Page 1


Merhaba;

Uzun bir ara oldu. İki ayda bir sizlerle buluşturmayı hedeflediğimiz dergimiz, hem gündemin hem de yerelin sesi olsun istedik. Ancak yayına hazırlandığımız süreç içerisinde neredeyse her sabah “derginin ana teması bu olmalı” dediğimiz acı dolu bir sürü olaya uyandık. 2 Nisan’daki Olağan Konferansımızdan bu yana sokakta, sosyal medyada görünür olmak, gündeme dair sözümüzü daha güçlü söylemek ve yerelin hem parti politikalarının belirlenmesi hem de sesinin ve sorunlarının daha geniş çepere duyurulması için bir dizi çalışma, etkinlik ve toplantılar yaptık. Yeşil Sol Gündem de bu anlamıyla sizin sesinizi örgütlü bulunduğumuz her yere, her üyemize taşısın istiyoruz. Öyle amansız bir zamanda yaşıyoruz ki şehirler, insanlar bombalanıyor, sokaklarda tanklar yürüyor. Her geçen gün demokrasiden biraz daha uzaklaşıyoruz. Ülke kan gölüne dönerken artırılan kutuplaşmayla birçok vicdan kör ve sağır oluyor. Darbe girişiminde bulunanlarla mücadele için ilan edildiği söylenen OHAL’le aslında iktidar; doğaya, emeğe, hepimizin yaşamına, haber alma hakkımıza, vb. karşı vahşice saldırıyor. Son olarak Cerablus’a düzenlenen operasyonla ülke, Suriye’deki savaş batağının içine çekilmiş bulunmakta. Bu hem Türkiye’de yaşayan bizler, hem de Suriye halkları için daha fazla ölüm, acı, baskı ve istikrarsızlıktan başka bir anlam taşımıyor. Hükümetin çoktan gözden çıkardığı iç barış, bu kez de Ortadoğu politikalarına kurban ediliyor. Yerinden ve yerel yönetim modelleri ile halkların iradesi desteklenmesi gerekirken devletler arası pazarlıklar ve hamleler, en temel hakların önüne geçiyor. İlerleyen sayfalarda okuyacağınız yazı ve analizlerin ümünün özünde çoğulcu ve katılımcı demokrasi talebimiz ve “Aslolan yaşamdır” ve “İnadına barış” sesimiz var. “Eşit, yeşil ve özgür” sloganıyla sokakları renklendiren bizler; şiddetsiz ve barış içinde yaşamanın mücadelesini daha geniş kesimlerle birlikte verebilmenin, umudu büyütüp yeşertmek için demokrasi, emek, barış ve doğa diyen herkesle bir arada olmanın, evrensel değerleri mihenk edinip asgari müştereklerde buluşmanın yollarını bulmak amacıyla birlik çalışmalarının içinde aktif rol almaya çalışıyoruz. 1 Eylül Barış Günü’nü esas alarak başlattığımız Barış İçinde Yaşam Hakkı kampanyamızla herkesi barış umudunu büyütmeye davet ediyoruz. Biliyor ve inanıyoruz ki sokaklar bizimle güzel! Her gün ve her an birlikte mücadele etmenin coşkusuyla tekrar merhaba…

Eylem Tuncaelli Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüsü


Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Adına Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Eylem Tuncaelli Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Genel Merkez: Cumhuriyet Mah. Bayındır-1. Sk. No: 22/13 Hitit Apt. Kat:4 Kızılay Çankaya/Ankara Baskı: Ceylan Matbaası Adres: Davutpaşa Cad. Güven İş Merkezi B Blok No: 318 Topkapı Zeytinburnu/İstanbul


Ya siz çocuklar Nasıl anlatmalı sizlere olup bitecekleri Çocuklar bizim dediğimiz Yüzümüze utanç duymadan bakmaktır Mal değil mülk değil istediğimiz Size namuslu bir dünya bırakmaktır

Saygıyla..


BUSAYIDA SAYIDA BU

Çözüm; Barış ve Demokrasinin Kazanılmasıdır! NACİ SÖNMEZ Yurtta Kürt’le Savaş, Cihanda Kürt’le Savaş ULAŞ MUNZUR 17-19 Ağustos 2016 Nusaybin-Kumçatı Ziyaretleri AYŞE BAŞAR Demokrasi ve Birlik Tartışmaları Üzerine İBRAHİM AKIN Özgür Gündem’in Kapatılmasının Düşündürdükleri EROL KATIRCIOĞLU Emeğe Saldırının Yeni Adı: OHAL FATİH KIYAK ÇED Neydi, Ne Hal Oldu? FATOŞ ÇIRNAZ Akkuyu Nükleer Santralı ARİF ALİ CANGI Kent Savunusu ile Barış Mücadelesinin İçiçeliği DENİZ ÖZGÜR İLE RÖPORTAJ Özyönetim: Demokrasinin Ufuk Çizgisi H. M. ÇELEBİOĞLU Mültecilere Eşit Vatandaşlık Hakkı Tanınmalı CEM TERZİ İLE RÖPORTAJ Halkların Demokratik Partisi Mülteciler Raporu 2016 CİHAN ERDAL Avrupa Birliği ve Türkiye KEMAL TUNCAELLİ Brexit ve AB’nin Krizi CHRIS STEPHENSON “Bugün yaşayanların bir suçu yok, ama sorumluluğumuz var” CEM ÖZDEMİR’İN PARLAMENTO KONUŞMASI Üsküdar Darbeye Hayır Forumu İKBAL POLAT 15 Temmuz’da Üsküdar Meydanı’nda Ne Oldu? ATİLLA AYTEMUR Darbeler ve Demokrasi Kültürsüzlüğü CELAL DENİZ Orlando’dan Hande Kader Katliamına CİHAN ERDAL #ŞuleİdilDere CİHAN ERDAL Kadınlar Olmadan Barış Toplumsallaşamaz SEVAY AKKAN AÇICI Yeşil Sol Gençler Darbelere de OHAL’e de Karşı DERLEYEN: CİHAN ERDAL Şu Futbol Dedikleri… KEMAL TUNCAELLİ Tarım Raporu TÜRKAN UZUN Barış İçinde Yaşam Hakkı Kampanyası

01 06 08 09 12 15 19 22 25 28 31 33 35 37 41 44 47 51 55 58 60 62 64 67 73


Çözüm; barış ve demokrasinin kazanılmasıdır

Çözüm; Barış ve Demokrasinin Kazanılmasıdır! Naci Sönmez

15 Temmuz’a nasıl gelindi?

T

ürkiye 15 Temmuz akşamı, sokaklarında tankların dolaştığı, havada F-16 savaş uçaklarının cirit attığı kanlı bir darbe girişimi yaşadı. Bu hiç kuşkusuz bir darbe girişimidir. Hedefi ise halkın oylarıyla seçilmiş hükümet ve tüm eksik yanlarına rağmen parlamenter sivil siyasettir. Özgürlükçü, eşitlikçi, ekolojik ve demokratik siyasetimiz açısından, daha önceki darbe ve darbe girişimlerinde olduğu gibi, bu darbe girişimine de tereddütsüz bir şekilde, kimden geldiğine ve kime karşı yapıldığına bakmaksızın karşı durduk. Yaşananlar aslında bir süredir bekleniyor; ancak hangi düzeyde ve ne şekilde olacağı kestirilemiyordu. Gezi Parkı Direnişi’nden ders çıkarmayan Erdoğan-AKP iktidarı toplumu baskı politikalarıyla sindirmeye çalışmaktan vazgeçmedi. Gezi’yi zor ve şiddet yoluyla bastırdığı gibi sonrasındaki her eşikte itiraz eden, muhalefet eden bütün hareketleri yine baskı ve zor yoluyla yok etmeye çalışarak topluma korku vermeye devam etti. 7 Haziran

2015’te gerçekleşen seçim sonuçları da adeta tanınmayarak kutuplaştırma, yaşam hakkının yok sayılması ve savaş konseptiyle AKP’nin yeniden tek başına iktidarı oluşturuldu ve antidemokratik gidişat hızlanarak ülkemizin günü ve geleceği yeniden karanlığa yöneldi. Kürt sorununda yeniden güvenlik eksenli politikalara dönülmesi, demokrasi açığını büyüten otoriterleşme hamleleri, iktidar bloğu içindeki çatlağın ve farklı arayışların müdahalesine olanak verdi. AKP iktidarının bir dönem topluma deklare ettiği ve Kürt sorununda siyasi sorumluluk üstlenerek sürdürmeye çalıştığı çözüm sürecini, yine kendi iradesi ve tercihleriyle akamete uğratmasının toplumsal maliyeti ağır ve her türlü demokrasi dışı hareketi kışkırtacak potansiyeli bünyesinde barındıran, sistemli bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. 14 yıldır iktidarda olan AKP aslında ordu ve devlet bürokrasisi içinde yapılanmış bir odağın darbe girişiminde bulunmasına vesile olacak uygulamalarıyla da bu sürecin birinci derecede 1


sorumluluğunu taşımaktadır. Yakın tarihimize bakıldığında bütün benzer süreçler, ülkemizdeki demokrasi açığından ve iktidar bloğunun egemenliğini kalıcı kılmak adına attıkları adımların ve yönetim anlayışlarının sonucunda ortaya çıkmıştır. Sicili darbeler ve darbe teşebbüsleriyle dolu olan Türkiye açısından her darbenin kendi zamanında ve o günkü tarihsel şartlar içerisinde farklı gerekçelerini analiz etmek ve yaşanan girişimlerin hangi politik önceliklere tekabül ettiğini belirlemek mümkündür. 12 Eylül askeri darbesi yaşanan kriz karşısında yükselen toplumsal muhalefeti bastırarak neoliberal politikaların uygulamaya konulmasını hedeflemişken, 15 Temmuz darbe girişimi ülkede uzun bir süredir yaşanmakta olan rejim krizinin iktidar bloğu içindeki egemenlik kavgası nedeniyledir. 12 Eylül 1980’den bu yana darbe anayasasının yerine özgürlükçü, çoğulcu, ekolojik ve demokratik bir anayasa yapılarak yol alınamaması, demokrasi açığını kapatacak kalıcı reformlar gerçekleştirilememesi Türkiye’nin bugün geldiği sürecin başlıca nedenleridir. Demokratikleşme sürecinde yol alınamamasının yarattığı en büyük kriz, Kürt sorununda 30 yılı aşkın süredir devam eden savaş ve bu savaşın yarattığı ve binlerce insanımızın hayatını kaybettiği büyük yıkım olmuştur. Cumhuriyet tarihi boyunca bütün yönetimler tarafından sürdürülen tekçi ve kutuplaştırıcı politikalar her geçen gün bir arada barış içerisinde yaşamayı zorlaştırmıştır. Sürekli tekrarlanan ve ısrar edilen bu politikalar, ülke topraklarını adeta mayın tarlası haline getirilmiştir. Bugün toplumdaki artan gerilimlerin esas nedeni, AKP iktidarının özellikle son yıllarda farklılaşan stratejik hedefleridir. Hem iç hem dış politikada AKP, ilk yıllardaki yönelimlerinden uzaklaşan ve gittikçe kendi meşrebinde bir rejim kurmanın ve bunu topluma dayatan bir siyasetin adımlarını atmıştır. Halkın oylarıyla ve sandık gücüyle gelip arkasındaki toplumsal desteği çoğulcu bir demokrasiye taşıma deneyimi ve niyeti olmayan AKP hükümeti önüne gelen fırsatları kendi gizli ajandasına kurban etmiştir. Toplumun büyük bir desteğini almış olan iktidarın bunu toplumun farklı kimlik ve inanç kesimleriyle müzakere ve diyaloğa dayalı, çoğunlukçu değil çoğulcu bir anlayışla sürdürme şansı varken, daha otoriter ve adeta tek adam rejimine doğru yol almak istemesi bu tespitimizi doğ2

rulamaktadır. Bu durumun kendisi, devletin farklı kurumlarında ve sivil siyaset alanında gerilimlere ve çatışmalara neden olmuştur. 15 Temmuz darbe girişimini gerçekleştiren ya da ana öznesi olan Gülen cemaatinin özellikle 12 Eylül rejiminin toplumsal hedefleri doğrultusunda kendisine alan bulduğunun altını çizmek gerekir. 12 Eylül sonrası iktidara gelen bütün hükümetlerin bu cemaatle olan yakınlaşmasının devletin farklı kurumlarında kadrolaşmalarının önünü açmış olduğunu özellikle hatırlamakta fayda var. 1980 sonrası demokratik muhalefetin, solun ve sosyalist hareketin önü kesilirken ve yaşam alanları her düzeyde kurutulurken İslamcı hareketin ve özellikle Gülen hareketinin önü açılarak bugün yaşadıklarımızı olanaklı hale getiren adımlar atılmıştır. Bu politik yoğunlaşma ve bugün ordu içindeki iktidar deyimiyle paralel yapılanmanın oluşumu AKP iktidarının ilk yıllarında gerçekleşti. 2012 yılında cemaatle AKP’nin çatışma ve güç kavgasına girmesi sonucu iktidar bloğu çatlamış ve başka bir döneme girilmiştir. Çözüm ve müzakere sürecinin, Oslo görüşmelerinin deşifre edilmesi, akabinde MİT müsteşarına yönelik hamle ve dershaneler krizi cemaatle hükümetin çatışmasını 17-25 Aralık sürecine sert bir şekilde taşımıştır. AKP, cemaatle yol ayrılığına düştükten sonra kendi ittifaklarını ve yol haritasını değiştirerek Türkiye’nin iç ve dış siyasetini yeniden güncellemiştir. Esasen ülkede var olan nispi demokratik uygulamalardan uzaklaşılması, Kürtlerle hükümetin/devletin yeniden savaş yoluna girmiş olması, Alevilerin ve seküler çevrelerin gittikçe AKP iktidarı döneminde kendilerini dışlanmış hissetmeleri Türkiye’de darbeye zemin hazırlayan risklerin artmasına neden olmuştur. Bu tür demokrasi dışı riskleri azaltmak için demokrasiyi güçlendirmek, yerinden ve yerelden yönetim modellerine yoğunlaşmak gerekirken ülkeyi demokratikleştirmekle övünen AKP ısrarla kendi ajandasına odaklanmış, toplumun farklı kesimlerinin taleplerini düşmanlaştırarak yol almayı seçmiştir. Milliyetçi politikalar derinleştirilmiş, şoven bir iklim yaratılmıştır. İlk yıllarda Kürt sorununu demokratikleşme adımları atarak çözeceğini topluma deklare eden AKP ve Erdoğan, 7 Haziran sonrası kendisinden önceki iktidarların da ötesinde bir savaşa tutuşarak bir yılı aşkın süredir yeniden akan kandan ve hayatını kaybeden yüzlerce insandan sorumlu olacak


Çözüm; barış ve demokrasinin kazanılmasıdır

politikalara imza atmıştır. Elbette Kürt sorununda masanın devrilmesinin ve Dolmabahçe mutabakatına şans tanınmamasının önemli nedenleri arasında 7 Haziran seçim sonuçlarının ürettiği siyasal denklem ve Suriye sınırında meydana gelen Kürt oluşumu da bulunmaktadır. Suriye savaşında hükümetin izlediği strateji kısa zamanda sonuç alamamış, orta ve uzun vadede de hedeflerine ulaşamayacakları görülmüştür. Esas itibarıyla Arap Baharı olarak esen Ortadoğu’daki rüzgârın etkisinde kalan hükümet, Suriye’de Esad’sız bir gelecek ve cihatçı yapılarla işbirliği içinde bir Ortadoğu rüyasıyla başta Kürtler olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesiyle de yol ayrımına girmiştir. Bugün gelinen süreçte iktidar dış politika ve ilişkilerinde başarısız olmuş ve yeni bir hamle olarak IŞİD’le mücadele adı altında Cerablus’a girmiştir. Sınır hattımızda başta Kürtler olmak üzere bölgenin yerleşik halkları ve onların siyasi iradesini yok sayan ve bertaraf edilmesi gereken tehlike olarak gören bu stratejik hamle ülkenin iç barışını sağlamaktan oldukça uzak duran hükümetin barış ve demokrasi ekseninde değil, savaş ve bölgesel egemenlik hevesleriyle yol almaya çalıştığının göstergesidir. Bu yeni yönelimlerine bağlı olarak daha da otoriter bir rejim inşası için atılan adımların yarattığı vahim sonuçlar, toplumsal muhalefetin her koşulda etkisiz kılınmasını ve susturulmasını sağlayacak uygulamalarla devam ettirilmiştir. Barış ve demokrasi talep eden bütün kesimler, iktidarın sopasıyla karşı karşıya kalmışlardır. Siyasi partiler, kitle örgütleri, aydın ve akademisyenler iktidarın baskılarına maruz kalmışlardır. Siyasetin gittikçe derinleşen kutuplaşmaya teslim olduğu bu süreçte kanlı bir darbe girişimi yaşamamıza neden olan sorunlar ele alınmadan önümüzdeki dönemi öngörmek mümkün değildir. 15 Temmuz sonrası kutuplaşmayı zayıflatarak müzakereyi ve diyaloğu artıracak bir politik iklime ihtiyaç vardır. Ancak iktidarın milli birlik ve mutabakat söylemi adına özellikle Kürtler ve Kürtlerle birlikte tutum alan güçleri ötekileştiren ve ayrıştıran politikaları, yeni bir tehlikenin ve toplumsal çatışmanın sinyalini vermektedir. 7 Haziran’dan önceki süreçte Türkiye’nin demokratik güçleri açısından yakalanmış olan tarih-

sel fırsat, iktidar ve iktidarla stratejik hedefleri çakışan güçler açısından büyük ve bertaraf edilmesi gereken bir tehlike olarak görülmüştür. Özellikle 2013 Newroz’unda Diyarbakır’dan bütün dünyaya deklare edilen ve Öcalan tarafından kaleme alınmış olan açıklamalar, Türkiye’de Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik yollardan çözümü için mücadele eden kesimler açısından tarihi bir fırsattı. O gün şu anki iktidarın bunu iyimserlikle karşılamış olması ve barış sürecine devlet düzeyinde dâhil olarak niyet beyan etmesi de güçlü bir tekçi geleneğe sahip ülkemiz açısından başka bir tarihsel şansa kapı aralamış durumdaydı. Bu politik ortama bağlı olarak, Türkiye’nin demokratik güçleri -başta Kürt siyasi hareketi olmak üzere -yeni dönemin önceliklerini belirlemişler ve birlikte mücadelenin olanaklarını zorlamışlardır. Bunun somutlandığı siyasal eylem hattı HDP etrafında kendisini ifade etmiştir. Kamuoyunda Kürt hareketinin Türkiyelileşme hamlesi olarak adlandırılan, ancak bizim emek, kimlik, adalet ve ekoloji mücadelelerini Türkiye’nin demokratikleşmesi için ortak bir politik zeminde bir araya getirmek olarak ifade ettiğimiz bu süreç, tarihsel bir fırsatın giderek olgunlaşmasını sağlamıştır. Bir yılı aşkın süredir ise Türkiye’de demokratik siyaset alanını iyice daraltan AKP, şiddeti siyasetinin merkezine almıştır. Türkiye’nin demokratik güçleri, Kürt hareketi, HDP ve etrafında birleşik bir mücadele için bir araya gelmiş olan güçler, AKP’nin bu politik hamlesini yeteri ölçüde ve zamanında okuyamamıştır. Sonuçta AKP ve ittifak güçlerinin toplumu bu şekilde teslim almalarına karşın 7 Haziran’da açığa çıkan ve toplumda karşılık bulan siyasetlerinin arkasında kararlı bir şekilde duramamışlardır.

Krizden çıkışın yolu barış ve demokrasidir Bugün bizim açımızdan temel görev, içinde bulunduğumuz ve 15 Temmuz darbe girişimiyle de başka bir boyut kazanan rejim krizinden ve şiddet sarmalından çıkmak, silahların sustuğu, barışın ve demokratik siyasetin güçlenmiş olduğu bir ortam yaratmaktır. İktidarın 15 Temmuz öncesi yoğun bir şekilde özellikle bütün bir toplumu terörle mücadele başlığı etrafında korku altına almaya çalışan politika ve saldırılarına son vermesini sağlamak ve bunun olanaklı olabilmesi için güçlü bir demokra3


Çözüm; barış ve demokrasinin kazanılmasıdır

tik mücadele hattı yaratmak bugün en temel hareket noktamızdır. Demokratik mücadele zeminlerini güçlendirecek, AKP’nin 15 Temmuz sonrası estirdiği havaya teslim olmayacak bir demokratik birliğe ve birlikte güç oluşturacak oluşumlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. 15 Temmuz sonrası iktidarın krizden çıkış için demokratikleşme yolunu seçmeyerek OHAL ve benzer uygulamalarla ilerlemek istediğini, parlamentoda bulunan HDP dışındaki üç partinin de belli bir mutabakatı olduğunu ve özellikle Kürt meselesi ve devletin yeni dönem yapılandırılmasında aralarında politik farkların bulunmadığını görüyoruz. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası hükümet tarafından “Fetocu terör örgütüyle mücadele” başlığı altında uygulamaya konulan politikaların Yenikapı mitingindeki “Milli Birlik Koalisyonu” eliyle sürdürülmekte ısrar edilmesi Türkiye’nin AB ile ilişkilerini bozan, evrensel hukuk sürecinden uzaklaşan koşullara ve baskıcı, tekçi rejime doğru güçlü bir şekilde yol almasına neden olacaktır. Bugün demokrasi güçlerinin, demokratik muhalefetin kendi ideolojik gündemleri ve politik öncelikleriyle değil, toplumun öncelikleri ve demokrasiyi kazanabilecek bir yol haritasıyla hareket etmesi ve güç birlikleri oluşturması her zamankinden daha elzem bir görevdir. Demokratik muhalefetin öncelikle bugüne kadar olduğu gibi 15 Temmuz darbe girişimi karşısındaki tavrı da ikirciksiz bir şekilde net olmalıdır. Darbenin kime ve hangi politikalara karşı olduğundan bağımsız olarak tümüyle karşısında olmak önemlidir. Bu darbe girişimini gerçekleştirenler kendi iktidar hırslarıyla ülkenin bütününde bir iç savaş çıkarmayı göze almışlar ve bunun adımlarını atmaya cesaret etmişlerdir. Bugün bu gerçeği bütün dünyaya anlatmak, ifade etmek gerekir. 15 Temmuz darbe girişimi bir kez daha darbeler ve baskıcı rejimler karşısında bütün toplumsal kesimlerin, siyasal partilerin karşı duruş sergilemelerinin ne denli önemli ve gerekli olduğunu göstermiştir. Darbe girişimi sonrası halkın sokakta direnme hakkı olduğu ve bunun meşruluğu görülmüştür. Bundan böyle halkın sokakta direnme hakkının ülkemizdeki demokratikleşme süreci açısından da 4

sürdürülmesi gerektiğini anlatmak ve mücadelesini vermek demokrasi güçlerinin en önemli görevidir. Önümüzdeki dönemde kadınların, emekçilerin, gençlerin, bütün toplumsal kesimlerin demokrasi için birlikte mücadeleleri önemlidir. Her koşulda darbeci kadroları kritik yerlere getirerek bu darbe girişiminin olanaklı kılınmasını sağlayan ittifak süreçlerinden AKP’nin sorumlu olduğu bilinmelidir. Bu süreç, ülkeyi demokratikleştirmek için hiçbir adım atmadan, sadece darbeci kadroları tasfiye ederek yönetilemez. Hele ki adına “milli mutabakat” denilen yeni bir ittifak oluşturarak Kürtler, muhalifler ve demokrasi güçleri üzerinde baskıcı, yok sayan uygulamalara yönelmek başka yanlışta ısrar etmektir. Bu otoriter zihniyetle en geniş kesimlerle buluşarak mücadele edilmelidir. Bugün yaşanan sürecin ana aktörü olan AKP ve lideri Erdoğan’ın milletten özür dilemesini bir özeleştiri olarak değerlendirenler olabilir; ancak bu hareket bu sorumluluktan kurtulmalarına asla vesile değildir. Başka darbe girişimleri olmasın isteniyorsa darbecilerin tasfiyesi kadar AKP hükümetinin de bu süreçteki siyasi sorumluluğunu üstlenmesi önemlidir. 15 Temmuz sonrası AKP, darbe girişimi öncesinde oluşturmaya başladığı yeni ittifakını güçlendirecek bir yol aramaktadır. Bu ittifak esasen kategorik olarak Kürt halkının temsilcilerini dışlayan ve yükselen milliyetçilik üzerinden inşa edilmeye çalışılmaktadır. Hükümetin iç siyasette bugüne kadarki uygulamalarının yanı sıra Cerablus üzerinden Suriye savaşına askeri olarak dâhil olması ve bölgedeki Kürt yapılarına yönelik düşmanca tavrı, içeride nasıl bir rejim inşa etmek istediğinin somut göstergesidir. Bu konuda iki muhalefet partisi de koşulsuz destek sunmaktadır. Bunun karşısında barış ve demokrasi merkezli bir birleşik hat oluşturmak elzem hale gelmiştir. Ülkede yaşanan süreçten çıkış, izlenen yeni ittifak politikasıyla mümkün olamayacağı gibi OHAL bahanesiyle darbe soruşturması kapsamının dışına çıkılarak AKP politikalarının hayatın farklı alanlarında topluma dayatılması da kabul edilemez. Bu bağlamda emekçilerin sendikal hak ve özgürlüklerini kullanmalarını, bütün toplumsal kesimler açısından hukukun eksiksiz uygulanmasını ve insanların sağlıklı çevrede yaşama haklarını


Çözüm; barış ve demokrasinin kazanılmasıdır

savunmak ve toplumun farklılığını ve çeşitliliğini koruyan çoğulcu bir demokraside ısrar etmek bugünkü temel görevlerimiz arasındadır. Bugün meclisin devre dışı bırakılması yoluyla ve evrensel temel hukuk kuralları bile yok sayılarak devreye sokulan uygulamaların karşısında durulmalıdır. Darbe girişimi esas olarak halkın seçmiş olduğu meclise ve eksikli de olsa mevcut hukuk sistemine karşı yapılmıştır. Buradan çıkışın yolu darbeci zihniyet karşısında hukukun dışına çıkılması ve meclisin yok sayılması olamaz. Yaşadıklarımız meclisi işlevli kılacak ve evrensel hukuku gerçekleştirecek bir fırsata dönüştürülmelidir. Bugün AKP eliyle devreye sokulan yeni ittifak, insanlık tarihinin uzun mücadelelerle kazandığı tüm değerlerin tasfiyesini hedeflemektedir. Bu ülkenin devrimci, demokrat, solcu, ekolojist, feminist, LGBTİ, özgürlükçü tüm muhalif güçleri yıllardır demokratikleşmenin, devletin hesap verebilir olmasının, hukukun evrensel ilkelerinin belirleyici olmasının önemini anlattıkları, bunun için mücadele ettikleri için büyük bedeller ödemişlerdir. Darbeye karşı çıkan bu insanlara göstere göstere, “Gezi’ye inşaat yapacağız” diyen bir dil kullanmak, akademisyen ve yazarları tecrit altında tutmak, görevlerinden almak, gazeteleri kapatmak, basını susturmak vb. birçok baskıcı uygulamalar AKP’nin demokrasiden ne anladığını da göstermektedir. Önümüzdeki süreçte muhalefet güçlerinin ve siyasal partilerin AKP ile ilişkilerinde bu gerçekliği görerek davranmaları önemlidir. AKP her zaman en iyi yaptığı şeyi bir kez daha yapmayı denemektedir. Türkiye toplumunun farklı kesimlerinin ihtiyaçları ve gündemi üzerinden değil, yeni rejimin ihtiyaçları üzerinden gündem oluşturmakta ve bunun etrafında tahkimat yapmaktadır. AKP’nin bu yeni gündeminin çimentosu milliyetçilik ve şovenizmdir. Elbette bugün toplumsal ve siyasal hayatımızda ihtiyacı karşılamayan, sistematik sorunlara yol açan bir rejimle karşı karşıyayız. Bu rejimin anti demokratik yanlarından arındırılması bir zorunluluktur. Bu bağlamda Türkiye’nin yeni bir anayasaya başta olmak üzere demokrasi yolunda evrensel değerler esas alınarak tüm kurum ve süreçleriyle yeni bir yapılanma ihtiyacı elbette bildiğimiz bir gerçektir. Ancak AKP tarafından oluşturulan, CHP ve MHP’nin de uzlaştığı anlaşılan yoldan demok-

Darbe girişimi sonrası, halkın sokakta direnme hakkı olduğu ve bunun meşruluğu görülmüştür. Bundan böyle halkın sokakta direnme hakkının, ülkemizdeki demokratikleşme süreci açısından da sürdürülmesi gerektiğini anlatmak ve mücadelesini vermek demokrasi güçlerinin en önemli görevidir. ratik bir rejimin inşa edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, toplumsal muhalefet güçlerinin bu ittifak güçleri karşısında Kürt sorunu başta olmak üzere bütün sorunların çözümünde yerelliği güçlü kılmayı esas alan katılımcı, çoğulcu bir demokrasi hedefiyle güç oluşturmaları ve topluma deklare etmeli çok kıymetlidir. Her ne kadar içinden geçtiğimiz dönemde yeni anayasa ve sistem tartışmalarının sağlıklı bir şekilde sürdürülme olanakları olmasa da bu alanda oluşacak bir ortak siyasal aklın sorunun aşılmasında kolaylaştırıcı bir etkisinin olacağı inkâr edilemez bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle denilebilir ki sol, sosyalist, demokrat çevrelerin kendi ilkeleri çerçevesinde yürütecekleri böylesi bir tartışma hiç kuşkusuz değerli bir birikim sağlayacaktır. Bugün 15 Temmuz darbe girişimi ile birlikte sokak her zamankinden daha çok toplumun gündemi olmuştur. Ancak sokağın milliyetçi ve şoven bir iklime teslim olmuş olması kabul edilemez. Demokratik güçlerin önündeki en temel görevlerden biri de sokaklarda kaybedilmiş hegemonyanın yeniden kazanılması ve bu ülkenin barışçı demokratik geleceği için sokağın yeniden değerlendirilmesidir. Sivil, demokratik, katılımcı, doğaya saygılı, yereli ve yerinden yönetimi esas alan bir gelecek için güç biriktirmek, bütün muhalif kesimlerle bu ilkeler etrafında birlikte mücadele etmek, her türlü muhalif birlik zeminlerinde güçler ve olanaklar ölçüsünde bulunmak temel görev ve sorumluluktur. 5


Cerablus Hamlesi:

Yurtta Kürt’le Savaş, Cihanda Kürt’le Savaş Ulaş Munzur

ED

İB

ES

E

-Y

ET

A

6

ER

rdı ardına karşılaştığı krizlerle dibe vuran Türkiye’nin Yeni Osmanlıcı dış politikası son günlerde gündeme gelen Cerablus hamlesiyle başka bir boyut kazandı ve böylece Türkiye, dünyanın en çatışmalı bölgelerinden biri olan Ortadoğu’da süren sıcak bir savaşın içine adım atmış oldu. Atılan bu adımın, ülke içindeki çatışmalı süreci daha kaotik bir biçime dönüştüreceği ve bu çatışmaları hızlı bir şekilde bir iç savaşa doğru evriltme olasılığını güçlü bir şekilde taşıdığı da göz önüne alınırsa ortaya çıkan durumun vahameti daha açık bir şekilde anlaşılmış olacaktır.

sınır ötesi de dâhil olmak üzere Kürt hedeflerine karşı cumhuriyet tarihinin en yoğun askeri saldırılarını başlatmıştı. Sözde IŞİD’le mücadele şeklinde başlatılan askeri süreç tamamen Kürt muhalefetini bir bütün olarak diz çöktürmeye dönüşmüş, bu arada IŞİD de bu süreçle eşgüdümlü olacak bir şekilde ülke içindeki bombalı saldırılarını arttırmış, bu saldırılarda yüzlerce kişi hayatını kaybetmişti. Sonuçta AKP’nin başlattığı çatışmalı süreçte Kürt hareketi ve demokratik muhalefet güçlerine yönelik saldırılar en uç düzeye varırken IŞİD, Türkiye’nin birçok yerinde dozu giderek yükselen saldırılarına devam etmişti.

AKP iktidarının 7 Haziran seçimlerinden sonra sandıktan istediğini alamamasından dolayı müzakere masasını devirerek çatışmalı süreci dayattığı bugün artık bilinen bir gerçektir. AKP, Suruç’ta onlarca sosyalistin hayatını kaybettiği bombalı saldırıyı gerekçe göstererek sözde IŞİD ile mücadele edeceğini açıklamış ve bu açıklamanın ardından

Aradan bir yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra şimdi Türkiye, benzer bir manevrayı bu kez de uluslararası ölçekteki bir adımla tekrarlamak istemekte ve sonuçları çok ağır olabilecek oldukça tehlikeli bir adım atarak Ortadoğu’daki halkların ve özellikle de Kürtlerin kazanımlarını yok etmek amacıyla Suriye’deki savaşa fiilen dâhil olmaktadır.


Savaşa ve ırkçılığa geçit vermeyelim

Türkiye yaklaşık bir yıl önce yaptığı gibi IŞİD saldırıları gerekçesine dayanarak Suriye’yi kanlı bir coğrafyaya çeviren cihatçı örgüt ve gruplarla ortaklık kuruyor ve başka bir cihatçı grup olan IŞİD’e karşı askeri hareket başlattığını söyleyerek Kürtler açısından yaşamsal bir önem arz eden Cerablus’a giriyor ve bunu da hedefinin PYD olduğunu sıklıkla tekrar ederek (gerçek niyetini açıkça ortaya dökerek) yapıyor. Bir süredir krizler ve gelgitler içinde dalgalanan Türkiye’nin dış politikasında atılan geri adımlar ve yapılan geri manevraların elbette birçok nedeni olabilir. Bu nedenlerden bir kısmı, AKP’nin kurduğu yeni ittifaklar ve ülke içinde oluşturduğu yeni milliyetçi cephenin siyasal ihtiyaçları ile ilgili de olabilir. Fakat ortaya çıkan açık sonuç şudur ki Türkiye’de giderek güçlendirilen yeni milliyetçi cephenin ve elbette bu arada AKP’nin hem içeride hem de dışarıda temel aldığı politik yönelimin en önemli aksını Kürt karşıtlığı oluşturuyor. Bu temel aksla birlikte içeride ve dışarıda Kürt hareketine yönelik baskı, sindirme, demokratik kazanımları ortadan kaldırma yönelimi Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde bu milliyetçi cephenin değişmez ve temel paradigması haline geliyor. Yapılabilecek bir benzetmeyle bu paradigmanın temel sloganı “Yurtta Kürt’le savaş, cihanda Kürt’le savaş” şeklinde ifade edilebilir. Özetle mevcut durum şudur ki; bir yandan bölgedeki Kürt güçleri hedef olarak gösteriliyorken ve Kürt bölgelerine karşı saldırgan bir tutum takınılıyorken, diğer yandan IŞİD’le mücadelenin ülke içindeki ayağında göz yummaya kadar varabilecek düzeyde büyük “zaaflar” yaşanıyor ve bu yöndeki bütün uyarılara kulak tıkanıyor. Böylesi bir durumda Türkiye’nin attığı Cerablus adımı IŞİD’le mücadele iddiası bakımından inandırıcılıktan hayli uzak görünmektedir. Başta Kürtler olmak üzere Ortadoğu’daki halkların elde ettikleri kazanımlardan vazgeçmelerini istemenin, onları buna zorlamanın kabul edilebilir bir yanı yoktur. Bu yüzdendir ki IŞİD’le mücadele iddiasıyla hiçbir ilgisi bulunmayan PYD ve Fırat’ın batısı gibi “kırmızı çizgiler”in de anlaşılabilir bir yanı yoktur; hele hele Cerablus’a başlatılan askeri operasyonun dördüncü gününde Kürt güçleriyle çatışmanın IŞİD’le mücadeleyle hiçbir ilgisi yoktur. Başta cumhurbaşkanı olmak üzere birçok hükümet yetkilisinin dillendirdiği “amaç PYD’nin de temizlenmesi” hedefinin ise Türkiye’yi hem dışarıda hem de içeride büyük çalkantılara

sürükleyeceğini ön görmek de işten bile değildir. Türkiye’nin attığı mevcut adımın IŞİD’le mücadelenin ötesinde başka boyutlu çatışmalara dönüşmesi olasılığı oldukça büyüktür. Atılan adım, birlikte hareket edilen güçler, ortaya konulan hedefler ve uluslararası ölçekte ortaya çıkacak yeni çatışma olasılıkları düşünüldüğünde yanlış ve tehlikelidir. Türkiye, uluslararası sorunların çözümünde ayrıştırma, savaş ve çatışma politikaları yerine karşılıklı diyaloğu, halkların iradesine saygıyı esas almalı ve barışçı bir politik eksen üzerinden hareket etmelidir. Bölgeyi şekillendirme, nüfuz alanları oluşturma, hegemonik güç haline gelme hevesleri bugüne kadar Türkiye’nin başına bela açmıştır. Türkiye, bölgenin gerçek anlamda barışçıl ve demokratik yeniden inşasında önemli rol oynayan bir aktör olmalıdır. Unutulmamalıdır ki inanç kimlikleri ve etnik bakımdan dünyanın en çoğul toplumuna sahip olan Ortadoğu’da kalıcı bir barışın inşası, küresel barışın da büyük ölçüde kazanılması anlamına gelecektir. Ve elbette Ortadoğu’da barışın inşası bir yanıyla Türkiye’nin kendi iç barışının sağlamasında da önemli ve kalıcı bir adım olacaktır. Bu nedenle aslolan yeni çatışmaların değil uzlaşı, diyalog ve halkların iradesine saygı gösterilmesidir. Bütün halklar gibi Ortadoğu’da yaşayan farklı etnik ve inanç kimliklerine sahip toplulukların kendi kaderlerini tayin hakkı vardır ve bu hak meşrudur. Bu temelde yaşadığımız geniş coğrafyanın diğer kadim halkları gibi Kürt halkının da kendi kaderini belirleme hakkı saygıdeğer bir hak olarak kabul edilmelidir. Bunun bir gereği olarak Kürtlerin Rojava’daki kazanımlarını hedef alacak adımlar atılmamalıdır. Dış politikada sorunların çözümünde karşılıklı diyalog, uzlaşı ve karşılıklı saygı unsurları gözetilmeli, ülke içindeki barışın tesisi için de siyaset ve müzakere kanalları açılmalı, siyasi kurumların hareket alanını daraltacak her türlü uygulamadan özenle kaçınılmalıdır. IŞİD terörüyle mücadele etmek meşru olmakla birlikte bu mücadelenin yolu bölge halklarını tehdit etmekten geçmemektedir. Tam tersine başından beri IŞİD ile en etkili şekilde savaşmış olan bu güçlerin söz konusu bu mücadelesi göz ardı edilmemelidir. Dışarıda da içeride de barışın yolu daha fazla silah ve daha fazla şiddetten geçmiyor. Silah, şiddet ve askeri çözüm denemeleri, halklar arasındaki uçurumu derinleştirmekten ve çatışmaları büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır. 7


17-19 Ağustos 2016 Nusaybin-Kumçatı Ziyaretleri Ayşe Başar HDK-HDP heyeti, yöreden yetkililerle birlikte 17-19 Ağustos tarihleri arasında Nusaybin ve Kumçatı beldelerinde incelemelerde bulundu. 17 Ağustos’ta Nusaybin’e gidildi, belediye eşbaşkanları ile görüşülerek ilçede gözlemler yapıldı.

N

usaybin’e yaklaşırken hissedilen savaş kokusu, kenti gezerken belirginleşti. Ablukaya alınmış Nusaybin, bir de kendi içinde paramparça edilmiş, 6 mahallesi tel örgülerle çevrilerek yasak bölge ilan edilmiş, insansızlaştırılmıştı. Ağır silahların ve havan toplarının sonucu olduğu anlaşılan yıkıntıları tel örgülerin arkasından izledik. Girilmesi yasak. Ancak güvenlik görevlileri girebiliyor. Mahallelerde yaşayanlar zorunlu göçe tabi olmuş, yaşadıkları yerleri görebilmek için arada tel örgülerin arkasından izlemeye çalışıyorlar, tıpkı bizim gibi. Yıkılmış bir kenti adeta başka bir ülkenin topraklarından izler gibi. Kendi evi kendisine yasaklanan, evi barkı yıkılan, eşi, dostu, çocuğunun bedenleri enkaza karışan bir halk ne düşünür, ne hisseder? Nusaybin’de gördüğümüz bir çocuk “nereden geldiniz” diye sordu. “İstanbul’dan” dedik. Çocuk baktı; bakışlarında üzüntü, sitem, kızgınlık, kim bilir başka neler vardı. ‘’ Bizim evimizi bozdular’’ dedi. Suçluluk hissiyle baş etmeye çalışarak ‘’Biz bozmadık’’ dedim. Çocuk anladı, sustu. “Neden engellemek için bir şey yapmadınız” demedi. Belki de bu soruları biz kendimize soralım istedi. Görünüşü çocuk, ama savaş onu büyütmüş… Yıkılan ve bölünen şehir gözlerimizin önünde. Musa Anter Parkı yerle bir edilmiş, asırlık ağaçlar sökülüp atılmış öteye beriye (sadece çocuk kaydırağı bırakılmış nedense); ölen çocukları - çocuklarımızı hatırlatırcasına…Her yerde baskı ve uzun namlulu silahlar görünüyor. Bu yıkım, bu vahşet niçin, bu kadar görülüyor, bu kadar biliniyor da nasıl devam ediyor, devam ettirilmesine izin veriliyor; bunu aklın alması pek kolay değil! 8

Belediye eşbaşkanları gecelerini gündüzlerine katıp bir derde deva olabilmeye çabalıyorlar. Görevlerini hakkıyla, yılmadan yerine getiriyorlar. Onlara yönelik baskıların da yoğun olduğu görülüyor. Sonraki incelememiz Kumçatı Beldesi’nde oldu. Cizre’ye giriş yasak olduğundan ancak Kumçatı Beldesi’ne gidebildik. Evleri yıkılanların bir kısmı derme çatma çadır bile denemeyecek barınaklarda kalıyor. Çadır kent yapımına devlet izin vermemiş. Su yok, elektrik yok, kanalizasyon yok. Bunlar da yasaklı şehrin yasakları. Ancak o derme çatmalık insanların çoluk çocuk koşullara direnci karşısında gölgede kalıyor. Belediye de sorunlara duyarlı ve olabildiğince çözüm üretmeye çalışıyor. Yalnız kış koşullarında özellikle yaşlı, hasta ve çocukların durumu düşünüldüğünde yaşanması mümkün değil ve en kısa zamanda insanların evlerine dönüş koşullarının sağlanması gerekiyor. Bunun için ivedilikle demokratikleşme, savaş ve yıkımı durdurma, tel örgüleri kaldırarak halkın evlerine dönüşünün, yıkılan evlerin inşasının ve onarımının sağlanması gerekiyor. Evlerdeki eşyalar da talan edilmiş, bunu da belirtmek gerek. Sonuç olarak büyük bir yıkım var ve bu yıkımın yanında bizi insan sıcaklığı ile karşılayan mağdur ve mazlum bir halk var. Bu yıkımı durdurmak için elele vererek güçlü bir duruş ile barışın yolunun açılması ve yaraların sarılması için elimizden ne geliyorsa yapalım; bu halk, bu çocuklar, tahrip edilmiş doğa bunu hak ediyor ve insan olmak bunu gerektiriyor.


Demokrasi için birlik

Demokrasi ve Birlik Tartışmaları Üzerine

İbrahim Akın

7

Haziran seçimleri sonrasından darbe girişimi ve OHAL ilanına kadarki dönemde meşru ve demokratik olmayan yol ve yöntemlerin uygulandığı olağanüstü bir yıl geçirdik. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde halkın ortaya koyduğu iradeye saygı gösterilmemesinin ardından “ya başkanlık ya kaos” olarak dayatılan çatışmalı süreç, patlayan bombalar, yitirilen canlar, şehir merkezlerindeki çatışmalar, kentlerin yakılıp yıkılması şiddet sarmalının içine girmiş bir ülke ve sürdürülebilir olmayan bir siyasal toplumsal iklim oluşturdu. Kanlı ve başarısız darbe girişimine giden süreçte, 1 Kasım seçimi sonrası fiilen başkanlık rejimine geçildi ve parlamento işlevsiz hale getirildi. Basının ve yargının, iktidarın tahakkümü altında olduğu bu dönem için demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Bu atmosferde yaşanan darbe girişimi büyük bir tehlikenin eşiğinden geçtiğimizi ortaya koydu.

Darbeye ve darbelere nereden ve kimden gelirse gelsin amasız fakatsız hayır diyen bir siyasetten gelen bizler biliyoruz ki eğer bu darbe girişimi başarılı olsaydı en çok acıyı, zulmü, işkenceyi yine demokratlar, sol ve sosyalist çevreler, Kürt siyasal hareketi, sendikalar, demokratik kitle örgütleri görecekti. Darbe girişimine karşı açık ve net tutum alarak, tereddüt etmeden karşı koymak görevimizdi ve bunu da yaptık. Darbe girişiminin ve darbelerin hedefinin demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, emek ve doğa olduğunu biliyoruz. Bu yüzden darbelerin panzehri demokrasidir. OHAL değildir, OHAL’i de aşan sıkıyönetim uygulamaları ise hiç değildir. McCarthycilik benzeri uygulamalarla yapılan cadı avı, çözümü değil çözümsüzlüğü getirir. Yargı önünde suçu ispatlanmadan “cezalandırma” yöntemleri bırakılıp adil, açık, şeffaf bir yargılama süreci hâkim kılınmalıdır. Çözüm parlamenter demokrasinin, demokrasinin tüm kurumlarıyla işletilmesidir. Devletin ye-

9


Devletin yeniden yapılandırılması çerçevesinde kapalı kapılar arkasında yapılan gizli görüşmeler ile Türkiye’nin geleceği demokratik bir zeminde inşa edilemez. niden yapılandırılması çerçevesinde kapalı kapılar arkasında yapılan gizli görüşmeler ile Türkiye’nin geleceği demokratik bir zeminde inşa edilemez. 6 milyon oy almış, meclisin 3. büyük partisi olan HDP’nin dışlandığı bir politik atmosfer toplumsal barışın sağlanmasına hizmet etmez. Bu süreçte bütün siyasal partilerin, demokratik kitle örgütlerinin ve sendikaların görüşleri alınmalıdır. Bu ortamda siyasal iktidarın darbe süreci öncesi yürüttüğü otoriter, hukuk tanımaz, antidemokratik uygulamalarına karşı görüşmeleri süren ve belli oranda yol kat etmiş olan demokrasi cephesi çalışmaları bugün daha da önemli hale gelmiştir. Toplumda yükselen demokratik talepler etrafında bir araya gelmek bir ihtiyaç olmanın ötesinde zorunluluk haline dönüşmüştür. Bu konuda yapılması gereken soyut demokrasi ve birlik tartışmaları yerine somut görevlerimizi bir an önce ortaya koyup gerçekleştirmemizdir. Bazı eski milletvekillerinin öncülük yaptığı, içinde sanatçı ve yazarların da yer aldığı bir inisiyatif ile başlayan, şu an Demokrasi Kurultayı olarak devam eden çalışmalar ve KESK, DİSK, TMMOB ve TTB‘nin demokrasi için birlik çağrıları ile ortak bir demokrasi mücadelesi örme arayışları sürüyor. Tüm bu deneyimlerin yeni bir yol, yöntem ile bir araya gelmesi ve bir mecraya akarak demokrasinin önündeki barajları bir bir yıkması için herkesin azami çaba sarf etmesi, asgari zeminde buluşması, hedefleri daraltarak seslendiği kesimleri genişletmesi gerektiği ortada. Bu birliktelikler ve devamlılığı demokrasi ve özgürlükler bakımından çok önemli. Herkesin bunu iyi değerlendirmesi, kıymetini bilmesi gerekir. Yaşadığımız deneyimler göstermiştir ki, farklı görüşlerde

10

olan topluluklar ve siyasi oluşumların kendini yok ederek bir araya gelişleri yerine, kendini özgürce ifade edebildikleri, varlığını koruyabildikleri, çoğulcu yapıların hukukunu oluşturmak bugün ihtiyacımız olan şeydir. Bunu yaparken yeni bir siyasi alan ve yeni bir dil yaratmamız, bu mücadelenin genişlemesi ve uzun vadeli olması açısından önemlidir. Mutabakatlarda herkesin aynı şeyi düşünmesini ve aynı şekilde davranmasını beklemek o birlikteliğe zarar verir, gerçekçi olmayan beklentiler yaratır. Farklı düşüncelerimizin, davranışlarımızın, alışkanlıklarımızın ve yapılarımızın varlığını kabul ederek ortaklıklar kurmaya çalışıyoruz. Sürdürülebilir bir demokrasi cephesi mücadelesi için asgari müştereklerde bir araya gelmiş gönüllü, ilkeli birliktelikler üzerinden, deneyimler ile zenginleşerek, ortak demokratik bir kültürü yaratmalı ve geliştirmeliyiz. Bu birlikteliklerin kısa vadeli değil, kalıcı bir demokrasi için sürdürülebilir olmasına özen göstermeliyiz. Kısa vadeli, dar, grupçu anlayışlardan uzak durarak, adım adım demokrasi taleplerimizi toplumsallaştıracağımız bir cepheyi oluşturmalıyız. Bu cepheyi oluştururken geçmişte kalmış tartışmalar yapmak yerine, siyasi iktidarın politikalarına karşı yeni bir proje üzerinden atacağımız somut adımları tartışmalıyız. Kimsenin varlığını, örgütsel durumunu ve hedeflerini sorgulamadan, engel görmeden, bireylerin kendini özgürce ifade edebildiği, tüm farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü çoğulcu bir anlayışı yaratmalıyız. Birlikteliği, farklı görüşler arasında bir tür zoraki konsensüs sağlayarak oluş-

Tüm bu deneyimlerin yeni bir yol, yöntem ile bir araya gelmesi ve demokrasinin önündeki barajları bir bir yıkması için herkesin azami çaba sarf etmesi, hedefleri daraltarak seslendiği kesimleri genişletmesi gerektiği ortada.


Demokrasi için birlik

turmamalıyız. Tüm farklılıklarımızı birlikte yaratacağımız ortak hedefi büyütmek ve örgütlemek için birleştirmeliyiz. Bugün Türkiye’de farklı birçok direniş hareketi sürmekte. Kadın, gençlik, çevre, kimlik, inanç, emek mücadeleleri her türlü baskıya rağmen filizlenmekte. Bu bakımdan bütün farklı direniş alanlarının buluşacağı esnek bir yapının devamlılığını sağlayacak bir yaklaşımla kendi iç demokrasimizin inşasını sağlamalıyız. Türkiye demokrasi güçleri önemli deneyimler biriktirerek bu günlere gelmiştir. Bu deneyimlerden ders çıkararak yenileri gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Birçok eksikliklerine rağmen HDP deneyimi bu bakımından başarılı bir örnek olarak gösterilebilir. Sürdürülebilir güncel ihtiyaçları karşılayabilir bir oluşuma bugün için her şeyden daha fazla ihtiyaç var. Bu ülkenin geleceğinden kaygı duyan ve bir şeyler yapmak isteyen herkesin beklentisi ve umudu buralara bağlı. Yaşatmak,

Sürdürülebilir bir demokrasi cephesi mücadelesi için gönüllü, ilkeli birliktelikler üzerinden, deneyimler ile zenginleşerek, ortak bir demokratik kültür yaratmalı ve geliştirmeliyiz.

geliştirmek, büyütmek ve insanlığın demokrasi mücadelesinde anlamlı yerini almasını sağlamak hepimizin sorumluluğudur.

Vekilime, İrademe Dokunma

18 Mayıs Çarşamba günü Tarhan Erdem, Cafer Solgun, Erol Katırcıoğlu ve Deniz Türkali’nin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz “Vekilime, İrademe Dokunma” basın toplantısında dokunulmazlıkların kaldırılmasının getireceği sorunlara dair görüşler açıklandı ve milletvekillerinin dokunulmazlıkların kaldırılmasına barış ve demokrasi mücadelesini genişletme kararlılığı vurgulandı.

11


Özgür Gündem’in Kapatılmasının Düşündürdükleri Erol Katırcıoğlu

İ

ktidar partisi bugün FETÖ-PKK-IŞİD üzerinden bir güvenlik devletinin temellerini atıyor. Çünkü FETÖ-PKK-IŞİD ortak düşmanlarımız ise o zaman bu ortak düşmanlar karşısında devleti koruyacak güçlerin merkezileşmesi, hatta tek elde toplanması meşru ve gereklidir. O nedenle de başta Cumhurbaşkanı Erdoğan, arkasından da genellikle olduğu gibi yandaş medyada yazanlar sürekli olarak FETÖ ve PKK arasındaki ilişki üzerine konuşuyor, yazıyor ve kendilerine göre kanıtlar ortaya koyuyorlar. Bir süre sonra bu senaryoya IŞİD’i de katacakları muhakkak. Yaratılan bu hava yavaş yavaş da olsa mevcut

12

siyasi yapıyı daha da merkezileştiriyor ve bütün merkezi yapılarda olduğu gibi hata yapma olasılıklarını artırıyor. Nitekim yapılan yanlışlardan en sonuncusu da, Özgür Gündem’in kapatılması oldu. Neden böyle bir adım atıldı sorusu bir yana neden bu kadar hukuksuz ve bu kadar sert davranarak bu işi yaptılar; anlamak zor. Anlamak zor dedim ama bu, lafın gelişi. Bunun nedeni ilk paragrafta söylediklerimle ilgili aslında. Özgür Gündem’de PKK ve FETÖ birlikteliğiyle ilgili bir şeyler bulabileceklerini sandılar herhalde… Oysa Türkiye’nin yaşadığı darbe girişiminden sonra yapılması gerekenler başka olmalıydı. Hele


Kaleme özgürlük!

hele cumhurbaşkanının “15 Temmuzdan önceki gibi davranamayız, herkesin sorumluluğu bizde” gibi bir açıklama yapmasından sonra o “herkes”in içinde sayılması gereken Kürtlerin gazeteleri olan Özgür Gündem’i kapatmaları, Kürtlere “Siz bizden değilsiniz” gibi bir mesaj anlamına gelmedi mi? (önceki mesajlarına ek olarak) Aslında kabul etmek gerekir ki Erdoğan ve AKP bu darbe girişimini kendi lehlerine kullanma yolunda şimdilik başarılı gibi görünüyorlar. Çünkü aslında darbe girişimi dediğimiz olay, AKP’ye şimdiye dek destek vermiş İslami kesim içinde sağlanmış olan koalisyonun bozulmasından başka bir şey değildi. Bir başka ifadeyle laik devlet anlayışı çerçevesinde kendini mağdur hisseden İslami kesimin partisi olarak Adalet ve Kalkınma Partisi, Fetullah Gülen Cemaati’nin de içinde olduğu birçok başka cemaat ve tarikatın bir koalisyonu olarak kurulmuştu. Ama 14 yıllık iktidar süresince farklı kadrolar arasındaki iktidar mücadelesi koalisyonun en güçlü kesimi olan Gülen cemaatini bir darbe girişimine kadar götürdü. Olan buydu. Fakat Erdoğan ve arkadaşları bu olaydan kendilerine yalnızca “İslami” değil aynı zamanda “milliyetçi” bir konsolidasyon imkanı yaratarak çıktılar. Kimileri bu olayı bir “demokrasi mücadelesi” olarak okumayı tercih ediyor. Oysa bunun gerçekten bir demokrasi mücadelesi olabilmesi için her şeyden önce Erdoğan ve arkadaşlarının 15 Temmuz öncesinde bir demokrasi mücadelesi içinde olmaları gerekirdi ki o zaman “darbe bu mücadeleyi önlemek için yapılmıştır” diyebilirdik. Oysa durum tam tersiydi. 15 Temmuz öncesinde cumhurbaşkanı hemen hemen her gün yasaları eğip bükerek, kimseye danışmadan ve her konuşmasında ötekileştirici bir dil kullanarak kutuplaştırıcı bir siyaset yapmakla meşguldü. Zaten içeride ve dışarıda Erdoğan’ın “otoriterliği”nin konuşuluyor olmasının nedeni de bu değil miydi?

Yaratılan bu hava yavaş yavaş da olsa mevcut siyasi yapıyı daha da merkezileştiriyor ve bütün merkezi yapılarda olduğu gibi hata yapma olasılıklarını artırıyor. Nitekim yapılan yanlışlardan en sonuncusu da Özgür Gündem’in kapatılması oldu. Dedim ya AKP, kendi başarısızlıkları nedeniyle uğranılan yönetim zafiyetini bir sihirbaz marifetiyle “abrakadabra” diyerek kendi yararına -şimdilik de olsa -çevirmeyi başardı. Toplumdaki bütün sorunların aslında FETÖcü yapılanmanın marifetleri olduğuna toplumun geniş kesimlerini inandırdı, meydanlara insanları topladı, 250’ye yakın insanımızın öldürülmüş olmasına rağmen her gece festival tadında toplantılar yaptı vs.

“Gündem” Özgür Olmadıkça Özgür Olmayacağız!

Özgür Gündem Gazetesi İstanbul 8. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından ‘terör örgütü propagandası yaptığı’ iddiasıyla geçici olarak kapatıldı. 15 Temmuz darbe girişimini fırsat olarak gören iktidar, OHAL’i tüm demokratik muhalefete ve yayın organlarına karşı baskı aracı olarak kullanıyor. Özgür Gündem’in kapatılma kararı bunun bir kez daha ilanıdır. Özgür basın geleneği, baskılara boyun eğmeyecek ve halkın haber alma hakkında sonuna kadar savunacaktır. 13


Var olan sorunlarımızın hemen tamamı yapısal ve çözümleri de başka yollar izlemeyi gerekli kılıyor. O yollardan biri de AKP’nin kendi özeleştirisini yaparak “şahin” rolünden vazgeçip, gerçekleri konuşma niyetiyle toplumdaki diğer kesimleri içine alan bir “yuvarlak masa” oluşturmasıdır. Oysa çok açıktır ki Gülen cemaatinin olduğu söylenen bu darbe girişiminin yargılanmasında AKP’li yöneticilerin de sanık sandalyesinde oturması kaçınılmazdır. Çünkü AKP, içinde Gülen cemaatinin de bulunduğu bir koalisyondu ve cemaatin adamları her ne mevkiiye gelmişse onları oraya getirenler de AKP’li siyasetçilerdi. O nedenle de bu siyasetçiler her ne kadar FETÖ’yü kötüleyerek

darbe girişimini kendi lehlerine döndürdüklerini sansalar da aslında darbe girişimiyle ortaya çıkan zafiyetleri böyle gidermek mümkün değil. Çünkü var olan sorunlarımızın hemen tamamı yapısal ve çözümleri de başka yollar izlemeyi gerekli kılıyor. O yollardan biri de AKP’nin kendi özeleştirisini yaparak “şahin” rolünden vazgeçip gerçekleri konuşma niyetiyle toplumdaki diğer kesimleri içine alan bir “yuvarlak masa” oluşturmasıdır. Eskinin Doğu Bloku ülkelerinin çoğunda Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra komünist partileri başarısızlıklarını kabul ederek nasıl toplumun tüm kesimlerini bir “yuvarlak masa” etrafında toplayarak yeni anayasa çalışmaları yaptılarsa, tıpkı onun gibi AKP de özeleştiri yaparak Türkiye’nin yeni bir anayasa yapmasına imkân ve zemin hazırlayabilir. AKP bunu yapabilir mi? Yapsa herkes için iyi olur ama yapamaz. Buna çapı da, kıratı da, genleri de müsait değil. Ama biz yine de demokrasiyi talep etmekten geri durmamalıyız. Derida’nın dediği gibi, henüz gelmemiş, belki de hiç gelmeyecek, ama her zaman gelmesi için mücadele edilecek bir kavram olarak demokrasiyi talep etmeye devam etmeliyiz. O nedenle de Özgür Gündem’in yeniden yayın hayatına dönebilmesi için mücadeleye devam!

Özgür Gündem’deki yazılarından dolayı tutuklanıp Bakırköy Cezaevi’ne konan yazar Aslı Erdoğan’la dayanışmak için her pazartesi ve cuma cezaevinde önünde “Özgürlük Nöbeti” tutuluyor. 14


OHAL değil sosyal adalet!

Emeğe Saldırının Yeni Adı: OHAL

Fatih Kıyak

T

ürkiye siyasal hayatının 1960’dan beri her 10-15 yıllık aralıklarla maruz kaldığı askeri darbelerin/girişimlerin bir yenisini 15 Temmuz gecesi yeniden yaşadık. Ancak bu darbe girişimini Türkiye tarihindeki diğer tüm askeri darbelerden ve darbe girişimlerinden ayıran yönü, İslamcı, Osmanlı medeniyetini yeniden ihya etme gibi emperyal hayallere sahip, mevcut mali sermaye birikim rejimiyle herhangi bir derdi bulunmayan bir cemaatle ilişkili subayların, bu özelliklerin tamamına sahip bir siyasi partinin iktidarına son vermek üzere bu kalkışmayı yapmasıydı. Türkiye’deki darbeleri asker-sivil karşıtlığı üzerinden kavramsallaştıran liberal görüşün aksine, darbeleri sermaye birikim rejimi ve toplumsal sınıflar üzerinden kavramsallaştırmak daha açıklayıcıdır. Bu bağlamda kabaca söylersek 27 Mayıs darbesini Demokrat Parti’nin tarım eksenli

kalkınma stratejisinin, sermaye birikiminin krize girmesiyle işlemez hale gelmesi ve burjuvazinin ithal ikameci ve planlamaya dayalı ulusal kalkınmacı bir ekonomik model istemesi üzerinden, yine 12 Eylül’ü burjuvazinin, mali sermaye birikim rejimine geçmek istemesi ve bunun için 24 Ocak kararlarının siyasal iktidar tarafından alınması, ancak o günkü toplumsal koşullarda o kararların uygulanmasının mümkün olmaması üzerinden, 28 Şubat’ı da palazlanan İslamcı sermaye ile TÜSİAD arasındaki sınıf içi liderlik mücadelesi üzerinden okuyabiliriz. Hakeza Türkiye’de başarısız askeri darbe girişimlerinden olan Talat Aydemir’in ve 9 Martçıların kalkışmalarında dahi başka türlü bir ekonomik planlama modeli vardı. Ancak 15 Temmuz darbe girişimini sermaye birikim rejimi ya da toplumsal sınıflar üzerinden okumak mümkün gözükmüyor. 15


İşçi sınıfı açısından OHAL’in bir aylık döneminin pek farklı geçmediğini görüyoruz. Avcılar Belediyesi’nde işten çıkartılan işçilerin direniş çadırlarının kaldırılması, Elazığ Aksa Elektrik’te grevde olan işçilere OHAL gerekçesiyle yapılan saldırı ve gözaltılar, İstanbul’da işten çıkartılan ve direnişe geçen Tedi işçilerine yapılan müdahale ilk akla gelen uygulamalar Bu yüzden bu girişimi devlet içi aktörler üzerinden kavramsallaştırmak daha sağlıklı olacaktır. Bu tartışmanın önemi bir yana, darbe sonrası ilan edilen OHAL ve emekçilere yansımaları ise bu yazının esasını oluşturmaktadır. Hükümetin OHAL’i olabildiğince kapsamlı bir biçimde kullanacağı kısa süre zarfında ortaya çıktı. Tabii bu durumda en önemli aracı kanun hükmünde kararnameler olacaktı. Nitekim yayınlanan 3 KHK ve OHAL’in 1 aylık uygulaması, AKP’nin 14 yıllık sınıfsal saldırılarında daha da el yükselteceğini kanıtladı. Öncelikle cemaatle bağlantılı olan sendikalar ve konfederasyonlar doğrudan kapatıldı. 12 Eylül gibi işçi sınıfı örgütlülüğünü doğrudan hedef almış bir darbe döneminde bile sendikaların direkt olarak kapatılmadığını, açılan kapatma davaları ile dolaylı olarak kapatıldığını göz önünde tutarsak hukukun göstermelik bile olsa uygulanmadığı bir dönemin içinde olduğumuz sanırım daha iyi anlaşılacaktır. 16

80 bine yakın kamu çalışanı 1 ay içerisinde FETÖ ile bağlantılı oldukları gerekçesiyle açığa alındı. Yani daha şimdiden 12 Eylül’de işten çıkartılan kamu çalışanlarının sayısının 2 katını aştı. İşten atılan kamu çalışanlarının yargı yoluyla işe geri dönüşlerinin olanaksız hale gelmesi de bir başka hukuksuzluk örneğini gösteriyor. Açığa alınanların 400’e yakını KESK’e bağlı sendikaların üyelerinden oluşuyor. FETÖ ile bağlantıya kanıt olarak sunabildikleri ise FETÖ ile bağlantılı bankalardan işlem yapmak ya da sosyal medya hesaplarından yapılan hükümet karşıtı paylaşımlar. Yasal olarak kapatılmamış bir bankadan işlem yapmanın neden suç olduğu hakkında yapılan bir açıklama da yok. İşten çıkartmalarda ve açığa almalarda böyle bir keyfiyet içerisinde davranılabilmelerinin sebebi elbette güvendikleri işsizler ordusu. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı ortaya çıkan açığı 15 bin sözleşmeli öğretmenle kapatacağını duyurdu bile. Çok daha kötü şartlarda çalıştıracağı bu sözleşmeli öğretmenleri bir de mülakatla işe alarak eğitimde esnek ve güvencesiz çalışmayla birlikte kadrolaşmaya da hız vereceğini belli ediyor. Pek çok üniversitede açığa alınan akademisyenlerin içerisinde Barış İçin Akademisyenler bildirisinin imzacılarına da önemli ölçüde rastlıyoruz. 2015 yılının en çok ses getiren eylemlerinden birine imza atan ve cumhurbaşkanı başta olmak üzere devlet şürekâsının ciddi anlamda tepkisini çeken akademisyenlerin açığa alınması da hükümetin OHAL’i nasıl bir fırsata çevirdiğinin önemli kanıtlarından biri. İşçi sınıfı açısından OHAL’in bir aylık döneminin pek farklı geçmediğini görüyoruz. Avcılar Belediyesi’nde işten çıkartılan işçilerin direniş çadırlarının kaldırılması, Elazığ Aksa Elektrik’te grevde olan işçilere OHAL gerekçesiyle yapılan saldırı ve gözaltılar, İstanbul’da işten çıkartılan ve direnişe geçen Tedi işçilerine yapılan müdahale ilk akla gelen uygulamalar… Ayrıca kapatılan onlarca okul, vakıf, medya kuruluşu vb. işyerlerinde işinden olan emekçilerin kıdem tazminatları, varsa ödenmemiş maaşları gasp edilmiş oldu. Yine FETÖ bağlantısı nedeniyle kayyum atanan işyerlerinde de ilk iş olarak önemli sayıda işçi, alacakları verilmeyerek işten atıldı. Kilimli’deki maden işçileri ve


OHAL değil sosyal adalet!

Adana’daki Ekoroma işçileri bu vaziyette mücadelelerini sürdürüyor. Bu yoğun gündemde kaşla göz arasında TBMM’den geçen Bireysel Emeklilik Sistemi ile de çalışanların daha da yoksullaşması sağlandı. 13 milyon emekçinin kendi istekleri dışında ücretlerinden kesinti yapılarak özel bir sigorta programına üye yapılmaya zorlanması hukuksuzluğu da OHAL dönemine yakışır bir uygulama olarak gündemimize girdi. 1990’lardan beri süregelen sosyal güvenliği piyasalaştırma arayışlarının son

Grevdeki Nestle İşçisiyle Dayanışma

Bursa Karacabey’deki Nestle fabrikasında çalışan Tekgıda-İş üyesi 900 işçi 21 Haziran günü ücretlerin ve kötü çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle greve çıktı. Yeşil Sol Parti Bursa İl Örgütü grevdeki işçileri ziyaret ederek taleplerini dinledi, dayanışma mesajlarını ileterek yanlarında olduklarını belirtti.

halkası olan zorunlu BES ile özel sigorta şirketlerini finanse edeceğiz. OHAL uygulamaları yalnızca Türkiye’nin değil aslında tüm dünya işçi sınıfının da gündeminde; Fransa, 1968’den beri en büyük işçi eylemliliğine tanık olurken devletin IŞİD terörüne karşı ilan

Demokratikleşme, barış ve emekçilerin acil ihtiyaçlarının temel omurgasını oluşturacağı, asgari bir politik programda yan yana gelerek bu savaş cephesine karşı bir demokrasi cephesi inşa etme ve bunu etkin kılma görevi artık bir varlık/yokluk mücadelesi olarak karşımızda durmaktadır.

ettiği OHAL’i yeni iş yasası önündeki muhalefeti ezebilmek için kullandığına da şahit olduk. Alman hükümetinin yine IŞİD bahanesiyle ordusunu ülke içinde konuşlandırma planları olduğu da kamuoyuna yansıdı. Tüm bu gelişmeleri IŞİD tehdidinin ötesinde kapitalizmin 2008 krizini bir türlü aşamaması ve ekonomik krizin giderek küresel çapta siyasal krizlere ve devlet krizlerine dönüşmesi, egemen sınıfların da bu nedenle demokratik ve sosyal hakları kalıcı bir şekilde tasfiye etmeyi amaçlamasıyla okumak gerekir. Önümüzdeki dönem hem 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun tamamen değiştirilip kamu çalışanlarının kalan son sosyal haklarının ellerinden alınması ve esnek, güvencesiz çalışmanın kamu sektöründe de esas çalışma biçimi haline gelmesi hem kıdem tazminatının kaldırılmasıyla emek alanında, hem de oluşturulan milli mutabakatın sürebilmesi için yoğunluklu bir Kürt savaşıyla siyasal alanda daha da kötü günlere gebe görünüyor. Demokratikleşme, barış ve emekçilerin acil ihtiyaçlarının temel omurgasını oluşturacağı, asgari bir politik programda yan yana gelerek bu savaş cephesine karşı bir demokrasi cephesi inşa etme ve bunu etkin kılma görevi artık bir varlık/yokluk mücadelesi olarak karşımızda durmaktadır. 17


Hani OHAL sadece darbecilere karşı bir uygulamaydı ?!? Ali Sesal’a özgürlük! Facebookta yaptığı bir paylaşım nedeniyle hakkında “cumhurbaşkanına hakaret” ve “devletin egemenlik alametlerini aşağılama” suçlamalarından dava açılan ve tutuklanan tiyatro sanatçısı, Mersin üyemiz Ali Sesal, UYAP sistemine yanlışlıkla (!!) “FETÖ/PDY tutuklusu” olarak kaydedilince Mersin Cezaevi’nden İzmir/Menemen Cezaevi’ne gönderildi. Ömrü hayatı boyunca darbelere ve darbe zihniyetine karşı mücadele etmiş olan arkadaşımızın her yanıyla özensiz, hukuksuz tutuklama kararı derhal kaldırılmalıdır... Arkadaşımızın elinden alınan özgürlüğünün en kısa zamanda iade edilmesini ve tutuksuz yargılanmasını talep ediyoruz.

Betül Yarar’a ve Barış Akademisyenlerine dokunmayın! Üyemiz Prof. Dr. Betül Yarar, Fetöcü olmakla suçlanarak Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki görevinden uzaklaştırılmıştır. Yeşil Sol Partisi üyesi, HDP’nin parti meclisinde iki dönem görev almış, kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi için 1990’lardan beri kadın hareketi içinde yer almış bir akademisyen olan Betül Yarar “bu suça ortak olmayacağım” diyerek Kürt meselesinde “çözüm süreci”ne dönülmesinden yana olduğunu dile getirmek üzere barış bildirisine imzacı olmuştur. Barış bildirisine imza attığı için hedef haline getirilen ve mesnetsiz suçlamalarla açığa alınan parti üyemiz Prof. Dr. Betül Yarar’ın mücadelesinde yanındayız.

18


Doğa ve kent tehdit altında!

ÇED Neydi, Ne Hal Oldu? Fatoş Çırnaz

Ç

evresel Etki Değerlendirmesi (ÇED), gerçekleştirilmesi planlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkileri ile olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin belirlenmesinde, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaların tamamını tanımlamaktadır. ÇED ile ilgili ilk düzenleme ÇED Yönetmeliği adı altında ilk olarak 7 Şubat 1993 tarihinde yayımlanmıştır. Günümüze kadar 23 Haziran 1997, 6 Haziran 2002, 16 Aralık 2003 ve 17 Temmuz 2008 tarihlerinde düzenlenen ÇED Yönetmeliği ile ilgili son değişiklik 3 Ekim 2013 tarihinde yapılmış, aynı tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. ÇED; genel olarak yedi başlık altında değerlen-

dirilmiştir: Kimya, petrokimya, ilaç ve atıkları; sanayi; tarım, orman, su kültürü ve gıda; ulaşım, altyapı ve kıyı yapıları; enerji; turizm-konut; maden. “Çevresel etki değerlendirmesi gerekli değildir” kararı verme yetkisi 3 Ekim 2013 tarihinde valiliklere devredilmişti. ÇED Yönetmeliği kapsamında yer alan projeler için (Yönetmeliğin 6. maddesinin 3. bendine göre) “Çevresel etki değerlendirmesi olumlu” veya “Çevresel etki değerlendirmesi gerekli değildir” kararı alınmadıkça hiçbir teşvik, onay, izin, yapı ve kullanım ruhsatı verilemez, proje için yatırıma başlanamaz ve ihale edilemezdi. ÇED Yönetmeliği hükümlerine tabi faaliyetlere/projelere verilen “ÇED olumlu” ya da “ÇED gerekli değildir” kararları faaliyete başlanması için gereklidir ancak yeterli değildir. Diğer bir şekilde ÇED Yönetmeliği kapsamında verilen kararlar nihai izin ve onay niteliği taşımamaktadır. Bu nedenle yürürlükte olan mevzuat uyarınca “ilgili tüm 19


kurum ve kuruluşlardan gerekli izin, onay, görüş ve/veya ruhsatların alınması gerekmektedir” hükmü dahi bulunmaktaydı. Hal böyle iken darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL kapsamında doğa talanında rekor kıran iktidar ve sermaye grupları için adeta bir fırsat daha doğdu. Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki de “yatırımların önünün açılması için ÇED sürecini hızlandıracağız” açıklaması yapmıştı. Yönetmelik ve ÇED sürecine baktığımızda hızlandırılabilecek süreçler iki başlıkta toplanabilir: Bakanlık denetimi ve yurttaş katılımı. “ÇED gereklidir” kararı alınan bir proje için “ÇED olumlu” kararı alınabilmesi için yerine getirilmesi gereken birkaç adım bulunuyor. Hazırlanan ÇED başvuru dosyasının bakanlığa sunulmasının ardından düzenlenmesi gereken “halkın katılımı toplantısı” için belirlenen süre kısaltılabilir ki bu süreye dahi çoğu zaman uyulmamaktadır. Belirlenen çerçevede ÇED raporunun değerlendirildiği ve yapılan geri bildirimler doğrultusunda değişikliklerin istendiği İnceleme Değerlendirme Komisyonu aşamasının etkisinin azaltılması ÇED sürecini hızlandırabilir. Süreci hızlandıracak bir diğer olanak da bakanlığın kendisine sunulacak nihai ÇED raporlarını daha hızlı onaylaması. Bu da kamu çalışanlarına karşı açılan soruşturmalar ve işten el çektirmeler düşünüldüğünde raporlar hakkındaki değerlendirmelerin daha da alelacele yapılması anlamına geliyor. OHAL’in ardından Ba-

kanlar Kurulu’nun Kanun Hükmünde Kararname (KHK) hazırlama yetkisi hukuku ve hukukun üstünlüğü ilkesini sekteye uğratmaktadır. Bu yolla 2014’teki İvedi Yargılama Usulü değişikliğindekine benzer şekilde dava açma süreleri kısaltılarak yurttaşların katılamadıkları ÇED süreçlerini yargıya taşıyarak denetlemesi engellenebilir. Zaten 2014’teki düzenlemeyle idari davaya konu işlemlerde 60 gün olan dava açma süresi çevre ve kent davalarında 30 güne indirilmişti. Dava açmak ekonomik açıdan da zorlarken bir de KHK marifetiyle yeni bir düzenleme daha getirilerek dava açma süreleri daha da kısaltılabilir. Hâlbuki 2014 yılında bakanlıkça yayımlanan ÇED Yönetmeliği’ne karşı mücadele yürütülerek çevre örgütleri, meslek odaları, siyasi kuruluş ve partiler, yargıdan gelen yürütmeyi durdurma ve iptal etme kararları üzerinden çeşitli davalar açmışlardı. Bakanlık bu doğrultuda katılımcı, demokratik düzenlemeler yapabilecekken söz konusu maddeleri, küçük değişimlerle yeniden ÇED Yönetmeliği’ne dâhil etmişti. TMMOB’ne bağlı Çevre Mühendisleri Odası ve Mimarlar Odası ile Ekoloji Kolektifinin açtığı davada İDDK’dan gelen karar, yönetmeliğin kapsamının, tanımının ve önemli birkaç unsurunun daha yürütmesini durdurarak ÇED Yönetmeliği’ni “felç etti”.

ÇED Yönetmeliği’nin kapsamını düzenleyen 2’nci maddesinin C bendinde yer alan “ÇED kapsamına giren projelerin inşaat, işletme ve işletme sonrası izlenmesi ve denetlenmesi” ifadesinin yürütmesi Danıştay 14. Dairesi’nin aldığı 19 Haziran 2014 tarihli bir kararı anımsataılarak durduruldu. Tanımları düzenleyen 4’üncü maddede de iki bent için yürütmeyi durdurma kararı çıktı. Bunlardan ilki “Gerçekleştirilmesi planlanan projenin çevresel etki değerlendirmesinin yapılması için başvuru ile başlayan; inşaat, işletme ve işletme sonrası Termik santrallere karşı farkındalığı arttırmak ve 15 Mayıs’taki Aliağa eyleçalışmaları kapsayan süreç” mine çağrı yapmak üzere İzmir Yeşil Sol Parti Alsancak’ta da stant kurdu ve imza topladı. biçiminde tarif edilen “ÇED

Termik Öldürür! Yüzünü Güneşe Dön!

20


Doğa ve kent tehdit altında!

süreci”, diğeriyse denetimin anlatıldığı “izleme ve kontrol” tanımları oldu. Hem ikinci hem de dördüncü maddelerdeki yürütmeyi durdurma kararlarına gerekçe olarak ÇED sürecinin kapsamının daraltılması gösterildi. Yeni yönetmelikteki 20. madde uyarınca bakanlık uygun görmesi ve gerekçesini belirtmek koşuluyla ÇED sürecinde uyulması gereken Nisan ayındaki “Ergene’de Yalana, Trakya’da Talana Son Mitingi”nden süreleri dilediğince düzenleyebiliyordu. Danıştay İDDK bu maddenin de yürütmesini maden çıkarma tesisine karşı bölgeye giderken durdurdu. Yürütmesi durdurulan son maddeyse Çatalca’da engellenmiştir. Çevre İl ve Şehircilik “Entegre Projeler” başlıklı tartışmalı 25. madde Müdürlüğü’nün “ÇED gerekli değildir” kararı veroldu. Birden fazla projeyi kapsayan entegre projediği projeye karşı kamp kurmak istedikleri için ler için tek bir ÇED süreci yürütülmesi inisiyatifinin yola çıkan KOS otobüsleri Çatalca Kaymakamı’nın bakanlığın keyfine bırakılması da yürütmeyi durOHAL yetkisini kullanması sonucunda Çatalca’ya durma kararıyla engellendi. giremeden durdurulmuş, otobüsler güzergâhını Olağan koşullarda da yasal sürece bağlı olarak yürümeyen ÇED süreci ve alınan “oldu bitti kararlar” OHAL kapsamında daha da siyasallaşma tehlikesiyle karşı karşıyadır. OHAL kapsamında toplumsal muhalefetin haklı tepkilerinin daha da bastırılacağı varsayılarak şirketlerin, yatırımcıların işlerini daha da kolaylaştırma amacı güdülmektedir. OHAL koşullarında durumdan vazife çıkartmak da pek kolay mümkün olmaktadır. Nitekim Kuzey Ormanları Savunması (KOS), Tekirdağ’ın Saray ilçesi Safaalan Mahallesi’ne İGA Havalimanı Şirketi tarafından açılmak istenen patlatmalı

değiştirerek Çilingoz’a devam etmek zorunda kalmıştır. Çevre Bakanlığı’nın hızını az bularak hızlandırmaya çalıştığı ÇED süreçleri aslında şirketlerin, proje sahiplerinin ve patronların lehine işlemektedir. ÇED yönetmeliğinin iyi kötü yürürlükte kaldığı 23 yıl boyunca 51.200 ÇED “gerekli değildir” kararı verilirken, sadece 4.051 proje için “ÇED olumlu” kararı verildi, ancak 43 projede “ÇED olumsuz” kararı alındı. Bakanlığa sunulan projelerin 10 binde 7’si ise onaylanmadı. Yapılması gereken demokratik koşullarda, barışçıl biçimde bireylerin kendi yaşam haklarını ve yaşam alanlarını korumak, doğanın ve doğadaki tüm canlı-cansız varlıklarıkorumak için mücadele etmektir.

Nükleere İnat, Yaşasın Hayat​! (24 Nisan Sinop Mitingi)

Gezegenimizi korumak hepimizin olağan sorumluluğudur. Ekoloji mücadelesi aynı zamanda demokrasi ve hak mücadelesidir. OHAL süreci içinde ve olağan durumda olmasak bile…

21


Felaketten 4 yıl sonra: Fukuşima’nın genetiği bozulmuş papatyaları

Akdeniz Havzası ve Dünya İçin Tehlikeli Proje:

Akkuyu Nükleer Santralı Arif Ali Cangı

D

arbe girişimi, ardından Olağanüstü Hal (OHAL) ilanı, kanun hükmünde kararnameler, KHK’li günler… Gerçekten olağandışı bir dönem yaşıyoruz ve darbe girişimine, OHAL’li günlere ilişkin yazacak çok şey var. Yoğun gündem içinde atlanmaması gereken bir başka konu da Akkuyu Nükleer Güç Santralı (NGS) projesi. Bu yazının konusunu da 11 Temmuz’da Akkuyu’da yapılan keşif oluşturuyor. İnsanlığın nükleer ile ilişkisi ölümüne bir macera. Diğerlerinden bahsetmeye gerek yok; beş yıl önce yaşanan Fukuşima felaketi her şeyi anlatıyor: Binlerce kayıp, evini, yurdunu terk etmek zorunda kalmış yüzbinlerce insan, tedavi edilemeyen hastalıklarla boğuşan çoğu çocuk binlerce insan, ölümcül etkisi artarak devam eden radyoaktif kirlilik... Bu felaketle nükleer santrallerin sebep olacağı kaza riskinin düşük bir ihtimal olmadığını, kaza halinde sebep olacağı tehlikenin önlenmesi-

22

nin mümkün olmadığını dünya bir kez daha gördü. Bu felaketle artık nükleer santrallerle ilgili “güvenilirlik” sözlerinin koca bir yalan olduğu ortaya çıktı, birçok ülkede kurulu santrallerin kapatılması girişimlerine ve yeni nükleer santral projelerinden vazgeçilmesine tanık oluyoruz. Fukuşima’ya rağmen halen nükleerde ısrar edenler de var; bütün dünyada nükleer santrallerin kapatılması planları yapılırken bizim ülkenin yöneticilerini yaşananlar hiç etkilemedi; Akkuyu’da ve Sinop’ta nükleer santral yapma konusunda kararlı görünüyorlar. Üçüncüsünü de İğne Ada’ya yapacaklarmış. Sinop’taki santrali, felaketi yaşamış olan Japonya’nın yapacak olması tam bir akıl tutulması. Türkiye’ye ilk nükleer santral MersinAkkuyu’ya kurulmak isteniyor. Akkuyu Nükleer Güç Santralı (NGS) projesi yaklaşık 39-40 yıl önce yapılan yer seçimi ile başladı, zaman zaman rafa


Doğa ve kent tehdit altında!

kaldırıldı, 2000’li yıllarda AKP hükümetleriyle yeniden gündeme geldi. 12 Mayıs 2010 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahası’nda Bir Nükleer Güç Santralinin (NGS) Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşma” imzalandı. 13 Aralık 2010 tarihinde yüzde 100 Rus sermayeli Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına tabi Akkuyu NGS Elektrik Üretim A.Ş. adlı şirket kuruldu ve faaliyete başladı. Santral sahası 2011 yılında şirkete tahsis edildi, şirket Kasım 2011’de Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na (EPDK) elektrik üretim lisansı, Aralık 2011’de de Çevre Bakanlığı’na Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) başvurusunu  yaptı. Çok tartışmalı olan ÇED süreci 1 Aralık 2014’de Türkiye’ye gelen Rusya Devlet Başkanı Devlet Başkanı Vladimir Putin’e hediye edilen ÇED olumlu kararı ile sonuçlandırıldı.

İncirlik’te Nükleer Bombanın Ne İşi Var!

Avrupa çapında NATO kapsamında ABD’ye ait 200 adet nükleer silah halen İtalya, Almanya, Hollanda ve Türkiye’de tutulmaktadır. İncirlik’teki nükleer silahların her biri Hiroşima’ya atılan bombalardan 10 kat daha fazla zarar verici özelliğe sahip ve bu bombaların tümünün toplam gücü bütün Avrupa’yı haritadan silecek kadardır. Her bir nükleer silah, ciddi kaza riski taşımakla beraber bulundukları ülkeyi de potansiyel bir hedef haline getirmektedir.

Akkuyu NGS projesi ÇED sürecinde raporlar halktan gizlendi, yürürlükteki Daha yaşanılabilir, savaşsız, katliamsız bir dünya için kendi ülkemizve yönetmelikteki sürelere dahi uyulde ve dünyada atom bombası, hidrojen bombası ya da herhangi bir kitle imha silahı istemiyoruz. madı. Dava dosyasına gelen bilgilerden öğreniyoruz ki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 4 Ağustos 2014’de yönetmelikte dosyasının hazır olan davacıları, davacı avukatları, olmayan 3 aylık ek süre tanımış. Bu keydavacı kurum temsilcileri keşif mahalline girebildi. filiğe yasal kılıf olması için 25 Kasım 2014 tarihinde Partimizi temsilen avukatı olarak benimle birlikte ÇED Yönetmeliği değiştirildi, yeni yönetmelikle MYK üyemiz Özkal Yüreğir de katıldı. Ayrıca bireybakanlığa ek süre verme yetkisi tanındı. Bununla sel davacı olarak Mersin İl Eş Sözcümüz Osman da kalınmadı; eski ve yeni yönetmelikler arasında Yılmaz ile Mersin üyemiz Ali Sesal da keşfe katıldı. hangisi proje lehine ise onun uygulanacağı kuralı da getirildi. Uzmanlar, kabul edilen ÇED raporunÖzensiz keşif da pek çok soruya yanıt verilmediğini, verilen pek çok bilginin de yanıltıcı olduğun defalarca anlatKeşifte nükleer santral projesine kapı açan Türtılar ama nükleer tehlikeyi başımıza musallat etkiye-Rusya arasında imzalanan anlaşma ile ÇED mekte kararlı olan siyasi irade bunların hiçbirini raporuna dair teknik ve hukuki itirazların tamamı dinlemedi. Şimdi ÇED olumlu belgesinin iptali davayı gören Danıştay 14.Dairesi naip hakimi ve sedavası devam ediyor. Toplam 17 dava dosyasından çilen 15 kişilik bilirkişi heyetine anlatıldı. Yaklaşık birisi de Yeşil Sol Parti’nin davası. dört saati forum şeklinde tartışmaların yapıldığı Akkuyu Nükleer Santral keşfi projesinin ÇED raporunun yer seçimi itibariyle keşifle denetlenmesi, konunun uzmanları tarafından ÇED raporundaki verilerin ve önlemlerin bilimsel olarak denetlenmesi açısından önemliydi. Keşif öncesinde biraz sorun olsa da 17 ayrı dava

keşif 12 saat sürdü. Bu bölümde partimizi temsilen keşfe katılan Özkal Yüreğir Yeşil Sol Parti’nin Akkuyu NGS’den neden davacı olduğunu anlattı. Keşifte Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) uzmanı olarak ABD’den gelen tanınmış nükleer fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç tarafından hazırlanan özel

23


Akkuyu NGS projesi sadece davayla anılacak bir konu değildir, Akdeniz havzası için, dünya için çok tehlikeli bir projedir. Tehlikenin bertaraf edilebilmesi için itirazlarımızı çığlığa dönüştürmek zorundayız. rapor sunuldu, bilirkişi raporunda cevaplanması istenen sorular yöneltildi. Ortaya çıkan belirsizlikler ve gerçekler satır başlarıyla şöyle: •

Türkiye-Rusya Nükleer Enerji Transferi Anlaşmasının yapılan işin bir teknoloji transferi olduğuna dair güvence vermemesi,

Fukuşima felaketinden sonra Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun koordinatörlüğünde nükleer santralı olan ülkelere uygulanan nükleer enerji santral stres testi programından geçer not alamayan Rusya’nın yapacağı santralin güven vermemesi,

Türkiye ile Rusya’nın ayrı uluslararası sözleşmelere taraf olması, farklı hukuk sistemleri olmasının olası bir kazada zarar sorumluluğunun kime ait olacağına dair belirsizlik oluşturması,

ABD-Ulusal Los Alamos Nükleer Araştırma Merkezi’nin Ağustos 1981’de yayınladığı rapora göre “askeri ve sivil nükleer reaktör programları arasında teknik bir sınır yok” iken, Akkuyu NGS’nin salt enerji teminine yönelik bir yatırım olacağına ilişkin resmi bir taahhüdün bulunmaması,

24

Kurulması planlanan VVER-1200 tipi reaktörlerin hiç sınanmamış olması, bu tip reaktörlerin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu kriterlerine uygun olmaması, ÇED raporundaki kurulacak 4 ünite için öngörülen radyoaktif gaz yayılımı verilerinin bilinen emisyon bulgularına uygun olmaması, reaktörlerde çevreye salınacağı bilinen Trityum (H-3) ve Karbon (C-14) izotopuna envanterde yer verilmemiş olması,

Kurulacak 4 reaktörden çıkacak radyoaktif atık miktarlarına, radyoaktif yakıt ve kullanılmış nükleer yakıtın ne şekilde bertaraf edileceğine ilişkin ÇED raporunda yeterli ve doğru bilgilerin bulunmaması,

Kullanılmış atık yakıtların ve diğer atıkların nasıl ve ne kadar süre santral sahasında tutulacağının ÇED Raporu’nda belli olmaması, bu belirsizliğin bölgeyi nükleer atık çöplüğü haline getirebileceği,

Akkuyu nükleer güç santralı soğutma suyu modellemesinde, Akdeniz’den çekilecek su miktarı, deşarj edilecek soğutma suyunun sıcaklığı ve kimyasal özelliği sonucu Doğu Akdeniz sualtı hayatı üzerinde yaratacağı etkilerinin yeteri derecede incelenmemesi.

Davanın taraflarının sunumlarının ardından reaktörlerin kurtulacağı nükleer ada, doldurulacak koylar denizden su alınacak ve sistemden geçecek suyun deşarj edileceği saha, en az 10 yıl süreyle atıkların muhafaza edileceği geçici atık depolama alanı gibi belli başlı bölgeler gezildi ve incelemelerde bulunuldu. Sahada yapılan incelemeden sonra keşfin tutanağa bağlanması aşamasında tutanak krizi yaşandı. Bütün gün yapılan keşif sırasında sunulan talepler, itirazlar, savunmalar ve yapılan işlemlerin hiç birisi tutanağa geçirilmedi. Önceden hazırlanmış, matbu tutanağın imzalanmasının istenmesi tartışmalara yol açtı. Sonunda itiraz-i kayıtlarla tutanak imzalandı, Partimizin davası ile EGEÇEP, Sinop Çevre Dostları Derneği, Ertuğrul Kürkçü, Melda Onur, Beyza Üstün, Sebahat Tuncel, Ali Osman Karababa ve bir grup yurttaşın dosyasında ise matbu tutanak imzalanmadı. 11 Temmuz keşfi, bilirkişilere yapılan itirazlara ilişkin karar taraflara tebliğ edilmeden, huzurda yemin etmeyen bilirkişilerle, pek çok hukuk kuralı ihlali ile özensiz biçimde yapıldı. Dava bir şekilde sonuçlanacak ama Akkuyu NGS projesi sadece davayla anılacak bir konu değildir, Akdeniz havzası için, dünya için çok tehlikeli bir projedir. Tehlikenin bertaraf edilebilmesi için itirazlarımızı çığlığa dönüştürmek zorundayız. Bunun politik alandaki sorumlusu da hiç kuşkusuz programına nükleer santrallere amasız fakatsız karşı olduğunu yazan Yeşil Sol Parti’dir.


Doğa ve kent tehdit altında!

Kent Savunusu ile Barış Mücadelesinin İçiçeliği Röportaj: Simin Gürdal Beyoğlu Kent Savunması’ndan Deniz Özgür ile Beyoğlu’nda yaşanan hızlı dönüşüm ve kent mücadelesinin durumu üzerine konuştuk. Beyoğlu son yıllarda hızlı bir dönüşüm geçiriyor. Bu dönüşümün nedenleri nedir ve nasıl hayata geçiriliyor? Son on yıldır, özellikle yerel yönetimin AKP’ye geçmesiyle birlikte Beyoğlu’na özel bir projeksiyon tutulmaya çalışıldığını çeşitli göstergelerden anlıyoruz. 2005’te Tarlabaşı Projesi ortaya çıktı. Bu projeye ve daha fazlasına olanak veren 5366 sayılı yenileme yasasıdır. Bu yasa literatüre Beyoğlu ve Tarlabaşı Yasası olarak geçti, çünkü en vahşi uygulaması burada görüldü. Tarlabaşı bu yasa üzerinden dönüşüyor. Emek Sineması da bu yasayla dönüştü ve yıkıldı. 2009 yılında Beyoğlu Belediyesi, Beyoğlu Ko-

ruma İmar Planları’nı çıkarttı. Bu 1993 yılından sonra kentsel sit ilan edilmiş bir bölge olan Beyoğlu için burada yapılacak en ufak bir inşaatın, en ufak bir müdahalenin çok titizlikle koruma uygulamalarından geçmesi anlamına gelmeliydi. Fakat yasa aslında ismine tezat bir şekilde Beyoğlu’nun muazzam bir şekilde dönüşüme ve ranta açılmasına hizmet ediyor. Beyoğlu’nun mahallelerine, kamusal alanlarına yönelik belli tanımlamalar getirildi. Bu tanımlamalar arasından ikisi çok önemli: ticarileşme ve turistikleşme. Birçok alan, özellikle konut alanları bu iki sınıfa sokuldu. Beyoğlu’nun şu an yaşadığımız vahşi dönüşümü de başlamış oldu. Otelleşme, burada var olan küçük esnafın yerinden edilmesi, kitapçıların kapatılması, sahafların tutunamaması, kültür merkezlerinin, tiyatro ve sinemaların varlık gösterememesi gibi, buranın kültürel ve tarihsel iklimine, dokusuna aykırı bir süreci yaşıyoruz ve bu çok hızlı gerçekleşiyor.

25


Son dönemde hizmete giren köprüler hem doğaya ve insana zarar veriyor, hem de yıllarca bizim vergilerimizin rantiyerlere dağıtılmasına neden olacak. Beyoğlu’nun dönüşümüne çok net etki eden iki yasa daha var. Birincisi afet yasası. Afet yasasında riskli alan ve riskli yapı olmak üzere iki ayrı eksen var. Riskli alan genelde daha geniş bölgeleri içine alıyor. Bu yasaya göre geniş ölçekli alanlar riskli alan konumuna sokulup yıkılmaya çalışılıyor. Riskli yapı ise tekil binalar için geçerli bir uygulama. Binanın belli yerlerinden küçük parçalar alınarak hazırlanan raporlar doğrultusunda bu binanın riskli olduğu söyleniyor ve ondan sonra herhangi bir güç o binanın yıkılmasını engelleyemiyor. Karşı dava açamıyorsunuz, itirazda bulunamıyorsunuz. Riskli bina adı altında Beyoğlu’nda birçok binanın dönüşümü meşrulaşmış oluyor. İkincisi ise Borçlar Kanunu kapsamında 10 yıllık kiracıların gerekçe gösterilmeden çıkarılabilmesi. Bu da Beyoğlu gibi çok köklü işletme, dükkân ve esnafa ev sahipliği yapan bir yerde on yıldan fazla kiracı olan işletmecilerin ya da kiracıların yerinden edilmesini sağlayan bir yasa. Buradaki binaları yekpare bir şekilde dönüştürmek isteyen hem belediyenin hem de buna yönelen sermayenin çok işine gelen bu iki yasa yoluyla Beyoğlu’nda bütün binalar, bütün dükkânlar, işletmeler çok hızlı bir şekilde el değiştiriyor. Peki bu dönüşümü engellemenin yolu yok mu? 2009’da çıkan Beyoğlu İmar Planı’na dava açıldı. Plan 2013’te iptal edildi ki birçok uygulama bu plana göre yapılıyordu. Fakat çok yakın bir zaman26

da Danıştay’ın 3 üyesinden 2’si değiştirilerek bu plan tekrar yürürlüğe girdi. Plan yeniden dava edilmiş durumda, ama yürürlükte. Bu plan aslında Beyoğlu’nun anayasası ve bu anayasaya göre Beyoğlu şekillendirilmeye devam ediliyor. Biz de bu acımasız yasalara ve uygulamalara karşı işletmelere, kitapçılara, sinemalara sahip çıkmaya çalışarak aslında yel değirmenlerine karşı savaşan Don Kişot gibi mücadele etmeye çalışıyoruz. Kelebek Korse’yi hepiniz duymuşsunuzdur. Yaklaşık 90 yıllık bir geçmişe sahip, İstiklal Caddesi’nin en eski işletmesiydi. Sahibi “1955 6-7 Eylül pogromuna karşı direnen Kelebek Korse, bu yeni sürece direnemedi” dedi. Kurtuluş’a taşınmak zorunda kaldı. Bunun gibi birçok işletme muazzam bir dönüşümün parçası durumunda. Bir süre sonra fiili direnişlere doğru geçiyor. Laterna Kafe’yi polis zoruyla boşalttılar. Ondan fazla arkadaşımız gözaltına alındı, avukatımız dayak yedi. Ha keza Stil Kundura, 70’lik Pub gibi birçok dükkan boşaltıldı. Çok asimetrik bir mücadele veriyoruz. Beyoğlu’na dönük bu özel ilginin nedeni nedir? Sadece Beyoğlu’na özgü bir durum değil, ama Beyoğlu’nun kendine özgü bir zorbalığı üstüne çektiği aşikâr. Çünkü Beyoğlu çok farklı kimliklerin buluşma noktası, farklı kültürlerin kendini ifade ettiği bir alan. Bunun kendisi bile monolitik diktatörlük inşa etmeye çalışan bir iktidar için büyük bir tehlike. Beyoğlu’na yönelik bir fetih algısı var. İktidar yerel yönetimi ele geçirse bile buranın kendine ait bir yer olmadığını biliyor. Kasımpaşa’dan, Piyalepaşa’dan aldığı oylarla bu bölgeye hükmetmeye çalışıyor aslında. Bu da çeşitli simgelerini buraya nakşetmeye çalışarak oluyor. Topçu Kışlası, Taksim Meydanı’nın getirildiği hal ya da Taksim’e yapılmak istenen cami bunun bir parçası. Bunların her biri iktidarın Beyoğlu’na bir fetih algısıyla yaklaştığını gösteriyor. Kabataş Martı Projesi gündemde. Burada neler oluyor? Kabataş Martı Projesi Kabataş bölgesinin tamamını yok edecek bir proje. Bu aslında eski bir kâbusun geri dönüşü. Yaklaşık on sene önce iptal edilen bir proje. Devasa bir beton blok, Kabataş İskelesi’ne kondurulmak isteniyor. Yaklaşık 10 bin metrekare deniz doldurularak 9 metre yüksekliğinde büyük bir terminal binası öngörülüyor. Boğaza ciddi bir ekolojik müdahale söz konusu. Ayrı-


Doğa ve kent tehdit altında!

ca projenin hayata geçirilme biçimi de çok sorunlu. 13 Mayıs tarihinde İBB’den bir plan değişikliği geçti. Biz bu sayede öğrendik projeyi. Tamamlanması gereken pek çok aşama olmasına rağmen bir oldubittiyle karşı karşıyayız. Kabataş aslında deniz yolu, tramvay, füniküler ve otobüslerle bir aktarım merkezi. Orayı kapatmak için insanların hayatını aksatmayacak çok sağlam alternatifler düşünmeniz ve bu alternatifleri uzun bir süre insanlara duyurmanız gerekiyor. Çünkü insanların bir alışkanlığı var. Muazzam bir aks oluştu. Bu alışkanlıkları çok kolay değiştirtemezsiniz. İnsanlar ona göre işe giriyor, ev tutuyor. Bununla ilgili bir kampanya yapıyoruz. Hem İstanbul Kent Savunması’ndan hem de kent mücadelesinin ne durumda olduğundan bahseder misiniz? İstanbul Kent Savunması Gezi’den sonra Aralık ayında yapılan mitingin ardından bir deklarasyonla hayata geçirildi. İstanbul’da ilk defa bir kent mitingi yapıldı ve çok da kalabalıktı. Yerel dinamiklerin, çevre örgütlerinin, kent örgütlerinin dâhliyle oluşan bir yapılanma oldu. Hem İstanbul’daki irili ufaklı mücadelelerin birbiri ile temas etmesi, hem de Galataport gibi, Kabataş gibi tek başımıza çözemediğimiz ve yerel dinamiği de olmayan büyük projelere karşı gücü ortaklaştırma ihtiyacından doğdu. 2014 yılının başından bu yana mücadele vermeye devam ediyor. Süreç içerisinde yerel ayaklarını oluşturdu. Şu an yaklaşık sekiz ilçede örgütlenmesi var. Buralarda o yerel dinamik kendini nasıl ifade ediyorsa o ağ üzerinden devam ediyor. Gezi’nin ardından Validebağ direnişi de oldukça etkili oldu. O direnişin de önemli bir ayağıydı İstanbul Kent Savunması. Tabi bu dönemler duyarlılığın yüksek olduğu ve belli bir dinamiğin kendini su yüzüne çıkardığı ve bu mücadelelerin de karşılık bulduğu dönemlerdi. Çok farklı sınıfsal kesimlerle yan yana gelindi. Farklı yaş kuşaklarıyla birlikte hareket ediliyordu. Validebağ bu anlamda büyük bir deneyim laboratuvarıdır.

oldu. Kente yönelik baskının azalmadığı kesin. Yerellerin geri çekilmesi, alana dönük ilgilinin azalması ve biraz da sonuç alınamıyor duyusu nedeniyle belli bir durgunluk yaşanıyor. Gezi direnişiyle birlikte kent mücadelesinin nasıl bir dinamizm barındırdığı, minör bir mücadele alanıyken majör bir mücadele alanına nasıl dönüştüğünü gördük. Fakat bu mücadele majör hale gelse de taşıdığı kısıtlılıklar kendini gösteriyor. Kendi dinamiğiyle dönüştüremeyeceği şeylerle karşı karşıya kalmış durumda, bir duvara çarpma hali yaşıyor aslında. Hem sistem karşıtlığını içermeden bu mücadelenin başarıya ulaşma şansı yok hem de barış ve demokrasi mücadelesiyle iç içe geçmek zorunda. Bu majör ya da minör bütün mücadele alanları için geçerli. Barış, demokrasi ve yaşam savunması mücadelesinin söylemde, pratikte, örgütlenme çalışmalarında bir ortaklık inşa etmeye yönelmesi gerekiyor. Bu yan yanalık inşa edilmezse her bir politika duvara toslama kaderiyle karşı karşıya kalıyor. Buna rağmen kent mücadelesi hala belli bir dinamizm barındırıyor. Bir haftasonunda 6 farklı yerde eylemler olabiliyor. Hala yaşam savunması dediğimiz şeyin insanları sokağa çıkarabildiğini, yan yana getirebildiğini, harekete geçirebildiğini de görüyoruz. O yüzden bu alana gerekli önemi vermek gerekiyor. Başka yerlerde ezildiğimizde toplanabileceğimiz nokta neresiyse orayı büyütüp, ama oradaki söylemi ezilen başka yerle buluşturmak gibi bir potansiyele sahip. Bu potansiyeli bizim kullanmamız gerekiyor.

Beton Martı’ya Dur De!

Ancak 2015 Temmuz’unudan bu yana yaşadığımız iklimin etkisiyle bir düşüş söz konusu. Bu süreçte hareket kabiliyetinde ciddi bir azalma

Kabataş Martı Projesi’nin yaklaşık 10 bin metrekare deniz doldurularak bitirilmesi planlanıyor. Oldubittiye getirilen projeye karşı sokak faaliyetlerini içeren kampanya düzenleniyor. 27


Özyönetim: Demokrasinin Ufuk Çizgisi

H. M. Çelebioğlu

O

rtadoğu konusunda söz söyleyenlerin ağzından hiç eksik olmayan iki kelimedir “barış” ve “demokrasi”. Bunun nedeni ikisinin de bahsi geçen coğrafyada adlarından gayrı başka bir varlık gösterememeleri, ama aynı zamanda en çok ihtiyaç duyulan olgular olmasından kaynaklanıyor olsa gerek. Düşünün; bölgenin en “demokratik” ve/veya “barışçıl” ülkeleri Türkiye ve İsrail!! Bu cehennem içinde Rojava, yeni bir demokrasi ve iç barış tecrübesi olarak karşımıza çıkıyor. 2011’de Suriye’de başlayan iç savaşın yarattığı boşluktan istifade ederek Esad rejiminin kendilerine nüfus kâğıdını bile çok gördüğü Kürt hareketinin omurgasını oluşturduğu güçlerin 2012’de Serekaniye, Afrin ve Derik’in ele geçirmesiyle o bölgede fiili bir yönetim oluştu. Günümüze değin sürekli, başta IŞİD olmak üzere cihatçı silahlı örgütlerle, zaman zaman Suriye ve Türk ordusuyla çatışmalar yaşanan bölgede şu ana kadar üç özerk kanton oluşturulmuş durumda. Bu kantonlar federal bir birlik oluşturdular. Bu birliğin temeli 2014’te kabul edilen ve Rojava Anayasası olarak da bilinen Rojava Toplumsal Sözleşmesi oldu. Sözleşmeyle birlikte birbiriyle 28

coğrafi bağlantısı olmayan üç bölgede (Kobani, Afrin ve Cizire) özerk yönetimler ilan edildi. Bu yönetimler federasyon temelinde bir araya geldiklerini ilan ettiler. Her ne kadar bu üç kantonda da ağırlıklı olarak Kürt nüfus yaşasa ve yönetim kadrolarını çoğunlukla Kürtler doldursa da bölgede yaşayan tüm etnik kimliklere ve kültürlere kendilerini ifade etme ve yönetim-yasama kademelerine katılma ve temsil edilme hakkı tanındı. Rojava Toplum Sözleşmesi’nin hemen girişinde “Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz” ibaresiyle bölgede yaşayan bütün halklar tek tek sayılıyor. Sözleşmenin ilerleyen bölümlerinde bu üç kantonun oluşturduğu birliğe (yine kendi içinde özerkliğe sahip olma hakkıyla birlikte) Suriye’nin diğer bölgelerinin de girebileceğinin altı çiziliyor. Sözleşmenin 9. maddesinde bölgenin temsilcisi olan Cizire Kantonu’nun resmi dillerinin Arapça, Kürtçe ve Süryanice olduğu, aynı zamanda bölgedeki diğer halklara kendi anadillerinde eğitim görme hakkının tanındığı yazılı. Kadın haklarının anayasal güvence altına alındığını (27. Madde: Kadın-


Özyönetim

ların siyasi, toplumsal, ekonomik, kültürel ve her türlü yaşam hakkı vardır - güvence altına alınır; 28. Madde: Kadınlar, özsavunma ve her türlü cinsiyet ayrımını kaldırma, reddetme hakkına sahiptir), her türlü yerel ve genel yasama ve yürütme organlarında en az yüzde 40’lık cinsiyet kotasının olduğunu ve bölge halklarının hepsinin yasama organlarında temsiliyetinin esas kabul edildiğini de ekleyelim. Rojava’da kurulmaya başlanan düzen Türkiye’de Kürt hareketi tarafından 2000’li yıllardan itibaren geliştirilmeye başlanan demokratik özerklik (veya son dönemde daha fazla dillendirilen özyönetim) fikrini temel alıyor. Tartışmayı başlatan, Abdullah Öcalan’ın hapishanedeki yazı ve kitapları oldu. 2005’te KCK Sözleşmesi’nin kabul edilip yayınlanmasıyla Kürt hareketi Türkiye’de demokratik özerklik temelinde bir rejim kurulması yönünde irade beyan etti. Özyönetim kavramı söz konusu olduğunda devlet yöneticileri hemen bölünme paranoyasını kaşımaya başlıyor. Çözüm sürecinin devreye sokulmasıyla silahların hiç olmazsa bir miktar sesinin kısıldığına şahit olmuştuk. Ancak bu sürecin kendisine oy olarak geri dönmemesi AKP iktidarını tekrar devletin kadim savaşçı geleneğine sarılmaya itti. HDP’nin ciddi bir başarı elde ettiği 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra hükümetin Kürt hareketini kriminalize etme çabaları sonuç verdi ve ülke her gün bir yerlerde, birilerinin patlattığı bombalarla, tankların toplarıyla kan içinde kaldı. Bu ortamda Kürt illerinde ilan edilen özyönetim, kendisine eşlik eden hendeklerin kazılmasıyla ve dolayısıyla terörle anılır hale getirildi, yeniden “ülke bölünüyor” hamaseti devreye sokuldu. Oysa Kürt hareketinin geliştirdiği özyönetim olgusu, bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasından ziyade barışçıl ve demokratik bir ülkede, bir arada yaşama koşullarının oluşturulması için öneriliyor.

Özyönetim: Barışın diğer adı Türkiye’de yaşayan herkesin istisnasız ortak talebi silahların ve bombaların susması ve iç barışın sağlanması. Bunu gerçekleştirmenin yöntemlerinden birisi savaşan iki taraftan birinin diğerini tamamen yok etmesidir. 40 yıldır devlet yönetivileri

bu yöntemi denedi. Sonuç: Evet, çoğu Kürt en az 30 bin yurttaş öldürüldü, ama Kürt silahlı mücadelesi varlığını sürdürüyor. Olan iki taraftan da can veren yoksul Türk ve Kürt’e ve onların geride bıraktıkları yakınlarına oluyor. Kaldı ki bu yöntemde merkezi rol üstlenen ordu, sadece “teröristler”le savaşmaz, ülkenin her şeyine karışır ve beğenmediği hükümeti de devirmeye kalkar. 28 Şubat darbesinin de, 15 Temmuz darbe girişiminin de Kürtlerle savaşın azdığı dönemlerde yapılması tesadüf değildir; sahaya kim çıkarsa, topu o oynar! İkinci yöntemse gerçek barışı sağlayacak olandır: Son örneği Kolombiya’da görülmüş olan, savaşan tarafların bir masa etrafında toplanması ve ortak noktaların bulunarak karşılıklı silahların susturulması, diğer bir ifadeyle silahların değil siyasetin, savaş değil uzlaşı dilinin kullanılması. Elbette böylesi bir masada Kürt halkı kendi varlığını devam ettirecek koşulların sağlanmasını isteyecektir. Kamu hizmetlerinde ve eğitim-öğretimde anadilin de kullanılması, anayasanın ve başta yerel idareler olmak üzere kamu yönetiminin çoğulcu anlamda demokratikleştirilmesi ve yönetimde katılımcılığın ve çoğulculuğun geliştirilmesi gibi. Bu anlamıyla HDP’nin tüm Türkiye için önerdiği 20 civarında bölgenin oluşturulması, her bölgenin seçilmiş parlamentosunun genel idare, ulusal savunma, diplomasi, para ve genel maliye politikası dışında kalan konularda yasama yetkisine sahip olması ve mahallelerden başlayarak oluşturulacak komiteler üstünden şekillenecek yerel idarelerin de özerk yetkilere sahip olması, başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye’de yaşayan Türk ve/veya Sünni Müslüman olmayan halkların ve toplulukların sorunlarının barışçıl bir biçimde çözümü için önemli bir fırsattır.

Özyönetim: Demokrasinin diğer adı Giderek tek adam rejimine sürüklenen bir ülkede yaşıyoruz. Her ne kadar 15 Temmuz darbe girişiminden sonra dillendirilmese de Tayyip Erdoğan’ın başkanlık hayalinden vazgeçtiğini düşünmek safdillik olur. Fakat Türkiye’nin anti-demokratik geçmişi Tayyip Erdoğan’la başlamıyor. Söz konusu olan sadece askeri darbelerle yaşanan “olağanüstü” ke29


dethanelerin yapılacağı (veya hiçbir ibadethane de istenmeyebilir) veya kentin kaç tane köprüye, havaalanına, çılgın (=delice) projeye ve ne kadarlık ormanlık alana ihtiyaç duyduğu gibi konularda o muhitin yaşayanlarına doğrudan söz ve karar hakkı doğar. Şehrin, bölgenin veya ülkenin genelini etkileyen konularda kendilerinin doğrudan seçtiği ve beğenmediklerinde hızla geri çağırabildikleri temsilcileri vasıtasıyla siyaset alanında aktifleşir.

Talana hayır, özyönetime evet

İsmi, Türkiye’de yerinden yönetim - yerel demokrasinin ilk örneklerinden Fatsa’yla özdeşleşmiş “Terzi” Fikri Sönmez, ölümünün 31. yılında mezarı başında anıldı.

sintiler değil, “olağan” dönemlerde de Türkiye’de demokrasinin sınırları oldum olası dar çizilir. Hükümete veya devletin o anki işleyişine dair en ufak eleştiri getirenler bile hızlıca terörist, vatan haini gibi ifadelerle etiketlenir, tutuklanır, yıllarca süren davalarla süründürülür ve hatta hapse atılır. Egemenliğin kayıtsız, şartsız dayandırıldığı milletin fertlerinin sendika ve dernek kurma, bunlara üye olma ve bunlar vasıtasıyla sesini topluma ve devlete iletme hakları son derece kısıtlıdır. Sendikalar ve dernekler hızla kapatılabilir, cezalar alır, vb. Bu rejimin vatandaşı sadece vergi ve 4-5 senede bir oy veren, pasif bir kamu hizmeti tüketicisinden başka bir şey değildir. Pasif tüketici sesini ancak kutsanan sandıklar dâhilinde duyurabilir. O da çok sorunludur. Sizden 4-5 senede bir oy isteyen partiler, karşınıza paket halinde vaatler serer. Kaldı ki dolaylı demokraside partiler kolayca sizi yanıltabilirler ve bu rejimde onlardan hesap sormak için bir sonraki seçimi beklemek zorunda kalırsınız. HDP’nin önerdiği özyönetimde ise vatandaşlar, mahallelerindeki meclislerin doğrudan üyesi olarak sorunlarını çözmekte irade gösterir. Böylece o mahalle ya da yörede eğitim ve diğer kamu hizmetlerinin sunulacağı diller, hangi iba-

30

Özyönetim olgusu özellikle HDP kurulduktan sonra tüm Türkiye’ye önerilen bir proje haline geldi. Ancak özyönetim, hakkıyla yürütülen bir tartışma olamadı. Bunun en önemli nedeni iktidarın toplumla paylaşılması önerildiğinde Türk devleti yöneticilerinin sergiledikleri kadim, aşırı merkeziyetçi tepkileridir. Elbette Kürt hareketi merkezli başlayan her tartışmada olduğu gibi özyönetim fikri de hemen “vatan savunması” hamasetine kurban edilmeye çalışılıyor. Bunun dışında özyönetimi destekleyen kimi muhalif çevreler, bu teklifi sadece Kürt bölgesine özerklik olarak kabul ediyor, ama tüm Türkiye’de bunun uygulanmasına karşı çıkıyor. Buradaki temel gerekçe, neo-liberal çevrelerin de yerelleşmeyi, merkezi iktidarın yetkilerinin yerel idarelere devredilmesini savunmasıdır. Kamusal hizmetlerin sorumluluğu yerel idarelere verilirken merkezi hükümet mali kaynakları paylaşmaya yanaşmazsa elbette bu hizmetleri yürüten kurumlar ekonomik güçlükle karşılaşır ve özelleştirilme riski artar. Ancak hizmet yükümlülüğüyle birlikte mali kaynakların da adilane paylaşımıyla bu sorun kolayca aşılabilir. Üstelik vergi vermekle mükellef vatandaş, o verginin toplanması ve kullanımı konusunda doğrudan söz ve karar sahibi olacağından kamu kaynaklarının daha etkin kullanımı da sağlanmış olur. Kamusal kaynakların timsahlar tarafından talan edilmesinin, yani yolsuzluğun ciddi boyutlarda azalacağını da eklemek gerekir. Dolayısıyla bugün özyönetim, doğanın, emeğin, kamusal kaynakların ve tabii insan hayatının talan edilmesine karşı barışın, gerçek demokrasinin ve sosyal adaletin gelişmesinin önünü açacak en önemli projedir.


Mülteci hakları

Mültecilere Eşit Vatandaşlık Hakkı Tanınmalı

Röportaj: Simin Gürdal

Halkların Köprüsü Derneği Başkanı Prof. Dr. Cem Terzi ile Türkiye’de yaşayan Suriyeli sığınmacıların durumu ve yapılması gerekenler üzerine konuştuk. Türkiye’deki mültecilerle ilgili hukuki düzenlemeler açısından Suriyeli sığınmacıların durumunu değerlendirir misiniz? Türkiye’de mülteci statüsü kazanmamış ama aslında savaştan kaçtıkları için mülteci durumunda olan 3 milyona yakın Suriyeli var. Türkiye’nin Haziran 2015’te sınırları kapatmasına rağmen savaş devam ettiği için geçişler de devam ediyor. Bu insanlar kaçak geçtikleri için kimlikleri ya da kayıtları da yok. Suriyeli sığınmacılar Türkiye’de geçici koruma statüsü altındalar. Bu aslında uluslararası hukukta çok da yeri olmayan, Kosova Savaşı sırasında geçici olarak yaratılmış bir pozisyon. Türkiye de bu maddeyi kullanarak geçici koruma statüsü verdi ve çıkardığı bir takım genelgelerle sağlık hizmeti alma, çalışma hayatına katılma, çocukların eğitim alması gibi bir dizi hak tanıdı. Ancak bunların hayata geçirilmesinde çok ciddi sıkıntılar var.

Ne tür sıkıntılar yaşanıyor? Üç milyon insanın yaklaşık yarısı çalışabilecek durumda. Buna rağmen ne kadarı istihdam edildi derseniz, çok azı. Üstelik çocuk işçi çalıştırılması çok yaygın. Çocuk okullaşma oranı ise çok düşük. Hiç okula gidemedikleri için bu yüz binlerce çocuk kayıp nesil olarak adlandırılıyor. Ailelerine bakabilmek için çeşitli atölyelerde uygun olmayan şartlarda çalışıyorlar ya da tarım işçiliği yapıyorlar. Bu sorunları aşmak için neler yapılması gerekiyor? Hukuku açıdan en hızlı çözüm bu insanlara mültecilik statüsü verilmesidir. Mültecilik statüsü onlara uluslararası hukuk alanında bir koruma sağlayacak ve aslında hak ettikleri bir statüye sahip olacaklar. Geçtiğimiz ay hükümet tarafından 3 bin ila 5 bin arasında Suriyeli’ye vatandaşlık hakkı verilebileceği söylendi. Vatandaşlığın doktor, mühendis gibi meslek sahipleri ya da burada iş yeri açabilecek durumda olanlara verilmesi söz konusu. Burada sınıfsal bir tercih var ve bu ayrımcılığa yol açacaktır. Korunmaya asıl ihtiyacı olan yoksulların, kadınların, bebeklerin, milyonlarca insanın toplumun geri kalanı tarafından işe yaramaz in31


Eğer bu halka katılmak istiyorlarsa bu kararlarını desteklemeliyiz. Tabi, vatandaşlık hakkı tanımak yetmez, eşit vatandaşlık için de mücadele etmek gerekir. sanlar olarak görülmesine neden olacaktır. Dolayısıyla mültecilik statüsünün hepsine ve vatandaşlık hakkının ise kişilerin sınıfına, diline, ulusal aidiyetine, mezhebine bakılmaksızın isteyenlerin hepsine tanınması gerekiyor. Ayrıca çeşitli nedenlerle Avrupa’ya gitmek isteyenlere engel olunmamalıdır; iltica bir haktır. Türkiye bir mülteci hapishanesi olmamalıdır. 1 milyon Suriyeli Avrupa’ya geçmiş durumda. Aile birleştirmeleri vizesi ile Suriyelilerden isteyenler Avrupa ülkelerine gidebilmelidir. Bu devasa sorun ancak bu tür ciddi yaklaşımlarla çözülebilir. Şu an Türkiye tarihinin en büyük göçü ile karşı karşıyayız. Daha önce buna benzer bir göç Bulgaristan’dan olmuştu. Ama rakam bunun onda biri kadardı. Bu insanlara özel bir yasa ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı tanındı. Suriyeliler dahil, bu ülkede yaşayan yabancılara bu hakkın tanınması hem bu insanları uğrayacakları ayrımcılık ve ırkçılıktan korur hem de Türkiye’nin ekonomik yaşamına hakları ile girerler. Hiç olmazsa sigorta yaptırabilir, işe girdiklerinde bir güvenceye kavuşabilirler. Şu an tamamen kayıt dışı sektörlerde, kölece koşullarda çalışıyorlar ve hizmetlere erişimde büyük sıkıntı çekiyorlar. Türkiye ile AB arasında imzalanan mülteci anlaşmasının yansıması ne oldu? Bu çok zayıf bir anlaşma. AB Türkiye’ye verdiği sözleri yerine getirmiyor. Dolayısıyla bu anlaşma şu anda fiilen yürürlükte değil. Anlaşmanın imzalandığı günden bu güne bizim buradan Avrupa’ya gönderdiğimiz sekiz yüze yakın insan var. Onların Türkiye’ye gönderdiği kişi sayısıysa dört yüz altmış. 3 milyon mülteci nüfusunun yanında bu konuştuğumuz rakamların hiçbir anlam ifade etmediği açık. Dünyanın en çok mülteci içeren ülkelerinden biriyiz. Ama bu insanlara mülteci statüsü vermiyoruz. 32

Öte yandan da toplum Suriyeli sığınmacılar konusunda devletin neler yapacağına dair yeteri kadar bilgilendirilmediği ve kamuoyunun bu meseleyi yeterince tartışması sağlanmadığı için hergün söylentiler çıkıyor. O söylentiler nedeniyle insanlar Suriyelilere karşı ayrımcı, zaman zaman nefrete varabilecek yaklaşımlar geliştiriyorlar. Bu ileride çok olumsuz sonuçlar doğurur. Bizim talebimiz bu insanların ülkemize mülteci olarak kabul edildiğinin, ülkeleri yerle bir olduğu için geri dönme şanslarının olmadığının ve büyük oranda kalıcı olacaklarının, dolayısıyla bir toplumsal entegrasyona ihtiyaç olduğunun anlatılması. Bu entegrasyonun da vatandaşlık yoluyla yapılabileceğinin toplumla paylaşılması ve hepsine bu imkânın verilmesi gerekiyor. Öte yandan bu insanların bir kısmı batıya gitmek istemeye devam edecektir. Bunun çok anlaşılır nedenleri olabilir. Çünkü bazılarının akrabaları halihazırda geçmiş durumda. Geçen yıl bir milyona yakın insan Türkiye’den Yunan adalarına, oradan da diğer AB ülkelerine geçti. Bu bir milyon insanın bazılarının akrabaları hala Türkiye’de. Aile birleştirme temelinde batıya gitmek isteyen insanların da burada zorla tutulmaması ve AB’nin bu konudaki olumsuz tavrıyla mücadele edilmesi gerekiyor. Yani batıya iltica etmek isteyen insanlara da bu hak tanınmalı. Suriyeli sığınmacılar konusunda sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının vb. özellikle entegrasyonun sağlanması konusunda yapabilecekleri bir şeyler var mı? Bu STKların çözebileceği boyutta bir sorun değil. Üç milyon kişiden bahsediyoruz, daha az nüfusa sahip Avrupa ülkeleri var. STKların ve bizim gibi dayanışma gruplarının yapabilecekleri ancak nesnel gerçekleri tespit etmek, kamuoyunun bilgisine sunmak ve kamu otoritelerini göreve çağırmaktan ibarettir. Sendikaların mutlaka müdahil olması gerekiyor. Çünkü işçiler, kayıt dışı çalışan insanlar yüzünden işlerini kaybedecekleri ya da kendi emeklerinin ucuzlatıldığı gibi serzenişlerde bulunuyor. Aslında burada Suriyelilerin hiçbir suçu yok. Bu insanları kayıt dışı çalıştırıp, SGK parasını yatırmayarak bir sürü kar eden patronlar ve bunlara göz yuman bir devlet var. Hesap soracaksak bu patronlardan ve bu enformel sektöre göz yuman sistemden hesap sormalıyız. Halbuki kayıt içine girseler ve sigortalı


Mülteci hakları

çalışsalar, hem ucuz ve esnek emek olmayacaklar, hem de onurlu bir yaşam sürdürmelerini sağlayacak normal bir gelir elde etme imkanına kavuşacaklar. Asıl görev devletin; ancak devletin imkânlarıyla çözülebilecek bir sorun bu. Yüz binlerce çocuk, yalnız anneler, yaşlılar ve çalışamayacak durumda olan hasta insanlar var. Mutlaka çok ciddi bir toplumsal entegrasyon programı gerekiyor. Vatandaşlık da bunlardan biri. Vatandaşlık konusu gündeme geldiğinde, çeşitli tartışmalar yaşandı. Özellikle AKP’nin kendine yeni bir seçmen kitlesi oluşturmayı planladığı ve Kürt ve Alevi vatandaşlara dönük bir nüfus mühendisliği girişimi olduğuna dair endişeler var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Biz bu insanların siyasi özne olmaları gerektiğine inanıyoruz. Vatandaşlığa alınmalarını savunurken tabi ki istedikleri partiye oy verme haklarını da savunuyoruz. Her birinin kendi hayatını, geleceğini, kaderini bu ülkede de, bu ülke dışında da belirleme hakkı var. Bu insanlara bir oy yığını olarak bakılması doğru değil. Başka partiler sorunlarını çözmek için başka siyasi çözümler önerirse onlar da oy alabilir ya da bir seçimde AKP’ye oy verip başka bir seçimde başka bir partiye oy verebilirler. Tıpkı diğer insanlar gibi her birinin kendi hikâyesi var. Hiçbirini AKP’ye oy verecek Suriyeliler adı altında

bir torbaya dolduramayız. Ancak siyasi partileriyle, sendikalarıyla, bütün katmanlarıyla bu mesele yeterince tartıştırılmazsa ve toplum açık bir biçimde bilgilendirilmezse önyargıların oluşması mümkün. Bu, Türkiye’deki siyasi ve etnik gerilimi tırmandırır. Özellikle Alevi bölgelerine yerleştirilmeleri ya da Arap nüfusunun Kürt nüfusunu seyreltme amacıyla kullanılması gibi söylemler çok büyük tedirginlik yaratıyor. Bunlar Türkiye’nin taşıyabileceği sorunlar değil. Bu tür nüfus ve iskân politikalarından kesinlikle uzak durulması gerekiyor. İnsani temelde yaklaşarak, ama bunun yanı sıra toplumsal yapıda yeni fay hatlarına yol açmayacak gerçekçi politikalarla, bu insanları hiçbir ayrım gözetmeksizin, yutup sindirmeden oldukları gibi içimize almalıyız. Zaten beş yıldır Türkiye’deler, mahallede komşumuzlar, inşaatlarda işçiler, yediğimiz domatesi onlar topluyor ve büyük bir çoğunluğu kalıcı olacak. Üç milyon yeni insanın katılması Türkiye ulusunu zenginleştirir. Bundan hiçbir kaygımız olmamalı. Bu insanları denizlerde veya sınır dışı edip bombaların altında ölmeye terk edemeyiz. Madem ki bir sorumluluk alıp sınırlarımızı açtık, bu insanlar da canlarını kurtarmak için bu ülkeye geldiler, eğer bu halka katılmak istiyorlarsa bu kararlarını desteklemeliyiz. Tabi, vatandaşlık hakkı tanımak yetmez, eşit vatandaşlık için de mücadele etmek gerekir. O da bu ülkenin daha demokratik bir ülke olması için verilen mücadelenin bir parçasıdır aynı zamanda.

Halkların Demokratik Partisi Mülteciler Raporu 2016 Cihan Erdal

H

il ve 22 merkezde devletin denetimi altındaki kamplarda kalan, 3 milyondan fazlası ise kayıt dışı olan ve Türkiye’nin farklı illerinde yaşayan Suriyelimültecilerin barındığı belirtiliyor.

Belgenin hemen başında Suriye’den Türkiye’ye ilk mülteci kafilesinin 29 Nisan 2011’de giriş yaptığı ve bugün Türkiye’de 300 bini 11 farklı

Türkiye’deki mülteci hukuku alanında ilk yasal düzenlemenin 6458 sayılı “Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu” ile yakın zamanda gerçekleştiği ifade edilirken bu yasada coğrafi bir sınırlamanın sürdürüldüğü, Türkiye’ye sığınanlar bakımından Avrupalı olan ve Avru-

alkların Demokratik Partisi Araştırma Birimi tarafından hazırlanan Mültecilerin İnsan Hakları ve HDP Siyasi Tutum Belgesi’yle HDP’nin mülteciler alanına ilişkin politikaları “Türkiye’nin mülteci hukuku”, “sorunlar” ve “yapılması gerekenler” başlıkları etrafında paylaşılıyor.

33


palı olmayan ayrımının devam ettirildiği vurgulanıyor. Mültecilerin İnsan Hakları ve HDP Siyasi Tutum Belgesi’nde uluslararası anlaşmaların mülteciyi başka bir devlet otoritesine sığınan kişi olarak tanımlamasına rağmen, Türkiye’deki kamu otoritelerin Suriyeli mültecileri ısrarla “misafir” olarak tanımlaması önemli bir sorun olarak belirtiliyor. “Siyasi iktidar, uluslararası sözleşmelere Türkiye’nin koyduğu çekinceleri kaldırma konusunda adım atmamakta, ayrıca AB ile mülteciler üzerinden ahlaka ve hukuka aykırı bir pazarlık yaparak uluslararası hukuku ve insan hakları hukukunu çiğneyen birçok uygulamayı hayata geçirmektedir” denilen belgede sorunlara ve yapılması gerekenlere hukuk ve meclis alanı, entegrasyon politikaları, sivil toplum örgütleri ile ortaklaşma, yerel yönetim ve projeler, yeni vatandaşlık statüsü, toplumsal sorumluluk ve demografik dengeler ve yerleşim projeleri konularıyla detaylı biçimde yer veriliyor. HDP Araştırma Birimi’nin yuvarlak masa toplantısı raporu olan “Mülteciler, Hakları, Sorunları ve Çözüm Önerileri” başlıklı metnin girişinde Avrupa Birliği’nin dünyanın yaşadığı bu en büyük mülteci krizini kendi sınırlarından uzak tutmaya çalışırken, mülteci nüfusunun yüzde 86’sına küresel refahın dağılımında dezavantajlı konuma sahip olan “kalkınmakta olan ülkeler”in ev sahipliği yaptığı söyleniyor. Raporda mültecilik alanında hukuksal yapının yetersizliği başat sorun olarak ele alınmakta, ilticaya erişim hakkı konusunda karşılaşılan ihlallerin çok kritik boyutlara ulaşmış olduğu bilgisine yer verilmektedir. “Bireyleri hukuk dışına çıkartarak yönetmenin günlük yaşamın içine yerleştirildiği Türkiye’de mülteciler için de aynı uygulamalar geçerli olmaktadır. Burada tamamen siyasi çıkarlara hizmet edecek şekilde, belirli bir nüfusu hukuk dışına çıkartarak yönetme söz konusudur ve bu aynı şekilde mültecilerin de muhatap bırakıldığı bir sistemdir.” Mültecilerin hukuksal anlamda yaşadıkları

34

ihlallerin bir başka boyutu olan ‘geri gönderme merkezlerinin tıpkı mülteci kampları gibi denetime açık olmayan bir sistem içerisinde varlıklarını sürdürdüğü ifade edilen belgede AFAD yönetiminde hizmet veren mülteci kamplarının da hiçbirine yapılan tüm başvurulara rağmen, insan hakları alanında çalışan örgütler dâhil olmak üzere herhangi bir kurumun alınmamakta olduğu belirtilmektedir. Son dönemde siyasal alanda tartışma konusu haline gelen Suriyelilere vatandaşlık verilmesine ilişkin olarak ise “Tüm mültecileri AKP seçmeni olacaklarmış gibi kodlamakla ve bu kişilerin seçim tercihlerinde bilinçsiz bir tutum izleyeceklerini vurgulamakla mültecilerin kendilerini seçim malzemesi olarak görme algılarını besleyecek bir ortam oluşturulmaktadır” denilmekte ve “geçici koruma süreleri”nin sonunda mültecilere vatandaşlık verilmesi veya kademeli bir entegrasyon sürecinin başlatılmasının önem taşıdığının altı çizilmektedir.


Kriz, AB tartışması ve demokrasi mücadelesi

Avrupa Birliği ve Türkiye Kemal Tuncaelli

T

ürkiye ve Avrupa Birliği ilişkisi yıllar süren şizofrenik durumun ardından acaba yeni bir döneme mi giriyor? Uzun yıllara dayanan ve bir türlü sonlandırılamayan bu aşk ilişkisinde tarafların yeni pozisyonu ne? Taraflar ne istiyor ve ne yapmaya çalışıyor? Karşılıklı verilen mesajların gerçek anlamı ne? Bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışırsak belki önümüzdeki dönem için bazı fikirler edinebiliriz. Önce bu ilişkinin tarihine bir göz atalım. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik süreci, 1963 yılında Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık anlaşması imzalamasıyla başladı. 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir ortaklık çatısı oluşturdu. Bu antlaşma 12 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girdi. 12 Eylül 1980 Darbesi AET ile Türkiye arasındaki ilişkilerin dondurulmasına yol açtı. 1983 yılında çok partili seçimlerin yapılması üzerine Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkiler yeniden can-

landı. 14 Nisan 1987 tarihinde Türkiye resmen tam üyelik başvurusunda bulundu. Avrupa Birliği’yle bütünleşmenin ilk aşaması olarak Türkiye 1 Ocak 1996 tarihinde Avrupa Birliği Gümrük Birliği’ne girdi. 1999 yılında AB üyeleri tarafından aday olarak kabul edilen Türkiye, 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başladı. 2007 yılında Türkiye 2013 yılına kadar AB hukukuna uymayı hedeflediklerini belirtti; ancak Brüksel, üyelik için son tarih olarak bunu reddetti. 2006 yılında Avrupa Komisyonu Başkanı José Manuel Barroso, üyelik sürecinin en az 2021 yılına kadar süreceğini belirtti. Bu tarihçede dikkat çekici olan Türkiye’nin demokratikleşme süreci ile AB ilişkilerinin orantılı bir seyir izlemesidir. Türkiye’de demokratik reformlar yapılması AB ilişkilerini güçlendirmiş, AB ilişkilerinin güçlenmesi reformları hızlandırmıştır. Avrupa Birliği’ne üye olma yönelimi Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde en az iç dinamikler kadar önemli bir rol oynamıştır. Müzakere başlıklarının açılması ve iç hukukun AB standartlarına yaklaş35


Türkiye’de demokratik reformlar yapılması AB ilişkilerini güçlendirmiş, AB ilişkilerinin güçlenmesi reformları hızlandırmıştır. Avrupa Birliği’ne üye olma yönelimi Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde en az iç dinamikler kadar önemli bir rol oynamıştır.

tırılma çabası, ülkenin evrensel hukuk ilkelerine yakınlaşması süreci ile eşdeğer gitmiştir. Uluslararası sözleşmelerin imzalanması, bu sözleşmelere uyum zorunluluğu, idam cezasının kaldırılması ve CMK’da yapılan değişiklikler ilk akla gelen ve bu değişimin en önemli göstergelerindendir. Bu da bize gösteriyor ki demokratikleşme çabalarında AB yöneliminin çok önemli bir işlevi vardır. Bu nedenle demokrasi güçlerinin AB yönelimine kayıtsız kalması veya karşı çıkmasının pek akıllıca olmayacağı görülecektir. AB’de bu konuda çifte bir yaklaşım söz konusudur. Bir kesim Türkiye’nin adaylığına her koşulda karşı olduğundan bu eksiklikleri bahane etmekte, ama sonuç olarak hiçbir şekilde üye olmasını istememektedir. Kendilerine göre başka gerekçeleri vardır ve diğer itirazları bunu gizlemek için kullandıkları bir örtü görevi görmektedir. Bunlara söylenecek tek şey bunun bir lütuf değil şartları gerçekleştiğinde sonuca varması zorunlu anlaşmalardan doğan bir hak olduğudur. Burada önemli olan dünyada ve Türkiye’de demokrasinin gelişimini samimi olarak arzulayan Avrupa’daki demokrasi güçlerinin tavrıdır. Türkiye’deki demokrasi güçlerine ve demokratikleşmeye güç vermek istiyorlarsa Türkiye’yi dışlayan değil, aksine demokratik reformların gerçekleş-

36

mesi halinde AB yolculuğunda Türkiye’nin önünün açılacağını belirtip özendirici bir rol oynamaları gerektiği bu dostlarımıza uygun bir şekilde anlatılmalıdır. Türkiye’yi var olan baskıcı yönetim nedeniyle açığa almak ve dışlamak Türkiye’deki demokrasiye destek değil köstek olmak anlamına gelecektir. Müzakereleri devam ettirip var olan hukuk yapısının AB muktesebatı düzeyine çıkarılması Türkiye’nin demokratikleşme ekseninde önemli çıpalardan birisi olmayı halen sürdürmektedir. AB’den özellikle 15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra gelen işaretler AB’nin Türkiye’deki durumu yeterince kavramadığını ya da amaçların başka olduğu görüntüsü vermektedir. Türkiye demokrasi güçleri ilk andan itibaren darbe karşıtı tavır almış ve bu girişimin karşısında yer almışlardır. Fakat aynı kesimler var olan iktidarın otoriterleşme ve OHAL ile doruğa varan hukuk dışı uygulamalarına da karşı çıkmakta ve ona karşı da mücadeleyi yükseltme çabası içindedirler. Bizim iki kötü arasından birisini tercih etmemiz gerekmez; biz ikisine de karşıyız. Ama var olan baskıcı iktidarın gitmesi ancak meşru ve demokratik yöntemlerle gerçekleştirilmelidir, darbe ile değil. Zaten darbecilerin de demokrasiyi hedeflemedikleri ortadadır. Avrupa’da şu anda verilen tepkiler kolonyalist ve oryantalist bir bakış açısının örnekleri olarak belirmektedir. Türkiye’ye hak ihlalleri nedeni ile tepki göstermek başka bir şeydir, devletler arası çekişmeler ve çıkarlar gereği cezalandırmaya çalışmak başka bir şeydir. Bu ülke üyelik koşullarını yerine getirdiğinde - ki bu şartlar, demokrasinin önünün açılmasına katkıda bulunacaktır - ona engel olmaya çalışmak demokratik hassasiyetlerden değil başka nedenlerden kaynaklanmış olacaktır. AB’nin yapısal sorunları ve yükselen ırkçılık ve islamafobi sadece bu değişik nedenlerin bir örtüsü olarak kullanılmaktadır. Türkiye’nin 1964 yılından bu yana yöneldiği Avrupa ekseninden dışlanması, bu ülkeyi başka eksenlerin bileşkesi haline getirir ki bunun AB yararına da olmayacağı açıktır. AB yönelimi Türkiye demokrasi mücadelesinin önemli çıpalarından birisidir ve kaybetme lüksümüz yoktur.


Kriz, AB tartışması ve demokrasi mücadelesi

Brexit ve AB’nin Krizi Chris Stephenson

A

vrupa Birliği antidemokratik, neoliberal, ırkçı, emperyalist bir kurumdur. Bu sözler sert gelebilir, çünkü Türkiye’den baktığımızda Avrupa Birliği bizim için insan hakları, işçi hakları, refah devleti, ve barışı temsil ediyor. Ancak bu görüşümüz AB gerçeklerinden çok, hayallerimizden ve heveslerimizden kaynaklanıyor. Tabii ki Türkiye’den AB’ye baktığımızda yaşadığımız ülkeye göre daha yüksek bir refah düzeyini, insan haklarına daha fazla saygıyı ve daha az yolsuzluğu görüyoruz. Ancak nesnel bir gözle baktığımızda bu fark AB üyeliğinden çok bu ülkelerin tarihi ve ülkedeki işçi sınıfının geçmişte vermiş olduğu mücadeleye bağlı. Norveç AB üyesi değil, ama AB’den beklediğimiz refah ve insan hakları düzeyini temsil ediyor. Romanya ve Bulgaristan AB üyesi, ama yolsuzluk ve yoksulluk diz boyu. AB gerçeklerine gelince: Artık Uluslararası Para Fonu Genel Müdürü Christine Lagarde

Yunanistan’a dayatılan yoksullaştırma politikasının yıkıcı ve hatalı olduğunu itiraf ediyor. Yunanistan’da Avrupa Birliği’nin dayattığı neoliberal politikanın sonucu devamlı yükselen bir borç yükü, %25 işsizlik, ödenmeyen emekli maaşları ve ilaçsız hastaneler var. İrlanda, İspanya ve Portekiz de Avrupa Birliği’nin neoliberal politikalarının kurbanları arasında. Avrupa Birliği’nin yapısında da demokrasiden bahsetmek zor. AB’nin Bakanlar Kurulu seçilir değil, tayin edilir. AB parlamentosunun yetkileri son derece sınırlı. Yunanistan halkı AB’nin dayattığı yoksullaştırma anlaşmasını referandumda yüzde 38’e karşı yüzde 62 oyla reddetmişti. Buna karşın AB bu koşulları dayatmaya devam etti ve hükümet, halkın hayır dediği koşulları neredeyse aynen kabul etti. TTIP (Transatlantik Yatırım ve Ticaret Ortaklığı) tartışmaları başka bir örnek. Bu önemli ant-

37


TTIP (Transatlantik Yatırım ve Ticaret Ortaklığı) çok uluslu şirketlere seçilmiş parlamentoların çıkardığı yasaları iptal ettirme fırsatı veriyor. Kârlılık her şeyin önüne geçiyor. Ancak Avrupa Parlamentosu milletvekillerine müzakeredeki belgeler verilmiyor.

laşma çok uluslu şirketlere seçilmiş parlamentoların çıkardığı yasaları iptal ettirme fırsatı veriyor. Kârlılık her şeyin önüne geçiyor. Ancak Avrupa Parlamentosu milletvekillerine müzakeredeki belgeler verilmiyor. Her şey gizlilik içinde. Şimdi TTIP çeşitli ülkelerdeki halkların direnişinden dolayı zora girmiş durumda, ama bu AB’nin çalışma prensipleri hakkında bir ipucu veriyor. Ve ırkçılık: Avrupa’nın göbeğinde Fransa ve Almanya’da yükselen bir resmi islamofobi var. Fransa’da artık bazı devlet okullarında verilen yemeklerde domuz eti olmayan seçenek kaldırıldı. 3 milyon Müslüman nüfusu olan bir ülkede. Başörtüsüne karşı yasaklar hem Almanya hem Fransa’da gündemde. Avrupa Birliği, bu devlet ırkçılığı konusunda bir şey yapmıyor. Türkiye ile yapılan mülteci anlaşması ise mülteci haklarına aykırı. İngiltere, Fransa gibi ülkelerin Ortadoğu’daki müdahaleleri sonucu kışkırtılan savaşlardan kaçanlar Avrupa Birliği’ne istenmiyor. Türkiye ile imzalanan göçmen anlaşmasıyla AB’nin demokratik normlara bağlılığının ne kadar zayıf olduğu ortaya çıktı. Hem göçmenlerin Cenevre Antlaşması altında garantilenmiş hakları çiğneniyor hem de Türkiye’deki insan hakları sorunları görmezlikten geliniyor.

Avrupa’da kutuplaşma 2008’deki finansal kriz Avrupa Birliği’ni sarstı. 38

AB bürokrasisi neoliberal yoksulluk politikalarını dayatırken, siyaset sahnesinde kutuplaşma yaratıldı. Genel resimde hem radikal sol hem ırkçı sağ yükseliyor: Yunanistan’da Syriza ve Altın Şafak, Almanya’da Die Linke ve AfD, İngiltere’de Corbyn ve UKIP, Fransa’da Front Nationale ile büyük bir grev dalgası, İspanya’da Podemos, İrlanda’da People Before Profit. Her ülkede bu kutuplaşma kendisine özgün koşullarda gelişiyor ve farklı örgütsel şekiller alıyor. Fransa’da aşırı sağ, oyların %30’una yakınını alıyor, sol partiler zayıf, ama grevler büyük. Yunanistan’da Syriza hükümette, Altın Şafak da ciddi bir oy alıyor. İrlanda’da radikal sol çok önemli kazançlar elde etti ve şu anda ciddiye alınacak bir ırkçı sağ ortaya çıkmadı. Portekiz’de son seçimde iki radikal sol cephe, Sol Blok ve Birleşik Demokratik Koalisyon, toplamda % 18.5 oy topladı. Macaristan’da ırkçılığa yatkın bir parti iktidarda ve ciddiye alınacak bir sol yok.

Avrupa’da kriz Kutuplaşmanın motoru kriz ve neoliberal politikalar. Neoliberal politikalar hem krizi derinleştiriyor, hem de krizin derinleşen faturasını işçilere ve yoksullara çıkartıyor. Yunanistan, İspanya, İrlanda, Portekiz derin krizde. Sırada İtalya var. İtalya ekonomisinde 20 senedir ciddi bir büyüme olmadı. İtalya bankalarının verdiği ve geri ödenemeyecek borç yükü çok yüksek. Bu kasım ayında anayasa değişikliği için İtalya’da referandum yapılacak. Politik istikrarsızlık ufukta: Hükümet istediği değişikliği alamazsa düşer. İtalya’nın özgün koşullarında yükselen partiler aşırı sağ, ırkçı Kuzey Birliği ve popülist Beş Yıldız Hareketi. Her iki parti de İtalya’nın Euro üyeliği için referandum istiyor ve kabaca Avrupa Birliği karşıtı partiler sayılabilir. Hükümetin düşüşü bir genel seçim tetiklerse Avrupa karşıtı partilerin yükselmesi ciddi bir olasılık. Brexit oylamasından hemen sonra Fransa’da Avrupa Sol Parti’ye bağlı olan Parti de Gauche’un kurucu lideri Jean-Luc Mélenchon şunları söyledi: Avrupa artık kimsenin hayali olamaz. Avrupa çirkin, adaletsiz, insancıl heveslerden yoksun. Dolayısıyla Birleşik Krallık hayır oyu kullandı. Cameron hükümeti düştü. Bu model bulaşıcı olacağı için bu sonun başlangıcı olacak. … Dolayısıyla halkın AB’yi kitlesel olarak reddetmesi normaldir. Britanya’daki hayır oyu net


Kriz, AB tartışması ve demokrasi mücadelesi

bir oligarşi karşıtı oydur. “Halk”ın oyudur. Çelişkili, sorunlu ama aynı zamanda bireysel ve ulus olarak kendi hayatına hâkim olmak için derin hevesler taşıyor. AB’ye karşı oy kullananlar başta yoksullar olmak üzere, işçiler ve çalışanlar, işsizler, üniversite mezunu olmayanlar, kaderlerine terk edilmiş küçük sanayi kasaba sakinleri. Karşı oy verenler tam onurlu bir hayat yaşayabilmek için devlete, onun sunacağı sosyal hizmetlere ve onun iktisadi müdahalesine ihtiyacı olanlardır. 1

Britanya’daki hayır oyu net bir oligarşi karşıtı oydur. “Halk”ın oyudur. Çelişkili, sorunlu ama aynı zamanda bireysel ve ulus olarak kendi hayatına hâkim olmak için derin hevesler taşıyor.

İngiltere’de Brexit İngiltere’deki AB referandumunda çıkan %52’ye %48 “çıkma” sonucu, bu genel manzaranın bir parçası. Sonuç çıkar çıkmaz İngiliz egemenlerinin sesi Financial Times’ta Philip Stephens şunları yazdı: Bu oy her şeyi değiştirdi. Yarım asırlık iktisadi ve uluslararası ilişkiler siyaseti bir gecede çöpe atıldı. Birleşik Krallık’ın milletleri bölünmüş. İngiltere, metropoller ve post-sanayi şehirler olarak bölünmüş. Küreselleşmeye karşı bir oy. Batı ve Avrupa’yı zayıflatan bir karar. Deprem demek hiçbir şey ifade etmiyor. Peki, sonucu İngiltere’deki sol nasıl ele aldı? New Left Review adlı akademik derginin hakem kurulunda yer alan ve The Guardian Gazetesinde düzenli olarak yazan aktivist Tarık Ali şöyle dedi: Sonuç Birleşik Krallık’ta tam bir kriz ve Brüksel’de tam bir panik yaratmış durumda; sıra Danimarka ve Hollanda’da. Fransa’da referandum için elitler üzerindeki baskı artacak. Alman egemenler bir B planı oluşturmak için gizlice toplanacak. Bu da Euro Bölgesi için ciddi bir yeniden şekillendirme anlamına geliyor. Bu mevcut politik elitlere karşı bir isyandır. Eski İşçi Partisi lideri Miliband bile bunu kabul ediyor. Corbyn, çıkma kampanyası için destek verseydi şimdi durumu çok daha güçlü olacaktı. Muhafazakârlar yaralı. İşçi Partisi genel seçim talep etmeli; 2020’yi beklemek imkânsız. Seçim kampanyası antikapitalist, ırkçılık ve mülteci düşmanlığı karşıtı bir kampanya olmalı. Corbyn’i seçtiren kampanya gibi dipten gelen bir kampanya. Varoufakis (Syriza’dan eski maliye bakanı)

ile beraber bir panel yaptık. Panel’de Avrupa Birliği’nde kalmayı savunan Varoufakis, panel sonrasında kulağıma fısıldadı: ‘Brexit olursa ben gözyaşı dökmem’. Artık Varoufakis’in bunu açıkça söyleme vakti geldi. Socialist Workers Party (SWP) merkez komite üyesi Profesör Alex Callinicos’un değerlendirmesi ise şöyleydi: Bakanlar Kurulu, İşçi Partisi ve Liberal Demokrat liderler, finans çevreleri, büyük şirketler, sendika konfederasyon liderleri, Barack Obama ve ‘dünya liderleri’ yani bize ‘AB’de kal’ diyen toplumun bütün üsttekilerine sert bir tokat. Ve en kritik rolü İşçi Partisi’nin seçmenleri oynadı. Bunların hepsini (ya da çoğunu) ırkçı ya da milliyetçi olarak tarif etmek, radikal solu yalnızlık ve anlamsızlığa hapsetmek anlamına gelir. Kuşkusuz bu depremin ırkçı bir kısmı vardı. Maalesef hem ana akım “çıkmacılar” hem ana akım “kalalımcılar”, mülteciler ve Doğu Avrupa’dan gelen göçmenler için ya ırkçı argümanlar kullandılar ya ırkçılığa ciddi tavizler verdiler. Halkın öfkesini anlayıp ifade etmeye çalışan, ama aynı zamanda ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı duran “Lexit” (Sol Çıkış) kampanyasının etkisi görece küçüktü. Yine de bu Brexit oyunu sağ bir oy olarak anlamak yanlış. Referandum sonrası İngiltere’nin

39


öncesinden daha uzak görünüyor.2 Muhafazakar Partisi tarafından yeni Başbakan olarak seçilen Theresa May ise ilk konuşmasında bile daha yumuşak bir imaj vermeye çalıştı. May bile Cameron’dan daha saldırgan olabilir. Ama daha “eşitlikçi” bir imaj vermek zorunda hissetmesi politik havanın bir göstergesi.

politik gündemi sol “kalalımcılar”ın korktuğunun aksine sağa dümen kırmadı. Son iki aydır gündemdeki en yoğun konu, İşçi Partisi liderlik seçimi. Geçen sene seçilen solcu Jeremy Corbyn’e karşı İşçi Partisi’nin sağı bir aday çıkarttı. İlginç olan Corbyn’in önerdiği sol, yoksulluk karşıtı politikalar, İşçi Partisi üyelerinden o kadar yoğun bir destek alıyor ki partinin sağ kanadının adayı olan Owen Smith, Corbyn’in politikalarının neredeyse hepsini taklit etmek zorunda kaldı. Owen Smith sadece “ben daha seçilebilir biriyim”i söylemekle yetinmek zorunda. Tabii ki Smith, Brexit oyu için Corbyn’i suçluyor ve referandumun tekrarlanmasını talep ediyor. Aynı sonuç çıkarsa (ve çıkma olasılığı yüksek) ne yapacağı konusunda ise bir şey söyleyemiyor. Oylamadan iki ay sonra durumu değerlendiren sol sosyal demokrat iktisatçı Larry Elliot durumu şöyle anlattı: 23 Haziran Brexit’e evet oyu verdiğimde üç sebebim vardı; Avrupa Birliği’nin batmış bir proje olması; Avrupa Birliği’nin giderek artan serbest piyasacılığa kapılması; statükoyu çalkalandırmak istemem. Beni pişman etmek için ancak uzun ve derin bir ekonomik bunalım yetecek. Olmadı ve böyle bir gelişme sekiz hafta

1 2

40

Brexit’e evet oyunu Britanya’nın sağa kayması olarak değerlendirmek tamamen yanlış.

Avrupa Birliği’nin geleceği AB’nin 508 milyon sakini büyüyen bir eşitsizlik, güvensiz çalışma koşulları ve neoliberal politikaların bütün sonuçlarıyla karşı karşıya. AB’nin kurumsal ve finansal yapısı krizde. Avrupa sermayesi yarattığı krizin faturasını Avrupa’nın çalışanlarına çıkartmakla meşgul. Bunun ideolojik altyapısını “kale Avrupa” türü Avrupa milliyetçiliği ile oluşturmaya çalışıyor. Avrupa’ya bir bütün olarak bakıldığında hem çok tehlikeli ırkçı akımlar ortaya çıkıyor hem yeni sol akımlar ve alttan gelen işçi direnişleri. “Avrupa’da sağ güçleniyor” demek yanlış değil. Ancak bu resmin sadece yarısı. Sol için de yeni fırsatlar var. Avrupa’da kriz dolasıyla kutuplaşma var. Tek yol direnmek ve bu kutuplaşmada sol, ırkçılık karşıtı, anti-emperyalist, çevreyi koruyan kutbu güçlendirmek. Ülkeleri AB üyesi olsun ya da olmasın, Avrupa’daki emekçi kitlelerin ortak işi bu. Türkiye’de de işimiz buna benzer. Avrupa’daki halklarla beraber neoliberal savaş politikalarına karşı eşitliği, halklar arası kardeşliği ve barışı savunan bir hareket geliştirmek.

http://melenchon.fr/2016/06/28/du-brexit-et-de-madrid-perplexe-mais-motive/ https://www.theguardian.com/commentisfree/2016/aug/20/brexit-eu-referendum-economy-project-fear


Ermeni Soykırımı anması

“Bugün yaşayanların bir suçu yok, ama sorumluluğumuz var” Aşağıdaki yazı, Birlik 90/Yeşiller Partisi’nin Eşsözcüsü Cem Özdemir’in Alman Federal Meclisi’nde oylanan Ermeni Soykırımı yasa taarısı hakkında 2 Haziran’da yaptığı meclis konuşmasının metnidir.

S

ayın Başkan! Değerli Meslektaşlarım! Ekselansları ve Kardinalleri! Süryani, Asuri, Ermeni, Keldani, Pontus Rum toplumu temsilcilerinin yanı sıra Türkiye sivil toplumunun birçok temsilcisi de bugün ziyaretçi tribününde oturuyor. Hepinize içtenlikle hoş geldiniz diyorum. Soykırım gibi tahayyülü imkânsız bir vahşet olayını konuşmanın doğru zamanı olmaz. Uzun ve yorucu git-geller sonrasında; bugün soykırımdan bahseden, Almanya’nın suç ortaklığının açıkça adını koyan ve tam da bu nedenle Almanya’ya, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi ve iki ülkenin birbirine yeniden yakınlaşması husus-

larında özel bir görev yüklendiğini tespit eden bir önergeyi oylayacağız. Önce bu vesile ortak önerge verilmesine ilişkin sözlerini tuttukları için büyük koalisyona teşekkür etmek istiyorum. Aynı zamanda meseleye verdikleri destekten ötürü Kiliselere ve açık sözleri için Cumhurbaşkanımıza ve Federal Meclis Başkanımıza da teşekkür ediyorum. Onlar olmadan bu ortak önerge, bugün şu haliyle sunulamazdı. Türk dostlarımıza sesleniyorum: Burada mesele, birilerine işaret etmek ya da bilgiçlik taslayarak ahkâm kesmek değil. Bu önergeyi kendimizi ahlaken üstün gördüğümüz için veyahut başkalarının işine karışmak niyetiyle değil, aksine Alman tarihinin de bir parçası olduğu için gündeme getirdik. İzninizle İmparatorluk dönemi Şansölyesi Bethmann Hollweg’ten alıntı yapıyorum: 41


gelen bu aşağılık emre itaat etmemişlerdir. Onların ve Türkiye’de bu emri uygulamayan tüm cesur kahramanların anısı önünde saygıyla eğiliyoruz. Sadece Türkiye’de yaşayanlar değil, Almanya Federal Cumhuriyeti’nde yaşayan Türkiyeliler de, bundan böyle katil Talat ve Enver Paşa ile değil, bu Türk Schindlerleri ile gurur duymalılar.

“Bizim tek hedefimiz, Türkiye’yi savaşın sonuna dek kendi tarafımızda tutmaktır, bu arada Ermeniler mahvolur veya olmaz, fark etmez. “ Sonucu, Konstantinopolis’teki Alman Sefareti Vaizi Peder Graf von Lüttichau 1918’de Berlin’e şu şekilde aktarır: “Konstantinopolis, Smryna ve Türkiye’nin batısındaki diğer yerler haricinde, doğu vilayetlerindeki toplam nüfusun %80-90’ı, erkek nüfusun ise %98’i artık hayatta değiller... Din adamlarına gelince, neredeyse hepsi yok edildi.” Tam da bu yüzden, dost bir ülke olarak Ermenileri ve Türkleri barışma yönünde cesaretlendirmek gibi tarihi bir sorumluluğumuz bulunmakta. Almanya’da yaşayan Ermenilere yönelik de şunu söylüyorum: Bu kesinlikle, Almanya’da yaşayan Ermeniler için de geçerlidir. Değerli Meslektaşlarım! Geçmişte bu korkunç suça ortak olmuş olmamız, bugün inkârcıların suç ortağı olacağımız anlamına gelmemeli. Holokost ile yüzleşmiş olmak demokratik Almanyamızın temelini oluşturur. Tam da bu nedenle artık, Almanya Federal Cumhuriyeti’nin selef devletlerince işlenmiş olan diğer suçlarla da yüzleşmenin zamanı gelmiştir. Bu bağlamda özellikle Herero ve Namalara karşı işlenen soykırımı da anmak istiyorum. Bu soykırım da yüzleşilmeyi bekliyor. Kütahya Mutasarrıfı, 1915’te Ermeni nüfusunun tehciri emrini aldığında, bölgesinde bu emre uymayacağını alenen duyurmuştur. Konya Valisi ve Konya Mevlevî dervişleri de aynısını yapmışlardır. Kalplerinin sesini dinlemişlerdir. Gönül pusulaları yanılmamıştır. Birçoğu Müslümanlığa ve insanlığa olan inançları izin vermediği için İstanbul’dan 42

Soykırımı tanıyarak, dönemin Alman İmparatorluğunun suç ortaklığını kabul ve yüzleşme sürecini destekleyeceğimizi ifade ederek, aynı zamanda Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli vatandaşlara da Türk tarih kitaplarında yanıtını bulamadıkları sorulara yanıt bulma imkânını sunmak istiyoruz. Cumhurbaşkanımızın geçen sene yaptığı konuşmasında vurgulamış olduğu gibi: “Bugün yaşayanların bir suçu yok – Bu bizim için de Holokost konusunda geçerli-, ama sorumluluğumuz var.” Bu sorumluluk Türkiyeliler kadar, bizim de sorumluluğumuz. Kimseyi lekeleme niyetimiz yok. Tam tersine: Soru soranları cesaretlendirmek istiyoruz. Bu vesile ile Balkanlardan sürülen Müslümanların çektiği acıları da hatırlatmak istiyorum. Aralarında babamın atalarının da olduğu Çerkeslerin çektiği acıları hatırlatmak istiyorum. Ki bazı uzmanlar onların

Kütahya Mutasarrıfı 1915’te Ermeni nüfusunun tehciri emrini aldığında bölgesinde bu emre uymayacağını alenen duyurmuştur. Konya Valisi ve Konya Mevlevî dervişleri de aynısını yapmışlardır. Kalplerinin sesini dinlemişlerdir. Onların ve Türkiye’de bu emri uygulamayan tüm cesur kahramanların anısı önünde saygıyla eğiliyoruz


Ermeni Soykırımı anması

yaşadıklarının da soykırım olarak adlandırılabileceğini söylüyor. Onların hikâyeleri de anlatılmayı bekliyor ki, gelecek nesillere Türk tarih tablosunun sadece siyah ve beyazdan oluşmadığı, renkli ve çok daha karmaşık olduğu aktarılabilsin. Bugün bölgeye baktığımızda yine Hıristiyanların yerlerinden yurtlarından edildiğini görüyoruz. Irak’ta, Suriye’de ve Türkiye’de de. Tehcire rağmen hayatta kalabilen Ermenilerin sığındıkları yerler Halep ve Deyrizor gibi, Suriye’de savaş bölgesinin tam ortasında olan yerler. Bu çatı altındaki herkes, yıllarca Türkiye’deki kiliselerin onarılıyor olmasına sevinmişken, bugün yine kiliseler kamulaştırılıp, kapatılıyor. Rahipler artık eğitimlerini Türkiye’de fiilen yapamaz durumdalar. Belki de en acı olanı: “Ermeni” sözcüğünün Türkiye’de hep küfür olarak algılanmış olması. Ama bugün küfürden de öte bir yerde algılanıyor. Bana da ’’Sen Ermeni misin?” deniyor. Ermeni olarak anılmayı ise ben hakaret olarak saymıyorum. Sünni Müslüman bir aileden gelen biri olarak Doğu Hıristiyanlığını düşündüğümde endişeleniyorum. Hıristiyan cemaatleri, tam da Hıristiyanlığın doğduğu yerde yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. “Ermeniler bugün hayatta olsalardı Van, Doğunun Paris’i olurdu.” Bunu söyleyen ise Türklerle Ermenilerin barışması için Türkiye’de kimsenin

Belki de en acı olanı: “Ermeni” sözcüğünün Türkiye’de hep küfür olarak algılanmış olması. Ama bugün küfürden de öte bir yerde algılanıyor. Bana da ’’Sen Ermeni misin?” deniyor. Ermeni olarak anılmayı ise ben hakaret olarak saymıyorum göstermediği kadar çaba gösteren ve bunun bedelini hayatıyla ödeyen Türkiye Ermenilerinden dostum, gazeteci Hrant Dink. Federal Meclisi Başkanı’na, Federal Milletvekilleri fikirlerinden ötürü tehdit edilemezler tavrı için müteşekkirim.

Değerli Meslektaşlarım, burada bu konuyu açmakta yine de biraz zorlansam da, daha sonra Federal Meclis’ten ayrıldığımda tutuklanmayacağımı, bugün eve giderken muhtemelen dokunulmazlığımın kaldırılmayacağını, dövülmeyeceğimi ya da öldürülmeyeceğimi biliyorum. Türkiye’deki meslektaşlarımızın hepsi için bu söylenemez. Türkiye’de bu suçlarla yüzleşilmesi için çaba gösterenler için aynı şekilde. Bu yüzden onlarla dayanışma içerisinde olduğumuzu ifade etmek istiyorum. Onların korkacak yeterince nedeni var. 1915’in acılarını paylaşıyor, yasına ortak oluyoruz. İnkârdan vazgeçip her Nitekim bu uğurda ödedikleri şeyi tüm açıklığıyla konuştukça, acıları paylaştıkça geleceği birlikte kurabedel büyük. Hepinize içtenlikle bilmenin, Türkiyeliler olarak eşit yurttaşlık ilişkisi içinde bir arada yaşayateşekkür ediyorum. bilmenin imkânlarını hep birlikte çoğaltabiliriz!

24 Nisan Ermeni Soykırımı Anması

43


Üsküdar Darbeye Hayır Forumu

İkbal Polat

3

Ağustos 2016’da Üsküdar’da düzenlenen “Darbeye Hayır Forumu” farklı toplumsal kesimlerden darbe karşıtlarını bir araya getirdi. Türkiye, 1876’dan bu yana yaşadığı askeri darbelerin bir tanesini daha 15 Temmuz 2016 gecesi yaşamıştı. Başarısız olan darbe girişimi karşısında hem şaşkındık hem de “yine mi” bıkkınlığı vardı. Bıkkınlık vardı, çünkü Türkiye’nin tarihi darbeler tarihiydi. Ayrıca AKP hükümeti de iktidara geldiği günden bu yana sivil, askeri ya da yargı darbeleri ile indirilmek isteniyordu. Şaşkınlık vardı, çünkü AKP’nin devlet olduğu tezi çökmüştü. Ve en önemlisi de sene 2016 olmasına rağmen birileri hala “askeri darbe” yapmaya kalkışabiliyordu. AKP’nin otoriter yönetimi karşısında konumlanan, rahatsızlık duyan kesimler, darbe karşıtı 44

olmalarına rağmen sokağa çıkamazken, 2002’den bu yana seçtikleri hükümetin sandık yoluyla değil de sürekli çeşitli yollarla (Balyoz planları, Dağlıca saldırıları, Cumhuriyet yürüyüşleri, e-muhtıra, 7 Şubat yargı darbesi, 17-25 Aralık operasyonları vs.) indirilmeye çalışılmasına artık yeter diyenler, tankların ve kurşunların önüne çıkarak darbeyi durdurdular. Sokağa çıkan ve çıkamayanların ortak noktası ise “darbe karşıtlığı” idi. Ortak noktaları “darbe karşıtlığı” olan bir grup, Üsküdar’da, sokakta bir araya geldiler. Çoğunluğu kadınlardan oluşan forumun ortak zeminini, farklılıklarımıza rağmen diyalog kurabilme, konuşabilme, siyasal kutuplaşmanın çözülmesini sağlama ve birbirimizle empati kurma ihtiyacı oluşturuyordu.


Darbeci zihniyete karşı demokrasi savunusu

“Havaya sıkılan kurşun ile insanı delip geçen kurşun sesi arasındaki farkı o akşam anladım.” 15 Temmuz gecesi, özellikle de sokağa çıkanların anlattıkları herkesi çok etkiledi. Üsküdar’da tankların önüne geçenler, Boğaziçi Köprüsü’ne gidenler, Çengelköy’de Kuleli ile Beylerbeyi’nden gelenler arasında kalanlar yaşadıklarını anlattılar. Katılımcılardan biri, Çengelköy’de, “Havaya sıkılan kurşun ile insanı delip geçen kurşun sesi arasındaki farkı o akşam anladım” diyerek nasıl sokağa çıktığını ve mahalledeki esnaf çocuğun nasıl vurulduğunu aktardı. TRT’de darbe bildirisi okunur okunmaz sokağa çıktığını söyleyen bir katılımcı, geride durduğu için kurşunlarla ölenler karşısında ne kadar üzgün ve kendisini ne kadar kötü hissettiğini anlattı. Menderes’i asan 27 Mayıs darbesinden bu yana hiç sokağa çıkamamış bir toplumun çocukları ilk defa tankları durdurabilmenin şaşkınlığını da yaşıyorlardı. Sokağa çıkamayanlar ise geçmişte yaşadıkları 12 Eylül süreçlerini anlattılar. Herkesin kulaklarında hâlâ savaş uçaklarının alçak uçuş patlama sesleri vardı. Forumda ifade edilenlerden biri de Kürt halkının yıllardır, savaş uçaklarının sesleri altında yaşam sürdürüyor olmalarıydı. Tankların mahallelerinde, meydanlarında, sokaklarında gezmeleri o kadar normaldi ki. Mahallelerine tank girenlerle mahallerinden tank çıkmayanlar birbirlerini dinliyorlardı. Bursa’dan gelen katılımcılardan biri buna işaret etti. 15 Temmuz darbe girişiminin başarısızlığı belki de toplumsal barışın sağlanabilmesine vesile olur iyi niyeti, katılımcıların çoğunun umudu idi. Yaklaşık 100 kişinin katıldığı forum, farklı seslerin birbirini dinlemesi, anlamaya çalışması açısından oldukça önemli idi. Demokratikleşme ve toplumsal barışın sağlanabilmesinin yolu bu forumlardan geçiyor. Herkesin kendi mahallesinde, kendi duymak istediklerini dinleyerek benzerleriyle buluştuğu bir toplumsal ve siyasal yaşam hepimizin sonunu getirecektir. Farklılarımıza rağmen bizi özgürce bir arada yaşamamızı sağlayacak, buluşturacak ortak değerleri yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Üsküdar Forumu’nun belki de bundan

Demokratikleşme ve toplumsal barışın sağlanabilmesinin yolu bu forumlardan geçiyor. Herkesin kendi mahallesinde, kendi duymak istediklerini dinleyerek benzerleriyle buluştuğu bir toplumsal ve siyasal yaşam hepimizin sonunu getirecektir. sonra yapması gerekenlerden biri de bu olmalı. Forum katılımcılarının paylaşımlarından bazı alıntılar: - Ben o gün çok umutlandım. Bu ruh halini görmüş olmak beni bugün umutlu kıldı. - Bu darbelerde birimize yapılanı hepimize yapılmış saymalıyız, bundan önce yapmadık. Bundan sonra birbirimize sahip çıkmalıyız. - Ayrı mahallelerin sınırlarını yıkıp, bir arada olmamız gereken bir dönem bu. Umarım bu başlangıç olur.” - Havaya sıkılan kurşun ile insanı delip geçen kurşun sesi arasındaki farkı o akşam anladım. - Bir grup arkadaşım saladan rahatsız olmuş, bomba seslerinden değil. Ben de asıl korkmamız gerekenin bombalayan taraf olduğunu anlatmaya çalıştım. - O geceyi, gündelik hayatın dayatmasıyla olağanüstülüğün arasında ezilerek geçirdim. - Çok olumsuz etkilendik. Bundan sonrası için çok güzel ortamlarda güzel iletişimlerle bir arada bulunabilirsek bu bizim için çok iyi olur diye düşünüyorum. - Sokağa çıktığımda sokak köftecilerini görünce hiç hoşuma gitmemişti, ortamın panayır gibi olması beni öfkelendirdi. Bu öfkem umarım anlamlı bir yere evrilir. - Bundan sonrasının da kolay geçmeyeceğini düşünüyorum. Allah bol barışlı günler nasip etsin diyorum. - Şantiyedeydik. Araç alıp arkadaşlarla dışarı çıktık. Bugün olsa bugün yine giderim.

45


- İnsanların sokağa çıkması; ben o gece o ruh halinde olmadım, olamadım. Hafızamız çok yüklü, o kadar çok şey yaşadık ki, çıkamazdım. Tekbir sesleri benim için Sivas’tı. - Yaşadığımızın bir bayram olduğunu düşünmüyorum. Bunları değerlendirip birlikte ne yapacağımızı konuşmalıyız. - Kim o gün sokaktaydı, kim evde kaldı ayrışması beni rahatsız etti. Çıkmayanlar için vatana aidiyet hissetmiyorlar sonucu çıkarmak doğru değil. Bu nedenle birbirimizin endişelerini önyargısız dinlemek gerekiyor. - Neden birisi benden korkar, ya da ben neden birinden korkarım sorusunu sormamız gerektiğini düşünüyorum.

Buradaki birçok insan, yaratılan yapay kültürel kutuplaşmayı desteklemedikleri için bir arada. Ortaklaşmamız gereken iki şey var: 1. Tüm baskılara ortak olarak karşı çıkmak, 2. Kürt sorununun çözümünde ortak mücadele vermek 46

- Direnişin sesi tek bir biçimde olursa birbirimize de zarar verebiliriz. Eşcinseller, gayrimüslimler, farklılıkların olduğu, bir formun diğerini ezmediği birçok seslilik olacaksa o zaman ben salayı da kabul ediyorum. Varoluş alanı sunmadığımız, farklılıklara tolerans göstermediğimiz sürece toplumsal barışı nasıl inşa edeceğiz? - Darbe deyince ilk sokağa çıkması gereken kişilerden olmama rağmen, sokaktaki tekbir sesleri benim çıkmama engel oldu. Tekbir sesleri bende savaş hissi oluşturuyor, kalabalıklara karışmamı engelliyor. - Bizi kurtaracaksa özeleştiri kurtaracak. - Hiç de hoşlanmadığımız komşularımıza dostlarımıza teşekkür etmeliyiz. Bu buluşma, bizim buluştuğumuz nokta, kimsenin darbecilere onay vermemesidir. - Bombalardan çok insanlardan korkmayı öğrendim. Birbirimize yeniden güvenmeyi öğrenmemiz lazım. - Bizim karnaval gibi bir ortama ihtiyacımız yok, bu tip forumlar önemli, bize yatay, demokratik bir ortam sağlıyor. - Buradaki birçok insan, yaratılan yapay kültürel kutuplaşmayı desteklemedikleri için bir arada. Ortaklaşmamız gereken iki şey var: 1. Tüm baskılara ortak olarak karşı çıkmak, 2. Kürt sorununun çözümünde ortak mücadele vermek. NOT: Forum katılımcılarının görüşleri ve görseller www.sivilsayfalar.org sayfasından alınmıştır.


Darbeci zihniyete karşı demokrasi savunusu

15 Temmuz’da Üsküdar Meydanı’nda Ne Oldu? Atilla Aytemur

G

ördüğümüz en uzun, yüksek gerilimli ve kanlı gecelerinden birisiydi. O sıcak saatlerde medyaya yansıyanlar dışında, halen inanılmaz tanıklıklar ve görüntüler ortaya çıkıyor. Hergün yeni hikâyeler dinliyor ve aktörlerini tanıyoruz. Tarihimizin çok önemli dönemeçlerinden birini geçtiğimiz kuşku götürmez. Hele darbenin direnişle püskürtülmesi, muhakkak ki dünya siyasi tarihinde anlamlı bir yer işgal edecek ve muhtemelen derslere konu olacak.

ruhuna uygun olarak, 2007 baharının bir gecesinde Genelkurmay Başkanlığı’nın sitesine konulan sanal bildiriyle TBMM’deki cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale edeni bile var. Velhasıl her türlüsünü gördük görmesine, ama bu sonuncusunun epey farklı olduğunu da kabul edelim. Neyse ki bunu inceleyip, farkını anlayacak epey vaktimiz olacak. O bakımdan ben de öncelikle o gece Üsküdar Meydanı’nda gördüklerimi paylaşmak istiyorum.

Darbe portföyümüz zengin

O gece herkes yaya

Elhamdülillah bizler, Osmanlı’yı bir yana bırakırsak, 27 Mayıs 1960’dan beri bütün darbe çeşitlerini görmüş bir memleketin insanlarıyız. Emir komutalı, cuntalı, muhtıralı, postmodern, başarılı, başarısız, darbe içinde darbe derken, yaşamadığımız kalmamış. Portföyümüzde bilişim çağının

Biliyorsunuz, 15 Temmuz’a dair ortalıkta çok tevatür dolaşıyor. Bazıları inanılmaz absürd. Bazıları neredeyse ırkçılık sınırına varmış durumda. Kimileri ise yalanda ölçü tanımıyor. O gece ben de sokaktaydım. Bunları okuyunca ve duyunca şaşkınlıkla karşıladım. Üsküdar’da oturuyorum. 47


Önce arkadaşlarımın telefonuyla İstanbul’daki bazı olayları öğrendim. Ardından Genelkurmay önündeki çatışmaya tanık olan başka bir arkadaşımın anlattıkları olayı netleştirdi. Televizyonda izlediğim Başbakan Yıldırım’ın konuşması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısı ve 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar’ın açıklaması darbenin önleneceğine dair hissiyatımı güçlendirdi. Ev halkının itirazlarına rağmen saat 00.30’da evden çıkarak Üsküdar Meydanı istikametinde yola koyuldum. Niyetim taksiyle gitmekti ama ortalıkta pek yoktu. Yoldan geçenler de almıyordu. Taksi derdinde olanları az olmadığını farkettim. Üsküdar Meydanı bizim evden normal bir yürüyüşle 35-40 dakika çekiyor. O sırada özel otomobil yanaşıp istikametimiz aynıysa beni de götürebileceğini söyledi. Açıkcası günlük hayatta pek sık rastlamadığım bu dayanışmacı nezaket benim için sürpriz oldu. Zeynep Kamil Hastanesi’nin oraya kadar gittik. Ünlü cezaevinin bulunduğu Toptaşı Caddesi devasa bir harfiyat kamuyonuyla kapatılmıştı. Meydana inmek mümkün değildi ve vedalaşıp yolları ayırdık. Yolu kapatan kamyona göz attım özel bir şirkete aitti ve yanıbaşında sigara içen kişi şöförü olmalıydı. Aşağı doğru yürümeye başladım.

Sokakların bozulan sessizliği Üsküdar ve semtleri ikamet bölgesidir ve iş yerlerinden çok konutlar hâkimdir. Bu nedenle, Toptaşı Caddesi’nden inerken gördüğüm kadınlı erkekli gruplar ara sokaklardaki evlerinden çıkan semt sakinleriydi. Garipsemedim. Dikkat çekici olan gece yarısını geçen bir saatte sokakta olmalarıydı. Ramazanlarda iftar sonrasından sahur vaktine kadar cami ve kutsal mekânları dolaştıklarını bilirim. Üsküdar’ın Salacak sahilinde yapılan Kâtibim Festivali zamanında da geç vakitlerde aileler sokaklardadır. Ama bunların dışında o semtlerde, belli bir vakitten sonra, özellikle bazı semtlerde herkes evine çekilir ve sokaklar sessizliğe bürünür. Ağırlığı muhafazakâr olan semt sakinlerinin yaşam tarzları da İstanbul gecelerine akmaya müsait değildir. Ama gördüğüm kadarıyla çatışma sesleri, ses duvarını aşan savaş uçakları, helikopterler, ambulans sirenleri arasında devletin tepesinden gelen çağrı alışkanlıklarını aşıp onları gece yarısı sokağa çekmişti.

Panayıra gider gibi Sokakların karanlığından insan grupları fışkı48

rıyordu. Havalarına ve yakınlıklarına bakınca bunların ev halkı olduğu seziliyordu. Giyim kuşamları karmaydı. Mevsime uygun uzun pardesölü ve başörtülü kadınlar, pantolon giyinmiş başı açık ya da kapalı genç kızlar, blujinli delikanlılar ve iyi giyimli orta yaş erkekler, sakallı yaşlılar, hep birlikte telaşsız adımlarla aralarında sessizce konuşarak aşağı doğru ilerliyorlardı. Çocuk yaşlarında olanları da gördüm. Kiminin elinde küçük boyutlu bayrak bulunuyordu. AKP flamalarına ise nadiren rastlıyordum. Ahmediye Meydanı’na yaklaştıkça sokaklardan çıkanların sayısı artıyordu. Motosikletliler ise bir başkaydı. Kapalı yol tanımıyorlardı. Kadınlı erkekli idiler. Kadınlar veya genç kızlar genellikle arkadaydı ve ellerinde bayrak taşıyorlardı. Bayrama gider gibiydiler. Birinde genç bir erkeğin arkasında siyah çarşaflı bir kadının coşkuyla salladığı bayrağıyla geçip giderken ardından gülümsemedim desem yalan olur.

Darbeye karşı omuz omuza Cuma Pazarı’nın kurulduğu sokağın başında ise en az 100 kişi toplamıştı. Sloganlar eşliğinde ters yönde Zeynep Kamil’e doğru yürüyüşe geçiyorlardı. Karma bir topluluktu ve her yaştan insan vardı. Önde genç bir grup önderlik etmeye çalışıyordu. Aralarında biraz organize oldukları belliydi. Sloganları soldan esinlenme “Darbeye karşı omuz omuza” ile “Dik dur eğilme bu millet seninle”ydi. Sanıyorum amaçları sokağa çıkmayı teşvik etmek ve daha sonra dönüp meydana inmekti. Arada sık sık sağ elleri havada tekbir getiriyorlardı. Aşağı doğru yürüyenlerden bazıları da onlara katıldı.

Üsküdarlı orta sınıf çağrıya kayıtsız kalmadı Ahmediye’yi de geçip Üsküdar Meydanı’na yaklaşınca kalabalık tıpkı miting topluluğu gibi artmaya başladı. Kadınların sayısı epey fazlaydı. Ama buna şaşırmadım. Üsküdar muhafazakar bilinir, biraz öyledir de. Fakat eski bir kent olduğunu ve gelişkin kentleşme kültürünü unutmamak lazım. Üstelik ev bark sahibi, esnaf ve işi gücü olanların, ortalamanın üzerinde eğitim görmüşlerin yaygın olduğu bir ilçe. Yani, orta sınıf hayli yaygın. Orta yaş ve üstü geleneksel yaşam tarzını daha yakınken, genç nesiller zamana daha fazla uyum sağlamış gibi. Bu nedenle aralarında, şort, tayt giymiş genç kızların, modern spor kıyafetli delikanlıların olması pek yadırganmıyordu.


Darbeci zihniyete karşı demokrasi savunusu

Bu saatte ne ezanı! Benim de dikkatimi çekti. Adım başı rastladığımız, çoğu Osmanlı’dan kalma camilerin minarelerinden, ezandan farklı ayetler ve dualar yükseliyordu. Neden olduğunu az çok kestirmekle beraber, ne olduğunu merak edenler çoktu. “Bu saatte ezan okunur mu”, diye soruyorlardı. Bazıları bunun akıllıca bir buluş olduğu imasıyla kıs kıs gülüyorlardı. Selanın darbeye karşı değerlendirilmesi hoşlarına gitmişti. Bunu yapmayı düşünenleri çok akıllı buluyorlardı.

Meydana inemeyen tanklar Meydana vardığımda halkın meydanda değil, Üsküdar’ı Bağlarbaşı’na bağlayan cadde üzerinde toplandığını gördüm. Hani, Osmanlı yemekleriyle ünlü Kanaat Lokantası’nın bulunduğu Fıstık Ağacı’nı geçip Bağlarbaşı’na uzanan cadde. İnanılmaz kalabalık toplanmıştı ama kargaşa yoktu. Caddeye giriş sıkışık olmasına karşın rahattı ve isteyen ilerilere kolayca gidebiliyordu. Halkın meydanı bırakıp burada toplanmasının nedenini düşünüyordum ki ard arda sıralanmış tankları gördüm. 10 tanklık bir koca konvoydu. Aralarında da birlik komutanının içinde bulunduğu bir zırhlı araç vardı. Üsküdar Meydanı için bu çok çok fazlaydı. Belli ki bir bölümü başka yere gidecekti. Ama halk caddeyi öyle doldurmuştu ve önlerini öyle kesmişti ki bir milim kıpırdayacak halleri yoktu. Hareket edemiyorlardı. Kışladaki hesap caddedeki halka uymamıştı. Üsküdar Meydanı’nın bir tarafı Boğaz Köprüsü’ne, diğer tarafı Selimiye Kışlası istikametine gider. Tanklar hiçbirine gidemiyordu. Halkın nasıl bir taktik planı bozduğu bilmiyorum ama darbenin stratejisi burada da direnişe toslamıştı. Başarmanın keyfi insanların yüzlerinden okunuyordu. Ortalık bir şenlik alanı gibiydi.

Polis sükûneti sağlıyor Tankların üstü erkek direnişcilerle doluydu. Birlik komutanının zırhlı jeep irisi aracı tankların orta kısmındaydı ve etrafı çok kalabalıktı. Herkes bir şey söylüyor ve kızgınlık gösteriyordu. “Hepimiz bu vatanın evledı değil miyiz!”, “Biz de askerlik yaptık”, “ Siz Türk değil misiniz!”, “Kardeşi kardeşe kırdırmak olur mu!”, “ Kışlanıza dönün” diyorlardı. Kimi samimi diyalog yapmak istiyordu. Bu korkunç “görevi” bırakmaları için ikna çabası içindeydiler. O sıra iki kızgın genç bağırarak aracın üzerine sıçradı.

Halkın meydanı bırakıp burada toplanmasının nedenini düşünüyordum ki ard arda sıralanmış tankları gördüm. 10 tanklık bir koca konvoydu. Aralarında da birlik komutanının içinde bulunduğu bir zırhlı araç vardı. Üsküdar Meydanı için bu çok çok fazlaydı. Belli ki bir bölümü başka yere gidecekti. Ama halk caddeyi öyle doldurmuştu ve önlerini öyle kesmişti ki bir milim kıpırdayacak halleri yoktu.

Tavanı yumruklayıp telsizi kırmak istediler. Askerlerde hareketlenme oldu. Çevredekiler gençleri engellemeye çalıştılar. Olay büyüme temayülü gösteriyordu. Araya bir polis müdürü girdi. Birlik komutanıyla yaptığı konuşmadan sonra yatıştırıcı sözlerle oradan ayrıldı. Jeepteki subay ve askerlerin tedirgin ve çaresiz halleri değişmedi ama sertleştirecek havada da değillerdi.

Darbe selfie’leri Sırasıyla tankların etrafını dolaştım. Gösteri platformuna dönmüşlerdi. Herbirinin üzerinde en az 50 kişi vardı. Ortalık bayram yeriydi. Bayrak sallıyanlar, slogan atanlar, zafer işareti yapanlar, tekbir getirenler, etrafa talimat yağdıranlar… En çok revaçta olan tankın üzerinde ya da önünde fotoğraf ve selfie çekmekti. Bazıları bunu ailecek yapıyordu. Telefonlar ellerden düşmüyordu. Ata biner gibi tankların top namlusuna oturmak kolay değildi ama orta yaşın üzerindekiler bile bunu deniyorlardı. Belli ki gelecek nesillere kalacak bir hatıra olarak görülüyordu. Oradan anlamlı bazı sözler söyleyip bayrak sallamak o ortama pek aykırı düşmüyordu. Bazı tankların sürücü kapakları 49


1969’dan beri Üsküdar’da oturuyorum. Hep sol dünyanın içinde yer aldım. Siyasal süreçleri yakından takip etmeye halen devam ediyorum. Ama darbeye karşı sokağa dökülen bu kadar büyük bir kalabalığın içinde aşina olduğum bir tek yüze rastlamadım. Bu da bana çok tuhaf geldi. Hâlbuki Üsküdar sol eğilimli milletvekili, belediye başkanı da çıkarabilen bir ilçeydi

açıktı. Askerler ya ordaki direnişçilerle konuşuyor ya da çevreyi izlemekle yetiniyorlardı.

Direnişçi hoca Bir ara hareketlenme oldu ve kalabalık dalgalandı. Tankların kalabalığı yarıp çıkmasından endişelendim. Bu arbede ve ölüm demekti. Neyse ki, gürültüler arasından bir itfaiye aracı çıka geldi. İlk tankın önüne park etti. Sonra bir daha yerini değiştirip yana aldılar. Cami hocası olduğunu söyleyen bir kişi aracın mikrofonundan direnişçileri sükunete davet etti. Darbeyi kınadı. Meşru iktidara ve millete yapılanın affedilemeyeceği mealinde şeyler söyledi. Askerler için “ Onlar emir kulu. Zarar vermeyelim. Ama tanklara da geçit vermeyelim” şeklinde devam etti. O kalabalık ve uğultu içinde ne kadar duyuldu ve dinlenildi bilemiyorum. Ama bir kargaşa doğmadı ve tanklar da bir yere gidemediler. Bu topluluk bindirilmiş kıta değildi. Evinden çıkan gelmişti. Çağrılar çok etkili olmuştu. Darbeyi büyük bir haksızlık olarak görüyorladı. Müthiş bir organizasyonla harekete geçmiş filan değillerdi. AKP ilçe örgütü yöneticisi ve üyeleri ile belediye

50

mensupları yavaş yavaş duruma nüfuz etmeye ve yönlendirmeye çalışıyorlardı. Etkindiler ama mutlak bir yönlendirmeden söz etmek en azından o saatler için çok zordu. Sonraki saatler ve günlerde bunu başarmalarını ise direnişin bir defosu ve AKP’nin fırsatçılığı gibi görmenin de bir anlamı ve mantığı olduğunu sanmıyorum.

Bir tanıdık yüz aradım 1969’dan beri Üsküdar’da oturuyorum. Hep sol dünyanın içinde yer aldım. Siyasal süreçleri yakından takip etmeye halen devam ediyorum. Ama darbeye karşı sokağa dökülen bu kadar büyük bir kalabalığın içinde aşina olduğum bir tek yüze rastlamadım. Bu da bana çok tuhaf geldi. Hâlbuki Üsküdar sol eğilimli milletvekili, belediye başkanı da çıkarabilen bir ilçeydi. Birçok aydın insan yaşardı. Radikal demokratik solun güçlü olduğu mahalleler az değildi. Diyorum ki belki gece karanlığında benim gözlerim iyi seçemedi. Belki de vakit geç olduğu için evlerine çekilmişlerdi. Bilemiyorum, kimsenin günahını almak istemem. Ama rastlasaydım belki birlikte fotoğraf çektirirdim.

Ne yapabiliriz, zaten kaç kişiyiz! Daha sonra çok duyduğum “Bu bizim meselemiz değil”, “Bunların arasında başıma bir şey gelir”, “Ne yapabiliriz, zaten kaç kişiyiz ki”, “ Darbe yenildiği takdirde Erdoğan’ın totaliterizmi daha güçlenecek” gibi fikirlerin Üsküdar’da yaşayan sol cenahtan kimi insanların sokağa çıkmamasında etkisi olmuş mudur? Bu darbeyi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP iktidarından kurtulmanın hiç hesapta olmayan ve ehven-i şer bir fırsatı olarak görenlerin olması ihtimalini ise hiç aklıma getirmek bile istemem. Var mıdır? Lafı uzatmayayım, kimsenin ölmediği direniş caddesinde selamlaşabileceğim, iki çift laflayacağım kimseye rastlamadan, sabah beş civarında, yine uzaklardan gelen uçak, helikopter, ambülans sirenleri ve silah sesleri arasında eve koyuldum. İnsanlar meydana akmaya devam ediyordu. h tt p : // w w w. s e r b e s t i yet .co m / ya z a r l a r /a t i l l a aytemur/15-temmuzda-uskudar-meydaninda-neoldu-711744 adresinden alınmıştır.


Darbeci zihniyete karşı demokrasi savunusu

Darbeler ve Demokrasi Kültürsüzlüğü

Celal Deniz

1

5 Temmuz darbe girişimi bu ülkede bir ilk değildir. Bu anlamda darbelerin yarattığı genel sonuçlar üzerinden demokrasi kültürü bu ülkede neden yerleşemiyor sorusunun yanıtını aramak gereklidir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası üzerine kuruldu. Bu miras hem ekonomik hem de siyasal olarak devir alınan bir mirastı. Bugün ülkemizde bir türlü bina edilemeyen demokrasi kültürünün köklerini buradan aramaya başlamak sanırım yanlış olmaz.

Önce bir tespit yapmak gerekirse; 1960 darbesinden 15 Temmuz darbe girişimine kadar, darbe yapanlar devletin ve cumhuriyetin bekası için cunta yoluyla iktidara el koyarak ‘’raydan çıkan’’ treni raya koymak iddiasında bulundular. Darbelerden sonra iktidara gelen sivil hükümetler ise yine devletin bekası adına önlemlerle bir türlü arkaik demokrasiyi aşamayan bir yönetim mekanizmasını devreye soktular. Darbecilerin yöntemlerini kullanarak baskıcı yönetimlerle ülkeyi idare ettiler. Gelen her hükümet kendi iktidarının geleceğini devletin geleceği ile aynı gördü. Bu da otoriterleşen ve çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşen sonuçlar üretti.

Demokrasi kendi iç dinamikleri ile endüstrileşme sürecini tamamlamış toplumlarda zemin bulmuştur. Her ülkede farklı toplumsal koşullar kendi demokrasilerini yaratmış, giderek ortak bir paydada buluşularak ‘’evrensel’’ kurallar oluşmuştur. Bugün AB ülkelerinin ortak paydası ‘’Kopenhag Kriterleridir’’.

Cumhuriyet sanayileşme trenini kaçırmış bir

Ülkemizde gerçek anlamda bir demokrasinin olmamasını birbirini besleyen iki temel neden üzerinden açıklamak mümkündür. Birincisi 1923 ile 1950 yılları arasında süren tek parti diktatörlüğü. Bu süreçte modernleşme, devlet elitleri tarafından topluma dayatılmış, devletin baskı aygıtları bu sürecin başarılmasında rol oynamıştır. Cumhuriyet modernleşme yaratırken demokratikleşme ayağı 51


eksik kalmıştır. Devletin daha kuruluşunda demokratikleşme ayağının eksik kalması anayasal hukuk düzeninin kurumlaşmasını engellemiştir. Bunun yerine devlet-toplum ilişkisinde ‘’adam kayırmacılığa’’ dayalı, eşitsizlik üreten bir ilişkiler hukuku yaratılmış, ekonomik olarak da eşitsizliğin ve kuralsızlığın temeli daha kuruluş sürecinde ortaya çıkmıştır. Oysa demokrasi kurallara dayalı bir yönetimsel işleyişin adıdır. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde Osmanlı’dan miras olarak alınan yağma düzeni kendi yağmacılarını ortaya çıkarmıştır. Öte yandan yıkılan bir imparatorluğun tarıma dayalı mirası üzerine devlet eliyle sanayi kurulmaya çalışılmış Etibank, Sümerbank gibi yatırımlarla kalkınma sorunu çözülmek istenmiştir. O dönem devlet aklı devlet yatırımlarını yeterli görmemişi devlet eliyle kapitalist yaratarak özel teşebbüsün önünü açmıştır. Burada küçük bir parantez açmak gerekirse Ermenilerden, Rumlardan kalan mallar bu amaçla kullanılmış özel teşebbüs için teşvik edilen ailelere verilmiştir. Devlet eliyle kapitalist yaratma süreci dönemin egemenleri olan asker ve sivil bürokrasi ile ‘’doğrudan’’ ilişkili yeni bir ‘’girişimci’’ çevre yaratmıştır. Uluslararası sermaye çevreleri bunu fırsat bilmiş ‘’nüfuzlu’’ ailelere bayilikler vererek devletle dolaylı işbirliklerine girişmişlerdir. Bu süreç devlet toplum ilişkisinde ‘’yağma düzeninin’’ ilk tohumlarını ekmiştir. 1950 sonrasında Demokrat Parti tek parti döneminin yöntemlerini kullanarak farklı ve küçük olan bütün muhalefet kesimlerini ortadan kaldırmıştır. Muhalefet sadece CHP den ibaret kalmıştır. CHP bunu fırsat bilerek kitle desteği olan DP’ye karşı ‘’farklı’’ muhalefet çevrelerinin DP’yi alaşağı etmesini teşvik eder bir politika izlemiştir. 1960 darbesi siyasal olarak CHP’nin bu muhalefetinde karşılık bulmuştur. DP ise tek parti döneminden miras aldığı yağma düzenini meşru hale getirmiş, Menderes seçim vaatlerinde ‘’her mahallede bir milyoner’’ yaratacağını söylemiştir. Toplumun devletle ilişkisini ‘’Küçük Amerika’’ yaratacağız söylemi üzerinden kurgulamış, yağma düzeninin kurumsallaşmasının adımını atmıştır.

52

Daha sonra iktidara gelen Adalet Partisi dönemi devlet eliyle özel teşebbüs yaratma girişimini farklı bir noktaya taşıyarak, devlet eliyle palazlanan siyasetçi yaratmıştır. O dönem iktidara yakın siyaset yapanların büyük bölümünün yakınları kaçakçılıktan, hayali ihracattan büyük vurgunlar yapmışlardır. Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in hayali mobilya ihracatını bir örnek olarak anımsayabiliriz. Siyasetçi elit kendisini destekleyen işadamları yaratma sürecini ANAP döneminde Özal eliyle sürdürmüştür. İktidar destekçisi işadamları için bir gecelik yasalar çıkarılmış, haksız kazançların önü açılmıştır. AKP bütün bu hükümetlerin mirasını devralarak kendi iktidarını destekleyen firmalarını yaratmış, ihaleler, teşvikler yoluyla ciddi bir yatırım gücünü, iktidarının ekonomik destek gücü haline getirmiştir. Diplomatik ilişkilerle paralel ekonomik ilişkilerin önü açılmış, uluslararası ihalelerde iktidar yakını firmalara devlet referans olmuştur. Bugün darbeye destek verdiği gerekçesi ile soruşturulan ve mallarına el konulan firmalar AKP döneminde palazlanmış, onların desteği ile büyümüştür. Devlet eliyle kapitalist yaratma süreci dünden bugüne ‘’siyaset eliyle yağmayı, yağmacılar eliyle siyaseti beslemiştir.’’ Yukarıda özetlediğimiz süreç kuruluşundan beri devletin yukarıdan aşağıya dizayn edilişini ifade ediyor. Ancak devlet vatandaş ilişkisine de bakmak gerekirse; Cumhuriyetin kalkınma sorununu çözmek için devlet eliyle sanayileşme girişimine rağmen o dönemde ekonominin büyük dayanağı tarımdır. Tarıma dayalı bir ekonomi için 1950’li yıllarda DP döneminde modernleşme girişimleri teşvik edilmiş, barajlar yapılmaya başlanmış, tarımda traktör kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır. O dönemde de tarımın modernleşmesi çabası yani traktörün toprakta yaygın kullanılması bir başka sorunun varlığını ortaya çıkardı. İthal edilen traktörlerin yedek parça ve bakımı için yeterli servisler yoktu. Bu da kendi iç dinamiği ile gelişmeyen ithal ikameye dayalı çarpık sanayileşmenin bir sonucuydu. Tarımda makineleşme ekonomik olarak bir ge-


Darbeci zihniyete karşı demokrasi savunusu

lişme sağlarken, sosyal olarak tarımda yarıcı olarak çalışan topraksız ve az topraklı köylülerin işsiz kalmasına neden oldu. Bu işsiz işgücü doğal olarak kentlere yöneldi. Kentlere yönelen nüfusun ilk önemli sorunu barınmaydı. Siyasal iktidarlar kentlerin planlanması yerine bu köylü nüfusu kendilerine oy deposu olarak gördüler. 1970’li yıllarda hazine, belediye ve vakıf arazileri bu yeni kent sakinlerine yağmaya açıldı. Gecekondulaşma şehirlerde yaygın hal aldı. Gecekondulaşma sadece çarpık kentleşmeyi ortaya çıkarmadı; çarpık bir kültürün de ortaya çıkmasını sağladı. Gecekondularla kuşatılan kentlerde ‘’kentli’’ nüfusu azınlık durumuna düştü. Bu siyasetçilerin ilgisini çekti ve siyasetçiler gecekondu nüfusuyla, gecekondu nüfusu ise siyasetçilerle buluştu. Gecekondular siyasetten beslenirken siyasetçiler gecekondulardan beslendiler. Rüşvet, rant, adam kayırma, hamili yakınımdır, hemşericilik gibi ilişkiler siyaset toplum ilişkisinin belirleyeni oldu. Kentlerde gecekondulaşma ve çarpık kültürün ortaya çıkması devletin hegemonik ilişkilerini güçlendirdi. Yeni ilişkiler ortaya çıkardı. Bu ilişkiler içinde cemaat, tarikat gibi oluşumlar toplumda dinsel bir ideolojinin yaygınlaşması için kendine zemin buldu. Her iktidar toplumun denetlenebilirliğini artırmada devlet mekanizmalarını kullandığı gibi, bu yeni hegemonik ilişkileri de kullandı ve destekledi. Bugün Gülen cemaati ya da diğer cemaat ve tarikatların güçlenmesinde devletin ve bütün iktidarların rolü oldu. Devlet bu ilişkileri sadece toplumun denetlenmesi için kullanmadı, aynı zamanda sola karşıda da kullandı. 1970’li yıllarda sol güçlere destek veren kentlerde ve mahallelerde 1980 darbesi ile nasıl cemaat tarikat çevrelerinin güçlendiğinin tanığıyız. Cumhuriyetin kuruluşundan beri özetlediğimiz bu hem aşağıdan yukarıya, hem de yukarıdan aşağıya dizayn edilen devlet-toplum ilişkisi evrensel hukukun egemen olduğu bir toplumsal düzenin kurulmasına engel olmuştur. Devletin kuruluşundan beri vesayetin egemen olduğu siyasal yönetim, tek parti döneminden sonra gelen iktidarlar tarafından da sürdürülmüştür.

Ekonomik olarak yağma ilişkisi üzerinden devlet-vatandaş ilişkisi kuralsız bir ilişkiler bütününü ortaya çıkarmıştır. Bu kuralsız ilişkiler iktidarlar tarafından kullanılmış, kimlikler üzerinden bir çatışmacı siyaset kültürü yaratılmıştır. Her iktidar bu gerginlikler üzerinden iktidarını korumaya çalışmıştır. Bu durum devlet mekanizmasını her daim otoriter yöntemlerle korumaya dönüşmüş toplumun her kesimini kapsayan bir anayasa yapmak yerine günü birlik bir hukuk düzeni kural haline gelmiştir. Bir kere delmekle bir şey olmaz felsefesi her ne kadar Özal tarafından dile getirilse de bütün hükümetler kendi iktidarlarının bekası için anayasayı yapboz tahtasına çevirmiş, demokratik bir anayasal düzenin kurumlaşması hep engellenmiştir. Bu kuralsızlık siyasette kaos yaratmıştır. Kaosu fırsat bilen silahlı güçler vesayet demokrasisinin kendilerine tanıdığı ‘’Cumhuriyeti koruma ve kollama’’ görevini ortalama her on yılda bir yerine getirmiş, topluma ‘’balans ayarı’’ vermişlerdir. TSK’nın iç hizmet kanununun bugün değiştirilmiş olan 35. Maddesi silahlı güçlere darbe için her zaman açık kapı bırakmıştır ki bugün Mili Güvenlik Kurulu sivil siyaset üzerinde vesayetini sürdürür niteliktedir. Askeri ve sivil vesayetçi yönetimler ülkede devleti kutsallaştırmıştır. Birey devlete hizmet ettiği ölçüde itibar görmüş yoksa kimlikler üzerinden ötekileştirilmiştir. Bugün Kürtlerin özyönetim taleplerine gösterilen devlet refleksi bunun göstergesidir. Devletin kutsallaştırılması hükümetlerin dilinde ‘’devletin bekasına’’ dönüştürülürken toplumda ‘’mevzubahis vatan ise gerisi teferruattır’’a dönüşmüştür. Milliyetçi ideoloji topluma virüs gibi bulaşmıştır. Bütün sağ partiler milliyetçi retorikle siyaset yapmışlardır. CHP’nin Baykal döneminden bu yana hem söylemi ile hem de milliyetçi gelenekten gelen adayları ile seçmen karşısına çıkmasının nedenini bu tespitimiz üzerinden açıklayabiliriz. Demokrasilerde bireyin hak ve özgürlükleri güvence altıdadır. Ancak ülkemizde kutsal devlet anlayışı bireyin hak ve özgürlüklerini her zaman tehlike olarak görmüştür. Yukarıda özetlediğimiz toplum-devlet arasındaki kuralsız yağma ilişkileri, devlet katında elitist bakış açısını güçlendirmiş, bir bakıma vatandaş devlet eliyle verilen rüşvet ile sa-

53


15 Temmuz darbe girişimi ne ilktir ne de bu zemin bu şekilde sürdüğü sürece son olacaktır. Bu anlamda demokrasi için ideolojik ve siyasal bağlamda, eşitlikçi, özgürlükçü ve ekolojik bir anayasayı toplumsal mutabakata dayalı olarak ele almak, demokrasinin önündeki engelleri yeni bir toplum sözleşmesi etrafında buluşarak temizlemek gereklidir. tın alınmıştır. Bu bakış devlete egemen olan güçlerde ‘’daha zamanı değil’’ şekline dönüşmüş ve toplum rüştünü ispata muhtaç olduğundan buna ancak devlete egemen elitist güçlerin karar vereceği ve devletin ‘’verebildiği’’ kadarı ile yetinilmesi istenen bir demokrasi modeli ortaya çıkmıştır. Ülkede çarpık ekonomik ilişkiler merkezi devlet sistemini güçlendirmiştir. Yerel yönetimler merkezi yönetime hem siyasal hem de ekonomik olarak bağlanmış, yatırımlar merkezi idarenin oluruna bırakılmış, harcamaların musluğu merkezi idarenin kontrolünde tamamen politik bir dayatmanın aracı olmuştur. Özal dönemi, iktidarın belediyeler üzerinde partizanca vesayetçi tutumlarının örneklerini ortaya çıkarmıştır. Bu durum da demokrasinin gelişmesinin önündeki bir başka engel olarak karşımıza çıkmıştır. Ülkede demokrasinin gelişmesine bir başka engel de siyasal partiler içinde çoğulculuk yerine tek adamlığa imkân sağlayan siyasal partiler yasasıdır. Devletin vesayetçi karakterine karşı olduğunu söyleyen partilerde bile lider sultası parti içi demokrasiyi etkisiz kılan bir etmen olarak siyasal hayatımıza yön vermektedir. Cumhuriyetin kurucuları modernleşme projelerini topluma dayatmış da olsalar toplum bu pro-

54

jelere karşı bir direngenlik göstermiştir. Tepeden inmeci projeler tarihsel, sosyal, kültürel, dinsel birçok nedene dayalı olarak toplum tarafından içselleştirilememiştir. Ancak bunu sadece toplumun direnci ile açıklamak eksik kalır. Çünkü batıyı eksen alan devlete egemen olan güçler kendileri demokrasi konusunda istekli olamamışlardır. AB’ye katılım sürecinin geçirdiği evrim bu dediğimizi somutlar niteliktedir. Ülkemizde demokrasi algısı özgürlük bağlamından koparılmış sadece temsili bir demokrasiye dönüştürülmüştür. Devlet ve yurttaş ilişkisi temsili bir demokrasinin araladığı kapı kadar özgürlük ve eşitlik zemininde buluşmuştur. Her on yılda yapılan darbeler, sıkıyönetimler, OHAL yasaları cumhuriyetin başlangıcından günümüze hukuktan siyasete, inançtan kültüre, eğitimden ekonomiye, kısacası hayatın her alanında yurttaşların kendilerini özgür, eşit ve güvende hissedebilecekleri demokratik bir zemini sunmamıştır. Tersine bilinçli bir şekilde engellemiştir. Bu anlamda Türkiye’nin tarihi demokratikleşme girişimlerinin olduğu ama başarılı olamamış süreçlerin toplamına denk gelen bir tarihtir. Sonuç olarak özetlersek; 15 Temmuz darbe girişimi ne ilktir ne de bu zemin bu şekilde sürdüğü sürece son olacaktır. Bu anlamda demokrasi için ideolojik ve siyasal bağlamda, eşitlikçi, özgürlükçü ve ekolojik bir anayasayı toplumsal mutabakata dayalı olarak ele almak, demokrasinin önündeki engelleri yeni bir toplum sözleşmesi etrafında buluşarak temizlemek gereklidir. Demokrasinin önündeki siyasal engelleri aşmak ortak irade ile mümkündür. Ancak devlet yurttaş ilişkisinde hâkim olan kuralsız ilişkileri, ekonomik yağmacılığı ve yağma ilişkiler üzerinden siyasette ‘’belirleyen’’ unsurları temizlemek uzun bir süreç işidir. Bu sürecin en önemli adımı devletin yeniden yapılandırılmasıdır. Devlet, yurttaş ve siyaset ilişkileri yeni bir anayasa ile kurallı ilişkilere dönüştürülebilir. Bu süreçte yerel demokrasileri güçlendirecek adımların atılması hem demokrasi kültürünün gelişmesine katkı sunacak hem de merkezi otoritenin teşvik ettiği darbenin zeminini ortadan kaldıracaktır.


Onur

Orlando’dan Hande Kader Katliamına

Cihan Erdal

Savaş hepimize karşı açılmışsa…

2

0 Temmuz 2015’te gerçekleşen Suruç Katliamı’nın hemen ertesinde çeşitli LGBTİ örgütleri ve aktivistlerinin bir araya gelmesiyle oluşturduğumuz LGBTİ Barış Girişimi’nin kuruluş bildirgesinde şöyle demiştik: Bu savaş aynı zamanda erkekliğin savaşıdır, sarayın savaşı ve şiddeti aynı zamanda ataerkil zihniyetle, militarizm ile beslenmektedir, erkekliği kutsamaktadır ve nefret söylemini güçlendirmektedir. Dolayısıyla biz LGBTİ’ler erkekliğin savaşını reddediyoruz.

Ayrımcılığın, zorbalığın ve şiddetin tüm ötekiler üzerinde artarak devam etmesi anlamına gelen savaş, esasen biz LGBTİ’lere karşı da açılmış bir savaştır. TV ekranlarında boy gösteren strateji uzmanlarının savaş/güvenlik temalı, derinlikli ve bol kırmızı çizgili analizlerini bir yana koyarsak, savaşın çıplak hakikatinin ezilenlerin gündelik yaşamında katlanılmaz deneyimlere karşılık geldiğini görebiliriz. Bir yıldır içerisinde debelendiğimiz savaş hali, Ortadoğu’daki paylaşım mücadelesiyle, Kürt sorunuyla ilgilidir elbette, ama aynı zamanda bu 55


Memleketin hali şiddete doğru yol aldıkça trans cinayetleri haberlerinin artması tesadüfi vakalar olmaktan çıkıyor, savaş ve şiddetle dolu iklimin bir parçası olarak işliyor. Erkekliğin kanlı gösterisi, yalnızca cephede değil gündelik yaşam alanlarında, gündüzde ve gecede LGBTİ’lerin ve bilhassa transların yaşamlarına musallat oluyor.

bir anlam var. O da, IŞİD’in tüm dünyada estirdiği terör dalgasının LGBTİ’lere yönelik bir savaşı da içeren boyutta olduğunu aşikâr kılmasıdır. En belirgin haliyle Orlando Katliamında tanıklık ettiğimiz bu olgu, Türkiye’de birlikte mücadele etmenin yollarını zorlayan özgürlük hareketleri açısından bir ders niteliğinde de olabilmelidir. Ortadoğu’yu ve Türkiye’yi tek tip bir coğrafya haline getirmeye çalışan zihniyet aynı zamanda dünyanın her yerinde farklılıkları kendi varlığı için tehdit olarak görmektedir. Ezidi, Kürt, Nusayri, Türkmen ve Hıristiyan toplumlarına yönelen saldırı Orlando’da LGBTİ’lere yönelmiştir. Bize düşen ise, IŞİD’in tekçi, mezhepçi, katliamcı ideolojisi karşısında yaşam hakkını savunmanın ötesine geçen, özgürleşmenin yollarını döşeyecek olan ezilenlerin birlikteliğini güçlendirmek hedefiyle mücadele etmektir.

Hande Kader’in katledilmesi coğrafyada yaşayan tüm toplumların yaşamlarını saran, günlerini ve geleceklerini adeta esir alan bir hakikattir. O nedenle, Türkiye’de bugün barış herkes için acil bir gereklilik.

Orlando’nun dersi Suruç Katliamından sonra çokça katliam yaşandı. 80 öncesi ve sonrasının korkulu günlerinin hikâyeleriyle büyümüş biz politik genç kuşağın, belki daha da büyük acılarla karşılaşmış olmanın şokunu üzerinden atabilmiş olduğunu söyleyemeyiz. Savaş halen sürüyor.

Memleketin hali şiddete doğru yol aldıkça trans cinayetleri haberlerinin artması tesadüfi vakalar olmaktan çıkıyor, savaş ve şiddetle dolu iklimin bir parçası olarak işliyor. Erkekliğin kanlı gösterisi, yalnızca cephede değil gündelik yaşam alanlarında, gündüzde ve gecede LGBTİ’lerin ve bilhassa transların yaşamlarına musallat oluyor. Yaşamı translara dar eden, transları yakarak kat-

5 Haziran Mersin Onur Yürüyüşü

Türkiye’de, Ortadoğu’da ve Avrupa’da birbiri ardına devam etmekte olan katliamlar silsilesi içerisinde, 12 Haziran 2016’da ABD’de bir gay bara yapılan saldırıyla gerçekleşen, 50 eşcinselin hayatını kaybettiği Orlando Katliamının işaret ettiği özel 56

Ülkenin dört bir yanında yasaklanan Onur Yürüyüşü, Mersin’de oldukça yoğun bir katılımla gerçekleşti. Yeşil Sol Parti olarak Mersin İl Örgütümüzle beraber Onur Yürüyüşü’ndeydik.


Onur

letmeyi hak gören IŞİDvari zihniyet, en nihayetinde Hande Kader örneğiyle bize hiç de uzağımızda olmadığını anlatıyor. “Etrafınız sarıldı, teslim olun!” diyor. Hande Kader katliamı, demokrasi güçlerinin ve sıradan yurttaşların vicdanını sızlatan bir olay olması bakımından lanetlendi ve sokak eylemleriyle gündemde epeyce yer buldu. Ancak, trans cinayetlerinin politik mahiyeti, egemen ahlak anlayışının bir sonucu olduğu, sistemik bir mesele olduğu kavranmadan, liberal hak mücadeleleri olarak algılanmasının ötesine geçilmeden radikal, köklü bir çözüme yaklaşmamız mümkün olmayacak.

Barış ve özgürleşmenin siyaseti Hem Orlando katliamı hem de Hande Kader cinayetinin bize işaret ettiği ortak nokta, IŞİD zih-

Hem Orlando katliamı hem de Hande Kader cinayetinin bize işaret ettiği ortak nokta, IŞİD zihniyetine karşı özgürleşme siyasetinin elzem oluşudur. Demokrat, sol, sosyalist güçler ve LGBTİ hareketinin Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgürleşme ve barış siyaseti temelinde kenetlenmesi için kaybedecek zaman lüksümüz yok.

niyetine karşı özgürleşme siyasetinin elzem oluşudur. Demokrat, sol, sosyalist güçler ve LGBTİ hareketinin Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgürleşme ve barış siyaseti temelinde kenetlenmesi için kaybedecek zaman lüksümüz yok. Savaştan etkilenen, nefes alınabilir bir geleceği arzulayan her kesimin barışın öznesi haline gelmesi için sahici çabası gerekiyor. Barış mücadelesinin öznesi olmayı başardıkça, LGBTİ toplumunun

ve barıştan yana olan tüm kesimlerin ortak barış çığlığı yükseldikçe ölümleri durdurabilir, hapsedilmeye çalışıldığımız korku atmosferini yok edebilir, barışı inşa edebiliriz.

Gaziantep’te Onur Yürüyüşü Yasağı

Savaş siyasetinin eril tahakküm ile ataerkil düşünüş biçimleri sayesinde toplumun bütün hücrelerine nüfuz edip zihinlere kök saldığını unutmadan öreceğimiz bir barış siyasetini geliştirmek ihtiyacı, önümüzde önemli bir görev olarak duruyor.

Gaziantep’te Onur Yürüyüşü’nün yasaklanmasını protesto etmek için ZeugMadi LGBT ve Antep Yeşil Sol Gençler’in katılımıyla basın açıklaması gerçekleştirildi.

İşgal edilen toprakların duvarlarına kazınan eril laflar ve küfürler, sokağın ve medyanın militarizasyonu, şiddet soslu kahramanlık hikâyelerinin yaygın dolaşımı erkekliğin savaşının alametleri olarak yok edilmeyi bekliyor.

57


Kaza Değil Cinayet

#ŞuleİdilDere

1

8 Ağustos günü Anadolu Ajansı, Kadıköy’deki Kurbağalıdere’nin temizlenme çalışmalarına ait fotoğraflar paylaştı. Haberin başlığı “Kurbağalıdere’de hayat başladı” idi. Oysa 12 Mayıs günü gecesi Şule İdil Dere bu temizlik çalışmalarında kullanılan bir kamyon tarafından ezilmişti. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğrencisi Şule İdil Dere, evine giderken Kurbağalıdere’nin yanındaki Yoğurtçu Parkı’ndan geçiyordu. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş yaptığı açıklamada “Dereye balıklar geldi. 2017 Temmuz sonuna doğru Kurbağalıdere’de ıslah çalışmaları tamamen bitmiş olacak” dedi. Topbaş ne Şule İdil Dere’den, ne de temizlik çalışmaları sırasında metan gazı zehirlenmesi dolayısıyla hastaneye kaldırılan işçilerden söz etti. Şule İdil Dere ailesi ve arkadaşları, Kadir Topbaş’a seslenen bir mektup yazdı. Şule İdil Dere’nin anısına hazırlanan Facebook sayfasında yayınlanan mektupta Kadir Topbaş’a yöneltilen

58

Cihan Erdal

soruların bazıları şöyleydi: (…) Siz İstanbul gibi bir dünya kentinin belediye başkanı olarak halkın can ve mal güvenliğini sağlayarak bir kenti yönetmekle sorumlusunuz. Sahi başkanı olduğunuz ve merkezi Barselona’da olan dünya Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Dünya Teşkilatı (UCLG) toplantılarında diğer ülkelerden gelen belediye başkanlarına ne diyorsunuz? Belediyelerin ihmalinden dolayı biri öldüğünde onlara kendiniz gibi sessiz kalmayı, öyle bir şey olmamış gibi devam etmeyi mi örnek gösteriyorsunuz?

Şule İdil’i ezen şoför ertesi gün bırakılmıştı ve bugüne kadar hiçbir kurum ya da yetkili kişi konu hakkında sorumluluk almadı İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi, İngiliz-


#ŞuleİdilDere

ce İktisat Bölümü 3. sınıf öğrencisi Şule İdil Dere’yi 12 Mayıs 2016 Perşembe gecesi, İstanbul Kadıköy Yoğurtçu Parkı yaya yolunda Kurbağalıdere’den balçık hafriyatı yapan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir kamyonun işlediği bir cinayette kaybettik. Şule İdil Dere 23 yaşındaydı. Şule İdil Dere’nin başta ailesi, yakınları ve Kadıköylüler olmak üzere cinayete ses çıkaran herkes ilk günden itibaren şu soruları ısrarla sormaya devam ediyor: O kamyon İBB’ye ait, şoför İBB/İSTAÇ personeliyken bugüne kadar neden hiçbir kişi ve kurum sorumluluk almadı? Aylardır süren dere temizleme işinde güvenlik tedbiri alınıp alınmadığını belediyeler neden denetlemedi? O kamyonun gece çalışma izni varsa neden iş güvenliği ve iş sağlığı yasası gereği yayalar için tedbir almamıştı? İş kamyonlarının gece çalışması ayrıca izne tabidir, o kamyonun gece çalışma izni var mıydı? O kamyonların ön ve arkada kör noktası olduğu yasalarca tespit edildiğinden eşlikçi zorunluluğu varken bu yasaya neden uyulmadı? O kamyonun geri manevrada önde ve arkada yasa gereği zorunlu olarak bulunması gereken görevliler neden yoktu? O kamyon izinli bir iş yapıyorsa neden yasaların zorunlu tuttuğu yaya can güvenliği tedbirleri alınmamıştı? Soruyoruz: O kamyonun Yoğurtçu Parkı yayabisiklet yolunda ne işi vardı?

İBB hesap vermeli Şule İdil Dere’nin ailesi, avukatları aracılığıyla İstanbul Anadolu Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak soruşturmanın genişletilmesini talep etti. Soruşturmanın genişletilmesi talebinin amacı avukatlar tarafından şöyle ifade edildi: •

Şule İdil Dere’yi aramızdan alan çalışma sırasında, yaya yolunda can güvenliğinin sağlanmasında sorumlu ve görevli olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi yetkililerinin belirlenmesidir. 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Yasası’na göre bu sorumluluk İBB’ye aittir.

Kurbağalıdere ıslah çalışması işini alan işveren veya işverenlerin, olay yerinin iş sahası olmasından kaynaklanan önlem alma yükümlülüklerine uygun davranıp davranma-

dıklarının önlem alıp almadıklarının saptanması.

HDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü de sordu HDP İzmir Milletvekili Ertuğrul Kürkçü Çevre ve Şehircilik Bakanı Fatma Güldemet Sarı, İçişleri Bakanı Sayın Efkan Ala ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Sayın Binali Yıldırım tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını istediği önergesinde kamyon giren yerin yaya yolu olduğu dikkate alınarak gerekli güvenlik önlemlerinin alınıp alınmadığını sordu.

Yoğurtçu Kadın Forumu Şule İdil Dere’yi andı Yoğurtçu Kadın Forumu, Yoğurtçu Parkı’nda yürüyüş yaparken Kurbağalı Dere ıslah çalışmasında görevli kamyonun çarpmasıyla yaşamını yitiren Şule İdil Dere için bir anma etkinliği düzenledi. Yoğurtçu Parkı’nda toplanan grup, “Parklarda yaşam istiyoruz, cinayet değil” pankartı açtı.. Grup adına basın açıklamasını okuyan Gizem Aslan, “Yeni ölümlerin yaşanmaması için bu rant sevdasına son verilmesini ve gerekli can güvenliğinin alınmasını istiyoruz. Güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları ile güvenle yürüyebileceğimiz sokaklar ve parklar talep ediyoruz” dedi.

Kadıköy Kent Dayanışması: “Şule İdil Dere’ye sözümüz olsun, sorumluların yargılanması için mücadele edeceğiz.” Şule İdil Dere’nin fotoğrafı ve “Kurbağalıdere ölüm saçıyor sorumlular hesap verecek” pankartı ile “Sorumlu Kadir Topbaş hesap ver”, “Öldüren değil yaşatan belediyecilik” yazılı dövizlerin taşındığı Kadıköy Kent Dayanışmasının gerçekleştirdiği açıklamada, üç yıldır süren Kurbağalıdere ıslah çalışmasının Kadıköylülerin çilesi haline geldiği belirtildi. Büyükşehir Belediyesi yönetiminin hiçbir uyarıyı dikkate almadığı için işçiler ve İstanbul halkının hayatını tehlikeye attığı ifade edilen açıklamada, “Kurbağalıdere yüz binlerce kişinin sağlığını yaydığı metan gazıyla, bakteriyle tehdit etmeye devam ediyor, zehirliyor ve artık öldürüyor. Biz artık ölmek istemiyoruz. Ölümden değil yaşamdan yanayız. Kentimizi rant alanı haline getiren İBB’ye karış mücadelemiz sürecek. Şule İdil Dere’ye sözümüz olsun, bu cinayetteki bütün sorumluların yargılanması için mücadelemizi büyüteceğiz ” denildi. 59


Kadınlar Olmadan Barış Toplumsallaşamaz Sevay Akkan Açıcı

B

u dünyanın yaşanır olmaktan çıktığını sık sık tekrarlar olduğumuz bu günlerde siyasi gündeme yetişmek için büyük çaba harcıyoruz. Birçoğumuz kendimizi hiç bu kadar güvencesiz hissetmediğimiz duygusuyla boğuşuyoruz. Yaşam alanlarımızın rant uğruna talan edilmesi, insan hayatları üzerinden yapılan iç ve dış siyaset, pazarlıklar ve yolun başında iken sonlanan gencecik yaşamlar, acı, vahşet, belirsizlik... Böyle bir konjonktürde barışın sağlanması açısından da katılım adaleti, kadınların toplumsal ve siyasal yaşama eşit katılımı kritik önemdedir. Savaşlarda en çok kadınlar zarar görmektedir. Dolayısıyla barış ve müzakere süreçlerinde kadınların asli rol alması hem eşit bir yeni yaşamı oluşturma açısından, hem de bu yeni yaşamın sürdürülebilir olması açısından gereklidir. BM’nin 2000 yılında aldığı 1325 nolu kararında “Kadınlar barış görüşmeleri de dâhil olmak üzere

60

barış inşasının her evresine katılmalı. Tüm barış anlaşmaları kadınlar ve kız çocuklarının güvenliğini sağlamak zorunda. Barış süreçleri toplumsal cinsiyet eşitliğini gözetmeli ve sağlamalı” denilmektedir. Birçok ülkede kadınlar bu yönde farklı mücadeleler sürdürmüşler, öncelikle resmi görüşme heyetlerine katılmaya çalışmışlardır. Ancak hem devlet, hem de örgütlerin üst kademelerinde kadınlar sayıca az olduğu için bu gerçekleşememiş, görüşmelere tanık olarak ya da sivil toplum ve akademisyenlerden oluşan gözlemci heyetler kurarak dâhil olmuşlardır. Kadınlar kendi feminist bakış açılarıyla toplumsal bir barışın nasıl inşa edileceğine dair tahayyüllerini ortaya koymaları açısından da bu süreçlerde önemli katkı koymuşlardır. Nüfusun yarısını oluşturan ve savaşı en ağır şekilde yaşayan kadınların barışın inşası için öngördükleri yol ve yöntemlerin var olması toplumda da farklı bir


Kadın hakları mücadelesi

algıyı yaratabilme gücüne sahiptir. Bundan dolayı farklı kesimlerdeki kadınları bir araya getirebilen örnekler mevcuttur. Müzakere ve barış sürecinin rafa kaldırıldığı bu dönemde, kadınlar kendi birikimlerine, güçlerine ve söylemlerine güvenerek, kadın hakikatini ortaya çıkarmakta ve savaş ortamındaki cinsiyetçi, milliyetçi ve militarist politikaları deşifre ederek yeni bir yaşamın inşası anlamında toplumsal barışı savunmaya devam etmektedir. Biz biliyoruz ki kadınlar özgürleşmeden bu toplum özgürleşemez ve yine biliyoruz ki kadınlar olmadan barışın toplumsallaşması mümkün değildir. Ne var ki toplumsal cinsiyet rollerimiz kadın ve erkeğin kendi istekleri veya tercihleri doğrultusunda bireysel gelişmelerini sürdürmelerini önlüyor ve onları belirli bir biçimde yaşamaya zorluyor. Gerçek şu ki kendimizi birey olarak geliştirmeyi istiyorsak, öncelikle yaratıcılığımızı ve özgürlüğümüzü kısıtlayan cinsiyet normlarını kırmak zorundayız. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği çağımızın en temel meselelerinden biridir. Sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik alanlar başta olmak üzere yaşamın tüm alanlarının eşitlikçi bir anlayışla yeniden düzenlenmesi için mücadele etmek, en öncelikli hedefimiz olmalıdır. Kadın-erkek eşitliğinin yaşamın tüm alanlarında sağlanması için mücadele etmeliyiz. Erkek egemenliğini pekiştiren sistemle, yasalarla, kurallarla, alışkanlıklarla, örf ve adetlerle ve zihniyetlerle mücadele etmek, toplumsal ve siyasal yaşamın her düzeyinde pozitif ayırımcılığı savunmak, eşitlikçi bir siyasal hareketin de ana uğraşlarından biri olmalıdır. Kadınlar lehine pozitif ayrımcılık ilkesi anayasa, siyasi partiler ve ilgili tüm yasalarda yer almalıdır. Siyasi partilerde yüzde elli eşit temsiliyet zorunluluğu olmalı, yasalardaki cinsiyetçi bakış açısı ve cezalandırma mantığı değişmelidir. Türkiye dünyada kadın erkek eşitsizliğinin en ağır yaşandığı ülkelerden biridir. Dünya Ekonomik Forumu’nun 142 ülke üzerinden yaptığı araştırmaya göre, Türkiye kadın-erkek eşitliğinde 125. sırada.

Biz biliyoruz ki kadınlar özgürleşmeden bu toplum özgürleşemez ve yine biliyoruz ki kadınlar olmadan barışın toplumsallaşması mümkün değildir.

Mevcut iktidarsa bu eşitsizliği gidermek bir yana, Bakanlıklardan kadın ismini çıkararak Aileden Sorumlu Bakanlık olarak değiştiriyor. Meclis boşanma komisyonuysa tüm kadın ve çocuk haklarını gasp edecek ve var olan yetersiz haklarımızı da geri alacak bir rapor yayınlıyor. Biz bu raporu tanımıyor, bu ceberut devlet anlayışını kabul etmiyoruz. Biz kadınlar onca yılın yoksunluğuna “Artık Yeter!” diyoruz. Mahkemelerde adil olmayan tutumlara maruz kalmaktan, kadın katillerinin yargı tarafından kayırılmasından bıktık. Biz artık, adaletin, hukukun, yönetenlerin eşit muamele yaptığı, Şiddete uğradığımızda her türlü koruma tedbirine, sığınaklara, özgür yaşam evlerine sahip olduğumuz, Ev içi çalışmanın da, çocuk, yaşlı ve hasta bakımının da toplumsallaştırıldığı, Çocukların yemyeşil parklarda koşuşturduğu, her mahallede ve işyerlerinde güvenle kalabilecekleri ücretsiz kreşlerin olduğu, Meclis’in yarısının kadın olduğu, kadın vekillerin kadın mücadelesini temsil ettiği, Savaşın ve şiddetin olmadığı, Başta erkek egemenliği olmak üzere, hiçbir egemenliğe tabi olmadığımız, Bir ülke ve bir dünya için mücadele ediyoruz. Özgürleştiğimiz bir Türkiye’yi hayal ediyoruz. Bunu yapabiliriz! Çünkü kadınların tarihi mağduriyetler tarihi değil, mücadeleler tarihidir… 61


Yeşil Sol Gençler Darbelere de OHAL’e de Karşı Derleyen: Cihan Erdal

Y

eşil Sol Gençler 15 Temmuz darbe girişimi, ardından ilan edilen OHAL uygulamaları ve hükümetin içte ve dışta Kürt düşmanlığına dayalı politikalarıyla sürmekte olan savaşa karşı demokrasi, özgürlükler ve barıştan yana ısrar etmek gerektiğini düşünüyor. Aynı zamanda Yeşil Sol Parti PM üyesi olan, Yeşil Sol Gençler İstanbul’dan Ozan Güler, darbe girişimini gerçekleştirenlerin Kürt sorununda çözümsüzlüğün aktörleri olduğunu ve savaşın bir an önce son bulması ihtiyacını vurguluyor: “’Türkiye’de darbeler dönemi bitmiştir’ denilen süreçte askeri darbe bu topluma tekrar hatırlatıldı. Hayatında hiç darbe görmemiş bir kuşağa darbe tanıtıldı. Bu toplum bunları hak etmiyor. Türkiye demokrasisi yeniden inşa edilmeli. Şunu çok iyi biliyoruz ki bu darbe girişimini gerçekleştirenler,

62

Mezopotamya’da bu savaşı başlatanlardır. Bu anlamı ve mantığı olmayan savaş bir an önce bitmeli.” Güler, darbeye karşı sokaklara çıkmanın anlamlı olduğunu, ancak darbe tehlikesi atlatıldıktan sonra yaşananlarla demokrasi ruhunun kaybolduğunu söylüyor. Güler’e göre, darbe sonrası AKP’nin otoriter tutumunun sürmesi, darbeci cenahla hiçbir ilgisi olmayan akademisyenlerin, gazetecilerin tutuklanması bu sürecin bir cadı avına dönüştürüldüğü anlamına geliyor. Güler, “siyaset kurumunun yapması gereken bir yıldır oluşan savaş ortamını sona erdirmesidir. Kaosun, şiddetin olmadığı toplumlarda darbelerden söz edemeyiz.” diyor. Yeşil Sol Gençler’den Şima Topaloğlu ise 15


Darbeye de OHAL’e de hayır

Temmuz darbe girişiminin yaşandığı akşamki deneyimini şöyle aktarıyor: “15 Temmuz akşamı yaşanılan darbe girişimi korku ve yanıtlayamadığım birçok soru bıraktı. O akşama dair söyleyebileceğim, TRT’den açıklamayı dinlerken arkadaşımın elini sıkı sıkı tutup köprüde sıkışıp kalan ailemi düşünmüş olduğumdur. O akşam sokakta değildim. Sokakta olma ihtimalimi düşünecek bile cesarete sahip değildim.” Topaloğlu da, 15 Temmuz sonrasında başlayan demokrasi nöbetleri ve 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL’in muhalif kesimlere baskı ve yıldırma aracı olarak kullanıldığının altını çizerken, OHAL ilanı ile sözde demokrasinin rafa kalkmasını, parlamentonun devre dışı kalmasını eleştiriyor. Aynı zamanda parlamentoda 59 milletvekili bulunan HDP’nin dışlanmasını da eleştiren Topaloğlu, “Demokrasi nöbetlerinde düşmana karşı birleşelim çağrısı, ‘Biz milletiz. Türkiye’yi darbeye ve teröre yedirmeyiz’ sloganlarıyla pekiştirilmiş, devletin ve sivil halkın saldırması gereken gruplar belirlenmiştir. OHAL ilanı ile korunmaya çalışılan demokrasi nereye getirdi bizi?” diye soruyor.

nın oldukça olumsuz olduğunu düşünüyor. Akademisyenlere yönelik baskının katlanarak devam etmesi, öğrencilerin örgütlenme özgürlüğünün tümden yok edilme tehlikesinin önemli bir karşı mücadeleyi gerektirdiğini söyleyen Kendirlik dekan ve rektör atamalarıyla akademinin Saray’dan yönetilmesinin en büyük sorun olduğunu vurguluyor. Kendirlik, OHAL’in merkeziyetçi yaklaşımı pekiştiren boyutlarının demokrasinin aleyhine olduğunu düşünüyor. “Öğrencilerin, gençlerin örgütlü birlikteliğinden korkuyorlar ve iktidar bunu dağıtmak için var olduğumuz tüm alanları bize kapatmaya çalışıyor.” diyor.

Öğrenciler, akademisyenler yine mağdur Topaloğlu, darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL’in en çok gençleri ve öğrencileri etkilediğini vurgularken, üniversite alanının giderek demokrasiden uzaklaşmasından endişe ettiğini belirtiyor: “Binin üzerinde okul ve 15 Vakıf Üniversitesi kapanması ne kadar demokratik bir hareket sayılabilir? Açıkta kalan öğrenciler ne şekilde başka üniversitelere geçirilecek ya da geçirilebilecek mi? Haklarında soruşturma başlatılan üç bine yakın bilerek isteyerek yerleştirilmiş olan akademik personelden işlerine son verilecek olanların yerine kimler gelecek? OHAL durumundan çıkamadığımız sürece tartışılan, tartışılması gereken hiçbir sürecin tamamlanamayacağına inanıyorum. Fakat birçoğumuz gibi bende bu halin uzadıkça uzayacağına dair bir his taşıyorum.”

Örgütlenme özgürlüğünü savunmalı ve korumalıyız Yeşil Sol Gençler Antep üyesi Umut Can Kendirlik ise OHAL’in üniversite alanına yansımaları63


Şu Futbol Dedikleri… Kemal Tuncaelli

D

ünya’da en sevilen oyun nedir diye sorsak kendimize, sevsek de sevmesek de vereceğimiz tek cevap vardır; futbol. Bir topu tekmeleyerek üç direk arasından geçirme esasına dayanan bu oyunun insanları bu kadar cezbeden yanı ne olabilir ki? Buna verebileceğimiz ilk yanıtın basitlik olduğunu düşünüyorum. Kuralları basit, oynaması basit, seyrederken anlaması basit… Endüstriyel futbolun mabetlerini, büyük statlarını, yeni gladyatör arenalarını yaratmak için harcadığı trilyonlar ve koskoca futbol endüstrisi sizi yanıltmasın. Bu oyunun temeli bir top ve boş bir alan bulma esasına dayanır. Kale olmasına gerek yok, iki işaret taşı bu görevi görür. Bu nedenle her yerde her alanda oynanabilecek kadar basit bu oyun, yoksulların temel eğlencesi ve sporu haline gelmiştir. Bu ne64

denle her boş arsada, sokak aralarında, bahçelerde oynanabilen bu oyun gönülleri fethetmiş, bütün dünyayı sarmıştır. Dünyanın neresine giderseniz gidin boş alan bulan çocukları bir topun peşinde koştururken görürsünüz. Afrika’nın sazdan kulübelerinin etrafında da, Avrupa’nın çok katlı binalarının bulunduğu sokaklarda da, Brezilya’nın gecekondularında da görüntü aynıdır. İklim değişir, arkadaki manzara değişir ama top peşinde koşan çocuklar gerçeği değişmez. Çöl, orman, step, plato fark etmez. Yeter ki bir top olsun ve çocuklar. Hatta bazen top olmasa bile olur. Topa benzetilmiş bir nesne bile çocukların ayağında en mükemmel topa dönüşür. Tek kişiyse bile bir duvarın karşısına geçer ve duvara şut çeker yine oynar. Bence işin sırrı da budur. Futbol bir oyundur ve


Bir oyundan daha fazlası

hepimizin oynadığı ya da arkadaşlarımızı oynarken seyrettiğimiz, yaşamımızın tam içinde ve bizim olan bir oyun. İnsanlığın içindeki çocuk bu oyunun tadını almıştır ve gelişiminin birçok noktasında futbolun önemli bir rolü olmuştur. Futbol oynarken bireysel yeteneklerin, topa vuruşun, koşman önemlidir, ama bundan daha önemli bir şey daha vardır: takım olarak birlikte hareket etmen, yardımlaşman ve arkadaşlarınla uyumun. Hem bireysel becerilerini kullanmak gereklidir hem de bu yeteneklerini kolektif bir uyumun parçası yapma becerisini göstermen gerekir. Futbol bu yönüyle birey özelliklerini yitirmeden aksine onları kullanarak takım olarak hareket etmenin sırlarını öğretir bir çocuğa. Bu yukarıda saydıklarımız aslında özlediğimiz bir dünyanın ipuçları da değil midir? Birey olarak özgünlüğümüzü yitirmeden dayanışma içinde kolektif bir yaşamı örmek. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz derken biraz da bundan bahsetmiyor muyuz acaba? Toplumsal yaşamı örmenin deneyimini bize aktaran mükemmel bir oyundur futbol. Endüstriyel futbol dünyası bize başarıya odaklanan zenginlik hikâyeleri anlatsa da, bu oyunu oyun olmaktan çıkarıp seyir zevkini satıp taraftarı müşteri haline getirse de, her şeyi metalaştırsa da bir gerçeği değiştirmeyi başaramamıştır. Futbol bizimdir, yoksullarındır ve gazozuna futbol mahalle aralarında oynanmaya devam ettiği sürece bizim toplumsallaşma eğitimimizin önemli bir parçası olmaya devam edecektir. Futbol oyununu cazip kılan yanlardan biri de sonsuz sayıda hareket alternatifinin oyunun

içerisinde yer almasıdır. Öngörülemez. Bir oyun başladığında oyunun genel akışı için genel bir tahminimiz olabilir, ama gelişecek pozisyonların ve sonucun kesin tahmini imkânsızdır. Bu takımların, oyuncuların hakemlerin o günkü performanslarına bağlı olduğu kadar şans faktörünü de içerir. Hava durumu, oyuncunun ayağının kayması, topun birilerine çarpıp pozisyon oluşturması gibi hayatın tüm sürpriz olasılıklarını da içinde barındırır. O yüzden sonucun ne olacağı ancak maçın son düdüğünde belli olur. Bu, hem oyunun seyir zevkini artıran bir faktördür hem de direnç yeteneğini geliştiren umut yeşerten bir özelliktir. Güçlülerin her zaman kazandığı bir oyun değildir futbol. Bu yüzden Afrika’nın yetiştirdiği en büyük oyunculardan George Weah bu oyun için ezilen halkların mutluluğu demiştir. (Bilmeyenler için kazandığı birçok ödülün yanı sıra 1998 yılında ‘Yüzyılın Afrikalı Oyuncusu’ ödülünü alan Weah, Afrika’nın yetiştirdiği en büyük futbolcu olarak tarihe geçti.) Evet, futbol ezenlerin kitleleri uyutmak için kullandığı bir afyon olarak değerlendirilse de futbolun kendi dinamiği bunu aşan bir yapı ve direniş noktası oluşturur. Fado, fiesta, futbol üçlüsü

Che Guevara’ya göre ise ‘’sadece basit bir oyun değildir futbol, devrimin silahıdır”

65


kitleleri uyutmanın ötesinde yoksulların zulme karşı koyuşlarının dayanakları haline gelmiştir. Fado yoksulların acılarını paylaştığı ve sağalttığı müziği, fiesta kapitalizmin çalış çalış öğütlerine karşı tembellik hakkımızın bayrağı, futbolsa ezenlere karşı direnişimiz ve zaferlerimizin sembolüdür aynı zamanda.

raflı bir bakış olduğunu düşünüyorum.

Nasıl Barselona, Atletico Bilbao ve benzerleri sadece bir futbol takımı olmanın dışında Katalanların, Basklıların direnişlerinin bir simgesi ise Amedspor da ülkemizde Kürt halkının hak mücadelesinin bir sembolü haline dönüşmüştür.

Barcelona taraftarlarına sorarsanız, statlarında şöyle haykırdıklarını duyarsınız; “Visca Barca, visca el Cataluna”, yani “Barca kazanınca, Katalonya kazanır!”

Yani futbol başka işlevler için kullanılmaya çalışılsa da yoksulların basit spor olanağı ve ezenlere karşı direnişlerinin sembolü olarak önemlidir. Sol camianın ve aydınlarımızın futbolu küçümseyen bıyık altı gülümsemelerinin bir haksızlık ve tek ta-

Mesela, Liverpool’un eski Teknik Direktörü Bill Shankly’e göre futbol, ‘’bir ölüm-kalım meselesi değildir. Ondan çok daha önemlidir’’. Simon Kuper’e kulak verirseniz, ‘’futbol asla futbol değildir’’.

Che Guevara’ya göre ise ‘’sadece basit bir oyun değildir, futbol devrimin silahıdır”. Bence de futbol bunların hiçbiri ve hepsidir. Hayatın yansımasıdır ve saygıyı hak eder. Futbola ve barındırdığı değerlere saygılarımla…

“One minute” hamaseti ve top çevirmekle olmaz o iş

Filistin’le Dayanışma Dediğin...

Binlerce Celtic taraftarı, takımlarının İsrail’in Hapoel Be’er Sheva takımıyla oynadığı Şamiyonlar Ligi maçında UEFA’nın ceza vereceğini bile bile (ki aynı şeyi 2014’te de yapmışlardı!) Filistin bayrağı açtı. Taraftarlar, maçtan sonra UEFA’nın verdiği cezanın iki katını kısa zamanda toplayıp cezadan arta kalan parayı Filistin’e gönderdi.

66


Tarım Raporu

Tarım Raporu “Dünyayı doyuracak ve gezegeni soğutacak ekolojik tarıma doğru ezber bozma zamanı”

T

arım, çevre ile karşılıklı bir etkileşim içinde, bir yandan çevresel etmenlere son derece duyarlı iken diğer yandan da bunlara neden olan bir etkide bulunuyor. Tarımsal faaliyet toprağı, suyu aşırı tüketiyorkirletiyor, toprakların gittikçe verimsizleşmesine ve iklim değişikliğine neden oluyor. İklim değiştikçe, toprak kirlendikçe, su tükendikçe de tahribat ve gıda güvenliği sorunları ortaya çıkıyor. Günümüzde bir kısır döngü görünümünü arz eden bu etkileşim tarımın fıtratına değil fosil yakıtlara da aşırı bağımlı endüstriyel hali ve piyasa çerçevesine, bunu kontrol eden 6-7 çok uluslu şirkete, göz yuman-nemalanan hükümetlere, bunların gü-

Türkan Uzun

dümüne girmiş uluslararası kuruluşlara dayanıyor. Raporun amacı tarımsal faaliyetin kendisini veya tarım-çevre ilişkisinin hangi çerçevede gerçekleştiğini irdelemek olmamakla birlikte, bu çerçevenin varlığına değinmeden de doğaya ve insan usuna aykırı hal ve vaziyet anlaşılmaz hale geliyor. Örneğin su kısıttı olan tarım havzalarına neden aşırı su ihtiyacı olan bitkiler dikilir, en verimli havzalar niye sanayileşme ve kentleşmeye açılır, toprak tuzlanması ve erozyonuna, aşırı su tüketimine neden olan sulama yöntemlerinde niye inat edilir?

İklim değişikliği Tarım ve dolayısıyla gıda güvenliği iklim değişikliğinden birebir etkileniyor. Isı artışının kuraklığı bunun da çölleşme ve erozyonun hızlandırması ile tarım ürünlerine ve ormanlara daha fazla böcek ve hastalığın musallat olması, deniz seviyesinin yükselmesi ile tarım arazilerinin su altında kalması, sel ve kasırga gibi aşırı iklim olayları, mevsimle-

67


ğı stresleri katmerleştiriyor. Bütün bu etkilerin sonucunda küresel tahıl üretiminin %20 ila %30 oranları arasında azalacağı tahmin ediliyor. Gerek kuraklık ve çölleşme gerekse de aşırı yağış ve sellere tanık olan Türkiye’de ise %15 civarında tarımsal ürün kaybı öngörülmektedir. Ürün kaybının yine piyasa mekanizmaları nedeniyle gıda fiyatlarında özellikle 2007 sonrasında gözlemlenen artışın kısa bir durulma Şekil 1: 2080 yılına gelindiğinde iklim değişikliği nedeniyle meydana gelecek tarımsal sonrası hızla tırmandıracağı ürün kaybı/artışı araştırması Türkiye’de %15’e varan kayıplara işaret ediyor. düşünülüyor. En iyimser tahminle 1 milyar insan sağlıklı gıdalara erişimde büyük sırin bazı bölgelerde daha uzun olmaya başlaması, kıntılar yaşayacak, açlık ile karşı karşıya kalacak. kış ve gece sıcaklıklarının yaz ve gündüz sıcaklıklarından daha fazla artma eğiliminde olması, sert ve devamlı rüzgarlar nedeniyle büyük tahribatların yaşanması, yağış düzenindeki değişiklikler nedeniyle bitkilerin ihtiyaç duydukları zamanda susuz kalması veya ihtiyaç duymadıkları zaman yağmura boğulması, bunların başında yer alıyor. Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz kuşağında çölleşme ve erozyona bağlı sorunlar öne çıkarken tarımsal üretimin kuzey yarım kürenin serin iklim kuşaklarına doğru kayacağı düşünülüyor. Son yıllarda kişi başına düşen tarım arazisi gelişmiş ülkelerde %14,3 azalırken, gelişmekte olan ülkelerde %40 oranında azaldı. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’ne göre kişi başına düşen tarım arazisi 0,23 hektardan 2050 yılında 0,15 hektara kadar düşecek. Kuraklık ve sele neden olan aşırı yağışların yer kürenin farklı bölgelerinde etki etmesinin ötesinde her iki iklim değişikliği olayının da aynı bölgede yaşanıyor olması, tarım açısından yarattı-

68

Tarım aynı zamanda iklim değişikliğine doğrudan katkıda bulunan bir insan faaliyeti. Genel olarak toprakta atmosferdekinin 3 katı karbon bulunuyor. Endüstriyel tarımın yaygınlaşması toprağın karbon tutma özelliğini tahrip ediyor, küresel ısı artışı ve çölleşme ile birlikte de toprak ve tarımsal arazideki mikropların atmosfere karbonu saldığı artık biliniyor. Küresel düzeyde iklim değişikliğine yol açan sera gazı salımının yüzde 22’si, Avrupa Birliği ve Türkiye’de de yüzde 10 civarı tarımsal faaliyetlere dayanıyor.

Şekil 2: Sektörlere göre metan (CH4) salımı


Tarım Raporu

TÜİK’in bu yılın nisan ayında açıkladığı 2014 Envanteri’ne göre Türkiye’deki sera gazı salımı karbondioksit (CO2) eşdeğeri 467,6 milyon tonun %10.6’sı tarımsal faaliyetlerden kaynaklanıyor. Türkiye’nin sera gazı salımındaki baş döndürücü artış enerji sektöründen ivmeleniyor olsa da tarımsal üretimin neden olduğu salımın da son 10 yılda 37 milyon ton karbondioksit (CO2) eşdeğerinden 49.6 milyon tona çıkması mutlak bir artışa işaret ediyor.

Şekil 3: Dünya sulu tarım alanlarının %68’i Asya, %17’si Amerika, %9 Avrupa, %5 Afrika’da. Sulama yapılan tarım arazisinin genel karasal alana oranı.

Tarımsal üretimde karbondioksitin kendisinden ziyade metan (CH4) ve diazotmonoksit (N2O) sera gazları oluşuyor. Bunun önemi metanın küresel ısıyı atmosferde tutma gücünün karbondioksite göre 21 kat daha fazla olmasında yatıyor. TÜİK Envanterine göre Türkiye’nin toplam metan gazı salımında tarımsal faaliyetin payı %54,3, diazotmonoksit salımında ise %75,9. Metan salımı hayvancılık ve çeltik üretimi, diazotmonoksit salımı da azot gübre kullanımına dayanıyor. Türkiye’de metan salımının yüzde 95’i hayvancılık faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Çeltik üretimin etkisi %3.5, anız yakmanın da %1.5 etkisi söz konusu. Dolayısıyla iklim değişikliğine en büyük katkıyı hayvancılığın bunların içinde de büyükbaş hayvancılığının yaptığının altının çizilmesi gerekiyor. Tabii ki hayvan kaba ve karma hayvan yemi üreti-

minin ve bunlara ayrılan tarımsal alanların da göz önünde bulundurulması gerekiyor. Burada beslenme alışkanlıklarında verili ezberlerin de tekrar gözden geçirilmesi gerekliliği de ortaya çıkıyor. (Uzun ömürlü insanların beslenme alışkanlıkları üzerine yapılan araştırmalar düşük et tüketimine işaret ediyor. ) Yukarıda paylaşılan rakamlar Türkiye’deki tarımsal üretimden kaynaklı sera gazı salımlarıdır. İthal edilen et, bitkisel yağlar, pirinç, buğday, mercimek, muz, mısır gibi ürünlerin üretildikleri coğrafyada neden olduğu sera gazı salımları Türkiye Envanteri’ne ‘dolaylı salımlar’ olarak yansımaktadır.

Sulama Tarım çevre ilişkisinde öne çıkan bir diğer başlık da tarımsal sulama. Bugün dünyada yaklaşık 5 milyar hektar tarım arazilerinin yaklaşık 300 milyon hektarında sulamaya dayanan tarım yapılıyor. Bu da toplam su tüketiminin %73’ünü oluşturuyor. Tarım ve hayvancılık faaliyetleri günümüzde suyu en fazla tüketen faaliyetler arasında bulunuyor.

Şekil 4: Toplam su tüketiminin içinde tarım için kullanılan suyun oranı

Türkiye’de 28 milyon hektar olarak açıklanan tarım arazisinin DSİ’ye göre 5,61 milyon hektarında sulama yapılıyor ve bu alanın 2023’e kadar 8.5 milyon hek-

69


rüstü sularının kirlenmesidir. Türkiye’de su kirliliğinin başlıca etkenleri kentleşme, sanayileşme olsa da özellikle endüstriyel tarımın yaygınlaşması ile kullanılan tarım ilaçları ve kalıntıları yeraltı ve yüzey sularına karışarak kirliliğe neden oluyor. Tarımsal üretimde kullanılan tarım ilaçları, genelŞekil 5: Küresel tarım ilacı kullanımı 1000 hektar /ton (2010) likle çok dayanıklı olduklarından, ayrışmaları yıllarca sürüyor. Ayrıca yapılan araştara çıkarılması planlanıyor. tırmalara göre tarım ilaçlarının sadece %0.015%6.0’sı hedef alınan canlıya ulaşıyor ve yeterli etki Mevcut sulanan alanın %81’inde karık, tava ve salma adı verilen yüzeysel sulama yöntemleri kulyaratıyor. Geri kalan % 94-99.9’luk kısım ise hedef lanılıyor. Geri kalan kısımda yağmurlama ve damolmayan organizmalara ve toprağa ulaşıyor ya la yapılıyor. da çevredeki doğal ekosistemlere, sürüklenme ve akıntı nedeniyle kimyasal kirleticiler olarak karıZiraat Mühendisleri Odası’nın araştırmalarına şıyor. Tarım ilaçları zararlı addedilenlerin yanı sıra göre tava, karık ve salma sulamanın randımanı onlarsız tarımın düşünülemeyeceği arıları da yok %60 civarında. Şebekedeki sızma, buharlaşma ve ediyor. Bu maddeler her gün yediğimiz gıdalar araişletme kayıpları da ilave edildiğinde randıman cılığıyla da vücudumuza karıştığı için toplum sağ%50’ye düşüyor ve kıt olan su kaynaklarının isralığı açısından da ciddi sorunlar oluşturuyor. fına neden oluyor. Bunun yerine yağmurlama ve damlama sulama yöntemlerinin kullanılması haDünya toplam pestisit tüketimi yıllık 3,5 millinde %20 ile %30’luk su tasarrufu ile birlikte %80 yon ton Türkiye’de ise 50.000 ton. Bu rakam düşük ve%90 randıman sağlanabiliyor. görünse de özellikle Akdeniz, Marmara, İç AnadoSu tüketiminin de ötesinde sulamanın uygun lu, Ege bölgeleri yoğun tarım ilacı kullanılan alanolmayan tekniklerle gereğinden fazla yapılması lardır. topraktaki besin ve mikrobesin iz elementlerini yıkayarak toprak verimliliğini azaltırken, diğer yanTarım ilacı kullanmaksızın bitkisel üretimde dan toprağın drenaj kapasitesinin üzerine çıkması, hastalık ve zararlılardan dolayı ortalama % 30 – 35 toprakta taban suyu yükselmesi ve buna bağlı olaoranında kayıp ortaya çıkacağı ifade ediliyor. Anrak tuzlanma sorunlarına neden oluyor. cak kullanımın yarattığı ve geri dönüşü neredeyse mümkün olmayan tahribat ve kayıplar? Gerek Dünyada sulama yapılan tarım arazilerinin tarım açısından zararlı addedilenlerle mücadele yüzde 20’sinde tuzlanmanın yaşandığı ve bu needen ama faydalılara dokunmayan ve çevreye çok denle sulama sayesinde elde edilen üretim artışıdaha az olumsuz etki yaratan kimi organik tarım nın büyük oranlarda azalmasına yol açtığı görülüyor. Türkiye’de 4,5 milyon hektara yakın tuzlu ve ilaç kullanımı üzerinde niye durulmaz? sodyumlu arazi bulunuyor.

Gübre

Toprak ve su kirliliği Tarımsal faaliyetlerden kaynaklı toprak ve su kirlenmesi tarım ilaçları ve gübre kullanımına dayanıyor.

Tarım ilaçları Önemli çevre sorunlarından birisi yeraltı ve ye70

Dünya Bankası verilerine göre dünya suni gübre kullanımı ortalaması hektar başına 119 kg, AB’de ortalaması 153.3 kg, Türkiye’de ise 113 kg. Suni gübre kullanımı hem toprağın asitlenmesine hem de kimyasalların suya karışması nedeniyle sudaki oksijenin azalmasına, yüzey sularının


Tarım Raporu

şitli düzeylerde bozuluma maruz kaldığını belirledi. Ayrıca, bozulan bu alanların yüzde 55,7’sinde su erozyonunun, yüzde 27,6’sında rüzgâr erozyonunun, yüzde 12,5’inde kimyasal değişimlerin (besin kaybı, tuzlanma, kirlenme, asitlenme vb.) ve yüzde 4,2’sinde su baskını, sıkışma, çökme gibi fiziksel değişmelerin etkili olduğu tespit edildi. Toprak kaynaklarını tehdit eden en önemli faktörlerŞekil 6: Bölgelere göre tarım ilacı kullanımın Türkiye genel kullanıma oranı den birisi olan erozyon nedeniyle dünya genelinde yılda yaklaşık 24 milyar ton toprak kirlenmesine neden oluyor. yerinden taşınıyor ve 60 milyon hektar tarım alanı Suni gübre toprakta asitlenmeye neden oldukaybediliyor. ğu gibi toprak asitlenmesi de gübre verimliliğini Türkiye arazi varlığı envanter çalışmaları sodüşürüyor. Yani bir kısır döngüye neden oluyor. Örnuçlarına göre; arazilerimizin 5,6 milyon hektarınneğin nötr olan pH 7 değerinde gübre verimi yüzda (yüzde 7) hafif, 15,6 milyon hektarında (yüzde de 100 iken, aşırı asidik olan topraklarda (pH 4.5) 20) orta, 28,3 milyon hektarında (yüzde 36) şiddetli verim %20-30’lara düşüyor. ve 17,4 milyon hektarında (yüzde 22) çok şiddetli Toprakta asit sorunu Türkiye’de özellikle Trakerozyon görülmektedir. İşlenen tarım arazilerinin ya ve Karadeniz bölgelerinde gözlemleniyor. yüzde 59’unda, mera arazilerinin ise yüzde 64’ünde erozyon söz konusu. Azotlu, fosfatlı ve kompoze gübrelerin bitkilere yararlı olması için mutlaka bitki kök derinliğine, yani toprağın altına verilmesi gerekirken, en yaygın uygulama serpme ve karıştırmadır ki bu yöntem gübrenin yaklaşık yarısının kaybolmasına yol açıyor. Gübre ve bu şeklide yanlış uygulanması su kaynaklarında oksijenin hızla azalmasına, yüzey sularının kirliliğine neden oluyor. Türkiye’de yeraltı sularının kirlenmesinde tarım, evsel ve endüstriyel atıklardan sonra üçüncü sırada etkili bir faktördür.

Türkiye’nin yıllık ortalama toprak kaybı 770 bin ton. Bu rakamın dünya genelinde yıllık 24 milyar ton olduğu dikkate alındığında, dünyada her yıl erozyon nedeniyle kaybedilen toprakların 1/33’ünün Türkiye kaynaklı olduğu anlaşılıyor. Ülkemizdeki ortalama yıllık toprak kaybı Avrupa’dakinin 9,5 katı, Amerika’dakinin 1,6 katıdır.

Erozyon Uluslararası Toprak Referans ve Enformasyon Merkezi (ISRIC) yeryüzü karasal alanlarının yüzde 15’inin insan faaliyetleri sonucu çe-

Şekil 7: Dünyada ve Türkiye’de hektar başında kg gübre kullanımı 71


Bu değerler Türkiye’deki erozyonun şiddetini açıkça gösteriyor. Bu özelliği ile de erozyon, ekosistemin ve suların kirletilmesinde büyük etken olmaktadır. Çünkü yüzey akışları ile taşınan bitki besin maddeleri (gübre dâhil) ve tarım ilaçları su kaynaklarının kirlenmesine neden oluyor. Erozyonun oluşumunda arazi eğilimi, topografik yapı gibi doğal etkiler rol oynamakla birlikte tarımdan kaynaklanan sorunlar arasında, arazilerin doğal nitelik ve yeteneklerine göre işletilmemesi, meyilli arazilerde korumasız tarım yapılması, anız yakılması, meralarda otlatmanın kontrolsüz ve kapasitenin üzerinde yapılması, sulamanın plansız ve kontrolsüz yapılması bulunuyor. Erozyon sorunun büyüklüğü aynı zamanda bir amacı da sulama olan barajların, akarsu ve yüzey akışların taşıdığı toprak materyali ile dolmaları nedeniyle planlanan ekonomik ömürlerinden daha kısa sürede işlevlerini yitirmesine neden oluyor. Genelde ekonomik ömürleri 50 yıl olarak belirlenen barajların aşırı erozyon etkisi ile 15-20 yılda doldukları görülebiliyor.

Sonuç ve öneriler Tarımsal faaliyet en genel anlamda dünyada sayısı 7 milyarı geçen insanı doyurmaya yetecek gıda üretiyor. Her gün 24 bin insanın açlık ve yetersiz beslenmeden ölmesi üretim yetersizliğinden değil küresel eşitsizlikler sonucu gıdaya erişim sorunundan kaynaklanıyor. 2050 yılında 10 milyarı bulacağı tahmin edilen dünya nüfusunu besleme sorunu daha yoğun, daha endüstriyel tarım yöntemleri, daha fazla gübre, daha fazla tarım ilacı, daha fazla sulanan arazi, GDO’lar yönünde basınç kurmak için kullanılıyor. Hâlbuki yukarıdaki verilerin de ortaya koyduğu gibi bu yöntemler büyük çaplı çevre kirliliğine neden olduğu gibi yine devasa boyutlarda verimli tarım arazilerinin yok olmasını, suyun kirlenmesini ve gıdaların zehirlenmesini beraberinde getiriyor. Yani verili endüstriyel tarımsal faaliyet tarımı ve toprakları yok ediyor. Dahası Türkiye’de sanayileşme ve imara açılan ve dolayısıyla amaç dışı kullanılan tarım arazileri özellikle Trakya, Bursa, Kocaeli, Adapazarı, Gediz, Menemen, Salihli, Kemalpaşa, Büyük Menderes, 72

Küçük Menderes, Antalya, Tarsus, Çukurova ve Düzce gibi verimli tarım alanlarının bulunduğu bölgelerde yoğunlaşıyor. Tarımsal alanın mutlak kaybı ile birlikte sanayileşme ve imar nedeniyle geri kalan tarımsal alanlar da hızla zehirleniyor. Bu bir kısır döngüdür! Döngünün kırılması için verili ezberler bozulmak zorunda. Tarım alanlarının amaç dışı kullanımına son verilmeli. Türkiye’de tarımsal faaliyetin sadece %1’ini oluşturan organik tarımın, toprak çoraklaşmasını ve erozyonu azaltan pulluksuz-işlemsiz tarım yöntemlerinin, damla sulama yöntemlerinin, toprağın karbon tutucu özelliğini güçlendiren onarıcı tarım yöntemlerinin geliştirilmesi, gıda güvenliğini tesis edeceği gibi tarımın çevreye zararını en aza indirecek olumlu bir etkide bulunacaktır. Birleşmiş Milletler Mart 2011’de yayımladığı raporda küçük ölçekli ekolojik tarımın daha verimli olduğunu ortaya koyuyor. Yani dünyayı ve Türkiye’yi doyurmak ve soğutmak için alınacak yol aslında belli! Ve tabi ki üretilen gıdaların 1/3’ünün üretim sonrası ziyan olmasının engellenmesi gerekiyor.

2050 yılında 10 milyarı bulacağı tahmin edilen dünya nüfusunu besleme sorunu daha yoğun, daha endüstriyel tarım yöntemleri, daha fazla gübre, daha fazla tarım ilacı, daha fazla sulanan arazi, GDO’lar yönünde basınç kurmak için kullanılıyor.


Barış içinde yaşam

Barış İçinde Yaşam Hakkı Kampanyası

Ü

lke içinde ve dışında yürütülen savaş politikalarının faturası gittikçe kabarıyor. Bomba sesini ve acı çığlıkları duymadığımız gün yok gibi. En son Çözüm Masasının tekmelenmesinden sonra artan ırkçılık hepimizi tehdit ediyor. Masanın tekmelenmesinden sonra sahaya inen asker, Kürt illerini neredeyse dümdüz etti. Üstelik aynı savaş uçaklarıyla meclisi de bombalamaktan, darbeye kalkışmaktan geri durmadı. Buna rağmen hükümet, askeri sahadan çekmeyi düşünmüyor, Suriye’ye yolluyor ve cepheyi büyütüyor.

Günü’nde Türkiye’nin çeşitli illerinde basın açıklamaları ve toplantıları düzenleyerek start verdi. Kampanya hem sanal ortamda hem de sokakta imza toplayarak yürütülmeye başlanacak. Web sitemiz kullanıma açıldı:

http://barisicindeyasamhakki.net Siz de kampanyanın bir parçası olun; barışı birlikte örelim!

Velhasılı savaş hem hepimizin canını hem doğayı (90’larda olduğu gibi asker, Kürt illerinde yeniden orman yakmaya başladı) hem de zaten çok sınırlı olan demokratik ortamı tehdit ediyor. Buna karşı barışı ve demokrasiyi birlikte savunup geliştirmek için Yeşil Sol Parti, Barış İçinde Yaşam Hakkı Kampanyası’na 1 Eylül Dünya Barış

73


Yeşil Sol Gündem 1. Sayı  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you