Issuu on Google+

xxi.com.tr

XXI < MİMARLIK TASARIM MEKAN < SAYI 118 < NİSAN 2013 < BÜLEND ÖZDEN DESIGN < BÜTÜNER MİMARLIK < OFİST < O.S.O MİMARLIK < PLANLUX < TRIO MİMARLIK < VIA MİMARLIK < MİMARLIK YARIŞMALARI

Yİ R M İ B İ R M İM A R L IK TASA R IM M E KA N SAY I 118 N İ SA N 2 0 13 1 1 ( KIB R IS 1 2 )

Yarışma Mitinin Yapıbozumu

Türkiye’de son dönemlerdeki mimarlık yarışmalarının açmazlarını Elif Özdemir, Hüseyin Kahvecioğlu, İnanç Eray ve Ömer Selçuk Baz ile birlikte kurcaladık.

ODTÜ Kuzey Kıbrıs Yerleşkesi Üçüncü Blok

Lumberjack Ofis ve Showroom

BÜTÜNER MİMARLIK

BÜLEND ÖZDEN DESIGN

OFİST

O.S.O MİMARLIK

PLANLUX

YAZILARIYLA

KORHAN GÜMÜŞ LEVENT ŞENTÜRK OSMAN ŞİŞMAN OTTO VON BUSCH

TRIO MİMARLIK

VIA MİMARLIK


Yirmibir Mimarlık, Tasarım, Mekan Depo Yayıncılık adına sahibi ve yayın yönetmeni Kuyaş Örs yazı işleri müdürü (sorumlu) Hülya Ertaş hulya@depo.com.tr

Yeni yarışma sistemleri tasarlamak

editör Beste Sabır beste@depo.com.tr sektör editörü Tuğba Demirci tugba@depo.com.tr yardımcı editör Pınar Soylu reklam müdürü Burcu Hinginar Akıncı burcu@depo.com.tr okuyucu ilişkileri sorumlusu Manolya Yenigün manolya@depo.com.tr kurumsal iletişim yönetmeni Mürüvvet Can muruvvet@depo.com.tr kapak tasarımı Emre Çıkınoğlu sayfa tasarım ve uygulama Doğukan Bilgin web tasarımı Anıl Dönmez Turgay Tuğsuz basım yeri Ofset Yapımevi Yahya Kemal Mahallesi Şair Sokak No: 4 Kağıthane, İstanbul yönetim yeri Depo Yayıncılık Hacı İzzet Paşa Sokak Rota 1 Apartmanı 12/2 34427 Gümüşsuyu İstanbul 0212 251 1811 xxi@depo.com.tr genel dağıtım DPP

Son dönemlerde sıklıkla karşılaştığımız sorunların çoğunluğunda mimarların iletişim problemlerinin yatıyor olması olası. Hele de son zamanlarda çok gündemde olan kentsel dönüşüm gibi büyük müdahalelerde mimarların söylemleriyle halkınki arasındaki uçurum rahatlıkla görülebiliyor. Bu iletişim sorununu genel bir mimarlık kültürü eksikliği olarak görmenin kısa vadede hiçbir yararı olamayacağı da artık anlaşıldığına göre, mimarlar olarak iğneyi kendimize batırmak bir seçenek olarak karşımızda durmakta. Mimarlık kendi terminolojisini sürekli kendi mevcut kavramları üzerinden yenileyen bir meslek olma tehlikesiyle karşı karşıya olabilir. Bunun nedenlerinden birini de bazı önkabullerle ilerlememize bağlamak yanlış olmaz. İşte XXI'de düzenliyor olduğumuz dosya toplantılarının çıkış noktalarından biri de bu önkabulleri sorgulamaya açmak.

Yerel süreli yayın. Dergide yer alan yazı ve fotoğrafların tamamı ya da bir bölümü, Depo Yayıncılık’ın yazılı izni olmadan kullanılamaz.

facebook.com/xxidergisi twitter.com/xxi_dergisi

Bu ay mimarlık yarışmalarını tartıştık, Elif Özdemir, Hüseyin Kahvecioğlu, İnanç Eray ve Ömer Selçuk Baz ile. Mimarlık camiasının neredeyse bir ağız birliği içinde olduğu izlenimi olan bir konu mimarlık yarışmalarının açılması gerekliliği. Peki, gerçekten de mimarlık yarışması bir yapı elde etmek için en iyi yöntem mi? Her ne kadar mimarlığın tek bir doğrunun, güzelin ya da iyinin üretileceği bir alan olmadığını bilsek de ortak müşterekler dahilinde çoğunluğun onaylayacağı yaklaşımlar olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan yarışmalar nerede duruyor? Bir kez bu soruyu ortaya koyunca, önce yapılı çevredeki değişimleri göz önüne almak istedik. Ömer Selçuk'un sağladığı veri bu çerçevede önemliydi: Son on yılda (2001-2011) açılan

yarışmalardan sadece yedi tanesi uygulanmış. Bu oranda bir üretimin yapılı çevreye etkisini tartışmak herhalde pek akıl karı değil. Bu durumda ikinci konu gündeme geldi: Peki, yarışmalar mimarlık kültürünün oluşmasında bir katkıda bulunuyor mu? Genç mimari ekiplerin seslerini duyurmak ve çok düşük de olsa bir ihtimal binalarını hayata geçirmelerini sağlamak için evet, tabi ki. Peki yarışmalar yeni söz üretmek için gerekli bereketli bir ortamın oluşumuna katkıda bulunuyor mu? Bu kısmı biraz tartışmalı. Türkiye’de özellikle kamu binaları söz konusu olduğunda yarışmaların karşısında tek alternatif olarak yer alan ihale sisteminin mimari proje elde etmek için hiç uygun olamayacağı ise kesin. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda iyileştirilmesi gereken bir yarışmalar sistemi olduğu aşikar. Yalnızca formatta birtakım yenilikler ve değişiklikler değil, aynı zamanda kamu kurumlarına -hele de yarışma açma kararı almış olanlara- yarışma sonunda ortaya çıkan emeğin çöpe atılmasını önleyecek zorunluluklar getirilmesi de gündeme alınmalı belli ki. Bir kamu kurumunu yarışma açmaya ikna etmek belli ki o binayı uygulatmaktan çok daha kolay. Dolayısıyla tüm süreçlerin kademe kademe ama her seferinde şeffaf bir şekilde ilerleyeceği yeni bir sistem, çok uzak bir hayal değil. Önkabullerimizi yeniden sorgulamaya ve oradan hareketle neyi değiştirmek istediğimize odaklanmaya başlayarak yola koyulabiliriz.

XXI


güncel

DOSYA

6 güncel

40 YARIŞMA MİTİNİN YAPIBOZUMU

Yarışmaların yapı elde etmek için en iyi yöntem olup olmadığını, bugünkü mevcut durum içinde potansiyellerini ve açmazlarını Elif Özdemir, Hüseyin Kahvecioğlu, İnanç Eray ve Ömer Selçuk Baz ile birlikte tartıştık.

proje 48 dinamik kesitler Bütüner Mimarlık tarafından tasarlanan ODTÜ Kuzey Kıbrıs Yerleşkesi'nde yer alan eğitim ve laboratuvar bloklarının araziyle uyumlu yapılaşması, yapı bütününde bir mekan kalitesinin ortaya çıkmasını sağlıyor.

İçİndekİler

NİSAN 2013 - XXI 2

52 dokunun hareketi

10 küçük müdahaleler / otto von busch

Kullanıcı mı Kullanılan mı? Katılımcı Tasarımın İkilemleri

20 soru işareti / korhan gümüş

Hangi Akılla Yıktıysa Aynısıyla Yapmak

28 sapkın tasarım sözlükçesi / osman şişman

Zanaat

34 dönme dolap / levent şentürk

Batı Ruhr’da Endüstriyel Heterotopyadan Yaratıcı Ekotopyaya

İç mekan tasarımı Trio Mimarlık tarafından gerçekleştirilen butik otel genelinde sadelik ön plana çıkarken doğa, mekanın içine sızıyor.


58 geçmişe dokunmadan

68 mekanı sadeleştirmek

Restorasyonu tamamlanan A.D. Evi'nin iç mekan tasarımını üstlenen Ofist Mimarlık, Cihangir'deki Graviyer Apartmanını geçmişi ile ele alırken çağdaş işlevleri de tasarıma dahil ediyor.

Bülend Özden'in Lumberjack markası için Milano'da tasarladığı ofis ve showroom projesi, İtalyan stilinin sadeliğini, yenilikçi ve dinamik bir anlayışla vurgulamayı amaçlıyor.

62 derinlik ve görsel algı

70 mimariyi izleyen ışık

İç mimari tasarımı O.S.O. Mimarlık tarafından gerçekleştirilen Ping&Optimedia projesi, iki farklı firmanın ofis mekanını açık ofis düzeninde, esnek bir yapılanmaya izin verecek şekilde ele alıyor.

Planlux tarafından gerçekleştirilen Mars Ofis'in aydınlatma tasarım projesi ve aydınlatma tasarım sürecine dair sorularımızı Başak Okay yanıtladı.

74 çok parçalı oyun deneyimi

İtalya'da gerçekleştirilen A'Design Award tasarım yarışmasında en iyi oyuncak seçilerek platin ödül alan yaratıcı ahşap oyuncak seti, basit ve organik formalarla çocuklarda yaratıcılığın ve estetik algının gelişmesine yardımcı oluyor.

SEKTÖR 76 ürün HABERLERİ

NİSAN 2013 - XXI 4

İçİndekİler

80 motif, doku ve desen

Kale Grubu Unicera'da Çanakkale Seramik, Kalebodur ve Kale markalarının yanı sıra bünyesine kattığı İtalyan Edilcoughi ve Edilgres markalarına ait ürünleri tanıttı.

66 ürün tasarımının mekana yansıması

82 dönüşüme imkan veren

VIA Mimarlık, Apple'ın ana distribütörlerinden Artı Bilgisayar'ın merkez ofis tasarımında, markanın endüstriyel tasarım anlayışını iç mekanla bütünleştiriyor.

Doğan Online'ın Trump Towers'taki yeni ofisini Nurus Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkan Vekili Güran Gökyay ve Pazarlama Müdürü Zeynep Yavaş ile AR-D Stüdyo'dan Hacer Akgün Marino ve Ebru Kazımoğlu Erkmen anlattılar.

86 tasarım özgürlüğü

Duravit, yeni ürün serileri Happy D.2, Durastyle, X-Large ve Starck 2 ile yalın ve işlevsel banyolar sunuyor.

90 referans proje – zemin ve duvar

108 ajanda

Advance Design Filli Boya Hemel Işıklar Tuğla Kalebodur Kilsan Seranit Therrawood Vitra


Mermerin Milano Serüveni

NİSAN 2013 - XXI 6

güncel

8-14 NİSAN TARİHLERİ ARASINDA GERÇEKLEŞEN MİLANO TASARIM HAFTASI'NDA İMİB TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN “IŞIKLA YIKANMAK” BAŞLIKLI SERGİ, TÜRK DOĞALTAŞININ HİKAYESİNİ ANLATIYOR.

İstanbul Maden İhracatçıları Birliği (İMİB) organizasyonunda düzenlenen ilki geçtiğimiz sene gerçekleşen “Ve Mermer Dedi ki: Yol Seni Değiştirir” sergisi, bu sene de Demirden Design'ın küratörlüğünde Zona Tortona Superstudio Piu Art Garden'da “Işıkla Yıkanmak” başlığıyla 900 m2'lik bir alanda gerçekleşiyor. Farklı disiplinlerden altı tasarımcı ve mimar, dört bin yıllık bir geleneğin parçası olan mermeri çalışmalarında konu ediniyor. Sergiye MassimilianoDoriana Fuksas (İtalya), Melkan Gürsel-Murat Tabanlıoğlu (Türkiye), Alişan Çırakoğlu (Türkiye), Mathieu Lehanneur (Fransa), Dice Kayek (Türkiye) ve Arik Levy tasarım, moda ve mimarlık odaklı çalışmalarıyla katılıyor. Bu paralelde Melkan-Murat Tabanlıoğlu ve Alişan Çırakoğlu sorularımızı yanıtladı. Beste Sabır: Sergide yer alan çalışmanızın ana konsepti nedir?

Melkan&Murat Tabanlıoğlu: Tekil mermer parçalarının bir araya gelerek, oluşturdukları yerin sürekliliğine biçim vermesiyle bütünlüğü olan bir mekan kurgulandı. Aynı bedeni oluşturan farklı organizmalar gibi, her bir parçanın diğerine benzemezliğine rağmen bu birleşim sonunda elde edilen; uyumlu üretimin somut bütünlüğü oldu. Hareket ve akışkanlığı hedefleyen her bir parça, “sonsuzluk” kavramına çağrışımla bu kesintisiz alanda bir araya geldi. İç mekanda yüzeyi parlatılmış siyah mermere direkt yansıtılan Ali Emir Tapan'ın video çalışması akışkanlık kavramını, kaynak olarak doğa fikriyle birlikte vurguladı. Dış cephedeyse müdahale edilerek kazanılan mat ve sessiz yüzeyde taşın iç dünyası yeniden görünürlük kazandı. Alişan Çırakoğlu: Serginin ana teması ve malzemenin doğal nitelikleri çerçevesinde tasarım “mermerin ışığı bize sunması” fikri üzerine gelişti.

bs: Serginin başlığı olan “Işıkla Yıkanmak" ve ana malzeme mermer ile nasıl bir ilişki kurdunuz? mmt: Siyah mermer yüzeyin de etkisiyle, yaratılan karanlık ortama giriş ve çıkış olarak kurgulanan aralıklardan sızan doğal ışığıyla, yapay olarak ışık üreten projeksiyon mekanda buluştu. İki duvarda eşzamanlı olarak izlenen video ve buna eşlik eden özgün ses enstalasyonu meditatif bir ortam üretti. aç: Mermerin alışık olduğumuz kullanımlarında çok rastlamadığımız geçirgenliğini tekrar yorumlamayı ve bu özelliğini öne çıkarmayı hedefledik. Bu doğrultuda tasarım, ışıkla mermerin etkileşimi üzerine bir deneyim kurguluyor. Bu kurgu mermerin sadece geçirgenliğini değil, rengini, dokusunu ve yansıtıcılığını da içeriyor. Beyaz mermeri değişen renkli ışık hareketiyle boyayarak bu deneyimi zenginleştiriyoruz. Işığın arınma ile

ilgili çağrışımlarını bu deneyimin parçası haline getirmeyi amaçladık. bs:Tasarım ve üretim süreci nasıl ilerledi? mmt: Geçen yıl sergilenen tasarımların birbirleriyle ilişkisi net değildi, bu yıl Demirden Design'ın küratoryal yaklaşımıyla farklı ölçeklerde tasarlanan yapıtların ortak bir kurguyla ele alınması sergiyi güçlendirdi. Tabanlıoğlu olarak mimari dilimizi bu sergi ortamına taşımak istedik, temel mimari algımızla mekan üretme fikirimizi tasarıma yansıttık. aç: Serginin küratörü Demirden Design’la ana tema üzerinde konuşup tartıştıktan sonra ilk fikirlerimizi anlatan eskizleri oluşturduk. Ana fikrin çeşitlemeleri üzerinden üretim süreçlerini de dikkate alarak tasarıma son halini verdik. Üretim sürecince mermer işleme teknolojilerinin de katkısıyla süreci neredeyse tamamen


güncel NİSAN 2013 - XXI 8

giriş sayfasında solda ve üstte sağda: Alişan Çırakoğlu - Derin Işık altta sağda: Melkan Gürsel & Murat Tabanlıoğlu Mekanın Sürekliliğinin Biçimleri bu sayfada en üstte solda: Arik Levy – Mermere Dönüşmek en üstte sağda: Dice Kayek - Nebula üstte: Mathieu Lehanneur - Akışkan Mermer üstte sağda: Doriana & Massimiliano Fuksas - Asya

sayısal ortamda ilerlettik. Tasarımı oluşturan birbirinden farklı 550 parça bu sayede hızlı bir üretim sürecinde ortaya çıktı. bs: Çalışma ile vurgulamak istediğiniz ana tema-motto nedir? mmt: Sınır ve süreklilik, karanlık ve ışık, doğal ve yapay gibi kriterleri bir arada değerlendirdik. Doğal sürecin sonunda mermere dönüşen kristalize karbon minerallerinin yolculuğu burada bir mekanın çerçevesini kurmakla sonuçlandı. Diğer tezatların buluşması gibi, mermerin sert ve kalıplaşmış duruşuna nazire olarak, yansıttığı ışık biçim verdiği mekana dinamizm taşıdı. aç: Çalışma ışığın ve malzemenin diyaloğu üzerine akılda kalıcı bir deneyim yaşatmayı hedefliyor. bs: Malzeme ve tasarım ilişkisinden bahsedebilir misiniz? mmt: Mermer sağlıklı dayanıklı bir

malzeme, tasarımda kendini ön plana çıkarıyor. Yarattığı başlıca duygu güven ve güç, ancak aynı zamanda kırılgan; işlenirken ve uygulamada özen ve beceri gerekiyor. Doğal haline iki farklı müdahale gerçekleştirerek birbirine benzer iki mermerden farklı ve aynı zamanda birbirlerini tamamlayan bir sonuç elde ettik. Tasarımda özellikle özenli bitişleri önemsedik. Alışmadığımız formlar vermek yerine mermerin özgün duruşuna saygıyla yekpare kullanımı tercih ettik. aç: Tasarımın çıkış noktasını malzemenin işlenme ve üretim süreçleri tarifledi. Doğada kütleler halinde bulunan mermer, mimari kullanımda boyutlanmış levhalar haline getiriliyor. Ama biz tasarımda levhaları yüzeyleri kaplamak için değil, derinliği olan bir kabuk oluşturmak için kullandık. Doğadaki blok halini tekrar hatırlatan, içinde ışığın hareket edebildiği bir kabuk bu. Farklı boyuttaki

levhaların yan yana dizilişi mekanın her noktasından farklı algılanan bir doku ve sınırları kesin olmayan bir mekan hissi yaratıyor. bs: Çalışmanız mekanla bir ilişki kuruyor mu? Nasıl? mmt: Mermerin tabiatından doğan bir araya gelebilme potansiyeliyle, uyumlu tek bir resim ortaya çıktı. Parlak yüzeyler ayna etkisiyle çevresini yansıttı ve çoğalttı. Mermerin yekpare görünüm sağlamasıyla, dıştan robust bir kütle olarak algılanan ancak içine girildiğine farklı çağrışımlara davet eden gizemli bir kutu. aç: Çalışma mekanın kendisini tarifliyor. Birbirine değmeden, mekanın dış yüzeylerine saplanmış şekilde duran farklı boyutlarda mermer parçalar bir arada tek bir mekan tanımlıyorlar. Mermerin dışarıdan içeri süzerek taşıdığı gün ışığı da dolaylı olarak dışarısı ile ilişki kuruyor.


Kullanıcı mı Kullanılan mı? Katılımcı Tasarımın İkilemleri "Kullanıcı odaklı" tasarım perspektifi son on yılda baskın bir paradigmaya dönüştü. Bu perspektifte, tasarımcının egosunun ötesinde işlev, ergonomi, etkileşim ve evrensel dahiliyet aracılığıyla kullanıcı merkezdedir. Tasarımcıların kullanıcı araştırmaları, etnografik veriler ya da odak gruplarla çalışarak kullanıcılar ve tüketicilerin gereksinimleri, talepleri ve arzularını daha iyi kavramaları yaygınlaştı. Genellikle "kullanıcı" aygıtla iletişime geçen, onu tutan ve aktive eden ya da bir tüketici olarak belirli bir hizmeti alan kişi olarak tanımlanır. Ama daha fazla aracı, paydaş, kullanıcı ve çıkar devreye girdikçe daha soyut hizmet sistemleri üzerinde çalışmaya başladığımızda işler karmaşıklaşıyor. Vergiyle finanse edilen sağlık hizmetlerinde "kullanıcı" doktor, hemşire, hasta, bürokrat ve vergi mükellefi. Vergilikullanıcılar aynı zamanda oy verenlerin, politikacıların ve lobicilerin sesi.

KÜÇÜK MÜDAHALELER

Diğer tasarımcı rollerini, örneğin katılımcı tasarım ya da belirli topluluklara güç kazandırma alanlarında çalışan "kolaylaştırıcı" tasarımcıları düşününce daha da karmaşık hale geliyor durum. İnsanları dahil etme ve eğitme işine giriştiğimizde ve özgürleştirmeye doğru tasarım süreçlerini kolaylaştırdığımızda sormamız gerek soru şu, gerçek anlamda kullanıcı kim ve belki daha da önemlisi kullanılan kim?

NİSAN 2013 - XXI 10

Bu soru tasarımın ve özellikle de "güç kazandırmayı" amaçlayan pratiklerin ana sorunlarından birinin altını çiziyor. Tasarımda işgücünün bölünmesi neredeyse otomatik olarak işverenin kendi sorunlarını çözme olasılığından vazgeçmesi anlamına geliyor. Buna sıklıkla rastlanıyor, herhangi bir işgücü bölünmesinde olduğu gibi. Doktora gidiyorum çünkü kendimi iyileştiremiyorum. Tesisatçıyı çağırıyorum çünkü boruyu tamir edemiyorum. Ama bu mesleklerin hiçbiri açık bir şekilde bana "güç kazandırmak" için var değil, oysa katılımcı tasarımın bugün açıkça amaçladığı şey tam da bu. Karşılıklı alışveriş genellikle bir antlaşma dahilinde yapılır ve ücreti ödenir ki hizmetin adil olup olmadığına karar verelim.

OTTO VON BUSCH TASARIMCI

üstelik ücretsiz! Ama bunun karşılığında Google’ın benim verilerimi nasıl ve ne kadar kullandığına dair hiçbir fikrim yok. Büyük ihtimalle Google benim verilerimi iyice kullanıyor, ve hepimizinkileri. Ama bunu asla bilemeyeceğim çünkü bana asla söylemeyecekler. Bizim karşılıklı hizmet alışverişimizin adil olup olmadığını hiç bilemeyeceğim. Diyebilirsiniz ki her zaman başka birinin oyununda piyonuz. Her birimizin belirli rolleri var ve tüm sosyal ilişkiler farklı düzeylerde karşılıklılıkla, sadakatle, dayanışmayla, onurla, yetenekle, dostlukla ya da parayla değiş - tokuş üzerine kurulu. Ama en kişisel ilişkilerde ne verdiğimizi ve ne aldığımızı biliriz. Daha büyük ve karmaşık sistemlerle ilişkilenince bu daha soyut bir hal alır, ana kullanıcıyla iletişimde olduğumu düşünebilirim ama para ve görev tanımı başka gündemi ve öncelikleri olan bir aracıdan geliyor olabilir. Oyunun taşları birbirine karışmıştır ve bir tasarımcı olarak ben yanlış sorun ve kullanıcı ile uğraşarak insanları etik olmayan bir yolla kullanıyor hale gelebilirim. Batıdaki katılım ve sistemli tasarım deneyimlerimiz gelişen ekonomilerdeki vaziyetten çok farklı. Sürdürülebilir kurumların ve öngörülebilir bürokrasinin eksikliğinde sosyal organizasyon da başka modelleri takip ediyor. Ailelerin, klanların ve dini toplulukların bağlılığı ve güç yapıları farklı gündemleri olan gelişim STK’ları, bankalar ve yardım kuruluşlarıyla çelişebiliyor, formel ve enformel ekonomiler, strüktürler ve ağlar karşı karşıya gelebiliyor. Özellikle de sosyal konulara ilişkin tasarımda kendimize katılımcı tasarım sürecinde kullanıcıyı kimin kullandığını sormamız gerek. Katılımcılarımın "insani kalkanlar" gibi davranarak rehinlere dönüşüp kötü tasarımımın bahaneleri olmalarını nasıl önleyebilirim? Her zaman aldığım sonuçları "bu kullanıcıların istediği şeydi" diyerek savunabilirim ama bu yaptığım sömürücü projeyi açıklamaya yetmez. Maaşımı aldım ve sağ salim evime döndüm ama onları daha kötü bir yaşamsal durumla baş başa bıraktım.

Bugünün karmaşık "kullanıcı odaklı" sistemleri böylesi bir şeffaflığa ve kolaylıkla izi sürülebilen ya da değerlendirilebilen karşılıklılıklara sahip değil. Kullanıcıların durumda fayda sağladıkları farz ediliyor ama aynı zamanda farkına varmaksızın kullanılıyor da olabilirler. Kullanıcı sömürücü bir ilişkiye dahil olmuş ama bilgi asimetrisinden ötürü bunun ayırdına varmamış olabilir.

Yerel zanaatkarlara eğitim verdiğim ve bu sayede onların küçük işletmeler kurarak ekmeklerini çıkardıkları bir geliştirme projesini ele alalım. Yalnızca benim tasarımcı olarak varlığım yerel güç dengelerini değiştirmekle kalmaz aynı zamanda bazı işbirlikçilerine ödeme yaparak yerel olarak "yanlış eller" şeklinde algılanan kişilere para aktarabilirim. Yerel hiyerarşi ve organizasyon geleneklerini atlayarak hiçbir yardımımın dokunamayacağı şekilde ve tamiri çok zor olan bağlılıklara ve kimliklere zarar verebilirim. Yerel fikirleri "kolaylaştırırken" ya da "çoğaltırken" ettiğim yardım, yerel kapasitelerin altını oyabilir, yardım ettikçe daha fazla zarar verebilir ve insanları güçten yoksun bırakabilirim. Ve ben evime geri döndüğümde böylesi "yardım şokları" ile desteklemeye çalıştığım girişimlerden daha büyük zararı böylesi yerel yetilere vermiş olabilirim.

Böylesi bir bilgi asimetrisi örneği Google’ın e-posta hizmeti Gmail. Harika, çok kullanıcı dostu ve de

Bu durumda sosyal gelişim ve güç kazandırma üzerine çalıştığımızda "kimin hizmetinde?" sorusunu


KÜÇÜK MÜDAHALELER

sormalıyız. Yerel bir esnafa yardım ettiğimde zanaatkarın kimin için çalıştığını, temizlikçinin kimin için yıkama yaptığını ve girişimcinin kime sattığını kendimize sormalıyız. Benim müdahalem ne türden yapısal sorunlar üretebilir ya da dahası onları artırabilir? Bugünün sosyal tasarımındaki yaygın özgürleştirici pratiklerden mikrokredi ya da zanaat eğitim programını ele alalım. Fakirliği üreten yapısal koşulları değiştirmek için hiçbir şey yapmazlar, onun yerine fakirlik yükünü yoksulların sırtına öteler. Mikrokredi alan kadınlar, erkekler parayı alarak erkek egemenliklerini kuvvetlendirirken borç yükü altında kalabilirler. Benzer bir şekilde benim zanaat eğitimimle ne türden bir işgücü artırılmış oluyor? Büyük ihtimalle bel bükücü şekilde ağır, evde parça başı iş yapan -örgü ören, dikiş diken, küçük ölçekli montajlar yapankadınlar ve çocukların çoğunluğunu oluşturduğu enformel sektörün büyümesine yol açacak. Bu türden domestik maharet, hiçbir yasal koruma altında olunmaksızın ve hatta tehlikeli ya da zehirli koşullar altında çok düşük ücretlerle çok uzun süreler çalışmaya dayalıdır. Benim zanaat atölyem en nihayetinde insanları zehirlemek ve onları sömürüsü domestik ilişkilere hapsetmekle sonlanabilir. Öyleyse bundan nasıl kaçınabiliriz? En azından etrafımızdaki yapısal örüntüleri görmeyi, güç ve paranın izini sürmeyi ve kullanıcılarla kullanılanları ayırt etmeyi öğrenmeliyiz. Sadece gözlerimizi kapayıp "iyi olmakla" sorunlar yok olmaz. Bir dizi soru sorarak başlayabiliriz: • Kullanıcılar ya da paydaşlar kimler? Çıkarları neler? • İşveren kim? Onun çıkarı ne? • Sen kime rapor veriyorsun, onlar kime veriyor? Çıkarları neler? • Kim dahil, kim değil?

• Bu eylemin etrafındaki yapısal ve kurumsal çerçeveler neler? • Kime güç öneriliyor ve bu güç kimden alınıyor? Güç, bağlılık ve sadakat ilişkileri nasıl yeniden düzenleniyor? • En nihayetinde kim, ne kazanıyor? • Geri ödemeleri ya da telafileri nasıl garanti ediyorsun? (Örneğin ürettiği soylulaştırma nedeniyle topluluk bahçesindeki katılımcılara nasıl bir telafi öneriyorsun?) Senin katılımcı projen bu koşullar içinde nasıl yönleniyor? Katılımcı süreç enformel güç yapılarını nasıl açığa çıkarır da geçiş dönemi adaletini ve uzlaşmayı sağlar? Kullanıcılarımızı daha fazla dikkate aldığımız ve en nihayetinde "kullanılanlara"

dönüşmedikleri süreçler nasıl yaratılabilir? Eğer hepimiz sosyal bağlar ve ilişkilerin maddileştirilerek metalara dönüştürüldüğü, ağlar ve bağlantıların gerçek bir değerinin olduğu "sosyal ekonomiye" bağımlıysak, katılım bizim düşündüğümüz kadar "özgür" mü?

11 XXI - NİSAN 2013

solda: Grameen Bankası yöneticilerinden Mohammad Yunus ve bankadan kredi alanlar altta: Grameen'den kredi alanlar nakış yaparken


Yeniden İşlevlendirme

NİSAN 2013 - XXI 12

güncel

TARİHİ GAZİMAĞUSA KENTİ’NDE İTÜ VE DAÜ İÇ MİMARLIK YÜKSEK LİSANS PROGRAMLARI TARAFINDAN ORTAKLAŞA GERÇEKLEŞTİRİLEN ÖĞRENCİ ÇALIŞMALARI, İÇ MİMARLIK’TA YENİDEN İŞLEVLENDİRME KONUSUNA ODAKLANIYOR.

bandabuliya market

sağlıklı yaşam merkezi

bandabuliya market

sağlıklı yaşam merkezi

Özge Cordan*, Demet Dinçay**, Frederico Fialho Teixeira*** 2011-2012 bahar yarıyılında, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Doğu Akdeniz Üniversitesi İç Mimarlık Bölümleri’nin yüksek lisans programları çerçevesinde gerçekleştirilen, 'Paralel Stüdyo ve Uygulamaları' (Parallel Studio and Practices) olarak tanımlanan ortak çalışmanın temel sorunsalı, iç mimarlıkta yeniden işlevlendirmeydi. Proje yeri olarak, KKTC- Mağusa Kenti Sur İçi’nde dört ve İTÜ-KKTC Kampüs alanından bir adet olmak üzere beş ayrı yer tespit edilerek, öğrencilerden tasarım problemini tanımlamaları, konu ve işlev seçimini yapmaları ve belirledikleri işlevsel programa ilişkin iç mimari çözümleri üretmeleri istendi. Böylece öğrenciler, kültürel ve yapısal çevrenin dinamiklerini daha iyi anlamaya, analiz etmeye ve keşfetmeye yöneltildiler. Bu çerçevede yazı, İTÜ İç Mimari Tasarım Uluslararası Yüksek Lisans

Programı-IMIAD kapsamında ve İç Mimarlık Projesi II (Interior Arcitecture Project II) dersinde üretilen öğrenci çalışmalarına odaklanıyor. Öğrenci Evi (Judith Speidel): Lala Mustafa Paşa Cami ile Venedik Evi’nin bulunduğu tarihi doku içinde dar, gölgeli sokaklardan biri üzerinde geleneksel ev tipolojisini tekrar ederek bir iç avluya açılan bu harap haldeki ev, altı odalı bir öğrenci evine dönüştürüldü. Kavramsal kurgusunu 'modülerlik' üzerine kurgulayan projede, açık ve esnek bir mekan anlayışına göre biçimlendirilen iç mekanlar, öğrencilerin kendilerini ‘evdeymiş gibi’ hissetmeleri düşüncesinden hareketle tasarlandı. Öğrencilerin mekan, mobilya ve donatı düzeyinde, kendi kimliklerini yansıtmalarına imkan veren ve alternatif biçim düzenlerinin geliştirilmesine elverişli farklı renk ve boyuttaki modüler elemanlar, en küçüğü 60x60 cm olacak biçimde boyutlandırıldı. Ayrıca, malzeme

ve renk tercihleri yakın çevreye referansla belirlendi. Sağlıklı Yaşam Merkezi (Kathrin Blesing): XV. yüzyıla tarihlenen ve tarihi kentte önemli bir simge değerine sahip olan Kraliçe’nin Evi/Sarayı olarak da bilinen Venedik Evi; yoga, spa ve sağlık klübü konseptlerini bütünleştiren bir anlayışla yeniden işlevlendirildi. Farklı kot ve yönlerden yapı adasını çevreleyen sokaklar ile ilişki kuran bu yapı kompleksi; yüksek avlu duvarlarıyla çevrelenmiş bir alanda harabe halindeki bir ev, bir şapel, kuyu, yapının farklı dönemlerinden izlere referans veren tarihi kalıntılar ve değişik kotlara yayılan bir iç bahçeden oluşmaktaydı. Yapı adası içinde dağınık halde bulunan mekanları, işlevsel ve mekansal bir örüntüye oturtmak ve bunu yaparken de 'ışık' ve 'su'dan yararlanmak çalışmanın temel argümanıydı. Yeme-içme, sosyal alanlar ve dinlenme alanları olmak üzere farklı işlevsel bölümlere hizmet edecek şekilde

mekansal olarak yeniden organize edilen mevcut yapı kompleksinde, kot farklılıklarından yararlanılarak farklı işlevsel bölümler birbirinden ayrıldı ve görsel süreklilik sağlandı. Ayrıca, yerel malzeme ve tonların kullanımı, ışıkgölgenin efektif kullanımı ile bu projede tinsel bir atmosfer kurgulanmaya çalışıldı. Bandabuliya Market (Sabine Schukraft): Tarihi kent merkezinde yer alan ve yerel dilde Bandabuliya olarak bilinen “Semt Pazarı /Hal” binasının; çağdaş gereksinimleri karşılayacak biçimde ve yerel halkın, ziyaretçilerin, yabancıların kullanımına olanak veren ve kültürlerarası alışverişe imkan sağlayan bir çekim merkezine dönüşerek eski işlevine sadık kalınarak yeniden düzenlenmesi, projenin temel amacıydı. Mekansal kurgusunuysa dikdörtgen planlı yapıyı çepeçevre kuşatan ve orta bölüme eklenen yemeiçme alanının etrafında sıralanan dükkanlar oluşturdu. İç mekan


sanat galerisi

öğrenci evi

NİSAN 2013 - XXI 14

güncel

itü- kktc kampüs kütüphanesi

atmosferini bütünleyen ve ses bariyeri olarak da işlev gören iç avludaki havuz, hem yeme-içme alanlarını birbirinden ayırmak hem de zemin ve galeri katları arasındaki bütünlüğü kuvvetlendirmek istercesine orta aks üzerinde konumlandırıldı. Dükkanlar, kamusal ve özel kullanıma ait mekansal hacimlere ve bu proje için geliştirmiş özel satış ve sergileme standlarına sahip oldular. Planlamada içe dönük bir kurgu hakim olsa da, prensipte bütüncül olarak binanın içi ve dışıyla birlikte çalışması benimsendi. Revak altında kalan, Lala Mustafa Paşa Cami ve meydanla kurulan görsel ilişkinin kesintiye uğratılmadan devam etmesi amaçlandı. Sanat Galerisi (Sandra Meier): Bu projede; tarihi kent limanını çevreleyen kent surlarının hemen arkasında ve kentin kıyısında yer alan depo binalarından ikisi, 'Sanat Galerisi' olarak yeniden işlevlendirildi. Kent ve limanı birbirine sanat ile bağlamak,

bölgenin tarihi, kültürel ve sanatsal değerlerini gözetmek ve farklı kültürlerin hızlıca sanat aracılığıyla kaynaşmasına olanak sağlamak için birden fazla fonksiyona hizmet vermek temel argümanı oluşturdu. Böylece, workshop alanı, sergi salonu, satış dükkanı ve kafe, ana fonksiyonlar olarak belirlendi. Projenin tam orta aksına gelecek biçimde doğrusal olarak orta alana yerleştirilen iki katlı yeni hacim; hem zemin katta birden fazla işlevi karşılama, hem de üst katta tavana ankre edilerek asılan ve bu proje için özel olarak tasarlanan aparatlara sarkıtılarak sergilenen eserlerin görülebildiği seyir terası işlevini gördü. Bu hacim aynı zamanda, birbirinden bağımsız fakat bitişik konumdaki iki depo binasını birleştirerek projenin ana omurgasını oluşturdu. Söz konusu hacmin iki yanındaysa, mekana dinamizm katan kafe ve workshop alanları yer aldı. Kafe alanı binanın dışına, sokağa taşarak hem yapının

sokak ile bütünleşmesini sağladı hem de iç-dış ayrımını belirginleştirdi. İTÜ- KKTC Kampüs Kütüphanesi (Yvonne Hackh): Projenin konusu; İTÜ KKTC Kampüs’ünde yer alan ve XIX. yüzyıl ortalarında Kıbrıs’ta İngilizler tarafından inşa edilen demiryolu şubesinin tamir atölyesi olarak kullanılan Tamirhane Binası’nın, 'kütüphane' olarak yeniden işlevlendirilmesiydi. Demiryolu şubesinin tasfiye edilmesine ve adanın iki kesime ayrılmasına bağlı olarak kullanımı azalan ve zamanla endüstriyel bir alana dönüşen yapı giderek kullanım dışı kalmıştı. Yapının kütüphane olarak yeniden işlevlendirilmesinin ardındaki temel düşünce, Türk ve Yunan olmak üzere Kıbrıs’ın iki toplumu ve kesimi için de bir buluşma noktası olmasıydı. Ayrıca, kütüphanenin erişkinler kadar çocukların da yararlanabileceği bir yer olması için bir bölümün çocuk kütüphanesi olarak düzenlenmesi görüşü de benimsendi.

Üç adet uzunlamasına gelişen bölümden oluşan yapının merkezi konumda yer alan orta bölümüne; yönetim, kısa süreli ziyaretler için okuma ve dinlenme mekanları ile kafeterya yerleştirildi. Diğer iki kanat ise çocuklar ve erişkinler için kütüphaneye hizmet eden mekanlara ayrıldı. Ayrıca; endüstriyel estetiği ön plana çıkarmak adına, iç mekanda eski tren rayları üzerinde hareket eden ve iç-dış bağlantısını sağlayan hareketli mobilyalar tasarlandı ve eski vinçler rekreasyon amacıyla kullanıldı. Kısaca; Mağusa Kenti’nin tarihi ve kültürel diline referansla bugüne ilişkin kültürel, mekansal, estetik, işlevsel araştırma, arayış ve çözüm önerilerinin geliştirildiği bu çalışmalar ile iç mekan ölçeğinde yer’e özel, öz’e ilişkin çözümler üretildi. * Öğr.Gör.Dr., ** Uzman, *** Öğr. Gör. / İTÜ Mimarlık Fakültesi İç Mimarlık Bölümü


İllüzyon Yaratmak

NİSAN 2013 - XXI 16

güncel

SETUP STUDIOS KURUCULARINDAN ESRA AKBULUT VE AHMET EKİCİ İLE MEKAN TASARIMININ FARKLI BİR BOYUTUNA DEĞİNEREK SET TASARIMI, SAHNE VE DEKOR ÜZERİNE GÖRÜŞTÜK.

Beste Sabır: Set tasarımında mekanın içinde olma boyutundan öte, bir 'izleme' ve 'izlenme' durumu var. Sadece kullanıcı değil onun dışında bir de izleyen giriyor işin içine. Ahmet Ekici: Evet aslında bir anlamda illüzyon yaratıyoruz, dekorun böyle bir misyonu var set tasarımı bağlamında. bs: Set tasarımının iç mekan tasarımından farklılaştığı noktalar neler bahsedebilir misiniz? ae: Mekan tasarımından farklılaşan özelliklerinden biri; iç mekanın kullanıcılar ve gereksinimleri paralelinde tasarlanıyor oluşu. Dekor tasarımındaysa kamera ve kamera açısı ana parametrelerden biri. Set tasarımının iç mekan tasarımından ayrılan en büyük noktalarından biri kameranın ve izlenme durumunun olması. Bu yüzden tasarım tamamen

kameranın göreceği açı üzerinden kurgulanıyor, tasarım her zaman ekrandan izleyene yönelik. Stüdyodaki seyirciler aslında bir dekordur, dekorun bir parçasıdır yani. Kamera sadece derinlik denilen şeyi algıladığı için, katmanların olması gereken bir tasarım durumu var ortada. Mesela tasarladığımız bir haber stüdyosunun her köşesinde bir şey çekilmeye hazır çünkü orada gün içerisinde ona yakın program çekiliyor. Kanalın tek bir stüdyosu var ve farklı birçok program aynı mekanda, ayrı ayrı yerlerde çekiliyor. Haber yayını bittiği an bir dakikalık reklam sonrasında karşı tarafta eğitim programı başlamak zorunda. Esra Akbulut: Genelde çok daha kısa sürelerde tasarlanıp uygulanıyor set tasarımları. Bu açıdan zaman bir diğer önemli kısıtlayıcı faktör.

bs: Yani çok katmanlı bir tasarım durumu söz konusu. Peki mekanda yerleşim açısından ana kısıtlayıcılar neler oluyor? ae: Kamera yerleşimi için uygun olmayan kolonlar ve taşıyıcı elemanların mekanda fazla olduğu stüdyolar oluyor bazen. Bu durumu kolonlara süslemeler giydirmeler yaparak çözmeye çalışıyoruz. Bir mekanın içindeyken gözün orayı algılamasıyla, kameranın algılaması çok farklı ve biz tamamiyle kamera açısı doğrultusunda yapıyoruz tasarımları. Yani ana tasarım kriterlerimizden bir diğeri de kamera açısı. bs: Biraz da süreçten bahsedecek olursak, bildiğim kadarıyla önce size prodüktörler belirli bir ihtiyaç programıyla geliyorlar, senaryo sunuluyor ve ardından tasarım süreciniz başlıyor. ae: Bize bir alan veriliyor. Ardından bir yerleşim bekleniyor. Bunun içinde

seyirciler mutlaka oluyor tabi, podyumsahne, sunucu ve konuklar oluyor. Konukların gelmesi için bir girişe ihtiyaç var. Bu dört veri zaten ana bir şemayı oluşturuyor bizim için. Gerisi tamamen konsept. Önce stüdyo belirleniyor ve yer seçimi yapılıyor, seyirci, konuk sahne, sunucu gibi verileri yerleştiriyoruz. Şema olarak çalışıyoruz. O şemaları birleştiriyoruz ve daha sonra üç boyutlu bir hale getiriyoruz. bs: Aydınlatma ve mobilya tasarımı da sizin sürecinizin bir parçası herhalde? Malzeme kararlarınızı etkileyen belli noktalar var mı? ea: Evet dekorun içinde çok fazla LED ve aydınlatma elemanı kullanıyoruz. Televizyon sektörü iç mekan tasarımına göre çok daha önce başladı LED kullanımına. Malzeme sorunları da sıklıkla yaşadığımız sorunlardan. Televizyonda kullanılan mobilyaların


giriş sayfasında Talk show programı set tasarımı. Kamera yer değiştirmesi ve mekan tasarım ilişkisi ön planda

NİSAN 2013 - XXI 18

güncel

bu sayfada sağda: Bir mekan içinde farklı programların çekilmesi ve bunun mekan tasarımına yansıması altta: Çocuk programı mekan tasarımı altta sağda ve en altta: Ödül gecesi sahne tasarımı. Mekanın aydınlatma ve dekorla bir bütün şekilde düşünülmesi

yansımalı olması önemli çünkü mekana derinlik kazandırıyor. Ama piyasada pleksiglas gibi yansımalı çok az malzeme mevcut. Bu anlamda beraber çalıştığımız ana aktörlerden biri aydınlatma tasarımcıları. Ayrıca hiçbir zaman beyaz kullanamıyoruz dekorlarda çünkü o zaman renkler fazla patlıyor. Işık ayarı beyaza göre ayarlanıyor, o yüzden saf beyaz hiç kullanılmıyor mutlaka onun içine kırık beyaz ya da gri karıştırılıyor. Bunun dışında izleyiciler ve programın hitap ettiği kitleye göre kullanılan malzemeler de değişiyor. bs: Bir de kamera arkasından algılanan mekanın boyut ve ölçek durumu var. ae: Biz biraz daha ölçek dışı çalışmak zorundayız. Normalde bir masanın standardı bellidir, yerden 78 cm yüksektedir, bir çalışma masası için 90 cm genişlik yeterlidir. Ergonomik standartlar mimaride çok bellidir.

Ama bir program tasarlarken 90cm uzunluğunda bir masa yaparsak insanlar dev, masa çok küçük görünür. O yüzden daha büyük boyutlarda objeler ve mobilyalar tasarlıyoruz. bs: Peki üretim nasıl gerçekleşiyor? Yerinde üretim mi oluyor? ae: Üretim atölyelerde yapılıyor, dekor yapan belirli atölyeler var İstanbul'da. Çünkü dekoru her mobilyacı yapamaz, mekan tasarımındaki öğelerden (masa boyutu, detaylar gibi konular anlamında) mantık olarak biraz daha farklı. Dekor imalatı yapacak firmaların her şeyi bilmeleri gerekiyor; demir işçiliği, LED işçiliği, elektronik gibi bütün imalatlardan anlayan bir ekip olması gerekiyor. Mimari projelerdeki gibi farklı üretim kalemlerinin olması çok karmaşık hale getiriyor projeyi. Bu yüzden genelde üretim tekelden yapılıyor, biz de başında duruyoruz.


Hangi Akılla Yıktıysa Aynısıyla Yapmak Ne zaman bu konuda bir şeyler söylemeye kalksam, bazı mimar arkadaşlarım müstehzi bir ifadeyle “sus” diyorlar. Yok efendim bir duyan olurmuş. Başbakan’ın kulağına gidermiş. Sonra o da “ha öyle mi, vazgeçin o zaman” dermiş… Söyledikleri şu: “Sesimizi çıkarmayalım, bildikleri gibi yapsınlar. Yapsınlar da boylarının ölçüsünü alsınlar.” Yanıldıklarını, farkında olunmadıkça yapının kendisinin “boş bir gösterge” olduğunu söyleyip duruyorum. Ama ne yaparsam yapayım, bir türlü anlatmayı başaramıyorum. "İhya" denen yöntemin de yıkımdan hiç bir farkının olmadığını, aynı zekanın ürünü olduğunu boş yere anlatmaya çalışıyorum.

SORU İŞARETİ

Onlar bu işte bir hayır olduğunda ısrarlılar. Belki “Müslüman olmayan bir mimarın o ruhu yakalaması zor” diyen Başbakan’a ters düşülmesinden gizli bir haz alıyorlar. Belki de çelişkilerin zihinsel bir potansiyeli harekete geçirme gücü olduğuna inanıyorlar. Neden söz ettiğimi anlamışsınızdır: 1958'de yıkılan Karaköy Cami (Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Mescidi) “aslına uygun olarak” yeniden inşa ediliyormuş. Neden yıkıldı? Niçin inşa ediliyor? Nasıl algılanıyor? Yıkım sırasında nasıl birçok konu tartışılmadan karanlıkta kaldıysa, bugün de öyle olduğunu düşünüyorum. Özellikle de bugünden bakınca.

NİSAN 2013 - XXI 20

Tuhaf gözüken birinci nokta Karaköy Meydanı’nın simgesi haline gelmiş bir yapının, üstelik de bir caminin nedensiz yere yıkılması. Karaköy Meydanı’ndaki bu caminin, dönemin Başbakan'ı Menderes’in “Yıldırım Harekatı” olarak adlandırılan yıkımlarında yok olduğu biliniyor. Aynı hizada bulunan komşu yapılar ayakta durduğuna göre caminin ortadan kaldırılması için bir ihtiyaç bulunmuyor. Yapının yeri boşluk olarak kalıyor. Ayrıca başına gelenler bununla bitmiyor. Cami yıkılmakla da kalmıyor, yok ediliyor, yolda kaybediliyor. Sökülürken numaralanan büyük mimari parçalardan oluşan yapının gözlerden uzak bir yere, Kınalıada’ya monte edileceği söyleniyor. Parçalarını bir daha kimse bulamıyor. Bu nedenle Karaköy Camisi bundan sonra "Kayıp Cami" olarak da adlandırılıyor. İçindeki eserler, avizesi, eşyaları da sırra kadem basıyor. Kınalıada sahilinde dolgu olarak kullanıldığını iddia edenler var. Bu yok oluşun bugün hala gizemini koruduğu söylenebilir.

KORHAN GÜMÜŞ

İkinci önemli bir tuhaflık elbette ki bu caminin iktidara yakın birtakım çevrelerin iddia ettiği gibi “Tek Parti” döneminde değil, Menderes döneminde (söylediğim gibi nedeni anlaşılmayan

bir şekilde) yıkılmış ve kaybedilmiş olması. Başka bir deyişle Karaköy Cami’nin “Tek Parti döneminde camileri yıktılar” tezi için uygun bir örnek olmayışı. (Hassas bir konu olduğu muhakkak, bunu söyledim diye bir belediye başkanından az kalsın dayak yiyordum. Menderes'i aşağıladığımı zannederek bana çok kızdı.) İşte bu iki tuhaflık yan yana gelince ortaya tarih yazımı açısından ilginç bir sonuç çıkıyor. Karaköy Cami’nin yıkımı mimarlık tarihi açısından modernleşmenin iki ayrı safhası, imparatorluk kanonlarından ulus devlet kanonlarına geçişteki kırılmaya işaret ediyor. Camiyi dönemin tanınmış İtalyan mimarı Raimondo D'Aronco'nun tasarladığı biliniyor. Görüldüğü gibi “muhafazakar” olduğu söylenen 2. Abdülhamid’in “Müslüman mimar isterim” diye bir dayatması, kompleksi yok. Ama daha önemli bir vasfı var: O zaman İstanbul’un en önemli meydanlarından birindeki (herkesin gözünün önündeki) bu caminin tasarımını yenilikçi bir akımın temsilcisi bir mimara emanet ediyor. Üstelik tek örnek de bu yapı değil. Yıldız’daki Şeyh Zafir Türbesi ve Kütüphanesi, İstiklal’deki Botter Hanı... Besbelli ki bu mimarın buraya “oryantalist” ya da“yeni osmanlıcı” bir cami kondurmasını istemiyor. D'Aronco da bugün hala tartıştığımız cami mimarisi konusuna beklendiği gibi son derece yenilikçi (avangard) bir yorum getiriyor. Sekizgen, cephesinde hiçbir süsleme bulunmayan, kubbe yerine strüktürü belli eden bir çatı geometrisi, minarenin mimarisinden kentsel morfoloji içinde yer alışına kadar bildiğimiz oryantalist, neoklasik, ya da milli tarzdaki canlandırma örnekleriyle çelişen bir tasarım. Bu nedenle D'Aronco'ya neden "modernist" yerine "modern" denebileceğini düşünüyorum, çünkü Art-Nouveau'nun dönemin üslup alıntıcılığına karşı çıkması, taklitçi sanayi üretimine karşı zanaatı dikkate alırken temsili sorunsallaştırması (ki Bauhaus'un da tasarım alanını üretimden ayrıştırması aynı zihniyetin devamı), süslemeye karşı yalınlığı gündeme getirmesi (özellikle Avusturya Secession Hareketi ile ilişkisi) uluslararası bir akım olması, sosyalistlerle ilişkisi, muhafazakar politikacıların saldırısına uğraması... Kısaca böyle gibi geliyor bana. Zaten bu uygulama da basmakalıp taklitçiliğe teslim olmayan, doğaya dönüşü, yalınlığı konu alan akımın tipik olmayan bir örneği. (Avusturya Art-Nouveau'su ile ilişkili ama yalnızca biçimde değil.) Tıpkı Yıldız'daki Padişah'ın çok sevdiği kişi olan Şeyh Zafir'in türbesi ve kütüphanesi gibi. Elbette ki bunlar "üstsınıf" deneyimleri idi, ama gene de özgürlükçü bir kamusal düzenin koşullarını anlamak için önemliydi. Bu açıdan bakıldığında neden yıkıldığı hakkında bir varsayım geliştirmek zor değil. İstanbul’un belki de en önemli cami örneklerinden biri olan bu yapı yıkıldığında tarihi eser olarak tescilli bile değildi. Bu tür modern yapılar dönemin tarihselci inşa sorunsalı içinde kültür varlığı olarak kabul görmüyordu, dışlanıyordu. Karaköy


SORU İŞARETİ

Karaköy Meydanı ve Karaköy Cami

21 XXI - NİSAN 2013

Karaköy Meydanı ve Karaköy Cami

Cami büyük ihtimalle o dönemin elitinin temsil ettiği hakim beğeniyi rahatsız ettiği ve camiye benzemediği için yıkıldı, yok edildi. (Bugünkü cami tartışmalarında dile gelen görüşler bize bu konuda bir fikir veriyor olmalı.) Karaköy Cami popülist kalıplara uygun olmadığı için yıkıldı. Şimdi son, yani üçüncü tuhaflığa gelelim: Peki şimdi bu önyargılar sona erdi, mesele enine boyuna tartışıldı ve açıklığa kavuştu. Entelektüel bir ortamda yapının bir mimari eser olarak değeri anlaşıldı ve bu yüzden mi inşa ediliyor? Hayır, Karaköy Cami yalnızca "cami" olduğu için inşa ediliyor! Tıpkı Tophane’de yola giden Harbiye Mektebi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin karşısındaki Süheyl Bey Camisi, hatta bu üniversitenin Rektörlük Binası, Taksim Kışlası gibi. Mimarlıkla ilgili bir düşünsel zeminde sorgulandığı için değil yalnızca bir imar hakkı olarak değerlendirilip, aynı nedenle “ihya”ediliyor. İdeoloji işte böyle bir şey. Zihinsel tembellik ürettiği için neden yok ettiğini, yıktığını unuttu. Şimdi gene aynı zihinsel tembellikle, bir cami olduğu için onu yeniden inşa etmek istiyor. Görüldüğü gibi Türkiye'de kamu yönetimleri hafıza kaybından müzdarip. Ancak taklit camiler yapmaya başladığı zaman yalnızca kendisini rahatsız eden bir eseri yıkmakla, kaybetmekle kalmadı. Bu dönemle birlikte mimarlık bir üst sınıf pratiği olarak dini yapılar alanından dışlandı. Camiler de (kamu yapıları da) mimarlığın alanı olmaktan çıktı. Bunun bir göstergesi ihya

Caminin yıkılışından sonraki dönemde meydandan bir kare

çalışmalarının tıpkı yıkımlar gibi sorgulama olmaksızın iş görmesi. Taklitçiliği sorgulayan bir düşüncenin belgesi olan önemli bir yapı, bu özelliğinden dolayı yıkılıyor ama aynı şekilde, düşünsel kalıplar ve işleyiş içinde bir taklit olarak yeniden inşa ediliyor. Böylece yapılışındaki entelektüel sorun ortadan kalktığında, tasarım bir taklide dönüştüğünde iktidara bağımlı mimarlık için bir tehdit oluşturmuyor, iktidarı rahatsız etmiyor. Hangi akılla yıktıysa, aynısıyla yapıyor. Dolayısı ile ben de tuhaflıklar sözümü geri alıyorum. Kısaca bu paradoksun bile anlaşılamamasını, "ihya" sorunsalı içindeki düşünsel sefaleti öncelikle mimarlara değil, kitlelere yönelik bir otoriter girişim gibi algılamak mümkün gibi geliyor bana. Ama gene de merak ediyorum: Ne zaman bu neoklasik atmosferden dışarı çıkacağımızı, yani ne zaman normalleşebileceğimizi....


Teknolojik ve Geçirgen TASARIM VE UYGULAMASI SKM PROJECTS+ TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN NG KÜTAHYA SERAMİK'İN UNICERA FUARI'NDAKİ STANDI, TEKNOLOJİYE YOĞUN OLARAK YER VERİYOR.

NİSAN 2013 - XXI 22

güncel

27 Şubat - 3 Mart tarihleri arasında gerçekleşen UNICERA 25. Uluslararası Seramik - Banyo - Mutfak Fuarı'nın katılımcılarından NG Kütahya Seramik’in standının tasarım ve uygulamasını yapan SKM Projects+, 750 m2'lik geniş bir alanda markanın gücünü kullanmaya odaklanıyor. “Parlayan Yıldız” adlı konseptle ziyaretçilerini geçmişten günümüze bir yolculuğa çıkarmayı amaçlayan stant alanı net duvarlarla çevrelenmeyen, yarı kapalı mekanlara rahat girişler veren bir tapınak gibi kurgulanmış. Kütahya'nın farklı seramikleri, ana hat boyunca yer

alan kemerlerin iç kısımlarında zemin, duvar ve tavanda sergilenirken dış akslarda ise SKM ile özdeşleşen Ferrari örgü modüller yer alıyor. Tüm stant alanını çevreleyen dış duvarların üzerine yerleştirilen LED'ler ile aydınlatılan yıldız modüller, ana konseptin devamlılığını sağlıyor. Tasarımlarında teknolojiye yoğun olarak yer veren SKM, mekanın girişinde konumlandırdığı sanal asistan ile kurumsal sunumu ve standı, tanıtım stantlarının üzerine yerleştirilen iPad’lerleyse bilgi alma imkanını da daha erişilebilir hale getiriyor.


Köşenin Avantajları

NİSAN 2013 - XXI 24

güncel

SUYABATMAZ DEMİREL MİMARLIK TARAFINDAN TASARLANAN TRI-G OFİS BİNASI, parselin üçgen konumunun avantajını kullanan plan çözümleriyle yalın bir kentsellik öneriyor.

TRI-G ofis binası İstanbul’un kentsel dönüşümü kapsamında gün geçtikçe gelişip değişen bölgelerinden biri olan Bağcılar'da konumlanıyor. Arazinin belirgin ve önemli özelliklerinden biri İstanbul’un en yoğun ve önemli iki ulaşım aksı olan E5 ve TEM otoyolunu birbirine bağlayan Basın Ekspres Yolu üzerinde bulunması. Basın Ekspres Yolu aynı zamanda Atatürk Uluslararası Havaalanı'nı şehrin geri kalan kısmına bağlıyor. Arazinin bulunduğu bölge, eskiden endüstriyel binaları barındırması sebebiyle İstanbul’un geri kalan bölgelerine oranla daha büyük arazi kaynaklarına sahip olmanın avantajına sahip.

Yapı E-5 ve E-6 karayolunu birbirine bağlayan, üzerinden günde yaklaşık 200 bin aracın geçtiği Basın Ekspres Yolu’nun ilk parselinde bulunuyor. Yolun sonunda ise Atatürk Uluslararası Havaalanı yer alıyor, bu durum yapının önünden her gün onbinlerce insanın geçmesine, haliyle yapının o kadar kişiyle de etkileşime girmesine imkan veriyor. Diğer yandan bu arazi için önemli ve dikkate alınması gereken etmenlerden biri de, henüz inşa edilmiş olan 14 metre yüksekliğindeki viyadüktür. Bu viyadük inşaatına bağlı olarak arazide kaçınılmaz bir üçgen alan tanımlıyor ve bu durum binanın belirli bir yüksekliğe kadar hem

formunu hem de cephelerini etkiliyor. Projenin en büyük sorunlarından birisi, arazinin bir kenarını tarifleyen halihazırdaki viyadük tek bir amaca hizmet etmek üzere çok yalın bir biçimde tasarlanmış kuvvetli bir figür ve viyadüğün bu hali, yapıya da sirayet ediyor. Bir platformla kendini yükselten yapı kentliye olağan yalınlığıyla görünüyor, hiçbir ekleme yapmadan, aynı viyadük gibi tek bir amaca hizmet ediyor. İmgesel olarak yapının altı, viyadükle sıkı bir ilişki içine girmiş oluyor. Yakın zamanda yapılmış olan viyadüğe iyi niyetli bir tepkisi olan yapı,

öncelikle 0 kotu olarak kendine viyadüğün üst kotunu kabul ediyor. Bu seviyede yapı bir platform tanımlarken, uyulması gereken yapı yaklaşma sınırına bağlı olarak tariflenen üçgen alan içerisinde yükselmek durumunda kalıyor, böylece bir kent simgesi olmaya ilk adımını atıyor. Platform seviyesinin altında kalan mekanlar ise viyadüğün bizatihi kendisi ile birkaç şekilde ilişkili. Yapının bu bölümü otopark olarak çalışıyor. Viyadüğün araçlarla olan ilişkisi ile otoparkın araçlarla olan ilişkisi gözetildiğinde, programatik olarak da yapı ile viyadük tekrar ilişkileniyor. Otopark artık sadece araçların park ettiği yer altına


alınmış bir ayıp değil, araçların park halindeyken kentliye gösterildiği bir sergi-sunu mekanı olarak da çalışıyor. Bu sayede sadece fonksiyon alanında bir ilişkilendirme değil aynı zamanda görsel bağlamda da viyadük ile ilişkilendirme sağlanmış oluyor. Arazinin oturduğu üçgen şeklindeki köşe parsel, projede problem olarak tariflenebilecek bir diğer konu. Yapı mizaç olarak üzerine oturduğu arsayı takip eder. Planometrik olarak elde edilen tarifli geometri, sıkıntılı bir mekan organizasyonuna sebebiyet verecek gibi dururken yapı, mevzuya

farklı bir yaklaşım sunarak bu durumu lehine çeviriyor. Köşe, her katta kullanıcıya yapılmış bir jesttir. Bazen, elinize kahvenizi alıp panoramik olarak şehri izleyebileceğiniz bir seyir mekanı, bazen ise küvetinize girip manzaraya karşı saatlerce dinlenebileceğiniz bir rahatlama mekanıdır. Üçgen planda ortaya çıkan en dar köşe ise cephe sistemi ile binada yukarıdan aşağıya genişleyen sürekli bir yırtık şeklinde tasarlanarak, hem binaya bir giriş alanı olarak tanımlanmış hem de görsel olarak platformun altındaki bölümlerle bir iç içe girme durumu oluşturuyor.

kesit

NİSAN 2013 - XXI 26

güncel

otel kat planı

rezidans kat planı

tasarım aşaması diagramı

mimari tasarım: Suyabatmaz Demirel Architects; Murat Arif Suyabatmaz, Hakan Demirel tasarım ekibi: Eda Yazkurt, Orhun Ülgen, S. Arda Karaatlı, Gökçe Ersel proje yeri: İstanbul, Türkiye proje alanı: 35.000 m2


Zanaat zanaat Ders verdiğim tasarım bölümlerinden birinde duvarlardan biri devasa çıktılarla kaplı: Leonardo'nun makine eskizleri. Bu seçimin ardında sadece öğrencilerin algı alanını "iyi" görsel öğelerle bezemek, Leonardo'nun sebat ve verimliliğini örnek göstermek gibi eğitsel amaçlar olduğunu sanmak saflık olur. Eğitimin belki de birincil aygıtı o afişlerde işe koşulmuş halde: Bir mesleki akrabalığa, bir "ata"ya, bir "miras"a gönderme yapan meslek ideolojisi.

NİSAN 2013 - XXI 28

Sapkın Tasarım Sözlükçesİ

Tasarıma giriş derslerinde geleceğin tasarımcılarının zihnine nakşedilen en önemli fikir, tasarımın temel insani davranış örüntülerinden biri olduğu ve bir dalın ucuna bir taşı bağlamayı akıl etmiş o meşhur (ve meçhul) yaratığın ilk tasarımcı olduğu fikridir. Etimolojik ve retorik hamlelerle, Antik Yunanca’ya, Latince’ye üstünkörü referanslarla tasarım; sanatla ve bilhassa zanaatla akraba kılınıverir. Halbuki endüstri ürünleri tasarımı, tasarım tarihi kitaplarına bakılacak olursa, sanayi devriminden hemen sonra, zanaatın önüne geçilemez bir hızla yok olmasının ardından yakılan çaresiz bir ağıtla, sürdürülmesi imkansız ütopyacı bir dirençle başlar. Arts&Crafts hareketinin öncü kuramcıları ve pratisyenleri (Ruskin, Pugin, Morris vb) Gotik üretim tarzının zanaatçının bireyselliğini öne çıkaran, malzemeyle doğrudan ilişki kurmayı içeren insani yanına romantik bir vurgu yaparlar ve sanayi üretimini köleleştirici bulurlar. Mükemmelliğin, aletler gibi incelikle çalışacak biçimde tasarlanmamış insandan beklenmemesi gerektiğini, ancak insanı insanlıktan çıkaran bir koşulun mükemmel olanı üretebileceğini iddia ederler. İnsanlığın umudunu kusurda arama fikri, ne hoş!

Osman Şişman

Tasarımcılar, o romantik ütopyacıların karşı çıktıları o koşulların neredeyse "mükemmelleşmiş" halinin hükümranlığında çalışmaktalar bugün. Eğitim aşamasında zanaatkarane zamanlar geçirseler de yaptıkları işin tabiatı öyle bir mutasyondan geçmiş durumda ki tasarımla zanaatı akraba kılmak için hayli hegemonik bir büyük tarihsel anlatı gerekiyor. Bırakın el üretiminin kusurlu güzelliğini, endüstriyel üretimin olası pürüzlerini bile ortadan kaldıran soyut yazılım ekranlarında bir vakumun içinde döneduran üç boyutlu modeller, kendi kapalı kutularında muazzam ve muntazam manevralarla mucizeler üreten CNC tezgahları, hayallerimizdeki biçimleri plastiğe döküveren hızlı prototip makineleri ve üç boyutlu yazıcılar, sadece tasarım mesleğinin erbabını değil, hepimizi kol emeğini anımsayamayacağımız bir zihinsel emek alemine hapsedeli çok oldu. Ne telefonlarımızın ve bilgisayarlarımızın masa üstlerini çocuklarımızın yahut sevgililerimizin resimleriyle kişiselleştirmek, ne de IKEA'dan ısmarladığımız sandalyeyi yarım yamalak monte etmek kesebilir bizi: Muhtemel üçüncü dünya savaşından sonra tasarım da taşlar ve sopalarla yapılacak belki ama, şimdilik şehirli nüfus olarak, zanaat alanının turisti olmaktan öteye gitmemiz pek güç görünüyor.

Gerçi, tanımdan yola çıkanlar, insan emeğinin bir malzemeyle ve bir üretim aracıyla müzakereye girmesinin her çeşidi zanaatsa, tasarımın bugünkü hali de bir tür zanaattır, diyebilirler. Emek, malzeme ve üretim aracı radikal biçimde dönüşse de bunlar arasındaki ilişki kapsamı, bize aynı formülü verir mi? Mühim bir soru bu. Ben bu noktada, başka bir akrabalık önermek istiyorum: Sınıfsal akrabalık. Zanaatkarlar, Arts&Crafts avanesinin zannetiğince özgür koşullarda filan çalışıyor değillerdi. Bireyselliklerini öne çıkarmak, elbette sanayi üretimindekine nazaran daha mümkünse de üretim yöntemi ve üsluba hakim olan gelenekçilikle sarmalanmış, proleteryaya nazaran daha insani olsa da kısıtlı gelirlerle yaşayan, çalışma ahlakları üye oldukları loncalarca belirlenen insancağızlardı pek çoğu. Tasarımcıların bugünkü sosyo-ekonomik konumunun çok farklı olduğunu kim iddia edebilir? Meslek örgütlerinin ve okulların inşa ettiği meslek ideolojisinin sapkın gözlüğünden soyununca, tasarımcıların ezici çoğunluğunun başkasının tasarımlarını modellediğini ve modifiye ettiğini, taklidin çok yaygın olduğunu, yaratıcı anın her hamlede uzaklaşan bir ufukta salındığını, tasarımcıların mavi yakalılardan çok da farklı gelirler edinemediklerini görmek mümkün. İki resim arasındaki farklar şöyle: Tasarımcıda fazla olan, kendi toplumsal konumuna ilişkin yanlış bir sanı. Eksik olansa, örgütlenme ve hak arama mücadelesi. Bu iki farkın birbirine sımsıkı bağlı olduğunu söylemeye gerek var mı? Tasarım, şimdiye dek tasarım alanının içinde icra edilmiş tüm işlerin, tasarıma yapılmış tüm yakıştırmaların, söylenmiş, yazılmış önermelerin, analojilerin ve sayamadığımız pek çok şeyin toplamıdır elbette. Ne ki tekil tasarımcı, bu yekunun içinde, kendi tekil deneyiminin dışındaki kısmı sahiplenir, onu yurt edinirse bu durumu meslek ideolojisiyle, giderek yanlış bilinçle açıklamak dışında yapabilecek bir şey yok. Gündelik fakr-u zarureti yalandan yamayan bir teselli olmaktan öte, ne işlevi var bunun? Halbuki tekil deneyimlerin benzeşmelerinden türeyen bir ortaklık, bir araya gelmeyi, bir direnişi, yanılsamalı bir tesellinin çok ötesindeki bir gücü ortaya çıkarabilir. Artık bu nostaljik soydökümünün tatlı rehavetinden kurtulmanın, gerçek akrabalığı idrak edip asıl mirası sahiplenmenin vakti değil mi?


Kendi Kendine Yeten

NİSAN 2013 - XXI 30

güncel

ÖNCÜOĞLU MİMARLIK, İLBANK İSTANBUL BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ PROJESİNDE ÇEVREYE DUYARLI, KİTLE ORGANİZASYONU YÖNLENMESİ YAPAN, İÇ VE DIŞ MEKAN TANIMLARINA ODAKLANAN BİR KAMU BİNASI TASARLAMAYI AMAÇLIYOR.

İlbank İstanbul Bölge Müdürlüğü'nün yeni hizmet binası; ofis bölümü, sosyal tesis ve misafirhane bölümlerinden oluşuyor. İşveren tarafından öncelikle yapının yerel ve uluslararası standartlara uygun, mimarlık ve mühendislik sınırları dahilinde örnek teşkil eden, ilgi çekici ve kullanışlı, ekonomik, işletim maliyetleri ve dayanıklılığını gözeten bir niteliğe sahip olması talep edilmiş. Ataşehir'de konumlanan proje arazisinin çevresinde, devam eden ya da yeni tamamlanmış pek çok konut ve ofis fonksiyonlu yatırım projesi bulunuyor. Bölgede yer alacak olan Finans Merkezi projesi paralelinde tüm bankaların genel merkezlerinin alana taşınacak olması doğrultusunda, İlbank'ın arazisinin değeri ve projenin önemi artıyor. İki yolun arasında konumlanan ve eğimli bir yapıya sahip olan proje alanına ana ulaşım üst kottan sağlanıyor. İşveren tarafından 9,000 m2 yüz ölçümüne sahip olan arsanın 5,000 m2’sinde proje tasarımı ve yapılaşma

talep edilmiş. Güneybatı kısmında yer alan arsanın diğer yarısının fonksiyonu ve tasarımıysa daha sonra belirlenecek. Aynı zamanda kuzeydoğu - güneybatı yönlerinde yer alan karayolu (viyadük) sebebiyle bu cephede ses yalıtımı ve akustik kontrol gerekliliği mevcut durumda. Bu iki ana sebepten dolayı özellikle bu yönlerde sağır cepheler planlanmış. Bina ana hatları ile üç doğrusal kol üzerinde kurgulanmış. Modüler düzen içerisinde olması öngörülen ofisler doğrusal kollar içerisinde yer alırken, ortak alanlar ve boşluklar ise kolların bir araya gelmesiyle oluşan kesişim noktalarındaki farklı geometrilere sahip bölgelerde konumlandırılmış. Alana ana erişimin sağlandığı güneydoğu yönünden bakıldığında, bu üç kol algılanabiliyor. Her birinin üzerinde yaratılan çatı bahçeleri ve bu bahçelere cephe alan yüzeylerdeki ofis blokları için kullanılan ve görsel olarak artı değer sağlayan açık yeşil alanlar

bulunuyor. Önde yer alan iki katlı blok, giriş, karşılama, fuaye fonksiyonlarını ve Genel Müdürlük birimlerini kapsarken diğer iki kolda genel ofisler yer alıyor. Ofis bloklarının cephe dilleri, farklı müdürlükleri vurgulamak amacıyla birbirinden ayrışıyor. Bodrum katlarda (kuzeybatı yönündeki eğimli araziden dolayı kazanılan katlarda) misafirhane, mutfak ve yemekhane ile birlikte (toprak altına gömülü bölümlerde) kapalı otopark ve teknik hacimler yer alıyor. Ofis pencerelerinde tercih edilen açılabilir cephe modülleri, bu şekilde sağlanacak taze hava ile "hasta bina sendromu" gibi kullanıcı üzerinde olumsuz etkilere yol açabilecek faktörleri azaltma çabasında. Ayrıca doğal havalandırma ve çatı bahçeleri kullanımıyla işletme maliyetleri azaltılarak, çalışanların daha sağlıklı ve verimli çalışabilecekleri ofis mekanları yaratmak amaçlanmış. Zemin katta giriş, hol, konferans salonu ve

fuayesinin yer aldığı bölümde tasarlanan ortak yeşil alan yapının her katından algılanabiliyor ve çatı ışıklığından gelen doğal ışığı içeri alıp kullanıcı mekanlarına dağıtabiliyor. Ayrıca ışıklık cephesine uyumlu olarak tasarlanan açılır paneller yardımı ile tüm iç avlunun doğal olarak havalandırılması ile ara mevsimlerde yüksek oranda enerji tasarrufu sağlanması amaçlanıyor. Her iki katta bir yeşil alan (atrium boşluğunda) çatı bahçeleri ile bağlanıyor ve bu sayede bina içerisinde ve dışarısında yer alan yeşil alanlarda süreklilik sağlanıyor. İşlevsellik ve mekan kurgusu bağlamında yapının genel tasarım anlayışında yalın bir yaklaşım benimsenerek sadelik genel yapı diline ve kitle organizasyonuna yansıtılmış. Proje, bulunduğu kentsel dokuya yabancılaşmadan uyum sağlayıp sürdürülebilir enerji kaynaklarından faydalanarak kamusal yapıya yeni bir yaklaşım getirmeyi hedefliyor.


güncel NİSAN 2013 - XXI 32

kesitler

proje adı: İlbank AŞ. İstanbul Bölge Müdürlüğü Yeni İdare Binası proje yeri: Ataşehir, İstanbul proje tarihi: Kasım 2012 – devam ediyor işveren: İlbank A.Ş. arsa alanı: 5.000 m2 inşaat alanı: 12.600 m2 mimari tasarım: Enis Öncüoğlu, Önder Kaya, Cem Altınöz proje koordinatörü: Özge Selen Duran proje yöneticisi: Özge Özden tasarım ekibi: Evrim Kale, Dilek Vergin


Batı Ruhr’da Endüstriyel Heterotopyadan Yaratıcı Ekotopyaya -Gerhard Seltmann ve Lale Arslanbenzer içinAlmanya’da Ruhr’un batısındaki kentlerden Duisburg’daki 200 hektarlık kuzey Landschaftspark (Gezi Parkı), Avrupa’da koruma altındaki endüstriyel mirasın önemli mekanları arasında. Burayı, Dinslaken kentinin Almanya’dan ve Türkiye’den iki üniversiteyi öğrenciler ve proje yürütücüleri için bir araya getirmeye yönelik bir projesi kapsamında, Gerhard ve Lale sayesinde haziran ayında [2013] Lohberg’de beraber gerçekleştireceğimiz workshop öncesi gezme fırsatını bulduk Duygu Kaçar’la. Landschaftspark, ölümcül ve kirli olanın, seksi, muhteşem ve hayat kaynağı olarak yeniden üretilebildiği post-endüstriyel gösteri çağının parlak örnekleri arasında.

dönme dolap

Bölgedeki diğer ilgi çekici endüstriyel mimarlık örnekleri arasında Zeche Zollverein kampüsü, Essen’deki Villa Hügel, Bochum’daki Jahrunderthalle, Henrichenburg’daki gemi asansörü, Eisenheim’daki işçi köyü, Oberhausen’deki Gazometre ve Ren Endüstri Müzesi, Bottropp’taki Tetraeder (uzay kafes piramit) ilk elde sayılıyor. Bölgenin endüstri mirası madenlerden, demir ve kok ocaklarından, teknoloji ve endüstri müzelerinden, eski işçi köylerinden, endüstri zenginlerinin evlerinden ve madenciliğin topoğrafik bir sonucu olarak ortaya çıkan cüruf tepelerinden oluşuyor. Kuzey Duısburg Demir Ocaklarının Kısa Tarihi

NİSAN 2013 - XXI 34

Ünlü işadamı August Thyssen, 1851-56 arasında önce Niederrheinische, Vulcan ve Johannis ocaklarını devreye sokar. Thyssen sonraları, 1889’da Bruckhausen’deki tarım arazilerini satın alıp demir üretimine başlar. Duisburg’daki tesisin yapımına 1901’de başlanır, 1903’te birkaç ay arayla iki eritme ocağı devreye girer. 1912’de şirketin bütün Meiderich tesisleri çalışır haldedir. 1906-12 yılları arasında, işçiler için Wasgauplatz kent meydanı etrafında, bugün de kullanılan iki-üç katlı yapılardan oluşan 161 binalık ve 585 konutluk bir yerleşke, dükkanları, ilkokulu, kreşleri, kulüpleriyle beraber inşa edilir. Madenciliğin revaçta olma nedeni, yüksek ücretlerdir. Bununla beraber çalışma koşulları çok çetindir: Sözgelimi mesai 12 saat sürer ve hiç ara vermeden ikinci bir mesai bile yapılabilmektedir. Hafta sonlarında ara verilmez, yıllık izin de yoktur. Fabrikada ordu benzeri emir-komuta zinciri hüküm sürer.

levent Şentürk

Birinci Dünya Savaşı’nın başında, üretim hızla düşer ama 1916’da yeniden tüm ocaklar çalışmaktadır. 1920’ler boyunca bir düşüp bir yükselir. 1932’deki

büyük buhrandan sonra tesis, Hüttengruppe West’in yönetimine geçer ve 1960’larda August Thyssen’in şirketi ortaya çıkana kadar bu şirkete ait olacaktır. 1933’de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin iktidara gelişi, Ruhr’un çelik baronlarını iştahlandırır. Bu dönemde tam kapasiteye rağmen üretim yerel kaynaklara dayandığından düşük kalitelidir. İkinci Dünya Savaşı dönemi yine "bereketlidir": 1939’da tesiste 1.400 işçi çalışmaktadır. Ama savaş ilerlerken 1942’de bu sayı 295’e inecektir. Eylül 1943 ile Mart 1945 arasında müttefikler tesise yönelik 19 ağır bombardıman gerçekleştirir. 1.500’den fazla bomba, alanı tahrip eder. Savaştan sonra, 1950’lere kadar üretim başlamaz. 1954-63 aralığında teknolojisi yenilenir. 1965’de Thyssen şirketi yönetimi devralır. 1950’lerde İtalya, Yunanistan ve İspanya’dan işçiler gelmeye başlar. 1960’larda gelenlerin çoğu Türktür. 1970’lerin ortalarında çelik endüstrisinde yaşanan küresel krize dek fabrikadaki işçi sayısı gerilemeye devam eder ve tesis 1985’te tümüyle kapanır. Fabrikanın 84 yıllık geçmişinde, yedi milyon ton pik demir üretimi yapıldığı sanılmaktadır. Thyssen çelik kotası nedeniyle Meindrich demir işletmesini de kapatma kararı alır. Cüruflarından ve Paslarından Yeniden Doğan Park

Geride iki dünya savaşının korkunç yıkımının yanı sıra, devasa bir çevre kirliliği bırakan fabrikanın yıkılması 1985’ten itibaren gündemde olmuş. Alman Endüstri Kültürü Cemiyeti ve Nordpark Sendikası gibi inisiyatifler, alanın Meindrich’ten Duisburg’a kadar bütün bölgeyi tarihsel ve görsel bakımdan karakterize etmesinden hareketle korunmasını savunmuşlar. 1988’deki IBA [Uluslararası Mimarlık Sergisi] Emscher oluşumuyla beraber, 200 hektarlık alan devlet tarafından Thyssen’den satın alınır ve içindeki yapılarla birlikte endüstriyel sit ilan edilir. 1989’da açılan davetli uluslararası yarışmaya Avrupa’dan peyzaj mimarlığı grupları katılır. Yarışmayı 1991’de Peter Latz kazanır ve alanı tasarlar. 1997’de kent Landshaftspark DuisburgNord GmbH’yı kurar. Koruma kararında iki nokta ön plana çıkar: Yıkımı halinde masrafın daha fazla olacağı ve alanın sadece yapılarıyla değil, kapandıktan sonra oluşmuş bulunan flora ve faunasıyla da korumaya alınması. Bugün Landschaftspark Kuzey Duisburg Parkı, yılda 700 bin ziyaretçinin, günün 24 saati ücretsiz gezdiği dev bir etkinlik merkezi olmayı başarmış. Büyük bir şirket, bir çevre ikonu, endüstriyel bir fetiş, gençler ve aileler için bir spor kampüsü, 2002’de başlamış olan Ruhr Trienali ve müzik festivaliyle sanatın


Fotoğraflar: Levent Şentürk

Alanda "macera parkı" diye adlandırılan bir adrenalin parkuru da bulunur. İlk aşamada dökümhanenin çatısına tırmanılır, ikinci aşamada ip köprüden karşıya geçilir; bir döküm bacasından diğerine, havada çelik ip üzerinde elli metrelik bir yürüyüşle macera son bulur. Alana "rüya parkı"

Alana "kültür parkı" niteliği kazandıran şey, opera, konser ve tiyatro mekanlarıdır. Ruhr piyano festivali, Traumzeit (Rüya Zamanı) müzik festivali burada düzenlenir. Dökümhane, her yıl temmuz ve ağustos aylarında açık hava sinemasına dönüşür. Alanda yerleşik olan Kinemathek Ruhrgebiet (Ruhr bölgesi sinemateği), 1992’den beri Ruhr vadisi hakkındaki filmleri arşivlemekte ve Das Ruhrgebiet im Film (Filmlerdeki Ruhr bölgesi) adlı bir film festivali düzenlemektedir. Landschaftspark, aynı zamanda bir "ışık parkı"dır: İngiliz sanatçı Jonathan Park’ın 1996’da yaptığı ışık animasyonu tasarımı, alanın gece görünümünü şenlikli bir biçimde dönüştürür. Bu görsel imge, demir ocaklarının çalıştığı zamanlardaki eritme işleminin yaydığı kızıllığın anılarını canlandırır: Pik demirin 2.000 dereceye getirildiği bu işlem sırasında tüm Ruhr bölgesinde olduğu gibi Duisburg’da da gökyüzü koyu bir kızıla büründüğünde, orada yaşayanlar bu olayı “Noel Baba bisküvi pişiriyor” diye tanımlarmış. Alanın içinde bilime, öğrencilere ve çocuklara yönelik çeşitli kurumlar bulunur. 2005’te Batı Ruhr Biyoloji İstasyonu, ayıklama binasını mesken edinir. Çünkü alanda demir cevherlerinin kıtalararası nakli sırasında gelen bitki tohumlarından büyüyüp gelişen endemik bitkiler, koruma altındadır. 1950’lerde inşa edilen yönetim binası, 2001 yılında öğrenciler

için 140 kişilik bir hostele dönüştürülmüştür. Ingenhammshof adlı çiftlik, 1995’ten beri çocukların hizmetindedir: Burada yılda 7.500 şehirli çocuk, tarımı ve doğayı tanımak için çiftçilik faaliyetlerine katılır. Tahıl tarlasından hayvan çiftliğine, sebze bahçesinden arıcılığa ve koruluğa kadar geniş bir faaliyet alanına sahip bu 13 dönümlük pedagojik çiftlik, yuva ve ilkokul çocukları için özel olarak tasarlanmış. Alanda yerleşik 30’dan fazla şirket ve kurum, yüzlerce çalışanı istihdam etmektedir. Post-Endüstriyel Toplum ve Sanayi Mirasının Geleceği

Kuzey Ren-Westpalia yönetimi, Avrupa Birliği ve Duisburg kenti tarafından bugüne kadar parka toplam 150 milyon euro yatırım yapılmış; ayrıca parkı ayakta tutmak için yılda dört milyon euro harcanmakta ki bunun yarıdan fazlasını devlet karşılamakta. Eski bir fabrika için büyük bir savurganlık mı yapılıyor? Bu sorunun cevabını verebilmek için, post-endüstriyel toplum üzerine biraz düşünmek gerek. Sanayi-sonrası toplum yalnızca, ağır sanayiye dayalı üretim biçimlerinin dijitalize olduğu ve düşük maliyetleri nedeniyle küresel biçimde üçüncü dünyaya kaydırıldığı bir yeni-sömürgeciliği imlemiyor, düzayak biçimde düşünmeye eğilimli olanların sandıkları gibi: Sanayi toplumunun mekansal düşünce alışkanlıklarının tersyüz olması gibi gayet radikal bir anlam da taşıyor, ki bu çok daha fazlası demek. Sanayi-sonrası toplumlar, her şeyden önce, kendi elleriyle kurdukları sanayi ütopyasını dönüştürmeyi göze alabilmiştir. Bir zamanların kirlilik, felaket ve hastalık yuvası sayılan sanayi tesislerine bugün bunun tersi anlamlar yüklenmekte. Gilles Deleuze’ün işaret ettiği gibi, makineler teknik olmadan önce

35 XXI - NİSAN 2013

Alandaki spor aktivitelerinde tırmanma, dalgıçlık ve bisiklet yarışları başı çekmekle beraber, diğer sporlar da yapılıyor. 1990’da Alman Alpenverein, eski cevher depolarında bir tırmanma merkezi inşa etmeye başlamış; bugün alanda zorluk dereceleri değişen 350 tırmanış rotası bulunmakta. Polis, itfaiye, ordu ve yardım kuruluşları için popüler bir eğitim alanı haline gelmiş. Parkta dalış en popüler etkinlik. 1993’te su basmış eski cevher depolarına yapılan dalışlarla başlayıp eski sedimantasyon tanklarının araştırılmasıyla sürmüş. Sabırlı bir grup dalgıç, gazometreyi bir dalış mekanına dönüştürmek hedefiyle yola koyulup bir kulüp kurmuş. Onların çabasıyla birkaç yıl içinde gazometre boşaltılıp sıhhileştirilir, içindeki balast çıkarılıp su seviyesi yükseltilir. Sonunda, dünyada benzeri olmayan bir dalma merkezi ortaya çıkar. Genişliği 45 m, inilebilir derinliği 13 m olan yapının içinde 20.000 ton (20 havuzluk) su vardır. Yapay bir resifin yanı sıra küçük bir gemi ve bir uçak batığı bulunur. Bundan başka, alanda her ağustos düzenlenen bisiklet yarışına 2.000 bisikletli katılmaktadır. 24 saat süren yarışın 8 km’lik parkurunda pedal çevirmek o kadar popülerdir ki, numaralar bir haftada tükenir. Eski manganez deposu Emscherhalle, kaykay pistleri, plaj voleybolu ve sokak futbolu sahaları bulunan, dev salıncakların ve tırmanma halatlarının asıldığı örtülü bir alana dönüşür.

niteliğini kazandıran şey, profesyonel fotoğrafçıların kiralayabildiği ve nü çekimleri yapabildikleri yerlerin varlığıdır. Büyük depo yapısının dönüşümü, fuardan galaya, şirket buluşmalarından büyük iş toplantılarına etkinliklere olanak tanır. Alanda geceleri düzenlenen meşaleli grup turları ün kazanmıştır.

dönme dolap

odağı, eğitim programlarıyla çocuklar için bir hayat okulu durumunda.


NİSAN 2013 - XXI 36

dönme dolap

sosyaldirler; bir zamanların heterotopik mekanları, "yer-olmayan"ları bugün pekala dünyaca tanınır kentsel alanlar haline gelebilmekte. Sanayi-sonrası toplumda insanlar, miadını doldurmuş sanayi yapılarını nasıl yeniden üretebileceğini düşünmekle kalmaz, mevcut sanayi tesislerinin her an kentsel yaşama katılabileceği hayalini de kurabilir. Yani işleyen bir fabrikaya bir yok-yer ya da heterotopya gözüyle bakmaz, tam tersine, şimdi-fütürizmi içinden bakabilir. "Bu sanayi tesisini verseler, bu zehir dolu tankları yaratıcı bir kentsel oyun alanına çevirir ve her yaştan insanın hayal gücünü ateşlerdim" diye düşünebilir. Ama bunun yerine, bugünün sanayi tesisi, çevreci için bir felaket kaynağı, feminist için erilliğin sömürü alanı, sosyalist için eşitsizliğin beşiğidir; böylece bir gün -muhafazakar, liberal, milliyetçi veya solcu fark etmez- bir yönetim bu yapıları karga tulumba yıkmaya giriştiğinde, hiçbirinin elinde kendi klanlarını bile ikna edebilecek güçte, bu yıkıma dur dedirtebilecek araçları yoktur çünkü herkes zaten olan bitene seyirci kalacak biçimde söylemini baştan itibaren kurmuştur. Kimse riske girip kendi söylemsel tutarlığını gevşetmeye yanaşmaz, bu nedenle her şey sürekli heba olmaya devam eder. Kuşkusuz Dilovası’ndaki boya tankları, içinde insanlar barınsın diye yapılmamıştır ama bugünün dünyasında hiçbir maddi işleyiş "başka türlü" olma olasılığını azaltmaz, tersine: Felaketten, kanserojen/ patojen çevreden yepyeni bir hayat yaratmamak için aslında hiçbir neden yoktur, makinelerin sosyalliği dışında. Makinelerin ait olduğu sosyal bağlam tersine döndüğünde, ütopyanın reel hale geleceğini bir türlü göremeyiz nedense. Patojene içkin ticari potansiyeller de ancak hayalcilik gibi görünür. "Ruhr vadisindeki eski fabrika alanında tırmanma yerleri varken, neden Alp dağlarına gidelim?" Böyle bir cümleyi Türkiye’de yeni orta

sınıflara kolay kolay kurduramazsınız. Çünkü Alpler’e (Uludağ’a) sınıfsal bir sembolizm için gidilir ve çocuklarla eşler gönderilir; yeniliğin ve yaratıcılığın bu sembolik tercihleri değiştirmekte etkisiz kalması kaçınılmazdır. İşlevin çekip gittiği post-endüstriyel gelecek, Dilovası’nın mevcut haline ne kadar yabancı: Tıpkı 1985’ten önce, Landschaftspark’a yabancı olduğu gibi. Kaynakça Winkels, R., Zieling G., (2010), Landschaftspark Duisburg-Nord From Ironworks to Theme Park, Merkator Verlag, Duisburg. www.erih.net: European Route of Industrial Heritage (ERIH), 29 Avrupa ülkesinde 830 yer belirtmektedir. 66 alandan 24’ü Almanya’da bulunmaktadır. Ayrıca bkz: www.route-industrikultur. de, www.metropoleruhr.de.


Nar

Stripe

Doğal, Canlı ve Kişiselleşen Çözümler BuROTıME'IN SUNDUĞU NAR, NEST VE STRIPE KOLEKSİYONU ÇALIŞMA ALANLARINA CANLILIK VE KONFOR KATIYOR.

Nİsan 2013 - XXI 38

ADVERTORYAL

Nest

burotıme

istanbul bölge müdürlüğü prof. fahrettin kerim gökay caddesi n:39 altunizade/istanbul t 0216 326 03 23 f 0216 326 02 49 www.burotıme.com.tr

Ofis mobilyalarında “işi kolaylaştıran” Bürotime, farklı renkleriyle her mekana uyum sağlayan Nar ile ofislere neşe katıyor. Kullanım kolaylığı ve hafifliğiyle dikkat çeken Nar, ofis ortamına enerji ve canlılık getiriyor. Günün büyük bir kısmını geçirdiğimiz ofisleri dekore etmek ve sıkıcılıktan kurtarmak basit çözümlerle mümkün. Turuncu, kırmızı, bordo, mor, açık mavi, parliament mavisi, fıstık yeşili, koyu yeşil, krem, kahverengi, antrasit ve siyah olmak üzere 12 farklı renk çeşidiyle tüketicilerin beğenisine sunulan Bürotime’ın renkli puf koleksiyonu Nar, ofisinde renklerin enerjisini hissetmek isteyenlere mükemmel bekleme alanları oluşturuyor. Kullanım kolaylığı ve hafifliğiyle dikkat çeken Nar, çalışma ortamına canlılık katıyor.

İş yaşamında ne istediğini bilmek önemli. Verilecek kararlarda, sergilenen davranışlarda tutarlı bir şekilde ilerlemek gerekir. Nest kanepe ne istediğini bilen ofislere şıklık katmak için tasarlandı. Malzeme tercihleri Nest'in doğal görünümüne uyumlu olacak şekilde belirlendi. Seri üretim aşamasında pek çok kolaylık sağlayan Nest, doğallığıyla ofislere kararlılık ve şıklık getiriyor. Organik yapısı sayesinde kullanıcının vücuduyla kusursuz bir uyum sağlıyor. Tasarımının sağladığı seçkin konforu estetik uyumla bir arada sunan Nest, herkese hitap eden kusursuz bir kanepe. Bürotime’ın Stripe koleksiyonu ise sınırsız sayıda kombinasyon imkanı sunarak farklı kullanım senaryoları uygulayabilme olanağı sağlıyor. Dar ve sıkışık ofis ortamlarındaki olumsuzluklara son veren Stripe

koleksiyonu, ekip ruhunu destekleyen kişiselleştirilmiş çözümler sunuyor. Ofislerdeki tüm masa çeşitleri için çözümler sunan koleksiyonun her parçasında rahatlık için düşünülmüş detaylar göze çarpıyor. Bürotime'ın yönetici ve operasyonel grup kategorilerinde yer alan Stripe koleksiyonu, kullanım alanına göre şekillenebiliyor. Ürün çeşitliliği ve farklı renk kombinasyonları sayesinde kullanıcılar için özel seçenekler sunan Stripe koleksiyonu ile hem operasyonel, hem yönetici, hem de toplantı odalarında, birlikte ya da kişisel olarak çalışılabilen ferah çalışma ortamları yaratmak mümkün. Nar ve Nest'in tasarımı iç mimar Cüneyt Ara'ya aitken, Stripe koleksiyonu ise endüstriyel tasarımcı Murat Erciyes imzası taşıyor.


ADVERTORYAL 39 XXI - Nİsan 2013

Stripe

Stripe

Nar

Nest

Stripe


Yarışma Mitinin Yapıbozumu

NİSAN 2013 - XXI 40

MİMARLIK YARIŞMALARI

Son dönemlerde mimarlar arasında bir ittifaktan söz edilebilirse o da özellikle kamu yapılarının yarışmayla elde edilmesi olabilir ancak. Neredeyse iki ayda bir, bir “belediye binası ve yakın çevresi” yarışmasının açıldığını görmek olası. Peki, yarışmalar yapı elde etmek için en iyi yöntem mi gerçekten? Kamu yapılarını yarışma yoluyla sipariş etmenin yapılı çevrenin kalitesine katkıda bulunduğunu söylemek mümkün mü? Son on yılda açılan yarışmaların yalnızca %7'sinin inşa edildiğini düşününce bu sorunun yanıtını vermenin epey güç olduğu aşikar. Peki mimari tartışmalara katkısı? Yarışmalar yeni sözlere yol açma, genç fikirlerin görünürlüğünü sağlama işlevini görebiliyorlar mı? Yoksa mevcudun tekrarıyla statükoyu mu sürdürüyorlar? Yarışmalar sundukları potansiyeller dahilinde kullanılabiliyor mu, yoksa bir meşrulaştırma aracı olarak kurumların başvurduğu bir yöntem mi yalnızca? Bu soruların yanıtlarını Elif Özdemir, Hüseyin Kahvecioğlu, İnanç Eray ve Ömer Selçuk Baz ile birlikte tartıştık. Hazırlayan: Hülya Ertaş


Hülya Ertaş: Bazı görüşleri ortaya attıktan sonra üzerinde çok da düşünmeden onu birçok durum için geçerli sayıyoruz. Yarışmalar konusunda da bunun olmaması için bir araya geldik aslında. Toplantının yarışmaların kendi içlerindeki sorunlarından ziyade, mimari proje elde etmek için en iyi yöntem olup olmadıklarına odaklanmasını hedefliyorum, her ne kadar bu ikisi birbirinden çok kolay ayrıştırılabilir olmasa da. Yarışma ile elde edilen bir yapı, daha farklı şekilde sipariş edilseydi sonucun daha iyi ya da kötü olacağını söylemek mümkün olabilir mi?

Ömer Selçuk Baz: Ben sana direkt sayayım. Son on sene içerisinde 102 yarışma açılmış ve yedi bina uygulanmış. Hüseyin Kahvecioğlu: Yapılan projelerin inşa edilip edilmemesi dışında, yarışmaların eleştiriyi hep diri tutan bir yönü var. Mesela bir dönem,1970’lerde, 1980’lerde devletin açtığı çok sayıda yarışma var. İdeal gördüğümüz şekilde, yarışmayla projelendirilip uygulamaya yansımış pek çok bina var. Fakat o dönemde bu yöntemle üretilen devlet yapıları, resmi yapı kültürü de sorunlu. Çeşitli yapı tipolojileri, yarışma şemaları oluştu. “Yarışma mimarlığı” ve “yarışmacı mimar” diye klişeler üretildi. Çok iyi “şemalar” çözüldü, ama yarışma projesine uygun inşa edilmiş olanlar bile mekansal ve kentsel açıdan olağanüstü bir başarı elde edemedi. Bunun istisnası oldukça azdır. Diğer yandan, yarışma denince hep mevcut yönetmelik çerçevesinde yapılan yarışmalar üzerine konuşuyoruz. Bunların dışında yarışmaların çok çeşitli formatları olabilir, melez çözümler de geliştirilebilir. Örneğin zaman zaman özel sektör, nitelikli bir proje elde etmek istiyorsa, sonucunu garanti edebileceği şekilde bir yarışma kurguluyor. Örnekleri yok değil. Davetli yarışma ya da ön elemeli yarışmalar yapılıyor. Yarışmanın püf noktası aslında ortak akıldan mümkün olduğunca üst düzeyde yararlanabilecek bir ortam oluşturmakta. Akıl akıldan üstündür, mimarlık da tek bir doğrunun olmadığı bir alandır. Bu yönde bir mecra açmak açısından yarışmalar önemli ve kıymetlidir. Ömer Selçuk Baz: Yarışmanın böyle sihirli bir çözüm gibi görülmesi, sadece biz mimarların bakış açısıyla meşru bir zemin kazanmıyor. Daha derinlemesine bakınca politikacıların da çok bilinçli bir şekilde zaman zaman yarışmaları kullandığını görebiliyorsunuz. Acaba en baştan kabul etmeli miyiz bu argümanı, yoksa kabul etmekle ilgili tereddütler oluşmalı mı? Mesela Taksim Projesi’yle ilgili bütün argümanları Kadir Topbaş dönüp 1980’lerdeki yarışmaya bağlıyor. O zaman seçilen ilk üç proje de yeraltı kullanımını önerdiği için Topbaş diyor ki "Siz ehil mimarlar çok sayıda yarışmacının girdiği bir yarışmada da aslında bugünküne benzer bir proje önermiştiniz". Onun için yaptığı işleri meşrulaştırma zeminini aradığı platformlardan

“Neden yarışmaya daha fazla başvurulsun sorusunun cevabı muhtemelen Türkiye koşullarında, özellikle de kamunun proje elde etme süreçlerindeki tavrında yatıyor. Çünkü yarışmanın alternatifi olarak ihale yöntemi var.” hüseyin kahvecioğlu bir tanesi de yarışma. Büyük oranda yarışmalardan medet ummayan bir kurum da yaptığı şeyi meşrulaştırmak için yarışma gibi hepimizin aslında çok da fazla itiraz edemeyeceğimizi düşündüğü bir argümanı ortaya sürebiliyor. Aslında Çamlıca Camisi yarışması da temelini benzer bir durumdan alıyor. Kamuoyu ve mimarlar tarafından hiçbir şekilde kabul görmesi beklenmeyen bir durumu kabul görebilir hale getirmek için yarışma kullanıldı. Senin sorun bu gibi meseleler üzerinden önemli bir hal alıyor. Yarışmanın bir imajı var. O da aslında çok sihirli bir imaj çünkü sonucu baştan belli olmayan bir tasarım problemini ortaya atıp onun rekabet gücüyle, mimarlar çeşnisiyle üretilmesini sağlıyor. Belki sihirli olan aslında bu: Meslekten olan insanları rekabet ortamına sokması, bir şey üretmekle ilgili bir çekişmeye çağırması. Açık ya da davetli yarışma da olsa ya da birden fazla aşamalı da olsa yarışmaların tümü farklı dozlarda da olsa sihri bu rekabette yatıyor. Çünkü böyle bir rekabet ortamının olduğu bir tasarım süreci ile olmadığı bir tasarım sürecinde düşünüş ve işi ele alış şekli arasında çok fark var. Yarışmada başka türlü bir motivasyonla hareket ediliyor. Hülya Ertaş: Acaba ortak akıl gibi bu sihir de katılımcılarca ortaklaşa yaratılan bir şey mi? Çünkü yarışmayı her çizen o binayı kendisinin yapabilme ihtimalini düşünüyor. Ömer Selçuk Baz: Yarışmalar, piyango bileti alıp da başına talih kuşu konmasını beklediğiniz süreçler değil, ama tabi ki herkesin hayalleri oluyor bu süreçte. Elif Özdemir: Yarışma deyince akla ilk anda, demokratik ve adaletli bir sonuca ulaşılabilecek bir yöntem geliyor. Yarışma sonuçta bütün fikirlerin ve emeklerin ortaya konulacağı, adaletli bir şekilde en iyinin, en doğrunun, en güzelin seçileceği bir yöntem gibi gözüküyor ama çok öyle gelmiyor bana. En başta o yarışmanın yapılma kararı başlı başına bir sorun. O yarışmayı açma ihtiyacı var mı? Bu sorgulanmıyor, yarışma o projenin yapılması konusundaki bütün tartışmaları kenara iten, yok sayan bir araç oluyor. Yani yarışma ile durumu meşrulaştırıyorsun. Vaktiyle Taksim Meydanı, Üsküdar Meydanı yarışmalarında olduğu gibi, bir dolu projenin yapılıp yapılmaması konusunda hiçbir fikir üretmeden ve tartışma yürütmeden yarışmaya açıldığı anda tam da o rekabet duygusuyla herkes eteğindekini en sürreal şekliyle dökmeye başlıyor. Öncelikle alana, ihtiyaca dair sorun ve gereksinimler tartışılmalı ve kamusal bir mutabakat

41 XXI - NİSAN 2013

Sana bu soruyu sorduran çerçeveden bakınca, yarışmalardan mucize beklendiği bir ortama işaret edilebilir. Mesela bunun örneğini Taksim tartışmaları sürecinden hatırlıyorum. Bir grup olarak Taksim meselesine kafa yorarken, önerilerden biri de yarışma açılmasıydı. Konuyu çok fazla derinlemesine ortaya dökmeden hemen yarışma açılması önerisi, yarışmanın neden ve nasıl yapıldığını kenara itip her şeyi doğru kılacak bir sihirli değnek gibi görülmesinden kaynaklanıyordu. Oysa nihayetinde yarışma bir yöntem. “Neden yarışmaya daha fazla başvurulsun?” sorusunun cevabı muhtemelen Türkiye koşullarında, özellikle de kamunun proje elde etme süreçlerindeki tavrında yatıyor. Çünkü yarışmanın alternatifi olarak ihale yöntemi var. İhaleyle mi mimarlık hizmeti alınsın, yoksa yarışma mı açılsın sorusuna, eleştirel yaklaşımına rağmen sen dahil birçok kişinin tabi ki yarışma diyeceğini tahmin ediyorum. Ama bu durumun haricinde de yarışmanın kendi sihrinden mutlaka çok iyi şeyler çıkacağı gibi bir beklenti de yok değil. Geriye doğru bakınca bir dolu yarışma yapıldı Türkiye’de. Peki sonuç ne oldu? Yarışmayla yapılan projeler diğerlerinden çok mu üstün sonuçlar elde etti? İşte bu noktada sorunun cevabı görülmeye başlanıyor. Yarışma ile yapılmış olması sonucun niteliğini garantileyen bir yöntem değil. Bu sırf yarışmanın zaafıyla değil, muhtemelen yarışma sonrası süreçlerin nasıl yürüdüğüyle de ilgili. Türkiye'de yarışma yolu ile projelendirilip, buna uygun olarak da inşa edilmiş ve çok iyi sonuç alınmış projeleri hadi sayalım desek kaç bina çıkacağını bilmiyorum ama yüzlerce sayamayız.

MİMARLIK YARIŞMALARI

Hüseyin Kahvecioğlu: Yarışmalara belki olması gerekenden daha çok önem atfetmemize neden olan ortama şöyle bir bakarak başlayabiliriz. Yarışmaların her türlü eleştirisi yapılabilir, en iyi yöntem olup olmadığı sorulabilir. Bunu yaparken genellemelerden uzak durmak gerek. Yarışmanın iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olması her bir yarışmanın kendi koşullarında değerlendirilebilir.


Bu nedenlerle, hakikaten baştan sonucu belli olmayan, gençlerin de kazanarak kendini gösterebileceği temiz bir ortam, neredeyse kurtarılmış bir bölge olarak baktık hep yarışmalara. Süreçle ilgilli genel durum ise şu: İşveren ne yapmak istediğini bilmiyor, müteahhit zaten en fazla karı elde etmek istiyor. Dolayısıyla yarışma bu iki tarafın da karşısına asla iyi bir yöntem olarak çıkmıyor. Bir sürecin sonunda nasıl bir bina elde edeceği ile ilgili hiç bir söz hakkı olmayan bir müşteri düşünebiliyor musunuz? Yarışma böyle bir özgürlük getiriyor mimara. İşverenin aklında zaten bir proje tanımı yok, özellikle de kamudaysa. Ama bir yandan da Elif’in söylediği gibi bir anda yarışmalar şema mimarlığının, kendini tekrar eden çözümlerin kazandığı alanlara dönüşebiliyor. Ama işin ilginci zaman geçtikçe ve genç mimarlar yarışma sahnesine dahil olmaya başladıkça daha farklı yetilerin bir anda ön plana çıkabilmesi. Bu durum da devingen bir mimarlık ortamını temsil eden sonuçların ortaya çıktığı dinamik bir yapı üretiyor. Onun için ben yarışmaların yararına çok inanıyorum. Tabi ki diğer yandan sözü edilen meşrulaştırma aracına dönüşmüş olması da var. Yine de daha önceki dönemlerde yarışmaların nasıl görüldüğünü de merak ediyorum, önceki dönemlerde nasıldı, bugüne nasıl etkiledi geçmiş?

“Yarışmanın bir imajı var. O da aslında çok sihirli bir imaj çünkü sonucu baştan belli olmayan bir tasarım problemini ortaya atıp onun rekabet gücüyle, mimarlar çeşnisiyle üretilmesini sağlıyor.” ömer selçuk baz

NİSAN 2013 - XXI 42

MİMARLIK YARIŞMALARI

sağlanmalı. Arkasından yarışma açılmalı. Yarışmaların nasıl açıldığı, programlarının nasıl oluştuğu, jürinin nasıl belirlendiği, sonuç alındıktan sonraki süreçlerin nasıl ilerleyeceği, projenin nasıl uygulanacağı gibi konuların her biri başlı başına birer sorun. Mimara işin doğrudan gelişi ile yarışma aracılığı ile gelişi arasında proje ile kurduğu ilişki tamamen farklı. Yarışmada daha cesur davranabilirken, maksimumda en dehşetli tasarımları yapıp belki de bağlamdan ve durumdan kopuk işler ortaya çıkarırken diğerinde daha ayağı yere basan, ortak aklın dahil olduğu işler üretme olasılığı var. Yarışmanın olmadığı ortamda, ortak aklı o süreçte hızlıca ele almak durumunda çünkü. Yarışmadaysa istediği kadar uçabiliyor, sonra o fikir projesi, avan proje düzeyindeki işler bir anda uygulamaya dönmeye başlıyor. Projelerin ne kadarının iyi çıktığını sorduk ya, cevabını buralarda arayabiliriz. Ne kadarı iyi çıktı, iyi çıktıktan sonra yarışma projesine ne kadar uydu? Uyduktan sonra da insanlar ne kadar kullanabildi o binaları? Dahası tasarımcıların hayal ettikleri şey ortaya çıkabildi mi?

Elif Özdemir: Bu meşrulaştırma çok yeni bir mevzu gerçi. Ömer Selçuk Baz: Bu noktada bir parantez açayım. Özellikle Çamlıca Camisi Yarışması süreci, onu meşrulaştırmak için bir adımdı ama meşrulaştıramadı. Ben bütün mimarlık camiasının, ister yarışmacı mimarlar ister cami tasarımıyla ilgilenen mimarlar ya da akademisyenler olsun, buna hiç bir şekilde prim vermediklerini rahatlıkla söyleyebilirim. Bir hedef olarak sadece politikacıların yarışmaya nasıl baktığını, onların da yarışmayı katı bir noktaya koyduklarını anlatmak için bu örneği verdim. Bunu başarmaları o anlamda mümkün olmadı. Bence mimarlık camiası oradaki hedefi çok iyi gördü ve onunla ilgili bir tavır aldı. Çünkü tarihin en yüksek ödüllü mimari proje yarışması olmasına rağmen katılım çok düşüktü. Yarışmanın birçok tasarım elde etme biçimlerine göre nispeten temiz ve kendini belirli bir noktaya kadar koruyan bir kurum olduğu konusuna katılıyorum. Özellikle kamu yapıları ile ilgili bu durumun öneminin altını çizmek istiyorum. Elif Özdemir: İki ayrı durum var tabi ki, kamunun açtığı yarışmalarla özel sektörünkini ayrı değerlendirmek gerek. Ömer Selçuk Baz: Özel sektör her şekilde bütün ticari menfaatlerini birçok aşamada korumak zorunda olan bir kurum ve birçok alanda çağrılı yarışmalar yaparak mimarlar ya da tasarımcılar arasındaki rekabetten verim alabiliyor, bunu keşfetmiş durumda. Kamuya bakarsak, o sipariş üzerine mimari tasarım hizmeti alamaz, bu mümkün değil. Kamunun iş alma biçimi yarışma haricinde sadece ihale ile iş alma çağrılı yarışma örneğin yapamaz, teorik olarak. Dolayısıyla bunların içinden baktığımız zaman şu anda görünen en iyi seçenek yarışma. Bunun aksi bir argüman öne sürmek pek de mümkün değil, en azından kamu için.

Bu arada yarışma konusunun fazlasıyla kandırmaca olduğunu, hele ki bugünlerde akıl dışı işlerin yapıldığı bu mimarlık ortamında bazı sorunlara neden olduğunu, bir meşrulaştırma yöntemi olarak da başvurulduğunu düşünüyorum. Bu düşüncem hem kamu hem de özel sektör projeleri için geçerli. Yarışmalara artık çok da masum bakamıyorum. Tabi tüm bunları çok uzun süredir yarışmalardan uzak duran bir mimar olarak, bu anlamda çok da içeriden olmayan biri olarak söylüyorum.

Hülya Ertaş: Bugün açılan yarışmaların çoğu tek aşamalı ulusal mimarlık yarışmaları. Bu açıdan işverenle mimar arasındaki mesafenin arttığı bir ortam. Özellikle kamu yarışmalarını düşündüğümüzde, yapı programını oluşturma konusunda kamunun doğal olarak deneyimsiz olmasından da kaynaklanıyor olabilir mi bu mesafe? Yoksa yarışmalar zaten o mesafeden beslenen bir alan olarak mı düşünülmeli?

İnanç Eray: Elif’in yarışma süreçleri ve aksaklıkları ile ilgili söylediklerine katılmakla beraber genel olarak yarışmayla ilgili çizdiği çerçeveye pek katılmıyorum. Ben çok inanıyorum aslında yarışmalara. İnsanların tasarım verilerini ele alışının sergilendiği bir ortam olarak görüyorum yarışmaları. Yarışma projelerinde şartnamelere bakarsanız sürekli artan oranda gerçeklik payı isteniyor. 1/100 çizimlerin yanı sıra, detaylı mühendislik raporları, hatta şimdi en son Danimarka'daki yarışmalar için bina bilgisi modelleme (BIM) uzmanı olan ekiplerin katılımını gereklilik olarak istemeye başladılar. Mesela Çamlıca TV ve Radyo Kulesi yarışmasında animasyon hazırlamak zorunluydu. Yani ortak bir akıl üretmekten başka uzmanlık satın almanın da bir yolu olarak evrilebilir yarışmalar.

İnanç Eray: Kendi deneyimlerimden gördüğüm kadarıyla yarışma ile proje elde edilen bazı durumlarda yarışmayı açan kurumlar deneyimsiz olduklarından sürecin başından sonuna birçok aksaklık ortaya çıkıyor. Yarışma açma konusunda hiçbir deneyimi olmayan bu kurumlara bir danışmanlık hizmeti vs de verilmiyor. Sonunda çok "ilginç" süreçlerin yaşandığı durumlar ortaya çıkıyor. Daha deneyimli belediyeler ise yarışmalar yönetmeliğiyle ters düşen maddeleri şartnameye koyabiliyorlar. Örneğin yönetmelikte yarışma sonuçları belirlendikten sonra kurumun birinci proje müellifleri ile görüşmesi, uzlaşı olmadığı takdirde sırasıyla ikinci ve üçüncüyle görüşülebileceği belirtilir. Bir belediye ise yarışma şartnamesine kazanan projelerden herhangi birinin uygulanabileceğine dair bir madde koyabiliyor. Kendi deneyimlerimizden biliyorum ki


bu konuyu mahkemeye taşıdığın zaman da şartnameyi kabul ettiğin belirtilerek davayı kaybediyorsun. Aslında yönetmeliğin şartnameyi bağlaması gerekirken, bu uygulanmayabiliyor. Deneyimli belediyeler de yarışmalarda istedikleri projeyi nasıl inşa ettirebileceklerini çözmüş durumdalar.

Yarışma dendiğinde akla gelebilecek çok geniş bir alanı Türkiye’de çok daraltıyoruz. Aklımıza sadece bakanlığın veya Mimarlar Odası'nın yönetmeliklerinde tariflediği yarışma formatı geliyor. Oysa çok çeşitli formatlar var. Davetli yarışmalar, çok aşamalı yarışmalar, işveren-yarışmacı ilişkisinin açık olduğu yarışmalar gibi çok fazla seçenek mümkün aslında. Ancak resmi kurumlar yalnızca yönetmeliklere göre davranabileceğinden, bu yolları açmak, bu mevzuatla mümkün değil. Ben biraz geriye de dönerek İnanç’ın, geçmişte yarışmaların ne durumda olduğu konusuna değinmek istiyorum. Bunun için çoğunlukla Ankara’dan çok sayıda yarışmanın açıldığı 1980’lere bakabiliriz. O zaman, çoğu genç ekibin ismini yarışmalarla duyurduğu bir süreçti aynı zamanda. Kamu idarelerinin pek çok alanda yaptığı işlerdeki bürokrasi ve prosedürlerin çok deforme olduğu dönemlerdi. Hatta inşaat ihale sisteminin bugünkünden bile çok daha kötü olduğu, temiz yürümediği bir dönemdi. Yarışmalar ise göreceli olarak çok az suistimale konu olan, yeni mesleğe giren bir mimarın, inşaat ihalelerinde olduğu gibi iş alabilmek için karanlık işlere bulaşmadan, kendi başarısıyla sonuç alabildiği bir alandı. Bu yönü ile kıymetli bir alandır. Ama yine de o dönemlerde de yarışma denince, benzer yönetmeliklere tabi olan resmi kurumların açtığı yarışmalardı söz konusu olan. Yarışma konusu tartışıldığında hep bu formatlar içinde kalınacağı varsayılıyor. Bu formatlardan bağımsız olarak bakınca, iyi kurgulanmış bir yarışma ideal bir sistem olabilir. Yani, yarışmalar üzerine getireceğimiz bütün eleştirileri bertaraf edecek formatlar geliştirmek ve iyi sonucu garanti etmek mümkün. Ancak fiili durumda Ömer Selçuk’un belirttiği raportörlükten, jüri

“En başta yarışmanın yapılma kararı başlı başına bir sorun. O yarışmayı açma ihtiyacı var mı? Bu sorgulanmıyor, yarışma o projenin yapılması konusundaki bütün tartışmaları kenara iten, yok sayan bir araç oluyor. Yani yarışma ile durumu meşrulaştırıyorsun.” elif özdemir oluşumundaki sorunlardan, işveren-yarışmacı ilişkisine kadar, mevcut formatların sorunları yansıyor. Şu anda bir resmi kurum yarışma açtığında mutlaka bu formatlara uymak zorunda. Jüri üyesi olduğum birkaç yarışmada bu durumu kırmak için bazı öneriler geliştirmiştik. Örneğin soru-cevap aşamasını, jürinin, yarışmacıların ve işveren temsilcilerinin doğrudan karşılıklı konuşup tartıştıkları ortak bir oturum halinde gerçekleştirmeyi önermiştik. Fakat yönetmelik yarışmacı ile jüri üyesinin yarışma sürecinde asla diyalog kuramayacağını söylüyor. Adaletli olmak adına bütün ilişki katı bir şekilde şartnamede sunulan çerçeveye hapsoluyor. Halbuki biliyoruz ki, mimarişveren ilişkisi içinde proje evrilebilir. Karşılıklı iletişim her iki taraf için de büyük katkı sağlar. Bütün bunların üzerine yine de son söz; yarışmaya alternatif olan “ihale ile mimari proje hizmeti alımı” karşısında yarışmalar çok daha iyi bir seçenek olarak kalıyor. Elif Özdemir: Aslında nedense yarışmaların hep olumsuzlukları geliyor aklıma, yoksa olumsuz olarak baktığım için değil. Geçmiş yarışmaları düşündüğümde, 1980’lerin başlarında Bayındırlık Bakanlığı’nın açtığı hükümet binaları, belediye binaları gibi yarışmalar hatırlıyorum. Katılımcıları belliydi. Bayındırlık Bakanlığı’yla en rahat kim iş görür? Ankaralı mimarlar. Jüri de oralardan oluşur. Birileri jüri, diğerleri yarışmacı olur; bir sonraki yarışmadaysa roller değiştirilip bunun tam tersi bir konfigürasyona gidilir. Bu durumda da bir yarışma mimarlığı çıktı ortaya. Mimari trendlere paralel olan ama bir taraftan da birbirine benzeyen projeler üretildi. Kamunun dışında, piyasada üretilenler çok daha hareketli, iddialı ve daha iyi düşünülüp taşınılmış işlerdi. Nedense yarışmalarda benzer şemalar çıkardı ortaya. Hatta bir yarışma için çözülen kare planın bir sonraki yarışmada ikiye bölünüp üçgen plan olarak yollandığını çok net hatırlıyorum. Bugünden geriye bakınca o dönemki yarışmaların memleketin mimarlık kültürüne ve yapılanmasına katkısının fazlasıyla sorunlu olduğunu görüyorum. Bazı insanlar için yarışma kazanmak, bir yerden iş almaktan daha kolay olduğu için yarışmalara yönlenmek gibi bir eğilim vardı. Onun dışında da bizim gibi genç mimarların da o katı yapılanmaları delip sıyrılmak gibi bir derdimiz vardı. İstanbul'dan herhalde ilk Selim Velioğlu sıyrıldı o dönemde. Bugüne baktığımızdaysa yarışmaların yeni nesille daha renkli, daha hareketli, üzerine daha çok düşünülüp tartışılan alanlar olduğunu,

43 XXI - NİSAN 2013

Hüseyin Kahvecioğlu: Yarışmalarla ilgili hem çok olumlu, hem çok olumsuz ama hepsi de doğru olan önermeleri paralel olarak dile getirebiliriz. En uçta denebilir ki, yarışmalar bir meşrulaştırma aracıdır. Bunun bir örneği Çamlıca Cami Yarışması. Aslında bu yarışma tartışılmayacak kadar absürd. Başka örnekler de var. Hatırladığım bir örnekte, bir resmi kurum, başka bir devlet kurumuyla bir yeri yapılaşmaya açmak için anlaşmış ancak kamuoyunda tepki görmemek için ulusal yarışma yoluna gidilmişti. TOKİ’nin açtığı Kayabaşı Yarışması'nda da başlangıçta bu niyeti sezmek mümkündü. Fakat yarışmanın yarattığı o pozitif enerji TOKİ gibi katı bir kurumu bile esneterek, sonunda kazanan projelerin bir kısmının uygulanmasına kadar vardı. Her ne kadar süreçte sorunlar olsa da, TOKİ kendi katı kalıplarında ısrarcı olsa da, TOKİ eliyle yapılan diğer uygulamalarla kıyaslanmayacak sonuçlar, yarışmayla elde edildi. Buna yarışmanın sihri demek mümkün. Çoğu zaman, yarışmayı açan kurumların yöneticileri, isteksizce açtıkları yarışmada bile öneriler teslim edilip sergilendiğinde, o emek ve zenginlik karşısında etkilenir. Belli bir konuya odaklanmış, düşünce üretilmiş, mükemmel olmasa da yoğun emek harcanmış işleri görüp, yarışmalarla ilgili önyargılarını bir kenara bıraktıklarına pek çok kere şahit oldum.

MİMARLIK YARIŞMALARI

Ömer Selçuk Baz: Normalde herhangi bir mimari projenin ilerleme şekli işverenle sürekli yüz yüze yürüttüğünüz görüşmelerle olur. Yarışma o görüşmelerde ortaya çıkan tasarımı başka bir formasyona getiriyor çünkü işverenle tasarımcının yüz yüze gelmesinin makbul olmadığı bir süreç. Arada bir kurum var, o da jüri. Jüri aslında projeleri seçerken kudretini kullanan bir temsil gücü varmış gibi görünmesine karşın aslında, sürecin başlangıcında şartnameyi kurarken belediyenin pek de yetkin bir dille anlatmadığı bütün istek ve talepleri bir formata sokmakla yükümlü. Jürinin aracılık etmesi aslında çok önemli bir iş. Çünkü tam olarak ne istediğini anlatamayan kurumun sorunlarını anlamakla yükümlü, ehil insanlardan oluşan bir kurum, jüri. Yapı programını ya da gereksinimleri bir formata dönüştürüp tasarımın altlığını oluşturan bir evrak olarak şartnameyi onlar kuruyor. Dolayısıyla sizin yarışmayı açan kurumla ilişkiniz 15-20 sayfalık bir evraka, şartnameye dönüşüyor. Yarışmacının işverenle diyaloğu onunla birlikte gelişeceğinden o evrakın gerçekten mükemmel bir şekilde hazırlanması gerekiyor. Başka bir nokta da raportörlük kurumu, onun çok muhteşem bir şekilde çalışması gerekiyor ama neredeyse her yarışmada belediyenin kendi içinden atadığı isimlerle belirleniyor. Onlar da böyle bir deneyimi çoğunlukla ilk kez yaşıyor, mimarla ilk kez karşılaşıyor oluyorlar. Soru-cevap da dahil bütün prosedürün çok iyi işlemesi gerekiyor. Gördük ki bu tür süreçler iyi işler, jüri de görevini profesyonel şekilde yaparsa süreçte daha az problem yaşanıyor..


kazanıp da uygulanması iyi bir şey, hem bir yandan çok deneyim kazanıyorsun bir yandan da portfolyonu geliştiriyorsun. Hüseyin Kahvecioğlu: Genelde mimarlar yarışmayı kazanmak ve yapı inşa etmek için girerler yarışmalara. Ömer Selçuk Baz: Jüriye göre tasarım yapanlar bir noktaya kadar var ama aslında yarışmanın temelinde yeni bir şey söylemek var. Yarışmaya katılma konusunda en azından benim çevremdeki mimarların motivasyonu bir şema üretmek değil. Mesela benim hayatımın çok büyük bölümünün geçtiği Almanya'da yarışma dendiği zaman binlercesini görebilirsin, en küçük okulu bile yarışmayla yaparlar. Sonuç iyi midir? Biz ailemle küçük bir kasabada yaşıyorduk ve çevremizde yarışmayla yapılmış kırka yakın bina vardı. Yarışmayla bina yapılmış diye olaya yaklaşmıyorsun, zaten yarışmayla yapılmıştır, başka neyle yapılmış olabilir ki diye düşünüyorsun. Hüseyin Kahvecioğlu: Almanya’daki yarışmalarda ilk üçe bakarsan birbirine en çok benzeyen şemaların kazandığını görürsün. Orada yarışmadan mucizeler beklenmez ve her yarışmada en yeni ve özgün olan değil, genel geçer ama kaliteli, nitelikli ve rasyonel bir çözüm beklenir.

NİSAN 2013 - XXI 44

MİMARLIK YARIŞMALARI

“İşin ilginci zaman geçtikçe ve genç mimarlar yarışma sahnesine dahil olmaya başladıkça daha farklı yetilerin bir anda ön plana çıkabilmesi. Bu durum da devingen bir mimarlık ortamını temsil eden sonuçların ortaya çıktığı dinamik bir yapı üretiyor.” inanç eray dolayısıyla yarışma sonrasında hem jüriyi hem de idareyi zorlayan süreçlere dönüştüğünü görüyorum. O yüzden bunları konuşuyor ve tartışıyoruz. Kamu ile özel sektör arasındaki durum tamamen farklı. Özel sektör bütün o yarışma yönetmeliklerinin dışına çıkarak davetli gibi yöntemlere başvurabiliyor, şartnamesinde taleplerini çok iyi anlatabiliyor. Proje yönetimine yatkın olduğundan kendi bünyesinde çalışan mimar ve mühendisleri devreye sokarak bütün o ara süreçleri yürütüyor. Asıl önemli olan bence kamuda neler olduğu. Yarışmaların şeffaflık gerektiren süreçler olduğundan söz etmek lazım. O şeffaflığın işin en başından itibaren, yani projenin yapılıp yapılmamasını tartışarak devreye girmesi lazım. Bu olmadığı sürece, işin sonucunda ne düzgün bir proje elde etmek ne de projenin düzgün olarak uygulanabilmesi ve kullanılması mümkün. İnanç Eray: İşveren, jüri ve yarışmacı tarafları var. Üçünde de kontrol edilemeyen, bir diğerinin ne düşündüğü hesaplanarak edinilen bir deformasyon var. Eski zamanlarda belirli şema tiplerine yönelen katılımcı deformasyonu, şimdi jürisine göre proje üretmeye dönüşmeye başladı. Elif Özdemir: Ve yine aynılaşmaya başladı aslında projeler, dönemin mimari trendlerini gözeterek. İnanç Eray: Bir tasarım araştırmasının sonucu olarak değil de daha çok yarışma jürisinin tercihlerini düşünerek proje üretilmeye başlandı. Jürinin kuruma tasarım için proje tanımı danışmanlığı yaparak şartnameyi hazırlamanın dışında kazananların seçiminden sonra seçilen projenin uygulanması için arabuluculuk yapma işlevi de vardır. Aksi takdirde genç bir yarışmacı ile kurum baş başa kaldığında her ikisi de bilmediği bir süreci yürütmeye çalışıyorlar. Örneğin biz birinci olarak kazandığımız yarışmalardan maalesef hiçbirini uygulayamadık. Jürilerin yarışma sonrası süreçlere dahil olması da maalesef gerçekleşmedi. Oda deseniz yarışma süreçlerine jüri önermek dışında pek de ilgilenmiyor. Kazandıkları yarışmayı uygulamış olmaları bakımdan Ömer Selçuk’lar şanslı bir ekip. Yarışmayı

Ömer Selçuk Baz: Yöntem olarak da buradakinden farklı bir çözüm geliştirmiş haldeler. Yapının büyüklüğü ne olursa olsun farklı ölçeklerde ofislerin, yerel ofislerin, eyalet ölçeğindeki ofislerin ve hatta Almanya ölçeğindeki ofislerin bir araya getirilip beşaltılı gruplar halinde çağrılı bir sistemle yarıştırıldığı bir süreç. Böylece küçük bir ofisin de bu süreç içerisinde bir şansı olabiliyor. Yani çok taze, yeni ve önemli bir söz ortaya koyma şansı oluyor. Bütün bu ofisler ortak bir havuzdan seçiyor. Her seferinde sıra başka birine geliyor. Buradakinden farklı olsa da iyi çalışabilecek bir sistem. Hülya Ertaş: Çünkü otomatik olarak bütün mimari ofislerin seviyesini yukarı çekiyor. Ömer Selçuk Baz: Evet, yarışmaya uluslararası ölçekteki ofisi de çağırıyor ve onun da işi alma garantisi yok. O büyüklükteki ofis şimdi çağın değiştiğini ve yerel bir genç mimarlık ofisinin onu alt edilmesinin mümkün olduğunu biliyor. 20 kişilik bir tasarım ofisinin bir noktaya kadar avantajı var. Yarışmalar aslında piyasada iş alma, mimarlık yapma, tasarım üretme, yapı yapma şansı çok az olan birisine gerçekten yapı yapma ve bunun üzerinden kendisine bir mimarlık zemini üretebilme şansı veren bir düzenek. Bunun ne kadar çalışmadığını biliyoruz, çalışmıyor şu anda. Ama böyle bir gücü var. Hülya Ertaş: Yarışmalara sadece kazanan projeler üzerinden değil de katılan bütün projelerin bir aradalığı olarak bakıp ortak bir bilgi birikimi ve böyle bakınca mimar dilinin çeşitlenmesi için iyi bir araç olduğunu düşünebilir miyiz? Hüseyin Kahvecioğlu: Benim bu soruya cevabım net. Sondan başlarsak, mimar dilinin beklendiği kadar çeşitlendiği söylenemez. İlk yarışmalara girmeye başladığımız zamanlarda ortalama 30-40 proje katılırdı bir yarışmaya. Sonra bu sayı 200’lere çıktı. Şimdi bu artışa bakınca insan heyecanla şunu bekliyor: Bu ilave 150 ekip çok yeni mimarlardan oluşuyor ve senin olmasını beklediğini söylediğin gibi bir dünya umut ediliyor. İşte o 1980’lerdeki klişe şemaların üzerine, yeni mezun, genç mimarlardan oluşmuş 150 yeni ekip katılıyor. Ama kendi adıma, öyle beklendiği gibi çok farklı bir sonuç doğurduğunu düşünmüyorum açıkçası. Bunu yeni kuşağın bir eleştirisi olarak da düşünebilirsiniz. Bunda jürilerin de payı var. Yeni kuşaklar, kendilerini ifade ettikleri, kendilerinin hayal ettikleri mimarlıkla yarışmalardan hiçbir olumlu sonuç alamadıkça, doğal olarak kazanacak olan tavrı keşfetmeye çalışıp uzlaşmacı bir yola doğru evriliyor. Onlar yarışmaları değiştiremiyor, yarışmalar onları değiştiriyor. İnanç’ın söylediği gibi her projeyi bir araştırma süreci olarak gören işler ayrışıyor ancak bu yaygın olarak karşılaştığımız bir üretim modeli değil. İşin ancak küçük bir kısmı. Bir yarışmaya katılan 200 proje varsa, bunun en fazla 20-30’u –ki oldukça iyimser bir oran– bu özelliktedir. Hülya Ertaş: Yurtdışında neler oluyor diye baktım biraz. Buradaki yarışma açılmasına karşın binaların uygulanmaması sorununun orada da olduğunu gördüm. Bu nedenle yarışmaların emek israfı olduğunu düşünen yazıların çokluğu dikkatimi çekti. Belki formatı biraz tartışmak, bu emek israfının önlenmesi için iyi bir başlangıç olabilir.


Hüseyin Kahvecioğlu: Hemen mevcut formatla ilgili şunu söyleyebiliriz. Az önce konuştuğumuz katı haliyle bile, bugün yürürlükte olan yönetmelik, uygulamaya yansıyandan daha fazlasına izin veriyor. Bunun en iyi örneği iki aşamalı yarışmalar. Ancak buna çok az başvuruluyor. İki aşamalı yarışma, emek israfını önemli ölçüde önleyen bir prosedürdür. Çünkü ilk aşamada emek ve zamanın tasarruflu kullanılabildiği düşünce ağırlıklı bir çalışmadan sonra, bu aşamayı geçenlerin daha kapsamlı projeler sunduğu bir yöntem. Böylece 250 ekip birden tefrişine kadar ayrıntılandırılmış avan projeler çizmiyor. İlk aşamayı geçen az sayıdaki ekip bu yoğunlukta çalışmak durumunda.

Elif Özdemir: Aslında varlar. Ama benim gördüğüm bir-iki jüride, jürinin en kallavi mimarı kimse onun dediği oluyor. Son dönem jürilerin nasıl olduğunu ise bilmiyorum.

İhale veya yarışma dışında, proje elde etmede alternatif olabilecek yöntemlere örnek olarak, Dışişleri Bakanlığı’nın yakın zamanlarda, yurtdışındaki binaları için başvurduğu yöntem ilgi çekici. Bir devlet kurumunun hukuki çerçeveyi zorlayarak istediği zaman başka yöntemlere başvurabilmesinin zorluklarını bilmiyorum. Ancak sonuçta, Türkiye’nin hatırı sayılır mimarlarını, son dönem yaptıkları işleri üzerinden değerlendirip davet etmek de olumlu bir yöntem. Muhtemelen bu yöntemde de sorunlar vardır ancak, sonucun daha garanti olduğu bir yöntem olduğu düşünülebilir. Ömer Selçuk Baz: Ama onu yarışmanın alternatifi gibi görmemek lazım.

Bir kolokyum hayal edin, sergi salonuna gittiniz ve yüzlerce projenin önünden geçiyorsunuz. Ne hayal kırıklıkları, ne sabahlanmış geceler var orada. Herkes gidip ortada sadece atıştırmalıkların artıkları kaldığı zaman öyle hüzünlü bir yere dönüşür ki orası. Mimar öyle küskündür ki maketini bile almadan gider. Elif Özdemir: Yarışmalarla inşa edilen proje oranının yüzde yedi olması fazlasıyla tartışılması ve “ne oluyoruz?” denmesi gereken bir durum. Gerçekten de orada iki aşamalı davetli yarışma olsa bütün bu emekten ciddi oranda tasarruf edilmesi ihtimali var. Bunun nedenlerini çok net anlamak ve tartışmak gerekiyor. Karabük Belediye Binası yarışmasında, bir arkadaşımızın projesi oybirliği ile birinci oldu. Bizim ofiste, Plan A'da çalışıyor. Uygulama projelerini hazırlamaya sıra geldi. Kolokyumda herkes iyi niyetliydi, herkes çok canla başla sürece katılacak gibiydi. Sonrasında jüriden birkaç kişiyi aradım fakat hiçbirine ulaşamadım. Ama idare çok iyi niyetliydi. Sonuna kadar bütün projeler çizildi. Uygulama aşamasında malzeme değişiklikleri vs yapılarak bina bir şekilde ortaya çıktı. Belediye seçimlerinde yönetim değişti ve yeni belediye başkanı bu binayı kullanmayacaklarını söyledi. Bina alışveriş merkezi mi, hastane mi, üniversite mi olsun tartışmaları sonunda şu anda galiba bir üniversitenin hastanesi olmuş. Böyle durumlar da var. Yarışmayla elde edilen bir başka belediye binasının da işletme giderleri çok yüksek çıktığı için kullanılmadığını, sonrasında yapılan müdahalelerle artık o ilk aşamadaki projeden tamamen koptuğunu biliyorum. Ömer Selçuk Baz: Ama ihaleyle elde edilen bir süreçte de bir sonraki başkan, aynı şeyi yapabilirdi. Elif Özdemir: Yapabilirdi. İyi niyetle yarışmayı açan kurumun yanı sıra jüri ne kadar işin içinde oluyor, sorumluluk alıyor, zaman harcıyor ve bunun karşılığında ne bekliyor? Bilemiyorum. Bütün bunlar da olabilir. Tamam, bir başkası akıl edip çizdi projeyi ama bir diğerinin değil de, o binanın orada olmasına karar veren jürinin bir sorumluluğu var. Dolayısıyla bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda da dayanağı olmalı.

Hüseyin Kahvecioğlu: Yarışmanın alternatifi olsun diye söylemiyorum. Olması da mümkün değil zaten. Her kurumun aynı düzeyde bir süreç yürütmesi mümkün değil. Sadece, yarışmanın her şeyi garanti etmeyeceğini, aynı zamanda farklı yöntemlerin de olabileceğine örnek olarak söylüyorum. İnanç Eray: Ben yarışmacıyı seçmekten ziyade daha iyi bir jüri kurgusu yapmayı ve o jüriyi daha güncel olarak bilgilendirmeyi daha iyi bir yöntem olarak görüyorum. Hüseyin Kahvecioğlu: Daha iyiyi nasıl tarifliyorsun? İnanç Eray: Yarışma konusuyla alakalı yetkin insanların, aynı tipolojiden daha önceden örnekler vermiş mimarların jüride bir araya gelmesi bence çok önemli. İkinci önemli şey, bugünün gereksinimlerini karşılamak. Örneğin Zaha Hadid Architects’teyken Taichung Opera Binası davetli yarışmasını çizdik. İdare katılan ekiplere, Oslo’daki dahil üç farklı opera gezdirdi. O an anlıyorsun ki Neufert'te yazan opera binası tanımından çok öteye geçilmiş. Küresel ekonomi öyle bir değiştirmiş ki opera sektörünü. Londra'da oynanan oyunların Çin'de de sahnelenmesi, malların oradan oraya taşınıyor olması gibi bir çark oluşmuş. Mesela jürinin proje tanımında tariflediği ihtiyaç programı, o küresel dolaşım ağının ihtiyaçlarını karşılayamayabiliyor. Onu bunu yapıları gezerek ancak kavrayabiliyorsun. Onun için jürilerin (odanın ya da idarenin birini önermesinden ziyade) güncel ve yetkin insanlardan oluşması gerek. Zaten dikkat ederseniz jürisi iyi bir karma olan yarışmalara ilgi çok daha fazla oluyor. İnsanlar belki ifade ettiklerinin daha iyi değerlendirilebileceğini düşünüyorlar ve böylece daha çok katılım gösteriyorlar. Elif Özdemir: Yarışma, ciddiyetini de jürisinden alıyor zaten. İnanç Eray: Bir de Oslo Opera Binası’nın jürisiyle karşılıklı görüşerek İzmir Opera Binası yarışmasını açtığınızı, ihtiyaç programını ona göre yönlendirdiğinizi düşünün. O

45 XXI - NİSAN 2013

Hüseyin Kahvecioğlu: Genellemek çok zor aslında. Jürinin nasıl oluşturulduğu önemli ve farklı pratiklerle oluşabiliyor. Bazen çok bürokratik yolla oluşur: İdare isim bildirir, meslek odası isim bildirir, adeta kuradan çıkmış isimler bir araya gelir ve oradaki tesadüfi birliktelikteki baskın karakter ağırlığını koyabilir. Çoğu zaman jüri üyeliği, bir tür kamu hizmeti gibi, karşılığı pek olmayan bir hizmettir. Dolayısıyla kimi jüri üyesi için en kısa sürede tamamlanması gereken bir işe dönüşebilir. Ama bazen jürinin oluşumu daha güçlü iletişimle de olabilir. Çalışma konusunda birikimi olan, yarışma süreçlerine hakim, gerçekten gönüllü olarak bir şeyler katmak üzere orada olan kişilerden meydana gelebilir. Sonuçta yarışmalar veya jüri tavırlarıyla ilgili en olumlusu da, en olumsuzu da deneyimlerle sabit olan durumlar yaşanmıştır. Bu yüzden genellemelerden kaçınmak gerek. Yarışmaya olumlu yönden bakarsak; doğası gereği belli bir konuda birden fazla doğrunun eş zamanlı geçerli olabildiği mimarlıkta, buna elverişli zemin hazırlayan verimli bir düşünce üretme sürecini tetikleyecek bir yöntem olarak görebiliriz. Diğer yandan ise, fiili durumlardan dolayı algıladığımız bu değil, sorunlu bir yöntem. Yarışmalara birkaç kez girip bir daha girmemeye karar veren ve bu alanı çok eleştiren pek çok kişi tanıyorum ve hak veriyorum. Ama onların eleştirisinin odağı, yarışmaların formatı, prosedürlerindeki sorunlardan kaynaklanan durumlar. Bu yüzden olumsuz örnekler üzerinden, veya mevcut mevzuatın çizdiği katı çerçeve üzerinden “mimari yarışma” kavramını olumsuzlamamak gerekir diye düşünüyorum.

MİMARLIK YARIŞMALARI

Ömer Selçuk Baz: Yarışmaların uygulanmamasıyla ilgili fikrimi söyleyeyim ben de. Hiçbir idarenin, aslında yapmayacağı bir yapı için yarışma açmak gibi bir yükün altına prensip olarak gireceğini düşünmüyorum. Özünde idarelerin büyük çoğunluğu -ben optimist yaklaşayım- bir şekilde bir bina yapmak üzere bu yarışmayı açıyor. Sonra aslında bütün bu süreçte artık ne oluyorsa oluyor. Rakamlara bakarsak 2001-2011 tarihleri aralığında 102 civarında yarışma yapılmış. Özellikle 2011 olarak alıyorum tarihi, 2013 demiyorum çünkü herhangi bir yarışma 2011 itibariyle sonuçlanmış ve yapılmamış olabilir. 10 senelik bir dilimde 102 tane yarışma ve onun karşılığında yedi tane inşa edilmiş örnek var. Yapıların iyi ya da kötü olmasını tartışmaya katmıyorum çünkü o çok öznel bir değerlendirme olur. Katılımcı sayısı inanılmaz mertebelerde. İstatistiki olarak bakarsanız bir yarışmada birincilik ödülü alıp bir yapı uygulama olasılığınız benim hesaplarıma göre binde yedi ile binde altı buçuk arasında. Bir yarışmaya katılacaksın, yarışmayı kazanacaksın, idareyle problem yaşamadan ya da idareyi ikna ederek bir şekilde projeyi çizeceksin, sonrasında da uygulanacak. Yarışmadan hepimizin ortaklaşa paylaştığımız yarışma beklentimiz görece iyi yapı yapılması. Ama görüyoruz ki hiç yapı üretilemiyor. İdare iyi niyetle başlasa da o süreçte birçok şey olabiliyor. İdare ile mimar anlaşamıyor olabilir, jüri görevini iyi yapmamış olabilir. Jürilerin bu işle ilgili yeterince emek sarf etmeleri gerek, hem şartnameyi kurarken hem de sonrasında. Binde yedi gibi bir oran çok çok düşük bence. Yani aslında orada o kadar enerji var ki: Sadece yarışmacılar değil aynı zamanda jüriler, idareler, raportörler çalışıyor. Bir yarışmaya ortalama 70 civarında proje gönderiliyor, bu da demek ki yüzlerce kişi bir yarışmaya emek harcıyor. Bu irrasyonel bir şey. Hangi meslekte bu kadar çok sayıda meslek erbabını bir işi almak için bu denli yarıştırabilirsiniz? Doktorlara, muhasebecilere ya da bankacılara yaptırabilir misiniz böyle bir şey?

Hülya Ertaş: Jüri yapısı da belki tartışılabilir. Sadece mimarlardan oluşan bir jüri değil de, idareden bir yetkilinin de içinde olduğu bir jüri daha yapıcı olabilir mi?


zaman idare yarışma sonunda elde ettiği proje ile uluslararası standartta bir yapıyla ortaya çıkmış olur. Dolayısı ile yarışma kaçırılan bir fırsat ve emek israfı olmaz. Ömer Selçuk Baz: Bu jürilerin arkasında aslında ne olup bittiğini bir noktaya kadar biliyorsunuz. Jürinin idareyle birlikte geçirdiği, şartnameyi kurduğu o sürede, hiç kimsenin bilmediği bir ikna ve anlama süreci yaşanıyor. Doğru jüri kurgusunda bu oluyor. Çok farklı frekanslardaki, belki o konuda her biri çok uzman olmayan insanlar ortak bir düşünce üzerinde birleşiyorlar, idarenin de desteğiyle bir proje tanımı kurmaya başlıyorlar. Bu süreç bence jürinin en değerli zamanı çünkü doğru bir şekilde geçirilmediğinde o şartname doğru olmuyor. Hatta o sürecin bir bölümünde jüri üyelerinden bazıları yok ise, en sonunda projeler geldiği zaman en başından beri ortak bir düşünce üzerinden kurgulanan şartnameyle hiç bağlantısı olmayan, çok iyi bir mimarlık olabilen fakat idarenin ihtiyaçlarını karşılamayan çözümlere doğru idare yönelebiliyor. O şartnamenin kurgulandığı üç-dört seansın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Orada çok başka pozisyonlarda duran insanların bir şekilde tasarımdan bağımsız olarak benzer bir noktaya doğru çekildiğini ve o zeminde şartnameyi doğru kurgulayabildiklerinde yarışmanın başarılı olabildiğini biliyorum. Örneğin daha önce de yarışmaya açılmış olan Manisa Belediye Binası jürisindeydim. Yeni bir yarışmayla bu bina yapılmalı mı, yapılmamalı mı mevzusunun günler boyunca tartışıldığı, hatta jürinin yedinci seansında dahi bu konuların tekrar tekrar konuşulduğu bir süreçti. Eğer o süreç gerçekten doğru geçiriliyorsa sonucun iyi olma olasılığının daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Bazen başka jüri kurgularında oturumlara katılmayan, bunu çok fazla önemsemeyenler görüyorum. Bu, bence yönetmeliğin mutlak suretle değişmemesi gereken şartı. Bütün jüri üyeleri tüm oturumlara dahil olmalılar, yoksa o bağlamdan kopuyorlar.

NİSAN 2013 - XXI 46

MİMARLIK YARIŞMALARI

Hülya Ertaş: Peki mimarlık ortamı güveniyor mu bu yarışma düzenine? Hüseyin Kahvecioğlu: Üç-dört ay yarışma açılmayıp da sonrasında açıldığında katılım 200'e varabiliyor. Demek ki mimarlık ortamı yarışmalara güveniyor. Belki tek neden güven değil. Özellikle yeni ekipler, yeni ofisler için yarışmalar bir iş yapma umudu ve modeli, o nedenle de katılım var. Ama yine de her şeye rağmen Türkiye'de yarışmaların güvenilir bir tarafı var. Bazen jürinin mesleki yetkinliği, seçimdeki isabetsizliği tartışılsa da, kötü niyetli, kayırıcı olduğunu iddia edebileceğimiz, şaibeli bir yarışma hatırlıyor musunuz? Ben pek hatırlamıyorum. O açıdan bakınca bu ülkenin mimarı, yarışmacısı ve jüri profili ne ise sonuçlardan da o okunuyor. İyisi de kötüsü de var. Onların bir araya geliş koşullarına bağlı olarak bazen daha elverişli, daha olumlu sonuçlar alınabiliyor. Ama sonuçta etik anlamda güvenilir bir alan. Şaibe yok denebilir, pek çok alanla kıyaslayınca hiç yok. Ömer Selçuk Baz: Bu tartışmaların nispeten hiç yapılmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Avusturya'da inanılmaz şeylerin olduğu anlatılırdı bize. Eskiden nasıldı bilmiyorum ama Türkiye'de temiz olduğunu düşünüyorum, en azından Almanya ve Avusturya'ya göre daha temiz. Hüseyin Kahvecioğlu: Mesela pek çok kişi de mutlaka kazanayım diye girmeyebiliyor yarışmalara. Çünkü bir hedefe yönelik, karmaşık bir konuda proje üretip ortaya koymak özellikle yeni mimarlar için bir amaç olabiliyor. Hülya Ertaş: Bence çok iyi de bir görünme, medyatikleşme aracı. Hüseyin Kahvecioğlu: Görünme ve kendini sınama aracı. Elinde iş olmayan bir ofis için, mesleki anlamda diri kalmanın da aracı. Bu yönleri pozitif ama az önce konuştuğumuz gibi yasal mevzuat oldukça sorunlu. Şu anda, değiştirilmesi yolunda bir çalışma olup olmadığını bilmiyorum. Mimarlar Odası bu konuda öneriler hazırlıyordu. Kamu kurumlarını bağlayan mevzuatı değiştirmek uzun vadeli bir iş ama, özel sektörün bu konudaki uygulamalarına bir düzenleme getirilebilir. Bir kısmı gerçekten yarışma gibi yarışma olsa da, çoğu zaman emek sömürüsüne dönen, ne seçicisinin belli olduğu, ne sonucunun nasıl belirlendiği bilinen uygulamalar var. Mimarlar ister istemez, büyük yatırım şirketlerine bu şekilde iş yapıyorlar. Eskiden yarışmaların kamu idareleriyle özdeşleşmesi, işverenin çoğu zaman kamu idaresi olmasındandı. Büyük yatırımlar ya bakanlıklar, ya da belediyeler eliyle yapılıyordu. Devlet yatırımları en büyük işlerdi ve yarışmalara katılan mimarlık ofislerinin çoğunlukla Ankara’da olması bu yüzdendi. Artık özel sektörün yatırımcı ve işveren olduğu projeler daha fazla. Başka bir

işveren ve başka bir iş üretme potansiyeli ve ortamı var. Bu ortam, bu alan yarışmalar için çok daha fazla potansiyel taşıyor. Bu alana yönelik düzenlemelerle, devlet kurumlarını ilgilendiren bakanlık mevzuatlarıyla sınırlı yarışma işin küçük bir parçası olarak kalabilir. Bizi kale almaması muhtemel kamu idaresine hukuki düzenlemeler yaptırtmakla uğraşmaktan çok, daha geniş bir alan olan özel yatırımların yarışmayla yapılması konusuna yönelmek daha etkili sonuç doğurabilir. İnanç Eray: O da ilginç. Aslında devlet de değişiyor. Kolokyum.com ile çok enteresan bir deneyim yaşadık. 2009'da kurulduktan sonra E-tohum adında, yeni girişimleri destekleyen bir oluşumda Kolokyum.com Türkiye'nin gelecek vaat eden ilk 15 sitesinden biri seçildi. Çünkü mimarlıkla ilgili, kullanıcının içeriğini oluşturduğu bir site yoktu o zaman. Ondan sonra o gruba dahil olup oradan öğrenmeye başlayınca, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı açıldıktan sonra Antalya'da Startup Turkey diye bir organizasyon yaptılar. Emin olun şu ana kadar gittiğimiz herhangi bir kolokyumdan çok daha profesyonel bir organizasyondu. Şimdi mesela bireysel katılım sermayesi diye bir şey çıkıyor. İnsanlar şahıs olarak internet sitelerine yatırım yapabiliyorlar ve bu vergi olarak düzenleniyor. Bu tamamen yeni girişimciler ve daha deneyimli olanlarla kamunun ortak komisyon usulü çalışmasıyla elde edilmiş bir süreç. Hiçbir yere de benzemiyor ortaya çıkan kanun ve yönetmelik. Tamamen Türkiye’ye özgü bir sistem. Bu aslında ilginç bir gelişme. Bir yandan da kamu ile özel arasında ortaklıklar oluşmaya başladı gibi geliyor bana, bir yönetmeliğin oluşturulması, yenilenmesi, adapte edilmesi vs gibi süreçler işlemeye başlıyor, bunu Hüseyin’in dediği kamunun bizi kale almaması fikrinin zıttı olarak örnek vermek istedim. Hüseyin Kahvecioğlu: Şöyle bir düzeltme yapayım o zaman. Pek çok kurumda, -TOKİ de dahil- çok iyi niyetli çalışanlar olduğunu biliyorum. Ancak mevzuat değişecekse bunu kim yapacak? Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yapacak. Bu kurumun kente ve mimarlığa bakışını görüyoruz. Sorun buradan başlıyor. Türkiye’nin diğer bütün alanlarda dünyayı yakalaması ve en iyisi neyse onu yapmak için çabalaması, işin doğası gereği olması normal olan. Diğer pek çok alanda bu yönden sorun olmayabilir. Bizim alanımızda ise durum farklı. Yapı sektörünün ekonominin lokomotifi olması, bizim hayal edemeyeceğimiz büyüklüklerde kaynak üreten gayrimenkul geliştirme potansiyeli, maalesef bu alanda, diğer alanlardaki gibi dünyanın en çağdaş ve ileri normlarını hedeflemeye değil, sadece en kazançlı yolların seçilmesine neden oluyor. Bu da, yapı sektörünü, bilişim alanındaki gibi dünyayla yarışır bir içerik, yenilik veya nitelik üretme amacından alıkoyuyor. Kısacası, ekonomik kaynak üretme motivasyonu kente ve mimarlığa bakışı çok değiştirdi. Bunun en çarpıcı örneği, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin, aynı iktidar döneminde on yıl ara ile Haydarpaşa ve çevresine dair bakışındaki değişimdir. 2001’de akademisyenleri, mimarları davet edip, Haydarpaşa ve çevresi için “bu bölge değişecek, buranın gelecek senaryoları ne olmalıdır?” diyerek fikir projesi yarışması açmışlardı. Kimse onları yarışma açmaya zorlamadı. O zamanlar yönetim, şehrin getirisinin ekonomi için nasıl bir kaynak oluşturduğuna henüz uyanmamıştı açıkçası. Aynı iktidarın daha sonraki yaklaşımını biliyoruz. Daha yaşanabilir bir çevre ile yola çıkıldığında katılımcılık ve yarışma ne kadar anlamlı bir yolsa, ekonomik kaynak yaratma motivasyonu üzerine yola çıkıldığında katılımın, yarışmanın, şeffaflığın yerini tam zıddı olan kapalı süreçlerin alması doğal. Üçüncü köprü, üçüncü havaalanı gibi en


İnanç Eray: Bir proje her zaman üç tane temel ayağa oturuyor: Tasarım, proje tanımı ve maliyet. Yarışmalarda kesinlikle maliyet bir girdi olabilir, baştan belirlenebilir ve ona göre tasarlanır. İstanbul Modern için yaptığımız davetli yarışmada bütçe belliydi mesela.

Ömer Selçuk Baz: Çünkü çok ayrı insanlar çalışıyor orada. İnanç Eray: Öyle de, zaman değişiyor.

önemli konular bile hiç tartışılmadan, verilmiş kararlar olarak gündeme düşüyor. Doğası gereği bırakın yarışmayı, son ana kadar gizlenmesi gerekiyor. Altında kendi mantığının rasyoneli var.

Hüseyin Kahvecioğlu: Miting meydanı projesi daha öncesinde de vardı. Elif Özdemir: Ama yarışma alanında yer alıyor miting meydanı. Yarışma alanı sonuçta orası. Hüseyin Kahvecioğlu: Evet orada büyük bir tutarsızlık var. Benzer şekilde, daha önce Europan yarışmasının Türkiye ayağı açılmıştı. Yarışmanın lansmanını da Başkan Kadir Topbaş yapmıştı. Hatta şimdiki Büyükşehir Belediyesi İmar Komisyonu Başkanı Sefer Bey de yarışmanın jüri üyelerinden biriydi. Yarışmaya konu olan alan Zeytinburnu’nda şimdi KİPTAŞ’ın kentsel dönüşüm yürüttüğü alandı. Sonuçta projeler yapıldı, seçildi, ancak uygulamaya yansımadı. Kazanan yarışmacılara projenin neden uygulanmadığını anlatabilmek mümkün değil. Zira Europan, 40 yaş altı genç mimarlara uygulama yolunu açmak üzere kurgulanmış bir yarışma sistemi. Uygulamayı yapacak olan kurumun himayesinde yarışma açılıp, sonuçlar kenara kondu ve ayrı bir proje uygulandı. Dolayısıyla hiç şaşırmıyorum artık Yenikapı’da miting meydanı projesi yapıp, sonra üzerine yarışma açılmasına. Elif Özdemir: Kamu binaları için yarışma en doğru, en verimli yöntem yine de. Katılanlar açısından görünür olmak, zihin jimnastiği yapmak, meslekle ve güncelle ilişkileri daha sıkı tutmak için verimli bir alan. Tüm bunlar tamam ama epey bir emek, zaman, para israfı olduğunu, sonuçta bir sürü emeğin değersizleşmeye başladığını, arkasından bir sürü üzüntülerin yaşandığını, uygulamaların yapılmadığını, uygulansa dahi bir dolu hak ihlalleriyle karşılaşıldığını biliyoruz. O zaman bu işler, aşamalar üzerinden gidemez mi? 150-200 tane avan proje elde etmek yerine aşamalarla ilerlemek mümkün olamaz mı? Bugünden sonra yine aynı minval üzerinden bütün kamu binaları yarışmaya açılacaksa ancak bir meşrulaştırmaya yarayacak. Birbirine benzer işler ortaya çıkacak, yapılması tartışmalı şeyler yapılır hale gelecek. Onun yerine bu aşamalar üzerinde konuşmak gerek, önce oraya bir yapı yapılıp yapılmaması tartışılsa, ardından bir fikir projesi yarışması açılsa en son da uygulamaya dönük bir yarışma düzenlense daha doğru çözümler, yerine bağlı, olması gerektiği gibi işler ortaya çıkma ihtimali artmaz mı? Hülya Ertaş: Bence her durumda da taraflardan biri eksik kalıyor. Bu bir kamusal yapıysa, kamu bir kurum olarak var ama kamunun kendisi yani halk hiç yok bu süreçte. Binanın uygulanmasına yönelik baskısı da yapılmasına dair isteği de yok. Yani bu binaların ana kullanıcıları süreçte hiç yok.

Elif Özdemir: Karabük Belediye Binası’nda birinci olan tam da bunu kıran bir projeydi. Diğer bütün projeler birbirine yakındı tasarım anlamında ama Erkin Mutlu’nun projesi Google ofislerini andıran bir çözüme sahipti. Jüri de gördü bunu ve o proje birinci oldu. Belediyenin kullanmamasının bir nedeni de kullanıcıların Google’ın ofisindekilerden farklı olması. Hüseyin Kahvecioğlu: Hülya'nın az önce açtığı kamu konusuna gelirsek, bizde kamunun kelime anlamı “halk” olarak anlaşılmaz da, kamuyu yöneten “devlet” olarak anlaşılır. Doğru anlamıyla kamunun bu işe nasıl dahil olacağını düşünürsek Elif'in de söylediği gibi işin başından itibaren, yani yarışmanın açılıp açılmaması kararı da dahil, kamunun projeyi ne kadar benimsediğinden başlamak gerek. Hülya Ertaş: Binaların halkın vergileriyle yapıldığı gerçeğinden yola çıkarak en uygun çözümün elde edilmesi için halkın yarışma açılması konusunda bir baskı üretmesi gerekmez mi? Böyle bir karşılık beklemek doğal değil mi? Hüseyin Kahvecioğlu: Genelde karşılaştığımız durumlarda yarışma, bütün o üst kararların verilip geride kaldığı, işin uygulamaya dönebilmesi noktasındaki operasyonel aşamada başvurulan bir yöntem. Ömer Selçuk Baz: Sadece yarışma için değil, başka bir yöntemle de herhangi bir yapı yapılacağı zaman kamunun o karar sürecinde söz sahibi olması gerekiyor. Hüseyin Kahvecioğlu: Bu yönetmelik çok sıkıntılı olsa da onun elverdiği çerçevede bile daha iyisi yapılabilir. Bir kere idareleri de yarışmacıları da çok ağır yükler altına sokmayan bir yöntem bulunabilir, çünkü idare için de yarışma açmak hem uzun süren hem de pahalı bir yöntem. Mesela fikir projesi yarışması açılır, önce o işin yapılırsa nasıl yapılacağına dair fikirler emek az, düşünce yoğun olarak, idare için de daha ekonomik şekilde ortaya dökülebilir. Mevcut yönetmelik buna müsait. Konu ilan edilir, kamuoyunun fikri de alınır. Kamuoyu bu işi benimser ya da karşı çıkar. Ondan sonra da uygulamaya dönük proje için ikinci bir yarışma açılır. O da iki aşamalı olmalı ki çok sayıda ekip kapsamlı projeler üretmek zorunda kalmasın, önce fikirler, temel yaklaşımlar yarışsın. İki aşamalının avantajı, az önce de konuştuğumuz gibi, tek aşamalı yarışmalardaki kapsamlı işi 200 ekibe değil, 10 ekibe yaptırmaktır. Çünkü diyelim ki, 100 projenin geldiği bir yarışmada, maketler, vaziyet planları, kat planları, paftalarca çizim yapılıyor. Muhtemelen bu 100 projenin 70’i vaziyet planına ya da maketine bakılıp yapılan değerlendirmeyle daha ilk turlarda elenebiliyor. Dolayısıyla daha az sayıda malzemenin istendiği bir teslimin yeterli olduğu birinci aşamadan sonra onu aşanlar arasından daha kapsamlı çözümlerin isteneceği ikinci bir aşama yapılabilir. Yönetmelik sorunlu ve değiştirilmeli ama daha akıllıca da kullanılabilir. Bunun yapılamamasının en önemli nedeni çoğunlukla yöneticilerin, en kısa sürede en ucuza proje elde etmeyi en büyük yöneticilik başarısı olarak görmeleri. Kamu yönetimlerini yarışmayla proje elde etmeye ikna etmek kadar, farklı yöntemler denemeyi ve yarışmaları da sindirerek, hakkını vererek uygulamaya ikna etmek gerektiğini hatırlamak tamamlayıcı olabilir.

47 XXI - NİSAN 2013

Elif Özdemir: Az öncekine çok benzer bir örnek, herkesin bildiği Yenikapı. Yenikapı için davetli bir yarışma açtılar. Dışarıdan gördüğüm kadarıyla proje yönetimi çok iyi tasarlanmış, bütün proje tanımları, raporlar çok iyi hazırlanmış, alan gezdirilmiş, jüri aynı şekilde çok iyi. Öncesinde sorunlar vs var ama olabilecek “en iyi” proje grupları, yurtiçinden ve yurtdışından çağırılmış. Yarışma sonuçlanmış, ödüller dağıtılmış. Aradan 45 gün geçmeden bir miting meydanı çıkıyor ortaya.

Hüseyin Kahvecioğlu: Gazipaşa örneğini verdiğin ve jürisinde olduğum için söylüyorum, onu Google ya da Sahibinden.com ofisleri gibi tasarlamaya engel bir durum yok aslında. Şartnamede bir ihtiyaç ve kapasite veriliyor. Kalanı yarışmacıya bırakılmış. Şartnamede belirli bir hücre sistem ya da açık ofis sistemi tarifi yok.

MİMARLIK YARIŞMALARI

Diğer yandan proje tanımının ya da şartnamenin çok iyi belirlenmesi lazım. Ama şartnameler eskiden nasılsa onu sürdürüyoruz. Çağın değişikliklerine göre kendimizi uyarlamıyoruz gibi geliyor. En son Google, Yemeksepeti, Sahibinden.com ya da Gittigidiyor.com ofislerine bakın, bir de Gazipaşa Belediyesi Hizmet Binası'nın şartnamesine bakın. İkisi tamamen ayrı dünyalar.


Yapı – Eğİtİm Bİnası – Güzelyurt NİSAN 2013 - XXI 48

fotoğraflar: Cemal Emden, Hüseyin Bütüner

Dinamik Kesitler BÜTÜNER MİMARLIK TARAFINDAN TASARLANAN ODTÜ KUZEY KIBRIS YERLEŞKESİ'NDE YER ALAN EĞİTİM VE LABORATUVAR BLOKLARININ ARAZİYLE UYUMLU YAPILAŞMASI, YAPI BÜTÜNÜNDE BİR MEKAN KALİTESİNİN ORTAYA ÇIKMASINI SAĞLIYOR. Kampüsün master planında alle (ana yaya dolaşım aksı) boyunca bir ızgara oluşturacak şekilde yerleştirilen akademik blokların arazisinin belirli bir kesitini kapsayan ODTÜ Kuzey Kıbrıs Yerleşkesi'nde yer alan eğitim ve laboratuvar blokları, her biri kendi içinde farklılaşan dört birimden oluşuyor. Projede, alleyi Kıbrıs bağlamında sürekli bir kentsel mekan şeklinde tanımlayan ve ızgara plan örgüsünü iki yönde, manzarayla eğime göre yönlendirerek yeniden yorumlayan bloklardan birincisi (eğitim ve laboratuvar bloğu) 2006 yılında tamamlanmış. Ağırlıklı olarak amfilerden oluşan üçüncü eğitim bloğu ise 2010'da yeniden tasarlanarak 2012 yılında tamamlanmış. ODTÜ Kuzey Kıbrıs Yerleşkesi Eğitim Blokları ve Laboratuvar Yapıları Kümesi Üçüncü Blok

bütüner mimarlık

Avluları manzaraya yönelecek şekilde U şemasında tasarlanan blokların araziyle uyumlu yapılaşması, yapının

hem dış hem iç mekanlarında dinamik kesitlerle farklılaşan bir mekan kalitesini ortaya koyuyor. Binaların yerleştiği alanların iki yöne eğimli doğal zeminleri dikkate alınarak, yapı kollarının farklı açılarla yerleştirilerek kademelendirildiği proje özelinde, ayrıca çevre ve topoğrafya ilişkileri gözetilerek ‘yönlendirilmiş ızgara dokular’ şeklinde tariflenebilecek bir plan şeması geliştirilmiş, bu paralelde Akdeniz iklimine uygun gölgelik dış alanlar - yollar, geçitler, avlular, meydanlaroluşturmuş. Blokların alle üzerindeki kenarları, kamusal mekanın sürekliliğini kitlesel olarak ve malzeme kullanımları ile vurgularken, farklı yönlenmelerle açık ve kapalı perspektifler tanımlaması sağlanmış. Bu cephelere giriş, ana merdiven, kantin, idari ofis, fakülte ve bölüm holü gibi sosyal işlevler yerleştirilmiş. Alle kenarlarına dik olan ve avluları tanımlayan iki paralel kanattaysa derslikler ve öğretim üyelerinin odaları yer alıyor. Öğretim üyesi ofislerini içeren kanat, zemin seviyesinde ayrı girişleri olacak şekilde diğer iki koldan koparılmış, üst katlardaysa köprülerle bağlanmış. Böylelikle hem ofisler özelleştirilmiş, hem de iç avlulara alle tarafından kısmen gizli ve açık geçitler verilmiş.


Yapı – Eğİtİm Bİnası – Güzelyurt 49 XXI - NİSAN 2013

Traverten kaplı ofis kolları, andezit kaplı olan diğer iki kanattan ayrıştırılarak, bütün blokların yapı saçakları ve döşemelerinde beyaz beton, serbest duvarlar ve yapıların oturduğu kademelerdeyse brüt beton kullanılmış. Birimlerin bütün açıklıkları için tasarlanan güneş kırıcı sistemler, işlevsel özelliklerinin yanında cephe dilinin de bir özelliğini oluşturuyor. Özellikle derslik bloğunda doğal hava akımını sağlayacak bacalar tasarlanarak mekanik havalandırma ve soğutma ihtiyacının en aza indirilmesi hedeflenmiş.

proje adı: ODTÜ Kuzey Kıbrıs Yerleşkesi Eğitim Blokları ve Laboratuvar Yapıları Kümesi Üçüncü Blok (Davetli Yarışma Birinci Ödül) işveren: ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü Rektörlüğü proje yeri: Güzelyurt, Kıbrıs mimari tasarım: Hüseyin Bütüner, Hilmi Güner tasarım ekibi: Süha Afacan, Meltem Mimarsinanoğlu, Gülbahar Bahadır, Kevser Çakan, Öykü Taş, Berna Kerimoğlu, Burcu Bilgenoğlu Umur proje alanı: 22.500 m2 projelendirme tarihi: 2004 yapım tarihi: 2004 - 2006


giriş sayfasında Blokların genel görünüşü önceki sayfada üstte ve altta: Malzemeler ve cephelerin ilişkisi

NİSAN 2013 - XXI 50

Yapı – Eğİtİm Bİnası – Güzelyurt

bu sayfada sağda: Geçirgen cephelerin sirkülasyon ve dış mekanla ilişkisi altta: Malzemeler ve cephelerin ilişkisi altta sağda: Cephelerin geçiş mekanlarıyla ilişkisi en altta: Açık ve kapalı geçiş / sirkülasyon mekanları en altta ortada ve sağda: İç mekandan kareler


Yapı – Eğİtİm Bİnası – Güzelyurt 51 XXI - NİSAN 2013

kesitler

3. blok giriş kat planı hüseyin bütüner ODTÜ Mimarlık Bölümü'nden 1987 yılında lisans ve 1991 yılında Kentsel Peyzaj Tasarımı konusunda yüksek lisans derecelerini aldı. Bakü Türk Şehitliği, O.D.T.Ü. Teknokent Satgeb Kampusu ve Gümüş Bloklar, Boston Scientific Binası, Susuz Göleti Rekreasyon Alanı ve Mogan Gölü Kıyı Düzenlemesi gibi birçok projede yer aldı, uygulamalarında danışmanlık hizmeti verdi, ulusal ve uluslararası yarışmalarda pek çok ödül ve mansiyon kazandı. Bilkent Üniversitesi'nde Kentsel Tasarım Bölümü'nde temel tasarım ve ODTÜ Mimarlık Bölümü’nde peyzaj tasarımı dersleri verdi. Kurucusu olduğu Bütüner Mimarlık bünyesinde meslek pratiğine devam ediyor.

vaziyet planı


İç mekan – Otel – İzmİr NİSAN 2013 - XXI 52

fotoğraflar: Tolga Yurdaer

Dokunun Hareketi İÇ MEKAN VE CEPHE TASARIMI TRIO MİMARLIK TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN BUTİK OTEL GENELİNDE SADELİK ÖN PLANA ÇIKARKEN DOĞA, MEKANIN İÇİNE SIZIYOR. Trio Mimarlık

Frezya Boutıque Çeşme

trıo mimarlık

İç mekan ve cephe tasarımını tamamladığımız Frezya Boutique Çeşme, Ilıca İzmir'de konumlanıyor. Adı ve logosunda frezya çiçeğinden esinlenilen 12 odalı otel, çevrenin gürültüsünden uzak bir noktada konumlanırken kullanıcılarına sakin bir ortam sunmayı amaçlıyor. Odalarda bulunun jakuziler banyonun değil odanın bir parçası olarak tasarlanmış ve cam bölmelerle ayrılmış, tasarımın genelindeki renklerde sadelik tercih edilmiş. İşverenin de isteği ile doğanın odaların içerisine taşınması amaçlanarak bu paralelde duvar kağıtlarında ve kumaşlarda çiçek motifleri kullanılmış. Ayrıca ayna ve endirekt aydınlatma mekan içinde sıklıkla karşılaşılan noktalar. Kullanılan seramik ve mozaik dokularının, su, ışık ve ayna ile birleşiminin iç mekana hareket katması amaçlanıyor.


İç mekan – Otel – İzmİr NİSAN 2013 - XXI 54

giriş sayfasında üstte: Yapının dışarıdan algılanışı altta: Giriş bölümü bu sayfada en üstte sağda: Ortak alanlar en üstte solda: Giriş bölümü detayı üstte sağda: Farklı oda tiplerinden örnekler üstte ve sağda: Odaların içlerinde ayna su ve ışığın bir bütün şeklinde kullanımı


selin saraç 2005 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mezun oldu. 2008-09 yılları arasında Politecnico di Milano’da Şehircilik üzerine eğitim aldı. Tasarım-K, Loft Mimarlık, Tekfen Emlak Geliştirme, Yalınkaya İnşaat, Goldaş, Geomim Mimarlık ve Timeout Mimarlık bünyesinde çeşitli mimari ve iç mimari projede görev aldı. Çalışma hayatına ekip arkadaşları ile kurduğu Trio Mimarlık'ta devam ediyor.

giriş kat planı

NİSAN 2013 - XXI 56

İç mekan – Otel – İzmİr

gülşah kaldırak 2007 yılında Ege Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü'nden mezun oldu. RSG İç MimarlıkSemih Güven, Projex Kentsel Tasarım, Timeout Design gibi firmaların bünyesinde peyzaj mimarı ve 3d görselleştirme uzmanı olarak çalıştı, 2011 yılından beri ortağı olduğu Trio Mimarlık ile çalışmalarına devam ediyor.

oda kat planı

mehlika mıhoğlu 1992 yılında Selçuk Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü'nden mezun oldu. 1992-2008 yılları arasında Hemaş Mimarlık, Yalçın Proje, Öncüoğlu Mimarlık ve Cemil Özgür İnşaat firmalarında mimar olarak ofiste ve şantiyede görev aldı. 2008 yılında Melbourne'da R&K Architecture Office’de, 2009 yılında İzmir’de Selma Gulçur Mimarlık Ofisi’nde çalıştı. 2011 yılından beri, edindiği deneyimler ve amatör bir ruh ile kurdukları Trio Mimarlık’ta çalışmalarını sürdürüyor. proje adı: Frezya Boutique Çeşme proje yeri: Çeşme, İzmir işveren: Mehmet Büncü iç mekan tasarımı: Trio Mimarlık; Selin Saraç, Mehlika Mıhoğlu, Gülşah Kaldırak proje tarihi: 2012


İç mekan – Konut – İstanbul NİSAN 2013 - XXI 58

fotoğraflar: Ali Bekman

Geçmişe Dokunmadan RESTORASYONU TAMAMLANAN A.D. EVİ'NİN İÇ MEKAN TASARIMINI ÜSTLENEN OFİST MİMARLIK, CİHANGİR'DEKİ GRAVİYER APARTMANINI GEÇMİŞİ İLE ELE ALIRKEN ÇAĞDAŞ işlevleri de TASARIMA DAHİL EDİYOR. Ofist

A.D. Evi

ofist mimarlık

Çıplak tuğla duvarları, volta döşemeleri, karo seramikleri her yerde görmeye alıştık. O kadar alıştık ki neredeyse bıktık. Yıllarca kullanılıp, sonrasında 'eski' ve 'demode' bulunduktan sonra, şimdi 'trend' oldular çünkü. Kafelerde, restoranlarda 'dekor' oldular artık. Hatta, hiç ait olmadıkları yeni günümüz bina yapılarında, sanki yıllardır oraday'mış' gibi rol yapıyorlar. Yakışmıyorlar da. Oysa biz ofist olarak kendilerini seviyoruz. Ait oldukları, yakıştıkları yerlerde -100 yıllık yığma Beyoğlu binalarında mesela, gerçekten duvarlarını soyduğumuzda onları bulduğumuz, eski koridorlarında, banyolarında bazen bakımlı bazen dökük, onlarla karşılaştığımızda. İşte onları çok sevdiğimiz bir proje; AD evi. Cihangir'deki bir asırlık Graviyer Apartmanı. Restore edilip yeniden hayata dönen bu apartmanda bize de

bir yer çıktı, heyecanlandık. Tarihine saygımızdan dolayı ona hiç dokunmadan, kendimize günümüzün yaşam şartlarına uygun yer açtık, içine ilişiverdik bir nevi. Bulduğumuz hazinenin değerini bildik, sahip çıktık; yığma tuğla duvarlarını, tonozlu tavanlarını, alçı süslemelerini, karo seramiklerini, ahşap lambrilerini benimsedik. Eklemelerimizi de günümüz yaşam şartlarına uygun, ev sahibinin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde kendi yorumumuzla yaptık. Artık yerinde bulunmayan ama restorasyon ekibi tarafından bize temin edilmiş karo seramik mutfak zemin malzemelerini, sanki eskiden beri o zeminde duruyorlarmış gibi zemine döşemedik; mutfak duvarına bir pano yaptık, astık. Mutfağımızı ankastre yapıp duvarlara monte etmedik; modüler yapıp yerleştiriverdik. Sabah akşam rahatça, her taraf su içinde kalmadan duş alabilsin diye aslan ayaklı küveti kaldırıp ev sahibinin bu devirdeki hayatına uygun bir duş teknesi koyduk. Ama onu da hazır alıp, lambrileri, zemin karo seramiklerini sökerek, banyonun kabuğuna yerleştirmedik; modüler bir duş kutusu tasarlayıp, lambrilere


İç mekan – Konut – İstanbul 59 XXI - NİSAN 2013

dokunmadan banyonun baş köşesine koyuverdik. Kolay temizlensin diye de tekerlekli yaptık; tesisatları uzasın sağa sola çekilsin, elimiz, bezimiz kolay ulaşsın sağına, soluna, altına. Gömme rezervuar, hilton lavabo kullanmadık; solo bir lavaboyu, lahit gibi bir klozeti de bu tarihi fonun üzerine koyuverdik. Ona dokunmadık, ama yanına sığışıverdik. Kaygılarımızı, etik anlayışımızı göz önüne aldık, kendimize iş çıkardık. Kolayına kaçmadık: Bu eve, kullanılacağı döneme, ev sahibine özgü yeni yorumlarımızı kattık. Binanın kendi zamanının ruhuna ters düşmeden var olanı onaylayıp, kabul edip, hemen yanında onunla birlikte var olabilecek ama şimdiki zamanın fonksiyon ve estetik ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde bir çözüm aradık. Yapmaya çalıştığımız 'eski' ile birlikte olmak, onun yanında yer alırken ona zarar vermeden “sen şöyle dur, 'biz' de burada beraber yaşayalım" demek. Buradaki ‘biz’ ise egomuzu değil şimdiki zamanı ve bu zamanda yaşayan ‘biz’i temsil ediyor.


giriş sayfasında İç mekandan bir kare önceki sayfada üstte solda: Salondan bir kare üstte sağda: Mekan içinde tavan, döşemeler ve yüzeylerdeki malzeme farklılaşması altta solda ve sağda: Mutfakta kullanılan malzemeler ve aydınlatma detayları en altta: Salonda kullanılan malzeme, mobilya ve aydınlatma bütünlüğü bu sayfada sağda ve en sağda: Mekanda kullanılan karolar, malzeme çeşitliliği altta sağda: Yatak odasından bir kare

NİSAN 2013 - XXI 60

İç mekan – Konut – İstanbul

proje adı: A.D. Evi proje yeri: Beyoğlu, İstanbul iç mimari tasarım ve uygulama: Ofist; Yasemin Arpaç, Sabahattin Emir proje sorumlusu: Gökşen Güngör inşaat alanı: 90 m2

eskiz

sabahattin emir 1992 yılında MSGSÜ İç Mimarlık Bölümü'nden, 1997'de İTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Yüksek Lisans Programı'ndan mezun oldu. 2004 yılından beri Yasemin Arpaç ile birlikte kurdukları ofist bünyesinde çalışmalarına devam ediyor. yasemin arpaç 1998 yılında Bilkent Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü'nden mezun oldu. 2010'da ise Bilgi Üniversitesi Tasarım Kültürü ve Yönetimi programına katıldı. 2004 yılından beri ofist'in kurucu ortağı.

üç boyutlu çalışma


İç mekan – ofİS – İstanbul NİSAN 2013 - XXI 62

fotoğraflar: O.S.O Mimarlik

Derinlik ve Görsel Algı İÇ MİMARİ TASARIMI O.S.O MİMARLIK TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN PING&OPTIMEDIA PROJESİ İKİ FARKLI FİRMANIN OFİS MEKANINI AÇIK OFİS DÜZENİNDE, ESNEK BİR YAPILANMAYA İZİN VERECEK ŞEKİLDE ELE ALIYOR. Ping&Optimedia aynı kuruma bağlı farklı iki firmanın 980 m2'lik alanı ortaklaşa paylaşması ile şekillenen bir ofis projesi. Medya araştırma şirketi olan Optimedia 36 kişilik, dijital ajans olan Ping ise 70 kişilik kadrosu ile aynı mekanda yer alıyor.

Pıng&Optımedıa

o.s.o mimarlik

Ofis katının merkezinde bulunan ve her iki firmanın ortaklaşa paylaştığı giriş holü şirketlerin kurumsal renklerinin vurgulandığı minimal bir tasarım diliyle biçimlendirilmiş. Bu alanın solunda yer alan Ping'e ait ofis bölümünde dikkat çeken alanlardan biri olan yaratıcı fikirlerin doğup şekillendiği toplantı odası, tohum formundan esinlenilerek oluşturulmuş. İç mekanda fikir ve duyguları kışkırtan, aynı zamanda firmanın kurumsal rengi olan kırmızı, baskın bir

unsur olarak yer alıyor. Zeminde seçilen koyu renge tezat olarak, toplantı odasının dış çeperi, açık rengi ve doğallığı sebebiyle dişbudak cinsi ahşap ile kaplanmış. Mekanın tüm yüzeyleri, üç boyutlu modelleme programları vasıtası ile atölye ortamında imal edilmiş, şantiyedeyse sadece kurulum gerçekleştirilmiş. Giriş holünün sağında yer alan Optimedia bölümünde ise ziyaretçileri imaj duvarı karşılıyor. Firmanın kurumsal kimliği ve yapılan işler ile ilgili fikir veren bu duvar, aynı zamanda çalışma alanı ile ziyaretçi kullanımını birbirinden ayırıyor. Doğal ışık ve havalandırma gereksiniminden dolayı toplantı odaları ve yönetim birimleri bina çeperinde, açık ofis alanı ise ofis mekanının merkezinde planlanmış. Ayrıca tüm ofis katındaki açık ofis ve ortak hacimler açık tavan olarak planlanarak ofis alanlarındaki görsel algı derinliği artırılmış ve ferah iç mekanlar oluşturulmuş.


bu sayfada solda: Mekan ve malzeme ilişkisi altta solda: Bekleme alanları ve özel mekanların birlikteliği altta: Mekanın içinde farklı kullanım alanlarının farklılaşması en altta: İki firmanın yer aldığı mekanın ana girişi

63 XXI - NİSAN 2013

arka sayfada üstte: Mekanı ayırmak için kullanılan mazlemeler ve çeşitliliği altta solda ve sağda: Toplantı odası

İç mekan – ofİS – İstanbul

karşı sayfada İç mekandan bir kare


o.s.o. mimarlık 2007 yılında Ozan, Serhan ve Okan Bayık tarafından kurulan O.S.O Mimarlık, hızla gelişen yeni tasarım metodları ve güncel malzeme bilgisini inşaat ekonomisi, estetik ve fonksiyonellik bağlamda birleştirerek gelecek vizyonu ile harmanlayan bir tasarım sürecini benimsiyor. Bu doğrultuda yaratıcı ve işlevsel bir tasarımda farklı bakış açılarının gerekliliğine inanıyor. Birbiri ile oldukça ilişkili üç disiplini - mimari, iç mimari, inşaat mühendisliği bünyesinde toplayarak; tasarım, danışmanlık, proje geliştirme ve yönetimi, uygulama, kontrol ve taahhüt hizmetleri veren O.S.O Mimarlık yurtiçi ve yurtdışında farklı projeler gerçekleştirmeye devam ediyor.

NİSAN 2013 - XXI 64

İç mekan – ofİS – İstanbul

proje adı: Ping & Optimedia işveren: Ping & Optimedia tasarım ekibi: O.S.O Mimarlik; Serhan Bayık, Ozan Bayık, Okan Bayık proje yeri: Levent, İstanbul proje alanı: 980 m2 proje tarihi: 2012

kat planı


İç mekan – ofİS – İstanbul NİSAN 2013 - XXI 66

Ürün Tasarımının Mekana Yansıması VIA MİMARLIK, APPLE'ın ANA DİSTRİBÜtÖRLERİNDEN ARTI BİLGİSAYAR'IN MERKEZ OFİS TASARIMINDA, MARKANIN ENDÜSTRİYEL TASARIM ANLAYIŞINI İÇ MEKANLA BÜTÜNLEŞTİRİYOR. Vehbi İnan

Artı Bilgisayar Merkez Ofisi

vıa mimarlık

Artı Bilgisayar ile daha önce Apple’ın İstanbul’daki çeşitli AVM’lerde yer alan mağaza projelerinde çalışmıştık. Bu mağazaların tasarımları Amerika’dan geliyordu, biz de tasarım öncesi hazırlık ve uygulama aşamalarında yardımcı oluyorduk. Bu süreç içinde Apple’ın mağaza tasarım kriterlerini, estetiğini ve anlayışını kavramış olduk. Esasında Apple’ın bu kriterleri ürünlerinin tasarımında izlediği minimalist yaklaşımdan çok da fazla farklı değil, bir bakıma Apple’ın endüstriyel tasarım anlayışının iç mimari tasarıma yansıması olarak düşünülebilir. Apple'ın mağaza sayısı arttıkça Artı Bilgisayar'ın kullandığı merkez ofisi yetersiz gelmeye başladı ve yeni merkez ofisleri için bize başvurdular. Tabi ki bir ofis tasarımı mağaza tasarımından çok farklı ancak Artı’nın çalıştığı ürün Apple olduğu için ve firma kimliği Apple

ile bilindiği için, önceki süreçte edindiğimiz deneyim ve tasarım girdilerini bir ofis mekanı için nasıl yansıtabilirizin yanıtlarını aramaya başladık. Çıkış noktamız ise yine Apple'ın tasarım kriterleri oldu. Apple mağazalarında duvar, tavan ve mobilyalar için sadece iki renk kullanıyor; beyaz ve gri. Bunların Apple’a özel olacak şekilde belirli kodları var ve bu kodlar dışındaki tonlar kullanılamıyor. Özel bir aydınlatma tasarımı ile mağaza genelinde loş ancak belirli satış noktalarında yoğunlaşmış bir aydınlatma öngörülüyor. Ve son olarak da yer döşemeleri, yine marka tarafından belirlenmiş bir ahşap parke ile bitiriliyor. Biz de ofis mekanı için bu renkler ve malzeme skalası ile projeye başladık, ancak bazı noktalarda bunları kırmak durumunda kaldık. Örneğin yerde sadece parke kullanmak akustik sorunlara neden olacaktı, bu nedenle resepsiyon ve toplantı odası dışındaki alanlarda parke ile uyumlu olacak şekilde ofis tipi halı kullandık. Tavan mağazalarda gri iken ofiste beyaz oldu ve aydınlatma bir ofis için yeterli olacak şekilde tasarlandı. Ve resepsiyon masası ile açık mutfak-bar


İç mekan – ofİS – İstanbul 67 XXI - NİSAN 2013

vehbi inan Mimarlık lisans derecesini 1997 yılında ODTÜ’den, yüksek lisansını ise 1998 yılında Helsinki Teknik Üniversitesi’nden aldı. Moskova ve Dubai’de ENKA, NBBJ ve Foster+Partners gibi firmalarda çalıştı. 2011 yılından beri İstanbul’da VIA Mimarlık şirketinde çalışmalarına devam ediyor.

bölümünde Apple standartları dışına çıkılarak daha zengin bir geometri yanında ayna, paslanmaz çelik gibi malzemeler ve özel mobilya aydınlatması kullanarak mekanda belirli odak noktaları yaratmaya çalıştık. Ofisin orijinal planında mutfak, kapalı bir mutfaktı. Bunu açıp alana bir bar ve dinlenme bölümü ekleyerek son dönem bilişim şirket tasarımlarında sıkça görülen ofis içinde gayriresmi alanlar yaratma prensibini uyguladık. Lobi-resepsiyon ve mutfak-bar bölümleri dışında ofis, kapalı bir toplantı odası ve genel müdür odası ile gerisi açık ofis şeklinde tasarlandı.

proje adı: Artı Bilgisayar Merkez Ofisi proje yeri: Şişli, İstanbul proje tarihi: Kasım 2012 - Ocak 2013 işveren: Artı Bilgisayar proje alanı: 200 m2 ofis + 50 m2 mağaza iç mekan tasarımı: VIA Mimarlık tasarım ekibi: Vehbi İnan, Bahar Beyhan İnan, Hülya Arslan


İç mekan – Ofİs– Mİlano NİSAN 2013 - XXI 68

Mekanı Sadeleştirmek BÜLEND ÖZDEN'İN LUMBERJACK MARKASI İÇİN MİLANO'DA TASARLADIĞI OFİS VE SHOWROOM PROJESİ, İTALYAN STİLİNİN SADELİĞİNİ YENİLİKÇİ VE DİNAMİK BİR ANLAYIŞLA VURGULAMAYI AMAÇLIYOR. Bülend Özden

Lumberjack Ofis ve Showroom

bülend özden desıgn

Proje, Ziylan Grup'un ayakkabı sektöründe bir dünya markası olarak kabul edilen Lumberjack'i bünyesine katmasıyla başladı. Eski ve geleneksel İtalyan markasının merkez ofisi Milano şehrinin merkezinde konumlanıyor. Projenin burada gerçekleşecek olması ve bunun İtalyan değil de bir Türk mimar tarafından çalışılması, projeye Türk motiflerinin de sıçramasına neden oldu. İki kattan oluşan yapının zemin katında firmanın operasyonel bölümü olan ofis kısmı bulunuyor, birinci kat ise showroom olarak kullanılıyor. Ofis alanında doğal malzemeler kullanarak ahşap ve beton malzemelerin içindeki canlı renklerle sıcak bir atmosfer yaratmayı, showroom bölümündeyse sadeliğin içerisindeki dinamizmi vurguladık. Yalın beyaz formlar içerisindeki eğimli yüzeyler mekana

kimlik katarken yapının ham betonarme hali ile bir arada kullanılan beyaz alçıpan yüzeyler, eski ve yeniyi uyumlu bir şekilde harmanlıyor. Mekanın zeminindeyse yükseltilmiş beton dokulu PVC malzeme kullandık. Projenin genelinde malzeme çeşitliliğinin az sayıda olması, ziyaretçilerin sergilenen ürünlere odaklanmasını kolaylaştırıyor. Bu paralelde malzeme kullanımında genel olarak açık-beyaz renkleri tercih ederek (beyaz alçıpan ve lake gibi) ürünlerin sergilenme işlevine ağırlık vermek istedik.

proje adı: Lumberjack Ofis ve Showroom proje yeri: Milano, İtalya proje tarihi: Ekim 2012 işveren: Ziylan Grup iç mimari tasarım: bülend özden DESIGN proje alanı: 1400 m2


İç mekan – Ofİs– Mİlano 69 XXI - NİSAN 2013

bülend özden 1993 yılında Marmara Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü'nden mezun oldu. Mobilya 96 Tasarım Yarışması'nda tasarım ödülü kazandı. 1996-99 yılları arasında Floransa'da mimar Claudio Nardi'nin ofisinde tasarımcı olarak çalıştı. Uluslararası iç mimari ve mobilya projelerinde yer alarak profesyonel meslek hayatını sürdürüyor. Tasarımcı olarak çalıştığı işler ve markalar arasında Dolce&Gabanna, Gian Franco Ferre, Valentino Stores bulunuyor.


Mimariyi İzleyen Işık PLANLUX TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN MARS OFİS'İN AYDINLATMA TASARIM PROJESİ VE AYDINLATMA TASARIM SÜRECİNE DAİR SORULARIMIZI BAŞAK OKAY YANITLADI.

NİSAN 2013 - XXI 70

Aydınlatma Tasarımı - Ofİs - İstanbul

fotoğraflar: Korhan Şişman

Beste Sabır: Projedeki ana kararlarınızdan bahsedebilir misiniz? Başak Okay: Mimarinin temel özelliklerini esas alarak tasarladığımız aydınlatma konsepti kaba yapı elemanlarının üzerine giydirilmiş detaylardan oluşuyor. Geomim'in mimarideki grafiği giydirme becerisi projede ön plana çıkıyor. Tavan yüksekliklerinin tutulması, mevcuttaki doğal ışığı iyi biçimde değerlendirmek projeyi bütünleştiren unsurlar oldu. Tercih edilen ürünler modern olmakla beraber aynı zamanda mekana retro bir hava da katıyor. Mimari olarak farklı bir konsepte sahip ofis ortamına önerdiğimiz aydınlatma ekipmanları da konsepti destekleyici bir nitelik taşıyor.

Mars Entertaınment Group Ofisi

planlux

bs: Proje konsepti nasıl gelişti? İşverenin ve mimarın sizden bu anlamda ne gibi beklentileri oldu? bo: Ofis genelinde çok geniş bir alana sahip olunmasına rağmen Geomim ekibinin kattıkları

detaylarla, bireysel ya da grupsal alanlar oluşturuldu. Böylece bu geniş alanı kendine özgü derinliğe ve belirginliğe sahip bölmelere ayrıştırdık, mimarideki detayların ön plana çıkarılması aydınlatma ile gerçekleşti. Konsepti konuşmak için toplandığımızda Geomim’in kafasında oluşmuş bir aydınlatma tasarımı vardı, bu düşüncelere teknik açıdan destek verip mimarımızın hayalini gerçekleştirmeye çalıştık. Projeyi değerlendirmek gerekirse: Açık ofiste oluşan bölmeleri tavan farklılıklarından ayırt edebiliyorsunuz; bunlardan ilki genel dolaşım alanlarındaki ahşap tavan detayları, burada farklı kombinasyonlara girebilen ahşap parçaların oluşturduğu bir kütle meydana getirdik. Resepsiyon alanında başlayan, dinlenme bölgesinden kütüphane alanına kadar devam eden bu tavan detayında, belli parçalara yerleştirilen üçlü gömme spotlarla yerde homojen olarak dağılan noktasal atışlar sağladık. Ahşap parçalarının dört kenarında kullanılan endirekt ışık sağlayan şerit LED’lere ilave olarak, belli ahşap parçalara da eklenen şerit LED’ler mevcut. İkinci detay genel ofis alanlarında bulunuyor, burada kirişlerden


bu sayfada solda: İç mekandan bir kare altta solda: Giriş bölümü ve aydınlatma ilişkisi altta: Ofis, ortak alanlar ve geçiş bölümlerinde aydınlatma tasarımının farklılaşması arka sayfada üstte solda: İç mekan tasarım detayları ve kullanılan aydınlatma elemanlarının farklılaşması üstte sağda: Ofis bölümünde farklılaşan detaylar altta: İç mekandan dış mekana geçişte kullanılan aydınlatma konsepti

bırakılan 10 cm’lik bir mesafeyle uygulanan alçıpan tavanlarda endirekt ışık kaynakları kullanıldı. Son detay ise mimari olarak uygulanan tavan detaylarının haricinde açıkta bırakılan tavanlarda, kirişleri çepeçevre saran açılı profiller oluşturulup içlerinde şerit LED’ler kullanılması oldu. bs: Bir aydınlatma tasarım sürecinin ilerleyişinden bahsedebilir misiniz? Hangi mesleki gruplarıyla ortaklık içinde çalışıyorsunuz? bo: Temel olarak mimari ekibin konseptini, tam olarak mekanda nasıl bir atmosfer hayal ettiklerini anlamak bizim konseptimizi oluşturmamızdaki ana etkenlerden biri. Uygulama başlamadan önce mimari ekip ile düzenli bir toplantı trafiğimiz, konsept anlatımlarımız ve sonrasında onlardan gelen geri dönüşler, üzerinde yapılan gerekli değişiklikler ve sonrasında bitime yakın olarak bir şematik teslim sürecimiz oluyor. Gerek anlık eskizler gerekse detaylı ışık seviye tespitleriyle projeyi destekleyici dökümantasyonlarımız oluyor. Proje sonlanana kadar mimari ekiple başlayan konsept ve geliştirme aşamaları, proje gelişme aşamasında elektrik

mühendisleriyle ve mekanik ekip ile devam ediyor. Aydınlatma detaylarının tam olarak anlaşılabilmesi için mock-up çalışmaları yapılıyor, önerilerimizi sunumlarla dile getirip mimarinin konseptini doğru algıladığımıza emin olduktan sonra verilen kararlar doğrultusunda, projeler oluşturulup ürün listeleri netleştiriliyor ve satın almaya iletiliyor. Satın alma gruplarına bu süreçte verdiğimiz destek de çok önemli. Şantiye safhasına geçildiğinde uygulama ekibiyle de sürekli iletişim halinde olmamız gereken bir süreç yaşıyoruz. bs: Mekanın aydınlatma tasarımı anlamındaki gereklilikleri neydi? bo: Projenin bir ofis olmasından dolayı, her ne kadar sıcak bir ortam yaratılmak amaçlansa da temelinde çalışma ortamlarının doğru aydınlatma elemanlarıyla aydınlatılmasına ve uygun ışık seviyesine ulaşılmasına dikkat edildi. Aydınlatmanın görsel etkisinin yanında çalışanın kendini iyi hissetmesi, moralinin yüksek olması ve yorgunluk hissetmemesi gibi biyolojik ve psikolojik etkileri de bulunuyor ve aydınlatma tasarımını oluştururken bunları göz önünde

bulundurmamız gerekiyor. Çalışma ortamlarında doğru aydınlatma kararlarını almak için gözden geçirilmesi gereken aydınlatma kriterleri mevcut, bu kriterleri içeren TS EN 12464 Standartları ile birlikte çalışmaları devam ettiriyoruz. bs: Mobilyalar ve iç mekan tasarımıyla nasıl bir ilişki kurdunuz? bo: Aydınlatma açısından göz önünde bulundurulması gereken etkenlerden biri mimari ekibin tercih ettiği malzeme ve renklerdir. Bunlar dikkate alınıp ışık kaynağı seçimi yapılmalı ve aydınlatma detayları oluşturulmalıdır. Örneğin; tavan renginin açık renk olmasını önerdik çünkü ışığın yayılması için içinde tavandan gelen ışığın insanın aydınlık algısındaki önemi büyüktür. Tavanlarımızda doğal ışık etkisini vermek istediğimizi düşünürsek tavan ve duvarlarda tercih edilen ürünün açık gri ton olması bize, ışık dağılımında çok yardımcı oldu. Aydınlatma tasarımını gerçekleştirirken ışığın bir yüzeyi yıkamasına dikkat ederiz, böylece hem mekanın sınırlarını belli etmiş, hem de yüzeyleri tanımlamış oluruz. Bu tip bir açık ofiste bir yüzey yıkama

71 XXI - NİSAN 2013

proje adı: Mars Entertainment Group Ofisi Aydınlatma Projesi proje yeri: İstanbul, Türkiye proje tarihi: Nisan 2011 işveren: Mars Entertainment Group mimari tasarım: Geomim aydınlatma tasarımı: Planlux; Başak Okay, Korhan Şişman elektrik projesi: HIT-EL Elektrik Mühendislik uygulama projesi: Sigma Mimarlık

Aydınlatma Tasarımı - Ofİs - İstanbul

karşı sayfada solda: Aydınlatma ve mekan ilişkisi


Aydınlatma Tasarımı - Ofİs - İstanbul NİSAN 2013 - XXI 72

başak okay Yeditepe Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü'nden mezun oldu. Öğrenimini Glasgow Sanat Okulu’nda Tasarım Yenilikleri konusunda devam ettirerek yüksek lisans derecesini aldı. 2010 yılından beri Planlux'da proje tasarım sorumlusu olarak çalışıyor. Yer aldığı projeler arasında; Shenyang Plaza, Turgut Özal ve Adnan Mendere Anıtları, Bağdat Al Kendi Alışveriş Merkezi, Mars Sinemaları, Conrad Otel, Mac Fit Spor Salonları, Adana Sheraton Otel, Ayazağa Kültür ve Kongre Merkezi, İstanbul Ottomare Otel bulunuyor.

imkanımız fazla değildi. Bölümler kısa dolaplar, cam bölücüler ve raflarla ayrılmıştı ve bizim bu bölücüleri ortaya çıkarmamız gerekiyordu. Raflarda kullanılan aydınlatma detayıyla koridor kısmını ortaya çıkarmış, kısa dolaplara ise yukarıdan yapılan spot atışlarla bölümleri farklılaştırmış olduk. bs: Proje mekanı içinde kullandığınız farklı aydınlatma türleri neler? bo: Mekan içerisinde mimarinin de sağladığı farklı detaylarla birlikte aydınlatma ekipmanlarımız birkaç türden oluştu. Ahşap tavan detayında, parçaların kesim aşaması açısından kolaylık sağlayan, tek tek dizilimler yerine üçlü gruplarda LED spotlar kullanıldı. Genel mekanlarda beton bir tavana sahip olduğumuz için, EMT boruların çizdiği yolların eşliğinde boru spot olarak adlandırdığımız sıva üstü armatürler kullanıldı. İç mekanlarda sıva altı armatürlerimiz mevcut. Bu üç tip armatürün de içinde aynı LED spotlar kullanıldı. Sıva altı armatürlerde ise ışık kaynaklarının kullanıcıyı rahatsız etmemesi adına, ışık kaynağının geride kalarak uygulandığı armatürleri tercih ediyoruz.

Ofis projesinde ilk göze çarpan aydınlatma elemanımız sarkıtlar, bu projede yaşadığımız sarkıt seçimi, bir sonraki proje gerçekleşme aşamasında numunenin önceden denenmesini ve yerleştirilmesini talep ettiğimiz armatürleri daha iyi takip etmemize neden olacak. Kullanılan dekoratif armatürlerin görsel olarak çok şık fakat açık bir ofis ortamında kullanılmak üzere riskli olduklarını kabul etmek gerek. Bunun sebebi de ışık kaynağının saklanmamış olması, göze direkt olarak temas etmesi sonucunda kamaşma yaratması. Ayrıca açık ofiste bölgeleri ayırmak amacıyla kullanılan cam paravanlar da yansımayı pekiştirdi. Armatürün satın alınmış olması ve adetlerinin fazla olması, ortamdaki kamaşmayı engellemek için mevcut malzemeler üzerinden bir çözüm üretmemizi gerektirdi. Bunun için de ışık kaynağında endirekt ışık vermeye devam edecek şekilde boşluklar bırakarak bir U profil detay oluşturmayı ve armatürün üstüne geçirmeyi tercih ettik. Böylece seçilmiş armatürler saklanmış gibi olsalar da aktif olarak kullanılabilecek konuma geldiler. Işık kaynağını kapatmak amacıyla oluşturulan bu detay yansımaları da azaltılmış oldu. Fakat ofisin bir köşesinden öbür tarafa bakıldığında, camda armatürlerin yansımaları hoş bir

perspektifte hala görülebiliyor. Cam bölücülerle kullanılan bu tarz bir ofiste kamaşma-yansıma-çalışma yüzey ilişkisini çok iyi gözden geçirmek gerekiyor. bs: Tasarım ve proje geliştirme sürecinde hangi programlardan ve ne gibi çalışmalardan yararlanıyorsunuz? bo: Tasarım sürecinde ilk olarak mimarinin konseptini algılayıp, öngördükleri görsel çalışmaları birebir uyarlamak adına ürün ve detay araştırması yapıyoruz. Öngörülerimizi Dialux programı ile müşretimize sunuyoruz. Geliştirme aşamasında en kolay yöntemin bir numune çalışması olduğunu söylemem gerekiyor. Her ne kadar Dialux’te oluşan görseller kafamızda bir görsel oluştursa da uygulamada görmek ve algılamak daha net çözümler sunmamızı sağlıyor. Kendi ofisimizde ışığı denememiz için oluşturduğumuz bir atölyemiz mevcut, şantiye aşamasında da bunu yapabiliyoruz. Varılan kararlar sonrasında mimari ekip tarafından da onaylanan armatür listeleri oluşuyor, bu listeler seçilen ürünlerin kimler tarafından tedarik edileceği ve şantiye aşamasında yardımcı olacak ürünlerin teknik bilgilerini içeriyor.


Ürün tasarımı – oyuncak NİSAN 2013 - XXI 74

fotoğraflar: designnobis

Çok Parçalı Oyun Deneyimi İTALYA'DA GERÇEKLEŞTİRİLEN A'DESIGN AWARD TASARIM YARIŞMASI'NDA EN İYİ OYUNCAK SEÇİLEREK PLATİN ÖDÜL ALAN YARATICI AHŞAP OYUNCAK SETİ, BASİT VE ORGANİK FORMALARLA ÇOCUKLARDA YARATICILIĞIN VE ESTETİK ALGININ GELİŞMESİNE YARDIMCI OLUYOR.

Yaratıcı Ahşap Oyuncak Seti

desıngnnobıs

Çocukların çeşitli gövde parçalarını birleştirerek sınırsız sayıda hayvan yaratabilmesine olanak tanıyan oyun tasarımı, beş yaş üzeri farklı kültürel özgeçmişlere sahip çocuklara hitap ediyor. Çeşitli kara ve su hayvanlarını keşfetmelerini amaçlayan yaratıcı set aynı zamanda çocukların kendi yaratıklarını tasarlayabilmelerini de sağlıyor. Ahşap oyuncaklar arasında bir klasik olabilecek potansiyele sahip olan set, sürdürülebilir malzeme kullanımına özen gösteren tasarımı ve yumuşak çizgileriyle kavramayı kolaylaştırırken, motor becerileri, hafızayı, hayal gücünü ve basit şekil tanıma yetilerini geliştirmeyi hedefliyor. Soyut biçimli bloklar çocukların varolan veya kendi kurguladıkları yaratıkları üç boyutlu şekilde

oluşturulup kendi tasarladıkları karakteri yaratabilmesine olanak veriyor. Çevreci malzemelerin kullanıldığı tasarım, tamamen geri dönüşümlü ve doğal, aynı zamanda yıkanabilir özelliğiyle hijyenik. Gövde blokları endüstriyel ahşap atıkları kullanılarak üretilecek olup, kol ve bacaklar için kullanılan ipler de pamuklu ve bükülebilir olması için metal tel içeriyor. Su bazlı akrilik ahşap boyası kullanılan göz parçalarının yanı sıra, bütün ahşap parçalar su geçirmezliği sağlamak için parafinlenmiş. 72 parçadan oluşan oyuncak kiti, kara, su ve amfibik hayvanları içeren farklı setler halinde sunuluyor. Her set 10-12 tanımlı hayvan yapımına olanak tanırken, parçalar birbirleri ile uyumlu olup, çeşitli sayıda ayak kullanımına izin veriyor. Gövde kısımlarını oluşturan çeşitli boyutlarda parçalar, kol ve ayakları oluşturan tel gergili ipler ve göz parçalarından oluşan set, keşfetmeyi teşvik eden bir oyun deneyimi sunuyor.


Ürün tasarımı – oyuncak 75 XXI - NİSAN 2013

hakan gürsu 1984 yılında ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümünü bitirdi. 1987'de Mimarlık Fakültesi Bina Bilgisi Ana bilim dalında master derecesini aldı. 1988 yılında başladığı doktora çalışmasına Japonya’da devam ederek 1998 yılında tamamladı. Designnobis tasarım şirketinde çalışmalarını sürdüren Gürsu ayrıca Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde dersler vermeye devam ediyor.


ECOMOODS Philips Ecomoods serisi dış mekan aydınlatma ürünleri, yeşil alanların güzelliğini bozmadan ışıklandırma imkanı sağlıyor. Armatür, ampul ve balastı bir arada sunarak kolay montaj ve kullanım kolaylığı sağlayan Ecomoods serisi, %80'e varan enerji tasarrufuyla çevrenin korunmasına katkıda bulunuyor. Ecomoods dış mekan aydınlatma ürünleri, hareket sensörü ve

çok düşük ısılara dayanabilme gibi özellikleri sayesinde bahçelerde istenilen konforu yaratmayı hedefliyor. Yüksek kaliteli malzeme kullanılarak üretilen seri, bu özelliklerinin dışında çağdaş tasarımlarıyla da dikkat çekiyor. Dış mekan aydınlatması için çözümler sunan Ecomoods, farklı renk ve güç seçenekleriyle geniş alanları aydınlatabiliyor. www.philips.com

YENİ - ÜRÜN

Çebi'nin sunduğu, Design Turkey 2010 Üstün Tasarım Ödülü sahibi Joy Collection, eğlenceli, renkli ve dekoratif modellere sahip. Çebi'nin çocuk ve genç mobilyaları için tasarladığı Joy Collection’ın gördüğü ilgi üzerine 26 parçadan oluşan koleksiyona 13 yeni karakter ve form daha katıldı. Mobilya kulpları, düğmeler ve askılardan oluşan koleksiyonun yeni karakterleri

DORPAN

BIOSFERA

NİSAN 2013 - XXI 76

JOY COLLECTION

Interface’in ürün yelpazesinde bulunan 365'ten fazla renk ve 20'den fazla model, çevreye zararlı etkilerin daha da azaltılması için %100 geri dönüştürülmüş iplikle üretilmiş olarak kullanıma hazır. Interface'in Biosfera koleksiyonu, diğer karo halılardaki karbon ayak izinin yarısına sahip. Montaj parçalarında geri dönüştürülmüş malzemeler kullanan ve iplik miktarını en düşük seviyeye indiren ayrıntıların bulunduğu koleksiyon, firmanın, hammaddelerin elde edilmesi ve kullanılmasını azaltmak üzere ürünlerini yeniden tasarlama fikrinin bir sonucu.

Kastamonu Entegre'nin sunduğu Dorpan ürünleri, modern çizgilere sahip tasarımları, özenle seçilmiş yüksek kalitedeki hammaddesiyle konut ve iş yerleri için dekoratif çözümler sunuyor. Tasarım, teknoloji ve estetiğin uyumuyla üretilen Dorpan kapı panelleri, geniş ürün yelpazesi, zengin renk ve model çeşitliliğiyle yaşam alanlarını modern ve şık bir görüntüye kavuştururken, kalitesiyle uzun yıllar kullanım imkanı sağlıyor. Katlanabilir kapı panelleriyle alan sorunu yaşayan mekanlarda ve oda bölmelerinde pratik çözümler sunan ürünler, fazla ışığa ihtiyaç duyulan alanlar için cam uygulamaya imkan veriyor.

www.interfaceflor.co.uk

www.kastamonuentegre.com.tr

UNICA Schneider Electric, günlük yaşamı iyileştiren çözümlerinden biri olarak Unica programlanabilir dijital termostatı kullanıcılarına sunuyor. Unica haftalık programlanabilir dijital termostatın kurulumu kolaylıkla yapılabiliyor. Dijital termostatlar her mevsimde evlerde doğru ısı

derecesine ulaşmak için günlük ve saatlik olarak programlanabiliyor. Bu sayede evlerde kışın soğuğun yazın ise sıcağın etkisinden korunmak mümkün. Ürün aynı zamanda bir derecelik ısı farklıyla bile enerji maliyetinin %5'e kadar azalmasını sağlıyor. www.schneider-electric.com

uğurböceği, salyangoz, fare, yengeç gibi farklı hayvan şekillerinden oluşuyor. Joy Collection, dolap, çekmece ya da duvar uygulamalarında yaratıcı fikirler geliştirilmesine olanak tanıyor. ABS plastik malzemeden üretilen koleksiyonda sağlığa zararlı olmayan boyalar kullanılıyor. Ürünlerin yumuşak dokunuşa kavuşması için soft-touch özellikli vernikle işlemden geçiriliyor. www.cebidesign.com


AUTODESK, YENİ KURUMSAL KİMLİĞİNİ TANITTI

30 yıldır tasarım ve yaratıcılık içeren projelerde önemli rol oynayan Autodesk teknolojisi bu kez markanın kendi kurumsal kimlik çalışması için kullanıldı. 1982 yılından bu yana sadece renk ve çizgilerde değişiklik yaparak çeşitli kurumsal kimlik değişiklikleri yapan Autodesk, kağıt katlama sanatı origamiden esinlenerek

tasarladığı yeni logosunun tanıtımını TED konferansında gerçekleştirdi. Firma, kurumsal kimliğinde 10 yılı aşkın süredir ilk kez görsel sembol içeren bir değişiklik yaptı. Autodesk ekibi tarafından Autodesk Maya ve Autodesk 3ds Max yazılımları kullanılarak tasarlanan yeni görsel kimlik, profesyoneller, öğrenciler ve son kullanıcıları hedefliyor. turkey.autodesk.com

WILO FOTOĞRAF YARIŞMASI DÜZENLİYOR

NİSAN 2013 - XXI 78

FİRMA HABERLERİ

Wilo Türkiye'nin suyun insan yaşamındaki önemini vurgulamak için ilk kez 2012 yılında düzenlediği Wilo 2. Ulusal Fotoğraf Yarışması'nın bu seneki konusu “Su, Dünyanın Her KaresindeSudaki İzler” olarak belirlendi. Amatör ve profesyonel fotoğrafçıların katılabildiği yarışma sayesinde içme suyu kaynaklarının azalması, suyun temiz ve

verimli kullanılması gibi konulara dikkat çekilmesi ve bireylerin bilinçlendirilmesi hedefleniyor. Yarışma, Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF) onayı ve İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği’nin (İFSAK) desteğiyle düzenliyor. Yarışmaya başvurmak ve şartname konusunda detaylı bilgi almak için www.wilofotografyarismasi.com ve www.sudunyaninherkaresinde.com adresleri ziyaret edilebilir. www.wilo.com.tr

ECONERJI TÜRKİYE'DE

Econerji Mühendislik Danışmanlık, Fransa'da 30 seneyi aşkın süredir mühendislik hizmetleri alanında faaliyet gösteren Bureau d'Etudes Vivien ile inşaat mühendisi Emre Kaynar'ın ortak girişimiyle kuruldu. 2012 yılında İstanbul'da çalışmalarına başlayan firmanın öncelikli hedefi Bureau d'Etudes Vivien şirketinin Fransa'da gerçekleştirdiği projelerden yola

Sağlıklı ve verimli bir çalışma ortamı oluşturulması amacıyla kurumların ergonomiye gereken önemi vermesi için çalışan Bürotime bu kapsamda “Ofiste Sağlık ve Verimlilik için Ergonomi” konulu ilk eğitimi Gaziantep'te düzenledi. Etkinliğin son bölümünde dinleyicilerin katılımıyla

örnek uygulamalar canlandırıldı. Düzenlenecek etkinliklerde ergonominin sağlık, güvenlik, verimlilik ve ekonomi üzerindeki etkilerinin anlatılması ve ofis çalışanlarında görülen sağlık sorunları, ergonominin etkinliği, ergonomik riskleri tanıma ve azaltma, vücudu doğru ve güvenli kullanma, ergonomik oturma yeri, mobilya ve ekipman konularında bilgiler verilmesi hedefleniyor. www.burotime.com.tr

RHEINZINK, ÇATI USTALARI EĞİTİMLERİNE DEVAM EDİYOR

RHEINZINK-Titanyumlu çinko malzemesinin, kalitesi, dayanıklılığı, kullanım ömrü ve estetiği doğru uygulama yapılmasıyla pekiştiriliyor. Bu nedenle RHEINZINK, malzemenin uygulamasını yapacak çatı ustalarının hem teorik hem de pratik eğitimlerle desteklenmesine ve malzeme hakkında doğru bilgilendirilmesine önem veriyor. Kenet tekniği temel ve uygulama

eğitimi, çatı güvercinlik kaplaması, cephe kaplamaları, uygulama detayları ve lehimleme hakkında olmak üzere toplam altı eğitim konusu bulunuyor. RHEINZINK Türkiye, 2006 yılından bu yana 120'den fazla çatı ustasına verdiği eğitimlerin sonuncusunu 2013 Şubat ayında İstanbul'da gerçekleştirdi. Bir sonraki eğitim dönemi hakkında detaylı bilgi almak için info@rheinzink.com.tr adresinden iletişime geçilebilir. www.rheinzink.com.tr

AYDINLATMA SEKTÖRÜ İSTANBULLIGHT'TA BULUŞUYOR çıkarak Türkiye şartlarında yeşil bina kavramının nicelik ve nitelik bakımından daha ileri seviyelere gelmesine katkıda bulunacak projeleri hayata geçirmek. Econerji'nin sunduğu hizmetler arasında uluslararası alanda geçerliliği olan HQE, LEED ve BREEAM yeşil bina sertifika sistemleri danışmanlığı, binaların enerji performanslarının enerji modelleme yazılımlarıyla etüdü, binalara enerji kimlik belgesi verilmesi ve binaların karbon ayak izi ölçümü bulunuyor. www.econerji.com

PAKPEN İSTANBUL PENCERE 2013 FUARI'NA KATILDI

Pakpen, 13-16 Mart tarihleri arasında katıldığı İstanbul Pencere 2013 Fuarı'nda Pakpen ve PakDoor markasıyla üretimi yapılan pencere ve kapı ürünlerini sergiledi. Fuarda, Pakpen pencere modelleri, kepenk ve panjur sistemleri, PakDoor dekoratif dış kapı ve kompozit kapı sistemleri

SAĞLIKLI OFİS HAREKETİ GAZİANTEP'TE BAŞLADI

ile Pak Board EPS ve XPS ısı yalıtım levhaları tanıtıldı. Ahşap görünümlü, folyo kaplamalı olarak üretim yapan PakDoor'un pazara sunduğu yeni boyanabilir, folyo kaplamasız, homojen kapı ve pervaz sistemleri sektör profesyonelleri ve kullanıcılar tarafından ilgi gören ürünler arasındaydı. www.pakpen.com.tr

İstanbullight 8. Uluslararası Aydınlatma Teknolojileri Fuarı ve Kongresi 18-21 Nisan tarihleri arasında İstanbul Fuar Merkezi'nde aydınlatma sektörünü bir araya getiriyor. Fuara paralel olarak ATMK tarafından düzenlenecek kongrede “Aydınlatmada Güncel Yaklaşımlar ve LED” konusunun ayrıntılı bir şekilde ele alınıp tartışılması hedefleniyor. ETMK tarafından

düzenlenen “Ofisler için Aydınlatma Armatürü Tasarımı Atölyesi” ve Design Turkey Endüstriyel Tasarım Ödülleri aydınlatma ürünleri sergisi yer alıyor. Herkes İçin Mimarlık Atölye Çalışması ile özellikle mimarlık öğrencilerinin aydınlatmanın temel prensiplerini deneyimlemeleri amaçlanıyor. Ayrıca Buro Happold’un aydınlatma tasarım grubu başkanı Richard Cameron da İstanbullight kapsamında deneyimlerini katılımcılarla paylaşıyor. www.istanbullight.com

SCHUCO, 2013 APA'DA ÜÇ ÖDÜL KAZANDI

Architects Partner Award (APA), mimar ve iç mimarlar arasında yapılan geniş kapsamlı ve akademik bir anketin sonuçlarına göre veriliyor. 2012 yılında yapılan işler içerisinde en çok takdir edilen firmanın belirlendiği ankette, firmalar 2.780 profesyonel

katılımcı tarafından değerlendirildi. Schüco APA’da “Tüm Kategorilerin En İyisi”, “Tüm Pencere ve Cephelerin En İyisi” ve “Tüm Konutların En İyisi” olmak üzere üç farklı kategoride altın madalya ödülü kazandı. Schüco 2012 yılında da APA'dan yine üç farklı kategoride altın madalya ödülüne layık görülmüştü. www.schueco.com.tr


NİSAN 2013 - XXI 80

yenİ ürün

sema

Motif, Doku ve Desen KALE GRUBU UNICERA'DA ÇANAKKALE SERAMİK, KALEBODUR VE KALE MARKALARININ YANI SIRA BÜNYESİNE KATTIĞI İTALYAN EDILCOUGHI VE EDILGRES MARKALARINA AİT ÜRÜNLERİ TANITTI. Çanakkale Seramik'in Saraylı, Birun ve Enderun koleksiyonlarının yanı sıra Maison, Lady, Bohemia, Sema, Illusion, Country ve Forest serileri bulunuyor. Saraylı Koleksiyonu, geleneksel Osmanlı mimarisi ve dekorasyon anlayışını Çanakkale Seramik yorumuyla banyolara taşıyor. Koleksiyon, gösterişli desenleri, geleneksel ile moderni incelikle birleştiren çizgileriyle saray motiflerini modern çizgilerle seramik karolara, banyo mobilyalarına ve vitrifiye ürünlerine yansıtıyor. Saraylı Koleksiyonu'nda mermer dokusunu altınla birleştiren Birun Serisi ile zümrüt, yakut ve safir renklerini Osmanlı motifleriyle birleştiren

Enderun Serisi bulunuyor. Adını sarayın harem dairesinin dışında kalan “birun”dan alan serideki yer karoları, rölyefli ve iki farklı alternatifle sunuluyor. Onyx mermerinden esinlenilerek tasarlanan 25x75 cm boyutlarındaki duvar karoları, kullanılan son teknoloji sayesinde her karoda farklı bir desen yaratılmasına imkan sağlayarak gerçek mermer dokusunu mekanlara yansıtıyor. Seri, Osmanlı desenlerini altın ışıltısıyla buluşturan dekorlar ve bunları destekleyen bordürler ile saraylarda kullanılan altıgen formlardan esinlenilerek hazırlanmış, özel kabartmalı 45x45 cm boyutlarındaki yer karosu ile tamamlanıyor. Enderun Serisi ise ismini Osmanlı sarayının iç kısmında bulunan, padişahın elçileri ve vezirleri kabul ettiği arz odasından, renklerini de zümrüt, safir ve yakuttan alıyor. Kaftan motifleri, lale ve çintemani figürleriyle bütünleşen seri, mücevherler ve

tekstil dokularından ilham alıyor. Osmanlı saraylarında sıkça rastlanan, doygun renklerde tasarlanan zencirek deseniyle bezenmiş 20x60 cm boyutlarında kalıplı duvar karolarından oluşan Enderun Serisi’ni, yine Osmanlı'nın simgesi haline gelmiş lale ve çintemaninin altın yorumuyla birleştiren full dekorları bulunuyor. Altın bordürler ile seri tamamlanıyor. Maison Koleksiyonu, dekorasyonda tercih edilen doğal dokular ve beton ile tekstil dokularını bir araya getiriyor. Lüksün yeniden yorumlandığı ve Osmanlı motifleriyle süslendiği koleksiyonda 30x90 cm boyutlarında fon karolar, gösterişli dekor alternatifleri ve koleksiyonun tamamlayıcı parçaları birbirinden farklı mekanlar yaratılmasına olanak sağlıyor. Koleksiyonda Maison Natural ve Maison Romance serileri bulunuyor. Geleneksel Osmanlı porseleninden yola çıkılarak tasarlanan Lady Serisi'ne


yenİ ürün

saraylı enderun

maıson naturel

c-extreme

81 XXI - NİSAN 2013

eternal

renkler, sanatsal dekorlar ve üç boyutlu madalyon parçalar özenle dahil ediliyor. Bohemia Koleksiyonu, geleneksel dantel desenlerinin ve tekstil dokularının çağdaş yorumundan oluşuyor. Sema Serisi Osmanlı döneminden ilham alıyor ve dönemin tarzını modern bir yaklaşımla yeniden yorumluyor. Dekor ve mozaiklerle yaratılan atmosferin klasik ve modern yaklaşımı, 45x45 cm yer karolarındaki Marmara Mermeri'nin dokusu ile seriyi tamamlıyor. Kalebodur'un Cement Grubu, C-Extreme, C-Wood Serisi, Cement 2.0 Serisi, C-Stone, Natural Stones&Marbles, Luxury Marble serilerinin yanı sıra dünyanın en büyük, en ince ve en esnek karosu Kalesinterflex’le; C-Stone, Luxury Wood, Natural Stones serileri de fuarda tanıtımı yapılan ürünler arasındaydı. Kalebodur'un sunduğu C-Extreme, mimaride vazgeçilemeyen ahşap, traverten ve betonun buluştuğu bir seri olarak dikkat çekiyor. Bu üç farklı mat

malzemenin dokusunun her karoda değiştiğini görmek, 30x120, 20x120, 12x120 cm gibi ince ve uzun boyutlarla döşemelerde farklılık yaratmak mümkün. Renkli fullbody porselen ve rektifiyeli olarak üretilen serinin beyaz, gri ve antrasit olmak üzere üç rengi bulunuyor. Bilinen en iyi ahşap, doğal taş (traverten) ve modern mimarinin miladı olarak kabul edilen beton yüzey dokusunun seramik karoda buluştuğu bir seri olan C-Extreme'in her bir karosunda ahşabın liflerini, budaklarını, traverten dokusunun çizgisel öğelerini, beton yüzeylerde belirgin görülen çimento suyunun izlerini görmek mümkün. Karoda beton efekti ağırlıkta iken, diğer bir karoda ahşap veya traverten efekti ağırlıklı olarak görülebiliyor. Renkli bünyeye sahip %100 porselen olarak üretilen seri rektifiyeli olup, yüksek yüzey dayanımı ve mat doğal dokunuşu sayesinde iç ve dış mekanlarda, yoğun trafik olan zemin ve duvar kaplamalarında rahatlıkla kullanılabiliyor.

İtalya'da seramik üretimi yapan Edilcuoghi markasını bünyesine katan Kale Grubu, fuarda markanın İstanbul, Londra, Berlino, Anversa, Milano, New York, San Paolo serilerini de sergiledi. Edilcuoghi İstanbul'un yansımalarından ilham alarak, İstanbul seramik serisini İtalyan tasarımıyla birleştiriyor. Markanın geleneksel İngiliz tarzı ve İtalyan tasarımının buluştuğu Londra serisi ise gösterişli olmayan bir lüks anlayışı sunuyor. Banyoların şık göründüğü kadar ihtiyaçlara cevap vermesi gerektiğinden yola çıkarak Eternal serisini üreten Kale, banyonun boyutlarına ve birbirine uyumlu modüler sistemler sayesinde banyo hayatında sınırları kaldırıyor. İlk kez Unicera'da sergilenen Eternal serisiyle banyolarda tam kontrol sağlayan Wellness Touchpad ve daha birçok yenilik sunuluyor. Dokunmatik kontrol paneliyle programlanması

ve kullanılması kolay olan klozet ve bidelerin taharet suyu sıcaklık ve debi ayarı yapılabiliyor. Klozet mobilyasının altına yerleştirilen LED aydınlatmalar sayesinde istenilen renkte aydınlatma olanağı sunulurken, aromatik koku kartuşu ile banyoların güzel kokması sağlanıyor. Müzik oynatıcı ve radyo seçeneği bulunan sistemde, bluetooth bağlantısı ile çeşitli cihazlardan müzik dinleme seçeneği sunuluyor. Kale aynı zamanda 1,5 lt/2,7 lt ile dünyanın en az su tüketen gömme rezervuarı Integra'yı da fuarda tüketicilerin beğenisine sundu. 2,7 litre su kullanarak sağladığı %55 su tasarrufuyla tam kapasiteli çalışan ve hijyen standartlarını koruyan Aquasmart klozetleriyle uyumlu kullanıma sahip Integra gömme rezervuar çeşitleri sayesinde su tüketimi en aza iniyor. Kale aynı zamanda 3m2 Banyo Mobilyaları ile yeni armatür serileri ve en yeni duş sistemlerini tüketicilerle buluşturdu.


uygulama – ofİs mobİlyası – İstanbul NİSAN 2013 - XXI 82

fotoğraflar: Gürkan Akay

Dönüşüme İmkan Veren DOĞAN ONLINE’IN TRUMP TOWERS’TAKİ YENİ OFİSİNİ NURUS GENEL MÜDÜRÜ VE YÖNETİM KURULU BAŞKAN VEKİLİ GÜRAN GÖKYAY VE PAZARLAMA MÜDÜRÜ ZEYNEP YAVAŞ İLE AR-D STÜDYO'DAN HACER AKGÜN MARINO VE EBRU KAZIMOĞLU ERKMEN ANLATTILAR. Tuğba Demirci

Hacer Akgün Marıno: Doğan Online ofisi, Trump Towers'ın Kule 2 olarak adlandırılan bölümünün iki, üç ve dördüncü katlarında, toplamda 4.500 m2'lik bir alanda tasarlandı. İşverenimiz Doğan Online, bünyesinde barındırdığı Hepsiburada, Nesine, Gezisitesi, E-kolay, Daybuyday, Medyanet gibi farklı isimlerden oluşan büyük bir çatı. Bu çalışma grupları biri Asya diğeri Avrupa yakasında olmak üzere iki ayrı konumda bölünmüş durumdaydı. Proje, yönetim ve ulaşım açısından yaşadıkları zorluklar nedeniyle tüm bu çalışma gruplarının tek çatı altında toplanması fikriyle ortaya çıktı. Birinci öncelik şirketlerin tek çatı altında toplanması, ikincisiyse bunun kısa bir sürede yapılmasıydı. Proje ve

uygulamanın bu kadar kısa sürede tamamlanmasını sağlayabilecek mobilya firmalarıyla görüşmeler başladı. Çok yoğun bir proje etüt safhası geçirdik ve çalışmaya başladığımızda Nurus’tan da destek aldık. İlk günden itibaren karşılıklı bir fikir alışverişimiz oldu. Nurus’un bu tür projelere uygun, esnek çözümlerinden faydalandık. Öncesinde de birlikte çalışmış olmamızın verdiği avantajı bu projede yaşadık. Mimari projeyi planlayıp Nurus ile paylaştık, onlar da bize ürün önerilerini sundular. Sonrasında alınan tekliflerden Nurus'un teklifi onaylandı. Üç-dört haftada ürünleri teslim edecek şekilde yoğun bir çalışma içerisine girdiler ve montaj aşaması da çok kısa bir sürede tamamlandı. Sadece montaj değil her türlü soruna çözüm üretebilen çok yetkin bir ekipleri var. Güran Gökyay: Öncelikle mimari ekibi tanıyor olmak önemli bir durum. Diğer yandan online bir şirket yapısı var ve burada farklı ekipleri bir araya getirerek

keyifli bir ortama sokuyorsunuz. Bizim işimiz mimariyi anlamak, müşteriyi tanıyor olmak ve buna göre de proje için doğru ürün ve çözüm önerilerini bir araya getirmek. Projenin ruhunu doğru anlayabiliyorsak, bu noktada katmadeğer yaratabilecek enstrümanları işin bütününe bakarak sunabiliyoruz. Ofis mobilyası bir enstrüman ve diğer mobilyalardan farklı bir yapıda çünkü çalışanların ihtiyaçlarına karşılık verirken şirket kültürünü, organizasyonel yapısını ve dinamiklerini algılamanız gerekiyor. Mimari ekiple beraber iyi çalışabiliyorsanız, o şirketin geleceği için önemli bir iş yapıyorsunuz demektir. ham: Bu projede bizi rahatlatan konulardan biri de Doğan Online çalışanlarının büyük bir kısmının dizüstü bilgisayar kullanıyor olmasıydı. Bu sayede masa ölçülerinde ekonomik davranarak konforlu alanlar sağladık. Keson ölçüleri de biraz küçültüldü. Nurus'un standart mobilyalarının projeye uyarlanmış


uygulama – ofİs mobİlyası – İstanbul

proje adı: Doğan Online Trump Ofisleri konum: Şişli, İstanbul işveren: Doğan Portal mimarlık ofisi: AR-D Stüdyo (Hacer Akgün Marino, Ebru Kazımoğlu, Mario Marino) hareketli mobilyalar: Nurus proje tarihi: Mart 2012 - Ağustos 2012

83 XXI - NİSAN 2013

biçimleri kullanıldı. İstenildiğinde kolayca dönüşüm yapmamıza imkan veren ofis mobilyaları kullandık. Montaj-demontaj işlemlerini Nurus’un ekipleri yapıyor. Hizmetin sürekliliği açısından hem mimari hem de ürün anlamında büyük bir rahatlık yaşadık. İşveren cephesinde de iyi bir ilişki sağlandı. Ebru Kazımoğlu Erkmen: Bugün bile katlarda revizyon talepleri oluyor ve biz bu taleplere çok rahatlıkla çözümler üretebiliyoruz. Dolayısıyla ihtiyaca karşılık vermiş oluyorsunuz. İşverene hem mimari hem de onu tamamlayan mobilyalar anlamında her türlü destek verilebiliyor. gg: İş yeri dinamik bir ortam, yaşayan bir organizma. Mobilyaların da buna uyması gerekiyor. Ofis mobilyası dediğimiz enstrümanın uzun soluklu olacak şekilde mekana adapte edilebiliyor, uyum sağlayabiliyor olması lazım. Bu projede mimari ekip kabuğu çok iyi tarifledi.

Bu sayede o kabuğun içinde istediğiniz düzenlemeyi yapabiliyorsunuz. ham: Nurus'un bize en başta trendlerle ilgili aktarımları oldu. Verilen programı uygularken departmanların başındaki yönetici odalarını omurga dediğimiz bölümde konumlandırdık. Omurganın dışına da açık ofisleri, iş istasyonlarını yerleştirdik. Her iş istasyonu kendi departmanının başındaki yöneticilere yakın olarak planlandı. Hem çalışanların hem de yöneticilerin gün ışığından en yüksek seviyede faydalanması sağlandı. Mobilyaların esnekliği, gerektiğinde yönetici odalarının toplantı odalarına dönüştürülmesine ya da buna benzer değişikliklerin yapılabilmesine olanak sunuyor. Kullanılan mobilyalar Nurus'un Silva serisi. Bu serinin bizim için esneklik sağlayan yönlerinden biri de yanyana konumlanan üç masayı taşıyan ayakların iki kenarda olması ve ortadaki alanın

açıkta kalması. Bu sayede üç kişilik planlanan alan zaman zaman dört ya da beş kişi tarafından kullanılabiliyor. Mimari tasarımda hem mekanı oluşturan hem de mobilyalarda tercih edilen renkler çalışan konsantrasyonunu sağlayacak şekilde seçildi. Mobilyaların yerleri değiştirildiğinde de birbirleriyle uyumlu, karmaşa yaratmayacak renkler tercih edildi. Her katta, çalışan gruplarının buluşabileceği toplanma alanları yaratıldı. Sağlanan altyapıyla bu alanlarda dizüstü bilgisayar kullanmak, toplantılar düzenlemek mümkün. Oluşturulan kahve köşelerinde ise Nurus’un 4U ürünü kullanıldı. eke: Aynı zamanda bizim toplantı istasyonları dediğimiz mekanlar var. Üç katta da farklı departmanların ihtiyaçlarına göre kullandıkları alanlar bunlar. gg: Artık ofislerde eskisine göre çok daha fazla sosyal alan var. Bu son zamanların trendinden ziyade şirket kültürlerinin

değişmiş olmasıyla ilgili. Doğan Online'a baktığımızda çok genç bir çalışan yapısı olduğunu görüyoruz. Zeynep Yavaş: Yeni kuşakların ihtiyaçları doğrultusunda oluşan ortak kullanım alanları esnek toplantılar yapılmasına olanak tanıyor. Bu ihtiyaçlar kuşakların değişmesiyle, mobil cihazların kağıdın yerini almasıyla sürekli artıyor. Mimari ekibin Nurus’u bir servis sağlayıcıdan ziyade bir çözüm ortağı olarak görmesi ve Doğan Online’ın şirket yapısı, üçlü bir birliktelik yaratılmasını sağladı. Kullanıcıların sonuçtan memnun olduğunu gördüğünüzde bunun doğru bir çalışma yöntemi olduğunu ortaya koymuş oluyorsunuz. Ortaklığın gerçek anlamını bulduğu bir çalışma oldu. eke: Burası internet üzerinden satış yapan bir şirket olduğu için 7/24 çalışılıyor. Bu nedenle çalışanlara ofis ortamında olduklarını hissettirmemek başından beri kurguladığımız durumdu.


uygulama – ofİs mobİlyası – İstanbul NİSAN 2013 - XXI 84

2. kat planı

giriş sayfasında solda: 2. kat Hepsiburada girişi (U Too puf) sağda: 2. kat Hepsiburada açık ofisler (Breeze ofis koltuğu, Silva masa) önceki sayfada üstte solda: 4. kat dinlenme alanı (4U puf) üstte sağda: 2., 3. ve 4. katlar kitchenettedinlenme alanı (Infinite bar sandalyesi) ortada solda: 4. kat Medyanet açık ofis (Breeze ofis koltuğu, Silva masa) ortada sağda: 4. kat toplantı odası (Stone kanepe, Flat koltuk, To sehpa) bu sayfada üstte: 4. kat Medyanet genel müdür odası (Next yönetici masası, Me Too ofis koltuğu) üstte sağda: 4. kat açık ofis dinlenme alanı (Connect puf)

Bu sebeple katların çeşitli bölümlerinde oluşturulan kahve ve dinlenme alanlarını farklı departmanlarda çalışanların sosyalleşebileceği alanlar haline getirdik. Bu alanlarda oluşturulan atmosfer ile çalışanların kısa süreli görüşme ve toplantılarını sıcak bir ortamda yapılması sağlandı. Dolayısıyla, çalışan konforunu sağlama üzerine düşünülmüş bir projeydi. ham: Daha önceki Doğan Online ofisleri çeşitli odalardan oluşan kapalı mekanlardı. Şimdi ise açık ofis düzeninde çözümler üretildi. Çalışanlar bu sayede nasıl bir organizasyonun içinde olduklarını, yakınındaki insanların neler yaptığını görüyor. Birbirlerini görerek, bir arada çalışmaya adapte olarak ve o sinerjiyi hissederek iş üretiyorlar. gg: Burası yatay bir ofis. Yatay ofislerde iletişimi artırma imkanınız

yüksek, dikey ofislerde ise ister istemez çeşitli bölünmeler ortaya çıkıyor. Burada gruplar katlara bölünmediği için birbirleriyle iletişim kurmaları, aynı kurum kültürünün içine girmeleri kolaylaşıyor. Mekan iyi planlanmadığında istenen etkinliğin sağlanamadığı ofis projeleri ortaya çıkabiliyor. Bizim için keyifli bir çalışma oldu, müşterimizden de bunun memnuniyetini duyabildik. Nurus’un projelerine baktığınızda ürün tekrarının çok az olduğunu görürsünüz. Sunduğumuz malzeme çeşitliliği sayesinde mimarın yaptığı kurguyu hayata geçirmesi kolaylaşıyor. Birçok kurumsal müşterimiz var, her müşteriye aynı ürünü sunamazsınız. İnsanlar farklılaşmak ve kurumlarını da farklı şekillerde ifade etmek istiyorlar, biz de bunu sağlamaya çalışıyoruz. Bu dönem birçok yeni renk ve malzeme de kattık ürünlerimize. Çünkü ister

istemez bir süre sonra kendinizi tekrar etmeye başlıyorsunuz. ham: Nurus’un ürün ve renk çeşitliliği sınırsız kombinasyon yapmayı sağlıyor. İşin ölçeğiyle bağlantılı olarak yeni malzemeler, yeni renkler de konuşulabiliyor. Bu konuda hiçbir zaman bir sınırlama olmadı. gg: Biz elimizden geldiği ölçüde esneklik sağlamaya çalışıyoruz. Ama burada bugün ne yapacağımız önemli değil. Şirketler yaşayan organizmalar. Dolayısıyla ileride daha fazla masaya ihtiyaç duyduklarında bizim bunun arkasında duruyor olmamız çok önemli. Yaptığımız işler öncelikle bizim de keyif aldığımız işler. ham: Yoğun proje süreci, malzeme seçimleri, hepsi keyifliydi bizim için de. Bu bir ekip işi, herkes aynı enerjiyle çalıştı ve ortaya iyi bir iş çıktı.


NİSAN 2013 - XXI 86

yenİ ürün

durastyle

Tasarım Özgürlüğü DURAVIT, YENİ ÜRÜN SERİLERİ HAPPY D.2, DURASTYLE, X-LARGE VE STARCK 2 İLE YALIN VE İŞLEVSEL BANYOLAR SUNUYOR. Sieger Design tarafından tasarlanan Happy D. serisinin yeniden yorumlanmasıyla ortaya çıkan Happy D.2 komple banyo serisi, sade ve yumuşak çizgilerin birbirini tamamlamasına dikkat çekiyor. Happy D.2, banyolara yumuşak ve zarif çizgiler kazandırarak bunları işlevsellik ve teknik vurgularla birleştiriyor. Küvet ve lavaboların tutarlı, temel geometrik biçimi ve sadeleştirilmiş kenarları, banyo serisinin karakteristik tasarım özelliklerini oluşturuyor. Simetrik temel bir şekle sahip olan bu ürünlerde, ince bir bant ile çevrelenmiş geniş bir lavabo bulunuyor. Vitrifiyenin kıvrımlı yapısıyla zıtlık oluşturmak üzere, yüksekliği ayarlanabilen krom konsol mevcut. Küvetlerdeki, kenardan iç kısıma yumuşak geçiş ve sırt dayama

bölümü rahat bir yatış konforu sağlıyor. Happy D.2’nin yumuşak ve kıvrımlı hatları, keten süslemeli mobilyalarda da görülebiliyor. Görünür ön kenarı 12 mm yüksekliğindeki ahşap konsollara uygun, farklı genişliklerde duvar panosu da bulunuyor. Serinin vitrifiyeleri yer kaplamayan dış geometri ilkesine uyuyor. Yerden ve asma klozetler ile bideler yer alan seride, aynalarda ışık yansıtıcı bir bölüm bulunuyor. Yenilikçi teknoloji sayesinde yüzün en uygun ve parlamayacak biçimde aydınlatılmasını sağlayan dolaylı ve homojen LED lamba kullanılmış. Aynalı dolaplar için ise bluetooth uyumlu cihazlar tarafından kontrol edilebilen isteğe bağlı bir ses sistemi mevcut. Bireysel ihtiyaçlara göre esnek çözümler sunan Durastyle, Matteo Thun&Partners tarafından, ürün tasarımı, mimari ve iç mekan tasarımı arasındaki ortak noktalardan yola

çıkılarak tasarlandı. Belirgin sınırları banyolarda tasarım özgürlüğü sağlayan Durastyle, gayrimenkul projeleri ve evler için olmak üzere iki farklı şekilde sunuluyor. Seride, her türlü banyo mekanına uyarlanabilen ve her ihtiyaca karşılık veren ürünler bulunuyor. Lavabo çevresindeki ince bordür ile içeri doğru kıvrılan konik dış kenar, Durastyle’ın karakteristik özelliklerinden. Bu özellikler lavabo ve klozetin abartısız ve hafif görünmesini sağlarken hafiflik mobilyada da kendini gösteriyor. Lavabo dolapları, konsol altındaki alt dolaplar ve boy dolapları açık ve kapalı yüzeylerden oluşuyor. Açık ve koyu renk dekorların birleşimi ile ahşap tonlar da serinin dikkat çeken özellikleri arasında. Küvetin arka kenarındaki yukarı doğru uzantı, arkasına çeşitli banyo ürünleri saklanmasına imkan veriyor, ayrıca küvete girerken ve küvetten çıkarken de destek almak amacıyla kullanılabiliyor. Durastyle temelde abartısız tasarımıyla


durastyle

NİSAN 2013 - XXI 88

yenİ ürün

starck 2

starck 2

happy d.2

x-large

x-large

ön plana çıkıyor ve tüm özelliklerin uyumlu birleşimiyle dikkat çekiyor.

ahşaba kadar uzanan sekiz farklı renk seçeneği bulunuyor. Bu seçenek çeşitliliği fırçalanmış, gerçek ahşap meşe cilası ve doğal ceviz kaplama gibi özellikle doğal his veren renk seçeneklerini de içerecek şekilde genişletilmiş. X-Large serisine aynı zamanda mat beyaz renk seçeneği de eklenmiş. Ayna üzerinde bir ışık yansıtıcı ve aynalı dolaplar için isteğe bağlı olarak eklenebilen, bluetooth uyumlu cihazlarla kontrol edilebilen bir ses sistemi geliştirilmiş. Seride sekiz farklı yüzeyi olan ve bu sayede mevcut Duravit serileriyle birleştirilebilen 112 model bulunuyor.

Duravit'in Sieger Design ile birlikte yorumladığı X-Large banyo serisi, ince ve şık çizgileriyle dikkat çekiyor. Mobilyaların ön kenarındaki hatların toplam kalınlığı 24 mm ancak, gerçekte görünen yalnızca 12 mm kalınlığında düz ve sadeleştirilmiş bir kenar yüksekliği. Genişlikleri 80 ila 200 cm arasında değişen konsollar, geniş odaların uzun kenarlarını en uygun şekilde öne çıkarırken, oteller ve küçük odalar için de özel çözümler sunuyor. Eş konsollar 55 cm ve 48 cm olmak üzere iki farklı derinlikte sunuluyor. Etajerli lavaboların genişlikleri 40 ila 120 cm arasında değişiyor. Bunlarda bir kapak, çekmeceli bölme ya da iki çekmece bulunuyor. Uzun dolapların genişliği 30 cm'den başlıyor. Kumaş kaplamalı ve hareketli dolap ünitesi saklama alanı işlevi görürken oturmak için de kullanılabiliyor. Serinin boyadan kaplamaya ve gerçek

Philippe Starck, suyun hareketinden ilham alarak tasarladığı Starck 2 vitrifiye serisini yeniden yorumladı. Seriye yeni ve modern bir görünüm kazandırılırken, klozet ve bideler serinin temel özellikleri korunarak yeniden düzenlendi. Lavaboların, serinin ilk versiyonunda olduğu gibi geniş ve derin kalması sağlandı. Serideki lavabo ilk bakışta yuvarlak gibi görünse

happy d.2

de dikkatli bakıldığında oval bir şekle sahip olduğu fark ediliyor. Duvara doğru konik genişleme, duvar bağlantılı lavabonun tipik özelliği olarak korunmuş. Yeni modelde çanağın tabanı düz ve hafifçe yuvarlatılmış köşelerle yukarı doğru dönüyor. Duravit, Starck 2’nin yeni yorumunu dikdörtgen biçimli yeni bir küvet ve yeni duş teknesiyle tamamlıyor. Akrilik küvetteki önemli detay ise bütünleşik boyun desteği. Genel tasarımla uyumlu boyun desteği kullanıcının rahatça geriye yaslanmasını sağlamak amacıyla küvete eklenmiş bir panoyu andırıyor. Starck 2 serisinin tasarım ilkesi, Starck Slimline adıyla bilinen duş teknesine de uygulanmış. Bordürün 20 mm’ye indirgenebilmesini sağlayan düz montaj yüksekliği, serinin karakteristik tasarım özelliklerinden. Dikdörtgen çeşitlere ek olarak hem yerel hem de uluslararası bina standartlarına uygun çeyrek daire şeklinde duş tekneleri de mevcut.


ADVANCE DESIGN

NİSAN 2013 - XXI 90

REFERANS PROJE - ZemİN ve Duvar

İki mağazasıyla 2012 yılında kurulan Advance Design, yerli ve ithal banyo ekipmanları ile kaplama malzemeleri ticareti yapan bir firma. İkitelli mağazasında Ege Seramik bayiliği ve önde gelen yerli markaların dağıtıcılığını yapan Advance Design, Nişantaşı mağazasında ise sektörün ithal markalarını müşterilerin beğenisine sunuyor. Advance Design, 15 yılı aşkın sektör tecrübesine sahip çalışanları, sektörün ihtiyaçlarını bilen, müşterilerini en yeni ve doğru trendlere yönlendiren yapısıyla, yapı malzemeleri sektöründe öncü bir kuruluş. Müşterilerinin ihtiyaçlarına hızlı ve doğru hizmet kalitesiyle tam karşılık verebilecek bir altyapıya sahip olan firma, teknik ve mimari altyapısıyla da sorunsuz projelere imza atıyor. Advance Design, İspanyol Ape ve Keraben gibi seramik kaplama malzemelerinin yanı sıra alman Keramag markasının da Türkiye distribütörlüğünü yapıyor. Keramag, vitrifiye sektöründe Almanya’nın pazar lideri konumunda ve Türkiye’de de Advance Design tarafından temsil ediliyor. Batarya üretimi yapan Ottone Meloda firmasının da Türkiye dağıtıcılığını yapan Advance Design, Hans Grohe, Duravit, Geberit, Hüppe, Dornbracht gibi dünyaca ünlü markaların da satışını gerçekleştiriyor. Banyo mobilyaları ve Corian çözümlerde İtalyan Nouvello firmasının bayiliğini, su drenaj sistemlerinde alman Aco markasının banyo drenajları ile ilgili Marmara Bölgesi dağıtıcılığını yapıyor. Firma, zemin kaplama, dış cephe ve havuz projelerinde müşterilerine dünya markası ürünlerle üstün hizmet sunuyor. www.advancedesign.com


FİLLİ BOYA Türkiye’de, kurulduğu yıldan bu yana rengin hayata dokunan her evresine öncülük eden Filli Boya, moda ve stil dünyasının önemli ismi Ümit Ünal ile birlikte yaşam alanlarının temel unsuru olan renk kavramını yeniden yorumladı.

aquatıc

Bu kavramlardan Wabi; mucizevi bir yansımanın konsepti, Qatsi; hayata ve insanlığa tutulan aynalar bütünü, Aurora; güneşten gelen mucizevi renkler, Aquatic; en derin renklerin ifadesi, Filafil; karakteristik ve daha net duruşlar, Prismatic ise; yarına ait, geçerliliği en iddialı yaşam anlayışının renkleri olarak tanımlanıyor. www.filliboya.com.tr

filafil

prısmatıc

qatsı

wabı

NİSAN 2013 - XXI 92

REFERANS PROJE - ZemİN ve Duvar

Bu işbirliğinden doğan Filli Boya Coloration başlığı altındaki “Ümit Ünal İkibinonüç/İkibinondört Renk Eğilimleri”ni açıklayan Filli Boya, yaşanmışlıklara dair yeni üslupları benimsemeye yönelik önemli bir dönüm noktası olan bu proje ile boya sektöründe yeni bir anlayış ortaya koyuyor. Hazırlanan konseptler için hayatın bütününden ilham alan Filli Boya, Ümit Ünal’ın yaratıcısı olduğu ve içinde altı kavram, seksen renk barındıran bu projeyi, boya sektöründe aşılabilecek yeni bir eşik olarak yorumluyor.


HEMEL 1966 yılında kurulan Hemel, yıllardır ahşap koruma ve boya sistemleri ile inşaat sektörüne hizmet veriyor.

NİSAN 2013 - XXI 94

REFERANS PROJE - ZemİN ve Duvar

Hemel'in ahşap sektörüne sunduğu, tüm dış cephe ahşap elemanlarının çürümeye karşı korunmasında ve tarihi ahşap binaların restorasyonunda kullanılmak üzere Arch’ın ABD ve Avrupa'da yürürlüğe giren standartlara uygun olarak ürettiği Tanalith E emprenye maddesi, nefes alan su ve solvent bazlı ahşap boyası Hickson Decor uzun yıllardır güvenle kullanılıyor. Hemel Tik Yağı, Hemel Deck Stain ve Hemel Deck Cleaner’dan oluşan ahşap bakım ürünleri, Hemel Panel Door Paint, Sayerlack doğrama ve parke ürün gruplarıyla doğramadan cephe kaplamasına, balkon korkuluğundan dış cephe ahşap elemanlarına, tüm bahçe ve çevre düzenleme elemanları ile bahçe mobilyalarının korunması ve boyanması gibi her türlü ihtiyaca cevap veriyor.

çarmıklı 7800

göcek portvılle

46 yıldır Türkiye’de ahşap uzmanlığının öncüsü ve en yaygın uygulayıcısı konumunda olan Hemel, bugüne dek sayısız uygulamaya imzasını attı. Arch’ın tecrübe ve bilgi birikiminin yanı sıra Ar-Ge ve kalite kontrol laboratuvarlarından da yararlanan Hemel, ahşabı ilgilendiren tüm konularda Türkiye çapındaki 100’ün üzerinde yetkili bayisi ile hizmet vermeye devam ediyor. www.hemel.com.tr

koç holding binası

göcek portvılle

• Kartal Hotel, Kartalkaya • Merinos Kültür Merkezi, Bursa • Yılanlı Yalı, İstanbul • Çarmıklı 7800 • Fiba Yüksel Çubuklu Vadi Evleri • Göcek Portville • Koç Holding Binası • Samsun Feribotu • Taksim Residence

fiba yüksel çubuklu vadi evleri


IŞIKLAR TUĞLA Bartın'da kurulan ve bu sene 40. yılını kutlayan Işıklar Klinker Tuğla Grubu, geçmişten günümüze, kil hammaddesini yüksek ısılarda pişirerek klinker tuğlalar üretiyor. Cephe kaplama ve zemin döşeme malzemesi olarak kullanılan klinker tuğla ürünlerinin Türkiye'deki ilk üreticisi olan firma, dekoratif yapı ürünleri sektörüne yeni malzemeler katılmasına öncülük ederek geniş ürün yelpazesi sayesinde, yapıların ve mekanların tasarlanmasında ihtiyaç duyulan hemen her tür detayın çözümüne olanak tanıyor.

NİSAN 2013 - XXI 96

REFERANS PROJE - ZemİN ve Duvar

Yüksek teknolojili tesislerde el değmeden üretim metodunu kullanan Işıklar Tuğla, ürün geliştirmeye büyük önem veriyor. İhtiyaç durumunda projeye özel tasarımlar geliştiren firma, proje tasarım ve uygulama konularında da kullanıcılarına destek oluyor. Firmanın ürün grupları arasında; klinker kaplama tuğlaları, pres tuğlalar, taban tuğlaları, terracotta cephe kaplama ürünleri, ısı yalıtım sistemleri ve çatı sistemleri yer alıyor. 2012 Kasım ayından itibaren Belçika kökenli Avrupa’nın en köklü ve tanınmış tuğla firması Vandersanden ile Türkiye’de ortaklığa giren Işıklar Tuğla, iç ve dış mekanlarda fark yaratacak geniş ürün yelpazesine sahip ürünleri, Işıklar kaplama tuğlaları ile piyasaya sürüyor. 40. yılını kutlayan Işıklar Tuğla, 2013 yılı itibariyle gelişen ürün gamıyla mimariye yeni bir soluk getiriyor. www.isiklartugla.com.tr • Casaba Suite, Kocaeli, 2013 • Doğa Koleji, İstanbul, 2013 • Green House, Gökçeada, 2013 • Murat Paşa Belediyesi Özgürlük Parkı, Antalya, 2013 • Titanik Resort Hotel, Antalya, 2013 • Divan Pub, İstanbul, 2011 • Erciyes Üniversitesi Hızıroğlu Konağı, Ankara, 2010 • İl Özel İdaresi Gayrettepe Anaokulu, İstanbul, 2010 • Kent Plus, İstanbul, 2010 • Mesa Evleri, İstanbul, 2010 • Vehbi Koç Vakfı Kültür ve Sanat Merkezi, Kocaeli, 2010 • Zengin Bahçe Evleri, İstanbul, 2008 • Riva Konakları, İstanbul, 2007 • Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul, 2007 • Orange County, Antalya, 2002


KALEBODUR

NİSAN 2013 - XXI 98

REFERANS PROJE - ZemİN ve Duvar

Mimari teknik çözümleri ile mimarın yaratıcılığını körükleyen tercih... Türkiye’nin ilk yer karosunu üreten ve ürüne ismini vererek jenerik marka haline dönüşen Kalebodur, bugün inovatif ürünleri ve mimari projelerdeki teknik çözümleriyle tercih edilen bir marka. Sektöre inovatif ürünler sunmanın yanında tasarımın da çok değerli bir kavram olduğu bilinciyle genç tasarımcılardan Tamer Nakışçı, uluslararası tasarımcılardan Isao Hosoe gibi isimlerle çalışan Kalebodur, yarım asrı aşan yaşıyla Türk mimarisinin yanında olup, toplumu ve mimarlığı ilgilendiren değerlere sahip çıkma misyonu ile projeler üretiyor. Türkiye’nin ilk mimarlık dijital arşivi olan Arkiv’in on yıldır sponsoru olan Kalebodur, Dünya Mimarlık Kongresi’ne İstanbul’da ana sponsor olarak ev sahipliği yaptı.

raif dinçkök kültür merkezi (eaa)

fulya acıbadem hastanesi (acıbadem proje grubu)

Kalebodur, Ar-Ge yatırımları ve çevre dostu ürünleriyle alanında dünya çapında ödüller almaya hak kazandı. Bunun yanı sıra Türkiye’nin en prestijli ödülü olarak bilinen Ulusal Mimarlık Ödülleri’ni, 2012 yılında almaya hak kazanan dört projede Kalebodur ürünleri kullanıldı. Ödül alan projeler; Bursa OİB Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi, TC Merkez Bankası Bursa Şubesi Hizmet Binası, Tekfen Kağıthane Ofispark, Vehbi Koç Vakfı Ford Otosan Kültür Merkezi. Ayrıca 2012 Arkiparc Gayrımenkul Ödülleri’nde altı projenin beşinde de Kalebodur ürünleri tercih edilmiştir. Ödül alan projeler; Hilton Garden Inn İstanbul Golden Horn, Mersin Marina, Nef 04 Apartments, Raif Dinçkök Kültür Merkezi, Tekfen Kağıthane Ofispark. www.kale.com.tr

kemer lıfe xxıı (eaa)

• Açı Okulları, İstanbul • Arketip Evleri, İstanbul • Kemer Life XXII, İstanbul • Lavanda Otel, İstanbul • OİB Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi, Bursa • Olive Park Evleri, İzmir • Santralistanbul, İstanbul • Trump Towers, İstanbul • World Fitness Center, Almatı/ Kazakistan • Yemeksepeti, İstanbul

olıve park evleri (martıd mimarlık)

hacıosman metro istasyonu (yüksel proje)


KİLSAN İstanbul’daki fabrikasıyla, bölgesindeki tüm şantiyelere minimum karbon ayak iziyle tuğla sağlayabilen Kilsan, yasal yıllık geri kazanım hedeflerine göre çalışan ve ÇEVKO’nun sözleşmeli firması olarak ambalajlarında yeşil nokta kullanan bir tuğla üreticisi. Kilsan, hammadde sahalarını koruma altına alarak 22 hektarlık yetişkin bir orman oluşturdu.

NİSAN 2013 - XXI 100

REFERANS PROJE - ZemİN ve Duvar

Kullandığı elektriğin tümünü kendi üreten Kilsan, 290.000 m2 arazisi üzerindeki 40.000 m2 kapalı alanda, günlük 2.500 ton toprak işleme kapasitesine sahip. 17 adet robotla, tamamı PLC kontrollü üç üretim hattında, dört grupta 21 farklı ürünü, dünyanın en büyüğü unvanını koruyan 200 metre uzunluğundaki tünel fırınında doğalgaz kullanarak üretiyor. Kullanıcının kolayca ürün ve stok takibi yapabilmesini sağlamak amacıyla tuğlalar dört adet robotla otomatik olarak ambalajlanıp etiketleniyor. Ambalaj, üretimden uygulamaya kadar hava şartlarından korunma sağlıyor, yüklemeboşaltma ve şantiye içinde yatay-dikey ürün naklini kolaylaştırıyor. İşgücünden, fireden ve zamandan tasarruf sağlıyor. Hammadde ve ürünler, 10 ayrı testten geçirilerek düzenli Ar-Ge çalışmaları yürütülüyor. Tüm faaliyetler TS EN 771-1, TS 1261, CE standartlarında ve ISO 9001 çerçevesinde sürdürülüyor, izlenebilirlik sistemiyle ürünler kullanıcıya ulaştıktan sonra da takip ve kontrol edilebiliyor. www.kilsan.com


SERANİT

NİSAN 2013 - XXI 102

REFERANS PROJE - ZemİN ve Duvar

Türkiye'nin ilk teknik porselen karo üreticisi olarak 20 yıldır hizmet veren Seranit, kurulduğu günden bu yana kalite düzeyini koruyarak müşteri memnuniyetini en üst seviyede tutan yaklaşımıyla bugün dünyadaki ilk üç önemli oyuncu arasında. 500 bin metrekarelik üretim kapasitesiyle kurulan Seranit, yeni yatırımlarla güçlenerek bugün 18 milyon 500 bin metrekare üretim kapasitesine ulaştı. Öte yandan sahip olduğu üstün tasarım ve üretim teknolojileri bakımından da dünyanın önde gelen granit seramik üretimi yapan bir çok ülkesini geride bırakmış durumda. Sayısı 550 olan satış noktalarının bu yıl 750'ye, showroom sayısının ise 155'e çıkmasını hedefleyen Seranit, bugün dünyanın dört bir yanındaki 65 farklı ülkesine ihracat yapıyor. Kaplama malzemeleri sektöründe iç mekan ve dış cephe uygulamaları için %100 porselen karo üretimi gerçekleştiren bir marka olarak yenilikçi yaklaşımı, zengin renk, efekt ve ebat seçenekleri, trendleri belirleyen tasarımlarıyla yapı sektörü için katma değer yaratmaya devam ediyor.

canan resıdence

www.seranit.com.tr glaxo smıth klıne

• Canan Residence, İstanbul • Kiptaş Zeytinburnu Evleri, İstanbul • Taşyapı Suadiye, İstanbul • Yeşilvadi Residence, İstanbul

kiptaş zeytinburnu evleri

taş yapı suadiye

yeşilvadi resıdence


THERRAWOOD Türkiye'de ilk ahşap kompozit üretimini gerçekleştirdiği günden bu yana sektör liderliğini elden bırakmayan UCM Kompozit Yapı Malzemeleri, inovatif üretim süreci sayesinde kalitesini canlı tutmaya devam ediyor. Ahşabın doğallığını ve polimerin dayanıklılığını bir araya getiren TherraWood ahşap kompozit sistemleri, co-extrusion teknolojisiyle çıtayı bir adım yukarı taşıyor. Bu yöntem ile üretilen ahşap kompozit deck profilleri, çam talaşı ve elyaf ile güçlendirilmiş gövde sayesinde kullanıcılara uzun ömürlü, sağlam ve yıpranmayan bir ürün sunuyor. UV direnci yüksek dış katman, renk solmasını büyük ölçüde azaltıyor. TherraWood yeni nesil ahşap kompozit deck, fındık kahve, zeytin yeşili, tropik kahve, taş gri, antrasit, badem beji ve krem olmak üzere yedi farklı renk seçeneği ile müşterilerin beğenisine sunuluyor.

NİSAN 2013 - XXI 104

REFERANS PROJE - ZemİN ve Duvar

www.therrawood.com • Antorman, İstanbul • Dia Holding Bilgeh Estates, Bakü/ Azerbaycan • IC-Camper & Nicholson Çeşme Marina, İzmir • L’Oreal Merkez Binası, Paris/Fransa • Mesa Nurol Bahçeşehir SazlıBahçe Evleri, İstanbul • Ofton Elysium Fantastic, İstanbul • Ormanada, İstanbul • Platform Merter, İstanbul • Sinpaş Antepia, Gaziantep • Sinpaş Aqua City 2010, İstanbul • Sinpaş Kelebekia Premium, İstanbul • Tekfen İstanbul Ofis Park, İstanbul • Tekfen OZ Levent Ofis, İstanbul • Trump Towers, İstanbul • Tuzla Deniz Harp Okulu Marina, İstanbul


VİTRA

NİSAN 2013 - XXI 106

REFERANS PROJE - ZemİN ve Duvar

Yarım asrı aşan deneyimiyle, banyo ve karo ürünlerinin toplamında Türkiye’de pazar liderliğini elinde bulunduran Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grubu bünyesinde faaliyet gösteren Vitra Karo, AB ülkelerine yapılan ihracatta ürünleriyle birinci sırada yer alıyor. Ürünlerinin %60’ından fazlasını ihraç eden ve yıllık üretim kapasitesi 37,5 milyon m2 olan Vitra Karo’nun toplam 2.300 çalışanı bulunuyor. Yüzeyleri inovatif, sürdürülebilir ve tasarım odaklı seçenekler sunarak kaplamak vizyonuyla hareket eden Vitra Karo’nun zengin ürün yelpazesinde boyutları 1x1 cm ile 75x150 cm arasında değişen seramik, porselen ve cam karolardan oluşan 4.000 çeşit ürün yer alıyor. Markanın uzmanlığını banyonun dışına taşıyan Vitra Karo, banyodan havuza, bahçe ve dış cepheye kadar pek çok farklı alanda kullanılmaya uygun ürünler sunuyor. Avrupa Birliği’nin ekoetiketini alan Türkiye’nin ilk seramik markası olan Vitra Karo’nun üretim tesislerinde geliştirdiği atık ısı geri kazanım projesi, Birleşmiş Milletler’in 2012’deki Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı “Rio+20”de sunulan Türkiye Ulusal Raporu’nda yer aldı.

astana kongre merkezi ve stadyumu

queen mary II

Vitra Karo’nun koleksiyonları uzman tasarım ekibinin yanı sıra, Türkiye ve dünyadan ünlü tasarımcıların imzasını taşıyor. Koleksiyonlar, aralarında Red Dot, If ve Interior Innovation’ın da bulunduğu dünyaca ünlü pek çok tasarım ödülünü almaya hak kazandı. www.vitra.com.tr • Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena, İstanbul • Astana Kongre Merkezi ve Stadyumu, Kazakistan • Dom Aquaree Berlin Radisson SAS, Berlin • Harvey Nichols, İstanbul • Ice Bar, Londra • Kahire Kulesi, Kahire • Levent Ofis Binası, İstanbul • Londra, Heathrow, Münih, Berlin, Schönefeld, Moskova Sheremetyevo ve Dublin Havalimanları • Marina Promenade, Dubai • Queen Mary II • Roomers Hotel, Frankfurt • Sabiha Gökçen Havalimanı, İstanbul • Sirena Apartments, Bulgaristan • Trump Towers, İstanbul • W Hotels, Doha

kahire kulesi

harvey nıchols

ali sami yen spor kompleksi türk telekom arena


NİSAN 2013 ajandası ... - 6 Nisan

… - 7 Nisan

1 - 7 Nisan

Gerçek Mekan ve Kavramsal Mekan Sergisi

Sergide, çağdaş Alman fotoğraf sanatının içinde yer alan üç

Vitra Çağdaş Mimarlık Dizisi Sunar: Lütfen Rahatsız Etmeyin

Vitra ve Türk Serbest Mimarlar Derneği işbirliğiyle

29. MODEF 2013

Mobilya ve Dekorasyon Fuarı'nda 150' yi aşkın mobilya üreticisi

farklı pozisyonun mimari yaklaşımları irdeleniyor.

Milli Reasürans Sanat Galerisi, www.millireasuranssanatgalerisi.com Şişli, İstanbul İstanbul Modern, Karaköy, İstanbul

www.vitracagdasmimarlikdizisi.com

Uluslararası Fuar Merkezi, İnegöl, Bursa

www.modef.com.tr

ODTÜ Mimarlık Fakültesi, Ankara

www.arch.metu.edu.tr

İTÜ Taşkışla, İstanbul

ai.aaschool.ac.uk/istanbul/

Brüksel, Belçika

europe.iflaonline.org

Kopenhag, Danimarka

europe.iflaonline.org

Koleksiyon Tarabya Merkez, Sarıyer, İstanbul

www.koleksiyon.com.tr

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul

www.iae.org.tr

İstanbul Fuar Merkezi, Yeşilköy, İstanbul

www.istanbullight.com

İTÜ Mimarlık Fakültesi, Taşkışla, İstanbul

www.mim.itu.edu.tr

TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi

www.yapifuari.com.tr/

düzenleniyor. AA konferans serisi dahilindeki Archhist 2013 Konferansı

MSGSÜ, İstanbul

www.archhistconference.net

İstanbul Kültür Üniversitesi

www.iku.edu.tr

gerçekleştirilen Vitra Çağdaş Mimarlık Dizisi'nin ikincisi Ertuğ Uçar küratörlüğünde gerçekleşiyor.

ve dekoratör yeni tasarım ürünleri ve konseptlerini gelen profesyonellerin beğenisine sunuyor.

… - 11 Nisan

4 - 12 Nisan

… - 15 Nisan (son başvuru)

ODTÜ Mimarlık Fakültesi/ Koleksiyon/TSMD Mimarları Ağırlıyor 2: Hatırlı Mimarlık

ODTÜ Mimarlık Fakültesi işbirliğiyle TSMD ve Koleksiyon

AA İstanbul Visiting School 2013: Vertical Interventions

AA Istanbul Visiting School'un üçüncüsü, İstanbul Teknik

Green Housing for The Future

IFLA Europe, mimarlık ve peyzaj mimarlığı öğrencilerini yeşil

Mobilya’nın ortak çalışması, Hatırlı Mimarlık'ın projelerine odaklanıyor.

Üniversitesi işbirliği ile bir kez daha gerçekleşiyor.

mimarlık konusunda teşvik etmek amacıyla uluslararası bir yarışma düzenliyor.

17 - 19 Nisan

Dedicated to Architecture

Mimarlık ile alakalı uluslararası 100'den fazla katılımcısı olan konferans, Danish Architectural Centre tarafından düzenleniyor.

… - 19 Nisan

... - 20 Nisan

Koleksiyon/İstanbulSMD Mimarları Ağırlıyor: CM Mimarlık

Koleksiyon ve İstanbul Serbest Mimarlar Derneği'nin ortak

Değişen Zamanların Mimarı: Edoardo De Nari (1874-1954)

Osmanlı döneminin sonu ve Cumhuriyet'in ilk çeyreğinde

çalışması CM Mimarlık'ın konuk olacağı dokuzuncu sergiyle devam ediyor.

faaliyet gösteren İtalyan mimar Edoardo De Nari sergisi, Büke Uras ve Baha Tanman küratörlüğünde gerçekleşiyor.

NİSAN 2013 - XXI 108

ajanda

18 - 21 Nisan

... - 24 Nisan

24 - 28 Nisan

24 - 27 Nisan

İstanbullight 8. Uluslararası Aydınlatma Teknolojileri Fuarı

Aydınlatma sektörünü bir araya getirmeyi hedefleyen fuar

Mimarlıkta Kuram ve Eleştiri Konferans Serisi (Theory & Criticism in Architecture Lecture Series)

İTÜ Mimarlık Tezsiz Yüksek Lisans Programı kapsamında

Yapı İstanbul Fuarı 2013

36. İstanbul Yapı Fuarı TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi'nde

Archhist'13

kapsamında çaşitli etkinlikler düzenleniyor.

düzenlenen, pek çok konuşmacının katıldığı konferans serisi İTÜ Taşkışla'da takip edilebilir.

odağına mimarlık, politika ve sanatı alıyor.

3 - 30 Nisan

‘den Önce Mimarlık Öğrenci Yarışmaları Paneli ve Sergisi

İstanbul Kültür Üniversitesi Mimarlık Bölümü, 2012-2013 Bahar Yarıyılı ‘Mimarlık Konuşmaları’ kapsamında, mimarlık eğitimi süresince açılan öğrenci yarışmaları üzeriden, yarışma ve sonuçlarının mimari kariyer için işlevini irdelemeyi amaçlıyor.



XXI Nisan 2013