Issuu on Google+

TARİH: 7 OCAK 2013 PERŞEMBE

YIL: 22 SAYI: 1131

FİYATI: 3 TL

SAHİBİ: YENİ KIBRIS PARTİSİ

ASKERSİZ LEFKOŞA

EYLEMİ YAPILDI

l YKP’nin yaptığı çağrı çerçevesinde Askersiz Lefkoşa, askersiz Kıbrıs taleplerimizi bir kez daha sokakta ortaya koymak için 2 Şubat 2013, Cumartesi saat 14:00’da Ledra Palace trafik ışıklarında buluşulup Yiğitler Burcu’ndaki ateş-kes hattına yüründü… Eylemin paralelinde Lefkoşa’nın güneyinde de Ledra Caddesinde buluşulup Baf Kapısı yakınındaki ateş-kes hattının diğer yanına yürüyüş yapıldı

l Hedef olarak kuzeyden gelenlerin Yiğitler Burcu içinde ve güneyden gelenlerin Baf Kapısı önünde buluşması ve geçen yıl olduğu gibi birbirini görerek karşılıklı eylem gerçekleştirme amacı polisin bu sene anlamsızca parkın girişini kapatması nedeni ile mümkün olmadı l YKP’den Murat Kanatlı polisin anlamsızca gerginliği yükselttiğini ama kendilerinin şiddetsiz, sivil, anti-militarist eylem yapmakta kararlı olduklarını vurguladı. Kanatlı, 7. Yılında eylemin geleneksel olarak ateşkes hattı, duvarın önünde olması geleneği olduğunu, polisin bunu engellemeye yönelik anlamsız çabasına rağmen bir kez daha Kıbrıs’ı ayıran bir ayrım duvarı önünde olduklarını, duvarın diğer yanında da aktivistler olduğunu, bu mücadeleyi sürdürmeye kararlı olduklarını vurguladı. Daha sonra YKP Gençlik’ten Haluk Selam Tufanlı basın açıklaması metnini okudu

u Haberi 3. sayfada

taraflı güncel haber www.yenicag.com.cy Yeniçağ Gazetesi websayfası www.yenicag.com.cy taraflı güncel haberle yayını sürdürüyor… Haftalık Gazetede yer alamayan haber, yorum ve değerlendirmeler www.yenicag.com.cy yayınlanmakta… Websayfasında yer alan haberleri Facebook ve Twitter üzerinden de takip etmek mümkün. www.facebook.com/groups/yenicag/ ve https://twitter.com/yenicaggazetesi adreslerinde websayfasında yayınlanan tüm haber, yorumlar ve değerlendirmeler anlık olarak Facebook Twitter kullanıcıları ile de paylaşılmakta… YKP’ye ait videolar ise www.vimeo.com/ykp yayınlanmakta... YKP’nin Facebook sayfası ise www.facebook.com/YKP.org.cy S E R H A N G A Z i O Ğ LU


2

7 ŞUBAT 2013 PERŞEMBE

ELLİ MEBUS NE ZAMAN AYAKLANACAK? Sayıştay raporlarını incelemek için geçici bir komite kuruldu. Nedeni belli. Şimdiye kadar Sayıştay raporlarını görüşmeyi önemli saymıyorlardı. O raporlar maliye komitesine giderdi ama kimse ilgilenmediği için CTP’li başkan artık gündeme yazıp da boşuna emek harcamayalım diyerek oy birliği ile artık raporlarda gündemde bulunan raporların listeden çıkarılmasını emretmişti. İtiraz ve uyarı Durduran gitmişse de bir süre anayasaya aykırı bir şekilde bu uygulama devam etmişti. Gazetemiz eleştirilerini esirgememiş ve Sayıştay raporlarının bir kenara atılmasını kınamaya devam etmişti. Bunlar etkili olmuş olabilir ki sonunda ayrı bir komite kuruldu. Ancak raporlara verilen önem değişmediği için gelen geçer usulü uygulanarak oy birliği ile raporlar meclise pas edilmeye başlanmıştır. Son raporlardan birisi meclisin hakkında araştırma komitesi KTHY hakkındadır. Sayıştay anayasal yetkilerini kullanarak KTHY’nin elinde bilet kalakalan çoğu Londra’da yaşa-

yan Kıbrıslı ve yabancıların durumu hakkında araştırma yaptı. Son siyasi gelişme olarak bu seçim öncesinde meclise sunulan Sayıştay raporuna gösterilen ilgi bir ışık olacak ve seçime önem verip vermemenin bu koşullarda ölçümü yapılacak. Sayıştay raporunda diyor ki denetçilerimizi gönderdik ve bize gereken bilgi ve belgeleri vermediler onun için görüş veremeyiz. Sayıştay bilgi ve belgelere ulaşamıyorsa meclis ne yapacaktır. Sakın ha bize meclisin icra yetkisi yoktur masalı anlatılmasın. Meclis isterse icra yetkisini meclisin iradesini sağlayacak şekilde kullanacak olan bir hükümet kurmak için Küçük hükümetini alaşağı eder. Sayıştay’ın bu hale gelmesinde sorumluluğu olan mecliste muhalefet de var derler. Varsa onlar Sayıştay’ın raporlarını izlemeye başladı mı? Sıra onlarındır. Görelim bakalım ilgileniyorlar mı? UBP ile seçimden sonra el birliği ile eski hükümetleri akladılardı. İki haftada sekiz yıllık kesin hesapları görüşüp oy birliği ile akladılardı. Sürat göz kamaştırıcı. Ayni hızla diğer raporları da aklıyorlar ve bize seçimden sonra hesap soracakları masalına inanmamızı bekliyorlar. Atlasjet Havacılık A.Ş. ek seferlerle İngiltere ayaklı seferler için maliyet denetimi olmasın diye bilgi vermeyi de gizlilik iddiasıyla Sayıştay’a vermeyi reddettiğine göre eller boş mu kalacak? Sayıştay’a bilgi verilecekse Sayıştay gizli bilgi verilemeyecek kadar gayrı ciddi mi? Bugüne kadar Sayıştay şirket denetimlerinde mahrem bilgi elde etmedi mi? Mahrem bilgilere ulaşamadı ise o raporların ciddiyeti nedir ve ne olabilir? Bizim kapitalistler arkaik kaldılar. Şirket sırrı varsa 10 yıl geriye giden vergi inceleme yetkisi vergi dairesine neden verildi? Hangi konular sırdır? Koltuk başına maliyeti denetlemek için bilgi almaya hakkı yoksa kazancı neye göre saptayacak? Seçim davulu çaldı. Sorarız. Muhalefet bu konularda ne diyecek? Atlasjet konu oldu, olmayanlara çda şeffaflık ne zaman gelecek? Maliyet hesabında ileri gidemeyeceklerse hükümetciliği nasıl oynayacaklar? Şirketler hakkında ne düşünüyorlar? Kasapların, bakkalların LTD şirket kurdukları bu holdingler diyarında MALİ denetim ne olacak? Halkın sorumsuzlaşan tüccarlar elinde rezil olduğu bu dizene kim nasıl dokunacak? Duymak isteriz. Güney’e başta Almanya olmak üzere baskı başladı, ya yardım ya da şirketlere denetim ve zorlaştırma dedi. Bunlara da sıra gelecek.

KIBRIS SORUNU İÇİN SÖZÜ OLANLAR NEREDE Kıbrıs sorunu gündemden düşmedi. Halkın ağzında durduğu gibi dünyada da ele alınmaktadır. İlgililer sorunları bekletmek istemez. Önceden hazır olmadan sürprizler olmasın diye sürekli iş başında olan görevliler işlerini yaparlar ve siyasiler genel değerlendirmeler yapmadan edemezler. Her orta doğu sorunu ele alındığında Kıbrıs’la ilgi kurulmasın olmaz. İleri devletler ileridirler çünkü her olasılığa hazır olmaya çalışırlar ve her ihtimali değerlendirip ona göre görüş ve tutum takınıp tedbirli olmaya çalışırlar. Bizim idare gibi günlük yaşamaz geçmişin hazırlıklarına dayanan önlemli eylemler yaparlar. Güney’de seçim var. Ekonomik kriz de dikkatlere yeni boyutlar kazandırdı. Kara para aklama yapmanın terörizme ve uyuşturucu ticaretine katkısını ve petrol ve doğal gaz kaynaklarının piyasaya ulaştırılmasını düşünerek Kıbrıs sorununu bir an önce çözdürmek gereğini arttırdığını düşünmesinler olmaz.

Son

siyasal

gelişmeler...

Bizde ise Kıbrıs sorunu hakkında siyaset sınıfta kaldı. Tabii diğer konularda da kaldı. Meclis dışında olan partilere ayak bağı gibi bakan ve onlara sadece UBP gitsin diye olta atan meclis muhalefeti Eroğlu ile görüştü ama ona alternatif sunmadı. Biz de duymadık, dolayısıyla… Görüş alış verişinde bulunup tutumunu zenginleştireceğini iddia eden Eroğlu şikâyet etmedi. Zaten onların ilk kez bir cumhurbaşkanı olarak tüm muhalefetin desteğini aldığını ileri sürdüğünü hatırlıyoruz. Gazetemiz bu iddiasını ele alıp muhalefeti dışarda başka toplantıda başka konuşmakla eleştirmişti. Durum değişmedi. YKP muhalefetin seçim dalavereleri ve Türkiye’nin müdahalesi yüzünden seçimi boykot etmelerini ve seçime seçim diyebilecek önlemler talep etmesini istemektedir. Yalnız onlar buna razı olmaz. Şimdi ise muhalefet olarak tek aday etrafında birleşme veya kendilerini destekleme isteklerini ortaya sürdüler. UBP’ye götürebilecek kimdir diye kendilerini lanse edenler de oluyor. Bu filmi çok gördük. Denktaş’ı yenemeyiz UBP’yi hedef alalım diyerek taktik ustalığı yapanları çok gördük. Oylarını toplasanız UBP’yi katladıkları zaman oldu ama götüremediler. Koalisyonla hükümet ettiler, tek başlarına ipleri ele geçirdiler UBP’den farklı olmadıklarını kanıtladılar.

EKONOMİK VEYA MALİ GELİŞME BEKLENTİSİ YOK Ayni minval gidiyorlar. Halk favorilere oynamaktan vazgeçmedi ise çare yok. Bir kümes için tilkiyi favori görenler oldukça oyun devam edecek. Tilkileri yakından tanıyan diğer muhalifler iç sorunları nedeniyle tilkiden vazgeçemedikten sonra halkı denilen sessiz çoğunluk azalmaz. Dürüst bir seçim için şartı olmayan partilerin üyeleri azalmadıktan sonra değişim başlamamış demektir. Üç maliye bakanlığı yapmış kişi TV’de kendilerinin devrini ve mali sorunları tartıştı. Hesap sorulacak o kadar yolsuzluk varken tek bir sorumluyu kovuşturtmayan ve geçmişin aklanmasında rol alan bu figürler aralar4ında fark olmadığını halka gösterdiler. Bir birlerini eleştirmeye de çalıştılar ancak dişe dokunur bir şey söylemediler. Ne kadar terbiyeli olduklarını kanıtladılar! Biri hazineye ait tüm hesapları bir hesap haline getirerek olabileceği kadar ayrı bir fon hesabı kalmamasını sağlamış ve kendine ve sonraki maliye bakanlarına her kuruşu bildiği gibi kullanma olanağı verdi yani yolsuzluk yapılmasını özendirdi. Öteki tarihte bu kadar hazine soygunu görülmedi, bu bir rekordur dediğini unuttu ve rekoru kıranlara dair bakanlığında hazırlanan yüzlerce sayfa raporu ve Rum tarafına geçip sorguladığı Elmas’ın ifadesi olan altmış sayfalık raporu kapattı gitti. Halka bilgi vermeyi bile düşünmedi. Maliye ile uğraştıkları için ekonomist havalarında konuştular ve şimdiki bakanı sıkı mali para politikaları ile ekonomiyi durgunluğa sürüklemekle itham ettiler ama hazinenin battığı bu günlerde parayı nereden bulacaklarını söyleyemediler. Şimdiki de ayni kıratta olduğunu gerçek anlamda (fiziki olarak) çıkmazda olan özel sektöre destekle ve saire ekonominin canlanmakta olduğunu iddia etti. Yolsuzlukların sembolü onlardı ama savcılık da dosyaları kapatmakta polisle işbirliği içinde idi. Bunlar anketlere göre ilk seçimde yetkiyi alacak olanların kimler olduğunu da temsil ediyor onun için siyasi gelişme olarak anılacak bir şey bulunamadı.


3

7 ŞUBAT 2013 PERŞEMBE

ASKERSİZ LEFKOŞA EYLEMİ YAPILDI

YKP’nin yaptığı çağrı çerçevesinde Askersiz Lefkoşa, askersiz Kıbrıs taleplerimizi bir kez daha sokakta ortaya koymak için 2 Şubat 2013, Cumartesi saat 14:00’da Ledra Palace trafik ışıklarında buluşulup Yiğitler Burcu’ndaki ateş-kes hattına yüründü… Eylemin paralelinde Lefkoşa’nın güneyinde de Ledra Caddesinde buluşulup Baf Kapısı yakınındaki ateş-kes hattının diğer yanına yürüyüş yapıldı. Saat 14:30 civarında Baf Kapısı yakınında toplanan eylemciler bir süre karşılıklı olarak anti-militarist ve Kıbrıs’ta barışı talep eden sloganlar attı. Hedef olarak kuzeyden gelenlerin Yiğitler Burcu içinde ve güneyden gelenlerin Baf Kapısı önünde buluşması ve geçen yıl olduğu gibi birbirini görerek karşılıklı eylem gerçekleştirme amacı polisin bu sene anlamsızca parkın girişini kapatması nedeni ile mümkün olmadı. Onlarca polisi park girişine yığan polis teşkilatı ile karşı karşıya gelmeyen eylemciler paraleldeki şimdiki Salahi Şevket eski ismi ile Victorya Caddesine doğru yürüdüler. Buradan Ermeni Kilisesi yanından geçerek, Arabahmet Kültürevi arkasında Latin Kilisesi’nin ara bölgeye açılan kapısının olduğu yere gelerek burada basın açıklaması yaptılar. Burada ilk açıklamayı yapan YKP’den Murat Kanatlı polisin anlamsızca gerginliği yükselttiğini ama kendilerinin şiddetsiz, sivil, anti-militarist eylem yapmakta kararlı olduklarını vurguladı. Kanatlı, 7. Yılında eylemin geleneksel olarak ateşkes hattı, duvarın önünde olması geleneği olduğunu, polisin bunu engellemeye yönelik anlamsız çabasına rağmen bir kez daha Kıbrıs’ı ayıran bir ayrım duvarı önünde olduklarını, duvarın diğer yanında da aktivistler olduğunu, bu mücadeleyi sürdürmeye kararlı olduklarını vurguladı. Daha sonra YKP Gençlik’ten

Haluk Selam Tufanlı basın açıklaması metnini okudu. Basın açıklamalarından sonra eylemin başladığı yere dönen eylemciler buradan dağıldılar.

Açıklama Okunan açıklama şöyle: Yeni Kıbrıs Partisi’nin ilk kez Şubat 2006’da “çözüme giden süreçte: askersiz Lefkoşa” için yaptığı çağrı için bugün 8. kez sokaktayız, ateşkes hattına yürüyüşlerimiz sürüyor! 2006’dan bugüne 8 kez sokakta olmanın yanında onlarca başka sokaklarda, eylemlerde, toplantılarda bu talep dile getirildi, talebe destek vermesi için farklı kesimlere çağrılar yapıldı. Çağrılarımız ve mücadelemiz sürecek… Bugün bizimle, farklı kesimler birlikte… Ayrıca bizden bağımsız ama koordineli, Lefkoşa’nın güneyinde benzer bir etkinlik düzenleniyor ve paralel olarak, karşılıklı, bizi ayıran yıkılası duvara, ateşkes hattına karşı son 3 yılda olduğu gibi yine yürüyoruz… Dileğimiz, umudumuz, bizi ayıran yıkılası duvarlara, tel örgülere karşı daha yığınsal mücadelelerin gelişmesidir, bu yönde de çabalarımız devam edecek… Çabalarımız önerdiğimiz kısa vadedeki bölgesel askersizleştirmeler yanında adanın tümden askersizleştirilmesi için de sürdü, sürdürmeye da devam edecek…

Askersiz Lefkoşa talebi nedir? Peki, bugün niçin yürüyoruz? Askeriz Lefkoşa ile ilgili talebimiz ne? 7 sene önce yola çıkarken demiştik ki; “Lefkoşa’nın askersizleştirilmesi, tüm adanın askersizleştirilmesine giden yolda ilk ve önemli bir adım olacaktır. Lefkoşa’nın askersizleştirilmesi önce şehrin sonra adanın birleştirilmesine giden süreci başlatacaktır. Lefkoşa’nın askersizleştirilmesi

ara bölgede kalan yüzlerce evin, işyerinin yeninden yaşam bulmasının fırsatını yaratacaktır. Bu bölge ortak çalışma alanlarına dönüştürülerek, Kıbrıs’ı ayıran hat, Kıbrıs’ı birleştiren mekânlara dönüştürülebilir. Askersizleştirme bir zamanların önemli caddelerinin yeniden insanlaştırılmasına olanak sağlayacak, yeniden Baf Caddesi, Ermu Caddesi, Ledra ve Girne Caddesi ile buluşabilecek, kültürel değeri olan binalar yıkılmadan bir kez daha yaşam bulabilecek… Lefkoşa’nın askersizleştirilmesi çözüme giden süreçte yeni bir itme kuvveti yaratacak, toplumlararası güven ortamının oluşmasına ciddi yararı olacaktır. ‘İmkânsızlıkların’, mümkünlere dönüştürülebileceği ilk somut adım olacaktır Lefkoşa’nın askersizleştirilmesi…” Bu düşüncelerle bu mücadeleyi ısrarla ve inatla 7 yıldır sürdürdük, sürdürmeye devam ediyoruz…

Askersizleştirme için daha fazla mücadele Daha önce de söylediğimiz gibi çözümü giden süreçte askersizleştirme ve askersizleştirilen böl-

gelerin yeniden iskâna açılması, kısa vadede iki toplumlu ilişkiler açısından önemlidir. Maraşlıların, Maronitlerin yerleşim yerlerine dönmesi, ara bölgede kalan alanın yeniden canlandırılması çözüm sürecine kısa vadede önemli ivme katacaktır. Bununla birlikte Kıbrıs adasındaki tüm askeri birliklerin silahlandırılması, silahların modernizasyonu, askeri bütçeleriyle, süren ateşkes halinin ve adadaki silahlı birliklerin durumunun yarattığı anomalliler acil ‘karşı –askeri’ düzenlemeleri gerekli kılmaktadır. Bu nedenle adaya silah girişinin hemen durdurulması ve askeri bütçelerin en kısa sürede sıfırlanacak şekilde kademeli olarak bugünden azaltılmaya başlaması önemlidir. Bunun yanında koşulsuz tüm tatbikat ve askeri törenler iptal edilmelidir… Ayrıca Kıbrıslıların güvenlik, sivilleşme ve demokratikleşme talepleri ile askeri çözüm ve ihtiyaçlar çelişmektedir. Bu nedenle de askersizleştirme sivil yaşam, demokrasi için de önemlidir…

Mücadelemiz sürüyor Duvarlar önündeki ilk eylemi-

mizde, 2004 yılında Ledra Caddesinde duvarın önünde yaptığımız eylemde, duvarı göstererek insanlık ayıbı olan bu ve benzeri tüm duvarları yıkmaya kararlıyız demiştik. Oradaki duvar gitti, ama birileri hala diğerlerini ayakta tutmak için direniyor, duvarlara, dikenli tellere umut bağlayıp, Kıbrıs’ı sonsuza kadar bölebileceklerini düşünüyorlar, var güçleri ile çapalıyorlar, bir kez daha “boşuna çırpınıyorsunuz, engelleyemeyeceksiniz” diyoruz… “Yolu yok, YIKACAĞIZ!” diyoruz! Bu kez bu ayrım hattı üzerindeyiz ve Baf Kapısı hemen arkamızda… Eskilerde Victorya Sokağı diye bilinen sokağın yeninden Baf Kapısına bağlanabilmesi için geçiş noktası açılmasını talep ediyoruz. 74 öncesi açık olan Lefkoşa’nın Çağlayan bölgesindeki Mağusa Kapısı bölgesindeki geçiş noktasının yeniden açılmasını hemen şimdi yeniden talep ediyoruz. Ve bir kez daha vurguluyoruz ve yeniden “bu ve tüm duvarları, dikenli tellerden barikatları yıkmaya kararlıyız, boşuna çırpınmayın, engelleyemeyeceksiniz” diyoruz… Lefkoşa’ya ve Kıbrıslılara haki rengi üniformalılar yakışmıyor, önce Lefkoşa’yı ve sonra tüm Kıbrıs’ı tüm, kökeni nerden olursa olsun tüm haki üniformalılardan kurtulmak için bir kez daha herkese daha fazla mücadele çağrısı yapıyoruz. Daha önce defalarca dediğimiz gibi; sözümüz var gelecek kuşaklara, kararlıyız bizi ayıran bu ve tüm duvarları yıkacağız, onlara sınırsız, silahsız, askersiz, garantörsüz bir Kıbrıs bırakacağız…


4

7 ŞUBAT 2012 PERŞEMBE

El-Sen: “Hükümet, Kıb-Tek'ten Elini Çekene Kadar Mücadelemiz Sürecek....” El-Sen borcu olan gerek özel gerekse kamu kesimlerine ait yerlerin elektriğini kesme eylemini sürdürürken; tahsilatta büyük başarı sağlandığı da bildirildi... ElSen Başkanı Çağlayan Cesurer imzasıyla yayımlanan basın bildirisinde mücadelenin süreceği vurgulandı. Açıklamada şöyle: Sendikamızın, tam bir yıl önce KIBTEK’in özelleştirilmesi girişimine karşı girdiği direniş sonrası Bakanlar Kurulu, 24 Ocak 2012 tarihinde Kurum’un ÖZERK bir yapıya kavuşturulacağına ilişkin karar almıştı. EL-SEN sürekli olarak sorunların kapsamlı çözümünün ÖZERK bir yapı ile olacağını bilimsel verilerle ortaya koymuş, öte yandan KIB-TEK’in özel, kamu kişi ve kuruluşlarından borçalacak ilişkilerini belgelemiştir. Kurum’un alacaklarını tam ve zamanında tahsil edebilmesi halinde tüm borçlarını ödeyebileceği ve elde edeceği fazlalıkla elektriğin ucuzlayabileceğinin altı çizile gelmiştir. Hükümet alınmış Bakanlar Kurulu kararına rağmen, ÖZERKLİK yönünde adım atmamış ve Başbakan bundan vaz geçildiğini ifade etmiş, öte yandan kamu borçlarını fiilen ödemeye başlamamıştır. Sn. Başbakan’ın, özel sektörde büyük ölçekli borçları bulunanlara dönük bulduğunu ifade ettiği çözüm önerilerinin hedefi KIB-TEK’i zarara uğratmaktır. İddialarımız her zaman olduğu gibi bugün de gerçekleri yansıtmaktadır. ELSEN, eylem yapacağız derken gerekçelerini önce üyeleri, sonra halkımız ile paylaşma geleneğini sürdürmektedir. Bu bağlamda; Sendikamız büyük ölçekli borcu bulunan kamu ve özel kesimin elektriklerinin kesilmesi eylemlerine girişince tahsilatta ciddi başarı elde edilmiştir. Örneğin yapılan bu tahsilatlar

sonucunda bir ay içerisinde KIB-TEK’in borcu 352 Milyon TL’den 299 Milyon TL’ye düşmüştür. KIB-TEK yönetiminin yapması gerekeni, Sendikamız eylemlerle zorlamış ve Bakanlar Kurulu, borcu olan özel, kamu kişi ve kuruluşlarının elektriklerinin nasıl ve hangi koşullarda kesileceğini ve bağlanacağını yasal olarak düzenlemek zorunda kalmıştır. EL-SEN mensupları bu mevzuatın uygulanması için mücadele etmektedir. Uygulamayı engelleyen ve sulandırmaya çalışan ise ne gariptir ki hükümetin kendisidir. 25 devlet dairesinin elektriğinin kesilmesinde hükümet kılını kıpırdatmamıştır. Bu daireler günlerce elektriksiz kalmış ve halkımıza hizmet verememiştir. Soruna çözüm için Sendikamız çeşitli düzeylerde temaslarda bulunmuş ve çözüm umudu belirince dairelere akım vermiştir. Hükümet, Yakın Doğu Üniversitesi ve Cratos Hotel’in elektriği kesilince önceki tavrından farklı bir tutum izleyerek kendinin yaptığı yasal düzenlemeye aykırı işlem yaptırtmıştır. Kamu Görevlileri Yasası ve diğer düzenlemeler, mevzuata aykırı işlem yapılamayacağını ve yapılması için talimat verilemeyeceğini, böyle bir talimata uyanların da talimatı verenlerin de suç işlemiş olacağını düzenlemektedir. Bu noktada Sayıştaylık ve Başsavcılık sendikamızca sürekli göreve çağrılmıştır. Sn. Başbakan, mevzuata aykırı bir şekilde, YDÜ’nün Sağlık Bakanlığı ile olan borç-alacak ilişkilerini, KIB-TEK ile ilişkilendirmiş, YDÜ’nün borcunu gecikme faizi ve diğer borçlarını ciddi oranda azaltma yönüne gitme planları yapıldığını açıklamıştır. YDÜ’nün KIB-TEK, Sosyal Sigortalar Dairesi ve İhtiyat Sandığı borç-

TEVAZU Alpay DURDURAN durduran@yenicag.com.cy

BASMAKALIP SÖYLEMLER Tabii ki halk Downer neden geldi diye kafa yordu. Ancak getirdiği bir şey olmamış gibi basın mutat haberleri verdi. Haberlere bakarsak Downer tarafları seçimden sonra başka noktalarda görmek istemediklerini anlatarak onlardan varılan noktayı sabitlemelerini yani varılmış mutabakatlar arasına son görüşmelerdeki mutabakatları da eklemelerini istemektedir. Mutabakat diye BM’nin tespitleri hakkında onlara bilgi de vermektedir. Biz seyirci değiliz ya? Biz de onun ne söylediğinin izlerini taşıyan ve muhaliflerin değerlendirmeleriyle anlam kazanacak olan açıklamalar duymak isteriz. Eroğlu tüm mecliste temsil edilmekte olan partilerin temsilcilerini saraya davet etti. Onlara BİLGİ verdi. Temsilcileri sarayın kapısında görüntülü olarak dinlemeye çalıştık. Ertesi güne kadar TV’lerde sonraki gün de gazetelerde haberlere baktık. Maşallah tüm partiler bilindik nakaratı tekrarladı. Muhalif olup da Eroğlu’nu yeterli bulup tebrik edecek değillerdi ya, yaptıkları sadece hiç bilgi verilmediğini söyledikleri zamanki söylemleri tekrarlamak oldu. TDP de CTP de halka yeniden başlaması gereken görüşmelerin başarılı olması için Eroğlu’ndan beklediklerini, kendileri ne yapmayı düşündüklerini anlat-

larının KIB-TEK’in alacaklarından mahsup edilmeye çalışılması yanlış bir yöntemdir. Üstüne üstlük Maliye Bakanlığı kamusal alanın borçlarını ödemezken bir de YDÜ’nün bakiye borcunu üstlenmesi kabul edilemezdir. Bakanlar Kurulu T.C. Yardım Heyeti’nden aldığı talimat doğrultusunda, yasal yetkisini aşarak, KIB-TEK Yönetim Kurulu’nun yetki alanına müdahale etmiş ve 59 kuruş maliyete rağmen devlet dairelerinde kullanılan elektrik tarifesini geçen Eylül ayından itibaren uygulanmak üzere 70 kuruştan 45 kuruşa düşürülmesi için karar üretmiştir. Bakanlar Kurulu’nun yasal dayanaktan yoksun bu kararı, KIB-TEK’in var olan görev zararını daha da artıracağı için KIB-TEK Yönetim Kurulu tarafından uygulamaya konmamış ancak, Maliye Bakanlığı da Ağustos ayı sonu itibarı ile var olan 59 milyon TL borcunu ödemediği gibi, Eylül ayından itibaren devlet dairelerinde tüketilen elektrik karşılığı faturaları ödemeyi tamamen durdurmuştur. Sonuç olarak tüm bu gelişmeler hükümetin KIB-TEK’in tahsilatlarının artmasından rahatsız olduğunu ortaya çıkarmıştır. Büyük borcu bulunan özel kesimin elektriklerinin bağlanması için mevzuata aykırı talimatlar yağdırmaya devam etmektedir. Çünkü eylemimiz, KIBTEK’in kendi ayakları üzerinde durabileceğini göstermiştir. Hükümetin rahatsızlığı bu noktadadır. KIB-TEK’in tümden veya olmazsa adım adım veya parça parça yok edilmesine veya peşkeş çekilmesine karşı verdiğimiz mücadelede elde edilen başarılar hükümeti ciddi olarak rahatsız etmektedir. İşbirlikçi bu hükümet, KIB-TEK’i yok etmeye, biz ise ÖZERK bir KIB-TEK yaratma mücadelemize devam edeceğiz. Devletin KIB-TEK’e

madılar demek olası değil. Söyledikleriyle söyleyecek bir şeyleri olmadığını gösterdiler. Onlara göre işler iyi gitmiyor ama yeni bir şey yapmak da gerekmiyor. Tek sorun Eroğlu antlaşma istemiyor açıklamasında yanıt buluyormuş gibi yapıyorlar. CTP arada bir daha esnek ve yapıcı bir politika ile karşı tarafı zorlamaktan bahsediyor. O kadar. CTP’nin kastettiği Talat’tır. O daha esnek politikalarla diğer tarafı sıkıştırırmış! Sıkıştırdı da ne oldu diye soranlar çok. Yeni bir başarısızlığı görmek isteyen buyursun Talat’ı denesin. Ancak iki muhalefet partisi yüreklerini açan Rum adayların ne yapmak yanlısı oldukları ortaya çıktığına göre onları nasıl karşıladıklarını ve esas tartışılan konu olan üzerinde konuşulmayan konuların hakkında ne düşündüklerini söylemek gereği duymalıydılar. Yoksa Eroğlu’dan daha iyi olduğunu iddia eden her kim olursa olsun ondan farklı bir sonuç elde edemez. Müzakere okul müsabakası değildir. En iyi konuşanı alkışlamak ve kazandı diye not vermek değildir. Muhalefet gerçekten çözümü isteyen ve bunun Kıbrıs’ın tümüne yararlı olmaktan da öte bir zorunluluk olarak görür ve bunu ister. Meclisteki muhalifler de onlarla konuşmalara katılır ve destekler yalnız gerçek yüzünü Eroğlu ile görüşürken gösterir. Eroğlu’nun kapısında konuşanları muhalefet toplantılarında gördüklerimizle karşılaştırmak ne yazık ki ikiyüzlülük kanıtıdır. İnanılmaz farklar ortadadır. Kimdir muhalefetle konuşmayan gelen? Neden orada konuşulanları Eroğlu’na anlatmazlar? Nedir gerçekten istedikleri? Anlamak olası değil. Bunlar seçilse ne olur? Muhalefete söylediklerini Eroğlu’na söyleyemedikten sonra seçilince uygulamaya kalkacaklar mı? Bekleyebilir miyiz? Acaba sadece söylemlerden bahsetmeleri işlerinin sadece söylenmekle mi sınırlıdır? O zaman bizim desteğimiz de söylemlerle mi sınırlı olmalı?

borçlu olduğu Bakanlar Kurulu kararında da belirtilmiş olmasına rağmen ısrarla yasal mahsuplaşma sonuçlandırılıp gerekli, ödeme KIB-TEK’e yapılmamaktadır. KIB-TEK, devlet dairelerine maliyetin altında satışa zorlanmaktadır. Tüm bu nedenlerle bu gün aşağıda belirtilen bakanlık ve devlet dairelerinin elektrik akımları KIB-TEK’e olan borçtan dolayı tarafımızdan kesilmiştir. Güzelyurt: Kaza Daire Amirliği: 16,000 TL, Gelir ve Vergi Dairesi:15,000 TL, Fatih Camii:83,000 TL Mağusa: Çevre Koruma Dairsi:35,000 TL, Posta Dairesi:13,600 TL, Gümrük Dairesi: 30,535 TL, Limanlar Dairesi Müdürlüğü Rıhtım: 51,730 TL, Mağusa Kaza Mahkemesi: 32,613 TL, İskân Bakanlığı Kaza Tapu Dairesi: 28,500 TL, Gelirler Dairesi: 15,685 TL İskele: Mehmetçik Kaymakamlık: 11,806 TL, İskele Tarım Dairesi: 3,200 TL, İskele Sosyal Hizmetler Dairesi: 3,192 TL Girne: Posta Dairesi: 11,806 TL, Girne Kaymakamlığı: 15,715 TL, Milli Arşiv Araştırma Dairesi: 33,782 TL, Ulaştırma Bakanlığı Limanlar Dairesi Müdürlüğü: 272,391 TL, Çalışma Dairesi: 26,136 TL, Sosyal Hizmetler Dairesi: 12,983 TL ,Milli Eğitim Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Dairesi Girne Kalesi: 63,155 TL, Gençlik ve Spor Bakanlığı Apakan Spor Salonu: 12,421 TL, 20 Temmuz Stadyumu: 10,788 TL Lefkoşa: Tarım ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı (toplam 181 sayaç için): 22,277,653 TL, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (toplam 22 sayaç için): 376,614 TL, İçişleri Bakanlığı (toplam 168 sayaç için): 1,682,290 TL,

Bir antlaşma gerçekten Kıbrıs’ın bütününü bir devlet yapmalı ve yabancı kuyrukçularına kapıyı kapamalıdır. Görüşmelerde ele alınmayan konular bunlarla ilgilidir. Meclis muhalefeti bunlar hakkında ne düşündüğünü söylemeden ortaya çıkmasın kimseyi ikna edemez. Sokağa seslendiklerinde Türkiye ile ilişkileri iki eşit taraf şeklinde düşündüklerini söylerler. Buna var mıdırlar? Onları AKPA toplantısı için Strasburg’a gittiklerinde yaptıklarını haberlerde izledik. Aslanlar gibi Kıbrıslıların temsil edilme haklarının tümüne sahip çıktıklarını dile getirdiler. Ancak Kıbrıs sorununun çözümü için destek almaya da çalıştıklarına inanılır iken çözümsüzlükte Eroğlu’nun payını ve Türkiye’nin rolünü anlattıklarını açıklamadılar. Yabancı diyarlarda Türk politikasını eleştirmemek kararlılıklarının uzun bir zamandır ilan ederler. Bunu CTP açıkça anlatırdı, TDP anlatmadan yapar. 1q990 yılında politikaları değişti. Yabancılara karşı ulusal birlik içinde harekete başladılar. Buna devam ettiklerine göre muhalefetle çözümsüzlüğü anlatıp yardım isteyeceklerine onları ikna etmeye ne hakları var? Yabancılara karşı muhalif görünmemeye çalışırlarken gerçek muhalefete AB’den ve AK’den yardım isteyeceklerini bile bile neden sessiz kalırlar? Onları kandırıp oy desteklerini almakla muhalefete ihanet edecek değiller mi? İçimizde hainler varsa çıkaralım ortaya. AB’den destek gelmeden çözüm kapısı açılmayacak. AB desteği ise Kıbrıslı Türklerin gerçekten makul bir antlaşmaya destek vermeleri ve seçim kazanamasa da ciddi bir varlık göstermesi şartına bağlıdır. Yabancı asker ve garantileri konuşmaktan kaçınan barışçılığı AB’ye anlatmak olası değildir. Muhalefet bunu ölçüt olarak kullanmalı ve bunları laf ola destekleyenlerle vakit kaybetmemelidir.


5

7 ŞUBAT 2013 PERŞEMBE

KTMMOB, ÜLKESEL FİZİKİ PLAN HAKKINDA GÖRÜŞLERİNİ SUNDU Kıbrıs Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (KTMMOB) Başkanı Zihni Turkan, birliğin, Ülkesel Fizik Plan’ın hazırlanma sürecine dâhil edilmediğini, planın ayrıntılarından halkla birlikte haberdar edildiklerini dile getirerek, yasal olarak görüş bildirmeleri gereken 40 günlük sürenin değerlendirme yapmak için yetersiz olduğunu ifade etti. KTMMOB, Şehir Planlama Dairesi tarafından hazırlanıp halkın ve sivil toplum örgütlerinin görüşüne sunulan “Ülkesel Fiziki Plan” hakkında görüşlerini sunmak üzere, bugün birlik binasında basın toplantısı düzenledi. Toplantıda KTMMOB Başkanı Zihni Turkan’ın yanı sıra, Maden Jeoloji Jeofizik Mühendisleri Odası Başkanı Ertan Akün, Şehir Plancıları Odası Başkanı Ali Kanlı, Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Nilden Bektaş ve Mimarlar Odası Başkanı Azmi Öge konuşma yaptı. Zihni Turkan, yaptığı konuşmada Ülkesel Fizik Plan hazırlanırken birlikten görüş istenmemesini eleştirdi. Oldukça kapsamlı olan ve uzun sürede hazırlanan planı değerlendirmeleri için 40 günlük sürenin yeterli olmayacağını dile getiren Turkan şunları söyledi: “Ülkesel Fizik Plan, yaklaşık 700 sayfa ve 20 civarında plan ile tartışmaya açılmış ve bu noktada da birliğimiz halk ve diğer sivil toplum örgütleri ile aynı katego-

ride addedilerek, kırk günlük yasal süreçte görüş vermeye davet edilmiştir. Hâlbuki plan, her beş yılda hazırlanması gereken ‘Kalkınma Planı’ olmadan, ülke nüfusu gibi önemli verilerden yoksun olarak hazırlanmış, birliğimiz ile de hiçbir istişarede bulunulmamıştır.” Birliğin uzun süredir Ülkesel Fizik Plan çalışmalarının başlatılmasıyla ilgili taleplerini Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı ve yetkili makamlara birçok kez ilettiğini belirten Turkan, planın hazırlanmasına katkı koyma taleplerinin önemini şu sözlerle açıkladı: “Odalarımızın teknik verilerini ve görüşlerimizi planın oluşum sürecine sunmak, bugün tartışmaya açılan planın teknik alt yapısını güçlü kılmayı sağlamak doğrultusunda olmuştur. Ancak bu talebimiz, hiçbir zaman olumlu yanıt bulmamış; geçmişte yetkili tüm makamlarla defalarca yaptığımız görüşmeler ve talepler hep sonuçsuz kalmıştır”

“PLANLA İLGİLİ OLUŞTURDUĞUMUZ EKİP ÇALIŞMALARA BAŞLADI” Planla ilgili eksik veya yanlışları tespit ederek gereken teknik katkıyı koymak için ilgili odalardan oluşturulan bir ekibin çalışmalara başladığı bilgisini veren Zihni Turkan, yasal sürecin bu

Murat KANATLI murat.kanatli@yenicag.com.cy

Ortak aday mümkün mü? Kıbrıs’ta ittifaklar, güç birlikleri zor yürüyen işlerdir. Hele de seçim ittifakları çok daha zor işlerdir. Her dönem indirgemeci yaklaşımlarla, sübjektif tahlillerle ittifak yapılması halinde büyük değişimlerin çok mümkün olduğu anlatılır. Bilindiği gibi indirgemeci yaklaşıma göre; sosyal olaylar ekonomik, siyasi, ahlaki, dini hukuki olaylardan yalnızca birine bağlı olarak şekillenir. Şimdi en çok üzerinde konuşulan ekonomik durumdur ve buna bakarak ortak bir aday çıkması halinde şansının yüksek olduğu ön kabülünü her yerde görmek mümkündür. Ama somut koşullara baktığımızda, emek hareketi ve siyasal partiler örgütlenmesinde ciddi bir patlama yoktur. Anlık tepkilerde ciddi parlamalar, kitlesel katılımlar olsa da, bunları sistematik bir harekete dönüştürmeyi kimse başaramamış durumdadır. Kimileri bunu hemen, ‘siyasal önderlik yok’ gibi yukardan aşağıya çözümlerle halletme yoluna gitmektedir. Yani kitleler aslında yığın olarak harekete hazırdırlar, önderliğin işareti ile iktidarı alacaklardır… Böyle bir durum yoktur. Kıbrıs’ta şimdi en çok ihtiyaç olan tabandan toplumsal muhalefet örmektir. İktidarı veya yönetimi almak ve onu belli programlar etrafında idare etmenin aracı olabilecek kurumsal

mıştır” diye konuştu. İmar Yasası’nda revizyona gidilmesi gerektiğini savunan Kanlı, mevcut yasa gereği çoğu yetkinin merkezi idarede olduğunu, bu yetkilerin bir bölümünün yerel yönetimlere dağıtılması gerektiğini dile getirdi.

AKÜN: “MESLEK ETİĞİ UNUTULMAMALI”

çalışmaları yapmak için yeterli olmadığını tekrarlayarak, “KTMMOB kırk günlük süreç sonrasında yaşanacak değerlendirme çalışmalarına mutlaka dahil edilmeli ve örgütümüzün özel durumu göz ardı edilmeden aktif rol ile katkı yapabilmesi sağlanmalıdır” dedi.

ÖGE: “BU KADAR KISA SÜREDE ÖZÜMSEMEK MÜMKÜN DEĞİL” Toplantıda konuşan Mimarlar Odası Başkanı Azmi Öge, Ülkesel Fizik Plan’ın vizyon ve politikalarla desteklenmesi gerektiğini ifade ederek, “31 ayda hazırlanan planların 2 haftada okunup özümsenerek felsefesinin anla-

şılması mümkün değil” dedi. Oluşturulan planlara sahip çıkacak ve uygulanmasına destek olacakların sivil toplum kuruluşları ve meslek örgütleri olduğunu dile getiren Öge, “Planlamaya karşı değiliz, bu planı da destekliyoruz. İtiraz ettiğimiz şey yöntemdir” dedi.

KANLI: “22 YIL SONRA HAZIRLANDI” Şehir Plancıları Odası Başkanı Ali Kanlı da toplantıda yaptığı konuşmada planın gecikmesini eleştirerek, “Gelmiş geçmiş tüm siyasilerin bu toplumdan özür borcu vardır. 1989 yılında kendi çıkardıkları yasada 2 yıl içinde hazırlanmasına karar verilen plan ancak 22 yıl sonra hazırlan-

yapılar yoktur. Bu yapı eksikliği günün sonunda zayıf yapıların, kendilerinin fikirleri ile çelişenlerle yönetim için ittifakları, blok kurmalarını getirecektir. Bunun anlamı sizinle ayni fikirde olmayanlarla ittifak veya blok kurmaya gitmektir. Bu durumda idare tam olarak sizde değil, ittifak kurduklarınızla gücü paylaştığınız bir duruma gelecektir. Bu konuyu somutlaştırarak devam etmek gerekirse bugün birçok yapı Türkiye yönetici sınıfla iyi ilişkide olmak gerektiğinden veya mecburiyetinde olduğumuzdan bahsederken anlattıkları aslında onları da bu idari bloğun parçası saymalarıdır. Türkiye idaresini, sivil askeri bürokrasisini Kıbrıs kuzeyinde şu veya bu şekilde idari bloğun içinde görmeyen yapıların bu yaklaşımı elbette her alana yansıması gerekir. Yerel yönetim seçimlerini bu yaklaşım ile ele alındığında seçilecek belediye başkanı ve belediye meclisi üyelerinin buna sahip çıkması gerekir. Ülkenin somut koşulları değerlendirildiğinde Türkiye sivil ve askeri bürokrasisi elbet her yere olduğu gibi yerel yönetimlere de müdahale ettiğini ve edeceğini göz önüne aldığımızda, böylesi bir müdahaleye ve dayatmalara karşı ne yapılacağını konuşmadan bir ortak aday üzerinde konuşmaya başlamanın olanağı yoktur. Daha da somut konuşmak gerekirse, Lefkoşa Belediyesinin sorunlarını TC Elçiliğinin finansal katkıları ile çözme niyeti günün sonunda parayı veren elbette ‘rica’ da eder noktasında, bir yandan ‘ne paranı, ne de memurunu’ diyerek TC elçiliği önünde eylem yapılırken, diğer yandan yerel yönetimlerde böylesi ilişkilere girmek ortaya ilkesiz halleri çıkaracaktır. İlkeli bir direnç noktası olması halinde ise ‘ne paranı, ne memurunu’ sloganının hayata geçirilmesi için mücadele edilmesi gündeme gelecektir, bu durumda ittifak yapılanlar buna ne kadar yanaşacaktır sorusuna cevap aramamız gerekir.

Maden Jeoloji Jeofizik Mühendisleri Odası Başkanı Ertan Akün ise yaptığı konuşmada meslek etiğinin önemine vurgu yaptı. Etik gereği planın hazırlanması aşamasına dahil edilmeleri gerektiğini kaydeden Akün, “Bu tür çalışmalar sonucu ülkeye küçük orta ve büyük ölçekte yatırımlar yapılacak. Planda hata olması durumunda önemli yatırımlar boşa gidebilir” dedi.

BEKTAŞ: “YATIRIMLAR FİZİK PLAN’DAN SONRA HAYATA GEÇİRİLMELİ” Fizik Plan Çalışmaları devam ederken başlanan yatırımları eleştiren Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Nilden Bektaş, bu yatırımlara plan uygulamaya geçene kadar ara verilmesi gerektiğini ifade etti. Petrol dolum tesisi ve Dipkarpaz yol çalışmalarına planda yer verilmediğini söyleyen Bektaş, bu durumun plana olan güvenlerini zedelediğini dile getirdi.

Buradan bakınca ortak aday konusu çok da kolay bir başlık değildir. Bunun yanında indirgemeci bir yaklaşım ile ekonomik soruna bakıp kitlelerin iktidar bloğu ile ayrıştığını düşünmek, iktidar bloğunun artık rıza üretmediği iddia etmek de mümkün değildir. Kıbrıs’ın birçok yerinde hâlihazırda birçok dini cemaat ve TC elçiliği tarafından beslenen hemşeri dernekleri aracılığı ile yoğun bir örgütlenme çalışması vardır. Bunun yanında UBP kendi içinde ikiye bölünmüş olsa da henüz çözüldüğü gösteren herhangi bir somut emare yoktur. Ayrıca Lefkoşa özelinde konuşulursa Bulutoğluları’nın ilk döneminin çok başarılı olmamasına rağmen ciddi bir oyla ikinci dönemde de seçilmesi akılla geldiğinde hala daha onun benzeri adayın seçilmesi olasıdır. Daha yakından bakıldığında Bulutoğluları’nı istifaya götürenin sendika ile girdiği itilaf ve maaşların ödenememesi olduğu görülür. Bu krizi çözebilecek yani para bulabilecek adayın şansı yüksektir. İddianın aksine Bulutoğluları yolsuzluk veya siyasi nedenlerle istifa etmemiştir. UBP içindeki çatışma ve maaş ödemelerindeki sorun onu istifaya götürmüştür, siyasi rakiplerinin başarısı değil, diğer etkenler nedeni ile belediye başkanlığında erken seçime gidilmektedir. Bu nedenle seçimlerden ciddi bir değişim beklemek için somut hiçbir belirti yoktur. Bu doğru kavranmazsa, yeninden UBP’nin gösterdiği adayın seçilmesi halinde kitleler içinde yeniden ciddi demoralizayon yaşanacaktır. Mücadele eden kadrolar, mücadelenin ileri unsurları süreci ve mevcut durumu doğru kavrayıp, doğru zeminde mücadelenin araçlarını geliştirmelidir. Tam da bu nedenle şimdi ihtiyacımız olan siyasi bir değişikliği talep edecek toplumsal muhalefetin inşası olmalıdır. Seçim ittifakı düşünülecekse de bunun üzerinden düşünülmelidir.


6

7 ŞUBAT 2013 PERŞEMBE

Sömürülmüş ve suistimal edilmiş: ‘Arap Baharı’nın imkansız söylemi Ramzy Baroud - Zmag İndirgeyici söylem, sadece arzulanan sonuçları verecek şekilde, seçici olarak meseleleri okuyup, istediği kadar uygun ya da ilgili olsun, diğer bahislere ya hiç yer vermez ya da çok az değinir. Arap Baharı denen süreç, ilk aşamadaki anlam ve amaçlarından şu an fazlasıyla uzaklaşmış olsa da Bölgesel ve uluslararası müdahalelerle kuşatılmış politik gündemleri geliştirmeye odaklanan anlatılar için bir yetiştirme alanına dönüşmüştür. 17 Aralık 2010’da, Tunuslu çaresiz bir seyyar satıcı bedenini ateşe verdiğinde, Tunusluların saklı ortak güç hazinelerinin kilidini açmak için kullandıkları anahtarın ta kendisiydi. Elinde gerçek bir halk devrimi tutan bir ulusla karşı karşıya gelmenin imkansızlığı düşünülürse, dönemin Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali’nin 14 Ocak 2011’de verdiği görevinden ayrılma kararı kendi adına mantıklı bir değerlendirmeydi. İki hafta geçmeden Mısır da ayaklandı. Tunus’un ideale yakın devrim modelinin, çoğunlukla seçici sayısız okumanın ve nihayetinde mutlak bir sömürünün avı hâline gelmesi tam da bu zamana denk geliyordu. 25 Ocak Mısır devrimi, Arap ulusları arasında dalga dalga yayılan ayaklanmalar ile Tunus arasındaki ilk Arap bağlantısıydı. Kimileri olayı tarihsel, ideolojik ve hatta dinsel faktörlerle açıklama, dolayısıyla her fırsatta bağlantılar kurma ve elverişli her koşulda diğerlerini gözden kaçırma konusunda hızlı davrandı. El Cezire Arapça’nın internet sayfasında, devrim yaşayanlar kırmızıyla işaretlenmiş olmak suretiyle halen tüm Arap ülkelerini dâhil eden bir harita yer alıyor. Ortaya birçok sorun çıktı. Örneğin El Cezire, Katar hükümetinin çıkarları dışında, ‘Arap Baharı’nın kendini dışavurum biçimini belirlemek için ne gibi araçlar kullanıyor? Şiddetten uzak devrimler, dış müdahaleler, mezhep çatışması ile iç savaşlar arasında net sınırlar olmamalı mıdır? Bu ‘devrimlerin’ kökenleri ve dışavurumları büyük oranda değişiklik göstermekle birlikte, her deneyimin evrilmesi neredeyse her Arap ülkesinin kendisine özgüydü. Libya ve Suriye’de dış müdahale (Libya meselesinde topyekün bir Nato savaşı ve Suriye’de çeşitli bölgesel ve uluslararası güç oyunları), Tunus ve Mısır’da yaşananlardan bütünüyle farklı senaryolar oluşturduğundan, mutlaka farklı bir analiz rotası gerektirmektedir. Ancak üniter ‘Arap Baharı’ söyleminin yinelenen başarısızlığına rağmen birçok politikacı, entelektüel ve gazeteci, sürecin erken dönem mantığını ödünç alıyor. Tunus ile Sana’a arasındaki mesafeyi bir cümleyle, bir dizelik muhakemeyle kapatan, indirgemeci başlıkları ve çizgisel olay örgüleriyle kitaplar zaten yazıldı.

Arap Baharı ve medya ‘Arap Baharı’ indirgemeciliği her zaman kötü, politik çıkarlarca güdülenen ya da neo-emperyalist tasarılarca kışkırtılan bir kavram değildir. Mevcut pan-Arabist ya da pan-İslamist anlatılar istediği kadar iyi niyetle tasarlanmış olsun, entelektüelleri, kendi fikirleriyle uyumlu ve tutarlı buldukları herhangi bir söylemi yanlış tanıtma konusunda üzerine düşeni yapıyor. Kimi yeni bir pan-Arabist ulusun doğmakta olduğunu belirtirken kimi de ‘baharı’, Arap toplumları için bir güç kaynağı olarak

İslam’ın dönüşünü müjdeleyen bir süreç olarak görüyor. Gerçek şu ki, rekabet halindeki politik ve entelektüel taraflar arasındaki söylemler gittikçe daha da sertleşirken, El Cezire’nin yayıncılık mantığıyla işaretlenen Arap ülkeleri görünüşte ayrı yollarda ilerliyor: bazısı bir demokrasi biçimine doğru gönülsüzce giderken diğerleri, -herkesin herkesle savaştığıHobbesçu bir ‘doğa durumuna’ düşüyor. Sayısız sınırlamalarına rağmen indirgemeci söylemler varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bunun altında yatan sebep de, bu söylemlerden bir kısmının, -açıkça hırsları olan veya sadece düze çıkmak isteyen- belli hükümetlerin çıkarlarına hizmet etmek için tasarlanmış olmasıdır. Suriye meselesinde, anlaşmazlıkta bir şekilde taraf konumundaki tek bir ülke bile, on binlerce Suriyelinin yaşamına mal olan bu kanlı bölgesel politika oyununda masum olduğunu iddia edemez. Batılı medya, bariz gerçekleri örtmek amacıyla dil manipülasyonunda başı çekmeye devam ediyor. Özellikle ABD medyası, NATO savaşının Libya’daki yansımasının, geçen senenin başlarında askeri bir darbe nedeniyle başlayan, iç savaşa evrilen ve hâlihazırda ülkenin kuzey bölgelerinde İslami ve diğer militan gruplara karşı Fransa önderliğinde yürütülen topyekün bir savaşa dönüşen Mali’deki anlaşmazlıkta nasıl pay sahibi olduğuna kayıtsız kalıyor. Mali bir Arap ülkesi değil, dolayısıyla, itinayla şekil verilmiş söyleme uymuyor; fakat Cezayir için aynısı söylenemez. Militanlar, Mali’ye karşı açılan savaşta hava sahasını Fransız savaş uçaklarına açan Cezayir’in bu hareketine misilleme olarak onlarca Cezayirli ve yabancı işçiyi Ain Amenas doğalgaz santralinde rehin aldığında, kimileri Cezayir’deki şiddeti Arap Baharı’yla ilişkilendirmeye çalıştı. Christopher Helman 18 Ocak’ta Forbes’te şöyle yazmıştı: “Bir bütün olarak bakıldığında, Libya Bingazi’de ABD büyükelçiliğine yapılan saldırı, Mali’ye karşı yapılan

İslami saldırılar ve şimdiki Cezayir saldırısı, tüm bunlar, 2013’ün jeopolitik sıcak noktası olarak -Arap Baharı’nın Teröre Karşı Savaş’a dönüştüğü yer olan- kuzey Afrika’ya işaret ediyor.” Özellikle “bir bütün olarak bakıldığında” bu tarz bir analiz ne kadar da elverişli görünüyor. ‘Arap Baharı’ mantığı, batılı güçlerin peşin hükümlü anlayışına, çıkarlarına ve hatta planlarına uyumlu bir biçimde devamlı esnetiliyor. Örneğin, Bingazi’de ABD büyükelçiliğine yapılan ölümcül saldırı nedeniyle ABD’nin Suriye’de tam müdahaleden kaçındığı, medyanın bilinen görüşüdür. Washington’dan bakıldığında Arap bölgesi daha dağınık görünmekte, büyük ölçüde anahtar sözcük ve ibareler yoluyla anlaşılmakta, müttefik ile düşmanlar ve İslamcılar ile liberaller arasında bölüştürülmekte, İsrail ve İran’ı kapsayan herhangi bir duruma verilen tepkilerle değerlendirilmektedir. Tek yapmamız gereken, iki sene önce yazılan medya metinleri ile son zamanlarda yazılanları karşılaştırmak. 2011’in ilk birkaç ayı daha çok, Muhammed Buazizi ile birçok ortak yanı -yoksul, çaresiz, haklarından mahrum edilmiş ve nihayetinde baş kaldıran- olan birey ve topluluklarla ilgiliyken, mevcut metinlerin çoğu farklı bir tartışma çeşidiyle ilgilidir. Dahası, neredeyse tamamen farklı aktörler söz konusu. Tunus, Mısır ve Yemen’in Buazizi’leri hâlen işsizken, gazetelerimizde, TV ekranlarımızda çok daha az yer tutuyorlar. Şu an bahsini ettiğimiz şey ABD ve Rusya’nın çıkarları, dış müdahalelerle çekişmek ve mezhep ayrılıklarına dayanan anlaşmazlıklara utanıp sıkılmadan sınır çekmektir. “Arapların uyanışı henüz başlıyor”, 23 Aralık tarihli Financial Times’ın başmakalesinin başlığıydı. Mantık ve alt metni, bir zamanlar baskı ve diktatörlüğe verilen kolektif ve sert karşılıkların sinsi bir yorumlamasına işaret ediyor. Metin şöyle devam ediyor: “Esad’ın düşüşü, İran ve

onun zayıf Lübnan devleti içinde Şii bir İslamcı devlet konumundaki Hizbullah gibi bölgesel müttefikleri için stratejik bir gerileme olacaktır. Ancak İsrail, İran’ın nükleer tesislerine saldırma tehditlerini pratiğe dökerse, böylece Tahran’ın teokratlarını bölge genelindeki muhalif Müslümanları toplamaya ve merkeze bağlılıklarını güçlendirmeye muktedir kılarsa, bu durum hızla tersine çevrilebilir. Bu tarz bir anlaşmazlığın ABD’yi içine sürükleyeceğini, Körfez ve petrol ticaretini karışıklığa iteceğini, Lübnan’ı ateşe atacağını hayal etmek pek zor değil.” ‘Arap Baharı’nın yeni okumasında halkın, mezhepsel eğilimleri ve şu veya bu bölgesel güç tarafından harekete geçirilme isteklilikleri konusunda sağlayacakları fayda ile tanımlanan piyonlar olduğuna dikkat edilmelidir. Dil, Arap ve Müslüman ülkelerdeki batılı gündemlerle tutarlı iken, asıl garip olan, bedenini ateşe veren yoksul bir manavın, Mısır, Yemen ve Suriye’de onur ve özgürlüklerinin peşinden koşan öfkeli toplulukların dâhil olduğu bir ‘Arap Baharı’ yoluyla, sürekli cepheleşme durumundaki ABD, İsrail ve genel olarak batılı politikaları uygun bir bağlama yerleştirme konusunda çoğunun hâlen ısrarcı davranmasıdır. Tunus ayaklanmasından kısa bir süre sonra, tüm Arapları aynı kefeye koyan, halkın özgürlük, eşitlik ve demokrasi arzusunu sömüren kontrolsüz ve genelleştirilmiş söylemler varlığını sürdürmeye devam ederse, bunun olumsuz etkileri konusunda bazılarımız uyarıda bulundu. Ne yazık ki indirgemeci söylem son iki senede yaşanan ayaklanmaları tanımlamakla kalmadı, ayrıca ‘Arap Baharı’ bölgesel ve dış müdahalenin bir atlama tahtası oldu. Arap ülkelerinde ve benzer şekilde diğer ülkelerde ne olup bittiğini daha iyi anlamamız için, eski tanımlamaları bir kenara atmalıyız. Şu an yerleşmekte olan yeni gerçeklik ne Buazizi ne de diğer milyonlarca işsiz ve muhalif Arap’la ilgilidir.


ÖZEL

11

7 ŞUBAT 2013 PERŞEMBE

HAFTANIN GETİRDİKLERİ

Serhan Gazioğlu


12

7 ŞUBAT 2013 PERŞEMBE

Hollande Mali’de Çok Riskli Bir Bahis Oynuyor:

Uzun Vadeli Felaketler Muhtemel Immanuel Wallerstein Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande 11 Ocak’ta Mali’ye ilk etapta az miktarda asker gönderdi fakat bu sayı kısa süre içinde 3500’e ulaştı. Operasyonun amacı Mali’nin kuzeyini ele geçiren çeşitli radikal İslamcı gruplarla mücadele etmek olarak açıklandı. Yaşanan durum aslında gage kökünden türeyen ve bahis anlamına gelen Fransızca “gageure” kelimesinin karşılığıdır. Bu kelimenin tam karşılığı çok zor bir işe kalkışmaktır. Bence sözcük “riskli bahis” olarak çevrilebilir ki bu durumda çok riskli bir bahse kalkışılıyor. Peki, Hollande ne için bahse girdi? Girişiminin iyi bir fikir olduğunu düşündüğü ve kendince gerekçeleri bulunduğu muhakkaktır. Mali başbakanından acilen askeri birlikler gönderilmesi için resmi talep geldiğini söylüyor. Her iki başbakan da Mali ordusunun geri çekilmek durumunda kalması sonucu radikal İslamcıların kısa bir süre içinde önce Mali’nin başkenti Bamako’yu ardından da bütün ülkeyi ele geçirebilecekleri tehdidini gerekçe göstererek asker gönderilmesini meşrulaştırıyor. Yani görünen o ki ya şimdi ya da hiç diyorlar. Hollande, bu girişiminin dünya genelinde desteklendiğini düşünüyor. Birleşmiş Milletler, Mali hükümetinin desteklenmesine ve komşu ülkelerdeki Afrikalı askerleri müdahale etmeleri için yetkilendirmeye oybirliği ile karar verdi. Ancak bu askeri birliklerin henüz “hazır” olmadıkları ve acilen eğitilmeleri gerektiği kanaatine vardılar. 2013 yılı ortalarına kadar hazırlıklarını tamamlayabilecekleri öngörüldü. Hollande ise Fransa’nın bu kadar uzun süre bekleyemeyeceğini belirtti. Afrikalı askerlerin öncülüğündeki müdahaleye başlangıçta karşı çıkan Cezayir dahi Fransa’ya desteğini iletti ve hava sahasının kullanılmasına izin verdi. Bunu Fransa’nın yaptıklarını “anladığını” belirten Tunus’un desteği izledi.

Fransa’nın NATO’daki bütün müttefikleri – özellikle Birleşik Krallık, Almanya, İtalya ve İspanya ile onlar kadar coşkulu olmasa da Amerika Birleşik Devletleri – Fransa’nın doğru olanı yaptığını belirterek ona destek vereceklerini beyan ettiler: asker göndermeyecekler ancak Afrikalı orduların eğitimi için eğitmenler ile nakliye uçakları gönderecekler. Hollande’ın başka artıları da mevcut. Hareket, Fransa ve müttefiklerinin istekleri doğrultusunda, sivil başkanın Mali ordusunun darbeci lideri karşısında kuvvetlenmesinin önünü açtı. Bu hareket, Hollande’ın Fransa genelindeki imajını da değiştirdi: önceleri kararsız ve zayıf görünürken şimdi cesur savaş dönemi lideri olarak algılanıyor. O halde bahis neden riskli? Hollande sınırlı sayıda asker ve uçak göndereceğini ve belki diğer Afrikalı orduların yardımıyla radikal İslamcıları bölgeden uzaklaştırarak Mali’nin kuzeyinin yeniden Mali hükümetinin idaresine verilebileceğini iddia etti. Bütün bunların bir ay gibi kısa bir süre içinde gerçekleştirilebileceğini zannetti. Aradan bir aydan daha kısa bir süre geçti. Hollande riskli bahsi kaybedecek; Fransa ise Batı dünyasının bugünlerde artık uzmanı olduğu uzun dönemli çıkmaza saplanacak gibi görünüyor. Fransa askeri birlikleri gönderene kadar ülkede Fransa ile diğer batılı ülkelerin neden “başka bir Afganistan” inşa etmemeleri gerektiği üzerine tartışmalar yürütülüyordu; pek çok insan asker gönderilmesi halinde benzer bir sürecin yaşanacağını ifade ediyordu. Her girişim kendine has özellikler barındırmakla birlikte sürecin yeni bir Afganistan oluşturmaya doğru ilerlediği söylenebilir. Başlangıçta Hollande’ı net bir biçimde destekleyen Fransız politikacılar, sürece muhalefet etmeye ve Hollande ile “aralarına mesafe koymaya” başladılar. Buna karşın hiçbir NATO müttefiki yaptıkları hatırı sayılır yardımlar konusunda çok da endişeli görünmüyor. Fransız hükümeti hoşnut-

suzlukları kendi içinde tartışmayı sürdürürken resmi açıklamalarla olağanüstü destekler için teşekkür ediyor. Bu yazı yazılırken Fransız ve Malili askerler kuzey Mali’deki üç büyük merkezi (Gao, Timbuktu ve Kidal) yeniden ele geçirdiler. Afrikalı birliklerden bir grup asker (çoğunluğu Çad’dan) de askeri kuvvetlere dâhil oldu. İlk bakışta her şey yolunda görünüyor. Ancak süreç incelendiğinde durum Hollande ve diğer batı dünyasından ülkeler için hiç de iç açıcı görünmüyor. Öncelikle şehir merkezlerini “geri almak” ne anlama geliyor? Bu durum muhtelif radikal askeri grupların (birkaç farklı grup var) adamları ile mühimmatlarını şehirlerin en azından birçoğunda geri çektikleri anlamına geliyor. Radikal İslamcıların, doğrudan çatışmak için yeterince güçleri olmadıklarından, gerilla savaşına yönelecekleri aşikârdır. Peki, askerler ile mühimmatı nereye doğru geri çektiler? Bu kaynakların bir kısmını şehirlerdeki gizli yapılanmalarına aktaracakları tahmin ediliyor. Geri kalan çoğunluğu ise daha rahat savaşabilecekleri çöllere ve korunaklı gördükleri Mali’nin kuzey bölgesindeki dağlık alandaki mağaralara sakladılar. Bütün bunlara rağmen şehirlerde “hayatın normale dönebileceği” iddia ediliyor. Elbette bu sav hakikati yansıtmıyor. Öncelikle şehirlerin büyük çoğunluğu farklı gruplara mensup insanlardan oluşuyor. Şehirlerdeki Tuareglerin varlığı yadsınamaz. Mali’deki kargaşa Tuareglerin hakları ile özerklik veya bağımsızlık için yürüttükleri mücadele sonucu başlamıştı. Bölgede Tuareglerin yanı sıra neredeyse tamamı Müslümanlardan oluşan Sahra Arapları ile Peul grubu mensupları bulunuyor. Müslümanların büyük bir kısmını Sufîler oluşturuyor; yani radikal grupların savundukları İslam şeriatına karşı çıkıyorlar. Bunun yanı sıra bölgede hem beyaz tenli Malililer (genellikle Tuareg ve Sahra Arapları) hem de siyahî-

ler mevcut. Yerel güçlerin bir kısmının radikal İslamcıları desteklediği, bir kısmının onlara karşı çıktığı (veya onlardan kaçtığı), çoğunluğun ise çatışmaların dışında kalmayı tercih ettiği gidişat değerlendirilirken göz ardı edilmemeli. Problemlerden bir tanesi Mali ordusunun çoğunluğunu oluşturan (Müslüman olmayan) güneyli siyahîlerin ya durumun vahametinin farkında olmayışları ya da bunu umursamamalarıdır. Genellikle Müslüman oldukları için onlara desteğe gelen Çad’lı askerleri ya benimsemiyorlar ya da onlara güvenmiyorlar. Yani Mali ordusu rastgele intikam alıyor. İnsan hakları gözlemcileri hâlihazırda ordunun radikal İslamcıların gerçekleştirdikleri keyfi katliamlara benzer suçlar işlediğini açıkladı. Bu durum elbette hem Hollande hem de genel olarak Fransızlar için oldukça can sıkıcı. Fransızlar böyle bir durumda savaşı sürdürmelerini n nedenini Mali ordusunu dizginlemeye çalışmakla açıklıyorlar. Peki, ne yapmamız gerekiyor? Bunu hiç kimse bilmiyor. Şu anda Fransa’nın Mali’den çekilmesi ile ilgili tartışmalar Amerika Birleşik Devletleri’nin Afganistan’dan çekilmesi konusunda yürütülenlerle aynı. Her şeyi yerelde desteklediğimiz hükümetlere devrettiğimizde işleyen düzen tekrar bozulacak mı? Hem desteklediklerimiz gerçekten “iyi çocuklar” mı? Defalarca tecrübe edilen bir gerçek var: asker göndermek kolay ancak onları geri çekmek çok zor. Peki, tüm bu süreçlerden sonra işler iyiye mi gidiyor yoksa kötüye mi? Askerler en baştan hiç gönderilmemeli mi? Cezayir hükümeti, sonradan fikrini değiştirmiş görünse de, bir ay önce askerlerin hiç gönderilmemesini tavsiye ediyordu. Hollande’ın “cesur kararı”, “Hollande’ın korkunç kararına” dönüşebilir. Kaynak: http://www.wallerstein.com, Muhalefet.org için çeviren Feride Tekeli.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Jagland: AİHM'de Türkiye Aleyhine 450 Dosya Var Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarına göre, ifade özgürlüğünün fikirlere aykırı düşebileceğini, hatta şoke edebileceğini belirterek, "Bazı rahatsızlıklar verebilir. İfade özgürlüğü bu koşullar altında bile oluşmalıdır. Bunlar, ülkenizi zaafa uğratmaz, hatta demokrasiyi güçlendirir" dedi. "Türkiye'de İfade ve Medya Özgürlüğü Konferansı"nın açılışında konuşan Jagland, ifade ve medya özgürlüğünün Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesiyle güvence altına alındığını ve bu hakların korunmasının diğer tüm haklar açısından da büyük önem taşıdığını söyledi. AİHM'de Türkiye aleyhinde ifade özgürlüğüyle ilgili hala 450 dosya bulunduğunu belirten Jagland, bunun çok yüksek bir rakam olduğuna işaret etti. Bu dosyaların "suçu ve suçluyu övme", "terör propagandası yapma" gibi konuları içerdiğini belirten Jagland, ifade özgürlüğü konusunda suç unsuru teşkil eden hare-

ket noktasında dikkatli olunmasını istedi. Türk hukuk mevzuatının, Avrupa Birliği ile uyumlu hale getirilmesi için yapılan çalışmaları takdirle karşıladıklarını söyleyen Jagland, 3. Yargı Paketi'nin yürürlüğe girmesinin önemli bir gelişme olduğunu, 4. Yargı Paketi'nin yürürlüğe girmesini de beklediklerini dile getirdi. Jagland, "İstenen şey, Terörle Mücadele Kanunu ve ceza yasasının ilgili maddelerinin tümüyle değiştirilmesidir" dedi. AİHM'in, Türkiye'de bazı internet sitelerinde getirilen yasakla ilgili verdiği ihlal kararını da anımsatan Jagland, AİHM'in, bu konuyla ilgili mevzuatın yeniden düzenlenmesi gerektiğine işaret ettiğini hatırlattı.

"Yasaların değiştirilmesi yetmez" Yasaların değiştirilmesiyle sorunun ortadan kalkmayacağını, uygulamada da bilincin artması gerektiğini vurgulayan Jagland, hakim ve savcıların bilinçlerinin

artırılması için AİHM'e ve bazı Avrupa ülkelerine ziyaretler yaptıklarını anlattı. Jagland, Yargıtay ve Danıştay'ın son zamanlarda verdiği kararların AİHM içtihatlarıyla uyumlu hale geldiğini gözlemlediklerini belirtti. AİHM içtihatına göre, nefret ve şiddeti teşvik eden ifadelere izin verilemeyeceğini vurgulayan Jagland, ancak Türkiye'de haftalık yayınlanan bir derginin editörünün, terör örgütü lideriyle yaptığı röportaj nedeniyle cezalandırıldığını belirtti. Ancak AİHM'in Türkiye ile aynı fikirde olmadığını söyleyen Jagland, "Basının aykırı fikirleri de yayma hakkı vardır" dedi. Jagland, "AİHM içtihatlarına göre, ifade özgürlüğü fikirlerinize aykırı düşebilir, hatta şoke edebilir. Bazı rahatsızlıklar verebilir. İfade özgürlüğü bu koşullar altında bile oluşmalıdır. Bunlar, ülkenizi zaafa uğratmaz, hatta demokrasiyi güçlendirir" diye konuştu. Medya özgürlüğü ve bağımsız bir yargının önemine işaret eden Jagland, gazeteci-

ler için ifade özgürlüğünün korumasının önemini vurguladı. Jagland, ancak gazetecilerin de etik standartlara uyması ve nefret söyleminden kaçınması gerektiğini kaydetti.


13

7 ŞUBAT 2012 PERŞEMBE

Metin Yeğin: Hiçbir örgüt barıştan önce silah bırakmadı! (DİHA) Yıllardır dünya üzerinde mücadele veren örgütleri ve bu örgütlerle yürütülen müzakereleri yakından takip edip araştıran gazeteci-yazar Metin Yeğin, Kürt sorununun çözümü için başlatılacak müzakereler için devletin PKK’ye şart koştuğu “silah bırakma koşulunun” dünyanın hiçbir yerinde görülmediğine dikkat çekti. Müzakere süreçlerine örgüt liderlerinin katkısının yadsınamayacağını belirten Yeğin, “Abdullah Öcalan’ı süreç dışında tutmak sürecin önüne set çekmektir” dedi.

‘Müzakereler başlama aşamasında iken taraflar iyimser değildir’ Genel olarak örgütler ile devletler arasında başlayan müzakereler öncesi iki tarafın da iyimser olmadığını, bunun da müzakerelerin barış yolunda bir ilerleme kaydetmesi konusunda engel teşkil ettiğine işaret eden Yeğin, şunları söyledi: “İfadelerinde iyimser olduklarını göstermeye çalışsalar da bunun gerçekleşmeyeceği kanısındalar. Örneğin geçenlerde El Salvador’un barış anlaşmasının imzalamasından 20 yıl sonra bir açık oturum

vardı. Türkiye’nin de davet edildiği ve Roberto Canas’ın, yani gerilla komutanın ve devlet tarafının da olduğu bir açık oturum gerçekleşti. İki tarafta ilk başta umutsuz olduklarını söylüyorlardı. Meksika’da iki taraf arasında gerçekleşen görüşmelerde taraflar için ayrı ayrı yemek masaları kurulmuştu. Bir taraftan müzakereler devam ederken diğer taraftan devlet, gerilla tarafını izole edip, ‘biz teröristlerle aynı masada oturmayız’ yaklaşımı içine girdiğini söylüyordu.”

‘Masaya oturdukta sonra eski tanımlamalardan vazgeçilmeli’ Taraflar arasında gerçekleştirilen görüşmelerde tarafların karşısındakini muhatabı olarak görmesi gerektiğinin altını çizen Yeğin, “Burada en önemli şey dil meselesidir ve bu daha Türkiye’de gerçekleştirilmeyen bir şey. Siz masaya oturduğunuz andan itibaren artık karşınızdaki taraf terörist olmaktan çıkmıştır. Masada sizin muhatabınız haline gelmiştir. Tarafların masaya oturduktan sonra artık eski tanımlamalarından vazgeçmesi gerekiyor” dedi. El Salvador devletinin

bazı kavramları ve tanımlamaları kullanmaktan vazgeçtiği için barış koşullarının erken olgunlaştığına dikkat çeken Yeğin, “Roberto Canas barış antlaşmasında en önemli noktalardan biri tırnak içinde o terörist kavramının kalkması idi. Askeri okullarda polis okullarında bütün eğitim değişti. Adalet Bakanlığı’nın yaptığı eğitimler değişti. El Salvador’da ordu 80 binden 20 bine düştü. Ve bu 20 bin kişinin içine de 2 bin gerilla katıldı. Devletin güvenlik güçlerinin onda biri gerillalardan oluşuyor. Böylece bir başka darbenin önüne geçilebileceği kanaatine varıldı” diye konuştu.

‘Müzakere masası zafer masası değildir’ Müzakereler devam ederken örgütlerin lider kadrolarına karşı düzenlenen komplo ve suikastlara değinen Yeğin, şunları aktardı: “Kolombiya’da FARC’ın gerilla komutanlarında Simon Terinidat ABD’de cezaevinde şu anda. FARC’ın gerilla liderlerinden biridir. Ve aynı zaman da 2001 yılında da devlet ile yürütülen barış görüşmelerinde devletin barış dele-

gelerinden birisiydi. 2004 yılında kimlikleri bilinmeyen birileri tarafında kaçırılıp, önce Kolombiya’ya daha sonra Kolombiya tarafından ABD���ye teslim edildi. Burada uygulanmaya çalışılan barış için oluşturulan masayı ortadan kaldırmaktır.” Müzakerelerin hem devlet hem de örgütler açısında bir deneyim olduğunu dile getiren Yeğin, örgütlerin daha önceki müzakereleri göz önünde bulundurarak, müzakere ve görüşmeleri lehlerine çevirmeleri gerektiğini belirtti. Bu deneyimlerin üzerinden barış anlaşmalarının ortaya çıktığını ifade eden Yeğin, “Bu yüzden gerilla hareketleri dünyadaki bu barış süreçlerini, kendine ilişkin yaşananları mutlaka çok iyi çalışmalıdır ve bu süreçleri çok iyi incelemelidir. Şunu unutmamak lazım; müzakere masası zafer masası değildir. Karşılıklı alıp verme masasıdır. Tabi ki bu alıp verme masasında devlet sizi tasfiye etmeye çalışacaktır” diyerek, Sri Lanka örneğini verdi. Yeğin, tüm bu deneyimlerin PKK Lideri Abdullah Öcalan öncülüğünde devlet ile başlatılan görüşmeler için önemli olduğunun altını çizdi.

‘Öcalan’ı süreç dışında tutmak sürecin önüne set çekmektir’

Müzakerede İrlanda, anayasada İspanya... Mete Çubukçu - Radikal

“Yaptığımız iyi şeyleri taklit etmeniz, istediğiniz sonuçları vermeyebilir, hatta sıkıntılar yaratabilir. Doğrularımız, daha çok şartlarımızın ürünüdür. Asıl ders almanız gereken şey, hatalarımızdır. Hatalarımızdan çıkaracağınız dersler, kendi doğrularınızı daha kolay bulmanızı sağlayabilir.” İngiltere Başbakanı Tony Blair’in 1997’deki danışmanı Jonathan Powel, Kuzey İrlanda’daki sorunun çözümünde kullandıkları yöntemin başka sorunlu bölge ve ülkelerde uygulanıp uygulanmayacağı konusunda Mithat Sancar’a bunları söylüyordu. Güney Afrika’da Mandela’nın ırkçı rejime karşı verdiği mücadele, İrlanda’da IRA, İspanya’nın Bask bölgesindeki ETA, Türkiye ’deki Kürt ya da PKK sorunu birbirinin aynı değil. Her birinde benzer, kesişen, örtüşen yanlar olduğu gibi hepsinin kendi içinde tarihsel, bölgesel, sosyolojik ve etnik özgünlüğü mevcut. Ama hepsinde ortak nokta olarak, yıllarca süren çatışma ortamı ve savaşlar, birbirine üstünlük sağlayamayan, uzlaşmaya yanaşmayan, birbirini tasfiye etmeye çalışan ‘devlet’ ve ‘örgütler’ var. Bu örneklerin bir diğer özelliği, kimsenin tek başına askeri ve siyasi açıdan diğerine üstünlük sağlayamaması. Ve her birinde sonuca giden yolda cesaretle adım atan, kararlı, barışı gerçekten hedefleyen ve şiddetin olmadığı bir ortamda konuşmayı seçen liderlerin ve siyasilerin varlığı. Ayrıca, bu süreçler tüm hakların en geniş ve ‘ama’sız bir biçimde ele alındığı süreçler.

IRA, ETA örnekleri Örneğin, İrlanda’da bir noktadan sonra IRA ile kendisine mesafe koyan Sinn Fein, ‘görüşmelerin IRA ile değil kendileri ile yapılmasını’ istiyor. Bu süreçte IRA’nın silahlı kanadı ile ciddi bir mücadele veriliyor, kazanan Sinn Fein yani örgütün ‘yasal’ kolu oluyor. Bask’ta da benzer bir durum söz konusu. Milliyetçi olsun, sosyalist olsun Bask partileri çözüm konusunda kendileriyle görüşülmesi gerektiğini, konunu sadece ETA’nın silah bırakması olmadığını öne sürüyorlar. İspanya’da anayasadan kaynaklanan ve Bask bölgesine geniş

özerklik veren haklar da yasal alanda önlerini açıyor. Şiddete bulaşmayan her siyasi hareketin, ayrılmayı dahil talep edeceği bir anayasal düzen, sonunda ETA’ya yakın sol koalisyon güçlerine seçim başarısı getiriyor. ETA’nın hapishanedeki lideri Otegi’nin ‘silah bırakmanın zamanının geldiğini’ belirten o ünlü mektubu üzerine uzun tartışmalar sonunda ETA silah bırakma kararı alıyor. Bu arada mektuba rağmen 2006’daki Madrid patlamaları, örgütün belli bir bölümünün silahta direndiğinin göstergesi olarak kayıtlara geçiyor. İspanya’da seçim barajının yüzde 3 olduğu hesaba katılırsa, bugün 75 sandalyeli Özerk Bask Parlamentosu’nda ETA’ya yakın 24 milletvekili var. Sonuçta İrlanda ve İspanya’da sadece güvenlik ve askeri yöntemlerle silah bıraktırmanın mümkün olmadığı görüldü. IRA ve ETA, ne olağanüstü hal yasaları, ne karşı terör ne de derin devlet uygulamaları karşısında geri adım attı.

Tek koşul: Ateşkes! Bu tabii ki, bu süreçlerden örnek almak, esinlenmek, izlenen yöntemlerin denenmemesi anlamına gelmiyor. Zaten Powel da “taklit etmeyin” derken ipuçunu da veriyor “hatalardan ders çıkarın.” Hataların başında tarafların masaya koyduğu ön koşullar geliyor. İrlanda’da ön koşul istemenin süreci uzatıp zaman kaybına yol açtığı görülüyor. Mesela Blair öncesindeki muhafazakâr Başbakan John Major, IRA’yla görüşmek için örgütün silah bırakmasını istiyordu ve bundan geri adım atmıyordu. IRA ise bunu kesin bir biçimde reddediyordu. IRA, silahları ancak müzakereler sonunda ve bir anlaşma çerçevesinde bırakılabileceğini söylüyordu. İrlanda’daki ‘silah bırakma’ ön şartı, çözümü 10 yıl geciktirdi. İngiliz hükümeti, Tony Blair’le birlikte bu şarttan vazgeçti. Blair hükümetinin tek bir şartı vardı: Ateşkes! Esasen bu

da, bir ön şart değil, müzakere kavramının gerektirdiği bir durumdu. Güney Afrika’da ise Mandela yıllar süren mahkumiyetinde bile silahlı mücadeleye izin vermedi. Hatta kendi partisini bile bu konuda eleştirdi. Güney Afrika örneğinin Türkiye ile benzerliği liderler bazında olabilir. Öcalan ve Mandela kitle üzerinde söz sahibi olan, kitleyi sürükleyebilecek hapishanedeki iki lider.

Doğru zemin yaratmak Dünyadaki örneklerde “silahları bırakın öyle gelin, yoksa konuşmayız” sözlerinin çözüme yardımcı olmadığı görülür. Tabii ki müzakere ateşin kesildiği ortamlarda ve sükûnet içinde yürütülür ama Türkiye’de PKK’nın dağdan inmesi için dağa çıkış koşullarının ortadan kaldırılması gerekir. Silah bırakma ve toprağa gömme en son aşamadır. İspanya ve İrlanda’da böyle oldu. Türkiye’de eğer sağlıklı ve sonuç alıcı bir müzakere isteniyorsa, böyle olmak zorundadır. Tabii ki tüm süreçlerde bölge ve dünya konjonktüründeki değişiklikler de etkili oldu. İrlanda meselesinde ABD ve ABD’deki Amerikalılar, İspanya’da Fransa, Güney Afrika’da ise başta İngiltere olmak üzere tüm dünya çözümü zorladı. Türkiye’deki süreç de Irak ve Suriye’de olanlardan bağımsız değil. Tarih ve coğrafya, Türkiye’yi Kürtler ve PKK konusunda çözüme yöneltti, bölgede Kürtlerin yükselişi Türkiye’yi adım atmaya zorunlu hale getirdi. Bu nedenle barış, tek taraflı olmaz. Barış kimsenin kimseye verdiği ulufe değildir. Adil ve kalıcı bir barışın şartı silahların sustuğu ve ayrılma hakkı da dahil olmak üzere her şeyin konuşulabildiği bir zeminin yaratılmasında yatar. Ne devlet ne de PKK tek başına kazanabilir. Kimse kimseye diz çöktürerek barışı getiremez. Türkiye’nin müzakere süreci olarak İrlanda’ya, anayasal olarak İspanya’ya bir kez daha bakmasında yarar var.

Müzakereler sürecinde tutuklu örgüt liderlerinin örgütlerin üzerindeki rollerine ve müzakerelere sunacakları katkılara ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yeğin, şunları ifade etti: “Kürt Hareketi ile yürütülen görüşmelerde, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ı süreç dışında tutmak sürecin önüne set çekmektir. Birisiyle kavga ettiğiniz zaman karşı tarafı dinlediğinizde onun talebini dinlemelisiniz. Bu süreçte Öcalan’ın rolü hiçbir zaman kalkmadı ve bu hükümet tarafında da anlaşıldı. Bundan dolayı Öcalan’ın görüşmelere katılması, görüşmelerdeki şartlarının düzeltilmesi gerekir. Kürt Hareketi bu süreçte en önemli aktörün Öcalan olduğunu beyan etmiştir. Kimse de bu gerçeği ortadan kaldıramaz ve bu sürecin onun üzerinde yürümesi gerekir. Zaten Öcalan’ın müzakereye katılması Kürt hareketinin taleplerinden bir tanesidir.” Yeğin, bugüne kadar devlet ile örgütler arasında yapılan müzakerelerde en sağlam yolu Zapatistaların izlediğini belirterek, “Meksika ile Zapatistalar arasında yürütülen müzakerelerde ne olduysa, Zapatistalar hemen çıkıp halka duyurdular. Halka duyurdukları zaman masa üstündeki oyunlar ortadan kalktı” dedi.

‘Türkiye’deki süreç barışa daha yakın’ Müzakerelerin başlaması için devletin, “PKK’nin silah bırakması gerektiği” şartını koşmasını değerlendiren Yeğin, “Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şartın benzerine rastlanılmadı. Bu bir anlamda teslimiyet durumudur. Bir gerilla hareketi zaten normalde böyle bir çağrıya uymaz. Belli adımlar üzerinde olabilir. Bir tek ETA işte silah bıraktı, bir anlamda. O da belli bir sürecin sonunda oldu. Zaten silahlarını teslim etmedi, silahlı eylem yapmayacağını açıkladı” diye belirti. Tarafların birbirine güven vermesi halinde Türkiye’deki Kürt meselesinin dünyanın diğer bölgelerinden yaşanan sorunlardan daha önce barışa ulaşacağına inandığını dile getiren Yeğin, şunları söyledi: “Bana göre buradaki barış süreci Kolombiya’dan daha yakın görünüyor. Bundaki en önemli nedenlerden bir tanesi, uluslararası koşulların her iki tarafı zorlamasıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Ortadoğu’da bu sorunu çözmek zorundadır. Kürt Hareketi de halkın barış çağrısı karşısına ‘hayır’ diyemez; çünkü her bir hareket mutlaka halkla iç içedir. Onun dediklerini eninde sonunda gerçekleştirmek zorundadır. Bu yüzden bana yakın bir süreç olarak gözüküyor.”


14 Ali SARITEPE sarıtepe@yenicag.com.cy

TÜRK SORUNU MU Türkiye'de tartışılan ve tüm sorunların çözümünün tıkanmasının ana nedeni olan Kürt sorununa, Kürt meselesine yönelik olarak son on yıldır gündeme sokulan ya da başka bir deyişle örtük yanlış güncelleştirilmeye çalışılmaktadır. Sorun gerçekten Türk sorunumudur yoksa Türk sorunu haline getirilen, bir başka şeyin kendi gerçek halini inkar etmesi ve kendi inkarını Türk sorunu olarak ifade etmesimidir! Anadolu toprakları bulunduğu yer itibari ile kıtalar arası nüfus hareketliliğinin önemli geçiş noktalarından bir tanesidir. Bu yanıyla göç yoludur. Onun göç yolu seyrüseferinde olması, bu topraklarda yaşayan kadim halkların bundan etkilenmesini beraberinde getirdiği gibi, göç eden kavimlerin ve topluluklarında bundan etkilenmesi karşılıklı ilişkiler süreci olarak kendini tamamlamaktadır. Bu kavmi ve topluluklar hareketliliği aynı zamanda bu coğrafyanın ticaret yolu olma özelliklerinin olduğu halini göstermekte ve bunun en tam anlatımı olan İpek Yolu'da bu anlatımdır. Dolayısıyla Anadolu toprakları göç alan, göç veren halli bir karakterdir. Ve bağrına gelen kavimler burayı kendilerine mesken tutmada zorlanmamışlar hallerine sahip olmuşlardır. TC. devleti Osmanlı İmparatorluğunun bakiyesidir anlatımı yapılırken, gizil anlamda ikili göç olgusunun da kendi tarihi içerisinde var olduğu halini ön kabül olarak ele almamızı gerektirmektedir. İmparatorluk parçalanırken (sömürge edilmiş, ilhak edilmiş topraklarda ulus devletlerin doğması) her bir kopma beraberinde, henüz kalan ya da kalan topraklara doğru bir göç olgusunu da beraberinde getirmiştir. İmparatorluk toprakları batı kesimleri işgal ve ilhak süreçleri, burada yaşayan milletlerin Hıristiyan din ve bunun mezheplerinin inanış çoğunluğu halinde olmaları hali ile hem çok milletli hem de çok dinli bir karakterdedir. Ama yönetme haline İslami anlayış egemendir. İmparatorluğa dahil ettirilirken, her parçaya yönetme kadroları gönderilirken, onların orada asgari güvenliğini sağlamak için asker kadrolar ve sivil hayatın devamını sağlayan (İslami anlayışta) tamamlayıcı yönetim kadrolarıda gönderilmektedir. Ama esas olarak Hıristiyan inanış içerisindeki halkların ek vergilerden kurtulmaları için İslami inanış toplumuna dönüşme ihtiyaçları ya da gerçekten inanmaları neticesinde, elde edilen topraklarda aynı zamanda müslüman toplumlar oluşmakta idi. Onların bu İslami halleri hayatlarının kolaylaşmalarına imkan yaratma halleri olurken, doğal olarak farklı inanış topluluklarının o toprakların bir gerçeğine dönüşmesine de sonuç oluyordu. İmparatorluktan doğan her ulus devletin önemli

7 ŞUBAT 2013 PERŞEMBE

parametlerinden biri olan dini inanış biçimleri, olunan ulus devletin belirleyicisi haline gelmesi sonucunu ortaya çıkarmakta idi. Dolayısıyla ortaya çıkan ulus devletler; kendi toprakları üzerinde yaşayan İslami inanış toplumlarına da imkansızlıklar ve imkansızlıkların çoğaltılması olarak yansıyor, önceki ayrıcalıklarının ortadan kalkmasının bu halleri, burada yaşamı zorlaştırıyor ve iki karakterli göçler ortaya çıkmaya başlıyordu. Ulus devletlerin göç ettirdikleri ve Osmanlı Sultanlığının kaybettikleri topraklardan İslami inananlara sahiplenmesi göç hareketliliği. Anadolu topraklarıdan TC devleti yaratılırken, bu topraklara, asli topraklarından mahrumlaştırılan ciddi bir müslüman topluluklarda akmış durumda idi. Buna ilaveten Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlının her yenilmesi, büyüyen Rusya İmparatorluk devletindeki müslümanlarında Osmanlıya dayatılmasını beraberinde getirerek, Kafkasya müslüman halk topluluklarınında Anadolu topraklarına iltihak ettirildiği görülmektedir. TC'nin kuruluş süreci buraya göç eden, göç ettirilen müslüman toplumların aktif katılımının halidir de. Bunların tek ortak paydaları müslüman olmaları ve onun ötesindeki halleri ise farklı milletler halleridir. Anayurtlarından sürgüne çıkarılan bu İslami ve etnik toplulukların imparatorluk 1. paylaşım savaşı sonrasında kurtuluşçu akımların (ittihat ve terakki) konaklatabilecekleri tek toprak parçası kalmıştı, Anadolu. Ve İttihat ve Terakki'nin hemen hemen tamamına yakınının Balkan karakterli olması dolayısıyla da bu göçlerin toplumsal hallerinin bir yanının anlatımıdır da. İttihat yapılanmasının bu göçlere tesvik edici bir karakterle yaklaştığı da ayrıca unutulmamalıdır. TC'nin kuruluş süreci içerisinde ve devletin kendini tamamlamasında bu İslami karakterli etniklerin ve bunlardan çıkan kurucu kadroların çok etkin oldukları görülebilmektedir. Anadolu'ya, sonuç olarak göç etmiş olan bu etniklerin yurt tutma sorunlarının belirleyici bir karakter olduğu sürecin açık halidir. Kuruluş sürecinde bu kadar etkin olmalarının ana sebeplerinin başında geleni de bu halleridir. Anadolunun çok kimlikli toplumlardan oluşması, bu topraklardan Hıristiyan inanış ve demografik farklılıkları olan buranın eski kavimleri yurtsuzlaştırılmaya çıkarılırken, yeni etnik kavimlere Anadolu yurt edindirilirken, İslam ortak paydası üzerinden Türk Tarih Kurumu gibi yapıların üretmiş oldukları teorilerle Türklük kavramı yaratılmaya çalışılmış,

etnik farklı haller İslam ayağına ilave olarak Türklük ayağıyla tamamlanmıştır. Köy Enstütülerinin kurulması da bu toplulukların ortak toplumsal yaşam akışkanlıklarının sağlanmasının yaratımını yaratmak, sürecin tamamlanmamsı adımıdır. TC'tinde ki Kürt isyan ve direnişleri; bir taraftan Kürt sorununu zorla bastırmak iken, bu bastırma sürecindeki Türklük yaratımı propagandası da yaratılmaya çalışılan ruhi şekillenmenin hızlandırıcı aracı olarak kullanılmıştır. Türklük ideolojisi yaratılmaya çalışılırken, bu ideoloji yaratıcılarının egemen karakterlerinin Türk etnik hallerinden gelmemeleridir. Ve bu ideolojiyi oluştururken yeni yurt tutmanın getirmiş olduğu ruh halleri içerisinde ortak payda da kendilerini var etmelerinin argümanlarını oluşturmaları çok özellikli halleridir. Bu konuda o kadar ileri gitmişler ki, bu toprakların asli kavimlerini "ancak Türklere uşak olabilirler" konumuna sokmayı kendilerine egemen kültür haline getirmişlerdir. Türklüğün bu halleri devletin ana yol alış biçimlerinden biri olurken, Kürt özgürlük mücadelesi ile ortaya çıkan savaş durumundan Türk anlatımı en fetiş haliyle topluma egemen edindirilmekten bir an olsun bile kaçınılmamıştır. "Türk sorunu olacaktır!" Arka planını anlatı haline getirdiğim bu toplamların ifadesidir. Nihayetinde göç etmiş toplumların kendilerine yurt edinme mecburiyetlerine, kendilerinde olmayan kimlikte edinmeleri; tarihin ulus oluşumu ve akışkanlığı ile uyuşmamasının ortaya çıkardığı tarih gerçekliğinin ürküntüsüdür. Hızlandırılan uluslaşma olgusunun iradi yanının belirleyici olmasından dolayı, tarihi eklektik oluşturma çabaları artık eklemlenmiş yerlerinden çatırdamaya başlamış bulunmaktadır. Buraya anayurt olarak mahkum ettirilmiş bu etnik kimlikler, bu topraklar size asla öteki olarak bakmayacaktır, ötekileştirmeyecektir. Kendinizi Türk ulus aidiyatından hissedebilmeniz için hızlandırılmış ulus tedrisatından mezuniyet sertifikası peşinden koşturmayın. Uluslaşmak ve ulus aidiyatını hissetmek, kendi tarihsel süreci içerisinde yolunu alırsa yüklenilecek olan yanlışlar daha az olacaktır. Balkan, Kafkas kökenli etnik hallerinizle TC yurttaşlarısınız. Binmiş olduğunuz ulus kimliği treni bu toprakların tarihsel yaşayanlarının korkusu değilsiniz. Tarihinizle barışın! Ve siz de bu toprağın ortak değeri halindesiniz.


15

7 ŞUBAT 2013 PERŞEMBE

Herkes bir gözaltına alınmayı tadacaktır Özlem Durmaz Mungan – Radikal Olağan mı olağan şüphelidir bu memlekette her muhalif. Ama bazılarının hali daha bir fenadır bu memlekette. Misal bir gün hukukçu sıfatınla “herkesin bir gün şüpheli olarak gözaltına alınabileceğini” anlatırsın hukukçu olmayanlara. Haklarını bilsin de kullanabilsin insanlar diye. “Hak”, “hukuk” bilen kişi olarak yaparsın bunu. Hani sorumluluk hesabı. Sonra bir sabah erken, misal 05 gibi, elin kolun kelepçeli tükürüğünü alırlar zorla. Hak hukuk biliyor olman tükürüğünü kurtaramaz fişlenmekten. Fenadır bir memlekette “demokratik hukuk devleti” yalanını görmezden gelmeye çalışmak. İşin içinde olunca canı yanar insanın, hukuk olmayan yerde hukuk arayışına çıkmaktan bitap düşersin. Ama almışsındır ağabeylerinden, ablalarından bir düstur. Bırakıp gidemezsin arkanı dönüp hukuk mücadelesini. Bir keresinde yaşça benden hayli büyük, 80 darbesinden de sille yemiş bir arkadaş şöyle demişti: “Bir virüstür hak mücadelesi ruhu, girdi mi içine çıkmaz ilelebet.” İşte o hesapla koşturursun adliye koridorlarında. Bizler ÇHD’li olsun olmasın, hak mücadelesi sürdüren hukukçular olarak, Halit Çelenklerin, Fehmi Çamların mirasını taşıyoruz. Bu topraklarda hukuk için mücadele etmenin ağır çilesini taşıyoruz. DGM’lerin, ÖGM’lerin, gerçi adı değişti de ne oldu hiç de anlamadığımız bu özel yetkililerin derdinden kanser olanlarız. Sezgin Tanrıkulu demişti bir keresinde KCK ana davasının duruşmasında, “Bu Diyarbakır Adliyesinde eceliyle ölen avukat kalmadı. DGM’lerin yüzünden ya kalp krizi geçirip gidiyoruz ya da kanser oluyoruz” diye. İşte gerçekten aynen öyle. Coğrafik olarak bir hayli uzakta olduğumdan, daha da önemlisi ‘her zamanlı’ operasyonlardan mustarip bir şehrin yine yeni yeniden “her ile KCK davası” furyasında, üstelik birkaç tane KCK davası durumu nedeniyle duruşmam olduğu için Diyarbakır’da, gidemedim Çağlayan’a. Pek fena elin kolun bağlı haber beklemek.

Arkadaşların ne halde bilememek, pek fena. Betül de, Selçuk da uzun yıllardan beri sevdiğim arkadaşlarım. Taylan’ı da avukatlığa başladığı günlerden bu yana tanır ve severim. İnatçı, yılmaz hukukçulardır. Tutuklananlar arasında eski bir müvekkilim de var, tanırım uzun yıllardan beri. Hak dedin mi sor Selçuk’a, anlatsın akşama kadar CMK’yı. Türkiye ’nin neredeyse her bir yerinde seminerler verip koşturan, kamuoyunu ilgilendiren hiçbir davayı televizyondan seyretmekle yetinemeyen bir adamdır. Seveni de sevmeyeni de çoktur ama bir konuda herkes hemfikirdir: Yorulmaz bu adam. Şimdi dört duvar arasında olmasına değil, onca sözü söylemeden nasıl duracağına yanıyorum arkadaşımın. Gerçi konuşamazsa yazar şimdi o biliyorum ama adam alışmış konuşmaya ya, aklım kaldı onda. Yoksa zerre kaygım olmaz mahpuslukla da baş edemeyeceğinden, senelerin mahpus avukatlarının. Mezun olur olmaz üyesi oldum ÇHD’nin. O zamanlar yaşadığım şehir olan İzmir’de başka türlüsü de yoktu zaten. Şimdi Genel Başkanı “yasa dışılıkla” suçlanan hukuk örgütüne. Zoruna gidiyor bir hukukçunun işte tam da bu durum. İşte bu yüzden daha bir fena bizim halimiz bu topraklarda. Daha geçenlerde bir operasyonda neyle suçlandığını dört gün boyunca (hala da) anlayamadığım müvekkillerimi savunmaya çabalarken, hakim bana “Sizi çok dertli gördüm avukat hanım” dedi, Diyarbakır Adliyesinde sabahın üçünü gösteriyordu saatler. İnsan gerçekten çok zorlanıyor müvekkilin neyle suçlandığını bilemeyince onu savunmakta. Sadece dosya hakkında verilen gizlilik kararından bahsetmiyorum. Gerçekten, sorulan sorulardan dahi anlamak mümkün değil suçun ne olduğunu. Yani tamam bir adı var tabii suçlamanın, şu meşhur “örgüt üyeliği” suçlaması. Da işte o nasıl oluyor da oluyor, onu anlayamıyoruz. Savcı müvekkile dedi ki, “Adalet komisyonu varmış, buna üyeymişsiniz. Bu komisyon kan davalarını çözüyormuş. Bu şekilde de mevcut adliye-

Necmettin ÇAPA Paranoyak devletlerin kirli cinayetleri Paris, ezilen toplumların yoğun olarak sığındığı ve burada faaliyetlerini sürdürdüğü yer olarak önemini hep korudu. Bu ülkede yılda ortalama 10 bin kişiye siyasi sığınma hakkı tanıyor. 1979'deki İran Devrimi ardından bu kez rejim muhalifleri Fransa'ya aktı. İran rejim muhaliflerini hedef alan siyasi cinayetlerin sayısı oldukça fazla. 1976'da Şah dönemi eski Başbakan Yardımcısı Redza Mazlumam Paris'in Créteil banliyösündeki evinde öldürüldü. Eski Başbakan Şapur Bahtiyar, 1991'de Suresnes'deki evinde vurularak öldürüldü. Bahtiyar, 1980'de de bir suikast girişiminden kurtulmuştu ancak onu okuyan iki Fransız polis ölmüştü. Münih Olimpiyat Oyunları'nda İsrailli atletlere yönelik saldırılardan bir kaç ay sonra 8 Aralık 1972'de Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) temsilcisi Mahmud El Hamşari, Paris'teki evine yönelik bombalı saldırının kurbanı oldu. Bu saldırı, MOSAD'ın Münih saldırılarına karıştıkları gerekçesiyle Fransa topraklarında işlediği

ye, Türkiye Cumhuriyeti yargısına alternatif oluşturup bu illegal oluşum içerisinde faaliyet yürüttüğünüz ve ….” İşte oralarda bir yerlerde konudan kopuyorum. Mevzuyu kafamda toparlayamıyorum. Kan davasını çözen bir hukuk mekanizması inanın bizim hukuk sistemimizde yok. Yok, “kan davasından men” falan diye bir dava türü olması gerek bunun için. Tedbir içerikli bir mekanizma ya da misal. Ama olmaz ki, “Siz birbirinizi vurmayın, tedbiren; men ettim sizi” diyen bir karar verilemez. Yani olsa, ama yok işte. Sordum ve söyledim hakime de “Benim bildiğim kadarıyla kan davası sonucu kişiler birbirini vurursa ceza davası açılır; bu ölüm nedeniyle yoksunluğa uğrayanlar da destekten yoksun kalma vb bir tazminat davası açar bir de. Ama önleyici bir hukuksal mekanizma yok. Bir şey olmayınca alternatifi de olmuyor onun. Sorun nerede? Eğer birileri kan davalarını önleyebiliyorsa ne güzel, tebrik etmek gerek, tevkif etmek değil” diye. Üstelik müvekkillerin tümü bahsedilen komisyonun adını ilk kez gözaltında duymuşlardı. Hakim bey sabaha karşı üçte doğru görmüştü ruh halimi zahir. Gerçekten çok dertliydim. Hemen hepsi BDP yöneticilerinden oluşan bir topluluğun tutuklanıp cezaevine götürüldüğü bir sabahta daha,

tam da Sezgin beyin dediği tatta dertliydim. Böyle olmuyor çünkü. Ya da zor oluyor böyle olunca diyelim. Diyarbakır’da, aynı KCK sorgusu sırasında koridorda bekliyoruz, hani şu sabaha karşı saatler gene. Siirt grubunun sorgusu bitmiş, Mardin grubunun sorgusu sabaha sarkmış hepten. Sinirler gerilmiş yay gibi, yorgunuz, duygumuzu ve ruhumuzu yormuşlar keza. Urfa’dan gelen bir meslektaş şöyle dedi: “Yav niye barıştırdın diye soruyorlar. Niye barıştırılır iki insan, küsmüştüler de ondan.” Ama ne güldüm kara, kapkara mizahımıza. Şimdi ben bu kez de ÇHD’li arkadaşlarıma sorul(may)an sorulardan da aynı böyle eminim. Nasıl alındıklarını gördüm, hangi muameleye tabi kaldıklarını dinledim. Adliyeler dar edilmeye çalışıldı avukatlara. Ama bir kez daha, savunmak gerek savunmayı. Yılmadan, yorulmadan. Bıktık belki bu ‘sıranın rahibe de geleceğini’ hatırlamaktan ve hatırlatmaktan ama sesimizi yükseltme zamanı. Umutla izliyor insan tüm Türkiye’den yükselen itirazları; Çağlayan’a kadar giden baro başkanlarını, milletvekillerini, sanatçıları, aydınları, halkları. Umutla izliyoruz tutukluluğun uzun sürebilme ihtimaline rağmen arkadaşlarımızın inatçı hukukçu hallerini.

Bakanlar Kurulu Enerji Politikası Konseyi’nin kurulmasını onayladı (KHA)—Hükümet Sözcüsü Stefanos Stefanou, Salı günü Cumhurbaşkanı Demetris Christofias’ın başkanlığında yapılan Bakanlar Kurulu toplantısı sırasında, Enerji Politikası Konseyi’nin(EPK) kurulmasını onayladığını açıkladı. Toplantıdan sonra açıklamada bulunan Sözcü, Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı’nın, 9 Kasım 2012 tarihinde, Bakanlar Kurulu’na Enerji Politikası Konseyi’nin kurulmasını önerdiğini söyledi. Sözcü, danışma rolü üstlenecek olan konseyin amacının, Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı ve siyasi partiler arasında, hükümetin

cinayetler dizisinin ilki olarak değerlendirildi. Bunlar Steven Spielberg'in "Munich" isimli filmine de konu oldu. Hamşari'den sonra Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC)'nin Iraklı bir üyesi olan Basil El Kubeisi 5 Nisan 1973'te öldürüldü. Çoğu cinayette Fransız soruşturmacılar, "iç hesaplaşma" gibi şüpheler üzerinde durdu. Devletler her zamanki gibi korunurken, failler hep başka yerde arandı, sorumluluk hep mağdurların üzerine yüklenmeye çalışıldı. Mosad'ın gerçekleştirdiği bazı açık cinayetler bir yana bırakılırsa, çoğu siyasi cinayet bir sır olarak kaldı. Bilinen doğrular, bunların siyasi cinayetler olduğu ve profesyonelce işlendiğiydi. Tanık bırakmadan işlendikten sonra faillerin kaybolduğu cinayetlerin arkasındaki en büyük şüphe ise, bunların gizli servis üyeleri olduğu. Genellikle iyi eğitilmiş gizli servis üyeleri olduğu tahmin edilen bu tetikçiler, sahte pasaport elde etme ve işini bitirdikten sonra da Fransa'dan ayrılma gibi diplomatik kolaylıklardan da faydalanabiliyorlar. Paris'te üç Kürt kadınının katledildiği saldırı Fransız medyasında yer alan bilgilere göre "soğuk kanlı bir tetikçi" tarafından gerçekleştirildi. Olay siyasi bir cinayet. Yer, özellikle Fransız ve Türk istihbaratı tarafından iyi bilinen ve gözetlenen bir bina. Tanık yok. Tarihten bu yana T.C.’nin Avrupa ülkelerinde kiralık çetelere işlettiği cinayetleri saymak ile bitmez. Paris cinayetlerinin üzerinden yarım saat bile geçmeden, AKP hükümetinin en yetkili ağızları “Bu PKK’nin bir iç hesaplaşması gibi görülüyor” demesi aslında hırsızın panik halini andırır gibi idi. MİT’in tetikçisi Ömer Güneyin profiline baktığınız-

enerji alanında sürdürdüğü politikası hakkında temas kurmak ve alınacak kararlar üzerinde kendi görüşlerini sunması olduğunu açıkladı. Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanın başkanlığındaki konseye, siyasi partilerin temsilcileri, Kıbrıs Enerji Düzenleme Dairesi (RAEK) Başkanı yada temsilcisi, Kıbrıs Doğalgaz Kamu Şirketi Başkanı (KRETİK) yada temsilcisi, Ticaret Bakanlığı Enerji Dairesi Müdürü yada temsilcisi, Dışişleri Bakanlığı Enerji ve Deniz Politikası Dairesi Müdürü yada temsilcisi, doğal gazla ilgili üç akademisyen yasa uzmanı katılacak.

da, aslında Hırant Dink’in katili Ogün Samast’ın aynısı gibi. Paris Cinayetlerinin hazırlığı, gelişmeleri ve detayları ile Hırant Dink Cinayetinin gelişmelerini eşleştirdiğinizde bir çok benzerliklere rastlarsınız aslında. Paris cinayetlerinin Ömer Güney üzerinde kesinleşmesi durumunda MİT’in vereceği cevabı çok da merak etmiyorum doğrusu. Çünkü cevap çok önceden hazırlanmıştır. Tahminen cevap aynen şöyle olacaktır; “Sanık Ömer Güney’in bir dönem bizim ile çalıştığı doğrudur ancak uzun zaman önce bizim ile ilişiği kesilmiştir. Ömer Güney sadece bir muhbir olarak görev yapmıştır.” Şeklinde olacaktır. Bu söylem tüm istihbarat birimlerinin klasik bir kaçış metodudur. Bu cinayetlerin ardından Kandil’in açıklamaları son derece dikkat çekicidir. “Türk hükümeti bu cinayetlerin neden ve nasıl işlendiğini açıklamadan herhangi bir diyalog veya müzakere söz konusu değildir” demektedir. Türk medyasına baktığımızda ise son derece bir ketumluk sürmektedir. Bu ketumluğun Erdoğan’dan kaynaklandığı açıkça bellidir. Çünkü buna benzer bir çok konuda Erdoğan’ın Türk medyasına verdiği talimat harfiyen yerine getirilir. Anlayacağınız şu ki Paris cinayetlerinin bire bir MİT’in eli ile gerçekleştirilmiş olması ihtimali neredeyse kesin gibi görülmektedir. Ancak şöyle bir şey de söylemek lazım; Hangi MİT? Erdoğan’a bağlı MİT mi? Fetullah Gülen’e bağlı MİT mi?


yeniçağ 070213