan siyasal çizginin yürütülmesinin gereklerini tamamen karşılayabilsin. Bu konuda özellikle önemli olan, yeni ve genç kadroların cesaretle ve zamanında terfi ettirilmeleridir. Bizim arkadaşların bu noktada henüz berraklaştıklarını sanmıyorum. Bazı kişiler, adam seçmede öncelikle eski kadrolara dayanmamız, diğerleri de, bunun tersine, öncelikle genç kadrolara dayanmamız gerektiğini düşünürler. Bana her ikisi de yanlış geliyor. Doğal olarak eski kadrolar, Parti ve Devlet için değerli bir varlığı temsil ederler. Bu eski kadrolar, yeni kadrolarda eksik olan şeye, yani, derin bir önderlik deneyimine, Marksist Leninist ilkelerde bir öğrenime, olaylar hakkında bilgiye ve yönelim yeteneğine sahiptirler, ama ilk önce, yeterli sayıda eski kadroya sahip değiliz, gerekli olan sayının çok altındadırlar ve bir kısmı da doğa kanunlarının işlemesi sonucunda görevden çekilmektedir. İkinci olarak, bazen eski kadroların bir kısmı geçmişten inatla gözünü ayırmamak, geçmişe sarılmak, eski alışkanlıkta kalmak eğilimindedirler ve hayattaki yenilikleri gözlemlemeyi başaramazlar. Bu, yenilik duygusunu kaybetmektir. Çok ciddi ve tehlikeli bir eksikliktir. Genç kadrolara gelince, doğaldır ki bunlarda eski kadroların deneyi, öğrenimi ve meseleler hakkında bilgisi ile yönelim yeteneği yoktur. Ama ilk olarak, genç kadrolar geniş çoğunluğu oluştururlar; ikinci olarak, gençtirler ve bu nedenle görevden çekilme tehlikesiyle karşı karşıya

Kardelen Eği�m Programı 108


KADROLAR değillerdir; üçüncü olarak, her Bolşevik işçide değerli bir nitelik olan yenilik duygusuna bol bol sahiptirler ve dördüncü olarak; o kadar çabuk gelişir, bilgi kazanır, o kadar şevkle ilerlerler ki, eski arkadaşlara yetişecekleri, onların yanında saf tutacakları ve onların yerine geçmeye lâyık olacakları zaman çok uzak değildir. Sonuç olarak sorun eski ya da yeni kadrolara dayanıp dayanmamak değildir; sorun Parti ve Devlet önderliğinin ortak bir uyumunda eski ve yeni kadroların bir bileşkesine, birliğine yönelmektir. (Sürekli alkışlar). İşte bu nedenle, genç kadroları cesaretle ve tam zamanında yönetici görevlere terfi ettirmeliyiz. Sözü geçen dönem boyunca Parti’nin, Parti önderliğini güçlendirme sorununda önemli başarılarından biri, kadroları seçerken tam da bu eski ve yeni kadroları birleştirme yolunu, yukardan aşağıya, başarıyla izlemiş olmasıdır. Merkez Kurulu’nun ve Parti’nin sahip olduğu veriler, sözü geçen dönemde Parti’nin, yönetici Parti ve Devlet görevlerinize yüzde yirmiden fazlası kadın olan beş yüz binden fazla genç Bolşevik’i, Parti üyesini ve Parti’ye yakın kişileri terfi ettirmeyi başardığını gösterir. Şimdi görevimiz nedir? Şimdi görevimiz, yukardan aşağıya, kadroların seçilmesi işini bir organın elinde toplamak ve bu seçim işini doğru, bilimsel ve Bolşevik bir düzeye yükseltmektir.

Kardelen Eği�m Programı 109


KADROLAR

KADROLAR SORUNU

Mao Zedung – Seçme Eserler Cilt 1

Büyük bir devrimi yönetmek için büyük bir partiye ve çok sayıda yetenekli kadroya sahip olmak gerekir. 450 milyon nüfusu olan Çin’de, eğer önderlik küçük ve dar bir gruptan meydana geliyorsa ve Partinin önderleri ve kadroları dar kafalı, dar görüşlü ve beceriksiz kimselerse, tarihte eşi bulunmayan büyük devrimimizi gerçekleştirmemiz mümkün olmaz. Çin Komünist Partisi uzun zamandan beri büyük bir Parti olmuştur ve gericilik döneminde uğradığı kayıplara karşın, hâlâ da büyük bir Partidir, birçok iyi öndere ve kadroya sahiptir, fakat bu gene de yeterli değildir. Parti örgütlerimizi bütün ülkeye yaymalı ve bilinçli bir şekilde on binlerce kadro ve yüzlerce yetenekli önder yetiştirmeliyiz. Bunlar, Marksizm-Leninizm’i sıkı bir şekilde kavramış, siyasî bakımdan uzak görüşlü, çalışmada yetenekli, fedakârlık ruhuyla dolu, sorunları tek başlarına çözebilen, güçlükler karşısında yılmayan ve millete, sınıfa ve Partiye hizmet etmede sadık ve kararlı kadrolar ve önderler olmalıdırlar. Parti, üyelerle ve kitlelerle olan bağlarında işte bu kadrolara ve önderlere güvenir ve Parti ancak onların kitlelere sıkı bir şekilde önderlik etmelerine dayanarak düşmanı alt edebilir. Böyle kadrolar ve önderler bencillikten, bireyci kahramanlıktan, gösterişten, tembellikten, pasiflikten ve sekter kendini beğenmişlikten arınmış fedakâr milli kahramanlar ve sınıf kahramanları olmalıdırlar. Partimizin üyelerinde, kadrolarında ve önderlerinde aranan nitelikler ve çalışma tarzı işte budur. Davamız uğruna canlarını veren on binlerce üyenin, binlerce kadronun ve birçok yetenekli önderin bize bıraktığı manevî miras işte budur. Hiç kuşkusuz biz bu niteliklere sahip olmalı, kendimize yeniden şekil vermede daha da iyi sonuçlar elde etmeli ve kendimizi daha yüksek bir devrimci düzeye çıkarmalıyız. Ancak, bu da yeterli değildir; Parti içinde ve ülkede birçok

yeni kadro ve önder bulmayı kendimize görev edinmeliyiz. Devrimimizin geleceği kadrolara bağlıdır. Stalin’in dediği gibi, “Her şeyi kadrolar belirler”.

Kardelen Eği�m Programı 110


KADROLAR

KADRO SİYASETİ

Mao Zedung – Seçme Eserler Cilt 2

Çin Komünist Partisi, birkaç yüz milyonluk bir milletin verdiği büyük bir devrimci mücadeleye önderlik eden bir partidir ve siyasî tutarlılığı yetenekleriyle birleştiren çok sayıda önder kadro olmaksızın bu tarihî görevini yerine getiremez. Son on yedi yıl içinde Partimiz pek çok yetenekli önder yetiştirdi; askerî, siyasî, kültürel çalışmalarda, Parti ve kitle çalışmalarında bulunan kadrolarınız var; bu başarının bütün şerefi Partiye ve millete aittir. Fakat mevcut kadrolar, henüz mücadelemizin alabildiğine geniş bünyesini ayakta tutacak güçte değildir ve hâlâ çok sayıda yetenekli insanın yetiştirilmesi zorunludur. Çin halkının büyük mücadelesi içinde pek çok faal unsur öne çıktı ve çıkmaya devam ediyor. Onların örgütlenmesinden, eğitilmesinden, onlara ihtimam gösterilmesinden ve onlardan gereği gibi yararlanılmasından biz sorumluyuz. Siyasî çizgi bir kere tespit edildi mi, kadrolar tayin edici bir etken haline gelir.1 Bu yüzden planlı bir şekilde çok sayıda yeni kadro yetiştirmek, bizim mücadele görevimizdir. Parti kadrolarıyla olduğu kadar, partili olmayan kadrolarla da ilgilenmeliyiz. Parti dışında, ihmal etmememiz gereken pek çok yetenekli insan vardır. Her komünistin görevi, soğuk ve uzak duran bir tavırdan ve kibirlilikten arınmak ve Parti dışı kadrolarla iyi bir şekilde çalışmak, onlara içtenlikle yardım etmek, onlara karşı sıcak ve yoldaşça bir tavır takınmak ve yüce davamız olan Japonya’ya karşı direnme ve ülkenin yeniden inşasında inisiyatiflerini kullanmalarını sağlamaktır. Kadroları nasıl değerlendireceğimizi bilmeliyiz. Değerlendirmemizi, kadronun hayatını kısa bir dönemi ya da hayatındaki tek bir olayla sınırlandırmaman, onun hayatını ve çalışmalarını bir bütün olarak ele almalıyız. Kadroları değerlendirmenin başlıca yöntemi budur.

Kadrolardan iyi yararlanmayı bilmeliyiz. Önderlik, son tahlilde, iki temel sorumluluğu içerir: Fikir geliştirmek ve kadrolardan iyi yararlanmak. Planlar yapmak, kararlar almak, emir ve talimat vermek gibi şeylerin hepsi “fikir geliştirmek” sınıflamasına girer. Fikirleri pratiğe uygulamak için, kadroları birbirleriyle kaynaştırıp harekete geçmelerini teşvik etmeliyiz; bu, “kadrolardan iyi yararlanmak” sınıflamasına girer. Millî tarihimiz boyunca kadrolardan yararlanma konusunda taban tabana zıt iki çizgi vardır; bunlardan biri “insanları yeteneklerine göre atamak”, diğeri ise “atama yaparken adam kayırmak”tır. Bunlardan birincisi dürüst, diğeri ise dürüst olmayan yoldur. Komünist Partisinin kadro siyasetinde uygulayacağı kıstas, bir kadronun Parti çizgisini uygulamakta kararlı olup olmaması, Parti disiplinine bağlı olup olmaması, kitlelerle yakın bağları bulunup bulunmaması, yönünü tek başına bulma yeteneğine sahip olup olmaması, faal, çalışkan ve bencillikten uzak olup olmamasıdır. “İnsanları yeteneklerine göre atama”nın anlamı budur. Çang KuoTao’nun kadro siyaseti bunun tam tersiydi. “Atama yaparken adam kayırma” çizgisini izleyen Çang Kuo-Tao, ufak bir klik kurmak için kendi gözdelerini etrafında topladı ve sonunda Partiye ihanet etti ve karşı safa geçti. Bu bizim için önemli bir derstir. Merkez Komitesi ve her kademedeki önderler, bu ve buna benzer tarihî derslerden ibret alarak, kadro siyasetinde haksız ve dürüst olmayan yolu reddedip haklı ve dürüst olan yolu izlemeyi ve böylece partinin birliğini sağlamlaştırmayı, önemli bir sorumluluk saymalıdırlar. Kadrolara ihtimam göstermesini bilmeliyiz. Bunun çeşitli yolları vardır. Birincisi, onlara yol gösterin. Bu, sorumluluk yüklenme cesaretini gösterebilmeleri için çalışmalarında

Kardelen Eği�m Programı 111


KADROLAR onlara serbestlik tanımak ve aynı zamanda, partinin siyasî çizgisinin rehberliğinde inisiyatiflerini tam olarak kullanabilmeleri için onlara yerinde ve zamanında talimatlar vermekle olur. İkincisi, kadroların düzeylerini yükseltin. Bu, teorik kavrayışlarını ve çalışma yeteneklerini artırabilmeleri için onlara öğrenme imkânı sağlayarak onları eğitmek demektir. Üçüncüsü, çalışmalarını denetleyin; tecrübelerini özetlemelerine, başarılarını ilerletmelerine ve hatalarını düzeltmelerine yardımcı olun. Kadrolara ihtimam göstermenin yolu, görev verip denetlememek ve ancak vahim hatalar yapıldıktan sonra ilgilenmek değildir. Dördüncüsü, hata yapan kadrolara karşı genel olarak, ikna yöntemini kullanın ve hatalarını düzeltmeleri için onlara yardımcı olun. Mücadele yöntemi, sadece ciddi hatalar yaptıkları halde kendilerine yol gösterilmesini kabul etmeyenlere karşı uygulanmalıdır. Bu durumda sabır şarttır. İnsanlara kolayca “oportünist” damgası vurmak ya da onlara karşı kolayca “mücadeleye girişmek” yanlıştır. Beşincisi, karşılaştıkları güçlüklerde onlara yardımcı olun. Kadrolar, hastalık, geçim, aile hayatı ya da başka nedenler yüzünden sıkıntıya düştüklerinde, onlara mutlaka elimizden geldiği kadar ilgi göstermeye çalışmalıyız. Kadrolara ihtimam göstermenin yolu budur. Dipnotlar Stalin, Sovyetler Birliği Komünist Partisinin (Bolşevik) 1934 Ocağında yapılan 17. Kongresine sunduğu raporunda şöyle demişti: “... doğru siyasî çizgi tespit edildikten sonra, bizzat siyasî çizginin kaderi yani siyasî çizginin başarısı ya da başarısızlığı da dahil olmak üzere, her şeyi örgütsel çalışma tayin eder.” (Bkz. Leninizmin Meseleleri, İng. bas., FLPH, Moskova, 1954, s. 644) Stalin “kadroların doğru seçimi” meselesini de ele aldı. 1935 Mayısında Kremlin Sarayında, Kızıl Ordu Akademilerinden mezun olanlara hitaben yaptığı konuşmada “Her şeyi kadrolar tayin eder” sloganını ortaya attı ve bu sloganı açıkladı. (Aynı yerde, s. 661-62.) Stalin, 1939 Martında Sovyetler Birliği Komünist Partisinin (Bolşevik) 18. Kongresine sunduğu raporunda şöyle demişti: “Doğru bir siyasî çizgi ortaya konulduktan ve pratikte sınandıktan sonra, Parti ve devlet tarafından uygulanan önderlikte, Parti kadroları tayin edici güç haline gelirler.” (Aynı yerde, s. 784.) 1

Kardelen Eği�m Programı 112


KADROLAR

ÖNDERLİK YÖNTEMLERİNE İLİŞKİN BAZI MESELELER1

Mao Zedung – Seçme Eserler Cilt 3

1. Yaptığımız çalışma ne olursa olsun, biz Komünistlerin uygulaması gereken iki yöntem vardır. Biri, geneli özelle; öbürü, önderliği kitlelerle birleştirmektir. 2. Genel ve geniş çapta bir çağrı yapmadan geniş kitleleri herhangi bir görevin yerine getirilmesi için seferber etmek mümkün değildir. Ama eğer yöneticiler sadece bir genel çağrıyla yerinirlerse, yani çağrısını yaptıkları işe bazı örgütlerde derinlemesine ve somut olarak bizzat girişmezlerse, bazı noktalarda başarı elde edip, tecrübe kazanıp, bu tecrübeyi diğer birimlere yol göstermede kullanmazlarsa, o zaman genel çağrının doğru olup olmadığını sınama ve onun içeriğini zenginleştirme olanağı kalmaz ve genel çağrının hiçbir sonuç vermemesi tehlikesi ortaya çıkar. Örneğin, 1942’deki düzeltme hareketinde genel çağrıyı özel ve belirli bir rehberlikle birleştirme yönteminin kullanıldığı her yerde başarılar elde edildi, ancak bu yöntemin kullanılmadığı yerlerde başarı sağlanamadı. 1943’teki düzeltme hareketinde Merkez Komitesinin her bürosu ve alt bürosu ile her bölge ve il Parti komitesi genel bir çağrının (bütün bir yıllık düzeltme planının) yanı sıra süreç içinde tecrübe kazanarak şunları yapmalıdır: Kendi örgütünüzden ve çevredeki başka örgütlerden, okullardan ya da ordu birliklerinden iki ya da üç birim (daha fazla olmasın) seçin. Bu birimleri etraflı bir şekilde inceleyin, düzeltme hareketinin bu birimlerdeki gelişimi hakkında ayrıntılı bilgi edinin, bunların üyelerini temsil edebilecek birkaç kişinin (gene çok olmasın) siyasal geçmişi, ideolojik özellikleri, incelemedeki çabası ve çalışmadaki güçlü ve zayıf yanları konusunda ayrıntılı bilgi edinin. Bundan başka görevlilere, bu birimlerin karşılaştıkları pratik sorunlara somut çözümler bulmada bizzat rehberlik edin. Her örgütteki, okuldaki ya da ordu birimindeki yöneticiler böyle hareket etmelidir, çünkü bunların her

birine bağlı birkaç alt birim vardır. Ayrıca bu, yöneticilerin önderlik ile öğrenmeyi birleştirdikleri bir yöntemdir. Belirli alt kademe birimlerindeki tek tek kişi ve olaylardan somut tecrübeler çıkarmayan hiçbir yönetici, sorumluluğu altındaki bütün birimlere genel yön göstermede yeterli olamaz. Her kademedeki yönetici kadroların, bu yöntemi uygulamayı öğrenmeleri için bu yöntemi her yerde teşvik etmek gerekir. 3. 1942’deki düzeltme hareketinin tecrübesi ayrıca şunu da kanıtladı: Düzeltme hareketinin başarısı için, hareket sırasında, her birimde çekirdeğini o birimin yöneticisinin ve az sayıda faal unsurun oluşturacağı bir önder grup kurulması ve bu önder grubun kendini, harekete katılan kitlelerle sıkı sıkıya birleştirmesi esastır. Önder grup ne kadar faal olursa olsun, faaliyeti kitlelerin faaliyetiyle birleştirilmedikçe, bir avuç insanın verimsiz çabası olmaktan öteye gidemez. Öte yandan kitleler, faaliyetlerini uygun bir şekilde örgütleyecek güçlü bir önder grup olmadan faaliyet gösterirlerse, bu faaliyet ne uzun ömürlü olabilir, ne doğru yönde ilerletilebilir ve ne de bir üst düzeye çıkarılabilir. Herhangi bir yerde kitleler genellikle üç kesimden meydana gelir: Nispeten faal olanlar, nispeten geri olanlar ve ikisi arasında kalanlar. Bunun içindir ki yöneticiler, az sayıda faal unsuru önderlik çevresinde birleştirmede ustalaşmalı, arada kalanların düzeyini yükseltmek ve geri unsurları kazanmak için bu faal unsurlara dayanmalıdırlar. Kitlelerle gerçekten birleşmiş ve kaynaşmış bir önder grup, kitlelerden kopuk bir şekilde değil, ancak kitle mücadelesi içinde oluşabilir. Önder grup, çoğu zaman büyük bir mücadelenin başında, ortasında ve sonunda hep aynı kişilerden oluşmamalıdır ve oluşamaz da, mücadele sırasında kendini gösteren faal unsurlar devamlı olarak önder grubun daha yeteneksiz

Kardelen Eği�m Programı 113


KADROLAR olan ve yozlaşan üyelerinin yerine getirilmelidir. Birçok yerde ve birçok örgütte çalışmanın ilerletilememesinin bir temel nedeni, birleşmiş, kitlelerle kaynaşmış ve daima sağlıklı kalmış bir önder grubun eksikliğidir. Yüz kişilik bir okulda, var olan koşullara uygun olarak kurulmuş (yani gelişigüzel bir araya getirilmemiş) ve en faal, en dürüst ve en uyanık öğretmenlerden, öteki görevlilerden ve öğrencilerden oluşan dokuz-on kişilik bir yönetici grup yoksa kuşkusuz o okul iyi yönetilemez. Her örgütte, okulda, ordu biriminde, küçük büyük her fabrika ya da köyde, Partinin Bolşevikleştirilmesi için Stalin’in öngördüğü on iki şarttan dokuzuncusu olan bir önderlik çekirdeğinin kurulması2 şartını uygulamalıyız. Böyle bir önder grup için kıstaslar, Dimitrov’un kadro siyasetini tartışırken sıraladığı şu dört unsurdur: Davaya kesin bağlılık, kitlelerle bağ, tek başına yolunu bulabilme yeteneği ve disipline uyma.3 Savaş, üretim, eğitim (düzeltme dâhil) gibi merkezi görevleri yürütürken ya da çalışmayı denetlerken, kadroların geçmişini incelerken ya da öbür faaliyetlerde, genel çağrıyı özel rehberlikle tamamlama yöntemine ek olarak önder grubu kitlelerle birleştirme yönteminin benimsenmesi şarttır. 4. Partimizin bütün pratik çalışmalarında doğru önderlik, “kitlelerden kitlelere” ilkesine uygun olmak zorundadır. Bunun anlamı şudur: Kitlelerin fikirlerini (dağınık ve sistemleşmemiş fikirleri) almak ve onları derli toplu hale getirmek (onları inceleyerek, derli toplu ve sistemli fikirler haline getirmek), ondan sonra yeniden kitlelere gitmek ve kitleler bunları kendi fikirleri olarak benimseyene, onlara sıkı sıkıya sarılana ve onları eyleme dönüştürene kadar bu fikirleri yaymak, açıklamak ve bu fikirlerin doğruluğunu bizzat kitlelerin eylemi içinde sınamak. Sonra kitlelerin fikirlerini alıp bir kez daha derli toplu hale getirmek, yeniden kitlelere gitmek ve böylece ısrarla bu fikirlerin uygulanmasını sağlamak. Böylece fikirlerin her defasında daha doğru, daha canlı ve daha zengin bir hale geldiği sonsuz bir helezon içinde bunu bir daha, bir daha tekrarlamak. İşte Marksist bilgi teorisi budur. 5. Bir örgütte ya da bir mücadelede önder grupla kitleler arasında doğru bir ilişki anlayışı, önderliğin doğru fikirlere sadece “kitlelerden kitlelere” yöntemiyle sahip olabileceği anlayışı ve önderliğin fikirleri pratiğe uygulanırken genel çağrının özel rehberlikle birleştirilmesi gerektiği anlayışı; işte bu kavramları, kadrolarımız arasında bu meselelerle ilgili olarak görülen yanlış görüşleri düzeltmek için bugünkü düzeltme hareketi sırasında her yerde yaymak gerekir. Birçok yoldaşımız bir önderlik çekirdeği oluşturmak için faal unsurları bir araya getirmenin ve bu önderlik çekirdeğini kitlelerle sıkı sıkıya kaynaştırmanın önemini kavramıyorlar ya da bunda başarılı olamıyorlar ve bu yüzden önderlikleri bürokratik ve kitlelerden kopuk bir hale geliyor. Birçok yoldaş,

kitle mücadelelerinin tecrübesini toparlamanın önemini kavramıyor ya da bunda başarılı olamıyor. Bunun yerine kendilerini zeki sanarak, öznel fikirlerini ileri sürmekten hoşlanıyorlar ve bu yüzden bunların fikirleri boş ve pratikten uzak bir hale geliyor. Birçok yoldaş, bir görevle ilgili olarak genel bir çağrı yapmakla yetinip, onu derhal özel ve somut rehberlikle devam ettirmenin gereğini kavramıyor ya da bunda başarılı olamıyorlar ve bu yüzden yaptıkları çağrı ya dudaklarında ya kâğıt üzerinde ya da konferans salonunda kalıyor ve önderlikleri bürokratik bir hale geliyor. Bugünkü düzeltme hareketinde bu kusurları gidermeliyiz. İnceleme tarzımızda, çalışmaların denetiminde ve kadroların geçmişinin incelenmesinde, önderliği kitlelerle ve geneli özelle birleştirme yöntemlerini kullanmayı öğrenmeliyiz. Gelecekteki bütün çalışmalarımızda da bu yöntemleri kullanmalıyız. 6. Önderlik konusunda, doğru fikirler oluşturmak üzere kitlelerin fikirlerini almak, bunları derli toplu hale getirmek ve yeniden kitlelere gitmek, bu fikirlerde ısrar etmek ve onları derinliğine uygulamak, işte önderliğin temel yöntemi budur. Fikirleri derli toplu hale getirme ve onlarda ısrar etme sürecinde, genel çağrıyı özel rehberlikle birleştirme yöntemini kullanmak gereklidir ve bu, temel yöntemin ayrılmaz bir parçasıdır. Birkaç durumda yapılan özel rehberlikten genel fikirler (genel çağrılar) çıkarın ve birçok farklı birimde onları sınayın (bunu sadece siz yapmayın, başkalarına da aynı işi yapmasını söyleyin) sonra yeni tecrübeyi toparlayın (özetleyin) ve genel olarak kitlelere rehberlik için yeni talimatlar çıkarın. Yoldaşlarımız bunu, bugünkü düzeltme hareketinde ve başka her türlü çalışmada yapmalıdırlar. Bunu yapmada daha ustalaşmak, daha iyi önderlik sağlar. 7. Bir üst örgüt ve onun bölümleri, alt birimlere herhangi bir görev verirken, bu görev devrimci savaşa, üretime ya da eğitime; düzeltme hareketine, çalışmanın denetlenmesine ya da kadroların geçmişinin incelenmesine; propaganda çalışmasına, örgütsel çalışmaya ya da karşı-casusluğa ya da başka çalışmalara ilişkin de olsa, her şart altında çalışmanın sorumluluğunu alt kademe örgütünün yöneticisinin taşıması için, görevi onun kanalıyla vermesi gerekir. Bu yolla hem iş bölümü hem de birleşik merkezi önderlik gerçekleştirilebilir. Üst kademedeki bir bölüm, alt kademe örgütünün tamamından sorumlu olan kişinin (sekreter, başkan, yönetici ya da okul müdürü gibi) bilgisi ve sorumluluğu dışında alt kademede kendisiyle aynı işi yapan örgütle temasa geçmemelidir. (Örneğin, üst kademede örgütlenme, propaganda ya da karşı-casuslukla uğraşan bir bölüm, alt kademede kendisiyle aynı işi yapan bölümle doğrudan ilişki kurmamalıdır.) Hem bütün işlerden sorumlu kişi, hem de özel sorumluluğa sahip kişi, durumdan haberdar edilmeli ve her ikisine de sorumluluk verilmelidir. Bu merkezi yöntem, işbölümüyle birleşik önderliği birleştiren bu merkezi yöntem, belli

Kardelen Eği�m Programı 114


KADROLAR bir görevi yürütmek için bütün işten sorumlu kişinin aracılığıyla çok sayıda kadronun seferber edilmesini, hatta bazen örgütün bütün mensuplarının seferber edilmesini ve böylece bir bölümdeki kadro yetersizliğinin üstesinden gelinmesini ve çok sayıda insanın mevcut iş için faal kadro haline getirilmesini mümkün kılar. Bu da, önderliği kitlelerle birleştirmenin bir yoludur. Örneğin, kadroların geçmişinin incelenmesini ele alalım: Eğer bu iş, başka her şeyden soyutlanarak yapılırsa, sadece örgütlenme bölümünde bu işten sorumlu birkaç kişi tarafından yapılırsa elbette iyi yapılamaz. Ama eğer çalışma, görevlilerin çoğunu ya da öğrencilerin çoğunu, hatta hepsini çalışmaya katılmak üzere seferber eden belli bir örgütün ya da okulun idari yöneticisi aracılığıyla yapılırsa ve aynı zamanda üst kademedeki örgütlenme bölümünün yönetici üyeleri, önderliği kitlelerle birleştirme ilkesini uygulayarak doğru rehberlik ederlerse, o zaman kuşkusuz kadroların geçmişini inceleme görevi iyi bir şekilde başarılacaktır. 8. Belli bir yerde aynı anda birden fazla merkezi görev olamaz. Aynı anda ancak ikinci ya da üçüncü derecede önem taşıyan başka görevlerle tamamlanan tek bir merkezi görev olabilir. Bu yüzden, bu yerin baş sorumlusu, oradaki mücadelenin tarihini ve koşullarını göz önüne alarak, çeşitli görevleri uygun bir biçimde sıraya koymalıdır. Yukarıdan gelen talimatları, kendisi hiçbir plan yapmadan uygulamamalıdır: çünkü böyle yapmakla bir sürü “merkezi görev”in ortaya çıkmasına yol açar, karışıklık ve güvensizlik yaratır. Üst örgütler de önem ve acillik derecelerine göre sıralamadan ve hangisinin merkezi görev olduğunu belirtmeden aynı anda birçok görevi alt örgütlere vermemelidir, çünkü bu, alt örgütlerin çalışmalarında adımlarını şaşırmalarına ve beklenen sonuçların alınamamasına yol açar. Belli bir yerdeki tarihsel koşulların ve var olan durumun ışığında, durumu bir bütün olarak dikkate almak ve buna uygun plan yapmak, her dönem için çalışmaların ağırlık merkezini ve sırasını doğru bir şekilde saptamak, sonra da bunu kararlılıkla uygulamak ve kesin sonuçlara ulaşılmasını sağlamak önderlik sanatının bir parçasıdır. Bu, aynı zamanda önderlik yöntemi meselesidir, önderliği kitlelerle, geneli özelle birleştirme ilkelerini uygularken bu sorunu çözmeye dikkat etmek gerekir. 9. Burada, önderlik yöntemlerine ilişkin ayrıntılar üzerinde durulmuyor. Her yerdeki yoldaşların kendi başlarına iyice düşüneceklerini ve burada onaya konan ilkeler temelinde bütün yaratıcılıklarını seferber edeceklerini umuyoruz. Mücadele sertleştikçe, öznelci ve bürokratik önderlik yöntemlerini bütünüyle yok etmek için Komünistlerin önderliklerini geniş kitlelerin talepleriyle daha sıkı kaynaştırmalarına ve genel çağrıları özel rehberlikle daha sıkı birleştirmelerine daha çok ihtiyaç duyulacaktır. Partimizdeki bütün yönetici yoldaşlar, öznelci, bürokratik önderlik yöntemlerine karşı her zaman

bilimsel, Marksist önderlik yöntemlerini ortaya koymalı ve Marksist önderlik yöntemini kullanarak öznelci, bürokratik önderlik yöntemlerinin üstesinden gelmelidirler. Öznelciler ve bürokratlar, önderliği kitlelerle ve geneli özelle birleştirme ilkelerini anlamazlar: Parti çalışmasının gelişmesini büyük ölçüde engellerler. Öznelci ve bürokratik önderlik yöntemleriyle mücadele etmek için, bilimsel Marksist önderlik yöntemlerini genişlemesine ve derinlemesine yaygınlaştırmalıyız. Dipnotlar Önderlik yöntemlerine ilişkin bu karar, Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi için Mao Zedung yoldaş tarafından yazılmıştı. 1

Bkz. J. V. Stalin “Almanya Komünist Partisi’nin Geleceği ve Bolşevikleşme Meselesi”, Esaerlaer, İng. Bas. Moskova, 1954, cilt VII, s. 39. 2

Georgi Dmitrov, “’Faşizme Karşı İşçi Sınıfının Birliği İçin’, Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe”, Aydınlık Yayınları, Aralık 1975, s. 170. 3

Kardelen Eği�m Programı 115


KADROLAR

KADROLAR

Mao Zedung – Seçme Sözler

“Partimizin ve devletimizin renginin değişmemesini temin etmemiz için yalnız ve yalnız doğru bir hata ve doğru bir siyasete sahip olmakla kalmamalıyız, aynı zamanda proletarya devrimci davasının milyonlarca halefini eğitmeli ve yetiştirmeliyiz. Proletarya devrimci davasının haleflerini yetiştirmek sorunu esas itibariyle proleter devrimcilerin eski kuşağı tarafından girişilen MarksistLeninist devrimci davayı sürdürecek olanların mevcut olup olmamaları sorunudur, Partimizin ve devletimizin yönetiminin her zaman için proleter devrimcilerin ellerinde bulunup bulunamaması sorunudur, torunlarımızın Marksist-Leninizm tarafından çizilmiş olan doğru yolda ilerlemeye devam edip edememeleri sorunudur, yani Hruşçof revizyonizminin Çin’de ortaya çıkmasını zaferle önleyip önleyemememiz sorunudur. Kısacası, bu, Partimizin ve devletimizin geleceği için ölüm kalım sorunudur ve son derece önemlidir. Bu sorun proletaryanın devrimci davasını yüz, bin veya on bin yıllık bir dönem için ilgilendiren son derce önemli bir sorundur. Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkan değişikliklere göre emperyalist peygamberler “barışçı evrim” umutlarını Çin Partisinin üçüncü veya dördüncü kuşağına da bağlamaya başlamışlardır. Biz muhakkak emperyalistlerin bu peygamberliğini tamamen suya düşürmeliyiz. Biz muhakkak üst kademelerden alt kademelere kadar, geniş ölçüde ve daima devrimci davanın haleflerinin eğitilmesine ve yetiştirilmesine dikkat etmeliyiz. Proletarya devrimci davasının halefleri olmak için ne gibi koşullara sahip olunması gerekir? Onlar gerçek Marksist-Leninist olmalıdırlar ve Hruşçof gibi yüzlerine Marksizm-Leninizm maskesini takan revizyonist olmamalıdırlar. Onlar Çin ve dünya nüfusunun ezici çoğunluğuna

bütün kalpleriyle hizmet eden devrimciler olmalıdır ve ülkesinde bir avuç insanın, yani ülkesinin imtiyazlı burjuva tabakasının çıkarlarına, uluslararası alanda emperyalistlerle gericilerin çıkarlarına hizmet eden Hruşçof gibi hareket etmemelidirler. Onlar ezici çoğunlukla birleşerek beraber çalışabilen proleter siyasetçiler olmalıdırlar. Yalnız kendi görüşlerini paylaşanlarla değil, paylaşmayanlarla da ve hatta kendilerine karşı koymuş ve hataları pratikte ispatlanmış olanlarla da birleşmeyi becermelidirler. Fakat Hruşçof gibi mevki düşkün ve komploculara karşı özellikle çok uyanık olmak ve kabil kötülükçülerin çeşitli kademelerdeki Parti’nin ve devletin yönetimini gasp etmelerini engellemek gerekir. Onlar Partinin demokratik merkezciliğinin uygulanmasında örnek olmalıdırlar, “yığınlardan gelip yığınlara dönmek” prensibi üzerine kurulu olan yönetim metodunu benimsemeli ve yığınların fikirleri dinleyebilecek şekilde demokratik stili işleyerek geliştirmelidirler. Hruşçof’un yaptığı gibi Parti’nin demokratik merkezciliğini yıkmamalı, despot olmamalı, yoldaşlara ani saldırışlar yapmamalı, keyfince ve diktatörce hareket etmemelidirler. Onlar alçak gönüllü ve ihtiyatlı olmalıdırlar, kibirden ve acelecilikten kendilerini sakınmalıdırlar, kendi kendini eleştirme zihniyetine sahip olmalı ve çalışmalarındaki noksanlarla hataları düzeltmeye cesaret etmelidirler. Hiçbir suretle Hruşçof un yaptığı gibi hatalarını örtbas etmemelidirler, bütün yararlıkları kendilerinmiş gibi benimseyip bütün hataları başkalarının üzerine almamalıdırlar. Proletarya devrimci davasının halefleri yığın mücadeleleri sırasında ortaya çıkarlar ve büyük devrimci fırtınaların ortasında pişip büyürler. Uzun süreli yığın mücadelesi sırasında kadroların değerini denemek ve takdir

Kardelen Eği�m Programı 116


KADROLAR etmek, halefleri seçip yetiştirmek gerekir.” (14 Temmuz 1964) “Partimizin örgütlerini bütün ülkeye yaymalı, bilinçli olarak on binlerce kadro yetişmeli, yüzlerce en mükemmel yığın yöneticisine sahip olmalıdır. Bu kadrolar ve yöneticiler Marksizm-Leninizm’i sindirmelidirler, siyasi bakımdan uzak görüşlü, çalışmalarında yetenekli olmalı, fedakârlık anlayışını iyice benimsemeli, sorunları kendi kendine çözümleyebilmeli, zorluklar karşısında sarsılmamak ve ulus, kendi sınıfı ve Parti namına sadakatle çalışmalıdırlar. Parti onlara dayanarak üyeleriyle ve yığınlarla irtibatını sağlar ve onların yığınlar üzerindeki kesin yönetimine dayanarak düşmanı yenilgiye uğratmak maksadına varır. Bu kadrolar ve yöneticiler bencilliğin, kişisel kahramanlığın, gösterişin, tembellik veya pasifliğin, kibirli sekterciliğin dışında olmalıdırlar; onlar ulusu ve sınıfı için kendi yararından feragatle dolu kahramanlar olmalıdırlar. Parti üyelerinin, Partinin kadrolarının ve Partinin yöneticilerinin sahip olmaları gereken özellik ve stil işte bunlardır.” (7 Mayıs 1937) “Siyasi hat çizilince kadrolar tayin edici bir amirdir. Onun içindir ki plânlı bir şekilde büyük sayıda yeni kadrolar yetiştirmek, savaş görevimizdir.” (Ekim 1938) “Komünist Partisi kadro siyasetinde şu ölçütleri benimsemelidir. Partinin çizdiği hattın kesinlikle uygulanması, Partinin disiplinine riayet edilmesi, yığınlarla sıkı irtibat kurulması, tam bağımsızlık içinde çalışma yeteneği, faal bir şekilde çalışma ve kendi çıkarından feragat. Bu, “insanları meziyetlerine göre tayin etme” hattı demektir.” (Ekim 1938) “Kadroların kolektif üretici çalışmalara katılmaları sisteminde ısrarla durmak gerekir. Partimizin ve devletimizin kadroları adi (vasıfsız) emekçilerdir, halkın ebesine binen ağalar değillerdir. Kolektif üretim çalışmalarına katılarak, kadrolar emekçi halkla en geniş, devamlı ve sıkı bağları muhafaza edip devam ettirirler. Bu sosyalist sistemde esaslı önem taşıyan başlıca tedbirlerdir. Bu tedbir bürokrasiyi yenmeye ve revizyonizm ile dogmatizmin önüne geçmeye yardım eder.” (14 Temmuz 1964) “Kadrolar hakkında hüküm vermeyi becermek gerekir. Bir kadronun yalnız belli bir hayat dönemini veya tek bir olayını değil, aynı zamanda geçmişinin ve çalışmalarının bütününü göz önünde bulundurmalıyız. Bir kadro hakkında hüküm vermenin başlıca metodu işte budur.” (Ekim 1938) “Kadroları kullanmayı becermek gerekir. Bir yöneticinin görevi, eninde sonunda, başlıca olarak fikir bulmak ve kadroları iyi bir şekilde kullanmaktır. Bir plân hazırlamak, bir karar almak, emir ve talimat vermek gibi şeylerin hepsi “fikir bulmak” içindedir. Bütün bu fikirleri pratik alana aktarmak için kadroları birleştirmek ve onları harekete teşvik etmek gereklidir. Buna “kadroları kullanmak” denir.” (Ekim 1938)

“ Kadrolara ihtimam göstermeyi becermek gerekir. İhtimam göstermek için şu çareler vardır: Birincisi, onlara yön vermeliyiz. Yani sorumluluklarını cesaretle yüklenebilmeleri için onları çalışmalarında serbest bırakmalıyız; bununla beraber, tam vaktinde talimat vermeliyiz ki, Partinin siyasi hattı tarafından yönetilip yararına teşebbüs anlayışlarını tamamıyla kullanabilsinler. İkincisi, onlasın seviyelerini yükseltmeliyiz. Yani onlara öğrenmek imkânını sağlamalıyız, onları eğitmeliyiz, böylece onlar teori seviyelerini ve çalışma yeteneğim bir daha yükseltebilir. Üçüncüsü, onların çalışmalarını denetlemeliyiz, tecrübelerinin bilançosunu yapmalarına, basanlarını artırmalarına ve hatalarını düzeltmelerine yardım etmeliyiz. Uygulanışını denetlemeksizin havale etmek ve ancak ciddi hataların işlenmesinden sonra dikkati o yöne çevirmek, kadrolara ihtimam göstermek için bir çare değildir. Dördüncüsü, hataları işleyen kadrolara karşı genellikle inandırıcı bir şekilde davranarak, hatalarını düzeltmeleri için yardım etmeliyiz. Ancak ağır hatalar işleyip yönetilmeyi reddedenlere karşı mücadele metoduna başvurmalıyız. Bu durumda sabır zorunludur; insanları düşüncesizce “oportünist” olmakla suçlamak veya onlara karşı düşüncesizce “savaş açmak” metodunu kullanmak yanlıştır. Beşincisi, zorluklarla karşılaşan kadroların yardımına koşmalıyız. Hastalık, geçim, ev hayatı veya başka sebepler yüzünden sıkıntılara düştükleri zaman, imkânlar ölçüsünde onlara candan yardım etmeliyiz. Kadrolara ihtimam göstermenin metodu işte budur.” (Ekim 1938) “Gerçekten birleşmiş ve yığınlarla bağlanmış yönetim dayangaçları yığın mücadelesinden koparak değil, yığın mücadelesinde tedricen ortaya çıkmalıdır. Birçok durumlarda, ortasında ve sonunda yönetim dayangaçları olduğu gibi, yani tam değişmez bir halde kalmamalıdır ve zaten kalamaz; mücadele sırasında meydana gelen faal elemanlar, devamlı olarak terfi edilmeli, eski dayangaçlardan onlara nazaran liyakatsiz veya soysuzlaşmış unsurların yerine geçirilmelidir. (Haziran 1943) “Eğer Partimizde geniş yeni kadrolar ile kıdemli kadrolar arasında tam bir işbirliği mevcut olmazsa, davamız yan yolda kalıverecektir. Bunun içindir ki, bütün kıdemli kadrolar yeni kadroları en büyük bir hararetle karşılamalı ve onlara en sıcak yakınlığı göstermelidirler. Doğrusu, yeni kadroların da eksikleri vardır, onlar kısa bir süredir devrime katılıyorlar, tecrübeleri yeterli değildir, bazıları kendileriyle beraber eski toplumun kötü ideolojisinin izlerini, yani küçük burjuva bireyciliğinin kalıntılarını sürüklüyorlar. Ama bu eksikler eğitimle ve devrimde pekişme ile tedricen giderilebilir. Yeni kadroların meziyetleri, Stalin’in dediği gibi, yeniye karşı olan keskin hassaslığındadır ve bundan ötürü de büyük bir heyecan, büyük bir faaliyet gösterirler. Oysa bazı kıdemli kadrolarda eksik olan da budur. Demek ki, kıdemlilerle yeniler

Kardelen Eği�m Programı 117


KADROLAR tek vücut gibi birleşerek, ortak davayla uğraşmak için sektercilik eğilimlerinin önüne geçmek amacıyla karşılıklı olarak birbirlerine saygı duymalıdırlar, birbirlerinden öğrenmelidirler, birbirlerine meziyetlerini naklederek, kendi zayıf noktalarını gidermelidirler.” (l Şubat 1942) “Yalnız Parti üyesi olan kadrolara değil, komünist olmayan kadrolara da ihtimam göstermek gerekir. Partinin dışında birçok yetenekli kimse vardır. Komünist Partisi onları bilmezlikten gelmemelidir. Üstünlük taslama ve başkalarından uzak durma davranışından kurtulmak, komünist olmayan kadrolarla işbirliği yapmayı becermek, onlara içtenlikle yardım etmek, onlara karşı sıcak bir arkadaşlıkla davranmak ve faaliyetlerini Japonya’ya karşı mukavemetin ve ülkenin kuruluşunun büyük davasına doğru yöneltmek, her komünistin görevidir.” (Ekim 1938)

Kardelen Eği�m Programı 118


KADROLAR

KOMÜNİSTLER

Mao Zedung – Seçme Sözler

“Bir komünist açık yürekli, sadık ve faal olmalı, devrimin çıkarlarını hayatından daha değerli saymalı ve kendi çıkarlarını devrimin çıkarlarına tâbi tutmalıdır. Partinin kolektif hayatını kuvvetlendirecek ve aynı zamanda Partinin yığınlarla olan bağlarını sağlamlaştıracak şekilde her zaman ve her yerde doğru prensiplere sıkı sıkıya bağlı kalmalı ve her türlü yanlış düşünce ve harekete karşı yorulmadan mücadeleye girişmelidir. Kişilerden çok Parti ve yığınlarla, kendisinden çok başkalarıyla ilgilenmelidir. Bir kimse ancak böylelikle komünist ünvanına hak kazanır.” (7 Eylül 1937) “Her yoldaşa bir komünistin bütün sözlerinin, bütün hareketlerinin ilk ölçütünün en geniş halk yığınlarının en yüksek çıkarlarına uymak ve en geniş halk yığınlarının desteğini kazanmak olduğu gereğini anlatmak gerekir.”(Nisan 1945) “Bir komünist, hiç bir zaman ve hiç bir yerde kişisel çıkarlarını ön plâna geçirmemelidir, bunları ulusun ve halk yığınlarının çıkarlarına tabi tutmalıdır. Bunun içindir ki, bencillik, çalışmada pasiflik ve gevşeklik, yiyicilik ve soysuzlaşma, gösteriş v.b en büyük bir nefrete lâyıktır, buna karşılık, kendi yararından feragat, canla başla çalışmak, amme görevlerini fedakâr bir şekilde yerine getirmek, kendini hiç göstermeden çetin bir şekilde çaba harcamak, saygı yaratır.” (Ekim 1938) Komünist, gerçeği kesinlikle savunmaya her zaman hazır olmalıdır, çünkü her gerçek halkın çıkarlarına uygundur; komünist, her zaman için hatalarını düzeltmeye hazır olmalıdır, çünkü her hata halkın çıkarlarına aykırıdır. (24 Nisan 1945) “Bir komünist her şeyin nedenini kendi kendine sormalıdır, kafasını kullanarak enine boyuna düşünmeli, üzerine eğildiği her hangi bir sorunun gerçeğe uyup

uymadığını ve gerçek bir temele dayanıp dayanmadığını görmelidir, hiçbir surette başkalarını körü körüne izlememeli, hiçbir surette köle gibi itaate teşvik etmemelidir.” (l Şubat 1942) “Bütünün çıkarlarını hesaba katmaları için yoldaşlar teşvik edilmelidir. Partinin her üyesinin, her kesimdeki çalışmanın, her söz veya hareketin çıkış noktası bütün Partinin çıkarları olmalıdır. Bu prensibin bozulmasına hiçbir şekilde müsaade edilmemelidir.” (l Şubat 1942) “Komünistler, hem pratiklik ve hem de öngörü bakımından örnek olmalıdırlar. Çünkü kendilerine düşen görevleri yerine getirmelerini ancak pratiklik sağlayacak ve ilerleyişleri sırasında yön kaybetmelerini ancak öngörü önleyecektir.” (Ekim 1938) “Komünistler, en uzak görüşlü, en fedakâr, en metin ve aynı zamanda peşin yargılara sahip olmadan bir durumu en iyi bir şekilde kavrayabilecek ve yığınların çoğunluğuna dayanarak, onların desteklerini kazanabilecek nitelikte kişiler olmalıdırlar.” (3 Mayıs 1937) “Komünistler öğrenimde örnek olmalıdırlar, her gün halk yığınlarının öğretmeni, aynı zamanda halk yığınlarının öğrencisi olmalıdırlar.” (Ekim 1938) “Yığın hareketinde her komünist halk yığınlarının amiri değil, onların dostu olmalı, bürokratik bir politikacı değil, yorulmak bilmeden eğiten bir öğretmen olmalıdır.” (Ekim 1938) “Komünistler yığının çoğunluğundan hiçbir zaman kopmamalı, çoğunluğun haline aldırmadan sadece ileri bir azınlığın başında maceralı bir şekilde ilerlememelidirler; ileri unsurlarla geniş yığınlar arasında sıkı bağlar kurmaya dikkat etmelidirler. Çoğunluğu düşünmek demek iste bu demektin.” (Ekim 1938) “Biz komünistler tohumlar gibiyiz, halk da to-

Kardelen Eği�m Programı 119


KADROLAR prak gibidir. Nereye gidersek gidelim, oradaki halkla birleşmeliyiz, halkın arasında kök salmalı ve çiçeklenmeliyiz.” (17 Ekim 1945) “Biz komünistler her şeyde yığınlarla birleşebilmeliyiz. Partimizin üyeleri bütün ömürlerini dört duvar arasında fırtınalara göğüs germeden ve dünya ile yüz yüze gelmeden geçirseler, bu gibi Parti üyeleri Çin halkına her hangi bir şeyde yararlı olabilirler mi? Katiyen yararlı olamazlar, bizim Parti üyesi olarak bu gibi kimseler ihtiyacımız yoktur. Biz komünistler fırtınalara göğüs germeli, dünya ile yüz yüze gelmeliyiz; bu fırtına, yığın mücadelesinin büyük fırtınasıdır, bu dünya, yığın mücadelesinin büyük dünyasıdır.” (29 Kasım 1943) “Komünistlerin öncü ve örnek rolleri son derece önemlidir. Cesaretle savaşmaları, emirleri yerine getirmeleri, disipline riayetleri, siyasi çalışmaları başarmaları ve içerdeki dayanışmayla birliği kuvvetlendirmeleri ile komünistler, 8. Yol Ordusunun ve Yeni 4. Ordunun içinde örnek olmalıdırlar.” (Ekim 1938) “Bir komünist hiçbir suretle kendini yanılmaz saymamalı ve çalım satmamak, kendisine gelince her şeyin iyi, başkalarına gelince her şeyin kötü olduğunu sanmamalıdır; kendini küçük odasına kapatıp kendi kendini göklere çıkarmamalı ve bir despot gibi hareket etmemelidir.” (21 Kasım 1941) “Komünistler Partinin dışındaki kimselerin düşüncelerini dikkatle dinlemelidirler ve onlara düşüncelerini açıklamak imkânını vermelidirler. Onların söyledikleri doğru ise, bunları memnunlukla karşılamalıyız ve ileri sürdükleri kuvvetli noktalardan esinlenmeliyiz; eğer yanlış şeyler söylerlerse, söylemek istediklerini gene de açıklamalarına müsaade etmeliyiz ve sonra da onlara sabırla gerekli açıklamalar yapmalıyız.” (21 Kasım 1941) “Islah olmayanların dışında, işlerinde hata işleyenlere karşı komünistlerin takınacakları tutum, hatalarını düzeltmelerine ve değişmelerine yardım etmek üzere onları reddetmek şeklinde değil, inandırmak şeklinde olmalıdırlar.” (Ekim 1938) “Komünistler siyasi bakımdan geri kalmış kimseleri küçümsememeli ve hor görmemelidirler, tersine onlara karşı yakınlık göstermeli, onlarla birleşmeli, onları ikna etmeli ve onları ilerlemeye teşvik etmelidirler.” (Ekim 1938)

Kardelen Eği�m Programı 120


KADROLAR

ŞAFAK REVİZYONİSTLERİ, KADRO POLİTİKASINDA DA SAĞ BİR ÇİZGİ İZLİYOR

İbrahim Kaypakkaya – Seçme Yazılar

Şafak revizyonistleri, kadroların gerici bağlarıyla uzlaşıyor. İleri işçi, köylü ve aydın kadroları, bütün gerici bağlardan kopararak, onları aktif siyasi mücadelenin içine çekmek yerine, onların gerici bağlarını koruyor. Lenin yoldaş, “gelişme vadeden bir işçinin, on saat fabrikada çalışmasına müsaade etmemeliyiz, onları aktif siyasi mücadelenin içine çekmeliyiz, profesyonel devrimciler haline getirmeliyiz” diyordu. Oysa Şafak revizyonistleri, tamamen ters bir yol izliyorlar. İleri işçi ve köylüleri, üretimden çekmek, profesyonel devrimciler haline getirmek yerine, elindeki az sayıda profesyonel kadroyu da orada burada işe sokuyor, amatör devrimciler haline, artan zamanını devrimci mücadeleye ayıran kişiler haline getiriyor. Bazı özel amaçlarla, profesyonel kadroların çeşitli işlere sokulabileceğini reddetmiyoruz. Ama bu, bir komünist hareketin genel politikası haline getirilemez; getirildi mi, amatörlük ve istikrarsızlık bütün faaliyete damgasını basar. Genel politika, ilerleme vadeden herkesi, bunların mümkün olduğu kadar en çoğunu profesyonel siyasi faaliyete çekmektir. Şafak revizyonistlerinin başı olan kişi, işçi-köylü kitleleri yerine burjuva çevreleriyle sarmaş dolaş olmasını haklı çıkarmak için, şimdi de şu ihanet teorisini icat etti: “Özel ihtilalcı görevleri dolayısıyla kişi olarak kitle bağı olmayan çelikleşmiş işçi sınıfı devrimcileri de var” (“Tasfiyeciler” yazısı). Bu bay, hangi “özel ihtilâlcı görevlerin”, “kitle bağı” ile çelişeceğini düşünüyor? Hiçbir “ihtilâlcı görev” yoktur ki, “kitle bağı” ile çelişsin! Tersine, her ihtilâlci görev, geniş ve kuvvetli bir “kitle bağı”na ihtiyaç gösterir. Bellidir ki, burjuva bayımız kendini temize çıkarmak için bu teoriyi icat etmiştir. Ama bizzat kendisinin durumu, “kitle bağı” olmayan kişilerin “çelikleşmiş işçi sınıfı ihtilâlcileri” olamayacağının en kesin ve en açık

delilidir. Böyleleri, olsa olsa, “çelik” değil, su katılmış “ham demir” olurlar.

Kardelen Eği�m Programı 121


KADROLAR

PARTİ PROPAGANDASI PARTİ ÜYESİ VE PARTİ KADROLARININ MARKSİST-LENİNİST EĞİTİMİ

J. Stalin – Leninizmin Sorunları

Rapor dönemi içinde partinin ve onun yönetici organlarının temelleri üzerinde pekiştiği bir parti çalışması alanı, çok önemli ve sorumluluk dolu bir alan daha vardır: Yazılı ve sözlü parti propagandası ve parti ajitasyonu, Parti üyeleri ve kadrolarının Marksist-Leninist eğitimi, parti ve parti çalışanlarının politik ve teorik düzeyinin yükseltilmesi çalışması. Parti propagandasının, fonksiyonerlerimizin Marksist-Leninist eğitiminin ne kadar önemli olduğu üzerine ayrıntılı açıklamalar yapmak gereksizdir sanırım. Sadece parti aygıtı fonksiyonerlerini kastetmiyorum. Komsomol örgütlerinin, sendika, ticaret, kooperatif, ekonomi, Sovyet, eğitim, askeri vd. örgütlerinin fonksiyonerlerini de kastediyorum. Parti bileşiminin düzenlenmesi ve yönetici organların, alt örgütlerin çalışmasına daha yakınlaştırılması doyurucu bir şekilde sağlanabilir; kadroların terfi ettirilmesi, seçimi ve dağılımı doyurucu bir şekilde örgütlenebilir; ama herhangi bir nedenden dolayı parti propagandamız aksamaya başlarsa, kadrolarımızın Marksist-Leninist eğitimi dumura uğramaya başlarsa, bu kadroların politik ve teorik seviyesini yükseltme çalışmamız gevşerse ve kadrolarımız, bununla bağlantılı olarak, yürüyüşümüzün perspektifleriyle ilgilenmeyi bırakırlarsa, davamızın tek haklı dava olduğunu kavramayı bırakıp, yukarıdan gelen emirleri körü körüne ve mekanik biçimde uygulayan herhangi bir perspektife sahip olmayan dar kafalı pratikçilere dönüşürlerse, bu durumda bütün devlet ve parti çalışmamız dumura uğrayacaktır. Şu, bir aksiyom olarak kavranmalıdır politik seviye ne kadar yüksek, devlet ve Parti çalışmasının ilgili alanlarındaki fonksiyonerler ne kadar Marksist-Leninist bilince sahipse, çalışmanın seviyesi o kadar yüksek, çalışma o kadar verimli, sonuçları o kadar etkilidir; ve tersine: politik seviye ne kadar düşük, fonksiyonerler ne

kadar az Marksist-Leninist bilince sahipse, çalışmada başarısızlık ve yenilgi o kadar büyük ihtimal, yöneticilerin bayağılaşmaları, hırslı palavracılara dönüşmeleri, soysuzlaşmaları o kadar büyük ihtimaldir. Kesinlikle şu söylenebilir: Eğer bütün çalışma dallarında kadrolarımızı ideolojik olarak donatmayı, ulusal ve uluslararası durumlarda kendi kendilerini yönlendirebilecek ölçüde politik çelikleşmelerini sağlamayı başarabilirsek, eğer onları ülke yönetimiyle ilgili sorunlarda ciddi yanlışlara düşmeden karar verebilecek yetenekte tamamen olgun MarksistLeninistler haline getirmeyi başarabilirsek, görevlerimizin onda dokuzunu çözmüş olduğumuzu düşünmekte tamamen haklı olacağız. Bu görevi mutlaka yerine getirebiliriz, bu görevin yerine getirilmesi için gerekli olan her şeye sahibiz çünkü. Ülkemizde genç kadroların yetiştirilmesi ve biçimlenmesi, genel bilim ve tekniğin tek tek dallarına, uzmanlık alanlarına göre olmaktadır. Bu gerekli ve amaca uygun. Bir tıp uzmanı aynı zamanda fizik ya da botanik uzmanı olmak zorunda değil, ya da tersine. Fakat bilimin bir dalı vardır ki ona egemen olmak bütün bilim dallarında görevli Bolşevikler için zorunludur. Bu, toplum, toplumsal gelişim yasaları, proleter devriminin gelişim yasaları, sosyalist insanın gelişim yasaları, komünizmin zaferiyle ilgili Marksist-Leninist bilimdir. Zira kendisine Leninist diyen, ama kendisini uzmanlık alanı dışında örneğin matematik, botanik ya da kimya her şeye kapatan, uzmanlık alanı dışında hiçbir şey görmeyen birini gerçek Leninist olarak değerlendirmek mümkün değildir. Bir Leninist sadece kendi tercih ettiği bilimsel alanda kalmamalıdır, aynı zamanda, ülkesinin kaderiyle ilgilenen, toplumun gelişim yasalarından haberdar, bu yasalardan yararlanmasını bilen ve ülkesinin yönetimine aktif biçimde katılma çabasında

Kardelen Eği�m Programı 122


KADROLAR olan politik ve toplumsal aktif bir insan olmak zorundadır. Elbette bu, Bolşevik uzmanlar için ek bir çalışma demektir. Ne var ki bu yüz kat ürün veren bir çalışmadır. Parti propagandasının görevi, kadroların MarksistLeninist eğitiminin görevi, kadrolarımızın bütün çalışma alanlarında, toplumun gelişim yasalarıyla ilgili MarksistLeninist bilimi benimsemelerine yardımcı olmaktır. Propaganda ve kadroların Marksist-Leninist eğitiminin iyileştirilmesi sorunu, SBKP(B) Merkez Komitesi’nin çeşitli bölge parti örgütlerinde görevli propagandistlerle yaptığı bir dizi toplantıda tartışılmıştır. Bu toplantılarda “SBKP(B) Tarihi Kısa Ders”in Eylül 1938’de yayınlanmasına dikkat çekilmiştir. “SBKP(B) Tarihi Kısa Ders”in yayınlanmasının ülkemizde Marksist-Leninist propagandaya yeni bir atılım sağladığı saptanmıştır. SBKP(B) Merkez Komitesi çalışmalarının sonuçları, “SBKP(B) Tarihi Kısa Ders”in Yayınlanmasıyla İlgili Olarak Parti Propagandasının Şekillendirilmesi” adlı bilinen kararında açıklanmıştır. Bu karardan hareket eden ve 1937 yılında yapılan SBKP(B) Merkez Komitesi Mart Plenumu’nda alınan “Parti Çalışmasının Eksiklikleri Üzerine” adlı bilinen kararları dikkate alan SBKP(B) Merkez Komitesi, propaganda ve parti üyeleriyle kadrolarının Marksist-Leninist eğitiminin iyileştirilmesi alanlarında başlıca şu önlemleri almayı öngörmüştür: 1- Parti propagandası ve parti ajitasyonunun yönetimi tek merkezde toplanacak ve propaganda-ajitasyon şubeleriyle basın şubesi, SBKP(B) Merkez Komitesi bünyesinde bütünlüklü bir propaganda-ajitasyon yönetimi olarak birleştirilecektir, bu arada her cumhuriyet, bölge ve yöre örgütünde buna denk düşen propaganda ve ajitasyon kısımları örgütlenecektir; 2- Propagandada çevre sistemi tek yanlı biçimde tercih edilmesinin yanlış olduğu açıklanacak ve MarksizmLeninizm esaslarının parti üyeleri tarafından kişisel olarak incelenmesi yönetiminin daha uygun olduğu açıklanacak, o nedenle de partinin dikkati basında propaganda ve seminerler biçiminde yapılan bir propaganda sisteminin örgütlenmesinde yoğunlaştırılacaktır; 3- Her bölge merkezinde alt kadro eğitiminin geliştirilmesi için yıllık kurslar örgütlenecektir; 4- Ülkemizin çeşitli merkezlerinde orta seviyede kadrolar için iki yıllık Lenin Okulları örgütlenecektir; 5- Nitelikli teorik parti kadrolarının eğitimi için SBKP(B) Merkez Komitesi bünyesinde üç yıllık bir Marksizm-Leninizm Yüksek Okulu örgütlenecektir; 6- Ülkemizin çeşitli merkezlerinde propagandistler ve basın çalışanlarının yetkinleşmesi için yıllık kurslar oluşturulacaktır; 7- Marksizm-Leninizm Yüksek Okulu’nda, Yüksek Okullarda görev yapan Marksizm-Leninizm öğretmenleri için altı aylık yetkinleşme kursları oluşturulacaktır;

Hiç kuşku yok ki, şimdiden uygulanmaya başlanan, ama henüz yeterli ölçüde olmayan bu önlemlerin hayata geçirilmesi, iyi sonuçlar vermekte gecikmeyecektir.

Kardelen Eği�m Programı 123


KADROLAR

Kardelen Eği�m Programı 124


ÖRGÜTLENME

Kardelen Eği�m Programı 125


Kardelen Eği�m Programı 126


ÖRGÜTLENME

PARTİ

George Thomson – Marks’tan Mao Zedung’a Devrimci Diyalek�k

“Komünistler, yakın hedeflerin elde edilmesi için, o andaki çıkarların gerçekleşmesi için mücadele ederler: ama bugünkü hareketin içinde aynı zamanda bu hareketin geleceğini de temsil eder ve göz önüne alırlar.” Komünist Partisi Manifestosu

1. Paris Komünü’nden Çıkarılan Dersler Fransız burjuvazisi, savaşı işçi sınıfının desteğiyle sürdürmektense Prusyalı saldırganlara teslim olmayı yeğ tutunca, Parisli işçiler 18 Mart 1871’de başkaldırdılar ve iktidarı ele geçirdiler. Burjuva parlamentosunun yerine, hem yasama, hem de yürütme görevlerini üstlenen Komün’ü kurdular. Komün üyeleri genel oy usulüyle seçildiler. Gerek duyulduğunda, hemen görevden uzaklaştırılabileceklerdi. Düzenli ordu kaldırıldı, onun yerini silahlı halk aldı. Polis örgütü halkın dolaysız denetimi altına girdi. Yargıçlar ve öteki devlet görevlileri işçiler tarafından seçildi ve bunlara emekçilerin aldığı kadar ücret verildi. Proletarya tarihte ilk kez burjuvaziyi alaşağı ediyor ve kendi devletini kuruyordu. Gerçi komüncüler Marksist değillerdi, ama yeni devlet onların elinde, Marx ı Engels’in düşündükleri türden bir proletarya diktatörlüğü biçimini. Daha sonraları şöyle yazacaktı Engels: “Pekâlâ, beyler; bu diktatörlüğün nasıl bir şey olduğunu mu öğrenmek istiyorsunuz? Öyleyse, Paris Komünü’ne bakın. O, proletarya diktatörlüğüydü işte.” (ME, 1.485.) Ne yazık ki, Komün yalnızca birkaç hafta sürdü, işçi sınıfı partisi yoktu, sendika hareketi henüz çocukluk çağındaydı ve Komün önderleri yeterince tecrübeli olmadıkları için bazı ciddi yanılgılara düşmüşlerdi. Düşmana karşı çok yumuşak davranmışlar ve işçi-köylü ittifakım gerçekleştirememişlerdi. En önemlisi de, şehri kuşatan birliklere karşı silahlı mücadele verirlerken, sosyalizmin kuruluşuna girişecek yeterli zamanı bulamamışlardı

(LCW, 17. 141). Mayıs ayı sonunda Komün yenik düştü. Kadını, erkeği ve çocuğuyla binlerce Parisli işçi, daha 80 yıl önce özgürlük, eşitlik ve kardeşlik adına feodal krallığı devirmiş olan burjuvazinin silahlı askerleri tarafından öldürüldü. Ama gene de, tarihi olarak ele alındığında, Paris Komünü’nün bir yenilgi olduğu söylenemezdi. Marx’ın Komün’e ilişkin değerlendirmesine değinirken, Lenin şunları yazıyordu: “Marx, 1870 Eylülünde, ayaklanmaya umutsuzca bir çılgınlık demişti. Ama 1871 Nisan’ında, geniş halk hareketini gördüğünde, bu hareketi, tarihi devrim hareketinde ileri bir adımı belirleyen büyük olaylara katılmış bir insanın keskin dikkatiyle izledi.” (LCW, 12.109.) Paris Komünü yalnızca ilk proletarya diktatörlüğü değildi; aynı zamanda onun örgütsel birimi olan komün, Rusya’da ilkönce 1905’te, sonra da 1917’de boy veren İşçi Delegeleri Sovyetleri’nin de ilk örneğiydi: “En demokratik cumhuriyetlerde bile korunmuş olan ister istemez korunmak zorunda olan ve aslında işçiler ve genel olarak emekçi halk için demokrasinin pratikte uygulamasının önündeki en büyük engeli meydana getiren eski yani burjuva- bürokratik ve adli mekanizmanın kesin parçalanışını ve tümüyle yok edilişini, ancak Sovyet devlet örgütü gerçekten başarabilir.” (LCW, 28.466.) 1871 deneyinden çıkarılması gereken dersler, Lenin’in kurduğu ve önderlik ettiği devrimci partinin çalışmaları içinde gene Lenin tarafından toparlandı ve somutlaştırıldı. Bu derslerin en önemlilerinden biri de, böyle bir partinin, başka bir deyişle devrimci teoriyle silahlanmış, kendi içinde demokrasi ve disiplinin bütünleştirilmesiyle birleşmiş ve kitlelerle sıkı bağlar kurmuş bir partinin gerekliliğiydi.

Kardelen Eği�m Programı 127


ÖRGÜTLENME

YENİ TÜR BİR PARTİ

George Thomson – Marks’tan Mao Zedung’a Devrimci Diyalek�k

Bir proletarya partisinin örgütlenmesinin temelini oluşturan teorik ilkeler, 1905 devrimi hazırlıklarıyla başlayan ve Ekim Devrimi’yle sona eren dönem süresince Lenin tarafından yaratıldı ve ortaya kondu. Bu dönemde çok Uzun bir süre Parti, kısa legalite aralıkları dışında, gizlilik koşullarında çalıştı ve sürekli olarak çarlık polisinin baskılarına uğradı. Bu koşullar altında, Parti önderliğinin, sağlam bir profesyonel devrimciler çekirdeğinden oluşması zorunluydu: “Şunu ileri sürüyorum: 1) sürekliliği sağlayan sağlam bir önderler örgütü olmadan, hiçbir devrimci hareket varlığını sürdüremez; 2) hareketin temelini oluşturan ve ona katılan halk yığınları mücadeleye kendiliklerinden ne kadar geniş ölçüde sürüklenirlerse, böyle bir örgütün gerekliliği de ölçüde artar ve örgütün o ölçüde sağlam olması gerekir...3) örgüt, esas olarak, devrimci çalışmaya profesyonel olarak katılmiş kişilerden meydana gelmelidir; 4) müstebit bir devletin bulunduğu bir ülkede, böyle bir örgütün üyelerini, siyasi polisle mücadele sanatında pişmiş profesyonel devrimcilerle ne kadar sınırlı tutarsak, örgütün açığa çıkarılması da o ölçüde güç olur ve 5) işçi sınıfından ve toplumdaki öteki sınıflardan harekete katılabilecek ve hareket içinde etkin bir biçimde çalışabilecek insanların sayısı o ölçüde fazla olur.” (LCW, 5.464.) Son derece merkezi bir önderliğin zorunluluğu, şu deneyle ortaya çıktı: “Legal çalışma ile illegal çalışmanın hızla birbirinin yerini alması, genelkurmayı -önderleri- gizlemeyi ve en büyük gizlilik içinde tutmayı zorunlu kıldığı için, zaman zaman çok tehlikeli sonuçlar doğurdu. Bunların en kötüsü, kışkırtıcı ajan Malinovski’nin 1912’de Bolşevik Merkez Komitesi’ne girmesi oldu. Malinovski, en iyi ve en sadık yoldaşlarımızdan birçoğunu ele verdi, onların ağır hapis cezalarına çarptırılmalarına ve birçoğunun va-

kitsiz ölümüne yol açtı.” (LCW, 31.45.) Parti üyelerinin etkili bir uyum içerisinde çalışabilmeleri için, enine boyuna ve özgürce tartışmalardan sonra varılmış kolektif kararlar temelinde hareket etmeleri gerekiyordu. Bu eylemde birlik ilkesi ile eleştiri özgürlüğünün bütünleşmesi, demokratik merkeziyetçiliğin temelidir. Parti, 1917’de legale çıktığında, yetişmiş devrimcilerden oluşan bir çekirdek içeriyordu. Ama tam o sıralarda, Parti’ye, Parti disiplininin gerekliliğini kavramayan pek çok yeni üye girdi. Bunlar arasında, Parti’ye 1917 Temmuz’unda katılan Troçki de bulunuyordu. Lenin’in ilkeleri, şiddetli bir muhalefete karşın kolektif bir önderlik kurmayı başaran Stalin tarafından savunuldu (SCW, 6. 238, 7. 20, 31,. 161, 10. 328, 11. 75, 137, 12. 322). Ama Stalin, uzun yıllar çaba göstermesine karşın, -bürokrasinin gelişmesini denetim altına alamadı ve zamanla yönetsel yöntemlere gittikçe daha fazla bel bağlamaya başladı. Bunun sonucunda, Parti ile halk kitleleri arasındaki bağlar zayıfladı. Bu arada, Lenin’in ilkeleri Mao Zedung tarafından Çin’e uygulanmaktaydı. Orada da Parti vahşice baskılara uğramıştı (MSW, 2. 376). Ama Çin uçsuz bucaksız bir ülkeydi; bu durum bir köylü savaşı için çok geniş bir harekât alanı sağlıyordu. Komünistler, kurtarılmış bölgeler kurmayı başardılar ve bunlardan bazılarını 1949’a gelene kadar uzun yıllar yönettiler. Böylelikle, köklü bir pratik deney kazandılar. Bu pratik deneyi, Bolşevik Partisi tarihinin sıkı bir incelemesiyle bütünleştirerek, demokratik merkeziyetçiliğin teori ve pratiğini daha da yüksek bir düzeye vardırdılar. Lenin’in Mao Zedung tarafından geliştirilmiş olan “yeni tür bir parti” teorisi, üç başlık altında toplanabilir: öncü parti; demokratik merkeziyetçilik; kitle çizgisi.

Kardelen Eği�m Programı 128


ÖRGÜTLENME

ÖNCÜ PARTİ

George Thomson – Marks’tan Mao Zedung’a Devrimci Diyalek�k

Proletarya, tarihteki rolünün bilincine vardıkça, başta küçük burjuvazi olmak üzere öteki sömürülen sınıfların öncüsü olarak örgütlenir, öteki sömürülen sınıflara önderlik eder, onların desteğini kazanır ve onların harekete katılırken beraberlerinde getirdikleri yalpalama ve sapmalara karşı mücadele eder. Proletaryanın böyle bir uğraşı gerçekleştirebilmesi, bağımsız bir proletarya partisinin önderliğinde örgütlenmiş olmasına bağlıdır: “İktidar mücadelesinde, proletaryanın örgütten başka bir silahı yoktur. Burjuva dünyasındaki anarşik rekabet kuralı yüzünden dağınıklaşmış, sermaye için zorla çalıştırılarak ezilmiş ve sürekli olarak yoksulluğun, ilkelliğin ve yozlaşmanın ‘derinliklerine’ itilmiş olan proletarya, ancak Marksizmin ilkelerine uygun ideolojik birliği, milyonlarca emekçiyi bir işçi sınıfı ordusu içinde sımsıkı kaynaştıran örgütün maddi birliğiyle pekiştirildiği zaman, yenilmez bir güç haline gelebilir ve ister istemez gelecektir de.” (LCW, 7.415.) “Bir Sosyal-Demokrat, proletaryanın, kaçınılmaz olarak, en demokratik ve cumhuriyetçi burjuvazi ve küçük burjuvaziye karşı bile sosyalizm uğrunda bir sınıf mücadelesi vermek zorunda kalacağını bir an olsun unutmamalıdır. Bu, su götürmez bir gerçektir. Dolayısıyla, ayrı, bağımsız ve kesinlikle sınıfsal bir Sosyal-Demokrasi Partisi mutlak bir zorunlulukta.” (LCW, 9. 85,) “Parti, sınıfın siyasi bakımdan bilinçli, ileri kesimidir. Sınıfın ölçüsüdür. Bu öncünün gücü, bu sınıfın üyelerinin sayısından yüz kat, hatta yüz kattan da büyüktür. “(LCW, 19.406.) “Komünistlerin düştükleri en büyük ve en tehlikeli hatalardan biri de (büyük bir devrimin başlangıcını başarıyla tamamlamış ölen devrimcilerin genellikle yaptıkları gibi), bir devrimin yalnızca devrimciler tarafından gerçek-

leştirilebileceğini sanmaktır. Oysa tam tersine, devrimin başarıya ulaşabilmesi için, tüm ciddi devrimci çalışma, devrimciler gerçekten yiğit ve ileri sınıfa ancak öncülük edebilirler şeklindeki düşünceyi kavramamızı ve eyleme dönüştürmemizi gerektirir. Bir öncü, öncülük görevini, ancak önderlik ettiği halktan kopmayı önleyebildiği ve tüm kitleyi gerçekten ilerletebildiği zaman yerine getirebilir.” (LCW, 33. 227.) Parti, öncülük görevini yerine getirebilmek için, proletarya ile küçük burjuvazinin çeşitli kesimleri arasındaki ve proletarya içindeki farklı kesimler arasındaki ilişkileri doğru bir biçimde ele almayı öğrenmelidir: “Eğer proletarya proleter ile yarı-proleter (geçimini kısmen işgücünü satarak sağlayan) arasında, yarı proleter ile küçük köylü (ve küçük esnaf, zanaatkâr ve genel olarak küçük patron) arasında, küçük köylü ile orta köylü arasında vb. yer alan çok çeşitli tiplerle kuşatılmış olmasaydı; proletaryanın kendisi şu ya da bu ölçüde gelişmiş tabakalara bölünmüş olmasaydı; proletarya bölgesel kökenlere, mesleklere, bazen de dine vb. göre bölünmüş olmasaydı; kapitalizm, kapitalizm olmazdı. Bütün bunlardan şu zorunluluk, şu mutlak zorunluluk doğar; Proletaryanın öncüsü, proletaryanın sınıf bilincine varmış kesimi. Komünist Partisi, yön değiştirmelere ve çeşitli proleter gruplarıyla, işçilerin ve küçük patronların çeşitli partileriyle uzlaşmaya ve onlara ödünler vermeye başvurmalıdır. Bütün sorun, bu taktiği, proletaryanın sınıf bilincinin genel düzeyini, devrimci ruhunu ve savaşma ve kazanma yeteneğini alçaltacak değil, yükseltecek bir biçimde uygulamasını bilmektir.” (LCW, 31.74.) Çin Komünist Partisi de küçük burjuvaziyle ittifak kurarken hemen hemen aynı sorunlarla karşılaştı: “Parti dışındaki küçük burjuva kitleler arasında,

Kardelen Eği�m Programı 129


ÖRGÜTLENME Çin’in burjuva-demokratik devriminin temel gücünü oluşturan köylülerin yanı sıra şehir küçük burjuvazisi de bugünkü aşamada devrimin itici güçlerinden biridir. Çünkü şehir küçük-burjuvazisinin büyük çoğunluğu her türlü baskıya uğramakta, durmadan ve hızla yoksulluğa, iflasa ve işsizliğe sürüklenmekte ve çok acil olarak iktisadi ve siyasi demokrasi talep etmektedir. Ama geçiş durumunda bir sınıf olduğu için küçük burjuvazinin iki yönlü bir niteliği vardır. İyi ve devrimci yönü, bu sınıfın büyük çoğunluğunun, proletaryanın siyasi ve örgütsel etkisine ve hatta ideolojik etkisine açık olmasıdır. Bugün bu sınıfın büyük çoğunluğu bir demokratik devrim talep etmektedir, bu devrim uğrunda birleşip savaşabilir ve gelecekte proletaryayla birlikte sosyalizm yolunu tutabilir. Kötü ve geri yönü ise, kendisini proletaryadan farklı kılan çeşitli eksiklikler taşıması ve aynı zamanda proletaryanın önderliğinden yoksun kaldığında sık sık yön değiştirmesi, liberal burjuvazinin etkisi alana girmesi ve onun tutsağı olmasıdır. Demek ki, bugünkü aşamada, proletarya ve onun öncüsü Çin Komünist Partisi, Parti dışındaki küçük burjuva kitleleriyle sağlam ve geniş bir ittifaka dayanmalı ve bir yandan onlara karşı yumuşak davranıp, düşmana karşı mücadeleyi kösteklemedikleri ve paylaştığımız toplum hayatını parçalamadıkları sürece onların liberal düşünce ve hayat tarzlarını hoş görürken, öte yandan da onlarla olan ittifakımızı sağlamlaştırmak üzere onlara gerekli eğitimi vermelidir.”

Kardelen Eği�m Programı 130


ÖRGÜTLENME

DEMOKRATİK MERKEZİYETÇİLİK

George Thomson – Marks’tan Mao Zedung’a Devrimci Diyalek�k

Parti disiplini, merkezi önderlik alanda demokrasiye dayanır. Böylece, tartışma ve eleştiri özgürlüğü eylemde birlik ile birleştirilir. Alt organlar üst organları seçerler ve onların denetimi altında çalışırlar. Çoğunluğun aldığı kararlar bağlayıcıdır. Bu ilkeler, sınıf bilincine varmış her işçinin sendika mücadelesi tecrübesine uygun düşer: “Disiplinin önemine ilişkin teorik görüşlerimizi ve bu kavramın işçi sınıfı partisi içinde nasıl anlaşılması gerektiğini daha önce birçok kez açıkladık. Disiplini, eylem birliği, tartışma ve eleştiri özgürlüğü olarak tanımladık. İleri sınıfın demokrat artisine ancak böyle bir disiplin yaraşır. İşçi sınıfının gücü, örgütünden gelir. Kitleler örgütlenmedikçe, proletarya bir hiçtir. Ama kitleler örgütlendi mi, proletarya “her şey”dir. Örgütlenme demek, tartışma ve eylem birliği demektir... Dolayısıyla proletarya, tartışma ve eleştiri özgürlüğü olmadan eylem birliğini kabul etmez.” “Bir grev konusunda merkez tarafından karar alınmadan önce, gerek grevden yana, gerekse greve karşı ajitasyon yapılabileceğini, ama grevden yana bir karar alındıktan sonra (ayrıca bunu düşmandan gizleme karan da), greve karşı ajitasyon yürütmenin grev kırıcılık olacağını anlamak gerçekten çok mu güç? Bunu her işçi anlar” Partinin illegal çalıştığı koşullarda, tartışma ve eleştiri özgürlüğünün sınırlan ister istemez daralır; ama önderliğe karşı güven duyulmadan da disiplin diye bir şey olamaz. 1920’de kurulan Üçüncü (Komünist) Enternasyonal’e alınma koşulları şunları kapsıyordu: “Komünist Enternasyonal’e bağlı partiler, demokratik merkeziyetçilik ilkesi temelinde örgütlenmiş olmalıdır. Bu keskin iç savaş döneminde, Komünist Partileri, ancak en merkezi bir biçimde örgütlenmiş olurlarsa, neredeyse askeri disipline yakın demirden bir disipline sahip olurlar-

sa, geniş yetkilerle donatılmış ve üyelerin ortak güvenini kazanmış güçlü, otoriter parti merkezlerine sahip olurlarsa, görevlerini yerine getirebilirler.” Lenin, Bolşevik Partisi’ni bu temel üzerinde inşa etmek için verilen uzun mücadele boyunca, Menşevik aydınlar arasında ağır basan disiplin tanımaz tutumla mücadele etmek zorunda kaldı. Partiyi “dev bir fabrika” gibi gördüğünü söyleyerek yakınan bu aydınlardan birine, Lenin şu karşılığı vermişti: “Onun bu iğrenç sözü, proletarya örgütünün ne pratiğinden, ne de teorisinden haberi olan burjuva aydınının anlayışını bir anda ele veriyor. Çünkü bazılarının bir hayalet gibi gördükleri fabrika, proletaryayı birleştirip disipline sokmuş, ona örgütlenmeyi öğretmiş ve onu emekçi ve sömürülen halkın bütün öteki kesimlerinin başına geçirmiş olan kapitalist işbirliğinin en yüksek biçimini temsil etmektedir. Ve kapitalizmin eğittiği proletaryanın ideolojisi olan Marksizm, bir sömürü aracı olarak fabrika (aç kalma korkusuna dayalı disiplin) ile bir örgütlenme aracı olarak fabrikayı (teknik bakımdan ileri bir üretim tarzının koşulları tarafından birleştirilmiş kolektif emeğe dayalı disiplin) birbirinden ayırt etme konusunda, kararsız aydınları eğitmiştir ve eğitmektedir. İşte burjuva aydınına bu kadar güç gelen disiplin ve örgütlenme, salt bu fabrika ‘eğitimi’ yüzünden proletarya tarafından kolaylıkla benimsenmektedir.” “İşte, ‘fabrika’ okulundan geçmiş olan proleterin, anarşist bireyciliğe ders verebileceği ve vermesi gereken nokta budur. Sınıf bilincine varmış işçi, bu tür aydından utanarak savaştığı çocukluk çağını çoktan geride bırakmıştır. Sınıf bilincine varmış işçi, Sosyal-Demokrat aydınlar arasında bulduğu zengin bilgi dağarcığını ve daha geniş siyasi bakış açısını ayırt etmeyi bilir. Ama sınıf bilincine

Kardelen Eği�m Programı 131


ÖRGÜTLENME varmış işçi, gerçek bir partinin inşası içerisinde, proletarya ordusu neferinin anlayışı ile anarşist evrelerden geçen burjuva aydınının anlayışını birbirinden ayırt etmeyi öğrenmelidir; parti üyesinin görevlerinin yalnızca sıradan üyeler tarafından değil, aynı zamanda tepedekiler tarafından da yerine getirilmesi konusunda diretmesini öğrenmelidir.” (LCW, 7.394.) Çin Komünist Partisi’nin inşa edildiği koşullar hem farklıydı, hem de bazı bakımlardan daha kolaydı; çünkü yol daha önce Bolşevikler tarafından aydınlatılmıştı. Ama gene de ilkeler aynıydı: “Eğer Parti’yi güçlü kılacaksak, bütün üyelerin inisiyatifini harekete geçirmek üzere demokratik merkeziyetçilik uygulamalıyız. Gericilik ve iç savaş döneminde merkeziyetçilik ağır basıyordu. Yeni dönemde, merkeziyetçilik ile demokrasi sıkı sıkıya birleştirilmelidir. Demokrasi uygulayalım ve böylece bütün Parti içinde inisiyatifi artıralım. Bütün üyelerin inisiyatifini artıralım ve böylece çok sayıda yeni kadro yetiştirelim, sekterliğin kalıntılarına son verelim ve bütün Parti’yi çelik sağlamlığıyla birleştirelim.” -“Bütün bu nedenlerden ötürü, üyelerin, demokratik hayatın anlamını, demokrasi ile merkeziyetçilik arasındaki ilişkinin anlamını ve demokratik merkeziyetçiliğin nasıl uygulanacağını kavramaları için, Parti içinde demokrasi konusunda eğitim yapılmalıdır. Hem Parti içinde demokrasiyi gerçekten yapabilmemiz, hem de disiplini yok eden aşırı demokrasi ve bırakınız yapsınlar eğilimini önleyebilmemiz ancak böyle mümkün olabilir.” Çin Komünist Partisi yalnızca köylüler arasından değil, şehir küçük burjuvazisi ve özellikle aydınlar arasından da çok sayıda nefer kazandı. Ama bunlar, ancak Lenin’in saptadığı ilkeler doğrultusunda bir ideolojik yeniden biçimlendirme sürecinden geçtikten sonra sağlam Parti üyeleri haline geldiler. Ama kendi gerçek sınıf tutumlarını gönüllü olarak terk edip proletarya partisine katılmış olan küçük burjuva kökenliler için durum tamamen farklıdır. Parti, onlara karşı, Parti dışındaki küçük burjuva yığınlarına karşı takındığı tutumdan ilke bakımından farklı bir tutum takınmalıdır. Bu gibi kimseler, her şeyden önce proletaryaya yakın olduklarından ve proletaryanın partisine gönüllü olarak katıldıklarından, Parti içindeki Marksist-Leninist eğitim aracılığıyla ve devrimci kitle mücadeleleri içinde çelikleşerek, ideolojileri bakımından yavaş yavaş proleterleşebilirler ve proletarya güçlerine büyük hizmetlerde bulunabilirler... Ama önemle belirtmek gerekir ki, henüz proleterleşmemiş olan küçük burjuvanın devrimci niteliği, proleterin devrimci niteliğinden temelde farklıdır ve bu farklılık sık sık bir karşıtlığa varabilir... Eğer proletaryanın ileri unsurları, Marksist-Leninist ideoloji ile küçük burjuvaziden gelen parti üyelerinin gerçek ideolojisi arasına sağlam ve kesin bir çizgi çekmezlerse, onları eğitmezler ve onlarla ciddi,

ama uygun ve sabırlı bir biçimde mücadele etmezlerse, onların küçük burjuva ideolojilerinin üstesinden gelinmez. Ve dahası, bu üyeler kaçınılmaz olarak proletaryanın öncüsünü kendi düşünceleri doğrultusunda yeniden biçimlendirmeye ve Parti yönetimini gasp etmeye çalışırlar ve böylece Parti’nin ve halkın davasına zarar verirler.” “Çin’in demokratik devrim hareketinde ilk uyananlar, aydınlar oldu.’’Ama aydınlar işçilerle ve köylülerle kaynaşamazlarsa, hiçbir şey başaramazlar. Son çözümlemede, devrimci aydınlan devrimci olmayan aydınlardan ya da karşı-devrimci aydınlardan ayırt eden şey, işçilerle ve köylülerle kaynaşmak isteyip istememeleri ve bunu gerçekten yapıp yapmamalarıdır.” Son olarak, demokratik merkeziyetçilik, yalnızca proletarya partisinin değil, aynı zamanda Rusya’da Sovyetlere, Çin’de de halk meclislerine dayanan yeni proletarya devletinin de örgütlenme ilkesidir: “Eğer proletarya ve yoksul köylüler iktidarı kendi ellerine alırlarsa, son derece özgür bir biçimde komünlerde örgütlenirlerse ve bütün komünlerin eylemini, sermayeye darbe indirmede, kapitalistlerin direnişini ezmede ve özel mülkiyete ait demiryollarını, fabrikaları, toprakları vb. bütün ulusa, bütün topluma devretmede birleştirirlerse, bu, merkeziyetçilik olmaz mı? En tutarlı demokratik merkeziyetçilik, hem de proletarya merkeziyetçiliği olmaz mı?” “Yeni demokratik devletin örgütlenme ilkesi, halk meclislerinin ana siyasetleri saptadığı ve çeşitli düzeylerdeki yönetim organlarını seçtiği demokratik merkeziyetçilik olmalıdır. Bu ilke hem demokratik hem de merkeziyetçidir, başka bir deyişle, demokrasi temelinde merkeziyetçi, merkezi rehberlik altında demokratiktir. Bu, bütün yetkilerin çeşitli düzeylerdeki halk meclislerinde toplanması yoluyla demokrasiye tam anlamını verebilen ve aynı zamanda kentli düzeylerindeki halk meclislerinin kendilerine verdiği bütün işlerin merkezi yönetimini sağlayan ve halkın demokratik hayatı içinde gerekli her şeyi koruyan her düzeydeki yönetim organları arcılığıyla merkezi yönetimi güvence altına alabilen biricik sistemdir.”

Kardelen Eği�m Programı 132


ÖRGÜTLENME

KİTLELERDEN KİTLELERE

George Thomson – Marks’tan Mao Zedung’a Devrimci Diyalek�k

Parti çalışmasının temel ilkelerinden biri de, Çin’de geliştirildiği üzere, “kitle çizgisi” denilen şeydir. Başka bir deyişle, parti ile kitleler arasında mümkün olan en sıkı karşılıklı ilişkinin sistemli bir biçimde geliştirilmesidir. Çin Komünist Partisi’nin, Ekim Devrimi’nden çıkardığı derslerden biridir bu: “Sınıf mücadelesi ne kadar şiddetlenirse, proletaryanın en kararlı ve en eksiksiz bir biçimde geniş halk yığınlarına dayanması ve karşı-devrimci güçleri alt etmek üzere geniş halk yığınlarının devrimci teşvikini tam anlamıyla harekete geçirmesi de o ölçüde zorunludur. Ekim Devrimi sırasında Sovyetler Birliği’ndeki harekete geçirici ve canlandırıcı kitle mücadelelerinin tecrübesi ve bunun ardından gelen iç savaş, bu gerçeği tamamen doğrulamıştır. Partimizin bu kadar sık sözünü ettiği ‘kitle çizgisi’, o dönemin Sovyet tecrübesinden çıkarılmıştır.” Partinin, kitlelere önderlik edebilmesi için, kitlelerin çıkarlarına hizmet etmesi gerekir. Önderlik edebilmek için, hizmet etmelidir. Dolayısıyla, kitlelerle sağlam bağları olmalıdır partinin. Kitlelerin mücadelesine yol göstermesi ve kendi hatalarını düzeltmesi ancak böyle mümkün olabilir: “İleri müfreze, örgüt, kitlelere hizmet edebilmek ve onların çıkarlarını dile getirebilmek için, bu çıkarları doğru olarak kavradıktan sonra kitlelerin hiç ayrım yapmaksızın bütün en iyi unsurlarını kendine çekerek, kitlelerle olan bağın korunup korunmadığını ve bunun canlı bir bağ olup olmadığını her adımda inceden inceye ve nesnel bir gözle araştırarak, bütün çalışmalarını kitleler arasında yürütmelidir. İleri müfreze böylelikle, ama ancak böylelikle kitleleri eğitip aydınlatabilir, onların çıkarlarını dile getirebilir, onlara örgütlenmeyi öğretebilir ve onların bütün etkinliklerini bilinçli sınıf siyaseti yoluna yöneltebilir”.

“Bir siyasi partinin kendi hatalarına karşı benimsediği tutum, o partinin ne kadar içten olduğunu ve kendi sınıfına ve emekçi halka karşı olan yükümlülüklerini pratikte ne ölçüde yerine getirdiğini anlamanın en önemli ve en sağlam yollarından biridir. Bir hatayı içtenlikle kabul etmek, o hataya yol açmış olan koşulları çözümlemek ve onu düzeltmenin yolunu tartışarak bulmak: Ciddi bir partinin simgesi budur, görevlerini yerine getirmesinin, kendi sınıfını ve sonra da kitleleri eğitip yetiştirmesinin yolu budur.” Bu “kitle çizgisi” ilkesi, Çin Komünist Partisi’nin bütün çalışmalarının hareket noktası olarak kabul edilir: “Kitleler için yapılan bütün çalışmalarda, ne kadar iyi niyetli olursa olsun herhangi bir bireyin isteğinden değil, kitlelerin gereksinimlerinden yola çıkılmalıdır. Sık sık şöyle bir durumla karşılaşılır: Kitleler nesnel olarak belli bir değişikliğe gereksinme duymaktadırlar. Ama henüz öznel olarak bu gereksinmenin bilincine varmamışlardır. Henüz bu değişikliği yapmak için istekli ya da kararlı değildirler. Böyle durumlarda, sabırla beklemeliyiz. Kitlelerin çoğunluğu çalışmalarımız aracılığıyla o gereksinmenin bilincine varıncaya ve değişiklik için istekli ve kararlı bir duruma gelinceye kadar, o değişikliği yapmamamız gerekir. Yoksa kendimizi kitlelerden koparırız.” “Halka canla başla hizmet etmek; kitlelerden bir an bile kopmamak; her durumda bireyin ya da küçük bir grubun çıkarlarından değil, halkın çıkarlarından hareket etmek; halka karşı sorumluluğumuzun Parti’nin yönetici organlarına karşı sorumluluğumuzla aynı şey olduğunu anlamak: işte hareket noktamız budur. Komünistler gerçeği savunmaktan hiçbir zaman çekinmemelidirler. Çünkü gerçek, halkın çıkarlarına uygundur. Komünistler hatalarını düzeltmeye her zaman hazır olmalıdırlar. Çünkü hata-

Kardelen Eği�m Programı 133


ÖRGÜTLENME lar, halkın çıkarlarına aykırıdır. 24 yıllık deney bize şunu öğretiyor: Doğru bir görev, doğru bir siyaset ve doğru bir çalışma tarzı, belli bir anda ve belli bir yerde, her zaman kitlelerin taleplerine uygun düşer ve kitlelerle bağlarımızı pekiştirir. Yanlış bir görev, yanlış bir siyaset ve yanlış bir çalışma tarzı ise, belli bir anda ve belli bir yerde, her zaman kitlelerin taleplerine ters düşer ve bizi kitlelerden koparır.” “Biz komünistler tohumlara benzeriz, halk da toprağa benzer. Gittiğimiz her yerde halkla birleşmeli, halkın bağrında kök salmalı ve çiçek açmalıyız. Yoldaşlarımız her gittikleri yerde kitlelerle iyi ilişkiler kurmalı, onlarla ilgilenmeli ve güçlüklerini yenmede onlara yardımcı olmalıdırlar. Kitlelerle birleşmeliyiz; kitlelerle ne kadar birleşirsek o kadar iyi olur. Kitleleri var gücümüzle seferber etmeli, halkın güçlerini genişletmeli ve Partimizin önderliğinde saldırganı bozguna uğratmalı, yeni bir Çin inşa etmeliyiz.” “Ciddi hatalar işlemiş olan kadroları ve Parti üyelerini ve işçi ve köylü kitleleri arasındaki kötü unsurları eleştirmeli ve onlarla mücadele etmeliyiz. Bu eleştiri ve mücadele içinde kitleleri doğru yöntem ve biçimleri benimsemeye ve kaba eylemlerden kaçınmaya ikna etmeliyiz. Bu, sorunun bir yanıdır. Bu kadroların, Parti üyelerinin ve kötü unsurların, kitlelere karşı misillemede bulunmayacakları yolunda söz vermeleri sağlanmalıdır; bu da, sorunun ikinci yanıdır. Kitlelerin onları özgürce eleştirme hakkının yanı sıra, gerektiğinde onları görevden alma, görevden alınmalarını önerme, Parti’den atılmalarını önerme ve hatta en kötü unsurları yargılamak ve cezalandırılmak üzere halk mahkemelerine teslim etme haklarına da sahip oldukları açıklanmalıdır.” Parti ile kitleler arasındaki ilişki, tıpkı Parti yönetimi ile sıradan üyeler arasındaki ilişki gibi, birbirlerini karşılıklı olarak etkiledikleri bir karşıtların birliğidir. Mao Zedung yoldaşın dediği gibi: “Doğru siyasi çizgi ‘kitlelerden kitlelere’ olmalıdır. Bu çizginin gerçekten kitlelerden gelmesini ve özellikle de gerçekten yeniden kitlelere gitmesini sağlamak için, yalnızca Parti ile Parti dışındaki kitleler arasında (sınıf ile halk arasında) değil, en önemlisi Parti’nin yönetici organları ile Parti içindeki kitleler arasında (kadrolar ile sıradan üyeler arasında) sıkı bağlar olmalıdır; başka bir deyişle, doğru bir örgütlenme çizgisi olmalıdır.” Ayrıca, Parti ile halk arasındaki bu döngüsel karşılıklı ilişki, Marksist bilgi teorisinde teori ile pratik arasındaki diyalektik ilişkiye uygun düşer: “Partimizin bütün pratik çalışmalarında doğru önderlik, ‘kitlelerden kitlelere ilkesine uygun olmak zorundadır. Bunun anlamı şudur: Kitlelerin düşüncelerini (dağınık ve sistemleşmemiş düşünceleri) almak ve onları yoğunlaştırmak (onları inceleyerek yoğun ve sistemli düşüncelere dönüştürmek), ondan sonra yeniden kitlelere

gitmek ve kitleler bunları kendi düşünceleri olarak benimseyinceye, bunlara sımsıkı sarılıncaya ve bunları eyleme dönüştürünceye kadar, bu düşünceleri yaymak ve açıklamak, bu düşüncelerin doğruluğunu kitlelerin eylemi içinde sınamak. Sonra kitlelerin düşüncelerini alıp bir kere daha yoğunlaştırmak yeniden kitlelere gitmek ve böylece bu düşüncelerin sebatla uygulanmasını sağlamak. Ve düşüncelerin her seferinde daha doğru, daha canlı ve daha zengin bir hale geldiği sonsuz bir helezon içinde bunu bir daha; bir daha tekrarlamak, işte Marksist bilgi teorisi budur.” “Canlı algılamadan soyut düşünceye ve bundan da pratiğe: Gerçeği öğrenmenin, nesnel gerçekliği öğrenmenin diyalektik yolu budur.” Demek ki, sosyalizmin inşası sırasında toplumun gelişmesi, proletaryanın ve onun partisinin önderliğindeki halk yığınları tarafından yürütülen bilinçli bir süreç haline gelmektedir: “Toplumun gelişmesinin bugünkü aşamasında, dünyayı doğru olarak bilme ve değiştirme sorumluluğu, tarih tarafından proletaryanın ve onun partisinin omuzlarına yüklenmiştir. Bilimsel bilgiye uygun olarak belirlenen bu süreç, yani dünyayı değiştirme pratiği, daha şimdiden dünyada ve Çin’de tarihi bir ana, insanlık tarihinde eşi görülmemiş büyük bir ana, yani dünyadan karanlığın bütünüyle yok edileceği ve dünyanın eşine rastlanmamış aydınlık bir dünyaya dönüştürüleceği ana ulaşmış bulunmaktadır. Proletaryanın ve devrimci halkın dünyayı değiştirme mücadelesi şu görevlerin ‘yerine getirilmesini kapsamaktadır. Nesnel dünyanın yanı sıra, kendi öznel dünyalarını da değiştirmeleri; öğrenme yeteneklerini değiştirmeleri ve öznel dünya ile nesnel dünya arasındaki ilişkileri değiştirmeleri... Değiştirilmesi gereken nesnel dünya, aynı zamanda, değişmeye karşı olan bütün unsurları da içerir; bunların, değiştirilebilmeleri için, gönüllü ve bilinçli değişme aşamasına girmeden önce bir zorlama aşamasından geçirilmeleri gerekir. Bütün insanlık, kendisini ve dünyayı gönüllü ve bilinçli olarak değiştirdiği zaman, dünya komünizmi aşamasına ulaşılmış olacaktır.” Sosyalist toplumun gelişmesini belirleyen dört temel çelişme şunlardır: Parti yönetimi ile sıradan üyeler arasındaki çelişme, parti ile proletarya arasındaki çelişme, proletarya ile halkın öteki kesimleri arasındaki çelişme, halk ile gericiler arasındaki çelişme. Bunların her biri, kendinden daha geniş çelişmelerin içinde onun ana yönü olarak vardır. İlk üçü, uzlaşmaz çelişmeler değildir; ama doğru bir biçimde ele alınmazlarsa, uzlaşmaz çelişmeler haline gelebilirler. Dördüncü çelişme ise uzlaşmaz niteliktedir; ama doğru bir biçimde ele alınırsa, önünde sonunda uzlaşabilir bir çelişme haline gelmesi mümkündür. Ayrıca, komünizme geçiş tamamlandığı zaman, demokrasi, diktatörlük ve partisinin kendisi de içinde olmak üzere bütün devlet iktidarı biçimleri ortadan kalkacaktır: “Sınıflar ortadan kalktığı zaman, bütün sınıf müca-

Kardelen Eği�m Programı 134


ÖRGÜTLENME delesi araçları partiler ve devlet aygıtı işlevlerini yitirecek, gerekli olmaktan çıkacak, böylece yavaş yavaş yok olacak ve tarihi görevlerini sona erdireceklerdir; işte o zaman insan toplumu daha yüksek bir aşamaya geçecektir... “Komünistler dünyanın her yerinde burjuvaziden daha akıllıdır; şeylerin varoluşunu ve gelişmesini çekip çeviren yasaları kavrarlar, diyalektiği kavrarlar ve daha ileriyi de görebilirler. Burjuvazi bu gerçeği hoş karşılamaz, çünkü devrilmek istemez. Ama işçi sınıfı, emekçi halk ve Komünist Partisi için devrilmek diye bir şey söz konusu değildir; onlar için söz konusu olan, sınıfların, devlet iktidarının ve siyasi partilerin son derece doğal bir biçimde ölüp gidecekleri ve insanlığın Büyük Uyum dünyasına gireceği koşulları yaratmak üzere olanca güçleriyle çalışmaktır.”

Kardelen Eği�m Programı 135


ÖRGÜTLENME

PARTİ

J. Stalin – Leninizmin Sorunları

Devrim öncesi dönemde, az çok barışçıl gelişme döneminde, II. Enternasyonal partilerinin işçi hareketinde egemen güç olduğu ve parlamenter mücadele biçimlerinin temel biçimler olarak görüldüğü bu koşullarda parti, sonraları açık devrimci savaş koşulları altında kazandığı ciddi ve tayin edici öneme sahip değildi ve olamazdı da. Çeşitli saldırılara karşı II. Enternasyonal’i savunmak için Kautsky, II. Enternasyonal partilerinin savaş aracı değil, bir barış aracı olduklarını, tam da bu yüzden savaş sırasında, proletaryanın devrimci eylemleri döneminde, herhangi ciddi bir şeye girişecek durumda olmadıklarını söyledi. Bu tamamıyla doğrudur. Ama bu ne demektir? Bu demektir ki, II. Enternasyonal partileri, proletaryanın devrimci mücadelesi için işe yaramazdır; işçileri iktidara götüren, proletaryanın militan partileri değil, parlamento seçimleri ve parlamenter mücadele için düzenlenmiş bir seçim aygıtıdır. Aslında, II. Enternasyonal oportünistlerinin egemenlik döneminde proletaryanın asıl siyasi örgütünün parti değil de parlamento fraksiyonu olduğu olgusu da bununla açıklanır. Parti’nin bu dönemde gerçekte parlamento fraksiyonunun bir eklentisi ve ona hizmet etmekle yükümlü bir öğe olduğu iyi bilinir. Kanıtlamaya gerek yoktur ki, böylesi koşullar altında ve böyle bir partinin yönetimi altında proletaryayı devrime hazırlamak söz konusu bile olamazdı. Ama yeni dönemin gelip çatmasıyla durum temelden değişti. Yeni dönem, sınıfların açıktan çatışması dönemidir; proletaryanın devrimci eylemleri dönemi, proletarya devrimi dönemi, güçlerin emperyalizmi devirmeye, iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesine doğrudan hazırlanması dönemidir. Bu dönem, proletaryanın önüne yeni görevler koyar: tüm parti çalışmasını yeni, devrimci bir tarzda yeniden örgütlemek, işçileri iktidar uğruna dev-

rimci mücadele ruhuyla eğitmek, yedekleri yetiştirmek ve yakınlaştırmak, komşu ülkelerin proleterleriyle ittifakı kurmak, sömürgelerdeki ve bağımlı ülkelerdeki kurtuluş hareketiyle sağlam bağlar kurmak vs. vb. Bu yeni görevlerin, parlamentarizmin barışçıl koşullarında eğitilmiş olan eski sosyal-demokrat partilerin güçleriyle çözülebileceğini sanmak, kendini onmaz bir çaresizliğe, kaçınılmaz bir yenilgiye mahkûm etmek demektir. Üstesinden gelinecek böylesi görevlerin olduğu yerde eski partileri başta tutmaya devam etmek, tamamen silahsız durumda kalmak demektir. Kanıtlamaya gerek yoktur ki, proletarya böyle bir duruma razı olamazdı. Yeni bir partinin, militan bir partinin, devrimci bir partinin, proletaryaya iktidar uğruna mücadelede önderlik edecek kadar cesur, devrimci durumun çapraşık koşulları içinde yolunu şaşırmayacak kadar deneyimli, hedefe giden yolda tehlikeli engellerden sakınacak kadar esnek bir partinin zorunluluğu buradan gelir. Böyle bir parti olmaksızın, emperyalizmi devirmek, proletarya diktatörlüğünü kurmak düşünülemez bile. Bu yeni parti, Leninizmin partisidir. Bu yeni partinin özellikleri nelerdir? 1-İşçi sınıfının öncü müfrezesi olarak Parti: Parti her şeyden önce işçi sınıfının öncü müfrezesi olmak zorundadır. Parti’nin, işçi sınıfının en iyi unsurlarını, bu unsurların deneyimini, devrimci ruhunu, proletarya davası uğruna sonsuz fedakârlığını emmesi gerekir. Ama gerçekten bir öncü müfreze olması için, partinin devrimci teori ile, hareketin yasalarının bilgisiyle, devrimin yasalarının bilgisiyle silahlanmış olması gerekir. Yoksa parti, proletaryanın mücadelesini yönetemez, proletaryaya önderlik edemez. Eğer parti, işçi sınıfının kitlesinin duygularını ve

Kardelen Eği�m Programı 136


ÖRGÜTLENME düşündüklerini kaydetmekle yetinirse, kendiliğinden hareketin kuyruğunda sürüklenirse, kendiliğinden hareketin ataletinin ve politikaya karşı ilgisizliğin üstesinden gelemezse; eğer parti, proletaryanın geçici çıkarlarının üstüne çıkamazsa, kitleleri proletaryanın sınıf çıkarlarını anlama bilinç düzeyine yükseltemezse, gerçek bir parti olamaz. Parti, işçi sınıfından ilerde olmak zorundadır; parti, işçi sınıfından daha uzakları görebilmelidir; parti, kendiliğinden hareketin kuyruğunda sürüklenmemeli, proletaryaya önderlik etmelidir. “Kuyrukçuluk” siyasetini vaaz eden II. Enternasyonal partileri, proletaryayı burjuvazinin elinde bir alet olmaya mahkûm eden burjuva politikasının bir aracıdırlar. Ancak proletaryanın öncü müfrezesi olan ve kitleleri proletaryanın sınıf çıkarlarını anlama bilinç düzeyine yükseltebilen bir parti, ancak böyle bir parti, işçi sınıfını trade-union’culuk yolundan vazgeçmeye ve bu sınıfı bağımsız bir siyasi güç haline getirmeye muktedirdir. Parti, işçi sınıfının siyasi önderidir. Yukarıda, işçi sınıfının mücadelesinin güçlüklerinden, bu mücadelenin çapraşık koşullarından, strateji ve taktikten, yedeklerden ve manevralardan, saldırıdan ve geri çekilmekten söz ettim. Bu koşullar, savaş koşullarından daha az çapraşık değildir, belki daha da çapraşıktır. Bu koşullar içinde doğru yolu kim bulabilir, milyonlarca proletere doğru yönü kim gösterebilir? Savaş halinde olan hiçbir ordu, yenilmek istemiyorsa, deneyimli bir kurmay heyetinden vazgeçemez. Proletaryanın da, eğer amansız düşmanlarının pençesinde kahrolmak istemiyorsa, böyle bir kurmay heyetinden hiç mi hiç vazgeçemeyeceği açık değil midir? Ama bu kurmay heyet nerededir? Bu kurmay heyeti ancak proletaryanın devrimci partisi olabilir. Devrimci partisi olmayan bir işçi sınıfı, kurmay heyeti olmayan bir ordudur. Parti, proletaryanın savaş kurmay heyetidir. Ama parti sadece öncü müfreze olamaz. Aynı zamanda sınıfın bir müfrezesi, sınıfın bir parçası, varlığının bütün kökleri ile ona sımsıkı bağlı bir parçası olmak zorundadır. Öncü müfreze ile işçi sınıfının arta kalanı arasındaki fark, parti üyeleri ile partisizler arasındaki fark, sınıflar yok olmadıkça, proletarya, başka sınıflardan gelen unsurlarla kendi saflarını tamamlamadıkça, işçi sınıfı bütünü ile öncünün düzeyine yükselmedikçe, ortadan kalkamaz. Ama bu fark, işçi sınıfından kopmaya kadar varırsa, parti kendi içine çekilir ve partisiz kitlelerle bağları çözülürse, parti parti olmaktan çıkar. Parti, partisiz kitlelerle bağlı değilse, kendisiyle partisiz kitleler arasında bağlantı yoksa, bu kitleler partinin önderliğini kabul etmiyorlarsa; eğer partinin kitleler arasında manevi ve siyasi itibarı yoksa, parti sınıfa önderlik edemez. Kısa bir süre önce, partimize 200 000 işçiyi yeni üye kaydettik. Bu üye kaydının dikkate değer yanı, bu işçilerin partiye özellikle kendiliklerinden gelmemeleri, ama yeni üyelerin kabulüne fiilen katılan ve onların onayı olmaksızın bir tek yeni üyenin alınmadığı

bütün partisizler kitlesi tarafından gönderilmeleridir. Bu olgu, partisiz işçilerin büyük kitlesinin Partimizi kendi öz partisi, kendine yakın ve yakın tanıdığı olarak gördüğünü, Parti’nin gelişmesinin ve güçlenmesinin kendilerini son derece ilgilendirdiğini ve kaderlerini Partimizin önderliğine seve seve bağladığını gösteriyor. Kanıtlamaya gerek yoktur ki; partiyi partisizler kitlesine bağlayan bu çözülmez manevi bağlar olmaksızın, parti, sınıfının tayin edici gücü haline gelemezdi. Parti, işçi sınıfının ayrılmaz bir parçasıdır. “Biz”, diyor Lenin, “sınıfın partisiyiz ve bu yüzden, hemen hemen tüm sınıf (savaş sırasında, içsavaş döneminde, kesinlikle tüm sınıf) partimizin yönetimi altında hareket etmelidir, partimizin çevresinde saflarını mümkün olduğu kadar sıklaştırmalıdır; ama kapitalizmin egemenliği altında tüm sınıfın ya da hemen hemen tüm sınıfın, öncü müfrezesinin, yani kendi sosyal-demokrat partisinin bilinçlilik ve eylem düzeyine çıkabileceğini düşünmek Manilovizm ve ‘kuyrukçuluk’ olur. Kapitalizm altında (daha ilkel olan, ve gelişmemiş katmanların bilincine daha kolay ulaşabildikleri) sendika örgütünün bile, işçi sınıfının tümünü ya da hemen hemen tümünü kucaklayamayacağından, aklı başında hiçbir sosyal-demokrat kuşku duymamıştır. Öncü müfreze ile, ona doğru çekilen kitleler arasındaki farkı unutmak, öncünün gittikçe daha geniş kitleleri bu ileri düzeye yükseltme görevini unutmak, yalnızca kendini aldatmak, gözlerini görevlerimizin muazzam büyüklüğüne kapamak ve bu görevlerin kapsamını daraltmak olur.” (Bkz. Lenin, Bütün Eserler, C. 6, s. 261-262. Rusça.) 2-İşçi sınıfının örgütlü müfrezesi olarak Parti: Parti, işçi sınıfının yalnızca öncü müfrezesi değildir. Eğer sınıfın mücadelesini gerçekten yönetmek istiyorsa, aynı zamanda sınıfın örgütlü müfrezesi de olmak zorundadır. Kapitalizm şartlarında partinin görevleri son derece büyük ve çeşitlidir. Parti, iç ve dış gelişmenin son derece çetin şartları altında proletaryanın mücadelesini yönetmek zorundadır; durum saldırıyı gerektiriyorsa, proletaryayı saldırıya geçirmeli, durum geri çekilmeyi gerektiriyorsa, proletaryanın, güçlü hasmının darbelerinden sakınmasını sağlamalıdır; örgütsüz partisiz işçi kitlesinin milyonlarına disiplin ruhunu ve planlı mücadeleyi, örgütlülük ve metanet ruhunu taşımalıdır. Ama parti, ancak kendisi de disiplinin ve örgütlülüğün cisimleşmesi ise; ancak kendisi proletaryanın örgütlü müfrezesi ise bu görevleri layıkıyla yerine getirebilir. Bu koşullar olmaksızın, partinin proletaryanın milyonlarca kitlesine gerçek önderliği sözkonusu olamaz. Parti, işçi sınıfının örgütlü müfrezesidir. Örgütlü bir bütün olarak Parti düşüncesi, Partimizin Tüzüğü’nün birinci maddesine konan Lenin’in ünlü formülasyonu ile saptanmıştır; bu formülasyona göre parti, örgütlerinin toplamıdır ve parti üyesi ise parti örgütlerinden birinin üyesi olan kimsedir. Bu formülasyona daha

Kardelen Eği�m Programı 137


ÖRGÜTLENME 1903’te karşı çıkan Menşevikler, bunun yerine kendi kendini parti üyesi ilan etme “sistemini”, parti üyesi “sıfatını”, partiyi şu ya da bu şekilde destekleyen, ama parti örgütüne mensup olmayan ve mensup olmak da istemeyen her “profesör” ve “öğrenci”ye, her “sempatizan” ve “grevci”ye dek genişleten bir “sistem” koymayı önerdiler. Kanıtlamaya gerek yoktur ki, eğer bu orijinal sistem Partimizde yer etseydi, Parti’nin kaçınılmaz olarak profesör ve öğrencilerle aşırı derecede dolmasına ve parti ile sınıf arasındaki sınırı silerek partinin örgütsüz kitleleri öncü müfrezenin düzeyine yükseltme görevini ortadan kaldırarak, Parti’yi “sempatizanlar” denizinde koybolmuş, şekilsiz, dezorganize bir “kuruluş” haline gelmesine götürürdü. Söylemeye gerek yok ki, böyle oportünist bir “sistem” ile Partimiz, devrimimizde işçi sınıfının örgütleyici çekirdeği rolünü yerine getiremezdi. “Martov yoldaşın görüşü açısından”, der Lenin, “Parti’nin sınırları tamamiyle belirsiz kalmaktadır, çünkü ‘her grevci’ ‘kendini Parti üyesi ilan edebilir’. Bu belirsizliğin yararı nedir? Bir ‘ünvan’ın en geniş biçimde yayılması. Zararı ise, sınıf ile Parti’yi birbirine karıştıran örgüt dağıtıcı düşüncenin taşınmasıdır.” (Aynı yerde, s. 268.) Ama Parti, sadece parti örgütlerinin toplamı değildir. Parti aynı zamanda bu örgütlerin birleşmiş sistemi, üst ve alt yönetim organlarıyla, azınlığın çoğunluğa uymasıyla, bütün Parti üyeleri için bağlayıcı olan pratik kararlarıyla, bu örgütlerin resmen birleştirilmiş bütünlüğüdür. Bu koşullar olmaksızın Parti, işçi sınıfının mücadelesinin planlı ve örgütlü yönetimini gerçekleştirmeye yetenekli birleştirilmiş ve örgütlü bir bütün olamaz. “Eskiden”, der Lenin, “Partimiz şeklen örgütlenmiş bir bütün değildi, sadece ayrı ayrı grupların bir toplamı idi; ve bundan dolayı da bu gruplar arasında ideolojik etkileme ilişkilerinden başka bir ilişki bulunamazdı. Şimdi ise örgütlü bir Parti haline geldik; ve bu da bir gücün yaratılması, fikirlerin otoritesinin gücün otoritesine dönüştürülmesi, alt Parti kademelerinin üst Parti kademelerine bağımlı olması demektir.” ( Aynı yerde, s. 384-385.) Azınlığın çoğunluğa uyması ilkesi, Parti çalışmasının bir merkez tarafından yönetilmesi ilkesi, istikrarsız unsurların hücumlarına, “bürokratizm”, “formalizm” vb. suçlamalarına sık sık hedef olur. Kanıtlamaya gerek yoktur ki, bu ilkeler uygulanmaksızın, Parti’nin bir bütün olarak sistemli çalışması ve işçi sınıfının mücadelesinin yönetilmesi olanaksız olurdu. Örgüt sorununda Leninizm, bu ilkelerin sıkı sıkıya uygulanmasıdır. Bu ilkelere karşı mücadeleyi Lenin, alayla karşılanmaya ve reddedilmeye layık “Rus nihilizmi” ve “aristokratik anarşizm” diye niteler. “Bir Adım İleri” adlı kitabında Lenin, bu istikrarsız unsurlar hakkında şöyle der: “Bu aristokratik anarşizm, özellikle Rus nihilistine özgüdür. Parti örgütü ona korkunç bir ‘fabrika’ gibi görünür; parçanın bütüne, azınlığın çoğunluğa boyun eğmesi bir ‘kölelik’tir , merkezin yöne-

timi altında işbölümü onda, insanların ‘çarka ve dişliye’ dönüşmesine karşı traji-komik bir çığlık atmaya neden olur, Parti’nin örgüt tüzüğünden söz edilmesi, yüzünü aşağılayıcı bir şekilde buruşturmasına ve küçümseyici bir tavırla, işlerin tüzük olmadan da pekâlâ yürüyebileceğini belirtmesine neden olur.” “Bu ünlü bürokratizme karşı çığlıkların, merkezi organların personel bileşiminden duyulan hoşnutsuzluğu örtmeye yarayan bir örtü, bir incir yaprağı olduğu açıktır sanıyorum. Sen bir bürokratsın, çünkü parti kongresi seni benim isteğimle değil, benim isteğime rağmen seçti; sen bir formalistsin, çünkü parti kongresinin formal kararlarına dayanıyorsun, benim rızama değil; kaba-mekanik bir tarzda hareket ediyorsun, çünkü parti kongresinin ‘mekanik’ çoğunluğuna dayanıyorsun ve benim koopte edilme isteğimi dikkate almıyorsun; sen bir otokratsın, çünkü iktidarı eski ahbap çevresine teslim etmek istemiyorsun”1 (Aynı yerde, s. 412-413 ve 380). 3-Proletaryanın sınıf örgütünün en yüksek biçimi olarak Parti: Parti, işçi sınıfının örgütlü müfrezesidir. Ama parti, işçi sınıfının biricik örgütü değildir. Proletarya, onlar olmaksızın sermayeye karşı başarılı bir mücadele yürütemeyeceği, bir dizi diğer örgütlere de sahiptir: sendikalar, kooperatifler, fabrika örgütleri, parlamento grupları, partisiz kadın birlikleri, basın, kültür ve eğitim örgütleri, gençlik dernekleri, (açık devrimci eylemler sırasında) devrimci mücadele örgütleri, (eğer proletarya iktidarda ise) devlet örgütü biçimi olarak Temsilciler Sovyeti vb. Bunların büyük çoğunluğu, partisiz örgütlerdir ve içlerinden ancak birkaçı Parti’ye doğrudan doğruya dayanır ya da Parti’nin kollarını oluşturur. Bu örgütlerin hepsi, belirli şartlarda işçi sınıfına kesinlikle gereklidirler, çünkü bunlar olmadan mücadelenin çeşitli alanlarında proletaryanın sınıf mevzilerini güçlendirmek, burjuva toplum düzeninin yerine sosyalist toplum düzenini geçirmekle yükümlü güç olarak proletaryayı çelikleştirmek imkânsızdır. Ama sayısı bu kadar kabarık olan bu örgütlerin yönetim birliği nasıl gerçekleştirilecektir? Bu örgüt çokluğunun, yönetimde dağınıklığa yol açmayacağının garantisi nerdedir? Denebilir ki, bu örgütlerin her biri, kendi özel alanında faaliyet göstermektedir ve dolayısıyla bunlar birbirlerine engel olamaz. Bu elbette doğrudur. Ama bir tek sınıfa, proleterler sınıfına hizmet ettiklerine göre, bütün bu örgütlerin faaliyetlerini bir tek doğrultuda yürütmeleri gerektiği de doğrudur. O zaman şu soru ortaya çıkıyor: Bütün örgütlerin çalışmalarında izlemeleri gereken bu çizgiyi, bu genel doğrultuyu kim belirler? Gereken deneyime sahip bulunduğu için, yalnız bu genel çizgiyi hazırlamaya yetenekli olmakla kalmayan, aynı zamanda yeterli otoriteye de sahip bulunduğu için, bütün bu örgütleri, yönetim birliğini sağlamak ve aykırı hareketleri gidermek üzere bu çizgiyi uygulamaya sevk etmeye yetenekli olan o merkezi örgüt nerdedir?

Kardelen Eği�m Programı 138


ÖRGÜTLENME Bu örgüt, proletaryanın partisidir. Parti, bunun için gerekli bütün ön şartlara sahiptir; çünkü birincisi, Parti, proletaryanın partisiz örgütlerine doğrudan doğruya bağlı olan ve çok defa bu örgütleri yöneten işçi sınıfının en yetkin unsurlarının toplandığı alandır; ikincisi, işçi sınıfının en yetkin unsurlarının toplanma alanı olarak Parti, işçi sınıfının örgütlerinin bütün biçimlerini yönetmeye yetenekli önderlerin yetiştirilmesi için en iyi okuldur; üçüncüsü, işçi sınıfı önderlerinin yetiştirilmesi için en iyi okul olarak Parti, deneyimi ve otoritesi sayesinde proletaryanın mücadelesinin önderliğini merkezileştirmeye ve böylelikle işçi sınıfının çeşitli partisiz örgütlerini, Parti’yi sınıfa bağlayan yardımcı organlar ve volan kayışları haline getirmeye yetenekli biricik örgüttür. Parti, proletaryanın sınıf örgütünün en yüksek biçimidir. Tabii ki bu, partisiz örgütlerin, sendikaların, kooperatiflerin vb. partinin yönetimine şeklen ast olarak bağlı olmaları demek değildir. Sadece, bu örgütlere mensup olan ve tartışma götürmez şekilde etkili olan Parti üyeleri; bu partisiz örgütlerin, faaliyetlerinde proletarya partisine mümkün olduğunca yakınlaştırılması ve onun siyasi önderliğini gönül rızasıyla kabul etmeleri için bütün ikna yollarına başvurmalıdır demektir. İşte bunun için Lenin, partinin, siyasi önderliği, proletaryanın bütün diğer örgüt biçimlerine uzanması gereken “proletaryanın sınıf birliğinin en üst biçimi” olduğunu söyler. (Bkz. Lenin, Seçme Eserler, C. 10, s. 84. [s. 106. İnter Yayınları.]) İşte bunun için, partisiz örgütlerin “bağımsızlığı” ve “tarafsızlığı” oportünist teorisi, bağımsız parlamenterler ve Parti’den kopmuş yazarlar, dar kafalı sendikacılar ve küçük-burjuvalaşmış kooperatifçiler üreten bu teori, Leninizmin teorisi ve pratiği ile kesinlikle bağdaşmaz. 4-Proletarya diktatörlüğünün aleti olarak Parti: Parti, proletarya örgütünün en yüksek biçimidir. Parti, proleterler sınıfının içinde ve bu sınıfın örgütleri arasında temel yönetici güçtür. Ama bu hiç de Parti’nin kendisi için bir amaç olduğu, kendi kendine yeter bir güç olarak görülebileceği anlamına gelmez. Parti, proleterlerin sınıf birliğinin sadece en yüksek biçimi değildir, aynı zamanda proletaryanın elinde, henüz kurulmadan önce diktatörlüğünün kurulmasına yarayan, kurulduktan sonra ise bu diktatörlüğün pekiştirilmesine ve geliştirilmesine yarayan bir araçtır. Eğer proletarya iktidar sorunuyla karşı karşıya kalmasaydı, emperyalizmin yarattığı koşullar, kaçınılmaz savaşlar, bir bunalımın varlığı, burjuvaziyi devirmek ve proletarya diktatörlüğünü kurmak için proletaryanın bütün güçlerinin bir noktada toplanmasını gerektirmeseydi, Parti devrimci hareketin bütün diğer örgüt biçimleri içindeki üstün durumuna erişemezdi. Parti, proletaryaya her şeyden önce, proletaryanın iktidarı başarıyla ele geçirmesi için vazgeçilmez bir kurum olan savaş genel kurmayı olarak

gereklidir. Kanıtlamaya gerek yoktur ki, proletaryanın kitle örgütlerini çevresinde toplamaya ve savaş sırasında hareketin tümünün önderliğini merkezileştirmeye yetenekli bir parti olmasaydı, proletarya Rusya’da devrimci diktatörlüğünü kuramazdı. Ama Parti, proletaryaya sadece diktatörlüğünü kurması için gerekli değildir; Parti, diktatörlüğü devam ettirmek, onu sosyalizmin tam zaferinin çıkarına sağlamlaştırmak ve geliştirmek için daha da gereklidir. “Partimizde”, diyor Lenin, “en sert disiplin, gerçek demir disiplin olmadan; işçi sınıfının bütün kitlesinin; yani bu sınıfta düşünen, namuslu, fedakâr, etkili, geri tabakalara kılavuzluk etmeye ve onları peşinden sürüklemeye yetenekli ne varsa onların Parti’ye tam ve sınırsız desteği olmadan, Bolşeviklerin, 2,5 yıl demiyorum, 2,5 ay bile iktidarda kalamayacaklarını bugün hemen herkesin görebildiği muhakkaktır.” (Aynı yerde, s. 56. [Türkçesi, s. 75.]) Ama diktatörlüğü “devam ettirmek” ve “geliştirmek” ne demektir? Milyonlarca proletere disiplin ve örgütlülük ruhunu aşılamaktır; proleter yığınlar içinde, küçük-burjuva kökenli güçlerin ve küçük-burjuva alışkanlıkların kemirici etkisine karşı bir savunma kalesi ve savunma ordusu kurmaktır; küçük-burjuva tabakaları eğitmek ve kalıba dökmek için proleterlerin örgütsel çalışmalarını desteklemektir; sınıfları kaldırmak ve sosyalist üretimi örgütlendirmek için zorunlu şartları hazırlamaya yetenekli bir güç olabilmeleri için proleter kitlelerin kendilerini eğitmelerine yardım etmektir. Bütün bunları ise, gücünü birliğinden ve disiplininden alan bir parti olmaksızın başarmak imkânsızdır. “Proletarya diktatörlüğü”, diyor Lenin,”eski toplumun güçlerine ve geleneklerine karşı, kanlı ve kansız, şiddetli ve barışçı, askeri ve iktisadi, pedagojik ve idari inatçı bir mücadeledir. Milyonlarca ve on milyonlarca insanın alışkanlıklarının gücü, en korkunç güçtür. Mücadelede çelikleşmiş bir parti olmaksızın, söz konusu sınıfta namuslu ne varsa onun güvenini kazanmış bir parti olmaksızın, kitlelerin ruh halini kollamayı ve kitle üzerinde etkili olmayı bilen bir parti olmaksızın, bu mücadeleyi başarı ile devam ettirmek imkânsızdır.” (Aynı yerde, s. 78. [Türkçesi, s. 99.]) Proletarya, diktatörlüğünü kurmak ve devam ettirmek için Parti’ye muhtaçtır. Parti, proletarya diktatörlüğünün bir aletidir. Bundan çıkan sonuç şudur ki, sınıfların ortadan kalkması ve proletarya diktatörlüğünün giderek sönmesi, yok olması ile (absterben ÇN) Parti de giderek sönecek, yok olacaktır. 5- Hiziplerin varlığı ile bağdaşmayan bir irade birliği olarak Parti: Birliğinden ve demir disiplininden güç alan bir Parti olmaksızın, proletarya diktatörlüğünü kurmak ve devam ettirmek imkânsızdır. Ama irade birliği olmadan, bütün Parti üyelerinin tam ve koşulsuz eylem birliği olmadan, Parti’de demir disiplin düşünülemez.

Kardelen Eği�m Programı 139


ÖRGÜTLENME Kuşkusuz ki bu, Parti’de fikir mücadelesine yer olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, demir disiplin, eleştiriye ve fikir mücadelesine engel olmak şöyle dursun, Parti’nin bağrında eleştiriyi ve fikir mücadelesini önşartı koşar. Üstelik bu, disiplinin “kör” disiplin olması demek hiç değildir. Tam tersine, demir disiplin, bilinçliliği ve itaat özgürlüğünü dıştalamaz, bilakis bunları önşartı olarak öngörür; çünkü ancak bilinçli bir disiplin, gerçekten demir disiplin olabilir. Ama fikir mücadelesi bitince, eleştiri tükenip karara varılınca, bütün Parti üyelerinin irade birliği ve eylem birliği şarttır. Bu öyle bir zorunlu şarttır ki, onsuz ne birleşmiş Parti, ne de Parti’de demir disiplin düşünülebilir. “Bugünkü çetin iç savaş döneminde”, diyor Lenin, “Komünist Partisi, ancak mümkün olduğunca merkezileşmiş tarzda örgütlenmişse, Parti’de askeri disipline pek benzeyen demir disiplin yürürlükteyse ve Parti’nin merkezi, büyük bir otoriteye sahipse, geniş yetkileri varsa ve Parti üyelerinin genel güvenini kazanmışsa görevini başarabilir.” (Bkz. Lenin, Seçme Eserler, C. 10, s. 197. [s. 226. İnter Yayınları.]) Diktatörlüğün kuruluşundan önceki mücadele koşullarında Parti disiplini hakkında bunlar söylenebilir. Diktatörlüğün kurulmasından sonra aynı şeyi, ama daha da büyük ölçüde söylemek gerekir. “Proletarya partisinin demir disiplinini”, der Lenin, “(özellikle onun diktatörlüğü sırasında) azıcık da olsa zayıflatan kimse, gerçekte, proletaryaya karşı burjuvaziye yardım eder.” (Bkz. Lenin, Seçme Eserler, C. 10, s. 79. [s. 100. İnter Yayınları.]) Bundan çıkan sonuç şudur ki hiziplerin varlığı parti birliği ile, demir disiplini ile bağdaşamaz. Kanıtlamaya gerek yoktur ki, hiziplerin varlığı, birçok merkezin ortaya çıkmasına yol açar; birçok merkezin var olması ise Parti’de ortak bir merkezin yokluğu, irade birliğinin parçalanması, disiplinin gevşemesi ve dağılması, diktatörlüğün zayıflayıp dağılması demektir. Elbette ki, proletarya diktatörlüğüne karşı mücadele eden ve proleterleri iktidara götürmek istemeyen II. Enternasyonal partileri, hizip özgürlüğü gibi bir liberalizmi hoş görebilirler; çünkü bu partilerin demir disipline ihtiyaçları yoktur. Ama çalışmalarını proletarya diktatörlüğünün kuruluşu ve sağlamlaştırılması görevi üzerinde örgütlendiren Komünist Enternasyonal partileri, ne “liberalizmi” ne de hizip özgürlüğünü hoş göremezler. Parti, her türlü hizipçiliği ve Parti içinde her türlü iktidar bölünmesini dıştalayan bir irade birliğidir. Bundan dolayı Lenin, “proletarya diktatörlüğünün başarılarının temel şartı olarak Parti birliğinin ve proletaryanın öncü müfrezesinin irade birliğinin gerçekleşmesi bakımından hizipçiliğin tehlikeleri”ne işaret eder. Bu düşünce, Partimizin X. Kongresi’nde kabul edilen “Parti Birliği Üzerine” başlıklı özel kararında ifade edilmiştir. Bundan dolayı Lenin, “Parti’den kesin ve hemen ihraç edilme” cezası ile “her türlü hizipçiliğin tam olarak

bastırılmasını” ve “şu ya da bu platform üzerinde kurulmuş bütün grupların hemen dağıtılmasını” talep eder (bkz. “Parti Birliği Üzerine” karar). 6-Parti, kendini oportünist unsurlardan arındırarak güçlenir: Parti’deki oportünist unsurlar, hizipçiliğin kaynağıdır. Proletarya, dışa kapalı bir sınıf değildir. Köylü, küçük-burjuva kökenli unsurların, kapitalizmin gelişmesi sonucunda proleterleşmiş aydınların durmadan bu sınıfa doğru aktıkları görülür. Aynı zamanda, burjuvazinin sömürgelerden elde ettiği ekstra kârlarla beslediği proletaryanın üst tabakaları, özellikle sendika yöneticileri ve parlamenterler, bir yozlaşma süreci geçirir. “Yaşam tarzlarıyla”, der Lenin, “kazançlarıyla, dünya görüşleriyle, tam küçük-burjuva niteliği taşıyan bu burjuvalaşmış işçi tabakası ya da ‘işçi aristokrasisi’, II. Enternasyonal’in esas desteğidir; günümüzde de burjuvazinin esas sosyal desteğidir (askerî değil). Çünkü bunlar, işçi hareketi içinde burjuvazinin gerçek ajanları, kapitalist sınıfın işçi uşakları, reformizmin ve şovenizmin gerçek yayıcılarıdırlar.” (Bkz. Lenin, Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, s. 10. [s. 16. İnter Yayınları.]) Bütün bu küçük-burjuva gruplar şu ya da bu şekilde Parti’ye sızarlar; Parti’ye kararsızlık ve oportünizm ruhunu, moral bozukluğu ve güvensizlik ruhunu getirirler. Hizipçiliğin ve çözülmenin kaynağını, örgüt dağıtıcılığının ve Parti’nin içten parçalanmasının kaynağını esas olarak onlar oluşturur. Ardında böyle “müttefikler” varken emperyalizme karşı savaşmak, kendini hem cepheden, hem de cephe gerisinden iki ateş arasında bırakmak demektir. Bu yüzden, böyle unsurlara karşı amansız mücadele ve bunların Parti’den kovulması, emperyalizme karşı mücadelenin başarısı için ön şarttır. Parti içinde ideolojik mücadele ile oportünist unsurların “aşılabilceği” teorisi, bir ve aynı Parti içinde bu unsurların “üstesinden gelinebileceği” teorisi, Parti’yi felce ve kronik hastalığa mahkûm etmenin belirtisi olan çürük ve tehlikeli bir teoridir; bu teori, Parti’nin oportünizme peşkeş çekilmesi tehlikesini doğurur; proletaryayı devrimci partisinden, emperyalizme karşı mücadelesinde en önemli silahından yoksun bırakmakla tehdit eder. Eğer saflarında Martov ve Dan’lar, Potressov ve Akselrod’lar bulunsaydı, Partimiz doğru yolu tutamaz, iktidarı ele geçirip proletarya diktatörlüğünü örgütleyemez, iç savaştan zaferle çıkamazdı. Eğer Partimiz iç birliğini ve saflarının eşsiz birliğini sağlayabildiyse, bu her şeyden önce oportünizm pisliğinden kendini zamanında arındırması, saflarından tasfiyecileri ve Menşevikleri kovmayı bilmesinden ötürüdür. Proletarya partilerinin gelişme ve güçlenme yolu, saflarını oportünistlerden ve sosyal-şovenlerden, sosyal-yurtseverlerden ve sosyal-pasifistlerden arındırmaktan geçer. Parti, saflarını oportünist güçlerden arındırarak güçlenir.

Kardelen Eği�m Programı 140


ÖRGÜTLENME “Saflarında reformistler, Menşevikler bulundukça”, der Lenin, “proletarya devrimini muzaffer kılmak, bu devrimi korumak imkânsızdır. Bu ilkesel olarak açıktır. Bu hem Rusya’da hem de Macaristan’da deneyimle açıkça doğrulanmıştır. Rusya’da birçok kez öyle güç durumlar ortaya çıktı ki, eğer Menşevikler, reformistler, küçükburjuva demokratlar Partimizde kalsaydı, Sovyet rejimi muhakkak devrilirdi. Herkesin kabul ettiği gibi, İtalya’da, devlet iktidarını ele geçirmek için proletarya ile burjuvazi arasında tayin edici mücadeleler yakındır. Böyle bir anda Parti’den ihraçları mutlak zorunlu olan yalnız Menşevikleri, reformistleri, Turati’cileri kovmak yetmez; yalpalamaya eğilimli olan ve reformistlerle ‘birliği’ bozmama yönünde yalpalayan kusursuz komünistleri de tüm sorumlu mevkilerden uzaklaştırmak yararlı olabilir. Devrimin arifesinde, devrimin zaferi için en çetin savaşlar sırasında, Parti içinde en ufak yalpalama her şeyi mahvedebilir, devrimi başarısızlığa sürükleyebilir; proletarya iktidarı henüz sağlamlaşmadığından ve ona karşı saldırı hâlâ çok güçlü olduğundan, iktidarı proletaryanın elinden koparıp alabilir. Eğer böyle bir anda yalpalayan önderler çekilirlerse, bu Parti’yi, işçi hareketini ve devrimi zayıflatmaz, tersine güçlendirir.” (Bkz. Lenin, Seçme Eserler, C. 10, s. 252254. [s. 283-286. İnter Yayınları.]) Dipnotlar Burada, II. Parti Kongresi’nin kararlarına boyun eğmeyen ve Lenin’i “bürokratizm”ile suçlayan Akselrod, Martov, Potressov v.d.’nin “ahbap çevresi”kastedilmektedir. 1

Kardelen Eği�m Programı 141


ÖRGÜTLENME

PARTİ

Georgi Dimitrov – Düşünceler-Aforizmalar

Parti, işçi sınıfının öncüsüdür, aynı zamanda, işçilerin hem politik, hem de ekonomik mücadelelerinin en yüksek yönetici gücüdür. «Balkan ve Tuna Ülkeleri Birinci Sendika Konferansı» Parti’nin, yönetici rolü, işçi sınıfının mücadelelerinde elde edilmelidir. Bu amaca ulaşmak için, Marksistlerin yönetici bir güç olduklarını bildirilerle ilân etmek değil, onlar arasında her gün çalışarak ve doğru bir politika izleyerek, işçi yığınlarının güvenini kazanmak ve bu güvene lâyık olmak gereklidir «Faşizmin Hücuma Geçmesi ve Komünist Enternasyonalin Ödevleri» Parti, her şeyin üstünde! Her şeyden önce parti! Parti’nin Bolşevik birliğini göz bebeğimiz gibi koruyalım! Bolşevizm’in birinci ve en üst yasası işte budur! «Kapitalist Ülkelerin Zamanımızdaki Yöneticileri Geçici Kişilerdir» Marksist-Leninist partilerin birliği, devrimci birleşikliği ve mücadeleye hazır durumda oluşları, en değerli kapitaldir. Ve bu kapital yalnız bize değil, tüm işçi sınıfına aittir. «Faşizmin Hücuma Geçmesi ve Komünist Enternasyonalin Ödevleri» İşçi sınıfının birliği uğrunda savaşmak suretiyle biz, partilerimizin içsel birliği için yürütülen mücadelede daha büyük bir enerji ve daha ödünsüz davranış gücü kazanmış oluruz. «Kapitalist Ülkelerin Zamanımızdaki Yöneticileri Geçici Kişilerdir» Biz devrimciler biliyoruz ki, dünya işçi hareketi içinde, işçi sınıfının eylem birliğine yandaş olan güçler büyüyüp güçlenmekte, gittikçe artan işçi çevreleri birliğin gerçekleştirilmesi için gür sesleriyle sitemlerde bulunmaktadırlar. «Sosyalizm Ülkesi ve Dünya Proletaryasının Mücadelesi» Marksist-Leninist partiler, geniş emekçi yığınların,

faşizme ve kapitalin saldırılarına karşı birlik halinde mücadeleye, yalnız, kendi saflarını her bakımdan güçlendirerek, girişimlerini geliştirerek, Marksist-Leninist politika ve somut koşullan, sınıf güçlerinin durumunu dikkate alan doğru ve esnek taktik uygulayarak seferber edebilirler. «Faşizmin Hücuma Geçmesi ve Komünist Enternasyonalin Ödevleri» “Marksist-Leninist partilerin güçlü ve etkili oluşlarının bir nedeni de şudur: Onlar, ulusun sağlam güçlerini, tüm halkın çıkarlar; adına kudretli bir halk cephesinde birleştirme yeterliğine sahiptirler. «Vatan Cephesi, Gelişmesi ve Şimdiki Ödevleri» Parlamento çalışmaları, Parti’nin çalışma ve mücadelelerinin sadece bir kesimidir. (...) Parti, yalnız, proletaryanın genel örgütlü gücüne yaslandığı zaman parlamentodaki mücadelesi bir önem kazanabilir. «Bulgaristan İşçi Sosyal Demokrat Partisi Kongresinde Sosyal Demokratlar (Dar Sosyalistler) Parlamento Grubunun Çalışmaları Üstüne Okuduğu Rapor» Sosyalizm davasının çıkarları sapmalara karşı soyut değil, Somut mücadeleyi, beliren zararlı eğilimlere karşı tam zamanında ve azimli karşı eylemi ve yanlışlıkların tam zamanında düzeltilmesini gerektirmektedir. «Kapitalist Ülkelerin Zamanındaki Yöneticileri Geçici Kişilerdir» ... Sekterler, doktrinci dar görüşlerinden, halk yığınlarının gerçek yaşamlarından kopmuş durumda bulunmalarından ve işçi hareketinin en karmaşık sorunlarını basmakalıp şemalara dayalı basitleştirilmiş yöntemlerle çözmelerinden memnundurlar, Bunlar, her şeyi bildikleri savındadırlar ve yığınlardan, işçi hareketinin derslerinden öğrenmeyi gereksiz saymaktadırlar. Kısacası sekterler için deniz, diz boyudur. «Faşizmin Hücuma Geçmesi ve Komünist Enternasyonalin Ödevleri»

Kardelen Eği�m Programı 142


ÖRGÜTLENME Biz, saflarımızdaki yanlışlıkları, zayıflık ve yetersizlikleri göstermekten, ortaya koymaktan korkmuyoruz. Çünkü biz, devrimci partiyiz. Devrimci parti ise, bilindiği üzere, kendisinin devrimci bir parti olarak gelişmesini engelleyen her şeyi yadsımakla ve ancak bu koşullar içinde gelişir, büyür ve ödevlerini yerine getirir. «Kapitalist Ülkelerin Zamanımızdaki Yöneticileri Geçici Kişilerdir» ... Parti, çelik gibi, yani bilinçli ve seve seve uyulan bir disipline sahip olmalıdır. Çelik disiplin, parti olarak düşünce birliğimize, hepimize ait ödevlerimiz ve amaçlarımıza, bizi zaferlere götüren Marksist bilimimize dayanır ve dayanmalıdır. «Bulgaristan İşçi Komünist Partisi’nin Tarihsel işlevi» Üçüncü Enternasyonal, Komünist Enternasyonali, devrimci eylem için proletaryanın bir enternasyonal örgütü olarak, dünya proletarya devriminin bir yönetici organı olarak (...) iç savaşın ateşleri arasında doğdu. «Büyük Bir ileri Adım» Komünist Enternasyonalin Yedinci Kongresi, işçi sınıfı ve emekçiler için, barış ve halkların özgürlüğü için en büyük tehlike olan faşizme karşı mücadeleyi yakın geleceğin ana ödevi olarak öne koymak suretiyle, proletarya partilerinin doğrultusunda bir dönüşüm meydana getirmiştir. «Bulgaristan İşçi (komünist) Partisi Beşinci Kongresinde Okuduğu Rapor» Başka ülkelerde Marksist-Leninist partilerinin, proleter devrimci partilerinin kurulması, gelişmesi, oluşması (biçimlenmesi) ve güçlenmesi ve aynı zamanda proletaryanın bunlarda devrimci birleşmesi, çetin iç mücadelelerle, sosyalist partilerin parçalanmaları ile gerçekleşmektedir. Yalnız bizim ülkemizde bunun tam tersi bir süreçle karşı karşıya bulunuyoruz: işçi güçleri partimizin bayrağı altında birleşmişlerdir ve partimiz, savaştan (Birinci Dünya Savaşı’ndan) sonra başlayan devrim döneminde hiç bir iç sarsıntıya uğramamıştır. Çünkü kuruluşundan günümüze kadar, katkısız bir proleter ve devrim partisi olarak kalmıştır. Aynı kaynak. Bir işçi partisi olan Partimiz, (...) birçok, politik partiden kökten farklıdır. (...) O, mücadelede doğmuştur, mücadelede gelişmiştir ve mücadele içinde durmadan büyümektedir. Kuruluşundan beri, yarım yüzyıldır, legal ve illegal olarak varlığını sürdürmektedir. Ve bütün politik partiler, gereksiz hale gelinceye kadar yaşayacaktır, mutlaka yaşayacaktır! «Bulgaristan İşçi (Komünist) Partisi’nin Tarihsel işlevi» Kanımca, Bulgar devrim hareketinin Dar Sosyalistlik geçmişi, dar Sosyalist olarak çalışma süresi bir eksi değil, tam tersi, bir artıdır. «Partideki Dönüşüm Üstüne» Partimiz, o zamanki genç işçi sınıfımızın, kendisi için bir sınıf olarak, kendi ideolojisi ve kendi örgütü ile bağımsız bir toplumsal güç olarak ayrı bir parti halinde oluşabilmek için, özüne yabancı küçük burjuva ve burjuva etkilerine karşı aralıksız bir mücadele yürüttü ve bu

mücadelelerde büyüdü. «Bİ (k) P, Beşinci Kongresinde Okuduğu Rapor» Dar sosyalistlerin, her türlü reformizme ve reformistlere karşı ödünsüz tutum ve davranışları, işçi hareketi içinde burjuva ajanlarıyla yan yana yaşamaya tahammül etmeyişleri, işçi sınıfının yaşamsal çıkarları ve haklarını savunmak için yürüttükleri kahramanca mücadele, bütün bunlar, Dar Sosyalistliği, dünya işçi hareketi içinde ve ikinci Enternasyonalde kendine özgü bir devrimci-Marksist akım haline getirmiş, bütün sol sosyal demokrat akımlar içinde en fazla onu Bolşevizm’e yakınlaştırmıştı. Aynı kaynak. Partinin, Dar Sosyalistlik dönemindeki başlıca olumlu Özellikleri şunlardı: Marksizm’e, proleter sosyalizmine ve enternasyonalizme derinden bağlılığı, burjuvaziye ve burjuvazinin reformist maşalarına karşı ödünsüz tutum ve davranışı, işçi sınıfının güçlerine ve geleceğine sarsılmaz inancı, bilinçli çelik disiplini. Aynı kaynak, s. 226 Dar Sosyalistler, kişisel yaşamlarını, kişisel çıkarlarını, parti üyesinin kişisel iradesini, proleter partisinin çıkarları ve iradesine tâbi kılmışlardı. Bu, onlar için temel yasaydı. Aynı kaynak. Biz Bulgar dar sosyalistleri, şunu memnunlukla saptamış bulunuyoruz: Lenin’le tam bir görüş birliği içindeyiz ve Komünist Enternasyonalin ilkeleri ve taktiği bizim de ilkelerimiz ve taktiğimizdir. «‘Lenin’in Avrupa ve Amerika işçilerine Mektubu’ Adlı Broşüre Önsöz», BE., c. 5, s. 229. Partimiz, Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’ni, bir bütün olarak, büyük bir coşku ve hayranlıkla karşıladı. Onun sloganlarını benimsedi. Memleketimiz emekçilerini, genç Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni savunmak için seferber etti. «Bİ(K)P Beşinci Kongresinde Okuduğu Rapor», 1948, BE., c. 14, e. 235. Partimiz, 1919 yılındaki kongresinde Komünist Partisi adını aldı. Birçok ülkelerin partilerinden farklı olarak, Komünist Enternasyonal’e bir bütün halinde (parçalanmadan) girdi. Bolşevik Partisinin ve Lenin’in yönetiminde Komünist Enternasyonal’in kuruluşuna katıldı. Aynı kaynak. Bulgar proletaryası ve onun yasa dışına itilen partisi, Bolşevizm öğretisini, kendi çalışmalarının, kendi, mücadelesinin sarsılmaz temeli haline getirdiler ve böylece, Eylül Ayaklanması yenilgisini, Bulgaristan’da devrimci proleter hareketinin başarılı gelişme koşuluna dönüştürdüler. «Avusturya işçilerine Mektup», BE., c. 9, s. 410. Dimitir Blagoev’in en yakın çalışma arkadaşları olan bizler, onun ölümünden sonra (1924), ne yazık ki, partinin ve Bulgar proletaryasının devrimci geçmişini, bir bütün olarak, Marksist-Leninist açıdan tam zamanında ve gerektiği gibi değerlendiremedik. Oysa, bu değerlendirmeyi becerebilseydik, Dar Sosyalistlik döneminin Bolşevikçi

Kardelen Eği�m Programı 143


ÖRGÜTLENME olmayan kalıntılarını daha büyük bir hızla ve kesinlikle ortadan kaldırmak için, devrim hareketinin olumlu ve büyük kapitalinden alabildiğine yararlanabilirdik. «Bİ(K)P, Beşinci Kongresinde Okuduğu Rapor», BE., c. 14, s. 25L Parti, gelişmesi sırasında, güçlüklerle dolu, dikenli ve zikzaklı bir yolda, işçi sınıfına ve emekçi halka sarsılmaz bir sadakat duygusu ile dopdolu olarak, kahramanca yürüdü. Uzun zaman illegallik koşulları içinde mücadele yürütmek zorunda kalan, ağır yenilgilere uğrayan ve çok sayıda değerli kurbanlar veren partimiz, varlığını ve mücadelesini aralıksız olarak sürdürdü. Aynı kaynak, 222-223. Komintern Yedinci Kongresinin kararları, partide dönüşümün gerçekleştirilmesinde ve onun Bolşevikleşmesinde sonuç belirleyici etkiler yaptı. Aynı kaynak, s. 258. Antifaşist tek cephe kurmak için Komünist Partisi’nin yürüttüğü mücadele, onu, halk yığınları ile sıkı sıkıya birleştirdi, aralarındaki bağı pekiştirdi ve partiyi, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde şehir ve köy emekçilerinin gerçek önderi durumuna yükseltmek için gerekli koşulları yarattı. «Bİ(K) P, Beşinci Kongresinde Okuduğu Rapor», BE., c. 14, c. 242. Çar ve faşist diktatörlüğünün ve Alman işgalinin en ağır döneminde parti, faşizme ve yabancı işgalcilere karşı mücadelenin öncülüğünü cesaretle üzerine aldı, partizan hareketini örgütleyip yönetti, Vatan Cephesini kurdu ve özverili, doğru yönetimi sayesinde memleketi, 9 Eylül zaferine ulaştırmaya, geniş halk yığınlarının sevgi ve güvenini kazanmayı başardı. Aynı kaynak, 223. Direniş hareketi dönemi, partimiz ve halkımızın tarihine altın harflerle yazılacaktır. Partimiz ve halkımız, partinin örgütlemeyi ve Alman işgalcilerle Bulgar faşistlerine karşı silâhlı mücadeleye” seferber etmeyi başardığı on binlerce erkek ve kadın partizanın ve yardımcılarının kahramanlıkları ile haklı olarak övünebilir. Aynı kaynak, s. 267’-268. ... Partimizin gevezelere (...) değil, ciddî, namuslu uyanık ve sadık mücadelecilere, her yerde ve her alanda, zamanlarını ve güçlerini fedaya hazır mücadelecilere, (geçmişteki partizan kavgasında, faşizme ve Alman işgalcilerine karşı yürütülen savaşta olduğu gibi) gerektiği zaman hayatım da fedaya hazır erlere ihtiyaç vardır. «Barış ve Demokrasi için, Halkımızın Yenilmez Hareketi Olan Vatan Cephesi İçin Güçlü Tüm Halk Gösterisi», BE., c. 10, s. 127 128. ...tarihsel görevini yerine getiren bir parti olmak istiyorsak, kariyeristlere, koltuk peşinde koşanlara, iktidardan kişisel amaçları için yararlananlara saflarımızda yer vermemeliyiz. Partimizde hiç bir ahlâksızlığa, önü gözden düşürecek hiç bir davranışa tahammül edilmemelidir. Bu alanda, ödünsüz bir ciddiyet (...) gereklidir. Bundan, parti olarak bir kaybımız değil, sadece kazancımız olacaktır. «Bl (k)P’nin Tarihsel işlevi», BE., c. 12, s. 54. Partimizin yürüdüğü yolun dümdüz, Halk Meclisi

yada Bakanlar Kurulu binaları önündeki cadde gibi dümdüz olduğunu (...)hiç bir zaman hayalimizden geçirmiş değiliz. Biliyoruz ki, bu yol, güçlüklerle dolu, dikenli bir yoldur. Fakat o, işçi sınıfımız için, halkımız için, yurdumuz için tek kurtuluş yoludur. «Parti Beşinci Kongresindeki Kapanış Nutku», BE., c. 14, s. 348. Bürokratik yozlaştırmalara ve bürokratik ilgisizliklere karşı mücadele partimizin gündeminden düşmemelidir. Bu bürokratizmin her türlü somut belirtisini en amansızca açığa vurmalıyız. «BÎ (k) P Beşinci Kongresinde Okuduğu Rapor», BE., c. 14, s. 338339. Okumak, öğrenmek, aydınlanmak ve gelişmesinde ileri gitmek istemeyen parti üyesi, partimizin gerçek üyesi değildir ve olamaz! «Bİ (k) P Beşinci Kongresinde Okuduğu Rapor», BE., c. 14, s. 336. Yalnız devrimci coşkuya sahip olman yeterli değildir, aynı zamanda, devrimci teori silâhını da kullanmayı bilmelisin. Sadece teoriyi bilmen yeterli değildir, Bolşevik karakterine ve Bolşevik amansızlığına da sahip olmalısın. Sadece ne yapılması gerektiğini bilmen yeterli değildir, bunu yapabilme yiğitliğine de sahip olmalısın, işçi sınıfının çıkarlarına gerçekten hizmet eden her şeyi yapmaya ne pahasına olursa olsun hazır durumda bulunmalısın. Kişisel yaşamını işçi sınıfının çıkarlarına tamamıyla tâbi kılabilmelisin. «Gerçek Devrimci Nasıl Olmalıdır», BE., 9, s. 484. Kendi deneyimizle yığınların deneyinden ders almasını bilmezsek, gerçek devrimci olamayız. «Faşizmin Hücuma Geçmesi ve Komünist Enternasyonalin ödevleri», BE., c. 10, s. 128. Politika ve taktiğimizi değişen duruma ve dünya işçi hareketinde meydana gelmekte olan değişikliklere uygun tarzda yeni baştan kuramazsak, (...) biz, devrimci Marksist-Leninist olamayız. Aynı kaynak. Daha az konuşup daha fazla çalışırsak, daha iyi sonuçlar elde ederiz. Kendimize ne derecede eleştirel davranırsak, zayıflık ve kusurlarımızı o denli zamanında ortadan kaldırırız. Etrafımızda olup bitenlere ne kadar eleştirel davranırsak, o denli daha iyi gelişir, partimizin eylemcileri olarak görevlerimizi o derecede daha iyi yerine getirmiş oluruz. «Güçlü Tüm Halk Barış Gösterisi», BE., ç. 12, s. 127. ...kendi ülkemizdeki ezilen halk yığınlarının kurtuluşu için savaşan bizler, aynı zamanda, büyük ve birleşik dünya proleterleri ailesinin üyeleriyiz, birleşik büyük dünya sosyalist hareketinin savaşçılarıyız. Birbirinden öğrenen, birbirine yardım eden, birlikte mücadele yürüten ve birlikte zafere ulaşacak olan kardeşleriz. «Genç Alman Komünistine Mektup», 28.VI.1934, BE., 11, s. 294. Devrimciler, ileri doğru hızla koşmamalıdırlar. Somut duruma uygun ve yığınların anlayabileceği sloganları ortaya atmalı, daima yığın hareketinin başında yürümeli ve hareketin, olgunlaşan yeni ödevleri çözmesine yardım

Kardelen Eği�m Programı 144


ÖRGÜTLENME etmelidirler. «Savaş ve Kapitalist Ülkelerdeki İşçi Sınıfı», BE., c. 11, s. 4647. Yazı yazar ve konuşurken daima sıradan işçiyi düşünmelisin. Öyle yazmalısın, öyle konuşmalısın ki, bu işçi seni anlamalı, senin çağrına inanmalı ve senin yolundan yürümeye hazır duruma gelmelidir, İşçi Sınıfının Faşizme Karşı Birliği», BE., c. 10, s. 159. Marksizm-Leninizm ilkelerinden ve proletarya enternasyonalizminden her türlü sapmalara ve bizim özgürlük ve bağımsızlığımız, memleketimizdeki Sosyalist toplum kuruculuğu için ölüm demek olan her milliyetçi sapmaya ve Büyük Bulgaristan şovenizmine karşı son derecede uyanık bulunun ve azimle savaşın. «Yüksek Parti Okulu Öğrencilerine Mektup», BE., c. 14, s. 382. Artık partimiz devletin başındadır; üyeleri, sorumlu yerlerde, kilit noktalarında bulunuyorlar, Partinin saygınlığı görülmemiş ölçüde artmıştır, memleketimiz emekçileri, partimizin yolundan yürümeye ve onun genel doğrultusunu izlemeye hazır olduklarını belirtiyorlar. (...) İşte bu koşullar içinde örgütlerimizin ve yöneticilerinin rolü sonuç belirleyici bir önem taşımaktadır. «Beşinci Kongreyi Kapayış Nutku», BE., 14, s. 342 343. Hiç bir zaman unutulmamalı ki, partinin yöneticileri değişebilir, fakat parti kalır ve varlığını sürdürür. Parti yöneticilere değil, yöneticiler partiye bağımlıdırlar. Ve onlar, sarsılmaz Marksist-Leninist öğretiye sadık kaldıkları ve Partinin sağlam kolektif iradesini yerine getirdikleri ölçüde gerçek parti yöneticileridirler. Aynı kaynak, s. 177.

Kardelen Eği�m Programı 145


ÖRGÜTLENME

ALMANYA’DA “SOL” KOMÜNİZM LİDERLER, PARTİ, SINIF, YIĞINLAR

V. İ. Lenin – “Sol Radikalizm” Komünizmin Çocukluk Hastalığı

Burada sözünü edeceğimiz Alman komünistleri, kendilerine “sol” komünistler adını takmıyorlar; eğer yanılmıyorsam, kendilerini “ilke muhalefeti” diye adlandırıyorlar. Ama bunların da, “çocukluk hastalığı, solculuk” denen o illete tutulduklarını aşağıdaki açıklamada göreceğiz. “Frankfurt-Main Mahalli Grubu” tarafından yayınlanan ve bu muhalefetin görüşünü yansıtan Almanya Komünist Partisi’nde Bölünme (Spartakus Ligası) adlı broşür, bu muhalefetin düşüncelerinin özünü açık seçik ve tam olarak özetlemektedir. Bu broşürden birkaç pasajı okuyucu için buraya aktaralım: “Komünist Partisi en kararlı sınıf mücadelesi partisidir. ...” “... Siyasi bakımdan bu geçiş dönemi” (kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi) “proletarya diktatörlüğü dönemidir. ...” “... Sorunu şöyle koymak gerek: diktatörlüğü kim yürütecektir: Komünist Partisi mi, yoksa proleter sınıf mı? ... İlke olarak Komünist Partisinin diktatörlüğünden yana mı olmak gerekir, yoksa proleter sınıfın diktatörlüğünden yana mı? ...” Daha aşağıda Alman Komünist Partisi Merkez Komitesi, Almanya Bağımsız Sosyal-Demokrat Partisi ile koalisyon aradığı için ve parlamentarizm dâhil, “bütün siyasi mücadele araçlarının ilke olarak kabulü sorununu” sadece bağımsızlarla koalisyon kurma eğilimlerini gizlemek maksadıyla ileri sürdüğü için, broşürün yazarı tarafından suçlanıyor. Ve broşür şöyle devam ediyor: “Muhalefet başka bir yol seçmiştir. Muhalefet, Komünist Partisi egemenliğinin ve parti diktatörlüğünün sadece bir taktik sorun olduğu görüşündedir. Her halükarda Komünist Partisinin egemenliği, her türlü parti egemenliğinin son şeklidir. İlke olarak proleter sınıfın diktatörlüğüne yönelmek gerekir. Ve parti tarafından, partinin örgütü tarafından alınan bütün tedbirler, partinin mücadele biçimleri, stratejisi ve taktiği, bu hedefe yönel-

melidir. Ayrıca, öteki partilerle her türlü uzlaşma, tarihi ve siyasi bakımdan artık zamanını doldurmuş olan parlamenter mücadele biçimlerine her türlü dönüş, her çeşit pusu kurma ve bekleme politikası kesin olarak reddedilmelidir. ... Proletaryanın devrimci mücadelesinin özgür yöntemlerine özellikle ağırlık verilmelidir. Ve Komünist Partisinin yönetimi altında devrimci mücadeleye girmesi gereken en geniş proleter çevre ve katlarını sürükleyebilmek için, yeni örgütlenme biçimlerini, en geniş temel üzerinde ve en büyük kadrolarla yaratmak gerekir. Bütün devrimci unsurların toplanma noktası, temelinde fabrika örgütleri bulunan İşçi Birliğidir. “Sendikalardan çıkınız!” sloganına uyan bütün işçiler, orada birleşmelidirler. Militan proletarya savaş için sıklaşmış saflarını, orada teşkil edecektir. Bu birliğe girebilmek için, sınıf mücadelesini, Sovyet sistemini ve diktatörlüğünü kabul etmek yeter. Ve bundan sonra savaş halindeki yığınların siyasi eğitimi ve mücadelenin siyasi yönünün tayini, İşçi Birliğinin dışında kalan Komünist Partisinin görevi olacaktır. ... “... Böylece şimdi artık iki Komünist Partisi vardır: Birisi, devrimci mücadeleyi yukardan örgütlendirmeyi ve yönetmeyi düşünen, liderlerine bir koalisyon hükümetine girme olanağını sağlayacak olan durumları yaratmak için parlamenter uzlaşmaları kabul eden lider partisidir. “Öteki, devrimci mücadelenin hamlesinin aşağıdan geleceğine inanan, ve bu mücadelede ancak açıkça bu hedefe götürecek olan yöntemi tanıyan ve uygulayan; her türlü parlamenter ve oportünist yöntemleri reddeden yığınların partisidir; bu partinin kullandığı biricik yöntem, hemen ardından proletaryanın sınıf diktatörlüğünü kurmak ve sosyalizmi gerçekleştirmek için burjuvazinin kesin olarak devrilmesi yöntemidir... “... Orada, liderlerin diktatörlüğü vardır; burada ise yığınların diktatörlüğü! İşte bizim sloganımız budur.” Alman Komünist Partisinde muhalefetin görüşlerini ifade eden ana tezler, işte bunlardır.

Kardelen Eği�m Programı 146


ÖRGÜTLENME Bolşevizm’in gelişmesine bilinçli olarak katılmış olan ya da bu gelişmeyi 1903’ten beri izlemiş olan her Bolşevik, yukarıdaki satırları okuyunca şöyle diyecektir: “İşte eski nakaratın tekrarı! “Sol” çocukluğun ta kendisi!” Ama biz, bu muhakeme tarzlarını yakından inceleyelim. Sadece sorunu “Parti diktatörlüğü mü, yoksa sınıf diktatörlüğü mü? Liderlerin (parti) diktatörlüğü mü, yoksa yığınların (parti) diktatörlüğü mü?” biçiminde koymak bile, inanılmaz ve umutsuzluğa yol açan bir fikir kargaşalığına delalet eder. Bu adamlar tamamen orijinal bir şey keşfetmeye kalkışıyorlar ve düşüncelerini inceltmek isterken gülünç oluyorlar. Yığınların sınıflara bölündüğünü herkes bilir; yığınlarla sınıfları aynı şey olarak kabul etmenin, üretimin toplumsal düzeninde herkesin işgal ettiği yeri ayırt etmeksizin büyük çoğunlukla bu düzen içinde özel bir yeri olan ayrı ayrı kategorileri aynı şey saymak olduğunu; ve sınıfların, genellikle, hiç değilse çoğunlukla, uygar modern ülkelerde siyasi partiler tarafından yönetildiğini, ve siyasi partilerin de, genel kural olarak en çok otorite ve etki sağlamış olan, en tecrübeli bulunan ve sorumlu görevlere seçim yoluyla gelen ve lider diye adlandırılan kişilerden meydana gelmiş, oldukça istikrarlı gruplar tarafından yönetildiğini herkes bilir. Bütün bunlar, işin alfabesidir. Bunların hepsi basit ve açık. Bunların yerine anlaşılmaz bir dil koymaya kalkmak niye?1 Bir yandan, besbelli ki, bu adamlar partinin legaliteden illegaliteye hızla geçtiği bir dönemin, liderlerle partilerin ve sınıfların her zamanki normal ve basit ilişkilerini karışık duruma getiren bir dönemin güçlükleri içine batmış kalmışlardır. Almanya’da, Avrupa’nın öteki ülkelerinde olduğu gibi, legaliteye, “liderlerin” düzenli parti kongreleri tarafından özgür ve düzenli olarak seçilmesine, parlamento seçimleriyle, mitinglerle, basınla, sendikaların ve öteki örgütlerin vb. tutumunu gösteren davranışlarıyla, partilerin sınıf bileşimlerinin rahatça denenmesine gereğinden fazla alışılmıştır. İhtilalin hızla ilerlemesi ve iç savaşın gelişmesi sonucu, bu alışılan durumdan, legaliteyle illegaliteyi bileştirmeye, “yönetici grupların” atanması, teşkili ya da muhafazası gibi “pek rahat olmayan”, “pek demokratik olmayan” usullere geçilince şaşıranlar ve olmayacak şeyleri tahayyül etmeye kalkışanlar oldu. Ama özellikle istikrarlı ve imtiyazlı legalite geleneklerine ve koşullarına sahip bulunan küçük bir ülkede doğmuş olma mutsuzluğuna uğramış olan, legaliteyle illegalitenin birbirini izlediğini hiç görmemiş olan Hollandalı “tribünistler”in2de kafaları karışmıştır ve ne yaptıklarını bilmeyerek bu saçma uydurmaları benimsemişlerdir. Öte yandan, zamanımızda “moda olan” “yığın” ve “liderler” ile ilgili olarak düşüncesiz ve mantıksız konuşmalara da tanık olunmaktadır. “Liderlerin” eleştirildikleri sık sık görülür. Kafaları liderlere karşı türlü türlü hücumlarla doludur; insanlar “liderlerle yığınları” çatışma halinde düşünmeye alışıktırlar. Kendileri, liderlere saldırmaya,

onları yığınlarla çelişki halinde göstermeye alışıktırlar; ama sorunun nedenini düşünmemişler, bu konuyu bütün açıklığıyla görememişlerdir. “Liderler” ile “yığınlar” arasındaki düşmanlık duygusu, özellikle emperyalist savaşın sonunda ve savaşı izleyen süre içinde bütün ülkelerde daha da derinleşmiş ve daha da belirli bir hal almıştır. Bu olayın başlıca nedeni, 1852’den 1892’ye kadar İngiltere örneği gösterilerek, Marx ve Engels tarafından birçok defa açıklanmıştır. İngiltere’nin özel durumu, yarı küçük-burjuva, oportünist olan “yığınlardan” gelme bir “işçi aristokrasisi”nin doğmasına olanak sağlıyordu. Bu işçi aristokrasisinin liderleri, kendilerini doğrudan doğruya ya da dolaylı yoldan besleyen burjuvanın saflarına durmadan geçiyorlardı. Bu aşağılık adamları ihanetle suçladığı için Marx, onların onur verici nefretini kazanmıştı. (20. yüzyılın) modern emperyalizmi, ilerlemiş birkaç ülke için aşırı ölçüde imtiyazlı bir durum yaratmıştır. Ve işte bu alanda, II. Enternasyonal içinde, her yerde, kendi loncasının incecik toplumsal tabakasının çıkarlarını savunan hain oportünist, sosyal-şoven lider tipleri ortaya çıktı: işçi aristokrasisi. Oportünist partiler “yığınlardan,” ayrılmışlardır, yani en geniş emekçi katlarından, emekçilerin çoğunluğundan, en az ücret alan işçilerden kopmuşlardır. Eğer bu kötülüğe karşı savaşılmazsa, oportünist sosyal-hain liderler suçlanmaz, ne mal oldukları gösterilmez ve onlar saflardan kovulmazsa, devrimci proletaryanın zaferi olanaksızlaşır. Ve işte III. Enternasyonalin uyguladığı siyaset budur. Ama bu bahaneyle, her yerde, yığınların diktatörlüğünü, liderlerin diktatörlüğü ile karşı karşıya koymak, gülünç bir saçmalıktır, avanaklıktır. İşin eğlendirici olan yanı, doğru fikirler taşıyan eski liderlerin yerine, (“Kahrolsun liderler!” sloganı perdesi altında) son derece ahmakça ve karmakarışık şeyler yumurtlayan yeni liderlerin getirilmesidir. Almanya’da Lauffenberg, Wolfheim, Horner,3 Karl Schröder, Friedrich Wendel ve Karl Erler bunlardandır. Bu sonuncusunun sorunu derinleştirme ve siyasi partilerde “burjuvazi”nin gereksizliğini genel olarak ilan etme yolundaki çabaları, saçmalık bakımından, öyle Herkül sütunlarıdır ki, insanın söyleyecek sözü kalmıyor. Küçük bir yanılgıdan kocaman bir yanılgı meydana getirilebileceği gerçeği bu duruma pek uymaktadır. Yanılgıyı en büyük hacmine ulaştırabilmek için, onu haklı göstermek için, derinleştirmek yeter. Partinin gereğini ve disiplinin gereğini yadsımak, muhalefetin vardığı nokta, işte budur. Ama bu, proletaryayı, burjuvazinin yararına olarak silahsızlandırmaya eşittir. Bu, küçük-burjuvazinin, dağınıklık gibi, istikrarsızlık gibi, direnme gücü eksikliği gibi, birlik olmada, ortak çabada yeteneksizlik gibi yanlışlarını benimsemekten başka bir şey değildir; o yanlışlıklar ki, azıcık kışkırtılırsa proletaryanın her türlü devrimci hareketini mahva götürür. Komünist Partisinin gereğini yadsımak, (Almanya’da)

Kardelen Eği�m Programı 147


ÖRGÜTLENME kapitalizmin iflasının arifesinde sosyalizmin aşağı ya da orta aşamasına değil, en üst aşamasına atlamak demektir. Biz, Rusya’da (burjuvazinin iktidardan uzaklaştırılmasından iki yıl sonra), henüz kapitalizmden sosyalizme ya da komünizmin en aşağı aşamasına geçiş yolunda ilk adımlarımızı atmaktayız. Sınıflar vardır ve varlıklarını sürdürmektedirler ve proletarya iktidara geçtikten yıllarca sonra da, her yerde, varlıklarını sürdüreceklerdir. Bu süre, belki köylülerin bulunmadığı, ama buna karşılık küçük patronların sayısının yüksek olduğu İngiltere’de daha kısa olacaktır. Sınıfları ortadan kaldırmak, sadece büyük toprak sahiplerini ve kapitalistleri kovmak değildir –bizde bu, nispeten kolay oldu–, sınıfları ortadan kaldırmak demek, küçük meta üreticilerini de ortadan kaldırmaktır; oysa bunları kovamayız, bunları ezemeyiz, bunlarla iyi geçinmek zorundayız. Bunları değiştirebiliriz, yeniden eğitebiliriz (ve öyle yapmalıyız da). Ama çok uzun, çok yavaş ve çok dikkatli bir örgütlendirme çalışmasıyla bu yolda başarı sağlayabiliriz. Bu küçük üreticiler, proletaryayı her yandan bir küçük-burjuva havası içine hapsederler, proletaryayı etkilerler, onun bilinçlenmesine engel olurlar; bunlar, proletaryanın saflarında durmadan, karakter yoksunluğu gibi, dağınıklık gibi, bireycilik gibi, büyük heyecandan umutsuzluğa geçiş gibi küçük-burjuvaziye özgü niteliklerin yer edinmesini sağlarlar. Buna karşı direnebilmek için, proletaryanın örgütlendirici rolünü (ki bu onun başlıca rolüdür) başarıyla ve zafere kadar yerine getirmesini gerektiği gibi sağlayabilmek için, proletaryanın siyasi partisi, kendi saflarında sert bir merkezi yönetim ve disiplin hüküm sürdürmelidir. Proletarya diktatörlüğü, eski toplumun güçlerine ve geleneklerine karşı, kanlı ve kansız, şiddete başvuran, barışçı, askeri, iktisadi, eğitici ve idari inatçı bir savaştır. Milyonlarca ve on milyonlarca insandaki alışkanlık gücü, en korkunç güçtür. Savaşta çelikleşmiş bir parti olmadan, söz konusu sınıf içinde namuslu olarak ne varsa onun güvenini elde etmiş bir parti olmadan, yığının ruh haletini izlemesini bilen ve bunu etkileyebilen bir parti olmadan, bu savaşı başarıyla yürütmek olanaksızdır. Merkezileşmiş büyük burjuvaziyi yenmek, milyonlarca ve milyonlarca küçük patronu “yenmekten” bin defa daha kolaydır; oysa bunlar her günkü alışılagelen, gözle görülmeyen, elle tutulmayan eritici eylemleriyle burjuvazi için gerekli aynı sonuçları, burjuvaziyi yeniden iktidara getirecek olan sonuçları gerçekleştirmektedirler. Proletaryanın partisinin demir disiplinini (özellikle diktatörlüğü sırasında) azıcık da olsa zayıflatan kimse, gerçekte, proletaryaya karşı burjuvaziye yardım etmektedir. Liderler, parti, sınıf ve yığınlar ile ilgili sorunun yanında, “gerici” sendikalar sorununu da koymak gerekir. Ama ilkönce bir sonuca varabilmek için, partimizin tecrübesine dayanan bir çift söz edeceğim. Bizim partimizde de “liderlerin diktatörlüğü”ne karşı hücumlar bugün vardır ve her zaman olmuştur da: ilk hatırladıklarım, ta 1895 yı-

lına kadar gider. O sırada partimiz, henüz resmen mevcut değildi, ama Petersburg’daki merkez grubu kurulmuştu ve bölge gruplaşmalarının yönetimini üzerine alması gerekiyordu. Nisan 1920’de, Partimiz IX. Kongresinde, “liderlerin diktatörlüğü”ne, “oligarşi”ye vb. karşı dikilen küçük bir muhalefet vardı. Demek ki, Almanlardaki bu “çocukluk hastalığı”, bu “sol komünizm” denen şey, yeni bir şey değildir ve o kadar korkulacak bir şey de değildir. Bu hastalık bir tehlike yaratmadan geçer ve geçtikten sonra da organizma daha da sağlam olur. Öte yandan legal çalışmadan illegale hızla geçiş, her şeyin “gizlenmesini” ve özellikle partinin genelkurmayının, liderlerin gizlenmesini gerektirdiğinden, bizde bazen çok kötü sonuçlar da verdiği olurdu. Bu sonuçların en kötüsü, 1912’de, provokatör Malinovski’nin Bolşevik Merkez Komitesine girmesiyle oldu. O, en değerli ve en fedakar arkadaşlarımızdan onlarca ve onlarcasını yakalattı ve onları hapishanelere attırarak içlerinden birçoğunun erken ölümüne neden oldu. Eğer Malinovski daha büyük bir kötülük yapamadıysa, bu legal çalışmayla illegal çalışma arasındaki ilişkiyi doğru tespit etmiş olmamızdandır. Güvenimizi kazanmak için, Malinovski, Partinin Merkez Komitesinin üyesi ve Dumada milletvekili sıfatlarıyla bize legal günlük gazeteler yayınlama işinde yardımcı olmak zorundaydı. Bu gazeteler, çarlık düzeninde bile, Menşeviklerin oportünizmine karşı mücadele ediyor ve Bolşevizmin temel ilkelerini üstü örtülü biçimde yayıyordu. Malinovski, bir eliyle Bolşevizmin en iyi militanlarından birçoğunu hapishaneye ve ölüme gönderirken; öteki eliyle legal basın yoluyla on binlerce yeni bolşeviğin eğitilmesine yardım etmek zorundaydı. İşte bir durum ki, gerici sendikalarda devrimci çalışmayı yürütmeyi öğrenmekle görevli bulunan Alman yoldaşlar (İngiliz, Amerikan, Fransız ve İtalyan yoldaşlar da) üzerinde uzun uzun düşünmelidirler. Kimi ülkelerde, ki bunlara en ileri ülkeler de dahildir, burjuvazi, komünist partilerine elbette ki provokatörler gönderecektir. Bu tehlikeye karşı savaşmanın yollarından biri, legal çalışmayla illegal çalışmayı akıllıca birleştirmektir. Dipnotlar Volapik. - Johann Martin Schlyer adında bir Güney Almanın 1879’da meydana getirdiği suni bir dil. Pek ilgi görmemiştir. 1

Hollandalı “Tribünistlar”. - 1907’den beri De Tribune adındaki gazeteyi yayınlayan Hollanda Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin solcu unsurları, Sosyal-Demokrat İşçi Partisinden çıkarılınca, 1909’da kendi partilerini kurdular (Hollanda Sosyal-Demokrat Partisi). Bunlar Hollanda isçi hareketinin sol kanadını temsil ediyorlardı ve 1918’de Hollanda Komünist Partisinin kurulmasına katkıda bulundular. De Tribune gazetesi 1909’dan l9l8’e kadar Hollanda Sosyal-Demokrat Partisinin organıydı, 1918’den sonra Komünist Partisinin organı oldu. 2

3

Horner, Anton Panekoek’in takma adı.

Kardelen Eği�m Programı 148


ÖRGÜTLENME

İŞÇİLER ÖRGÜTÜ VE DEVRİMCİLER ÖRGÜTÜ

Marks, Engels, Lenin – İşçi Sını� Par�si Üzerine

Siyasal mücadeleden “işverenlere ve hükümete karşı iktisadi mücadeleyi” anlayan bir sosyal-demokrat için, “devrimciler örgütü” ile “işçiler örgütü”nün aşağı yukarı aynı şey olması doğaldır. Nitekim fiilen olan da budur; öyle ki, örgütten söz ettiğimizde, ayrı ayrı diller konuşmaktayız. Örneğin daha önceden tanımadığım1 oldukça tutarlı bir ekonomistle aramda geçen konuşmayı iyice anımsamaktayım. Siyasal Devrimi Kim Gerçekleştirecek? adlı broşürü tartışıyorduk, ve kısa zamanda bu yapıtın örgüt sorununu görmezlikten geldiği görüşünde birleştik. Nerede ise aramızda tam bir görüş birliğine varacaktık ki, konuşmanın ilerlemesiyle, ayrı ayrı dillerde konuştuğumuz ortaya çıktı. Muhatabım, yazarı, grev fonlarını, karşılıklı yardımlaşma derneklerini vb. görmezden gelmekle suçluyordu, oysa siyasal devrimi “gerçekleştirecek olan” temel etmen olarak benim aklımda olan bir devrimciler örgütüydü. Aramızdaki görüş ayrılığı açıkça ortaya çıkınca da, anımsadığım kadarıyla, bu ekonomistle görüş birliği içinde olduğum tek bir ilke sorunu bile yoktu. Aramızdaki görüş ayrılığının kaynağı nerede idi? Ekonomistlerin hem örgüt, hem de siyaset sorunlarında durmadan sosyal-demokrasiden trade-unionculuğa kaymakta oldukları gerçeğindeydi. Sosyal-demokrasinin siyasal mücadelesi, işçilerin işverenlere ve hükümete karşı iktisadi mücadelesinden çok daha geniş ve karmaşık bir mücadeledir. Aynı biçimde (ve bundan ötürü), devrimci sosyal-demokrat partinin örgütlenmesi, kaçınılmaz olarak, işçilerin iktisadi mücadele için örgütlenmesinden, ayrı türde bir örgütlenme olmak zorundadır. İşçilerin örgütü, ilkin sendikal bir örgüt olmalıdır; ikincisi, olabildiğince geniş olmalıdır; üçüncüsü, koşullar elverdiğince gizlilikten uzak, açık olmalıdır (söylemenin gereği yok ki, burada olsun, daha ileride olsun söz konusu olan, yalnızca

otokratik Rusya’dır), buna karşılık, devrimciler örgütü, her şeyden önce ve esas olarak devrimci eylemi meslek edinmiş kişilerden oluşmalıdır (işte bunun için, devrimciler örgütünden söz ederken, devrimci sosyal-demokratları kastetmekteyim). Böyle bir örgütün üyelerinin bu ortak özelliği karşısında, işçilerle aydınlar arasındaki, ve hele ayrı ayrı meslekler arasındaki her türlü ayrım kesin olarak silinmelidir. Besbelli ki, bu örgüt, pek geniş tutulmamalı ve olabildiğince gizli olmalıdır. Bu üç ayırıcı nokta üzerinde duralım: Siyasal özgürlüklerin var olduğu ülkelerde, sendika örgütüyle siyasal örgüt arasındaki ayrım apaçıktır, sendikalarla sosyal-demokrasi arasındaki ayrım gibi. Biriyle öteki arasındaki ilişkilerin, tarihsel, hukuksal vb. koşullara göre ülkeden ülkeye değişmesi doğaldır; bu ilişkiler az ya da çok sıkı, karmaşık vb. olabilir (bize göre olabildiğince daha sıkı ve daha az karmaşık olmalıdır); ama özgür ülkelerde sendika örgütünü sosyal-demokrat parti ile aynı şey saymaya kalkışmak söz konusu olamaz. Rusya’da, ilk bakışta, otokrasinin boyunduruğu, sosyal-demokrat örgütle işçi dernekleri arasındaki her türlü ayrımı silmektedir, çünkü bütün işçi dernekleri ve bütün inceleme çevreleri yasaklanmıştır ve işçilerin iktisadi mücadelesinin başlıca belirtisi ve silahı olan grev, adi bir suç sayılmaktadır (bazen de bir siyasal suç!). Böylece, bizdeki durum, bir yandan iktisadi mücadeleyi yürüten işçileri siyasal sorunlarla uğraşmaya “iterken”, öte yandan sosyal-demokratları da, sendikacılıkla sosyal-demokrasiyi birbirine karıştırmaya “itmektedir” (ve bizim Kriçevski’lerimiz, Martinov’larımızı ve benzerleri, birinci cinsten “itelemeyi” usanmadan tartışırken, ikinci cinsten “itelemenin” farkına varmamaktadırlar). Gerçekten de, gözümüzün önüne, “işverenlere ve hükümete karşı iktisadi mücadele”ye yüz-

Kardelen Eği�m Programı 149


ÖRGÜTLENME de doksan dokuz gömülmüş olan kimseleri getiriniz. Bunlardan bazıları, eylemlerinin tamamı süresince (dört ila altı ay) daha çapraşık bir devrimciler örgütünün gereğini düşünmek zorunluluğunu hiç bir zaman duymayacaktır. Başkaları, belki de, oldukça geniş ölçüde dağıtılan bernştayncı yazına rastlayacaklar ve bunun etkisi altında “günlük tek düze mücadelenin” ileriye hareketinin derin anlam taşıdığı inancına varacaklardır. Başkaları da, belki, “proletaryanın mücadelesiyle sıkı ve organik bağlar kurma”, sendika hareketiyle sosyaldemokrat hareket arasında bağlar kurma örneğini bütün dünyaya gösterme gibi çekici bir düşünceye kapılacaklardır. Böyleleri, bir ülkeye kapitalizmin ve bunun sonucu olarak da işçi sınıfı hareketinin girmesi ne kadar gecikirse, o ülkedeki sosyalistlerin sendika hareketine o kadar çok katılabileceklerini ve bu hareketi destekleyebileceklerini ve bu ülkede sosyal-demokrat olmayan sendikaların varlığı için nedenlerin o ölçüde azalacağını iddia edebilirler. Bu sav, buraya kadar tamamen doğrudur; ama ne yazık ki, kimileri daha da ileri giderek bu durumdan sosyal-demokrasi ile sendikacılığın tam bir kaynaşması düşünü görüyorlar. Biraz aşağıda, St. Petersburg Mücadele Birliğinin Tüzüğü örneğinden, bu gibi düşlerin örgüt planlarımız üzerinde nasıl olumsuz etkide bulunduğunu göreceğiz. İktisadi mücadeleyi amaçlayan işçi örgütleri, sendikal örgütler olmalıdır. Her sosyal-demokrat işçi, elinden geldiği kadar bu örgütleri desteklemeli ve bunların içinde etkin olarak çalışmalıdır. Bu böyle olmakla birlikte, “sendikalarda” üyeliğe yalnız sosyal-demokratların seçilmesini istemek, elbette ki bizim çıkarımıza olan bir şey değildir; çünkü böyle bir şey, olsa olsa, bizim yığınlar üzerindeki etkimizin kapsamını daraltır. İşverenlere ve hükümete karşı mücadele için birleşmenin gereğini anlayan her işçi, sendikalara girebilmelidir. Eğer sendikalar, hiç değilse bilinçlenmenin bu ilkel derecesine ulaşmış olan herkesi birleştirmezse ve çok geniş örgütler olarak kurulmazsa, sendikaların asıl amacına ulaşmak olanaksızlaşır. Bu örgütler ne kadar geniş tutulursa, bunlar üzerindeki etkimiz de o ölçüde geniş olur. Bu etki, sadece iktisadi mücadelenin “kendiliğinden” gelişmesi yüzünden ileri gelmez, sosyalist sendika üyelerinin, yoldaşlarını etkilemede gösterdikleri doğrudan ve bilinçli çabadan da ileri gelir. Ama geniş bir örgüt sıkı gizlilik yöntemleri uygulayamaz (çünkü daha fazlasını ister). Çok sayıda üye gereği ile gizlilik yöntemlerini uygulama gereği arasındaki çelişki nasıl uzlaştırılacaktır? Sendikaları olabildiğince açık, her şeyi ortada örgütler haline nasıl getireceğiz? Genel olarak söylemek gerekirse, bu sonuca yalnızca iki yoldan varabiliriz: ya sendikalar yasallaştırılır (bazı ülkelerde, bu, sosyalist ve siyasal birliklerin yasallaştırılmalarından önce gelmiştir), ya da örgüt gizli tutulur, ama öylesine “serbest” ve şekilsiz, Almanların dediği gibi lose’dir2 ki, üyelerin büyük çoğunluğunu

ilgilendirdiği kadarıyla, gizlilik yöntemlerinin gerekliliği hemen hemen sıfıra inmiş olur. Sosyalist olmayan ve siyasal olmayan işçi birliklerinin yasallaştırılmaları Rusya’da başlamış bulunmaktadır ve hiç kuşku yok ki, hızla büyüyen sosyal-demokrat işçi sınıfı hareketimizin kaydettiği her ilerleme, çoğunlukla kurulu düzenin yandaşlarından, ama kısmen de işçilerin kendilerinden ve liberal aydınlardan gelen bu yoldaki yasallaştırma girişimlerini artıracak ve yüreklendirecektir. Sendikalara legalite bayrağı Vasiliyev’ler ve Zubatov’lar tarafından daha şimdiden çekilmiş bulunuyor. Ozerov’lar ve Vorms’lar bunlara destek olmayı vaat ettiler ve desteklediler, ve işçiler arasında da, daha şimdiden, bu yeni eğilimin yandaşlarına rastlanmaktadır. Bundan böyle, bu eğilimi hesaba katmamazlık edemeyiz. Bunu nasıl hesaba katacağız, bu konuda sosyal-demokratlar arasında iki ayrı görüş olamaz. Zubatov’ların ve Vasilyev’lerin, çar jandarmasının ve papazların bu harekette oynadıkları rolü durmadan teşhir etmeli ve işçilere böylelerinin gerçek niyetlerini açıklamalıyız. İşçilerin legal toplantılarındaki liberal siyasetçilerin verdikleri söylevlerde, bütün uzlaşıcı ve “uyumluluğu savunan” sözleri teşhir etmeliyiz. Bu gibi söylevlerin, barışçı sınıf işbirliğinin özlenen bir şey olduğu yolunda içten gelme bir inancın sonucu söylenmiş olması, ya da iktidardan bazı ödünler koparmak için söylenmesi, ya da sadece bir dikkatsizlik sonucu olması, durumu değiştirmez. Ve nihayet, bu gibi açık toplantılarda ve izinli derneklerde, “ateşli olanları” saptayan ve kendi ajan provokatörlerini illegal örgütlere sokmak için legal örgütlerden yararlanmaya çalışan polisin sık sık kurduğu tuzaklar konusunda işçileri uyarmalıyız. Bunu yaparken, işçi sınıfı hareketinin yasallaşmasının, uzun vadede Zubatov’ların değil, bizim işimize yarayacağını unutmamak gerekir. Tersine, yaban otlarını buğdaydan ayırmamıza yardımcı olacak olan şey, teşhir kampanyamızdır. Yaban otunun ne olduğunu belirtmiş bulunuyorum. Buğdaydan kastımız en geri kesimler de dahil olmak üzere, gittikçe artan sayıda işçileri toplumsal ve siyasal sorunlara çekmek, ve gelişmesiyle bize ajitasyonumuz için bol bol malzeme sağlayacak olan ve esas olarak legal olan işlevlerden (legal kitapların dağıtımı, yardımlaşma sandıkları vb.) kendimizi, devrimcileri, kurtarmaktır. İşte bu anlamda, Zubatov’lara ve Ozerov’lara şöyle diyebiliriz ve demeliyiz: Hadi bakalım baylar, elinizden geleni yapın! İşçilerin yolu üzerine (ya doğrudan provokasyonla, ya da “struveciliğin” yardımıyla işçilerin morallerinin “dürüstçe” kırılmasıyla) her tuzak kuruşunuzda sizi teşhir etmek boynumuzun borcudur. Ama ileriye doğru gerçek bir adım attığınız zaman, bu adım “ürkek bir zikzak” olsa bile, size, “lütfen devam ediniz!” diyeceğiz. Ve ileri adım sayılabilecek tek adım, işçilerin eylem alanının, az da olsa, gerçekten genişlemesidir. Bu tür her genişleme bizim

Kardelen Eği�m Programı 150


ÖRGÜTLENME yararımıza olacak ve ajan provakatörlerin sosyalistleri avlaması yerine, sosyalistlerin taraftar kazanacakları türden legal derneklerin kurulmasını hızlandıracaktır. Kısacası, bizim görevimiz yaban otuna karşı mücadeledir. Saksılarda buğday yetiştirmek bizim işimiz değildir. Yaban otlarını yolarak tarlayı buğdaya hazırlarız. Ve Afanisi İvanoviç’ler ve Pulherya İvanovna’lar3 saksıdaki ekinlerine bakadursun, biz sadece bugünün yaban otlarını biçmek için değil, yarının buğdayını biçmek için de harmancılarımızı hazırlamalıyız.4 Böylece, biz, olabildiğince az gizli ve olabildiğince geniş bir sendikal örgüt yaratma sorununu yasallaştırma yoluyla çözemeyiz (ama Zubatov’ların, Ozerov’ların, böyle bir çözümü, kısmen de olsa, bize vermelerinden büyük hoşnutluk duyacağız; onun için olanca gücümüzle onlara karşı savaşmamız gerekiyor). Geriye gizli sendikal örgütler kalıyor, ve biz, bütün olanaklarımızla, (kesin olarak bildiğimiz gibi) bu yolu tutmuş olan işçilere yardım etmeliyiz. Sendikal örgütler sadece iktisadi mücadelenin gelişmesi ve pekişmesi için son derece yararlı olmakla kalmazlar, aynı zamanda siyasal ajitasyonun ve devrimci örgütlenmenin çok önemli bir yardımcısı olabilirler. Bu sonuca varabilmek için, doğmakta olan sendikal hareketi sosyal-demokratların istedikleri doğrultuya yöneltebilmek için, her şeyden önce, St. Petersburg ekonomistlerinin hemen hemen beş yıldan beri sahip çıktıkları örgütlenme planının saçmalığını iyice anlamak gerekir. Bu plan, Temmuz 1897 tarihli İşçilerin Karşılıkız Yardımlaşma Sandığı Tüzüğü’nde (“Listok” Rabotnika, n° 9-,10, s. 46, Raboçaya Mysıl, n° l’den alınmıştır), ve Ekim 1900 tarihli Sendikal İşçi Örgütü Tüzüğü’nde (St. Petersburg’da basılan ve İskra, n° l’de sözü edilen özel bildiri) sunulmuştur. Her iki tüzüğün de temel nitelikte bir eksikliği var: bunlar, geniş işçi örgütünü sınırları katıca çizilmiş bir yapı içine oturtuyorlar ve onu devrimciler örgütüyle karıştırıyorlar. Daha ayrıntılı olarak hazırlandığı için, sözü edilen tüzüklerden ikincisini ele alalım. Tüzük elliiki maddeden oluşuyor. Yirmi üç madde, her fabrikada kurulacak olan (üye sayısı 10’u geçmeyecektir) ve “merkez (fabrika) gruplarını” seçecek olan “işçi çevrelerinin” yapısını, işleyiş yöntemlerini ve bunların hak ve yetkilerini açıklıyor. 2. madde şunu belirtiyor: “Merkez grup, fabrikada ya da atölyede olup biten her şeyi gözler ve olayların kaydını tutar.” “Merkez grup, ödenti ödeyenlere her ay bir mali rapor sunar” (md. 17), vb.. “Bölge örgütlerine” on madde ayrılmış, ve on dokuz madde de İşçi Örgütleri Komitesiyle St. Petersburg Mücadele Birliği Komitesi arasındaki (her bölgenin seçilmiş temsilcileriyle “yürütme grupları” —”propaganda grupları, eyaletlerle ve Yurtdışı Örgütlerle bağlantı kurma grupları, mağazaları, yayınları ve fonları yöneten gruplar”— arasındaki) çok çapraşık karşılıklı ilişkilere ayrılmıştır. İşçilerin iktisadi mücadelesinde “yürütme grupları-

”na ayak uyduran bir sosyal-demokrasi! Ekonomistlerin düşüncelerinin nasıl sosyal-demokrasiden trade-unionculuğa doğru saptığını ve sosyal-demokratların her şeyden önce proletaryanın kurtuluş mücadelesinin tümünü yönetebilecek bir devrimciler örgütü ile ilgilenmesi gerektiği düşüncesinin bunlara ne kadar yabancı olduğunu, bundan daha çarpıcı bir biçimde göstermek zordur. “İşçi sınıfının siyasal kurtuluşundan”, “çarlık zorbalığına” karşı mücadeleden söz etmek ve aynı zamanda böyle tüzükler kaleme almak, sosyal-demokrasinin gerçek siyasal görevlerinin ne olduğunu hiç, ama hiç anlamamaktır. Elli küsür maddenin hiç birinde, yığınlar arasında olanaklı en geniş siyasal ajitasyonu, Rus mutlakıyetinin bütün yönlerini ve Rusya’daki çeşitli toplumsal sınıfların özgül özelliklerini aydınlatan bir ajitasyonu yürütmenin gereğinin anlaşıldığını gösteren en ufak bir belirti yok. Zaten böyle tüzüklerle, hareketin siyasal amaçları bir yana, sendikal amaçlara bile ulaşılamaz, çünkü sendikalar mesleklere göre örgütlenirler ki, bunun tüzükte lafı bile edilmemektedir. Ama belki en karakteristik olan şey, ayrı ayrı her fabrikayı ve bu fabrikanın “komitesini” sürekli, tek biçimde ve gülünç derecede ayrıntılı kurallarla ve üç dereceli bir seçim sistemiyle birbirine bağlamaya çaba gösteren bütün “sistemin” aşırı yüklülüğüdür. Ekonomizmin dar ufukları arasına sıkışan fikir, ağır bir kırtasiyecilik ve bürokrasi kokusu yayan ayrıntılar içinde kendini kaybedip gitmektedir. Gerçekte, hiç söylemeye gerek yok ki, bu maddelerin dörtte-üçü hiç bir zaman uygulanamaz; ama buna karşılık, her fabrikada bir merkezi gruba sahip böyle bir “gizli” örgüt, jandarmanın geniş çapta baskınlar yapmasını kolaylaştırır. Polonyalı yoldaşlar, hareketlerinde buna benzer bir evreden geçmişlerdir; her yerde işçi yardımlaşma sandıkları kurma tutkusuna kapıldıkları bir zaman oldu; ama jandarmanın işini kolaylaştırmaktan başka bir şey yapmadıklarını anlayınca, bu fikirden çok çabuk vazgeçtiler. Eğer geniş işçi örgütleri istiyorsak ve yaygın tutuklamalar istemiyorsak, polisin işini kolaylaştırmak istemiyorsak, bu örgütlerin herhangi bir katı biçimsel yapı içerisinde kalmamalarını sağlamalıyız. Ama o zaman da, örgüt işleyebilecek midir?’ Örgütün işlevlerinin ne olduğunu görelim: “... Fabrikada olup biten her şeyi gözlemek ve olayların kaydını tutmak.” (Tüzüğün ikinci maddesi.) Bunu yapabilmek için resmen kurulu bir gruba gerçekten gerek var mı? Özel bir grup oluşturulmaksızın illegal gazetelerle yürütülecek bir haberleşme yoluyla aynı amaç daha iyi sağlanamaz mı? “... İşçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi mücadelesine önderlik etmek” (madde 3). Bunun için de saptanmış örgütsel bir biçime gerek yok. Her aklı başında ajitatör, sıradan konuşmalarda işçilerin istemlerinin ne olduğunu saptayabilir ve bu istemlerin bildirilerle ifade edilmesini sağlamak üzere, bunları dar —geniş değil— devrimciler örgütüne iletebilir. “... Her ruble ücretten iki kopek

Kardelen Eği�m Programı 151


ÖRGÜTLENME ödentiyle ..bir fonun meydana getirilmesi” (madde 9), ve ödenti ödeyenlere aylık bir mali rapor sunulması (madde 17), ödentilerini ödemeyen üyelerin örgütten çıkarılması (madde 10), ve buna benzer şeyler. İşte polis için gerçek bir cennet; çünkü polis için böyle “merkezi bir fabrika fonu”nun gizliliğine sızmaktan, paraya el koymaktan ve en iyi adamları tutuklamaktan daha kolay bir şey olamaz. İyi tanınan (son derece dar ve gizli) bir örgütün resmi mührünü taşıyan bir kopeklik ya da iki kopeklik makbuzlarla bu işi halletmek, ya da karşılığında makbuz vermeden para toplamak ve üzerinde anlaşmaya varılan kod ile mali raporu bir illegal gazetede yayınlamak daha basit değil mi? Böylelikle amaca ulaşılmış olur, ama jandarmanın ipuçlarını ele geçirmesi, yüz kez daha zorlaşır. Tüzüğün tahliline devam edebiliriz, ama sanırım ki bu söylenenler yeter. En güvenilir, en deneyimli ve çelikleşmiş işçilerden oluşan küçük, kaynaşmış bir çekirdek, belli başlı semtlerde sorumlu temsilcileri olan ve kesin gizlilik kuralları gereğince devrimciler örgütüne bağlı bulunan bir çekirdek, yığınların en geniş desteğiyle ve herhangi bir biçimsel örgüt olmaksızın sendikal örgütün bütün işlevlerini yerine getirebilir ve üstelik bunları sosyal-demokrasinin gerektirdiği biçimde başarabilir. Sosyal-demokrat bir sendikal hareketin, jandarmaya karşın, pekiştirilmesini ve güçlendirilmesini, ancak bu yoldan sağlayabiliriz. Hiç tüzüğü olmayacak kadar ve kayıtlı üyeleri bile bulunmayacak kadar lose bir örgütün, örgüt sayılamayacağı itirazında bulunulabilir. Belki öyledir. Ama önemli olan ad değildir. Önemli olan, “üyesi bulunmayan bir örgütün” gereken şeyi yapabilmesi ve daha başından gelecekteki sendikalarımızla sosyalizm arasında sıkı bir bağın kurulmasını sağlamasıdır. Otokrasi altında, seçimleriyle, raporlarıyla, üyelerinin oy hakkıyla vb. geniş bir örgütü ancak iflah olmaz bir ütopyacı savunabilir. Bundan alınması gereken ders basittir. Eğer güçlü bir devrimciler örgütünün sağlam temellerinden işe başlarsak, hareketin bir bütün olarak istikrarlılığını sağlayabiliriz ve hem sosyal-demokrasinin, hem de gerçek sendikaların hedeflerini gerçekleştirmiş oluruz. Ama eğer yığınların sözüm ona kolayca “erişebileceği” (ama gerçekte çar jandarmasının daha da büyük kolaylıkla eriştiği ve devrimcileri polis için kolayca erişilebilir hale getiren) geniş bir işçi örgütüyle işe başlarsak, ne birinci hedefe varabiliriz, ne de ikinci hedefe; elyordamı yöntemlerinden kurtulamayız ve, dağınık kalacağımızdan ve güçlerimiz polis tarafından durmadan kırılacağından, yığınlar için daha kolayca erişilir hale getireceğimiz sendikalar, Zubatov ya da Ozerov tipi sendikalar olur. Devrimciler örgütünün asıl işlevleri neler olmalıdır? Bu soruyu ayrıntılı olarak ele alacağız. Ama daha önce, bu konuda da ekonomist kapı komşusu olan (ne talihsizlik!) teröristimiz tarafından ileri sürülen çok tipik bir savı ince-

leyelim. İşçiler için yayınlanan Svoboda gazetesi birinci sayısında, “Örgüt” başlığını taşıyan bir makale yayınladı. Yazar, dostlarını, İvanovo-Voznesenskli ekonomist işçileri, savunmaya çalışıyor. Söyle yazıyor: “Yığınların dilsiz ve bilinçsiz oluşu hareketin tabandan gelmeyişi kötü bir şey.Örneğin, bir üniversite kentinin öğrencileri yaz tatilinde ve öteki bayramlarda evlerine gitmek üzere ayrılıyorlar ve işçi hareketi hemen duruveriyor. Dışarıdan itilmesi gereken bir işçi hareketi, gerçek bir güç olabilir mi? Elbette ki olamaz. ... Hareket kendi başına yürümeyi henüz öğrenmemiştir, tutunmak zorundadır. Her şeyde, bu, böyle. Öğrenciler gidiyor ve her şey duruveriyor. En yetenekli olanlar yakalanıyor; kaymak alınıyor ve süt ekşiyor. “Komite” tutuklanırsa, bir yenisi kurulana dek her şey duruveriyor ve bir sonraki komitenin nasıl bir şey olacağını kimse bilmiyor - bir öncekine hiç benzemeyebilir-. Birincisi bir şey söylediyse, ikincisi tam tersini söyleyebilir. Dün ve yarın arasındaki süreklilik kopmuştur, geçmişin deneyimi gelecek için bir kılavuz olmuyor. Ve bütün bunlar, hareketin yığınlar arasında derin kökler salmamış olmasındandır; iş, yüz tane ahmak tarafından değil, bir düzine akıllı tarafından yürütülüyor. Bir düzine akıllı bir çırpıda yok edilebilir; ama örgüt yığını kucakladığı zaman, her şey yığından geldiği zaman, hiç kimse, ne yaparsa yapsın davayı batıramaz.” (s. 63.) Olgular doğru bir biçimde anlatılıyor. Amatörlüğümüzün tablosu, başarıyla çizilmiştir. Ama varılan sonuçlar, hem aptallıkları bakımından, hem de siyasal kıvraklıktan yoksun bulunmaları bakımından Raboçaya Mysıl’a lâyıktırlar. Bu sonuçlar, ahmaklığın doruğunu temsil eder, çünkü yazar, hareketin “derinliği”, “kökleri” sorunu gibi felsefi ve toplumsal-tarihsel olan sorunu, jandarmalara karşı en iyi mücadele yöntemi gibi teknik ve örgütsel bir sorunla karıştırmaktadır. Varılan sonuçlar siyasal kıvraklık yoksunluğunun doruğunu temsil eder, çünkü yazar, iyi liderlere kötü liderlerden yakınacağına, “yığınlara” genel olarak liderlerden yakınıyor. Siyasal ajitasyon yerine kızıştırıcı terörizmi koyma düşüncesi siyasal bakımdan bizi nasıl geriletiyorsa, bu da, örgütsel olarak bizi geriletme yolunda bir girişim sayılmalıdır. Burada kendimi gerçekten de, hakiki bir embarras de richesses5 içinde bulmaktayım ve Svoboda’nın bize sunduğu karmakarışıklığı çözmek için işe nereden başlayacağımı bilemiyorum. Konuya açıklık getirmek için bir örnekle söze başlayayım. Almanları ele alınız. Umarım ki, onların örgütünün bir yığın örgütü olduğu, Almanya’da her şeyin yığınlardan geldiği, işçi sınıfı hareketinin yürümesini öğrendiği yadsınamayacaktır. Ama gene de, bu milyonların “bir düzine” denenmiş liderlerine nasıl değer verdiklerine ve nasıl onlara sığındıklarına bakınız ve parlamentoda, düşman partilerin sözcüleri sık sık sosyalistlere bu yüzden saldırmamışlar mıdır: “Siz yaman demokratlarsınız doğrusu! Sizin hareketinizin sadece adı işçi hareketi; ortada görülen hep aynı liderler kliği, aynı

Kardelen Eği�m Programı 152


ÖRGÜTLENME Bebel ve aynı Liebknecht, yıllar boyu hep onlar. Sizin sözüm ona seçilmiş işçi milletvekilleriniz İmparatorluğun atadığı memurlardan daha kalıcı!” dememişler midir? Ama Almanlar, “yığınları” “liderlere” karşı çevirmek, yığınlarda kötü ve iddialı içgüdüler uyandırmak çabalarına ve “bir düzine akıllı”ya karşı yığınların güvenini sarsarak hareketin sağlamlığını ve istikrarlılığını baltalamak isteyen bu gibi demagojik çabalara sadece küçümseyerek gülüp geçmişlerdir. Siyasal düşünce Almanlar arasında yeteri kadar gelişmiştir ve profesyonel olarak eğitilmiş, uzun deneylerden geçmiş ve tam bir uyum içinde çalışan “bir düzine” denenmiş ve yetenekli lider olmadan (ve yetenekli kişiler yüzlerce doğmaz) modern toplumda hiç bir sınıfın kararlı bir mücadeleye girişemeyeceğini anlayacak kadar siyasal deneyim edinmişlerdir. Almanların da, kendi safları arasında “yüzlerce ahmağı” pohpohlayan ve onları “bir düzeni akıllının” üstünde tutan, yığınların “nasırlı ellerini” yücelten ve (Most ve Hasselman gibi) bu yığınları düşüncesizce “devrimci” harekete sürükleyen ve sağlam ve güvenilir liderlere karşı güvensizlik tohumları eken demagogları oldu. Alman sosyalizmi, ancak sosyalist hareket içinde bütün demagojik öğelere karşı inatçı ve yorulmak bilmez bir mücadeleyi yürüterek büyüyebilmiş ve bugünkü gücüne ulaşmıştır. Bizim ukalâlarımız ise, Rus sosyal-demokrasisinin kendiliğinden uyanan yığınları yönetecek yeterince eğitilmiş ve deneyim sahibi liderlerin bulunmayışı yüzünden bir bunalımdan geçmekte olduğu şu sıra, aptallara yaraşır bir derinlikle şöyle haykırıyorlar! “Hareketin tabandan gelmeyişi kötü bir şeydir.” “Bir öğrenci komitesi işe yaramaz; istikrarlı değildir.” Çok doğru. Ama bundan çıkartılması gereken, bir profesyonel devrimciler komitesi kurmamız gerektiği sonucudur ve bir öğrencinin mi, yoksa bir işçinin mi profesyonel devrimci olabileceği sorunu önemli değildir. Ama sizin çıkarsadığınız sonuç, işçi sınıfı hareketinin dışarıdan iteklenmemesi sonucudur! Siyasal saflığınızdan ötürü ekonomistlerimizin oyununa geldiğinizi ve bizim amatörlüğümüzü teşvik ettiğinizi fark etmiyorsunuz. Size sorabilir miyim: öğrencilerimiz, işçilerimizi neyin içine “iteklemişlerdir”? Olsa olsa, kendisinin sahip bulunduğu bölük-pörçük siyasal bilgiyi, edinebilmiş olduğu sosyalist fikir kırıntılarını işçiye götürmüştür (çünkü bugünün öğrencisinin başlıca entelektüel besini olan legal Marksizm, ona ancak ilkel, bölük-pörçük bilgiler sağlayabilir). Böylesine “dışarıdan itekleme” hiç bir zaman aşırı bir ölçüye varmamıştır; tersine, şimdiye dek hareketimizde bu, çok az olmuştur, çünkü biz gereğinden uzun bir süredir kendi yağımızla kavruluyoruz; “işçilerin işverene ve hükümete karşı iktisadi mücadelesi” denen ilk mücadele önünde fazla kölece boyun eğdik. Biz profesyonel devrimciler, bu türden “iteklemeyi” şimdiye kadar olduğundan yüz kez fazla iş edinmeliyiz ve edineceğiz. Ama “dışarıdan itekleme” gibi iğrenç bir deyim seçmeniz olgusu öyle bir deyim

ki, işçilerde (hiç değilse sizin kadar bilinçsiz işçilerde) dışarıdan siyasal bilgi ve devrimci deneyim getiren herkese karşı güvensizlik duygusu yaratmamazlık edemez, ve bunların hepsine karşı işçilerde içgüdüsel bir direnme isteği doğurmamazlık edemez, demagog olduğunuzu kanıtlar, ve demagoglar işçi sınıfının en kötü düşmanlarıdır. Ve lütfen yoldaşça olmayan yöntemlerle” tartıştığımı ileri sürerek, bağırıp çağırmayın. İyi niyetiniz saflığından şüphe etmeyi düşünmüyorum; dediğim gibi, insan siyasal saflıktan ötürü de demagog olabilir. Ama sizin demagoglar durumuna düştüğünüzü gösterdim ve demagogların işçi sınıfının en kötü düşmanı olduklarını usanmadan yineleyeceğim. En kötü düşmanıdırlar, çünkü yığınlarda en bayağı içgüdüleri uyandırırlar, çünkü bilinçsiz işçi, kendisini bir dost olarak sunan ve bazen de bunu içtenlikle yapan kimselerin kendi düşmanı olduklarını anlayamaz. En kötü düşmanıdırlar, çünkü birliğin bulunmadığı sallantılı bir dönemde, hareketimizin henüz şekillenmeye başladığı bir sırada, hatalarını sonradan acı deneyimle anlayacak olan yığınları yanlış yola yöneltmek için demagojik yöntemleri kullanmaktan daha kolay bir şey yoktur. Bu nedenle, Rus sosyal-demokratı için günün sloganı, her ikisi de demagoji düzeyine düşmüş olan Svoboda’ya ve Raboçeye Dyelo’ya karşı kararlı mücadele olmalıdır. İlerde bu konuyu, daha ayrıntılı olarak ele alacağız.6 “Bir düzine akıllı, yüz ahmaktan daha kolay yok edilebilir.” Bu şaheser hakikat (ki bunun için yüz ahmak sizi her zaman alkışlayacaktır), tartışmanın tam ortasında bu sorundan ötekine atladığımız için apaçık gibi görünmektedir. Konuşmayı “komitenin”, “örgütün” açığa çıkarılmasıyla başlattınız ve sürdürdünüz ve şimdi de bir başka soruna, hareketin “derin köklerinin” açığa çıkartılması sorununa atlıyorsunuz. Hiç şüphe yok ki, hareketimiz açığa çıkartılamaz, çünkü yığınların derinliklerinde sayısız binlerce kökleri vardır; ama burada sorunumuz bu değil. “Derin kökler” söz konusu olduğu kadarıyla, bütün amatörlüğümüze karşın, şimdi bile “açığa çıkartılamayız”, ama gene de “örgütlerimizin” açığa çıkarılmasından ve bunun sonucu olarak da hareketin sürekliliğini sağlamanın olanaksızlığından yakınıyoruz ve yakınmamazlık edemeyiz. Ama örgütlerin açığa çıkarılması sorununu ortaya attığınıza ve görüşünüzde direndiğinize göre, ben, bir düzine akıllıyı açığa çıkarmanın yüz ahmağı açığa çıkarmaktan çok daha zor olduğunu iddia ediyorum. Ve bu görüşümü, “anti-demokratik” vb. diye yığınları bana karşı ne kadar kışkırtırsanız da savunacağım. Tekrar tekrar belirttiğim gibi, örgütle ilgili olarak “akıllılar” sözüyle kastettiğim, profesyonel devrimcilerdir, kökenleri öğrenci olmuş ya da işçi olmuş önemli değil. İddia ediyorum ki: 1° sürekliliği sağlayan istikrarlı bir önderler örgütü olmadan hiç bir devrimci hareket varlığını sürdüremez; 2° hareketin temelini oluşturan ve ona katılan halk yığınları mücadeleye kendiliklerinden ne kadar büyük sayıda sürüklenirlerse, böyle bir örgüte olan gereksinme o ölçüde ivedileşir, ve bu

Kardelen Eği�m Programı 153


ÖRGÜTLENME örgüt de o ölçüde sağlam olmalıdır (yoksa demagogların yığınların daha geri kesimlerini peşlerinden sürüklemeleri daha da kolaylaşmış olur); 3° böyle bir örgüt esas olarak devrimci eylemi meslek edinmiş kimselerden oluşmalıdır; 4° otokratik bir devlette, böyle bir örgütün üyelerini devrimci eylemi meslek edinmiş kimselerle ve siyasal polisle mücadele sanatında profesyonel olarak eğitilmiş kimselerle ne denli sınırlarsak örgütü açığa çıkartmak, o ölçüde zorlaşacaktır; 5° harekete katılabilen ve orada etkin olarak çalışabilen işçilerin ve öteki toplumsal sınıflardan gelme öğelerin sayısı o ölçüde büyük olacaktır. Ekonomistlerimizi, teröristlerimizi ve “ekonomistteröristlerimizi”7 bu tezleri çürütmeye çağırıyorum. Şu anda son iki noktayı ele almakla yetineceğim. “Bir düzine akıllıyı” mı, yoksa “yüz ahmağı” mı yok etmenin daha kolay olduğu sorusu, kendini, yukarda ele alınan soruya indirger: kesin gizliliği korumanın zorunlu olması halinde, bir yığın örgütüne sahip olmak olanaklı mıdır? Bir yığın örgütüne, hükümete karşı inatçı ve sürekli bir mücadeleyi yürütebilecek bir örgütte bulunması gereken gizlilik derecesini hiç bir zaman veremeyiz. Bütün gizli işlevlerin olabildiğince az sayıda profesyonel devrimcilerin elinde toplanması, bunların “herkes hesabına düşüneceği”, ve tabanın hareket içinde etkin bir rol oynamayacağı anlamını taşımaz. Tersine, üyeler, kendi safları arasından artan sayıda profesyonel devrimciler çıkaracaktır: çünkü bilecektir ki, birkaç öğrencinin ve iktisadi mücadeleyi yürütmekte olan birkaç işçinin bir “komite” kurmak üzere bir araya gelmeleri yetmemektedir, ve bir kimsenin kendisini profesyonel devrimci olarak eğitebilmesi için uzun yıllar gerekmektedir; ve taban sadece amatörce yöntemleri değil, böyle bir eğitimi de “düşünecektir”. Örgütün gizli işlevlerinin merkezileştirilmesi, hareketin bütün işlevlerinin merkezileştirilmesi anlamını taşımaz. “Bir düzine” profesyonel devrimci bu işle ilgili gizli işlevleri merkezileştiriyor diye” en geniş yığınların illegal basına etkin olarak katılması azalacak değildir; tersine, on kat artacaktır. İllegal basını okumanın, ona yazı yazmanın ve bir ölçüde de onu dağıtmanın gizli çalışma olmaktan hemen hemen çıkmasını, bu yolla ve ancak bu yolla sağlayacağız; çünkü polis, binlerle dağıtılan bir gazetenin her biri için kovuşturma açmanın olanaksız olduğunu kısa zamanda anlayacaktır. Bu, sadece basın için değil, hareketin bütün işlevleri için de geçerlidir; sokak gösterileri için bile. Yığınların eyleme etkin olarak ve geniş ölçüde katılması, bundan bir zarar görmeyecektir; tersine, profesyonel olarak eğitilme konusunda polisten geri kalmayan “bir düzine” deneyimli devrimcinin, çalışmanın bütün gizli yönlerini —bildirilerin hazırlanması, planların düzenlenmesi ve her kent bölgesi için, her fabrika bölgesi için ve her eğitim kurumu için vb. lider gruplarının atanmasını— merkezileştiriyor olmasından yarar görecektir. (Bu “demokratik olmayan” görüşlerimden ötürü itirazlara uğrayacağımı biliyorum, ama hiç de zekice

olmayan bu gibi itirazları aşağıda yanıtlayacağım.) En gizli işlevlerin bir devrimciler örgütünde merkezileşmesi, geniş yığınlara yönelik ve bu yüzden de olabildiğince gevşek ve gizlilikten uzak bulunan işçi sendikaları gibi, işçilerin kendi kendilerini eğitme çevreleri ve illegal yazını okuma çevreleri gibi, sosyalist ve demokratik çevreler, nüfusun bütün öteki kesimleri arasında sosyalist ve demokratik çevreler vb. vb. gibi büyük sayıda öteki örgütlerin eylem alanını genişletecek ve niteliğini zenginleştirecektir. Böyle çevreleri her yerde kurmak gerekir; bunlar olabildiğince çok sayıda olmalı ve yerine getirdikleri işlevler olabildiğince çeşitli olmalıdır; ama bunları devrimciler örgütüyle birbirine karıştırmak, aralarındaki sınır çizgisini silmek, yığın hareketine “hizmet edebilmek” için kendilerini özel olarak ve tamamen sosyal-demokrat eyleme adayan ve sabırla, inatla profesyonel devrimci eğitimlerini yapan adamlar gerektiği konusunda zaten zayıf olan bilinci daha da zayıflatmak saçma ve zararlı olacaktır. Evet bu bilinç inanılmaz ölçüde zayıflatılmıştır. İlkelliğimizle, Rusya’da devrimcilerin saygınlığını düşürmüş olmamız örgüte ilişkin en büyük günahımızdır. Teorik sorunlarda duraksama gösteren, ufukları dar, kendi hareketsizliğini yığınların kendiliğinden hareketiyle haklı gösteren; bir halk sözcüsünden çok sendika sekreterine benzeyen, düşmanlarının bile saygısını kazanacak geniş ve yürekli bir plan düşünmekten aciz ve kendi profesyonel sanatında —siyasal polisle mücadele sanatında— deneyimsiz ve beceriksiz bir kimse —böyle bir kimse, devrimci değil, zavallı bir amatördür! Bu içten sözlerden ötürü hiç bir militan alınmasın, çünkü yetersiz eğitim söz konusu olduğu kadarıyla, ben, bu sözleri herkesten önce kendime yakıştırmaktayım. Bir zamanlar çok geniş ve çok kapsamlı görevleri kendi üzerine alan bir inceleme çevresinde8çalışmaktaydım ve o çevrenin üyeleri olan hepimiz, çok tanınmış bir sözü değiştirerek, “Bana bir devrimciler örgütü verin, Rusya’yı altüst ederim!” diyebileceğimiz bir tarihsel anda, amatörler gibi hareket ettiğimizin bilincinde olduğumuz için, çok acı çekiyorduk. O zaman duyduğum utancı anımsadıkça, vaızlarıyla “devrimci adını lekeleyen”, ve görevimizin devrimcileri amatörler düzeyine düşürmek olmadığını, tersine amatörleri devrimciler düzeyine yükseltmek olduğunu bir türlü anlamayan o sözde sosyal-demokratlara karşı öfkem artıyor. Dipnotlar Burada, Lenin’in 1901’de A. S. Martinov’la olan ilk karşılaşmasına değiniliyor. 1

2

Gevşek. –ç.

Afanisi İvanoviç ve Pulherya İvanovna — Gogol’un Eski Zaman Toprak Sahipleri adlı yapıtında anlatılan taşralı küçük toprak sahibi bir ataerkil aile. 3

Kardelen Eği�m Programı 154


ÖRGÜTLENME

İskra’nın yaban otlarına karşı kampanyası Raboçeye Dyelo’nun en öfkeli karşılığına neden oldu: “İskra için zamanımızın belirtileri, [ilkyazdaki] büyük olaylardan çok, Zubatov ajanlarının işçi sınıfı hareketini ‘yasallaştırma’ yolundaki zavallı çabalardır. İskra bu gerçeklerin kendi tezini çürüttüğünü göremiyor: çünkü bunlır, işçi sınıfı hareketinin, hükümetin gözünde korkunç boyutlara ulaştığının kanıtlarıdır.” (İki Konferans, s. 27.) Bütün kabahat, “yaşamın ivedi istemlerine kulaklarını tıkayan” ortodoksların “dogmatizmidir”. Bir metre boyundaki buğdayı görmeyip de, iki santim boyundaki yaban otlarıyla mücadele edenler onlardır! Bu “Rus işçi sınıfı hareketi bakımından çarpık bir bakış açısını” göstermiyor mu? 4

5

Zenginlikten gelme kararsızlık. -ç.

Şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, “dışardan itekleme” konusunda ve Svoboda’nın örgütlenme ile ilgili görüşleri konusunda söylediklerimizin tamamı, Raboçeye Dyelo yandaşları dahil, bütün ekonomistlere uygulanabilir; çünkü bazıları örgütlenme konusundaki böyle görüşleri etkin bir biçimde benimseyip savunurken, bazıları da bu görüşlere kapılmışlardır. 6

Bu terim, belki de, ekonomistlerden çok Svoboda için geçerlidir, çünkü bu organ “Devrimciliğin Yeniden Doğuşu” adlı makalede terörizmi savunurken, şimdi eleştirmekte olduğumuz yazısında ekonomizmden yana çıkıyor. Svoboda için “elinden gelseydi yapardı, ama ne çare ki gelmiyor” denebilir. Svoboda’nın istekleri ve niyetleri çok iyi — ama sonuç tam bir fikir kargaşalığı, bu, Svoboda’nın bir yandan örgütlenmede sürekliliği savunurken, devrimci düşüncenin ve sosyal-demokratik teorinin sürekliliğini tanımayı reddetmesinden ileri gelmektedir. O, profesyonel devrimciyi yeniden canlandırmak istiyor (“Devrimciliğin Yeniden Doğuşu”), ve bu amaçla ilkin, kızıştırıcı terörizmi ve ikinci olarak da “bir ortalama işçiler örgütü” öneriyor (Svoboda, n° 1, s. 66 vd.), ve bu örgütün “dışarıdan iteklenme” olasılığının daha zayıf olduğunu düşünüyor. Başka bir deyişle, evi ısıtmak için, evi yıkıp kerestesinin yakılmasını öneriyor. 7

Lenin, St. Petersburg’da kendisinin yönettiği ve “eski üyeler” diye bilinen sosyal-demokrat çevreye değiniyor; bu çevre 1895’te kurulan İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliğinin temelini oluşturmuştur. 8

Kardelen Eği�m Programı 155


ÖRGÜTLENME

BİR YOLDAŞA ÖRGÜTSEL GÖREVLERİMİZ ÜZERİNE MEKTUP

V. İ. Lenin & J. Stalin – Örgütlenme Üzerine

Sevgili yoldaş, “St. Petersburg Devrimci Partisinin Örgütlenmesi” için hazırladığınız taslağın eleştirilmesi isteğinizi memnunlukla yerine getiriyorum.1 (Anlaşılan, bununla, St. Petersburg’daki Rusya Sosyal-Demokrat işçi Partisinin çalışmalarının örgütlenmesini kastediyorsunuz.) Ortaya koyduğunuz mesele öylesine önemli ki, St. Petersburg Komitesinin bütün üyeleri ve hatta genel olarak bütün Rusya Sosyal-Demokratları bu meselenin tartışılmasına katılmalıdırlar. Her şeyden önce, “Birlik”in eski (dediğiniz gibi, “birlik tipi”) örgütlenmesinin elverişsizliğine ilişkin açıklamanıza tamamen katıldığımı belirtmek isterim. Raboçeye Dyelo taraftarlarının “demokratik” ilkeleri öne sürerken büyük kibirlilik ve inatçılıkla savunuculuğunu yaptıkları seçim sistemine, ilerici işçiler arasında ciddi bir eğitimin ve devrimci öğretimin yokluğuna ve işçilerin faal çalışmalardan kopmalarına değiniyorsunuz. Durum tam olarak şöyle: 1) (sadece işçiler arasında değil, aydınlar arasında da) ciddi bir eğitimin ve devrimci öğretimin bulunmayışı; 2) seçim ilkesinin yersiz ve aşırı ölçüde uygulanması ve 3) işçilerin faal devrimci çalışmalardan kopmaları. St. Petersburg örgütünün ve Partimizin daha birçok mahalli örgütünün temel zaafı buradadır. Mektubunuzdan temel hatalarını anlayabildiğim kadarıyla, örgütsel görevler hakkındaki temel görüşünüzü tamamen paylaşıyor ve örgütlenme planınıza katılıyorum. Özellikle, bütün Rusya çapındaki çalışmayla ve bir bütün olarak Parti faaliyetiyle ilgili görevlere özel önem verilmesi yolundaki görüşünüze tamamen katılıyorum. Bu, sizin taslağınızın Birinci Maddesinde şöyle ifade edilmiş: “İşçiler arasında sürekli muhabirleri bulunan ve örgüt içindeki çalışmalarla sıkı bağı olan İskra gazetesi,

Partinin yönetici merkezidir (sadece bir komitenin ya da semtin değil.)” Ben sadece, teorik gerçekleri, taktik ilkeleri, genel örgütlenme görevlerini ve herhangi bir an için tüm Partinin genel görevlerini geliştirip ortaya çıkaran gazetenin, partinin ideolojik önderi olabileceğini ve olması da gerektiğini belirtmekle yetineceğim. Ama ancak, bütün komitelerle kişisel bağları sağlayan, Rusya Sosyal-Demokratları arasındaki en devrimci bütün güçleri kucaklayan ve yayınların dağıtılması, bildirilerin basılması, güçlerin gereğince dağıtılması ve özel uğraşları üstlenecek kişilerin ve grupların atanması ve gösterilerin ve bütün Rusya çapında bir ayaklanmanın hazırlanması vb. gibi Partinin bütün genel meseleleriyle uğraşan özel bir merkezi grup (diyelim, Merkez Komitesi) hareketin doğrudan pratik önderi olabilir. Örgütün en kesin gizliliğini ve hareketin sürekliliğini korumak zorunlu olduğuna göre, Partimizin iki yönetici merkezi olabilir ve olmalıdır da: bir M.O. (Merkez Organ) ve bir M.K. (Merkez Komitesi). Bunlardan birincisi, ideolojik önderlikten; ikincisi de, doğrudan ve pratik önderlikten sorumlu olmalıdır. Bu gruplar arasındaki eylem birliği ve gerekli dayanışma sadece tek bir Parti programıyla değil, aynı zamanda bu iki grubun bileşimiyle (her iki grup da. M.O. ve M.K., birbiriyle tam bir ahenk içinde olan kimselerden meydana gelmelidir) ve düzenli ve sistemli ortak toplantıların düzenlenmesiyle de sağlanmalıdır. Ancak o zaman, hem M.O. Rus jandarmasının erişemeyeceği bir yere yerleştirilebilir ve tutarlılığı ve sürekliliği teminat altına alınabilir; hem de M.K. bütün temel meselelerde M.O. ile daima birlik içinde bulunabilir ve hareketin bütün pratik yönlerini doğrudan doğruya yönetebileceği serbestliğe sahip olabilir. Dolayısıyla, Tüzüğün Birinci Maddesi (sizin taslağınıza göre) sadece hangi Parti organının yönetici organ

Kardelen Eği�m Programı 156


ÖRGÜTLENME olarak tanındığını belirtmekle kalmamalı (bu elbette gereklidir), aynı zamanda bir mahalli örgütün, onlar olmadan Partinin bir parti olarak varlığını sürdüremeyeceği merkezi kuruluşları yaratmak, desteklemek ve sağlamlaştırmak için faal bir şekilde çalışma görevini üstlenmesi gerektiğini de belirtmelidir. Daha sonra, İkinci Maddede, komitenin “mahalli örgütü yönetmesi” gerektiğini (belki de “Partinin bütün mahalli çalışmaları ve bütün mahalli örgütleri” demek daha iyi olurdu; ama ben, ifade ayrıntıları üzerinde durmayacağım) ve hem işçilerden, hem de aydınlardan meydana gelmesi gerektiğini, çünkü onları iki komiteye bölmenin zararlı olacağını söylüyorsunuz. Bu, kesinlikle ve tartışmasız doğrudur. Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin tek bir komitesi olmalı ve bu komite de, kendilerini bütünüyle Sosyal-Demokrat faaliyetlere adamış, sağlam inançlı Sosyal-Demokratlardan oluşmalıdır. Mümkün olduğu kadar çok sayıda işçinin tam bir sınıf bilincine varmasına, profesyonel devrimci ve komite üyesi haline gelmesine özellikle önem vermeliyiz.2 İki değil de tek bir komite oldu muydu, komite, üyelerinin birçok işçiyi kişisel olarak tanımaları meselesi özel bir önem kazanır. İşçilerin arasında olup biten her şeye önderlik edebilmek için, bütün semtlere girip çıkabilmek, çok sayıda işçi tanımak ve her çeşit yola sahip olmak vb. gerekir. Bu yüzden, komite, işçi sınıfı hareketinin bizzat işçilerin arasından çıkacak belli başlı bütün önderlerini mümkün olduğu kadar kapsamalıdır. Komite, mahalli hareketi bütün yönlerden yönetmeli ve Partinin bütün mahalli kuruluşlarının, güçlerinin ve araçlarının sorumluluğunu üstlenmelidir. Siz komitenin nasıl kurulması gerektiğinden söz etmemişsiniz; ama bu durumda özel kurallar koymanın pek o kadar gerekli olmadığı konusunda da anlaşacağımızı sanıyorum; komitenin nasıl kurulması gerektiği meselesi, Sosyal-Demokratların yerinde tespit edecekleri bir meseledir. Ama belki de şunu belirtmek gerekiyor: komiteye yeni üyelerin alınması, komite üyelerinin çoğunluğunun (ya da üçte ikisinin vb.) kararıyla gerçekleşmeli ve komite, temas listesinin güvenilir (devrimci açıdan) ve sağlam (siyasi anlamda) ellere verilmesine dikkat göstermeli ve aday üyeleri önceden hazırlamalıdır. M.O. ve M.K.’mız olduğu zaman, yeni komiteler ancak bunların işbirliği ve rızasıyla kurulmalıdır. Elden geldiğince, komitelerde çok fazla sayıda üye bulunmamalı (böyle komiteler iyi eğitilmiş, her biri devrimci faaliyetin özel bir dalında teknik ustalık kazanmış kişilerden kurulmuş olur), ama aynı zamanda komiteler, çalışmanın bütün yönlerinin üstesinden gelebilecek, komitenin tam olarak temsil edilmesini ve kararları uygulamasını sağlayabilecek yeterli sayıda üyeyi de kapsamalıdırlar. Üyelerin sayısı oldukça fazla ve sık sık toplanmaları da tehlikeli olursa, o zaman komite içinden özel ve çok büyük bir yürütme grubu (diyelim, beş ya da daha az kişiden meydana gelen) seçmek gerekebilir. Ama bu gruba kesinlikle komitenin

sekreteri ve bir bütün olarak çalışmaya pratikte rehberlik edebilecek olanlar girmelidir. Tutuklamalar olduğu takdirde çalışmanın kesintiye uğramaması için, bu gruba aday üyeler sağlanması da özellikle önemlidir. Yürütme grubunun faaliyetleri ve bu gruba üye alma işlemi vb. komitenin genel toplantısının onayına tabi olmalıdır. Ayrıca, komiteden sonra, onun altında şu kuruluşları öneriyorsunuz: 1) tartışma toplantıları (“en iyi” devrimcilerin konferansları); 2) semt mahfilleri3; 3) bu semt mahfillerinin her birine bağlı birer propagandacı mahfili; 4) fabrika mahfilleri; ve 5) belli bir semtteki fabrika mahfillerinin delege “temsilcilerinin toplantıları”. Komitenin altındaki bütün diğer kuruluşların (üstelik sizin saydıklarınızın yanı sıra, daha birçok ve son derece çeşitli kuruluşlar da olmalıdır) komiteye tabi olmaları gerektiği ve semt grupları (çok büyük şehirlerde) ve fabrika grupları (her zaman ve her yerde) bulunması gerektiği konusunda size tamamen katılıyorum. Ama sanırım, birçok ayrıntıda sizinle aynı kanıda değilim. Mesela, “tartışma toplantıları”nın tamamen gereksiz olduğu kanısındayım. “En iyi” devrimcilerin hepsi de komitede olmalı ya da özel bir çalışmaya katılmalıdır (basım, ulaştırma, ajitasyon gezileri ya da sözgelimi, bir pasaport bürosunun, hafiyeler ve ajan provokatörlerle uğraşan savaş müfrezelerinin ya da ordu içinde grupların vb. örgütlenmesi). “Konferanslar” komite ve her semtteki ve her fabrikadaki propaganda, iş kolu (dokumacılar, makine işçileri, deri işçileri vb.), öğrenci, edebiyat vb. mahfillerinde yapılacaktır. Konferanslar niçin özel bir kuruluşu gerektirsin? Devam edelim. Çok haklı olarak, İskra’ya doğrudan yazı yazma imkânının “her isteyen”e tanınmasını istiyorsunuz. Ne var ki, “doğrudan” sözü, gazetenin bürosunun ya da adresinin “her isteyen” tarafından bilinmesi şeklinde anlaşılmamalı; ancak, dileyen herkesin mektupları yazı kuruluna vermesi (ya da göndermesi) zorunlu olmalıdır. Elbette adresler oldukça geniş bir çevre tarafından bilinmelidir, ama her isteyene verilmemeli, sadece güvenilir ve gizlilik şartlarına uyma yeteneğine sahip oldukları bilinen devrimcilere verilmelidirler. Belki de, sizin önerdiğiniz gibi, her semtte bir kişiye de değil, birçok kişiye verilmeleri gerekebilir. Aynı zamanda, çalışmamıza katılan herkesin, tek tek her bir mahfilin kararlarını, isteklerini, dileklerini komitenin ve ayrıca M.O. ve M.K.’nin dikkatine sunma hakkına sahip olması gerekir. Eğer bunu sağlarsak, Parti görevlilerinin bütün konferansları, “tartışma toplantıları” gibi son derece hantal ve gizlilik kurallarına aykırı bir şeye gerek kalmadan, eksiksiz malumattan yararlanacaklardır. Elbette mümkün olduğu kadar çok sayıda ve çeşitli görevlinin vereceği kişisel konferanslar düzenlemeye de çalışmalıyız; ama burada her şey gizliliğe uymaya bağlıdır. Rusya’da genel toplantılar ancak pek seyrek ve istisnai olarak mümkündür ve “en iyi devrimcilerin” bu toplantılara katılmalarına izin verilirken bir kat daha uyanık olmak

Kardelen Eği�m Programı 157


ÖRGÜTLENME gerekir, çünkü ajan provokatörlerin bu toplantılara sızmaları ve hafiyelerin toplantıya katılanlardan birini izlemeleri genellikle daha kolaydır. Sanırım şöyle yapmak daha doğru olur: büyük bir genel toplantı (diyelim, 30 ile 100 kişi arasında) düzenlemek mümkün olduğunda (mesela, yazın ormanda ya da bu amaç için olanak sağlanmış bir apartman katında), komite “en iyi devrimciler”den bir ya da ikisini göndermeli ve toplantıya uygun kişilerin katılmasını, yani mesela çağrıların fabrika mahfillerinin mümkün olduğu kadar çok sayıda güvenilir üyesine ulaştırılmasını vb. sağlama almalıdır. Ama bu toplantılar resmi kayıtlara geçirilmemeli, Tüzüğe konulmamalı ve düzenli olarak yapılmalıdır. İşler, toplantıya katılan herkesin orada bulunan herkesi tanıyabileceği, yani her bir kimsenin bir mahfilin “temsilcisi” olduğunu bileceği vb. tarzda düzenlenmemelidir. İşte hem bu yüzden, sadece “tartışma toplantıları”na değil, aynı zamanda “temsilci toplantıları”na da karşıyım. Bu iki kuruluşun yerine, şöyle bir kural önereceğim. Komite, harekette pratik olarak yer alanların mümkün olduğu kadar çok sayıda ve genel olarak da işçilerin katılacağı büyük toplantılar düzenlenmesini sağlamalıdır. Toplantının yeri, zamanı, gereği ve toplantıya kimlerin katılacağı, böyle işlerin gizli düzenlenişinden sorumlu olan komite tarafından tespit edilmelidir. Açık havada, ormanda vb. düzenlenen daha az resmi nitelikteki işçi toplantılarının bu kuralla hiçbir şekilde sınırlanamayacağı açıktır. Belki de Tüzükte bu konuyla ilgili bir şey söylememek daha bile iyi olur. Daha sonra, semt gruplarının en önemli görevlerinden birinin, yayınların düzenli olarak dağıtılmasını örgütlemek olduğu konusunda, size tamamen katılıyorum. Sanırım, semt grupları esas olarak komiteler ile fabrikalar arasında aracılık ve hatta çoğu zaman kuryelik görevini yerine getirmelidirler. Semt gruplarının ana görevi, komiteden gizlilik kurallarına uygun olarak aldıkları yayınları düzgün bir şekilde dağıtmak olmalıdır. Bu son derece önemli bir görevdir, çünkü eğer biz dağıtım yapan özel bir semt grubu ile o semtteki bütün fabrikalar ve o semtteki mümkün olduğu kadar çok sayıda işçi evi arasında düzenli bir bağ kurabilirsek, bu hem gösteriler, hem de bir ayaklanma açısından büyük değer taşıyacaktır. Yayınların, broşürlerin, bildirilerin hızlı ve düzenli bir biçimde dağıtılmasını düzenlemek ve örgütlemek ve bu amaçla bir temsilciler ağı yetiştirmek demek, ilerideki gösterilerin ya da ayaklanmanın hazırlık çalışmalarının büyük bir kısmının gerçekleştirilmiş olması demektir. Yayınların dağıtımının örgütlenmesine bir huzursuzluk, grev ya da karışıklık zamanında başlamak çok geç olur. Bu çalışma ancak, dağıtımın ayda iki ya da üç defa zorunlu kılınmasıyla, tedricen gerçekleştirilebilir. Eğer elde gazete yoksa, bildiri dağıtılabilir ve dağıtılmalıdır da; ama dağıtım cihazının boş kalmasına asla izin verilmemelidir. Bu cihaz öylesine mükemmel bir duruma getirilmelidir ki, mesela bütün bir

St. Petersburg işçi sınıfını bir olaydan bir gecede haberdar edebilmeli ve harekete geçirebilmelidir. Bu asla hayalci bir hedef değildir; yeter ki, bildiriler merkezden daha dar aracı mahfillere, onlardan da dağıtıcılara sistemli bir şekilde aktarılabilsin. Kanımca, semt gruplarının görevleri, bu aracılık ve aktarma çalışmasının dışına taşırılmamalıdır; ya da daha kesin koyacak olursak, semt gruplarının görevleri bu çalışmanın dışına ancak en büyük temkinlilikle taşırılmalıdır; yoksa bu durum sadece keşfedilme ihtimalini artırır ve çalışmanın bütünlüğüne zarar verir. Hiç şüphe yok ki, bütün Parti meselelerinin tartışıldığı konferanslar semt mahfillerinde de yapılacaktır, ama mahalli hareketin bütün genel meselelerine ilişkin kararlar sadece komite tarafından alınmalıdır. Semt gruplarının bağımsız hareket etmesine, bildirilerin aktarılması ve dağıtılmasının sadece teknik yanını ilgilendiren meselelerde izin verilmelidir. Semt gruplarının bileşimi komite tarafından tespit edilmelidir, yani komite kendi üyelerinden bir ya da ikisini (ya da komitede bulunmayan yoldaşları) şu ya da bu semte delege olarak atar ve onlara bir semt grubu kurmaları talimatını verir; aynı şekilde, bu semt grubunun bütün üyeleri de komite tarafından seçilir. Semt grubu, komitenin bir koludur ve bütün yetkilerini komiteden alır. Şimdi de, propagandacı mahfilleri, meselesine geçiyorum. Propaganda güçlerimizin azlığı yüzünden, bu mahfilleri tek tek her semtte örgütlemek hem epeyce zordur, hem de pek arzu edilir bir şey değildir. Propaganda, komitenin bütünü tarafından aynı anlayış içinde yürütülmesi ve kesinlikle merkezîleştirilmelidir. Dolayısıyla, bu konuda şöyle düşünüyorum: komite çeşitli üyelerine, bir propagandacılar grubu örgütlemeleri talimatını verir (bu propagandacılar grubu, komitenin bir kolu ya da komitenin kuruluşlarından biri olur). Bu grup, gizliliği korumak için semt gruplarının yardımlarından yararlanarak, bütün şehirde ve komitenin “yetki alanı içine giren” bütün yörelerde propaganda yürütmelidir. Bu grup, gerekirse, alt gruplar kurabilir ve mesela, bazı görevlerini bu alt gruplara devredebilir. Ama bütün bunlar ancak komitenin rızasıyla yapılabilir. Komite, her zaman ve kayıtsız şartsız, hareketle şu ya da bu şekilde bağı olan her gruba, alt gruba ve mahfile kendi delegesini atama hakkına sahip olmalıdır. Aynı tarzda bir örgütlenme, aynı tipten komite kolları ya da kuruluşları, harekete hizmet eden çeşitli grupların hepsine uygulanmalıdır. Örneğin, yüksek ve orta dereceli okullardaki öğrenci gruplarına; devlet memurları arasındaki taraftar gruplarına; ulaştırma, basın ve pasaport gruplarına; gizli toplantı yerleri düzenleyen gruplara; hafiyelerin izini sürerek onları tespit etmekle görevli gruplara; askerler arasındaki gruplara; silah sağlamakla görevli gruplara; “maddi gelir getiren girişimler”i örgütleyen gruplara vb. uygulanmalıdır. Gizli bir örgütü yönetmenin bütün sanatı, mümkün olan her şeyden yararlanmakta, “herkese yapacak bir iş vermekte” ve aynı zamanda bütün hareketin

Kardelen Eği�m Programı 158


ÖRGÜTLENME önderliğini, sırf birtakım yetkilere dayanarak değil, otoriteye, canlılığa, daha fazla tecrübeye, daha çok yönlülüğe ve daha fazla yeteneğe sahip olarak elde tutmakta yatar. Bunu, eğer merkezde olağanüstü yetkilere sahip yeteneksiz bir kimse bulunursa mutlak merkeziyetçiliğin hareketi kolayca mahvedebileceği yolundaki malum muhalefet ihtimaline karşı belirtiyorum. Bu hiç şüphesiz mümkündür, ama bu seçim ilkesiyle ya da ademi merkeziyetçilikle giderilemez; bunların geniş ölçüde uygulanmasına kesinlikle göz yumulamaz ve bunlar, otokrasi yönetimi altında yürütülen devrimci çalışmaya son derece zararlıdır. Bu, herhangi bir tüzükle de giderilemez; ancak tek tek her bir alt grubun karar almaları M.O. ve M.K.’ne başvurmaları ve (en kötü durumda) kesinlikle yeteneksiz yetkililerin görevlerinden alınması yolunu izleyen “yoldaşça etkileme” tedbirleriyle giderilebilir. Komite, devrimci çalışmanın çeşitli yönlerinin çeşitli yetenekleri gerektirdiğini ve bir örgütleyici olarak hiç işe yaramayan bir kimsenin bazen bir ajitatör olarak son derece değerli olabileceğini ya da kesin gizli çalışmada iyi olmayan birisinin mükemmel bir propagandacı olabileceğini vb. göz önüne alarak, mümkün en geniş işbölümünü sağlamak için çaba harcamalıdır. Bu arada, propagandacılar konusuna değinmişken, bu mesleğin yeteneksiz kişilere yüklenerek propaganda seviyesinin düşürülmesini birkaç kelimeyle eleştirmek isterim. Ayırım yapmaksızın bir öğrenciyi ve “bir mahfile verilmesini” isteyen bir genci propagandacı olarak görmek, bazen aramızda alışkanlık haline geliyor. Buna karşı çıkılmalıdır, çünkü çok büyük zararlar vermektedir. İlkelerde sonuna kadar tutarlı ve gerçekten yetenekli çok az propagandacı vardır (ve böyle bir propagandacı olabilmek için insanın çok inceleme yapması ve deneyim kazanması gerekir); dolayısıyla, böyle kimseler uzmanlaştırılmalı, tamamen bu tür çalışmaya verilmeli ve onlara en büyük ihtimam gösterilmelidir. Bunlar, haftada bir dersler vermeli ve gerektiğinde başka şehirlere gönderilmelidirler; genellikle, yetenekli propagandacılar çeşitli kasaba ve şehirleri dolaşmalıdırlar. Ama yeni başlayan gençlere esas olarak pratik görevler verilmelidir; öğrencilerin mahfilleri yönetmelerine iyimser bir şekilde “propaganda” adı verilmekte ve buna bakılarak, onlara pratik görevler verilmesi ihmal edilmektedir. Elbette, ciddi pratik işler köklü bir eğitimi de gerektirir; ama gene de, bu alanda “yeni başlayanlar”a daha kolay iş bulunabilir. Şimdi de fabrika mahfillerini ele alalım. Bunlar bizim için özellikle önemlidir: hareketin temel gücü, büyük fabrikalardaki işçilerin örgütlenmesinde yatmaktadır, çünkü büyük fabrikalar (ve imalathaneler) işçi sınıfının sadece sayı bakımından hakim kesimini değil, aynı zamanda daha da önemlisi, etki, gelişme ve savaşma gücü bakımından da hakim kesimini kapsamaktadır. Her fabrika, bizim kalemiz olmalıdır. Bunun için de, her “fabrika” işçileri örgütü içte ne kadar gizliyse, dışta o ölçüde “dal budak

salmalı”, yani dış ilişkilerinde herhangi bir devrimci örgüt gibi antenlerini elden geldiğince uzağa ve mümkün olduğu kadar çok yöne uzatmalıdır. Burada da, bir grup devrimci işçinin kaçınılmaz olarak yönetici ve “hâkim” çekirdeği oluşturması gerektiğini önemle belirtiyorum. “Fabrika” mahfilleri de dahil olmak üzere, geleneksel tipte saf işçi ya da saf sendikal Sosyal-Demokrat örgütlenmeyi tamamen terk etmeliyiz. Fabrika grubu ya da fabrika (imalathane) komitesi (çok sayıda kişiden oluşan öteki gruplardan ayırt edilebilmesi için), fabrikadaki bütün Sosyal-Demokrat çalışmayı yürütmek yetkilerini ve talimatlarını doğrudan doğruya komiteden alan çok az sayıda devrimciden meydana gelmelidir. Fabrika komitesinin her üyesi kendini komitenin bir temsilcisi olarak görmeli, komitenin bütün emirlerini yerine getirmeli ve “savaş alanındaki ordu”nun bütün “kanun ve adetleri”ne uymalıdır; katılmış olduğu bir ordudan, savaş zamanında, resmi izin olmadan ayrılamaz. Dolayısıyla fabrika komitesinin bileşimi, çok büyük önem taşıyan bir meseledir ve komitenin başlıca görevlerinden biri de, bu alt komitelerin düzgün bir şekilde örgütlenmesini sağlamaktır. Ben bunu şöyle tasarlıyorum; Komite bazı üyelerine (ayrıca, sözgelimi, şu ya da bu nedenden dolayı komiteye alınmamış, ama tecrübeleri, insan tanımaları, zekâları ve kurdukları bağlarla çok yararlı olabilecek bazı işçilere) her yerde fabrika alt komiteleri örgütlemeleri talimatını verir. Bu grup semt temsilcilerine danışır, birkaç toplantı düzenler, fabrika alt komitelerinin aday üyelerini etraflı bir denetimden geçirir, sıkı bir sorgulamaya tabi tutar, gerekirse söz konusu fabrikadaki alt komitenin mümkün olduğu kadar çok sayıda aday üyesini denemeye ve incelemeye çalışarak sınavdan geçirir ve en sonunda, her fabrika mahfilinin üye listesini komitenin onayına sunar ya da uygun bulduğu bir işçiye, tam bir alt komiteyi kurması, aday göstermesi ya da seçmesi için yetki verilmesini önerir. Böylelikle komite aynı zamanda, kendisiyle teması, bu temsilcilerden hangisinin sağlayacağını ve temasın nasıl sağlanacağını da tayin edebilir (genel bir kural olarak, bu temas semt temsilcileri aracılığıyla sağlanır, ama bu kurala eklemeler yapılabilir ya da geliştirilebilir). Bu fabrika alt komitelerinin önemi göz önüne alınırsa, her alt komitenin M.O. ile doğrudan haberleşebileceği bir adrese ve temas listesini güven altına alabileceği gizli bir yere sahip olmasına mümkün olduğu kadar dikkat göstermeliyiz (yani tutuklama olduğunda alt komitenin hemen yeniden kurulabilmesi için gerekli bilgiler, Rus jandarmasının erişemeyeceği bir yerde gizlenilmek üzere, elden geldiğince düzenli ve eksiksiz bir şekilde Parti merkezine aktarılmalıdır). Hiç şüphesiz, adreslerin aktarılması komitenin istediği biçimde ve elindeki olgulara dayanılarak yapılmalı ve bu adresleri var olmayan bir “demokratik” hakka dayanarak paylaştırma yolu tutulmamalıdır. Son olarak da, birkaç üyeden meydana gelen bir fabrika alt komitesinin yerine, komiteden bir temsilciyi (ve onun yedeğini) gö-

Kardelen Eği�m Programı 159


ÖRGÜTLENME revlendirmekle yetinmenin bazen gerekli, hatta daha uygun olabileceğini söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Fabrika alt komitesi kurulur kurulmaz, ayrı ayrı görevleri olan ve gizlilik dereceleri ve örgütsel biçimleri farklı bir dizi fabrika grubu ve mahfilini örgütlemeye girişecektir; mesela, yayınların ulaştırılmasını ve dağıtımını sağlayan mahfiller (bu, bize kendimizin olan gerçek bir posta servisi sağlayacak tarzda, sadece yayınların dağıtımı için değil, aynı zamanda yayınları evlere kadar ulaştıracak tarzda ve bütün işçilerin adreslerini ve onlara ulaşma yollarını kesin olarak öğrenebilecek tarzda örgütlenmesi gereken en önemli görevlerden biridir); illegal yayınları okuma mahfilleri; hafiyelerin izini sürüp tespit etme grupları4; özel olarak sendika hareketine ve ekonomik mücadeleye rehberlik edecek mahfiller; uzun konuşmaları (makineler, müfettişler. vb. üzerine) tamamen legal bir biçimde nasıl başlatıp sürdüreceklerini bilen, herkesin içinde serbestçe konuşabilen, insan tanıyabilen ve şartları görebilen ajitatör ve propagandacı mahfilleri vb.5 Fabrika alt komitesi, her türden mahfiller (ya da temsilciler) ağı sayesinde, bütün fabrikayı, mümkün olduğu kadar çok sayıda işçiyi kucaklamaya çalışmalıdır. Alt komitenin faaliyetlerinin başarısı, bu türden mahfillerin çokluğuyla propagandacıları gezdirme yeteneğiyle ve hepsinin üstünde de, yayınların dağıtımındaki ve bilgilerin ve mektupların toplanmasındaki düzenli çalışmanın doğruluğuyla ölçülmelidir. Özetleyecek olursak, genel örgütlenme tarzı kanımca şöyle olmalıdır: tüm mahalli hareketin, bütün mahalli Sosyal-Demokrat faaliyetlerin başında bir komite bulunmalıdır. Bu komiteden, ona tabi olan ve birinci olarak, bütün bir işçi sınıfı kitlesini (mümkün olduğu kadar) kucaklayan ve semt grupları ve fabrika (imalathane) alt komiteleri biçiminde örgütlenmiş yürütme temsilcileri ağı gibi kuruluşlar ve kollar çıkmalıdır. Bu ağ, barış zamanında yayın, gazete, broşür ve komitenin gizli yazışmalarının dağıtımıyla uğraşacak; savaş zamanında da gösterileri ve buna benzer kolektif faaliyetleri düzenleyecektir. İkinci olarak, komite, tüm harekete (propaganda, ulaştırma, her çeşit yeraltı faaliyeti vb.) hizmet eden mahfil ve gruplar halinde dal budak salacaktır. Bütün gruplar, mahfiller ve alt komiteler vb. komite kuruluşlarının ya da komite kollarının statüsüne sahip olmalıdır. Bunlardan bazıları Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisine katılmak isteğinde olduklarını açıkça belirtecekler ve komite tarafından onaylandığı takdirde Partiye katılacaklar, belli görevler üstlenecekler (komitenin talimatı ya da rızasıyla), Parti organlarının emirlerine uymayı kabul edecekler, bütün Parti üyeleriyle aynı haklara sahip olacaklar ve komite üyeliği için doğrudan aday sayılacaklardır vb.. Bazıları da Rusya Sosyal-Demokrat işçi Partisine katılmayacaklar ve ya Parti üyelerince kurulmuş mahfiller statüsünde kalacak yahut da şu ya da bu Parti grubuyla birleşeceklerdir vb. Hiç şüphe yok ki, bütün iç meselelerde bütün bu

mahfillerin üyeleri, tıpkı bir komitenin bütün üyeleri gibi, eşit durumda olacaklardır. Tek istisna, mahalli komiteyle (aynı zamanda M.O. ve M.K. ile de) kişisel temas hakkının sadece komitenin bu amaçla tespit ettiği kişiye (ya da kişilere) ait olmasıdır. Bu kişi, bütün diğer bakımlardan, mahalli komiteye, M.K.’ne M.O.’na (şahsen olmamak şartıyla) önerge sunma hakkına sahip olan diğer üyelerle eşit durumda olacaktır. Dolayısıyla, söz konusu istisna, asla eşitlik ilkesinin bir ihlali değil, sadece kesin gizlilik gereklerinden doğan zorunlu bir imtiyaz olacaktır. “Kendi” grubuyla ilgili bir haberi M.K.’ne ya da M.O.’na ulaştırmayı başaramayan bir komite üyesi, doğrudan doğruya bir Parti görevini yerine getirmemekten sorumlu tutulacaktır. Ayrıca, çeşitli mahfillerin gizlilik derecesi ve örgütlenme biçimi, görevlerinin mahiyetine bağlı olacaktır. Bu yüzden, örgütler en geniş bir çeşitlilik içinde olacaktır (“en katı”, en dar, en sınırlı örgütlenme tarzından “en serbest”, en geniş, en gevşek ve açık örgütlenme tarzına kadar). Mesela, dağıtım gruplarında en kesin gizlilik ve askeri disiplin sağlanmalıdır. Propagandacı gruplarında da gizlilik korunmakta, bu gruplardaki askeri disiplin çok daha az olacaktır. Legal yayınların okunması ya da sendikal ihtiyaç ve talepler üzerine tartışmaların örgütlenmesi için kurulmuş işçi gruplarında daha da az gizlilik gerekecektir vb.. Dağıtım grupları Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisine bağlı olmalı ve onun belli sayıda üyesini ve görevlisini tanımalıdırlar. Çalışma şartlarını inceleyen ve sendikal talepleri tespit eden grupların ille de Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisine bağlı olması gerekmez. Bir ya da iki Parti üyesiyle birlikte eğitim çalışması yapan öğrenci, subay ve memur grupları bazı durumlarda bu üyelerin Partili olduğunun farkında bile olmamalıdır vb. Ama bir hususta, bütün bu yan gruplardan azami örgütlenme derecesini mutlaka talep etmeliyiz. Şöyle ki: böyle bir gruba dahil olan her Parti üyesi bu gruptaki çalışmanın yönetiminden resmen sorumludur ve bu grupların her birinin bileşiminin, çalışmasının tüm işleyişinin ve bu çalışmaların muhtevasının M.K. ya da M.O. tarafından mümkün olduğu kadar tam olarak bilinmesi için her türlü tedbiri almakla yükümlüdür. Bu, merkezin bütün hareketi eksiksiz bir şekilde görebilmesi, çeşitli Parti görevlerine mümkün en geniş bir çevre içinden seçim yapılabilmesi, bütün Rusya’daki benzer nitelikte olan bütün grupların (merkez aracılığıyla) birbirlerinin tecrübelerini öğrenebilmeleri ve ajan provokatörlerin ya da şüpheli kişilerin belirmesi halinde uyarıda bulunulabilmesi için gereklidir. Tek kelimeyle, her durumda mutlaka ve hayati derecede gereklidir. Bu nasıl yapılmalıdır? Komiteye düzenli raporlar sunarak, M.O.’na mümkün olduğu kadar çok sayıda raporu mümkün en geniş muhtevayla ileterek, M.K. ve mahalli komite üyelerinin çeşitli mahfilleri ziyaret etmelerini sağlayarak ve nihayet, bu mahfillerle olan temas listesini, yani her mahfilin çeşitli üyelerinin adlarını ve adreslerini güven

Kardelen Eği�m Programı 160


ÖRGÜTLENME altına alınmak üzere (M.O. ve M.K.’nin Parti bürosuna) teslim etmeyi zorunlu kılarak. Ancak raporlar sunulduğu ve temaslar iletildiği zaman, belli bir mahfile mensup Parti üyesinin görevini yaptığı söylenebilir. Ancak o zaman, bir bütün olarak Parti, pratik çalışma yürüten her mahfilden haberdar olabilir. Ancak o zaman, tutuklamalar ve toparlamalar bizim için bir terör olmaktan çıkabilir; çünkü çeşitli mahfillerle temaslar korunduğu takdirde, M.K.’mizin bir delegesinin tutuklanan birinin yerine derhal yedekler bulunması ve çalışmanın sürekliliğini sağlaması her zaman kolay olur. O zaman bir komitenin tutuklanması bütün cihazı ortadan kaldıramaz, sadece, yedekleri her zaman hazır bekleyen yöneticileri götürür. Sakın, gizliliği korumak gerektiği için raporların ve temasların iletilmesi imkansızdır, denmesin. Bir kere istendikten sonra ve komitelerimiz, bir M.K.’miz ve bir M.O.’ımız olduğu sürece, raporları ve temasları teslim etmek (ya da göndermek) her zaman mümkündür ve her zaman da mümkün olacaktır. Bu, bizi, bütün Parti örgütünün ve bütün Parti faaliyetinin son derece önemli bir ilkesine vardırıyor: bir yandan, hareketin ideolojik ve pratik yönetimi ve proletaryanın devrimci mücadelesi açısından mümkün en fazla merkeziyetçilik gerekliyken; öte yandan, Parti merkezinin (ve dolayısıyla bir bütün olarak Partinin) hareketten sürekli haberdar edilmesi ve Partiye karşı sorumluluk açısından, mümkün en fazla ademi merkeziyetçilik gereklidir. Hareketin yönetimi, büyük pratik tecrübe sahibi, mümkün olduğu kadar mütecanis, mümkün en az sayıda profesyonel devrimci gruplarına teslim edilmelidir. Proletarya (ve diğer halk sınıfları), en farklı kesimlerinin en çeşitli ve en gayrı mütecanis gruplarına kadar ve mümkün en çok sayıda, harekete katılmalıdır. Parti merkezinin elinde her zaman, sadece bu grupların her birinin faaliyetine ilişkin kesin bilgi değil, aynı zamanda bunların bileşimine ilişkin mümkün olduğu kadar eksiksiz bilgi de bulunmalıdır. Hareketin yönetimini merkezileştirmeliyiz. Aynı zamanda (istihbarat olmadan merkeziyetçilik mümkün olamayacağına göre, sırf bu nedenden dolayı) Partinin tek tek üyeleri, Partinin çalışmalarına tek tek katılanlar ve Partiye dahil olan ya da bağlı bulunan her mahfil açısından, Partiye olan sorumluluğu mümkün olduğu kadar ademi merkezileştirmeliyiz. Bu ademi merkeziyetçilik, devrimci merkeziyetçiliğin zorunlu bir ön şartı ve zorunlu bir düzelticisidir. Ancak merkeziyetçilik sonuna kadar uygulandığı ve bir M.K.’miz ve bir M.O.’mız olduğu zaman, ne kadar küçük olursa olsun her grubun onlarla haberleşebilmesi ve sadece haberleşebilmesi değil, yılların tecrübesiyle kurulmuş bir sistemin sonucu olarak düzenli bir şekilde haberleşebilmesi- mümkün olacaktır. Bir mahalli komitenin tesadüfî talihsiz bileşiminden doğabilecek vahim sonuçlar ancak o zaman giderilebilecektir. Artık Parti içinde gerçek bir birliğe ve gerçek bir yönetim merkezinin kurulmasına yaklaştığımıza göre, şunu akıldan çıkarmamalıyız: eğer

aynı zamanda, hem merkeze karşı sorumluluk açısından, hem de merkezin, Parti makinesinin bütün dişli ve çarklarından haberdar edilmesi açısından azami ademi merkeziyetçilik uygulamazsak, bu merkez iktidarsız kalacaktır. Bu ademi merkeziyetçilik, genellikle hareketimizin en acil pratik ihtiyaçlarından biri sayılan işbölümünün öteki yüzünden başka bir şey değildir. Eğer Parti merkezi, eski tipte mahalli komiteler tarafından doğrudan pratik çalışmadan koparılmaya devam ederse, ne belli bir örgütün yönetici organ olarak resmen tanınması, ne de resmi bir M.K.’nin kurulması, hareketimizin gerçekten birleşmesini ve sağlam bir militan Partinin yaratılmasını sağlayamayacaktır. Bu eski tipte mahalli komiteler, kendini belli tipte bir devrimci çalışmaya hasretmeyen, özel bir görev konusunda sorumluluk üstlenmeyen, bir işi yüklendikten sonra onu derinlemesine inceleyip hazırlayarak sonuna kadar götürmeyen, keskin lafazanlıkla muazzam bir vakit ve güç heba eden, her biri her çeşit işle uğraşan bir insan salatasından meydana gelirler. Öte yandan, büyük bir öğrenci ve işçi mahfillere yığını vardır ve bunların yarısı komitenin tamamen meçhulüdür; yarısı da komitenin kendisi gibi hantal, komitenin kendisi gibi uzmanlıktan yoksun, komitenin kendisi gibi profesyonel devrimcilerin tecrübelerinden ders çıkarmakta ve başkalarının tecrübelerinden yararlanmakta gönülsüz ve komitenin kendisi gibi “her şey hakkında” bitmez tükenmez konferanslara, seçimlere ve tüzük taslaklarına batmış durumdadırlar. Merkezin düzgün çalışabilmesi için, mahalli komiteler kendilerini yeniden örgütlemelidirler; uzmanlaşmalı, daha çok “iş yapan” örgütler haline gelmeli ve şu ya da bu pratik alanda gerçek “mükemmeliyet”e erişmelidirler. Merkezin (şimdiye kadar olduğu gibi) öğüt vermek, ikna etmek ve tartışmakla kalmaması, orkestrayı gerçekten yönetebilmesi için, kimin hangi kemanı nerede ve nasıl çaldığını; her çalgının çalınması için talimatın nerede ve nasıl alındığını ya da alınmakta olduğunu; (müzik kulak tırmalamaya başladığında) kimin nerede ve niçin falso yaptığını ve falsonun giderilebilmesi için kimin nereye ve nasıl aktarılması gerektiğini kesin olarak bilmesi gerekir. Açıkça söylemek gerekir ki, bugün için, bir komitenin gerçek iç çalışması hakkında bildirileri ve genel yazışmaları dışında ya hiçbir şey bilmiyoruz, ya da arkadaşlarımızın ve yakın dostlarımızın anlattığı kadarını biliyoruz. Ama Rusya işçi sınıfı hareketine önderlik edebilen ve otokrasiye karşı genel bir saldırıya hazırlanan dev bir Partinin kendisini bu kadarıyla sınırlayacağını düşünmek gülünç olur. Komite üyelerinin sayısı azaltılmalıdır. Bu üyelerden her birine hesap vermekle yükümlü tutulacağı kesin, özel ve önemli bir görev verilmelidir. Özel, çok küçük bir yönetici merkez kurulmalıdır. Komiteyle her büyük fabrika arasında bağlantıyı kuran, yayınların düzenli dağıtımını yürüten ve merkeze, bu dağıtımın ve çalışmaların tüm işleyişinin tam bir portresini sunan bir yürütme temsilcileri ağı geliştirilmelidir.

Kardelen Eği�m Programı 161


ÖRGÜTLENME Ve son olarak, çeşitli gruplar ve mahfiller kurulmalı ve bunlar çeşitli görevleri üstlenmeli ya da Sosyal-Demokratlara yakın olan, onlara yardım eden ve Sosyal-Demokrat olmaya hazırlanan kişileri birleştirmelidirler. Ancak bunlar yapıldığı takdirde, komite ve merkez, bu mahfillerin faaliyetinden (ve bileşiminden) sürekli haberdar olabilir. St. Petersburg komitesinin ve bütün diğer Parti komitelerinin yeniden örgütlenirken izleyecekleri çizgiler bunlardır ve tüzük meselesinin o kadar önemsiz olmasının nedeni de budur. Önerimizin amacını daha berrak bir şekilde ortaya koyabilmek için, işe Tüzük taslağının tahliliyle başlamıştım. Ve sanırım, buraya kadar anlattıklarımdan, Tüzük olmadan da; onun yerine, her mahfil ve çalışmaların her yönü hakkında düzenli raporlar verilmesini koyarak da işleri yürütmenin mümkün olabileceği, okurun gözünde açıklık kazanmıştır. Tüzüğe ne konulabilir? Komite, herkesin çalışmasına rehberlik eder (bu zaten yeterince açık). Komite, bir yürütme grubu seçer (bu her zaman gerekli değildir; gerekli olduğu zaman da bir Tüzük meselesi değil, merkezi, bu grubun bileşiminden ve aday üyelerinden haberdar etme meselesidir). Komite, çeşitli çalışma alanlarını üyeleri arasında dağıtır ve her üyeyi, komiteye düzenli rapor sunmakla ve M.O. ve M.K.’ni çalışmaların gelişiminden haberdar etmekle yükümlü tutar (burada da, Tüzüğe, güçlerimizin azlığı nedeniyle sık sık uygulanamayacak bir hüküm koymaktansa, bütün görevlendirmelerden merkezi haberdar etmek daha önemlidir). Komite, üyelerinin kimler olduğunu kesinlikle tespit etmelidir. Yeni üyeler komiteye, kendi üyelerinin davetiyle katılır. Komite, semt grupları, fabrika alt komiteleri ve belli grupları tayin eder (eğer bunları sıralamaya kalkarsak sonu gelmez ve bunları Tüzükte yaklaşık olarak sıralamanın hiçbir gereği de yoktur; merkezi bunların örgütlenmelerinden haberdar etmek yeterlidir). Semt grupları ve alt komiteler şu mahfilleri örgütlerler... Bugün için Tüzüğe böyle bir madde koymak son derece yararsız olur. Çünkü bu türden çeşitli grupların ve alt grupların faaliyetleri konusunda genel bir Parti tecrübesine sahip değiliz (birçok yerde bundan tamamen yoksunuz). Bana kalırsa, böyle bir tecrübe edinmek için gerekli olan, Tüzük değil, Parti istihbaratının örgütlenmesidir. Şu sıralar, mahalli örgütlerimizden her biri, en azından birkaç akşamını Tüzük tartışmasıyla geçiriyor. Bunun yerine, her üye, bu zamanı, tüm Partiye sunmak üzere, kendi çalışması hakkında ayrıntılı ve iyi hazırlanmış bir rapor düzenlemeye ayırsa, çalışmalar yüz kat daha ilerler. Tüzüğün yararsız olmasının nedeni, sadece devrimci çalışmanın daima kesin bir örgütlenme biçimine uymaması değildir. Hayır, kesin bir örgütlenme biçimi gereklidir ve biz bütün çalışmalarımıza mümkün olduğu kadar böyle bir biçim vermeye çalışmalıyız. Buna, genellikle sanıldığından çok daha büyük ölçüde izin verilebilir ve bu, Tüzük sayesinde değil, sadece ve sadece (bunu durmadan

tekrarlamalıyız) Parti merkezine kesin malumat iletmekle sağlanabilir. Ancak o zaman, gerçek bir sorumluluğa ve (parti içi) aleniyete dayanan gerçek bir örgütlenme biçimimiz olacaktır. Aramızdaki ciddi çatışmaların ve fikir ayrılıklarının “Tüzüğe uygun” oylama yoluyla değil de, mücadeleyle ve “istifa” tehditleriyle halledildiğini hangimiz bilmiyoruz? Parti hayatının son üç dört yılı boyunca, komitelerimizin çoğunun geçmişi böyle iç çekişmelerle doludur. Ne yazık ki, bu çekişmeler kesin bir biçim almamıştır. Eğer almış olsaydı, Parti için çok daha öğretici olur ve bizden sonrakilerin tecrübelerine çok daha fazla katkıda bulunmuş olurdu. Ne var ki, böylesine yararlı ve zorunlu bir kesin örgütlenme biçimini hiçbir Tüzük yaratamaz; bu ancak ve ancak Parti içi aleniyetle yaratılabilir. Otokrasi yönetimi altında, Parti merkezini Parti olaylarından düzenli olarak haberdar etmekten başka bir Parti içi aleniyet vasıtamız ya da silahımız olamaz. Ve ancak biz Parti içi aleniyeti geniş çapta uygulamasını öğrendikten sonra, çeşitli örgütlerin işleyişi konusunda gerçekten tecrübe sahibi olabilir; ancak yılların böylesine kapsamlı tecrübesine dayanmak, sadece kâğıt üzerinde kalmayacak bir tüzük hazırlayabiliriz. Dipnotlar Buradaki “taslak”, St. Petersburg şehrindeki devrimci çalışmayla ilgili tüzük taslağıdır, yoksa RSDİP’nin genel tüzüğü değil. Metnin bazı yerlerinde “taslak” yerine “tüzük” kullanılıyor. (Ç.N.) 1

(Lenin’in Dipnotu) Komiteye, işçi kitleleriyle en çok bağı olan ve işçi kitleleri arasında en fazla “sayılan” devrimci işçileri almaya çalışmalıyız. 2

Mahfil (circle): Partili ve Partisiz devrimcilerden meydana gelen geniş grup. Mahfil, Parti hücresi değildir. (Ç.N.) 3

(Lenin’in Dipnotu) İşçilere şunu anlatmalıyız: hafiyelerin, ajan provokatörlerin ve hainlerin öldürülmesi bazen elbette kaçınılmaz olabilir. Ama bunu sistemleştirmek, hiç istenilmeyen ve hatalı bir şeydir. Hafiyeleri izleyip açığa çıkararak zararsız kılacak bir örgüt kurmaya çalışmalıyız. Hafiyelerin hepsiyle uğraşmak imkânsızdır, ama onları açığa çıkaracak ve işçi sınıfı kitlelerini eğitecek bir örgüt kurmak hem mümkün, hem de gereklidir. 4

(Lenin’in Dipnotu) Aynı zamanda, gösterilerde ve hapisten adam kaçırma eylemlerinde vb. görevlendirilmek üzere, askeri eğitim görmüş ve özellikle güçlü ve atılgan işçilerin alındığı savaş gruplarına da ihtiyacımız var. 5

Kardelen Eği�m Programı 162


ÖRGÜTLENME

DEVRİMİN ÖNCÜLERİ

Mao Zedung – Seçme Eserler Cilt 1

Şeylere ve kişilere iki karşıt yaklaşımın bulunduğu her yerde, iki karşıt görüş ortaya çıkar. “Çok kötü” ve “çok iyi”, “ayaktakımı” ve “devrimin öncüleri”; bunlar bu karşıtlığın örnekleridir. Yukarıda, köylülerin uzun yıllar boyunca gerçekleştirilemeyen devrimci bir görevi başardıklarını ve böylece milli devrim yolunda önemli bir iş yaptıklarını söyledik. Ama bu büyük devrimci görev, bu önemli devrimci iş, köylülerin tümü tarafından mı gerçekleştirilmiştir? Hayır. Üç çeşit köylü vardır: Zengin, orta ve yoksul köylüler. Her üçü de farklı koşullar altında yaşarlar ve dolayısıyla devrim konusunda da farklı görüşlere sahiptirler. Birinci dönemde, zengin köylülerin sözünü etmekten hoşlandıkları şeyler, Kuzey Sefer Ordusunun Ciangsi’de büyük bir hezimete uğraması, Çan Kayşek’in yaralanıp1 uçakla Guang-dung’a kaçması2 ve Vu Peyfu’nun3 Yuehçov’u geri almasıydı. Onlara göre, köylü birlikleri hiç kuşkusuz uzun zaman yaşayamayacak ve Üç Halk İlkesi4 de hiç bir zaman başarı kazanamayacaktı; çünkü bunlar daha önce görülmüş işitilmiş şeyler değildi. Bu durumda, kasaba köylü birliğinden bir görevli (genellikle de “ayaktakımı”ndan biri), elinde kayıt defteri, zengin bir köylünün evine gidip ona “Lütfen köylü birliğine katılır mısınız?” dediğinde zengin köylü ne cevap verirdi? Eğer bu, az buçuk terbiyeli bir zengin köylüyse. “Köylü birliği mi? Yıllardır burada yaşar, toprağımı sürerim; böyle bir şeyi daha önce hiç duymadım, ama gene de geçinip gidiyorum. Size de bu işten vazgeçmenizi tavsiye ederim!” derdi. Ama eğer bu, gerçekten kötü niyetli bir zengin köylüyse, “Köylü birliğiymiş! Saçma! Köylü birliği değil, kelleleri uçurma birliği! Adamın başını belaya sokmayın!” derdi. Buna rağmen, hayrettir ki, köylü birlikleri birkaç ayı aşkın bir süredir varlıklarını sürdürmektedirler, hatta eşrafa karşı gelmeye

bile cesaret etmişlerdir. Çevredeki eşraftan afyon çubuklarını teslim etmeyi reddedenler köylü birlikleri tarafından tutuklanıp köylerde dolaştırılmışlardır. Hatta il merkezlerinde Siangtanlı Yen Cungçiyu ve Ningsianglı Yang Çize gibi bazı büyük toprakağaları idam edilmiştir. Ekim Devriminin yıldönümünde, İngiliz aleyhtarı gösteriler ve Kuzey Seferinde kazanılan zaferi kutlamak için yapılan büyük törenler sırasında, her kasabada on binlerce köylü, ellerinde irili ufaklı bayraklar, yük sırıkları ve çapalarıyla birlikte sel gibi akan kitleler halinde dev gösteriler düzenlediler. Zengin köylüler, ancak bu olaylardan sonra şaşkınlığa ve korkuya kapılmaya başladılar. Kuzey Seferinde kazanılan zaferi kutlamak için yapılan büyük törenler sırasında, Civciang’ın alınmış olduğunu, Çan Kayşek’in yaralanmadığını ve Vu Peyfu’nun her şeye rağmen yenilmiş olduğunu öğrendiler. Üstelik her yanda “kırmızı ve yeşil pankartlar” üzerine son derece açık bir biçimde yazılmış ve “Yaşasın Üç Halk İlkesi”, “Yaşasın köylü birlikleri!” ve “Yaşasın köylüler!” gibi sloganlara rastlamaktaydılar. Büyük bir şaşkınlığa ve korkuya kapılan zengin köylüler “Ne oluyoruz?” demeye başladılar. “’Yaşasın köylüler’miş, şimdi bu adamlar imparator mu oldu yani?”5 diyorlardı. Bundan dolayı köylü birlikleri biraz caka satıyorlar. Köylü birliklerinden gelenler, zengin köylülere, “Seni diğer kütüğe geçireceğiz” ya da “Bir ay daha geçerse, kayıt parası adam başına on yuan olacak!” demektedirler. Zengin köylüler, ancak bütün bunların etkisiyle şimdi yavaş yavaş köylü birliklerine katılmaktadırlar.6 Bazıları giriş için elli sent7 ya da bir yuan ödemektedir (normal kayıt parası sadece on kuruştur), bazılarıysa ancak kendilerine kefil olacak birilerini bulduktan sonra birliğe girebilmektedirler. Ama bugün bile köylü birliklerine girmemekte hâlâ direnen bir sürü zengin köylü vardır. Zengin köylüler köylü birliklerine

Kardelen Eği�m Programı 163


ÖRGÜTLENME girerken, genellikle ailelerinden altmış-yetmiş yaşında birinin adını yazdırmaktadırlar; çünkü sürekli olarak “askere alınma” korkusu içindedirler. Birliğe katıldıktan sonra da, köylü birliği için çalışmaya yanaşmamakta, hep geride durmaktadırlar. Peki, orta köylülerin durumu nedir? Bunlar, kararsız bir tutum takınmaktadırlar. Devrimin kendilerine pek yarar sağlamayacağını düşünmektedirler. Tencerelerinde pirinç kaynamaktadır ve gece yarısı kapılarına dayanan alacaklıları yoktur. Bunlar da bir şey hakkında onun daha önce var olup olmadığına bakarak karar vermekte, kaşlarını çatıp kendi kendilerine, “Köylü birlikleri acaba gerçekten yaşayabilir mi?”, “Üç Halk İlkesi başarı kazanabilir mi?” diye düşünmektedirler. Vardıkları sonuç “Korkarım ki hayır!” olmaktadır. Her şeyin tanrının iradesine bağlı olduğuna inanmakta ve “Köylü birliği mi? Tanrının böyle bir şeyi isteyip istemediğini kim bilebilir ki?” diye düşünmektedirler. Birinci dönemde, köylü birliğinden biri elinde kayıt defteri, bir orta köylüye gidip, “Lütfen köylü birliğine katılır mısınız?” dediğinde ondan “Acelesi yok!” cevabını almaktaydı. Bunlar, ancak ikinci dönemde, köylü birlikleri büyük ölçüde etkili olduktan sonra, birliklere girmeye başlamışlardır. Orta köylüler, köylü birliklerinin çalışmalarına katılma konusunda, zengin köylülerden daha iyiyseler de, bugüne kadar pek istekli davranmamışlardır, hâlâ bekle gör tutumu takınmaktadırlar. Köylü birliklerinin, orta köylülerin birliklere katılmalarını sağlamaları ve onları aydınlatmak amacıyla daha epeyce çalışma yapmaları zorunludur. Yoksul köylüler, her zaman, köylük bölgelerde verilen çetin mücadelenin temel gücünü meydana getirmişlerdir. Hem yeraltı çalışması, hem de açık faaliyet döneminde militanca mücadele etmişlerdir. Komünist Partisinin önderliğine en çok uyanlar bunlardır. Yerel zorbalarla mütegallibenin oluşturduğu kampın can düşmanıdırlar ve bu kampa en ufak bir duraksama göstermeksizin saldırmaktadırlar. Yoksul köylüler, zengin köylülere, “Bakın, biz köylü birliklerine katılalı çok oldu. Siz neden hâlâ duraksama gösteriyorsunuz?” demektedirler. Zengin köylüler ise buna alayla, “Sizi katılmaktan alıkoyacak ne var ki? Ne başınızı sokacak bir eviniz, ne de ekecek bir karış toprağınız var!” diye karşılık vermektedirler. Yoksul köylülerin kaybetmekten korkacakları hiç bir şeylerinin olmadığı doğrudur. Çoğunun gerçekten de “ne başını sokacak bir evi, ne de ekecek bir karış toprağı” vardır. Gerçekten de onları köylü birliklerine katılmaktan alıkoyacak ne olabilir ki? Cangşa iliyle ilgili araştırmalara göre, köylük bölgelerdeki nüfusun yüzde 70’ini yoksul köylüler, yüzde 20’sini orta köylüler, yüzde 10’unu ise toprak ağaları ve zengin köylüler oluşturmaktadır. Nüfusun yüzde 70’ini meydana getiren yoksul köylüler de kendi içlerinde iki bölüme ayrılabilir: İyice yoksul olanlar ve daha az yoksul olanlar8, köylük bölge nüfusunun yüzde 20’sini oluşturmakta olup

tamamen mülksüzleştirilmişlerdir, yani ne toprakları, ne de paraları vardır, geçim araçlarından tamamen yoksundurlar ve evlerini terk edip paralı askerlik, ücretli işçilik ya da gezginci dilencilik yapmak zorundadırlar. Daha az yoksul olanlar9, köylük bölge nüfusunun geri kalan yüzde 50’sini oluşturmakta olup kısmen mülksüzleştirilmişlerdir, yani bunlar bir parça toprakları ya da biraz paraları olan, kazandıklarından fazla tüketen ve seneyi bin bir zahmet ve sıkıntıyla çıkartan zanaatkârlar, kiracı köylüler (zengin kiracı köylüler hariç) ve yarı-mülk sahibi köylüler gibi kimselerdir. Toplam olarak köylük bölgelerdeki nüfusun yüzde 70’ini meydana getiren bu büyük yoksul köylü kitlesi, köylü birliklerinin belkemiğini oluşturmaktadır; bu yoksul köylüler, feodal güçleri yıkma mücadelesinin öncüleri ve uzun yıllar boyunca başarılamamış büyük bir devrimci görevi gerçekleştiren kahramanlardır. Yoksul köylü sınıfı (eşrafın deyimiyle “ayaktakımı”) olmasaydı, köylük bölgelerde bugünkü devrimci ortamı yaratmak ya da yerel zorbaları ve mütegallibeyi yıkmak ve demokratik devrimi tamamlamak olanaksız olurdu. Köylük bölgelerdeki en devrimci grubu oluşturan yoksul köylüler, köylü birliklerinin önderliğini ellerine geçirmişlerdir. Hem birinci, hem de ikinci dönemde, en alt kademedeki köylü birliklerinde hemen hemen bütün başkanlıklarda ve komite üyeliklerinde yoksul köylüler bulunmaktaydı (Hengşan ilinde kasaba birliklerindeki görevlilerin yüzde 50’sini iyice yoksul olan köylüler, yüzde 40’ ını daha az yoksul olan köylüler, yüzde 10’unu ise yoksul aydınlar oluşturmaktaydı). Yoksul köylülerin önderliği mutlaka gereklidir. Yoksul köylüler olmadan devrim olmaz. Onların rolünü inkâr etmek, devrimi inkar etmek demektir. Onlara saldırmak, devrime saldırmak demektir. Yoksul köylüler devrimin genel yönelimi konusunda hiç bir zaman yanılmamışlardır. Yerel zorbaların ve mütegallibenin saygınlığını yok etmişlerdir. Büyük olsun, küçük olsun bütün yerel zorbaları ve mütegallibeyi yere çalarak ayaklar altına almışlardır. Devrimci eylem döneminde yaptıkları ve “fazla ileri gitme” diye nitelendirilen şeylerin birçoğu aslında doğrudan doğruya gereği olan şeylerdi. Hunan’daki bazı il yönetimleri, Guomindang’ın bazı il merkezleri ve bazı il köylü birlikleri daha şimdiden birtakım hatalar işlemişlerdir; hatta bazıları toprak ağalarının isteği üzerine alt kademelerdeki köylü birliklerinin görevlilerini tutuklamak için asker bile göndermişlerdir. Hengşan ve Siangsiang illerinde birçok kasaba birliğinin başkanı ve komite üyeleri hapse atılmıştır. Bu çok ciddi bir hatadır ve gericilerin cüretini artırmaya yaramaktadır. Bunun bir hata olup olmadığını anlamak için, yerel köylü birliklerinin başkan ya da komite üyelerinin tutuklandığı yerlerde yasa tanımayan toprak ağalarının nasıl keyiflendiğine, gerici duyguların nasıl serpilip geliştiğine bakmak yeter. “Ayaktakımı hareketi” ya da “tembel köylü hareketi” gibi karşı-devrimci sözlerle mücadele etmeli ve yerel zorbalarla mütegallibenin yoksul köylü sınıfına karşı giriştiği

Kardelen Eği�m Programı 164


ÖRGÜTLENME saldırılarda bunlara yardımcı olma gibi bir hata işlememeye de özellikle dikkat etmeliyiz. Birkaç yoksul köylü önderinin kuşkusuz bazı kusurları olmuştur, ama çoğu artık değişmiştir. Artık doğrudan doğruya kendileri kumar oynanmasını yasaklamakta ve eşkıyalık yapılmasını engellemektedirler. Köylü birliğinin güçlü olduğu yerlerde kumar ve eşkıyalık tamamen ortadan kalkmıştır. Bazı yerlerde yol kenarına bırakılan eşyalara kimsenin dokunmadığı ve geceleri kapıların sürgülenmediği tamamen doğrudur. Hengşan’la ilgili bir araştırmaya göre, yoksul köylü önderlerinin yüzde 85’i büyük bir ilerleme göstermiş, yetenekli ve çok çalışkan olduklarını kanıtlamışlardır. Sadece yüzde 15’i bazı kötü alışkanlıklarını sürdürmektedirler. Bunlar olsa olsa “sağlıksız bir azınlık” olarak nitelendirilebilir. Bu noktada, hiç bir ayrım yapmadan yoksul köylüleri “ayaktakımı” diye suçlayarak, yerel zorbalarla mütegallibenin görüşlerini tekrarlar duruma düşmemeliyiz. Bu “sağlıksız azınlık” sorunu, ancak doğrudan doğruya köylü birliklerinin attığı “disiplini güçlendirme” sloganıyla, kitleler içinde propaganda yaparak, bu “sağlıksız azınlığı” eğiterek ve köylü birlikleri içindeki disiplini pekiştirerek çözülebilir. Hiç bir koşul altında, yoksul köylülerin saygınlığını sarsacak ve yerel zorbalarla mütegallibenin cüretini artıracak tutuklamalarda bulunmak üzere gelişigüzel asker yollanmamalıdır. Bu noktaya özel bir dikkat göstermek gerekir.

Üç Halk İlkesi, Sun Yatsen’in milliyetçilik, demokrasi ve halkın refahı konularındaki ilkeleriydi ve bunlar Çin’deki burjuva-demokratik devriminin programını oluşturmaktaydı. Sun Yatsen, 1924 yılında, Guomindang’ın 1. Milli Kongresinin bildirisinde, milliyetçiliği emperyalizme karşı çıkmak biçiminde yorumlayarak ve işçi ve köylü hareketlerinin etkin bir biçimde desteklenmesi gerektiğini açıklayarak, Üç Halk İlkesini yeniden yorumladı. Böylece Üç Halk İlkesi, Üç Büyük Siyasetten, yani Rusya ile ittifak, Komünist Parti ile işbirliği ve işçi ve köylülere yardımdan oluşan yeni Üç Halk İlkesine dönüştü. Bu yeni Üç Halk İlkesi, Birinci Devrimci İç Savaş Dönemi boyunca, Çin Komünist Partisi ile Guomindang arasındaki işbirliğinin siyasi temelini oluşturdu. 4

“Yaşasın”ın Çincedeki karşılığı vansuy’dur. Kelimesi kelimesine çevrilecek olursa “on bin yıl” demek olan bu deyim, geleneksel olarak imparatoru selamlamak için kullanılırdı ve “imparator” ile eşanlamlı bir deyim olmuştu. 5

Zengin köylülerin, köylü birliklerine girmelerine izin verilmemeliydi. Bu, 1927 yılında köylü kitlelerinin henüz kavrayamamış oldukları bir noktaydı. 6

7

Sent, o sıralarda, Çin’de kullanılan para birimlerinden biri. -Ç.N.

Burada “iyice yoksul olanlar”, tarım işçileri (köy proletaryası) ve köy lümpen-proletaryası anlamına gelmektedir. 8

“Daha az yoksul olanlar”, köy yarı-proletaryası anlamına gelmektedir. 9

Dipnotlar Kuzey Sefer Ordusunun Yangze Vadisine yürüdüğü 1926 kışı ve 1927 ilkbaharında Çan Kayşek’in karşı-devrimci yüzü henüz tamamen ortaya çıkmamıştı ve köylü kitleleri hâlâ onun devrimden yana olduğunu sanıyorlardı. Toprakağaları ve zengin köylüler ise ondan hoşlanmıyorlardı ve Kuzey Sefer Ordusunun çeşitli yenilgilere uğradığı ve Çan Kayşek’in yaralandığı yolunda söylentiler çıkarıyorlardı. Çan Kayşek’in karşı-devrimci yüzü, 12 Nisan 1927’de Şanghay’da ve başka yerlerde karşı-devrimci bir hükümet darbesi tezgâhlayıp işçileri katlettiği, köylüleri bastırdığı ve Komünist Partisine saldırdığı zaman tam olarak ortaya çıktı. O zaman toprakağaları ve zengin köylüler tutumlarını değiştirip onu desteklemeye başladılar. 1

Guangdung, Birinci Devrimci İç Savaş (1924-1927) döneminde kurulan ilk devrimci üs bölgesiydi. 2

Vu Peyfu, savaşağalarının en ünlülerinden biriydi. 1923’teki başkanlık seçimlerinde parlamento üyelerine rüşvet yedirerek çevirdiği dolaplarla tanınan Cao Kun’la birlikte Çili (Hebey) kliğine bağlıydılar. Vu Peyfu, Cao’yu önder olarak desteklemekteydi ve bu ikisinden genellikle “Cao-Vu” diye söz edilmekteydi. Vu Peyfu, Anhuy kliğine bağlı bir savaş ağası olan Tuan Çicuy’u 1920 yılında yenilgiye uğrattıktan sonra, İngiliz-Amerikan emperyalistlerinin bir ajanı olarak, Pekin’deki kuzeyli savaş ağaları hükümetinin denetimini eline geçirdi. Pekin-Hankov Demiryolunda greve gidilmesi üzerine, 7 Şubat 1923’te işçilerin katledilmesi için emir veren de, Vu Peyfu’ydu. 1924’te Çang Zolin’le yaptığı savaşta (bu savaş genellikle “Çili ve Fengtien klikleri arasındaki savaş” diye bilinir) yenildi ve bunun üzerine Pekin’deki yönetimden uzaklaştırıldı. 1926’da Japon ve İngiliz emperyalistlerinin teşvikiyle, Çang Zolin ile işbirliği yaptı ve böylece yeniden iktidara geldi. Vu Peyfu, Kuzey Sefer Ordusunun 1928’da Guangdung’dan kuzeye doğru yaptığı seferde alt edilen ilk düşmanlardan biriydi. 3

Kardelen Eği�m Programı 165


ÖRGÜTLENME

PARTİ DİSİPLİNİ

Mao Zedung – Seçme Eserler Cilt 1

Çang Kuo-tao’nun disiplini ciddi bir şekilde ihlal ettiğini göz önünde bulundurarak, partimizin disiplini yeniden belirtmeliyiz: 1) Birey örgüte tabidir; 2) Azınlık çoğunluğa tabidir; 3) Alt kademeler üst kademelere tabidir; 4) Bütün üyeler Merkez Komitesine tabidir. Bu disiplin maddelerini ihlal eden, partinin birliğini zedeler. Tecrübeler, bazı kişilerin, parti disiplinini bilmedikleri için ihlal ettiklerini, ama Çang Kuo-tao gibilerinin kendi haince emellerine ulaşmak için birçok parti üyesinin cehaletinden yararlanıp parti disiplinini bile bile ihlal ettiklerini ispatlamıştır. Dolayısıyla, üyeleri, Parti disiplini ruhuyla eğitmek gerekir; böylece sıradan üyeler sadece kendileri disipline uymakla kalmayacak, aynı zamanda disipline uymaları için önderleri de denetleyeceklerdir. O zaman Çang Kuo-tao gibisinden olayların tekrarlanması önlenmiş olacaktır. Eğer parti içi ilişkilerin doğru bir çizgide gelişmesini sağlamak istiyorsak, yukarıda sözü edilen dört en önemli disiplin maddesinin yanı sıra, her kademedeki yönetim organlarının eylemlerini birleştirmeye yarayacak olan oldukça ayrıntılı parti kuralları hazırlamalıyız.

Kardelen Eği�m Programı 166


ÖRGÜTLENME

KOMÜNİST PARTİSİ

Mao Zedung – Seçme Sözler

“Davamızı yöneten özerk kuvvet, Çin Komünist Partisidir. Düşüncelerimize kılavuzluk yapan kuramsal temel: Marksizm-Leninizm’dir.” (15 Eylül 1954) “Devrim yapmak için devrimci bir parti olması gerekir. Devrimci bir parti olmadan, Marksizm-Leninizm devrimci kuramına ve devrimci parti, olmadan, emperyalizmi ve uşaklarını yenmek için, işçi sınıfını ve geniş halk yığınlarım yönetmek mümkün değildir.”(Kasım 1948) “Çin Komünist Partisi’nin çabaları olmadan, Çin halkının destekleri olan Çin komünistleri olmadan, Çin’in bağımsızlığını kazanması ve kurtuluşunu elde etmesi mümkün olamayacağı gibi Çin’in sanayileşmesini gerçekleştirmesi ve tarımın modernleştirmesi de mümkün değildir.” (24 Nisan 1945) “Çin Komünist Partisi Çin halkının bütününü yöneten çekirdeği teşkil eder. Böyle bir çekirdek olmasaydı, sosyalizm davası zafere ulaşamazdı.” (25 Mayıs 1957) “Disipline sahip olan, Marksist-Leninist kuram ile silahlanmış, kendi kendini eleştirme yöntemini uygulayan ve halk yığınlarına bağlı bir parti; böyle bir parti tarafından yönetilen bir ordu; böyle bir partinin yönetimi altında bulunan, bütün devrimci sınıflarla bütün devrimci gruplardan kurulu bir birleşik cephe: işte düşmanı yenilgiye uğratmamızı sağlayan başlıca güç şu an.” (30 Haziran 1949) “Yığınlara güvenmeliyiz, Partiye güvenmeliyiz. Bunlar iki ana prensiptir. Bunlar iki ana prensipten şüpheye düştüğümüz takdirde hiçbir şey yapamayız.” (31 Temmuz 1955) “Marksist-Leninist kuram ve ideoloji ile donatılan Çin Komünist Partisi Çin halkına başlıca olarak kuram ve pratik birliği, halk yığınlarıyla sıkı ilişki ve kendi kendini eleştirme yöntemi üzerine kurulmuş yeni bir çalışma stilini getirdi.” (24 Nisan 1945)

“ Büyük bir devrimci harekete kılavuzluk yapan siyasi bir parti, devrimci bir kurama ve tarih bilgisine sahip olmadan, pratik hareketi derinlemesine kavramadan zafere ulaşamaz.” (Ekim 1938) “Daha önce de söylediğimiz gibi stil düzeltme hareketi “Marksist eğitime uygun genel bir harekettir. Stil düzeltme, partinin bütününde eleştirme ve kendi kendini eleştirme yolu ile Marksizm’in öğrenilmesidir. Stil düzeltme hareketi seyrinde, muhakkak Marksizm’i daha fazla öğreneceğiz.” (12 Mart 1957). “Yüz milyonlarca Çinliye iyi bir yaşama seviyesini sağlamak, ekonomi ve kültür bakımından geri kalmış ülkemizi refahlı, çok güçlü ve yüksek kültüre sahip bir ülke haline çevirmek çok çetin bir görevdir. Bu görevi daha iyi yüklenmek ve Partinin dışındaki, değişiklikler yapmaya kararlı olan bütün iyi niyet sahibi kişilerle daha iyi çalışabilmek içindir ki, halen olduğu gibi, gelecekte de stil düzeltme hareketlerine girişmek ve üzerimizdeki yanlış şeyleri durmadan tashih etmek zorundayız.” (12 Mart 1957). “Siyaset devrimci bir siyasi partinin, pratik bütün hareketlerinin çıkış noktasıdır ve hareketlerin yürüyüşü ve sonucunda kendini gösterir. Devrimci bir siyasi partinin her hareketi, siyasetin uygulanmasıdır. Doğru bir siyaset uygulanmazsa yanlış bir siyaset, uygulanır; bilinçli olarak bir siyaset uygulamazsa, gözü kapalı olarak uygular. Tecrübe dediğimiz şey, bir siyaset uygulamanın yürüyüşü ve sonucudur. Ancak halkın pratiği ile yani tecrübe ile bir siyasetin doğru olup olmadığı denetlenebilir ve ne derece doğru veya yanlış olduğu da belirlenebilir. Ama insanların pratiğinin, özellikle de devrimci bir siyasi parti ile devrimci yığınların pratiğinin şu ve ya bu siyasete bağlanmadığı yoktur. Bundan ötürü her hareket etmeden önce durum-

Kardelen Eği�m Programı 167


ÖRGÜTLENME ların ışığında saptadığımız siyaseti partinin üyelerine ve yığınlara açıkça anlatmamız gerekir. Yoksa Parti üyeleri ile yığınlar, siyasetimizin yönetiminden ayrılarak, gözleri kapalı bir şekilde hareket ederler ve yanlış bir siyaset uygularlar.” (27 Şubat 1948) “Partimiz Çin devriminin genel hattını ve genel siyasetini tespit etmiş ve çeşitli özel çalışma hatları ile özel siyasetleri de belirlemiştir. Bununla beraber, yoldaşlardan bir çoğu sık sık Partimizin özel ve münferit çalışma hatları ve siyasetlerini aklında tutarak Partimizin genel hattını ve genel siyasetini unutmaktadır. Partimizin genel hattını ve genel siyasetini gerçekten unutacak olursak, gözü kapalı, olan, tam olmayan, zihni karışık bir devrimci oluruz, özel bir çalışma hattı ve özel siyaseti uygularken şaşkına döneriz, bazen sola bazen sağa doğru eğiliriz ve bundan da çalışmamıza zarar getiririz.” (l Nisan 1948) “Siyaset ve taktik Partinin canıdır. Her kademedeki yönetici yoldaşların bunlara en büyük dikkat vermeleri ve bu konuda hiçbir zaman ihmalci davranmamaları gerekir.” (20 Mart 1948)

Kardelen Eği�m Programı 168


ÖRGÜTLENME

KOMÜNİST ENTERNASYONAL TÜZÜĞÜ (1920)

3. Enternasyonal Belgeleri

Komintern’in Temmuz-Ağustos 1920’deki II. Dünya Kongresi’nde Komünist Enternasyonal’in rolü ve yapısı üzerine görüşüldü. Bulgar Komünist Partisi önderi Kabakçiyef, oylamaya sunulacak tüzük taslağını açıkladı. Şunları söyledi Kabakçiyef: «Rusya’da devrimci proletaryanın zaferi bize, bütün komünist partilerin ve bizzat Komünist Enternasyonalin örgütlenmesinde merkezileşmenin zorunluluğunu açıkça göstermiştir. Rus Komünist Partisi sadece hedefi açık olan politikasıyla ve kesin Marksistçe davranışlarıyla değil, aynı zamanda demir disiplini ve sıkı örgütlenmesiyle de örnek olabilir» (Protokol, s. 572). Uzun tartışmalardan sonra, 4 Ağustos’ta tüzük oybirliğiyle kabul edildi. Bu (buraya kısaltılarak aktarılan) tüzük sonradan birkaç kez değiştirildi. 1928’de VI. Dünya Kongresi, ayrıntılı sunuş bölümünü çıkartarak yeni bir tüzük kabul etti. Eski tüzüğün ilkesel içeriği korundu, bununla birlikte Seksiyonların EKKI’yle ilişkileri daha kesin biçimde belirlendi ve IV. Dünya Kongresi’nce oluşturulan «Uluslararası Denetim Komisyonu»nun rolü saptandı. 1864 yılında Londra’da Uluslararası Emekçiler Birliği, yani I. Enternasyonal kuruldu. Bu Uluslararası Emekçiler Birliği’nin genel tüzüğünde: «işçi sınıfının kurtuluşunun bizzat işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilmesi gerektiği; işçi sınıfının kurtuluşu için verilen mücadelenin, sınıf ayrıcalıkları ve tekelleri için değil, eşit haklar ve görevler ve her türlü sınıf egemenliğinin yok edilmesi için verilen bir mücadele olduğu; her çeşit köleliğin; tüm toplumsal sefaletin, her türlü manevi alçalmanın ve siyasal bağımlılığın temelinde, emekçi insanın, üretim araçlarını, yani yaşam kaynaklarını tekelinde bulunduranların ekonomik boyunduruğu altında bulunmasının yattığı; bu nedenle, işçi sınıfının ekonomik kurtuluşunun asıl büyük amaç olduğu, her siyasal hareketin bu amacın bir aracı ve

ona tabi olması gerektiği; bugüne kadar bu büyük hedefe yönelik bütün çabaların, bir ülkedeki çok çeşitli işkollarındaki işçiler arasında dayanışma eksikliği ve ayrı ayrı ülkelerin işçi sınıfları arasında birliği sağlayacak bir kardeşlik örgütünün yokluğu nedeniyle başarısız kaldığı; kurtuluşun ne yerel ne de ulusal bir sorun olduğu, modern toplumun var olduğu bütün ülkeleri kapsayan toplumsal bir sorun olduğu ve çözümün, en ileri ülkelerin teoride ve pratikte birlikte hareketine bağlı bulunduğu; Avrupa’nın sanayi ülkelerinde işçi hareketinin şimdi eşzamanlı olarak yeniden canlanışının, bir yandan yeni umutlar verdiği, öte yandan ise eski yanlışlara yeniden düşülmesine karşı uyarıda bulunduğu ve hareketin şimdiye kadarki kopukluğunu derhal gidererek birliği sağlamaya çağırdığı» söyleniyordu. 1889’da Paris’te kurulan II. Enternasyonal, I. Enternasyonal’in görevini sürdürme sorumluluğunu üstlendi. Fakat 1914 yılında, dünya kıyımı başladığında, tam bir yıkıma uğradı. Oportünizm ve burjuvazinin safına geçen önderlerin ihaneti onun kuyusunu kazdı ve II. Enternasyonal çöktü. 1919 Martında Rus Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin başkenti Moskova’da kurulan Komünist Enternasyonal, I. Uluslararası Emekçiler Birliği’nin yüce görevini devraldığını, bu görevi sürdüreceğini ve sonuçlandıracağını kıvançla bütün dünyaya ilan ediyor. Komünist Enternasyonal, çeşitli ülkelerin emperyalist burjuvazilerinin 20 milyon insanı feda ettiği 19141918 emperyalist savaşının bitiminde kuruldu. «Emperyalist savaşı hatırla!» Bu, Komünist Enternasyonal’in nerede yaşarsa yaşasın, hangi dili konuşursa konuşsun bütün emekçilere seslenirken kullandığı sözdür. Kapitalist düzenin varlığı sayesinde, bir avuç emperyalistin dört uzun yıl boyunca çeşitli ülkelerin işçilerini

Kardelen Eği�m Programı 169


ÖRGÜTLENME birbirlerine boğazlatma fırsatını elde ettiğini hatırla! Burjuvazinin savacı Avrupa’da ve bütün dünyada en korkunç açlık felaketine ve en korkunç sefalete neden oldu, hatırla! Kapitalizm yıkılmadan, bu tür soygun savaşlarının tekrarlanmasının sadece mümkün olmakla kalmayıp kaçınılmaz olduğunu unutma! Komünist Enternasyonal’in seçtiği hedef: her türlü aracı kullanarak, gerekirse silah elde uluslararası burjuvaziyi yıkmak için ve devletin tümden yok oluşuna geçiş aşaması olarak uluslararası bir Sovyet Cumhuriyeti’ni kurmak için mücadele etmektir. Komünist Enternasyonal, proletarya diktatörlüğünü, insanlığa kapitalizmin vahşetinden kurtulma imkânı veren biricik yol sayar. Ve Komünist Enternasyonal, Sovyet iktidarını bu proletarya diktatörlüğünün tarihsel olarak verilmiş biçimi sayar. Emperyalist savaş, bir ülkenin proleterlerinin kaderini diğer bütün ülkelerin proleterlerininkiyle sımsıkı birbirine bağladı. Emperyalist savaş, I. Enternasyonalin genel tüzüğünde söylenenleri bir kez daha doğruladı: İşçilerin kurtuluşu ne yerel ne de ulusal, ama uluslararası bir sorundur. Komünist Enternasyonal, gerçekte sadece beyaz derili insanların varlığını kabul eden II. Enternasyonal’le bağlarını kesin olarak koparttı. Komünist Enternasyonal, kendisini bütün dünya emekçilerinin kurtuluşu görevine adıyor Komünist Enternasyonal saflarında beyaz, sarı, siyah deri insanlar, dünyanın bütün emekçileri kardeşçe birleşiyor. Komünist Enternasyonal, Rusya’daki büyük proleter devriminin, dünya tarihinin ilk muzaffer sosyalist devriminin kazanmalarını tümüyle destekler ve bütün dünyanın proleterlerini aynı yoldan yürümeye çağırır. Komünist Enternasyonal, nerede yaratılırsa yaratılsın, her Sovyetler Cumhuriyetini desteklemeyi görevi sayar. Komünist Enternasyonal, zafere daha çabuk ulaşmak için, kapitalizmi ortadan kaldırma ve komünizmi yaratma amacıyla mücadele eden Emekçiler Birliği’nin sıkı merkezi bir örgütlenmeye sahip olması gerektiğini bilir. Komünist Enternasyonal gerçekten, fiilen, bütün dünyanın birleşik komünist partisi gibi olmalıdır. Ayrı ayrı ülkelerde çalışan partiler, sadece onun tekil seksiyonları olmak durumundadırlar. Komünist Enternasyonal’in örgütsel mekanizması, öteki ülkelerin örgütlü proleterlerinin mümkün en büyük desteğini her an elde edebilme imkânını bütün ülkelerin işçilerine sağlamalıdır. Bu amaçla Komünist Enternasyonal aşağıdaki tüzük maddelerini kabul eder: 1.Yeni Uluslararası İşçiler Birliği, değişik ülkelerin proleterlerinin, kapitalizmi yıkma, proletarya diktatörlüğünü ve sınıfların tümden ortadan kaldırılmasına ve komünist toplumun ilk evresi olan sosyalizmin gerçekleştirilmesine yönelecek bir uluslararası Sovyetler Cumhuriyetini kurma hedefiyle girişecekleri ortak eylemleri örgütlemek için

kurulmuştur. 2.Yeni Uluslararası İşçiler Birliği kendisine «Komünist Enternasyonal» adım verir. 3.Komünist Enternasyonal’e üye tüm partiler, «Şu şu şu ülkenin komünist partisi (Komünist Enternasyonal’in Seksiyonu)» adını taşır. 4.Komünist Enternasyonal’in en üst kurumu, bütün üye parti ve örgütlerin katıldığı Dünya Kongresi’dir. Dünya Kongresi yılda bir kez düzenli olarak toplanır. Sadece Dünya Kongresi, Komünist Enternasyonal’in programını değiştirmeye yetkilidir. Dünya Kongresi, program ve taktiğe ilişkin, Komünist Enternasyonalin faaliyetleriyle bağıntılı en önemli sorunları görüşür ve bunlar konusunda karar alır. Her partinin veya örgütün sahip olacağı oy hakkı özel bir kongre kararıyla belirlenir. 5.Dünya Kongresi, Komünist Enternasyonalin Dünya Kongreleri arasında geçen sürede Komünist Enternasyonal’in yönetici organı olan Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesini seçer. 6.Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesinin yerleşeceği yer, her defasında Komünist Enternasyonal Dünya Kongresince saptanır. 7.Komünist Enternasyonal’in olağanüstü bir Dünya Kongresi, Yürütme Komitesinin kararıyla ya da son Dünya Kongresi sırasında Komünist Enternasyonal’e üye ola partilerin yarısının talebiyle gerçekleşir. 8.Yürütme Komitesi çalışmalarında asıl ağırlığı, Dünya Kongresi tarafından Yürütme Komitesinin yerleşeceği yer olarak belirlenen ülkenin partisi üstlenir. Bu ülkenin partisi Yürütme Komitesine, kararlarda oy hakkı bulunan beş temsilci gönderir. Bunun dışında, olağan Dünya Kongresince saptanacak 10-13 kadar en önemli komünist partisi. Yürütme Komitesine kararlarda oy hakkı bulunan birer temsilci gönderir. Komünist Enternasyonal’e alınan öteki örgüt ve partiler, istişare oy kullanabilen birer delege ile Yürütme Komitesinde temsil edilme hakkına sahiptirler. 9.Yürütme Komitesi, iki toplantı arasında, Komünist Enternasyonal’in bütün çalışmalarım yönetir, Komünist Enternasyonal’in merkezi organını («Komünist Enternasyonal» dergisini) en az dört dilde çıkartır, Komünist Enternasyonal adına gerekli duyuruları yapar, Komünist Enternasyonal’e üye bütün örgüt ve partileri bağlayan ilkeleri belirler. Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesinin üye partilerden, uluslararası disiplini zedeleyen grup veya kişileri ihraç etmelerini isteme ve aynı biçimde, Dünya Kongresi kararlarını çiğneyen partileri Komünist Enternasyonal’den çıkartma yetkisi vardır. Bu partiler Dünya Kongresi’ne başvurarak kararı temyiz etme hakkına sahiptirler. Gerekli durumlarda Yürütme Komitesi, çeşitli ülkelerde tümüyle kendi emrinde bulunacak olan teknik ve başka yardımcı bürolarını örgütler. Yürütme Komitesi üyeleri, siyasal görevlerini her ülkenin parti

Kardelen Eği�m Programı 170


ÖRGÜTLENME merkeziyle en sıkı ilişki içinde yerine getirirler. 10.Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi, Komünist Enternasyonal’e üye olmadığı halde sempatizan veya yakın durumda bulunan örgüt ve partilerden istişare oy hakkına sahip temsilciler alabilir. 11.Komünist Enternasyonal’e üye olan ve sempatizanlar arasında sayılan tüm partilerin ve tüm örgütlerin organları, Komünist Enternasyonal’in ve onun Yürütme Komitesinin bütün resmi kararlarını yayımlamakla yükümlüdürler. 12.Avrupa ve Amerika’daki genel durum, bütün dünya komünistlerini yasal örgütlerin yanı sıra yasadışı komünist örgütler kurmaya zorunlu kılıyor. Yürütme Komitesi her yerde bunun pratiğe geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür. 13.Kural olarak, Komünist Enternasyonal’e üye partiler arasındaki ilişki Yürütme Komitesi aracılığıyla yürütülür. Acil durumlarda ilişki doğrudan kurulur, fakat aynı anda Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesine bildirilir. 14.Komünizmi temel alan, uluslararası çapta bir araya gelen sendikalar, Komünist Enternasyonal’in Sendikalar Seksiyonu’nu oluştururlar. Bu sendikalar, Komünist Enternasyonal Dünya Kongresi’ne, bulundukları ülkenin komünist partisi aracılığıyla temsilci gönderirler. Komünist Enternasyonal Sendikalar Seksiyonu, Yürütme Komitesine kararlarda oy hakkına sahip bir temsilci gönderir. Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi, Komünist Enternasyonal Sendikalar Seksiyonuna kararlarda oy hakkına sahip bir temsilci göndermeye yetkilidir. 15.Komünist Enternasyonal’in üyesi olan Komünist Gençlik Enternasyonali, bütün ötekiler gibi, bu Yürütme Komitesine ve kendi yürütme komitesine tâbidir. Komünist Gençlik Enternasyonali Yürütme Komitesinin bir üyesi, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesinde kararlar da oy hakkı sahibi olarak bulunur. Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesinin, Komünist Gençlik Enternasyonali Yürütme Komitesine, kararlarda oy hakkı bulunan bir temsilci gönderme yetkisi vardır. 16.Yürütme Komitesi, Komünist Kadın Hareketinin Uluslararası Sekreterini saptar ve Komünist Enternasyonal’in Kadın Seksiyonunu örgütler. 17.Bir ülkeden ötekine iltica eden her Komünist Enternasyonal üyesi, oradaki Komünist Enternasyonal üyelerinin kardeşçe desteğiyle korunur.

Kardelen Eği�m Programı 171


ÖRGÜTLENME

KOMİNTERN’E KATILMANIN 21 KOŞULU (1920)

3. Enternasyonal Belgeleri

Komünist olmayan grupların Komintern’e alınmasını önlemek amacıyla II. Dünya Kongresi (2 ret oyuna karşılık bütün delegelerin kabulüyle) «Komünist Enternasyonal’e Katılma Koşullarına İlişkin İlkeler»i onayladı. Bu ilkeler öncelikle sosyalist «Merkezciler»e (USPD’nin sağ kanadı, İtalyan ve Fransız sosyalistlerinin çoğunluğu, v.b.) karşıydı. «21 Koşul» 1920 yılında Alman Bağımsız Sosyal Demokrat Partisinin (USPD) bölünmesine neden oldu, daha sonra İtalyan ve Fransız sosyalistleri de aynı nedenle bölündüler. Buraya kısaltmadan aldığımız «Koşullar»ın kabul edilmesiyle Komintern’in katı bir biçimde merkezileştirilmesinin önkoşulları tümüyle oluşturulmuş oluyordu. Komünist Enternasyonal’in ilk Kongresi, Komünist Enternasyonal’e katılma konusunda kesin koşullar saptamadı. I. Kongre’nin çağrılışına kadar geçen süre içinde çoğu ülkede salt komünist eğilimler ve gruplar vardı. Komünist Enternasyonal’in II. Kongresi daha farklı koşullarda toplanıyor. Şu anda çoğu ülkede sadece komünist akımlar ve eğilimler değil, komünist partiler ve örgütler de var. Daha kısa zaman önce II. Enternasyonal içinde yer alan ve şimdi Komünist Enternasyonal’e katılmak isteyen, ama gerçekte komünist olmamış partiler ve gruplar da Komünist Enternasyonal’e yöneliyorlar. II. Enternasyonal kesin olarak parçalandı. II. Enternasyonal’in çıkış yolunun kalmadığını gören ara partiler ve «Merkez»ci gruplar, gitgide güçlenen Komünist Enternasyonal’e yaslanmaya çalışıyorlar. Fakat bunu yaparken kendilerine daha önceki oportünist veya «merkezci politikalarını sürdürme imkânı verecek bir «özerkliği» korumayı da umuyorlar. Komünist Enternasyonal belirli ölçülerde moda haline geliyor. «Merkez»in önde gelen bazı gruplarının Komünist Enternasyonal’e katılma talepleri, Komünist Enternas-

yonal’in bütün dünyanın sınıf bilinçli işçilerinin ezici çoğunluğunun sempatisini kazandığını ve her geçen gün büyüyen bir güç haline geldiğini dolaylı biçimde doğrulamaktadır. Komünist Enternasyonal, II. Enternasyonal ideolojisinden kesin olarak sıyrılmayan ve yarı gönüllü olduklarını belli eden kararsız öğeler tarafından sulandırılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bundan başka, geniş kitlesi komünizmin bakış açısını benimseyen bazı büyük partilerde (İtalya, İsveç, Norveç, Yugoslavya, v.b.), başını yeniden kaldırmak ve proleter devrimini aktif biçimde sabote etmek ve böylece burjuvaziye ve II. Enternasyonal’e hizmet etmek için sadece uygun bir anı kollayan, hatırı sayılır bir reformist ve sosyal pasifist kanat da bulunmaktadır. Hiçbir komünist, Macar Sovyetler Cumhuriyeti’nden çıkartılması gereken dersleri ihmal edemez. Macar komünistlerinin «sol» Sosyal Demokrat diye adlandırılanlarla kaynaştırılması Macar proletaryasına pahalıya mal olmuştur. Bunlardan hareketle, Komünist Enternasyonal’in II. Kongresi, yeni partilerin katılma koşullarını kesin olarak ortaya koymayı ve Komünist Enternasyonal’e kabul edilen partilere, üstlerine düşen yükümlülükleri göstermeyi gerekli saymaktadır. Komünist Enternasyonal’in II. Kongresi, Komünist Enternasyonal üyeliği konusunda aşağıdaki koşulları koymaktadır: 1. Bütün propaganda ve ajitasyon, gerçekten komünist nitelik taşımalı ve Komünist Enternasyonal programı ile kararlarına uygun düşmelidir. Partinin bütün basın organları, proletarya davasına bağlılıklarını kanıtlamış, güvenilir komünistler tarafından yönetilmelidir. Proletarya

Kardelen Eği�m Programı 172


ÖRGÜTLENME diktatörlüğünden, basitçe, bilinen ve araya sokuşturulmuş bir talep gibi söz edilemez; aksine onun propagandası öyle yapılmalıdır ki, her basit işçi, her kadın işçi, her asker ve köylü, günlük hayatın basınımız tarafından sistemli biçimde gözlenecek ve her gün kullanılacak olgularından kalkarak bu diktatörlüğün zorunluluğunu anlamalıdır. Periyodik ve periyodik olmayan basın ve bütün parti yayınevleri, belirli bir anda, partinin bütünüyle yasal veya yasadışı olmasına bakılmaksızın Parti yönetiminin direktifi altına sokulmalıdır. Yayınevlerinin özerkliklerini kötüye kullanmaları ve partinin politikasına bütünüyle uymayan bir politika gütmeleri kabul edilemez. Basın organlarının sütunlarında, halk meclislerinde, sendikalarda, tüketici derneklerinde -Komünist Enternasyonal taraftarlarının girme imkânı buldukları her yerdesadece burjuvaziyi değil, onun işbirlikçilerini, her türden reformistleri, sistemli ve acımasız biçimde teşhir etmek zorunludur. 2.Komünist Enternasyonal’e katılmak isteyen her örgüt, işçi hareketi içinde şu ya da bu oranda sorumluluğu olan bütün görevlerden (parti örgütleri, yazı kurulları, sendikalar, parlamento fraksiyonları, kooperatifler, komünal yönetimler) reformistleri ve Merkezcileri doğrudan doğruya ve planlı bir biçimde uzaklaştırmalı, onların yerine sınanmış komünistleri geçirmelidir ve özellikle başlangıçta «tecrübeli»oportünistlerin yerine kitlenin içinden basit işçileri geçirmekten çekinmemelidir. 3. Avrupa ve Amerika’nın hemen bütün ülkelerinde, sınıf mücadelesi iç savaş evresine giriyor. Bu koşullar altında komünistler, burjuva yasallığına güvenemezler. Onlar, belirleyici an geldiğinde, devrime karşı görevlerini yerine getirmesi için partiye yardımcı olabilecek paralel örgüt mekanizmaları oluşturmakla yükümlüdürler. Kuşatma durumu ve olağanüstü yasalar yüzünden komünistlerin bütün çalışmalarını yasal olarak sürdürmeye imkân bulamadıkları bütün ülkelerde, yasal çalışmanın yasadışı çalışmayla kombine edilmesi kesinlikle zorunludur. 4. Komünist fikirlerin yaygınlaştırılması görevi, ordu içinde ısrarlı, sistemli bir propaganda yürütme zorunluluğunu da kapsar. Olağanüstü yasaların bu ajitasyonu önlediği yerlerde bunu yasadışı olarak yapmak gereklidir. Böyle bir çalışmadan kaçınmak, devrimci görevlere ihanetle eş anlama gelir ve Komünist Enternasyonal üyeliğiyle bağdaşmaz. 5. Geniş kırsal kesimlerde sistemli ve planlı bir ajitasyon zorunludur. Tarım proleterlerini ve en yoksul köylülerin hiç değilse bir bölümünü arkasına alamamış ve izlediği politika aracılığıyla geri kalan köy nüfusunun tarafsızlığını sağlayamamışsa, işçi sınıfı zafer kazanamaz. Kırsal kesimdeki komünist çalışma, günümüzde gittikçe artan bir önem kazanmaktadır. Bu çalışma tercihen, kentin ve kurlardaki devrimci, komünist işçilerin yardımıyla sürdürülmelidir. Bu görevden kaçmak ya da onu güvenilmez,

yarı reformist ellere teslim etmek, proleter devrimden vazgeçmekle aynı anlama gelir. 6. Komünist Enternasyonal’e katılmayı arzulayan her parti, sadece açık sosyal yurtseverliği değil,sosyal pasifizmin namussuzluğunu ve ikiyüzlülüğünü de teşhir etmekle yükümlüdür, kapitalizm devrimci yoldan yıkılmadıkça ne uluslararası hakem mahkemelerinin, ne savaş silahlarının sınırlanmasına ilişkin anlaşmaların, ne de Cemiyeli Akvaın’m «demokratik» tarzda düzeltilmesinin hiçbir zaman yeni emperyalist savaşları önleyemeyeceğini işçilere sistemli biçimde anlatmalıdır. 7. Komünist Enternasyonal’e katılmak isteyen partiler, reformizimden ve Merkezin politikasından tümüyle kopuşu onaylamak ve parti üyelerinin geniş çevrelerinde bu kopuşun propagandasını yapmakla yükümlüdürler. Bu olmadan tutarlı bir komünist politika yürütmek mümkün değildir. Komünist Enternasyonalin bu kopuşun en kısa zamanda gerçekleştirilmesi yolunda yaptığı talep, kayıtsız şartsız bir ültimatom niteliğindedir. Komünist Enternasyonal, artık Turati, Modigliani, Kautsky, Hilferding, Hillquith, Longuet, Macdonald, v.b. kişilerin temsil ettiği müseccel oportünistlerin kendi üyesi sayılma hakkına sahip olmasına katlanamaz. Bu, yalnızca, Komünist Enternasyonal’in bugün büyük ölçüde çökmüş bulunan II. Enternasyonal’e benzemesine yol açar. 8. Burjuvazisi sömürge sahibi olan ve başka ulusları ezen ülkelerde, partilerin sömürgeler ve ezilen uluslar sorununda özellikle belirgin ve açık bir tavır almaları zorunludur. Komünist Enternasyonal’e katılmak isteyen her parti, «kendi» emperyalistlerinin sömürgelerde giriştiği oyunları teşhir etmek, sömürgelerdeki her kurtuluş hareketini sırf sözlerle değil eylemlerle de desteklemek, kendi ülkesinin emperyalistlerinin bu sömürgelerden kovulmasını teşvik etmek, ülkesinin işçilerinin yüreklerinde sömürgelerin ve ezilen ulusların çalışan nüfuslarına karşı gerçekten kardeşçe duygular yaratmaya yönelik bir eğitim çabası sürdürmek ve ülkesinin askeri birlikleri içinde sömürge halkları üzerindeki her türlü baskıya karşı sistemli bir ajitasyon yürütmek yükümlülüklerini taşır. 9. Komünist Enternasyonal’e katılmak isteyen her parti, sendikalar, işçi ve işyeri meclisleri, tüketici kooperatifleri ve işçilerin öteki kitle örgütleri içinde sistemli ve ısrarlı bir komünist faaliyeti sürdürmek zorundadır. Bu örgütler içinde, sürekli ve ısrarlı bir çalışmayla sendikaları, v.b. komünizm davasına kazanacak komünist hücreler örgütlemek gerekir. Hücreler, günlük çalışmaları içersinde, her yerde, soysal yurtseverlerin ihanetini ve «Merkez»cilerin ikiyüzlülüğünü teşhir etmekle yükümlüdürler. Komünist hücreler kesinlikle bütün partinin direktifi altında olmak zorundadırlar. 10. Komünist Enternasyonal üyesi olan her parti, sarı sendika birliklerinin Amsterdam «Enternasyonaline

Kardelen Eği�m Programı 173


ÖRGÜTLENME karşı amansız bir mücadele sürdürmekle yükümlüdür. Sendikalarda örgütlenmiş işçiler arasında sarı Amsterdam Enternasyonali’yle bağları koparmak gerektiğinin propagandasını yapmalıdır. Komünist Enternasyonal’e bağlanan kızıl sendikaların oluşmakta olan uluslararası birliğini elindeki her türlü araçla desteklemelidir. 11. Komünist Enternasyonal’e katılmak isteyen partiler, parlamento fraksiyonlarını bunlarda yer alan kişiler açısından bir revizyondan geçirmekle yükümlüdürler; bütün güvenilmez öğeleri uzaklaştırmaları, bu fraksiyonları sırf sözde değil fiilen de parti yönetimlerinin direktifi altına sokmaları gereklidir; öyle ki, tek tek her komünist parlamento üyesi, bütün çalışmanın gerçekten devrimci bir propagandanın ve ajitasyonun çıkarlarına tabi kılınmasını teşvik etsin, 12. Komünist Enternasyonal üyesi partiler, demokratik merkeziyetçilik ilkesi temeli üzerinde örgütlenmelidir. İçinde yaşadığımız, iç savaşın keskinleşme döneminde, komünist parti ancak, olabildiğince merkeziyetçi bir tarzda örgütlenmişse, parti içinde demir disiplin hüküm sürüyorsa ve parti üyelerinin güvenini kazanmış parti yönetimi, yönetim gücü, otorite ve en geniş yetkilerle donatılmışsa, görevlerini yerine getirebilir. 13. Komünistlerin faaliyetlerini yasal olarak sürdüre bildikleri ülkelerin komünist partileri, partiyi içlerine sızan küçük burjuva öğelerden sistemli biçimde temizlemek için parti örgütlerinde zaman zaman temizlikler (üye kayıtlarını yenilemeler) yapmak zorundadırlar. 14.Komünist Enternasyonal’e üye olmak isteyen her parti, bütün Sovyet Cumhuriyetlerine, karşı-devrimci güçlerle yürüttükleri mücadelede kayıtsız koşulsuz destek sağlar. Komünist partileri, Sovyet Cumhuriyetlerinin düşmanlarına silah ve cephane taşınmasını önlemek için çok kesin ve anlaşılır bir dille propaganda yapar; ayrıca işçi cumhuriyetlerini boğmak için gönderilen askeri birlikler arasında bütün araçları kullanarak yasal ya da yasa dışı propaganda sürdürmelidirler. 15. Şimdiye kadar eski Sosyal Demokrat programlarını korumuş olan partiler, mümkün olan en kısa zamanda bu programlarını değiştirmek ve ülkelerinin özel koşullarına uygun yeni bir komünist programı Komünist Enternasyonal kararları doğrultusunda hazırlamakla yükümlüdürler. Kural olarak, Komünist Enternasyonal’e üye bütün partilerin programlarının, Komünist Enternasyonal’in olağan kongresi veya Yürütme Komitesi tarafından onaylanması gereklidir. Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesinin bir partinin programını onaylamaması durumunda, söz konusu partinin Komünist Enternasyonal Kongresi’ne başvurma hakkı vardır. 16. Komünist Enternasyonal Kongresi’nin ve Yürütme Komitesinin bütün kararları, Komünist Enternasyo-

nal’e üye olan bütün partiler için bağlayıcıdır. En keskin iç savaş koşullarında faaliyet gösteren Komünist Enternasyonal, II. Enternasyonal’de olduğundan çok daha fazla merkeziyetçi bir tarzda örgütlenmek zorundadır. Komünist Enternasyonal ve onun Yürütme Komitesi doğal olarak, ayrı ayrı partilerin, içinde mücadele ettikleri ve faaliyet gösterdikleri çok farklı koşulları hesaba katmak ve genelde geçerli olacak kararları, ancak böyle kararlar almanın mümkün olduğu sorunlarda almak durumundadırlar. 17.Bununla bağlantılı olarak, Komünist Enternasyonal’e üye olmak isteyen bütün partiler, ‘adlarını değiştirmek zorundadırlar. Komünist Enternasyonal’e üye olmak isteyen her parti, ‘Şu ya da bu ülkenin Komünist Partisi (Komünist Enternasyonal Seksiyonu)’ adını taşımak zorundadır. Adlandırma sorunu sadece biçimsel bir sorun değil, son derece önemli bir siyasal sorundur. Komünist Enternasyonal, bütün burjuva dünyasına ve sarı Sosyal Demokrat partilere savaş açmıştır. Komünist partilerle, işçi sınıfına ihanet etmiş eski resmi «Sosyal Demokrat» veya «Sosyalist» partiler arasındaki farkın her basit emekçinin kafasında açığa çıkması zorunludur. 18.Bütün ülkelerin partilerinin önde gelen basın organları, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesinin bütün önemli resmi belgelerini yayınlamakla yükümlüdürler. 19.Komünist Enternasyonal’e üye olan ya da katılmak için başvuran bütün partiler, mümkün olduğu kadar çabuk, ama en geç Komünist Enternasyonal’in II. Kongresi’nden sonraki 4 ay içinde, olağanüstü bir kongre toplamak ve bütün bu koşulların yerine getirilip getirilmediğini araştırmakla yükümlüdürler. Bu arada, merkezler, bütün yerel örgütlerin, Komünist Enternasyonal II. Kongre kararlarını öğrenmesi için çalışmalıdır. 20. Şimdi Komünist Enternasyonal’e katılmak isteyen, ama şimdiye kadarki taktiklerini radikal biçimde değiştirmemiş bulunan partiler, Komünist Enternasyonal’e katılmadan önce, merkez komitelerindeki ve bütün önemli merkezi kurumlarındaki üyelerin en az üçte ikisinin, Komünist Enternasyonal II. Kongresinden önce, partinin Komünist Enternasyonal’e katılması yönünde açıkça görüş belirtmiş yoldaşlarından oluşmasını sağlamalıdırlar. İstisnaları kabul edip etmemek, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesinin onayına bağlıdır. Komünist Enternasyonal Yürütmesi, 7. maddede sözü geçen Merkez çizgisi temsilcilerinin durumu içinde istisnaları kabul etme yetkisine sahiptir. 21. Komünist Enternasyonal tarafından konulan koşulları ve ilkeleri temelden reddeden parti üyelerinin partiden çıkartılması gerekir. Aynı şey olağanüstü parti kongresi delegeleri için de geçerlidir.

Kardelen Eği�m Programı 174


ÖRGÜTLENME

MARKSİST-LENİNİST PARTİ1

Che Guevara – Poli�k Yazılar

Bu küçük kitap parti militanlarına zengin ve geniş Marksist-Leninist düşünceler alanının ilk bilgilerini kazandırmayı amaçlıyor. Kolay anlaşılır, basit ve etkileyici konular seçilmiş. Kitabın kapsamı Otto V. Kuzinen’in Marksizm-Leninizmin El kitabından1 bir bölüm ve F. Castro’nun çeşitli konuşmalarından oluşuyor. Yerinde bir seçim, çünkü El kitabı’ndan alınan bölüm, kardeş partilerin deneyimini özetlemekte ve bir Marksist-Leninist partinin nasıl büyük yöneticisinin kişisel devrimci deneyimlerine rastlıyoruz. Sovyetler Birliği Komünist Partisi ve dünyanın dört bir bucağındaki diğer Marksist-Leninist partilerin deneyimlerini özetleyen genel teoriyle, bu genel düşüncelerin pratikte, bizim özel niteliklerimize uygulanması arasında kopmaz bağlar vardır. Dünyanın bu bölgesindeki toplumsal olayların özelliğine bakarak tarihte istisnaların var olduğu sonucunu çıkarmamalıyız. Deneyden çıkan genel teori çerçevesinde, dünya işçi hareketine yeni deneyler kazandıran Küba’nın durumu bir özel hal olarak devrim tarihinde yer almaktadır. Elkitabı, Marksist-Leninist partinin ne olduğunu bize arı ve duru bir biçimde öğretiyor. Parti, deniyor «Marksist düşünceleri hayata geçirmek, yani işçi sınıfına tarihi görevini yerine getirmek için ortak düşünceler etrafında birleşen bireylerdir.» Kitapta, partinin kitlelerden soyutlanmış olarak yaşayamayacağı, kitlelerle sürekli bağlantı halinde bulunması gerektiği, eleştiri ve özeleştiriden vazgeçilemeyeceği, kendi kusurlarına karşı acımasızlığın zorunlu olduğu açıklanıyor. Parti yalnızca herhangi bir şeye karşı mücadeleyle ilgili olumsuz görüşler üzerine dayandırılamaz, herhangi bir şey uğruna mücadelede olumlu görüşlere de dayanmalıdır. Marksist partiler, kollarını kavuşturup oturarak, sınıf mücadelesinin karmaşık me-

kanizmasının gerçekleştireceği nesnel ve öznel koşulların ortamı hazırlamasını, iktidarın olgun bir meyve gibi halkın elleri arasına düşmesini bekleyemez. El kitabında, tüm bu bilgilere yer verildikten sonra, işçi sınıfının öncüsü ve önderi konumundaki partinin yönetici ve hızlandırıcı güç olarak oynadığı rol çıkarıyor, zafere giden yolu nasıl göstereceği ve yeni toplumsal koşullara doğru yürüyüşü nasıl hızlandıracağı anlatılıyor. Toplumsal geri çekilme zamanlarında bile, nasıl “ricat edileceğinin” bilinmesi gerektiği, arkadan gelecek ikinci dalgadan güç alarak ilerlemek ve devrimin ilk aşamasında partinin temel hedefi olan iktidarın ele geçirilmesini gerçekleştirmek için kadro saflarını sıklaştırmanın önemi ısrarla belirtiliyor. Böyle bir partinin, sınıf partisi olması akla yatkındır. Marksist-Leninist bir parti için başka türlüsü düşünülemez. Görevi, proletarya diktatörlüğüne götüren en kısa yolu bulmaktır. En önde gelen üyeleri, yöneticileri, taktikleri hep işçi sınıfından çıkar. Sosyalizmin kuruluşu, bir burjuva sınıfı partisi ya da saflarında pek çok sömürücü barındıran, politik çizgisini bu sömürücülerin saptamasına izin veren bir parti tarafından yönetilemez. Böyle bir grup, yalnızca ulusal kurtuluş aşamasında, belirli bir düzeye varana dek ve özel koşullar altında önderlik yapabilir. Sonraki aşamada, daha önce devrimci olan sınıflar gerici olur, devrim mücadelesine liderlik yapacak Marksist-Leninist bir parti gerektiren koşullar ortaya çıkar. Şimdi en azından Latin Amerika için, burjuvazinin yönetimindeki kurtuluş, hareketlerinden pratikte söz edilemez. Küba devrimi güçleri kutuplara ayırmıştır. Halkla emperyalizm arasında seçim yapmak gibi bir açmaz karşısında, güçsüz ulusal burjuvaziler, emperyalizmi seçer ve sonunda ülkelerine ihanet ederler. Dünyanın bu parçasında, sosyalizme barışçı geçiş hemen

Kardelen Eği�m Programı 175


ÖRGÜTLENME hemen tamamıyla olanaksızdır. Marksist-Leninist parti gelecekteki tarihi aşamaları önceden görebildiğine ve sömürge ülkeler söz konusu olduğunda, ulusal kurtuluş aşamasını tamamlamadan önce bile, halkın bayrağı ve öncüsü olduğuna göre, bu parti çifte tarihi görevini yerine getirecek, kitleler arasında daha da artan bir güç, daha da artan bir otoriteyle sosyalizmi kurma görevini üstlenebilecektir. Bu aşamanın ardından, Küba deneyiminden örnek alınabilir. Bu deneyim, her şeyin yeni olması ve Latin Amerika devriminin geliştiği şu dönemde, içerdiği taze güçlerle zenginleşmiş, yapılan yanlışların, kitlelerle bağlantı halinde ve kamuoyunun yargısı önünde, açık biçimde ele alınması, incelenmesi ve düzeltilmesinden alınan dersler, bu deneyimi daha da zenginleştirmiştir. Yoldaş Fidel’in Birleşik Sosyalist Devrim Partisi’yle ve ORİ’de kullanılan çalışma yöntemleriyle ilgili konuşmaları, gelişimimizin iki temel aşamasını simgeler. Birinci konuşmasında Fidel, düşüncesinin evriminde doruğa ulaşmış bir önder, her yönüyle tam bir devrimci olarak, Marksist-Leninist niteliğini hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde, tüm dünyaya açıklıyor.2 Hem de, yalnızca söyleyip geçmekle yetinmiyor, gerçekleri, liderliğe yükselişinin, Birleşik Sosyalist Devrim Partisi’ni oluşturmak üzere birleşmeye yönelen hareketin ve partinin geçirdiği evrimin en çarpıcı olaylarını gözlerimizin önüne sererek sözlerini pekiştiriyor. Yoldaş Fidel, kendini analizlerken, çevresinden, geri kafalılara yakışır birçok düşünceyi özümlediğini kabul ediyor. Bunlara karşı nasıl kendiliğinden mücadeleye giriştiğini, bu mücadele içersinde nasıl çelikleştiğini anlatıyor. Kuşkularından söz ediyor ve nedenlerini, bunları nasıl yendiğini açıklıyor. O dönemde, 26 Temmuz Hareketi henüz iyice belirginleşmemiş bir yenilikti. Moncada kahramanı, Çamlar Adası3 mahkûmu Fidel Castro, Oriente kıyılarına varmak, devrim ateşini tutuşturmak, ilk zamanlarda bölgeyi ülkenin geri kalanından ayırmak, nesnel koşullara göre karşı konulmaz bir güç ve azimle ilerlemek, ardı ardına kazanılan başarılar arasında Havana’ya kadar varmak görevlerini üstlenmiş olan bir grup adamı peşi sıra götürdü. Gerçek, bize büyük bir darbe indirdi. Bu amaçlara ulaşmak için gerekli öznel koşullar henüz bir araya gelmiş değildi. Devrimci savaşın tüm kurallarına uymuyorduk, bunları, iki yıllık kıyasıya mücadele içersinde, kanımız ve kardeşlerimizin kanı pahasına öğrendik. Yenilmiştik, o anda, hareketimizin geçmişinin en önemli dönemi başladı. Mücadelemizin gerçek gücü, gerçek tarihi değeri ortaya çıkar. Bazı taktik yanlışlarımızı, bazı önemli öznel etkenlerin eksikliğini fark ettik. Halk, değişimin zorunluluğunun bilincindeydi, fakat bunun mümkün olup olmadığını kesinlikle bilmiyordu. Görevimiz bu sarsılmaz inancı yaratmaktı ve Sierra Maestra’da kesintisiz fırtınalar, kesinti-

siz devrimci patlamalar yaratarak tüm adadaki hareketin hızlandırıcı gücünü oluşturan uzun süreç başladı. Olaylar, Devrimci Ordunun, halkın doğru yönlendirilen güveni ve coşkusu sayesinde, mücadele için uygun koşullar içinde, silahlarını uygun biçimde kullanarak gücünü arttırabileceğini ve bir gün düşman ordusunu yenebileceğini kanıtladı. Bu, tarihimizin ibret verici bir dersidir. Zafere erişilinceye kadar, güçler dengesi durmaksızın değişip sonunda devrimci hareket için son derece elverişli hale geldi. Değişimi gerçekleştirmek için gerekli öznel koşullar yaratıldı ve değişimin özü olan iktidar bunalımı baş gösterdi. Latin Amerika’da yeni bir devrimci deney yaşandı. Bu deney, Marksizm-Leninizm’in doğrularının daima gerçekleştiğini ortaya koydu. Bu olay, önderlerin ve partilerin görevinin, halkın bağrında doğmakta olan devrim dalgasının yeni seyircileri olarak kalmayıp iktidarı ele geçirmek için zorunlu koşullan yaratmak olduğunu gösterdi. Aynı zamanda, Küba deneyimi, halkın egemenliğini baskınlara, saldırılara ve yok edilmeye karşı koruyan silahlı çekirdeklerin gerekliliğini ortaya çıkararak, silahlı mücadelenin, gerilla savaşına en elverişli arazilerde, yani çok engebeli kırsal bölgelerde sürdürülmesinin ne denli önemli olduğunu açıklığa kavuşturdu. Bu da, Küba Devriminin, Latin Amerika’nın kurtuluş mücadelesine bir başka katkısıdır. Kırdan kente, en küçükten en büyüğe doğru ilerleyerek, Havana’da doruk noktasına ulaşan devrimci hareketi yarattık. Marksist-Leninist Parti adlı kitabın bir başka yerinde Fidel, devrimcinin temel özelliğinin gerçeği yorumlamak olduğunu açıkça belirtiyor. 1958 Nisan grevinden söz ederken, o anda durumu doğru biçimde yorumlayamadığımızı, bu yüzden felaketle karşılaştığımızı açıklıyor. Nisan grevi niçin ilan edildi? Çünkü hareketin bağrında “Sierra” ve “Llano” diye adlandırdığımız bir yığın çelişki birikmişti.4 Silahlı mücadelenin zaferi için hangi unsurların temel alınması gerektiği incelenirken, bu çelişkiler su yüzüne çıkmış, her iki kanadın görüşlerinin birbirine taban tabana ters düştüğü anlaşılmıştı. Sierra gerektiği zaman ordusunu geri çekmeye, savaşları ardı ardına kazanmaya, düşmandan silah ele geçirmeye, Direniş Ordusu temeline dayanarak bir gün iktidarı almaya hazırlanıyordu. Llano ise, tüm ülkede genel silahlı savaş durumu yaratmaktan; mücadeleyi Batista diktatörlüğünün devrilmesiyle sona erecek bir devrimci genel grevle doruğa ulaştırmaktan; sonra, “sivil” hükümet otoritesi düzenine geçip yeni ve “politikanın dışında” bir ordu kurmaktan yanaydı. Bu iki görüş arasında sürekli sürtüşme vardı. Böyle bir anda gerekli olan komuta birliği için koşullar hiç de uygun değildi. Nisan grevi (1958), Sierra yönetiminin onayıyla Llano tarafından hazırlandı ve ilan edildi. Sierra yöneticileri, sonuçtan ciddi biçimde kuşku duymakla bir-

Kardelen Eği�m Programı 176


ÖRGÜTLENME likte, grevi önleyememişler, PSP (Sosyalist Halk Partisi) kadrolarıysa tehlikeyi zamanında fark etmiş, bu yüzden çekimser kalmışlardı. Devrimci komutanlar, greve yardımcı olmak için ovalara inmiş, böylece unutulmaz kolordu komutanımız Camilo Cienfuegos, Bayamo bölgesindeki ilk akınlarına başlamıştı. Bu çelişkiler, birkaç taktik görüş ayrılığından daha derin nedenlerden kaynaklanıyordu. Direniş Ordusu, ideoloji bakımından proleterdi, yoksullar sınıfının kavramlarıyla düşünüyordu. Llano ise, yöneticileri arasında geleceğin hainlerini barındırıyor, içinde yetiştiği çevrenin etkisi altında, küçük burjuva yapısını koruyordu. İktidar uğruna büyük devrimci mücadele çerçevesinde, iç denetim için daha küçük çaplı bir mücadele sürüp gidiyordu. Cezayir’de meydana gelen son olaylar, Küba Devrimine benzetilerek açıklanabilir: Devrimci kanat, iktidardan uzaklaştırılmaya razı olmuyor ve devlet yönetimini tümüyle ele geçirmek için mücadele ediyordu. Kurtuluş Ordusu, zafere ulaşan devrimin gerçek temsilcisiydi.5 Birbiri ardına ortaya çıkan anlaşmazlıklar yüzünden, komuta birliği, ancak devrimin zaferinden birkaç ay sonra, Fidel başbakan secilince sağlandı (yine de herkesçe kabul edilmiş değildi). O zamana dek, ne yapmıştık? Fidel’in deyimiyle, başlamak hakkını elde etmiştik. Diktatör Batista’nın Küba’nın başına bela olarak sardığı yürürlükteki sisteme karşı ölüm kalım savaşı aşamasını geride bırakmıştık. Fakat toplumumuzun koşullarını daha iyiye götürmeye, tüm ekonomik engelleri ortadan kaldırmaya yönelik devrimci çizgimizi sürdürme zorunluluğu, bizi emperyalizme karşı cephe savaşına itiyordu. Emperyalizm, ideolojimizin gelişmesi ve derinleşmesinde çok önemli bir etkendi. Bize indirdiği her darbe, bir karşılık gerektiriyordu. Buna tepki olarak Yankee’ler her zamanki küstahlıklarıyla Küba’ya karşı önlem uyguladıklarında, biz de derhal karşı önlem almak zorunda kalıyorduk. Böylece, devrim giderek kökleşiyordu. Sosyalist Halk Partisi bu cepheye katılıyor, uzun süredir devrimci hareketimizin militanı olan yoldaşlarımız, Sierra’da ki mücadeleden sonra iktidara gelenlerle bütünleşiyorlardı. Daha o zamanlarda, Fidel, sekterizmin yarattığı tehlikeyi seziyor, on beş-yirmi yıllık militanlığıyla övünüp başkalarını hor görenleri, Sierra’nın “sakallılarının” sekterliğini ve “vurun onları” diye bağırmaktan başka bir şey bilmeyen kentlerdekilerin terörizmini eleştiriyordu. Silahlı mücadele döneminde, Fidel’in sözüm ona “komutanlık sevdasına” karşı hareketi savunmak isteyen bir grup yoldaş ortaya çıktı. Bunlar, çok yanılıyorlardı, bu yanlışları, daha sonraki sekterlik döneminde de yinelendi. Bu yoldaşlar, devrimimizin şefinin yüce erdemlerini, inkâr edilmez kumandanlık yeteneğini, tek kaygısı çevresindekilerin kayıtsız şartsız desteğini kazanmak ve bir komuta sistemi kurmak olan herhangi bir kişinin davranışıyla karıştırıyorlardı. Bir grup yoldaş tarafından yanlış ilkele-

re dayandırılarak yürütülen bu kanat, geçici Başkan Ben Kedda, devrimci kanatsa Ahmed Ben Bella etrafında gruplaşmıştı. O yılın Eylül ayında, Ben Bella, Ben Kedda’nın yerine geçti. Mücadele 1 Ocak’ta bitmedi; hatta Fidel başbakan olduktan sonra da sürdürüldü. Ancak, aradan çok zaman geçip 26 Temmuz Hareketi’nin sağ kanadı yenilgiye uğrayınca son buldu. Halkın iradesine karşı çıkan [Manuel] Urutia, [Jos6] Mir Cardona, [Manual] Ray, Huber Matos, David Salvador ve daha birçok hain iktidar kademelerinden uzaklaştırılıp cezalandırıldılar. Sağ kanada karşı tam bir zafer kazanılmasının ardından parti kurma zorunluluğu baş gösterdi: Küba’nın yeni koşullarında, Marksizm-Leninizmcin ilkelerine uygun olarak Birleşik Devrim Partisi kuruldu. Seçkin kadroları kitlelere sıkı sıkıya bağlı, merkezi yapıda, fakat yine de esnek bir kuruluş gerekliydi. Tüm bunlar için, Sosyalist Halk Partisinin uzun mücadele yılları boyunca edindiği deneyime mutlak bir güvenimiz vardı. Kendi örgütlenme kurallarımızdan hemen hemen tümüyle vazgeçmiştik. Böylece, sekterizmin meyve vermesi için elverişli ortam yaratılmıştı. Bu yapılanma süreci içinde, yoldaş Anibal Escalante örgütlenme görevini üstlenmişti. Ne mutlu ki çok kısa süren, karanlık bir dönem başladı. Yönetim yöntemleri kötüydü, yöneticiler üst üste yanlışlar yapıyordu. Parti kitlelerle bağlantı, demokratik merkeziyetçilik ve özveri gibi en temel niteliklerini yitirmek üzereydi. Bazen, gerçek cambazlıklar sayesinde, deneyimsiz ve yeteneksiz kişiler, kendilerini duruma uydurarak yönetici konumlarına geçebiliyorlardı. ORI örgütleri6 ideolojik itici güç olmaktan çıkmış, her çeşit üretim aygıtı üzerindeki kontrolünü yitirmişti; yavaş yavaş bir yönetim kurumuna dönüşüyordu. Bu koşullar altında, ortaya çıkan sorunları açıklamak için taşra bölgelerinden gelmesi gereken uyarı işaretleri de yarı yolda kayboluyordu, çünkü yönetici yüksek memurların çalışmalarına gözcülük edecek kişiler aslında ORI liderleriydi. Bunlar, bir yandan parti üyeliği, öte yandan da kamu yöneticiliği gibi bir çifte görevi üstleniyorlardı. Hatalı görüşler, çok büyük yanlışlar ve mekanik yer değiştirmeler dönemi geçti gitti. Sekterlik eğiliminin dayanağı köhne temeller çöktü. Tüm bu sorunlar karşısında, Ulusal Yönetim Merkezinin Fidel’in başkanlığında aldığı kararlar, halka dönme, kitlelere başvurma yönündeydi. Kitlelerin örnek işçileri seçmesi için tüm iş merkezlerinde danışma kurulları sistemi getirildi. Bu danışma sistemi, kitlelere sıkı sıkıya bağlı bir parti oluşturmak üzere, Parti çekirdeğine seçilme olanağı sağlıyordu. Partide gerçekleştirilen değişiklikler arasında, eğitim sistemi reformu da yer alıyordu. Geçmiş dönemlerde, arkadaşlar, “bilgililer” ve “Marksizm profesörleri” önce-

Kardelen Eği�m Programı 177


ÖRGÜTLENME likliydi. Şimdiyse en iyi emekçiler, tutumlarıyla, günlük çalışmalarıyla, coşkularıyla ve özverileriyle, yönetici parti üyesi yüksek niteliklerini taşıdıklarını kanıtlayanlar, onların yerini almıştı. Bu, partinin canlandığı, yöntemlerini yenilediği bir güç kazanma dönemiydi. Önümüzde, sosyalizmin, kuruluşuna doğru geniş ve ışıklı bir yol uzanıyor, parti öncülük görevini üzerine alıyordu. Bu görev, mekanik ve bürokratik emirler vermekle, dar ve sekter bir denetim uygulanmakla, umursamazca buyruklarda bulunmakla, liderler canlı örnekler oldukları için değil de, öyle söyledikleri için, ya da eski düşüncelerinden, uzun mücadeleci geçmişlerinden ötürü önerilerine körü körüne uymayla bağdaşamazdı. Geleceğin partisi, kitlelerle doğrudan doğruya bağlantılı olacak, daima halkın düşüncesini alıp bununla somut talimatları, partinin rehberlik çizgisini oluşturacaktır. Partimiz, Demokratik merkeziyetçiliğe bağlı kalarak aynı zamanda da, çalışmaları durmaksızın iyiye götürmek, gerekli düzeltmeleri yapmak için sürekli tartışmaya, açık eleştiri ve özeleştiriye yer vererek, disiplinini kaldığından ödün vermeksizin uygulayacaktır. Bu aşamada, partimiz kadro partisi, en iyi kadroların oluşturduğu bir parti haline gelecektir. Bu kadrolar, halkla bağlantı kurmak gibi dinamik bir görevi yerine getirecek, deneylerini daha yüksek kademelere iletecek, somut talimatları kitlelere aktaracak, kitlelerin başında, en ön saflarda ilerleyeceklerdir. Partimizin kadroları araştırmada, incelemede, çalışmada birinci, devrimci coşkuda birinci, özveride birinci, daima en iyi, kusursuz, ötekilerden daha yüksek erdemli, daha insan olacaklardır. Bir Marksistin, güdümlü füzeler gibi dosdoğru belirli bir hedefe yönelen otomatik, fanatik bir makine olmadığı unutulmamalıdır. Fidel, konuşmalarından birinde bu soruna şöylece değinmiştir: «Marksizmin insanca duygulardan, arkadaşlıktan, yoldaşlara karşı duyulan sevgiden, saygıdan, takdirden vazgeçmek olduğu nerde yazılı? Marksizmin ruhsuzlaşmak, duygusuzlaşmak demek olduğu nerede yazılı? Oysaki Marksizmi doğuran insan sevgisinin ta kendisidir. Marksizmin ortaya çıkması mümkün olduğunda, Karl Marx’ın zihninde Marksizmi vücuda getiren, proletaryanın çektiği acıya, sömürüye, adaletsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele isteği, insan ve insanlık sevgisidir. Toplumsal devrimin gerçek olasılığı belirdiğinde, gerçek olasılığın da ötesinde, tarihi zorunluluğu kesinleştiğinde, Karl Marx, Marksizmin yorumcusu olarak öne çıkmıştır. Önü yorumcu yapan, kendisi gibi, Engels gibi, Lenin gibi insanlara özgü insanca duygu yoğunluğu değil de nedir?» Fidel’in bu değerlendirmesi yeni partinin militanları için temeldir. Bunu her zaman hatırlayın, yoldaşlar, bunu sapmalara karşı en etkili silah olarak belleğinize kazıyın. Marksist, insanların in iyisi, en kusursuzu olmalı, ama her şeyden önce, her zaman insan olmalıdır. Kitlelerle bağlantı

halinde yaşayan ve hareket eden bir parti militanı, somut talimatları, kitlelerin bazen belli belirsiz isteklerini ileten bir yönlendirici, kendini her şeyiyle halka adayan, yorulmak bilmez bir emekçi, dinlenme saatlerini de devrimci çalışmalara ayıran dayanıklı bir işçi, kişisel huzurundan, ailesinden ya da hayatından vazgeçebilen, fakat asla insanlarla bağlantının sıcaklığına yabancı kalmayan bir devrimci olmalıdır. Uluslararası alanda, partimizin görevleri son derece önemlidir. Biz, ilk sosyalist Latin Amerika ülkesiyiz. Öbür ülkelerin izleyeceği bir örneğiz, kardeş partilerin göz önüne almak zorunda olduğu canlı bir deneyiz. Her gün, herkese, apaçık biçimde, başarılarını ve yanlışlarını gösteren, yenilenen ve değişen canlı bir deneyiz. Bu şekilde, deneyimimiz daha öğretici hale gelir, yalnızca MarksizmLeninizm inancına ulaşanları değil, tümüyle Latin Amerika halk kitlelerini ilgilendirir. İkinci Havana Bildirisi7 Latin Amerika proletaryasının, köylüsünün, devrimci aydının rehberidir. Bizim her zamanki tavrımız sürekli bir rehber olacaktır. Geldiğimiz yere layık olmaya çaba göstermeli, Latin Amerika’yı düşünerek her gün çalışmalı, devletimizin temelini günden güne sağlamlaştırmalı, ekonomik örgütünü, politik gelişimini güçlendirmeliyiz. Ancak böylelikle, içte kendimizi aşarken, dışta da tüm Latin Amerika halklarını, uluslararası güçler ilişkisinin bugünkü aşamasında, sosyalist gelişim yoluna koyulmanın pratikte mümkün olduğuna giderek daha fazla inandırabiliriz. Bununla birlikte, saldırganların alçaklıkları ve halkların acıları karşısındaki duyarlığımız, Latin Amerika ile hatta tüm sosyalist ülkelerle bile sınırlı kalmamalıdır. Gerçek proleter enternasyonalizmin uygulayıcıları olmalı, dünyanın neresinde olursa olsun, her türlü saldırıyı, insan onuruna ters düşen her türlü davranışı kendimize yapılmış bir hakaret saymalıyız. Yeni bir partinin militanları olan bizler, dünyanın yeni bir kurtarılmış bölgesinde, yeni koşullarda ilk kez Marti’nin yükselttiği bu bayrağı çok yükseklerde dalgalandırmalı, birçok kuşağa rehberlik yapan, bugün, Küba gerçeği içinde tüm tazeliğini koruyan şu sözleri unutmamalıyız: «Gerçekten insan olan herkes, başkasına atılan tokadın acısını kendi yanağında duymalıdır.» Dipnotlar Che Guevara, bu makaleyi, Küba Birleşik Sosyalist Devrini Partisi ulusal yönetim merkezi tarafından, 1963’te yayınlanan Marksist-Leninist Parti adlı kitaba önsöz olarak yazmıştır. 1

Bakınız: Kuzinen, Marksizm-Leninizm’in İlkeleri, c. III, Bölüm 13. Yar Yayınlan, 1989 (çn). 2

3

Bu konuşma 2 Aralık 1961’de yapılmıştı.

Kardelen Eği�m Programı 178


ÖRGÜTLENME İsla de Pinos Adası: Devrimden sonra bu adanın adı İsla de Juventud (Gençlik Adası) olarak değiştirilmiştir. 4

Llano: Düzlük, oya anlamına gelir. Latin Amerika kurtuluş hareketinin kendine özgü devimleri arasında, devrimci silahlı mücadelenin kentlerdeki öncelikli rolünü ya da ülkenin kırsal kesimlerindeki mücadelenin de kentlerden yönetilmesini savunan görüş anlamındadır. 5

Sierra: Dağ anlamına gelir. Aynı zamanda, dağlarda ya da kırsal kesimlerde faaliyet gösteren birliklerin öncelikli rolünü ve tüm devrimci savaşın buradan yönetilmesini savunan görüşü simgeler. 1962 Martında, sekiz yıllık savaşın sonunda, Cezayir kurtuluş güçleri Fransa ile bir ateşkes antlaşması imzaladı. Fransa, Cezayir’in bağımsızlığını tamdı. Kısa bir süre sonra, Cezayir Ulusal Hareketi içinde anlaşmazlık baş gösterdi. 6

ORI: Birleşik Devrimci örgütler. Bu birleşik örgüt, Birleşik Partinin ilk aşamasını oluşturuyordu 7

İkinci Havana Bildirisi: Fidel Castro tarafından, 4 Şubat 1962’de halkın huzurunda okunmuş ve şiddetli alkışlarla karşılanmıştır 8

Kardelen Eği�m Programı 179


ÖRGÜTLENME

ALMANYA’DA “SOL” KOMÜNİZM, LİDERLER, PARTİ, SINIF, YIĞINLAR

Marks, Engels, Lenin – İşçi Sını� Par�si Üzerine Burada sözünü edeceğimiz Alman komünistleri, kendilerine “sol” komünistler adını takmıyorlar; eğer yanılmıyorsam, kendilerini “ilke muhalefeti” diye adlandırıyorlar. Ama bunların da, “çocukluk hastalığı, solculuk” denen o illete tutulduklarını aşağıdaki açıklamada göreceğiz. “Frankfurt-Main Mahalli Grubu” tarafından yayınlanan ve bu muhalefetin görüşünü yansıtan Almanya Komünist Partisi’nde Bölünme (Spartakus Ligası) adlı broşür, bu muhalefetin düşüncelerinin özünü açık seçik ve tam olarak özetlemektedir. Bu broşürden birkaç pasajı okuyucu için buraya aktaralım: “Komünist Partisi en kararlı sınıf mücadelesi partisidir. ...” “... Siyasi bakımdan bu geçiş dönemi” (kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi) “proletarya diktatörlüğü dönemidir. ...” “... Sorunu şöyle koymak gerek: diktatörlüğü kim yürütecektir: Komünist Partisi mi, yoksa proleter sınıf mı? ... İlke olarak Komünist Partisinin diktatörlüğünden yana mı olmak gerekir, yoksa proleter sınıfın diktatörlüğünden yana mı? ...” Daha aşağıda Alman Komünist Partisi Merkez Komitesi, Almanya Bağımsız Sosyal-Demokrat Partisi ile koalisyon aradığı için ve parlamentarizm dâhil, “bütün siyasi mücadele araçlarının ilke olarak kabulü sorununu” sadece bağımsızlarla koalisyon kurma eğilimlerini gizlemek maksadıyla ileri sürdüğü için, broşürün yazarı tarafından suçlanıyor. Ve broşür şöyle devam ediyor: “Muhalefet başka bir yol seçmiştir. Muhalefet, Komünist Partisi egemenliğinin ve parti diktatörlüğünün sadece bir taktik sorun olduğu görüşündedir. Her halükarda Komünist Partisinin egemenliği, her türlü parti egemenliğinin son şeklidir. İlke olarak proleter sınıfın diktatörlüğüne yönelmek gerekir. Ve parti tarafından, partinin örgütü tarafından alınan bütün tedbirler, partinin mücadele biçimleri, stratejisi ve taktiği, bu hedefe yönel-

melidir. Ayrıca, öteki partilerle her türlü uzlaşma, tarihi ve siyasi bakımdan artık zamanını doldurmuş olan parlamenter mücadele biçimlerine her türlü dönüş, her çeşit pusu kurma ve bekleme politikası kesin olarak reddedilmelidir. ... Proletaryanın devrimci mücadelesinin özgür yöntemlerine özellikle ağırlık verilmelidir. Ve Komünist Partisinin yönetimi altında devrimci mücadeleye girmesi gereken en geniş proleter çevre ve katlarını sürükleyebilmek için, yeni örgütlenme biçimlerini, en geniş temel üzerinde ve en büyük kadrolarla yaratmak gerekir. Bütün devrimci unsurların toplanma noktası, temelinde fabrika örgütleri bulunan İşçi Birliğidir. “Sendikalardan çıkınız!” sloganına uyan bütün işçiler, orada birleşmelidirler. Militan proletarya savaş için sıklaşmış saflarını, orada teşkil edecektir. Bu birliğe girebilmek için, sınıf mücadelesini, Sovyet sistemini ve diktatörlüğünü kabul etmek yeter. Ve bundan sonra savaş halindeki yığınların siyasi eğitimi ve mücadelenin siyasi yönünün tayini, İşçi Birliğinin dışında kalan Komünist Partisinin görevi olacaktır. ... “... Böylece şimdi artık iki Komünist Partisi vardır: Birisi, devrimci mücadeleyi yukardan örgütlendirmeyi ve yönetmeyi düşünen, liderlerine bir koalisyon hükümetine girme olanağını sağlayacak olan durumları yaratmak için parlamenter uzlaşmaları kabul eden lider partisidir. “Öteki, devrimci mücadelenin hamlesinin aşağıdan geleceğine inanan, ve bu mücadelede ancak açıkça bu hedefe götürecek olan yöntemi tanıyan ve uygulayan; her türlü parlamenter ve oportünist yöntemleri reddeden yığınlar partisidir; bu partinin kullandığı biricik yöntem, hemen ardından proletaryanın sınıf diktatörlüğünü kurmak ve sosyalizmi gerçekleştirmek için burjuvazinin kesin olarak devrilmesi yöntemidir... “... Orada, liderlerin diktatörlüğü vardır; burada ise yığınların diktatörlüğü! İşte bizim sloganımız budur.” Alman Komünist Partisinde muhalefetin görüşlerini ifade eden ana tezler, işte bunlardır.

Kardelen Eği�m Programı 180


ÖRGÜTLENME Bolşevizmin gelişmesine bilinçli olarak katılmış olan ya da bu gelişmeyi 1903’ten beri izlemiş olan her Bolşevik, yukarıdaki satırları okuyunca şöyle diyecektir: “İşte eski nakaratın tekrarı! “Sol” çocukluğun ta kendisi!” Ama biz, bu muhakeme tarzlarını yakından inceleyelim. Sadece sorunu “Parti diktatörlüğü mü, yoksa sınıf diktatörlüğü mü? Liderlerin (parti) diktatörlüğü mü, yoksa yığınların (parti) diktatörlüğü mü?” biçiminde koymak bile, inanılmaz ve umutsuzluğa yol açan bir fikir kargaşalığına delalet eder. Bu adamlar tamamen orijinal bir şey keşfetmeye kalkışıyorlar ve düşüncelerini inceltmek isterken gülünç oluyorlar. Yığınların sınıflara bölündüğünü herkes bilir; yığınlarla sınıfları aynı şey olarak kabul etmenin, üretimin toplumsal düzeninde herkesin işgal ettiği yeri ayırt etmeksizin büyük çoğunlukla bu düzen içinde özel bir yeri olan ayrı ayrı kategorileri aynı şey saymak olduğunu; ve sınıfların, genellikle, hiç değilse çoğunlukla, uygar modern ülkelerde siyasi partiler tarafından yönetildiğini, ve siyasi partilerin de, genel kural olarak en çok otorite ve etki sağlamış olan, en tecrübeli bulunan ve sorumlu görevlere seçim yoluyla gelen ve lider diye adlandırılan kişilerden meydana gelmiş, oldukça istikrarlı gruplar tarafından yönetildiğini herkes bilir. Bütün bunlar, işin alfabesidir. Bunların hepsi basit ve açık bunların yerine anlaşılmaz bir dil koymaya kalkmak niye?1 Bir yandan, besbelli ki, bu adamlar partinin legaliteden illegaliteye hızla geçtiği bir dönemin, liderlerle partilerin ve sınıfların her zamanki normal ve basit ilişkilerini karışık duruma getiren bir dönemin güçlükleri içine batmış kalmışlardır. Almanya’da, Avrupa’nın öteki ülkelerinde olduğu gibi, legaliteye, “liderlerin” düzenli parti kongreleri tarafından özgür ve düzenli olarak seçilmesine, parlamento seçimleriyle, mitinglerle, basınla, sendikaların ve öteki örgütlerin vb. tutumunu gösteren davranışlarıyla, partilerin sınıf bileşimlerinin rahatça denenmesine gereğinden fazla alışılmıştır. İhtilâlın hızla ilerlemesi ve iç savaşın gelişmesi sonucu, bu alışılan durumdan, legaliteyle illegaliteyi bileştirmeye, “yönetici grupların” atanması, teşkili ya da muhafazası gibi “pek rahat olmayan”, “pek demokratik olmayan” usullere geçilince şaşıranlar ve olmayacak şeyleri tahayyül etmeye kalkışanlar oldu. Ama özellikle istikrarlı ve imtiyazlı legalite geleneklerine ve koşullarına sahip bulunan küçük bir ülkede doğmuş olma mutsuzluğuna uğramış olan, legaliteyle illegalitenin birbirini izlediğini hiç görmemiş olan Hollandalı “tribünistler”in2de kafaları karışmıştır ve ne yaptıklarını bilmeyerek bu saçma uydurmaları benimsemişlerdir. Öte yandan, zamanımızda “moda olan” “yığın” ve “liderler” ile ilgili olarak düşüncesiz ve mantıksız konuşmalara da tanık olunmaktadır. “Liderlerin” eleştirildikleri sık sık görülür. Kafaları liderlere karşı türlü türlü hücumlarla doludur; insanlar “liderlerle yığınları” çatışma halinde düşünmeye alışıktırlar. Kendileri, liderlere saldırmaya,

onları yığınlarla çelişki halinde göstermeye alışıktırlar; ama sorunun nedenini düşünmemişler, bu konuyu bütün açıklığıyla görememişlerdir. “Liderler” ile “yığınlar” arasındaki düşmanlık duygusu, özellikle emperyalist savaşın sonunda ve savaşı izleyen süre içinde bütün ülkelerde daha da derinleşmiş ve daha da belirli bir hal almıştır. Bu olayın başlıca nedeni, 1852’den 1892’ye kadar İngiltere örneği gösterilerek, Marx ve Engels tarafından birçok defa açıklanmıştır. İngiltere’nin özel durumu, yarı küçük-burjuva, oportünist olan “yığınlardan” gelme bir “işçi aristokrasisi”nin doğmasına olanak sağlıyordu. Bu işçi aristokrasisinin liderleri, kendilerini doğrudan doğruya ya da dolaylı yoldan besleyen burjuvanın saflarına durmadan geçiyorlardı. Bu aşağılık adamları ihanetle suçladığı için Marx, onların onur verici nefretini kazanmıştı. (20. yüzyılın) modern emperyalizmi, ilerlemiş birkaç ülke için aşırı ölçüde imtiyazlı bir durum yaratmıştır. Ve işte bu alanda, II. Enternasyonal içinde, her yerde, kendi loncasının incecik toplumsal tabakasının çıkarlarını savunan hain oportünist, sosyal-şoven lider tipleri ortaya çıktı: işçi aristokrasisi. Oportünist partiler “yığınlardan” ayrılmışlardır, yani en geniş emekçi katlarından, emekçilerin çoğunluğundan, en az ücret alan işçilerden kopmuşlardır. Eğer bu kötülüğe karşı savaşılmazsa, oportünist sosyal-hain liderler suçlanmaz, ne mal oldukları gösterilmez ve onlar saflardan kovulmazsa, devrimci proletaryanın zaferi olanaksızlaşır. Ve işte III. Enternasyonalin uyguladığı siyaset budur. Ama bu bahaneyle, her yerde, yığınların diktatörlüğünü, liderlerin diktatörlüğü ile karşı karşıya koymak, gülünç bir saçmalıktır, avanaklıktır. İşin eğlendirici olan yanı, doğru fikirler taşıyan eski liderlerin yerine, (“Kahrolsun liderler!” sloganı perdesi altında) son derece ahmakça ve karmakarışık şeyler yumurtlayan yeni liderlerin getirilmesidir. Almanya’da Lauffenberg, Wolfheim, Horner,3 Karl Schröder, Friedrich Wendel ve Karl Erler bunlardandır. Bu sonuncusunun sorunu derinleştirme ve siyasi partilerde “burjuvazi”nin gereksizliğini genel olarak ilan etme yolundaki çabaları, saçmalık bakımından, öyle Herkül sütunlarıdır ki, insanın söyleyecek sözü kalmıyor. Küçük bir yanılgıdan kocaman bir yanılgı meydana getirilebileceği gerçeği bu duruma pek uymaktadır. Yanılgıyı en büyük hacmine ulaştırabilmek için, onu haklı göstermek için, derinleştirmek yeter. Partinin gereğini ve disiplinin gereğini yadsımak, muhalefetin vardığı nokta, işte budur. Ama bu, proletaryayı, burjuvazinin yararına olarak silahsızlandırmaya eşittir. Bu, küçük-burjuvazinin, dağınıklık gibi, istikrarsızlık gibi, direnme gücü eksikliği gibi, birlik olmada, ortak çabada yeteneksizlik gibi yanlışlarını benimsemekten başka bir şey değildir; o yanlışlıklar ki, azıcık kışkırtılırsa proletaryanın her türlü devrimci hareketini mahva götürür. Komünist Partisinin gereğini yadsımak, (Almanya’da)

Kardelen Eği�m Programı 181


ÖRGÜTLENME kapitalizmin iflasının arifesinde sosyalizmin aşağı ya da orta aşamasına değil, en üst aşamasına atlamak demektir. Biz, Rusya’da (burjuvazinin iktidardan uzaklaştırılmasından iki yıl sonra), henüz kapitalizmden sosyalizme ya da komünizmin en aşağı aşamasına geçiş yolunda ilk adımlarımızı atmaktayız. Sınıflar vardır ve varlıklarını sürdürmektedirler ve proletarya iktidara geçtikten yıllarca sonra da, her yerde, varlıklarını sürdüreceklerdir. Bu süre, belki köylülerin bulunmadığı, ama buna karşılık küçük patronların sayısının yüksek olduğu İngiltere’de daha kısa olacaktır. Sınıfları ortadan kaldırmak, sadece büyük toprak sahiplerini ve kapitalistleri kovmak değildir –bizde bu, nispeten kolay oldu–, sınıfları ortadan kaldırmak demek, küçük meta üreticilerini de ortadan kaldırmaktır; oysa bunları kovamayız, bunları ezemeyiz, bunlarla iyi geçinmek zorundayız. Bunları değiştirebiliriz, yeniden eğitebiliriz (ve öyle yapmalıyız da). Ama çok uzun, çok yavaş ve çok dikkatli bir örgütlendirme çalışmasıyla bu yolda başarı sağlayabiliriz. Bu küçük üreticiler, proletaryayı her yandan bir küçük-burjuva havası içine hapsederler, proletaryayı etkilerler, onun bilinçlenmesine engel olurlar; bunlar, proletaryanın saflarında durmadan, karakter yoksunluğu gibi, dağınıklık gibi, bireycilik gibi, büyük heyecandan umutsuzluğa geçiş gibi küçük-burjuvaziye özgü niteliklerin yer edinmesini sağlarlar. Buna karşı direnebilmek için, proletaryanın örgütlendirici rolünü (ki bu onun başlıca rolüdür) başarıyla ve zafere kadar yerine getirmesini gerektiği gibi sağlayabilmek için, proletaryanın siyasi partisi, kendi saflarında sert bir merkezi yönetim ve disiplin hüküm sürdürmelidir. Proletarya diktatörlüğü, eski toplumun güçlerine ve geleneklerine karşı, kanlı ve kansız, şiddete başvuran, barışçı, askeri, iktisadi, eğitici ve idari inatçı bir savaştır. Milyonlarca ve on milyonlarca insandaki alışkanlık gücü, en korkunç güçtür. Savaşta çelikleşmiş bir parti olmadan, söz konusu sınıf içinde namuslu olarak ne varsa onun güvenini elde etmiş bir parti olmadan, yığının ruh haletini izlemesini bilen ve bunu etkileyebilen bir parti olmadan, bu savaşı başarıyla yürütmek olanaksızdır. Merkezileşmiş büyük burjuvaziyi yenmek, milyonlarca ve milyonlarca küçük patronu “yenmekten” bin defa daha kolaydır; oysa bunlar her günkü alışılagelen, gözle görülmeyen, elle tutulmayan eritici eylemleriyle burjuvazi için gerekli aynı sonuçları, burjuvaziyi yeniden iktidara getirecek olan sonuçları gerçekleştirmektedirler. Proletaryanın partisinin demir disiplinini (özellikle diktatörlüğü sırasında) azıcık da olsa zayıflatan kimse, gerçekte, proletaryaya karşı burjuvaziye yardım etmektedir. Liderler, parti, sınıf ve yığınlar ile ilgili sorunun yanında, “gerici” sendikalar sorununu da koymak gerekir. Ama ilk önce bir sonuca varabilmek için, partimizin tecrübesine dayanan bir çift söz edeceğim. Bizim partimizde de “liderlerin diktatörlüğü”ne karşı hücumlar bugün vardır ve her zaman olmuştur da: ilk hatırladıklarım, ta 1895 yı-

lına kadar gider. O sırada partimiz, henüz resmen mevcut değildi, ama Petersburg’daki merkez grubu kurulmuştu ve bölge gruplaşmalarının yönetimini üzerine alması gerekiyordu. Nisan 1920’de, Partimiz IX. Kongresinde, “liderlerin diktatörlüğü”ne, “oligarşi”ye vb. karşı dikilen küçük bir muhalefet vardı. Demek ki, Almanlardaki bu “çocukluk hastalığı”, bu “sol komünizm” denen şey, yeni bir şey değildir ve o kadar korkulacak bir şey de değildir. Bu hastalık bir tehlike yaratmadan geçer ve geçtikten sonra da organizma daha da sağlam olur. Öte yandan legal çalışmadan illegale hızla geçiş, her şeyin “gizlenmesini” ve özellikle partinin genelkurmayının, liderlerin gizlenmesini gerektirdiğinden, bizde bazen çok kötü sonuçlar da verdiği olurdu. Bu sonuçların en kötüsü, 1912’de, provokatör Malinovski’nin Bolşevik Merkez Komitesine girmesiyle oldu. O, en değerli ve en fedakâr arkadaşlarımızdan onlarca ve onlarcasını yakalattı ve onları hapishanelere attırarak içlerinden birçoğunun erken ölümüne neden oldu. Eğer Malinovski daha büyük bir kötülük yapamadıysa, bu legal çalışmayla illegal çalışma arasındaki ilişkiyi doğru tespit etmiş olmamızdandır. Güvenimizi kazanmak için, Malinovski, Partinin Merkez Komitesinin üyesi ve Dumada milletvekili sıfatlarıyla bize legal günlük gazeteler yayınlama işinde yardımcı olmak zorundaydı. Bu gazeteler, çarlık düzeninde bile, Menşeviklerin oportünizmine karşı mücadele ediyor ve Bolşevizmin temel ilkelerini üstü örtülü biçimde yayıyordu. Malinovski, bir eliyle Bolşevizmin en iyi militanlarından birçoğunu hapishaneye ve ölüme gönderirken; öteki eliyle legal basın yoluyla on binlerce yeni Bolşeviğin eğitilmesine yardım etmek zorundaydı. İşte bir durum ki, gerici sendikalarda devrimci çalışmayı yürütmeyi öğrenmekle görevli bulunan Alman yoldaşlar (İngiliz, Amerikan, Fransız ve İtalyan yoldaşlar da) üzerinde uzun uzun düşünmelidirler. Kimi ülkelerde, ki bunlara en ileri ülkeler de dahildir, burjuvazi, komünist partilerine elbette ki provokatörler gönderecektir. Bu tehlikeye karşı savaşmanın yollarından biri, legal çalışmayla illegal çalışmayı akıllıca birleştirmektir. Dipnotlar Volapik. - Johann Martin Schlyer adında bir Güney Almanın 1879’da meydana getirdiği suni bir dil. Pek ilgi görmemiştir. 1

Hollandalı “Tribünistlar”. - 1907’den beri De Tribune adındaki gazeteyi yayınlayan Hollanda Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin solcu unsurları, Sosyal-Demokrat İşçi Partisinden çıkarılınca, 1909’da kendi partilerini kurdular (Hollanda Sosyal-Demokrat Partisi). Bunlar Hollanda isçi hareketinin sol kanadını temsil ediyorlardı ve 1918’de Hollanda Komünist Partisinin kurulmasına katkıda bulundular. De Tribune gazetesi 1909’dan l9l8’e kadar Hollanda Sosyal-Demokrat Partisinin organıydı, 1918’den sonra Komünist Partisinin organı oldu. 2

3

Horner, Anton Panekoek’in takma adı.

Kardelen Eği�m Programı 182


ÖRGÜTLENME

1912 PRAG PARTİ KONFERANSI BOLŞEVİKLERİN BAĞIMSIZ BİR MARKSİST PARTİ KURMASI

J. Stalin – Bolşevik Par�si Tarihi

Tasfiyeciler ve Otzovistlerle mücadele ve Troçkistlerle mücadele, Bolşeviklerin önüne, bütün Bolşevikleri bir Parti halinde birleştirme ve onlardan bağımsız bir Bolşevik Parti kurma acil zorunluluğunu koydu. Bu, yalnız işçi sınıfını bölen parti içindeki oportünist akımlara son vermek için değil, aynı zamanda işçi sınıfının güçlerini toplama ve işçi sınıfını devrimin yeniden yükselişi için hazırlama işini tamamlamak bakımından da mutlaka gerekliydi. Ama bu görevi yerine getirmek için, her şeyden önce, Partiyi oportünistlerden, Menşeviklerden temizlemek gerekiyordu. Şimdi artık hiçbir Bolşevik, Bolşeviklerin Menşeviklerle bir parti içinde kalmaya devam etmesinin düşünülemeyecek hale gelmiş olduğundan kuşku duymuyordu. Stolypin gericiliği döneminde Menşeviklerin haince tutumları, proletarya partisini tasfiye edip yeni, reformist bir parti kurma çabaları, onlardan kopmayı kaçınılmaz kılıyordu. Menşeviklerle aynı partide kaldıkları sürece Bolşevikler, şu ya da bu şekilde Menşeviklerin davranışlarının ahlaki sorumluluğunu üstlenmiş oluyorlardı. Ama kendileri Partiye ve işçi sınıfına ihanet etmek istemedikleri müddetçe, Bolşevikler, Menşeviklerin açık ihanetlerinin ahlaki sorumluluğunu üstlenemezlerdi. Menşeviklerle bir parti çerçevesi içinde birlik, bu şekilde, işçi sınıfına ve onun Partisine ihanet karakterine bürünmeye başlıyordu. Bu nedenle Menşeviklerle fiili kopmayı sonuna kadar götürmek, resmen örgütsel kopuşa kadar götürmek ve Menşevikleri Partiden atmak gerekiyordu. Yekpare bir programa, yekpare bir taktiğe, yekpare bir sınıf örgütüne sahip proletaryanın devrimci partisini restore etmek ancak bu yolla mümkün olabilirdi. Menşeviklerin yıktığı gerçek (sadece biçimsel de-

ğil) parti birliğini restore etmek ancak bu yolla mümkün olabilirdi. Bu görevi, Bolşeviklerin hazırlığına giriştikleri VI. Genel Parti Konferansı yerine getirecekti. Ama bu görev, meselenin sadece bir yanıydı. Menşeviklerin resmen ayrılmak ve Bolşevikler olarak ayrı bir parti kurmak elbette çok önemli bir siyasi görevdi. Ama Bolşeviklerin önünde, daha da önemli bir başka görev duruyordu. Görev sadece Menşeviklerden ayrılmak ve ayrı bir parti kurmak değil, bilakis herşeyden önce, Menşeviklerden ayrılarak yeni bir parti yaratmak, Batının alışılagelmiş sosyal-demokrat partilerinden farklı, oportünist unsurlardan özgür, iktidar uğruna mücadelede proletaryaya önderlik edebilecek yeni tipte bir parti yaratmaktı. Bolşeviklere karşı mücadelede, nüans farkı olmaksızın, Akselrod ve Martinov’dan, Martov ve Troçki’ye kadar bütün Menşevikler, hep Batı Avrupa sosyal-demokratlarının cephaneliğinden ödünç alınmış silahları kullandılar. Rusya’da tıpkı -sözgelimi- Alman ya da Fransız sosyal demokrat partisi gibi bir parti olmasını istiyorlardı. Bolşeviklere karşı mücadele etmelerinin nedeni, tam da onlarda yeni, alışılmadık, Batı sosyal-demokrasisinden farklı bir şey sezdikleri içindi. Peki, o sıralar Batı’nın sosyal-demokrat partileri neyi temsil ediyorlardı? Bu partiler, Marksist ve oportünist unsurların, devrimin dostları ve düşmanlarının, parti ilkesini destekleyenlerle ona karşı olanların bir karışımı, bir çorbasıydı -ve giderek birinciler ikincilerle ideolojik olarak uzlaşıyorlar, giderek birinciler ikincilere fiilen boyun eğer hale geliyorlardı. Oportünistlerle, devrim hainleriyle uzlaşma - ne uğruna?, diye sordu Bolşevikler; Batı Avrupa sosyal-demokratlarına. “Partide barış”, “birlik” uğruna- diye yanıtladılar onlar Bolşevikleri. Kiminle birlik, oportünistlerle mi? Evet, diye yanıt-

Kardelen Eği�m Programı 183


ÖRGÜTLENME ladılar, oportünistlerle. Böyle partilerin devrimci partiler olamayacakları apaçık ortadaydı. Bolşevikler, Engels’in ölümünden sonra Batı Avrupa sosyal demokrat partilerinin, sosyal devrim partilerinden,”sosyal reform” partilerine yozlaşmaya başladığını ve bu partilerin her birinin, örgüt olarak, önder bir güç olmaktan çıkıp kendi parlamento grubunun bir uzantısı haline geldiğini görmezden gelemezlerdi. Bolşevikler, böyle bir partinin proletaryaya hiçbir yararı dokunmayacağını, böyle bir partinin işçi sınıfını devrime götüremeyeceğini bilmezden gelemezlerdi. Bolşevikler, proletaryanın böyle bir partiye değil, başka, yeni, gerçekten Marksist bir partiye, oportünistler karşısında uzlaşmaz ve burjuvazi karşısında devrimci, sımsıkı kenetlenmiş ve monolitik bir partiye, bir sosyal devrim partisine, bir proletarya diktatörlüğü partisine ihtiyacı olduğunu bilmezden gelemezlerdi. Bolşeviklerin istediği işte tam da böyle bir parti, yeni bir partiydi. Ve Bolşevikler böyle bir parti inşa etmek için çalıştılar. “Ekonomistler”le, Menşeviklerle, Troçkistlerle, Otzovistlerle ve ampiriokritiklere varana kadar idealistlerin her türüyle mücadelenin tüm tarihi, tam da böyle bir partinin inşası tarihiydi. Bolşevikler, gerçekten devrimci bir Marksist partiye sahip olmak isteyen herkese örnek olacak yeni bir parti, bir Bolşevik parti yaratmak istiyorlardı. Bolşevikler, ta eski “Iskra” zamanından beri böyle bir partinin inşası için çalışmışlardı. İnatla, yılmadan çalışmışlardı bu uğurda, her şeye rağmen. Bu hazırlık çalışmasında en önemli ve tayin edici rolü, Lenin’in “Ne Yapmalı?”, “İki Taktik” vb. eserleri oynadı. Lenin’in “Ne Yapmalı?” kitabı, böyle bir partinin ideolojik hazırlığı oldu. Lenin’in “Bir Adım İleri, iki Adım Geri” kitabı, böyle bir partinin örgütsel hazırlığı oldu. Lenin’in “Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği” kitabı, böyle bir partinin siyasi hazırlığı oldu. Ve son olarak Lenin’in “Materyalizm ve Ampiriokritisizm” kitabı, böyle bir partinin teorik hazırlığı oldu. Tarihte bugüne kadar asla, bir parti kurmak için kendini Bolşevik grup gibi mükemmel şekilde hazırlamış bir tek siyasi grup olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Bu koşullar altında, Bolşeviklerin bir parti kurması tamamen olgunlaşmış ve hazır bir meseleydi. VI. Parti Konferansı’nın görevi, Menşevikleri ihraç etme ve yeni Partiyi, Bolşevik Partiyi kurma edimiyle bu meseleyi taçlandırmaktı. VI.Tüm Rusya Parti Konferansı, Ocak 1912’de Prag’da yapıldı. Bu Konferansta 20’den fazla Parti örgütü temsil edildi. Bu yüzden Konferans, doğrusu, bir parti Kongresinin önemine sahipti. Konferansın, Partinin yıkılmış olan merkezi aygıtının yenilendiğini ve bir Merkez Komitesinin kurulduğunu açıklayan bildirisinde, gericilik döneminin, Rusya SosyalDemokrasisinin kelimenin asıl anlamıyla belirli bir örgüt

olarak biçimlendiğinden bu yana geçirdiği en zor dönem olduğu anlatılıyordu. Her türlü takibata, dıştan gelen sert darbelere, Parti içinde oportünistlerin ihanet ve yalpalamalarına rağmen, proletarya partisi, bayrağını ve örgütünü korumuştu. “Rus Sosyal-Demokrasisinin sadece bayrağı, programı ve devrimci gelenekleri değil, baskıların engellediği ve zayıflattığı, ama bir türlü tamamen yıkamadığı örgütü de yaşamaya devam etti”, diyordu Konferans bildirisi. Konferans, Rusya’da işçi sınıf hareketinin yeni bir yükselişinin ilk işaretlerini ve parti çalışmasının canlandığını saptadı. Yerel örgütlerden gelen raporlar temelinde Konferans, “her yerde sosyal demokrat işçiler arasında illegal sosyal-demokratik yerel örgütleri ve grupları güçlendirmek amacıyla enerjik bir çalışmanın yürütüldüğünü” tespit etti. Konferans, geri çekilme dönemindeki Bolşevik taktiğin en önemli kuralının -illegal çalışmayı, çeşitli legal işçi dernekleri ve sendikaları içindeki legal çalışmayla birleştirme- yerel örgütlerce her yerde kabul edildiğini saptadı. Prag Konferansı, Bolşevik bir Parti Merkez Komitesi seçti. Bu Merkez Komitesine Lenin, Stalin, Orkonikidze, Sverdlov, Spandaryan ve diğerleri seçildi. Stalin ve Sverdlov yoldaşlar, o sırada sürgünde oldukları için, gıyaplarında Merkez Komitesine seçildiler. Merkez Komitesine seçilen yedek üyeler arasında Kalinin yoldaş da vardı. Stalin yoldaşın başkanlığında, Rusya’daki devrimci çalışmanın pratik yönetimi için bir merkez (Merkez Komitesi Rusya Bürosu) kuruldu. Merkez Komitesi Rusya Bürosu’na, Stalin yoldaşın dışında, Y. Sverdlov, S. Spandaryan, S. Orkonikidze, M. Kalinin yoldaşlar mensuptu. Prag Konferansı, Bolşeviklerin oportünizme karşı tüm mücadelesinin bir bilançosunu çıkardı ve Menşevikleri Partiden uzaklaştıra kararı aldı. Prag Konferansı, Menşeviklerin Partiden ihracından sonra, bağımsız varlık sürdüren bir Parti olarak Bolşevik Partiyi teşekkül etti. Bolşevikler, Menşeviklerin ideolojik ve örgütsel bozgununu sonuna kadar götürüp onları Partiden uzaklaştırarak, Partinin, RSDİP’nin emektar bayrağını korudular. Bu nedenle Bolşevik Parti 1918’e kadar, parantez içinde “Bolşevik” ekiyle- kendisine Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi adını vermeye devam etti. Prag Konferansı’nın sonuçları üzerine Lenin, 1912 başlarında Gorki’ye şunları yazıyordu: “Tasfiyeci ayak takımına rağmen, sonunda Partiyi ve onun Merkez Komitesini yeniden kurmayı başardık. Umarım siz de buna bizim kadar sevinirsiniz:.” (Lenin, Tüm Eserler, cilt XXIX, s. 19, Rusça.) Prag Konferansı’nın önemini değerlendirirken, Sta-

Kardelen Eği�m Programı 184


ÖRGÜTLENME lin yoldaş şöyle diyordu: “Bu Konferans, Partimizin tarihinde en büyük öneme sahipti, çünkü Bolşevikler ve Menşevikler arasına bir ayrım çizgisi çekti ve ülkedeki bütün Bolşevik örgütleri yekpare Bolşevik Parti içinde birleştirdi.” (SBKP (8) XV. Parti Kongresi Stenografik Tutanağı, s. 361-362, Rusça.) Menşeviklerin atılması ve Bolşeviklerin bağımsız bir parti halinde teşekkülünden sonra, Bolşevik Partisi daha da perçinlendi ve güçlendi. Parti, saflarını oportünist unsurlardan arındırarak güçlenir - bu, II. Enternasyonal’in sosyal-demokrat partilerinden temelli farklı yeni tipte bir parti olarak Bolşevik Partinin şiarlarından biridir. II. Enternasyonal partileri, kendilerine lafta Marksist dedikleri halde, gerçekte Marksizm düşmanlarına, yeminli oportünistlere saflarında müsamaha ettiler ve onlara II. Enternasyonal’i yozlaştırıp yıkma olanağı verdiler. Bolşevikler ise oportünistlere karşı uzlaşmaz bir mücadele verdiler, proletarya partisini oportünizmin pisliğinden arındırdılar ve yeni tipte bir partiyi, Leninist partiyi, daha sonra proletarya diktatörlüğünü mücadeleyle kazanacak olan partiyi yaratmayı başardılar. Eğer oportünistler proletarya partisinin saflarında kalsaydı, Bolşevik Parti düz yola çıkıp proletaryaya önderlik edemez, iktidarı ele geçirip proletarya diktatörlüğünü örgütleyemez, iç savaştan zaferle çıkıp sosyalizmi inşa edemezdi. Prag Konferansı, kararlarında, Partinin güncel siyasi baş şiarları olarak bir asgari program ortaya koydu: Demokratik Cumhuriyet, 8 saatlik işgünü, çiftlik sahiplerinin tüm topraklarına el konulması. Bolşevikler, IV. Devlet Duması için seçim kampanyalarını, işte bu devrimci şiarlar altında yürüttüler. İşçi sınıfı kitlelerinin devrimci hareketinin 19121914 yıllarındaki yeni yükselişi bu şiarlar altında cereyan etti.

Kardelen Eği�m Programı 185


Kardelen Eği�m Programı 186


ÇALIŞMA TARZI

Kardelen Eği�m Programı 187


Kardelen Eği�m Programı 188


ÇALIŞMA TARZI

ÇALIŞMA TARZI

J. Stalin – Leninizmin Sorunları Burada söz konusu olan edebî tarz değildir. Çalışmada tarzdan, Leninizmin pratiğinin belirli ve kendine özgü niteliğinden, Leninist militanın özel tipini yaratan şeyden söz etmek istiyorum. Leninizm, partide ve devlet aygıtında da özel tipte militan yetiştiren, çalışmada özel bir tarzı, Leninist tarzı yaratan teorik ve pratik bir okuldur. Bu tarzın ayırt edici çizgileri nelerdir? Özellikleri nelerdir? Bu özellikler ikidir: a) Rus devrimci atılımı ve b) Amerikan pratiği anlayışı. Leninizmin tarzı, bu iki özelliğin parti ve devlet çalışmalarında birleştirilmesidir. Rus devrimci atılımı, eylemsizliğe, yerleşmiş verimsiz alışkanlıklara, tutuculuğa, zihin durgunluğuna, eski geleneklere kölece bağlılığa karşı panzehirdir. Rus devrimci atılımı, öyle canlandırıcı bir güçtür ki, zihni açar, ileriye doğru iter, eskiyi parçalar, perspektifler açar. Bu atılım olmadan, hiç bir ilerici hareket olanaklı değildir. Ama pratikte, Amerikan pratiği anlayışı ile birleşmezse bu atılımın boş, “devrimci” manilovizme dönüşmesi çok olasıdır. Bu cinsten yozlaşma örneklerine sık sık rastlanır. Kökeni, her şeyi yoluna koyabilen, her şeyi değiştirebilen kararnamelerin kerametine körü körüne inanmak olan “devrimci” işgüzarlık hastalığını ve “devrimci” plan yapma hastalığını kim bilmez? Uskomçel, (Komünist İnsanın Olgunlaşması) adlı yapıtında bir Rus yazarı, İ. Ehrenburg, mükemmel ve ideal insanın şemasını çizmeyi amaç edinen ve buna verdiği “emek” içinde “boğulan”, bu hastalığa tutulmuş bir “Bolşevik” tipini betimliyor. Bu öyküde pek fazla abartma vardır; ama öykünün, bu hastalığın tam ve doğru bir betimlemesini yaptığı da kesindir. Öyle sanıyorum ki, bu hastalarla, Lenin kadar amansızca alay eden olmamıştır. Lenin, bu devrimci işgüzarlık hastalığını ve “kararnamelerin kerametine inanmak illetini (decretoınanie)” “komünist böbürlenme” diye nitelerdi. “Komünist böbürlenmesi –diyor Lenin–, henüz kovulmadığı komünist partisinin üyesi olan ve komünist kararnamelerle bütün ödevlerini yerine getireceğini hayal eden adamın gerçeğidir.” (“RSSCF’nin II. Siyasal Eğitim Emekçileri Kongresinde Söylev”, c. XXVII, s. 50-51,

Rusça.) “Devrimci”, tumturaklı sözlere karşı Lenin, genellikle düpedüz günlük görevleri ileri sürerdi, böylelikle “devrimci” işgüzarlığın, gerçek Leninizmin ruhuna ve lafzına aykırı olduğunu belirtirdi. Lenin şöyle diyor: “Daha az tumturaklı sözler ve daha çok günlük iş. ... Daha az siyasal gevezelik, komünizmin kuruluşunun en basit ama canlı olgularına daha büyük dikkat.” (“Büyük İnisiyatif”, c. XXIV, s. 343 ve 335, Rusça.) Amerikan pratiği anlayışı, tersine, “devrimci” manilovizme ve işgüzarlığa karşı panzehirdir. Amerikan pratiği anlayışı, engelleri tanımayan, her cins ve her türlü engeli verimli çalışmayla deviren, önemsiz de olsa başladığı işi kesinlikle bitiren ve ciddî bir kuruluş çalışmasında kesinkes edinilmesi zorunlu olan yılmaz bir güçtür. Ama Amerikan pratiği anlayışı, Rus devrimci atılımıyla birleşmezse, yozlaşır, dar ve ilkesiz işgüzarlık derekesine düşebilir. Bazı “Bolşevik’leri’’ yozlaşmaya ve devrim davasını bırakmaya sürükleyen dar pratikçilik ve ilkesiz işgüzarlık hastalığını kim bilmez? Bu özel hastalık, B. Pilniyak tarafından, Çıplak Yıl adlı romanında betimlenmiştir. Bu romanda, yazar, büyük “enerji” ile çalışan, ama perspektiften yoksun olan, “neyin ne için” olduğunu bilmeyen ve bu yüzden devrimci çalışma yolundan sapan irade sahibi, pratik kararlar vermeye yetenekli Rus “Bolşevik” tiplerini gösterir. Hiç kimse bu işgüzarlık hastalığını Lenin kadar acı bir biçimde alaya almamıştır. “Dar pratikçilik”, “ahmakça affairisme” – Lenin bu hastalığı işte böyle nitelerdi. Buna karşı canlı, devrimci çalışmayı, devrimci perspektif zorunluluğunu ileri sürer; böylelikle ilkesiz işgüzarlığın, gerçek Leninizm’e, “devrimci” boşboğazlık kadar aykırı olduğunu belirtirdi. Rus devrimci atılımıyla Amerikan pratiği anlayışının birleştirilmesi, işte parti içinde ve devlet aygıtında çalışmada Leninizmin özü budur. Ancak bu ikisinin birleştirilmesi, bize, tam Leninist militan tipini ve çalışmada Leninist tarzı verir.

Kardelen Eği�m Programı 189


ÇALIŞMA TARZI

İDEOLOJİK - POLİTİK ÖNDERLİK SORUNLARI

J. Stalin – Leninizmin Sorunları

Ancak bu, mücadelenin sona erdiği ve sosyalizmin saldırıya devam etmesinin gereksiz bir şey olduğu anlamına mı geliyor? Hayır, bu anlama gelmiyor. Bu, bizde Parti’de her şeyin çok iyi durumda olduğu, artık onun içinde hiç sapma çıkamayacağı ve dolayısıyla şimdi yan gelip yatabileceğimiz anlamına mı geliyor? Hayır, bu anlama gelmiyor. Parti düşmanları, her renkten oportünistler, her türden milliyetçi sapmacılar yenildi. Ama bunların ideolojilerinin kalıntıları, bazı Parti üyelerinin kafalarında hâlâ yaşamaya devam ediyor ve kendisini hissettirmesi ender değildir. Parti’yi, onu çevreleyen insanlardan kopuk bir şey olarak görmemek gerekir. Parti onu çevreleyen çevrenin içinde yaşar ve etkinlik gösterir. Dıştan sağlıksız ruh hallerinin Parti’ye sızmasının ender olmaması şaşırtıcı değildir. Bu tür ruh halleri için zemin ülkemizde hiç kuşkusuz mevcuttur, salt bizde hâlâ, gerek kentte gerekse köyde bu tür ruh halleri için verimli bir toprak oluşturan, nüfusun belli ara tabakaları bulunduğu için bile bu böyledir. Partimizin XVII. Konferansı, İkinci Beş Yıllık Plân’ın gerçekleştirilmesinde temel politik görevlerden birinin, “Ekonomide ve insanların bilincinde kapitalizmin kalıntılarının aşılması” olduğunu açıkladı. Bu, tümüyle doğru bir düşüncedir. Fakat ekonomide kapitalizmin tüm kalıntılarını artık aşmış olduğumuz söylenebilir mi? Hayır, bu söylenemez. İnsanların bilincinde kapitalizmin kalıntılarını aşmış olduğumuz ise hiç mi hiç söylenemez. Bu yalnızca, insan bilincinin gelişimi ekonomik durumunun gerisinde kaldığı için değil, SSCB’de ekonomide ve insanların bilincinde kapitalizmin kalıntılarını canlandırmaya ve korumaya çalışan ve biz Bolşeviklerin onun karşısında barutumuzu kuru tutmak zorunda olduğumuz, kapitalist

çevre hâlâ mevcut olduğu için de söylenemez. Yenilen anti-Leninist grupların ideolojisini Partimizin bazı üyelerinin kafasında yeniden canlandırmak için, bu kalıntıların kaçınılmaz olarak elverişli bir zemin oluşturdukları kavranılırdır. Parti üyelerimizin çoğunluğunun pek yüksek olmayan teorik düzeyi, Parti organlarının zayıf ideolojik çalışması, Parti fonksiyonerlerimizin, teorik bilgilerini mükemmelleştirme olanağını ellerinden çalan, salt pratik çalışmayla aşırı yüklü olması da buna ilave edilirse, o zaman, sıkça basına sızan ve yenilmiş anti-Leninist grupların ideoloji kalıntılarının canlanmasını kolaylaştıran, Leninizmin bir dizi sorununda Parti üyelerinin kafasındaki karışıklığın nereden geldiği anlaşılır. Bu nedenle mücadelenin sona erdiği ve artık sosyalizmin bir saldırı politikasına gerek olmadığı söylenemez. Leninizmin bir dizi sorunu ele alınıp, bunlar üzerinde, yenilmiş anti-Leninist grupların ideoloji kalıntılarının bazı Parti üyelerinde ne kadar yedi canlı olduğu sergilenebilir. Örneğin sınıfsız, sosyalist toplumun kurulması sorununu alalım. XVII. Parti Konferansı, bizim sınıfsız sosyalist toplumun yaratılmasına doğru gittiğimizi açıkladı. Sınıfsız toplumun, deyim yerindeyse, öyle kendiliğinden gelmeyeceği açıktır. Onu, tüm emekçilerin çabaları ile, mücadeleyle kazanmak ve kurmak gerekir: Proletarya diktatörlüğünün organlarını güçlendirerek, sınıf mücadelesini geliştirerek, sınıfları ortadan kaldırarak, kapitalist sınıfların kalıntılarını tasfiye ederek, iç ve dış düşmanlara karşı mücadele ederek. Sanırım bu açıktır. Oysa Leninizmin bu berrak ve elementar tezinin ilanının, Parti üyelerinin bir kısmının kafasında azımsanmayacak bir karışıklığa ve sağlıksız düşüncelere yol açtığını

Kardelen Eği�m Programı 190


ÇALIŞMA TARZI kim bilmez? Bir şiar olarak ileri sürülen sınıfsız topluma doğru yürüyüşümüz tezinde, onlar, yürüyüşümüzü kendiliğinden bir süreç olarak kavradılar. Ve şöyle muhakeme yürüttüler: Eğer sınıfsız toplumdan söz ediliyorsa, bu, sınıf mücadelesi zayıflatılabilir, proletarya diktatörlüğü zayıflatılabilir ve bir bütün olarak devlete, o zaten gelecekte sönüp gitmek zorunda olduğundan, bir son verilebilir demektir. Ve yakında artık sınıfların olmayacağı, —yani sınıf mücadelesinin de, hiçbir sorunun ve huzursuzluğun da olmayacağı— beklentisiyle, yani artık silahların bir kenara koyulabileceği ve sınıfsız toplum beklentisiyle kendini rahatça uykuya verebileceği beklentisiyle kendilerinden geçtiler. (Tüm salonda toplu gülüşmeler.) Kafalardaki bu karışıklığın ve bu düşüncelerin, eskinin kendiliğinden yeniye dönüşmek zorunda olduğu ve günlerden bir gün, farkında olmadan, sosyalist topluma varacağımız yolundaki sağ sapmacıların bilinen görüşlerine tıpatıp benzediğine hiç kuşku yoktur. Gördüğünüz gibi, yenilgiye uğratılan anti-Leninist grupların ideolojilerinin kalıntıları kesinlikle yeniden canlanacak durumdadır ve yedi canlılıklarını yitirmiş olmaktan uzaktır. Şu açıktır: Eğer görüşlerdeki bu karışıklık ve bu Bolşevik olmayan ruh hali Partimizin çoğunluğuna egemen olsaydı, Parti terhis edilmiş ve silahsızlandırılmış kalakalırdı. Devamla tarım artelini ve tarım komününü alalım. Artelin bugünkü koşullarda kolektif çiftlik hareketinin tek doğru biçimi olduğunu şimdi artık herkes kabul ediyor. Ve bu tamamen anlaşılır bir şeydir: a) Artel, kolektif köylülerin kişisel gündelik çıkarlarını, kolektif çıkarları ile doğru tarzda birleştirir; b) Artel kişisel ve kısa vadeli gündelik çıkarları uygun biçimde kolektif çıkarlara uyarlar ve böylece dünün bireysel köylüsünün kolektivizm anlayışı ile eğitilmesini kolaylaştırır. Salt üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı artelden farklı olarak komünlerde, şu son zamanlara kadar, sadece üretim araçları değil, her komün üyesinin ev ekonomisi de toplumsallaştırılmıştı, yani artel üyelerinden farklı olarak, komün üyelerinin kendilerinin kişi olarak ne kümes hayvanları, ne küçükbaş hayvanları, ne inekleri, ne tahılları, ne de ev çevresinde toprakları vardı. Bu demektir ki, komünlerde, üyelerin kişisel çıkarları, gündelik çıkarları dikkate alınmış ve kolektif çıkarlarla bağdaşır olmaktan çok, bir küçük-burjuva eşitlikçiliği uğruna, kişisel çıkarlar kolektif çıkarlar tarafından geri plâna itilmişti. Komünün en zayıf noktasının bu olduğu açıktır. Ve esasında, komünlere çok seyrek rastlanmasını ve ancak birler ve onlarla sayılmalarını açıklayan da budur. Yine bu nedenden ötürü, komünler varlıklarını korumak ve dağılmamak için, ev ekonomisinin toplumsallaştırılmasından vazgeçmek zorunda kaldılar; şimdi komünler, işgününe göre hesap yapmaya, üyelerine kişisel kullanım için tahıl dağıtmaya başlıyorlar; kümes hayvanlarının, küçükbaş hayvanlarının, bir ineğin vb. kişisel mülkiyetine izin veriyorlar; ama

bundan şu sonuç çıkar ki, komünler fiiliyatta artel haline gelmişlerdir. Bunda hiç bir kötülük yoktur, çünkü yığınsal kolektif çiftlik hareketinin sağlıklı gelişmesinin çıkarları bunu gerektirmektedir. Bu elbette demek değildir ki, komün artık genelde gerekli değildir, kolektif çiftlik hareketinin en üst biçimi değildir. Hayır, komün gereklidir ve komün elbette kolektif çiftlik hareketinin en üst biçimidir, ama geri teknik ve ürün eksikliği temelinde ortaya çıkan ve kendisi artel haline gelen bugünkü komün değil, bilakis daha gelişmiş bir teknik ve ürün bolluğu temelinde ortaya çıkacak olan geleceğin komünü. Bugünkü tarım komünü, tekniğin az gelişmiş ve ürünlerin eksik olduğu bir zamanda doğdu. Aslında, komünün eşitlikçilik yolunu tutması ve üyelerinin gündelik kişisel çıkarlarını bir yana bırakması da bununla açıklanır. Komünü bugün kişisel çıkarlarla kolektif çiftliğin kolektif çıkarlarının, mantıklı bir tarzda birbirine bağlayan artel biçimine geçmeye bu zorlamaktadır. Geleceğin komünü, gelişmiş ve varlıklı artelden doğacaktır. Geleceğin komünü, artelin tarlaları ve çiftlikleri tahılla, sürü hayvanlarıyla, kümes hayvanlarıyla, zerzevatla ve her türlü ürünle dolup taştığı zaman; artel, makineli çamaşırhaneler, modern mutfak ve yemekhaneler, ekmek fabrikaları vb. kurulduğu zaman; kolektif çiftlik üyesi, eti ve sütü kolektif çiftlikten almanın, inek ve davar beslemekten daha elverişli olduğunu gördüğü zaman; kadın kolektif köylüler yemeklerini kolektif çiftlik yemekhanesinden almanın, ekmeğini ekmek fabrikasından almanın ve çamaşırını genel çamaşırlıkta yıkatmanın, bütün bu işlerle kendinin uğraşmasından daha elverişli olduğunu gördüğü zaman doğacaktır. Bu, ne zaman olacak? Elbette ki hemen değil. Ama olacak. Artelin, geleceğin komününe dönüşmesi sürecini zorlama ile yapay olarak çabuklaştırmak caniyane bir şey olurdu. Böyle bir şey ortalığı bulandırır ve düşmanımıza yardım eder. Artelin geleceğin komününe dönüşmesi süreci kademe kademe, tüm kolektif çiftlik üyeleri bu dönüşümün zorunluluğuna inandıkları ölçüde olmalıdır. İşte artel ve komünün durumu böyledir. Mesele açık ve gayet elementar gibi görünmüyor. Oysa bazı Parti üyelerinin kafasında bu nokta ile ilgili esaslı bir karışıklık var. Bunlar, Partinin arteli kolektif çiftlik hareketinin temel biçimi ilan etmekle sosyalizmden uzaklaştığını, komünden, yani kolektif çiftlik hareketinin en üst biçiminden, daha aşağı bir biçime doğru bir gerilemeye girdiğini düşünüyorlar. Şu soru ortaya çıkıyor: Neden? Çünkü, diyorlar, artelde eşitlik yok, artelde, kolektif çiftlik üyelerinin gereksinim farklılıkları, kişisel yaşam tarzlarındaki farklılıklar sürüyor; oysa komünde eşitlik var, çünkü komün üyelerinin gereksinimleri ve kişisel yaşam koşulları eşitlenmiştir. Ama birincisi, bizde artık gereksinimlerin ve kişisel yaşam koşullarının eşitlendiği, eşitlikçiliğin hüküm sürdüğü komünler yoktur. Pratik gösterdi ki, komünler eşitlikçilikten vazgeçmedikleri ve fiilen

Kardelen Eği�m Programı 191


ÇALIŞMA TARZI artel haline gelmedikleri takdirde, mutlaka yok olacaklardı. Dolayısıyla artık gerçeklikte olmayan bir şeye dayanılmamalıdır. Sonra, her Leninist’çe -eğer o gerçek bir Leninist’se- bilinir ki, gereksinimler ve kişisel yaşam tarzı alanında eşitlikçilik, Marksist tarzda düzenlenmiş sosyalist bir topluma değil, herhangi bir ilkel asketler tarikatına yaraşır gerici bir küçük-burjuva ahmaklığıdır, çünkü tüm insanlardan, hepsinin aynı gereksinimleri duymaları ve aynı zevkleri taşımaları, tüm insanların kişisel yaşam tarzlarında bir ve aynı örneğe uymaları talep edilemez. Ve nihayet, acaba işçiler arasında da, gerek gereksinimlerinde ve gerekse kişisel yaşam tarzlarında, farklar yok mudur? Bu, işçilerin sosyalizme tarım komünü üyelerinden daha mı uzak oldukları anlamına gelir? Bu kişiler besbelli ki, sosyalizmin, toplum üyelerinin gereksinimlerinin ve kişisel yaşam tarzlarının eşitlikçiliğini, eşitlenmesini, tek düzeye getirilmesini talep ettiğini düşünüyorlar. Söylemeye hiç de gerek yok ki, böyle bir varsayımın Marksizm’le, Leninizm’le hiçbir ortak yanı yoktur. Marksizm, eşitlikten, kişisel gereksinimler ve yaşam tarzı alanında eşitlikçilik değil, sınıfların kaldırılmasını anlar, yani: a) Bir kez kapitalistler devrildikten ve mülksüzleştirildikten sonra, tüm emekçilerin sömürüden kurtuluşta eşitlik; b) Üretim araçları bir kez tüm toplumun mülkiyeti haline geldikten sonra, herkes için, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin kaldırılmasında eşitlik; c) Herkes için yeteneklerine göre çalışma yükümlülüğünde eşitlik ve tüm emekçiler için performansına göre ödenme hakkında eşitlik (sosyalist toplum); herkes için yeteneklerine göre çalışma yükümlülüğünde eşitlik ve tüm emekçiler için gereksinimlerine göre alma hakkında eşitlik (komünist toplum). Ve Marksizm burada, insanların zevklerinin ve gereksinimlerinin nitelik ya da nicelik bakımından, ne sosyalizm döneminde, ne de komünizm döneminde eşit olmadığı ve olmayacağından hareket eder. Marksist eşitlik anlayışı budur. Marksizm, başka bir eşitlik tanımamıştır ve tanımaz. Bundan, sosyalizmin, toplum üyelerinin gereksinimlerinin eşitlikçiliğini, eşitleştirilmesini, aynılaştırılmasını, onların beğenilerinin ve kişisel yaşam tarzlarının aynılaştırılmasını talep ettiği, Marksistlerin plânına göre herkesin aynı giysiyi giymesi ve her birinin, aynı yemekleri aynı miktarda yemesi gerektiği sonucu çıkarmak - birtakım yavan şeyler, bayağılıklar söylemek ve Marksizm’e kara çalmak demektir. Marksizm’in, eşitlikçiliğin düşmanı olduğunu anlamanın zamanıdır. Marx ve Engels, daha “Komünist Manifesto”da, “genel bir asketizmi ve kaba bir eşitlikçiliği” öğütlediği için, ilkel ütopik sosyalizmi gerici diye nitelendirerek damgalıyordu. Engels, “Anti-Dühring” inde, Dühring’in Marksist sosyalizme karşıt olan “radikal eşitleştirici sosyalizm”inin çok sert eleştirisine tam bir

bölüm ayırmıştır. “Proleter eşitlik talebinin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılması istemidir. Bunun ötesine geçen her eşitlik talebi, zorunlu olarak saçmadır.” Lenin de aynı şeyi söylüyor: “Engels, sınıfların kaldırılması demek olmayan bir eşitlik kavramı, ahmakça ve saçma bir boş inandır, diye yazmakta bin kez haklıydı. Burjuva profesörleri, bu eşitlik kavramıyla ilgili olarak, bizi, insanları birbirine eşit kılmak istemekle suçlamaya çalıştılar. Kendilerinin uydurdukları bu budalalığı, sosyalistlere yüklemeye çabaladılar. Ama cahilliklerinden, sosyalistlerin ve hele çağdaş bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels’in: Eğer eşitlikten sınıfların kaldırılması anlaşılmıyorsa, eşitlik, içi boş bir sözdür, dediklerini bilmiyorlardı. Biz sınıfları kaldırmak istiyoruz ve biz bu anlamda eşitlikten yanayız. Ama bizim bütün insanları birbirine eşit kılacağımızı ileri sürmek, boş bir sözdür ve ahmakça bir aydın uydurmasıdır.” (Lenin’in, “Özgürlük ve Eşitlik Şiarlarıyla Halk Nasıl Aldatılıyor” konuşması, Lenin, Bütün Eserler, C. 24, s. 393-394, Rusça.) Kanımca açık. Burjuva yazarları, Marksist sosyalizmi, her şeyin eşitlikçilik “ilkesine” tabi olduğu, eski bir Çarlık kışlası gibi göstermeye pek heveslidirler. Ama Marksistler, burjuva yazarlarının cahilliklerinden ve ahmaklıklarından sorumlu tutulamazlar. Bazı Parti üyelerindeki Marksist sosyalizme değin bu fikir karışıklığının ve tarım komünlerinin eşitlikçi eğilimlerine bu aşırı tutkunluğun, bir ara tarım komünlerini idealize ederek, fabrika ve işletmelerde bile, her biri kendi mesleğinde çalışan kalifiye ve acemi işçilerin ücretlerini ortak kasaya koyacakları ve sonra da her birinin eşit pay alacakları komünler örgütlemeye kalkışacak kadar ileri giden, bizim ultra-sol salaklarımızın küçük-burjuva görüşlerine iki su damlası gibi tıpatıp benzedikleri kuşkusuzdur. Bu “sol” salakların kalkıştıkları çocukça eşitleştirme denemelerinin sanayimize ne kadar zarar verdiğini herkes bilir. Görüyorsunuz ki, Parti’ye düşman yenik grupların ideolojilerinin kalıntıları hâlâ büyük bir yaşam direnimine sahiptirler. Şu açıktır: Eğer bu ultra-sol görüşler Parti içinde üstün gelseydi, Parti, Marksist bir parti olmaktan çıkardı ve kolektif çiftlik hareketi tamamıyla de-organize olurdu. Ya da örneğin, “Tüm Kolektif Köylüleri Varlıklı Yapmak” şiarını alalım. Bu şiar yalnızca kolektif köylüler için geçerli değildir. İşçiler için daha da çok geçerlidir, çünkü bütün işçileri varlıklı yapmak istiyoruz, varlık içinde bir yaşam sürdüren, gerçekten kültürlü bir yaşam sürdüren insanlar haline getirmek istiyoruz. Meselenin açık olduğu sanılabilir. Eğer insanların bizde varlık içinde yaşamasını sağlayamazsak, Ekim

Kardelen Eği�m Programı 192


ÇALIŞMA TARZI 1917’de kapitalizmi devirmiş ve bir dizi yıl içinde sosyalizmi inşa etmiş olmanın ne anlamı olurdu? Sosyalizm sefalet ve yoksunluk değildir, bilakis sefalet ve yoksunluğun ortadan kaldırılması, toplumun tüm üyeleri için varlıklı ve kültürlü bir yaşamın örgütlenmesi demektir. Oysa bu açık ve aslında basit şiar, Parti üyelerinin bir kısmında bir dizi kuşku, karışıklık ve belirsizliğe neden oldu. Bu şiar, diyorlar, Parti tarafından reddedilmiş olan eski, “Zenginleşin” şiarına geri dönüş değil midir? Herkes varlıklı olursa, diye devam ediyorlar, ve artık hiç yoksul kalmazsa, biz Bolşevikler çalışmamızda kime dayanacağız, yoksul halk tabakaları olmaksızın nasıl çalışacağız? Belki bu gülünçtür, ama Parti üyelerinin bir bölümünde bu tür naif ve anti-Leninist görüşlerin varlığı kuşkusuz bir olgudur ve hesaba katılması gerekir. Anlaşılan bu kişiler, “Zenginleşin” şiarıyla, “Tüm Kolektif Köylüleri Varlıklı Yapmak” şiarı arasında tam bir uçurum olduğunu anlamıyorlar. Birincisi, yalnızca tek tek kişiler veya gruplar zenginleşebilir, oysa varlık içinde yaşama şiarı tek tek kişiler ya da gruplar için değil, tüm kolektif köylüler için geçerlidir. İkincisi, tek tek kişiler ya da gruplar, diğer insanları kendilerine tabi kılmak ve onları sömürmek için zenginleşiyorlar, oysa tüm kolektif köylülerin varlık içinde yaşaması şiarı, üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı kolektif çiftliklerde, birinin diğeri tarafından her türlü sömürüsünü dışlar. Üçüncüsü, “Zenginleşin” şiarı, kapitalizmin kısmen yeniden canlandığı, Kulakların güçlü olduğu, ülkede tekil köylü çiftliklerinin egemen olduğu, kolektif çiftliğin ise embriyon halinde bulunduğu NEP’in başlangıç aşamasında atıldı, oysa “Tüm Kolektif Köylüleri Varlıklı Yapmak” şiarı, sanayide kapitalist unsurların bertaraf edildiği, kırda kulakların ezildiği, bireysel köylü çiftliğinin geri plâna atıldığı ve kolektif çiftliklerin tarımda egemen biçim haline geldiği NEP’in son aşamasında atılmıştır. “Tüm Kolektif Köylüleri Varlıklı Yapmak” şiarının tek başına atılmadığından, “Kolektif Çiftlikleri Bolşevik Yapmak” şiarıyla ayrılmaz bir bağıntı içinde atıldığından hiç söz etmiyorum. “Zenginleşin” şiarının aslında, kapitalizmi restore etme çağrısı anlamına geldiği, “Tüm Kolektif Köylüleri Varlıklı Yapmak” şiarının ise, kolektif çiftliklerin ekonomik gücünü artırarak ve tüm kolektif köylüleri varlıklı emekçilere dönüştürerek, kapitalizmin son kalıntılarını tamamen yok etme çağrısı anlamına geldiği açık değil mi? (Sesler:” Çok doğru!”) Bu iki şiarın birbiriyle hiçbir ortak yanı olmadığı ve olamayacağı açık değil mi? (Sesler: “Çok doğru!”) Yoksul halk tabakaları olmaksızın, ne Bolşevik çalışmanın ne de sosyalizmin düşünülemeyeceği iddiasına gelince, bu öylesine bir ukalalılıktır ki, insan üzerinde konuşmayı bile istemiyor. Leninistler, kapitalist unsurlar ve kapitalistler tarafından sömürülen yoksullar var olduğu sürece yoksullara dayanırlar. Fakat kapitalist unsurlar

ezildikten ve yoksullar sömürüden kurtulduktan sonra Leninistlerin görevi, varlıkları için koşulların ortadan kalktığı yoksulluğu ve yoksulları ebedileştirmek, korumak değil, yoksulluğu yeryüzünden silmek ve yoksullara varlık içinde bir yaşam garantilemektir. Sosyalizmin sefalet ve yoksunluk temelinde, kişisel gereksinimlerin sınırlanması ve insanların yaşam standardının, kendileri de yoksul kalmak istemeyen ve varlık içinde bir yaşama ulaşmaya çalışan yoksulların yaşam standardına düşürülmesi temelinde kurulabileceğini varsaymak aptallık olurdu. Böyle bir -sözüm meclisten dışarı- sosyalizmi kim ister? Bu sosyalizm değil, sosyalizmin bir karikatürü olurdu. Sosyalizm yalnızca, toplumun üretici güçlerinin şiddetli bir gelişimi temelinde, ürünlerin ve malların bolluğu temelinde, emekçilerin varlık içinde bir yaşamı temelinde, kültürün şiddetli bir gelişimi temelinde kurulabilir. Çünkü sosyalizm, Marksist sosyalizm, kişisel gereksinimlerin sınırlanması değil, bilakis çok yönlü genişlemesi ve gelişmesi, bu gereksinimlerin tatmininin sınırlanması ya da tatmininden vazgeçilmesi değil, bilakis kültürel olarak gelişmiş emekçi insanların tüm gereksinimlerinin çok yönlü ve eksiksiz tatmin edilmesi demektir. Bazı Parti üyelerimizin yoksulluk ve varlıklılık ile ilgili görüşlerindeki bu karışıklığın, yoksulluğu Bolşevizm’in her koşul altında ebedi dayanağı olarak idealize eden ve kolektif çiftlikleri acımasız bir sınıf mücadelesinin arenası olarak gören ultra-solcu akılsızlarımızın görüşlerinin bir yansıması olduğuna hiç kuşku olamaz. Gördüğünüz gibi burada, bu sorunda da, yenilmiş olan Parti düşmanı grupların ideoloji kalıntıları yedi canlılıklarını hâlâ yitirmiyorlar. Şu açıktır. Bu tür ahmakça görüşler Partimizde zafer kazanmış olsaydı, o zaman kolektif çiftlikler son iki yılda elde ettikleri başarıları gösteremezler ve kısa süre içinde dağılırlardı. Ya da örneğin, ulusal sorunu alalım. Burada da, ulusal sorunda da, diğer sorunlarda olduğu gibi, Parti’nin bir bölümünde belli bir tehlike yaratan bir kafa karışıklığı var. Kapitalizmin kalıntılarının direngenliğinden söz ettim. Kapitalizmin insanların bilincindeki kalıntılarının, ulusal soruna ilişkin konularda, diğer bütün alanlardakinden çok daha direngen olduklarını da belirtmek gerekir. Daha direngendirler, çünkü kendilerini ulusal giysi altında iyi bir şekilde gizleme olanakları vardır. Birçokları, Skripnik’in günahının münferit bir olay, kuraldan bir istisna olduğunu sanıyor. Bu doğru değildir. Skripnik ile grubunun Ukrayna’daki büyük günahı bir istisna değildir. Böylesi akılsızlıklar diğer ulusal cumhuriyetlerdeki tek tek yoldaşlarda da görülüyor. İster Büyük Rus ister yerel olsun, fark etmez, milliyetçilik sapması nedir? Milliyetçi sapma demek, işçi sınıfının enternasyonalist siyasetinin, burjuvazinin milliyetçi siyasetine uyarlanması demektir. Milliyetçilik sapması,

Kardelen Eği�m Programı 193


ÇALIŞMA TARZI kendi “öz” “ulusal” burjuvazisinin, Sovyet rejimini yıkma ve kapitalizmi yeniden doğrultma girişimlerini yansıtır. İki sapmanın da kaynağı, görüldüğü gibi, aynıdır. Bu, Leninist enternasyonalizme sırt çevirmektir. Eğer iki sapmayı da ateş altında tutmak istiyorsanız, her şeyden önce bu kaynağa, yani ister yerel milliyetçi sapma, ister Büyük Rus milliyetçisi sapma söz konusu olsun, fark etmez, enternasyonalizmden vazgeçen kimselere vurmanız gerek. Hangi sapmanın daha büyük tehlikeyi oluşturduğu tartışılıyor, Büyük Rus milliyetçiliği sapmasının mı, yoksa yerel milliyetçilik sapmasının mı. Şimdiki koşullar altında, bu tartışma bir biçim tartışması, dolayısıyla boş bir tartışmadır. Esas tehlikenin ne olduğu konusunda bütün zamanlar ve bütün koşullar için geçerli hazırlop bir reçete vermeye kalkışmak saçmalık olur. Gerçekte böyle reçeteler yoktur. Esas tehlike, karşısında mücadele edilmeyen ve böylece devlet için bir tehlike olacak kadar gelişmesine izin verilen sapmadır. Daha son zamanlara kadar, Ukrayna milliyetçiliği sapması Ukrayna’da esas tehlikeyi oluşturmuyordu. Ama ona karşı mücadele bırakıldığı ve müdahalecilerle ortak oyun oynayacak kadar büyümesine izin verildiği zaman, bu sapma, esas tehlike haline geldi. Ulusal sorunda esas tehlike sorunu, içi boş biçimsel tartışmalarla değil, ama verili anda durumun Marksist bir tahlili ve bu alanda işlenen hataların irdelenmesi ile çözülür. Aynı şey, genel politika alanında sağ ve “sol” sapma için de söylenmelidir. Başka alanlarda olduğu gibi burada da tek tek Parti üyelerimizin görüşlerinde daha az karışıklık mevcut değildir. Bazen sağ sapmaya karşı mücadele içersinde “sol” sapma rahat bırakılıyor ve tehlikeli olmadığına ya da pek az tehlikeli olduğuna inanıldığı için, ona karşı mücadele zayıflatılıyor. Bu ciddi ve tehlikeli bir hatadır. Bu, Parti üyeleri için izin verilemez olan, “sol” sapmaya bir tavizdir. “Solcular” son zamanlarda kesin olarak sağcıların pozisyonlarına düştükleri ve aslında artık onlardan hiçbir farkları kalmadığı için bu daha da izin verilemezdir. Biz her zaman, “solcuların” sağcılarla aynı olduğunu, yalnızca sağ politikalarını sol lafazanlıklarla maskelediklerini söyledik. Şimdi bizzat “solcular” bizim bu iddiamızı doğruluyorlar. Troçkist “Bülten” in geçen yılki sayılarını alın. Troçkist baylar orada ne talep ediyor ve ne hakkında yazıyorlar, “sol” programları neden ibarettir? Rantabl olmadıkları gerekçesiyle Sovyet çiftliklerinin dağıtılmasını, yapay oluşumlar oldukları gerekçesiyle kolektif çiftliklerin büyük bölümünün dağıtılmasını, Kulaklığın tasfiyesi politikasından vazgeçilmesini, konsesyon politikasına geri dönülmesini ve rantsal olmadıkları için bir dizi sanayi işletmesinin imtiyaz sahiplerine devredilmesini talep ediyorlar. İşte size aşağılık korkakların ve teslimiyetçilerin programı, SSCB’de kapitalizmin restorasyonu için karşı-

devrimci bir program! Bu programın, aşırı sağcıların programından farkı nedir? Hiç bir farkı olmadığı açık. Yani “solcular”, onlarla blok oluşturmak ve Parti’ye karşı ortak bir mücadele yürütmek için açıkça sağcıların karşı- devrimci programına katılmışlardır. Tüm bunlardan sonra, “solcuların” tehlikeli olmadığı ya da az tehlikeli olduğu nasıl söylenebilir? Böyle saçma şeyler söyleyen kişilerin, Leninizmin yeminli düşmanlarının değirmenine su taşıdıkları açık değil mi? Gördüğünüz gibi burada da, Parti çizgisinden sapmalarda da -genel politikada sapmalar mı yoksa ulusal sorunda sapmalar mı söz konusu olduğu fark etmez-, kapitalizmin kalıntıları insanların bilincinde -Partimizin bazı üyelerinin bilincinde de- oldukça yedi canlıdır. Parti’nin tek tek bölümlerinde muğlak görüşler, kargaşa ve zaman zaman da doğrudan doğruya Leninizm’den sapmaların bulunduğu ideolojik-politik çalışmamızın bazı ciddi ve aktüel sorunları bunlardır. Fakat ona dayanılarak bazı Parti üyelerinin görüşlerindeki karışıklığın gösterilebileceği tek sorunlar bunlar değildir. Bütün bunlardan sonra, bizde Parti’de her şeyin yolunda olduğu iddia edilebilir mi? Bunun iddia edilemeyeceği açıktır. İdeolojik-politik çalışma alanındaki görevlerimiz şunlardır: 1) Parti’nin teorik düzeyini lâyık olduğu seviyeye çıkarmak; 2) Parti’nin tüm uzuvlarında ideolojik çalışmayı güçlendirmek; 3) Parti saflarında yorulmak bilmeksizin Leninizm’i propaganda etmek; 4) Parti örgütlerini ve onu çevreleyen partisiz aktifi Leninist enternasyonalizm ruhuyla eğitmek; 5) bazı yoldaşların Marksizm-Leninizm’den sapmalarını ört-bas etmemek, bilakis cesaretle eleştirmek; 6) Leninizm’e düşman akımların ideolojisini ve ideoloji kalıntılarını sistematik olarak açığa çıkarmak.

Kardelen Eği�m Programı 194


ÇALIŞMA TARZI

ÖRGÜTSEL ÖNDERLİK SORUNLARI

J. Stalin – Leninizmin Sorunları

Başarılarımızdan söz ettim. Gerek ulusal ekonomi ve kültür alanında gerekse de Parti içindeki anti-Leninist gruplaşmaların üstesinden gelinmesi alanında Parti çizgisinin zaferinden söz ettim. Zaferimizin dünya tarihi açısından öneminden söz ettim. Ama bu her yerde ve her şeyde zafer kazandığımız ve tüm sorunların artık çözüldüğü anlamına gelmiyor. Böyle başarılar ve zaferler hiç yoktur. Geriye kalmış olan çözülmemiş sorunlar ve her türden eksiklikler bizde az değildir. Önümüzde çözüm bekleyen bir sürü görev duruyor. Ama kuşkusuz bu, ertelenemez aktüel görevlerin büyük bölümünün artık başarıyla çözülmüş olduğu anlamına geliyor ve bu anlamda Partimizin muazzam zaferinden kuşku duyulamaz. Ama şu sorun ortaya çıkıyor: Bu zafer nasıl meydana getirildi, pratik olarak nasıl kazanıldı, hangi mücadeleyle, hangi çabalarla? Bazıları, doğru Parti çizgisini hazırlamanın, bunu tüm dünyaya ilân etmenin, genel tezler ve kararlar biçiminde ortaya koymanın ve oybirliğiyle kabul etmenin, zaferin kendi kendine, deyim yerindeyse kendiliğinden gelmesi için yeterli olduğuna inanıyorlar. Bu tabii ki doğru değildir. Bu büyük bir yanılgıdır. Yalnızca iflah olmaz bürokratlar ve kırtasiyeciler böyle düşünebilir. Gerçekte bu başarılar ve zaferler kendiliğinden gelmedi, bilakis Parti çizgisinin uygulanması uğruna amansız mücadele içinde kazanıldı. Zafer hiçbir zaman kendiliğinden gelmez, genellikle yorucu bir mücadeleyle elde edilir. Parti’nin genel çizgisi doğrultusunda iyi kararlar ve deklarasyonlar meselenin yalnızca başlangıcıdır, çünkü yalnızca zafer isteğini ifade ederler, zaferin kendisini değil. Doğru bir çizgi verildikten sonra, bir sorunun doğru çözümü bulunduktan sonra, meselenin başarısı örgüt çalışmasına, Parti çizgisinin uygulanması uğruna mücadelenin örgütlenmesine,

insanların doğru seçimine, yönetici organların kararlarının uygulanmasının denetimine bağlıdır. Bu eksikse, doğru Parti çizgisinin ve doğru kararların ciddi zarar görmesi tehlikesine düşülür. Dahası: Doğru politik çizgi verildikten sonra, her şeyi, bizzat politik çizginin kaderini de -uygulanmasını ya da başarısızlığa uğramasını- örgüt çalışması belirler. Gerçekte zafer, Parti çizgisinin uygulanmasının yolu üstünde duran her türlü zorluklara karşı sistematik ve zorlu bir mücadeleyle, bu zorlukların aşılmasıyla, zorlukların aşılması için Parti’nin ve işçi sınıfının seferber edilmesiyle, zorlukların aşılması için mücadelenin örgütlenmesiyle, işe yaramaz fonksiyonerlerin görevden alınması ve zorluklara karşı mücadele verme yeteneğine sahip en iyilerinin seçilmesiyle elde edildi ve kazanıldı. Bunlar ne tür zorluklardır ve nerede yatarlar? Bu zorluklar örgüt çalışmamızın zorluklarıdır, örgütsel yönetimimizin zorluklarıdır. Bunlar bizzat kendimizde, yönetici fonksiyonerlerimizde, örgütlerimizde, Parti, Sovyet, Ekonomi, Sendika, Komsomol ve başka diğer örgütlerimizde yatıyor. Parti, Sovyet, Ekonomi ve başka diğer örgütlerimizin ve onların önderlerinin güç ve otoritesinin çok olağanüstü büyüdüğü anlaşılmalıdır. Ve tam da bunların güç ve otoritesi çok olağanüstü büyüdüğü için, şimdi her şey ya da neredeyse her şey bunların çalışmasına bağlıdır. Sözüm ona objektif koşullara yaslanmanın temeli yoktur. Parti’nin politik çizgisinin doğruluğu bir dizi yılın deneyimiyle doğrulandıktan sonra ve işçilerle köylülerin bu çizgiyi desteklemeye hazır olduklarından hiçbir kuşku duyulmadığına göre, sözüm ona objektif koşulların rolü minimuma gerilemiştir, buna karşılık örgütlerimizin ve yöneticilerinin rolü tayin edici, üstün hale gelmiştir. Ama bu ne anlama

Kardelen Eği�m Programı 195


ÇALIŞMA TARZI geliyor? Bu, çalışmada başarısızlıklar ve eksiklikler için sorumluluğun bundan böyle onda dokuzunun “objektif” koşullara değil, bizzat bize, yalnızca bize düştüğü anlamına geliyor. Parti’de iki milyondan fazla üyeye ve adaya sahibiz. Komünist Gençlik Birliği’nde dört milyondan fazla üye ve adaya sahibiz. Üç milyondan fazla işçi ve köylü muhabirine sahibiz. “Ossoaviahim” de 12 milyondan fazla üyemiz var. Sendikalarda 17 milyondan fazla üyemiz var. Başarılarımızı bu örgütlere borçluyuz. Ve eğer başarıların elde edilmesini kolaylaştıran bu tür örgütlerin ve olanakların varlığına rağmen çalışmada az eksiklik ve az sayıda başarısızlık kaydetmiyorsak, bunun suçlusu yalnızca biziz, örgütsel çalışmamızdır, kötü örgütsel yönetimimizdir. Yönetim aygıtındaki bürokratizm ve kırtasiyecilik canavarı; canlı ve somut bir yönetim yerine “genelde yönetim” üzerine gevezelik; örgütlerin “fonksiyonel sistem”e1 göre inşası ve kişisel sorumluluğun yokluğu; bizzat çalışmada sorumsuzluk ve ücret sisteminde eşitlemecilik; uygulamanın sistematik denetlenmesinin yokluğu; özeleştiriden korku - zorluklarımızın kaynağı bunlardır, şimdi zorluklarımız burada yatmaktadır. Bu zorlukların karar tasarıları ve kararlar yardımıyla aşılabileceğine inanmak safdillik olurdu. Bürokratlar ve kırtasiyeciler, lafta Parti’nin ve Hükümet’in kararlarına sadakat gösterme, pratikte ise bunları rafa kaldırma becerisini çoktan edindiler. Bu zorlukları aşmak için, örgüt çalışmamızın, Parti’nin politik çizgisinin taleplerinin gerisinde kalışını ortadan kaldırmak, ulusal ekonominin tüm alanlarında örgütsel önderlik düzeyini politik önderliğin düzeyine çıkarmak, örgüt çalışmamızın, Parti’nin politik şiarlarının pratikte uygulanmasını garantilemesini sağlamak gerekiyordu. Bu zorlukların üstesinden gelmek ve başarı sağlamak için, bu zorlukları aşmak amacıyla mücadeleyi örgütlemek gerekiyordu, işçi ve köylü kitlelerini bu mücadeleye çekmek gerekiyordu, bizzat Parti’yi seferber etmek gerekiyordu, Parti’yi ve ekonomik örgütleri güvenilmez, yalpalayan, yozlaşmış unsurlardan temizlemek gerekiyordu. Bunun için ne gerekiyordu? Şunları organize etmemiz gerekiyordu: 1) Özeleştirinin geliştirilmesi ve çalışmamızdaki eksikliklerin ortaya çıkarılması; 2) zorluklarla mücadele için Parti, Sovyet, Ekonomi, Sendika ve Komsomol örgütlerinin seferber edilmesi; 3) Parti’nin ve Hükümet’in şiar ve kararlarının uygulanması için işçi ve köylü kitlelerinin seferber edilmesi; 4) emekçiler arasında yarışmanın ve hücum tugayları hareketinin geliştirilmesi; 5) Makine ve Traktör İstasyonları’nın ve Sovyet çiftliklerinin büyük bir Siyasi Şube ağı ve Parti ve Sovyet organlarının köyle daha sıkı bağı; 6) aşırı büyük Halk Komiserliklerin, ana yönetimlerin ve tröstlerin parçalanması ve ekonomik önderliğin

işletmeyle daha sıkı bağı; 7) çalışmada sorumsuzluğun ortadan kaldırılması ve ücret sisteminde eşitlemeciliğin bertaraf edilmesi; 8) “fonksiyonel sistem”in ortadan kaldırılması, kişisel sorumluluğun güçlendirilmesi ve kurulların tasfiyesi rotası; 9) kararların uygulanması üzerinde denetimin güçlendirilmesi ve kararların uygulanması üzerinde denetimin daha da güçlendirilmesi anlamında Merkezi Kontrol Komisyonu’nun ve İşçi-Köylü Müfettişliği’nin reorganizasyonu rotası; 10) kalifiye işgücünün kalem odalarından üretime daha yakın hale getirilmesi; 11) yönetim organlarındaki iflah olmaz bürokratların ve kırtasiyecilerin açığa çıkarılması ve kovulması; 12) Parti ve Hükümet kararlarını çiğneyen, aynı şekilde her şeyi tozpembe gösteren ve gevezelik eden herkesin uzaklaştırılması ve yerlerine yeni insanların, kendilerine verilen işin somut yönetimini ve Parti ve Sovyet disiplininin güçlenmesini garantileme yeteneğine sahip eylem insanlarının geçirilmesi; 13) Sovyet ve ekonomi örgütlerinin temizlenmesi ve personel mevcudunun sınırlanması; 14) son olarak Parti’nin güvenilmez ve yozlaşmış kişilerden temizlenmesi. Zorlukları aşmak, örgütsel çalışmamızın düzeyini politik önderliğin düzeyine yükseltmek ve bu yolla Parti çizgisinin uygulanmasını garantilemek için Parti’nin kullanmak zorunda olduğu araçlar bunlardır. Partimiz MK’sının, rapor döneminde, örgütsel çalışmasını tam da bu anlamda yürüttüğünü biliyorsunuz. MK’ya burada, Lenin’in, örgütsel çalışmada esas meselenin insan seçimi ve kararların uygulanmasının denetimi olduğu dâhiyane düşüncesi yol gösterdi. İnsan seçimi ve ehliyet ve liyakatlerini gösterememiş olanların görevden alınması üzerine birkaç söz söylemek istiyorum. Bertaraf edilmeleri konusunda aramızda bir görüş ayrılığının bulunmadığı iflah olmaz bürokratların ve kırtasiyecilerin yanı sıra bizde çalışmamızı engelleyen, yavaşlatan ve ilerlememize izin vermeyen iki tip fonksiyoner daha vardır. Bu fonksiyoner tiplerinden biri, geçmişte belli yararlıkları olan kişilerdir, Parti ve Sovyet yasalarının kendileri için değil, aptallar için yazıldığına inanan rütbe sahibi kişilerdir. Bunlar, Parti ve Hükümet kararlarını uygulamayı görevleri saymayan ve bu biçimde Parti ve devlet disiplininin temelini yıkan kişilerdir. Parti ve devlet yasalarını çiğnerken neye güveniyorlar? Eski yararlılıkları nedeniyle Sovyet iktidarının kendilerine dokunmaya karar vermeyeceğini umuyorlar. Bu kendini beğenmiş rütbe sahipleri, yerlerinin doldurulmaz olduğunu ve yönetici organların kararlarını cezalandırılmaksızın çiğneyebile-

Kardelen Eği�m Programı 196


ÇALIŞMA TARZI ceklerini sanıyorlar. Bu tür fonksiyonerlere ne yapmalı? Geçmişteki yararlılıklarına bakılmaksızın, kararlılıkla yönetici görevlerden alınmalıdırlar. (Sesler: “Çok doğru!”) Görevlerinden alınmalı, daha alt görevlere verilmeli ve bu basında açıklanmalıdır. (Sesler: “Çok doğru!”) Bu kendini beğenmiş bürokratları ve rütbe sahiplerini kibirden uzaklaştırmak ve hadlerini bildirmek için bu gereklidir. Tüm çalışmamızda Parti ve Sovyet disiplinini güçlendirmek için bu gereklidir. (Sesler: “Çok doğru!” Alkışlar.) Şimdi ikinci tipteki fonksiyonerlere geliyorum. Geveze tipi -dürüst geveze tipi demek istiyorum- kastediyorum (gülüşmeler), Sovyet iktidarına bağlı olan, ama yönetme yeteneği bulunmayan, herhangi bir şeyi örgütleme yeteneği olmayan dürüst kişiler. Geçen yıl böyle bir yoldaşla, çok saygı duyulan, ama herhangi bir girişimi gevezelik içinde boğabilecek iflah olmaz bir geveze olan bir yoldaşla sohbet etmiştim. İşte bu konuşma. Ben: Sizde ekimin durumu nedir? O: Ekimin durumu, Stalin yoldaş? Seferber olduk. (Gülüşmeler.) Ben: Peki, sonra? O: Sorunu kesin bir biçimde ortaya koyduk. (Gülüşmeler.) Ben: Ya sonra? O: Bir dönüşüm sağladık. Stalin yoldaş, yakında bir dönüşüm gerçekleşecek. (Gülüşmeler.) Ben: Ama buna rağmen? O: Bizde ilerlemeler kendini gösteriyor. (Gülüşmeler.) Ben: Ama yine de, sizde ekimin durumu nedir? O: Ekim konusunda şimdilik ilerleyemiyoruz, Stalin yoldaş. (Genel gülüşme.) İşte bir gevezenin tablosu. Seferber oldular, sorunu kesin bir biçimde ortaya koydular, bir dönüşüm ve ilerlemeler sağladılar ama mesele bir milim yerinden oynamıyor. Tıpkı kısa süre önce bir Ukrayna işçisinin, örgütün bir çizgiye sahip olup olmadığı kendisine sorulduğunda, örgütün durumunu aynen şöyle karakterize etmesi gibi: “Yani evet, bir çizgi... tabii ki bir çizgi var, yalnız çalışma görülmüyor.” (Genel gülüşme.) Bu örgütün de kendi dürüst gevezelerine sahip olduğu açık. Ve bu tür gevezeler görevlerinden alındığında, operatif çalışmadan mümkün olduğunca uzaklaştırıldıklarında, gözlerini fal taşı gibi açıp şaşkınlıkla sorarlar: “Neden görevden alınıyoruz? Dava için gerekli olan her şeyi yapmadık mı, hücum işçilerinin toplantısını düzenlemedik mi, hücum işçilerinin konferansında Parti’nin ve Hükümet’in kararlarını ilan etmedik mi, tüm MK Politbürosu’nu onur başkanlığına seçmedik mi (genel gülüşme), Stalin yoldaşa kutlama mesajı yollamadık mı -bizden daha ne istiyorsunuz?” (Genel gülüşme.) Bu iflah olmaz gevezelerle ne yapmalı? Operatif

çalışmada bırakılırlarsa, herhangi bir canlı girişimi sulu ve sonsuz konuşmalar selinde boğabilirler. Bunların yönetici görevlerden alınmak ve başka, operatif olmayan bir göreve verilmek zorunda oldukları apaçıktır. Operatif çalışmada gevezelere yer yoktur. (Sesler: “Çok doğru!” Alkışlar.) MK’nın Sovyet ve ekonomi örgütlerine kişi seçimini nasıl yönettiği ve uygulamanın daha sıkı denetlenmesini nasıl gerçekleştirdiği üzerine daha önce kısaca bilgi verdim. Kongre gündeminin üçüncü noktasına ilişkin olarak Kaganoviç yoldaş size bu konuda daha ayrıntılı bilgi verecek. Uygulamanın denetlenmesinin güçlendirilmesine ilişkin çalışma hakkında ise birkaç söz söylemek istiyorum. Bürokratizme ve kırtasiyecilik canavarına karşı mücadele için uygulamanın denetlenmesinin doğru örgütlenmesi tayin edici öneme sahiptir. Yönetici örgütlerin kararları uygulanıyor mu yoksa bürokratlar ve kırtasiyeciler tarafından rafa mı kaldırılıyor? Doğru uygulanıyorlar mı yoksa çarpıtılıyorlar mı? Aygıt dürüst ve Bolşevik tarzda çalışıyor mu, yoksa boşta mı çalışıyor? Bütün bunlar, ancak uygulamanın denetlenmesi iyi örgütlenmişse zamanında öğrenilebilir. Uygulamanın iyi örgütlenmiş denetimi, bir aygıtın çalışmasının durumunu herhangi bir zamanda aydınlatmamıza ve bürokratlarla kırtasiyecileri gün ışığına çıkarmamıza yardımcı olan projektördür. Eksikliklerimizin ve başarısızlıklarımızın onda dokuzunun, uygulamanın doğru örgütlenmiş bir denetiminin yokluğuyla açıklanır olduğu kesinlikle söylenebilir. Uygulamanın böyle denetlenmesi halinde, eksikliklerin ve başarısızlıkların mutlaka önlenmiş olacağına hiç kuşku yoktur. Fakat uygulamanın denetlenmesinin hedefine ulaşabilmesi için en az iki koşul gereklidir: Birincisi, uygulamanın denetiminin münferit değil sistematik olması, ikincisi Parti, Sovyet ve ekonomi örgütlerinin tüm organlarında uygulamanın denetlenmesinin başında alt düzeydeki kişilerin değil, yeterince otorite sahibi kişilerin, bizzat örgütlerin yöneticilerinin bulunması. Uygulamanın denetlenmesinin doğru örgütlenmesi yönetici merkezi kurumlar için çok büyük önemdedir. İşçiKöylü Müfettişliği, örgütlenişi itibariyle, uygulamanın iyi örgütlenmiş bir denetiminin taleplerini karşılayamaz. Bir kaç yıl önce, ekonomik alanda çalışmamız daha basit ve daha az doyurucuyken ve tüm Halk Komiserliklerinin ve tüm ekonomik örgütlerin çalışmasının teftişi olanaklı görülebilecekken, İşçi-Köylü Müfettişliği yerindeydi. Ama şimdi, ekonomik alanda çalışmamız büyüdüğü ve daha giriftleştiği için ve onları merkezi bir noktadan teftiş etmenin ne gerekliliği ne de olanağı bulunmadığı için, İşçi-Köylü Müfettişliği kendini re-organize etmek zorundadır. Şimdi teftişe değil, merkezi mercilerin kararlarının uygulanmasının sınanmasına gereksinimimiz var -şimdi merkezi mercilerin kararlarının uygulanmasının denetimi-

Kardelen Eği�m Programı 197


ÇALIŞMA TARZI ne gereksinimimiz var. Şimdi, kendisine her şeyi ve herkesi teftiş etme genel hedefini koymaksızın, tüm dikkatini Sovyet iktidarının merkezi mercilerinin kararlarının nasıl uygulandığını denetlemeye ve sınamaya adayacak durumda bir örgüte gereksinimimiz var. Böyle bir örgüt, yalnızca Halk Komiserleri Konseyi’nin verdiği görevler temelinde çalışan ve çeşitli yörelerde yerel organlardan bağımsız olan temsilcilere sahip olan, SSCB Halk Komiserleri Konseyi nezdinde bir Sovyet Kontrol Komisyonu olabilir. Ama bunun yeterli otoriteye sahip olması ve gerektiğinde herhangi bir sorumlu fonksiyonerden hesap sorabilmesi için, Sovyet Kontrol Komisyonu adaylarının Parti Kongresi tarafından gösterilmesi ve Halk Komiserleri Konseyi ile SSCB Merkez Yürütme Komitesi tarafından onaylanması gerekir. Ancak böyle bir örgütün, Sovyet kontrolünü önce ve Sovyet disiplinini sağlamlaştırabileceğine inanıyorum. Merkez Kontrol Komisyonu’na gelince, bilindiği gibi bu, her şeyden önce ve esas olarak, Parti’nin bölünmesini önlemek amacıyla oluşturulmuştu. Bizde bir süre bir bölünme tehlikesinin gerçekten var olduğunu biliyorsunuz. Merkez Kontrol Komisyonu’nun ve onun örgütlerinin bölünme tehlikesinin önüne geçmeyi başardığını biliyorsunuz. Ama şimdi artık bizde bir bölünme tehlikesi yok. Bunun yerine şimdi çok acilen, esas dikkatini, Parti’nin ve onun Merkez Komitesi’nin kararlarının uygulanmasını denetlemeye yoğunlaştırabilecek bir örgüte gereksinimimiz var. Böyle bir örgüt ancak, Parti’nin ve onun MK’sının verdiği görevler temelinde çalışan ve çeşitli yörelerde yerel örgütlerden bağımsız temsilcilere sahip olan, SBKP(B) MK nezdinde bir Parti Kontrol Komisyonu olabilir. Böyle bir örgütün büyük bir otoriteye sahip olması gerektiği açıktır. Ama yeterli otoriteye sahip olabilmesi ve bir suç işleyen herhangi bir sorumlu fonksiyonerden, MK üyelerinden de hesap sorabilmesi için, bu komisyonun üyelerinin yalnızca Parti’nin en yüksek organı tarafından, Parti Kongresi tarafından seçilebilmesi ve görevden alınabilmesi gerekir. Böyle bir örgütün, merkezi Parti organlarının kararlarının uygulanmasını denetlemeyi garantileyeceği ve Parti disiplinini sağlamlaştıracağına hiçbir kuşku olamaz. Örgütsel önderlik sorunları konusunda durum budur. Örgütsel çalışma alanında görevlerimiz şunlardır: 1) Örgütsel çalışmamızı gelecekte de, Parti’nin politik çizgisinin gerekleriyle uyumlu hale getirmek; 2) Örgütsel önderliği politik önderliğin düzeyine yükseltmek; 3) Örgütsel önderliğin, Parti’nin politik şiar ve kararlarının uygulanmasını bütünüyle garantilemesini gerçekleştirmek. ***

Yoldaşlar, faaliyet raporumu bitiriyorum. Rapordan çıkan sonuçlar nedir? Şimdi artık herkes, başarılarımızın büyük ve olağa-

nüstü olduğunu kabul ediyor. Ülke nispeten kısa bir sürede sanayileşme ve kolektifleştirme yoluna sokuldu. Birinci Beş Yıllık Plân başarıyla gerçekleştirildi. Bu, bir gurur duygusu yaratıyor ve fonksiyonerlerimizde kendi gücüne inancı güçlendiriyor. Bu tabii ki iyi. Ama başarıların bazen olumsuz yönleri de vardır. Başarılar bazen, eğer kendi başlarına bırakılacak olursa her şeyi bozabilecek belirli tehlikeler üretiyor. Örneğin bu başarıların bazı yoldaşlarımızın başını döndürmesi tehlikesi vardır. Bilindiği gibi bu tür şeyler bizde oldu. Başarı sarhoşluğuna kapılmış bazı yoldaşlarımızın, iyice kibirlenerek, kendilerini böbürlenmelerle sersemleştirmeleri tehlikesi vardır: “Bizim için artık her şey çocuk oyuncağıdır”, “Herkesin hakkından kolayca gelebiliriz” vs. Bu asla olanaksız değildir, yoldaşlar. Bu tür ruh halinden daha tehlikeli bir şey yoktur, çünkü bu, Parti’yi silahsızlandırır ve saflarını demobilize eder. Partimizde bu tür ruh halleri egemen olursa, tüm başarılarımızın yok olması tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz. Elbette, Birinci Beş Yıllık Plân’ı başarıyla uyguladık. Bu doğru. Ama bununla, yoldaşlar, mesele bitmiyor ve bitemez. Önümüzde, keza uygulanması, hem de aynı şekilde başarıyla uygulanması gereken İkinci Beş Yıllık Plân duruyor. Plânların zorluklarla mücadele içinde, zorlukları aşma sürecinde uygulandığını biliyorsunuz. Bu, zorlukların olacağı, zorluklarla mücadelenin de olacağı anlamına geliyor. Molotov ve Kuybişev yoldaşlar size İkinci Beş Yıllık Plân’la ilgili bilgi verecekler. Onların raporlarından, bu muazzam planı gerçekleştirmek için hangi büyük zorlukları aşmamız gerektiğini göreceksiniz. Yani, Parti sersemletilmemeli, bilakis uyanıklığı geliştirilmelidir, Parti uyuşturulmamalı, bilakis mücadeleye hazır vaziyette tutulmalıdır, Parti silahsızlandırılmamalı, bilakis silahlandırılmalıdır. Parti demobilize edilmemeli, bilakis İkinci Beş Yılık Plân’ın gerçekleştirilmesi için seferberlik durumunda tutulmalıdır. Buradan ilk sonuç çıkıyor: Elde edilen başarılara kapılmamak ve kibirlenmemek. Doğru yol gösterici bir Parti çizgisine sahip olduğumuz ve bu çizgiyi hayata geçirmek için kitleleri örgütlemeyi bildiğimizden başarı kazandık. Söylemeye gerek yok ki, bu koşullar olmaksızın şimdi sahip olduğumuz ve haklı olarak gurur duyduğumuz başarılara sahip olamazdık. Fakat doğru bir çizgiye sahip olmak ve onu uygulamayı bilmek - bu, iktidardaki partilerin yaşamında çok büyük bir nedrettir. Çevremizdeki ülkelere bakın: Doğru bir çizgiye sahip olan ve onu uygulayan çok iktidar partisi bulabilecek misiniz? Aslında bu tür partiler şimdi dünyanın hiçbir yerinde yok, çünkü hepsi perspektifsiz yaşıyor, krizin kaosu içinde yolunu şaşırmış dolanıyor ve kendilerini bataklıktan çıkarmanın yolunu göremiyorlar. Yalnızca bizim Partimiz hangi hedefe yöneldiğini biliyor ve davasını başarıyla ile-

Kardelen Eği�m Programı 198


ÇALIŞMA TARZI riye götürüyor. Partimiz bu üstünlüğünü neye borçludur? Marksist bir parti, Leninist bir parti olmasına borçludur. Çalışmasında Marx’ın, Engels’in, Lenin’in öğretisini kendine kılavuz edinmesine borçludur. Bu öğretiye sadık kaldığımız müddetçe, bu pusulaya sahip olduğumuz müddetçe çalışmamızda başarılı olacağımıza kuşku yoktur. Batıda belli devletlerde Marksizm’in artık yok olduğu iddia ediliyor. Onu, faşizm denen, burjuva-milliyetçi akımın yok ettiği iddia ediliyor. Bu tabii ki saçmalıktır. Ancak tarih bilmeyen kişiler böyle konuşabilir. Marksizm, işçi sınıfının yaşamsal çıkarlarının bilimsel ifadesidir. Marksizm’i yok etmek için işçi sınıfını yok etmek gerekir. Ama işçi sınıfı yok edilemez. Marksizm sahneye çıkalı 80 yıldan fazla oluyor. Bu süre içinde düzinelerce ve yüzlerce burjuva hükümeti Marksizm’i yok etmeye çalıştı. Peki sonuç? Burjuva hükümetler geldi ve gitti, Marksizm ise kaldı. (Şiddetli alkışlar.) Dahası! Marksizm, dünyanın altıda birinde tam zaferi kazanmayı başardı, hem de Marksizm’in kesin olarak yok edildiği sanılan ülkede zafer kazandı. (Şiddetli alkışlar.) Tüm diğer ülkelerde, faşizm ülkelerinde de, dört yıldan beri kriz ve işsizlik hüküm sürerken, Marksizm’in tam zafer kazandığı ülkenin, şimdi dünyada kriz ve işsizlik tanımayan tek ülke oluşu bir rastlantı sayılamaz. Hayır, yoldaşlar, bu bir rastlantı değildir. (Sürekli alkışlar.) Evet, yoldaşlar, başarılarımızı, Marx, Engels, Lenin’in bayrağı altında çalışmış ve mücadele etmiş olmamıza borçluyuz. Buradan ikinci sonuç çıkıyor: Marx, Engels, Lenin’’in yüce bayrağına sonuna dek sadık kalmak. (Alkışlar.) SSCB işçi sınıfının gücü yalnızca, mücadelelerde sınanmış Leninist bir partiye sahip olmasında yatmıyor. Ayrıca onun gücü yalnızca, milyonluk emekçi köylü kitleleri tarafından desteklenmesinde yatmıyor. Onun gücü, dünya proletaryası tarafından da desteklenmesinde ve ondan yardım görmesinde yatıyor. SSCB işçi sınıfı dünya proletaryasının bir parçası, onun öncü müfrezesidir ve bizim cumhuriyetimiz dünya proletaryasının bir yaratısıdır. Şuna hiç kuşku olamaz: Eğer kapitalist ülkelerin işçi sınıfının desteğine sahip olmasaydı, o zaman iktidarı koruyamazdı, o zaman sosyalist inşa için koşulları yaratamazdı - yani şimdi gösterdiği başarıları gösteremezdi. SSCB işçi sınıfının kapitalist ülkelerin işçileriyle uluslararası bağları, SSCB işçilerinin tüm ülkelerin işçileriyle kardeşçe ittifakı - Sovyetler Cumhuriyeti’nin gücünün ve iktidarının temel direklerinden biridir. Batıda işçiler, SSCB işçi sınıfının dünya proletaryasının hücum tugayı olduğunu söylüyorlar. Bu çok iyi. Bu, dünya proletaryasının gelecekte de, SSCB işçi sınıfını gücü ve olanakları ölçüsünde desteklemeye hazır olduğu anlamına geliyor. Ama bu bize büyük görevler yüklüyor. Bu, çalışmamızla, tüm ülkelerin proleterlerinin hücum tugayı şeref unvanını haklı çıkarmak zo-

runda olduğumuz anlamına geliyor. Bu bizi, sosyalizmin ülkemizde kesin zaferi için, sosyalizmin tüm ülkelerde zaferi için daha iyi çalışmakla, daha iyi mücadele etmekle yükümlendiriyor. Buradan üçüncü sonuç çıkıyor: Proletarya enternasyonalizmi davasına, tüm ülkelerin proleterlerinin kardeşçe ittifakı davasına sonuna dek bağlı kalmak. (Alkışlar.) Sonuçlar bunlardır. Yaşasın Marx, Engels, Lenin’in yüce yenilmez bayrağı! (Tüm salonda şiddetli, sürekli alkış. Parti Kongresi Stalin yoldaşa tezahüratta bulunuyor. Salonda bulananlar “Enternasyonal”i söylüyor. “Enternasyonal”in söylenmesinden sonra tezahürat yeni bir güçle başlıyor. Sesler: “Hurra Stalin!”, “Yaşasın Stalin!”, “Yaşasın Parti MK’sı!”) Dipnotlar 1

Bir işletmenin ya da bir kurumun, fonksiyon alanlarının aşırı parçalanmasına, yönetimin yapay olarak yaratılmış ve örgütsel olarak soyutlanmış çok sayıda bölümlere ve sektörlere parçalanmasına dayanan yönetim sistemi. —Almancaya çeviren.

Kardelen Eği�m Programı 199


ÇALIŞMA TARZI

PARTİ BİLEŞİMİNİN İYİLEŞTİRİLMESİ İÇİN ÖNLEMLER GEREĞİNDEN FAZLA BÜYÜK ÖRGÜTLERİN BÖLÜNMESİ, YÖNETİCİ ORGANLARIN ALT ÖRGÜTLERİN ÇALIŞMALARINA YAKINLAŞTIRILMASI

J. Stalin – Leninizmin Sorunları Rapor döneminde partinin ve yönetici organlarının sağlamlaştırılması öncelikle iki çizgide uygulanmıştır: Parti bileşiminin düzenlenmesi, güven vermeyen unsurların dışarı atılması, en iyilerinin seçilmesi ve gereğinden fazla büyük örgütlerin bölünmesi, küçültülmesi ve yönetici organların alt örgütlerin operatif, somut çalışmalarına yakınlaştırılması. XVII. Parti Kongresi’nde 1.874.488 parti üyesi temsil edilmişti. Bu sayı, bir önceki XVI. Parti Kongresi’nde temsil edilen üye sayısıyla karşılaştırıldığında, XVI. ile XVII. Parti Kongresi arasındaki dönemde partiye 600.000 yeni üye girdiği ortaya çıkmaktadır. Parti, 1930- 1933 koşulları altında, partiye böylesine bir kitle akımının sağlıksız ve istenmeyen bir üye genişlemesine yol açacağını çok iyi hissediyordu. Parti, saflarına sadece dürüst ve bağlı insanlarını değil, aynı zamanda tesadüfî üyelerin de parti bayrağını kişisel amaçları için kullanmak isteyen kariyerist unsurların da katıldığını biliyordu. Parti, gücünün sadece sayıda değil, öncelikle parti üyelerinin niteliğinde yattığını pekâlâ biliyordu. Bu durumla bağlantılı olarak parti bileşiminin düzenlenmesi sorunu ortaya çıktı. Böylece, daha 1933’te başlamış bulunan parti üyeleriyle aday üyelerini kapsamına alan temizleme faaliyetinin sürdürülmesi kararı alındı, ve gerçekten de 1935’e kadar sürdürüldü. Ayrıca, partiye yeni üye alımlarının durdurulması kararlaştırılmış ve gerçekten de Eylül 1936’ya kadar üye kaydı durdurulmuştu; yeni üye kaydı ancak 1 Kasım 1936’da serbest bırakıldı. Parti içinde hiç de az kuşkulu unsurun olmadığını kanıtlayan Kirov yoldaşın haince katledilmesinden sonra, parti belgelerinin denetlenmesi ve değiş-tokuş edilmesi kararı alındı; ve bunlar ancak 1936 Eylülü’nde bitirilebildi. Partiye üye ve aday üye kaydı ancak bundan sonra serbest bırakıldı. Bütün bu önlemler sonucunda parti, saflarına tesadüfen katılmış pasif, kariyerist ve doğrudan düşman unsurlardan temizlenmiş ve aynı zamanda en kararlı, en bağlı unsurları seçmiştir. Bu temizleme harekâtının ciddi hatalar yapılmaksızın gerçekleştiği iddia edilemez. Ne yazık ki tahmin edilenden daha çok hata yapıldı. Artık kitlesel ölçüde temizleme harekâtına ihtiyacımızı kalmadığı

kuşku götürmez. Fakat 1933-1936 yılları arasında temizleme harekâtı kaçınılmazdı ve esas olarak olumlu sonuçlar verdi. Şimdiki, yani XVIII. Parti Kongresi’nde yaklaşık 1.600.000 parti üyesi temsil ediliyor, bu XVII. Parti Kongresi’yle karşılaştırıldığında 270.000 üye daha az demektir. Bu kötü bir şey değil. Tam tersine böyle olması iyi, çünkü parti pisliklerinden temizlenerek sağlamlaşıyor. Bugün partimiz, üye sayısı itibariyle biraz küçülmüştür, ama buna karşılık niteliği yükselmiştir. Bu büyük bir kazanımdır. Parti’nin günlük yönetiminin alt örgütlerin çalışmasına yakınlaştırılması anlamında, daha da somutlaştırılması anlamında gündeme gelen iyileştirmeye gelince, Parti bu konuda, gereğinden fazla büyük örgütlerin bölünmesinin küçültülmesinin, parti organlarının bu örgütleri yönetmesini kolaylaştırmanın ve bizzat yönetimi somut, canlı, operatif kılmanın tek yolu olduğu sonucuna varmıştır. Bu bölme, gerek halk komiserleri seviyesinde, gerekse de idari-bölgesel örgütler, yani Birlik cumhuriyetleri, bölgeler, yöreler, reyonlar vs. seviyesinde uygulanmıştır. Bu önlem sayesinde, bugün 7 Birlik cumhuriyeti yerine 11 Birlik cumhuriyeti, 14 SSCB halk komiserliği yerine 34 halk komiserliği, 70 bölge ve yöre yerine 110 bölge ve yöre, 2.559 kırsal ve kentsel reyon yerine, 3.815 reyona sahibiz. Buna uygun olarak, şimdi yönetici parti organları sistemi içinde SBKP(B) MK’sı başta olmak üzere 11 merkez komitesi, 6 bölge komitesi, 104 yöre komitesi, 30 çevre komitesi, 212 il komitesi 336 kentsel reyon komitesi, 3.479 kırsal reyon komitesi ve 113.060 temel parti örgütü var. Gereğinden fazla büyük parti örgütlerinin bölünmesinin tamamlandığı söylenemez. Bölünme büyük ihtimalle daha da sürecek. Fakat ne olursa olsun bu uygulama şimdiden gerek yönetimin günlük çalışmasının düzeltilmesi anlamında gerekse de yönetimin alt örgütlerinin somut çalışmasına yakınlaştırılması anlamında, olumlu sonuçlar göstermektedir. Gereğinden fazla büyük örgütlerin bölünmesinin bize yüzlerce, binlerce yeni insanı yönetim çalışmasına çekme olanağı verdiğinden söz bile etmiyorum. Bu da büyük bir kazanımdır.

Kardelen Eği�m Programı 200


ÇALIŞMA TARZI

PRATİK ÇALIŞMA ÜZERİNE

J. Stalin – Örgüt Üzerine

lidir?

Partinin Siyasal Çalışması Nasıl Güçlendirilme-

Parti- Siyasal sorunlarını küçümseyerek ve unutarak iktisadî kampanya ve iktisadî başarılara aşırı derecede gömülmenin çıkmaza götüreceğinin şimdi herkes tarafından anlaşıldığını ve kavrandığını varsaymalıyız. Sonuç olarak, işçilerimizin dikkatini parti-siyasal sorunlara çevirmek gereklidir, böylece iktisadi başarı Parti-siyasal alışmasıyla birleştirilebilecek ve Parti-siyasal çalışmasındaki başarılara eşlik edecektir. Parti-siyasal çalışmasını güçlendirme görevi, Parti örgütlerini iktisadî ayrıntılardan kurtarma görevi pratikte nasıl yürütülmelidir? Tartışmalardan görülebileceği gibi, bazı yoldaşlar, bunlardan, Şimdi iktisadî çalışmadan bütünüyle uzaklaşmamız gerektiği gibi bir yanlış sonucunu çıkarma eğilimindedirler. Her nasılsa şu sözleri söyleyenler var: Neyse, Tanrı’ya şükürler olsun ki şimdi kendimizi Parti siyasal çalışmasına verebiliriz. Bu sonuç doğru mudur? Hayır, doğru değildir. Partili’ yoldaşlarımız iktisadî başarılara kapılıp gittiklerinde siyasetten uzaklaştılar, bu bize çok pahalıya mal olan bir aşırılıktı. Eğer bazı yoldaşlarımız Partisiyasal çalışmasını güçlendirme görevini ele alırken şimdi iktisattan uzaklaşmayı düşünürlerse bu, bize hiç de daha ucuza mal olmayacak diğer bir aşırılıktır. Bir aşırılıktan diğerine atlamamaksınız. Siyaseti iktisattan ayırmamaksınız. Tıpkı siyasetten uzaklaşamayacağımız gibi iktisattan da uzaklaşamayız. İnceleme kolaylığı için, insanlar sık sık iktisadın yöntem-bilimsel sorunlarını, siyaset sorunlarından ayırırlar. Ama bu ayırım yapay olarak sadece yöntem açısından, yalnızca inceleme kolaylığı için yapılır. Ama hayatta, tersine olarak, siyaset ve iktisat pratikte bir bütündür. Birlikte vardırlar ve birlikte hareket ederler. Pratik si-

yasetimizde iktisatı siyasetten ayırmayı, siyasal çalışmayı küçümseme pahasına iktisadî çalışmayı güçlendirmeyi ya da tersine, iktisadî çalışmayı küçümseme pahasına siyasal çalışmayı güçlendirmeyi düşünen kendini çıkmaz içinde bulacaktır... İşçiler Nasıl Seçilmelidirler? İşçileri doğru olarak seçmek ve onları, çalışmaya, doğru olarak dağıtmak bu ne demektir? Bu, işçileri ilk önce, siyasal bir “ölçüye, yani siyasal görevlere lâyık olup olmadıklarına ve ikinci olarak, pratik bir ölçüye, yani şu ya da bu somut çalışmaya uygun olup olmadıklarına göre seçmek demektir. Bu, işbilir bir yaklaşımı kişilerin, işçilerin pratik nitelikleriyle ilgilenmeyip siyasal görünümleriyle ilgilendikleri tek ve her şeyi kapsayan yaklaşıma dönüştürmek demek değildir. Bu Bolşevik kuralın Partili yoldaşlarımız tarafından yerine getirildiğini söylenebilir mi? Maalesef söylenemez. Toplantıda bu konudan söz edilmiş bulunuyor. Ama her şey söylenmedi. Gerçek şudur ki, bu iyi denenmiş kural, pratiğimizde sağda ve solda bozuluyor, hem de en kötü biçimde. Çok sık olarak, işçiler objektif ölçüye göre değil de tesadüfî, öznel, dar ve sınırlı ölçülere göre seçiliyor. Çok sık olarak siyasal ve işbilir bir bakış açısından uygun olup olmadıkları göz önüne alınmadan, tanıdık denen kişiler, kişisel dostlar, hemşeriler, kişisel bağlılık gösterenler, çanak yalayıcılar seçiliyor. Doğal olarak, sorumlu işçilerin yönetici bir organlar yerine, üyeleri barış içinde yaşamaya, birbirini kırmamaya, kirli çamaşırlarını ortaya dökmemeye, birbirlerini övmeye ve zaman zaman merkeze, başarıları hakkında bomboş ve tiksinti verici raporlar yollamaya çalışan bir aile organı, bir

Kardelen Eği�m Programı 201


ÇALIŞMA TARZI şirket kurulur. Bu gibi akrabalık koşullarında, ne çalışmanın eksikliklerinin eleştirisine ne de çalışma önderlerinin özeleştirisine yer olacağını anlamak zor değildir... Yoldaşların Çalışması Nasıl Denetlenir? İşçileri denetlemek, görevlerin uygulanmasını denetlemek - bu ne demektir? İşçileri denetlemek, onları, sözleri ve açıklamalarıyla değil de çalışmalarının sonuçlarıyla sınamak demektir. Görevlerin yapılıp yapılmadığını sınamak, bunları sadece yazıhanede ve sadece resmi raporlara göre değil de, ilkin ve her şeyden önce pratiğin gerçek sonuçlarına göre çalışma yerinde sınamak demektir. Genel olarak böyle bir denetime ihtiyacımız var mıdır? Kesinlikle evet. Her şeyden önce böyle bir denetime, bir işçiyi tanımak, onun gerçek niteliklerini belirlemek için ihtiyacımız var. İkincisi, yürütme aygıtının iyi nitelikleriyle eksikliklerini belirlemeyi ancak böylesi bir denetim sağlar. Üçüncüsü, bizzat görevlerin iyi nitelikleriyle eksikliklerini belirlemeyi ancak böylesi bir denetim sağlar. Bazı yoldaşlar, insanların yalnızca yukarıdan, önderler astlarını çalışmalarının sonuçlarına göre incelediklerinde sınanabileceğim düşünürler. Bu gerçek değildir. Kişileri ve görevlerin pratiğinin sınamanın etkili tedbirlerinden biri olarak yukardan inceleme, tabii ki gereklidir. Ama yukarıdan sınama, denetleme çalışmasının bütününü tamamlamaktan çok uzaktır. Denetlemenin bir başka türü daha vardır. Bu denetleme, yığınların, astların önderleri inceledikleri, hatalarını belirttikleri ve onlara bu hataları düzeltme yollarını gösterdikleri aşağıdan denetleme türüdür. İncelemenin bu türü, kişilerin sınanmasının’ en etkili yöntemlerinden biridir. Partinin Ast üyeleri Önderlerini, onların raporlarını dinleyerek, eksikliklerini eleştirerek ve son olarak şu ya da bu yönetici yoldaşları yönetici Parti organlarına seçerek ya da seçmeyerek aktif Parti işçilerinin toplantılarında ve konferans ve kurultaylarda denetlerler. Partimiz tüzüğünde istenildiği gibi Parti’de demokratik merkeziyetçiliğin kesin işleyişi, Parti organlarının seçime kayıtsız ve şartsız itaati, aday önerme ve geri çekme hakkı, gizli oy eleştiri ve özeleştiri özgürlüğü, bütün bunlar ve benzeri tedbirler sıradan Parti üyeleri tarafından Parti önderleri üzerinde inceleme ve denetimi gerçekten kolaylaştırmak için hayata geçirilmelidir. Partili olmayan yığınlar, iktisat, sendika ve diğer kurumların önderlerinin, raporlarını dinledikleri, hatalarını eleştirdikleri ve bunları düzeltmenin yollarına işaret ettikleri Partili olmayan aktif işçi toplantılarında, her türlü yığın toplantılarında denetlerler... Kadroları Kendi Hatalarının Temeli Üzerinde Çelikleştirmek

Kadroları kendi hatalarının temeli üzerinde eğitmek - bu ne demektir? Lenin, Parti kadrolarını, işçi sınıfını ve üretici halk yığınlarını doğru olarak eğitmenin ve öğretmenin en emin yollarından birinin bilinçli olarak Parti’nin hatalarını açığa çıkarmak, bu hatalara yol açan nedenleri incelemek ve bu hataların üstesinden gelmek için gerekli olan yolları belirtmek olduğunu öğretti. Lenin der ki: “Siyasal bir Parti’nin kendi yanlışlarına karşı tutumu, Parti’nin ciddiyetinin ve kendi sınıfına ve çalışan halk yığınlarına karşı sorumluluğunu pratikte yerine getirmesinin en önemli ve en kesin ölçülerinden biridir. Açıkça yanlışı kabul etmek, nedenlerini açıklamak, bu yanlışı doğuran durumu tahlil etmek ve yanlışı dikkatle düzeltme yollarını tartışmak - işte bu, Bolşevik Parti’nin işaretidir. Bu, Parti’nin yükümlülüklerini yerine getirmesidir, bu, işçi sınıfını ve sonrada yığınları eğitmek ve öğretmektir.” Bu, biz Bolşeviklerde sık sık olduğu gibi, yanlışlarını göz ardı etmemek, kendi yanlışları sorunundan kaçınmamak zorundadırlar anlamına gelmektedir. Dürüstçe ve açıkça yanlışlarını kabul etmek, bu yanlışları düzeltme yolunu belirtmek ve yanlışlarını düzeltmek zorundadırlar demektir. Yoldaşlarımızın çoğunun bu işi memnuniyetle üzerlerine aldıklarını söyleyemem. Ama Bolşevikler, gerçekten Bolşevik olmak istiyorlarsa, kendilerinde açıkça yanlışlarını kabul etme, yanlışlarının nedenlerini açıklama, bu yanlışları düzeltme yollarını belirtmeye yeterli yürekliliği bulmak ve böylece Parti kadrolarına doğru eğitim ve doğru siyasal öğrenim vermek zorundadırlar. Çünkü yalnız bu yoldan, yalnızca açık ve dürüst özeleştiri koşullarında Bolşevik kadrolar gerçekten eğitilebilir, gerçek Bolşevik önderler yaratılabilir. Bazı yoldaşlarımız, düşmanlarımız tarafından zayıflığımız olarak yorumlanabileceği ve yine düşmanlarımız tarafından kullanılabileceği için, kişinin yanlışlarından açıkça söz etmesinin uygun olmadığını söylerler. Bu saçmadır, yoldaşlar. Hem de baştan sona kadar saçma. Tam tersine, yanlışlarımızın açıkça kabul edilmesi ve bu yanlışların dürüstçe düzeltilmesi sadece Partimizi güçlendirir, işçilerin, köylülerin ve çalışan aydınların gözlerinde Partimizin otoritesini yükseltir ve Devletimizin gücünü ve iktidarını artırır. Ve bu esas sorundur. İşçiler, köylüler ve çalışan aydınlar bizimle beraber oldukları sürece, gerisi kendiliğinden çözümlenecektir. Diğer yoldaşlar ise yanlışlarımızın açıkça kabul edilmesinin kadroların eğitilmesini ve sağlamlaştırılmasını değil, kadrolarımız: zayıflatana ve düzenlerim bozma sonucunu vereceğini kadrolarımızı esirgememiz ve korumamız gerektiğini onların kendi özlerine olan saygılarını ve huzurlarını korumamız gerektiğini söylerler. Bu amaçla da yoldaşlarımızın yanlışlarını göz ardı etmeyi eleştiri

Kardelen Eği�m Programı 202


ÇALIŞMA TARZI mekanizmasını zayıflatmayı ve daha iyisi bu hatalara aldırmamayı teklif ederler. Böyle bir çizgi yalnız temelden yanlış değil, aynı zamanda son derece tehlikelidir. Birinci ve en fazla olarak bu, onların “esirgemek” ve “dikkat etmek” istedikleri kadrolar için tehlikelidir. Yanlışlarını örtbas ederek kadroları esirgemek ve korumak, bu kadroların ta kendisini kesinlikle mahvetmek demektir. Yığınlara Öğretme ve Yığınlardan Öğrenme Lenin, bize sadece yığınlara öğretmeyi değil aynı zamanda onlardan öğrenmeyi öğretti. ‘ Bu ne demektir? İlk olarak, biz önderler kibirli olmamalıyız ve Merkez Kurulu üyeleri ya da Halk komiserleriysek bu, doğru önderlik yapmak için gerekli bütün bilgiye sahibiz anlamına gelmez demektir. Resmî bir makam kendiliğinden bilgi ve deney sağlamaz. İkinci olarak, sadece bizim deneyimiz, önderlerin deneyi doğru önderlik yapmak için yetersizdir ve bu nedenle kişinin deneyi, önderlerin deneyi, yığınların deneyiyle, sıradan Parti üyelerinin deneyiyle, işçi sınıfının deneyiyle, halkın deneyiyle tamamlanmalıdır demektir. Üçüncü olarak, bir an için bile kitlelerle bağlarımızı zayıflatmamalıyız, hele hele koparmamalıyız anlamına gelir. Dördüncü olarak da, yığınların sesine, sıradan Parti üyelerinin sesine, “küçük insanlar” denenlerin sesine, halkın sesine çok dikkat etmemiz gerekiyor demektir. tir?

Doğru Olarak Önderlik Etmek- Bu Ne Demek-

Bu, asla yazıhanede oturup, direktifler sunmak demek değildir. Doğru olarak önderlik etmek demek: İlk olarak, sorunun doğru bir çözümünü ortaya koymaktır. Ama önderliğimizin sonuçlarım kendi sırtlarında deneyen yığınların deneyi hesaba katılmadığı sürece, doğru bir çözüme varılamaz. İkincisi, doğru çözümün uygulamasını örgütlemektir ki bu, yığınların doğrudan yardımı olmadan gerçekleştirilemez. Üçüncüsü, bu kararın yerine getirilmesi üzerinde bir denetim örgütlemektir ki bu da gene, yığınların doğrudan yardımı olmadan gerçekleştirilemez. Biz önderler, yığınları olayları ve insanları sadece biryandan, denebilir ki yukardan görürüz; bunun sonucunda görüş alanımız az çok sınırlıdır. Yığınlar ise, tersine, şeyleri, olayları ve insanları diğer yandan, denebilir ki aşağıdan görürler; bunun sonucunda yığınları görüş alanları da belli bir ölçüde sınırlıdır. Sonuna doğru bir çözüm bulmak için, bu iki deney birleştirilmelidir. Ancak böyle bir durumda doğru önderlik yaratılmış olacaktır. Hem yığınlara öğretmek, hem de onlardan öğrenmek işte budur.

Böylece sadece bizim deneyimimiz, önderlerin deneyimleri işlerimize kılavuzluk etmek için yeterli olmaktan çok uzak olduğu ortaya çıkar. Doğru olarak yol göstermek için önderlerin deneyimi, Partili yığınların deneyimi işçi sınıfının deneyimiyle, emekçilerin deneyle “küçük insanlar” denenlerin deneyimiyle tamamlanmalıdır. Bu ne zaman olanaklıdır? Bu ancak, önderler yığınlara sıkı sıkıya bağlıysa, Partili yığınlarla, işçi sınıfıyla, köylülükle, çalışan aydınlarla bağlantılıysa mümkün olur. Yığınlarla bağlantı, bu bağlantılara güçlendirme, yığınların sesini dinlemeye hazır olmadır. Bolşevik önderliğin gücü ve yenilmezliği burada yatar. Geniş halk yığınlarıyla bağlarını sürdürdükleri sürece. Bolşeviklerin yenilmez olacağı bir yasa olarak kabul edilebilir. Ve tersine, Bolşeviklerin tüm güçlerini yitirmeleri ve bir hiç haline gelmeleri için, Bolşeviklerin yığınlardan kopmaları ve onlarla bağlarım kaybetmeleri yeter, bürokratik pasla kaplanmaları yeterlidir. Eski Yunan Mitoloji düşünüşünde, deniz tanrısı Poseidon ile toprak tanrıçası Gaea’nm oğlu olan Anteus adlı ünlü kahramanı vardı. Anteus kendisini doğuran, besleyen ve büyüten annesine özellikle bağlıydı. Bu Anteus’un yenemediği kahraman yoktu. Yenilmez bir kahraman sayılıyordu. Anteus’un gücü ne de gizliydi? Bir düşmanla her kavgaya giriştiğinde toprağa, kendisini doğuran ve besleyen anasına dokunur ve yeni bir güç kazanırdı. İşte Anteus’un gücünün kaynağı. Ama gene de bir zayıf noktası vardı topraktan herhangi bir biçimde ayrılma tehlikesi. Düşmanları Anteus’un bu zayıflığını hesaba katıp onu gözlemeye başladılar. Ve bu zayıflığından yararlanıp Anteus’u yenen bir düşman bulundular. Bu Her küldü. Herkül Anteus’u nasıl yendi? Anteus’u topraktan ayırıp havaya kaldırdı. Anteus’un toprağa dokunma olanağını ortadan kaldırıp boğuverdi. Sanırım Bolşevikler bize Yunan mitolojisi kahramanı Anteus’u hatırlatıyorlar. Tıpkı Anteus gibi, kendilerini doğuran, besleyen ve eğiten analarıyla, yığınlar ile bağlarını sürdürerek güçlüdürler. Ve analarıyla, halkla bağlarını sürdürdükleri sürece Bolşevikler yenilmez olarak kalmanın her olanağına sahiptirler. Bolşevik önderliğin yenilmezliğinin sırrı budur.

Kardelen Eği�m Programı 203


ÇALIŞMA TARZI

PARTİ EĞİTİMİ PARTİ-İÇİ DEMOKRASİ ÜZERİNE

J. Stalin – Örgüt Üzerine

İnsanlar masa başı çalışması ve genel karar yazışmalarından bunaldıkları zaman “küçük şeyler”e önem vermezler, insanlara önem vermezler. Bunlar, yeni bir ustabaşıyı, yeni bir mühendisi, yeni bir teknisyeni göremezler, yeni emek kahramanlarını, olgunlaşan ve yeni İşlere terfi edebilecek Genç Komünistleri göremezler. Bizde yeteri kadar Kadro olmadığı söylenir, ama bu doğru değildir. Kadrolarımız hem de yetenekli insanlarımız var, ama bunları terfi ettirebilmeli, uygun yerlere yerleştirebilmeliyiz. Bu insanlara uygun olarak önderlik edebilmeliyiz. Bir işe verilen kişi eğitilmeli ve çalışması süresince yükseltilmelidir; kuvvetten düşmemesi ve tozlanmaması için dikkat edilmelidir. Zaman zaman elimize bir bez parçası olmalı ve üzerinde biriken tozları temizlemeliyiz... Partiye üye kabul etmenin doğru örgütlenmesi işin sadece yarısıdır. Yeni kabul edilmiş Parti üyesinin, daha saflarımızdayken, kendisini ideolojik olarak doğru biçimde donatmasını, gelişmesini, faaliyetinde günlük önderliği hissetmesi gerektiğini, Parti çalışmasına etkince girmesini ve siyasal olarak sağlamlaşmasını temin etmeliyiz. Marksist-Leninist eğitimden söz ettiğimizde sadece dershane eğitimini değil, bir Bolşevik’ in ideolojik olarak donatılmasını söylemek istiyoruz. Parti üyesi Parti okulunda eğitilmelidir, ama temel olarak pratik siyasal çalışmada eğitilmelidir. Bu, Parti üyelerinin Marksist-Leninist eğitimini yüksek bir düzeye yükseltmemiz ve Parti örgütümüzün çalışmasını ilerletmemiz gerektiği anlamına gelir. Lenin daima teorik sorunları günlük pratikle birleştirirdi. Stalin bize en karmaşık teorik sorunlarla günlük mücadelenin nasıl birleştirileceğinin örneklerini verir. Yine de Kızıl Profesörlerimizin birçoğu teoriyi bir bölmeye pratiği başka bir bölmeye koyuyor ve bu iki bölmeyi

birleştirmekte oldukça aciz kalıyorlar. Masaldaki filozof gibi, maalesef bu profesörler de teori ile pratiği birleştirmek yerine “Holatın Yapısı” üzerine çok felsefi eserler yazıyorlar ve Marks ve Engels bu konuda hiçbir şey söylemedikleri için kendilerinin Marksizm’in hazinesine mükemmel bir katkıda bulunduğunu zannediyorlar. Sovyet parti okullarımızın bir kısmı, temel olarak, öğrenimin tam da okul çizgisinde örgütlendiğinden dolayı çok zarar görüyorlar. Bir Bolşevik, okul çocuğu değildir. O, siyasal olarak eğitiliyor ve onun öğrenimi, günlük siyasal ve pratik mücadele ile birleştirilmelidir. Bir Bolşevik hem okulda hem de Parti toplantılarında ideolojik olarak silahlandırılmalıdır. Bu nedenle hiç şüphesiz gözlemiş olduğunuz gibi, tüzüğün yeni taslağı sadece eğitimden değil, Komünist’in ideolojik olarak donatılmasından söz eder. Her Parti üyesi Marksizm-Leninizm’in ilkeleriyle silahlandırılmalıdır. Her Parti üyesinden bunları istersek, Parti önderlerinden bunları nasıl daha çok istemeyiz ki? Uzman propagandacılar ile uzman Örgütleyiciler arasında herhangi bir kesin ayırım olmamalıdır. Uzmanlaşma çok iyi bir şeydir. Biz de uzmanlaşma taraftarıyız ama bu uzmanlaşma aşırılığa götürülmemelidir. Ve aşırı uzmanlaşma özellikle Parti çalışmasında uygun değildir. Çoğu zaman bir örgütleyici, propaganda ve ajitasyon yapmaz. Bunun nedeni sadece ajitasyon ve propaganda için zamanı olmayışı değil, açık konuşalım ki, bunu becerememesidir de. Bir fabrika müdürünün iyice bilgi sahibi olması gerektiğini öğrendik. Öyleyse her Parti Kurulu sekreterinin, her bölge kurulu sekreterinin, her bölge kurulu sekreterinin ve her Parti örgütleyicisinin Marksizm-Leninizm pusulasını kullanma yeteneğini kazanmalarını istememiz için daha çok neden var.

Kardelen Eği�m Programı 204


ÇALIŞMA TARZI Bir Parti önderi sadece, kelimenin en iyi anlamında bir örgütleyici ve yönetici değil, aynı zamanda bir propagandacı ve Parti üyelerinin bir eğiticisi olmalıdır. Parti toplantılarımızın düzeyinin yükselmiş olduğunu biliyoruz. Parti üyeleri, Bolşevizm’i Parti toplantılarında, Parti okulunda olduğu kadar, eğer daha fazla değilse, öğrenirler ve öğrenmelidirler. Herkes bunu anlıyor. Parti-içi demokrasi ve özeleştiri bütün Parti çalışmamızın ve Parti üyelerinin eğitiminin en önemli odağıydı ve odağıdır. Parti-içi demokrasi yeni bir aşamaya yükseltilmiştir. Parti-içi demokrasi şimdi yeni bir biçimde anlaşılıyor. Şimdi Komünistlerin toplantılarına katıldığınızda iki yıl Önceki durumlarıyla karşılaştırılamayacaklarını fark eder siniz... Bununla birlikte, örgütleyici ve propagandacıların çalışmalarını birleştirmeyi başarabilseydik çok daha fazlasını yapabilirdik. Bunu inkâr edemeyiz. Bu, Komünistlerin Marksist-Leninist ideolojik donatımlarını yeni bir aşamaya yükseltebilirdi. Parti toplantılarının, ciddî bir hazırlık yapılmadan basmakalıp yürütüldüğü durumlar oluyor. İnsanlar bir araya toplanıyor ve onlara şöyle deniliyor: Yoldaşlar, görevlerimiz var, şunları şunları uygulamalıyız. Ya da bazı kampanyalar ve yıldönümleri üzerine tartışırlar. Tabii ki bu gibi durumlarda, bütün kazancınız ancak bir yığın kuru gürültü ya da ancak “iş”tir ve doğal olarak böyle toplantılar Parti üyelerini eğitmeye faydası olamaz Hâlbuki bütün Parti toplantıları Komünistlerin ideolojik düzeyini yükseltmeye yardım etmelidir. Parti-içi sorunların, sosyalizmi kurmanın siyaset ve pratiğine ilişkin sorunların tartışılması Parti üyelerinin bilincini, yığınların örgütleyicileri olarak Bolşeviklerin öncü rolünü kavrama düzeyine yükseltir. Parti üyesi, Parti-içi demokrasi koşullarında, Parti siyasetinin bütün sorunlarının özgür ve işbilir tartışması içinde gelişir, eğitilir ve sağlamlaşır. aynı zamanda o, Parti siyasetinin temel sorunlarından bu siyaseti baltalamak, Parti önderliğinin ayağının altını kazmak ve Parti’nin demir saflarını sarsmak için yararlanmak isteyen herkese karşı mücadelede sağlamlaşır ve eğitilir. Parti-içi hayatımızın tecrübesi, Parti saflarımızın, Parti siyasetinden, Leninizm’den ayrılanlara karşı mücadelede, Parti saflarımızın sıklaştırılması ve birliği için mücadelede olgunlaştıklarım, güçlendirdiklerini ve sağlamlaştıklarım gösteriyor. İşte bu nedenle, bu Parti üyelerini, saflarımızda oportünizmin en ufak belirtisine karşı mücadelede yetiştirmeye ve sağlamlaştırmaya devam etmeliyiz. Parti üyesinin gelişmesi, Parti-içi çalışmasının ne biçimde örgütlendiğine bağlıdır. Parti üyesine ne kadar dikkat gösterildiğine ve bu üyeye ne biçimde önderlik edildiğine bağlıdır...

Kardelen Eği�m Programı 205


ÇALIŞMA TARZI

KENDİLİĞİNDEN GELME KABARMANIN BAŞLANGICI

V. İ. Lenin – Ne Yapmalı?

Bir önceki bölümde, Rusya’nın eğitim görmüş gençliğinin doksanların ortalarında Marksizm’in teorilerini genel olarak nasıl yuttuğunu belirttik. Aynı dönemde, ünlü 1896 St. Petersburg sanayi savaşını1 izleyen grevler, aynı şekilde genel bir niteliğe büründü. Bunların bütün Rusya’ya yayılması, daha yeni uyanmakta olan halk hareketinin derinliğini açıkça gösterdi ve eğer “kendiliğinden unsurdan” söz edeceksek, o halde, hiç kuşkusuz, kendiliğinden olarak kabul edilmesi gereken şey, her şeyden önce bu grev hareketidir. Ama kendiliğindenlik vardır, kendiliğindenlik vardır. Yetmişlerde ve altmışlarda (ve hatta 19. yüzyılın ilk yarısında) Rusya’da grevler oldu ve bunlara makinelerin vb.nin “kendiliğinden” tahribi eşlik etmişti. Bu “başkaldırmalarla” karşılaştırıldığında doksanların grevleri, bu dönemde işçi sınıfı hareketinin yaptığı ilerlemeyi belirtmesi ölçüsünde, “bilinçli” diye bile tanımlanabilirdi. Bu da göstermektedir ki, “kendiliğinden unsur”, özünde, tohum halindeki bir bilinçlenmeden başka bir şey değildir. İlkel başkaldırmalar bile, bilinçliliğin belli bir ölçüde uyanmış olduğunu ifade ediyordu. İşçiler, kendilerini ezen sistemin kalıcılığına ilişkin çağlar boyu sürüp gelen inançlarını kaybediyorlardı... Otoriteye kölece boyun eğmeyi kesin bir biçimde terk ederek ortak direnmenin gereğini, anlamaya demeyeceğim ama hissetmeye başlıyorlardı. Ama bu gene de bir mücadele niteliğinden çok, umutsuzluk ve öç alma patlamaları niteliğindeydi. Doksanların grevleri, bilinçliliğin çok daha büyük parıltılarını açığa vuruyordu; belirli istemler ileri sürülmüştü, grevin zamanı iyi seçilmişti, başka yerlerdeki durumlar ve örnekler üzerinde tartışılmıştı vb.. Başkaldırmalar ezilenlerin sadece direnmeleriydi, oysa sistemli grevler tohum halindeki sınıf mücadelesini temsil ediyordu, ama yalnızca tohum halindeki. Kendi başlarına alındıklarında,

bu grevler, salt sendika mücadeleleriydi, henüz sosyal-demokrat mücadeleler değillerdi. Bunlar işverenlerle işçiler arasında uyanmaya başlayan düşmanlıkları gösteriyordu, ama isçiler, kendi çıkarlarının, modern siyasal ve toplumsal sisteminin tümüyle uzlaşmaz bir biçimde çatıştığının bilincinde değillerdi ve olamazlardı da, yani onların bilinci henüz sosyal-demokrat bir bilinç değildi. Bu anlamda, doksanların grevleri, “başkaldırmalarla” karşılaştırıldığında çok büyük bir ilerlemeyi temsil etmelerine karşın, salt kendiliğinden bir hareket olarak kaldı. İşçiler arasında sosyal-demokrat bilincin olamayacağını söyledik. Bu bilinç onlara dışarıdan getirilmeliydi. Bütün ülkelerin tarihi göstermektedir ki, işçi sınıfı, salt kendi çabasıyla sadece sendika bilincini, yani sendikalar içerisinde birleşmenin, işverenlere karşı mücadele etmenin ve hükümeti gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlamanın vb. gerekli olduğu inancını geliştirebilir.2 Oysa sosyalizm teorisi, mülk sahibi sınıfların iyi eğitim görmüş temsilcileri tarafından, aydınlar tarafından geliştirilen, felsefi, tarihsel ve iktisadi teorilerden doğup gelişmiştir. Toplumsal konumlarıyla, modern bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels de, burjuva aydın tabakasına mensupturlar. Tam aynı yolda, Rusya’da sosyal-demokrasinin teorik öğretisi, işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden gelişmesinden tamamen bağımsız olarak doğmuştur; devrimci sosyalist aydın tabaka arasındaki düşünce gelişmesinin doğal ve kaçınılmaz bir sonucu olarak doğmuştur. Sözünü etmekte olduğumuz dönemde, doksanların ortalarında, bu öğreti yalnızca Emeğin Kurtuluşu grubunun tam olarak formüle ettiği programını temsil etmekle kalmamış, Rusya’daki devrimci gençliğin çoğunluğunu da kendi yanına kazanmış bulunuyordu. Böylece, hem çalışan yığınların kendiliğinden

Kardelen Eği�m Programı 206


ÇALIŞMA TARZI uyanışına, onların yaşam bilincine ve mücadele bilincine yönelik bir uyanışına, hem de sosyal-demokrat teoriyle silahlanmış ve işçilere yönelmeye zorlanan devrimci bir gençliğe sahiptik. Buna ilişkin olarak, bu dönemin ilk sosyal-demokratlarının ekonomik ajitasyonu büyük bir gayretle yürüttükleri halde (bu eylemlerinde, onlara, o zamanlar hâlâ elyazması halinde bulunan Ajitasyon Üzerine adlı kitapçığın içerdiği gerçekten de yararlı görüşler kılavuzluk etmekteydi), bunu tek görevleri olarak görmedikleri yolundaki çoğu kez unutulan (ve oldukça az bilinen) bir olguyu belirtmek özel önem taşımaktadır. Tersine daha başında Rus sosyal-demokrasisi için genel olarak en uzak tarihsel görevleri, ve özel olarak da otokrasiyi devirme görevini koymuşlardı. Böylece, 1895’in sonlarına doğru İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliğini3 kuran sosyaldemokratların St. Petersburg grubu, Raboçeye Dyelo adındaki bir gazetenin ilk sayısını hazırladı. Bu sayı, 8 Aralık 1895 gecesi grubun üyelerinden olan Anotoli Alekseyeviç Vaneyev’in4 evine yapılan bir baskınla jandarmanın eline geçtiğinde basıma hazır durumdaydı, böylelikle Raboçeye Dyelo’nun ilk basımı günışığına çıkma fırsatına kavuşamadı. Bu sayının başyazısı (belki de otuz yıl sonra bir Russkaya Starina5, polis arşivlerinden bunu günışığına çıkaracaktır), Rusya’daki işçi sınıfının tarihsel görevlerini özetliyor ve siyasal özgürlüklerin gerçekleştirilmesini bu görevlerin başına koyuyordu. Bu sayı aynı zamanda “Bakanlarımız Ne Düşünüyor?”6 başlığı altında, polisin temel eğitim komitelerini ezmesini ele alan bir makaleyi de içeriyordu. Bunlardan başka St. Petersburg’dan ve Rusya’nın başka yerlerinden gelen mektuplar da (örneğin Yaroslavl Guberniya’sındaki işçilerin katliamı7 konusunda bir mektup) vardı. Doksanların Rus sosyal-demokratlarının, eğer yanılmıyorsak bu “ilk çabası”, tümüyle yerel, hele de “ekonomik” bir gazete değildi, tersine otokrasiye karşı grev hareketini devrimci hareketle birleştirmeye ve gerici bilisizlik politikası altında ezilen herkesi sosyal-demokrasinin saflarına kazanmayı amaçlıyordu. Bu dönemin hareketinin durumuyla biraz olsun tanışıklığı olan hiç kimse, böyle bir gazetenin başkentin işçileri ve devrimci aydın tabaka arasında sıcak bir karşılık göreceğinden ve yaygın bir tirajı sağlayacağından kuşku duyamazdı. Girişimin başarısızlığı, sadece, bu dönemin sosyal-demokratlarının devrimci deneyim ve pratik eğitimden yoksun oluşları yüzünden zamanın ivedi gereksinmelerini karşılayamadıklarını göstermiştir. Bunlar St. Petersburgski Raboşi Listok8 için ve özellikle Raboçaya Gazeta ve 1898 ilkyazında kurulan Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Bildirge’si’ için de söylenmelidir. Kuşkusuz, o zamanın sosyal-demokratlarını hazırlıksız oldukları için kınamak aklımızın ucundan bile geçmez. Ama bu hareketin deneyiminden yararlanabilmek ve ondan pratik dersler çıkarabilmek için şu ya da bu eksikliğin nedenlerini ve önemini iyice anlamamız gerekir. Bu nedenle, 1895-98 döneminde faal olan

sosyal-demokratların bir bölümünün (belki de hatta çoğunluğunun), haklı olarak, o zaman bile, “kendiliğinden” hareketin hemen başında, en kapsamlı bir programla ve en militan taktiksel bir çizgiyle çıkmanın olanaklı olduğunu düşündükleri olgusunu belirtmenin büyük önemi vardır.9 Devrimcilerin çoğunluğunun eğitimden yoksun oluşu, bu tümüyle doğal olgu, herhangi bir özel korku yaratamazdı. Bir kez görevler doğru bir biçimde belirlenince, bir kez bu görevleri gerçekleştirmek yolunda yinelenen girişimler için enerji olunca, geçici başarısızlıklar sadece küçük talihsizlikleri temsil ediyordu. Devrimci deneyim ve örgütsel yetenek elde edilebilecek şeylerdir, yeter ki bunları erde etme isteği olsun, yeter ki, eksiklikler kabul edilsin, devrimci eylemde bu eksikliklerin kabul edilmesi bunların yarı yarıya giderilmesi demektir. Ama bu bilinç (ki bu, sözü edilen grubun üyeleri arasında çok canlı idi) sönmeye başladığında, eksikliklere erdemler olarak bakmaya hazır, hatta kendiliğindenlik önünde kölece boyun eğişlerine teorik bir temel bulmaya çalışan kimseler —ve hatta sosyal-demokrat organlar— boy göstermeye başladığında, sadece ufak-tefek talihsizlikler olan şeyler, başlı başına talihsizlikler haline geldi. Bu eğilimden, içeriği yanlış olarak ve çok dar bir biçimde ekonomizm olarak nitelenen bu eğilimden, sonuçlar çıkarmanın zamanıdır. Dipnotlar Lenin, 1896’da St. Petersburg işçilerinin yığın grevlerine atıfta bulunuyor. Grev, 23 Mayıs’ta Kalinkin Fabrikasında başladı ve kısa zamanda St. Petersburg’un öteki bütün belli başlı eğirme ve dokuma fabrikalarına ve daha sonra da makine imalâtı işletmelerine, lastik işletmelerine, kâğıt fabrikalarına ve şeker fabrikalarına yayıldı. Bu grev St. Petersburg işçilerinin sömürücülere karşı ilk ortak eylemleri idi. Tümü tümü 30.000 işçi greve gitmişti. 1

Grev, St. Petersburg İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği tarafından yönetilmişti. Birlik, hakları için, ortak mücadele yürütmeleri için çağrılar yapan bildiriler yayınladı. Çalışma gününün on buçuk saate indirilmesi, daha yüksek ücret, ücretlerin zamanında ödenmesini, vb., kapsayan grevcilerin ana istemlerini basıp dağıttı. Grevin haberleri dışarıda büyük etki yarattı. St. Petersburg proletaryasının grevleri, Moskova ve Rusya’nın öteki yerlerindeki işçi sınıfı hareketine bir dürtü verdi ve çar hükümetinin fabrika yasalarını gözden geçirmesini ve 2 (14) Haziran 1897’de çalışma gününü on bir buçuk saate indiren bir yasayı çıkarmasını hızlandırmaya zorladı. Lenin, bu grevlerin “işçi hareketinin giderek yükseldiği bir döneme öncülük ettiklerini” yazmıştır. (V. İ. Lenin, Collected Works, Vol. 13, s. 84.) Sendikacılık (trade-unionism), kimilerinin sandığı gibi, “siyaset”i tümüyle dıştalamaz. Sendikalar her zaman bazı siyasal (ama sosyaldemokrat olmayan) ajitasyon ve mücadele yürütmüşlerdir. Bir sonraki bölümde sendika siyaseti ile sosyal-demokrat siyaset arasındaki ayrılığı ele alacağız. 2

İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği, St. Petersburg’un 20 Marksist işçi çevresini birleştiren ve 1895 güzünde Lenin tarafından kurulan örgüt. Demokratik merkeziyetçilik ilkeleri üzerinde katı di3

Kardelen Eği�m Programı 207


ÇALIŞMA TARZI siplin kuralları ile kurulan örgütün başında Lenin’in liderliğini yaptığı Merkez Grup bulunuyordu. Bu örgüt Rusya’da, sosyalizmi işçi sınıfı hareketine sokan ilk örgüt oldu. İşçilerin ekonomik istemleri için mücadelesini çarlığa karşı siyasal mücadele ile birleştirdi. Birlik işçiler için bildiri ve kitapçıklar yayınladı. Bunlar, bir işçi siyasal gazetesi olan Raboçeye Dyelo’nun yayınına da yol göstericilik eden Lenin tarafından kaleme alınıyordu. Birliğin etkinliği St. Petersburg’un çok ötelerine kadar ulaşmıştı. Lenin’in girişimi ile işçi çevreleri, Moskova, Kiev, Ekaterinoslav ve Rusya’nın öteki kasaba ve bölgelerindeki Mücadele Birlikleri içerisinde birleştiler.

görmezlikten geliyor” diye söylüyor ekonomistler “Rus Sosyal-Demokrat Organlara Mektup”larında (İskra, n° 12). Yukarda verilen olgular, “koşulların bulunmadığı” konusundaki tezin gerçeğe taban tabana karşıt olduğunu gösteriyor. Değil sonlarında, doksanların ortalarında bile, küçük istemlerin yanında öteki çalışmalar için de koşullar vardı — liderlerin yeterince eğitilmiş olmaları dışında bütün koşullar vardı. Bizim, ideologların, liderlerin yeterli eğitimden yoksun olduğumuzu içtenlikle kabul etmek yerine, ekonomistler, bütün suçu “koşulların bulunmayışına”, hiç bir ideologun hareketi saptıramayacağı maddi ortamın belirlediği yolun etkilerine yüklemeye çalışıyorlar. Bu, kendiliğindenlik önünde kölece eğilmek değil de nedir, “ideologların” kendi kusurlarına sevdalanmaları değil de nedir?

8-9 (20-21) Aralık 1895 gecesi Lenin ve Birliğin öteki üyelerinin çoğunluğu tutuklandı ve Raboçeye Dyelo’nun ilk sayısına el kondu. Hapishanede Lenin, şifreli mektup ve broşürlerle Birliğin eylemlerine yol gösterdi ve onlara yardımcı oldu. Hapishanede (bugüne kadar daha bulunamamış olan) Grevler Üzerine adlı bir kitapçık ve Sosyal-Demokrat Partinin Programı İçin Taslak ve Açıklama’yı da yazdı. Lenin’in sözleriyle Birlik, işçi sınıfı hareketine destek sağlayacak ve proletaryanın sınıf mücadelesine yol gösterecek devrimci bir partinin çekirdeği idi. 1898’in ikinci yarısında ekonomistler Birlik içinde ağırlık kazandılar. Gazeteleri Raboçeye Mysıl aracılığıyla Rusya’da sendikalizmi ve berneştayncılığı yaydılar. Tutuklamadan kaçan Birliğin eski üyeleri, Lenin’in Birlik geleneğini sürdürdüler. Bunlar 1898’de RSDİP’in Birinci Kongresinin hazırlanmasına yardımcı oldular ve Kongreden sonra yayınlanan manifestoyu hazırladılar. A. A. Vaneyev, sürgünden önce hapishanede tek başına hücrede tutulduğu sırada yakalandığı veremden 1899’da Doğu Sibirya’da öldü. Yukarıdaki bilgilerin yayınlanmasını bu nedenle mümkün görüyoruz. Bu bilgilerin güvenilir olduğunu güvenle söylüyoruz; çünkü bu bilgiler, A. A. Vaneyev ile yakın ilişkisi olan ve onu yakından tanıyan bir kişi tarafından aktarılmaktadır. 4

Lenin’in Raboçeye Dyelo gazetesi için yazmış olduğu “Rus İşçilerine” başlıklı başyazı bulunamamıştır. Russkaya Starina — M. İ. Semevski tarafından kurulmuş tarih konusundaki makalelere yer veren aylık bir dergi; 1870’ten 1918’e kadar St. Petersburg’da yayınlanmıştır. Bu dergi, Rus devlet adamlarına ve kültür dünyasının önce gelenlerinin anılarına, günlüklerine, notlarına ve mektuplarına ve öteki çeşitli belgelere oldukça geniş yer vermiştir. 5

6

Bkz: Collected Works, Vol. 2, s. 87-92. -Ed.

27 Nisan (9 Mayıs) 1895’te Yaroslavl’da Büyük Tekstil Fabrikasındaki grevcilere karşı baskılar. Ücretlerde kesinti yapılmasına karşı bir protesto çağrısı ile greve 4.000’den fazla işçi katılmıştı. Lenin’in bu grevle ilgili makalesi bugüne kadar bulunamamıştır. 7

S. Petersburgski Rabopi Listok, İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliğinin organı idi. Ancak iki sayısı çıktı. - 1. Sayı Şubat (Ocak tarihini taşıyordu) 1897’de ve 2. sayısı Cenevre’de Eylül 1897’de yayınlandı. 8

Gazete, işçileri ekonomik mücadelelerini geniş siyasal istemlerle bileştirmeye ve bir işçi partisinin gerekliliğine ağırlık vermelerine çağırıyordu. “Doksanların sonlarının sosyal-demokratlarının faaliyetlerine karşı düşmanca bir tutum takınan İskra, o sıralarda küçük istemler uğruna mücadeleden başka herhangi bir çalışma için koşulların bulunmadığını 9

Kardelen Eği�m Programı 208


ÇALIŞMA TARZI

KENDİLİĞİNDENLİK ÖNÜNDE EĞİLME

V. İ. Lenin – Ne Yapmalı?

Kendiliğindenliğe bu boyun eğişin yazınsal ifadelerini ele almadan önce, Rus sosyal-demokrasisindeki geleceğin iki çatışan eğiliminin St. Petersburg’da çalışan yoldaşlar arasında hangi koşullar altında doğduğu ve büyüdüğüne ışık tutan (yukarda sözü edilen kaynak tarafından bize ulaştırılan) şu ilginç olguyu belirtmek isteriz. 1897’nin başında, sürgünlerinden hemen önce, A. A. Vaneyev ve birkaç yoldaşı, İşçi Sınıfının Kurtuluşu için Mücadele Birliğinin “eski” ve “genç” üyelerini bir araya getiren özel bir toplantıya katıldılar.1 Konuşmaların ağırlık noktasını örgüt sorunları, özellikle de son biçimi ile “Listok” Rabotnika, n° 9-10, s. 46’da2 yayınlanmış olan “işçilerin karşılıklı yardım fonu tüzüğü” konusu oluşturuyordu. “Eski” üyelerle (St. Petersburg sosyal-demokratları bunları alaya alarak “dekabristler,” olarak adlandırırlardı) “genç” üyeler (ki bunlar, daha sonra Raboçaya Mysıl çalışmalarına aktif olarak katıldılar) arasında kesin ayrılıklar hemen kendini gösterdi, ve aralarında şiddetli tartışmalar başladı. “Genç” üyeler yayınlanmış haliyle tüzüğün temel ilkelerini savunuyorlardı. “Eski” üyeler birincil gereksinmenin bu olmadığını, ama Mücadele Birliğinin bütün değişik işçi yardımlaşma fonlarının, öğrenci propaganda çevrelerinin, vb. bağlı olacağı bir devrimciler örgütü halinde güçlendirilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Hiç söylemeye gerek yok ki, tartışma içinde bulunan taraflar, bu sıradaki anlaşmazlıkların, bir bölünmenin başlangıcı olduğunu kavramaktan uzaktılar; tersine, bunları, tek başına ve rastlantısal şeyler olarak görüyorlardı. Bu olgu da gösteriyor ki, Rusya’da da ekonomizm, “eski” sosyaldemokratlara karşı bir mücadele olmaksızın ortaya çıkmış ve yaygınlaşmış değildir (ki bu, bugünün ekonomistlerinin unutmak istedikleri bir şeydir). Ve eğer, esasında, bu mücadele, ardından “belgesel” izler bırakmamış ise, bunun

tek nedeni o sırada faaliyet gösteren çevrelerin üyeliğinin öylesine sürekli bir değişiklikten geçmesidir ki, hiç bir süreklilik sağlanamamış ve bunun sonucu olarak da görüş ayrılıkları herhangi bir belge ile kaydedilmemiştir. Raboçaya Mysıl’ın kuruluşu ekonomizmi günışığına çıkardı, ama bir çırpıda değil. Yeni eğilimin çeşitli kentlerdeki başarıları ve başarısızlıklarında rastlantının ne ölçüde olduğunu ve bunun gerçekte ayrı bir eğilimi mi ifade ettiği, yoksa salt belli kimselerin eğitim yoksunluğundan mı ileri geldiği konusunda, ne “yeninin” savunucularının ne de karşıtlarının karar verebildikleri -ve bunu yapma fırsatını gerçekten de bulamadıkları- zaman süresini anlayabilmek için, eylem koşullarını ve Rus çalışma gruplarının çoğunluğunun kısa ömürlü niteliğini somut bir biçimde kafamızda canlandırmamız gerekir (bu, ancak, bunu bizzat yaşamış olanların yapabilecekleri bir şeydir). Örneğin, Raboçaya Mysıl’ın ilk teksir edilmiş kopyaları sosyal-demokratların büyük bir çoğunluğuna hiç bir zaman ulaşmadı, ve eğer ilk sayısındaki başyazıya değinebiliyorsak, bunun tek nedeni, yukarda belirtilen gazetelerden ve gazete projelerinden oldukça farklı olan bu yeni gazeteyi, hiç kuşkusuz, büyük bir gayretle, olduğundan fazla abartan V. İ.3 tarafından yazılan bir makalede (“Listok” Rabotnika, n° 9-10, s. 47 ve devamı) yeniden yayınlanmış olmasıdır.4 Raboçaya Mysıl’ın tüm havasını ve genel olarak ekonomizmi büyük bir açıklıkla ortaya koyduğu için, bu başyazı üzerinde durmaya değer. “Mavi ceketliler”in5 silahının işçi sınıfı hareketini hiç bir zaman duraksatamayacağını belirttikten sonra, başyazı, sözlerini şöyle sürdürüyor: “...İşçi sınıfı hareketinin canlılığı, işçilerin, sonunda, kendi yazgılarını liderlerinin ellerinden koparıp kendi ellerine almaları olgusundan ileri gelmektedir”; bu temel tez daha sonra ayrıntılarıyla geliş-

Kardelen Eği�m Programı 209


ÇALIŞMA TARZI tirilmektedir. Gerçekte, liderler (yani sosyal-demokratlar, Mücadele Birliğinin örgütleyicileri), denebilir ki, polis tarafından işçilerin ellerinden koparılıp alınmıştır;6 ama işçiler liderlerine karşı mücadele ediyorlarmış gibi ve liderlerinin boyunduruğundan kendilerini kurtarıyorlarmış gibi gösterilmektedir! Devrimci örgütün güçlendirilmesi ve siyasal faaliyetin genişletilmesi yönünden ileri adımlar atma çağrısı yerine, tümüyle sendika mücadelesine geri çekilme çağrısı yapılmıştır. “Hareketin ekonomik temelinin siyasal ülküyü hiç bir zaman unutmama çabasıyla gölgelendiği” ve işçi sınıfı hareketinin parolasının “ekonomik koşullar için mücadele” (!) ya da daha da iyisi “işçiler, işçiler içindir” parolası olduğu ilân edildi. Grev fonlarının “hareket için öteki örgütlerden yüz kez daha yararlı olduğu” (1897 Ekiminde söylenmiş bu sözleri, 1897’nin başlangıcında genç üyelerle “dekabristler” arasındaki tartışmayla kıyaslayınız) vb. açıklandı. “İşçilerin ‘kaymağına’ değil, ‘ortalamaya’, işçi yığınlarına ağırlık vermeliyiz”; “siyaset her zaman itaatle ekonomiyi izler”7 vb. vb. gibi ucuz deyişler, hareket tarafından çekilen ama çoğu durumlarda, ancak legal olarak ortaya çıkan yayınlardaki kadarıyla Marksizm kırıntılarıyla tanışıklığı olan gençlik yığınları üzerinde, karşı durulmaz bir etki yaratan moda haline geldi. Siyasal bilinç, kendiliğindenlik —Bay V. V.’nin “fikirlerini” yineleyen “sosyal-demokratların” kendiliğindenliği, bir rubleye bir kopek katmanın her türlü sosyalizmden ve siyasetten daha değerli olduğu ve “gelecek kuşaklar için değil de kendileri ve çocukları için savaştıklarını bilerek savaşmaları” gerektiği (Raboçaya Mysıl, n° 1, başyazı) yolundaki savlarla kandırılan işçilerin kendiliğindenliği— tarafından tümüyle boğulmuştu. Bu çeşit sözler, sosyalizme olan nefretleri içerisinde, İngiliz trade-unionculuğunu kendi topraklarına taşımak ve işçilere, katıksız sendikal mücadeleye girişmekle,8 geleceğin bilmem hangi sosyalizmi için, bilmem hangi kuşakları için değil, kendileri ve çocukları için mücadele etmiş olacaklarını öğütlemeye çalışan (Alman “Sozial-Politiker”i Hircsh gibi) Batı Avrupa’nın burjuvazisinin her zaman gözde bir silahı olmuştur. Ve şimdi de “Rus sosyal-demokrasisinin V. V.’leri”, bu burjuva sözleri yinelemeye girişmiş1erdir. Bu noktada çağdaş ayrılıkları, tahlilimizin bundan sonrası için yararlı olacak üç durumu kaydetmek önemlidir.9 Birincisi, yukarda değindiğimiz siyasal bilincin kendiliğindenlik tarafından boğulması da, kendiliğinden oldu. Bu bir sözcük oyunu gibi görünebilir, ama ne yazık ki acı gerçek budur. Bu, birinin ötekine üstün geldiği, birbirlerine tamamen karşıt iki görüş arasındaki açık bir mücadelenin bir sonucu olarak olmamıştır, bu, giderek daha çok “eski” devrimcinin jandarma tarafından “koparılıp alınması” ve giderek daha çok sayıda “Rus sosyal-demokrasisinin” “genç” “V. V.’lerinin” sahnede gözükmesi olgusu yüzünden olmuştur. Bugünkü Rus hareketine katılmış olanlar demeyeceğim, ama en azından onun havasını

koklamış olan herkes, durumun tamamen bu olduğunu pek iyi bilir. Ve eğer biz, yine de bu herkesçe bilinen olgu konusunda okurun iyice açıklığa kavuşması yolunda fazla direniyorsak ve eğer, daha da açıklığa kavuşturmak için Raboçeye Dyelo’nun ilk basımındaki ve 1897’nin başında “eskiler” ile “gençler” arasındaki tartışmalardaki olguları aktarıyorsak, bunu “demokrasi”leriyle övünen kimselerin geniş kamuoyunun (ya da çok genç kuşağın) bu olgular konusundaki bilisizliği üzerine spekülasyona girmelerinden ötürü yapıyoruz. Bu nokta üzerinde daha ilerde duracağız. İkincisi, ekonomizmin yazınsal ifadesinin hemen başlarında, “işçi hareketinin katıksız ve yalın” yandaşlarının, proleter mücadele ile en yakın “organik” ilişkilere (Raboçeye Dyelo’nun deyimi) tapanların, işçi olmayan aydın tabakanın (sosyalist bir aydın tabakanın bile) karşıtlarının, durumlarını savunmak için “katıksız” burjuva “trade-unionculuğu” tezlerine sığınmak zorunda kalmaları gibi son derece ilginç bir durum —bugünün sosyal-demokratları arasında egemen olan bütün ayrılıkları anlamak için çok tipik bir durum— gözlemliyoruz. Bu, Raboçaya Mysıl’ın, daha hemen başında —bilinçsiz olarak—, Credo’nun programını uygulamaya başladığını göstermektedir. Bu, (Raboçeye Dyelo’nun kavrayamadığı bir şeyi) işçi sınıfı hareketinin kendiliğindenliğinin her türlü putlaştırılmasının, “bilinçli unsurun” sosyal-demokrasinin rolünün her türlü küçümsenmesinin, bunu küçümseyenin onu isteyerek yapıp yapmamasından tamamen bağımsız olarak, işçiler üzerinde burjuva ideolojisinin etkisini güçlendirmek anlamını taşıdığını göstermektedir. Bütün bu “ideolojinin öneminin abartılması”10 konusunda, bilinçli unsurun rolünün abartılması11 vb. konusunda söz edenler, katıksız ve yalın işçi hareketinin, eğer işçiler yalnızca “kendi yazgılarını liderlerinin ellerinden kurtarılırlarsa”, kendisi için bağımsız bir ideolojiyi geliştirebileceğini ve geliştireceğini düşünmektedirler. Ama bu derin bir yanılgıdır. Yukarda söylenenleri tamamlamak için, Karl Kautsky’nin Avusturya Sosyal-Demokrat Partisinin yeni program taslağıyla ilgili olarak şu son derece doğru ve önemli sözlerini aktaracağız.12 “Revizyonist eleştiricilerimizden pek çoğu, Marx’ın, ekonomik gelişme ve sınıf mücadelesinin yalnızca sosyalist üretimin koşullarını yaratmakla kalmayıp, aynı zamanda, ve doğrudan doğruya onun gerekliliğinin bilincini [italikler K. K.’nin] de yarattığını ileri sürdüğüne inanırlar. Ve bu eleştiriciler, İngiltere’nin, kapitalist gelişmenin en yüksek düzeyine ulaştığı bu ülkenin, bu bilince herhangi başka bir ülkeden daha uzak olduğunu öne sürerler. Taslağa bakıldığında, böylece çürütülen bu sözde Ortodoks Marksist görüşün Avusturya programının taslağını hazırlayan komitece de paylaşıldığını düşünmek mümkündür. Program taslağında şöyle denmektedir: ‘Kapitalist gelişme arttıkça, proletaryanın sayısı da artar, proletarya arttıkça kapitalizme karşı savaşa zorlanır ve bu

Kardelen Eği�m Programı 210


ÇALIŞMA TARZI savaşa uygun duruma gelir. Proletarya sosyalizmin olabilirliği ve zorunluluğu bilincine ulaşır. Demek oluyor ki, sosyalist bilinç, proleter sınıf mücadelesinin zorunlu ve doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkar.’ Ama bu kesinkes yanlıştır. Elbette, bir öğreti olarak, sosyalizmin kökleri, tıpkı proletaryanın sınıf mücadelesi gibi, modern ekonomik ilişkilerde bulunmaktadır ve sosyalizm, ikincisi gibi kapitalizmin yığınlarda yarattığı yoksulluk ve sefalete karşı mücadeleden ortaya çıkar. Ama sosyalizm ve sınıf mücadelesi, yan yana doğar, birbirinden değil; her biri farklı koşullarda ortaya çıkar. Modern sosyalist bilinç, yalnızca derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir. Gerçekten de, modern iktisat bilimi, diyelim modern teknoloji kadar, sosyalist üretim için bir koşuldur ve proletarya, ne denli isterse istesin, ne birini ne de ötekini yaratabilir; her ikisi de modern toplumsal süreçten ortaya çıkar. Bilimin taşıyıcısı proletarya değil, burjuva aydın tabakadır [italikler K. K.’nin]: modern sosyalizm, bu tabakanın tek tek üyelerinin zihinlerinden kaynaklanmıştır ve bunu entelektüel olarak daha gelişmiş olan ve koşulların elverdiği yerlerde modern sosyalizmi proleter sınıf mücadelesine sokan proleterlere iletenler de bunlar olmuştur. Demek oluyor ki, sosyalist bilinç sınıf mücadelesine dışarıdan [von aussen Hinein getragenes] verilen bir şeydir, onun içinden kendiliğinden çıkan [urwüchsig] bir şey değildir. Bu yüzdendir ki, eski Hainfeld programı pek haklı olarak, sosyal-demokrasinin görevinin, proletaryayı, konumunun bilinci ve görevinin bilinci ile doldurmak [aslında: proletaryayı doyurmak] olduğunu söylemektedir. Eğer bilinç, sınıf mücadelesinden kendi başına doğsaydı buna gerek olmazdı. Yeni taslak, bu önermeyi, eski programdan aynen almıştır ve bunu yukarda belirtilen önermeye iliştirmiştir. Ama bu, düşünce çizgisini tümüyle koparmaktadır...” Çalışan yığınların hareketlerinin süreci içerisinde kendi başlarına formüle edecekleri bağımsız bir ideolojiden söz edilemeyeceğine göre13, tek seçenek şu oluyor —ya burjuva ideolojisi, ya da sosyalist ideoloji. İkisi arasında bir orta yol yoktur (çünkü insanlık “üçüncü” bir ideoloji yaratmamıştır ve ayrıca da sınıf karşıtlıklarıyla parçalanmış bir toplumda sınıf-dışı ya da sınıf-üstü bir ideoloji söz konusu olamaz). Öyleyse, herhangi bir biçimde sosyalist ideolojiyi küçümsemek, ona birazcık olsun yan çizmek, burjuva ideolojisini güçlendirmek anlamına gelir. Kendiliğindenlikten çok söz edilmektedir. Ama işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden gelişmesi, onun burjuva ideolojisine tabi olmasına, Credo programı doğrultusunda gelişmesine yol açar; çünkü kendiliğinden işçi sınıfı hareketi, trade-unionculuktur, Nur-Geurerkschaftlerei’dir, ve trade-unionculuk, işçilerin burjuvaziye ideolojik köleliği demektir. Demek oluyor ki, görevimiz, sosyal-demokrasinin görevi, kendiliğindenliğe karşı savaşmak, işçi sınıfı hareketini burjuvazinin kanatları altına sokmak yolundaki bu kendiliğinden trade-unioncu çabadan uzaklaştırmak ve

devrimci sosyal-demokrasinin kanadı altına sokmaktır. İskra, n° 12’de yayınlanan ekonomist mektubun yazarları tarafından kullanılan, en güçlü ideologların işçi sınıfı hareketini maddi öğelerin karşılıklı etkileşimi ve maddi ortamla belirlenmiş yolundan uzaklaştırma çabalarının başarısızlığa uğradığı yolundaki sözleri, bu nedenle, sosyalizmden vazgeçmeyle aynı şeydir. Eğer bu yazarlar, yazın ve toplumsal faaliyet alanına giren herkesin yapması gerektiği gibi, ne söylediklerini korkusuzca, tutarlı bir biçimde ve derinlemesine değerlendirebilselerdi, onlar için “o işe yaramaz kollarını boş göğüsleri üzerinde bağlamak” ve eylem alanını, işçi sınıfı hareketini “en az direnme çizgisine” doğru, yani burjuva trade-unionculuğu çizgisine doğru çeken Struve’lere, Prokopoviç’lere, ya da bu hareketi kilise ve jandarma “ideolojisi” çizgisine doğru çeken Zubatov’lara terk etmekten başka yapacakları bir şey kalmazdı. Almanya örneğini anımsayalım. Lassalle’ın Alman işçi sınıfı hareketine sunduğu tarihsel hizmet neydi? Bu hareketi (Schulze-Delitsch ve benzerlerinin iyi yürekli yardımlarıyla), ilerlemeci trade-unionculuk ve kooperatifçilik yolundan uzaklaştırıp, kendiliğinden gitmekte olduğu yola çevrilmiş olmasıydı. Böyle bir görevi yerine getirmek için kendiliğinden öğenin değerinin küçümsenmesinden, süreç olarak taktiklerden, unsurlarla ortam arasındaki karşılıklı etkileşimlerden, vb.den söz etmekten çok farklı bir şeyler yapmak gerekiyordu. Kendiliğindenliğe karşı amansız bir mücadele gerekiyordu ve ancak birçok yılları kapsayan böyle bir mücadeleden sonradır ki, örneğin Berlin’in çalışan halkını ilerlemeci partinin bir dayanağı olmaktan çıkarıp sosyal-demokrasinin en sağlam kalelerinden biri haline getirmek, mümkün olabilmiştir. Bu mücadele bugün bile (Alman hareketinin tarihini Prokopoviç’ten, felsefesini ise Struve’den öğrenenlerin sanabilecekleri gibi) hiç bir biçimde bitmiş değildir. Şimdi bile Alman işçi sınıfı, deyim yerindeyse, bir sürü ideolojiler arasında parçalanmıştır. İşçilerin bir kesimi Katolik ve monarşist sendikalar içerisinde örgütlenmiştir; bir başka kesimi İngiliz tradeunionculuğunun burjuva müritleri tarafından kurulan Hirsch-Duncker sendikaları14 içerisinde örgütlenmiştir; üçüncü kesimi sosyal-demokrat sendikalar içerisinde örgütlenmiştir. Son grup, geri kalanlardan çok daha kalabalıktır, ama sosyal-demokrat ideoloji bu üstünlüğü yalnızca bütün öteki ideolojilere karşı kararlı bir mücadele vererek sağlayabilmiştir ve böyle koruyabilecektir. Ama niye, diye soracaktır okur, kendiliğinden hareket, en az direnme çizgisini izleyen hareket, burjuva ideolojisinin egemenliğine yol açıyor? Şu basit nedenle ki, burjuva ideolojisi köken bakımın