Page 1

Siyasi Gençlik Dergisi | Sayı: 10 | Mayıs-Haziran 2017 | 3 TL | ISSN: 2149-1208

HAYIR BITMEDI DİRENİŞ HER YERDE


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ SUNU

Merhaba OHAL’in yönetim şekli haline geldiği, ezilenlerin üzerine basarak başkanlık sisteminin dayatıldığı ve fakat faşizmin tüm çabalarına rağmen toplumsal muhalefetin gücünü açığa çıkardığı bir süreçten geçiyoruz. Siyasi soykırım tüm hızıyla devam ederken 16 Nisan’da anayasa değişikliği için yapılacak olan referandumun çalışmaları başladı. Her ne kadar AKP sözcüleri referanduma “portakal” sıkarak kitleyi manipüle etmeye çalışsa da sokak sokak, kampus kampus "Başkanlığa Hayır" çalışmaları örüldü. Genç nüfus başta olmak üzere halkın tüm kesimlerinden Hayır’a ses katılarak (her ne kadar "resmi" sonuçlara göre %51 "Evet" önde gözükse de) egemenlere darbe vurulmuş oldu. OHAL’e rağmen kitleler sokaklarda Hayır’larını sahiplenmek için “Hayır bitmedi, daha yeni başlıyor” dedi. Yaşadığımız coğrafyada faşizm OHAL ve KHK’yle vücut bulurken, Ortadoğu’da da tankla, topla somutlandı. Egemenlerin satranç tahtası haline ge-

tirdiği Suriye’de yürütülen kanlı savaşlardan TC'de kendisine düşecek sözde kapı bekçiliği görevi için operasyon başlattı. TC’nin sınırında bir Kürt devleti kurulması korkusu gittikçe bataklığa saplanmasına neden oluyor. Rojava Devrimi ile perçinlenen Kürt ulusal mücadelesi ve Demokratik Suriye Güçleri’nin onurlu savaşımı Fırat Kalkanı’nın paramparça oluşunu gözler önüne sermiştir. Mayıs sayımızda gençliğin birleşik mücadeleyi bir üst basamağa taşıdığı Gençlik Var’ın bileşeni YDG’nin referanduma ve sonrasına dair tahlillerinin olduğu yazılar halk gençliğiyle buluşmayı bekliyor. LGBTİ+ sözlüğümüzün devamı, bir geyin hikâyesinden açlık grevlerini konu alan film tanıtımına, gözaltı deneyiminden “ölüme çıplak koşan”lara kadar birçok yazı okurlarıyla buluşmayı bekliyor. Faşizmin döktüğü kanda boğulacağı bilinci ve devrimci, demokrat, yurtsever gençliğin gücünün farkındalığıyla özgür ve güneşli günler görmek üzere. Umutla ve Dirençle

.................................................................................................................................. ..................................................

İsyan:......................................................................2-3-4 Hayır, biz kazandık!:..................................................4-5 “Çünkü elbette bir su/kendi akacağı toprağın sertliğini bilir”:.......................................................................6-7 Özgür Okul:...........................................................9-10 Gençlikten Notlar:..............................................12-13 Hollanda ile portakal krizi:........................................14 Denge Cîwanên:.................................................16-17 Evde ki hesap çarşıya uymaz: Fırat Kalkanı:......18-19 AKP’nin Kürt sorununda ki politikası:.................20-21 Bu çeliğe su verilecek:...................................22-23-24 Kaypakkaya’yı anlamak:............................................25 Baharın en güzel ayıdır Mayıs:............................26-27 Kolektifin Sesi:..............................................28-29-30

Forum:.........................................................31-32 Ölüme çıplak koşmak:................................32-33 Genç Kadın:................................................34-35 Nujiyan anısına:...........................................35-36 Burası temdir, yolu dümendir:........................37 YDG’li Kadınlar’dan açıklama:.........................38 LGBTİ+ mücadelesine giriş 101:..............39-40 Mavi kapı, Hüseyin ve beyaz elbise:....41-42-43 Her yanımız zibil, doktor:...........................44-45 Film tanıtımı:................................................46-47 Sokağın sesi: Rapzan belagat:...................48-49 Yiğit, onurlu bir insan:................................49-50 Doğamızı tanıyalım:.........................................51 Mendebur ihtiyar:................................ 52-53-54 Bellek:..........................................................55-56

İLETİŞİM

abf | yenidemokratgen

k | www.yenidemokratgenclik.com c | yenidemokratgenclik@gmail.com

Nisan Yayımcılık ve Basım Sanayi Ltd. Şti. Yönetim Yeri: Asmalımescit Mh. İstiklal Cd. Terkos Çıkmazı, Terkos Han, Kat: 7/702 İstanbul/Beyoğlu Tel: 0 212 293 73 76 Sorumlu ve Yazı İşleri Müdürü: Fatih Hatayoğlu Baskı: Ezgi Matbaacılık, Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sok. No: 10/A Blok İstanbul/Beyoğlu

Dergimizi bu adreslerden temin edebilirsiniz: Merkez: Asmalımescit Mh. İstiklal Cd. Terkos Çıkmazı, Terkos Han, Kat: 7/702, İstanbul/Beyoğlu, Tel: 0 212 293 73 76 Ankara: Mithatpaşa Cd. Ataç 1 Sokak 13/04 İzmir: Konak Mh. Faik Muhittin Adam Cad. Nafiz Tınaz Çarşısı No. 28 Kat:1/102 Konak Tel: 0232 484 72 83 Bursa: Atatürk Cd. C Koruyucu İşhanı Kat: 5 No: 262 Osmangazi, Tel: 0224 225 15 05 Mersin: Bahçe Mah. 4604 Sok. No: 2/2 Akdeniz Erzingan: Ordu Cd. Ordu İşhanı. Kat:3 No: 318 Tel: 0446 223 45 82 Dersim: Moğultay Mh. Sanat Sk. Hüseyin Güngör İşhanı Kat: 1 No: 2 Merkez

1


İSYAN

KİTLELERE GÜVENELİM, KRİZİ DERİNLEŞTİRELİM! Ülkenin dört bir yanında yükselen “Hayır biz kazandık” eylemleri önemli bir halk muhalefetinin işaret fişeğidir. Özellikle son 3 yıllık süreçte artan faşizm dozajının ve hilekârlığın “orantısız” kullanıldığı seçim sonuçlarının karşısında; halk kitlelerinin sokak eylemleri örmesi, çözümü sokakta araması faşizme boyun eğmeyeceğinin, baskı ve sindirme politikasının örgütlü ve birleşik mücadele ile boşa düşürüldüğünün pratik göstergesidir.

Ülkemizde çeşitli tarihsel süreçlerde inişli-çıkışlı bir hat izlemesine rağmen ezilen halk kitleleri her zaman kinini diri, egemen sınıfların da korkusunu canlı tutmuştur. Nitekim ülkede sürekli olarak baş gösteren ve faturası her daim halka kesilen ekonomik-siyasi krizler kitlelerin öfkesini büyütmekte, sınıfsal bilincini perçinlemektedir. Diğer yandan ülkenin en temel sorunlarından biri olan ulusal sorunda da hâkim sınıfların milli baskıyı arttırma temelli politik adımları, milli hareketin gelişimine ve ezilen ulusların öfkesini daha büyük bir biçimde iktidara yöneltmesine sebep olmaktadır. Ülkemizde ezilen kitleler üzerindeki en ağır şekilde baskı kuran Kemalist faşist karakterli ezen ulus milliyetçiliği, çeşitli dönemlerde biçim değiştirse de özünü hep korumuş ve hâkimiyetini korumak adına ırkçılığı körükleyerek ezilenlerin birliğini baltalamıştır. Boyutlaşan saldırılar ve büyüyen halk hareketi Ülkemizde bugün hâkim sınıfların ezen ulus milliyetçiliği temsilciliğini yürüten AKP, Gezi İsyanı ile başlayan ve Kobanê serhıldanları ile boyut kazanan halk hareketi karşısında büyük bir güç ve prestij kaybı yaşadı. AKP’nin işçi ve emekçilere uyguladığı sınırsız sömürü, ezilen Kürt ve Alevilere yönelik zulüm, ayrımcılık ve soykırım, zindanlardaki devrimcilere yönelik arttırdığı hak ihlalleri ve işkenceler, kadınlara ve LGBTİ+’lara dönük ayrımcılık ve baskı politikaları bu muhalefeti körükleyen temel noktadır. Bu muhalefeti sindirmenin yolunu da dizginsiz bir saldırı furyası başlatmakta arayan AKP’nin politik ve ekonomik hamleleri karşılık bulamamış, tam tersi derinleşen ve farklı boyutlar kazanan krizler ile sonuçlanmıştır. Bir yanda Gezi İsyanı ile ezilen kesimlerin yükselen halk muhalefeti, bir yanda Gülen Cemaati ile yaşanan iktidar kapma

2


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

Saldırganlık politikası, muhalefeti sindirme hedefi taşıyor. Bunu boşa düşürmek de birlik zemininde ezilen kitleleri AKP’ye karşı bir araya toplamakla mümkün olacaktır.

Özellikle Rojava’da büyüyen ve bölge halklarına umut olan devrim, en büyük etkisini ülkemizde göstermiştir. Kürt ulusunun Rojava Devrimi’ne paralel olarak T. Kürdistanı’nda büyüttüğü örgütlü güç AKP’nin bölgeden beklentisini suya düşürmüş oldu. Bütün bunların yanında Rojava’nın T. Kürdistanı ile sınır olması ve bundan kaynaklı bölgelerin birbiriyle kurduğu bağ, özelde de AKP’nin genelde de devletin hastalığı olan kürdofobisini derinleştirdi. Avrupa ülkeleri ile krizler yaşayan ve dünya halkları için meşruluk kazanan Rojava Devrimi’ne karşı esnek olmak zorunda kalan ABD’nin politikaları da Suriye iç savaşında uyguladığı politikaları suya düşen AKP’nin, hiç bir alanda umduğunu bulamamasına yol açtı. Dışarı da yalnız kalan AKP’nin Suriye’yi işgal hamlesi de karşılık bulamamış oldu.

Hayaller başkanlık, hayatlar HAYIR

Krizi krizle aşmak yada başka deyişle ‘başkanlık sistemi’ Kuşkusuz AKP’nin yaşadığı krizlerin temelinde, ekonomik ve siyasi hamlelerin sonuçsuzluğu, buna karşı da yükselen muhalefet ve halk hareketi vardır. İktidarı elinde tutmak adına “beraber yol yürüdüğü” isimleri bir bir tasfiye eden AKP, özellikle 7 Haziran sürecinde de oy kaybı yaşayarak meclisten tek başına yasa çıkaramaz duruma geldi. Dimyata pirince giderken elindeki bulgurdan olan AKP bu kez kendisi ile özdeşleştirdiği topyekûn saldırıyı devreye soktu. İlk olarak T. Kürdistanı’nda halkın özyönetim talebine katliamlar ile yanıt veren AKP, batıda da yükselen muhalefeti gözaltı, tutuklamalar ve bombalı katliamlar ile sindirme siyaseti izledi. Nitekim bu politikaların başarılı olduğu da söylenebilir. Topyekûn saldırıya karşı, topyekûn bir direnişin örülememesinin de saldırıların devamı için zemin sunduğu bir gerçek. “Her yoldaşın şunu anlamasına yardım edilmelidir: Halka dayandığımız, kitlelerin tükenmez yaratıcı gücüne inandığımız, dolayısıyla onlara güvenip kendimizi onlarla bütünleştirdiğimiz sürece, her düşmanı ezebilir ve her güçlüğün üstesinden gelebiliriz; buna karşılık hiçbir düşman bizi ezemez.” (Mao Zedung, age. cilt 3, s. 300) Kitlelere güvenme ve onlarla yol yürüme düsturunu hayata geçirmek bugün en temel görevimizdir. Nitekim AKP’nin saldırganlığını arttırdığı bu süreçte eksik kaldığımız en temel nokta burası.

İSYAN

krizi, bir yanda Kobanê serhıldanları ile Kürt ulusunun AKP’ye karşı yükselen öfkesi ve son olarak çözüm (!) sürecinde de umduğunu bulamayarak afallayan AKP, kriz sağanağına tutulmuştur.

TBMM’de kavga ve gürültünün eksik olmadığı tartışmaların ardından Ocak ayında referandum için tarih verildi. OHAL koşullarında halkın ve medyanın sindirildiği, devletin tüm olanaklarını “Evet” için harcadığı, saldırganlık politikalarının zirveye ulaştığı bir ortamda elbette ki halkın çeşitli endişeleri söz konusu idi. Bunların başında adil olmayan koşullar ve AKP’nin her seçimde başvurduğu hileler vardı. Kitle çalışmalarında bu endişeyi çok bariz olarak gördük. AKP’nin MHP ile kurduğu, CHP’nin de pasif muhalefeti ile destek verdiği milliyetçi cepheye karşı ezilenler olarak HAYIR cephesini kurduk. Milliyetçi Evet cephesi, devletin maddi tüm imkânlarını, ‘zaten KHK’ler ile muhalif medyayı kapatarak’ büyük oranda arkasına topladığı medyayı, polis ve sivil faşistleri de kullanarak adeta Hayır’a dönük saldırı kampanyası başlattı. Nitekim referandum sürecine baktığımızda, Evet kampanyasının pratikte; Hayır cephesine karşı gözaltı, tutuklama ve çeşitli saldırılar ile sürdürüldüğünü görebiliriz. Hayır cephesindeki durum ise aslında beklenenin de tersine oldu. AKP’ye muhalif olan her kesimin bir araya gelerek kısıtlı imkânlarla ördüğü kampanya, yüzlerce gözaltı, tutuklama ve saldırıya rağmen ilmek ilmek örüldü. Nitekim birliktelik ruhu ile örülen bu kampanya; halktan da karşılık bulmuş, kazanma umudunu yeniden yeşertmiştir. Başta T. Kürdistanı olmak üzere dört bir yanda sürdürülen çalışmalar AKP için büyük bir korku iklimi yarattı. Kaybetmenin fragmanını izleyen Erdoğan’ın Hayır diyenlere dönük “terörist”, “FETÖ’cü”, “darbeci” suçlamaları ise korkunun izdüşümüydü. Cemaat ile yaşadığı çatışmadan kaynaklı, kendi kitlesinde ciddi anlamda güven kaybı yaşayan AKP’nin Evet’i anlatmak yerine -ki bunu anlatmaları ters yüz olacakları anlamına gelirdisürekli olarak Hayır’a saldırması ve buradan oy kazanmaya çalışması, onaylatılmak istenen yeni anayasanın ne denli çarpık olduğunu da gösterir niteliktedir. Kampanya sürecini de Hayır’a göre düzenlemesi “en iyi savunma saldırıdır” politikasından geliyor. Örnek vermek gerekirse; Hayır cephesi tarafından meclisin fesih edileceğinin sık sık gündeme getirilmesine karşı AKP’nin mitinglerinde, TV programlarında, reklam ve afişlerinde “feshedilmeyeceğini” anlatma(!) derdine düşme-

3


İSYAN

si ve daha niceleri. MHP içinde ise kriz daha derinleşmiş görünüyor. Yaşanan koltuk kavgasında Bahçeli’ye muhalif olan kesimin yürüttüğü Hayır kampanyasının da MHP tabanında etkili olduğu söylenebilir. AKP’nin kendi tabanı ve MHP tabanını da hesaba katarak dillendirdikleri, en az %62 gibi oy beklentisine kendilerinin de inanmadığı aşikâr. Nitekim sonuç olarak yükselen halk muhalefeti karşısında bir kez daha afallayan AKP ve kalemşörleri, kaybetmeye mahkûm olduğunu tekrar görmüş ve hatırlamış oldu. Hilekârlığınız ile kaybeden siz, direnişi ile kazanan halktır! Emeğin ve kolektifin bir ürünü olarak büyüyen Hayır çalışmaları ile halk kitleleri, AKP’nin sindirme politikaları karşısında sesini daha gür daha örgütlü çıkarmaya başladı. Referandumdan istediği sonucu alamayan AKP, yine beklentilerimizi boşa düşürmeyerek YSK aracılığı ile hileye başvurdu. Birçok bölgede toplu oy, açık oy ve silahlı tehditler ile oy çalmaları da cabasıydı. “Resmi” rakamlara göre Evet’in %51 olarak açıklanması bile AKP-MHP ittifakının yaşadığı hezimeti gözler önüne seriyor. Özellikle T. Kürdistanı kentlerinde yaşanan hileler AKP’nin Kürt halkından beklentilerinin ne

denli tükendiğini gösterir mahiyettedir. Yüzbinlerce toplu oyun kullanıldığı, kaymakam ve valilerin bizzat tehdit ettiği bölge halkının Hayır’da birleşmesi, AKP’ye en büyük cevap oldu. Özellikle katliam ve yıkımların yoğun yaşandığı bölgelerdeki halkın en az %70-80-90 ve üzerinde Hayır demesi, AKP’nin sindirme politikasının boşa düşürüldüğünü gösterdi. Ülkenin dört bir yanında yükselen “Hayır biz kazandık” eylemleri önemli bir halk muhalefetinin işaret fişeğidir. Özellikle son 3 yıllık süreçte artan faşizm dozajının ve hilekârlığın “orantısız” kullanıldığı seçim sonuçlarının karşısında; halk kitlelerinin sokak eylemleri örmesi, çözümü sokakta araması faşizme boyun eğmeyeceğinin, baskı ve sindirme politikasının örgütlü ve birleşik mücadele ile boşa düşürüldüğünün pratik göstergesidir. Şimdiki görevimiz; sürece uygun politik hamleler yapmaya devam ederek halkın bu muhalefetini daha da büyütmek, devleti ve onun şimdiki koruyucusu olan AKP’yi baş aşağı etmektir. “Yoldaşlar! Gerçekten yıkılmaz olan kale nedir? Kitlelerdir, devrimi içtenlikle destekleyen milyonlarca ve milyonlarca halktır. Ne olursa olsun hiçbir gücün ezemeyeceği gerçekten yıkılmaz kale işte budur.” (Mao Zedung, age. cilt 1, s.

HAYIR, BIZ KAZANDIK! Son 4 aylık süreç içerisinde ülke gündemini işgal eden anayasa değişikliği referandumu geçtiğimiz günlerde gerçekleşti. Evet’in sözde zaferiyle sonuçlanan referandum, öncesi ve sonrasıyla değerlendirilmesi gereken bir süreç olarak önümüzde duruyor. Anayasa değişikliği için meclise sunulan genelgenin Ocak ayı içerisinde referanduma taşınmasıyla çalışmalar da başlamış oldu. Referandum çalışmalarının başından beri gözle görülür bir eşitsizlik söz konusuydu. “Evet” cephesi bütün devlet imkânlarını, medya gücünü arkasına alırken, “Hayır” cephesi ise daha zor şartlar altında çalışmalarını sürdürdü. Gerek maddi açıdan, gerekse medya açısından eli zayıf olan “Hayır” cephesi, bu olanaksızlıklara karşı sokakta güçlü bir çalışma örebilmeyi başardı. Çeşitli “Hayır” çalışmaları, Temmuz 2015’ten beri yavaş yavaş sönmeye başlayan sokak muhalefetini canlandırmaya çalışırken, aynı

4

zamanda uzun zamandır devrimci güçlerin siyaset yapamamasının önündeki engeli kaldırmak için önemli bir adım oldu. Referandum öncesi yürüttüğümüz tartışmalarda YDG olarak referandumu bu minval üzerinde değerlendirmiştik. Uzun zamandır sönük olan kitle muhalefetini canlandıracağı, devrimci güçlerin bu kitle muhalefetiyle daha iç içe olmasını sağlayacağı üzerinde bulunduğumuz değerlendirmeler, bu referandum süreci içerisinde bir kez daha doğrulandı. Referandum çalışmalarını değerlendirdiğimizde, bu sonuca ulaşmak çok da zor olmayacaktır. Evet Cephesinin Pirus zaferi 16 Nisan akşamı referandum sonunda, “Evet” cephesinin %51’lik bir oyla kazandığı açıklandı. YSK’nın oylar üzerinde oynaması, mühürsüz oy pusulaları vb. gibi hile olduğunu açıkça gösteren


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

193)

deliller olmasına rağmen, çıkan sonuç hilesiz bile olsa Evet cephesinin zaferinin, Pirus zaferi olduğunu gözler önüne seriyor. M.Ö. 280 ve 279 yılları arasında Tarentum kralı Pirus Roma’ya saldırır. Ne pahasına olursa olsun Roma’yı yenmeyi kafasına koyan kral, savaşı kazanır. Ama savaş sonucunda ordusunun neredeyse tamamını kaybeder. Geride bir avuç çelimsiz savaşçıdan başka bir şey kalmamıştır. O tarihten beri büyük kayıplarla kazanılan savaşlara Pirus zaferi denilmeye başlanmıştır. Çünkü savaştan sonra çıkan sonuç yenilmeye mahkûm galibiyetleri göstermektedir. Aynı şekilde “Evet” cephesinin kazandığı zafer de, Pirus zaferinden başka bir şey değildir. Referandum sonrası sonuçlara bakıldığında İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana ve Mersin gibi Türkiye’nin her anlamda gelişmiş büyük şehirlerinde “Hayır” çıkmıştır. Aynı şekilde T.Kürdistanı’nda şehirler yerle bir edilmiş ve baskının her türlüsü halk üzerinde denenmiş olmasına rağmen birçok il ve ilçede “Hayır” öndeydi -ki bir de bütün tartışılan hile biçimlerinin (mühürsüz oy, birden fazla oy kullanma vs.) T.Kürdistanı’nda kullanıldı. Fakat bu sonuca rağmen sandıklardan “Hayır” çıktı. Bu sebeplerden dolayı sandıktan “Evet” çıkmış gibi gözükse de, aslında kazanan “Hayır” cephesi olmuştur. Çünkü AKP ve MHP cephesinin oyları toplamı %61 civarı iken çıkan sonuç hile ile %51’e getirilebilmiştir. Bu bile bu cephenin nasıl büyük bir kayıp verdiğinin göstergesidir. Aynı şekilde ekonomi, bilim, ticaret, siyaset, kültür-sanat ve nüfus

açısından gelişmiş en büyük şehirlerin neredeyse tamamı kaybedildi. Yine benzer şekilde ne kadar baskı uygulanırsa uygulansın T.Kürdistanı şehirlerinden “Hayır” çıkması, AKP’nin Kürt sorununda bir kez daha sınıfta kaldığını gösterdi. Sonuçlar açıklandıktan sonra Tayyip Erdoğan ve şürekâsının açıklama yaptıkları sıradaki yüz ifadeleri bunun önemli bir kanıtıdır. Referandum sonrası gelişen süreç ve olası sonuçları Referandum sonuçlarının açıklanmasının ardından neredeyse her akşam, çeşitli şehirlerde ve ilçelerde eylemler düzenlendi. Katılımın yoğun geçtiği ve öfkenin ağırlıkta olduğu bu eylemler, hem devlet hem de halk nezdinde yeni bir Gezi’nin işaret fişeği olarak görülmektedir. Bunun en büyük kanıtını eylemlerin başlamasından birkaç gün sonra gözaltına alınanların dosyalarındaki ifadelerde görüyoruz. Gezi’den ders çıkaran devlet, şimdilik (birkaç yerde olan örnekleri hariç) genel bir politika olarak eylemlere saldırmaktan ya da kitleden tepki alacak söylemlerde bulunmaktan uzak duruyor. Devlet bu şekilde sokakta olan insanların tepkisinin sönmesini bekleyecek ya da gündemi değiştirecek suni bir gündemle yakasını kurtarmaya çalışacaktır. Tüm bunlara rağmen bize düşen görev, eylemlerin sürekliliğini sağlamak ve kitlenin öfkesinin hedefini doğru yerlere yönlendirmek olmalıdır. İstanbul’dan bir YDG’li

5


MAYIS-HAZİRAN

HAYIR!

“ÇÜNKÜ ELBETTE BIR SU / KENDI AKACAĞI TOPRAĞIN SERTLIĞINI BILIR” AKP’yi zayıflatan her gelişme ezilenler için bir moment olacaktır. Bundan dolayı “HAYIR” demek, AKP’nin yıkılmasına dönük bir sürecin başlatıcısıdır. AKP’ye yönelik öfkeyi, kitlelerin enerjisini ve halk kitlelerinin arzularını somut örgütlenmelere, devrimci-demokratik mevzilere taşımalıyız. Arkadaş Zekai Özger’in Aşkla Sana şiirinde “Çünkü elbette bir su / Kendi akacağı toprağın sertliğini bilir” şeklinde ifade ettiği gibi kitlelerin eylemliliği doğru devrimci tarzla bütünleştirilirse devrimci isyanların, ayaklanmaların önü açılabilir. TC, kadim düzenleyici kudretinin ve kontrol mekanizmalarının olabildiğince zayıflamasına rağmen ve kurumsal varlığının çöküşü ile kadim varlığını tüketen bir gerçeklikle ayakta kalmaya çalışıyor. Bölgesel/bölgeselleşen çelişkiler ve çatışmalarla hâkimiyet alanı hızla daralmaya doğru ilerliyor. 15 Temmuz askeri faşist darbe girişimi sonrasında kurumsal olarak çöken devlete rağmen Erdoğan varlığını koruyabilmiştir. TC temsilini AKP’de buluyor. AKP, varlığını korumasına, devletleştirmesine rağmen siyasal ömrünü doldurmak üzere olduğu görülmektedir. Erdoğan’ın devlet cephesinde etkisizliği ve sınırlılığı gözlemlenmiş, kendisinin haricinde kalan güçlere mahkûmiyeti açığa çıkmıştır.  Erdoğan ittifaklarına, yeni ittifaklara hiç olmadığı kadar mahkûm olmuştur. En yakın ittifakı “FETÖ” ile yaşadığı çatışmalı durum düşünüldüğünde bu mahkûmiyetin yeni çatışmalara sahne olması şaşırtıcı olmayacaktır. 16 Nisan’da yapılacak “Anayasa değişikliği referandumu”, yani Başkanlık Sistemi, egemen güçler arası iktidarın dağılımını/paylaşımını engelleyerek, yeni ittifak ilişkilerini Erdoğan’ın mutlak hâkimiyetinde yeniden kurmanın yolu olarak gündeme gelmiştir.

6

Erdoğan, başkanlık hayalleri ve devletin başında kalma noktasında her yola başvurmaktan geri durmamaktadır. Var olan hukuksal çerçeveye uymayarak, kendi hukukunu oluşturarak fütursuzca hareket etmektedir. Fütursuz hareketleri çatışma ve çelişkilerin derinleşmelerine neden olmuştur. Bu durum ezen ve/ veya ezilenleri çevreleyen bir iç savaşın varlığına işaret etmektedir. Bahçeli bu durumu, faşist askeri darbe girişiminin hemen ardından “Başkanlık sistemine geçme arzusu taşıyanlar bir fiili durum yaratmışlardır. Bu çarpık durumun anayasal meşruiyetinin olmadığı da ortadadır. Net olarak söylemek isterim ki, şu anda anayasa çiğnenmekte ve suç işlenmektedir. Bu fiili durum, bu şekilde devam ederse Türkiye bir kriz ve kaos ortamına sürüklenebilir.” sözleri ile ifade etmiştir. Referandum sürecinde kendi yasalarının dahi dışına çıkan Erdoğan’a karşı harekete geçen kitlelerin mücadelesinin engellenmek istendiği görülmektedir. Başkanlık sistemi adı verilen anayasa değişikliği referandumu, salt Erdoğan’ın varlığının korunması ve hâkimiyeti değil; aynı zamanda devrimi, ezilenlerin kurtuluş mücadelesini engellemek içindir. Böylece Erdoğan’ın “Başkan” olması ile kudret kazanılacak bir devlet beklentisidir.


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

Kriz, kaos! Mao’nun dediği gibi “Gök kubbenin altında büyük bir keşmekeş var, vaziyet harika!” Gerçekten de tüm kaotik ortama rağmen, süreç devrimci güçler ve ezilenler için büyük olanaklar sunmaktadır. Bu noktada Kaypakkaya’nın baş düşman tespitinden hareketle çelişkiyi doğru tespit etmeliyiz. Böylesi kaotik sistem krizleri TC devletinin mevcut siyasal iktidarına yöneltilecek güçle derinleştirilebilir. TC devletini geriletecek, zayıflatacak politikalar üretmek gerekir. AKP’nin mevcut siyasal ortamda taktik-politika gereği hedefe konulması gereken esas güç olduğu ortadadır. Referandum, bu süreç içerisinde güçler ilişkisi olarak kendini gösteriyor ve bu anlamıyla politik bir olay olarak özgülleşmektedir. Politik olay/olaylar, kendi öznesinin tutumuyla harekete geçer ve karşıtının tutumuyla son halini alarak nitelik edinir. “HAYIR” bu anlamıyla AKP’nin tepkisiyle bir nitelik kazanmıştır. Tehdit, şantaj, korku ve nefret söylemleri; gözaltılar, tutuklamalar, linç girişimleri, saldırılar boşuna değildir. Düşman “HAYIR” ile varlığına yönelik bir tehdidi pratik-politik olarak görmüştür. AKP için “HAYIR”, “Evet”in basit bir karşıtlığı değil; ezilenlerin politik hareketinin ve toplumsal muhalefetinin tamamını kapsayan bir genişlik ve zenginlik belirtisidir. Anakronik olarak Gezi İsyanı’yla benzeşen yanları bulunmaktadır. Çeşitli milliyetlerden emekçi sınıflar, Kürt ulusu, kadınlar, gençler, LGBTİ’ler siyasal ortamın değiş-

mesini arzu ediyorlar, bekliyorlar. AKP’yi zayıflatan her gelişme ezilenler için bir moment olacaktır. Bundan dolayı “HAYIR” demek, AKP’nin yıkılmasına dönük bir sürecin başlatıcısıdır. AKP’ye yönelik öfkeyi, kitlelerin enerjisini ve halk kitlelerinin arzularını somut örgütlenmelere, devrimci-demokratik mevzilere taşımalıyız. Arkadaş Zekai Özger’in Aşkla Sana şiirinde “Çünkü elbette bir su / Kendi akacağı toprağın sertliğini bilir” şeklinde ifade ettiği gibi kitlelerin eylemliliği doğru devrimci tarzla bütünleştirilirse devrimci isyanların, ayaklanmaların önü açılabilir. Politikanın nesnelliğinin, devrime koşullarını sunduğu bir süreçten geçiyoruz. Nesnelliğe uygun öznellikler yaratılmalıdır. AKP’nin, iç savaşı sürekli gündemleştirmesi ve pratiği karşısında, ancak iç savaş nesnelliğine uygun öznellikle, “hazırlıkla” konumlanılabilir. “HAYIR” aynı zamanda devrimci güçlerin oluşturulması, örgütlenmesi ve hazırlıkları için önemli bir adım olacaktır. “Devrimci savaş kitlelerin savaşıdır; ancak kitleler seferber edilerek ve onlara dayanılarak yürütülebilir” der Mao. Temel mesele krizi ezilenler lehine derinleştirerek, AKP’ye karşı savaş bilinciyle birleştirerek kitle hareketini öne çekecek ön hazırlıkların yapılmasıdır. Taktik politika-pratiği taktik eğilimle sınırlı kalmamalı, öznellik ile stratejik bir yönelime dönüşmelidir. Ankara’dan Bir YDG’li

7


MAYIS-HAZİRAN

DAHA BITMEDI, SÜRÜYOR/SÜRECEK MÜCADELEMIZ Türkiye tarihi seçim ve demokrasi yalanlarıyla doludur. Yönetim şeklinin ise Osmanlı’dan en belirgin farkı; belirli dönemlerde halkı seçim sandıklarına çağırarak kendisini sömürecek olanların içinden hangisini seçeceklerini sormasıdır. Geçmişten günümüze yapılan seçimlerle halk kitleleri, demokrasi yalanı altında pasifize edilmeye çalışıldı. Arkamızda bıraktığımız referandumda ise durum daha farklıydı. Geçtiğimiz 16 Nisan günü diğer seçimler gibi, hükümeti veya belediyeleri oylamadık. TC devletinin mevcut temsilcisi/iktidarı olan AKP’nin geleceğine dair söz söylemiş olduk. Ezilen kitlelerin AKP karşısında kenetlendiği siyasal bir ortamda bizlerde buna uygun olarak “HAYIR” cephesinde yerimizi aldık. Politik bir tavır ile biz de gençlik olarak Hayır’ın sesini yükselttik. Kitlelere gittik ve neden “Hayır” dediğimizi duyurduk. Gençlik olarak sokakları da meydanları da bırakmıyoruz dedik. Hayır çalışmalarıyla ülke gerçeklerini halkımıza duyurmaya çalıştık ve ülkenin dört bir yanında faaliyetlerimizi yoğunlaştırdık. Buna karşılık geçmişten bu güne demokrasi yalanlarıyla halkı kandıranlar ise önceki seçimlerde de yaptıkları gibi yine çalarak çırparak bir seçim geçirdiler. Onca çaldınız, yüzde 51’i zor çıkarttınız... 16 Nisan günü, YSK’nın kendi kurallarını ve yasalarını çiğneyerek yaptığı, mühürsüz pusulaların da geçerli sayılacağı açıklaması; ana akım medyanın bile vermek zorunda kaldığı olaylardı. Ki bunlar; ellerinde silahlarla sandıkların önünde insanları tehdit ederek pusulalara evet oyu basan muhtarların, hile yaptığını açığa çıkarttıkları için kendi akrabalarını katleden insanların ve daha nicelerinin haberleriydi. Tüm bu olanlar bizlere gösterdi ki halkın gücünden çok korkuyorlar. Birlikte hareket eden halktan korkanlar bir yandan katliam emirleri vererek acizliklerini tekrar tekrar ortaya koyarken, diğer yandan ‘refah’ yalanlarıyla, ‘terör’ ile mücadele naralarıyla kitleleri birbirlerine düşman ediyor. İktidarını kin, düşmanlık ve kan üzerine kuranlar her zaman olduğu gibi, seçim günü de zorbalıkla sandık sonuçlarında “evet çıktı” açıklamasını yaptılar ve “balkon”

8

konuşmaları yaparak meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Onca çalma çırpmaya rağmen yüzde 51,40’ı zar zor çıkartabilen AKP hükümeti ve arka bahçesindekiler de bizler de çok iyi biliyoruz ki kitlelerin ellerinde birleşerek büyüyen ve yükselen ‘Hayır’ımız kazandı. Kazanan halkın örgütlü mücadelesi oldu/olacak! Görüyor ve arttırıyoruz... Hayır gerçeğini; yapılan hukuksuz seçime, pervasızca yapılan konuşmalara karşı ve çalınan oylarına sahip çıkmak için sokaklarda savaşın sürdüğünü gösteren kitlelerden anlayabiliyoruz. Kitleleri pasifize etmeye çalışanlar ise hala kürsülerinin, mikrofonlarının arkasından sakinlik telkinleri vermeye çalışıyorlar. Halkın coşkun akan öfkesinin önüne geçmeye çalışanlar, sokaklara inmelerini engellemeye çalışanlar, AKP ve sömürüye destek verenlerdir. Bugün ‘Hayır’ maskesi altında halkın öfkesinin önüne geçmeye çalışanlar, aynı zamanda gelecek güzel günlerin önündeki en büyük engellerdir. Halktan korkuyorsunuz, çünkü biliyorsunuz; birlikte hareket eden bir halkın önünde kimse duramaz! Bugün ‘Hayır’ın sesini yükselten kitlelerden korkunuzun büyüklüğünü; OHAL koşulları içerisinde referandum dayatmanızdan, OHAL bahaneleriyle referandum öncesi ve sonrası birçok ilde gözaltı ve tutuklamalarla devam ettirdiğiniz siyasi soykırımlarınızdan, T. Kürdistanı’nda uzun namlulu silahlarla seçim sandıklarında yaptığınız gövde gösterilerinden, Hayır çalışması yapan gençleri üniversitelerde soruşturmalarla, gözaltılarla ve tutuklamalarla yıldırma politikalarınızdan görüyoruz. Gözlerinizdeki korkunun büyüklüğünü ve bunun için saldırganlaştığınızı, faşizminizin boyutlarını görebiliyoruz. Biz gençler olarak ‘görüyor ve arttırıyoruz’; sokaklarımızı, meydanlarımızı, liselerimizi, üniversitelerimizi ve topraklarımızı bırakmıyoruz. Tüm yozlaştırma çabalarına, dayatmalara, her türden gericiliğe, faşizme ve diktatörlüğe karşı hep birlikte haykırıyoruz; savaş henüz bitmedi, sürüyor mücadelemiz! Mersin’den Bir YDG’li


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ ÖZGÜR OKUL

EMEK BIZIM, UMUT BIZIM, HAYAT BIZIM; GELECEK BIZIZ!

Hem çalışıp hem okumak zorunda olan öğrenciler ne yapsın? Ya çocuk gelin, çocuk işçi olmamak için kaçıp sınava girmeye çalışan, fakat sınava geç kalan öğrencilerin hayatı..? Sınava girebileceği bir okulu olmayan öğrenciler hakkındaki fikriniz nedir? Mesela, T.Kürdistanı’nda okulları yıkılan ya da karakola dönüştürülen öğrenciler… Tarihler birbirini kovalarken, belli günlerde aynı olaylara şahit oluyoruz, yaşıyoruz. 11 Mart, 12 Mart, 16 Nisan… Geleceğimizi acımasızca parça parça etmeyi ve umutlarımızı soldurmayı hedeflenmiş olan devletin faşist, psikolojik ve fiziki saldırılarıyla burun buruna olduğumuz tarihler bu tarihler. 11 Mart Berkin Elvan’ın katledildiği, 12 Mart YGS, 16 Nisan referandum tarihleriydi. Ve bu üç tarih, gelişen olaylar, yapılan baskılar ve geleceksizleştirme bazında birbirlerine benziyor. Bu tarihlerde gelişen olayların ve önceki yılların gelişen olaylarının kökenine baktığımızda tabi ki hepsinde aynı ezen tarafla ve hedefleriyle karşılaşacağız, orası kesin. Sorunları liseliler üzerinden düşünürsek ve doğrudan etkileyenle dolaylı etkileyene örnekler vereceksek şimdilik bu üç tarih bizim için yeterli. Hem yakın hem de liseliler için çok daha yakıcı olması ve doğrudan etkilemesi sebebiyle 12 Mart tarihini ele alalım. Bu yıl YGS sınavına 2 milyon 265 bin 902 kişi başvurdu. Fakat başvuranların kaçı sınava giremedi dersiniz? Yaklaşık 600 bin kişi! Bu yıl sınava giriş için yeni bir takım saçma kurallar getirildi.YGS’nin yapılacağı gün sınav salonlarına son giriş 9.45 olarak belirlendi. Saatler

9.45’i gösterdiği anda okulların kapıları kapatılarak öğrenciler sınava alınmadı.1 dakika geç kalan öğrencilere dışarıdaki velilerin destek vermesini, onlar için güvenlikler ve görevlilerle tartışmasını şöyle bir kenara bırakalım. Sınava girecek olan öğrencinin amacının ne olduğu da (üniversite hayali, askerlik, diploma ihtiyacı vs.) şurada dursun. 1 dakika geç kalan öğrenciye okul önünde bekleyenlerin “ama biz seni gördük, sen de geç kaldın”, “daha erken çıksaydın bu kadar önemsiyorsan”, “geç kalmayı huy edinmişsiniz” iktidar ağızlı söylemlerine de şahit olduk. Yaşamaya çalıştığımız, hala nasıl yaşadığımıza şaşırdığımız bu topraklarda kendi taleplerimiz ve haklarımıza dair sorumluluk ne zamandan beri bize bırakıldı? Üniversite sınavına çalışmak, geç kalmamak, iyi bir puan/sıralama tutturmak bizim sorumluluğumuzda. Ama üniversite sınavının kuralları belirlenirken, müfredat geliştirilirken, liselerde-üniversitelerde fikir belirtirken, geleceğimiz şekillenirken hem sorumluluk hem kaba kuvvet bir başkasının elinde oluyor. Burada çelişkili bir durum var sanki… Oy benim, ama oyumu kabul edip etmeme hakkı pardon oyumu sayma, koruma hakkı başkasının elinde! Geleceğini kurmak, kurtarmak iste-

9


ÖZGÜR OKUL

10

diğinde de hayatın başkalarının ellerinde oluyor, Berkin gibi… Hem çalışıp hem okumak zorunda olan öğrenciler ne yapsın? Ya çocuk gelin, çocuk işçi olmamak için kaçıp sınava girmeye çalışan, fakat sınava geç kalan öğrencilerin hayatı..? Sınava girebileceği bir okulu olmayan öğrenciler hakkındaki fikriniz nedir? Mesela, T.Kürdistanı’nda okulları yıkılan ya da karakola dönüştürülen öğrenciler…

sistemi çökertip yeniden kurabilmek için sistemin zaaflarını ve bizlere yaşattığı çelişkileri iyi özümsemek gerekir, bunun içinde o sistemin içinde olmak gerekir. Ayrıca herkes sistemle olan çelişkisinin farkında olmayabilir, üniversiteyi geleceğinin biriciği olarak göredebilir. Hepimizin sistemle şuanda öyle ya da böyle bir bağı varken, üniversite sınavına bir dakika geç kalan bir öğrencinin hayatını bu tür acımasız söylemlerle hiçe sayamazsınız!Büşranur Kalaycı sınava bir dakika geç kalıp Mühürsüz optik kâğıdına ne dersin? içeri alınmadığı için intihar etmedi, siz 12 Mart’ta 600 bin kişi bir dakika sınava geç Büşranur’uYGS ile, eğitim sistemikaldığı için alınmazken, bir bakanın kızı nin acımasızlığıyla ve yargılayan sınavın başlangıç saatinden (10.00) sözlerinizle katlettiniz. “9.45” 10 dakika sonra sınav salonuna kuralı kâbuslarda, devletin salalındı. ÖSYM de YSK gibi işine yalı ağzını açıp gösterdiği sivri geldiği gibi kurallar koyup, işine dişler şeklini aldı. Berkin’i de gelmediğinde bir önceki kuralı yalanlayacak yeni kurallar üretibir halkın hayatıyla oynarken yor. Aslında sınava 1 dakika geç katletmiştiniz ve binlerce lisekaldığı için sınava almadığınızve li Berkin’in giremediği sınava sistemle çelişkileri derinleşen öğbizler de girmeyiz demişti. Böyrencilerin ellerine koz vermenize le söyleyince çok mu romantik gerek yoktu. Bakanın kızına vereydioluyor?Peki ya liseliler ayağa kalkniz optik kâğıdı, evde rahat rahat doldutığında, Berkin’in, Büşranur’un hesabını raydı. Bir sınav görevlisinin imzasına, mührüne de sorduğunda siz iktidarı kucaklayanlar nasıl bir tragerek yok. Hem ÖSYM nereden bilebilir ki sınav jedi yaşayacaksınız? kitapçığı ve optik kâğıtlarının dışarıdan gelip gelBizim derdimizin kiminle olduğu belli. Devlemediğini? ÖSYM böyle bir açıklamayı yapmakta tin kimi kiralık katil olarak bize karşı tuttuğu belli. zorlanacağını düşünüyorsa ya da daha önemli bir Genç olmanın, muhalefetin, sorgulama ve analiz işi çıkmışsa sözü YSK’ya bırakabilirdi. Onlar daha etmenin de ne olduğunu biliyoruz. Bu sistemin iyi bilir mühürsüz optik kâğıtlarıyla ilgili açıklama hiçbir yöntemi bize itaati sevimli gösteremeyeyapmayı, geleceğe dair net palavralar atmayı. cek, bir avuç sistem aygıtına itaat etmeyeceğiz. (ÖSYM, YSK’dan iyidir demiyoruz. Hepsi aynı yoGeleceğimizin altını oyanlara, çelişkilerin üzerilun yolcusudur diyoruz.) ne sünger çekmeye çalışanlarabie sözümüz var. Belki de öğrenciler sistemin üçkâğıtlarından “Emek bizim, umut bizim, hayat bizim; gelecek yararlanıp saatlerin ileri-geri alınması durumun- biziz!” Olanları değersizleştirmeye çalışanların,dan yola çıkarak sınava girmeyi zorlayabilirlerdi. güzel ve aydınlık günlerde yeri olmayacak. Bizler Ya da onlar da mühürsüz, imzasız sınav optik kâ- itaat etmiyoruz, itaat edenlerin de geleceğimize ğıdı doldurup ÖSYM’ye kargolanabilirdi... Neden dair söz söylemesini kabul etmiyoruz!Büşranur’a, olmasındı ki? Berkin’e sözümüz var: paylaşmaya, üretmeye ve Büşranur’a, Berkin’e sözümüz var sorgulamaya dayanan, yalnızca gençliğe değil Bazılarının “geç kalmasalardı” dediği bu sınavın, tüm topluma, yalnız parası olana değil tüm toplusaçma sapan bir kuralı, 600 bin kişinin hayalle- ma eşit ve ücretsiz ilkesine sahip, öğrencilerin de rinin içine çomak soktu. Bir okulun önünde bir söz ve yetki sahibi olduğu bilimsel-demokratik ve genç ağlıyor; “abi valla işten geldim. Evden gel- özerk temellere dayalı, demokratik halk eğitim sem neyse. Gece çalışıyorum abi, nolur sınava al. merkezleri, demokratik halk liseleri ve demokKurban olayım abi!” O genç, hayatını kaydıranla- ratik halk üniversiteleri kurulana dek mücadele rın maşalarına “kurban olayım” dedi! 9.45 kuralı etmeye devam edeceğiz. Geleceğimizin katilleri, başka bir genç kadını katletti! “Hem eğitim siste- mücadelemizin ayak sesleriyle nereye saklanırlarmini beğenmiyor hem de sistemin içinde olabil- sa saklansınlar, her adımımız onların ecel sesleri mek için canınızı veriyorsunuz” diyenler var. Bir olacak.


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

EĞITIM-SEN ILE RÖPORTAJ Her yıl birbirinden farklı sistemlerin öğrenciler üzerinde deneniyor, öğrenciler adeta deneme tahtası olarak görülüyor. Bizler için özellikle Eğitim-Sen’e dönük saldırılar ve tutuklamaların asıl sebebi iktidar anlayışı dışında bir eğitim anlayışı benimsemiş olmamızdır. Eğitim de her yıl yapılan değişiklikler ile birlikte milyonlarca öğrenci geleceksizliğe itilirken, bu değişikliklere imza atan iktidar, kendi çıkarlarına uygun siyasi perspektifler doğrultusunda hareket ediyor. Eğitim alanında atılan yanlış adımlar sonrasında ise hatayı başka bir hata bir kapatmaya çalışan sistem, bizleri doğrudan geleceksizliğe itmekte ve birer robot gibi yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu yılki eğitim sistemini Sancaktepe de çalışan EğitimSen’li bir öğretmenimizle süreci değerlendirdik. Liseli YDG: Devletin saldırı politikaları eğitimle doğrudan ilişkili midir? Buna örnek verebilir misiniz? Eğitim-Sen’li Öğretmen: Elbette ilişkilidir; çünkü eğitim bugün devlet tarafından ortak bir algı oluşturmak için bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu aracı da iktidarları uğruna hayata geçirdikleri kirli politikaları yediden yetmişe tüm toplum üzerine manipüle etmek istemektedirler. Bunun eğitim ayağı ise bizler açısından tehlike olarak ifade edilmektedir. Bunun en basit örneği 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi ile birlikte ortaokul ve ilkokulda bulunan öğrencilere asker kıyafeti giydirip tanklarının önüne yatırmaları gibi senaryoları olan tiyatrolar oynatmaları, yaşadıkları klik dalaşını ilkokulda bulunan öğrenciye enjekte etmesi, bunun en basit örneğiydi. Sadece bunlar değil elbette. Değerler eğitimi dersi ile edebiyat, kültür-sanat gibi birçok dalı olan değerler eğitimi ise bugün sadece din argümanları üzerinde işletilmek istenmektedir.

kitapları basımı gecikmiş(sebebi ise daha önce FETÖ’nün basıyor olması) ve daha sonra basılan kitapları karşılaştırdığımız zaman fabl hikâyelerinde başkahraman olan hayvanların adı değiştirilerek “hacı, hoca” şeklinde ifade edilmesi ise son derece gülünç bir durum olarak karşımızda durmaktadır. Eğitimi de gitgide özel sektörün tekelinde bırakmak ise eğitim üzerinden kazançlarını arttırmanın göstergesidir. Bu açıdan eğitime yönelimleri aslında kendini göstermektedir. Mesele eğitimin ticari ayağı olduğu zaman yapılmayacak oyun yoktur. Liseli YDG: Kürdistan bölgesinde sokağa çıkma yasakları ile birlikte eğitim hakları gasp edilen öğrencilerin YGS sınavına tabi tutulmasını nasıl karşılıyorsunuz? Eğitim-Sen’in buna dönük bir çalışması oldu mu? Eğitim-Sen’li Öğretmen: Aslında YGS’nin adil bir sınav olmadığı zaten ortadaydı. Birde bu haksızlık eklenince artık yok dedirtmeyecek şekilde kendini gösterdi. Elbette o bölgelerde eğitime saldırılar daha yoğun yapılmaktadır. Bunun sebebi ise o bölgelerde eğitimde yenilikleri keşfeden bir öğrenci profilinin bulunması ve bu elemeci sınavlarda en başarılı olanların bu bölgelerden çıkması buraları hedef haline getirmektedir. Bizler açısından öğrencilerin eksikliklerini tamamlama yönlerinde bu bölgelerde öğrencilere ders verme önerisi olsa da bu öneri hep devlet tarafından engellendi. Bizler de kendi imkanlarımız ve ailelerin yardımı ile bir şeyler yapmaya çalıştık

Liseli YDG: Sınav sisteminde her yıl hızla yapılan değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Liseli YDG: Önümüzdeki yıldan itibaren eğitim de öğrencileri ne gibi sorunlar beklemektedir?

Eğitim-Sen’li Öğretmen: Yapılan değişikler aslında yeniyi yapayım derken eskiyi tekrarlamaktan öte gidememektir. Meslek liseleri modelini tutturamayıp şimdi ise tematik lise modeline yönelmek ise yine bir çöküntünün geleceğinin göstergesiydi. YGS ile öğrenci alımını durdurmak bile artık neler yapacağını tahmin etmemizi bile zorlamaktadır. Bunun yanından bir dakika geç kaldığı için sınava alınmayan öğrencilerin emeklerinin yok sayılması ise en büyük haksızlıktır. Oysa birçok okulda öğrenci alındığı görünse de ÖSYM yine bu duruma sessiz kalmıştır. Darbe girişiminde sonra özellikle MEB

Eğitim-Sen’li Öğretmen: Eğitim anlayışı değişmeyen toplum her zaman tehlikelere gebedir. Her yıl birbirinden farklı sistemlerin öğrenciler üzerinde deneniyor, öğrenciler adeta deneme tahtası olarak görülüyor. Bizler için özellikle Eğitim-Sen’e dönük saldırılar ve tutuklamaların asıl sebebi iktidar anlayışı dışında bir eğitim anlayışı benimsemiş olmamızdır. Bu yüzden saldırılardan biz de nasibimizi aldık. Eğitimde aydın ve demokrat öğretmenlerin olması öğrencilerin araştırma, sorgulama ve merak etme duygularını oluşturmasına ön ayak olmaktadır.

11


GENÇLİKTEN NOTLAR

YETER KI ÖRGÜTLÜ OLALIM!

Ülkeyi kan revan içinde yönetenlerin uzun zamandır kitlelerde yaratmaya çalıştığı sessizlik karşısında dalga dalga büyüyen öfke bir çığlığa dönüşmüş durumda. O halde ne duruyoruz? Bu öfkeyi örgütlü bir güce dönüştürmek için her alanda harekete geçmeliyiz. Gözaltı ve tutuklamalarla bitirilmeye çalışılan mücadelemiz, birbirine kenetlenerek zincirlenen görevlerimizden bizi alıkoyamayacağı gibi, mücadelemizdeki ısrarı da engelleyemeyecektir.

12

Hileli ve bol tartışmalı bir referandum sürecini geri bıraktık. Egemenlerin referandum süreciyle birlikte girdiği kriz daha da derinleşirken, ezilenler cephesinde mücadele kaldığı yerden devam ediyor. Devletin muhalefet eden her kesime yönelik topyekûn saldırılarını arttırdığı bir dönemi karşılamaktayız. 15 Temmuz “darbe girişimi” sonrası demokrasi naralarıyla ard arda ilen edilen OHAL’ler ile devlet, ezilenleri yok etme amaçlı yeni bir sürece hazırladığının mesajını vermekteydi. OHAL bir yandan devam ederken, Hayır kampanyasının engellemesine yönelik artan baskı ve gözaltılarla referandum süreci karşılandı. Her saldırı karşısında birbirimize kenetlenerek, güçleneceğiz Yine beraberinde gençlik örgütlenmemiz içte yaşadığımız sorunlar kapsamında hedef tahtasına taşınsa da, baöylesi bir süreçte ülke gündemi ekseninde gelişen gündemlerin politik öznesi olma ısrarımızdan vazgeçmedik. Var olduğumuz her alanda çalışmalarımıza kenetlenerek

örgütlülüklerimizi koruduk. Devletin gözaltı terörüyle yok etmeye çalıştığı örgütlülüklerimiz, her baskı ve tutuklama karşısında örgütlü duruşumuzdaki ısrarın bir sonucu olarak süreklilik kazandı ve çalışmalarımızda kendini var etti. Geçen yılki sürecimizi, OHAL döneminde yapmakta ısrarcısı olduğumuz Konferans’ta koyduğumuz iradeyle tamamlarken, yeni yılı örgütlülüklerimize yönelen baskı ve tutuklamalarla karşıladık. Okurlarımızla birlikte kitle toplantıları örgütleyerek, referandumda yaratılan tekçi zihniyet karşısında, örgütlülüklerimizi var olduğumuz alanlarda “tek adam” karşında bir bütün harekete geçerek, örgütlü bir muhalefetin bir parçası olmayı önümüze hedef olarak koyduk. Beraberinde referandum çalışmalarıyla “Tek Adama Hayır” kampanyasının bir parçası olarak bulunduğumuz her alanda gençlik örgütleriyle birlikte “Başkanlığa Hayır, Gençlik Var” kampanyasının yürütücü öznesi olduk.


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

“Hayır bitmedi, daha yeni başlıyor” Referandumda %51 Evet’in çıkmasıyla zafer naraları yükseltenlerin karşısında, ezilenler cephesinde güçlü bir muhalefet örüldü. YSK’nın kararıyla birlikte hileli olduğu tescillenen referandum sonuçları karşısında, “Hayır bitmedi, daha yeni başlıyor” sesleriyle sokaklara yeniden Gezi ruhu taşındı. Bu renkliliği örgütlü bir güce dönüştürebilmek için çalışmalarımıza kenetlenelim. Konferans çalışmalarımızı ele alırken, yine referandum çalışmalarını yürütürken “Hayır Kampanyası” nı 8 Mart ve Newroz gündemleriyle birleştirerek; kitle toplantıları, etkinlikleri yaparak kitlemizle birlikte bu süreci karşılayışımız örgütlülüklerimizde bir toparlanma süreci yarattı. Referandum çalışmalarını yürütürken çaldığı-

mız her kapı bize yeni bir ilişki, tanıştığımız her bir kişi çalışmalarımızı örgütlemede bize güç kattı. Muhalif kimliğimizi sindirme amaçlı yapılan her bir tutuklama; bizi bir adım geri düşürmek bir yana dursun; bizi çalışmalarımızda daha deneyimli kılarak önümüzdeki sürece daha organizeli ve örgütlü olmamızın kanallarını genişletti.

GENÇLİKTEN NOTLAR

Bu süreçte devrimci gençlik örgütlenmeleriyle birlikte güçlü bir muhalefet yaratıldı. Bu muhalefet sokağa taşarak, “Hayır” kampanyalarına gençliğin kendi dinamik rengini taşıdı. Gençliğin sokakta taşıdığı potansiyeli hazmedemeyenler, “Hayır”ın sokakta yükselen sesini saldırılarıyla engellemeye çalıştı. Hayır aktivistlerine yönelik gözaltı ve tutuklamalar yapıldı. Hayır çalışaması yürütenlere sivil faşistler saldırdı, stantlar dağıtıldı. T.Kürdistanı’nda halk ablukalar altında oy kullanmaya gitti, açık oy kullanmaları için tehdit edildi. Tüm bu OHAL baskılarıyla gidilen referandumda “Hayır” diyebilmenin iradesini ortaya koyanlar, devletin tekçi zihniyeti karşısında birlikte mücadele etmenin gücünü ortaya koydu.

O halde ne duruyoruz! Şu sıralar referandum sürecinin gelip geçici olduğunu öngören ezilenler cephesi güçlü ve bir o kadar örgütlü bir muhalefet hazırlığında. Peki, bizim bu süreçte görevlerimiz ne olacak? Tabi ki bu muhalefete omuz verip, sokaklara gençliğin dinamik gücünü taşımak ve irademizi devrimci olan dinamiklerden yana ortaya koymamız gereken bir dönemden geçiyoruz. Ülkeyi kan revan içinde yönetenlerin uzun zamandır kitlelerde yaratmaya çalıştığı sessizlik karşısında dalga dalga büyüyen öfke bir çığlığa dönüşmüş durumda. O halde ne duruyoruz? Bu öfkeyi örgütlü bir güce dönüştürmek için her alanda harekete geçmeliyiz. Gözaltı ve tutuklamalarla bitirilmeye çalışılan mücadelemiz, birbirine kenetlenerek zincirlenen görevlerimizden bizi alıkoyamayacağı gibi, mücadelemizdeki ısrarı da engelleyemeyecektir. Son süreçte okurlarımıza yönelik tutuklama terörü karşısında, her gün bir daha fazla artarak, ortak yaratmış olduğumuz değeri geleceğe taşımaya adayız. Biz var olduğumuz her alanda, geleceği yaşatma sözü veriyoruz. Yeter ki örgütlü olalım. Bu zırh bizi geleceğe taşıyacaktır.

13


MAYIS-HAZİRAN

14

HOLLANDA İLE PORTAKAL KRIZI TC, 16 Nisan’da referanduma giderken her zaman olduğu gibi akıl tutulmasına neden olan birçok olay yaşandı. Geçmişte gördüğümüz ama son süreçlerde daha da çoğalan bu olaylardan biri de Hollanda ve TC arasında yaşanan kriz sonrası bir grup akıl noksanının portakal bıçaklayarak Hollanda’yı protesto etmesidir. Bu eylemden bahsetmeden önce Hollanda ve Avrupa ile yaşanan krizi biraz açalım. TC ve onun şuan ki temsilcisi AKP iktidarı her seçim dönemi kullandığı şovenist dili bu referandum sürecinde kaybetmemek için daha çok kullandı. RTE her zaman “eyyyy” diye başlayan ve tehditlerle son bulan konuşmaları daha da arttı ve bu dilden Avrupa da nasibini fazlasıyla aldı. Neredeyse Avrupa’nın tüm devletleri ile gerçekte var olmayan büyük krizler yaşandı. Bu krizlerin en önde geleni ve en çok tutulanı ise Hollanda ile yaşanan kriz oldu. Hollanda kendi ülkesinde AKP’nin referandum propagandasına izin vermemişti. AKP de sırf milliyetçi kesimi etkileyebilmek adına bu kararı tanımayarak RTE tarafından bizzat tehdit edildi. Türkiye’de hiçbir siyasi yetkinliği olmayan hatta yaptığı ve söyledikleri ile tacizi, tecavüzü ve kadın şiddetini meşrulaştıran Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı apar topar Hollanda’ya gönderilmiş ama Hollanda’da iniş izni verilmeyen bakan aldığı emirler doğrultusunda Fransa üzerinden kara yolu ile Hollanda’ya girmişti. Hollanda, bakanın konuşma ve etkinlik yapmasına izin vermeyerek sınırdışı etti. Bu olaydan sonra trajikomik olaylara tanık olduk. Hollanda’da toplanan kalabalığa polis müdahale ederken iki TC vatandaşı arasında geçen bir diyalog: -Abi fazla bağırma bak, polis alacak bizi! - La burası Türkiye mi nereye alıyorlar? Atlarla E5 karayoluna çıkıp “Reis emret Hollanda’yı fethedelim” pankartı açan bir grup ve portakal sıkma ve kesme eylemleri de cabası. Bunlar yaşananların ve yapılanların küçük bir parçası. Bu yaşananları gördükten sonra ülkem ve bu zekâ fışkıran genç arkadaşlara çok büyük bir saygı ve sevgi duymaya başladım. Portakalı bu kadar hunharca sıkan ve ezen bu güruh kim bilir daha neler yapabilir. (Ya bir de Hollandalılar da bu olay karşısında ülkelerindeki hindileri kesseydi ne yapardık, 3.dünya savaşı çıkardı herhalde.) Hatta E5 karayolu üzerinden Konya kadar toprağa sahip

olan Hollanda’yı, Reis’in emri ile yarım saatte ülkemizin güzide bir vilayeti haline getirebilirler.(E5’e çıkın, İstanbul yönüne doğru gidin. Gerisi için Google Map kullanmayı unutmayın! Gazanız mübarek olsun.) Ben bu kararlılığı devlette gördüm. Bakana yapılanlar karşısında sadece konuşmakla kalmayıp Hollanda ile olan tüm ticari faaliyetleri durdurdu. Hatta Hollanda’dan getirilen 20 tane büyük baş hayvanı sınır dışı etti. (Hayvanlara hakaret olmuş, ama yapacak bir şey yok.) Devletimize ve bu zekâ fışkıran arkadaşları canı gönülden teşekkür ediyor, bizi bu hayatta bu kadar güldüren ve bu denli zekâ fışkıran olayları hayatımıza kattıkları için tekrardan teşekkür ediyorum. Biraz hayatın var olan gerçekliğine geri dönelim. Hollanda’da iklimi gereği portakal yetiştiremez. Hollanda’nın portakalla anılmasının nedeni portakal değil, turuncu rengidir. Hollanda’yı 1600’lü yıllarda yöneten kraliyet ailesini sembol eden renk olan turuncu, o dönemden bu döneme kadar Hollanda ile anılmıştır. Portakal, Akdeniz ikliminde yetişin bir meyvedir. Yani kestikleri portakal bizim ülkemizde yetişmektedir. Hollanda, TC ile en çok ticari iletişimde buluna Avrupa ülkesidir. Havuz medyasının neredeyse tüm mesaisini vererek gösterdiği bir kriz söz konusu ve TC, Hollanda’ya veya hiçbir Avrupa ülkesine ekonomik bir yaptırım uygulamamıştır ve uygulamayacaktır da. Nitekim ekonomik anlamda yaşayacağı krizinde farkındadır. Dolayısı ile bu topun altına girmek istemez. Aslında bu duruma verilebilecek en somut örnek İsrail ve Mısır’dır. Mesela Filistin halkına kan kusturan İsrail ve darbe yaparak Mısır’da darbe yaparak yönetimi ele geçiren Sisi’nin karşısına “mazlum halkların savunucu” maskesi ile çıkan TC, bugün her iki ülke ile de ticari anlaşmalar yapmakta, ithalat ve ihracatlar gerçekleştirmektedir. Bu yaşanan krizler sadece AKP’nin bir ihtiyacı olarak ortaya çıkarılan, seçimler için propaganda malzemesi olmaktan öteye geçmeyen gündemlerdir… İzmir’de bir YDG’li


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

TEK ÇIKAR YOL, EMPERYALISTLERE KARŞI SAVAŞMAKTIR! Bugün Ortadoğu denilince aklımıza Suriye›deki savaş geliyor. Nitekim tüm dünyanın gözü kulağı bu coğrafyada olup bitenlere kenetlenmiş durumda. Rusya ve ABD gibi emperyalist devletlerin satranç tahtasına dönen Suriye, 6 senelik iç savaşın sonucunda yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Uzun yıllardan beri özgürlük hasreti ile yanıp tutuşan ve bunun mücadelesini veren Kürt halkı, yaklaşık 6 sene önce başlayan Suriye iç savaşı ile beraber, Suriye Kürdistan’ını uzun uğraşlar ve bedeller sonucunda özgürleştirdi. Gün geçtikçe hâkimiyetini pekiştiren PYD; askeri, siyasi ve toplumsal anlamda güçlenerek yoluna devam ediyor. Bölgede var olan diğer güçlerin durumuna bakıldığında Rusya, İran ve Lübnan Hizbullahı’nı arkasına alan rejim güçlerinin, bir kaç sene öncesine göre çok daha iyi bir noktada olduğu şüphesiz. En son Doğu Halep’i tekrar kontrolü altına almaya başlayan rejim güçleri, El Bab’ta ise TSK ile burun buruna. DAİŞ, Özgür Suriye Ordusu, Ahraruş, Şam vb. gibi ‘radikal İslamcı’ örgütler ise gün geçtikçe erimeye devam ediyor. Bugün ÖSO; İdlip ve Deraa dışında, El Bab’ta da T.C. desteği ile varlığını sürdürüyor. DAİŞ ise hâkimiyet kurduğu Rakka, Deyr Ez Zor ve Tedmur’da gün geçtikçe güç ve toprak kaybediyor. Suriye’deki emperyalistler arası paylaşım savaşı Suriye’deki savaştan bir türlü istediğini elde edemeyen T.C. son çare olarak Suriye topraklarına girmiş, PYD’nin Afrin ve Kobane kantonlarını birleştirmesine engel olmaya çalışmıştı. Son süreçte rejim güçleri ise T.C.’nin Rakka yolunu kesmek amacıyla, El Bab ve Menbic arasında bir kanton oluşturarak TSK’yı El Bab’ta sıkıştırdı. Suriye’deki savaş başından beri, emperyalistler arası paylaşım savaşıydı. ABD emperyalizmi ve taşeronu T.C.’nin politikaları; Rusya, Çin ve İran duvarına çarptı. Ortadoğu’da Osmanlıcılık oynayan T.C.’nin şimdiki hedefi ise güneyinde bir Kürt devleti kurulmasına izin vermemek. Zaten geçtiğimiz günlerde, DSG’nin KDP Peşmergeleri tarafından saldırıya uğraması bu isteklerden bağımsız değil. Peki ya ABD? Daha kısa süre öncesine kadar, Suriye’de Esad’sız geçişin mümkün olmadığı söylemleri, bugün ABD’nin Suriye hava üssünü vurmasıyla kızgınlaşarak devam ediyor. Bu saldırı sonrası

AB, “Suriye’deki zulmü sonlandırmak için ABD ile çalışacağız” açıklaması yaptı. İngiltere, Almanya, Fransa, Türkiye, İsrail ve Arabistan saldırıyı desteklerken, Rusya ve müttefikleri ise saldırıyı kınadı, bu saldırının İdlip’teki olaydan önce planlandığı açıklamasını yaptı. Saldırıda dikkat çeken bir diğer nokta ise Rusya’nın Suriye’ye yerleştirdiği hava savunma sistemlerinin saldırıyı önleyememiş olması. Bu saldırı kafalarda soru işaretlerinin doğmasına neden oldu. Rus hava savunma sistemleri ABD’nin var olan füzelerini önleyemiyor mu? Ya da Rusya bu saldırıyı bilerek mi engellemedi? Peki saldırı sonrasında ne gerçekleşti? Suriye devleti cihatçı çetelerin kimyasal tesisini açığa çıkardı. Rusya ise bu çetelere kimyasal malzeme temin eden Türk şirketlerinin listesini yayınladı. Ayrıca Rusya bölgeye daha fazla askeri yığınak sevk etme imkanı buldu. Suriye devletinin eli savaş başladığından beri bu kadar güçlü olmamıştı. Arkasına aldığı güçlerle beraber Esad, bölgedeki konumunu koruyacağa benziyor. Tam tersi bir tablo ise T.C için mevcut. Savaş başladığından bu yana cihatçı teröristlere silah yardımı yaptığı defalarca kanıtlanan T.C nin uluslararası alanda başı çok ağıracak gibi. Ya savaşlar devrime neden olur, ya devrimler savaşları önler Anlaşılan o ki önümüzdeki günler daha büyük çatışmalara gebe. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan beri dünyadaki saflaşma hiç bu kadar net olmamıştı. ABD ve Rusya arasındaki çatışma artık pamuk ipliğine bağlı. Emperyalizm, girdiği krizden çıkmak ve pazar ihtiyacını karşılamak için kan dökmekten çekinmedi/çekinmez bu şüpheye yer vermeyen bir gerçek. Dünyadaki bütün devrimler savaşlar ile var olmuştur. Çelişkinin olmadığı yerde başkaldırı ve isyan da olamaz. “Ya savaşlar devrime neden olur, ya devrimler savaşları önler” demiş Yoldaş Lenin. Bugün emperyalizmin içinde bulunduğu kriz halklar için bir fırsattır. Prangalarımızdan kurtulmak ve geleceği ellerimizle kurmak için, bu krizi örgütlü gücümüzle fırsata çevirmeliyiz! Uzun yıllardan bu yana baskı ve zulme maruz kalan Ortadoğu halkları için direnişten başka bir çıkar yol yoktur. İzmir’den Bir YDG’li

15


DENGE CİWANÊN

SERÊ ÇIYA CÎHÊ ZAYIYA MIROVAHIYÊ YE

T.Kürdistanı dağları,45 yıldır kendisine sığınan halk savaşçılarını sahipleniyor. Faşizmin birçok defa gerçekleştirdiği kapsamlı operasyonlarına, yazılan direniş destanları ile karşılık veriliyor, faşizmin cellatlarına kan kusturularak dağları onlara dar ediyorlar.

16

Dağlar, acıların öfkeye dönüşüp düşmana saçıldığı, direnişlerle ezilenlerin umudunun harmanlandığı toprağı kanlarla sulanmış mekânlardır. Yıllardır can bedeli mücadelelerin verildiği dağlar, en iyi askeri teçhizatlar ile donanmış cellatlara rağmen yine de teslim olmadı/ olmayacaktır. Çünkü özgürlüğün ve isyanın koruyucusu olan dağ kartalları, ölüme meydan okurcasına direniş destanları yazmaya devam ediyor. Gücünü ise yüzyıllardır zulme karşı direnişle yanıt veren bir halktan alıyor. T.Kürdistanı dağları,45 yıldır kendisine sığınan halk savaşçılarını sahipleniyor. Faşizmin birçok defa gerçekleştirdiği kapsamlı operasyonlarına, yazılan direniş destanları ile karşılık veriliyor, faşizmin cellatlarına kan kusturularak dağları onlara dar ediyorlar. Sıwar hatın peya çûn! İşgalci faşist TC, OHAL süreci ile birlikte gerilla alanlarına dönük; “bedeli ne olursa olsun terörü bitireceğiz” açıklamaları eşliğinde sınır içi/ötesi operasyonlarına ağırlık verdi. Özellikle özyönetim direnişlerinde onlarca tabur asker-polis-korucu ile girişilen operasyonlarda büyük kayıplar veren TC, askeri anlamda büyük bir güç kaybı yaşadı. Sayısı ortalama 100-200 kişi olan direnişçilere karşı en az 10.000 işgal gücü, yüzlerce tank, top ve zırhlı araç gönderen TC, buna rağmen büyük bir hezimet yaşadı. Gerilla alanlarına dönük

onlarca tabur ile operasyona çıkan işgalci güçler, gerillaların direnişi karşısında her defasında geri çekilmek zorunda kaldı. Özellikle Dersim, Gever-Çele-Şemzinan, Botan ve Amed-Çewlik’de yoğun askeri takviyeler yapıldı. Bu bölgelerin gerillaların konumlandığı önemli bölgeler olması, devletin yoğunlaşmasının sebebini oluşturuyor. Devletin özellikle son yıllarda geliştirdiği askeri teknolojinin, büyük ölçüde boşa düşürüldüğünü söylemek mümkün. Gerillanın geliştirdiği askeri taktiklerin ise 2 yıldır TC’yi ciddi anlamda zorladığı görülebilir. TC, halk savaşçılarının kalesi olarak görülen Aliboğazı vadisine yönelik geçtiğimiz yılın sonunda gerçekleştirdiği kapsamlı operasyondan istediği sonucu alamayarak dönmüş, halk savaşçıları ise 8 şehitle destansı bir direniş daha yazmıştı. Aliboğazı’na yapılan bu operasyon bahar ayı içinde ipuçları veriyordu. Özellikle Dersim’e yoğunlaşan TC, buradaki faaliyeti tamamen bitirme planları yapıyor. Özellikle son aylarda başta Partizan ve HDP olmak üzere evlere yapılan baskınlarla çok sayıda kişi gözaltına alınmış, yüzden fazla kişi tutuklanmıştır. Bir yandan gerilla alanlarına bir yandan da demokratik alanlara yönelik kapsamlı operasyonlar ile Dersim bölgesinin “kontrol” altına alınması hedefleniyor. T.Kürdistanı’nın genelinde, yaptığı operasyonlar ile “bu sefer” “terörü” bitireceğini zanneden TC’nin bir kez


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

rının temelini Kürt düşmanlığı üzerinden belirleyen TC, “çökertme planı” çerçevesinde Kürt hareketinin Bakûr, Başûr ve Rojava kazanımlarını yok etmek adına “her yerde saldırma” politikasını uyguluyor. Ana akım medyanın şimdilerde sürekli olarak dillendirdiği, TC’nin “Dicle Kalkanı” ile Tel Ebyad’a saldırması gündemde. Nitekim Silopi’de yoğun askeri takviyeler yaptığı da biliniyor. Önümüzdeki süreçte TC’nin yeni işgal harekâtlarına kalkışması beklenebilir. Lakin ne olursa olsun TC’nin Rojava’daki kazanımlara yönelik herhangi bir saldırısının, ülkede Kürt halkından doğru büyük bir infial yaratması kaçınılmaz olacaktır. Bi berxwedanê em ê bi ser bikevin Referandumdan istediği sonucu, hile yöntemlerini de kullanarak “resmi” olarak alan TC’nin saldırı politikasını daha sert bir biçimde sürdüreceğini öngörmek zor olmasa gerek. Önümüzdeki süreç TC’nin saldırganlığının katmerleşerek artacağı, ezilenlere dönük sınırsız bir sömürü ve ayrımcılığın uygulanacağı bir süreç olacak. “Bu kez” başaracaklarını iddia edenlerin bir kez daha bertaraf edilmesi örülecek olan örgütlü direniş ile mümkün olacaktır. Hayır diyenlerin birleştiği, öfkelerini sokağa taşıyarak AKP’ye kinini kustuğu bir dönemde, öfkeyi ve isyanı büyütmek, AKP’nin saldırgan politikalarının da boşa düşürülmesi anlamına geliyor. Topyekûn saldırı konsepti, ancak ve ancak “bi berxwedanê em ê bi ser bikevin” şiarı ile topyekûn direniş gösterilerek yıkılabilir.

DENGE CİWANÊN

daha hüsrana uğrayacağını söylemek zor olmasa gerek. Politikada çuvallamanın somut hali: Fırat “Kalkanı” Suriye’de büyüyen Rojava Devrimi’ne karşı TC’nin düşmanlık politikaları, somut işgal hamleleri ile başka bir boyuta ulaştı. Mınbic zaferi ile “kırmızıçizgisi” aşılan TC, Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) El-Bab operasyonunun hemen öncesinde işgal harekâtına başladı. YPG’nin Mınbic’in Afrin kantonu ile birleşeceğini açıklaması, TC’nin bu işgal harekâtını başlatmasına sebep oldu diyebiliriz. Resmi rakamlara göre 100’e yakın asker ve yüzlerce ÖSO çetecisinin öldürüldüğü harekâtta ciddi kayıplar veren TC, koalisyondan da yeterli desteği göremedi. Dış İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “YPG baskı yaptığı için koalisyon destek vermek istemedi” açıklaması bunu kanıtlar niteliktedir. El-Bab’tan sonra Rusya ve ABD’nin harekâtın bitirilmesi yönünde uyarılarda bulunması TC’nin beklentilerini boşa düşürdü. Oysa daha Rakka’ya, Mınbic’e, Kobanê’ye girilecekti. Herşey ellerinde patladı anlayacağınız. Burada temel mesele; ABD ve Rusya’nın en başında neden bu operasyona “izin” verdiğidir. Cevabı basit aslında; Rojava devriminin büyümesini engellemek adına, TC’nin El-Bab hattını tutmasına izin verdi. Böylelikle kantonların birleşmesinin önü “şimdilik” engellendi. YPG’nin Rusya ve ABD’nin Mınbic’te konumlanmasına izin vermesi, Fırat Kalkanı’nın apar topar bitirilmesine neden oldu. Efrin’e de Rusya birliklerinin girmesi, TC’nin Efrin’e olası bir saldırı yapmaması için mesaj niteliği taşıyor. Suriye iç savaşının başından beri politikala-

17


MAYIS-HAZİRAN

EVDEKI HESAP ÇARŞIYA UYMAZ:

FIRAT KALKANI OPERASYONU

TC’nin, basiretsiz ÖSO ile harekâtı yönetmeye çalışması, ÖSO’nun DAİŞ ile boy ölçüşemediği ve TC’nin Rojava Devrimi ve Demokratik Suriye Güçlerinin manevralarına, taktik politikalarına karşı koyamadığı için Fırat Kalkanı yenilmiştir. Yenilen sadece askeri bir harekât değil, özne olarak Suriye’de yer almak isteyen bir devlet, onun politikası ve kudretidir. TC yaz aylarının sonlarında başlattığı, yakın bir zamanda sonlandırdığı, “Fırat Kalkanı Operasyonu” ile Suriye’deki savaşa tam anlamıyla girdi. Suriye iç savaşında MİT, SADAT gibi yapılanmalar üzerinden yer aldığı biliniyordu. Ortadoğu’da kaotik anın yaşandığı süreçte Erdoğan, konjonktürdeki kriz ve sürtüşmelere rağmen ve cürümünü hesaba katmadan Osmanlıcılık hayalleri ile hareket edebileceğini zannetmişti. Kendisini iktidar yapan uluslararası mutabakatı (emperyalizm) hiçe sayarak, ayrı bir siyasal aktörmüş gibi davranabileceğini sanarak, Suriye’de yağma ortamında büyük lokmalar kapmaya çalışmıştır. Neticesinde gerçek yağmacıların düşmanlığına neden olmuş ve boyunun ölçüsünü almıştır. İçeride ve dışarıda yediği darbelerle yapısal olarak çöken TC, “üzeri çizilme” durumunu tersine çevirmek, kudretini yeniden oluşturmak ve Rojava Devrimi’ni engellemek için “cüretkâr” ama bir o kadar da “vahim” bir hamle yapmıştır.

18

Fırat Kalkanı adı verilen harekâtın uluslararası meşrutiyetini “DAİŞ’le savaş” olarak kodlanmasına rağmen, asıl amacının Rojava Devrimi’nin askeri-politik ve diplomatik varlığına ve kantonların birleşmesini engellemeye yönelik olduğu TC’nin kurmaylarının açıklamaları ile çok açık görülüyordu.

TC kendi eğittiği ÖSO birlikleri ile başlattığı operasyonlarda DAİŞ’le savaşta yetersiz kalmıştır. İlk asli çarpışmasının yaşandığı noktada yani Bab’da (Cerablus’ta bu anlamıyla bir çarpışma yaşanmadığı biliniyor), hem kendisinin cürümü hem de ÖSO’nun çapsızlığı ile tam olarak hezimet yaşamıştır. Askeri ve özne noktasında kurduğu, kurmaya çalıştığı TC-ÖSO bileşkesi trajikomik bir halde kalmıştır. Bab’da stratejik olsa da Akil Tepesi ve hastane mevkilerinde yaşananlar en basit örnekleme olabilir. Bütün bunlara rağmen TC sadece Cerablus ya da Bab üzerinden değerlendirilmemelidir. Menbiç’te ilerleyememiş, Demokratik Suriye Güçleri’nin taktik esnekliliği ve manevraları ile Menbiç planı boşa çıkarılmıştır. Suriye Ordusu’nun Halep zaferi ile bir bütün olarak bölgesel politikaları yenilmiştir. Rakka Operasyonu’nda yer alamayacağı “koalisyon” tarafından belirtilmiştir. Sonuç olarak ABD ve Rusya TC’nin Suriye topraklarında olmaması gerektiğini belirtmiştir. TC, bölgeye ÖSO aracılığı ile nüfus etmeye çalışmaktadır. ÖSO, TC’nin özel ordusu olmuştur. Bu anlamıyla bölge açısından sahada özel ordusu olan bir yapılanmayı kurmuş, yeniden yapılandırmıştır. Sınırları ve etkisi belli olsa da, kendi varlığı açısından tek “anlamlı” hamle ÖSO’yu


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

yeniden yapılandırarak, kendisine bağlı bir “özel ordu” yaratmasıdır. ÖSO’nun basiretsizliği bir parçalanmayı tahmin edilebilir kılsa da, bugün ÖSO, TC için operasyonel bir birimdir. Yakın dönem tartışmaları izlenirse ÖSO adındaki operasyonel birim ile Rojava Devrimi’ne ve KUH’a yönelik savaş hazırlığı içinde olduğu, bölgede kalıcı olmak istediği, tüm başarısızlıklara rağmen görülmektedir. Bu durumda Marx’tan bir referansla “trajedi-komedi” ikilemi öngörülebilir. İç savaşa dair veriler üzerinden bir okuma İç savaşın verileri ve bölgesel ve küresel güçlerin konumlanması bize Suriye’deki tüm mevzuların konumuna, ele alınış biçimlerine bir başka açıdan da bakmamızı gerektiriyor; özneleşme ve buradan ortaya çıkan halklaşma eğilimleri üzerinden okumak. New York Times’ta Max Fisher adında bir gazeteci iç savaşlara dair araştırmalarını yayınlamıştı. Fisher yazısının sonunda “silahların” kimde kalacağı sorusunu soruyor. Tam bu noktada Suriye’de durum silahlanmayı sivilleşmeye dönecek, dönüştürecek otorite sorununda kilitlenmektedir. Sorundur ve otorite kurulamadığı takdir de “halklaşma” ortaya çıkar. Suriye üzerinde silahlanmış tüm güçleri (aşiretler, yerel güçler, örgütler), sivilleştirecek bir otorite bugün yoktur. Yakın bir zamanda da olamayacağı gözüküyor. Devletsizlik ve halklaşma eğilimi gösteren bir bölge haline dönüşmüştür. Halklaşmanın öznesi burada KUH’tur. Bölgenin devletsizleşeceği ve Rakka’yı özgürleştirme olanağı olan Demokratik Suriye Güçleri’nin tüm Ortadoğu noktasında bir yeni yaşam pratiği olacağı ön görülebilir. TC böylesi bir durumda “devletli çözümün öznesi olarak” söylem ve pratiğiyle, “üzeri çizil-

me durumunu” tersine çevirmek ve kudret kazanmak için bir hamle yapmıştır. Bu konudaki cüretini Türkiye Kürdistanı’nda “çöktürme planı” üzerinden göstermiş oldu. TC’nin politikasının ya da devletli özne faaliyetini PKK ve KDP üzerindeki yaklaşımlardan okumak anlamlı olabilir. ABD emperyalizminin devrimi sınırlamak ve denge kurmak amacıyla Fırat Kalkanı Operasyonuna izin verdiği, aynı izni Rusya-Suriye ikilisinde de görmek mümkündür. Burada denge politikasında Erdoğan’ın sınırlarını zorladığını ama etkisinin cılızlığından ötürü ABD ve Rusya için politikalarının yeniden kurulmasını gerektirmiştir. Sonuç olarak savaşların yaşandığı yer Ortadoğu coğrafyasıdır. Ortadoğu coğrafyasında taktik politikalar satranç mantığına göre değil; “go oyunu” tekerrürüne göre yapılır. TC’nin, basiretsiz ÖSO ile harekâtı yönetmeye çalışması, ÖSO’nun DAİŞ ile boy ölçüşemediği ve TC’nin Rojava Devrimi ve Demokratik Suriye Güçlerinin manevralarına, taktik politikalarına karşı koyamadığı için Fırat Kalkanı yenilmiştir. Yenilen sadece askeri bir harekât değil, özne olarak Suriye’de yer almak isteyen bir devlet, onun politikası ve kudretidir. *Görünen sonuçları itibariyle 216 gün süren Fırat Kalkanı Operasyonu’nda resmi olarak 600 ÖSO,70 TC askeri ölümü ve 50’nin üzerinde zırhlı aracın imhası ile sonuçlanmıştır. NATO’nun “en güçlü” ordularından biri olarak iddia edilen TC, Ortadoğu’da askeri-politik olarak yenilgiyle çıkmıştır. Ankara’dan bir YDG’li

19


MAYIS-HAZİRAN

AKP’NIN KÜRT SORUNUNDAKI POLITIKASI: IPE UN SERMEK!

Çözüm (!) sürecini oyalama süreci olarak gören ve süreç boyunca Kürt sorununun çözümüne dair hiçbir somut adım atmayan, adeta ipe un seren nitelikte Kürt sorununa yaklaşan AKP’nin samimiyetsizliğini o dönemler defalarca kez dile getirdik. Nitekim süreç boyunca Kürt ulusal hareketini suçlayarak kendisine taban yaratmayı hedeflemesi, AKP’nin sorunları çözmekten uzak olduğunun da göstergesi oldu. Kürt ulusu, TC tarihi boyunca egemen Türk hâkim sınıfları tarafından imha ve inkâr politikaları ile acımasız bir milli baskıya maruz kalmıştır. Emperyalizmin dışarıdan desteğini alan yerli hâkim sınıflar, kendisine bağlı siyasi partiler ve iktidarları aracılığı ile feodal-burjuva eğilimi olan ırkçılık politikasını benimsemiş; Kürt milleti başta olmak üzere, ülkedeki tüm azınlık milliyetler bu politikanın bir sonucu olarak ya soykırıma uğrayarak yok olma ile karşı karşıya kalmış ya da zorla göçe maruz bırakılarak dilinden ve kültüründen uzak bölgelerde asimilasyon tehdidi ile yaşamaya zorlanmıştır. Başta Çin’de büyüyen BPKD olmak üzere tüm dünyada gelişip büyüyen devrim hareketi, Türkiye’de de karşılık bulmuş, gençliğin öncülük ettiği TDH ilk kopuşunu gerçekleştirerek silahlı bir atılım başlatmıştır. Bu atılım aynı zamanda İbrahim Kaypakkaya’nın öncülük ettiği Proletarya Partisi’ni ortaya çıkararak ezilen halkların umudunu perçinlemiştir. Ülkemizdeki devrimci hareket çeşitli biçimlerde sekteye uğrasa da yine de sınıfsal anlamda ezilen kesimlerin öfkesini bilemiş, sermayeye büyük bir korku yaratmıştır. Lakin o dönemler yine de eksik olan bir şeyler vardı. Batıda sınıfsal hareket belli öl-

20

çüde gelişip büyüyordu. Sendikaların ve örgütlerin öncülük ettiği birçok grev örgütlenmiş, 15-16 Haziran gibi büyük işçi direnişleri ile adeta hâkim sınıflara kendi sonlarının fragmanı izletiliyordu. Batıda genel durum böyle idi. T. Kürdistanı’nda var olan milli baskıya karşı pratik anlamda tam olarak “kalıcı” bir el değmemişti. Ülkede hâkim sınıfların temsilcileri olan iktidarlar sürekli olarak el değiştiriyordu. Lakin ulusal sorunun ülkenin temel sorunu olma özelliği dolayısı ile milli baskı, gelişen milli hareket karşısında katmerleşerek büyüdü. 80 darbesi ile büyük ölçüde sindirilmesi hedeflenen TDH’nin süreci tam anlamı göğüsleyememesi karşısında derin nefes alan hâkim sınıflar, bu gelişen Kürt ulusal direnişinin PKK ile örgütlü bir hal alması karşısında ırkçılık politikasını daha sert biçimde uygulamaya soktu. 90’lı yıllarda KDP ile ortaklaşılarak “terörü bitireceğiz” açıklamaları eşliğinde sınır içi-ötesi kapsamlı operasyonlar başlatan TC, bu saldırılardan eli boş dönmüş, halk ile bütünleşen direniş karşısında çaresizce geri çekilmiştir. TC yine de bu direnişi baskı ve zulmü arttırarak sindirme amacından vazgeçmedi. Özellikle, köyler başta olmak üzere Kürt


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

ulusunun yoğun olarak yaşadığı bölgelerde terör estirilmiş, bölge insanları yoğun saldırılarla göçe zorlanmıştır. Bu milli baskının temelinde kuşkusuz yerli ırkçılık politikası yatmaktadır. Dün ulusalcı ve siyasal İslamcı iktidarlar tarafından içi şişirilerek uygulanan ırkçılık politikası, bugün onlarca DBP’li belediyeye atanan kayyımlar, tutuklanan milletvekilleri, belediye başkanları ve on binlerce HDP üyesi ile daha da katmerleşerek devam etmektedir. AKP’nin milliyetçi kesimlerle kurduğu yeni ittifaklar, bu politikanın siyasal yönünü iyice güçlendirmeyi hedeflemektedir. Arkasına milliyetçi tabanı da alan AKP, komuta ettiği saldırılar ile Kürt ulusal hareketinin ezilmesi, sindirilmesini amaçlamaktadır. Çözüm (!) sürecinde inisiyatifi ulusal hareketin elinde alamayan AKP, en son 7 Haziran’da yaşadığı hezimet ile süreci tek taraflı sonlandırmıştı. Bugün yaşanan saldırıların planı aslında çok öncesinde, 2014 yılında tarihin en uzun MKG toplantısında yapıldı. Adına “Çökertme Planı” verilen bu saldırı planı ile T.Kürdistanı’nın her bölgesi kan gölüne çevrilmiş, Kürt kentlerinde “taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakılmasın” denilerek katliamlar yapılmıştır. Çözüm (!) sürecini oyalama süreci olarak gören ve süreç boyunca Kürt sorununun çözümüne dair hiçbir somut adım atmayan, adeta ipe un seren nitelikte Kürt sorununa yaklaşan AKP’nin samimiyetsizliğini o dönemler defalarca kez dile getirdik. Nitekim süreç boyunca Kürt ulusal hareketini suçlayarak kendisine taban yaratmayı hedeflemesi, AKP’nin sorunları çözmekten uzak olduğunun da göstergesi oldu. Türk hâkim sınıflarının tarihin hiçbir döneminde Kürt sorununun çözümüne olanak sağlamadığını/

sağlamayacağını gördük. Nitekim bugün hâkim sınıflar, iktidarının güvencesi olarak gördüğü milliyetçi kesimi elinde tutmak için ırkçılık politikasını uygulamak zorundadır. Onun için de başta Kürt ulusu olmak üzere azınlık milliyetlere yönelik milli baskı anın ihtiyaçları doğrultusunda kimi dönem katmerleştirerek kimi dönemde hafifleterek uygular. Çünkü hâkim sınıfların amacı “(...) En genel ifadesiyle ülkenin bütün pazarlarının maddi zenginliklerinin rakipsiz hâkimi olmaktır. Yeni imtiyazlar edinmek, eski imtiyazları en son sınırına kadar genişletmek ve kullanmaktır. Bunun için hâkim ulusun burjuvaları ve toprak ağaları, ülkenin siyasi sınırlarını muhafaza etmek yolunda, ayrı milliyetlerin yaşadığı bölgelerin ülkeden kopmasını her ne surette olursa olsun engellemek yolunda büyük çaba gösterirler. Ticaretin en geniş ölçüde gelişebilmesi için gerekli şartlardan biri de dil birliğidir. Bu amaçla hakim ulusun burjuvaları ve toprak ağaları, kendi dillerinin bütün ülkede konuşulmasını isterler ve hatta bunu zorla kabul ettirmeye çalışırlar. Stalin yoldaşın ifadesiyle “pazara kim hakim olacaktır?” Meselenin özü budur. “Milli birlik”, “devletin ülkesi ve milliyetiyle bölünmez birliği ve bütünlüğü”, “toprak bütünlüğü” şiarları, burjuvazinin ve toprak ağalarının bencil çıkarlarının, “pazar”a kayıtsız şartsız hakim olma arzularının ifadesidir.”(İbrahim Kaypakkaya, Seçme Eserler, s: 176). İbrahim Kaypakkaya’nın bu tezi, bugün AKP’nin “tek dil, tek millet, tek devlet” sloganı ile yürüttüğü ırkçılık politikası ile doğruluğunu korumaktadır. İstanbul’dan bir YDG’li

21


MAYIS-HAZİRAN

BU ÇELIĞE SU VERILECEK, TOHUM YENIDEN YEŞERECEK! Belki de devrimci önderlere ve şehitlere dair yazdığımız her yazıda özellikle biz gençlik mücadelesi yürütenlerin üzerine düşen görevin; devrimci önderlerin ve şehitlerin yeşerttiği değerleri sahiplenip daha fazla can suyu vererek devrimci filizin arşa boy vermesini sağlamak olduğunun altını çiziyoruz. Önemli olan İbrahim Kaypakkaya, Sinan ve Rıza yoldaşlar gibi en çetrefilli, en kurak dönemlerde toprağa tohum ekebilmek ve onu yeşertebilmektir. Tarihin bize ışık tutan sayfalarını her daim karıştırmak, satır satır okumak, yürüdüğümüz yolu daha örgütlü ve daha kitlesel bir niteliğe ulaştıracaktır. Gençlik mücadelesi devrimler tarihinin her döneminde dinamik yapısıyla kitlelerin öncü gücü olarak şekillenmiştir. Geçmişle günümüz devrimci mücadelesinin arasında köprü görevi gören gençlik mücadelesi, her dönemde toprağa yeni tohumlar ekmiş, devletin faşist fırtına ve yağmuruna direnerek umudu yeşertmeye devam etmiştir. 60’lardan bugünlere, gençliğin devrimci mücadeledeki katettiği yol Yaşadığımız coğrafyada 60’lı yılların sonlarında kendi varlığının farkına varan ve 70’lerde işçi mücadeleleriyle bütünleşerek daha da güçlenen bir gençlik mücadelesini okuyoruz. Gençlik mücadelesinin o yıllarda bu denli gelişebilmesinin bir yanı öğrenci hareketlerinin demokratik alandaki varlığını dernekler üzerinden konumlandırmasıyken diğer yanı ise küresel ayaklanmaların doğru tahlil edilerek o dönem için verilen doğru tepkilerdi. Öğrenci dernekleriyle birlikte daha geniş kesimlere ulaşılabildi. Dokunulan öğrenci yığınlarının öz sorunları ele alındı ve devamında ülke genelinde giderek devrimcileşen eylem biçimleri ile devrimci bir öğrenci yığını ortaya çıktı. Gençlik hareketlerinin bu çıkışı, 68 kuşağının devrimci kopuşunda etkileyen değil, bu kopuşa sebep olan ve tüm dünyada yankı bulan Küba, Vietnam savaşları ile Çin’de büyüyüp ezilen halklara umut olan BPKD etkileneni olmuştur. Bu süreçte silahlı örgütlenmelerin temeli atılmaya başlandı. Anti-emperyalist fırtına, gençlik hareketini bir adım daha öne çıkararak gençlik mücadelesinde uzun soluklu yeni bir çağ

22

açmıştır. (Öyle ki bu fırtına sadece ülkemiz gençlik mücadelesinde değil, emperyalist ülkelerde de etkisini göstermiş, Vietnam Savaşı’nda ABD’ye karşı bu ülkelerden de tepkiler gelmiştir.) Gençlik mücadelesindeki bu yeniçağ ile birlikte TC de saldırılarında yeni teknikler deneyerek devrimci mücadelenin yoluna taş koymaya, ezilen yığınları sindirmeye çalışmıştır. Devletin her türlü baskı ve sömürü politikalarına rağmen muhalif hareketlenme içerisindeki güç birliği, devrimci dayanışma, mücadelenin gelişerek bugünlere kadar ulaşabilmesinde, ayakta kalabilmesinde en önemli etkenlerden biridir. 68’le öne çıkan devrimci mücadele ve akabinde artan devlet saldırılarına rağmen 1971’de devrimci mücadelenin yeni tohumları ekilir toprağa. 68’in üzerine daha fazla tuğla koyularak örülen, kırdan şehre silahlı mücadelenin zemin katının örüldüğü ‘70 ve sonrasındaki yıllar, devrimci mücadelenin pratik ve teoriğine de önemli katkılar sunarak daha geniş alanlarda kendini var edebildiği, devrimci mücadelenin kıyısında duranı devrim neferi haline getiren yıllardır. Gelişen pratik ve teoriyle birlikte ideolojik ve politik ayrılıklardan devrimci örgütlenmeler doğar. (Bu dönemde İbrahim Kaypakkaya sol-muhalif hareket içinde etkin olan ve mücadeleyi baltalayan Kemalizm hakkındaki yanılsamaları deşifre ederek Ermeni soykırımını yapan, Kürt ulusuna imha ve inkâr saldırıları düzenleyen Kemalizm’in faşist karakterini ortaya koymuş ve devamında devrimci mücadelenin önünde engel olan revizyonizm ve reformizmle hesaplaşarak Proletarya Partisi’nin kurulmasına önderlik etmiştir.) 12 Eylül darbesiyle birlikte askeri faşist cunta 70’li yıllarda ekilen devrimci tohumların kökünü kurutmak için hedef tahtasına devrimci örgütlen-


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

meleri koymuştur. Devrimci örgütlenmelerin hedef tahtasına oturtulmasında yukarıda bahsettiğimiz “devrimci mücadelenin, kıyısında duranı devrim neferi haline getirmesi” önkoşul olmuştur. Faşist askeri darbeyle birlikte toplum uyurgezer hale getirildi. Bir yandan Amed zindanlarında Mazlum Doğan’la birlikte direniş ateşi yakılmıştı. 12 Eylül ile birlikte Amed zindanlarında insanların olduğu, insanlığın olmadığı bir dönem yaşandı. Mazlum’un ardından Dörtlerin Gecesi’ne tanık olduk. Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin, Eşref Anyık kibritin, tabağın, çatalın yasak olduğu yerde dahi direniş ateşini büyüttüler. Devletin azgın saldırılarıyla bastırılan, katledilen, tutuklananların daha çok genç devrimciler olması da halkın içindeki dinamizmin bir an için sönümlenmesine sebep olduysa da, 4 yıl sonra öğrenci gençliğin baskısıyla öğrencilere dernekleşme hakkı tanınmış ve bu kazanım halktaki devrimci umudu yeniden uyandırmıştır. Böylece ezilen yığınlar askeri darbenin açtığı korku dolu baskı ve sindirme kuyularından aydınlığa çıkarak devrimci mücadeleyi yeniden örmeye başladı. Her ne kadar faşizmin barikatları aşılsa da devrimci mücadeledeki örgütlülük 90’lı yıllarda sağlandı. ‘95 Gazi Ayaklanması’nda barikatın öncü neferleri olan gençlik, devrimci mücadelenin yeniden doğuşuna da öncülük ederek mücadeleyi örgütlü bir biçime dönüştürdü. Gazi Ayaklanması ile örgütlenen kuşak ‘96 Ölüm Oruçları’nda toplumsal bir kırılma yaratarak çekim merkezi olur. Böylece devletle halk arasındaki çatışma hali şiddetlenir ve halk barikatlarda kendini var ederken, mücadele gençliğin verdiği militan ruhla beslenir. 60’dan başlayarak 2000’lere kadar verdiğimiz süreçlerde aşikâr olan şudur; gençlik kendi militan, dinamik, sorgulayıcı ruhunu suya atılan taşın suda oluşturduğu halkalar gibi aşama aşama halka mal etmiştir. Fakat bu halkalar; gençliğin tek başına dayatıcı, üsten bir yöntemiyle değil, kitlelerle iç içe ve kitlelerin çelişkileriyle bir bütün kendisinin de içinde olduğu ezilen yığınların önüne güncel ve kapsayıcı, devrimci perspektif sunabilecek öncü niteliğe ulaşabildiğinde oluşturabilmiştir. Türkiye Devrimci Hareketi’nin bir parçası olarak bizler, devrimci tarih okumalarının yansımalarını pratikte tam anlamıyla göstermiş olsaydık Gezi İs-

yanı’nda kitleleri örgütleyen hâlihazırda yöntemleri devrimci netlikle uygulayabilir, Gezi’de ortaya çıkan muhalif gücü devrime kanalize etmede başarılı olabilirdik. Ayrıca Gezi’de kendiliğinden bir ihtiyaç olarak doğan ve kitleler bazında oluşabildiği halde TDH içerisinde daha zayıf kalan devrimci güç birliği, kitleleri isyanın ilk dönemecinden sonra sokakta tutarak sokağa örgütlemek yerine farklı yol ayrımlarına iterek bölmüş; isyan ikinci dönemecinde soluksuz bırakılmıştır. Barikatlardaki “alışık olmadığımız” ve sokakta ilk kez gördüğümüz bir kitleyle karşı karşıya (aslında yan yana) olmamız; devrimci karakterin özünde var olan yenilenme, güncel sürece ilişkin ani yöntemler geliştirebilme kabiliyetinden yoksunluğumuzla avantajdan dezavantaja dönüşebilmiştir. Yine de Gezi İsyanı’nda kitleler bizlere bir ders vermiş, eksikliklerimizi tamamlayarak yenilenmemize önayak olmuştur. Kobane Direnişi için en önde koşanlar yine gençlik mücadelesi yürütenler oldu. T. Kürdistanı’nda özyönetim alanları olmak üzere, direnişin geliştiği her alan gençliğin militan gücüyle örgütlendi. TC, birkaç yüz kişilik direnişçilere taburlarca askeriyle yönelmesine rağmen büyük bir hezimete uğradı. Faşizme karşı verilen ileri mücadelenin gençlik tarafından ilmek ilmek dokunduğunda elde edilen kazanım ve bu kazanımın bir sonraki mücadele alanlarının meşalesi olduğu bir kez daha kanıtlandı. Mayıs’ta toprağa düşen tohumlar yeniden yeşeriyor Bu aşamaya kadar daha çok TDH’de gençlik mücadelesinin gelişim sürecine kısaca değinmiş olduk. Gençlik mücadelesinin özündeki hareketliliğin getirdiği bir ihtiyaçla yeni ve binbir renkli yöntem geliştirebilmemiz için değerlerimizi doğru okumak ve iyi anlamak gerekiyor. Bu nedenle Mayıs ayının anlam ve önemi bizler için büyüktür. 18 Mayıs’ta devletin kolluk güçleri tarafından işkenceyle katledilen İbrahim Kaypakkaya, TDH’e Marksist-Leninist-Maoist ideolojinin belirleyiciliğinin bilinciyle yeni bir ivme kazandırarak sınıfların tahlilini devrim perspektifiyle ele almış ve devrimin zaferi için birleşik mücadelenin öneminin altını çizmiştir. Kaypakkaya, kitlelerin nabzını tutmak için 15-16 Haziran’da işçi sınıfının eylemlerinde, Trakya’da köylü eylemlerinde yer almış, toplumsal hareketleri bire bir gözlemleyerek dersler çıkarmış, devrimci

23


MAYIS-HAZİRAN

24

fikirleri kitleler içinde yaymak için Kürecik ve Dersim başta olmak üzere T. Kürdistanı’nın birçok bölgesinde araştırmalar yapmıştır. Kaypakkaya’yı TDH’de başka bir köşeye oturtan ise Kürt ulusal mücadelesine bakış açısı ve Kemalizm’i net bir ifadeyle mahkûm etmesidir. Bu dönemde dahi varlığını sürdüren Türk şovenizminin etkilerine rağmen Kaypakkaya, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı ve Kürt ulusuna karşı görevlerimizin altını çizmiştir. Kaypakkaya’nın yaşadığı dönemde yaptığı net tahliller, analizci yapısı ve kitleden öğrenerek kitleye önderlik etme ruhu devrimci kişiliğinden gelmektedir. Haki Karer de 18 Mayıs’ta katledilen Kürt ulusal mücadelesinin kurucularındandır. KUH’un ilk şehitleri arasındadır. Yine 6 Mayıs’ta TC’nin kolluk kuvvetleriyle girdikleri çatışmada Haydar Arğal (Sinan) ve Murat Tekgöz (Rıza) yoldaşlar İbrahim Kaypakkaya’nın ardılları olarak şehit düştüler. TDH tarihinin geliştirici, ilerletici yanlarını alıp Kaypakkaya gibi MLM bilinciyle kuşanarak yola düştüler. Ve yaşadığımız coğrafyanın her zaman en yakıcı gündemi olan Kürt halkının meşru mücadelesine yaklaşımları da bu haklı mücadelenin öznesi haline gelmek oldu. Gençliğin öncü neferleri olan Sinan ve Rıza yoldaşlar devrimci tarihi, geçmişin kalıntıları olarak görüp çatı katına saklamadılar. Eskinin üzerine mücadele için en yeni/güncel ve en iyiyi ortaya çıkartmak için okuyarak ve kendileri de tarih yazdılar. Sinan ve Rıza yoldaşlar, Kaypakkaya’nın devrimci mücadelede direnişi büyütme, devamcısı olma savunusunu, Beşler’in direniş mevzilerinde bayrağı yükselterek en iyi şekilde kavradıklarını bizlere göstererek örnek bir devrimci duruş sergilediler. Belki de devrimci önderlere ve şehitlere dair yazdığımız her yazıda özellikle biz gençlik mücadelesi yürütenlerin üzerine düşen görevin; devrimci önderlerin ve şehitlerin yeşerttiği değerleri sahiplenip daha fazla can suyu vererek devrimci filizin arşa boy vermesini sağlamak olduğunun altını çiziyoruz. Önemli olan İbrahim Kaypakkaya, Sinan ve Rıza yoldaşlar gibi en çetrefilli, en kurak dönemlerde toprağa tohum ekebilmek ve onu yeşertebilmektir. Her zaman bir devrimcinin olduğu yerde umut tohumu

ekilir. Fakat bir tohumun yeşermesi eskiyi küflendiren, değerleri tüketen bir anlayışla beklenemez. Tohumu yeşertmek için Nisan güneşine ve çıkarsız bir emeğe, geçmişin tecrübelerinden öğrenmeye, tek elle değil bin elle can suyu vermeye ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı karşılayacak olanlar diri, duru, sorgulayan, günceli ve geçmişi bir arada tahlil edebilme kabiliyetini güçlendirerek pratiği ortaya koyacak olan devrimci gençlik mücadelesidir. Tarihle bugün arasında köprü olan gençlik mücadelesiyle içinde bulunduğumuz dönemin ihtiyaçlarını karşılayacak yeni yöntemler geliştirmek ve muhalif hareketliliklerde öncüleşebilmek önümüzdeki biricik görevlerdendir. Referandum çalışmalarıyla muhaliflerin üzerindeki ölü toprağı atıldı. Bu süreçte hem egemen klikler içerisindeki kriz giderek büyüyor hem de ezilenlerin öfkesi çelişkilerini derinleştiriyor. İçte ve dışta yaşanan kaosu yaratanlar bu kaosun altında kalarak bir bütün topluma bedel ödetiyor. Bu durum “bana dokunmayan bin yaşasın” ya da “ben sadece okulumu bitirmek istiyorum” diyen kitleye dahi dokunarak saldırıların çapının genişlediği oranda direnişin çapı da kat be kat genişliyor. Bu aşamada kitleden öğrenip, kitleyi örgütleyerek yürütülen çalışmaların çapının genişliği gençlik mücadelesini de yeniden hareketlendirmiş oldu. Ayrıca yine tarihimizden öğrendiğimiz gibi birleşik devrimci güç, devletin elindeki tüm silahlarıyla saldırdığı, söz konusu muhalifler olduğunda iç çatışma halinde olduğu faşist klikler ile ortak bir karşı-cephe oluşturmaktan çekinmediği bu dönemde gençliğin mücadelesine önemli ölçüde güç kazandırdı. Bu çalışmalar içerisinde kitlenin ihtiyacına yönelik devrimci yol ve yöntemler geliştirildi –ki bu yaklaşım bizlerin devrimci mirası en samimi şekilde kavrayabildiğini gösteriyor- ve meyveleri bugün hasat edilecek olgunluğa erişmek üzere. Bu noktaya geldikten sonra gelişimi sürdürmek meyvelere hasat etmeden don vurmasını önleyecektir. Ve bin elle can suyu verilen tohumdan yüzbinlerce umut yeşerecektir. Yeşeren her tohumda devrim şehitleri yaşamaya devam edecektir ve biz devrimci gençlik mücadelesi yürütenler aldığımız suyu unutmadığımızı alenen göstermiş olacağız. Ankara’dan bir YDG’li


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

KAYPAKKAYA’YI ANLAMAK... ...Burjuva önderliği eleştiri ve ikna yoluyla düzeltmek imkânsız olduğuna göre yapılacak şey, iflah olmazları tecrit etmek, ihanete giden yollarında yalnız başlarına bırakmak, partiyi ve kadroları devrim yolunda birleştirmektir. İbrahim Kaypakkaya Çorum’un Sungurlu ilçesinde 1949 yılında doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra Hasanoğlan Öğretmen okuluna girdi. Daha sonra ise İstanbul Üniversitesi Fizik Bölümü öğrencisi oldu. Kaypakkaya komünist düşünce ile burada tanıştı. Bu andan itibaren komünist saflarda mücadele yürütmüş, yaşadığı kısa ömrünü devrim mücadelesine vermiştir. Bilindiği üzere 1973 yılında Amed zindanlarında devlet tarafından işkence ile katledildi. Devlet tarafından fikirleri çok tehlikeli görülmüş, yaşamasına izin verilmemişti. Peki ya Kaypakkaya’yı farklı kılan neydi? Bugün yaşadığımız süreç itibari ile Kaypakkayayı’ı anlamak, güncele uyarlamak önümüzde bir görev olarak duruyor. Türkiye devrimci hareketinin bugün bile kurtulamadığı ‘Kemalizm’ hastalığını tahlil edip faşizm olarak nitelendirmişti. TC kurulmadan önceki yarı feodal yarı sömürge yapısı, TC kurulduktan sonra da devam ediyordu. Kemalizm Türkiye’de azınlık milliyet ve mezhepler için asimilasyon ve katliam demekti. Kemalist hareket, özünde işçi ve köylülere, toprak devrimine karşı gelişmişti. Nitekim emperyalistler de Kemalistlere karşı olumlu bir tutum sergilemiş, Kemalist bir iktidara rıza göstermişti. Reformist örgütler baskıların katmerleştiği bugünlerde Kemalizm’e sarılarak yaşanan süreci aşmaya çalışmaktadırlar. Yaşadığımız topraklarda devrim mücadelesinin hala bu kadar geri olmasının sebebi, Kemalist ideolojiden kesin bir kopuş yaşayamamasıdır. O kimsenin yapamadığını yapan; söyleyemediğini söyleyendi Kaypakkaya’yı bugün bizim için önemli kılan diğer bir konu ise TDH’nin bir çok kesiminin hala cüret edemediği Kürt sorununu Kaypakkaya’nın o dönemde Marksist/Leninist bir bakış açısıyla çözümlemesidir. O, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını amasız, fakatsız olarak dile getirmişti. Türk hâkim sınıfları, halka yaydıkları şovenizm zehri ile ezilen işçi sınıfını bölmektedir. Bu coğrafyada milli mesele sınıf mücadelesini doğrudan etkilemektedir. Stalin, ‘’Milli baskı politikası, bağımlı ulusları ezmekle de yetinmiyor, çok kere ulusları birbirine karşı kışkırtma politikasına dönüşüyor. Böylece, çeşitli milliyetlere mensup emekçiler arasında kin

ve düşmanlık tohumları ekilmiş oluyor. İşçileri ve emekçileri böylece ‘bölen’ ve birbirlerine düşüren hâkim ulusun hâkim sınıfları, daha kolay hükmetme imkânına kavuşuyor.’’ demiştir. Bugün bu topraklarda emekçi halk kitlelerinin emek sömürüsünün artarak devam etmesine rağmen sınıf mücadelesinin geri olmasının nedenlerinden biri de budur. Kürt sorunu, bugün yakıcılığını korumaya devam ediyor. Yoldaş Kaypakkaya aynı zamanda devrimci kopuş demekti. Uzun ideolojik mücadeleler sonunda ‘şafak revizyonistleri’nden ayrılıp Proletarya Partisi’ni kurdu. Kaypakkaya yoldaş şafak revizyonizminden ayrılış sürecini şu sözlerle özetler, ‘’Marksist/ Leninistler halkın menfaatleri ile partinin menfaatinin aynılaşmasını istiyorlardı. Bu da ancak burjuva önderliğin partiye soktuğu teslimiyet ve ihanet yolundan onu ayırmakla mümkündü. Burjuva önderliği eleştiri ve ikna yoluyla düzeltmek imkânsız olduğuna göre yapılacak şey, iflah olmazları tecrit etmek, ihanete giden yollarında yalnız başlarına bırakmak, partiyi ve kadroları devrim yolunda birleştirmektir. Kim ki bu çabayı hizipçilik olarak niteler, o kimse, ‘birlik’ adına halka ihanet yolunda yürümeyi mübah görüyor demektir.” Bu devrimci kopuş Türkiye›de ihtilalci komünizmin doğuşuydu. Devlet Kaypakkaya’nın fikirlerinden, “Türkiye’deki komünist mücadelede, şimdiki halde en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” diye bahseder. Kaypakkaya, teorinin pratiğe geçirilmesiydi. Türkiye’nin birçok noktasına gitmiş, işçi grevlerine destek vermiş, köylülerin toprak işgallerinde yanlarında olmuştu. Halktan öğrenip, pratikle çelikleştirilmesi gerekliliğini göstermişti herkese. O sistemden kopuştu, devrim mücadelesi için kimliğini yırtıp atmaktı. Ser verip sır vermemekti İbrahim Yoldaş. Ardılları bu geleneğin devamcısı olmuştu. Kararlılıktı, karamsarlığa yer vermemekti. En kötü zamanlarda sorunun nedenini kavrayıp çözüm yolunu görmekti. O herkesin gözü önünde, yükseklere bir bayrak çekmişti. Bugün yükseklere çektiği bayrak hala dalgalanıyor/dalgalanacak! İzmir’den bir YDG’li

25


MAYIS-HAZİRAN

BAHARIN EN GÜZEL AYIDIR MAYIS…

“Serpilmişti gün göğün üzerine masmavi. Mayıstı; Nice onurlu direnişlere, haykırışlara tanıklık eden, Baharın, direnişin muştusuydu. Nice yiğitlerin idam sehpalarını tekmelediği, Emekçilerin kahpe kurşunlara direndiği, Yine de her direnişin baharı muştulayıp Yeniden, yeniden kök salıp toprağının derinliklerinde filizlendiği zamandı…” Mayıs’tı… Gün geldi emekçilerin, işçilerin ve köylülerin direndiği; kavga, grev ve mücadele antlarının alanlarda yankılandığı günün adı oldu Mayıs… Gün geldi adı değişti; darağacında Deniz, Yusuf ve Hüseyin oldu Mayıs ayı… Gün geldi Soma’da 301 madencinin diri diri katledilişinin adı oldu… Yeri geldi daha da kızıllaşmaya heveslendi Mayıs… Bir kahvehanede sırtından kahpece vuruldu Mayıs… Tutsak edildi bir zindanda ve esareti zehirli kabuğundan çıkararak baş eğmezliğin birkaç metrekareye sığmayacağını betimleyen 4 koca yürek, 4 koca beden oldu… Takvimlerin yine bir mayıs ayını gösterdiği gündü… Mayıs’ın 18. günü… Artık daha acımasız, daha direngen, daha destansı geliyordu mayıs ayı… Mayıs ayının 6. gününden gebe kalan direniş, 18. gününde daha büyük direnişlerin doğumuna tanıklık ediyordu. Mayıs ayını emekçiler ve devrimciler cephesi her biri farklı karşıladı… Kimi meydanlarda, kimi maden ocağında, kimi darağacında, kimi bir kahvede, kimi işkencehanede… Ama hepsi de direnerek, hayatlarına kast edenlerin yüzüne tükürerek karşıladı… Kimi salladığı kazmaya nasırlaşmış elleriyle daha sıkı sarılarak, kimi salladığı bayrağı daha yukarı çekerek, kimi kendi sehpasını tekmeleyerek, kimisi de lime lime edilen etlerinin acısına inat ser verip sır vermeyerek, teslim olmayarak ölümsüzleşti…

26

Mücadele azminin bulduğu vücut: Haki Heval Kürt ulusal hareketi mücadele ve direniş özü bakımından bünyesinde birçok hırçın ve yiğit evladı barındırmış, Kürdistan coğrafyasının hemen hemen her toprağı, dağı, sokağı nice kavga insanlarını bağrına basmıştır. Nitekim mücadele safhasında yaşamını yitiren her yiğit, Kürt analarının dilinde ağıt, yüreğinde kor ve her doğan çocuğa yeni bir isim olmuştur. Bundandır ki; Cizre’den yükselen ağıt Sur’da, Nusaybin’de, Gever’de hatta İstanbul’da, Ankara’da yankılanmış ve geçmişten geleceğe bugünün kilometre taşını oluşturmuştur. Kürt analarının sayısız gözyaşlarından biriydi Haki Karer… Dilinde bir ağıttı, zafer sloganlarıydı, atılan zılgıttı ve bu mücadele hattına omuz veren Karadeniz’in yiğit neferiydi. Kürt değildi, kendisini ezilen halkları özgürlüğe kavuşturma noktasında Kürt analarıyla bütünleştirmişti. Bu uğurda başlayan uzun yolculuğu Karadeniz’in çay tarlalarından Kürdistan’ın tütün tarlalarında filizlenen başakların ortasına sürüklemişti. Kürt ulusal hareketinin önder kadrolarındandı, kendisine sunulan yaşamın tüm bencilliğini elinin tersiyle itip atıldı mücadeleye. Kürt halkının kanayan yarasına merhem olmaya gidiyor, bu hususta atılacak adımları en ileriye atıyordu. Bu yolda verdiği çabalar her zaman olduğu gibi egemenleri yine en tatlı uykularından uyandırmaya yetmiş, çoktan bedel ödetilmeye karar verilmişti. Bu yolda paramiliter güçlerini devreye sokmayacak kadar aciz olmayacaklardı tabii ki de… Takvimlerin bir yılın en kızıllaştığı ayda ve günde 18 Mayıs 1977’de Antep’te buluşturdular o nefret kusan mermilerini Haki Heval’le. Korkularını bir nebze olsun azaltmış oldular. Anaların gözünden süzülen görkemli bir damla yaş, yeni doğan Haki’lerle Dicle’ye aktı ve özgür yaşam alanlarına doğru yol aldı. Dörtler’in bedeni yandıkça tarih tutuştu…


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

Tüm dünya nazarında hapishaneler; “suçlu” kimselerin özgürlüğüne el konularak dört duvar bir çatı içerisinde, belirlenen bir süre ölçütünde alı konulan inşalar anlamını taşımaktır. Bu durumu kabul etmeyecek olan, bu perspektifi tümüyle reddeden, egemenlerin çizgisiyle uzlaşmak yerine onları kendi çizgilerine çekmeye çalışan ve hapishaneleri direniş mekânına çevirenler de vardır elbette. Zulmün baştan aşağı tam teçhizatlı, tam donanımlı olarak hapishane koridorlarında kol gezdiği bir süreçte bedenlerini ateşe vererek kendini ölümsüz kılan 4 koca yüreğin direnişine sahip olmuştur hapishane duvarları. Kürt ulusal hareketinin sayısız tutsaklarından sadece dört neferiydiler. 12 Eylül AFC’sının getirdiği baskı, zulüm ve dayatmalarına karşı cevap niteliğinde 18 Mayıs şafağında kendi yaşamlarına son vererek ölümsüzleştiler. Oysaki yanan sadece bedenleri mi oldu? Yoksa bir halkın gün geçtikçe büyüyen, zulmün karşısına her gün korkusuzca dikilen halkın öfke dolu tarihi miydi? Korkunun, sömürünün, baskının cenderesine atılmış bu tekme; bugün Kürt siyasi tarihinin ellerinde parıl parıl yanan bir meşale değil miydi? Eşref’in, Mahmut’un, Ferhat’ın ve Necmi’nin yaktığı bu ateş Mazlum Doğan’ın yaktığı ateşi harlamayacak mıydı? Kuşkusuz ki; Dörtlerin 18 Mayıs kızıllığında yaktıkları bu ateş Rojava’da emperyalistler ve onun güdümündeki taşeronları, DAİŞ çetelerini, Kürt halkına zulmü ve ölümü reva görenleri de yakmaya devam ediyor, asla yakalarını bırakmıyordu. Dörtler, güneşin sıcaklığını gökyüzünden çıplak elleriyle koparıp alabilmiş ve yüreklerinin derinliklerinde buluşturabilme cesaretini göstermişlerdi. Ve yüreklerini Dicle’nin, Fırat’ın sularıyla soğutmayı başarabilenlerdi. Peki, onların karşısında titreyerek duranlar bu ateşi kendilerinde nasıl söndürecekler? “Mayıstı; Deniz olup coşan, Yusuf olup çağlayan Kaypakkaya olup serini verip sırrını vermeyen Mayıstı; 18 Mayıs, 72 gün işkencede örülen, Karanlıkları boğum boğum eden direnişin adıydı Geleceğin, insanca olanın, özgürlüğün, emeğin Kavganın, direnişin, baş eğmezliğin, onurun Adıydı 18 Mayıs 18 Mayıs’ı Unutmadık!” Proleteryanın kızıl gülü katledilişinin 44. yılında..! Bir yolcuydu. Çorum’un bir köyünde başlayıp Diyarbakır’da yolu sonlandığı söyleniyordu… Bilin-

cini küçük yaşlarında tarlalarda, çobanlık yaparak çelikleştiriyordu. Yoksulluğu, emek- sınıf sarmalının tam ortasında öğrenerek gitmişti Hasanoğlan Öğretmen Okuluna. Oradan Çapa’ya, İstanbul’a. Safını çoktan netleştirmişti. Emperyalist-feodal sömürünün tam karşısına dikilecek milyonlarca insanın çığlıklarından biri olacaktı. Emek sömürüsünü kirli gömleklerine yedirmiş işçilerin, feodal baskı altındaki topraksız köylülerin mücadelelerinin odağında yer almayı, onlarla birlikte bu direnişi örgütlemeyi seçecekti. Bu da yetmeyecek; yolcu rolünden sıyrılıp yol yapmanın gerekliliğini düşünüp, bu inanca paralel olarak adımlarını atacaktı. 71 devrimci kopuşu ile birlikte patron- ağalara karşı verilecek pratik mücadele hattının alt yapısını oluşturmaya koyuldu. Nitekim cadı kazanı gibi kaynayan bu topraklarda yurdun dört bir noktasında faşizm, devrimci avına çıkmıştı. Kendisinden önce Taylan’ı, Sinan’ı, Deniz’i, Hüseyin’i, Mahir’i ölümsüzlüğe uğurlarken asla tereddüt etmemişti azgın saldırılar karşısında İbrahim yoldaş. Türkiye Devrimci Hareketinin o dönemlerde ideolojik altyapısı yeni yeni oluşurken, onun tahlilleri günümüze uyarlanınca kurduğu köprü hala görkemli bir şekilde varlığını sürdürmeye devam ediyor. Komünist önderin, “Kemalizm” ve “Kürt Ulusu” hakkındaki tespitleri bugün gelinen aşamada geçerliliğini hala korumaktadır. Kürt ulusunun kimlik arayışı ve baskıya, zulme, sömürüye, talana karşı açmış olduğu bayrak gelinen aşamada çıkış noktası olarak en başından beri İbrahim yoldaşı işaret etmektedir. TDH tanıktır İbrahim yoldaşın onurlu mücadelesine. Siverek, Kürecik, Nazimiye, Ovacık halkı tanıktır yaşadığı topraklardan İbrahim yoldaşın geçmesine. Çorum köylüleri tanıktır İbrahim yoldaşın bilincine ve cesaretine. Amed zindanları tanıktır işkencede haykıran komünist önderin sesine. Duvarlar tanıktır üzerine sürülenin boya olmayıp kan olduğuna. İşkenceci cellâtlar tanıktır, zafer ümidiyle hücresine girip de yenilginin siniriyle ağızlarından akan salyalarına. Ve yine tarih tanıktır ki; İbrahim yoldaşın mücadelesinin Amed zindanlarında yarım kalmadığına. Aliboğazı’nda, Geyiksuyu’nda, Mercan’da, Rojava’da ve daha birçok yerde İbrahim’in ardılları aynı direnişi sergilediklerine. Hepsinin ağzında aynı türkü, dillerinde aynı şiar, ellerinde aynı bayrak, bilinçlerinde aynı öfke ve yüreklerinde aynı sevda… Aynı duygular ve aynı onur, mücadele yürütülen toprakları bereketli kılıyor, dağları yeşillendiriyor ve sevdalı olunan güneşe daha da yaklaştırıyordu. Ankara’dan bir YDG okuru

27


KOLEKTİFİN SESİ

EGEMENLER PIRUS ZAFERINI KUTLARKEN: HAYIR BITMEDI YENI BAŞLIYOR...

Hırsızlıklara, hukukun bütün olanaklarının “Evet’in” yoluna serilmesine rağmen evet ile hayır arasında küçük bir matematiksel fark yaratmanın ötesine gidemeyen referandum sonucu, AKP/Erdoğan’a uzun zamandır bekledikleri rahat bir nefes alma olanağını yaratmak yerine mevcut krizlerini büyütme potansiyeli taşıyan bir sonuç açığa çıkartmıştır. Uzun bir dönemdir ülke gündeminde bir dizi tartışmaya ve kamplaşmaya neden olan Başkanlık Sistemi için anayasa değişikliğine götüren referandum 16 Nisan da gerçekleşti. Referandumda yüzde 2’lik bir farkla evetin önde çıkması/ çıkarılmasıyla, ülke gündeminde bilinen ve her seçim sürecinde yakından tanınan şaibeli sayım meselesi de bir kez daha gündeme geldi. Her zaman olduğu gibi seçimlere hile karıştığı, mevcut iktidarın karşıtını oluşturan muhalefetin oylarının çalındığı, silindiği, yakıldığı, yok edildiği tartışmaları, ülke gündemini bir müddet daha meşgul edecektir. Özellikle burjuva medyanın sistem içi muhalefetin tartışma ve itirazlarından doğru yürüttüğü, referandumun şaibeli olduğu tartışmalarının; esas muhalefeti ve seçimlerin meşruluğunu yitirdiğini sokaklarda haykıran ezilenlerin öfkesini görmezden gelme ve sönümlendirmeye dönük suni bir gündem oluşturma çabası oldu-

28

ğunu görmek çok zor değil. AKP’nin içinde bulunduğu krizi aşma, sarsılan iktidarını daha merkezi bir yapı ve yönetim biçimi ile tahsis etme hedefi uzun bir süredir herkesçe bilinen bir durumdu. Son aşamada Başkanlık Sistemini, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” biçiminde formüle ederek referanduma taşındı ve “Evet”in yüzde elliyi aşması için hem referandum öncesinde hem de referandum oylaması sırasında devletin bütün olanaklarını seferber edildi. İstedikleri sonucu elde etmek için; gerek OHAL uygulamalarının kendilerine yarattığı olanakları,gerekse de devletin sivil güçlerini kullanırken oldukça bonkör davrandıkları açık. Bunların hepsi, iktidarın bütün yetkilerinin tek elde toplanması projesinin, daha merkezi bir yönetim biçimi ile hızla hayata geçmesinin önündeki engelleri kaldırabilmek içindi. Nitekim referandumun resmi sonucu ile bugün için AKP


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

oylarında geçerli olacağına dair kararı ortaya atarak referandumdan çıkarttıkları evet sonucunun meşru olmadığı gün gibi ortadadır. Referandumla ortaya çıkan sonuç başkanlık sistemine dair kitlelerin ne karar verdiğinin yanı sıra,esas olarak toplumdaki kamplaşmanın hangi düzeyde ve ne kadar keskin olduğunu göstermektedir. Seçim sonuçlarında gösterişli ve coşkulu balkon konuşmalarından tanıdığımız AKP/Erdoğan’ın bu seçim sonuçlarında akıllarda bıraktığı imaj ise korku-kaygı-endişe karışımı bir ruh halinin dışa vurumundan ibaretti. Elbette korkularının oluşması için birçok neden var, bunlara bir de referandum sonucu ve sokaklara yansımaları eklenmiştir. Hırsızlıklara, hukukun bütün olanaklarının “Evet’in” yoluna serilmesine rağmen evet ile hayır arasında küçük bir matematiksel fark yaratmanın ötesine gidemeyen referandum sonucu, AKP/Erdoğan’a uzun zamandır bekledikleri rahat bir nefes alma olanağını yaratmak yerine mevcut krizlerini büyütme potansiyeli taşıyan bir sonuç açığa çıkartmıştır.

KOLEKTİFİN SESİ

başarıya ulaşmış görünmektedir. Referandumdaki yüzde 51evet sonucu ile AKP “başarısı” madalyonun görünen yüzüdür!OHAL koşullarında yürütülen hayır çalışması ve referandum sonuçlarının hemen ardından sokaklara taşan “Hayır biz kazandık” eylemleri ise madalyonun gerçek yüzünü göstermektedir. Nitekim hileli ya da hilesiz %3-4’lük bir farkın olduğu referandum sonucunda kazananın ya da kaybedenin kim olduğu önemsenmemelidir. Bu bant aralığı saflaşmanın geldiği aşamayı göstermektedir ve önümüzdeki süreçlerde ezber bozabilecek ittifaklara kapı aralamaktadır. Ayrıca T. Kürdistanı’nda iki yıla varan süredir devreye sokulan savaş konseptiyle bölgede aylarca süren sokağa çıkma yasaklarına, sokak ortasında infazlara, bodrumlarda toplu katliamlara, binlerce gözaltı ve yüzlerce tutuklamaya, siyasi temsilcilerin alıkonulmasına, kentlerin yerle bir edilmesine rağmen Kürt halkı T.C.’nin diz çöktürme politikasına hayır dediğini referandum sonuçları vesilesi ile bir kez daha ilan etmiştir. İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere büyük kentlerde Hayır’ın önde çıkması önemli bir işarettir. Her ne kadar Binali Yıldırım “yüzde 50+1 oyla bile olsa kazandık” dese de ortaya çıkan matematiksel sonuç hiç kimseyi ikna etmemekte ve galip olana zerre kadar güven vermemektedir. İç ve dış politikayı referandumdan istedikleri sonucu almaya odaklı dizayn eden AKP’nin, muhalefeti sindirmek için bir dizi yola başvurarak, oylamanın devam ettiği sırada mühürsüz

Ülke askeri ve siyasi operasyonlarla yönetiliyor 15 Temmuz’un ardından can simidi olarak gördüğü OHAL’ibir yıldır sürdürmesi ve bırakmak niyetinde de olmaması, mevcut çıkmazda elini rahatlatacak bir araç olarak değerlendirmesinden kaynaklanmaktadır. OHAL koşullarında hayır çalışmalarını engellemek için devletin bütün gücünü seferber ederken bütün olanakları ve

29


KOLEKTİFİN SESİ

30

kaynakları ise evet çalışmasına aktarmıştır. Sınırlı olanaklara, sonu gelmeyen gözaltı ve tutuklamalara rağmen linç kampanyası kıskacında yürütülen hayır çalışması önemli bir enerji yaratmıştır. Erdoğan’ın korku ve kaygıya kapılmasının esas nedeni de budur. İki yıldır ülkeyi siyasi ve askeri operasyonlarla yönetme ve iktidarını bu operasyonlar vesilesi ile sürdürme gayretinde olan Erdoğan, başkanlık sistemi ile OHAL uygulamalarını kalıcılaştırmayı hedeflemektedir. Peş peşe uzatılan OHAL süreleri bir yılı doldurmak üzere. Bu süreçte yaşanan gözaltı ve tutuklamalar, işten çıkarma ve ihraçlar, daha bir dizi hak gaspları çetelesi dahi tutulamayacak düzeye ulaşmıştır. Bütün bu uygulamaları yasallaştırarak kalıcılaştırmanın, muhalefetin sesini sönümlendirmeninyolunu, çok güvendikleri referandum sonucu da açmamıştır. Aksine referandum günü halk, ülkenin dört bir yanında sokaklara dökülerek “Hayır biz kazandık”, “Hayır bitmedi yeni başlıyor” sloganları ile sokaklara çıkmıştır. Referandumun iptalini isteyen, meşru olmadığını haykıran kitle eylemlilikleri hala sürmektedir. Gezi İsyanı’nı andıran sloganlar etrafında halkın “hayır”ına sahip çıkmak için sokaklara çıkması yeni bir işaret fişeği olma potansiyeli taşımaktadır. Her ne kadar Erdoğan “atı alan Üsküdarı geçti” dese de sokağa yansıyan tablo faşizme karşı mücadelede yeni bir dönemece girildiğinin göstergesi niteliğindedir. Bu yüzden referandumun hemen arkasından tutuklama furyası hız kesmeden devam etmektedir. Referandum sonuçlarının meşru olmadığı haykırılan eylemlerde yüzlerce kişi gözaltına alınmış ve devamında onlarca kişi tutuklanmıştır. Bu tablo önümüzdeki sürecin zorlu ve hareketli geçeceğinin sinyalini vermektedir. Referandum sürecinin bizim çalışmamız açısından da önemli bir dönemi kapsadığı açıktır. Referanduma dair tavrımızı belirlediğimiz süreçten bu yana yürüttüğümüz çalışmanın değerlendirmesini yaparak açığa çıkan sonuçtan beslenerek önümüzdeki sürece hızlıca yön verebilmeliyiz. Kitlelerden bağımızın koparılmaya ve hareketsiz bırakılmaya çalışıldığımız mevcut durumda referandum çalışmalarımız boyunca,-gerek iç gerek dış-gerçekliğimizde göz önünde bulundurulduğunda politikadan kopmadığımız ve görece dinamik olduğumuzdan bahsedebiliriz. Geçtiğimiz yıl sonu örgütlediğimiz konferansımızın

ardından gerçekleştirdiğimiz divan toplantısında referandum tavrımızı karara bağlamış ve referandum çalışmalarımız başlamıştı.Referandum sürecine ilişkin tavrımızı belirlerken temel olarak baz aldığımız noktalardan biri olan ulusal sorun ve bunun merkezinde olduğu ittifak meselesi süreç boyunca da üzerinde durduğumuz mesele oldu. Referandum sürecinde üzerinde durduğumuz bu yaklaşımımıza paralel adımlar atmamız; birçok alanımızda özellikle İstanbul, Mersin, İzmir, Ankara gibi alanlarımızdaki örgütlülüklerimizde itici bir güç unsuru ve geliştirici oldu. Bu doğrultuda “Gençlik Var” çalışmalarının bizi ileriye doğru taşıdığından ve belli bir hareketlilik sağladığından bahsedebiliriz. Ancak “Gençlik Var” bünyesinin önüne koyduğu pratik çalışmalara kendi kitlemizin daha geniş katılımı konusunda belli eksiklikler yaşadığımızı da belirtmemiz gerekmektedir. Alanlarımızda örgütlülüğümüzün çevresinde yer alan kitlemizi, bu çalışmalar içerisinde daha hareketli kılabilecek bir gerçekliğimiz bulunmaktadır. Önümüzdeki dönem faaliyetlerinde,“Gençlik Var” veya benzeri ittifaklarda eksik bıraktığımız bu yanımızın üzerine daha fazla gitmemiz gerektiği de açığa çıkmış durumda. Öte yandan referandum çalışmalarımız kapsamında kitle ile ilişkilenme ve dinamik hareket etme noktasında öne çıkan alanlarımızdan biri de Erzinganolmuştur. Alanın mevcut gerçekliğinden de kaynaklı “Gençlik Var” çalışmalarımızı istediğimiz düzeyde aktifleştiremesek de daha önceden gidemediğimiz belde ve ilçelerde tabanımızla yeniden buluştuk.Merkezi materyallerimizin kullanımı ve yaygın bir kitle faaliyeti ile referandum çalışmalarını, örgütleme açısından değerlendirdiğimizde Erzingan alanımızın oldukça başarılı olduğunu görebiliyoruz. Yaklaşık üç ayı bulan referandum çalışmaları sırasında gerek tüm devrimci örgütlere gerekse de kendi örgütlülüklerimize yönelik ciddi bir saldırı furyası aralıksız sürmüştür/sürmektedir. Bu süre zarfında birçok okurumuz ve faaliyetçimizde tutuklanarak engellenmeye çalışılmıştır. Kitlelere ve örgütlülüklerimize dönük bu baskı altına alma siyasetinin önümüzdeki dönemlerde de devam edeceği görülmektedir. Doğal olarak önümüzdeki süreci örgütlerken alanlarda yaptığımız toplantılarda bu durumu ayrıca değerlendirmeli ve örgütlülüklerimizi güçlendirecek, sağlamlaştıracak adımları hızlıca hayata geçirmeliyiz.


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

T. Kürdistanı’nda AKP hükûmetinin pervasızca saldırdığı Kürt halkı, özyönetim direnişleriyle karşılık verdi. Yüzlerce insan aylarca süren direnişin ardından katledildi ve şehirler talan edildi. T.Kürdistanı’nda yürütülen bu haksız savaşa karşı 11 Ocak 2015’te “barış için akademisyenler” adıyla öğretim görevlileri “bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza attı. OHAL ile yönetilen ülkemizde her gün çıkartılan KHK’lardan bir kaçının hedefinde “bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenler de vardı. İhraç edilen akademisyenler “örgüt propagandası, yardım ve yataklık” ile suçlandı. Barış isteyen akademisyenler, bu ülkenin geleceğine şekil veren “hamalları”, her yeni KHK haberinde sonu arşa değen listelerde isimlerini aradılar. Her yeni ihraç sorgulayıcı, bilimsel eğitimi üniversiteden bir adım daha uzaklaştırdı. İhraç edilen akademisyenler belki de uzun süredir belki de hiç olmadığı kadar devletin faşist nefesini fırtına şeklinde enselerinde hissetmiş oldular. Devletin müridi değiliz Akademisyenlere yönelik gerçekleştirilen saldırılarla devletin yaratmak istediği anlayış esasında ezilen uluslar ile bağları kopartmaya yönelik olarak gençliğin ve eğitim sisteminin daha da geriletilmesi, faşizmin ve şovenizmin zorunlu bir ders halinde anlatılmasının meşrulaştırılabilmesi hedeflendi. Hatta somut olarak üniversitelerdeki bazı bölümler kapanma aşamasına kadar geldi. O bölümlerin öğrencilerinin büyük bir çoğunluğu ya başka üniversitelerin derslerine girerek durumu kurtarmaya çalıştı ya da başka bir üniversiteye geçiş yapmak için tekrar üniversiteye giriş sınavlarına girdi. Durum böyle olunca devletin, ihraç edilen hocaların yerlerine şıhlar, giden öğrencilerin yerlerine müridler yerleştirmesi de kolaylaşmış oldu. Tabi biz bu aşamada gençlik olarak devlete üniversiteleri kapatıp medrese açmalarını tavsiye edebiliriz! KHK ile ihraç edilen birçok kamu emekçisi direniş alanı olan sokaklarda hakkını aramak için eylemlere başladı. Ardından devlet vakit kaybetmeden direnen emekçilere saldırarak yıldırmaya çalışmıştır. Ama bu saldırılar kâr etmemiş, emekçiler direnişlerini bırakmayarak onlarca gün süren gözaltılara rağmen mücadelelerini sürdürmüşler ve sürdürmeye de devam etmektedirler. Malatya’da direnen emekçiler eyleme çıktıkları her gün

FORUM

AKADEMISYENLERE SES VER

gözaltına alınmalarına rağmen direnişe devam etmektedirler. Ankara’da da Nuriye Gülmen ve Semih Özakça direnişe başladıkları günden itibaren her gün gözaltına alınmalarına rağmen direnişlerini sürdürdüler. Kazanımlarıyla birlikte açlık grevi ile direnişlerini devam ettiriyorlar. Ve bunun gibi birçok emekçi de sokakta işi ve ekmeği için direniyor ve kendi imkânlarıyla yarattıkları işlerde çalışıyor. Bu değerli direnişler bir kenara yaşamını yitiren ve devletin intihara sürüklediği hocalarımız da var. Psikolojik olarak yaşadıkları bu süreci kaldıramayarak iki akademisyen intihara sürüklendi, iki akademisyen kalp krizi geçirdi, bir akademisyen hocamız da tedaviye rağmen kansere yenildi. İhraç edilen akademisyenlerin illa ki devrimci bir tutum sergileyerek direniş göstermelerini bekleyen sol sekter çevreler de bulunuyor. Bir insan için işinden, ekmeğinden olmak her zaman kaldırılabilecek bir yük olamıyor. Ve öyle bir dönemden geçiyoruz ki yaşadığımız coğrafyanın, gerçek anlamda yaşanılır bir hale gelmesi için bu kadar bedeller ödenirken çıkan engellere takılıp düşmek insani bir durumdur. Bu durumda bizim üzerimize düşen, engellere takılıp düşenlerimizin ellerinden tutup tekrar ayağa kaldırmaktır. Öyle ki bu kişiler bugün amfilerde bizlere ders anlatan hocalarımızdır. Burada bir suçlu ya da korkak aranacaksa o da devletin ta kendisidir. Devlet ellerini faşizmle yıkamış, gericilikle boyamıştır. Hocalarımız ihraç edilirken biz öğrenciler de sudan sebeplerle okuldan uzaklaştırıldık/atıldık ya da soruşturma açıldı. Sanıyorum ki öyle ya da böyle

31


FORUM

bu saldırılardan nasiplenmeyen ya da en azından dekandan, rektörden, bir araştırma görevlisinden kınama almayan üniversite öğrencisi azdır. Zaten bu öğrenci arkadaşlarımız da yanındaki, sınıfındaki bir arkadaşının aldığı ‘ceza’dan korkarak nasiplenmiştir. Korkan sınıf arkadaşlarımızı suçlamak yerine onların korkularına sebep olan etkenleri çözümleyebilmek kampüs içerisindeki gençlik faaliyetimizi kendi dar alanından kurtaracaktır. Aynı zamanda da ihraç edilen hocalarımıza boynumuzun borcudur. Bu etkenlerin en esaslısı adı lazım değil, hocalarımızın ihraç eden ve ülkeyi OHAL’le yöneten devlettir. Diğer etken ise okul içerisinde kendi hocasının yanında olmayı dahi beceremeyen, ihraç edilip direnen hocalarımızdan bahsederken romantizme düşen, fakat intihara sürüklenen hocalarımız için tek kelime edemeyen reformist kesimlerin davranış ve söylemleridir. Üniversitenin öğrenciye ve hocasına ait olduğundan, savunmasını da öğrenci ve hocaların yapmasını meşrulaştırmak yerine; üniversiteyi ‘dingonun ahırına’ çevirmeye çalışan devletin kolluk güçlerine, tekerlemeyle atadığı rektörüne-dekanına karşı ‘hesap veren’, ‘izin isteyen’, romantik eylemler silsilesinden çıkamayan kesimlerdir. Üniversiteyi, hocasını, öğrencisini samimi şekilde sahiplenmek, burada var olan koşullara rağmen mücadeleyi geliştirerek büyütmek yine biz öğrencilerin elindedir.

Kampüsler de direniş mevzisidir Gördüğümüz/görebileceğimiz saldırıların temel hedefi yükselen toplumsal muhalifetin aşağı çekilmesidir. Bu hedefle devletin bizleri kendi seviyesine indirme çabası, devlet oluşundan da kaynaklanarak doğaldır. Zaten devletle aramızdaki fark olan ezen-ezilen çelişkisinin devlet tarafından daha fazla ezmeye yönelik olarak kullanılmasıdır. Devlet bataklığında çırpına dursun, bu saldırılar bizlerin çelişkilerini derinleştirip netleştirmekte ve ufkumuzu daha da geliştirmektedir. Durum böyleyken yükselen mücadelenin sesi bugün devletin kulaklarını daha da rahatsız etmeye devam edecek. Gençliğin dinamizminin bilimsel öğretilerle şekillendiği kampüsler de direniş mevzilerimizdir. Bizler akademisyenler, öğrenciler ve ezilenler olarak bu mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz. Ezilenlere yönelik her türlü saldırının karşısında olacak ve hesap soracağız. İşinin, ekmeğinin peşinde olan akademisyenlerin yanında olacak ve intihar eden, devlet eliyle katledilen akademisyenlerin hesabını sormak için kampüsleri, sokakları direniş alanlarına çevireceğiz. Devlet tarafından yaratılan gerici, bilimsel olmayan eğitim sistemine karşı eşit, parasız, bilimsel ve anadilinde eğitim hakkımız için mücadele edeceğiz. İhraç eden akademisyenlerin, katledilen akademisyenlerin ve gençlerin mücadelelerini büyüteceğiz.

ÖLÜME ÇIPLAK KOŞMAK Binlerce yıllık tarihiyle, efsanevi ruhuyla, haksızlığa karşı mücadelenin, direnişin ve özgürlüğün simgesidir Newroz. Baharın müjdeleyecisi doğanın uyanışı, isyanların başlangıcıdır. İşte bu uyanış bu isyan ruhuyla yakılır Newroz ateşi. Demirci Kawa’nın zalim Dehak’a karşı direnişi ve zaferi Newroz’un Kürt halkı için öneminin daha fazla olmasına sebep olmuştur. Demirci Kawa’nın zaferi Kürt halkında bir direniş geleneği başlatmıştır. Bu direniş geleneği yıllar sonra Amed zindanlarında karşılığını bulmuştur. Kürt halkına yönelik baskı, asimilasyon ve katliam politikalarına karşı 21 Mart’ta Mazlum Doğan bedenini ateşe vererek Kürt halkının mücadelesinde bir meşale olmuştur. İşte bu meşale Kürdistan’ın dört bir yanında Newroz ateşinin yakılmasına önder olmuştur.

32

Newroz ateşinin büyük bir coşkuyla yakılması bu topraklarda yaşayan tüm halklara birer umut kaynağı olmuştur. Ezilenlere umut olan Newroz, günümüz Dehaklarına ise büyük korkular yaşatmaktadır. Bu korku öyle büyük korkulara dönüşmüştür ki günümüz Dehakları, Newroz’un isyanını, coşkusunu katliamlarla söndürmeye çalışmıştır. ‘92 Cizre Newroz’u bu korkunun kanıtlarından biridir. 92’de Newroz’u kutlamak için bir araya gelen binlerce kişiye acımasızca saldıran devlet, kontrgerilla güçlerini de öne sürerek halkı katletmiştir. Devletin kolluk kuvvetleri gerçek mermilerle, panzerlerle halka saldırmış; resmi rakamlara göre 57 kişiyi, gayrı resmi rakamlara göre ise 100 den fazla kişiyi öldürmüştü. Yine bu saldırılar sırasında gazeteci İzzet Keser devletin saldırıları sonucunda


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

23 Mart’ta katledilmiştir. 92 Newrozu’ndan sonra saldırılarına devam eden devlet, 2008 Newrozu’nda da Yüksekova’da İkbal Yaşar adındaki bir yurttaşı katletmişti. Devletin bu saldırılarının son olmayacağı herkesçe bilinen bir gerçekti. Devletin, Newroz kutlamalarına yönelik saldırılarının son kurbanı ise Kemal Kurkut oldu. Kemal Kurkut 21 Mart’ta yapılacak olan Newroz’a katılmak için gittiği Amed’de polisler tarafından üzerinde bomba var denilerek katledildi. Kemal Kurkut’un katledilmesi sırasında ve sonrasında yaşanılan olaylar ise devletin Kürt gençliğine saldırılarının bir yansımasıdır. Kemal Kurkurt, Newroz alanına girmek isterken polisler tarafından durdurularak çantasının çıkarılması isteniyor. Kurkut çantasını çıkarttıktan sonra polis tarafından azarlanıp, hakarete maruz kalıyor. Bu duruma sinirlenen Kurkut çevrede bulunan bir kasaptan bıçak alıp alana doğru koşmaya başlıyor. Bu sırada üstünde hiçbir eşya yoktur. Polis, Kemal Kurkut’un ayağından vurmak yerine sol göğsünden vurarak katletmişti. Bundan sonra yaşanılan olaylar ise devletin faşist yüzünü bir kez daha gözler önüne sermiştir. Valilikten yapılan ilk açıklamada Kurkut’un üstünde bomba olduğu bundan dolayı vurulduğu söylenmiştir. Ancak daha sonra ortaya görüntüler valiliği yalanladı. Daha sora açıklama yapan valilik iki polisin görevden uzaklaştırıldığını duyurdu. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra ise bu polislerin göreve geri döndüğü anlaşıldı. Kemal Kurkut’un cenazesi Malatya’ya defnedildi. Ancak cenaze süresinde yaşanılanlar, TC’nin Kürt halkının cenazesinden bile korktuğunu gösterir nitelikte. İlk önce Kurkut’un cenazesi yıkanmak için getirildiği morgun suları belediye tarafından kesildi. Daha sonra ise cenazeyi mezarlığa götürecek cenaze aracı polisler tarafından engel-

lendi. Polisin engellemesi sonucu üç gün morgda kalan cenaze, daha sonra defnedilmek üzere mezarlığa getirildi. Burada ise belediye tarafından, açılan mezarın sit alanında olduğu gerekçesiyle defnedilmesine izin verilmedi. Daha sonra cenaze başka bir mezarlığa defnedildi. Kemal Kurkut’un bu kadar çok konuşulmasının bu kadar çok kamuoyu oluşturmasının sebebi ise onun ölümü değildir. Zira Kürdistan’da TC yıllardır yaptığı politikalar sonucunda Kemal Kurkut gibi ölen yüzlerce Kürt genci vardır. Kurkut’un bu kadar konuşulmasının sebebi onun bu kadar kolay bir şekilde öldürülmesiydi. Kemal Kurkut’un Newroz’da öldürülmesi ise bir rastlantı değildir. Kürt halkı açısından önemli bir günde devletin bir Kürt gencini öldürmesi Kürt halkına bir gözdağı vermesidir. Ancak Kürt halkı Kürdistan ve Türkiye’nin dört bir yanında coşkulu bir şekilde alana çıkarak devlete en büyük cevabı vermiştir. Kürdistan’ın dört bir yanını yıkan, binlerce kişiyi katleden, Kürt halkının iradesine darbe vurduğunu zanneden TC, büyük bir hataya düşmüştür. Kürdistan’da yıkılanlar sadece binalardır. Atanan kayyımlar sadece dört duvara atanmıştır. Kürt halkının gözünde hiçbir meşruluğu yoktur. Kürt halkı günümüz Dehaklarına karşı Demirci Kawa’nın, Mazlum Doğan’ın direniş ruhunu kuşanarak mücadelesini yükseltecektir. Nasıl ki Cizre’nin, İkbal Yaşar’ın hesabı sorulmuşsa Kemal Kurkut’un hesabı da sorulacaktır. Mersin’den Bir YDG’li

33


GENÇ KADIN

KADINLAR KAZANACAK ! Uzun bir süredir ülke gündemine hakim olan, yön veren bir referandum sürecini geride bıraktık. Devletin baskı ve biat ettirme politikalarının halk nezdinde karşılık bulmaması ile birlikte bu baskı ve politikalar artarak ve daha da azgınlaşarak sürdürüldü. Bu saldırı politikaları ile muhalefet yok edilmeye, sindirilmeye ve Hayır’ın sesi kısılmaya çalışıldı. Her dönemde olduğu gibi iktidar hala sürdürülen bu saldırılar sonucunda güçlü bir birliktelik ve direnişle karşı karşıya kaldı. Toplumsal muhalefetin yükseldiği bu süreçte AKP-MHP faşist bloğunun dışında kalan kesim başkanlığın ve başkanlığın getireceği dikta yönetiminin karşısında güçlü bir muhalefet oluşturarak hayır çalışmaları gerçekleştirdi. AKP ve yancıları dışında kalan kesimler olan halk gençliği ve öğrenciler, işçi ve emekçiler, ezilen ulus ve inançlardan halklar, kadınlar ve LGBTİ+’lar güçlerinin farkında olduklarını göstermiş oldu. Birbirine kırdırılmaya, ayrıştırılmaya çalışılan halk, bu birlik mücadelesi ile egemenlerin, ezilenlerden istediğini alamayacağı ve halkın itaat etmeyeceği gerçeği yüzüne tokat gibi çarptı. Kadınlar Erkekliğinize Boyun Eğmeyecek! İktidarın referandum çalışmalarıyla eş güdümlü yürüttüğü biat ettirme politikalarının en büyük hedeflerinden biri yine kadınlar oldu. İktidar tecavüzcüleri aklayan yasayı meclisten geçirmeye çalışırken, tekme atan erkeğe mırıldanma hakkı verirken, çocuk istismarının önünü yasalarla açarken, kadın cinayetlerine bin bir türlü kılıf uydururken geçmişten deneyim kazanmış olacak ki yine kadınların isyanıyla karşılaşacağının farkına çok önceden varmıştı. Kazandığı bu deneyim sonucunda kadın mücadelesine, tutuklamalar ve gözaltılar ile ket vurmaya çalışmıştır. Kadınların öfkesini sönümlemek, kendisine biat etmesini sağlamak için her yolu de-

34

nemekten kaçınmayan iktidar, yürüttüğü evet çalışmalarının bir sonucu olarak kadınlara karşı olan bütün nefretini kusmuştur. Ülkenin dört bir yanında ‘Hayır’ diyen kadınlara yönelik operasyonlar gerçekleştirilmiş bu operasyonlar sonucunda aralarında YDG’li Kadınlar’ın da olduğu bir sürü genç kadın tutuklanmıştır. Ancak kadınlar bu baskıların, tutuklama ve gözaltıların gölgesinde ‘Hayır’ çalışmalarını daha da güçlenerek devam ettirmiş ve iktidar istediği sonuca yine ulaşamamıştır. İktidarın ‘kadınların Hayırı’ndan’ bu kadar korkması, kadınlar hayır dediğinde o isyanın her tarafa yayılacağını ve kadınların biat etmeyeceğini bilmesindendir. Bunun bilincinde, acizliğinin ve erk zihniyetinin bir göstergesi olarak pervasızca saldırmaya devam etmiştir. Bu saldırılar karşısında kadınlar ‘Hayır’ın sesini kadın mücadelesi ve dayanışması ile yükselterek iktidara güzel bir cevap olmuştur. Kadınlar sadece başkanlık sistemine, tek adama değil, devletin erk zihniyetiyle ürettiği kadın düşmanı politikalara, erkek devlet şiddetine, heteroseksizme bir karşı koyuş gerçekleştirmiştir. Erkekliğin içine batmış iktidarın ve iktidar hırsıyla yanıp tutuşanların asıl korktukları kadınların birlikte mücadele ettiklerinde asla yenilmeyeceği gerçeğidir. Diktaya karşı oluşturulan güçlü muhalefettir. Bu güçlü muhalefetin en önemli parçalarından biri olan kadınların yürüttüğü mücadele, erk zihniyetin karşısında boyun eğmeyeceklerini ve her halde direneceklerini gözler önüne serdi. Bu süreçte ezilenin ezileni olan kadınlar birlikte daha güçlü olduklarının bilincinde olarak hayır çalışmalarını ördü. Devletin bütün erkekliği ve kadın düşmanlığı ile saldırdığı süreçte kadınlar kendi sözünü söylemeye ve özgün mücadelesini örmeye devam etti. Kadınların Hayır’ı Sandıklara Sığmadı Referandum sürecinde hayır çalışmalarına başlayan kadınlar, evlerden, kampüslerden, sokaklara taşan bu isyanı referandum sonrasına da taşıdılar. Türlü türlü usulsüzlükle gerçekleştirilen referandumdan sonra kadınlar “Hayır kadınlar kazandı” diyerek sokakları terk etmediler. Erkek egemenliğinin ve iktidarlarının sarsılmasından korkanlar, daha çok korksunlar. Çünkü kadınlar yenilmedi. Tutukladıkları, katlettikleri her kadın yerine binlerce, milyonlarca


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ GENÇ KADIN

kadın sokaklarda, kampüslerde, meydanlarda isyanı, direnişi büyütmeye devam edecek. Kadınların mücadelesini baskılarla, hilelerle, yasaklarla bitiremezsiniz. Kadınlar hala güçlü olduklarının ve bu güçlerinin erkek egemenliği temelinden sarsacak kadar çok olduğunun farkındalar. Kadın düşmanlığını meşrulaştırmakta hiç zorlanmayan iktidar şimdi de referandum sonuçları ile kendini daha da meşru göstermeye çalışacaktır. Ancak kadınlar artacak olan baskılar karşısında “Kadınlar birlikte güçlü”diyerek sokaklarda olmaya devam edecekler. Biz kadınlar, bizi hapsetmeye çalıştığınız o dört duvar arasına girmeyeceğiz. Çünkü hapsettiğiniz sadece bedenlerimizdir. İsyanımız sokaklara taşacak ve siz sokaklara taşırdığımız isyanımızda boğulacaksınız!

“YAZDIĞIMIZ HER GERÇEKTE YAŞAYACAKSIN NUJIYAN!” Özgür Gelecek çalışanı ve eski yazı işleri müdürümüz Aslı Ceren Aslan, Şengal’de yaşamını yitiren Nujiyan anısına yazdı: “Bu mektubu 3 Mart günü Şengal’de bulunan Xanesor kasabasına KDP’nin saldırısı sırasında yaralanan ve 19 gün sonra; 22 Mart günü yaşamını yitiren basın emekçisi Nujiyan Ezidixan (Tuğba Akyılmaz) anısına yazıyorum. Erkek egemen sistemin DAİŞ eliyle en vahşi yöntemlerle Ezidi kadınlarına saldırdığı Şengal’de gerçekleri yansıtma görevini kadın dilini kuşanarak yerine getirirken ölümsüzleşen Nujiyan, özgür basın geleneğini sürdüren tüm gazetecilerin mücadelesinde ve kadın mücadelesinde yaşayacaktır. Nujiyan, sana bir mektup yazma fikri gazetede ölümsüzleştiğine dair haberi gördüğümde doğdu. Hemen kaleme sarıldım, o mektupta sana-bana habercilik anlayışımıza dair birçok şey anlattım. Ancak hapishane koşulları, mektubun gönderdiğim adrese ulaşmayışı mektubumu bugünlere erteledi. Geç mi kaldım bilmiyorum, ama sana yazdıklarımın herkese ulaşması için elimden geleni yapıyorum. Belki bu mektup da ulaşmaz olması gereken yere, o zaman tekrar yazarım? Koşullar, sabırlı ve ısrarlı olmayı öğretiyor. Amaca ulaşmak için elinden

35


MAYIS-HAZİRAN

mu gemleniyor. İkimiz de buna karşı kadın dilini oluşturmanın; kadına yönelik şiddet, emek sömürüsü ve kadın katliamının altında yatan sebeplerle ve erkek egemen sistemin politikalarını teşhir edecek haberciliğin önemini biliyoruz. Sadece kadın mücadelesi ekseninde değil; yaşamın her alanına, hâkim sınıfların tüm saldırı politikalarına dair kadınların yazmasının ve politika üretmesinin en önemli ihtiyaç olduğunu ikimiz de kavrıyoruz.

geleni yapmayı da… Gerçi bunları en iyi sen bilirsin değil mi? Şengal’de savaşın orta yerinde; mücadelenin en sıcak yerinde gazetecilik yapıyordun sen. Ezidi halkına yönelik DAİŞ’in saldırılarına tanık oldun; KDP’nin bölgeyi nasıl terk ettiğine, Ezidi halkını katliama ve zulme mahkûm ettiğine… Sonrasında YPG/YPJ güçlerinin bu mahkûmiyeti direnişe çevirmesine, bölgenin DAİŞ’ten temizlenmesine… Şimdi TC destekli KDP, Şengal’e saldırıyor. Bölgedeki Kürt Ulusal Hareketi’nin DAİŞ çetelerine karşı başarısına karşılık bu başarıyı, TC’nin Suriye politikası ve “Kürt alerjisi” ekseninde baltalamaya çalışan KDP güçleri katletti seni. Senin bölgedeki gelişmeleri ezilenlerden taraf olarak aktarmandı katledilmenin sebebi. Ben de aynı politikalar ekseninde tutsak kılındım. Seni anlıyorum ve anlamaktan öte tanıyorum bu nedenle. “Tarihi erkeklerin elinden alarak kadınlaştırma cüretini kuşananlardandın” Kadın bir gazeteci olarak Şengal’de köle pazarlarında satılan, tacize ve tecavüze maruz bırakılan ve katledilen kadınların sesiydin sen. Onların sesini, bu sesin anlamını herkese ulaştırandın. Tarihi erkeklerin elinden alarak kadınlaştırma cüretini kuşananlardandın. Mağduriyete hapsedilmeye çalışılan kadınların nasıl direnişe doğru yol aldığını aktaran ve bunu tarihe yazılı olarak geçirenlerdendin. İkimiz de biliyoruz; erkek egemen sistemin en etkili araçlarından birisi erkek dilini kuşanan medya. Kitlelere “algı operasyonu”yla burjuvazinin, hâkim sınıfların politikalarını benimseten; yalanlarıyla ezilenleri esir alan medya; erkek diliyle de erkek egemen sistemin politikalarını uyguladığı alanları açıyor. Kadına yönelik eşitsizlik, ikincil olma duru-

36

“Bazen Rojhat Aktaş, bazen Suzan Zengin, Deniz Fırat, Gurbetelli Ersöz, Musa Anter, Metin Göktepe…” Nujiyan; ideallerini gazetecilik ile yaşama geçirmek istiyordun sen. Gazeteciliği bir meslek olarak değil, mücadele biçimi olarak ele alıyordun. Dediğim gibi seni anlıyorum. Mücadeleni, seni mücadeleye iten sebepleri… Şengal’de onca vahşetin içerisinde, katliam ve zulüm politikalarına karşı özgürlük ve eşitliğin hâkim kılınacağı bir dünya için yazıyordun gerçekleri… Özgür, sömürüsüz ve eşit kılacağımız bir dünya için! İşte tam da bu yüzden; Rojhat Aktaş gibi Cizre’de bodrum katlarında katlediliyoruz. Suzan Zengin gibi hapishanede tedavimize izin verilmediği için ölümsüzleşiyoruz. Yeri geliyor, Deniz Fırat, Gurbetelli Ersöz, Musa Anter, Metin Göktepe oluyoruz. Ve sen oluyoruz! Her şeye rağmen yazmaktan, fotoğraflamaktan vazgeçmiyoruz. Sana doğup büyüdüğün, özgürlük ve eşitlik mücadelene giden yolu oluşturduğun kentten yazıyorum şimdi. Çocuk gülüşlerinin yankılandığı sokaklar, duvarların ardında… Hilvan, senin özgürlüğe yol aldığın, benimse tutsak kılındığım bir ilçe. TC’nin “Türk duvarı” adını verdiği beton parçalarının ardına, Rojava’ya giderek bölgedeki gelişmeleri aktarmak üzere çıktığım yolda tutsak alındım. En çok da kadın direnişini yerinde gözlemleyerek yazmak ve tüm dünyaya aktarmak istiyorum. Seninle ortaklaştığımız yanımıza, gazetecilik faaliyetimize yönelik saldırılar senin ölümsüzleşmen; benim ise tutsak alınmam ile bir kez daha somutlandı. Şimdi karşımda bir fotoğrafın duruyor. Bir şey söylemek istermişsin de yarım kalmış gibi bakıyorsun objektife. Hayır, Nujiyan; söyleyeceğin yarım kalmayacak. Yazacakların ve fotoğrafların da… Tutsak kılınsak da, infaz edilmekle tehdit de edilsek söyleyeceklerini, yazacaklarını ve fotoğraflayacaklarını tamamlamaya devam edeceğiz. Sen yazdığımız ve fotoğrafladığımız her gerçekte yaşayacaksın!” Özgür Gelecek çalışanı Aslı Ceren Aslan


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

BURASI TEM’DIR, YOLU DÜMENDIR Hayır çalışmaları ile birlikte daha da güçlenen kadın dayanışmasının önünü kesmek için her yolu deneyen devlet, “birlikte daha güçlüyüz” diyen kadınların öfkesine yenilmiştir/ yenilecektir. Başkanlık referandumu ile birlikte yaşanan süreçte devlet hayır diyenlere yönelik saldırılar, muhaliflere olan tahammülsüzlüğü gözler önüne serdi. Ülkenin dört bir yanında ‘hayır’ diyenlere yönelik operasyonlar, referandum öncesinde olduğu gibi sonrasında da devam ediyor. Bu operasyonlardan bir tanesi de geçtiğimiz günlerde, referandumun hemen öncesinde, Mersin’de gerçekleşti. YDG’li Kadınlar’ın da aralarında olduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı. YDG’li Kadınlar’dan ikisi mahkemeye dahi çıkarılmadan, savcılık kararıyla tutuklandı. Tutuklanan kadınlar Tarsus C Tipi Kadın Kapalı Hapishanesi’ne götürüldü. Kadınlığımızdan utanmıyoruz! Hayır çalışmaları ile birlikte daha da güçlenen kadın dayanışmasının önünü kesmek için her yolu deneyen devlet, “birlikte daha güçlüyüz” diyen kadınların öfkesine yenilmiştir/yenilecektir. Mersin’de gerçekleşen operasyonda, gözaltı sürecinde yaşananlara bakınca bunu görmek çok zor olmayacaktır. Ülke gündemine paralel olarak artan kadın bedenine yönelik saldırılar, gözaltında yapılan keyfi uygulamalarda da kendini gösterdi. Neden gözaltında olduğumuzu bile öğrenemediğimiz yedi günlük süreç boyunca uygulanan kadınlara yönelik saldırılar, kadın kimliğine karşı tahammülsüzlük; devletin var olan bütün mercilerine sızmış olan erk zihniyetten geliyor. Biz bunun farkındayız. Devlet ve onun erk zihniyetinden beslenenler, onursuzca ve insanlıktan bir haber şekilde, her zaman kadın mücadelesine düşman olacaktır ve önünde durmaya çalışacaktır. Kadın bedenine dönük saldırıların temelinde; kadını küçük düşürmek, aşağılamak, kadınlığından utanmasını sağlamak yatıyor. Ancak biz yine hep bir ağızdan haykırıyoruz/haykıracağız. Çıplaklığımızdan utanmıyoruz! Çırılçıplak soyup işkence yaptıkları kadınların çıplaklığının onuru var üzerimizde. Onların onursuz olduklarını zaten biliyordum. Ancak gözaltı sürecim boyunca birebir, yaşayarak görmüş oldum. Evdeki arama devam ederken çıplak arama dayatması ile karşı karşıya kaldık. Bu sırada attığımız sloganlar ve direnişimiz çok güzel bir cevap olmuş olacak ki tokatların yumrukların şid-

deti artarak devam etti. Ve tabi buna paralel olarak direnişimiz de. -Haydi bırakacağım seni slogan atmayı kesecek misin? İşte bu cümleden sonra daha yüksek sesle ve bütün inancımızla “insanlık onuru işkenceyi yenecek!” diyoruz. Kadınların büyüyen öfkesinden korkuyorlar! Dayatmalar, siyasi şubeye götürüldüğümüzde de devam etti. Keyfi gözaltı ve işkencelerine karşı irademizi koyarak, açlık grevine girme kararı aldık. İrademizi kırmak için, her zaman ki gibi, her türlü yola başvurdular. İlk gün yalnızca su içebildik çünkü şeker vermiyorlardı. Avukatların getirdiği şekerler ve tuzlar bize ulaştırılmıyor, şeker ve tuz almamız engelleniyordu. Bir kaç gün geçtikten sonra savcının özel isteğiyle, yemek dağıtımı sıralarında kamera çekimlerine başlandı. Şeker isteyenlere şekerler, kamera çekimi eşliğinde veriliyordu. Bu şekilde açlık grevinde olanlar tespit edilmeye çalışılıyordu. Bu uygulamanın da bir keyfiyet olduğunun bilincinde olarak şekerlerini de almamaya başladık. Bir şekilde şeker, tuz ihtiyacımızı karşılıyorduk. Kelepçeli doktor muayenesinden, hukuki hiçbir dayanağı olmayan ‘sohbet’ adı altında gerçekleştirilen sorgulara kadar bir sürü hukuksuzlukla karşı karşıya kaldık. Ancak kadınları operasyonlarla, tutuklamalarla, erkek şiddeti ile sindirmeye çalışanlara karşı kadınların örgütlü gücü cevap oldu. Mücadelemiz Duygu’nun, Hasret’in, Ceren’in, Dilan’ın, Damla’nın ve Çiğdem’in direnişi ile daha da güçlenecek. Biz kadınlar sokaklarda, kampüslerde her türlü ayrımcılığa karşı nasıl direniyorsak gözaltında ve hapishanelerde de öyle direneceğiz. Mücadelenin birer öznesi olan kadınları tutuklayarak kadın mücadelesine darbe vuracağını zannedenlere cevabımız açıktır: Daha fazla isyan! Tutsak bırakılan, katledilen her kadının öfkesini öfkemize katarak sokaklarda olmaya devam edeceğiz. Hayır, bunca çabaya rağmen kadınların mücadele etmesini engelleyemeyecekler, kadınlar itaat etmeyecekler. Mersin’den Bir YDG’li

37


MAYIS-HAZİRAN

TEK ADAMLIK HAYALLERINIZ KADINLARIN ÖFKESINDE BOĞULACAK! Devletin muhaliflere yönelik uyguladığı baskı ve sindirme politikaları her geçen gür artarak devam ederken bu politikaların odak noktalarından biri yine kadınlar ve LGBTİ+’lar oluyor. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yandaşlarından azılı, ağzı salyalı, erkin vücut bulmuş hali olarak bir katil yaratırken korku imparatorluğu ile halkın sesini kesmeye çalışan AKP, darbe girişimini sivil darbeye dönüştürerek OHAL ilan etti. Halkın her kesimi OHAL’den nasibini alırken biz kadınların ve LGBTİ+’ların yaşam alanları sistematik saldırılarla yok edilmeye çalışıldı. Devletin bu politikalarıyla birlikte kadın ve nefret cinayetleri de, erkek egemen sistemi ve iktidarın kadın ve LGBTİ+ düşmanlığından, beslenerek ürettiği politikaları arkasına alan erk aklın savunucularının, cezasız bırakılmasının bir sonucu olarak artarak devam ediyor. Kadın cinayetlerini, şiddetin her türlüsünü yasaları ve söylemleriyle meşrulaştıran egemenler bu şiddetin en büyük sorumlusudur. AKP’nin erkliği arşa tırmandırdığı süreçte biz kadınlar ve LGBTİ+’lar yine sokakları zapt ettik. Atılan her tekmede, söylenen her cinsiyetçi nefret söylemlerine karşı kadın dayanışmasıyla güçlenerek çıktık alanlara. Tutuklamalarına, katliamlarına, taciz-tecavüzcülerine resmi bir kılıf uydurmak isterken bir yandan da elinde bulundurduğu iktidarı tekelleştirmek isteyen AKP, başkanlık sistemine geçişi oylamak için 16 Nisan’da referandum yapılması kararını aldı. Bizler de YDG’li kadınlar olarak erkek egemenliği zayıflatmak için “tek adam diktatörlüğüne itirazımız var”, diyerek başkanlığa ‘Hayır’ çalışmaları başlattık. Bu süreçte yürütülen hayır çalışmalarını devletin dikkatle takip ettiğini ve hayır çalışmalarına karşı korkularının iyice harlandığını ve yine hukuksuz saldırılarının referandum yaklaştıkça arttığını

38

görmekteyiz. Bunun somut bir örneği geçtiğimiz günlerde Mersin’de yapılan ev baskınlarıyla, aralarında Yeni Demokrat Gençlik okurları; Hasret Vurucu, Duygu Canıtez, Yelda Öztürk, Gülşen Kaya, Nazlı Mansuroğlu ile gazetemiz Özgür Gelecek muhabiri Deniz Akbıyık’ın da olduğu çok sayıda kişinin gözaltına alınmasıdır. Bu gözaltılar sonrasında Duygu Canıtez ve Hasret Mesrure Vurucu mahkemeye dahi çıkarılmadan tutuklandı. Diğer YDG okurları ve Özgür Gelecek muhabiri Deniz Akbıyık serbest bırakılırken adli kontrole ek olarak şehirdışı yasağı da getirildi. Devletin bu saldırılarının aslında farkına vardığımız gücümüzün ve yükselen kadın mücadelesinin, sokaklarda, evlerde, fabrikalarda, üniversite kampüslerinde yükselttiği HAYIR’ın gücünün korkusu olduğunu biliyoruz. Erkek egemenliğinizi sarsacak olan Hayır’larımızla yüzleşeceğiniz gün yakındır. Biz genç kadınlar TC’nin kendisine başkaldıranlara uyguladığı sistematik saldırı politikalarına karşı itirazımızı dillendirmeye, Hayır demeye devam edeceğiz. Gözaltılarınız, tutuklamalarınız bizleri yıldıramayacak. Tecavüzcüleri aklayanların biat ettirme uygulamalarıyla kadınları ve kadın mücadelesini karşısına almaktan çekinmeyen, her türlü şiddeti meşrulaştırmaya çalışan devlet, biz kadınların cüretinin karşısında bozguna uğramaya mahkûmdur. Tek adamlık hayalleriniz kadınların öfkesinde, özgür yaşam hakkı mücadelesinde boğulacak. Kadınları korkutma, susturma çabalarınız boşuna. Bugün daha öfkeliyiz, direnen her bir kadından geliyor irademiz; bu yüzden artık daha güçlüyüz. Susmuyoruz, Korkmuyoruz, İtaat Etmiyoruz! Erkek egemen sisteme itirazımız var! YDG’li Kadınlar


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

LGBTİ+ MÜCADELESINE GIRIŞ 101 “Bu da burada dursun” dediğimiz ve kafa karışıklığı halinde geri dönüp bakabileceğimiz mini sözlüğümüzün devamı; “LGBTİ+ nedir, cinsel yönelim nedir, cinsiyet ifadesi nedir?” gibi sorularınız için hazır: Cinsiyet kimliği Karşıt Giysicilik-Tra(ns)vestizm (Transvestism): Geçici olarak karşı cinsten biri gibi yaşamak için, o cinse ait giysilerin giyilmesi ve karşı cins gibi davranılmasıdır. Kalıcı bir cinsiyet değişikliği özlemi veya bununla ilgili hormonal/cerrahi tedavi isteği yoktur. Bu terim Avrupa’daki Crossdresser’a (Türkiye’de yaygın şekliyle CD olarak bilinir) denk gelir, ama ülkemizde daha çok transseksüellikle karıştırılmaktadır. Travesti: Daha çok dış görünüşle ve davranışlarıyla karşı cins olma isteğinde olan kişi. Bu sözcük kişideki transvestizmi ifade eder. Halk arasında travesti dendiğinde daha çok kadın giyimindeki/ davranışındaki erkekler akla gelse de travesti kelimesi aslında hem erkek hem de kadın için geçerlidir; yani erkek giyimindeki/davranışındaki kadınlar içinde kullanılır. Transseksüel: Kendisini karşı cinsten biri olarak tanımlayan kişidir. Hem erkek hem de kadın için geçerlidir. Kişi erkek olduğu halde kadın olmayı isteyebilir, kadın olduğu halde erkek olmayı isteyebilir. Ancak transseksüel, daha çok ruhsal eğilimler için belirleyici bir kelimedir. Kişinin davranışlarından çok iç dünyasında kendisini karşı cinsten biri gibi görmesi, hissetmesidir. Bu yüzden transseksüel bireyleri dış görünüşlerinden belirlemek söz konusu

değildir. Çünkü bireyler, kendilerini karşı cinsten hissettiklerini dış görünüşlerine her zaman yansıtmazlar. Transseksüellik cinsiyete dair kimliği ifade eder; bireylerin cinsel yönelimi ile alakası yoktur. Transseksüel bir birey, heteroseksüel, biseksüel veya eşcinsel olabilir. -Halk arasında travesti, ameliyatla kadın olmamış, yalnızca dış görünümü ve davranışlarıyla kadın kimliğine bürünenleri; transseksüel ise giyim ve davranışlardan öte ameliyatla kadın olanları tanımlamak için kullanılan yerleşmiş kelimelerdir. Oysa her iki cinsiyet için de geçerli olmak üzere, kişinin cinsiyet geçişinde, ameliyat olup olmaması belirleyici özellik olmamalıdır. Kişinin kendisini nasıl hissettiği üzerinden getirdiği tanımlamanın esas alınması gerekir. Transgender: Herhangi bir cerrahi müdahale geçirmiş ya da geçirmemiş, biyolojik cinsiyetine ve görünümüne bir şekilde müdahale etmiş kadın veya erkeklerin tamamını kapsayacak şekilde, İngilizce bir tanımlama olup Türkçedeki travesti ve transseksüel tanımlamalarının ikisini de kapsar. İngilizce LGBTİ kısaltmasındaki “T” harfini tanımlar. Yurtdışında yaygın olarak kullanılmakla birlikte ülkemizde bu terim çok fazla yaygınlık kazanmamıştır. İnterseks: Kadın ve erkekler için olağan sayılmayan bir şekilde, kadın ve erkek dış genital organ ya da iç üreme sistemlerinin ikisi ile doğmuş kişi. Cinsiyet ifadesi Kişinin davranış, giyim vb. ile kendi dışındaki kişilere cinsiyetini nasıl yansıttığıdır. Bu durum cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile karıştırılmamalıdır.

39


MAYIS-HAZİRAN

Kişi maskülen (erkeksi), feminen (kadınsı) ya da dışarıdan bakıldığında ne maskülen ne de feminen denilebilecek, bunların her ikisinin karışımını barındıran bir görüntüye sahip olabilir. “LGBTİ+” terimindeki “+” (İngilizce plus) ise kendini herhangi bir cinsiyet kimliğinde tanımlamayan, herhangi bir cinsel yönelimi kabul etmeyen veya LGBTİ tanımlarının dışında panseksüel, aseksüel vb. yönelimlere ait kişileri tanımlamak için kullanılabilir. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği çeşitliliğini vurgular.

Homofobik ideoloji kendiliğinden kişisel bir özellik olarak değil, belirli bir sosyo-kültürel bağlam içinde oluşur. Kültürel ve bireysel koşullara, süreçlere dayalı bütün köklerine rağmen pek çok sosyal psikolog, homofobinin ırkçılık ve seksizm (cinsiyetçilik) bağlantıları içinde anlaşılabileceğini düşünür. Homofobi bu anlamda seksizmin önemli bir uzantısıdır. Heteroseksüellikten farklı cinsel yönelimlere sahip insanlara karşı şiddet, erkekliğin; bir anlamda cinsiyetçi kullanımıyla “insanlığın korunması ve kontrolü” için bir mekanizma haline gelir.

Heteroseksizm: Heteroseksüelliğin yegâne cinsel yönelim olduğunu ileri süren, diğer cinsel yönelimleri yok sayan, baskılayan ya da aşağılayan ideolojidir. Kadınlara yönelik ayrımcılık olan seksizmin (cinsiyetçilik), heteroseksüel olmayanlara yönelik halidir. Heteroseksizm, heteroseksüelliği bir zorunluluk olarak görme ve biricik varoluş biçimi olarak dayatma halidir. Heteroseksizm, Gordan’ın sosyoloji sözlüğündeki tanıma göre, ‘Karşı cinsten insanların ilişkiye girdiği heteroseksüelliğin karşıtı olarak, aynı cinsten insanların ilişkiye girdiği homoseksüelliğin yer aldığı bir dizi toplumsal arenada, heteroseksüelliğe ayrıcalıklı rol atfedilen, çok çeşitli toplumsal pratikleri (dilbilimselden fiziksele kamusal ve özel alanda açık ve üstü kapalı olarak) anlatan’ bir terimdir. Heteroseksizm tek başına eşcinsellik karşısında konumlanan bir durum değildir.

Transfobi: Travesti ve transseksüellere yönelik ön yargı ve nefreti anlatır. Biyolojik cinsiyetinden dolayı kendisinden beklenen seksüel ve toplumsal rollere uymayarak cinsiyet değiştirenlere karşı bir tür kaygı ve korku ifadesidir.

Heteronormativite: Heteroseksüelliğin normal ve tek cinsel yönelim olarak görülmesi, toplumsal değerlerin, kuralların ve yaşam biçimlerinin herkes heteroseksüelmiş gibi kabul edilerek düzenlenmesi durumudur. İnsanların kadın ve erkek olarak ikiye ayrılmasını; cinsel ilişkilerin/evliliklerin sadece ve sadece karşı cinsiyetlere sahip kişiler arasında olabileceğini ve her cinsiyetin kendine has rolleri olduğunu iddia eden inançlar, düşünceler, normlar bütünüdür. Homofobi: Genel anlamıyla eşcinsellere ilişkin olumsuz duygu, tutum ve davranışlar olarak tanımlanır. Homofobi, kişisel bir korku ve irrasyonel bir inanç olmanın çok ötesinde, kültür ve anlam sistemleriyle; kurumlar ve sosyal geleneklerle ilişkili olarak ele alınması gereken, politik bir alanda oluşan gruplar arası bir sürece işaret eder. Homofobi, daha bireysel (kişilik, benlik algısı, bilişsel yapılar vb.) süreçlerin de etkilediği, eşcinsellerin ve biseksüellerin bir dış grup olarak kavramsallaştırılması sonucunda oluşan ve belirli stereo tiplerin eşlik ettiği bir gruplar arası ilişki ideolojisi olarak görülebilir.

40

Nefret suçu: Bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ya da cinsiyet ifadesi gibi nedenlerden ötürü işlenen, genellikle şiddet içeren suçları ifade eder. Eğer bu suç bir defaya mahsus olarak işlenmemişse ve süreklilik arz ediyorsa, suç işleyenler nefret grubu olarak adlandırılırlar. Bu suçları engellemeye ve suç işleyenleri cezalandırmaya yönelik düzenlenmiş yasalara ise nefret yasası denir. Gey ve lezbiyen partnerler için evlilik yasası: Lezbiyen ve gey partnerlerin birlikteliklerinin yasalar önünde tanınması için farklı ülkelerde farklı uygulamalar söz konusudur. Gey ve lezbiyen partnerler için evliliğe paralel olarak birçok uygulama söz konusudur. Sosyal beraberlik paktı: Heteroseksüel çiftlerin sahip olduğu, vergi, emeklilik, miras hakkı gibi birçok konuda aynı cins evliliklere de olanaklar sağlamaktadır. Kayıt olmuş çiftler beraber araba sigortası edinme, birbirlerini sosyal güvenlik poliçeleri kapsamına alabilmeleri, beraber vergi bildiriminde bulunabilmeleri ve birbirlerine mülkiyetlerini vergi konusunda avantajlı olarak miras bırakabilmeleri gibi haklardan da faydalanabilir. Kayıtlı beraberlik: Birlikte olduklarını teyit eden resmi bir belgeyi imzalayabilirler; ki bu durumun getirdiği avantajlar heteroseksüel partner evliliklerinin getirdiklerine oldukça yakındır. Bildirimde bulunma: Aynı cins çiftler için bildirim hakkı vermektedir. Bildirimde bulunmak, getirdiği avantaj veya tanınma bağlamında genelde çok fazla etkiye sahip değildir. Ancak çift olarak yasalar karşısında tanınmayı sağlar.


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

MAVI KAPI, HÜSEYIN VE BEYAZ ELBISE...

Aradan kaç saat geçti? Dışarıda neler oluyordu ve bundan sonra kendisini ne bekliyordu? Tüm bu soruları kendine geldiğinde kafasından geçirdi. Vücudu ağrılar içindeydi. Gözlerini kapıya doğru çevirdi. Dışarıdan sesler geliyordu. Birden onu alan cellatların kapının önünden yürüyerek geçtiğini gördü. Aralarında üstü başı yırtık biri daha var. O da Hüseyin yaşlarında esmer bir delikanlıydı. Onu da tıpkı Hüseyin gibi ellerinden bağlamışlar ve darp etmişlerdi. O gün her şeyin başladığı ve bittiği gün. Yağmurun ve güneşin buluştuğu an’da gökkuşağının utancından çıkmadığı gün. Yıllardır insanlığı sırtında taşıyan toprak ananın kazma sesleriyle inlediği gün. Kuşların uçmadığı, suyun akmadığı, güneşin gülmediği, bulutun ağlamadığı gün. O gün her şeyin başladığı ve bittiği gün. Hüseyin tek katlı kerpiç evinde, sürekli serili olan döşeğinde uyumaktaydı. Ev tek odalıydı. Köyün tüm evleri gibi geniş ve meyve ağaçları ile dolu bir bahçesi vardı. Evin, sürgü ile kilitlenen mavi bir kapısı ve demir parmaklıklarla korunan küçük bir penceresi vardı. 21 yaşında esmer bir delikanlı olan Hüseyin, anne ve babasını büyük yangında kaybetmiş, yaşamını tarım ve hayvancılık ile sürdüren bir gençti. Her zaman ki gibi eve yorgun ama mutlu gelmişti. Mutluluğunun bir sebebi vardı elbet, ama kim bile bilirdi ki bugün son günü olduğunu. Gece saat 3 sularıydı. Dışarıdan, uzaklardan sesler geliyordu ve Hüseyin bu seslere gözlerini açtı. Uyku sersemi olduğundan önce

rüya gibi geldi her şey. Kafasını kaldırdı yastıktan, yastık terden ıslanmıştı. Üzerindeki çiçek desenli ince çarşafı yatağının yanına doğru itti. Sesler kesildi. Hava oldukça sıcaktı ve bu durumu sıcağa ve yorgunluğa bağladı. Yataktan çıkıp kapıya doğru ilerledi. Üzerinde boydan aşağı beyaz tül tarzında bir gecelik vardı. Havaların sıcak olması yöre halkına başka giyim şansı bırakmıyordu. Kapıyı açtı. Esmer yüzünü rüzgâr okşadı. Derin bir nefes aldı. Mavi kapı, Hüseyin ve beyaz elbise. Yüzünün güzelliği ile nam salmış olan Hüseyin çıplak ayakları ile bahçeye adımını attı. Çeşmeyi çevirmesi ile buz gibi suyun akması bir oldu. Önce ellerini birleştirdi su ile. Uzun uzun baktı suyun altındaki ellerine. Sonra ateşli dudaklarını dayadı musluğa. Musluktan sıçrayan su elbisesine ve çıplak ayaklarına geliyordu. Kafasını kaldırdı Hüseyin ve o kömür karası gözleri ile baktı gökyüzündeki yıldızlara. Nereden bilebilirdi, bu o çok sevdiği yıldızları artık bir daha göremeyeceğini. Ne güneşi görecekti artık ne de yıldızları. Tekrardan içeri girdi

41


MAYIS-HAZİRAN

42

Hüseyin. Hafif üşümüştü. Tekrardan yatağa uzandı. Tavana bakarak gülümsüyordu. Yanaklarındaki gamze beliriverdi hemen onun inci dişleri ile birlikte. Her gece olduğu gibi hayallere dalarak uyudu Hüseyin, ta ki saat 4’e gelinceye dek. Demir parmaklıklı küçük camdan içeriye taşların yağmasıyla irkilerek yataktan kalktı Hüseyin. Önce deprem olduğunu sandı ve hızla cama doğru yaklaştı dışarıya bakmak için. Ellerinde meşaleler ve yüzlerinde uzun sakalları olan cüppeli onlarca adam bağırtılar içinde yaklaşıyorlardı eve. Hüseyin gördüğü manzara karşısında adeta donup kaldı. “Her şey bitti” dedi kendi kendine. Kafasına isabet eden taşla kendine geldi. Yüzünde de sıcak bir sıvının belirtileri vardı artık. Yaklaşan o korkunç kalabalığı engellemeliydi. Hızla mavi kapıya doğru koştu ve kalın sürgüsü ile kapıyı kapattı. Atılan taşlardan korunmak için dolabın yanındaki boşluğa girdi. Sesler giderek yaklaşıyordu. Hüseyin korku ve panik içinde girdiği köşede çaresizce bekliyordu. Kafasındaki kan durmuştu. Çok derin bir yara almamıştı. Ama burnunda keskin bir kan kokusu vardı. Camdan aniden bakan iki korkunç yüz gördü. Bir yandan elleri ile demiri sökmeye çalışan bu korkunç cellatlar, diğer yandan ise Hüseyin’e dışarı çıkması için tehditler yağdırıyorlardı. Kalabalığın bir kısmı kapıya dayandı. Kapı büyük ve sağlamdı. Bu yüzden dışarıdan getirdikleri uzunca kütükle kapıya vurmaya başladılar. Kapının sürgüsü her darbede biraz daha açılıyordu. Hüseyin olduğu yerden fırlayıp odanın diğer tarafında bulunan masayı kapıya dayadı. İçinden onlara yalvarmak geldi. Ama sonra bu fikrinden vazgeçti. Onların

neden buraya geldiğini ve ne istediklerini gayet iyi biliyordu. Kapının açılması uzayınca cellatlardan biri elindeki yanan meşaleyi kırık camdan içeriye attı. Meşale Hüseyin’in yatağının üstüne düştü. Yatağın alev almasıyla odayı duman kapladı. Alev hızla odadaki diğer eşyalara sıçradı. Cellatlar mavi kapının karşısına geçmiş sessizce Hüseyin’in ayaklarına gelmesini bekliyorlardı ki kapı açıldı. Mavi kapı, Hüseyin ve beyaz elbise. Öylece duruyordu cellatların karşısında. Cellatlardan biri hızla çekti Hüseyin’i. Bir başka iki cellat ise hızla ellerinden bağladılar onu getirdikleri kalın halatla. Yabani bir hayvan gibi sürüklemeye başladılar Hüseyin’i. Tek odalı ev alev topuna dönmüştü. Artık saat 5’i geçiyordu ve hava aydınlanmak üzereydi. Güneş doğmak istemiyordu insanlığın üzerine. Hüseyin’i sürükleyerek hakaretler eşliğinde köyün girişindeki eski bir ahıra götürüp direğe bağladılar. Kapı hafif aralıydı ve Hüseyin bulunduğu yerden dışarıyı az da olsa görebiliyordu. Bilekleri kan içindeydi ve sızısını yeni fark ediyordu. Beyaz elbisesi parçalanmış ve vücudu aldığı taş darbeleriyle yara içerisindeydi. Oluğu yere çöktü Hüseyin. Ağlamak istedi ama ağlayamadı. Eski bir ahırda yaralı ve bağlı bir şekilde öylece kaldı. Aradan kaç saat geçti? Dışarıda neler oluyordu ve bundan sonra kendisini ne bekliyordu? Tüm bu soruları kendine geldiğinde kafasından geçirdi. Vücudu ağrılar içindeydi. Gözlerini kapıya doğru çevirdi. Dışarıdan sesler geliyordu. Birden onu alan cellatların kapının önünden yürüyerek geçtiğini gördü. Aralarında üstü başı yırtık biri daha var. O da Hüseyin yaşlarında esmer bir delikanlıydı.


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

Onu da tıpkı Hüseyin gibi ellerinden bağlamışlar ve darp etmişlerdi. Delikanlı ayakta zor duruyor ve yaralı vücudunu cellatların isteği doğrultuda yönetiyordu. Hüseyin cellatların elindeki Recep’i görünce bir çığlık kopardı. Çığlığı duyan Recep Hüseyin’e anlamını yitirmiş bakışlarla baktı. Hafifçe gülümsedi ve derin bir nefes alarak yürümeye devam etti. Hüseyin’in çığlıkları tüm köyü inletiyordu. Kurduğu tek bir cümle vardı; “önce beni öldürün”. Bağlı olduğu direkte adeta delirmiş gibi çırpınıyordu. İlk defa yalvarıyordu cellatlara; “önce beni öldürün”. Bilekleri kan içinde kalmıştı. Vücudunu kaldırıp yere attı. Sonra tekrardan attı. Sonra tekrardan. Kendi bedenini parçalamak ve yok olmak istiyordu. Dışarıdaki ayak sesleri birden kesildi. Ahırın tam yanında durmuşlardı. Birden toprakta kazma sesi yankılandı. Toprağın dili olsaydı isyan ederdi insanın zulmüne. Boyun eğdi toprak ve her kazma darbesiyle kendinden bir parça verdi tozu dumana katarak. Hüseyin bir umut tekrardan bağırdı. “Önce beni öldürün. Recep seni seviyorum. Ey gökyüzü ey kara toprak duy sesimi. Cellatlar, katiller, sizler de duyun. Gecenin karanlığı sarsın yaşamınızı, güneş yakıp kavursun ruhunuzu. Recep duyuyorsun beni, biliyorum. Ağlama, kurban olurum sana. Seviyorum seni. Son sözüm bu”. Hüseyin’in bulunduğu yere cellatlardan biri girdi. Hüseyin kin dolu gözlerle adama baktı. Adamın geliş amacı Hüseyin’i susturmaktı. Elindeki ipi Hüseyin’in boynuna doladı. Ve tüm gücüyle sıkmaya başladı. Hüseyin elleri direğe bağlı olduğundan sadece bacaklarıyla çırpınmaya başladı. Çıplak ayaklarını ileri geri getirip götürdü. Yüzü kızarmıştı. Nefes alamadığı için seviniyordu aslında. Sonra birden ışıklar söndü. Cellat ipi gevşetti. Hüseyin hırlar gibi nefes alıyordu. Ölmemişti. İçeride Hüseyin’in nefesi, dışarıda kazma sesi. Hüseyin birden buğday tarlalarında buldu kendini. Tarlanın tam ortasında kocaman bir elma ağacı vardı. Köyde her tarlada bir ağaç vardır ve köylüler öğlenin yakıcı sıcağından bu ağaçlar sayesinde kurtulurlar. Recep göründü uzaktan. Her zaman ki saatte ve her zaman ki yerde. Hızlı adımlarla yan yana geldiler. Etrafta kimse yoktu. Boylarına ulaşan buğday saplarının dibine oturdular. Recep parmaklarıyla Hüseyin’in dudaklarına dokundu. Sonra dudaklarını Hüseyin’in dudakları ile birleştirdi. Buz gibi akan çeşmeden kana kana su içer gibi öptüler birbirlerini. Sonra Recep ellerini Hüseyin’in beline dolayarak iyice kendine

doğru çekti. Hüseyin de Recep’i üzerine doğru çekerek sırt üstü tarlaya uzandı. Recep dudaklarını Hüseyin’in boynunda gezdirmeye başladı. Hüseyin ise büyük bir hazla inliyor ve gökyüzünü izliyordu. Üzerlerindeki elbiseleri çıkardılar. İkisi de çıplaktı. Vücutlarının tüm hatlarını birleştirdiler. Recep kazılan mezarın başında elleri bağlı bir şekilde bekliyordu. Mezar gittikçe derinleşiyordu. Korkuyordu ölmekten, Hüseyin’i tekrar öpememekten, gökyüzüne tekrar bakamamaktan. Cellat önce elindeki kazmayı attı. Ardından kazdığı mezardan dışarıya çıktı. Recep’i arkasından bir el mezarın ucuna kadar itekledi. Recep yan tarafındaki gölgelere bakarak arkasındaki celladın ne yaptığını görebiliyordu. Gölge bir adım geri çekildi. Belindeki silahı çıkardı ve Recep’in kafasına dayadı. Recep gözlerini gölgeden kaçırdı. “Hüseyin” dedi içinden. “Seni seviyorum” dedi dudaklarının ucuyla. Büyük bir gürültü. Dallardaki kuşlar havalandı. Recep’in o incecik vücudu düştü kazılan mezara. Toprak almıştı koynuna onu. Recep’in annesi silah sesini duyduktan sonra taş kesmişti. Oğlu günahkârdı. Ağlamamalıydı. Elleri titriyordu. Dudakları anlamsız şeyler mırıldanıyordu. Anaydı o, dayanamadı. Bir ağıt yükseltti dağlara doğru. Sonra sustu ve ölünceye dek ne ağladığını duyan oldu ne de konuştuğunu. Kurşun sesi ile kendine geldi Hüseyin. Bir an anlam veremedi nerede oluğuna. Bilekleri dayanılmaz bir acı veriyordu. Bağırmak istedi ama sanki cellat hala onun boynundaydı. Kapı açıldı ve içeriye elinde büyük bir kaya parçasıyla 50 yaşlarında bir adam girdi. Elindeki taşı Hüseyin’in yanına bıraktıktan sonra kapıyı kapatmak için geri döndü. Hüseyin’e orada tecavüz etti. Ardından kaya parçasını Hüseyin’in kafasına fırlattı. Duvar ve Hüseyin kanlar içinde kaldı. Tekrar Hüseyin için tüm ışıklar söndü. Adam dışarıya çıktı ve dört cellat içeriye girip Hüseyin’i dışarı çıkardı. Onu Recep’in bulunduğu mezara fırlattılar. Hüseyin ölmemişti. Üzerlerine iki kişi küreklerle toprak atmaya başladı. Hüseyin hırıltılı nefes alıyor ve yüzüne gelen toprağın soğukluğu onu ölümün soğukluğuna itiyordu. Büyük bir çaba ile Recep’in parmak uçlarına dokundu. Gözünden bir damla yaş aktı. Toprak artık onu koynuna almıştı ve o sonsuz uykuya dalmıştı. Cellatlar kazdıkları çukuru doldurduktan sonra çekip gittiler. O gece yağmur yağdı. Gökyüzü ağıtlarla toprağa düştü ve toprak tüm isyanı ile sardı çocuklarını. Bayburt’tan bir YDG okuru

43


MAYIS-HAZİRAN

44

HER YANIMIZ ZIBIL, DOKTOR! Zibil: Çöp, süprüntü, pislik, gübre. Halk ağzıyla irinli, altın kaplamalı politikaların ılık medya ürünleri ve halkı ayakta uyutma cüretini gösteren ılık medyanın kendisi. Örneğin “PKK’nin eylemlerinden Kürt halkını koruyan TSK’nın mütevazı kahramanlık öyküsünü konu alan diziler.” Zibil kelimesini bugünlerde çokça kullanmamıza sebep olan devlete literatürümüze yaptığı katkıdan dolayı teşekkür ederek başlamak isterim. Doktor, bu mektubumu yazarken literatür kelimesinin altını çizip “yerine edebiyatımıza kelimesini kullanın” diyen TDK’ya da bu başlangıçta bir sözüm var: Edebiyatında, sanatında içine zibilleyen devlet iken, bir kelimeyi çok görme lütfen. Her şey geçtiğimiz haftalarda televizyonun karşısına geçmemle başladı doktor. Bir ara Kibar Feyzo’ya bakıyordum. Reklam girdi, kanal değişti. Gözlerim büyüdü, takılı kaldım bir kanalda. İçim ürperdi, tüylerim diken diken oldu. “Aman tanrım” dedim, “bu nasıl bir Newroz kutlaması?” Vekil bir masada oturuyor, üç beş Kürt ‘yaşasın Nevruz’ diye bağırıyor. Bir köşede Erzurum’un Dadaş halk oyunları ekibi Adıyaman halayı çekiyor. Ah ah, ya o yiğido! Yiğido gitti, polise gözleme uzattı. Polisin yanındaki yardımcısı da “halk size ikramda bulunuyor, buranın halkı ikramı parayla alırsanız bozulurlar” dedi. Yiğidom nasıl da bekledi gözleme parasını… Asıl mesele Berfin. Sanıyorsun ki Berfin değil, Berfinatör! Öyle bir Kürt kadını öyle bir “hayın” ki hem vuruyor hem de sövüyor. Ben bir ara Berfin’in yanındaki gerillaları da kontrgerilla sandım. O kadar aptal ve temizlik yoksunu karaktere sahiplerdi yani. Hele HDP milletvekili, tam bir sinsirella. “İşi” hukukuna uydurmakla görevli ama tek bir hata PKK’nin onu toprak altına koyması için yeterli. Bir de PKK’nin yarısından çoğu ajanmış onu anladım. Ama anlayamadığım şey doktor, PKK’nin yarısı ajansa PKK bu kadar başarılı olmayı nasıl becerdi? Aslında onda da “FETÖ-PKK birlikteliğine rağmen yıkılmayan aziz devletimiz” mesajı var gibi. Bu arada PKK böyle işkence yapmayı nereden öğrendi acaba? Elektrik verme, suyla ıslatma, uyuşturucu verme. Size de bir yerden tanıdık gelmiyor mu? Ama benim bildiğim kadarıyla aktörlerin yeri değişiyordu. Amed zindanlarında… Ama burada devlet alması gereken gardını düşürüp erkliğini ortaya koymaktan çekinmiyor: “Yok mu bir erkek getireydiniz karşıma! Gerçi onlar etek giyip kaçmayı bilirler!” İşte yine burada ayrılıyoruz birbirimizden doktor. İşkence yapılan polisi kurtarmaları da ayrı bir

trajedi. Rojava’ya girmek ne kolaymış öyle. (Kurmacanın sunduğu olağanüstü olaylar silsilesinin bir parçası. Hayaller ve gerçekler arasındaki farkı biliyor olmak o sahneleri izlerken karın ağrıtan cinsten kahkaha attırıyor.) JÖH, JÖH değil CIA ajanı oluyor PKK’lilerle teke tek dövüşürken. Hatta bir ara aikido filan yaptı. Bir aşamada PÖH’te ki dayının da kanında “devrimcilik” var gibi. Çok korktum “verilmiş sözümüz var” demesinin arkasından “biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik” diyecek diye. En çok psikolojimi sömüren de çocukların okuldaki kavgası oldu. Bir Kürt çocuğu polis çocuğundan dayak yiyor. Sonra da “Bırakın gelsin, gel hele gel” diyor. Anlaşılan Sırrı Süreyya Önder’in lafı birilerini fena yaralamış. Ama nasıl doktor, nasıl, çocukları böyle alenen kötü emellerine alet etmek nasıl oluyor? Benimki de soru işte! Sanki bu devlet değildi çocukları sokak ortasında vuran, çıplak aramayla istismar eden. Benim denk gelip de izlediğim bir tane diziydi. Ama hangi kanala zap yapsam bir başka zibille karşılaşıyorum. Daha önce de benzer diziler vardı tabi ki. Ama bu tür zibil diziler daha çok cemaatin kanallarında, sırf bu dizileri izlemek için aklı kurulmuş insanların izlediği kanallarda olurdu. Ama artık bugüne kadar zengin kız-fakir oğlan, hayta liseliler konulu diziler yayınlayan daha geniş kesimlerin izlediği kanallar zibilliğin dibine vurmuş durumda. Devletin kafası iyice atmış herhalde. Ülkenin yeni sistemi zaten OHAL. KHK’lar havada uçuşuyor. Katliam, tutuklama, ihraç, gözaltı da cabası. Eh, zaten haberlerin hepsinde kahraman Türk askeri/polisi. Ya devletin gözü aç ya da yetmiyor hiçbir politikası kendisini sevdirmeye. -Biz de ne garip bir toplumuz. O kadar yolu kime yaptı bu devlet? -Aa, evet. İsyankârlığımız bize yol, su, elektrik olarak dönecekti. Gerçi yol meselesi biraz mecazi. Su ve elektrik de daha çok fatura olarak döndü. -Şşş, kes sesini. Bak televizyonda bas bas bağırıyor. O köprüler boşuna mı! -Köprüyü daha çok kendisine yapmış gibi. Gelen geçenden, uçan kaçandan geçiş ücreti alıyorlar. Sanırsın ki Deli Dumrul yol kesmiş! -Böyle konuşma diyorum sana. Bak az önce filmde Newroz’a saldırı düzenleyecek olan cemaatçiyi yakaladılar. Onlar seni koruyor. -!!! Her yerdeler doktor. İnanamayacağın kadar çoklar. Tüm o “mütevazı kahramanlıklarıyla” dolu zor sahneler sırasında televizyonla konuşmaya başlamaktan,


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

bizi “gerçek devlet bu değil” klişesine itmelerinden korkuyorum. Ben “Hayır” dedikçe, onlar “evet, halkımız işte biz buyuz. Bizi tu-kaka ilan edilenler hadi bu dizilerle de baş edin” diyorlar. (Halkımız demeleri de ayrı bir tırmandırıcı, iç kıyıcı laf!) Hamam böcekleri gibi zibil gibi… Toplumun tüm hücrelerini istila etmek isteyen zibiller… Antipsikotik ilaç olarak ne önereceksin? Yoksa teker teker herkesin televizyonlarını balkonlardan aşağı atmasını mı bekleyeceksin? Beter böcek gibisin doktor. Ben senden yardım istiyorum, sen diyorsun ki bu zibilleri üreten kanallar için RTÜK’e dilekçe yazalım. RTÜK, sırf Devlet Bahçeli için evlilik programlarına vereceği cezaları yarıya indirdi. Tamam doktor, tamam. Bu dizilerin zehrinden korunmak, korumak öyle kolay değil. Faşizm önce bir toz bulutuydu. Uzun bir süre televizyonlarda Kurtuluş Savaşı’nın destansı öykülerini anlatan Kemalist diziler yayınladılar. (Bkz: Kurşun Yarası, Kırık Kanatlar) Daha yakın bir zamanda ise savaşın cephelerini tek tek ele alan diziler en şoven haliyle gözümüzün içine sokuldu. (Bkz:Gayrimüslim Kahramanlar. Bu dizinin adı dahi beni intihara sürükleyebilir.) ‘Bizim Kemalistler’ de bir yürek coşkusuyla izlediler bu dizileri. Faşizm bu dizilerde kademe kadem yükseldi. Aynı ülkede yükselen faşizm gibi. Ardına bu asker kahramanlığı dizilerini rahatça yerleştirebildiler. Kabul etmeliyim ki ben de arada takip ediyorum. Hatta çevreden bu dizilere dair duyduğum ilginç sahneleri internetten açıp izliyorum. Merakımı mazur gör doktor. Halklaşamadığımızdan belki -bizi nasıl görüyorlar, Kürdistan’ı ve oranın halkını nasıl görüyorlar/gösteriyorlar, bunlar önemli şeyler. Artık mektubumu bitirmeliyim, doktor. Birazdan yeni dizi başlayacak. Bu dizi biraz daha entrikalı aşkmeşk dizisi, ama bu bölümde maden işletmelerine sahip bir holding yöneticisinin kötü karakter tarafından kandırılarak nasıl yüzlerce işçinin katliamına sebep olduğunu anlatacaklar. Ne kadar da eğreti… Aslında bu zibillerden daha önce de vardı. Şimdikilerin tek farkı, daha çok politika daha çok kandırmaca! Ağasını vurup toprağını savunan köylülerin anlatıldığı filmlere ne oldu? Başlık parasının rövanşta olduğu günlerde İhsan Yüce abimiz, başlık parasını çorba parası diye anlatsaydı filmlerinde ne derdik? Dünyadan bağımsızmış gibi gözüken ama dün-

yanın en masum duygularını aşılayan mahalle dizilerine ne oldu? Büyüyünce hiçbir halt olmadığını anlayan bir senaristin koca koca insanlara çocukça işler yaptırdığı, çayı sevdiren diziler vardı. Hani benim çocukluğum, hani benim patlak topum… Kabul ediyorum. Kısmen tembel bir toplumuz biz. Daha doğrusu tembelliğe itilmişiz. Devlet politikasıdır; tembellik beyni küçültür. İnternetin tüm saçmalıklarını iliğine kadar sömürürüz. Yağlanmamış kapı gibi gıcırdar beynin. Gıcırtıyı bastırmak için daha çok tüketirsin. (Hâlbuki gıcırtı yağladığında geçecek bir şeydir. Beyni daha da sulandırarak değil.) Televizyon ne verdiyse akıllı telefonlardaki konuşan kedi gibi midemize indirir dururuz. Halkımız… Halkımızın beynini katlediyorlar işte böyle. “Umut fakirin ekmeğidir” diyen filmlerden, “bir caniye bin köfte” filmlerine geçiş yapıldı, ne beklersin! Midem ağrıyor doktor. Buna da bir çaren var mı? Bir halkın acıları ciğerimizin orta yerini en samimi haliyle yakmadığından mı bilmem, ama midemde bir logar var. Bir halkın acılarının üzerinden tankla geçip dikensiz gül bahçesi ekmek isteyenlerin bu isteklerini herkesin talebi haline dönüştürmek için yarattığı dışkımsı medyanın üzerine kireç dökemedik ya… O diziler benim, senin ötekinin televizyonlarında yayınlanıyor ya… Kardeşimin etini yemişim gibi midem ağrıyor. Devlet, devlet olduğundan ağrıtıyor midemizi de o ağrıyla dört yanını yangın yerine çevirmek bizim elimizde değil mi? Evet doktor, biraz sinirliyim. Ama abartmıyorum kesinlikle. İnsanların ailelerini katlettiler, bir de onurlarını, umutlarını katletmeye çalışıyorlar. Böyle bir halkın yüce umutları, onurları o kadar kolay yerle bir edilmeyeceğinden… Neyse neyse, bilen bilsin, duyan duysun; öyledir bizim acılarımız ve böyledir devlet pervasız, acımasız, onursuz… Hem belki de bu bir satrançtır. Bizim piyonlardan biri eksik yine kabul etmek gerek. Belki atımızı, kalemizi de almış olabilirler daha oyun başlamadan. Ilık medyanın her ürünü devletin bir hamlesi. Hamle sırası 10 sefer de bir geliyor bize. Çünkü bizim hamlelerimiz tüm satranç tahtasındaki taşların Şah’ı devirebileceği umudu veriyor. Biz daha güçlüyüz ve şimdi hamle sırası bizde doktor. Ankara’dan bir YDG’li

45


MAYIS-HAZİRAN

BIR İNSAN ÖMRÜNÜ NEYE VERMELI? Böyle demiş Hasret Gültekin. Sahi neye vermeli? Bundan aylar önce bir film izlemiştim. Ülkemde de daha önce birçok kez deneyimlenmiş bir direniş mevzisini anlatıyordu. Bedenlerini ölüme yatıran insanları. Aslında sormam gereken soru şu galiba; “Bir insan, bedenini neden ölüme yatırır?” Eğer inandığı, uğrunda ölünecek, kendinden üstün tuttuğu bir davası, yoldaşları, insanları varsa… Hele de tüm bunlar için verebileceği bir tek canı kaldıysa ellerinde, hiç düşünmeden kucaklar ölümü yüzünde gülücüklerle... Daha önce de söylediğim gibi bu coğrafyada yaşayan insanlar pek yabancı değil bu konuya. Birçok kez yatırdı insanlar bedenlerini ölüme. Görkemli direnişler gerçekleştirdiler, can verdiler. Şimdilerde de yine bedenlerini açlığa yatıranların direnişine tanıklık ediyoruz. 15 Şubat’ta başlayan ve dalga dalga yayılan açıklık grevleri Şakran Hapishanesi’nde 60 günü aştı. Müdahale tehditleri almalarına rağmen azimle koruyorlar direnişlerini, insanlık onurlarını. 2000 ve 2011’lerde zindanlarda yükselen direnişte talepler neyse bugün de aynı talepler ile ölüme meydan okuyorlar. İnsanlık onuruna sahip çıkmak ve insanca muamele görmek... Yıllar geçse de, teknoloji ilerleyip, bilmem nerelere uyum yasaları filan çıkartılsa da hapishanelerde durumlar değişmiyor. Özellikle siyasiysen zulüm, zorbalık, işkence, iletişim yasakları, kitap kısıtlamaları ve daha nice insanlık dışı muameleler ile karşı karşıya kalabilirsin. Tüm bunların karşısında ise tutsaklar susmuyor! Faşizmin dört duvarı arasında açlığa yatırdıkları bedenleri ile ölüme meydan okurcasına direnişi yükseltiyorlar, onurlarına sahip çıkıyorlar. Tek talepleri var; tecridi yıkmak ve haklarını alabilmektir. Zulümlerin karşısında insanlık onurunu anlatan bir film “Açlık” İşte “Açlık” filmi de böyle bir hikâyeyi anlatıyordu. Ben bu konularda biraz fazla duygusalım sanırım. Pek izleyemem böyle filmleri, okuyamam kitapları. Beş aydır Miras’ın ikinci cildini bitirmeye çalışıyorum mesela. Ama izledim ve tabi ki günlerce etkisinden çıkamadım. Bir insanın kendisini

46

aylar sürecek ölüm yoluna sokmasını, insanlığın onurunu kurtarmak için, girilen bu sancılı yolda insan iradesinin nasıl güçlenebileceğini anlatıyordu. İrlanda’nın İngiltere zulmüne karşı ayaklanmasında tutsak düşen birçok IRA militanının o görkemli direnişini seyrettim. Mahkûmların hapishane hücrelerinde gerçekleştirdikleri çeşitli direnişlerden sonra yapılan işkencelere ve dayatmalara karşı Bobby Sands’in bedenini bir direniş mevziisi olarak ölüme yatırmasıyla birlikte kazanımlar gelmeye başlıyor. Hakların kazanılması için Sands’ın ölmesi gerekse de sonunda IRA kazanıyor. Steve McQueen’in yönetmenliğini yaptığı bu film aslında Hasret Gültekin’in sorusunu cevaplamıştır. Bir insanın tutsak düşürülmüş bedenini neden ve nasıl ölüme yatıracağını, o muhteşem iradenin nasıl ortaya çıktığını gösteren bir filmdir. Hapishanelerin insan psikolojisinde nasıl etkiler yarattığını gözler önüne sermiştir. Direnişin hikâyesini anlatan kurmaca bir film iken aynı zamanda psikolojik bir türe de kayan filmde, hapishanelerde gerçekleştirilen işkenceler, insanlık dışı dayatmalar tüm gerçekliğiyle yansıtılmaya çalışılmış. Yönetmen ve senarist bu dayatmalara ve işkencelere karşı içerde verilen savaşı anlatırken aynı zamanda dışarıdaki savaşa değinmeyi de unutmuyor. Dışardaki direniş mevzilerini seyirciye, ana temaya uygun ve paralel giden küçük hikâyelerle gösteriyor. Çünkü biliyorlar ve korkuyorlar... Filmde, IRA’nın hapishanelerde yapılan zulümlere karşı yaktığı direniş meşalesini seyrederken,


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

2000-2001 ölüm oruçları geldi aklıma. Bu coğrafyadaki hapishanelerinde direnç çiçeklerinin, devrim ve insanlık onuru için “F tiplerine” karşı yükselttikleri direniş bayrağını hatırladım. Daha çok küçüktüm o zamanlar, pek aklım ermiyordu. Sadece televizyonlarda devletin hapishanelere girerek gerçekleştirdiği tarihi katliamı izlerken, annemin ağlayışını hatırlıyorum. Filmi izlerken o anılar canlandı aklımda, o günlere döndüm tekrar. Filmde, direnişteki militanın iradesini kırabilmek için her şeyi yapan devlet zihniyeti burada da kıramadığı iradeyi katletmeyi tercih etmişti. Zihniyet aynıydı, hapishane gerçekleri aynıydı, faşizm hep aynı. Geçmişten beri değişen hiç bir şeyin olmadığı bugün Şakran Hapishane yönetiminin tehditlerinde gün gibi ortaya çıkıyor. Çünkü biliyorlar ve korkuyorlar bu yüzden daha fazla saldırıyorlar; bir gün zulüm bitecek, saltanatlar yıkılacak ve halkın ellerinde yeniden doğacak güneş. Mersin’den bir YDG’li

MAVİ RİNG “Mavi Ring”, siyasi bir film. Film 25 yıl önce yaşanan kanlı bir tutsak sevkini ve onlara yardımcı olmaya çalışan doktoru anlatıyor. Kentli, orta sınıf, mazbut bir aile ortamında yetişmiş olan ve Eskişehir Devlet Hastanesi’nde uzman doktor olarak çalışan Pınar, bir gece yarısı başhekimlikten aldığı bir görevle, daha önce görmediği bir yere gönderilir. Daha önce hiç dikkat etmediği bir bölge olan bu yer, bir hapishanedir. Bu büyük hapishanede, muhalefet yapmakta olan örgütlerin önemli siyasi tutukluları bulunmaktadır ve bu tutuklular hapishane yönetimini ve adalet sistemini protesto etmek için açlık grevine başlayalı bir ay olmuştur. Hapishane yöneticileri ve bakanlık üyeleri ise tutukluları sevk edip hapishaneyi kapatarak olayı örtbas etmenin peşindedir. Doktor Pınar’ın hapishaneye çağırıldığı gün tutuklular çoktan sevk araçlarına doluşturulmuştur. Pınar’dan beklenen şey ise olayı örtbas etmeleri için kullanacakları bir doktor imzasıdır. Yönetmen: Ömer Leventoğlu Oyuncular: Ezgi Çelik, Kemal Ulusoy, Nazmi Kırık Tür: Dram

47


MAYIS-HAZİRAN

SOKAĞIN SESI: RAPZAN BELAGAT

Dersim’de yaşayan Rapzan Belâgat, kendi olanaklarıyla rap müzik yapıyor. Kendisini sosyalist olarak ifade eden Rapzan Belâgat, muhalif kimliğini müziğine de yansıtıyor. Son albümü “No Pasaran”la zulüm karşısında direnenlerin isyanını dinleyicileriyle paylaşıyor. “Başkaldırının Sanatı” başlığıyla sanatın tanımlamasını ise bize şu cümlelerle yapıyor: “Farkındalık yaratarak insanı dönüştürebilme gücüne sahip olan sanat, içinde geleceği barındıran güçlü bir silahtır. Bu nedenle egemen sınıflar açısından sanat daima büyük bir tehlike olarak görülmüştür. Çünkü sanat, sürekli olarak topluma dayatılan umutsuzluk tohumlarının da toprakta filizlenmesini engelleyen güçlü bir rüzgârdır.” Sosyalist rapçi Rapzan Belâgat’ı ve “protest müziğin ruhu ve sokağın sesi, özgürlük savaşçısı kadar da korkusuz” olarak tanımladığı rap müziğini yakından tanımak için Özgür Gelecek gazetesinin yaptığı röportajı paylaşıyoruz. ÖG: Rapzan Belâgat kimdir? İsminin anlamı nedir? Kısaca kendinden bahseder misin? Rapzan Belâgat: Dersim’de yaşayan, kendi olanaklarıyla rap müzik üretmeye çalışan bir sosyalisttir. Rapzan Belâgat; rapi bilen, yerinde ve zamanında söz söyleyen ozan anlamı taşımaktadır. Şu ana kadar müzik hayatımda 4 yeraltı albümü bulunmaktadır. 2010 yılında “Rap Bir Sanat”, 2011 yılında “Devrim”, 2012’de “Politik Analiz” ve son olarak 2017 yılında yeni albümüm “No Pasaran”ı yayınladım. - Dersim’de yaşıyorsun. Ve müziğinle ötekilere, kimliği yok sayılanlara sesleniyorsun. Bu coğrafyanın yaşanmışlıkları müziğine nasıl yansıyor? - Elimden geldiğince hak ve özgürlükleri kısıtlanmış her kesimin sorunlarına değinmeye çalışıyorum. Sistemin sürekli olarak bir ötekileştirme mekanizmasıyla kendini nasıl yürüttüğünü anlatabilme gayesi içindeyim. Daha da somutlaştırmak gerekirse, düne kadar ötekileştirilen dindar kesimin bugün direksiyonu eline alınca kendinden olmayana nasıl bir tutum sergilediği aşikâr. Var olan düzen sürdükçe bugün ben, yarın sen, diğer gün bir başkasını parmakla gösterecekler. Dersim kimliğini ötekinin ötekisi olarak tanımlayabilirim. Yaşadığın yer Dersim olunca doğal olarak devletin sürekli doğrudan müdahaleleriyle karşı karşıya kalıyor ve küçük yaşlarda buna tanık oluyorsun. Çünkü Dersim tarihinin her koşulunda farklılığını koruma mü-

48

cadelesini korkusuzca ortaya koymuş ve başka bir dünya yaratma arzusunu taşıyanlara bağrını açmıştır. Müziğimi Dersim adının simgelediği gibi tüm yok sayılmalar, baskılar ve kimliksizleştirme çabalarına karşı yaptığımı söyleyebilirim. - Muhalif bir kimliğe sahipsin, müziğinde bu hissediliyor. Rap müziğin özünde bir isyan, karşı koyuş var. Senin parçalarına da bu isyan yansımış. Rap müzikle tanışıklığınız ne zaman başladı? Yaşamında nasıl bir yerde duruyor? - Rap müzikle ufak yaşlarda tanıştım ve 3-4 yıl dinleyici kaldıktan sonra, yaşımın da verdiği heyecanla kendimi bir anda bu işi yapmaya çalışırken buldum. İlk sözlerimi 2005 yılının son aylarında yazmaya başladım. O yaşlarda yapmaya çalıştığım işin her açıdan yetersiz olduğunun farkındaydım. Ama ”gerçek manada rap” yapma fikrinin olgunlaşması biraz uzun sürdü. Bu sürenin uzamasının bana faydalı olduğu kanaatindeyim. Rap artık yaşamımın özel bir yerinde durmuyor direk hayatım haline geldi. - Enternasyonal mücadelede simgeleşmiş bir sloganla; “No Pasaran” adlı bir albüm yayınladınız. Ve bu albümde yer alan parçaların ortak teması ise “direniş”. Nasıl bir dönemde bu albümü hazırladınız? Albümün hazırlık aşamasından bahsedebilir misin? - Albüm süreci salt kötülüğün hayatın her alanına sirayet ettiği karanlık bir döneme tanıklık etti. Hukuksuzluklar, katliamlar, savaş suçları gibi devletin karanlık dönemleri diye tabir edilen günlerin bilindiğinin aksine sadece tarihten ibaret olmadığını bir kez daha gözler önüne serdi. Böyle bir süreçte bayrak çekme ve tarihe not düşme amacıyla albüm fikrinin oluştuğunu söyleyebilirim. Sanatsal etkinlik, toplumsal duyarlılıkların çözümlenmesi ve yeni biçimlerde ifade edilebilmesine yarayan estetik bir müdahale aracıdır.


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

Bunun bilinciyle albümün bu süreçte tamamlanmasının ayrı bir önemi olduğunu düşünüyorum. On altı çalışmadan oluşan ve yapım aşaması yaklaşık olarak iki sene süren bu albümün bütün kayıtları Dersim’de kendi stüdyomda alınmış olup albümün bütün sözleri ve düzenlemesi bana aittir. - Albümlerinin içeriği ülke gündeminin can yakıcı süreçlerine değen bir noktada duruyor. 15 Temmuz sonrasında ise devletin “demokrasi” söylemleriyle birlikte peş peşe ilan edilen OHAL uygulamaları ile karşı karşıyayız. Sözde “demokrasi” çığırtkanlıklarıyla ilan edilen OHAL ile birlikte baskı ve sindirme politikaları devreye sokularak muhalif kesimlerin sesi kısılmak isteniyor. Ve böyle bir dönemde referandum yapılarak “tek adam yönetimi” kurulmak isteniyor. Tüm bu yapılanlara karşı senin sözün ne? - HAYIR tavrı devrimci siyaset ve tavrın bir parçası ya da gereğidir. Tek adam sultası altında faşizmin

anayasal meşruiyete kavuşturulması elbette HAYIR diyorum. Çözüm HAYIR! Ama o sandıkta kullanacağımız bir “Hayır”ın yeterli olmayacağının farkına varılmalı. Çocuklarımızın geleceğini çalan, emeğimizi hiçe sayan, bu karanlık düzeni tamamıyla yerle yeksan etmediğimiz sürece bir zübük gider bir zübük gelir. - Bize ve okurlarımıza söylemek ve iletmek istediğin bir şey var mı? - Röportaj davetiniz için teşekkür eder kolaylıklar dilerim. Buradan bizi okuyan dostlarımıza çağrımdır. Kitleler kendilerini temsil eden, sorunlarını dile getiren müzikleri ve müzisyenleri benimsediği, sahip çıktığı müddetçe ancak bağımsız sanat üretiminin mümkün olduğunu söyleyebilirim. Yeni albümüm “NO PASARAN”ı paylaşarak reklam sponsorumuz, satın alarak da yapımcımız oluyorsunuz. Yapım şirketlerinden uzak, bağımsız bir sanat mümkün!

YİĞİT, ONURLU BİR İNSAN Muharrem Niyazi Akıncıoğlu, 1935 yılında henüz onaltı yaşında iken başladı şiir yazmaya. 1938 yılında ise, ilk şiirlerini “Haykırışlar” adıyla kitaplaştırdı. Bu zamandan sonra, 1950 yılına kadar dergilerde toplam 41 şiiri yayımlandı. Bundan sonraki yıllarda ise çok az şiiri yayımlandı. “Haykırışlar” adlı şiir kitabında Akıncıoğlu’nun, şovenist duygularla şiir yazdığını görmek mümkün iken, 1939 yılından sonra toplumcu gerçekçi şiirler yazmaya başladığını görebiliyoruz. Bu da ideolojik anlamda o yıllardan sonra sol çizgi içine girdiğinin bir kanıtıdır. Toplumcu gerçekçi şiir anlayışı ile de bazı şair ve yazarları etkilemiştir. 1919 doğumlu olan Akıncıoğlu’nun şiirleri incelenirken ve özellikle onaltı yaş şiirleri incelenirken, neden o yıllarda şovenist duygularla şiirler yazdığı da ortaya çıkar; genç bir şairin elbette o günlerin koşulları altında o şiirleri yazması çok doğaldır. Zira Nâzım Hikmet’te de görülmüş bir durumdur bu; ilk gençlik çağlarında o da “ırkıma” ve “şehit dayıma” isimli şiirler yazmıştır. Dönemin şairlerinde 2. Dünya Savaşı yıllarında ve devam eden yıllarda toplumcu gerçekçi anlayış görmek, yine o yılların şartlarına ve ülkemizin içinde bulunduğu siyasi koşullara bağlıdır. İşte bu koşullar ve şartlar altında çizgisini oturtan Akıncıoğlu, ölene kadar da bu anlayıştan ve siyasi bağlılığından kopmamış bir şair olarak yaşadı.

Akıncıoğlu’nun şiirlerini üç bölümde incelemek mümkündür: 1938 - 1940 yılları arasında şiirlerinin gelişim süreci içinde olduğu bir dönemdir. 1952’ye kadar yazdığı şiirlerde ise kişiliğini bulduğu dönem ve 52 yılından sonraki bölümünü ise olgunluk dönemi olarak adlandırabiliriz. Akıncıoğlu 1919 yılında Kırklareli’nin Kurudere köyünde doğmuştur. 1938 -1939 öğretim yılında Bursa Lisesi’ni bitirip İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne başladı ve Kırklareli’nde serbest avukatlık yaptı. Bu dönem bilinçlendiği ve 2. Dünya Savaşı›nın etkisiyle toplumcu düşünceye yöneldiği yıllardır. Özel yaşantısına dair fazla bir bilgi mevcut değildir; edinilen bilgiler ise şiirlerinden ve onunla ilgili yazılan yazılardan ibarettir. 1940’lı yılların kültür etkinliğinden yararlanarak, insancıl şiirler üretir. Bu ve daha sonraki yıllarda, hece şiirinin hem biçim, hem de içeriğinden tamamen uzaklaşan Akıncıoğlu, 1940’lı yılların şiir geleneğine ayrı bir hava katmıştır. Bu dönem; insanı, toplumu ve dünya sorunlarını şiirle anlatan şairlerin ortaya çıktığı dönemdir. Önceleri yadırganan ve ürkülen bu çıkışın sahiplerinden en önemlileri; M. Niyazi Akıncıoğlu, Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, Suat Taşer, Enver Gökçe, Fethi Giray, A. Kadir, Şükran Kurdakul, Mehmet Kemal, Arif Damar, Ahmet Arif, Sabri Soran, Suphi Taşan, Ömer Faruk Toprak ve Attila İlhan’dır. Akın-

49


MAYIS-HAZİRAN

50

cıoğlu bu döneme -pek muhtemel- bilinçli olarak “Mes’ut Şiirler” ile başlamıştır: “Yeni doğmuş gibiyiz; kitaplarımız, defterlerimiz yeni. Dünya eski bile olsa, gün aynı günse de; bacamız tüter destilerimiz dolu. Elden öğün beklemez oldu beş parmağında beş hüner, mes’uttur insanoğlu. Evimiz-barkımız var, alıştık lezzetine sofranın. Sütü yetiyor çocuklarıma hoşnuduz, karımız var. Ve dünya habersiz değildir bizden, her taşın altında künyemiz yazar. ...” Bu şiir; insana, sokağa, dünyaya ve bunların bağlaşığındaki sorunlara, gerçek bir şair duyarlılığı ile eğilen bir insanın ürünüdür. M. Niyazi Akıncıoğlu’nu çağdaşlarından ayıran çizgi ise, divan ve halk şiiri motiflerinden ustaca yararlanmasıdır. Şair, kendine özgü şiir çizgisine, yaşadığı çevrenin yaşam biçimini, halk şiirinin söyleyiş özelliklerini ve sesini ustaca oturtur. Şiirlerinde halk edebiyatını çok başarılı bir biçimde bir kaynak olarak kullanır. “Ve dünya habersiz değildir bizden” diyen şaire kendi ülkesinden cevap gecikmez. Kısa bir zaman sonra dönemin baskıcı ve faşist devlet anlayışı, sanki “biz de senden haberdarız” dercesine, 1950 yılında Kırklareli’nde “komünizan bir partiyi yönetmek” suçlaması ile Akıncıoğlu’nu yargılar ve iki yıl tutuklu kalmasına sebep olur. Cezaevinden çıkınca “ekmek parası bu, avukatlık ediyoruz işte...” dedikten sonra sessiz bir yaşamı seçer ve inzivaya çekilir. 1970’lere kadar uzanan bu sessizlik dönemini, 1971 yılında yayımladığı Yağmur Duası, Hasbihal, Hürriyet Kasidesi; 1972’de yayımlanan Uzaktan Sevgilerle ve 1977’de yayımlanan Mes’ut Gün ve Mutluca Şiirler ile bozarak, yeniden şiir dünyasına dönmüş ve şiirin içinde her zaman olduğunu kanıtlamıştır. 1976 yılında Hikmet Altınkaynak’ın kendisi ile yaptığı bir söyleşide şunları söyler Akıncıoğlu: “Bana etkisi olan şair kimdir bilir misiniz? Evvelâ Nâzım Hikmet, daha sonra da Orhan Şaik Gökyay›dır. Ben Orhan Şaik beyin şiirlerini severim. Benim hocam olmasının da belki sebebi var; ama onun şiirlerini se-

verim. Ben Türkçüydüm, ırkçıydım, turancıydım, Atsızcıydım lisede. Bir de şiir kitabım vardı, bastırılmış. İthaf edilen kişi de Orhan Şaik Gökyay›dır. Orada Atsız gibi de şiirler yazmışım. Gerçi o kitabı şimdi unuttum, ta 38’de çıkmıştı; ama benim ilk şiirlerimdir ve benim etki altında kalarak yazdığım şiirlerdir.” Bu noktadan hareketle de, şairin kendi bilinçlenmesine giden yolda neler yaşadığını, kimlerden ve ne sebeple etkilendiğini de inkâr etmemiş olduğunu görüyoruz. O halde Akıncıoğlu’na göre gelinen nokta başlangıçtan çok daha önemlidir; ama bununla birlikte, başlangıç noktası da bir gerçekliktir ve ulaşılan bilince giden yolda yapı taşlarından parçalardır. Sivas Katliamı’nda yitirdiğimiz büyük usta Asım Bezirci, Sanat Emeği Dergisi’nin 1979 yılı baskısında Akıncıoğlu için şunları söylüyor: “Akıncıoğlu -Nâzım Hikmet’ten sonra, ama Enver Gökçe ve Ahmet Arif’ten önce- halk şiirinden yararlanan ilk toplumcu şairdir. Gelgelelim, o, bununla yetinmez, sıradan divan şiirinden de yararlanır, fakat ikisini de taklide yeltenmez. Hem divan, hem de halk geleneğinin kimi öğelerini beceriyle kullandığı “Edirne” şiiri buna iyi bir örnektir.» Beklediği bir habere yüce ve görkemli sevgisini katarak telgraf direklerini bile yeşerten Akıncıoğlu, “Selâm” şiirinde doğayı, hayvanı ve elbette insanı da çağırır bu yüce sevgisine: “Selâmın geçiyor besbelli, yeşerdi telgraf direkleri; seneler sonrası, ormanından ayrı. Bir sevinçtir aldı kırlangıçları, rastgele öpüştüler düşünmeden günahı, öbür dünyayı. Ben deli-divane olsam çok mu görülür?” Dönemin birçok toplumcu - gerçekçi sol görüşlü yazar ve şairleri gibi, Muharrem Niyazi Akıncıoğlu’da hak ettiği değerden ziyade, hak etmediği bir yaşamı sadece insan olmanın onuruyla ve siyasi görüşleri uğruna yaşamış oldu. 1 Şubat 1979 tarihinde SSK Dışkapı Hastanesi’nde sessizce bu dünyadan ayrıldı. 19 Şubat 1979 günlü Milliyet-Sanat Dergisi’nde Arif Damar, bu ölümü en iyi şekilde özetliyor: “...Niyazi Akıncıoğlu, “Umudun Şairi” öldü. Bu benim için beklenmedik bir olay değildi. Ama gene de beklemiyordum.” Ankara’dan bir YDG okuru


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

DOĞAMIZI TANIYALIM Yaşadığımız coğrafyalarla ilgili herkes bir yorum yapabilir. Olumlu ya da olumsuz düşüncelerini dile getirebilir. Hatta bozulmuş olan doğa ile ilgili pek çok eleştirilerde sunabilirler. Kimisi pratiğe dökmeden fidan dikelim der, kimisi ağaç kesmeyelim der; kimisi suları israf etmeyelim der, kimisi hayvanları rahat bırakalım der. Oysa doğa ile ilgili bilmemiz gereken o kadar yığınla bilgi bulunmaktadır ki, ya sırt döneriz bu bilgilere sözde bir takım işlerden kaynaklı ya da nasıl olsa temel olan bilgileri biliyorum deyip umursamayız. Bilgi paylaştıkça çiçek açan bir eylemdir. Bilgi insanın zihninde esir kalarak köreldiği gibi zincirlerini kırmadığı vakit çürüyüp gidecektir. Hem bilgiye aç olan çevremizi etkileyecektir hem de bilginin sadece bir kişinin bilmesi bir sonuç veremeyecektir. Öğrenelim, paylaşalım ve yaşayalım... Gözlerimizi bir müddet kapatıp evlerin olmadığı, arabaların geçmediği ve korna seslerinin çalmadığı, insan bağrışmalarının duyulmadığı, bacadan çıkan zehirli gazların koklanmadığı, yollarının asfaltlanmamış olduğu bir yerde kendimizi hayal edelim. Tüm iş sıkıntılarını, ders problemlerini, çocuk bakma streslerini, yemek yapıp şu saatte şurada olmam gerekiyor psikolojilerini bir yana bırakıp doğanın enerjisiyle baş başa olma gayreti gösterelim. Korna sesleri yerine kuşların, derelerin, rüzgârın sesine kulak verelim. Kocaman binaların, görüntü ve gürültü kirliliğinin, çöp yığınlarının yerine ağaçların dizilişlerini, birbirleri ile olan bağlarını; dağların, ırmakların, patikaların nasıl esrarengiz bir şekilde dizildiğini görme gayreti gösterelim. Küçücük bir karıncanın kendi ağırlığını katlayarak nasıl azimle çalıştığını görelim. Ağaçlar ve çalılar üzerindeki çiçeklerin, yaprakların, o rüzgârın şiddetine kapılarak şehir duvarlarına kadar nasıl da burcu burcu koktuğunu hissedelim. Canlıların neşelerine tebessüm edelim ve sadece bir kaç saatliğine kendimizi onların yerine koyalım. Koyalım ki dünyada tüm dertlerin para olmadığını, günlük gülistanlık yaşamadığımızı, doğadaki sadece dört saatin şehirlerin yirmi dört saatine bedel olduğunu görelim. Bir arının bal yaptığını bilmeden saatlerce, azimle nasıl çalıştığını izleyelim. Akıntı şiddetini izleyip, eğilip kana kana o sulardan içelim. Bir çınara, ladine, gürgene sırtımızı verip nasıl büyüdüğümüzü düşünelim. Aslında o kadar anlatılacak hal var ki, insanlar sadece göz kapamakla yetiniyor. Kaç kişi tüm işlerini dertlerini bırakıp da en az haftada bir kez doğa-

da hayat bulmaya çalışıyor ki ya da en az ayda bir kez pikniğe çıkıyor. Mevsimleri doğasında hisseden kaç kişi varki? Çıkalım doğaya üşüyelim, ıslanalım, terleyelim, tüylerimizi poyraza bırakalım. Bizler doğaya zarar vermediğimiz sürece doğa bize herzaman kucak açacaktır. Lakin verdiğimiz her zarar bize doğal afetler olarak geri dönecektir. Çocukluğumun en iyi zaman geçirten, her zaman arkasında bir merak uyandıran bahçelerde, dağ yürüyüşlerinde, deniz kıyılarında, kuşların ıslıklarında, ağaç köklerinin nasılda toprağa sarılışını merakla incelediğim yıllarımı hatırlıyorum. Sıcaktan kaçmak için ağaç gölgelerine uzanışımı, ırmaklarda, kanallarda serinlediğimi hatırlıyorum. Soğuktan kurtulmak için yere düşen kuru dallarla nasıl bir an önce ateş yakmaya çabaladığımı hatırlıyorum. Anladığım tek şey insanın gerçek evi, bazı kimselere göre çok uzak olan doğasıdır. Şimdiki neslin ise daha çok teknolojik aletlerin kurbanı olduğunu, börtü böcekten korkarak uzaklaştığını, ağaçlarla kaplı bir alana korkudan giremediğini, hatta alışveriş merkezlerine ütopya gibi bakmalarını görüyorum. Serdar Kılıç, “Doğaya fidan değil çocuk ekerseniz tüm dünya yeşerecektir” sözü aklıma geliyor. Farkındalık yaratmak, yararlarını, tüm kabiliyet becerilerinin sağlanacağını, meraklarının giderileceğini çocuklara anlatmak yine bilgi paylaşımından geçmektedir. Çocuklar bu dünyanın gerçek sahipleridir. Doğayı tanıyalım, tüm ekolojik değerleri öğrenelim ve çocuklara anlatalım. Bırakalım çıksınlar keşfetsinler, çamura batsınlar, meyvelerden, sulardan, doğal seslerden yararlansınlar. Bırakalım korka korka bir örümceğin o kusursuz ağını nasıl çevrelediğini izlesinler. Kuş türlerini, ağaç isimlerini öğrensinler. Çocuklarımızı ve büyümeyen çocukluğumuzu doğaya salalım. Yarın çok geç olacaktır… Mersin’den bir YDG okuru

51


MAYIS-HAZİRAN

MENDEBUR İHTIYAR -SON-

Mükemmel bir final olmalı. Artık terörist sülaleden kurtulma planımı feshettim. Silahı yakalattıktan sonra kim bana akıl verip, kötü davranmışsa intikamımı alacağım. Ben sorumluluk sahibi, bilinçli bir Türk çocuğu olarak görevimi yerine getirerek vatana hizmet etmeyi kendime borç bildim. Her şey boşunaymış. Takmadılar beni, hor gördüler. Kaç çocuk sülalesi terörist diye yok etmek ister ki? Bendeki cevheri göremediler. Millet için ailesini yok etmeye çalışan bu çocuktaki cevheri göremediler. Güzel bir sabaha uyanmayalı epey oldu. Babam eskisi gibi yumuşak ses tonuyla “günaydın” desin diye beklemekle kaç gün geçti, hiç bilmiyorum. Yine bir sabaha bunu düşleyerek başladım. Uyandığımda ise gerçek olmadığını nenemin, “Hadi kalk lo, okula gecikme!” cümlesiyle fark ettim. Kaç gündür bu seslerin beynimi tırmalamasına izin veriyorum diye düşündüm ve bir sabah daha gergin bir şekilde derin bir nefes alarak yataktan kalktım.“Tamam be cadı kadın kalkıyoruz! Ben her sabah bu sesle, tükürüklerinle uyanmak zorunda değilim, yeter!” diyerek çemkirdim. “Terbiyasız eşekoğli eşak” dedi. Şivesine kurban olduğum yine güldürdü. Silah yakalattıktan sonra işlerim hiç iyi gitmedi. Psikolog deneyimlerim insanlara güven duygumun bittiği son nokta olmuştu. Bunlar yetmezmiş gibi en büyük kozları nenemi, gardiyan olarak görevlendirerek, cağnım çocuk, beni, mahpus etmişlerdi. Evden okula, hiçbir plan olmadan, kurgusuz doğaçlama filmler gibi günleri çekiyordum. Babam suratını asmış, annem boya badanasını tamamlamış, iki vatandaş bir terörist aynı yöne doğru hareket ettik. Yarım bıraktığım düşüncelerimi açıp okula kadar plan yapmalıydım. Uzun zaman, plansız kaldıktan sonra biraz hamlamıştım.

52

Psikologlar çok tehlikeli; beyninizi bir kaptırın, sizi asalak askerlere dönüştürürler. Ben de öyle olmuştum. Ama fırlama bir çocuk olmanın avantajıyla, planlar yaparak üstesinden gelmeye başlıyordum. Kafama soruların girmesiyle de düğüm çözülüyordu. Ben plansız hareket edemem bu da önemli bir kozdu. Son golü ben atıp maçı bitirmeliydim. Bu yüzden bu günlere bir son vermek için elimde kalan son kozlarımı da oynamalıyım. Mükemmel bir final olmalı. Artık terörist sülaleden kurtulma planımı feshettim. Silahı yakalattıktan sonra kim bana akıl verip, kötü davranmışsa intikamımı alacağım. Ben sorumluluk sahibi, bilinçli bir Türk çocuğu olarak görevimi yerine getirerek vatana hizmet etmeyi kendime borç bildim. Her şey boşunaymış. Takmadılar beni, hor gördüler. Kaç çocuk sülalesi terörist diye yok etmek ister ki? Bendeki cevheri göremediler. Millet için ailesini yok etmeye çalışan bu çocuktaki cevheri göremediler. O yüzden bunun da hesabını soracağım. Uzun sürer ama olsun. Hedeflerime yavaş yavaş yükselerek varmalıydım. Önce işbirlikçilerini halletmem, onlara önemli bir mesaj olacaktı. Kafamda soruları bir bir çözüyordum ki şoförün “iyi dersler” demesiyle planlarımdan bir süreliğine uzaklaştım. “Oldu


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ

canım görüşürüz. Kolay gelsin” diyerek çarptım arabanın kapısını çıktım. İzbandut güvenlik İsmail Abi’nin kulübesine geçtim. “Hele bi çay koy da içek Ayı Dayı” dedim. “Günaydın la sinirli bücür. Bu ne sabah sabah pimi çekilmiş bomba gibisin? Bu dediğini başkası dese kafasını ezerdim” dedi. “İyi işte Ayı Dayı ben başkası değilim. Çay koy, dinle, işim var seninle” dedim. Çay geldi. Dersin başlamasına epey vardı. Babam işe gecikmesin diye ben erkenden okulun bahçesinde mal mal bekliyordum. Sonra bana niye plan yapıyorsun diyorlar. Eee vaktim çok da ondan. İsmail Abi emekli polisti. Geçimini sağlayabilmek için güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu. Çok serseri çevresi vardı. Okul çıkışlarında ilginç tipler yanına uğramadan geçmezdi. Planımda yer verebilecek kadar onu iyi tanıyordum. “Sıkıyorsa ciddiye almasın, reddetsin. Ekmeğiyle oynarım” cümlelerini kafamda kurdum. Çok kalleşçe bir planım vardı. Uzatmadan İsmail ayısına “yardımın lazım nenem, annem, dayım ve işbirlikçi yengeme süper bir şaka yapacağız” diyerek masum imajı yarattım. “Ayıpsın bücür de sen hayırdır” dedi. “Ben bizimkilerin odalarına uyuşturucu süsü verilmiş karbonatlar koyacağım. Sen ve birkaç çakal ise polis imajı olabilir, mafya imajı olabilir; evi basıp olay çıkartacaksınız. Mafya ya da polis hangisine özlem duyuyorsan o rolü sana bırakıyorum” dedim. Göbeğini zıplatarak alaycı bir şekilde gülüyordu. “Oğlum sen kafayı yemişsin. Niye böyle bir şey yapalım başımıza bir ton bela gelsin. Git diğer çocuklar gibi deneylerle uğraş” dedi. Ne salak adam, dedim kendi kendime. Kesin doğru adam buydu, iyice emin oldum. “Ben hayat deneyi yaparım Ayı Dayı, aramızdaki fark bu. Bana yardım etmen lazım dedim, anlamadın. Yardım edeceksin! Yoksa okulun bahçesine gelen çakallara uyuşturucu kuryeliği yaptığını önce okul müdürüne sonra polise söylerim. Kanıtlarım da var merak etme. Senin hayatın benim ellerimde. Bana bir şey yapacak olma ihtimaline karşı güvendiğim iki kişide duruyor kanıtlar ve meselenin ne olduğu mevcut” diyerek mort ettim Ayı’yı. “Lan velet sen nasıl bir mahlûkatsın. Defol, yıkıl gözümün önünden kötü olur” diyordu ama içi boş cümlelerdi. “Mecbursun Ayı Dayı bir şaka işte gel el ele verip bitirelim. Sanki senden

malın yüzdesine ortaklık istiyorum.” “La oğlum sen onu da yaparsın la. Tam öyle birisin.” “Orda dur Ayı Dayı, o kadar değil. Tek isteğim bu” dedim. Zor da olsa salaklaşan ayı artık biçare olmuştu. “Hazırlıklarınızı yapın benden haber bekleyin” diyerek sınıfa geçtim. Sıradan bir gündü. Hoca yine beni tahtanın yanına koyup tek ayak üzerinde soru çözdürüyordu. Bu tek ayak üzerinde soru çözmenin mantığı ne, anlamadım gitti. Bir gün güle oynaya soracağım. Sınıftakiler bana gülmekle meşguldü. Uzun avarel Güher gülünce ben de tahtanın arkasından “Güher sen gülme, deprem oluyor” diyerek rahatlamaya çalışıyordum. İlk zamanlar sınıftan gelen reaksiyonlar rahatsız etse de artık takmıyor ben de onlara gülüyordum. Akşam eve gittiğimde mendebur nenem televizyonun karşısındaydı. Her zamanki gibi Deniz Baykal başkalarıyla, nenem ise Baykal ile tartışma halindeydi. “Nene seni duymuyorlar. Yorum yapmadan izlesene” dedim. Öyle dalmıştı ki hiç takmadı. Ben de uzatmadan ‘Tam zamanı’ diyerek kalktım. Annem ve babam gelmeden uyuşturucu süsü verilmiş karbonatları yerleştirmeliydim. Evin yakınındaki dükkânları gezerek küçük poşetler arıyordum. Zar zor buldum. Marketten karbonat alıp eve geldim, odama geçtim. Bir yandan kafamda planın detaylarını kuruyor, diğer yandan karbonatları poşete dolduruyordum. Asıl ve en büyük hedefim beni satıp taraf değiştiren mendebur nenemdi. Boş anları, saat başı başlayan haber bültenleriydi. Dışarı çıkıp bir sürü iş hallettim ruhu bile duymadı. Doğru hamlelerle ilerlediğimi anlamış oldum. Annemler gelmeden önce hemen odalarına girdim, karbonatları çekmecelere doldurdum. Sayısı otuz torba civarındaydı. Birkaç torba da misafir odasına bırakarak, son olarak neneme yöneldim. Yanına geçip, oturdum. Futbol muhabbeti açtım. Galatasaray şampiyon olur mu, dememle nenem başladı konuşmaya, “Fatih Kerim olduğu sürece hep şampuyon olır” diyerek konuşmayı sürdürürken yeleğinin cebine koydum uyuşturucu süsü verilmiş karbonatı. Dinlemediğim muhabbetine, “Fatih Kerim değil nene, Terim” diyerek dinledim imajı yarattım. Plan tamamdı. Yarın dayımla yengemi çağıracak, kalmalarını sağlayacaktım. Sonrası gece baskını. Bizimkilerin gelmesini, nenemle

53


MAYIS-HAZİRAN

54

altmış altı adlı kâğıt oyununu oynayarak bekledim. Nenem oyun oynarken çok ciddiydi. Adının Kürtçe olduğunu zar zor sindirdiğim dilden rakamlar söyleyerek hunharca gülüp, yeniyordu. “Gülüşüne kurban gız” diyerek cilveleşiyorduk. Bizimkiler geç gelmişti. Yemek yedikten sonra sıkıcı muhabbetlerine biraz katılıp “yarın akşam dayımları çağıralım” dedim. Biraz sorguladıktan sonra onayladılar, ben de gittim yattım. Sabah nenemin, “Oğıl kalk de haydi ha” demesiyle fırladım. “Bugün son kez beni böyle rahatsız ediyorsun cadaloz” dedim. “De haydi koppak” diyerek odadan çıktı. Sabah, bir terörist iki vatandaş aynı arabada aynı yöne doğru son kez ilerliyorduk. Babam ilk kez vır vır hiç susmadan derslerimin kötülüğünden şikâyetçi olarak konuşuyordu. “He baba, haklısın baba” dedikçe inene kadar tepeme çıktı. “Eyvallah son gününüz iyi olsun” diyerek kapıyı çarptım. Muhtemelen arkamdan ‘gerizekalı’ diye başlayan birçok cümle kurmuşlardır. Duymadım. Koşarak İsmail ayısının güvenlik kulübesine geçtim. “Ayı Dayı selam, akşama bu iş bitiyor hazır mısınız?” “Günaydın bücür, adresi ver. Gece geliriz” dedi. Karbonatların yerini, annemin, babamın, nenemin dayımın, yengemin isimlerini ve gerekli tüm bilgilerini verdim. Not etti ‘ayıcık’. Bugün sevimli görünüyordu. Sorduğu sorulara cevap verdikten sonra sınıfa geçtim. Gün boyu Dev Güher ile uğraştım. Şansımı zorladığım anlar oldu. Güher’in ayakkabı numarası kadar boyum vardı. Beynime “çüüüş” diyerek dur komutu verdim. Çıkışta eve gidip dayımların gelmesini bekledim. İhtiyarla kâğıt oynuyor, çöpçatanlık yapıyor, futbol konuşuyorduk. Dayımlar geldiğinde hep birlikte yemek yedik. Sohbet bir yandan devam ediyordu. Misafirliğin olmazsa olmazı meyve ve kuruyemiş ile misafirlik seremonisi ölümüne sürüyordu. ‘Gitme zamanı’ cümlesinin kurulmasıyla dayıma, “Bugün burada kalın. Çok fazla görüşmüyoruz zaten, ölümlü dünya” dedim. Dayımın “Olur aslan yeğenim, ayıpsın seni kırar mıyım hiç” demesiyle, “Hadi lan oradan ortalığı fişnikleyen sen ve işbirlikçi koca kafalı çiroz yengem değil miydiniz? Silahı yakalattık diye ne deliliğim kaldı ne anam ne babam” dememek için zor tuttum kendimi. Gece olacak, olanları düşünerek kendimi sakinleştirdim.

Sohbet biraz daha sürdü. Sonrasında herkes uyku modunda yataklarına geçti. Ben yatağımda heyecanla kapının çalmasını bekliyordum. Yarı uykuda beklerken kapı sert bir şekilde çaldı. “Aç kapıyı aç, polis” diyorlardı. “Vay ayı vay, polis rolünü seçmiş” diyerek fırladım. Kapıyı babam açtı. Çok şaşkındı, altına yapacak gibi duruyordu. Gülmemek için zor tutuyordum kendimi. Babam o kadar dikkatsiz ki her gün bıraktığı okulun güvenlik görevlisini tanıyamıyor. “Oğlunu kimlere emanet ettiğini bilmeyen babaya baba mı derler” diye çemkiresim geldi. “Arama kararımız var çekilin” diyorlar. Babam direniyor. “Arama kararınızı ve kimliğinizi gösterin öyle girin.” 14’lük emanetler çıktığı an babam vitesi geriye takıp buyur ediyor. Nenem “Allah balanızi vere, siz gece gece ne istiyor…” diyerek seriye bağlamış makinalı tüfek gibi saydırıyor. Dayım “biz devlet memuruyuz. Evraklarınız yok, siz polis değilsiniz” dese de o da emanetleri gördükçe tir tir titriyor. Koca izbandutlar elleriyle koymuş gibi uyuşturucu süsü verilmiş karbonatları bulup bir bir getiriyor. Ev ahalisi şok!! Hepsi bir ağızdan “komplo, biz devlet görevlisiyiz. Böyle şey olur mu?” diyor. İsmail ayısı benim verdiğim bilgilerle kurguyu iyice inandırıcı hale getiriyor. Ta ki “Çok uzatmayalım bücür yeter bu kadar eğlence, annen baban kalpten gidecekler” diyene kadar. “Ulan ayı ne yaptın sen, sabahı bekleyemedin mi yaktın beni gece gece” diye bağırdım. “Kes bücür! Ablam bu bizi tehdit etti, mecbur kaldık şakayı yapmaya. Ben okulun güvenlik görevlisiyim. Kusura bakmayın iyi geceler” diyerek itlerini alıp gitti. Onlar gitti. Herkes bana bakıyordu, hani filmlerde olur ya “arkanızdaki de ne öyle” diye sorarlar da baktıkları an aradan sıvışarak kaçarlar. O an öyle yapmak geçti aklımdan. Küfürlerin, hakaretlerin haddi hesabı yok. Nenem “Heyvan eti yemiş, şerafsız. Sen ne biçim bir çucığsın” diye vitesi seriye takmıştı. Haftalarca yattığım akıl hastanesinin, çocuk bölümünde kuduz köpek gibi hissederek yaşadığım günlerde, o facia güne dair aklımda kalan son şey, nenemin kutsal asasını kafama vurup, “zehir gibi çocığ diya diya heyati zehir etti biza” cümlesi idi. Son…


YENİ DEMOKRAT GENÇLİK

SİYASİ GENÇLİK DERGİSİ BELLEK

TARIHINIZ INKÂR, TARIHINIZ KATLIAM! İttihatçılar Müslüman halkın dini duygularını sömürerek, Ermenilere karşı kışkırtmada, nefret yaratmada Müslümanları araç olarak kullandılar. Başlattıkları bu büyük nefret kampanyası “Osmanlı’nın savaşta aldığı yenilgi Ermeniler yüzündendir.” söylemini şiar edinmişti. Nitekimbüyük bir felaketin gerçekleşmesi için uygun ortam sağlanmıştı. 102 yıl önce, yaklaşık 1,5 milyon Ermeni vahşice katledildi. 20.yüzyılın ilk soykırımı olarak tarihe geçti. Birinci emperyalist paylaşım savaşından önce Ermenistan’ın bir kısmının Rusya bir kısmının Osmanlı egemenliği altında bulunuşu nedeniyle her iki orduda Ermeni askerleri yer alıyordu. Bunun anlamı savaş sırasında birbirlerini öldürmek zorunda kalacak ve böylelikle en çok can kaybını Ermeniler verecek olmasıydı. Ne yapacakları konusunda farklı eğilimlerin olması sonucunda tarafsız kalmaya karar verdiler. Birinci emperyalist paylaşımsavaşında, Alman yanlısı İttihat Terakki hükümetinin çabaları ve saltanata yaptığı baskılar sonucunda Osmanlı Devleti Rusya, İngiltere ve Fransa’ya karşı Almanya ile ittifak halinde savaşa girdi. Bu savaş Almanların Kafkasya’yı kontrol altına alma, İttihatçılarında sürekli toprak kaybeden Osmanlı Devleti’ni yeniden toparlayarak tamamen Türkleştirme planlarını gerçekleştirmek için bir fırsat olarak görüldü. İttihatçıların hedef olarak gördüğü Türk milletlerine ulaşmanın yolu Ermenilerin yaşadıkları topraklardan geçiyordu. Buda Ermenilerin engel olarak görülmesi demekti. Önemli bir diğer durum ise Ermenilerin ayrı bir ulus ve Hıristiyan olmalarıdır. Bu ciddi engelin ortadan kaldırılması için savaş koşulları iyi bir fırsattı. Birinci emperyalist paylaşım savaşının ilk yılında Osmanlı’nın Ruslar karşısında ciddi kayıplar vermeye başlaması Anadolu’nun yerli halklarından olan Ermenileri hedef tahtası haline getirdi. Ermenilerin Rusya’ya yardım ettiği iddia ediliyordu. Adım adım kara propaganda yapılarak, Ermeniler büyük bir vahşete sürükleniyordu. İttihatçılar Müslüman halkın dini duygularını sömürerek, Ermenilere karşı

kışkırtmada, nefret yaratmada Müslümanları araç olarak kullandılar. Başlattıkları bu büyük nefret kampanyası “Osmanlı’nın savaşta aldığı yenilgi Ermeniler yüzündendir.” söylemini şiar edinmişti. Nitekimbüyük bir felaketin gerçekleşmesi için uygun ortam sağlanmıştı. Ölüme yolculuk 24 Nisan 1915’de İstanbul’dan başlamak üzere Ermeni bürokratlar, din adamları, gazeteciler, doktorlar, sanatçılar tutuklanıp, korkunç işkenceler sonucunda katledildi. Diğer kentlerde de bu durum devam etti. Aydınlar, din adamları ve sanatçılar katliam listesinde birinci sıradaydı. Ermenilerin yaşayacağı korkunç trajediyi dünyaya anlatabilecek kimsenin olmaması gerekiyordu. Gençler, tarihsel olarak bütün dönemlerde dinamik, direnç noktası olarak varlığını sürdürdüğünden kıyımın hedefindeydiler. Bu minvalde Osmanlı ordusuna yaklaşık 300.000 Ermeni genç asker alındı. Bir süre sonra silahlardan arındırılarak angarya işlerde çalıştırıldıktan sonra grup halinde birbirlerine bağlanarak, insansız bölgelere sürüklendiler ve kurşuna dizilerek katledildiler. Gençlerin katledilmesiyle birlikte Ermeni milletinin direnç noktaları ortadan kaldırılmıştı. Geriye çocuklar, kadınlar, yaşlılar kalmıştı. Soykırım planının ikinci evresi olan toplu katliama geçmek için herhangi bir engel kalmamıştı. Savunmasız bırakılmış Ermeni halkı askerler tarafından evlerinden alınıp bulundukları kent ve kasabaların meydanlarında dönemin sivil faşist

55


BELLEK

56

oluşumu olan Teşkilat-ı Mahsusa tarafından dövülerek, kafaları kesilerek katlediliyorlardı. Ermenilere yardım edenlerin cezası da ölümdü. Ermeniler, askerler tarafından iplerle bağlanarak, yerlerde sürüklenerek kafileler halinde Suriye’ye götürülüyordu. Bu yolculuk, ölüme planlı bir yolculuktu. Yüzlerce kilometrelik yolu aç ve susuz, yaya olarak katetmenin başlı başına ne anlama geldiği ortadaydı. Yolculuk sırasında Teşkilat-ı Mahsusa ile hapisten bırakılan katiller, kafilelere saldırarak kadınlara tecavüz edip öldürüyorlardı. Bütün bunlar kafileyi koruyan askerlerin gözleri önünde yapılıyordu. Böylelikle yapılan katliama çete ve eşkıya baskını süsü veriliyordu. Grup grup yola çıkartılan Ermeniler mermiden tasarruf eden Osmanlı askerleri tarafından süngülerle, kafaları kesilerek uçurumlardan fırlatılarak katlediliyorlardı. Bütün bu olan bitenle birlikte Kürt ve Türk halklarından emekçiler ölüme adeta meydan okuyarak on binlerce Ermeni’nin güvenle saklanmasını sağladı. Soykırım sonucunda Osmanlı himayesinde yaşayan iki milyon Ermeni’nin bir milyondan fazlası korkunç şekillerde katledildi. Hayatta kalanlar çeşitli ülkelere kaçmış ya da kimliğini değiştirerek Müslüman olmuşlardır. Tarihi soykırım ve katliamlar ile dolu olan Kemalist faşist TC, ezilen uluslar üzerinde kurduğu mili baskısını bugün de katmerleştirerek ezilen milliyetler üzerinde sürdürmektedir. Halk savaşçısı Armenak Bakırcıyan’ı katleden, onlarca kez mezar yerini değiştiren, anıt mezarına dahi tahammül edemeyip yıkım kararı veren, Hrant Dink’i katledip katilinin sırtını sıvazlayan, 10 yıl geçmesine rağmen davayı sonuçlandırmayan, Sevag Balıkçı’yı ve daha birçok Ermeni’yi katleden zihniyet, bugün AKP’de vücut bulmuş durumda. Ermenilere karşı nefret dilini kullanmaktan çekinmeyen AKP, açıktan soykırımı desteklemekte, Ermeni ulusuna düşmanlığı körüklemektedir. 102. yılında Ermeni Soykırımını lanetliyor, Ermeni düşmanlığına karşı mücadeleyi büyüteceğimizin sözünü veriyoruz!


o tohum ki, gökçe gökçe yeşerecek, büyüyecek, dal budak salıp meyve verecektir.


Kovara Ciwanên Siyasî | Hejmar: 10 | Gulan-Pûşper 2017 | 3 TL | ISSN: 2149-1208

ARTÊŞA DAGIRKER TC Lİ ROJAVA Û ŞENGAL DERKEVE!

BİJÎ ŞOREŞA ROJAVA Û ŞENGAL

Ydg 10  
Advertisement