Page 1


#TeslimOlmayız


16 Mart’ta gözaltına alınıp 19 Mart’ta tutuklanan HDP Manisa İl Eşbaşkanı, arkadaşımız Sait Taycı hala cezaevinde.

#BarışaÖzgürlük

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Kasım-Aralık 2016 Bülteni Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Genel Merkez: Cumhuriyet Mah. Bayındır-1. Sk. No: 22/13 Hitit Apt. Kat:4 Kızılay Çankaya/Ankara Baskı: Ceylan Matbaası Adres: Davutpaşa Cad. Güven İş Merkezi B Blok No: 318 Topkapı Zeytinburnu/İstanbul


#BasınaÖzgürlük


BUBUSAYIDA SAYIDA

Barış ve Demokrasi Mücadelesi Açısından Yeni Dönem EDİTORYAL Başka Bir Dünya Mümkün EYLEM TUNCAELLİ Kent / Çocuk / Lolipop ÖZKAL YÜREĞİR Ortadoğu’da Savaş, Türkiye’de Rejim Değişikliği ÇİĞDEM ÖZBAŞ Türkiye’nin Ortadoğu Kumarı AHMET ASENA OHAL-KHK Hukuksuzluğu FAHRETTİN FİLİZ Bursa: Termiğe İnat, Yaşasın Hayat SERDAR ESEN Kanal İstanbul Projesi Yapılmamalı NERGİZ VASFIOĞLU “Ses Etme”: Popüler Olanın Politikliği EMİN ALP BIYIK Bir Şimdiki Zamandır Dinlediğin ARZU ŞİMŞEK 15 Temmuz Darbesi Kabusu UFUK URAS R. Tayyip Erdoğan’ın 18 Brumaire’i CİHAT TORUN OHALde Emekçiler ÇAĞDAŞ KÜPELİ Demokrasi İçin Birlik Meselesi NACİ SÖNMEZ Ticari Bir Birliktelik Mi, Yoksa Gerçek Bir Ortaklık Mı LAURA BATALLA ADAM Kadın, Karadeniz ve Doğa İNCİ AKYILDIZ Karadeniz’de Fındık İşçisi Olmak GÜLİZAR ŞENDUR Kapitalizmin Sınırları ve Sürdürülebilir Toplumsal Yaşam PERTEV AKSAKAL Karadeniz Kararmasın ERCÜMENT Ş. ÇERVATOĞLU İzmir “Barış İçinde Yaşam”ı Savunuyor “Darbeler ve Demokrasi” Paneli Bursa’da Yapıldı “Ardı Ardına Patlayan Bombalar, Toplumun Kabusu Oldu” SEYFULLAH GUCUKATALAK İLE RÖPORTAJ Şimdi Barış Şiirleri Söylemek Lazım HÜSEYİN UYGUN Kitap Tanıtımı - Rojava: Bir Demokratik Özerklik Deneyimi OZAN GÜLER Hava Kirliliği ve Kömür SİMİN GÜRDAL

02 06 08 10 12 14 17 19 21 24 26 28 30 32 34 36 37 40 44 47 49 50 51 53 55


Merhaba; Bundan tam dört yıl önce “umudu ve geleceği yeşerteceğiz” diyerek 660 kurucu üyemiz ve binlerce dostumuzla bir araya gelip Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi için vira dedik. Yeşil Sol Parti, bugün 4 yaşında. Kuruluş felsefemizden ödün vermeden, fikriyatı ve yapıyı örgütlemek için daha çok çalışmamız ve çoğalmamız gerektiğinin bilinciyle hareket ediyoruz. Bu sayımızda kuruluş yıldönümümüze atfen “Başka Bir Dünya Mümkün” yazısıyla üzerinde hemfikir olduğumuz ve uğruna mücadele ettiğimiz değerlerin altını çiziyoruz. Bir önceki sayımızdan bugüne yaşadığımız gelişmeleri ve rotamızı ortaya koyan yazıyı Yeşil Sol Yayın Kurulu olarak hazırladık. Dergide, ülkede olan biteni değerlendiren, rejim tartışmalarına değişik perspektiflerden yaklaşan yazılara yer verdik. Halkın iradesini hiçe sayan, demokrasi kavramının içini boşaltıp meydanlara verilen bir isim hiçliğine indiren iktidarın OHAL marifetiyle atadığı kayyumları, vekillerimizin tutsak edilmesini, HDP’ye yapılan operasyonla yeni bir boyut kazanan sivil darbeyi de bu sayımızın konusu edindik. Bütün bu karanlık tabloya rağmen “Yeşil Sol bir yayının yaprakları arasına sanat ve şiir serpiştirmek yakışır” diyerek barış şiirleri okumanın tadı damağımızda kalsın istedik. Karadeniz’e iki farklı yerden baktık bu sefer. Kâh elleri dikenden yırtılmış çocuk fındık işçisi olduk yüzlerce kilometreyi aşmış gelmiş, kâh “onca yağmaya, talana direnen Kibele’yiz biz, kadınız ve direniyoruz” diye haykırdık. Karadeniz’i, Marmara’yı ve Ege’yi hiçe sayan “Kanal İstanbul” çılgınlığını, Cerattepe’deki gelişmeleri, yaşadığımız hava kirliliğini, ekosistemin nasıl tahrip edildiğini, iyiye ve güzele dair ne varsa hepsinin ranta kurban edilmek istendiğini, ciğerlerimize oksijen yerine kükürtdioksit dolduran termik santralleri tekrar masaya yatırdık. Yaşamın sürdürülebilir olması için çözüm önerilerini, kapitalizmin sınırlarını determine ederek, bu yok oluşu durdurmak için ekolojik bir yaklaşımla model önerisi sunan, tartışmaya açan yazıyı da ilgiyle okuyacağınıza inanıyoruz. Kuruluş tarihimiz olan 25 Kasım aynı zamanda Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü. Şiddetin bir sarmal etrafında sürekli dolandığı bu topraklarda, mağdur kadın olduğunda “hukukun” aradığı hafifletici nedenleri yok sayarak, kadın olmanın onuruyla birlik, dayanışma ve mücadele bahçesinden bir selamı da buradan gönderelim istedik tüm kadınlara. “Nasıl bir kent istiyoruz” sorusuna bir çocuğun penceresinden yanıt aldık ve sizlerle paylaşıyoruz. 23 Ekim’de düzenlenen Demokrasi İçin Birlik Kurultayı’nda oluşturulan meclisle, ülkenin üzerinde dolanan kara bulutlara rağmen birlikte mücadele ve dayanışma için kararlılığımızı tazeledik. Her daim umudu dipdiri tutarak ve sol memenin altındaki cevahir gümbür gümbür atarken bir sonraki sayımızda buluşmak üzere…

Eylem Tuncaelli Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüsü


Barış ve Demokrasi Mücadelesi Açısından Yeni Dönem Tarihimizin en kapsamlı siyasi operasyonuyla karşı karşıyayız!

T

ürkiye tarihinde ilk defa bu denli kapsamlı ve arkası kesilmeyen darbe niteliğindeki siyasi olayların sancısını yaşamaktadır. İktidar bloğu içinde son yıllarda derinleşen ayrışmanın ve çatışmanın, 15 Temmuz darbe girişimi ile su yüzüne çıkması ile başka bir boyuta taşınan bu süreç, iktidarın muhalefete yönelik politik saldırılarıyla amansızca devam etmektedir. AKP, devletin yeniden yapılanmasını, rejimin yeniden inşa edilmesini sağlamak üzere daha önce kavga ettiği kesimlerle yeni iktidar bloğu ve ittifakı oluşturmuştur. Bu yeni iktidar bloğunun en belirgin ve öncelikli anlaşma noktaları, iç ve dış politikada savaşı merkezine alan, Kürt sorununda çözüme odaklı değil, imha ve inkâra dayalı bir stratejiyi öne çıkaran önceliklerdir. İktidarın, “Fetö ve terörle mücadele” başlığı al-

2

tında, kendisine ve rejime muhalif bütün kesimlerin susturulması, etkisizleştirilerek sindirilmesini amaçladığı bir dönemi yaşamaktayız. Kamudan binlerce insanın tasfiye edilmesi, bu tasfiye sürecinin hiç bir evrensel hukuk kuralı aranmadan yapılıyor olması, yeni ittifakın süreci ağır baskı ve sindirme operasyonuyla sürdürme kararlılığını göstermektedir. Muhalif kesimler üzerindeki yasaklar, gözaltı ve tutuklamalar ardı ardına gelmiştir. Haber alma hakkımızın teminatı olan yazarlar hapsedilmekte, gazete, radyo ve televizyonlar kapatılmakta, baskı ve zorla susması sağlanmak istenmektedir. Cumhuriyete yönelik operasyon, iktidarın basın alanına yönelik saldırılarının sınırsızlığının ve göz dönmüşlüğünün son örneğidir. Basın ve kamu emekçileri üzerindeki hukuksuz saldırılar devam ederken iktidar, halkın iradesi yerine kayyum atamalarına girişmiş, belediye baş-


Barış ve demokrasi mücadelesinde yeni dönem

kanlarını tutuklayarak seçilmişler ile halk arasına tecrit duvarlarını örmüştür. Bununla da yetinmeyerek, gece yarısı operasyonuyla HDP’nin eş başkanları ve grup başkan vekilinin de aralarında bulunduğu milletvekillerini tutuklatarak ülkenin hafızasına kara bir gece kazımaktan da imtina etmemiştir. Milletvekillerinin evlerinin kapısını kırıp durumu terörize eden ve bütün dünyanın gözlerini Türkiye’ye dikmesine neden olan eş zamanlı ve organize bu siyasi darbe ile çok daha sarsıntılı bir sürecin içine girilmiş durumdadır. Siyasi iktidar, eski Ergenokon çizgisiyle ortaklık içinde ve siyaset alanında da MHP ile birlikte bu antidemokratik yapıyı güçlendirmeye çalışmaktadır. İktidarın oluşturduğu bu yeni zorba ittifak, toplumun vicdanından gelen sesleri yok sayarken uluslararası uyarılara da kulaklarını tıkamış, özellikle Avrupa Birliği ülkeleriyle karşı karşıya gelmeyi göze almıştır. Türkiye’nin AB süreci düşünüldüğünde, iktidarın bu uygulama ve yönelimlerinin hem iç hem de dış siyasetimizde yeni kırılmalara neden olabileceğini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Özellikle Ortadoğu’daki yeni gelişmeler, Suriye savaşının 5 yıl sonra gelmiş olduğu durum ve son olarak Musul ve Rakka süreciyle olası yeni gelişmeler, Türkiye’nin öteden beri birlikte hareket etmekte olduğu uluslararası güçlerle karşı karşıya gelmesine neden olmaktadır. Bölgede ABD ile Rusya arasında gelgitler yaşayan iktidarın, Kürt karşıtı politikaları ile savaşa ve sonrasına etki etmeye yönelik atılımlarının da yeni kırılmalara neden olabileceğini ihtimal dâhilinde görmek gerekir. Türkiye’nin iç barışı ve Kürt sorununun çözülmesi açısından 7 Haziran öncesi süreç biriktirdikleriyle çok kıymetlidir. Şiddetin durduğu, demokratik siyasetin alan genişlettiği bu süreçte Türkiye, belki de tarihinin demokratikleşme açısından en önemli şansını yakalamıştı. 7 Haziran sonrası bu şansın kaybedilmiş olmasıyla, tarafların politik pozisyonları çok tartışıldı. Bu konuda toplumun farklı kesimleri kendi açılarından farklı yaklaşımları ve eleştirileri gündeme getirdiler. Bugün gelinen noktada baskı, zor ve zülüm her geçen gün artarken, bu karabasanın içinden nasıl çıkılabileceğini konuşmanın ve birlikte mü-

cadele alanları geliştirmenin gerektiğine dair değerlendirmelerin yoğunlaştığını görmekteyiz. Anlaşılmıştır ki, siyasi iktidar 7 Haziran’da kaybetmiş olduğu tek başına iktidarını daha da tekçi bir yaklaşımla yeniden inşa edebilmek için toplumun sinir uçlarını harekete geçirecek, şiddeti tırmandıracak, demokratik siyaseti etkisiz kılacak bir yönelimle hareket etmektedir. İktidarın bu yönelimi ancak ve ancak demokratik muhalefetin en geniş çeperde birlikte hareket ve müdahale etmesi ile durdurulabilir. Tüm yaşananlar değerlendirildiğinde, demokratik muhalefetin farklı kesimleri arasındaki eski gerilim noktalarının yerini yeni durum karşısında nasıl bir pozisyon alınacağına dair öncelikler almaya başlamıştır. Şimdi muhalefet güçlerinin durumu iyi tahlil etmesi, eylem ve etki alanlarını birlikte değerlendirerek ortak bir akıl ve hat örmesi gerekmektedir. Askeri bir müdahale olmaksızın gerçekleştirilen bu darbe, OHAL ve KHK marifetiyle kendi ihtiyaçlarını karşılayıp yapılanmasına devam etmektedir. Darbe, bağımsız yargının fersah fersah uzak olduğu böylesi bir hukuk sistemi içerisinde vekilleri tutuklayarak, dokunulmaz olanı kendine göre tarif edip, milli iradeyi kendine oy verenle sınırlayıp gerisini yok sayarak akıl, vicdan ve evrensel hukuktan yoksun yoluna hızla devam etmektedir. Bu sivil darbe ile her türlü faşizan uygulama gerçekleştirilmekte, Türkiye halkları ağır baskı ve faşizm koşullarında yaşamak durumunda bırakılmaktadır.

Hedef yaşam alanları ve demokratik siyaset! İktidar, ardı ardına bütün demokratik kazanımları yok sayarken darbe girişimi öncesi hukuki ve siyasi zorluklar/zorunluluklar nedeniyle yol alamadığı ekolojik yıkım politikalarını da OHAL süreci ile devreye sokmaktadır. Çevre etki değerlendirmelerine ihtiyaç duyulmadan plan ve şehircilik ilkelerine aykırı projelere müsaade eden, doğayı tahrip eden projelerde yargı yolunu kapatan, ülkemizdeki dereleri, kıyıları, denizleri, ormanları, yaylaları Bakanlar Kurulu’nun keyfine, her şeye para gözüyle bakanların insafına terk edecek, kamuoyundaki adıyla 80. Madde olarak bilinen 6745 sayılı yasada yapılan değişik-

3


lik, ülkemizdeki ekosistemlerin, canlıların yaşam alanlarını yok edecektir. Zeytinciliğin koruma kalkanı olarak bilinen, “Zeytinciliğin ıslahı ve yabanilerinin aşılattırılması hakkındaki kanun”da yapılmak istenen değişiklikler, bu alanın da yandaş maden ve enerji kartellerine peşkeş çekileceğini işaret etmektedir. Nükleer santral kazaları tüm gezegeni tehdit ederken, Rusya’dan Amerika’ya, Fransa’dan Japonya’ya kadar dünyanın en gelişmiş ülkeleri kazaları engelleyememişken, hükümet, santral atıklarının ne olacağı sorusunu bile cevapsız bırakarak büyük yalanlarla, bilgi saklayarak, oldu bittiyle, sözde nükleer güç olma hayalleri kuruyor. Mersin Akkuyu’da, Sinop’ta ve İğneada’da yapılacak nükleer santrallerin insanlarımızı nasıl bir felakete sürükleyeceği, bu dönemin genel stratejisi içinde unutturulmaya çalışılmaktadır. Bu savaş politikaları, faydacılık, hayalci politikalar, kalkınma ve sürekli büyüme hevesi böyle devam ederse, bu topraklarda yaşamdan bahsetmek mümkün olmayacaktır. İktidar, ekolojik ve demokratik yıkımı kendine amaç edinmiştir. Savaşı içerde ve dışarda sadece bölge halklarına değil, tüm canlı ve cansız varlıklara karşı sürdürmektedir. İktidarın yaşam alanlarını hedef alan ve demokratik siyaseti güçsüzleştirerek tekçi, otoriter, faşizan bir rejim/devlet inşa etmekte kararlı olduğunu görmek gerekir. Ülke içinde 90’lı yıllarda dahi görülmemiş bir boyutta tırmandırılan savaş ve şiddet, Suriye ve Irak topraklarında da derinleştirilmek istenmektedir. Mezhepçi bir siyaset üzerinden, Ortadoğu’daki gerçekliği görmeyen ve halklar arasında barış eksenli bir gelecek kurmayı hedeflemeyen politikalarla Türkiye maceraya ve belirsizliğe sürüklenmektedir. Bölgesinde barışın ve demokratik bir Ortadoğu’nun taşıyıcı öznesi olmaktan uzak bir politik akılla hareket edilmektedir. Türkiye’nin Ortadoğu ve özelde Suriye üzerinden takip etmekte olduğu siyaset, ülke içinde de umutları tüketen, gittikçe ayrışmayı derinleştiren ve Kürt coğrafyasında daha sert bir savaş ortamını yaratan bir gerçekliği önümüze getirmektedir. Devlet kendi ülke topraklarında, köylerde sokağa çıkma yasağı ilan ederek, F 16’larla bombalama

4

yaparak, savaşı bir üst noktaya taşımış durumdadır. Bir yandan da PKK’nin şiddet eylemleri artarak devam etmektedir. Her gün bölgeden gelen ölüm haberleri, toplumun geleceğe yönelik umutlarını söndürmektedir. Şiddetin durdurulması ve müzakere ve diyaloga yönelik talepler yanıtsız kalmaya devam etmekte, siyaset öldürülmekte, demokratik siyasetin alanına yönelik kuşatma devam etmektedir. Bütün bu olumsuz tablo içinde, seçilmişlere yönelik hükümetin tavrı da umut vadetmemekte, savaş eksenli politikaların devam edeceğine işaret etmektedir. Diyarbakır Belediye Eş Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’ya yönelik tutuklamaların, dokunulmazlıkları kaldırılan HDP Eş Başkanları ve milletvekillerine yönelik gözaltı ve tutuklamalarla devam etmesi siyasi iktidarın yöneliminde geri adım atmayacağına, daha da derinleştirerek devam ettirileceğine işaret etmektedir. Demokratik siyaset alanında arayışını sürdürecek seçilmişlere yönelik bu operasyonların karşısında durmak ve şiddet karşısında demokratik siyaseti güçlendirmek için barış eksenli bir siyaset ortaya koymak her zamankinden daha öncelikli bir görevdir.

Zamanın ruhuna uygun, birlikte mücadele artık zorunluluktur! Artık gelinen bu aşamayı ağır faşizm koşullarının uygulamalarıyla demokratik siyasetin öldürülmeye çalışıldığı bir dönem olarak görmek ve yeni bir siyaset oluşturmak gerekmektedir. Başkanlık tartışmalarının, referandumun ve benzer iktidar hamlelerinin, siyasi bir darbeyle demokratik siyasetin ve muhalefetin tümüyle etkisiz kılınmaya ve tasfiye edilmeye çalışıldığı bir dönemde yapılmak istendiğini görmek gerekir. Bu gerçeği görerek, bu baskı ve sindirme operasyonu karşısında, demokratik zeminde ve meşru hak kullanımı yoluyla politika yapmanın acil görevimiz olduğu bir eşikteyiz. 15 Temmuz’da kendisine karşı girişilen darbe teşebbüsü karşısında topluma direnme çağrısı yapan iktidarın, kendisinden olmayan herkesi baskı ve zor ile ve hukuksuz kuralsız kararnamelerle siyasi operasyona tabi tutmasına karşı, demokratik muhalefet güçlerinin ortak akıl ve eylem içinde hareket etmelerini sağlayacak bir politik kararlılığa sahip olunması gerekmektedir.


Barış ve demokrasi mücadelesinde yeni dönem

Siyasal iktidarın MHP destekli “başkanlık sistemi” ile ilgili gündemini topluma deklere etmiş olmasını da bu yeni sürecin istikametinden bağımsız ele almak mümkün değildir. İktidar tarafından gündeme getirilen ve her ne kadar somutlanmış bir öneri olmasa da, başkanlık meselesinin tek başına başkanlıkla sınırlı olmayan, yeni dönemin yönelimlerini tayin edecek olan bir anayasa değişiklik paketi olacağı anlaşılmaktadır. Anayasa değişikliğiyle hedefin var olan görece hak ve özgürlükleri sınırlamak, daha merkezi bir rejim inşa etmek olduğuna dair güçlü işaretler mevcuttur. Bugün Cumhuriyet Gazetesi’nin karşı karşıya kaldığı operasyonla Kürtlerin karşı karşıya kaldığı siyasi operasyonun birbirinden bağımsız olmadığını bilerek hareket etme zamanıdır. Muhalefete yönelik her saldırının ana hedefinin Türkiye’nin demokratik geleceği olduğu bilinerek, mücadelenin siyasi rotası ve temel ilkeleri belirlenmelidir. Zamanın ruhuna uygun bir birleşik mücadelenin acil bir şekilde örülmesi gerekmektedir. Bugün toplumsal muhalefeti, demokratik güçleri eşitlik, adalet, hukuk devleti ve laik değerlere sahip çıkılması temelinde bir araya getirme ve bunun için bütün güçleri harekete geçirme zamanıdır. Türkiye’nin farklı kesimlerini, demokrasi eksenli bir mücadelenin tarafı yapmak ve iktidarın bu fütursuz ilerleyişine engel olacak bir duyarlılığa davet etmek öncelikli işimiz olmalıdır. Bugünkü krizden çıkışın yolu, parlamenter rejimin de yanıt vermekte zorlandığı, yetkileri merkezde toplanmış olan rejimde ısrar etmek, hatta daha merkezîleştirecek adımlar atmak değildir. Çözüm daha fazla yerelleşmek, merkezin yetkilerini yerele dağıtmak, bütün bir toplumun karar

süreçlerine katılımının yolunu açacak düzenlemelere gitmektir. Dünyanın farklı ülkeleri, farklı zamanlarda benzer sorunları ve rejim krizini yaşamışlar ve çözümü demokrasi açıklarını kapatmakta bulmuşlardır. Çözümü bugün bizdeki gibi daha fazla merkezileşmekte arayan ülkelerin sonu, baskıcı diktatörlükler rejimi olmuş ve sonu kaçınılmaz olarak hüsran olmuştur. Olası yeni darbe girişimlerini de, dikta rejimlerini de engellenmesinin yolu, yerinden, katılımcı, özgürlükçü, ekolojik, demokratik bir rejimi inşa etmek ve bunun gereğini yapmaktır. Bugünkü gidişatın ve savaş eksenli politikaların yaşam hakkını hedef almakta olduğunu bilerek, bu politika ve uygulamaların son bulmasının ve şiddetin durdurulmasının yolunun acil olarak, barış ve demokrasi olduğunun toplumda bilince çıkarılması gerekmektedir. İktidar tarafından gittikçe anlamsız hale getirilmiş olan barış fikrine sahip çıkmaya, barış ve demokrasi merkezli bir mücadeleye ve iddiaya ihtiyacımız var. Barış içinde yaşam hakkı etrafında bütün demokratik güçleri, bireyleri bir araya getirmeye çalışmak aslında en başta yaşamı savunma meselesidir. Artık yeter demenin yetmediği, geleceğimizin karartıldığı bu süreçte, savaşa karşı barışı, şiddet karşısında demokratik yaşamı savunmak için harekete geçmenin daha fazla ertelenemez olduğu bir dönemdeyiz. Bu topraklarda ortak bir geleceğimiz olacaksa, bunun yolu öncelikle barış ve güvenceli bir yaşamın savunulmasından ve bunun mücadelesinin örülmesinden geçecektir.

Türkiye’nin farklı kesimlerini, demokrasi eksenli bir mücadelenin tarafı yapmak ve iktidarın bu fütursuz ilerleyişine engel olacak bir duyarlılığa davet etmek öncelikli işimiz olmalıdır.

HDP etrafında biriken güçlerin bugünkü sınırlı olanaklarıyla, rejimin iktidar bloğu tarafından yeniden inşasına engel olunması mümkün değildir. İktidarın bu süreci sorunsuz geçmesini sağlayacak olan CHP üzerindeki politik manipülasyonlara karşı, demokratik muhalefet güçlerinin de CHP üzerinde yoğunlaşması zorunludur. Başlangıçta Yenikapı etrafında yaratılmış cazibenin yara almış olduğu görülmektedir ve iktidar bloğuna karşı barış eksenli ve demokratik siyaset merkezli bir cephe açılması açısından olanaklar açığa çıkmış durumdadır. Bu anlamda içinden geçilmekte olan süreçte her türlü birlik arayışının değerlendirilmesi ve güçlendirilmesi önemli hale gelmiştir.

5


Biz, kalbimizin bir yanı Cerattepe’de atarken bir başka yanının dünyanın öbür ucunda çalıştırılan çocuk işçilerle attığını bilenleriz. Aynı kalbin eşzamanlı olarak yeryüzünün her adımında her ötekileştirilen, yok sayılan ve sömürülenle atmasını mümkün kılanlarız.

Eylem Tuncaelli

Y

eşil Sol Siyaset, ekolojistlerin ve dünyadaki yeşil partilerin sadece çevre meseleleri ile ilgilendiği düşüncesini çürüterek ekolojik meselelerin yanı sıra toplumsal adalet mücadelesi ile ilgili birikimiyle sürdürülebilir ve mutlu bir gelecek için hayati bir önem taşıyor. Dünya üzerindeki iklim değişikliğinden kaynaklı uluslararası krizler, su sorunları, mali krizler, büyüme hedefli ve kemer sıkmaya dayalı ekonomi modelleri, toplumsal ve türler arası adaletsizlikler, petrole ve fosil yakıtlara dayalı enerji politikalarının yarattığı sorunlar, bizim kurmaya çalıştığımız Yeşil Sol Politikanın ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Tek doğrunun, mutlak bilginin, hiyerarşinin, sömürünün, militarizmin, şiddetin hâkim olduğu bir dünyada yaşamak istemiyoruz. Yeşil Sol Politika, ülkemizde ve dünyada sağlıklı bir çevrenin yanında kimseyi dışarıda bırakmadan, ekosistemleri koruyarak doğayla ve kendisiyle barışık bir toplum kurmayı amaçlıyor. Bu amaç doğrultusunda insana karşı doğanın, erkeğe karşı kadının, devlete karşı bireyin, işverene karşı işçinin ve yeryüzündeki milyonlarca yoksul insanın adaletli ve onurlu yaşama hakkını da kararlılıkla savunmaya devam ediyor. 6

Son yüzyıla işçi hareketinin talepleri egemen olduğu gibi önümüzdeki yüzyıla da yeşil politikanın gündemi egemen olacak. Bundan sonra Yeşil Sol Politikalara bugüne kadar olduğundan daha fazla ihtiyaç duyulacak.

Yeşil Sol Siyaset umudun adıdır! Bu; emeğine, diline, kimliğine, kültürüne, inancına ve ekosisteme sahip çıkarak hep birlikte barışçıl bir yaşam isteyen insanların umududur. Bu, bize dair ya da bizi doğrudan veya dolaylı etkileyecek her kararda bizlerin ortaklığının olduğu katılımcı ve doğrudan demokrasinin umududur. Ekolojist hareketin, özgürlükçü solun, emek hareketinin, kadın özgürleşme hareketinin, LGBTİ+ hareketinin, tüm ötekileştirilenlerin hakları için verilen kimlik mücadelelerinin, hayvan hakları savunucularının, nükleer karşıtı hareketin, insan hakları ve barış savunucularının ve gençlik hareketlerinin mücadele geleneğini sürdürüyoruz. Biz, kalbimizin bir yanı Cerattepe’de atarken bir başka yanının dünyanın öbür ucunda çalıştırılan çocuk işçilerle attığını bilenleriz. Aynı kalbin eşzamanlı olarak yeryüzünün her adımında her ötekileştirilen, yok sayılan ve sömürülenle atmasını mümkün kılanlarız.


Başka bir dünya mümkün!..

Solun dünyayı değiştirmek, demokrasiyi geliştirmek, barış içinde eşit ve özgür yaşamak, dayanışmayı çoğaltmak için verdiği tarihsel, devrimci mücadele birikiminin ışığında yol alıyoruz. Temel hareket noktamız antikapitalizm. Doğayı tahrip eden, eşitsizliğin, sömürünün ve savaşların kaynağı olan kapitalizme karşı verilen küresel mücadelenin bir parçasıyız. İşgal ve savaşları, neoliberal politikaları, sosyal hakların tahrip edilmesini, ekonomik büyüme saplantısını ve tüketim toplumu anlayışını reddediyoruz. Adaletsizliğin ve eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir yerkürede bizler, kuruluşumuz itibari ile 4 Adalet adı altında toplumdaki her kesimi birlikte mücadeleye davet ettik; birlikte mücadele için inadımızı ve çabamızı sürdürmeye devam ediyoruz. Toplumsal adalet; özgürlükçü, eşitlikçi, ekolojist ve demokrat bir siyasetin yön verici ve düzenleyici ilkesidir. İktisadi adalet, tanınma adaleti, çevre ve iklim adaleti, katılım adaleti sağlanırsa toplumsal adalet de gerçekleşir.

“ekmek” diyoruz… Gelir adaletsizliğine son verilmeden, adil bölüşüm sağlanmadan, mahalle bakkallarının süpermarketlere karşı savaşında safımızı küçükten yana belirlemeden, yerinde ve yerel olanı desteklemeden/var etmeden; özetle iktisadi adalet gerçekleşmeden onurlu, insanca ve sürdürülebilir bir yaşam mümkün değildir.

“söz” diyoruz… Ortak görüş ve irade oluşturmak için çaba harcamadan, bunu esas kabul etmeden, otoriter, tehditkâr ve hiyerarşik tartışma ve karar mekanizmalarını reddetmeden, toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanmadan, katılım adaleti var edilmeden ve içselleştirilmeden, demokrasiyi seçimlerden ibaret görerek yeni bir toplum inşa etmek olanaksızdır.

“kimlik” diyoruz… Farklı kimliklerin ve kültürlerin, tarafların mutabakatıyla anayasal güvence altına alınması, herkesin kendi anadilini geliştirmesi, eğitim ve öğrenimini kendi anadilinde alma hakkını, çok dilli kamu hizmetini de içeren yerinden yönetim uygula-

malarını savunuyoruz. Kimsenin kimliğinden, etnik kökeninden ya da inancından, farklı cinsiyetinden veya cinsel yöneliminden dolayı kamusal hayatta ayrımcılığa uğramadığı bir dünyayı var etmek için tanınma adaletini istiyor ve mücadelesini veriyoruz.

“su” diyoruz… Sağlıklı suya ve gıdaya erişimin ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının gasp edildiği, ekosistemin tahrip edildiği, iklim değişikliğinin hız kazandığı bir dünyada nefes alıp vermeye çalışıyoruz. İklim değişikliğinden en fazla, sera gazı salımı çok az olan yoksul ülkelerin halkları zarar görüyor. Ekosistemin kirletilmesinden en büyük zararı yoksul kesimler ve dezavantajlı topluluklar yaşıyor. Bizler, “mutlu, zengin azınlığın” dünya halklarının ve canlılarının yaşam ortamlarına saldırmasına karşı mücadele etmeden; çevre ve iklim adaletini var etmeden başka bir dünyanın mümkün olmadığını görüyoruz. Emek-sermaye çelişkisinden kaynaklı emekçi isyanlarına, kapitalizm-doğa çelişkisi nedeni ile yeşil isyanlar ekleniyor. Tüm bu uzlaşmaz çelişkileri görerek, siyasetin yerelleşmesi, yerinden/yerel katılım ve yönetim mekanizmalarının oluşturulması, güçlendirilmesi, adalet, eşitlik ve barışın sağlanması, birlikte mücadele zemininin genişletilmesi ile yaşam sürdürülebilir olabilir. İşte tam da bu nedenle Yeşil Sol Siyaset, başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair umudun adıdır.

7


Kent / Çocuk / Lolipop Özkal Yüreğir

B

u yazıda doğanın parçası olarak çocuktan bahsedilmesi, edilgen ve dezavantajlı birey olarak toplumun ve şehrin yarattığı her türlü kirliliğin en büyük mağdurlarından birisinin çocuk olması durumundan kaynaklanmaktadır. Yazıyı yazarken amaçladığım şey, kentte yaşamak zorunda olan çocuğun kentin içerisinde doğanın bir parçası ve birey olarak yabancılaşması ve kaybettiği hareket özgürlüğünü geri alması konusu üzerine beyin fırtınası yapmaktır. Son yıllarda kent nüfusu ve kentleşme, insan sağlığını ve doğayı tahrip edecek ölçüde artmış, kent ve çocuk ilişkisinde büyük bir tehdit haline gelmiştir. Bu tehdidi süreç içinde göremeyen insanoğlu yaşamaya başladığı sağlık ve güvenlik sorunlarıyla olayın ciddiyetini algılamaya daha yeni yeni başlamıştır. Ayrıca kentler kurulduğu ve genişlediği alanlardaki yaban hayatı da yok saymakta, en küçüğünden en büyüğüne kadar hiçbir canlıya yaşam alanı bırakmamaktadır - ki bu, başka bir yazının konusu olacaktır. Kent- doğa/çocuk ilişkisinde meydana gelen üç yönlü bozulmanın nedenlerinin başında; teknolojik gelişmelerin çok hızlı hayatımıza girmesi ve

8

uzmanlaşmanın da yaygınlaşarak, yabancılaşmanın normalleştiği kentlerin sonunun öngörülemeyen bir büyüme sürecine girmiş olması gelmektedir. Bir başka deyişle kentte var olan otomobiller, otobüsler, raylı sistemler, hız aşkı, motosikletler, tehlikeli çukurlar, kaynağı belirsiz kötü kokular, çocukları görmeyen otomatik kapılar, asansörler ve daha yüzlercesi ile hayatımızın her yerinde var olan teknolojik ve sözde bizim hayatımızı kolaylaştıran sebeplerden bahsetmek gerekiyor. Tüm bunlar çocuğu topraktan, bitkiden, hayvandan ve sıfır kotundan uzaklaştırmakta, asansörlü apartman dairelerine hapsetmektedir. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan biz yetişkinlerin, vakti olmayan bizlerin kurduğumuz ve kutsadığımız; trafiğin hızla aktığı, her yerin çamur ve topraktan arındırıldığı, bakkalların kapanıp ışıl ışıl süper marketlere dönüştüğü kentler, çocuk ve doğa düşmanı kentler haline gelmiş; çocukların güvenliği, hareket özgürlüğü ve yaşam alanı kalmamıştır. Anlatmak istediğim konu ile kısmen örtüştüğü için dünyada yaygınlaşan ve Kendince Yavaş Yaşam, Sürdürülebilir Kalkınma, Kent Ruhu, Yavaş Yemek üzerine 70 ayrı kriterle kentleri değerlendiren ve yavaşlığı çocuk kenti olmayı teşvik etmeyi amaçlayan Cittaslow – Yavaş şehir felsefesi, içinde yaşadığımız kentleri şu şekilde tanımlamaktadır:


Kent / çocuk / lolipop

İyi bir kent, içinde özgür çocukların bakkaldan lolipop alabildiği yerdir.

“Küreselleşmenin etkisiyle şehirler hızlı çalışılan, hızlı yaşanılan ve üretmekten çok tüketen, kendi kendine yetmeyen yaşam alanları haline gelmiştir. Kentler, kuruluş amaçları olan insanların bir arada güven içinde yaşadıkları yerler olmaktan çıkmış, insanların daha hızlı hareket etmeleri ve daha hızlı çalışmaları için tasarlanan mekanlara dönüşmüştür. İnsanların birbirlerinin sıcaklığına sığındıkları, sosyalleştikleri, el emeklerini birbirlerine sundukları sosyal korunaklar olmaktan gittikçe uzaklaşan kentler, insanların tüketim için yaşadıkları sahneler halini almıştır. Yaşamın hızlanması sonucu insanlar daha hızlı yemek yemek, daha hızlı alışveriş yapmak, gidecekleri yere daha hızlı varmak için belli bir tempo içinde koşturup durmaktadırlar. Bu yaşam tarzı bakkallar, manav, terzi gibi küçük esnaf yerine AVM’leri, çocuklarımızın oyun oynayacağı alanlar yerine otoparkları, daha çok park ve yeşil alan yerine geniş otoyolları hayatımıza sokmuştur. İnsanın en önemli değeri olan kısıtlı yaşamını sağlıksız yiyecekler, hava kirliliği, trafik, yalnızlık ve tüketimle harcaması modern yaşamın vazgeçilmezi olarak sunulmuştur. Popüler kültürün de desteklediği hayatı yaşamak için zamanı olmayan, işine arabasıyla hızla giden, oturup kahve içecek bir yarım saati bile olmadığı için yürürken kahvesini içen, yetişmesi gereken bir yerler olduğu için yemekten zevk almak yerine ayakta hızlı bir şekilde “beslenen”, komşularını veya yerel esnafı tanımayan modern insan modelinin sürdürülebilir olmadığı ortadadır.” (http://cittaslowturkiye.org) Biz mimarlar, şehir plancıları, mühendisler, hukukçular, politikacılar kent ve kentsel dönüşüm üzerindeki ranta, politikalara, konunun teknik boyutlarına ve derinliklerine kafa patlatırken meselenin özünden, ruhumuzdan, belki de ideal yaşam düşümüzden çok fazla uzaklara gidiyoruz. Birisi bize yaşadığınız şehrin en büyük sorunu nedir diye sorunca aklımıza ilk gelen trafik, kirlilik, gürültü oluyor. Kötü şehirleşmeyi yolu olmayan, sokaklarına araba giremeyen, çamurlu mahalleler olarak

tanımlayıveriyoruz. Meselenin taraflarında; daha geniş ve daha uzun yol yaparak, daha çok otopark inşa ederek, beton asfalt dökerek çözmeye çalışan yerel yönetimlerden, daha çok yeşil alan isteyen, daha az gürültü isteyen şehirliye, nüfusun fazlalığından, kontrolsüz göçten şikâyet eden yerliye kadar herkes var. Sanayi alanları, kent merkezleri, toplu ulaşımlar, spor alanları, eğitim, sağlık, rekreasyon, ticaret, yoğunluk, altyapı, enerji tüketimi, kişi başına düşen aktif yeşil alan ve uzmanlara göre daha milyonlarca teknik kriteri var iyi bir şehrin. Ama bu kriterler ruhumuzun önünde gidiyor, bahsettikleri kentler gibi ruhumuzdan hızlı giden kriterler. Üniversitede okurken proje ve bina bilgisi derslerinde hocam olan ve şimdilerde serbest takılmayı tercih eden bir mimara kent ile ilgili bir sohbette “iyi bir kenti nasıl tanımlarsınız hocam?” diye sormuştum. O da bana bu yazının da konusunu oluşturan çocuk üzerine inanılmaz bir tanım yapmıştı; “bir çocuğun tek başına evinden çıkıp güvenle bakkala gidip kendisine lolipop alıp yine güvenle evine dönebildiği kent iyi bir kenttir” demişti. Daha sonra da buna “LOLİPOP KRİTERİ” adını koydu... İşte tam anlamıyla ruhumuz için iyi bir kentin tanımıdır bu kriter. Bu sade ve basit tanım, bizlerin sürekli kıvranarak anlatmak istediğimiz ama anlatamadığımız her şeyi fazlasıyla içinde barındırıyor. İçinde yaşadığımız kentlerin son 50 yılda elimizden neyi aldığını, kentsel dönüşümün neye göz diktiğini anlatamıyoruz ya, ama huzursuzuz ya hep, işte cevap LOLİPOPta saklı olsa gerek. Yazının başında da belirttiğim gibi çocuk; içinde doğayla uyumu, çocuk içinde güvenliği, çocuk içinde dürüstlüğü, çocuk içinde öğrenmeyi, çocuk içinde hafızayı, çocuk içinde dezavantajlılığı, hayal gücünü, yavaşlığı, cinsiyetsizliği, toprağı, neşeyi ve yeşili barındıran ve aynı zamanda şenlikli, sevimli bir kavramdır. Çocuk ekolojiktir, o yüzden tanımı çocuk üzerinden kurmak son derece açıklayıcı ve isabetli bir yaklaşımdır. Gözlerinizi kapatın ve kentteki otomobillerin yerinde koşuşturan çocukları, otomobil gürültüsü yerinde de çocuk seslerini hayal edin. Birisi bize “iyi bir kent nasıl olur sence?” diye sorarsa onlara her şeyden önce “İYİ BİR KENT, İÇİNDE ÖZGÜR ÇOCUKLARIN BAKKALDAN LOLİPOP ALABİLDİĞİ YERDİR” deyin.

9


Sykes-Picot Anlaşması’nın 100. yılında

Ortadoğu’da Savaş ve Türkiye’de Rejim Değişikliği Çiğdem Özbaş

1

00 yıl önce 16 Mayıs 1916’da halkların iradesi yok sayılarak belirlenen Ortadoğu sınırları cetvelle çizildi.

Fransa adına François Georges Picot, İngiltere adına ise Mark Sykes’in imza koydukları SykesPicot Anlaşması Sykes’ın kendi ifadesiyle “Akra’nın “A”sından Kerkük’ün “K”sine çekilmiş çizgiyle” ayrıldı. 1917 Rus Devrimi sonrasında Sovyet Hükümeti, antlaşmadan ve paylaşımdan vazgeçtiğini ilan etti ve bu gizli anlaşmanın bir kopyasını 24 Kasım 1917’de İzvestiya gazetesinden dünya kamuoyu ile paylaştı. Wilson’un dış politika danışmanı Edward House bile anlaşma hakkında “Bu son derece kötü bir anlaşma… Gelecekte savaşların üreyeceği bir bölge yaratıyorlar” demişti. Sykes-Picot Anlaşması ile dönemin emperyalist güçleri daha önce olmayan ülkeler yarattı, bu ülkelere kendi çıkarlarını temsil eden yerel yöneticiler yerleştirdi; bölge halklarına “böl-yönet” ilişkileri üzerinden birbirini kırdıran 100 yıllık bir trajedi yaşattı.

10

Bölgeyi emperyalistlerin etki alanlarına göre bölen anlaşma ile Kürtler dört ayrı ülkede dört parçaya bölündü ve sınırlar çizilirken onlara devleti olmayan en büyük ulus statüsü dayatıldı.

Ortadoğu’da yeniden paylaşım savaşı Geçen yüzyıl boyunca büyük güçler dünyanın geri kalanını kontrol etmek için kapıştılar. Eski imparatorluklar yıkıldı, yenileri kuruldu. Ortadoğu bu sürecin hep merkezinde yer aldı. Bölgenin önemi sadece petrolden kaynaklı değil, aynı zamanda kıtalar arası ticaretin en önemli geçiş güzergâhı. Jeopolitik çıkarların büyüklüğü nedeniyle diplomasinin açmaya yetmediği çıkmazlar hızla askeri çatışmaya dönüştü. 2011’de sınıf çelişkilerinin yarattığı gerilim ve baskıcı diktatörlüklere karşı mücadele Arap Baharı’na dönüştü. Kitleler yeniden tarih sahnesinde yerlerini aldılar; eski düşmanlıklar, mezhepsel bölünmeler, sınırlar; Marx’ın sözleriyle “katı olan her şey eriyip havaya karıştı”. Kısa bir süre için de olsa Ortadoğu’da kalıcı bir değişimin mümkün olabileceğini gördük. Ancak birbiriyle uyumlu hareket eden ortak


Ortadoğu’da savaş, Türkiye’de rejim değişikliği

bir direniş olmaksızın kapitalist düzenin yıkılamayacağını ne yazık ki yeniden deneyimledik. Gerici güçlerin yürüttüğü karşı devrimci yangının içinden IŞİD gibi eski sınırları yıkmak ve yeni bir İslam devleti kurmak isteyen güçler ortaya çıktı. SykesPicot komplosunun tabutuna son çiviyi çakmadan durmayacağını ilan eden IŞİD, 2014 yılında SuriyeIrak sınırını buldozerle yıktı. IŞİD’in Sykes-Picot’u bitirme vizyonu dini düşmanlık üzerinden halklara daha fazla yıkım ve ölüm getirdi. Oysa Arap Baharı’nın Ortadoğu’ya sunduğu alternatif, çoğunluğun umutlarını dinsel düşmanlıklar ve ulusal çatışmalar yerine işçi sınıfı dayanışması ile gerçekleştirecek bir Ortadoğu vizyonunu temsil ediyor. Ortadoğu halkları için bir önceki yüzyılda yaşanan soykırım, vahşet ve kıyımı aşacak yeni bir yaşam, milyonlarca Kürt, Türk, Suriyeli, Iraklı, Lübnanlı, Mısırlı ve Filistinli’nin 100 yıl önce çizilen Sykes-Picot haritasını omuz omuza silmesiyle mümkün olabilir.

Rejim değişikliğine karşı Yeni Yaşam Manifestomuz 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP çatısı altında halklarımıza sunduğumuz Yeni Yaşam vizyonuna

Türkiye egemen sınıfı, “milli mutabakat” anlayışıyla saldırıyor. Yeni Yaşam vizyonunun hayata geçirilmeye çalışıldığı Rojava’ya karşı askeri müdahale, Musul ve Kerkük üzerinden emperyal heveslerin manipüle edilmesi Türkiye’yi hızla bataklığın içine çekiyor. Emperyal siyaset adına toplum kocaman bir yalana inandırılmak isteniyor. Türkiye’nin Suriye ve Irak’a yönelik askeri müdahalelerine karşı savaş karşıtı bir direniş örgütlemeden iktidarın hegemonyasını kırmak ve rejimi demokratikleştirmek mümkün değil.

Barış İçinde Yaşam Hakkı’nı savunuyoruz Bu gidişata “dur” demek istiyoruz. Savaş ve baskı koşullarına rağmen yeni yaşam manifestomuzu savunmalıyız. Sokakta, ev ziyaretlerimizde, işyerlerimizde Barış İçinde Yaşam Hakkı Kampanyası yürüten bizler Ortadoğu’da çözümün halkların kendi kaderini tayin hakkına saygı göstermekten geçtiğini biliyoruz. Herkesi Ortadoğu’da sürmekte olan yangına körükle gitmek yerine barış ve demokrasi için halkların kendi kaderini tayin hakkı yararına diyalog ve dayanışmayı geliştirmeye davet ediyoruz.

Ortadoğu’nun genelinde olduğu gibi Türkiye’de de neredeyse her gün patlayan bombalar normal olaylar haline gelmeye başladı malesef. Bu bombalardan en çok canımızı yakanlardan bir tanesi 20 Ağustos’ta Antep’teki bir düğünde patladı. Çocuğu yetişkini, 50’nin üzerinde vatandaşımız bu vahşi eylemde hayatını kaybetti, onlarcası yaralandı.

11


Türkiye’nin Ortadoğu Kumarı Ahmet Asena

H

ollywood filmlerinin beylik mekanlarından biri kumarhanelerdir. Hayatta kaybedecek bir şeyi kalmayan insanların son bir zar atarak milyonlar kazanmaları veya çok zengin insanların her şeylerini kaybetmeleri birçok filme konu olmuştur. “Türkiye artık bu noktada kalamaz. Statüko bir şekilde değişecek. Ya ileri hamlelerle atılım yapıp kazanacağız ya da küçülmeye mahkum olacağız. Ben kendi adıma ileri hamleler yapmaya kararlıyım” sözlerini okuyunca aklıma ilk gelen bu tür filmler oldu. Türkiye’yi yönetenler Ortadoğu kumarhanesinde risk almaya hazırdılar. Masaya sürdükleri ise kendi servetleri değil bu toplumun, çocuklarımız adına bekçiliğini yaptığımız geleceğidir. Ortadoğu’da yeni bir düzenlemenin yapılmak istendiği ve statükonun değişeceği doğru bir saptamadır. Ne var ki bu düzenlemenin sadece bölgeyle sınırlı olmadığı ve aslında küresel ölçekli bir kavganın yansıması olduğu da görülmek zorundadır. Ukrayna ve Kırım üzerinden gerçekleşen Rusya- Batı kavgası bunun bir diğer dışa vurumu niteliğini taşımaktadır.

12

Bu kavganın başlayacağını Putin’in bundan birkaç yıl önce ardı ardına yaptığı “bundan sonra tek yanlı düzenlemelere izin vermeyeceğiz ve gerekirse savaşı göze alacağız” anlamı taşıyan açıklamaları açıkça göstermişti. Mevcut duruma baktığımız zaman kavganın yeni bir küresel denge oluşuncaya kadar süreceğini anlamak mümkündür. Ortadoğu bu kavganın en önemli coğrafyasıdır. Petrol üretiminin merkezi olan bu coğrafya tarih boyunca emperyalist emellerin etkisi, bunların ürettiği etnik ve dinsel kavgalar, vb. faktörler nedeniyle sürekli bir istikrarsızlık içinde yaşamaktadır. “Sürdürülebilir istikrarsızlık” diye bir kavram icat edilecekse bunun ilham kaynağı Ortadoğu olacaktır. Küresel güç kavgası işte böyle bir coğrafyada gerçekleşmektedir. Bu bölgedeki etnik ve dinsel saflaşmaların çeşitliliği, konunun uzmanlarının bile başını döndürecek kadar fazladır. Yahudi-Müslüman, SünniAlevi-Yezidi-Dürzi-Nasturi, Kürt-Arap-TürkmenÇerkez gibi bir çırpıda sıralanması zor bölünmeler hayatın her alanında kendini ortaya koymaktadır.


Türkiye’nin Ortadoğu kumarı

Kesişen kümelerin yarattığı alt kümeler en az ana kümeler kadar kritik bir önem taşımaktadır. Örneğin Musul müdahalesi tartışılırken Türkmen kavramı kullanıldığı zaman bunların bir bölümünün Sünni, diğerlerinin Şii olduğunu unutmak Türkiye’nin politikalarını tam olarak anlayamamak sonucunu doğurur. Bölgedeki kavganın, küresel kavgayı sürdüren güçlerin karşılıklı kabulleneceği bir dengeye ulaşılmadan sona ermeyeceği herkesin gördüğü bir gerçektir. Ne var ki bu dengenin küresel güçlerin bugüne kadar çeşitli ittifaklar içine girdiği, manipüle ettiği bölgesel güçlerin de kerhen bile olsa kabullenebilecekleri bir “çözüm” olmadan sağlanması da mümkün gözükmemektedir. Türkiye dışındaki bölgesel güçlere baktığımız zaman büyük bir kısmı açısından Türkiye’nin çok da “dost” görülmediği ortadadır. Osmanlı dönemi ve 1. Paylaşım Savaşı’nın etkileri toplumsal belleklerde halen yaşamaktadır. Bunlara son dönem politikalarının etkileri eklenince savaşın yerel taraflarının ülkemize konukseverlik göstermemeleri daha iyi anlaşılabilecektir. Bu durumu bizlerden çok daha iyi bilen AKP hükümetleri kendi ideolojik ve politik konumlanışlarının etkisiyle Sünnilik temelli bir ittifaklar zinciri oluşturmayı hedeflemişlerdir. Bu yönelişin diğer bir ayağını da PKK karşıtı olduğu düşünülen Barzani ile kurulmaya çalışılan ittifak oluşturmaktadır. Bölgede konfedere yapı altında olsa bile bir Kürt devletinin kurulması ihtimalinin yüksekliğini gören yönetenlerimiz bunun “küçülme” sonucu doğurmaması için bu ittifaka yönelmişlerdir. İlk bakışta akılcı gözükse bile bu politikanın hedeflenen sonuçları sağlama ihtimali çok da yüksek değildir. Bunun birçok nedeni arasında Şii-Sünni, Kürt-Arap, laik-radikal İslamcı gerilimlerini ön sıralara koymak yanlış olmasa gerektir. Savaş, Suriye’de yoğunlaşmış gözükmekle birlikte bu durum, güncel dışa vurum niteliğindedir. Rus bebekleri misali iç içe geçen bir dizi çatışma yaşandığı bilinmektedir. IŞİD’e karşı mücadele başlığı altında Musul bölgesinin kimin tarafından kontrol edileceği yatmaktadır. Bunun altında ise Irak petrollerinin denetimi kavgası yer almaktadır. Irak’taki farklı etnik ve yerel kümeler, bu pastayı Barzani’ye teslim etmeyeceklerini göstermektedir.

“Musul Sünni Arap, Türkmen ve Kürtlerin olacaktır” şeklindeki açıklamalar Türkiye’ye duyulan tepkileri daha da arttırmaktadır. Diğer yandan henüz sahne ışıklarının altına çıkmamakla birlikte Yemen’de yaşananlar da büyük önem taşımaktadır. Şii kesimlerin hamisi rolünü üstlenmiş olan İran ile Suudi Arabistan arasında bu nedenle yaşanmakta olan örtülü savaşın her an açık hale dönüşmesini Irak ve Suriye savaşları engellemektedir. Tam da bu nedenle bu iki savaşın sona ermesini sağlayacak olan denge, Ortadoğu ülkelerindeki Sünni-Şii kavgasıyla doğrudan bağlantılı gözükmektedir. Bu kavgada güç kaybına neden olacak çözümler, taraflar açısından kabul edilmemektedir. Çözümün kritik unsurlarından birisi de ABD ve Avrupa’da yaşanmaya başlanan İslamofobidir. Bu toplumlarda oluşan hava, radikal İslamcı Selefi kesimlerin kazançlı çıktığı görüntüsü veren bir “çözüm” biçiminin kabul edilmesine olanak vermeyecek gibi gözükmektedir. ABD ve hükümetimiz tarafından “ılımlı” olarak sunulan kesimlerin bu ideolojik hat içinde yer aldığı ve uzun vadede güvenilmez olduğu görülmektedir. Bütün bu karmaşa içinde küresel ve yerel güç odaklarının hemen tümünün istemediği şeylerin başında Türkiye’nin kazanma odaklı hamleleri gelmektedir. Başika, Musul, El Bab, vb. konulardaki politikalarımıza ÖSO dışındaki yerel güçlerin neredeyse tamamı karşı çıkmakta veya sessiz kalmaktadır. Sessiz kalmak ise Ortadoğu’nun bugünkü koşullarında genellikle “desteklemiyorum” anlamına gelmektedir. Küresel güçler için de benzer bir durum yaşanmakta, Türkiye’ye karşı çıkan yerel odaklara doğrudan destek verilmektedir. Ortadoğu savaşının bitmesini sağlayacak olan denklemde Türkiye’nin bulunması bir ihtiyaç olmakla birlikte vazgeçilmez bir sabit olmadığımız da görülmelidir. Küresel ve yerel güçlerin ezici çoğunluğunun kabul edeceği bir çözümün bozulmasına karşı durulacağını ve buna neden olanların denklemin dışına itileceğini öngörmek gerekmektedir. Bunun yaratacağı olumsuz sonuçların neler olabileceğini tahmin etmek için kahin olmaya da gerek yoktur. Umarım bu politikaların sonu Hollywood filmlerindeki kumarbazın intihar sahnesiyle bitmez.

13


OHAL-KHK Hukuksuzluğu Fahrettin Filiz

1

5 Temmuz günü başarısızlıkla sonuçlanan askeri darbe girişimini hep birlikte yaşadık. Bu durum üzerine ülke genelinde üç aylık olağanüstü hal (OHAL) ilan edildi. Ardından da kanun hükmünde kararnameler (KHK) peş peşe yayınlandı. Böylece gündemimize hem siyasi olarak hem de hukuki olarak OHAL ve KHKlerin uluslararası hukuka ve anayasaya uygunluğu tartışmaları girmiş oldu. Darbe girişiminden beri bu konuda siyasi değerlendirme yapıldı, yapılmaya da devam edilecek. Öncelikle OHAL istisnai bir durumdur. Hukuk devleti ilkesi gereği uygulanacak hukuk kurallarının da önceden belli olması gerekir. Bunun hukuki sınırını anayasa, Olağanüstü Hal Kanunu ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, vb) belirlemektedir. OHAL ilanının hukuka uygunluğu usul, yer,

14

süre, sebep gibi değişik açılardan değerlendirilebilir. OHAL ilanı bir sebebe dayanmalıdır ve bunlar ancak anayasada sayılı nedenler olabilir. Yürürlükteki OHAL anayasanın 120. maddesine göre ilan edilmiştir. Buna göre “hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırma“ ve “yaygın şiddet hareketleri” koşulları olmalıdır. Bu koşullar vardır. Ancak bu tür şiddet olaylarının tekrarlanabileceğine dair “ciddi belirtilerin ortaya çıkması” koşulunun varlığı konusunda somut bir olgu ortaya konmadığı gibi hükümet yetkilileri tarafından çelişkili açıklamalar yapılmıştır. OHAL ile kimi hakların askıya alınması mümkün olmaktadır. Ancak devlete tanınan bu olanağın kötüye kullanılmaması için sınırlamalar getirilmiştir. Bunlar “uluslararası yükümlülüklerin ihlal edilmemesi” “ölçülülük” ve “sınırlanamaz haklar” biçiminde tanımlanabilir. Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeler ile ulus-


OHAL-KHK hukuksuzluğu

lararası hukukun genel ilkeleri ve insan hakları koruma birimlerinin vermiş olduğu kararlar ve yorumlar dikkate alınmalıdır. Olağan dönemlerde başvurulan önlemlerin neden yetersiz kaldığı açıkça ortaya konmalıdır. Alınacak önlemlerin durumun gerektirdiği ölçüyü aşmamasına özen gösterilmelidir. Anayasa ve uluslararası hukuk “yaşam hakkı”, “işkence ve kötü muamele yasağı”, “din, vicdan, düşünce ve kanaatleri açıklamaya zorlanamama ve bunlardan dolayı kınanamama”, “suç ve cezaların geriye yürümezliği” ve “masumiyet karinesi” biçimindeki hakların askıya alınamayacağını düzenlemiştir. OHAL ilanının yargısal denetimi önemli bir konudur. Bu karar, idari bir karar olması nedeniyle idarenin her türlü eylem ve işlemi gibi iptal davasına konu olabilmesi gerekir. Ancak uygulamada çok kısa sürede meclis kararına yani yasama işlemine dönüşmektedir. Bu konuda bir düzenleme olmaması nedeni ile OHAL ilanının yargısal denetime tabi olması tartışmalıdır. Denetim açısından iç hukuk yollarının eksikliği nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yorumları yol gösterici olacaktır.

demiştir. Aksi bir durum, yasama yetkisinin devredilmezliği ve kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırılık oluşturacaktır. Olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda çıkartılan KHKler ancak bu durumun devamı süresince uygulanacaktır; OHALin sona ermesinden sonra uygulanmaması uluslararası hukukun da bir gereğidir. Anayasa Mahkemesi’ne göre “OHAL KHKleri ile getirilen kurallar olağanüstü hal bölgeleri dışında ve olağanüstü halin sona ermesinden sonra da uygulanmalarının devamı isteniyorsa bu konuda düzenlemenin yasa ile yapılması zorunludur”. OHAL ilan edilmesi idarenin işlem ve eylemlerinin davaya konu olmasını engellemez. İç hukuk yolları tüketildiğinde ya da tüketilecek iç hukuk yolu yoksa Anayasa Mahkemesi’ne ve/veya AİHM’ne bireysel başvuruda bulunulması mümkündür. Bu başvurular sonucunda mahkemeler, ihlale yol açan tedbirlerin durumun gerektirdiği ölçüde olup olmadığını inceleyecektir. Aynı anda

Süleyman Tosun’a Adalet

OHAL döneminde çıkartılacak KHKler “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” olmalıdır. Anayasa, OHAL KHKlerini denetim dışında tutmak istese de iki türlü denetim söz konusu olabilmektedir: Siyasal ve yargısal denetim. Siyasal denetim meclis görüşmeleri sırasında yapılmaktadır. Ancak çoğunluğa sahip bir iktidara karşı bu yolla denetim yapılması neredeyse imkansızdır. Otuz gün içinde görüşülmesi gerekirken bu şekli şart bile yerine getirilmemektedir. OHAL ilanından sonra meclis 1 Ekim 2016 tarihine kadar tatile girdiği için çıkartılan KHKler fiilen denetim dışı kalmıştır. Yargısal denetim konusunda Anayasa Mahkemesi geçmiş tarihlerde verdiği kararla denetimin yolunu açmış idi. Vermiş olduğu kararda KHKlerle “yalnızca olağanüstü hal ilanını gerektiren nedenler gözetilerek bu nedenlerin ortadan kaldırılması için o duruma özgü kimi önlemler” alınabilir ve “olağanüstü halin gerekli kıldığı konular, olağanüstü halin neden ve amaç öğeleriyle sınırlıdır”

Partimizin kurucu üyelerinden, HDP Giresun eski il yönetim kurulu üyesi Süleyman Tosun 22 Nisan’dan beri Giresun E-tip Cezaevi’nde tutuluyor. 15


dönemlerini aratmaz hale gelmiştir. Cezasızlık hali, hak ihlallerinin en önemli nedenlerinden biridir. KHKler ile kamu görevlilerine sağlanan cezasızlık hali, ihlalleri artıran bir işleve sahiptir. “Darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbiri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiileri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu” doğmayacağı KHK ille düzenlenmiştir. Bu düzenleme 82 Anayasası’nın darbecileri koruyan geçici 15. maddesinin güncel halidir.

AYM’ne AİHM’ne paralel başvuru yapılması şu anda en uygun yöntem gibi görünmektedir. Yürürlükteki KHKlerin çoğunun konu ve süre açısından sınırlamaları aştığı görülmektedir. KHKler ile kanunlar değiştirilmiştir. Kamu görevinden çıkarılma, dernek, sendika ve vakıfların kapatılması, malvarlıklarına en konulması OHAL kalktıktan sonra da devam edecek kararlardır. OHAL, ilan sebeplerinin ötesine geçerek ifade ve örgütlenme özgürlüğüne, mülkiyet hakkına ve kamu hizmetine girme hakkına açık ve kalıcı müdahaleler yapılmaktadır. 1980 darbesi sonrası süresiz olarak kamu görevinden çıkartılanlar hakkında Danıştay tarafından verilen, çıkartma kararının hukuka aykırı olduğu yönündeki karar yol göstericidir. Ayrıca 30 günlük gözaltı süresi, beş gün avukatla görüşememe, görüşme gizliliğini ihlal eden düzenlemeler, dosyadan örnek alma ve inceleme yetkisine getirilen kısıtlamalar ölçülülük ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Zaten sorunlu olan uygulamadan kaynaklanan engeller de dikkate alındığında hak ihlallerinin vardığı boyut, darbe 16

OHAL, ilan sebeplerinin ötesine geçerek ifade ve örgütlenme özgürlüğüne, mülkiyet hakkına ve kamu hizmetine girme hakkına açık ve kalıcı müdahaleler yapılmaktadır.

Gaziantep il örgütümüzün Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanları Kışanak ve Anlı’nın tutuklanmasını protesto etmek için il binamıza astıkları pankart, polis tarafından kaldırıldı. İl yöneticilerimiz ifade vermeye çağrıldı.

OHAL ilan eden ülkenin bir an önce olağan hale dönmesi uluslararası yükümlülüklerdendir. Demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçlayan darbe girişimleri ancak hak ve özgürlüklerin en yaygın biçimde kullanılması ile kalıcı olarak önlenebilir. Bu nedenle alınan OHALi uzatma kararından ve fiilen anayasasız bir ortamdan, başkanlık adı altından otoriter tek adam yönetimi heveslerinden geri dönülmelidir. Demokratik, çoğulcu, ekolojik, cinsiyetçi olmayan bir toplumsal yaşam mümkündür.


Bursa’da mücadele sürüyor

Termiğe İnat, Yaşasın Hayat! Serdar Esen

B

ursa kent içine, Demirtaş Mahallesi’nde yer alan Demirtaş Organize Sanayi Bölgesi’ne bir termik santral kurulmak isteniyor. Termik santralin buhar ve enerji üretimi için yapılacağı belirtilmekte. Oysa DOSAB sanayicisi, buharı bugün kendi tesislerinde zaten üretmekte olup kurulmak istenen termik santral sadece kâr amaçlıdır. Termik santralın elektrik üretim gücü 49,5 MW ve buhar kapasitesi 120 bar, 540 C olacaktır. DOSAB Termik Santrali’nin yılda 530 bin ton kömür yakacağı bildirilmekte olup bu miktar 2 milyon nüfuslu Bursa’da hane başı yılda yaklaşık 1 ton kömür yakmaya eşdeğerdir. Termik santralde kullanılmak üzere günde 2350 ton kömür, kireçtaşı ve kül taşınacaktır. Bunun anlamı her gün 120 kamyon ile taşıma yapılmasıdır. Kömürün Dursunbey’den geleceğini de düşündüğümüzde kamyonların yaratacağı trafik sıkışıklığı bir yana egzozlarından çıkacak gazlar da Bursa havasını önemli oranda kirletecektir. Termik santral depolama alanı olarak planlanan yer, DOSAB sanayi alanın 2014 yılında Bursa Ovası’na doğru genişletildiği tarım alanı üzerinde bulunmaktadır. Oysa genişletme için yapılan plan değişikliği ve Toprak Koruma Kurulu kararlarında bu alanın enerji amacıyla kullanılamayacağı hük-

mü bulunmaktadır. Projede termik santralin bacasından çıkan gazların en ileri teknoloji ile filtreleneceği belirtilmiştir. Oysa filtre sistemleri belirli gazları süzmektedir. Santralin bacasına filtre takılması dioksin, furan ve ağır metal gibi kanser yapıcı, endokrin sistem bozucu kimyasalların, karbondioksit ve radyoaktif maddelerin santralin bacasından havaya karışmayacağı anlamına gelmemektedir. Öte yandan termik santrallerin yoğun karbondioksit salınımları yüzünden iklim değişikliğinin de en önemli nedeni olduğu bilinmektedir. DOSAB Termik Santrali kurulursa yaratacağı kirlilik, halk sağlığına olduğu kadar Bursa Ovası’nda yetişen şeftali, incir ve diğer tarım ürünlerine zarar verecek, çiçeklenmeyi azaltacak ve verimi belirgin oranda düşecektir. Bursa Ovası için yaşamsal önemdeki yer altı suları da bu proje sonucu azalacak ve kirlenecektir. Öte yandan başta BOSB olmak üzere Bursa’da kurulu bulunan diğer sanayi bölgeleri, kendi termik santrallerini kurabilmek için DOSAB Termik Santral yapım sürecinin başarıyla tamamlanmasını beklemektedir. Bursa’da bundan sonraki termik santral furyasının önüne geçmek için DOSAB Termik Santrali’nin durdurulması gerekmektedir.

17


DOSAB Termik Santrali ile ilgili ÇED süreci 10 Haziran 2014 tarihinde başlamış ve 23 Aralık 2014 tarihinde Ankara’da İDK toplantısı yapılmıştır. ÇED sürecinin başlaması ile birlikte bir araya gelen STK, oda, sendika ve siyasi partiler mücadele kararı alarak “DOSAB Termik Santrali’ne Hayır Platformu”nu kurmuşlardır. Yeşil Sol Parti’nin de içinde yer aldığı yüzden fazla kurumun oluşturduğu platform 2014 yılı sonunda Bursa’da tarihin en büyük çevre mitingini gerçekleştirdi. Mitinge ve verilen mücadeleye santralin kurulmak istediği bölge halkı da önemli katkıda bulundu. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 30 Mart 2015 tarihinde sunulan ÇED raporunu “nihai rapor” olarak kabul etti. Bursa halkı, DOSAB Termik Santrali’ne Hayır Platformu öncülüğünde 10 Nisan 2015 tarihinde İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü önünde toplanarak on binlerce itiraz dilekçesi verdi. Öte yandan basın açıklamaları, paneller, mahalle toplantıları ve bildiri dağıtımı ile mücadele sürdürüldü. Ancak bakanlık, halkın değil patronların sözüne kulak vermiş ve DOSAB Termik Santrali’ne ilişkin ÇED raporunu 23 Temmuz 2015 günü onaylayarak internet sitesinden duyurmuştur. DOSAB Termik Santraline Hayır Platformu “mücadeleye devam” dedi ve 25 Ağustos 2015’te ÇED raporunun iptali için dava açtı. Bursa 2. İdare Mahkemesi 19 Ekim 2015 tarihinde başvuruyu görüşerek yürütmeyi durdurma kararı verdi. Bu karara DOSAB yönetimi tarafından yapılan itiraz üzerine mahkeme tarafından bilirkişiler belirlendi. Bursa 2. İdare Mahkemesi’nde 28 Nisan 2016 tarihinde yapılan duruşmada bilirkişi raporları ve taraflar dinlendi. Mahkeme 5 Mayıs 2016 tarihinde vermiş olduğu kararla projeye ilişkin ÇED raporunu iptal etti. İptal kararında “ÇED raporunda santralin ve kömür sevkıyatının çevreye, şehrin havasına ve yer altı sularına vereceği zararın net olarak belirtilmediği” ifadeleri yer almaktaydı. Bursa halkı ve DOSAB Termik Santrali’ne Hayır Platformu, mücadeleyi kazanmanın tadını çıkaramadan DOSAB yönetimi, ÇED raporunu bazı düzeltmelerle yeniden bakanlığa sundu. 18 Temmuz 2016 tarihinde bakanlıkta İDK toplantısı yapıldı. Buradan çıkan “olumlu” raporunun ardından 7 Eylül 2016’da DOSAB Termik Santrali ÇED raporu 2. kez onaylandı.

18

DOSAB Termik Santrali’ne Hayır Platformu, Bursa için “ölüm fermanı” olan bu projeye karşı mücadelede kararlı olduğunu göstererek 5 Ekim 2016 günü yeniden mahkemeye başvurarak projenin iptalini talep etti. Başvuru öncesi yapılan basın açıklamasında Bursa’da özellikle kış aylarında hava kirliliğinin yüksek boyutta olduğu, hava kalitesinin çoğunlukla “hassas” veya “sağlıksız” olarak ölçüldüğü hatırlatılarak bu santral yapılacak olursa Bursa’da canlı yaşamının yok olacağı belirtiliyordu. Bursa halkı ve DOSAB Termik Santrali’ne Hayır Platformu 2,5 yıldır sürdürdüğü mücadelesine kararlı biçimde devam ediyor. “DOSAB, Bu Kara Sevdadan Vazgeç” diyen Bursalılar, ölüme karşı yaşamı savunmaktan vazgeçmeyecek!

10 Ekim Ankara katliamı sonrasında Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Bursa İl Örgütü, Bursa’nın Nilüfer ilçesinde boş bir alanı ağaçlandırarak “10 Ekim Barış Ormanı” oluşturmuştu. Bursa İl Örgütü üyeleri 10 Ekim katliamının yıldönümünde “Barış Ormanı”nda bir anma düzenledi. Anmaya diğer siyasi parti ve kurum temsilcileri de katıldı. Katliamda yitirilenler anısına gerçekleştirilen saygı duruşu sonrası konuşmalar yapıldı. Konuşmalarda katliamın devlet kurumlarının gözetiminde IŞİD tarafından gerçekleştirildiği vurgulanarak hedefin barış ve demokrasi olduğu ifade edildi. Konuşmalarda Bursa ve diğer kentlerde 10 Ekim anmalarının yasaklanması da eleştirilerek “katliam yapmak serbest ama ölenleri anmak yasak; barış ve demokrasi talebimizi engelleyemeyeceksiniz” denildi. Özellikle de Bursa Valiliği’nin demokrasi güçlerinin hiç bir eylemine izin vermediğini, ama AKP’liler ve şeriat yanlılarına sokakların serbest olduğu da vurgulandı. OHAL ile birlikte iyice ağırlaşan baskılar karşısında tek çarenin bir araya gelmek olduğu belirtilirken “Demokrasiden, barıştan, eşitlikten, özgürlükten, emekten, laiklikten yana olan tüm güçlerin birlikte mücadelesi zorunludur. Barışı birlikte yeşerteceğiz” denildi. Daha sonra katliamda yitirilenleri simgeleyen ağaçlara karanfil bırakılarak anma etkinliği sona erdirildi.


Kanal İstanbul Projesi Yapılmamalı Nergiz Vasfıoğlu

A

h güzel İstanbul... Kıyıları doldurulmuş, sahillerine çok katlı çirkin binalar yapılmış, tarihi yapıları talan edilip korunamamış, sokakları değiştirilip kaldırımları sökülmüş, ormanları kesilip yok edilmiş, suları kirletilmiş, çılgınca büyümüş büyümüş büyümüş. Başına bu kadar şey gelmesine rağmen hala güzel İstanbul. Doyamadılar İstanbul’un güzelliklerini bozmaya, onu değiştirip başka bir şey yapmaya…. Çılgınlığın büyümenin sınırlarını zorluyorlar. Kanal İstanbul’ muş, yapılmaması için ne kadar çok neden var. Sıralayacağım onların bazılarını, ama yetmiyor bu kadar neden. Para-rant kaygısı bunca nedeni yok sayıyor. Yine de ben sayayım neden yapılmaması gerektiğini belki akıl ve vicdan üstün gelir de toplumun birbirinden farklı düşünen kesimleri olur ya yarınlarımız için hep beraber bu çılgınlığa direnir. Bu proje ile İstanbul nüfusunun 25 milyon, Trakya bölgesinin nüfusunun ise 40-45 milyona ulaşması beklenmekte. Bu kadar dar bir alana ülke nüfusunun yaklaşık yarısını yığmak gerçek bir çıl-

gınlık. Nüfus artışı ile birlikte kullanım suyunun yetersizliği, yeni ulaşım problemleri, en önemlisi baş edilmesi oldukça zor sosyal problemler oluşacak. Kanal İstanbul Projesi, İstanbul şehrini ikiye ayırmakta. Bu proje bu güne kadar yapılan tüm planlamaları hiçe saymakta. İstanbul’un doğu-batı yönünde kentleşmesi istenirken aks kuzeye kayacak; 3. Köprü, havaalanı vb. projelerle de desteklenerek İstanbul’un son su havzaları da yok olacak. Bu proje ile yeni imar problemleri oluşacak, zaten yüksek katlı yapılarla boğuşan şehre yeni mega projeler oluşturulacak. Her biri birer köykasaba hatta küçük birer şehir yoğunluğundaki bu mega projelerle şehircilik anlayışı istemediğimiz yöne evrilecek, bu bölgedeki küçük yerleşim alanları yok olacak. Bu bölgedeki yerleşik halkın mülkiyet hakkı, sosyal yapısının, iş koşullarının ne olacağı ile ilgili hiçbir çalışma yapılmamakta. “Rant oluşacak ve yerleşik insanlar bundan payını alacaklar” demek yeterli değil; geçmiş örnekler bu tür projelerin yapıldığı bölgelerde yaşayan insanların mağduriyetleriyle dolu.

19


Orman alanları ciddi bir kıyıma maruz kalacak. İktidarın iddia ettiği yeni oluşturulacak yeşil alanlar asla yok edilen ormanların karşılığı olmayacak. Bu iddianın komikliğine ne demeli, yol kenarına yeni diktiğin ağaçlarla, yaptığın parklarına kurdu, kuşu, börtü böceğini de mi getireceksin? Bu proje sadece İstanbul’u hatta Türkiye’yi ilgilendiren bir proje olmayıp Karadeniz’e kıyısı olan hatta Doğu Avrupa ülkelerini de ilgilendiren bir proje. 1992 yılında imzalanan Bükreş Sözleşmesi, 2011 yılında yürürlüğe giren Karadeniz Biyolojik Çeşitlilik ve Peysajın Korunmasına İlişkin Protokol’e de aykırı. Bu projeye etrafımızdaki pek çok ülkenin ciddi muhalefeti olacak ve ülkeler arası hukuki problemler oluşacak. Nitekim Panama ve Süveyş kanallarının açıldığı dönemlerde dünya onlarca yıl süren problemlerle uğraşmıştı. Tüm dünyayı, komşu ülkeleri hiçe sayarak herkese kafa tutarak sanki bu dünyanın tek sahibi bizmiş gibi ben yaptım oldu demek var mı? Karadeniz ve Marmara arasındaki, hatta Akdeniz’e kadar su dengesi bozulacak; tuzluluk, ısı gibi doğal denge değişecek, eko-sistem zarar görecek, denizlerde yaşayan canlı varlıklar ölüm tehlikesi ile karşılaşacak, hatta bazı türler yok olacak. Belki de bizden sonraki nesil bu sulardaki bazı canlı türlerini hiç görmeyecek, tatlarına hiç bakamayacak. İstanbul’daki aşırı yapılaşmayla birlikte ciddi bir ısı adası oluşmuştur, yeni yapılaşmalar (beton ve asfalt yüzeylerin artması) ile bu oluşum daha da artacak. İstanbul’da hava kirliliği her geçen gün artacak, nüfus ve yapı artışı ile birlikte hava kirliliği önlenemez bir hale gelecek. Soluduğumuz hava, alıştığımız ısı, esen rüzgarımız bile başka bir şey olacak. İstanbul 1. derece deprem bölgesi, Kanal İstanbul Projesi’nin geçtiği hattın büyük bir kısmı riski yüksek alanlar, imar ve dolayısıyla nüfus bu bölgeye yönlendirilse olası bir depremde problemin büyüklüğünü siz düşünün ... Oldukça büyük miktarda kazı yapılacağı için ortaya çıkacak hafriyat malzemesi sorun yaratacak. İktidar bu malzemeyi kullanarak taş ve kum

20

ocaklarını kapatacağını iddia etmekte, yeni deniz dolguları ile İstanbul’un kıyı şeridini değiştirmeyi planlamakta. Bu miktarda kazı yapılabilmesi için ciddi iş makinesi, dinamit veya kimyasal patlayıcılar kullanılacak. Gürültü ve eksoz gazı kirliliği ile baş edilebilmesi sizce mümkün mü? İşte bu kadar gerekçe; yetmez mi? Kısacası; bunca bilgiyi, birikimi, geçmişi, insanı, doğayı, ortak yaşamı hiçe sayan bu projeye karşı çıkmalıyız. Tek parametresi para olan bu anlayış kendinden başka hiçbir görüşe kulak vermemekte. Geri dönülmesi mümkün olmayan hatalar yapmamak için bu proje hayata geçmemeli.

İstanbul’daki aşırı yapılaşmayla birlikte ciddi bir ısı adası oluşmuştur, yeni yapılaşmalar (beton ve asfalt yüzeylerin artması) ile bu oluşum daha da artacak. İstanbul’da hava kirliliği her geçen gün artacak, nüfus ve yapı artışı ile birlikte hava kirliliği önlenemez bir hale gelecek. Soluduğumuz hava, alıştığımız ısı, esen rüzgarımız bile başka bir şey olacak.

Önemli bir miktarda tarım ve mecra alanı yok olacak.


Athena’nın “Ses Etme” Klibi

Popüler Olanın Politikliği Emin Alp Bıyık

B

ir yıldan biraz uzun bir süredir her alanda olduğu gibi popüler kültürde de bir iktidar kavgası, daha doğrusu iktidarın kendi hegemonyasını kalıcılaştırma çabası tüm saldırganlığı ile sürüyor. Popüler kültür, popülist doğası sebebiyle iktidarlar için gerekli propagandayı hızlıca ve etkili bir biçimde yapabilecekleri bir araç olabilirken, aynı zamanda muhafazakar olmayan ve hatta çoğunlukla gelenek karşıtı olan yapısı sebebiyle de zapt edilmesi zor bir alan olarak iktidarın karşısında öylece duruyor. Askerlerin, gazetecilerin, muhtarların(!) AKP’nin karşısında ip gibi dizildiği bir “olağanüstü” durumda popüler kültür figürlerinin de kendi paylarına düşeni alması kaçınılmazken kitle kültürünün istemsizce özgürlükçü yapısı, üzerinde derinlikli düşünülmesi gereken çelişkiler oluşturuyor. İlk on yılını adeta bir varoluş, farklı alanlarda kökleşme mücadelesi olarak sürdüren AKP’nin ilk günden beri en başarısız performans sergilediği alanın popüler kültür olduğunu söyleyebiliriz. Neredeyse tüm devlet mekanizmasını ve medyayı ele geçirdikten sonra bile kendi popüler kültürünü çok da yaratamadı; birkaç başarısız şarkıcı ve

oyuncunun bunun için yeterli olmadığı ortada. Bu mücadele alanının baskıcı AKP rejimi için aleni bir risk olduğu ve popüler figürlerin her muhalif hamlesinin - popüler kültüre burun kıvırsalar bile - direnen kesimlerde motivasyon yükseltici etkisi olduğu ortada. Son zamanlarda yaşanan popüler kültürde politik müdahalelere hızlıca bakıldığında ikircikli durum biraz daha netleşiyor. Beyaz’ın programına telefonla bağlanan Ayşe öğretmenin canlı yayında Kürdistan’da yaşanan savaştan bahsetmesi, programdan sonra Beyaz’ın hemen hizaya gelmesi, özür dilemesi, Ayşe öğretmenin de anında hapis cezası alması popüler kültür alanına bir pop figürü olmayan yurttaşın yaptığı müdahale olarak çoktan tarihe geçti. Tarafların, daha doğrusu devletin popüler kültüre haddini bildirmeye çalıştığı diğer bir güncel örnekse artık çok da hatırlamasak da Kertenkele isimli televizyon dizisiydi. Özetle bir hırsızın imam kılığına girdiği diziye karşı Diyanet İşleri adeta savaş açmıştı. Aziz Nesin karakterlerinin örnek gösterildiği tartışmaların ardından dizi yayından kaldırılmıştı. Diyanetin popüler kültürde imam temsili üzerinden gösterdiği abartılı tavır sa-

21


Popüler kültürün yıkıcılığına ve dini, politik yapıların kurumsal gücüne bağlı olarak bu tarz müdahalelerin farklı boyutlarda sürekli gerçekleştiğini ve çoğunlukla kazananın popüler kültür olduğunu söylemekte bir hata yok. Durumu netleştirmek için en önemli örnek, popüler kültürün güçlü figürü Madonna’nın Vatikan tarafından aforoz edilmesi olabilir. Artık Madonna’nın niçin aforoz edildiği çoğumuzun umurunda değildir. Fakat kariyeri boyunca birden fazla Papa görmüş Madonna üzerinden Vatikan’ın kendini popüler kültüre karşı konumlandırmasının yıllar içinde nasıl değiştiğini okuyabiliriz. Her turnesi ile Vatikan’ın sinirlerini zıplatan Madonna’ya karşı yıllar içerisinde Katolik liderlerin tepkileri gittikçe cılızlaşmıştır. Hatta bugün cinsellik, eşcinsellik, kadın cinselliği gibi konularda daha “ılımlı” bir Papa ile karşı karşıyaysak popüler kültürün dönüştürücü etkisinin bunda önemli bir payı olduğunu yadsıyamayız. Fazla uzatmadan yine Madonna üzerinden şunu söyleyebiliriz ki İtalya’da dahi anketler, gençlerin aklına Madonna denilince Hristiyan anlatısında bahsedilen Madonna’nın değil, popüler kültür ikonu Madonna’nın geldiğini göstermektedir. Oldukça pop detaylarmış gibi gözükse de birkaç on yıl içinde Vatikan’ın dahi geri adım atması ve kendini Vatikanlaştırmaya çalışan Diyanet’in belki de hepimizden daha ileri bir popüler kültür bilinciyle popüler olana müdahalesi açıkça kitle kültürünün yeni dönemin en net mücadele ve müdahale alanlarından biri olacağını göstermektedir. Vatikanlaşmaya çalışan bir Diyanet’e sahip olsak da hala daha bir Madonnamız olmadığı herkesin malumu. Bir canlı yayın sırasında Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna kitabında şarkıcı Madonna’nın anlatıldığını zanneden ve ısrarla savunan sunucu sebebiyle popüler kültürümüzün de ne durumda olduğu ortada. Tüm heyecansızlığına rağmen popüler kültürümüzde 15 Temmuz Bi Garip Darbesi sonrası yine tüm figürler AKP karşısında hizaya geçmişken iki önemli hamle gerçekleşti. Birincisi hemen darbe girişiminden sonra HDP’nin dışlanarak ulusal birliğin sağlandığı Yenikapı Mitingi’ne katılıp katılmayacağı sorulan şarkıcı Sıla’nın ‘’darbelere karşıyım ama bu şovun içinde yer almak istemiyorum’’ çıkışıydı. Apayrı bir yazının konusu olabi22

Popüler figürlerin her muhalif hamlesinin - popüler kültüre burun kıvırsalar bile - direnen kesimlerde motivasyon yükseltici etkisi olduğu ortada.

dece dizi ekibine, televizyon kanalına ve yapımcıya değil; tüm topluma neyin, nasıl gösterilmesi/anlatılması gerektiğini gösteren bir hamleydi aslında.

lecek bu hamle biraz da bu yazının temel derdinin en önemli ispatı oluverdi. Sıla’nın açıklamalarını milli birlik ve beraberlik içinde linç edilmesi takip etti. Birçok insan Sıla’nın bu hamlesinin kariyerinin sonu olduğunu ilan etti, fakat popüler kültür üstüne biraz kafa yoran kimseler sürecin farklı işleyeceğinin farkındaydı. Açıklamaların hemen ardından Sıla’nın yayınlanan tüm albümleri yeniden çok satanlar listesine girdi, yazın tüm konserleri iptal edilen Sıla sonbaharla birlikte yeniden konserlerine başladı ve artık belediyelerin müsamere tadında programlarında değil, çoğunlukla ülkenin önemli konser ve performans salonlarındaydı. Sıla’nın kariyerini bambaşka bir noktaya taşıyan bu hamle, popüler figürlerin çok da eğilip bükülmezlerse kendi özerk alanlarında varlıklarını koruyabileceklerini göstermiş oldu. Uzun vadede kaybeden ise Yenikapı Mitingi’nden selfieler paylaşan figürler oldu. Bu yazının asıl derdi olan hamle ise yine hiç beklenmedik bir anda Athena grubundan geldi. 20 yıldır popüler müzik sahnesinde olan ve yıllar içerisinde özellikle solisti Gökhan’ın bir televizyon figürüne dönüşmesiyle pek de söz söyleyemez hale gelen grup, iki yıl önce piyasaya sürdükleri albümlerinden yeni bir klip yayınladılar. Yorumlardan ve röportajlardan anladığımız kadarıyla aylar önce çekilen klip birden internette dolaşıma sokuldu. Tam da bu noktada Athena’nın Türkiye popüler kültüründe hangi noktada durduğuna bakmakta fayda var. Popüler olmaya başladıkları 90’ların sonlarından itibaren yaptıkları müzik tarzı ve imajlarıyla oldukça kökü dışarıda, bu topraklara ait olmayan, yüzünü batıya ve batının popüler kültürüne dönmüş oldukları apaçık ortada olan


Ses Etme - Popüler olanın politikliği

grup 2000’lerin başında da basketbol milli takımı için yazılan marş ve Eurovision’da Türkiye’yi temsil edip 4. olmak gibi önemli işlerle yavaş yavaş “milli” bir özellik kazanmış oldu. Bir yandan da AKP iktidarının ilk yıllarındaki AB’ci politikaların, DREAM TV gibi önemli bir medya desteğinin ve hatta MTV Türkiye’nin açılması gibi önemli kültürel hamlelerin ortasında Athena, tüm yabancılığı ile tam da Türkiye pop kültürünün kalbinde yer etmişti. Sonrasında ise birkaç senelik Londra molası ertesinde 2010’lu yıllarda sürekli grubun esas kişisi Gökhan’ın abdest alması, namaz kılması, bir tarikata bağlı olduğu (sonrasında yalanlandı) gibi haberlerle gündeme gelmenin dışında, AKP dönemi televizyon dünyasının yükselen değeri Acun Ilıcalı’nın yarışma programlarından birinde jüri üyesi olarak ana akımın göbeğine oturmuş oldu. Geçtiğimiz ay grup tarafından yayınlanan Ses Etme klibi ise şaşırtıcı biçimde son zamanlarda LGBTİ+ bir karakteri merkezine koyan en önemli iş oldu. Athena grubunun geçirdiği dönüşüme bakınca açıkça LGBTİ+ sorunlarına eğilen böyle bir videonun yayınlanması oldukça ilginç bir durum oluşturuyor. Klipte rol alan Onur Gökhan Gökçek’in röportajlarda belirttiğine göre grup direkt Türkiye’de LGBTİ+’lerin yaşadıkları sorunları gündeme alan bir iş yapmak istemiş. Yani ortada gayet bilinçli bir tercih yatıyor. Hatta klibin detaylarını teknik ekip ve Onur Gökhan Gökçek birlikte belirlemişler. Athena’nın televizyon dünyasındaki konumu ve böyle bir video klibi neden yayınladığı üzerine çokça spekülasyon yapılabilir. Yine sadece şu tespitte bulunarak durumu netleştirebiliriz: Popüler kültürde gerekli şartların sağlanması durumunda Acun Ilıcalı’nın Rupaul’s Drag Race’in telif haklarını satın alıp Türkiye televizyonlarına uyarlayabileceğini söylesek durumu anlamış oluruz. Ses Etme klibinin Athena tarafından beklenmedik bir anda yayınlanması kadar ilginç olan ise klip hakkında yapılan yorumlardı. Klipten doğrudan nefret edip saldırıya geçen fobik kitleler dışında özellikle LGBTİ+’lar klibe iki farklı şekilde yaklaştı. Genel olarak herkesin beğendiği klipte eleştiriler daha çok LGBTİ+ karakterlerin nasıl temsil edilmesi gerektiği üzerinde yoğunlaştı. Eleştirilerden en ilginç olanı klipteki drag queen karakterinin ve gösterilen hayatın klişe bulunmasıydı. Türkiye popüler kültüründe LGBTİ+ temsili çok çeşitli ve başarılı olmasa da sanki düzenli olarak eşcinsel, biseksüel, trans karakterlerin bu-

lunduğu işler ortaya konuyormuşçasına bir tavırla klibin klişe bulunması biraz haksız bir yaklaşım. Klipte gösterilen hayat ve karakterin yaşadığı şiddet estetize ve romantize edilmiş de olsa anlatılan hikaye “klişe” olmaktan çok “gerçek”tir. Bugün çok büyük farklılıklar gösterse de eğlence sektöründe çalışan ya da seks işçiliği yapan kişilerin deneyimleri çoğunlukla klipte gösterilenin daha da ötesindedir. Athena’nın klibinin yayınlandığı andan itibaren trans cinayetleri vurgusuyla paylaşılması bir klişeden öte, hala daha olgusal bir gerçek olan trans cinayetlerinin geniş kitlelere duyurulmasını sağladı. Sırf bu açıdan yarı pragmatist bir yaklaşımla bile klibin bir işe yaradığını söyleyebiliriz. Klipte anlatılan hikayeden yola çıkarak yapılan eleştirilerden bir diğeri ise neden sürekli renkli, cafcaflı, dikkat çekici özelliklere sahip karakterlerin hayatını gördüğümüz ve mesela neden öğretmen bir transın sıkıcı hayatını ekranda hiç göremediğimizdi. Popüler kültürde temsilin çeşitlenmesi gerekliliği düşünüldüğünde haklı bir eleştiri olabilecekken üretilen her bir işte neden başka bir hayatın/durumun/sorunun gösterilmediği her zaman sorgulanacaktır. Ayrıca temsile göre de eleştirilerin çeşitleneceği de ortada. Mesela öğretmen bir transın “sıkıcı” hayatının anlatıldığı bir popüler kültür ürünün doğrudan toplumla entegre olmuş “iyi” transların propagandasını yaptığı söylenebilir. Sonuçta neyin/kimin hikayesinin nasıl anlatılacağının baştan sona, bilinçli veya bilinçsiz politik tercihler olduğu unutulmamalıdır. Sonuç olarak önümüze konan her ürüne eleştirel yaklaşmakla birlikte Ses Etme’de gördüğümüz gibi gayet de söylemine ortak olabileceğimiz işlerin desteklenmesi akıllıca ve gerekli bir hamle olacaktır. LGBTİ+’ların en “gizli” halleriyle bile daima güçlü oldukları ve müdahale edebildikleri popüler kültür alanında toplumsal özgürleşmenin, özgürlük ve eşitlik söyleminin savunulabileceği ortadadır. Kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın, Türkiyeli LGBTİ+ hareketi için önemli bir figür olan Bülent Ersoy’un LGBTİ+ Onur Yürüyüşü ve Trans Onur Yürüyüşü’nün gerçekleştirilmediği bir ortamda sarayda ağırlanması da popüler kültür-iktidar ilişkisinin önemli bir örneği olarak aklımızda tutulmalı. Popüler kültürün gücünün ve niteliğinin daima özgürleştirici hamlelere yol açacağı yanılsamasına da kapılmamalıyız. Özetle, popüler olan politiktir.

23


Bir Şimdiki Zamandır Dinlediğin Arzu Şimşek

K

adına yönelik şiddet, şiddetin yirmi birinci yüz yılda büründüğü hal gibidir; tanımı olmayan tarifi yapılamayan suçlar oluşturulur ve herhangi, sıradan biri bu suçu işleyendir, düşmandır! Paradoksal bir şekilde tanımsız suçu işleyenin hak ve özgürlükleri yok edilerek, cezalandırılarak adalet amacıyla şiddete meşruluk aranır. Erkeklerin kadınları öldürdüğünü periyodik olarak istatistiklerle ifade edişlerimizden farklıdır; haberlere, sosyal medyaya yansımış, hep beraber izlediğimiz erkeğin kadına fiziksel ve psikolojik şiddet görüntülerine eşlik eden duygu ve düşüncelerimiz. Verilen cezayı, hafifleticileri konuşur, takibini yaparız bir süre. Ve yahut cezasızlığı ya da ödüllendirmeyi. Hukuk, yasalar vardır değerlendirmelerimizde; olmalıdır da. Ancak gözler önünde işlenen suçu öfke, şaşkınlık vb sözlerle kendimizin dışında tutar oluşumuza da hiç benzemeyen başka bir hal vardır aslında paydaşı olduğumuz; başkalarıyla birlikte görüyor oluşumuzla gelen utanma. İnsanın başka gözlerle kendi oluşu, toplumsal varoluş gerçeği. Sınırımızın dışına çıkarak birbirimizin gözüyle görüyor oluşumuz ‘sorumluluk’la ilgilidir. Şiddetin neden-sonuç ilişkisinden ibaret olmadığı, şiddetin fiziksel unsuru ile isteği engelleyen olma unsurunun birbirini ötelemeyen sarmal oluşu ve hayatla ilişkilenişlerimizde sarmaldaki sorumlu 24

oluşlarımız. İradenin elinden alınmasıdır şiddet. ‘Zenginler ve fakirler için köprü altında gecelemek haktır’ ironisi gibi de akrabadır yasa ile. Bu günden itibaren yasaklıyorum tüm hak ve özgürlükleri diyebilir. ‘’Yasa’nın önünde bir kapıcı durmaktadır. Taşralı bir adam bu kapıcıya gelerek Yasa’ya kabul edilme ricasında bulunur. Fakat kapıcı şu anda buna izin vermeyeceğini söyler. Adam bunu bir an düşünür daha sonra kabul edilip edilmeyeceğini sorar. “Mümkün” der kapıcı, “fakat şimdi değil”. Kapı, her zamanki gibi açık durduğundan ve kapıcı da kapının bir yanında dikildiğinde, adam da biraz öne eğilerek kapının girişinde pek de aydınlık olmayan içerisini şöyle bir görmeye çalışır. Bunu izleyen kapıcı güler ve şöyle der; “Eğer içeriye girmeyi bu kadar istiyorsan, benim reddime rağmen girmeyi bir dene istersen. Ama şunu bil; ben güçlüyüm ve ben kapıcıların en sonuncusuyum. Her salonun girişinde başka bir kapıcı ile karşılaşacaksın, her birisi bir öncekinden daha güçlüdür. Üçüncü kapıcı öyle güçlü ki ben bile ona bakmaya dayanamıyorum.” Bunlar taşralı adamın beklediği zorluklardı. “Yasa elbette herkesin her zaman erişebileceği bir şey olmalıdır.” diye düşünüyordu. Ama şimdi, kürk


Bir şimdiki zamandır dinlediğin

mantosu içindeki, kocaman sivri burunlu, uzun, ince Tatar sakallı kapıcıya baktıkça girme iznini alana kadar beklemenin daha iyi olacağına karar verdi. Kapıcı ona bir tabure verdi ve kapının bir yanına oturttu. Adam orada günlerce, yıllarca oturdu. Kabul edilmek için birçok girişimde bulundu ve ısrarcılığıyla kapıcıyı yordu. Kapıcı ara sıra onunla konuşuyor, ona evi ve başka şeyler hakkında sorular soruyordu. Ancak bu sorular büyük efendilerin sordukları sorular kadar kayıtsızca sorulmuş sorulardı. Ve konuşmalar hep henüz içeriye girmeyeceği cümlesi ile bitiyordu. Bu yolculuk için yanında pek çok şey getirmiş olan adam, sonunda kapıcıya rüşvet vere vere her şeyini tüketti. Memur her şeyi kabul etti ama hep şunu vurguladı: “Bunu kabul etmemin tek nedeni, acaba yapmadığım bir şey kaldı mı diye düşünmekten kurtarmaktır seni.” Bu yıllar boyunca adam dikkatini neredeyse sürekli bir biçimde kapıcı üstünde yoğunlaştırdı. Diğer kapıcıları unuttu ve bu ilki ona yasaya erişim yolundaki engel gibi görmeye başladı. Kötü talihine lanet etti; ilk yıllarda yüksek sesle ağzına geleni söylüyordu, daha sonra yaşlandıkça yalnızca kendi kendine homurdanır oldu. Gitgide çocuklaştı; kapıcıyı uzun yıllardır temaşa ettiğinden ve kürk yakasının üstündeki pireleri dahi artık çok iyi tanıdığından, kapıcının fikrini değiştirmek için kendisine yardım etsinler diye pirelere bile yalvarmaya başladı. Gözleri zayıfladı, artık uzağı pek görmemeye başladı. Dünyanın gerçekten karanlık mı olduğu yoksa gözlerinin mi kendisini aldattığını bilmez oldu. Ama içinde bulunduğu karanlıkta, yasanın kapısından söndürülemez bir ışığın sızmakta olduğunun farkına varmıştı. Pek fazla zamanı kalmamıştı artık. Tam ölmeden önce bu uzun yıllar boyunca yaşadığı tecrübeler kafasında tek bir noktada, şu ana kadar kapıcıya sormamış olduğu bir soruda birleşti. Elini sallayarak kapıcıya gelmesini işaret etti, çünkü artık kaskatı kesilmiş olan vücudunu kaldıramamaktaydı. Kapıcı ona doğru eğilmek zorunda kaldı, çünkü aralarındaki boy farkı taşralı adamın aleyhine oldukça değişmişti.

“Şimdi ne istiyorsun?” diye sordu kapıcı, “ne kadar tatmin olmaz adamsın.” “Herkes yasaya ulaşmaya çalışıyor.” dedi adam, “peki nasıl oluyor da bunca yıldır buraya benden başka, Yasa’ya kabul edilmek talebiyle gelen olmadı?” Kapıcı adamın hayatının sonuna geldiğini anlamıştı, adamın iyice zayıflamış olan kulaklarını işitebilmesi için iyice yaklaşarak haykırdı: “Senden başka kimse kabul edilemezdi bu kapıdan, çünkü bu kapı yalnızca senin için yapılmıştı. Artık şimdi kapatacağım onu.” (Yasanın Önünde, F.Kafka) 25 Kasım 1960 da diktaya karşı olan, tehlike olarak gösterilen üç kadın tecavüz edilerek öldürüldü. Ve hala, tecavüz erkeklerin işlediği bir suç… Güç ve iktidar ile verilen mücadele biçimsel kaldığı sürece yeniden doğar şiddet, çünkü erkekler araçsallıkları ile fiziksel şiddet uygulamıyor sadece, anlamı ve nesnelerin işlevini dönüştürüyorlar sürekli başka bir şeye, Edip Cansever in Masa şiiri gibi...

Adam yaşama sevinci içinde Masaya anahtarlarını koydu  Bakır kâseye çiçekleri koydu  Sütünü yumurtasını koydu  Pencereden gelen ışığı koydu  Bisiklet sesini çıkrık sesini  Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu  Adam masaya  Aklında olup bitenleri koydu  Ne yapmak istiyordu hayatta   İşte onu koydu  Kimi seviyordu kimi sevmiyordu  Adam masaya onları da koydu  Üç kere üç dokuz ederdi  Adam koydu masaya dokuzu  Pencere yanındaydı gökyüzü yanında  Uzandı masaya sonsuzu koydu  Bir bira içmek istiyordu kaç gündür  Masaya biranın dökülüşünü koydu  Uykusunu koydu uyanıklığını koydu  Tokluğunu açlığını koydu.  Masa da masaymış ha  Bana mısın demedi bu kadar yüke  Bir iki sallandı durdu  Adam ha babam koyuyordu.

25


15 Temmuz Darbesi Kabusu Ufuk Uras

B

atman –Kara Şövalye filmindeki Joker’in New York emniyetine sızması ve kime güveneceğinizi bilemediğiniz bir kabus ortamının ülkemizde de tekrarlanacağını söyleseler inanmazdım. Hayatı darbelere karşı mücadeleyle geçmiş bir kişi olarak darbe duyumlarını alıyor, ama doğrusu ihtimal dışı görüyordum. Türkiye’deki demokrasi açığının meşru zeminde bir mücadeleyle kapatılacağına inancım tamdı. Zaten “demokrasi açığı” da belli bir demokrasi standardına ulaşmış ülkelerde söz konusu olurdu. Suriye’de, Libya’da, Mısır’da demokrasi açığından bahsedemezdik. Bu yüzden AB standartlarının keyfiliğe karşı bir teminat olduğuna inandık. Darbelere karşı demokrasiyi savunmak, var olan durumu bir demokrasi olarak görmekten çok normatif bir hedef olarak demokrasiye olan inancımıza işaret ediyordu. Bütün siyasi sorunlarına karşı meclisin iktidar ve muhalefetiyle meşruiyeti tartışma dışıdır. Bugün görüyoruz ki iktidarın meşru olmadığı tezi, darbecilerin temel kabulü ve ortak paydası olmuş ve devlet içindeki yasa dışı örgütlenmeyi yönlendirme aracı haline gelmiş. “Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin” yaklaşımı, niyetiniz ne olursa olsun sizi bir anda darbecilerin safına katar. 15 Temmuz sonrası “ilerici tanklar, gerici halk” mottosuna dayanan siyaset tarzı iflas etti. Darbeciler halka ateş açarak, meclisi bombalayarak psikolojik harbi ve 26

üstünlüğü geri gelmemek üzere kaybettiler. Bütün bunların bir darbe değil de bir senaryo olduğu varsayımı ise darbe ertesi ortaya çıkan bilgi ve belgelerle hızla çürüdü. Erdoğan’ı infaz etme, İmralı adasında Öcalan’ı ortadan kaldırma planı tek başına bir darbe teşebbüsüyle de açıklanamaz. Bunun sert bir iç savaş anlamına geleceği ve ülkeyi uçuruma sürükleyeceği ortadayken böylesi bir beklentinin sahiplerini Ortadoğu’da ve uluslararası eksende kestirmek zor olmasa gerek. Bugüne kadarki bütün darbe davalarında hukukun uluslararası ilkelerine titizlikle uyulması gerektiğini vurguladım. Gülen cemaatinin darbe girişimindeki rolü ortadaysa da bunun hükme bağlanması mahkemelerin işi. Bütün siyasi hayatımız anayasal bir kurum olarak MGK’ya itirazla geçti. O yüzden MGK kararlarını, terör tanımlarını veri kabul etmek de doğru değil. 14 Temmuz’da bu çevrenin böyle bir girişimde bulunacağı söylense doğrusu bana inandırıcı gelmezdi. Cemaati sosyal bir network olarak görüyor ve kriminalleştirilmesini doğru bulmuyordum. Nitekim bir iki kere CHP, HDP gibi diğer parti mensuplarıyla birlikte katıldığım etkinliklerinde de darbe karşıtı ve demokrasiden yana söylemimize bir itiraz gelmiyordu. TBMM’de milletvekili ve dış ilişkiler komisyonu üyesiyken ABD’den gelen senatörler ve danışmanların yaptıkları ziyaretlerde de bu çerçevede yorumlar ya-


15 Temmuz darbesi kabusu

Başarısız darbe sonucundan yola çıkarak baktığımızda herhangi bir darbenin başarılı olamayacağı savımız doğrulandı aslında. Ama ülkemizin bir dizi tesadüfü ve iradi faktörün de desteğiyle ve asıl önemlisi yurttaşlarımızın kahramanca tepkisiyle ve demokrasiye bağlı asker ve polislerin desteğiyle darbenin başarısından kıl payı kurtulunduğu ortada. Beni daha da şaşırtan darbe akşamı arayan dış basın mensuplarının “çatışan güçler” “isyancı subaylar” gibi ifadelerle sorularını yöneltmeleri oldu. Israrla darbenin arkasındaki gücü soruyorlardı. Cevabım, en azından halkın darbenin arkasındaki güç olmadığı ve önemli olanın da bu olduğu şeklindeydi. Askerin siyasete müdahalesine itiraz eden bir tutum aldığım için TİT gibi örgütlerden gelen tehditler nedeniyle uzun zamandır koruma ile yaşamak zorundayım ve darbe akşamı korumam arayarak bir darbe girişimi olduğunu, emniyete çağırdıklarını ve bulunduğum yerden ayrılmamam gerektiğini öğütledi. Zaten o sırada da bir balıkçı köyünde bulunuyordum. Başbakan Binali Yıldırım’ın televizyonlarda darbe teşebbüsünden bahsetmesi üzerine sosyal medyada “Bu darbe girişimine karşı demokrasiden yana bütün yurttaşlarımızın yek vücut olması gerektiği” şeklinde mesajlarımı paylaştım. Daha sonra sosyal medyada darbeye ilk tepki verenlerden olduğum için kutlamalar alınca, bunun nedeninin darbenin arkasında kim olduğu, emir komuta zinciri içinde olup olmadığı gibi faktörlerin netleşmesini beklememek olduğunu ifade ettim. Bir çok kesimin tepki vermek için saatlerce beklemesi nedensiz olmadığını düşünüyorum. Batı basınında ve Türkiye’de bir kesimin pusuya yatarak hayırhah bir tutum içine girdiğinden kuşkum yok. Bu demokrasi ayıbını Mısır’da Sisi darbesinde de yaşamıştık. Mecliste bir basın toplantısıyla tanıtımını yaptığım Avrupa Sol Partisi bile bu darbeyi maalesef desteklemişti. 15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan ve AKP iktidarına karşı yapılması gerçeği ortada ise de aslında hepimize ve demokrasiye karşı gerçekleş-

tirilmiş olması bu kadar kitlesel bir tepki yarattı. Türkiye’de basın, Batı basınının veremediği tepkiyi vererek bu demokrasi sınavından alnının akıyla geçti. TRT’yi işgal eden darbecilerin metnini sadece Kemalist bir TV kanalı vermişti. Tabii MİT müsteşarının bazı gazete sahipleriyle kurduğu temasın bu olumlu sonuçta mutlaka etkisi olmuştur. Meclisteki siyasi partilerin ortak bir açıklamayla darbe girişimini kınamaları ve bombalanan mecliste kalarak canlarını ortaya koymaları bu ülkenin ve toplumun geleceğine olan güvenimi artırdı. Yeter ki nesnel olguları, değer yargılarımızın ve önyargılarımızın prizmasından ve eleğinden geçirmekten sakınalım. 15 Temmuz darbesi demokrasi zeminini ortadan kaldıracaksa, yapılması gereken demokrasini alanını daraltmak yerine genişletmek olmalıdır. Görünen o ki gerek Ortadoğu’daki fiili savaş durumunun bir parçası olmamız, gerek Kürt sorununda güvenlikçi politikalara dönülmesiyle OHAL uygulamaları dikensiz bir gül bahçesi yaratma imkanını verdi AKP iktidarına. Yaklaşan referandumunda başkanlık rejimine karşı toplumsal ve siyasal muhalefetin alacağı ortak tutum, 12 Eylül referandumundan tortu kalan rekabetçi havayı dağıtarak bir dayanışma ikliminin yaratılmasını sağlayabilirse ne mutlu bizlere. Umudu yeniden örgütleyebilmemiz için bu bir başlangıç olabilir.

Başkanlık rejimine karşı toplumsal ve siyasal muhalefetin alacağı ortak tutum, 12 Eylül referandumundan tortu kalan rekabetçi havayı dağıtarak bir dayanışma ikliminin yaratılmasını sağlayabilirse ne mutlu bizlere.

pıyordum. Bu açıdan bir çoğumuz için 15 Temmuz şok etkisi yarattı ve hepimiz için bir milat oldu.

27


R.Tayyip Erdoğan’ın 18 Brumaire’i

Cihat Torun

AKP iktidarının yaptığı anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesini sağlayarak yaratılan fiili durumu, Cumhurbaşkanı’nın anayasal sınırlar içerisinde kalmasını sağlayacak hukuki bir çerçeve çizerek çözebilecekken, Recep Tayyip Erdoğan’ın her zaman yaptığı gibi uymak zorunda olduğu yasaları ve yaratılan fiili durumu kendine uydurup başkanlık sistemini dayatmaktadır.

K

arl Marx’ın, General Napoleon Bonaparte’ın 1799 yılında, Fransız Devrim takviminin Brumaire ayının 18’ine gelen gün yaptığı darbeyle devrime son vermesine atıfla kaleme aldığı Louis Bonaparte’in 18. Brumaire’i isimli önemli eseri, bir başka Napoleon’un (Louis Bonaparte) bu darbeden 52 yıl sonraki tekrarını konu almaktadır. Amca Napoleon, Fransız Devrimi’ne imparatorluk hayaliyle son verirken, estirdiği terör ve döktüğü kan bütün Avrupa’yı sarmış, tüm kıtaya yayılmıştır. Sonu hüsranla biten bu kanlı hikaye, Fransa için tekrar monarşiye dönüşle sonlanmıştır.

28

Monarşi de halka huzur ve mutluluk getirmemiş ve 33 yıl sonra yeni bir Fransız Devrimi ile Cumhuriyet kurulmuştur. İlkinde olduğu gibi ikincisinde de umduğunu bulamayan işçiler ve köylüler aradıkları kurtarıcıyı bir başka Napoleon’da bumuşlar ve 1848 yılında yapılan seçimle Louis Bonaparte’ı rakibine üç kat fark atacak oy çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı seçmişlerdir. Louis Bonaparte, bununla yetinmemiş, Fransa için “tek adam” olma hayalini, 1952 yılında yaptığı askeri darbe ile imparatorluğunu ilan ederek gerçekleştirmiştir.


RTE’nin 18 Brumaire’i

Karl Marx, Hegel’in “tarihsel bütün büyük olaylar ve kişiler sanki iki kez yinelenir” şeklindeki gözlemine “ilkinde trajedi olarak (Napoleon Bonaparte) ikincisinde komedi olarak (Louis Napoleon)” diye ekleme yapar. Bu yazıda muradımız elbette Fransız tarihini incelemek ve yeni çıkarımlarda bulunmak değil. III. Napoleon darbesinin üzerinden 155 yıl geçtikten sonra aynı komedinin, Marx’a nazire yaparcasına ülkemizde yaşanan benzerliğine dikkat çekmektir. Darbe geleneğine sahip bir ülkede alışkın olduğumuz bütün darbeler askeri darbelerdir ve neredeyse her 10 yılda bir yaşanmaktadır. 15 Temmuz askeri darbe girişiminin sivil halkın direnişi ile bastırılmasını fırsat bilerek gerçekleştirilen sivil Recep Tayyip Erdoğan darbesi ise Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk ama Avrupa tarihinin komik (!) tekrarıdır. AKP iktidarının yaptığı anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesini sağlayarak yaratılan fiili durumu, Cumhurbaşkanı’nın anayasal sınırlar içerisinde kalmasını sağlayacak hukuki bir çerçeve çizerek çözebilecekken, Recep Tayyip Erdoğan’ın her zaman yaptığı gibi uymak zorunda olduğu yasaları ve yaratılan fiili durumu kendine uydurup başkanlık sistemini dayatmaktadır. 14 Ağustos Rize konuşmasında “İster kabul edersiniz, ister etmezsiniz, Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir” diyerek de her koşulda bunu dayatacağını ilan etmiştir. Hiçbir koşulda Cumhurbaşkanı’na karşı bir cümle kuramayacak durumdaki Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyeleri ise FETÖ’cü damgası yememek ve/veya aralarındaki biat kültürüne halel gelmemesi için kendilerine emredilen herşeyi hukuki veya değil bakmaksızın “başüstüne komutanım” edasıyla kabul edip zavallı bir durumda bunu izah edebileceklerini düşünmektedirler. 12 Eylül askeri darbesi sonrasında bile göstermelik mahkemeler varken ve bu göstermelik mahkemelerin kararlarına uyuluyormuş gibi yapılırken, bugün buna dahi ihtiyaç duyulmamakta, Başkomutan’ın (!) her isteği anında yerine getirilmekte ve bunun için herhangi bir mahkeme kararına ihtiyaç duyulmamaktadır. Bu durum öyle bir komik hal almaktadır ki, bir ay once FETÖ’ye üye olmaktan iş adamlarını tutuklayan hakim, Bylook

programı kullandığı gerekçesiyle anında tutuklanabilmektedir. Muhalif bütün gazete, radyo ve televizyonlar karartılmakta, sivil toplum kuruluşları tehditle susturulmakta, OHAL gerekçe gösterilerek bütün gösteri ve yürüyüşler anında yasaklanmakta, istemedikleri devlet memurlarını gerekçesiz işten atmakta, ateist ve komünist olduğunu ilan eden bilim adamlarını dahi FETÖ’cü damgasıyla uzaklaştırabilmektedirler. Ekonomide de işler iyi gitmemekte, dolar tarihi zirveleri tekrarlamaktadır. Kredilendirme kuruluşları Türkiye’nin notunu çöp seviyesine indirmiştir. Bu notun karşılığı olarak uluslararası fonlar ülkeden çıkmaya başlamış ekonomik kriz derinleşmiştir. Uluslararası fon desteğinden yoksun kalan iktidar, varlık fonu adı altında bir sermaye yaratabilmek için elini emekçinin cebine atmış durumdadır. İşadamları gayri resmi toplantılarda dile getirdikleri rahatsızlıkları resmi toplantılarda yalayıp yutmakta Başkomutan’ın (!) karşısında el pence divan durmaktadırlar. III. Napoleon’un imparatorluğunu sürdüremez hale geldiğinde son bir hamle olarak Almanya’ya savaş açması gibi, muhtemel-müstakbel ünvanıyla İmparator Recep Tayyip Erdoğan’da sürdürülemez gidişatı değiştirmek ve değişen rejimin adını koyma koşullarını yaratmak için Suriye ve Irak’ta savaşa girmekten kaçınmamaktadır. Almanya’nın postalları altında ezilen III. Napoleon imparatorluğunun sonu neyse bu koşullarda Türkiye’nin geleceği de ne yazık ki o’dur. Karl Marx, bireyin tarihteki rolünü gösteren ifadesi ile “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş nesillerin ağırlığı yaşayanların üstüne bir kâbus gibi çöker.” demektedir. Bize de burada, ya demokratik ve sosyal bir cumhuriyet için mücadele etmek ya da iktidar’ın dilinden düşürmediği “takdiri ilahi” denizinde boğulmak düşüyor. Bu ikilemden kurtuluş, ilkinin daha hayırlı bir seçim ve bu seçimi yapabilecek gücümüzün olduğunun farkına varıp tarihsel misyonumuzla mevcut kötü gidişata karşı direnmek, mücadele etmekten geçmektedir.

29


OHALde Emekçiler Çağdaş Küpeli

1

5 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL rejimi bir istisna olarak ilan edilmemiş; “Türk tipi başkanlık” rejiminin bir tür ilk ayağı olarak uygulamaya sokulmuştur. OHAL rejimi ile sadece söz konusu darbe girişiminde bulunanları bertaraf etmek için değil, asıl olarak yeni bir siyasal rejim tesis etmek için; emek alanından siyaset alanına ve devletin bürokratik kademelerine kadar uzanan büyük bir yeniden yapılanmaya girişilmiştir. OHAL - uygulanmasını hiç kabul etmesek de - anayasada ve uluslararası sözleşmelerde tanımlandığı üzere keyfi değil hukuki temelleri olan bir rejimdir. Ama siyasal iktidar 15 Temmuz darbe girişimi sonrası demokratik süreci işletmeyi tercih etmeyerek yeni bir rejim tesis etmek için girdiği yolda hukuku ve demokratik değerleri bir kenara koyarak keyfi ve hukuksuz uygulamaları sürdürmektedir. OHAL KHKleri ile hiçbir şekilde dokunulamaz temel hak ve özgürlüklerle ilgili masumiyet karinesi, işkence yasağı, suç ve cezaların kanuniliği/ geriye yürümezliği gibi haklar yok sayılmaktadır. Çıkarılan kanun hükmünde kararnameler her alanda olduğu gibi özellikle emek alanında hukuk 30

dışı uygulamaların kaynağı olmaktadır. Bu dönemde binlerce kamu personeli sorgusuz sualsiz işten çıkarıldı. OHAL koşullarında işçilerin görev değişikliği, mobbing uygulamaları, işten atma tehdidi, sendika değiştirme baskıları gibi uygulamalar devam ederken Anayasa Mahkemesi üyesi hakimler dahi işten çıkarıldı. Evrensel sendikal haklar ve emekçilerin kazanılmış diğer hakları berhava edildi.

Kayyum belediyelerinde İşçiler Kayyum atamaları OHAL döneminde yapılan vahim bir uygulama oldu. Yargıya ait olması gereken yetkinin idare makamlarına geçirilmesi, “seçilmiş” olan meclis üyeleri varken idare makamlarınca dışarıdan atama yapılması ve halkın iradesinin hiçe sayılması bir tür faşist devlet uygulamasıdır. Kayyum atanan bazı belediyelerde her türlü psikolojik taciz ve yıldırmanın uygulandığı bilgileri yaşanan ve yaşanacak korkunç durumu göstermektedir. Örneğin kayyum tarafından işçiler gece yarısı evlerinden işe çağrılmış, kendileriyle alay edilircesine gidin sokak temizleyin denilmiştir. Bunun gibi farklı bir çok örneğin yaşandığına ilişkin gelen bilgiler temel insan haklarının dahi hiçe sa-


OHALde emekçiler

yıldığını göstermektedir. Olağanüstü Hal Kanunun 9,10 ve 11. maddelerinde OHAL ilanı ile hangi tedbirlerin alınacağı yazılıdır. Bu tedbirlerin arasında anayasal ve evrensel temel hakların hiçe sayılması yoktur. Kısaca OHAL’in hukuki çerçevesi bellidir. Uygulayıcılar, olağanüstü hal ilanı gerekçesine uygun davranmak zorundadır ve sadece olağanüstü hal dönemi ile sınırlı tedbir ve uygulamalar yapabilirler. Ama bugün yapılan darbe dönemi uygulamalarıdır.

İktidar, OHAL rejimi ile sermayeye arka çıkıyor Siyasi alanda darbe girişimi öncesi sürdürülen baskıcı, savaş eksenli otoriter rejim, darbe sonrası ilan edilen OHAL uygulamaları ile dikta rejimine evrildi. Siyasal ortamda yaşanan bu eğilime ekonomi alanında atılan adımlar eşlik ediyor. İthalata, tüketime, devletin üretken yatırımlardan çekilip nihai tüketim harcamalarının artmasına dayalı büyümenin sonuna gelinmiştir. Özelleştirme adı altında kamu varlıklarının yabancılara satışı ile sağlanan gelir ve dış açığın dış borçlanmayla finanse edilmesi ile sürdürülen ekonomi politikaları çökmüş ve yaratılan balon sermaye birikiminin havası sönmüştür. Ekonomide daralma ve kriz belirtileri ortaya çıkmasıyla birlikte sermayeyi kollayarak ekonomik krizi durdurma perspektifi ile hareket eden hükümet, oklarını işçilere de yöneltti. 15 Temmuz darbe girişimi öncesi çıkarılan özel istihdam bürolarına işçi kiralama yetkisi vererek işçilerin köleleştirilmesine neden olan kanunun uygulama sürecini hızlandıracak yönetmeliğin çıkarılması, kıdem tazminatının fona devredilme çalışmaları, kamu personel rejimini güvencesiz hale getirme çalışmaları, zorunlu bireysel emeklilik sistemi ve Türkiye Varlık Fonu AŞ’nin kurulmasının OHAL rejimi ile gerçekleşmesi, içinde bulunulan krizin boyutlarını ve faturanın kime kesileceğini bizlere açık bir şekilde göstermektedir. Emeğe karşı OHAL döneminde yapılan bu saldırı da göstermektedir ki OHAL, ekonomiden siyasete büyük bir rejim değişikliğinin anahtarı işlevini görmektedir.

Kamusal olan parçalanıyor Yukarıda bahsettiğim emeğe saldırılar çok boyutlu olarak sürmektedir. Ama OHAL döneminde hızla çıkarılan zorunlu bireysel emeklilik sistemi

(BES) bu saldırının uzun vadeli planlandığını bizlere göstermektedir. Ayrıca Şili’de Pinochet cuntası döneminde çıkarılan sosyal sigortaların kamusal olmaktan çıkarılıp bireyselleştirilmesi ve özelleştirilmesine neden olan bu yasanın bugün bizde çıkarılması, içinde bulunduğumuz dönemin analizi anlamında önemlidir. Bu açıdan biraz BES üzerinde durmakta fayda var. Bireysel emeklilik, özel sigortacılık faaliyetidir. Uzun vadeli bireysel tasarruf sistemi olan BES ile işçi ücretleri üzerinden kanun zoruyla ekonomide tasarruf oranları yükseltilmeye çalışılmaktadır. BES, işçiyi kanun zoruyla sermaye sınıfı için tasarruf yapmaya zorlamaktır. Kısaca bireysel emeklilik fonlarının amacı, mali piyasalara ve böylelikle özel sektör yatırımlarına kaynak sağlamaktır. BES ile kamusal emeklilik sistemi parçalanıp sosyal güvenlik sistemi çökertiliyor. BES ile özel sigorta şirketleri devletin taşeronu haline getirilmektedir. BES aslında kamu emekli aylıklarının yetersizliğinin itirafıdır. Diğer yandan ekonomide yaşanan krizi aşmak için ve hükümetin yatırımlara ve projelere uzun vadeli kaynak sağlamak gerekçesiyle yasallaşan “Türkiye Varlık Fonu” kanunu ile kuralsız ve denetimsiz bir yapı oluşturularak kamu kaynakları tarumar edilecek. Aslında üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir kanun meclisten geçti. Türkiye Varlık Fonu ile ikinci bir bütçe denetimsiz olarak kuruluyor. Bu bütçe ile sermayeye ve iktidara sınırsız ve denetimsiz kaynak sağlama olanağı oluşturuluyor.

Yeni rejime ekonomik kaynak Bir tür “Hükümet A.Ş.” olarak kurulacak fonun tümüyle hükümet tarafından kontrol edilecek olması, siyasal iktidarın sicili düşünüldüğünde yaşayacağımız felaketlerin ekonomik kaynağını bizlere göstermektedir. Bugüne kadar “yandaş şirketler” için devletin kaynaklarını seferber etmiş bir iktidarın bu devasa fonu üreten bir ekonomi ve üretim yapısı için kullanacağına ihtimal vermek oldukça zor. Bu denetimsiz fonun yakın zamanlarda seçimlerde ve öncesinde başka kaynaklardan kullanıldığı gibi hükümetin kendi iktidarını pekiştirmek için harcayacağını düşünmek ise hiç zor değil. 31


Demokrasi İçin Birlik Meselesi! Naci Sönmez

B

ugün içinden geçmekte olduğumuz süreçte Türkiye’nin demokratikleşmesi için uzun yıllardır önemli mücadele vermiş olan toplumsal kesimler açısından birlikte olma fikri temel bir mesele olarak öne çıkmaktadır. Demokrasi açığının gittikçe büyümesi, 10 yılı aşkın bir süre iktidarda bulunan AKP’nin 15 Temmuz darbe girişimi sonrası kurmakta olduğu yeni ittifak ve rejim inşa etme hamlesi, her geçen gün derinleşen yaşam hakkına yönelik hukuksuz saldırılar, Türkiye’nin demokratik güçlerini güçlü ve gerçekleşebilir olması umut edilen arayışlara sokmaktadır. 23 Ekim 2016 tarihinde İstanbul’da, Şişli Kültür Merkezi’nde ilk geniş toplantısını yapan “Demokrasi İçin Birlik” hareketi bu tespit ve ihtiyaç üzerine çalışmalarına devam etme kararı aldı. Toplantının hem umut işaret eden hem de başarılı olmasının zor olduğunu gösteren yanları vardı. Daha öncesinde farklı çabalar içindeki, bir araya getirilememiş onlarca insanın bu toplantıda bir 32

araya gelmiş olması, daha önceki birlik çabalarında hiçbir şekilde yan yana gelememiş olan siyasi yapıların aynı salonda bu birlik girişimine emek koyma çabaları, işin umut içeren yanı olarak değerlendirilebilir. Bir de geleneksel sol yaklaşımlardan uzak durma çabası ve niyeti de bu umutlu olma haline işaret etmekteydi. Ancak bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kaygılar da yok değildi. Bizim ülkemizde ne yazık ki bu birlik meselesi ve fikri kötü bir şekilde yıpratılmış ve tüketilmiştir. 1980’den sonra çokça birlik tartışması ve girişimi yaşanmış, hepsinde de istisnasız başarısız sonuçlar alınmıştır. Salonda bir araya gelenler bu geçmiş başarısız süreçlerin içinden gelmekteydiler ve bu kaygıyı taşımaları da doğaldı. Özellikle solun birlik arayışlarının tarihine baktığımızda pek doğru sonuçlar üretememiş olduğumuz, başlarken ortaya koyduğumuz heyecanları zaman içinde tüketmiş olduğumuz gerçeğiyle her defasında karşılaştık. O nedenle 23 Ekim


Demokrasi İçin Birlik

günü Şişli Kültür Merkezi’nde bir araya gelenlerin yüz hatlarında, yaşanmış bu geçmiş sürecin deneyimlerinden yola çıkarak bir miktar kaygıyı görmek mümkündü. Bugün birlikte olma fikri her zamankinden daha acil bir durumdur. Memleketin sürüklenmekte olduğu gidişata engel olmak için solun ve demokratik güçlerin birlikte olmasının, bir arada ve güç olarak ortak akıl oluşturmasının her zamankinden daha elzem ve zorunlu olduğu bir durumla karşı karşıyayız. Bu nedenle böylesi zorunlu ve acil bir işi, yaşanmışlıklardan ders çıkartarak başarılı kılmanın bir yolunu bulmak da önemli bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Geçmiş süreçlerden deneyimledik ki böylesi birliklerin başarılı olmasını güçleştiren şey, birliğe niyet edenlerin kendi politik ve ideolojik önceliklerini esneterek asgari müşterek aramaları değil, ne için birleşildiğine karar verememeleridir. Adı gibi bu birliğin birleştirici çimentosu demokrasi ise demokrasiye ihtiyaç hisseden bütün toplumu birleştirmeyi amaçlayan, somut işler hedeflenmeli ve bunun için emek harcanmalıdır. Büyük politik hedefler etrafında uzlaşı aranmadan, bugünkü başkanlık sistemi ve OHAL karşıtı bir toplumsal direniş esas alınmalı ve bunun için gerekli olan bütün politik ve sosyal aktörlere şans veren esnek bir örgütsel alan tarif edilmelidir. Demokrasi için birlik diyerek bir araya gelen bütün siyasi yapı ve bireylerin bugün her birinin içinde yer aldıkları örgütlü yapıları ve platformları zaten bulunmaktadır. Demokrasi için birlik hareketi bu bir araya gelen yapıları silikleştiren, anlamsızlaştıran ve içinde yer aldıkları birleşik mücadele zeminlerini yok sayan bir iş olmaktan öte, herkesi farklılığıyla kabul eden ve eşit kabul eden bir anlayışla ortak akıl inşa eden bir hareket olabilirse, yıpranmış olan birlik fikrini yeniden anlamlı hale getirebilir. Katılımcıların politik duruşunu tartışma konusu etmeden, farklılıklar arasında gerçekçi olmayan uzlaşmaları zorlamayan, aksine bütün farklılıkları zenginlik olarak gören bir ön kabulle hareket edilebilirse günün temel meselesi üzerinden birlikte olabilmek kolaylaştırılmış olur. İşte o zaman hiç kimse varlığını bir başka merkeze armağan etme-

den, aynı hedefe kendi yolundan ve kendi örgütsel varlığı üzerinden yürüyebilir. Demokrasi için birlik hareketi, ortak fikrimizin, ortak hedefimizin mayalandığı, siyasi aklımızın ortak bir dile kavuşturulduğu ve bunun için gerekli eylem birliğinin somutlaştırıldığı önemli bir politik özne olabilir. Önümüzdeki dönem başkanlık üzerinden referandum meselesi belli ki en temel gündemimiz olacaktır. Solun daha önceki yıllardan deneyimlediğimiz pratiğine bakarak ortak akıl oluşturabilmek için bu hareket önemli bir işlev görebilir. Bugün iktidarın getirmeye hazırlandığı anayasa değişiklikleri, yine solu iki olmaz iş arasında bir kez daha ehvenişere mecbur etmemelidir. 12 Eylül Anayasası ile bugünkü yeni iktidar bloğunun anayasası arasında sıkışmadan, kendi özgün ve farklı gelecek tahayyülünü topluma deklere etme ve bunun için bütün bir toplumu birleştirmeyi amaçlamalıdır. Bu dönemde demokrasi için birlik hareketini öncelikle bu politik meseleye odaklayabilirsek umut vadeden bir birlik inşasına vesile olabiliriz. Oluşturulacak ortak aklı, bu hareketin bütün bileşenleri aynı amaca kilitlenerek kendi örgütsel olanaklarıyla sürdürebilir ve aynı ortak politik amaca su taşıyabilirler. Böylesi bir yol haritası belirlenebilirse bunun parlamento ayağındaki partnerleri de daha rahat hareket edebilir ve kitlesine bu birliği taşıyabilirler. Kimse kimsenin şemsiyesi altına girmeden, herkes kendi şemsiyesi altında ancak demokrasi için birlik hareketinin olgunlaştırdığı politik hedeflere doğru politika kurabilir. Parlamentodaki muhalefet partileri kendi işlevlerini yerine getirerek, sokak muhalefeti ve parlamento dışı siyasi partiler kendi işlevlerini sahici kılarak bu ortak aklın taşıyıcıları olabilirler. Demokratik muhalefet olarak memleketin temel meselelerinde iç rekabete teslim olmadan birliği büyütebilir, demokratik geleceğimizi birlikte inşa etme görevini yerine getirebiliriz. Barış içinde yaşama ve evrensel demokratik değerlere ulaşma hakkımızı birlikte sahiplenebilirsek farklılıklarımızı koruyarak birlikte yol alabiliriz. Bu hareket, ortak geleceğimizi birlikte arama ve inşa etme hareketi olarak görülür ve sahiplenilirse umudumuz olur ve sonuç olarak başarı şansımız doğar.

33


Mülteci krizi mücadelesinde AB-Türkiye anlaşması:

Ticari Bir Birliktelik Mi, Yoksa Gerçek Bir Ortaklık mı?1 Laura Batalla Adam

S

uriye Savaşı, içinde yaşadığımız dönemin en büyük insani ve mülteci krizini tetikledi. 2011’den bu yana 5 milyona yakın insan, güvenlik arayışıyla Suriye’den komşu ülkelere kaçtı ve milyonlarcası ülke içinde yer değiştirdi. Fakat bu gerçek, bir milyondan fazla mülteci ve sığınmacı 2015’te Avrupa’ya ulaşıncaya kadar Avrupa’da çoğunlukla fark edilmedi. Diğer yandan Türkiye, Suriyeli sığınmacı krizinde ön saflarda yer aldı ve savaşın başından itibaren Suriyelilere insani yardım ve destek sağlamak için övgüye değer bir çaba sergiledi. Şu an Türkiye, diğer tüm ülkelerden daha fazla sığınmacıyı - 2,7 milyonun üzerinde – ağırlayarak dünyada en fazla sığınmacı ağırlayan ülke ünvanını gururla taşıyor. Buna karşın şimdiye kadar AB, üye ülkelere ulaşan sığınmacı akınıyla nasıl baş edilebileceği konusundaki bölünmeler nedeniyle mülteci krizine karşı kolektif bir cevap üretebilmiş değil. Bunun sonucunda AB, sığınmacı akınını azaltmak için Türkiye’ye çaresizce yüzünü döndü. 29 Kasım 2015’te AB ve Türkiye, sığınmacı akışını düzenlemek ve kuralsız göçü azaltmaya yardım etmek

için Ortak Eylem Planı’nda anlaştılar. Bunun karşılığında AB, Türkiye’nin katılım sürecini yeniden hareketlendirmeyi, Türk vatandaşlarının Schengen Bölgesi’ne seyahatlerinde vize işlemlerini kaldırmayı hızlandırmayı ve Türkiye’deki Suriyelilerin durumlarını düzeltmek için başlangıç olarak 3 milyar Euro sağlamayı kabul etti. Mart 2016’da imzalanan yeni bir anlaşmayla Türkiye, kendi sınırlarından Yunanistan’a geçen ve uluslararası korunma ihtiyacı olmayanlar ile Türk sularında önleri kesilen kaçak göçmenleri geri kabul etmeyi taahhüt etti. AB, Yunan adalarından Türkiye’ye gönderilen her bir Suriyeli’ye karşılık Türkiye’den gönderilecek Suriyelileri AB üyesi ülkelerde yeniden yerleştirmeyi kabul etti. Uygulamanın başladığı ilk aylarda Yunanistan’a kaçak geçenlerin ve Ege Denizi’nde can verenlerin sayısında ciddi bir azalma kaydedildi. Buna karşılık Türkiye’deki başarısız darbe girişimi sonrasında Yunan adalarına ulaşan mültecilerin sayısının neredeyse ikiye katlanması, önceden gözlemlenen düşüşün devamlılığının sağlanamaması korkularını ateşledi. Aynı zamanda yeniden yerleştirilen Suriyeli sığınmacıların sayısının ma-

1 Bu makale, yazarın Global Turkey in Europe Serisi’nde 8 Eylül 2016’da yayımlanan “ The Refugee Card in EU-Turkey Relations: A Necessary but Uncertain Deal” adlı bildirisine dayanmaktadır. Bildiriye şuradan ulaşılabilinir: http://www.iai.it/sites/default/files/gte_wp_14.pdf 2 Laura Batalla Adam Avrupa Parlamentosu’nda politika danışmanı ve AB-Türkiye ilişkileri uzmanıdır.

34


AB-Türkiye ve mülteci krizi

alesef düşük kalması, AB üyesi ülkelerin sığınmacıları kabul etme konusundaki sorumluluklarını yerine getirmede başarısız olduğunu önümüze seriyor. Anlaşma imzalandığından beri önde gelen uluslararası STKların çekincelerini belirtmeleri, bu anlaşmanın uluslararası hukuka uygunluğu konusundaki şüpheleri artırıyor. AB-Türkiye Anlaşması’nın en önemli noktalarından biri olan Türkiye’nin mülteciler için güvenli bir üçüncü ülke olarak tanımlanması ihtilafları ateşledi. Türkiye 1951 Mülteci Anlaşması’nda tanıdığı coğrafi kısıtlamalar gereğince sadece Avrupa’dan gelenlere mülteci statüsü veriyor. Bu yüzden Türkiye’de yaşayan Suriyeliler geçici koruma statüsüne sahip “misafirler” olarak kabul ediliyor. Bu da yasal garantileri yetersiz kılıyor. Kampların içindeki yaşam koşulları özel bir teşekkürü hak ederken, şehirlerdeki mültecilerin gelecekleri acıklı bir görünüm arz ediyor. Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin yaklaşık yüzde 90’ı kamp yerleşkeleri dışında temel hizmetlere ulaşım imkanları sınırlı olarak yaşıyor. Suriyeli sığınmacılar Türkiye’ye yerleşmeye çalışırken birçok zorlukla karşılaşıyor. Kalıcı oturum izinlerinin olmaması eğitim, istihdam ve iskan hizmetlerine erişimlerini engelliyor. Türk hükümetinin bu sene çalışma izinlerini çıkarmaya başlama kararı vermesine rağmen Suriyeli mülteciler hala emek piyasasına erişimde bir dizi engelle karşılaşıyor. Temmuz ayı itibariyle 2016’da sadece 5500 Suriyeli’ye (toplam Suriyeli mültecilerin yüzde 0,2’si) çalışma izni verildi. Türkiye’deki Suriyeli mülteci çocukların eğitime katılım oranları ciddi bir biçimde düşük kalmaya devam ediyor. Bir kuşak Suriyeli çocuğun kaybedilmemesi için acilen bu sorunun üstüne eğilmek gerekiyor. Türkiye’de yaşayan mültecilerin tahminen bir milyonu okul çağında; fakat bunların yarısından azı okula devam ediyor. Aile gelirine katkı sağlamak için çalışma, okula devam oranındaki düşüklüğün en yaygın açıklaması. Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin uzun dönem entegrasyonunun başarı şansını artırmak için daha fazla şey yapılmalı. Kendi tarafında AB, hem Türkiye’de geçici koruma altındaki mültecileri desteklemek için kurulmuş olan Mülteci Misafirhanelerine hem de Türkiye’deki sığınmacıların ağırlandığı diğer çevrelere yaptığı mali desteği

hızlandırmalıdır. Bugüne kadar toplam 3 milyar Euro’luk desteğin sadece 105 milyonu verildi. Yıllar içinde Suriyeli mültecilerin Türkiye’de umutla yeni bir hayat kurmalarına yardım etmeyi amaçlayan birçok sivil toplum inisiyatifi oluşturuldu. Yerel belediyeler ve taban inisiyatifleri arasında daha iyi bir koordinasyonun sağlanması ve bunlarında AB fonlarına ulaşımlarının iyileştirilmesi, bu yapıların görevlerini daha profesyonelce ve etkili gerçekleştirme kapasitelerini artırır. Diğer bir önemli konu ise, son haftalarda AB ve Türkiye arasında gözlemlenen dargınlığın bu ikili arasında zaten kırılgan olan bağın daha da altını oyma riski. Müzakerelerin durduğu dönemden sonra katılım görüşmelerine birden hız verilmesi aradaki bağların kuvvetlendirilmesi fırsatını doğuruyor. Fakat AB, bu anlaşmayla Türkiye’nin AB’ye katılımını birbiriyle ilişkilendirerek, dönüştürücü kuvvetine ciddi bir darbe vuruyor. Türklere vizesiz dolaşım sözü (ki bu, mülteci akımını frenleme konusunda AB’yle işbirliği yapan Türkiye’ye verilen en önemli teşviktir) anlaşmayı kırılgan hale getiriyor. Vize serbestliği müzakereleri Türkiye’nin anti-terör yasası tanımlaması ve uygulamaları yüzünden çıkmaza girmiş durumda. Şu anda Avrupa Konseyi tarafların ihtilafı çözmesine yardım etmek için görevlendirilmiş durumda. Avrupa’nın mülteciler konusundaki sorumluluklarını Türkiye’nin üzerine atması uzun dönem sürdürülebilir bir çözüm değildir. Bu kadar yüksek sayıda mültecinin akın etmesinin yarattığı yükü Türkiye’nin tek başına omuzlaması beklenemez. AB üyesi ülkeler, daha önce emsali görülmemiş bu insani krizi çözmek için Türkiye ile dayanışma göstermeli ve mültecilerin Avrupa’da daha adil dağılımı için anlaşmalıdır. Üye ülkelerin mültecileri yerleştirme konusundaki çabalarını artırmalarını teşvik etmek ise tek gerçekçi alternatif. Türkiye ile AB’nin ortak gelecekleri söz konusu olduğunda ise iki taraf da ortak sorumluluklarını geliştirmek zorundadır. AB, Türkiye’yi ara sıra stratejik önem arz eden bir ülke olarak değerlendirmek yerine gerçek reformlar talep ederek kendisine daha da yakınlaştırmayı ön plana koymalıdır. Karşılığında Türkiye, hukukun üstünlüğü ve temel insan hakları ve özgürlüklerine saygı göstererek AB’nin ortak değerlerini paylaşmaya istekli ve hazır olduğunu göstermek zorundadır. 35


Kadın, Karadeniz ve Doğa İnci Akyıldız Emektardır kadın. Üretkendir, doğurgan ve fedakârdır. Doğanın bir parçasıdır o. Sürekli üretir durur. Doğa demek, kadın demektir. Boşuna binlerce yıldır “doğa ana” denmemiştir ona.

Karadeniz abluka altında. Dereleri, yaylaları, ağaçlar, börtü böceği bağır bağır bağırıyor.

Hele de Karadeniz kadını tam da bu tarife uyar. Gözü karadır derler, gururu ve dik duruşundan taviz vermez.

Onca talan, tahribat derken o da ne? Ordu’da bir KİBELE!!!

Ayağında kara lastik, sırtında ot yığını ile yine de hep güler yüzlüdür. İneğine bakar, gübresini taşır, fındık toplar, odun yapar, bağ bahçe yapar; ama övgü beklemez. Çünkü topraktır o. Ağaçtır, sudur. Kolunun, bacağının satılık olmadığı gibi dereleri, yaylaları da satılık değildir. Parçası olduğu Karadenizi’nin onlarca deresine HESler yapıldı. Daha da yüzlerce proje var. Tonlarca ağacı kesildi. Derelerinin yatakları değiştirildi. Coşkun akan suları tünellere hapsedildi. Dağları tepeleri, birilerinin altın bulma hırsı ile delik deşik edilip toprağı siyanürlendi. Sanki yaylasının yolu yokmuş ve o yollar bin bir çiçekle bezeli değilmiş gibi bir de adına “yeşil yol” dedikleri kim bilir neye, kime hizmet edecek asfalt yollar yapılıyor şimdilerde. Hangi şirketin maden arama bulma talanında, hangi kimyasalları soluyacak yine. Anasını, babasını, gencecik kardeşlerini yitirip gitti yıllarca. Büyük acılara karıştığı yetmemiş gibi şimdi de çocukları kanser riski altında. 36

İnsan hakları, hukuk, doğal yaşam hiçe sayılıyor.

Bereketin sembolü, doğayı, toprağı, canlılığı ve verimliliği temsil eden KİBELE. Anadolu’nun en büyük tanrıçası. Yalnızca tarımın ve toprağın değil, kimsenin umurunda olmayan vahşi hayvanların da koruyucusu. “Dağların ana”sı. Doğası talan edilirken, uyanıyor 2300 yıldır uyuduğu toprağın altından. Havva ana oluyor KİBELE, Melahat, Saniye, Neşe, Huri oluyor. Bağırıyor Karadeniz kadar coşkun sesiyle… Devlet? Kimdir devlet? Mahkeme de biziz, devlet de… Bizim sayemizde vardır devlet. Devlet yok, Halk var. Halkım ben Halk… Halkını korumakla yükümlü devlet talancıyı, yapmacıyı koruyor. Direnen halkının, kadınlarının üzerine su sıkıyor, gaz sıkıyor.


Karadeniz’de Fındık İşçisi Olmak Gülizar Şendur

H

er yıl olduğu gibi işçiler yine zor, güvencesiz ve güvenliksiz çalışma koşullarından geçti. İşçiler ulaşım, çalışma ve barınma konusunda büyük sıkıntılar yaşadı ve önümüzdeki yıllarda da yaşamaya devam edecekler.

tarlada ,çadırda sağlığını kaybetmiş bir halde çalışarak sürdürmek. Öncelikle belirtilmesi gereken iş gücü açısından kadın ve erkek beraber tarlada çalışırken kadınlar hem ev/çadır bakım işini hem de mevsimlik tarım işini yüklenmiş durumdalar.

Mevsimlik tarımda tüm yoksulluk ve yoksunluk koşullarının ortasında ataerkil kültürünün örf ve adetleri içinde kız çocuk olmak, kadın olmak güvenliksiz, güvencesiz çalışmaktan emeğin göz ardı edilmesine; tuvalet kullanımından, banyo yapmaya, okula kaydolmaktan, eğitime devam etmeye, sevmekten sevilmeye, hamile olmaktan doğurmaya, doğuramamaya dünyanın neresinde olursa olsun oldukça zor.

‘’Temiz olmayan kısıtlı imkanlarla yemek yapmaya çalışıyorum’’

Olmayan malzeme ile yemek yapmak, olmayan suyla banyo ve temizlik yapmak, çocuklara bakmak… Olmayanla tüm aileyi yaşatmak ve tüm bunları kadın olmanın getirdiği baskının altında

Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinden fındık toplamak için gelen Fidan’la sohbet ederken bana şunları anlattı: “Kaldığımız evler normal evler değil; derme çatma barakalar. Zannedersin ki araba garajı. Tek odalı, etrafı naylonla kaplı. Kendi imkanımızla odanın içine bir tahta çakıp perdeyle ayırdık. İki ayrı oda olsun diye. Yatmamız için yerlere tahtadan derme çatma paletler konulmuş. Tahtaların altından fare, kurbağa geçiyor. Yağmur çok yağdığı zamanda tepemize yağmur damlaları düşüyor, paletlerin altından oluk oluk sular geçiyor. Burada

37


Çalışamadığımız günlerde yemek paralarımız da bizden kesiliyor. Yıllar önce biz işçiler az olduğumuz için yemek parasını, yol parasını fındık patronları karşılıyordu; ama şimdi yemek ve yol paramızı biz kendi imkanlarımızla karşılıyoruz. Zaten paramızın bir kısmını da bize işi bulan dayı başına veriyoruz.”

‘’Biz burada zorlu ve tehlikeli bir durumdayız’’ Geçen yıllarda yine sohbet etme imkanı bulduğum Yıldız da bana yine kötü koşullarından bahsetmişti: “Biz buralarda zorlu ve tehlikeli durumlarla karşı karşıya geliyoruz. Yaşadığımız yer, dere yatağındaki çadırlar. Karadeniz yoğun yağmur aldığı için sel ve heyelan bölgesi. Yoğun yağış aldığı zaman derede de yoğun su biriktiği için birkaç sefer sele kapılmaktan son anada kurtulduk. Çadırda elektriğimiz, suyumuz, tuvaletimiz yok. Taşıma suyla yemek, banyo ve tuvalet ihtiyaçlarımızı gidermeye çalışıyoruz. Bu da hijyenik olmuyor. Özellikle kadınlar ve çocuklarda çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasına neden oluyor.”

Peki ya çocuk işçiler? “2013 yılında Ordu’da valiliğin himayesinde ve Ordu Büyükşehir Belediyesi’nin katılımıyla pilot uygulama olarak başlayan “Türkiye’de Mevsimlik Fındık Tarımında En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Sona Erdirilmesine Yönelik Kapsamlı Model Projesi” 3. yılında genişleyerek devam ediyor.  Projenin özel hedefi, fındık tarımı için mevsimlik işçi göçü alan Doğu Karadeniz ve Batı Karadeniz Bölgeleri ve mevsimlik işçi göçü veren Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden seçilmiş illerde yürütülecek eşgüdümlü faaliyetler yoluyla mevsimlik fındık tarımında çocuk işçiliğinin sona erdirilmesine katkıda bulunmaktır.  Çalışmaların yürütüleceği iller Ordu, Düzce, Sakarya ve Şanlıurfa olarak belirlenmiştir. Proje 2015 yılı hasat sezonunda Ordu’da Uzunisa, Efirli, Ünye ve Fatsa’da, Batı Karadeniz’de Sakarya ili Hendek ilçesi, Düzce ili Çilimli ve Akçakoca ilçelerinde uygulanıyor.  Mevsimlik tarım işçisi ailelerin okul çağındaki ço-

38

Fatsa’nın onlarca köyü, dışarıdan gelen binlerce de mevsimlik işçisi var. Bu sayının yarıdan çoğunu da çocuk ve kadın işçiler oluşturuyor.

mutfak diye bir şey yok. İki teneke üzerine yerleştirdiğimiz tahta parçasıyla kendimize raf yaptık. Eşyalarımızı onun üzerine yerleştiriyoruz. Temiz olmayan şartlarda, kısıtlı imkanlarımızla yemek yapmaya çalışıyoruz.

cuklarının, fındık hasadında çalışmalarını önlemek ve eğitimlerine kesintisiz devam edebilmelerini hedefleyen proje, geliştireceği izleme mekanizması ile ulusal düzeyde diğer ürün grupları ve bölgelerde de mevsimlik tarım işlerinde en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin sonlandırılmasına katkıda bulunacak.”(www.ılo.org) Sitede bu yazıyı okuduğumda çok etkilenmiştim, çok heyecanlanmıştım. Fatsa’da sokaklar, üst geçitler, duraklar “ÇOCUK İŞÇİLİĞİNE HAYIR” yazılı pankart ve afişlerle süslenmişti. Fatsa Belediyesi de bu proje kapsamında hani şu zemini çok sağlam(!), güvenilir(!), tehlikesiz(!) dere yatağına prefabrik yapılar kurdu. Dışarıdan bakıldığı zaman çok güzel olmuştu. En önemlisi elektriği ve suyu var. Duş ve tuvaletleri de var. Çocukların oynayacağı parklar da yapılmış. Haftanın belirli günleri ebesi, öğretmeni, doktoru da gidiyor. Ama kapasitesi yetersiz. Peki Fatsa’ya Urfa’dan, Adana’dan, Diyarbakır’dan gelen işçilerin sayısı az mı? Tabi ki hayır. Fatsa’nın onlarca köyü, dışarıdan gelen binlerce de mevsimlik işçisi var. Bu sayının yarıdan çoğunu da çocuk ve kadın işçiler oluşturuyor. İş Kanunu’nda düzenlenen asgari çalışma yaşına göre, “15 yaşını doldurmamış çocukların çalıştırılması yasaktır. Ancak 14 yaşını doldurmuş ve ilköğretimini tamamlamış olan çocuklar, bedensel,


Karadeniz’de fınıdık işçisi olmak

Fındık toplamak hafif iş midir? İşte madalyanın görünmeyen yüzü. Fatsa Belediyesi’nin sunduğu o imkanlardan yararlanamayan, onlarca köyde çalışan, onlarca çocuk işçiler… Hani fındık topladığı tenekesi ve çuvalı kendinin boyundan üç kat büyük çocuk işçiler… Fındık patronuna kendisini kanıtlamak için sarı sıcağın alnında kan ter içinde kalmış, elleri dikenden yırtılmış, ama ne olursa olsun çok çalışmanın verdiği gururla yüzünden gülümsemeyi bir an olsun bırakmayan o minicik bedenler, kocaman yürekler… Yaşıtları sokakta top koştururken kendisi bahçede fındık koşturan çocuklar… Bizim çocuklarımız işte…Mamo, Baran, Zelal, Esra, Ayşe… Mamo dedim: “Sen neden buradasın?” Mamo: “E çalışmam lazımdır abla.” “Neden? Yok mu kimin kimsen? Hem sen daha çok küçüksün.” Mamo: “Var. Hem ben küçük değilim.10 yaşındayım. Ben 10 çocuklu ailenin 6 numarasıyım. Okumak istiyorum. Babam hasta ve çalışamaz durumda. En büyük iki ablam küçük yaşta zorla evlendirildiler. Diğer ablalarım ve abilerim de okuyor. Kardeşlerim de okuyacak. Anlayacağın çok çalışıp, para kazanmam lazım.” Mamo aslında aldığı bu sorumlulukla sadece fındıkta çalışan çocuk işçileri değil toplamda kendi gibi hayatın bir yerinden tutunan çocuk işçileri temsil ediyordu. Bütün bu gözlemlerimden ve dinlediklerimden sonra 16.04.2015 tarihinde bir haber sitesinde okuduğum yazı aklıma geldi.

‘’Mevsimlik kölelerin sorunu, 5 yıldızlı otelde konuşulacak’’ Mevsimlik işçilerin sorunlarının konuşulacağı konferansın katılımcıları pek çok kurum ve kuruluşlardan akademisyenler, yöneticiler ve uzmanlar sayılırken “mevsimlik köle”lerin konferansa nasıl

dahil olduğuna ilişkin bir bilgi yoktu. Peki mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarını gerçekten kim dile getirecek bu toplantıda? Türkiye’de mevsimlik tarım işçileri ile ilgili uygulanan politika maalesef bunun ötesine gidememektedir. Devlet bu alana, sadece batıya giden Kürt işçilerin çevreye “zarar” vermemesi için bir güvenlik meselesi olarak bakmakta ve işçilere tehdit unsuru olarak yaklaşmakta. Bu nedenle sadece işçilerin gittikleri yerlerde şehir merkezine çıkmaması, sadece çadır alanında kalması için düzenleme yapıyor. Oysa devletin öncelikli olarak yapması gereken tarım işçilerini İş Kanunu kapsamına alıp buradaki kayıt dışılığı önlemektir. Böylece dayıbaşılık/elçilik gibi aracılık faaliyetlerinin ortadan kalkması için işçi ile işvereni bir araya getirebilecek, kolay ulaşılabilir ve şeffaf işleyen bir sistem kurulmalı ve herkes için eşit ve insanca yaşanabilir bir asgari ücret olmalı. Sendikalar ise mevsimlik tarım işçileri için sınıfsal bir politika üretememektedir ya da ürettiği politikalar yetersiz kalmaktadır.

Fındık patronuna kendisini kanıtlamak için sarı sıcağın alnında kan ter içinde kalmış, elleri dikenden yırtılmış, ama ne olursa olsun çok çalışmanın verdiği gururla yüzünden gülümsemeyi bir an olsun bırakmayan o minicik bedenler, kocaman yürekler…

zihinsel ve ahlaki gelişmelerine ve eğitime devam edenlerin okullarına devamına engel olmayacak hafif işlerde çalıştırılabilirler.”

39


Kapitalizmin Sınırları ve Sürdürülebilir Toplumsal Yaşam Pertev Aksakal

S

ınıflı toplumlarda sınıfsal ilişkiler, toplumun bütün ilişki biçimlerinde belirleyici bir özelliğe sahiptir. Bu ilişki aynı zamanda insanın doğa ile kurduğu ilişkide de başattır. Kapitalist toplumdaki temel emek-sermaye çelişkisi, insanın doğayla kurduğu bütün ilişki biçimlerinde belirleyici ana unsurdur. Sermaye daha fazla zenginliğe ve güce sahip olmak için üretimi kar üzerine kurar. Daha fazla kar için üretim, doğanın ve emekçinin artı değer sömürüsüne dayanır. Daha çok üretim, ihtiyaçtan fazla tüketimi gerekli hale getirirken dünyayı içinden çıkılmaz bir çöp ekonomisine dönüştürür. Aşırı tüketime yönelen insan kendine yabancılaşmakla kalmaz, doğaya da yabancılaşır. Hızlı üretim ve tüketim döngüsü, insan yaşamını sonu belirsiz bir geleceğe sürüklemekte ve ekolojik dengeyi bozmaktadır. Herşeyi alınır satılır kılan, metalaşan kapitalist sistem insanı ve doğayı eş zamanlı olarak bozup tahrip etti. Aşırı kar hırsı mutlak yoksullaşmaya yol açarken gelir adaletsizliği temel sorunlardan biri haline geldi. Yoksullarla ilgili çalışma yapan İngiliz yardım kuruluşu Oxfam, 62 kişinin gelirinin 3,5 milyar insanın gelirine eşit olduğunu yazdı.

40

Dünyanın en zengin %1’lik kesiminin serveti, geri kalan %99’luk kesimin servetinin toplamına eşit. Bu oran 2010’da 388 kişinin geliri dünya nüfusunun en yoksul %50’sine eşitken 2014’de 80’e düştüğünü ve düşmeye devam ettiğini belirtti. Sonuç itibarıyla küresel dünyanın en önemli meselesi, zenginle yoksul arasındaki eşitsizliğin hudutsuz ve önlenemez bir biçimde derinleşmesidir. Sınırsızca zenginliğin belli ellerde toplanması, işsizliği ve yoksulluğu en temel toplumsal sorun haline getirdi. Dünyanın tatlı suları, temiz havası, yeşil ağaçları azaldı. Demirle çimentonun bir araya geldiği şehirler betonlaştı. Su, hava, toprak, bitkiler, ağaçlar, hayvanlar; kısaca bütün canlı cansız varlıklar kendilerini yeniden var etmede insan tahribatını aşamıyor ya da aşmada zorluk çekiyor. Sermayenin dizginlenemez aç gözlülüğü, vahşi piyasa eşliğinde dünyadaki yaşamı çekilmez kılmakla kalmadı, türlerin yeniden hayatlarını sürdürecek doğal ortamı da bozarak doğrudan tehdit eder duruma geldi. İnsan faaliyetleri sonucu sınırı aşan karbon salımı, dünyanın ısınmasına ve birçok hayvan ve bitki türünün yok olmasına neden olurken birçok bitki ve hayvan


Kapitalizmin Sınırları ve Sürdürülebilir Toplumsal Yaşam

türünü de yok olmakla yüz yüze bıraktı. Zira 19702010 aralığında karasal türler %39, tatlı su türleri ortalama %76, deniz türleri de %39 azaldı. Hayvan ve bitki türlerindeki azalma insanoğlunun kendi öznesinden bir şeylerin eksilmesi anlamına da gelir. Çünkü insan doğada yaşayan bütün canlıların toplamının özetidir. Sebzenin, meyvenin, suyun, havanın, vb. bozulması, bunların doğal kullanıcısı olan insanı da doğal yaşamdan koparıyor. Zira Marx’ın dediği gibi “insan, doğa sayesinde yaşar, yani doğa onun bedenidir ve ölmek istemiyorsa onunla kesintisiz diyaloğu muhafaza etmelidir. İnsanın fiziksel ve ruhsal hayatının doğayla bağıntılı olması, doğanın kendisiyle bağıntılı olduğu anlamına gelir; zira insan, doğanın bir parçasıdır.” Büyümeye dayalı ekonomilerde kısa sürede edilecek büyük karlar uğruna, doğanın ve çalışanın tahrip edilmesi, kapitalizmin kaçınılmaz ve bağışlanmaz bir eko-politik anlayışıdır. Özgürlüklerin ve zenginliğin vazgeçilmez taşıyıcısı olarak sunulan küresel neo-liberal ekonomi politikaları, çevreyle uzlaşmaz bir çatışma içindedir. Küresel şirketler, çevreye zararlı makinelerdir. Ekolojik kriz, kapitalist ekonominin yıkıcı, bozucu etkisinin önlenemez yayılışının bir sonucu olarak tezahür etmektedir. Küresel ölçekteki ısınma, her gün patlatılan 400 bin Hiroşima atom bombasına eşdeğer bir etkileşime eşit. Küresel ısınmanın %63’üne en büyük 90 şirket neden olmaktadır. Bunların içinde Exxon Mobil, Bp, Shell, Chevron da var. Dünyanın başına bela olan bu büyük petrol şirketleri, doğanın en büyük kirleticileri, mavi yeşil dünyanın en büyük düşmanlarıdır. Doğal felaket yaşayan ülkeler dahil hiçbir ülke emisyon ile ilgili ciddi bir adım atmadı. Çin %24, ABD %12, AB %9, Hindistan %6, Brezilya %6, Rusya %5, Japonya %3, Demokratik Kongo %1,5, Endonezya %1,5 oranlarıyla dünyaya en fazla karbon salan ülkeler. Sera gazı salınımında başı çeken bu dokuz ülke toplam emisyonun yaklaşık %65’ini oluşturuyor. Halen günümüze kadar küresel iklim toplantılarında geleceğimizi kurtaracak, umut olabilecek, bütün ülkeleri bağlayıcı bir kararın altına bir imza atılmış değil. Unutulmamalıdır ki modern dünya dediğimiz şey, doğal koşulların istikrarlı yapısına dayanır. İnsanlık tarihinin son on bin yıllık serüveninde canlı yaşama elverişli iklim koşulları, tarım, sanayi, kentleşme, ticaret, vb. insan etkinliklerini mümkün kıldı. İnsan türünün biyolojik, kültürel,

ekonomik, sosyal ve felsefi gelişimi dünyanın dengeli yapısına sıkı sıkıya bağlıdır. İlk defa küresel bazda bir sistem, canlı yaşama inanılmaz elverişli bu güzel dünyayı, kar uğruna tehdit etmekte, çürütmekte ve canlı yaşamın doğal dengeli yapısını bozmaktadır. Küresel ısınmanın en önemli nedenleri arasında gösterilen karbondioksit miktarının bilim insanları tarafından limit olarak dört yüzü geçmemeli deniyordu. Bugün bir eşik değer olan atmosferde milyonda dört yüz parçacığı aşıldı. Bu ölçüt, iklimsel değişimleri kontrol altına alma, sürecin yol açacağı yıkıcı sonuçların üstesinden gelinebileceğini ifade etmekteydi. Bu eşiğin aşılması umutları azalttı. Neticede daha çok ısınma oldu ve bu ısınma daha hızlı gerçekleşti. Daha fazla hayvanın ve bitkinin soyu tükenmekle karşı karşıya kaldı. Dünya ölümcül sıcaklıklara, kuraklıklara ve kontrolden çıkan yangınlara sahne oldu. Boğucu kirlilik şehir merkezlerini kapattı. Deniz seviyesi rekor düzeyde yüksek seviyelere çıktı, fırtına ve sellere yol açtı. Küresel ölçekte çoğu ülkelerde fosil yakıt yatırımı iki katına çıktı. Her yıl dünyada 3,3 milyon insan kentlerde hava kirliliğinden dolayı yaşamını yitiriyor. Paranın mutlak egemenliği tanıyan, büyümeye dayalı kapitalist toplumlarda bu devasa sorunlara karşı bir çözüm üretilebilir mi? Bunun kısa ve öz yanıtı eğer ekonomik büyüme çözüm olsaydı, onca büyümeden sonra bugünkü sefil ve küresel yıkım tablosu ortaya çıkar mıydı? Nitekim kapitalizm koşullarında büyüme çözüm değil, bizzat sorunun kendisidir. Dünyada milyarlarca insana ve toprak anaya akıl almaz bedeller ödettiriliyor; buna karşın krizler birbirini izliyor. Bilinmelidir ki sorunların kendini dayattığı yerde ve zamanda çözümlerin de kendisini dayatması kaçınılmazdır. Yeryüzünün mutlu azınlığı küresel egemen sınıfların iki, ezilen ve sömürülen emekçilerin de bir önerisi olmak üzere işin içinden zor çıkılır derin krize karşı belli başlı üç çözüm ileri sürülmektedir. Birincisi, küresel egemen sermayenin mevcut neo-liberal politikalarının derinleşmesini öngören ekonomik büyümenin gerektirdiği sınırsız pazar arayışının “yeşil ekonomi”, “yeşil büyüme” denilerek gezegende canlı ne varsa özel mülk haline getirilmeye çalışılmasıdır. Yani sermayenin küresel yıkımdan kar sağlamayı önüne koyan gayri ahla-

41


ki politikalarıdır. Doğanın finanslaşması, canlı ne varsa metalaştırılıp paralaştırılması ve uluslararası dev şirketlere devredilmesi çözüm olarak öngörülüyor. Suların, gıdanın, bio-yakıtın, emisyon salımının kar sağlamaya dönük düzenlemeler, geçerli ülke hukukunu ve teamüllerini etkisizleştirirken hukuk sistemi şirket çıkarlarına indekslenip hizmetine sunulmaktadır. Özellikle son zamanlarda HES ve maden çıkarmada yaşanan hukuksuzluklar bu gelişmelerin sonucudur. İkincisi, kapitalizmin yukarıdan aşağıya devlet denetiminde yeniden düzenlenmesini ve gelir dağılımı eşitsizliğini sınırlandırılmasını öngören bir yaklaşımın çözüm olarak sunulmasıdır. Bu perspektifi bir kısım Nobel ödüllü iktisatçı - Paul Krugman, Amartya Sen, Joseph Stiglitz - savunmakta ve bunlara yeni-Keynesciler denilmektedir. Ancak bu kadarı bile küresel sermaye sahiplerini hoplatmaya yetiyor. Yeni-Keynescilerin adlarını bile duymak istemiyorlar. Bu politikanın enflasyonu artıracağını, karlarını düşüreceğini ileri sürerek ilgi göstermiyorlar. Zaten politikanın uygulama şansı çok zayıf; belki de hiç yok. Uygulanabilse dahi dünyanın karşı karşıya kaldığı ağır ekolojik sorunları çözmekten çok uzak. Derin uçuruma doğru giden otomobilin, hızlı ya da yavaş gitmesinin bir önemi olmasa gerek. Üçüncüsü ise insan uygarlığının en büyük sorunu haline gelmiş olan ekolojik krizin iktisadi kalkınma ile değil, sürdürülebilir insani kalkınmayı öncelleyen eko-sosyalist anlayıştır.

Sosyalizm ve sürdürülebilir insani kalkınma İnsanın hem kendine yabancılaşmasını (emeğin yabancılaşması) hem de dünyanın yabancılaştırılmasını (doğanın yabancılaşması) ele alan devrimci, sürdürülebilir insani kalkınma, ekolojik bakımdan geliştirilen, sosyalizm perspektifli bir anlayışın ürünüdür. İnsanın çevreyle olan tarihsel krizinin temel nedeni; bir tarafta zenginliklerin ve aşırı tüketimin, diğer tarafta yoksulluğun ve yetersiz tüketimin artmasına yol açan aşırı maddi üretimdir. Sürekli büyüme ve kar hedefinden başka bir şey düşünmeyen bu sistemde insan kaynaklı karbondioksit ve diğer sera gazı salımlarından kaynaklanan iklim değişimi probleminin yarattığı derin endişe, karbon ayak izlerini kesinkes azaltmak olan (düzen içi zor) ana düşünceyi oluşturur. Halbuki gerçek olan şudur ki bütünüyle sermaye42

nin genişleyen birikimine ve karına odaklı düzeninden kaynaklanan, iç içe geçmiş, sayısı sürekli artan ekolojik sorunlar gezegeni tehdit eder duruma geldi. Dolayısıyla azaltılması gerekli olan yalnızca karbon ayak izi değildir. Aynı zamanda ekolojik ayak izleri de azaltılmalıdır. Dünya çapında özellikle emperyalist kapitalist ülkelerin ekonomik gelişmesi durdurulmalıdır. Aynı zamanda sömürülen, yoksul ülkelerde ekonomi geliştirilmelidir. Bu nedenle temel ilkelerimiz sürdürülebilir insani kalkınma ilkeleri olmak zorundadır. Jonh B. Foster’ın da dediği gibi “İnsani kalkınma, sürdürülemez iktisadi kalkınma değildir; sürdürülebilir insani kalkınma elbette durdurulmamalı ve herkesin yararına geliştirilmelidir.” Bir ekonominin sürdürülebilir insani kalkınma içinde olabilmesi iki kriterle ölçülmektedir. Birincisi toplumsal bir gösterge olarak insani gelişme indeksi, ikincisi kişi başına kullanılan doğal varlık miktarını ölçen ekolojik ayak izi kriteridir. İnsani gelişme indeksi puanının en az 0,80 ve ekolojik ayak izi kriterinin de en çok 1,8 global hektar olması gerekiyor. Sosyalist toplumun inşasında temel sorunun iktisadi kalkınma değil, insani kalkınma olduğunu açıkça beyan eden Ernesto Che Guevara’dır. Che, “Küba’da Sosyalizm ve İnsan” eserinde sorunu yalın bir dille ifade eder: “Bizim görevimiz, anlaşmazlıklar yüzünden sapıtmış şimdiki kuşağın baştan çıkmasını ya da yeni kuşakları baştan çıkarmasını engellemekten ibarettir. Ne resmi düşünceyi benimsemiş, başı eğik ücretliler yaratmalıyız ne de tırnak içindeki bir özgürlükten yararlanarak bütçe elverdiğince yaşayan burslular (…) Söz konusu olan kaç kilo et yenildiği, bir insanın bir yılda kaç kez kıyıda gezmeye gidebildiği ya da şimdiki ücretle dışarıdan gelen cicilerden ne kadar alabildiği değildir. Tam olarak söz konusu olan bireyin daha çok iç zenginliği ve daha çok sorumlulukla kendini dopdolu duyumsamasıdır (...) Bizim durumumuzda çocuklarımızın, sıradan bir insanın çocuklarının sahip oldukları şeylere sahip olmaları, sahip olmadıkları şeylere sahip olmamaları gerektiğini düşündük. Ve ailemizin bunu anlaması ve bununla savaşması gerekir.” Che’nin başlatmış olduğu insani kalkınma hedefi, geniş kesimlerce “Küba’nın yeşillenmesi” olarak tanımlanan yeni bir biçime dönüşmüş-


Kapitalizmin Sınırları ve Sürdürülebilir Toplumsal Yaşam

Dünyadaki üretimin dörtte biri insani ihtiyaçlar için, dörtte üçü ise lüks tüketim için yapılmaktadır. İnsanı ve doğayı ağırlıkla tahrip eden de esasen bu lüks tüketimdir. Marx’a göre “Üretici olmayanlar için zenginlik üreten ve bu yüzden bu zenginliği ancak kendisini elde edebilenlerin yararlanacağı biçimlerde üretmek zorunda olan bir toplum için, lüks mallar mutlak bir zorunluluktur… Lüks, doğal zorunluluğun karşıtıdır. Zorunlu ihtiyaçlar, bireyin kendisini doğal bir nesneye indirgeyen ihtiyaçlardır. Sanayinin gelişimi eski lüksleri olduğu kadar bu doğal zorunluluğu da askıya alır.” Sosyalist üretimin amacı “toplumsal bir varlık olarak insanın tüm potansiyellerinin geliştirilmesi, olabilecek bütün ihtiyaçları karşılayabilecek bir üretimin sağlanması, en üst derecede kültüre kavuşması için pek çok hazzı tatması gereken bu varlığın en tam ve en evrensel toplumsal ürün olarak üretimi”dir. Zira Marx’a göre de gerçek zenginlik, zorunlu emek zamanı değil, kullanılabilir emek zamanıdır. Marx’ın bu yazdıkları ile Che’nin sosyalist bir toplum için savunduğu öngörülerinin tamamıyla bir uyum içinde olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kapitalizmin daha fazla kar mantığına karşın dünyada devrimci muhalefetin umut adacıkları biçiminde de olsa yükselmesi, yeryüzünün ve insanlığın ayakta kalabilmesi için başka bir alternatifin olmamasındandır. Bu noktada ekoloji ve sosyalizmin hedefleri örtüşmektedir. Eğitim, sağlık, gıda, barınma, vs. hizmetleri kadar toprağın da bölüşümünün vahşi piyasa güçlerinin ihtiyaçlarına göre değil, sürdürülebilir insani üretimin ve ekolojik dengenin ihtiyaçlarına göre belirlenmesi gün geçtikçe daha da belirginleşip kendini dayatmaktadır.

Bugün giderek artan oranlarda gerçek ihtiyaçlardan ayrı, yapay istekler piyasası oluşmuştur. Yeryüzü bir bütün olarak sermayenin ve onun dünyayı yabancılaştırmasının doğrudan etkisi altındadır. Piyasa ekonomisinin önceliklerine izin vermek yerine, varlıkların ve kapasitelerin en çok ihtiyaç duyulan yoksul kesimlere bölüştürülmesi için planlamalar yapılmalıdır. Amaç, toplumdaki acil bireysel ve kolektif ihtiyaçları özellikle de fiziksel olanları belirlemek ve bu sayede doğa-insan ilişkisini yeniden ele almaktır. Bu sürdürülebilir bir toplum yaratmanın mutlak ön koşuludur. Tekrar John B. Foster’a dönersek: “Sosyalizm her zaman kapitalizmin sömürü ilişkilerini tersine çevirmeyi ve bu ilişkilerin doğurduğu çoklu toplumsal kötülükleri ortadan kaldırmayı hedefleyen bir toplum olarak düşünülmüştür… Bugün sosyalizme geçiş ile ekolojik bir topluma geçiş aynı şeydir.” Onun için Engels, sosyalizmi; insanla doğanın birlikteliği olarak tarif eder. Bugün eşit, özgür, sürdürülebilir bir toplumsal yaşamı hedefleyen devrimciler olacağız ya da yok olacağız.

Herşeyi alınır satılır kılan, metalaşan kapitalist sistem insanı ve doğayı eş zamanlı olarak bozup tahrip etti. Aşırı kar hırsı mutlak yoksullaşmaya yol açarken gelir adaletsizliği temel sorunlardan biri haline geldi.

tür. McKibben’ın yazdıklarına göre “Kübalılar yarı sürdürülebilir tarım alanında dünyanın en geniş çalışan modelini, dünyanın geri kalanından farklı olarak petrole, kimyasallara, büyük miktarlarda gıdanın ithal ve ihraç edilmesine çok daha az ihtiyaç duyan bir model yaratmışlardır… Küba’da binlerce ve yalnızca Havana’da iki yüzden fazla organoponicos - kentsel tarlalar - vardır.” Dünya Vahşi Yaşam Fonu’nun Yaşayan Gezegen Raporu’na göre “tek başına Küba” tüm dünyada yüksek bir insani kalkınma düzeyi yakalamıştır. Bu düzey 0.8’in üzerinde bir endekstir ve kişi başına düşen ekolojik yıpratma konusunda da dünya ortalamasının altındadır.

43


Karadeniz Kararmasın Ercüment Ş. Çervatoğlu Karadeniz dağları, denizi ve dereleri çayıyla, fındığıyla, tütünüyle, alabalığıyla, yoksul halkının geçiminin yanında yaşam damarlarını besliyor halkımızın. Dağıyla, yeşiliyle, dalgalı ve hırçın deniziyle, dereleriyle sermayenin değil yaşam alanlarının korunması, geleceğinin karartılmasına karşı direnen, mücadele eden halkıyla hırçındır Karadeniz, dalgalıdır. Karadeniz, dağlarının yeşili ve görkemi ile denizinin hırçın ve azgın dalgalarıyla yeşilin ve mavinin hâkim olduğu eşsiz güzelliklerimizden biri. Bu heybeti ve güzellikleriyle özgürlük mücadelesine 1900’lü yıllardan günümüze kadar sürekli kucak açmış. Kimi zaman zengin topraklarıyla halkına ürün vermiş, kimi zaman denizinde, deresinde balıklarıyla can vermiş, kimi zaman şehrin sıkıntısından kaçıp doğa ile baş başa kalmak isteyenlere kan vermiş, kimi zamansa can dostlarını yoldaşlarını dağlarında barındırmış. Egemen güçler, baskı ve sömürü politikalarıyla halkın gerçek kültürünü ve mücadelesini yok etmeyi önüne hedef koymanın yanında doğasını da yok etmeyi amaç olarak programına almıştır. Kültürel zenginlikleri, kendi çıkarlarına ters düştüğü 44

için yok eden egemen güçler, karlarına kar katmak için ormanlarıyla, yaylasıyla, deniziyle doğal bir cennet olan Karadeniz’i öldürmeye çalışıyorlar. Bir dönemin yeşil altını gümüş denizi olan Karadeniz artık çöl bir denizi ve kel bir ormanı olan bölge haline gelecektir. Birleşmiş Milletler bünyesinde görev yapan Gıda ve Tarım Örgütü’nün hazırladığı rapora göre Karadeniz’de kirlenmenin hızla arttığı ve gelinen noktada Karadeniz eko-sisteminin kirliliği kaldıramayacak aşamaya geldiği belirtilmektedir. Çayımız şekersiz içilmez; fındığımızda alın terimiz, tütününde acılarımız görünür, alabalığımızda özgürlüğümüzün renkleri. Bizlerin yaylaları, dağları, dereleri acılarımızı, sevinçlerimizi, hüzünlerimizi; kısacası yaşamımızı paylaşıyor bizimle. O nedenle “Cerattepe” mücadelesi sadece bir madenin çıkarılmasına karşı verilen bir mücadele değil; çocuklarımızı, yarınlarımızı katletmek isteyenleri durdurma ve geleceğimize sahip çıkma mücadelesidir. Kafkas ekosisteminin Türkiye’deki tek uzantısı ve doğal yaşlı ormanların son yaşam alanı Cerattepe bölgesi dünyanın 100 doğal ormanından biri olarak biliniyor ve Hatila Milli Parkı içinde yer alıyor.


Cerattepe: Karadeniz kararmasın!

Cerattepe direnişi sadece doğamızın talanına karşı geliştirilen reflekslerle birlikte Artvin halkının dağına, doğasına, denizine, yaylasına, taşına toprağına sahip çıkma mücadelesidir. Cerattepe’de egemenler, kendileri için değerli olan altın madenini çıkarmak için yaklaşık 25 yıldır çaba harcıyor. Artvin halkı da buna karşı geçmişten gelen birikimleriyle birlikte aynı zamanda öğrenerek mücadeleyi büyütüyor ve yaşam alanlarına dokundurmamaya çalışıyor. Artvin halkı tam anlamıyla yasam savaşı veriyor. Cerattepe’de altın çıkartmak demek öncelikle Artvin’in tam üstünde bulunan ormanlık alanın yerle bir edilmesi demek; Artvin’i yok etmek demek, Artvin halkını öldürmek demek.

Cerrattepe madeninin kısa tarihçesi 90’lı yılların başında MTA, Cerattepe’de arama yapar ve altın madeni cevheri bulur. Ancak aynı MTA’nın raporu, bu madenin çıkarılmasının sakıncalarını ifade eder. Sermaye vazgeçmez ve 1995 yılında uluslararası şirket Cominco faaliyete başlar yeniden. 2008 yılında bölgede faaliyette bulunan maden, bölgenin madenciliğe elverişli olmaması nedeni ile kapatılır. 2012 yılında Artvin’de madencilik için “adrese teslim” ruhsat ihalesi yapılır ve Özaltın A.Ş aynı yıl bölgede maden arama çalışması yapmak için ruhsat alır. Ancak ihaledeki ilginçlik Özaltın A.Ş ihaledeki taahhüdü yerine getiremezse, ikinci firma olan Cengiz İnşaat’a ihale kalmış

kabul edilir.

Altınsız olur, Artvin’siz olmaz! 2013 yılında bu doğa katliamına karşı insanlar sesini bir kez daha örgütlü bir biçimde yükseltti. Daha önce halkın kazanımını yok sayan bu yeni anlayışa karşı direnişe geçti. Artvin’e yapılacak bir maden tesisinin olası riskleri konusunda halk bilgilendirildi. Ardından hukuksal yollar devreye sokularak davalar açıldı. Rize İdare Mahkemesi 2013 yılında maden ruhsatını iptal kararı verdi! Ancak siyasal iktidar ve işbirlikçileri, altın madenini çıkarmaya kararlıydı. Bu nedenle genelgeyle mahkeme kararı yok sayılarak Cengiz İnşaat’a maden için onay verildi. Cerattepe’de maden arama tesisi için harekete geçen kamyonetler, iş makineleri karşılarında yaşamına sahip çıkan Artvinlileri buldu. 2015 yılında iptal edilen ÇED raporunu yeniden düzenleyerek işletmeyi açmaya çalışan Cengiz İnşaat, siyasal iktidarın desteğini alarak yeni hamleler geliştirmeye başladı. Ancak yine Artvin halkı suyunun, dağının, yaşam alanlarının talan edilmesine karşı direnişe geçerek nöbete başladı. “Ormandayız ama bize ayı da, kurt da, çakal da, böcek de saldırmıyor. Ağaçlara ormancılar saldırıyor. Ormanı ormancılardan korumak için buradayız” diyen Artvin halkı yaşam alanlarından vazgeç-

45


Şubat 2016’da Cerattepe’ye müdahale olacağı haberi alınıyor ve Cerattepe yolu araçlar ile kapatılıyor. Tüm Artvin esnafı kepenk kapatarak direnişe desteğe çıkarken dolmuşlar, servisler ve şehirler arası otobüsler kontak kapatarak yol kapama eylemine destek veriyor. Mücadele büyüyor ve neredeyse Artvin’de hayat duruyor.

meyeceklerini beyan ediyorlardı. Şubat 2016’da Cerattepe’ye müdahale olacağı haberi alınıyor ve Cerattepe yolu araçlar ile kapatılıyor. Tüm Artvin esnafı kepenk kapatarak direnişe desteğe çıkarken dolmuşlar, servisler ve şehirler arası otobüsler kontak kapatarak yol kapama eylemine destek veriyor. Mücadele büyüyor ve neredeyse Artvin’de hayat duruyor. Ancak sermaye askerleriyle, gazıyla, copuyla yaşamak için mücadele edenlere müdahale ediyor. Amaç, insanları dağıtarak madeni işletmeye açmak.

Ya Artvin ya maden Rize İdare Mahkemesi’nde 19 Eylül’de görülen davada Artvin halkının avukatları, 4 saatlik bir savunmanın ardından mahkeme heyetinin ve koşullarının tarafsızlık ilkesini ihlal ettiğini savunarak adil yargılama koşullarının kalmadığını belirtmiş ve reddi hakim talep ederek duruşma salonunu terk etmişti. Açıklanan 45 sayfalık kararda bilirkişi raporundaki değerlendirmelere dikkat çekilerek “Devlet ormanlarında gerekli iznin alınması ile madenci46

lik faaliyetlerinin gerçekleştirilmesinin mümkün olduğu ve dava konusu madencilik projesi için gerekli izinlerin alındığı” vurgulanarak “Projenin devlet ormanı olan alanda yapılmasında mevzuata aykırı bir durum olmadığı” belirtildi. Böylece Türkiye’nin en geniş katılımlı çevre ve doğa davası olan ve Cerattepe ÇED olumlu raporunun iptali istemiyle açılan davada Rize İdare Mahkemesi talebin reddi yönünde karar verdi. Çevre yönetimi ile ilgili etkin, güçlü bir idari ve teknik yapı oluşturulabilmek için; yaylasına, merasına, doğasına ve doğal yaşama saygı duyan, çevreye daha duyarlı bir ülke yaratmak için; derelerimizin üzerine adım adım kurulmaya çalışılan HES’lere karşı sularımızın özgürlüğü için; suyun ticarileştirilmesine karşı çıkmak için; derelerin kardeşliği ve yöremizin doğasının özgürlüğü için; SERMAYEYE İNAT GELECEĞİMİZİ KAZANACAĞIZ.

Derken , bir sabah, Dereye indiler. Dağın ve ağaçların aks’i Göle dolmuştu. Su içtiler. Sen de vardın orada kaldırdın başını yukarıya suya gelen karaca edasıyla etrafına bakındın Kaçkar’ın tepesinde Munzur’u düşündün Toros’u, Balaban’ı düşündün Birlikte atan yürekleri düşündün. Duruşundan belli. ...... Gelenleri gördün. Gelenler dost değil Gelenler uzakta. Böyle diyor puslu merceğin Sabah beş buçukta.. İşte yüreğin, inancın kavgan, dostların ve işte sevdan ve yurdun. Öyle bakma gözlerime korkutma beni bu dağlar sırrın söylemez seni yoldan yolu benden eylemez. Ver elini ellerime.. İ. Karaca


İzmir “Barış İçinde Yaşam”ı Savunuyor

Ü

lkemizde ve bölgemizdeki uygulanan savaş politikalarının sonucunda “yaşam hakkımız”ın ihlal edildiği tespitinden yola çıkarak barış içinde yaşam hakkımızı sahiplendiğimizi öne çıkaran bir kampanya başlattığımız 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle partimiz tarafından kamuoyuna duyurulmuş idi.

bu dönemde az sayıda arkadaşın katılmış olmasına rağmen parti olarak sokaklarda ve meydanlarda barış talebini dillendirerek önemli bir rol üstlendiğimize inanıyoruz. Bir aylık kampanya dönemizde birkaç provakatif girişim dışında olumsuz tepki almadığımız gibi, çoğu zaman olumlu tepkiler aldığımızı söyleyebiliriz.

Bu topraklarda yaşayanlar olarak “barış içinde yaşam hakkımıza sahip çıkmak” iktidarı, muhalefet partilerini, sivil kurumları ve bütün yurttaşları diyalog, barış ve kardeşlik diline ve davranışına sahip çıkmaya, güven ve huzur veren bir ortamın yaratılmasına katkıda bulunmaya davet etmek amacıyla “barış için bir imza da sen ver” sloganı ile İzmir İl Örgütü olarak İzmir’in birçok ilçesinde imza masaları açtık. Barış çağrısı yapılan broşür ve bildiriler dağıtıldı. Partimizin barışa yönelik düşünceleri halkımızla paylaşıldı.

Sürecin de etkisiyle bizleri çoğu zaman uzaktan tebessüm ve gülümsemeyle destekleyenler yanında, yanımıza gelerek desteğini açıkça gösteren insanlara da tanık olduk.

Konak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde bir ay boyunca haftanın iki günü, Karşıyaka, Çiğli, Bornova, Buca ve Balçova ilçelerinde ise birer kez imza masaları açarak halkımızdan barış için bir imza vermeleri istendi. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası toplumsal muhalefetin bırakın barış talebini, en demokratik talepler için bile sokağa çıkmakta tereddüt ettiği

İmza kampanyalarında görev alan arkadaşlarımızın yaşadıkları bazı anekdotlar: Erol İnşaat işçileri olduklarını tahmin ettiğimiz 6-7 kişi imza masamızın yanından bakarak ilgisiz bir şekilde geçtiler. “Barış için bir imza da sen ver” çağrımızı içlerinden birisi fark ederek geri döndü. İmza masamıza ve bayraklara dikkatle baktıktan sonra arkadaşlarını eli ile çağırarak “ bunlar bizden “ diyerek imza verdi. “Kolay gelsin” diyerek giderlerken işçilerin yüzlerinde iyi bir iş yapmış olmanın huzuru vardı. Yaşlıca bir amca imza standında beklerken yavaşça eğilerek bize “tebrik ederim vallahi ,bak 47


bunlar sizleri de tutuklarlar dikkatli olun. Ben de Chp’liyim.” dedi ve etrafına bakınarak bir imza vererek ayrıldı yanımızdan. İmza masamıza uğrayan ve imza verenler en çok kadınlar oldu. Savaşın ne demek olduğunu bilen kadınlar. Belli ki bir kadın toplantısından yeni ayrılmış yaklaşık 8 kadın, grup halinde imza masamızın yakınından geçerken içlerinden sadece biri masamıza yönelmişti. Bunu fark eden arkadaşlarından birisi “ne işin var orada, gel” der gibi elbisesinden çekiştirince, arkadaşına verdiği cevap “iki kardeşim de Güneydoğu’da öğretmen, elbette barış isteyeceğim, asıl sen de gel” deyince gruptan üç kişi daha imza masamıza uğradı ve imza verdi. Malüm medyanın tek yönlü ve kirli bilgi bombardımanı altında kalmış bir yaşlı amca imza ve dağıttığımız broşürü inceleyerek ve imza masamıza bakarak bizim kim olduğumuzu anlama gayreti ile “ne savaşı, hangi savaşa karşısınız, siz seçime katılıyor musunuz?” diye samimi bir tarzda sorunca yanıtladık. Biraz ezberden bildiklerini dinleyip iktidarın yalanlarını, Güneydoğu’daki mağduriyetleri mülayim bir dille anlatınca “ben böyle bilmiyordum. Öyle mi gerçekten” diyerek imza vermeyi unutsa da hayret duyguları ile ayrıldı. İmza atmakta sakınca görseler de stantlarla dayanışma gösteren samimi itiraflara şahit olduk. OHAL şartlarında yasakların ve korkunun hakim olduğu bu ortamda, BARIŞ demenin suç sayıldığı bu dönemde yaklaşık iki aydır Barış İçinde Birarada Yaşam Kampanyamızı yürütmüş olmamız İzmir’de demokrat ve ilerici çevrelerden beğeni toplamaya devam etmektedir. Özellikle Kürtler açısından bu çalışma çok anlamlı bulunmaktadır. Tüm ilçelerimizde açılan masalarımıza bu yönde destekler verilmekte ve toplantılarda söz edilmektedir. Bu bizleri yüreklendiriyor. Atilla Çiğli’de kampanya standına çocukları ile birlikte bir aile yaklaştı. Kadın hemen imza atarak duygularını bizimle paylaştı. Eşi mesafeli duruyor, imza atmak istemiyordu. Kadının bütün ısrarı

48

durumu değiştirmedi. Sonunda sesini yükselterek “Dışarıda barış yoksa evde hiç olmaz. Bunun hesabını bize veremezsin” diyerek eşine tepkisini gösterdi. Kadınlar yeniden yaşamı üreten canlılar olarak en çok onlar barıştan yana. İmzaların çoğunluğu kadınlardan. Çünkü onlar biliyor ki savaş, onları daha çok yaralayacak: Çocuklarının ölümü, tecavüz ve ekonomik yıkımın onlara yüklediği ağır yük. Yeşim İzmir’de her hafta farklı ilçelerde sürdürdüğümüz “Barış için bir imza ver” çağrımıza, “savaş mı var, hani savaş nerede”, “bunu parti adına mı yapıyorsunuz”, “hiç duymadım, ne zamandan beri var”, “ben savaş istiyorum, hükümet gerekli görüyorsa savaş olacak”, “vatanım için, gerekirse ölürüm”, “bir işe yarayacak mı, nereye gidecek bu imzalar” gibi sorular ve “teşekkür ederim ama hayır” edası çoğunlukta olsa da çağrımıza uyup “tabii ki” diyerek sesimize ses verip imza atanlar elbetteki çok değerli. Bir Cumartesi günü Buca Şirinyer’de kampanya masası açmıştık. Sokak, bildiğimiz yaşantısıyla devam ediyor; dağıttığımız broşüre, astığımız bayrağa, kurduğumuz masaya 10-11 yaşlarında bir erkek çocuğu dikkat kesiliyor. Yanımızdan geçip gitmekte olan annesinin hırkasından yakalayıp önce broşürü aldırıyor sonra “illa ki imza atacaksın” deyip masaya sürüklüyor, sokaktaki varlığımızı daha bir anlamlı, önemli, güzel kılıyor İbrahim İzmir’in değişik ilçelerinde yürütülen Barış İçinde Yaşam Hakkı Kampanyası bu sefer Balçova İlçesi’nde yoğun ilgi ile birlikte gerçekleşti. Bu koşullarda sokakta barışın içinde yaşama hakkının öneminin anlatıldığı anonslar ve bildiri dağıtımı bir çok barış taraftarının ilgisini ve sempatisini topladı. Birisi “Kardeşime yapmadıklarını bırakmadılar, eşini görevden uzaklaştırdılar. Nedir bu adaletsizlik! OHAL uygulaması kalksın, barış olsun. Yeter çektiğimiz, tabii ki imzalayacağm” diyerek imzaladı. Gördüğümüz ilgi ve desteğe tahammül edemeyen, MHP’li olduğu bilinen birisi ortamı provoke etmek için “Ne barışı; Türkmenler katledilirken bir şey demiyorsunuz. Ya sev ya terk et “diyerek ortamı karıştırmak istediyse de uygun bir şekilde uzaklaştırılarak oyuna gelinmedi. 3 saatlik bir çalışma başarıyla tamamlandı.


“Darbeler ve Demokrasi” Paneli Bursa’da Yapıldı

Y

eşil Sol Parti Bursa İl Örgütünün Ördekli Kültür Merkezi’nde “Barış İçinde Yaşam Hakkı” kampanyası kapsamında düzenlediği “Darbeler ve Demokrasi” paneli 1 Ekim 2016 günü yapıldı. Parti Eş Sözcülerimiz Eylem Tuncaelli ve Naci Sönmez’in katıldığı panel Naci Sönmez’in açış konuşması ile başladı.

Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu Türkiye’deki darbe geleneğini eleştirdi, “bunun altında halkın demokrasi bilincine sahip olmamasının yattığını” söyledi. “Tüm darbe ve darbe girişimlerinde tarafların demokrasi kaygısı ile değil, taraftar olarak hareket ettiklerini” belirten Gergerlioğlu “öncelikle demokrat olunmasının önemini” vurguladı.

Sönmez “bugünün en önemli sorununun barışın sağlanması olduğu, kimden ve nereden gelirse gelsin her türlü şiddete karşı olduklarını” belirterek “şiddet kullanarak hiç kimsenin sonuç alamayacağını” ifade etti. “Barış İçinde Yaşam Hakkı” kampanyası başlattıklarını söyleyen Sönmez “tüm yurttaşları kampanyaya imza vererek destek olmaya” çağırdı.

Panelde son konuşmacı olan Prof. Dr. Şermin Külahoğlu ise toplumda barış ve demokrasinin gelişmesi için eğitimin önemine değindi. Okullarda mutlaka barış eğitimi verilmesi gerektiğini ifade ederek diğer ülkelerden örnekler verdi.

Panelin ilk konuşmacısı Prof. Dr. Nilay Etiler “sorgusuz sualsiz üniversiteden atıldıklarını, barış istemenin suç olmadığını” ifade ederek “darbe girişimi bahane edilerek ilan edilen OHAL’in cemaatten çok solculara ve demokratlara karşı uygulandığını” söyledi. Etiler, mücadeleyi sürdüreceklerini ve tekrar üniversiteye döneceklerini belirtti.

Panele çeşitli siyasi parti, sendika ve STK temsilcileri ile CHP Bursa Millletvekili Orhan Sarıbal da katıldı. Sarıbal, panel sonunda söz alarak barış ve demokrasi için birleşik mücadele vurgusu yaptı. Yeşil Sol Parti Bursa üyeleri, eş sözcülerimiz Eylem Tuncaelli ve Naci Sönmez ve PM üyelerimiz Kemal Tuncaelli ve Emre Pekgönenç ile 2 Ekim Pazar sabahı Bursa Baro Lokali’nde kahvaltıda bir araya gelerek ülke ve parti gündemine ilişkin sohbet ettiler.

49


“Ardı Ardına Patlayan Bombalar, Toplumun Kabusu Oldu” KESK’e bağlı BTS (Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası) üyesi olan Seyfullah Gucukatalak, sendikasının da destek verdiği ve düzenleyicileri arasında olduğu 10 Ekim 2015 tarihindeki Barış ve Demokrasi Mitingi’ne katıldı. Ankara Garı’nda patlayan bombaların hedefi oldu, yaralandı. 1 yıla yakın bir süre evinde yatarak tedavi gördü. Çoğu arkadaşını aynı saldırıda kaybetti. Kendisiyle o anda yaşadıklarını ve sonrasını konuştuk.

işaret ettiğini düşünemeden bombalarla sarsıldık. Patlayan bombaların gücüyle havaya savrulduk.

10 Ekim Ankara katliamında ağır yaralandınız ve birçok yakın arkadaşınızı kaybettiniz. O an ve sonrasında neler yaşadınız?

İşin tuhafı, indiğimizde ortada görünmeyen polisler, bize yardımcı olmak isteyenlere müdahale etmek için ortaya çıkmışlardı. Hatta gaz sıkarak dağıtmaya çalışmışlardı. Ancak sağlıkçı arkadaşlarımızın direnişi sonrasında geri çekilmişlerdi. Sonuç: 101 barış insanı hayatını kaybetti. 456 kişi ağır yaralandı. Ben bir yıla yakın süre evde yatarak parçalanmış ayak kemiklerimin tedavisiyle uğraştım.

Ankara’da 10 Ekim 2015 tarihinde yapılacak olan Barış ve Demokrasi Mitingi’ne katılmak için İstanbul Beylikdüzü’nden otobüsle hareket ettik. Ülkenin barışı için birçok insan birlikte yola çıktık. Bu mitingin yapılacağı, yasal süresi içinde Ankara Valiliği’ne bildirilmiş ve yasal izni alınmıştı. Neşe ve barış tutkusu içinde indiğimiz Ankara’da mitingin başlangıç yeri olan Ankara Garı’na saat 10.04’te geldiğimizde bizi korkunç bir sürpriz karşıladı; iki bomba peş peşe patlatıldı. Ben otobüsten indikten sonra sendikam BTS’nin pankartı arkasına geçmiştim. Bomba tam bizim olduğumuz yerde patladı. İşin garibi daha önceki mitinglerden farklı olarak o gün polisler çok uzağımızda konumlanmışlardı. Bu hiç alışık olmadığımız bir durumdu. Biz daha bunun neye

50

İlk patlama ardından yere düşüp bayılmışım. Ayıldığımda etrafımda korkunç bir manzara vardı. Arkadaşlarımın vücut parçalarının içinde kendimi buldum. Yaşıyordum ama çevremde cesetler vardı. Bize ilk ulaşan TTB ve SES’ten arkadaşlarımız oldu. Bize ilk sağlık müdahalesini onlar yaptı.

Sağlık sorunları yaşadığınız bu süreçte hayatınız nasıl geçti? 10 Ekim sonrası Türkiye’de yaşanan süreci değerlendirdiğinizde 10 Ekim’in bir başlangıç olduğunu düşünüyor musunuz? Elbette düşünüyorum. 10 Ekim Ankara katliamı sonrasında Türkiye hızla yaşam hakkının yok edildiği bir ülke haline geldi. Cumhurbaşkanı kokteyl terör tanımlamasıyla her şeyin birbirine karışmasına neden oldu. IŞİD terörü ile birçok muhalif oluşumu eşitleyerek toplumda büyük bir korkuya neden oldu. Ardı ardına patlayan bombalar, toplumun kabusu oldu.


Şimdi Barış Şiirleri Söylemek Lazım Hüseyin Uygun

B

arış sözcüğünün yaygın anlamı, savaşan tarafların savaşı sona erdirme halidir. Çoğunlukla silahların susması olarak algılanır. Daha doğrusu, savaşların efendileri böyle anlaşılmasını uygun görürler. Oysa eşitlik, özgürlük, adalet ve güven ortamı olmadan barış olmaz. Barış; sömürünün, açlığın ve zulmün olmadığı bir yaşamın adıdır. Düzenli orduların savaşmıyor olması, şiddetin bittiği anlamına gelmez. Toplumun bir kesiminin kültürüne konulan ipotek, farklı kimliklerin yok sayılması, kadına ve çocuğa uygulanan şiddet, doğaya onarılmaz yaralar açan kar hırsı… barış iklimini zehirliyor. Kalıcı bir barış özlemi, uzun soluklu bir mücadele olarak duruyor önümüzde. Fakat bugün geldiğimiz noktada yaşam hakkını savunmak can alıcı bir ihtiyaç olarak duruyor önümüzde. Sınırlarımızda yükselen top sesleri, canlı-cansız bombalar, yangın yerine dönen şehirler, deniz kenarına vuran çocuk ölüleri, gencecik insanların hayattan koparılmaları ile evlere düşen ateş, şehit cenazeleri, anaların farklı dillerde söylediği aynı ağıtlar… artık amasız, fakatsız silahların susması gerektiğini haykırıyor yüzümüze ve vicdanlarımıza. İnsan öldürmek tüm yasalarda en büyük suç, bütün dinlerde en büyük günahtır. Tüm söylemlerde insan hayatı kutsaldır; ama körleşen ve sağırlaşan akıllarda, vicdanlarda bu duruma istisnalar üretilir durulur hep. Fransız bilim insanı H. Laborit 1952 yılında hipotalamustan (ön beyin) kaynaklanan saldırganlığın önüne geçen bir madde olan “klorpomazin”i bulur. ”Yaratıcı İnsan” adlı kitabının bir yerinde şunları söylüyor:

“Saldırganlığımızı barındıran en eski beynimiz, sürüngenlerinkine benzer. Her insanın beyninde uyuyan insansı sürüngen vardır. Üzülerek de olsa; günlük yaşamımızda bu uykunun çok kısa sürdüğünü ve sözcüklerle mantıklı söylemin aldatıcı görünümü altında edimlerimizle davranışımızın çoğuna işte bu kocaman sürüngen beyin yön veriyor. İnsan, insanın kurdudur denir. Bu çok iyimser bir yaklaşımdır, çünkü kurt sürüsündeki iki erkeğin saldırganlığı bireysel bir kapışmaya dönüşürse, yere yıkılan kurt boğazını yenene uzatır. Şah damarı hemen oracıktadır ama galip olan hiçbir zaman bu damarı pençe vurup parçalamaz. Değer yargılarının rüzgârına kapılan sürüngen beyni, sözcüklerle zıvanadan çıkan insana, gözünü kırpmadan, en küçük bir pişmanlık duymadan türdeşini öldürtür.” Bu bilgilerin ışığında Şerif Erginbay “Barış Üzerine” adlı makalesinin bir bölümünde şöyle diyor: “Belki tıp bilimi, gen teknolojisi tıpkı çiçek aşısı, karma aşı, vb gibi barış aşısını keşfedebilir. Ama dünyada askerlik olduğu sürece bu aşının uygulanması zordur. Doğarken her çocuğa barış aşısı yapılsın ve saldırganlık duygusu olmayan bir nesil yetişsin diyelim; bu askerliğin kurum ve meslek olarak ortadan kalkması anlamına gelir. Demek ki böyle bir aşıya değer yargıları, yani baskın olan egemen ideoloji, egemen sistem hiçbir zaman izin vermeyecektir. Öyleyse barış aşısı sözcüklerden yapılmalıdır.” Durum böyle olunca devreye sanat ve sözcüklerin uç beyliği olan şiir devreye giriyor ve “Hayatı bir gürültünün içinden yeniden yaratmaktır şiir.” diyor Azer Yaran. Bu gürültünün bu karanlığın

51


içinden şiirle, sanatla; ülkemizin yüz akı sanatçıları ve aydınlarıyla kol kola, halkların barışa olan özlemiyle çıkacağız elbet. Ayrıca Yeşil Sol bir yayının yaprakları arasına sanat ve şiir serpiştirmek yakışır sanırım. Hatta bir sayfa bir köşe olursa hani… Gürcü sofrasında ilk kadeh barış için kalkar. Yıllar önce evine konuk olduğum yaşlı bir çiftçiden öğrendim bunu. Yemeğin bir yerinde eline kadehini aldı ”Yaşasın barış! ”diyerek sürdürdü sözlerini. ”Bu topraklarda nal sesleri de tank sesleri de hiç eksik olmadı yüzyıllarca. Bu günün işgalcileri ile feodallerin zulmünde bir farklılık yok; sadece silahlarını geliştirmişler, o kadar. İşgaller, yağmalar bir gün biter elbet, ama gerçek barış nedir biliyor musunuz? Evin kapısını kilitlemeden uyuyabilmektir barış.” İnsanın çevresiyle uyumlu yaşamayı, güveni ve huzuru bu kadar güzel anlatan bir söz duymamıştım o güne değin. Biz Barış İçinde Yaşam Hakkı talebimizde ısrarcı olduğumuz müddetçe bu topraklarda da silahlar elbet bir gün susacak. Bu tozun dumanın içinde tüm renklerimizle, barışın gür sesini yükseltmek boynumuzun borcu; aydın, demokrat, yurtsever, devrimci sorumluluğumuzdur. Yakın bir gelecekte kapılarımızı kilitlemeden uyuyabileceğimiz günleri görmek umuduyla…

Babalar evlerine mahcup döndü her akşam Harp içinde. Anaların sütü kesildi, Çocuklar ağladı, Erkekler askere gitti. Kadınlar bir deri bir kemik, Harp içinde kızlar sarardı. Savaşanlardansa bir hatıra kaldı. Cahit KÜLEBİ

ADI KAYIP Deniz yok olursa diyor bir çocuk Balık kaybolursa Ne derim benden sonraki çocuklara İnsanlar kaybolurken gözaltlarında Çöllerde boğulan nehirler Ey çocuk nasıl varır okyanuslara ... İnsanlar kaybedilirken ey çocuk İnsanlık adına Nasıl başlar bu yeşil ve mavi yolculuk Hangi gemi kalkar bu ülke limanlarından Hangi mavilikler karşılar seni Kıyılar zincir olmuş bileklerde Dalgalar yargısız infaz Al kalemi eline çocuk Yeşilin ve mavinin şiirini yeniden yaz Adnan YÜCEL

... Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman, Ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara, Yangının eritip tükettiği yerlerde İlk tomurcukları belirdiği zaman umudun, Ölüler rahatça uyuyabildiklerinde kaygı duymaksızın artık, Boşa akmadığını bilerek kanlarının, Barış budu işte. Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur akşamda Yüreği korkuyla ürpertmediğinde sokaktaki ani fren sesi Ve çalınan kapı, arkadaşlar demek olduğunda sadece. Barış, açılan bir pencereden, ne zaman olursa olsun Gökyüzünün dolmasıdır içeriye. ... Yannis RİTSOS 52

Çev. Ataol BEHRAMOĞLU

Barışı sever bütün çocuklar Beştaş, saklambaç, elim sende Bu yüzden anlamı aynıdır değişmez Barış sözcüğünün halkın dilinde Barış koyun çocukların adını. Refik DURBAŞ


Kitap Tanıtımı

Ozan Güler

R

ojava kelimesi zihinlerimize 3 yıl önce girdi. Kimilerine göre kadın devrimi, kimilerine göre ekolojik devrim, kimilerine göre ise ulus-devlet inşası. Ama şurası bir gerçek ki Suriye’nin kuzeyi, yani Rojava ve bir diğer adıyla Batı Kürdistan’da Kürtler, Araplar, Çeçenler, Süryaniler, Ezidiler ne cihatçılar ne de Baas rejimi olmadan birlikte yaşayabiliyorlar. Yasin Duman’ın saha araştırmasına dayalı olarak hazırladığı “Rojava; Bir Demokratik Özerklik Deneyimi” başlıklı kitap 1960’dan itibaren Rojava coğrafyasında neler yaşandığını, Rojava’da yaşanan demokratik özerklik deneyimini, Rojava’nın toplumsal sorunlarını ayrıntılı bir şekilde değerlendiren önemli bir çalışma olarak görünüyor. Yasin Duman başta Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ile birlikte hareket eden Kürtler’in bu konseyden ayrılmasını SUK’un Kürtler’in statü ve hak taleplerini sürekli olarak devrimden sonraya ertelemesine bağlıyor. Kürtler ise Demokratik Birlik Partisi’nin öncülük ettiği ve “Üçüncü Yol” olarak

adlandırdıkları yeni bir cephe açmaya karar verdiler. Üçüncü Yol, Kürtler’in rejimi de SUK’u da reddetmesi anlamına geliyordu. Bu noktada Duman, SUK Başkanı Halid Hoca’nın El-Cezire Türk’e verdiği bir demeci paylaşıyor: ‘’Suriye’de Arap, Kürt, Türkmen, Süryani, Asuri gibi etnik yapılardan tutun da, dini olarak Aleviler, Dürziler, İsmaililer, Sünniler, siyasi olarak ise liberaller, komünistler, Müslüman Kardeşler gibi yapılar bir araya gelerek bir şemsiye altında toplandılar ve yeni Suriye’yi kurmak için siyasi hamle yaptılar. Dolayısıyla SUK, ilk başta bu devrim koşullarını sağlayabilirdi ancak sonrasında yabancı ülkelerin olaya müdahil olmasıyla, onların yardımlarına göre şekillendik ve bu yapılanma içinde sokaktan uzaklaştık’’ Bu doğrultuda YPG (Halk Savunma Birlikleri) ve YPJ (Kadın Savunma Birlikleri) 2011 yılında kuruldu. Yasin Duman, bu birliklere önce Kürtler’in daha sonra Kürt olmayanların da katıldığının altını çiziyor. 53


Yasin Duman “Rojava’da uygulanan demokratik özerklik, Abdullah Öcalan’ın Murray Bookchin’in toplumsal ekoloji ve komünalizm argümanlarından etkilenerek tasarlanan bir toplumsal ve siyasi örgütlenme modelidir” diyor. Rojava’da şu ana kadar oluşan toplumsal yapılar şunlardır: Komünler, halk meclisleri, halk evleri, kadın eğitim ve bilim merkezi, birlikler, akademiler, şehit aileleri kurumu, barış ve uzlaşma komiteleri, ekonomiyi geliştirme merkezleri ve kooperatifler. Rojava’da ulus-devlet kurulacak iddiası yıllardır tekrarlanır. Bu iddialara ilişkin Cezire Kantonu Yasama Eş Başkanı Hakem Xelo şunları söylüyor: ‘’(Mecliste) on iki parti ve otuzdan fazla sivil toplum örgütü var. Ayrıca bağımsız insanlar ve örgütler de yer almaktadır. Süryani partileri ve Heye El Wetaniya El-Arabiya de meclise katıldı. Araplar, Süryaniler ve Çeçenler bizimle (Kürtler’le) bu mecliste yer alıyorlar. Bütün dinlerin temsilcileri, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Ezidiler de bu meclisteler. Bütün toplumsal bileşenler bu yönetimde zaten yer alıyorlar.” Süryani Birlik Partisi Başkanı ve Asuri, Süryani, Keldani Meclisi üyesi Ashui Gawrieh bir demecinde Süryaniler’in özerk yönetime neden katıldığını şöyle anlatıyor: “Halklar ilk defa böyle bir yönetim kuruyorlar. Bundan öncesinde, bir ulus iktidarı ele geçirir ve bunu diğer bütün halklara dayatmaya çalışırdı. Ortadoğu’daki bütün sorunlar bundan kaynakla-

54

nıyor. Demokratik özerklik bu yaklaşımı reddediyor. Aynı zamanda ulus-devleti de reddediyor. Bu nedenle Süryaniler bu yönetime katıldılar.” Böylece Yasin Duman, Rojava’da bir ulus devletin inşası olmadığını Rojava’da yaşayan özneleri konuşturarak anlatıyor. Rojova Demokratik Özerk Yönetimi’nin varlığının ve gelişmesinin önündeki en büyük tehlikelerden biri ardı arkası kesilmeyen cihatçı saldırılardır. Önce El-Nusra çatısı altında bir araya gelen bazı radikal İslamcı grupların saldırısı varken, daha sonra bütün bunların bileşenlerinden ortaya çıkan Irak Şam İslam Devletinin(İŞİD) Suriye’de en çok savaştığı silahlı gruplardan biri, Rojava’nın savunma güçleri oldu. Duman kitabında Rojava’nın bir diğer önemli sorununun da ekonomik sıkıntılar olduğunu belirtiyor. Cezire Kantonu’nun durumu Efrin ve Kobani’ye göre daha iyi olsa da birçok konuda çok eksiklik yaşanıyor. Savaş nedeniyle ve Türkiye’nin Rojava’ya yaklaşımı sebebiyle kapalı olan sınır kapıları, tarım ve ticaret ile geçimini sağlayan halkın ekonomik kaynaklardan yoksun kalmasına neden oluyor.

(Mecliste) on iki parti ve otuzdan fazla sivil toplum örgütü var. Ayrıca bağımsız insanlar ve örgütler de yer almaktadır. Süryani partileri ve Heye El Wetaniya El-Arabiya de meclise katıldı. Araplar, Süryaniler ve Çeçenler bizimle (Kürtler’le) bu mecliste yer alıyorlar. Bütün dinlerin temsilcileri, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Ezidiler de bu meclisteler. Bütün toplumsal bileşenler bu yönetimde zaten yer alıyorlar.

Ocak 2014’te Efrin, Kobani ve Cezire’de özerk kanton yönetimleri ilan ediliyor. Duman, özerkliğin hem olumlu hem de olumsuz sonuçlarının olduğunu belirtiyor: “Rojava üzerinde ağırlaştırılan ambargo ve diplomatik tecrit muhtemelen en çok hissedilen olumsuz etkilerdendi. Türkiye ve Güney Kürdistan hükümeti Rojava’da ilan edilen demokratik özerk sistemin başarılı olmaması için sıkı bir ambargo uyguladılar. Her iki hükümetin de kendine özgü sebepleri vardı: (a) Türkiye, Rojava’da PKK ideolojisi çerçevesinde olası bir Kürt idaresi kurulmasını engellemek isterken; (b)Güney Kürdistan hükümeti de hem Rojava’daki siyasi idarenin kendi kontrolünde olmasını hem de Cezire bölgesindeki başta Rimelan’ın zengin petrol kuyuları olmak üzere ekonomik kaynaklardan faydalanmayı istiyordu.’’


Hava kirliliği ve kömür

Hava Kirliliği ve Kömür Simin Gürdal

H

ava kirliliğinin insan ve çevre üzerinde oldukça zararlı etkileri bulunmaktadır. İnsanlarda erken ölümlere neden olabileceği gibi biyo-çeşitliliğin azalmasına da yol açmaktadır. Dünya genelinde yaklaşık 7 milyon kişi hava kirliliği nedeniyle erken ölmektedir1. 2010 yılında Türkiye’de dış ortamda partikül madde ve ozona maruz kalma nedeniyle 28 bin 924 kişi zamanından önce hayatını kaybetmiştir2. Hava kirliliği, kansere yol açan en önemli çevresel etmenlerden biri olarak sınıflandırılmıştır. Hava kirliliği ulaşım, endüstri, hane ısınması ve tarım faaliyetlerinden kaynaklanmaktadır. Enerji üretimi ve özellikle kömürlü termik santraller, hava kirliliğine yol açan en önem etkendir.

Türkiye’de Hava Kirliliği Türkiye’de kentsel nüfusun %97,2’si sağlıksız seviyede partikül maddeye maruz kalmaktadır3. Türkiye’nin uygulamakta olduğu hava kalitesi sınır değerleri AB ülkelerinde uygulanan sınır değerle-

rinden daha yüksektir. AB sınır değerleri ise Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) kılavuz limitlerinin üzerindedir. İnsan sağlığı üzerinde önemli etkileri bulunan PM2,5 ölçümü Türkiye’de sadece 16 santralde yapılmaktadır ve PM2,5 için herhangi bir sınır değer veya hedef belirlenmemiştir. Türkiye’de sadece PM10 ve SO2 81 ilin tamamında ölçülmektedir. Türkiye’de 2015 yılı için izin verilen PM10 yıllık limiti (56 µg/m3) baz alındığında 38 ilde değişen oranlarda izin verilen sınırın üzerinde hava kirliliği ölçümleri yapılmıştır. Bu sayılar AB hava kalitesi limiti (40 µg/m3) dikkate alındığında 62’ye çıkmakta, WHO hava kalitesi limiti (20 µg/m3) dikkate alındığında ise yalnızca Çankırı’nın izin verilen normal sınırın altında hava kalitesine sahip olduğu görülmektedir4. Türkiye’de 1 milyondan fazla nüfusa sahip illerin tamamında izin verilen sınırların üzerinde hava kirliliği yaşandığı görülmekte ve bu illerde yaşayan nüfusun tamamının yılda 35 günden daha fazla bir süre günlük 50 µg/m3’ün üzerinde PM10 55


Tablo 1: Hava kirliliğine neden olan maddelerin oluşumu ve insan ve çevre üzerindeki etkileri

düzeyine maruz kaldığı dikkat çekmektedir5.

Kömürlü termik santraller ve hava kirliliği Kömür santralleri çevreye büyük miktarlarda partikül madde, kükürt dioksit ve azot oksitler salar. Kömür santrallerinin bacalarından yayılan diğer tehlikeli maddeler: Cıva gibi ağır metaller, dioksinler ve polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH’lar) gibi kalıcı organik kirleticiler (POP’lar)6. Termik santrallerin çevresinde yaşayan insanlara etkisi daha yüksek olsa da özellikle PM2,5 ve ozonun çok uzak mesafelere taşınabilmesi nedeniyle etkileri daha geniş bir alana yayılabilmektedir. 56

Ayrıca kömür, karbon yoğun bir enerji kaynağı olması nedeniyle küresel ısınmada en yüksek paya sahiptir. Linyitin yakılması sonucu aynı miktardaki taş kömürü yakılmasına göre genellikle daha az hava kirliliği ortaya çıkar. Ancak linyitin taş kömüründen daha düşük bir enerji düzeyine sahip olması nedeniyle aynı miktarda enerji üretebilmek için üç kat daha fazla linyit yakılması gerekmektedir. Bu da genel olarak daha yüksek miktarda zararlı kirletici salımı oluşturacaktır7. Elektrik üretimi için kömür kullanımının Türkiye’ye sağlık maliyeti; her yıl en az 2 bin 876


Hava kirliliği ve kömür

Tablo 2: Türkiye’de uygulanan hava kalitesi değerlerinin AB ve WHO Kılavuz Değerleri ile karşılaştırılması

erken ölüm, yetişkinlerde 3 bin 823 civarında yeni kronik bronşit vakası, 4 bin 311 hastaneye kabul ve 637 bin 643 kayıp iş günü oluyor8. Toplam sağlık maliyeti ise yıllık 2,9-3,6 milyar avro arasında9. Türkiye’de Elektrik enerjisinin %20,9’u kömür-

lü termik santrallerde üretilmektedir. Türkiye’de aktif olan 38 kömür ve linyit santrali bulunmaktadır. Bunların 27’si (15’i linyit) 50 MW ve üzerinde kurulu güce sahiptir. 7 kömür santrali (3’ü linyit) yapım aşamasındayken lisans almış 7 sant-

Şekil 1 - Kaynak: HEAL

57


Şekil 2 - Kaynak: Temiz Hava Hakkı Platformu (Türkiye’de Hava Kirliliği: Kara Rapor)

58


Hava kirliliği ve kömür

Tablo 3: Türkiye’de yıllara göre elektrik enerjisi kurulu güç oranları (Kaynak: Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı)

ral bulunmaktadır.

Dipnotlar:

Türkiye 2019 sonuna kadar yerli kömürle elektrik üretim kapasitesini 60 bin MW artırmayı hedefliyor. Kurulması düşünülen yaklaşık 80 santralle Türkiye dünya çapında Çin ve Hindistan’ın ardından kömürlü termik santrallere en çok yatırım yapan üçüncü ülke olacak10.

1. http://env-health.org/IMG/pdf/150220_factsheet_air_and_ health_turkey_en_final.pdf

Türkiye’nin kömüre dayalı enerji politikası hem küresel ısınma konusunda taahhüt ettiği emisyon azalımı hem de hava kalitesi için sınır değerlerini AB’ye uyumlu hale getirme takvimiyle çelişmektedir. Günü kurtaran ancak geleceğimizi tehdit eden bu enerji politikalarından derhal vazgeçilmeli. Ekolojik dengeyi bozmadan ve doğayı tahrip etmeden, yerelin ihtiyaç ve imkanlarını esas alan, yenilenebilir enerji temelli bir enerji politikasının acilen hayata geçirilmesi gerekmektedir.

2. http://env-health.org/IMG/pdf/150220_factsheet_air_and_ health_turkey_en_final.pdf 3. http://www.eea.europa.eu/themes/air/air-pollutioncountry-fact-sheets-2014/turkey-air-pollutant-emissions-country-factsheet/view 4. http://www.greenpeace.org/turkey/Global/turkey/report/2016/hava_kirliligi_rapor_baski.pdf 5. http://www.greenpeace.org/turkey/Global/turkey/report/2016/hava_kirliligi_rapor_baski.pdf 6. http://env-health.org/IMG/pdf/150220_factsheet_air_and_ health_turkey_en_final.pdf 7. http://www.kmo.org.tr/resimler/ekler/657d4188013ffe4_ ek.pdf?tipi=4&turu=R&sube=0 8. http://www.kmo.org.tr/resimler/ekler/657d4188013ffe4_ ek.pdf?tipi=4&turu=R&sube=0 9. http://www.kmo.org.tr/resimler/ekler/657d4188013ffe4_ ek.pdf?tipi=4&turu=R&sube=0 10. http://www.euractiv.com/section/health-consumers/ news/turkey-to-double-coal-capacity-in-four-years/

59


Sevgili Kurucu Eş Sözcümüz ve PM üyemiz Arif Ali Cangı’yı nükleer mücadeledeki katkıları ve aktivist çabaları dolayısıyla uluslararası düzeyde ödüle layık görülmesini çok değerli buluyor, kendisini kutluyoruz. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin kuruluş döneminden başlayarak İzmir İl Örgütümüzün de yoğun emeğiyle kamuoyuna mal olan Gaziemir’in nükleer çöplük olmaması için yürütülen mücadelemiz için de ödül çok anlamlı olmuştur. Arkadaşımız Arif Ali Cangı’yı, bu direnişi gerçekleştiren, görünür kılan, emek harcayan İzmir İl Örgütümüz başta olmak üzere tüm yaşam savunucularını bir kez daha bu ödül dolayısıyla kutlar ve parti olarak mücadeleye devam ederek bu anlamlı ve onur verici ödüle layık olacak çabalarımızı sürdürme kararlılığımızı bir kez daha hatırlatmak isteriz.


Yeşil Sol Gündem 2. Sayı  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you