Page 1

053 FASHIONMUSICARTDESIGN

HAZİRAN 2015 ÜCRETSİZDİR

CAN POLATKAN

ETHAN HAWKE AU JOUR LE JOUR MICHEL ROJKIND LOVE TAZA SİNAN LOGIE & MURAT GERMEN WILHELM MUNDT PATRICIA MANFIELD


XOXO The Mag


3


İstanbul: Akasya, Akbati, Akmerkez, Beyoğlu, Buyaka, Capacity, Capitol, City’s, Erenköy, İsti̇nyepark, Kanyon, Mall Of İstanbul, Marmara Forum, Palladium, Suadi̇ye, Taksi̇m • İzmi̇r: Alsancak, Agora • Ankara: Cepa, Panora Bursa: Korupark • Antalya: Terracity • Adana: Zi̇yapaşa Bulvari • blog.camper.com/tk • CAMPER.COM


cover guest can polatkan photographer begüm yetiş

İmtiyaz Sahibi CO Prodüksiyon Yayıncılık adına Cihan Şerbetcioğlu cihan@xoxothemag.net Genel Yayın Yönetmeni Olga Şerbetcioğlu olga@xoxothemag.net Sorumlu Müdür Ruşen İnceoğlu Yayınlar Direktörü Serap Gecü Editörler Seza Bali, Melda Ennekavi, Gazali Görüryılmaz, Ayşecan İpek, Aslin Kumdagezer, Utku Palamutçu, Gökhan Polat İdari İşler Vadi Gengüç Grafik Tasarım Elif Sunar, Rüya Dilara Şen Katkıda Bulunanlar Serhat Cacekli, Stacey Cunningham, Berna Demir, Berkant Demirbek, Burcu Ezer, Barış Fert, Deniz Yeğin İkiışık, Ayşecan İpek, Ege Işık, Jessi Jacq, Keara Matthiesen, Nevşin Mengü, Sara Mestriner, Zeynep Özkanca, Dilek Öztürk, Jason Rodgers, Nando Salvà, Murat Süyür, Cem Topuz, Bahar Türkay, Roberta Ungaro, Manolya Urkan, Brianne Wills, Pınar Yeğin, Gökhan Yerebakmaz, Yağmur Yıldırım Reklam cihan@xoxothemag.net İletişim 123@xoxothemag.net / +90 212 2590669 Yayın Türü Aylık, Yaygın, Süreli. Baskı ve Renk Ayrımı Mas Matbaacılık San. ve Tic. A.Ş. Hamidiye Mahallesi Soğuksu Caddesi No:3 34408 Kağıthane, İstanbul, Türkiye, Sertifika No: 12055 XOXO The Mag'de yayınlanan yazı ve fotoğraflar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

XOXO The Mag


CONTENTS

COVER

INTERVIEW

112... Can Polatkan

16... Zeynep Tanbay Exquisite röportaj utku palamutçu

ART & DESIGN

20... Ethan Hawke Başka Biri Gibi

28... Koray Malhan

röportaj nando salvà

Tasarım İçin Bir Endüstri Düşü röportaj yağmur yıldırım

32... Abelardo Morell 180 röportaj seza bali

24... Mine Özbek

MUSIC 92... Say Lou Lou Part-Time Travelers

42... Michel Rojkind Başka Bir Mimarlık Mümkün röportaj yağmur yıldırım

röportaj gazali görüryılmaz

100... Hannah Cohen All in One

50... Nesrin Esirtgen

röportaj barış fert

Gereğini Yap röportaj ege ışık

FASHION

64... Koray Ariş

36... Au Jour Le Jour

Gör, Dokun, Hisset röportaj serhat cacekli

Adından Mütevellit

136... Tan de Soleil

Kentle Aşk İlişkisi

styling stacey cunningham, keara

moderasyon dilek öztürk

matthiesen

78... Cem Lokmanhekim

148... Fast Talk with Patricia Manfield

röportaj melda ennekavi

84... Wilhelm Mundt Seri Üretim. Değil. röportaj seza bali

94... Ali Taptık İmgelerle Edebi Anlatılar röportaj burcu ezer

röportaj nevşin mengü

46... Ersan Üldes Yazının Kılavuzu röportaj cem topuz

54... İnanç Baykar & Melis Korkud

photographer brianne wills

MORE

Çünkü İyi Yemek Alkışlanmalı

72... Some Women of Law

röportaj ayşecan ipek

hazırlayan merve yeşilçimen

58... Naomi Davis

142... Summer Prep

Love Taza

hazırlayan ayşecan ipek

röportaj bahar türkay

photographer berkant demirbek

röportaj utku palamutçu

68... Sinan Logie & Murat Germen

Yere Bakan

Mutlaka Bir Yol Vardır

80... Liselotte Watkins Less Dolce Vita More Ingmar Bergman röportaj aslin kumdagezer

88... Murat Daltaban Hayat Memat röportaj serap gecü

photographer roberta ungaro

126... Caner Eler

styling sara mestriner

Futbol Büyük Eşittir...

röportaj aslin kumdagezer

röportaj serap gecü

130... Ramel Murphy Work Out Like a Boss röportaj utku palamutçu

illustration deniz yeğin ikiışık & pınar yeğin


Rianne van Rompaey, Louis Vuitton Cruise 2016 Show Photographer: Tommy Ton

BU ARALAR EPEY İYİ HİSSEDİYORUM. BUNU BİR TERCİH OLARAK YAPIYORUM GERÇİ, KENDİ KENDİNE OLAN BİR ŞEY DEĞİL. SEBEP SONUÇTAN SONRA GELİYOR, HER ZAMANKİ GİBİ, VE İLERİ SARIYORUM, BAKIYORUM: MEĞER, BENDENİZ, ŞORTLARIMI GİYMEYE BAŞLAMIŞIM. KATILIN.

OLGA ŞERBETCİOĞLU


yslbeauty.com

MASCARA VOLUME EFFET FAUX CILS YENİLENMİŞ FORMÜL

HACİMLİ KİRPİKLERLE EFSANEYİ YAŞA


INTERVIEW/IWC ICONS Bu bir ilandır.

ZEYNEP TANBAY

Exquisite

Zeynep Tanbay, modern dans alanında söyleyecek sözü olan pek çok insanın, “Türkiye'nin en önemli çağdaş sanatçılarından biri olan...” cümlesine özne olarak yerleştirebileceği bir isim. Hal böyle olunca, kendisiyle, yaklaşık 35 yıl önce başlayan kariyerinden başlayıp, uçsuz bucaksız zaman ve mekan kavramından ve pek tabii ki modern danstan konuşuyoruz. İkon olmanın güzel yükü ise hep yanıbaşımızda oluyor.

Zeynep Tanbay, IWC Portofino Automatic takıyor.

röportaj utku palamutçu fotoğraflar gökhan polat

XOXO The Mag


Dakik bir insan mısınız? Dakik olduğum söylenemez çünkü genelde saati ne kadar geç kaldığımı öğrenmek için kullanıyorum.

politik olaylara, toplumsal durumlara yer veriliyor. Daha açık ifade etmek gerekirse; insanın kendisi bu konuların dansa dahil olmasına sebep olan tetiktir. Bu yüzden, insan ilişkileri en önemli ilham kaynaklarımdan biri. İnsanın kötü olabilme ve kötülük yapabilme kapasitesi beni çok şaşırtıyor ve Symbiosis aslında buradan çıkıyor. Biyolojik anlamda iki canlının birbirinden faydalanarak hayatlarını sürdürmesi anlamına geliyor ve yarattığım dünyada anlatmaya çalıştığım şey, her ne kadar toplumumuzda birbirini ötekileştiren gruplar olsa da, ve bu gruplar birbirine düşman kesilseler de, aslında birbirlerinden faydalanarak ve bir arada var olarak daha iyi bir yaşam sürebilirler.

Her başarısızlık arkasından büyük bir başarı getirir mi sizce? Neden olmasın, olasılıklar tahmin edemeyeceğimden çok daha fazla. Zamanı geri alabilecek olsanız, şu an nerede olmak isterdiniz? Cep telefonlarının icadından önceki döneme dönmek isterdim çünkü onlardan nefret ediyorum. Cep telefonu olmadan da yaşadığımız bir dönem vardı, demek ki böyle bir hayat mümkün. Ben öyle büyüdüm ve bence bu konuda çok şanslıyım, ama bugün 17 yaşında bir oğlum var, kendisi yaklaşık beş yıldır cep telefonu kullanıyor ve bence bu durum onu tamamen başka bir insana çeviriyor.

Her koreografiye bir alt metin hazırlıyor musunuz yoksa o gün nasıl hissettiğinize göre, kurguladığınız hareketler de değişebiliyor mu? Eskiden solo performanslar için koreografi hazırlarken, stüdyoya girip içgüdüsel hareketlerle bir bütün oluşturuyordum. Ya müziğim hazır oluyordu ve ben o müziğe ayak uyduruyordum, ya da kafamdaki düşünceleri o anki ruh halime göre dışa vuruyordum. Halbuki, şimdi dansçılar üzerinden oluşturduğum koreografilerde, kafamda süzülen düşünceleri derleyip, mutlaka bir tema hazırlıyorum. Çünkü üzerinde çalışmam gereken beden bana ait değil ve onu yönlendirmek, benim için gerçekten çok zor bir şey.

Zeynep Hanım, zamanı tanımlar mısınız? Zaman asıl itibarıyla, bizim yarattığımız bir mefhum. Bu yüzden insanların sürekli olarak “hiç zamanım yok” cümlesini kullanmalarını hiçbir zaman anlamamışımdır. Peki zaman ve modern dans arasındaki ilişkiyi nasıl okursunuz? Bu ilişkiyi çağdaşlık üzerinden algılayıp, değerlendiririm. Zira, şimdiki zaman ve gelecek, modern dansın gelişimini tamamlaması için ihtiyacı olan güçlü iki mefhum.

Kostüm, hikayedeki karakter seçimlerinizi nasıl etkiliyor? Koreografiyle ilgili çalışmaya başladığım andan itibaren, nasıl bir ışık kullanılmalı, nasıl bir müzik olmalı ve nasıl kostümler hazırlanmalı diye düşünüyorum. Bu curcunada eksik olan tek şey koreografik adımlar oluyor. Hikaye kafamda şekillenmiş olduğu için, aklımdakini hayata dönüştürebilecek tasarımcıyı bulmaya çalışıyorum. Örneğin, günlük hayatta herkesin giyebileceği, abartısız ve modern kostümlere ihtiyaç duyduğumda NetWork'le çalıştım.

Bugün dünyanın herhangi bir yerinde, modern dans adına, hala öğrenebileceğiniz bir şeyler olduğuna inanıyor musunuz? Kesinlikle. Hatta çağdaşlarımla kıyaslandığımda mutlaka geri kalmışımdır diye de düşünüyorum ve öğrenmeye çok açım. İçinde yaşadığımız şartlar ve kısıtlı kaynaklar yeni şeyler öğrenmek için elverişli değil, o yüzden kendi kendime bu şartları iyileştirip kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Tabii çok fazla seyahat etmediğim için modern dans adına neler olup bittiğini yeteri kadar takip edemiyorum.

Biraz daha geriye dönüp ABD'de yaşadığınız yıllardan bahsedelim, Martha Graham ve Elisa Monte Dance Company'de yer aldınız, hatta daha sonra burada eğitim de verdiniz. Hangi süreç daha keyifliydi? Kesinlikle dans etmek... Her ne kadar bu dünyanın en zor işlerinden biri olsa da, dans etmeye başladığınız anda ruhen, zihnen ve bedenen eş zamanlı bir devinim içine giriyorsunuz ve bu keyfi size yaşatabilecek başka bir dünyanın daha var olduğunu düşünmüyorum. Varsa bile ben bilmiyorum. Bu yüzden, dans etmenin verdiği hazzı, dans eğitimi vermekle bile kıyaslamak istemiyorum.

Koreograf ve dansçı arasında nasıl bir fark var? Aslında benzer gibi görünseler de aralarında çok önemli bir fark var. Satranç taşlarını düşünün, piyonların hepsi dansçıdır. Koreograf da satrancı oynayan kişidir. Dikkat ederseniz piyon diyorum, çünkü yaratıcı bir kişiliği olmayan birisi bile doğru yönlendirildiği takdirde çok iyi bir dansçı olabilir. Ama koreograf, dansçı ile kıyaslandığında ona atfedilebilecek sıfatı yaratan kişidir. Bir kadın, ve anne olmuş bir kadın gibi... Ne dediğimi anlıyorsunuz.

Dans etmeye başlamadan hemen önce, son yaptığınız şey nedir? Gösteri gecesine gelene kadar çok yoğun bir prova döneminden geçiyoruz. Tüm bu süreç aslında o kadar yorucu ve ağır geçiyor ki, sahneye çıkma vaktiniz geldiğinde bitik düşmüş bir halde oluyorsunuz. Her ne kadar kulağa garip gelse de, sahneye çıkmadan hemen önce, kendimde bu yorgunluğu hissetmek istiyorum. Bu yorgunluk sayesinde kendimi, amacıma ulaşmış hissediyorum. Çok çalıştım, ve artık bunu paylaşmaya hazırım diye düşünüyorum. Dansçılarımla çalışırken, onlara her seferinde dünyanın en önemli işini yaptığımızı ve bunu en mükemmel

En son projenizle devam edelim; Symbiosis adını verdiğiniz koreografinizi Beethoven'ın yaylı çalgılar dörtlülerinden bir seçkiye uyarlayıp, ortak yaşamanın zorluklarından dem vurdunuz. Performanslarınızda politik öğeler bulundurmayı seviyorsunuz, peki başka hangi alanlar üretimlerinizde size ilham veriyor? Politik olana ilgi duymak, bir dansçı olarak sadece benim başıma gelen bir şey değil. Pek çok modern dans performansında güncel 19


Zeynep Tanbay’ın kolunda IWC Portofino Hand-Wound Eight Days var.

haliyle icra etmemiz gerektiğini söylerim. Ama sahneye çıkmadan hemen önce, makyajımı yapıp kostümümü giydiğim an kendime ufak bir meditasyon yaparım ve aslında bu yaptığımın bir hiç olduğunu söylerim. Proje bazlı bir dans topluluğu kurmak demek her gösteri için yeni insanlarla çalışmaya alışmak demek. Bu dinamiği nasıl yönetiyorsunuz? Zeynep Tanbay Dans Projesi kurulduktan beş yıl sonra, kemikleşmiş bir kadro kurduk ve ekibe 10 dansçı aldık. Her sabah aynı insanlarla bir araya gelip, aynı hareketi defalarca yapmak bir süre sonra sizi o insan hakkında fikir sahibi yapıyor. Bu sayede daha performansı sergilemeden önce bile, tanımaya başladığım dansçılarla ilgili yeni fikirler kafamda canlanıyordu. Çünkü onları ve kabiliyetlerini çözüyordum ve yeni projelerde onlara rol biçmek daha kolay oluyordu. Proje bazlı çalıştığımız süreç için böyle bir şey yoktu tabii. Tam birbirimize alıştık derken performansımızı sergiliyorduk ve dağılmak zorunda kalıyorduk. Hiç ara verdiniz mi? Dans etmeye 12 yaşında başladım ve geçirdiğim sakatlıktan dolayı bir ameliyat atlatmak zorunda kaldığım ve bir buçuk yıl sahneden uzak kaldığım dönemi saymazsak bundan iki yıl önceye kadar da asla ara vermedim.

Gelecekle ilgili neyi merak ediyorsunuz? Ya da başka bir şekilde sorarsak, geleceği eskisi kadar çok düşünüyor musunuz? Gençken, acaba ileride dansçı olabilecek miyim diye düşündüğüm zamanların dışında, geleceğe değil şimdiki zamana bakmayı tercih ederdim. Bu, genç olmanın verdiği bir şeydi sanırım, gelecek benim için daha önemsizdi. Son zamanlarda ise, herhalde yaşımın ilerlemesinden dolayı, gelecekle ilgili daha çok düşünür oldum. Yaşlılık ne kadar zor bir hal alacak, en çok bunu merak ediyorum. Saatinizle nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Saat benim en önemli, hatta tek aksesuarım. Bilekliğim ya da küpem yoktur ama saatim, her nerede olursam olayım mutlaka kolumdadır. Hayat gerçekten çok hızlı akıyor ve bu uçsuz bucaksız kavrama dair her şeyi, keyifli hale getirdiği için saat takmak hoşuma gidiyor. Bazı modern dans sanatçıları bugün pek çok ünlü isime koreograflık yapıyor, onları sahneye hazırlıyor. Hatta bazıları modern ve klasik dansı birleştirip bunu fitness ile aynı potada eritebiliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu söyledikleriniz bana sanki ek gelir için yapılabilecek şeyler gibi geliyor. Zorunda kalmadıkça yapacağım şeyler olduklarını sanmıyorum.

XOXO The Mag


THE LEGEND AMONG ICONS.

IWC Schaffhausen Boutique İstanbul: Mim Kemal Öke Cad. Altın Sokak 4/A Nişantaşı Tel: (212) 224 4604 İstanbul: Arte Gioia, İstinye Park Tel: (212) 345 6506 - Greenwich, Zorlu Center Tel: (212) 353 6347 I Ankara : Greenwich, Armada Tel: (312) 219 1289 - Next Level Tel: (312) 219 9315 Bursa: Permun Saat, Korupark AVM Tel: (224)241 3131 I İzmir: Şems İlkan & Günkut Saat, Alsancak Tel: (232) 463 6111

IWC.COM

ICONS


INTERVIEW/CINEMA

ETHAN HAWKE

Bir Başkası Gibi

Ethan Hawke'ın yolu yönetmen Andrew Niccol ile ilk kez, 1997 yılında Gattaca için kesişti. 2005'te, bir silah tacirini konu alan Savaş Tanrısı filmi için ikinci kez bir araya gelen ikili, bu kez insansız hava araçlarının kullanımını gündeme getirmek için yeniden bir araya geldi. 2010 yılında yapım süreci başlayan, Good Kill filminde Hawke, günde 8 saatini Taliban'la savaşarak geçiren bir Air Force pilotunu canlandırıyor. Ancak, savaş ortamından uzakta, Las Vegas'ta bir sığınakta uzaktan kumandalı uçaklarla Orta Doğu'yu bombalayarak… Elindeki joystick'le kilometrelerce uzağı kontrol ederek geçirdiği günleri monotonlaşınca, görevini ve görevinin yaptırımlarını, kısacası hayatını sorgulamaya başlıyor. Biz de Hawke'la, son Venedik Film Festivalinde, Boyhood'daki rolüyle Oscar'a aday olmasından birkaç ay sonra, bir araya geldik. Afganistan'daki devam eden savaş, kariyeri ve idealizm hakkında konuştuk… röportaj nando salvà fotoğraf getty images/grant lamos IV/stringer

XOXO The Mag


Boyhood, 2014

Başarıyla nasıl bir ilişkiniz var? Herkes başarılı olmak ister. Milyonlarca insan tarafından ilgi görmek çok eğlenceli ancak bunun için de bir bedel ödemeniz gerekiyor. Bazen her zamankinden daha az tanınan bir insan olmak istiyorum; bu içsel bir mücadele. Dergilerde Brad Pitt ve George Clooney ile ilgili yazılanları görünce, inanın bana, hiç imrenmiyorum. Neden imreneyim ki? Bir dakikalığına size tapıyorlar ve sonra sizi taşlıyorlar. Fakat şöyle bir gerçek var, ünlü olsanız da olmasanız da, hayatınız boyunca egonuzla mücadele ediyorsunuz. Bir aktörün egosu ise her gün besleniyor, başka birinin hayatını yok edecek kadar güçlü bir canavar haline geliyor.

değil. Sabah uyanıyorlar, pastırmalı yumurtalarını yiyip yanında portakal suyu içiyorlar, işlerine arabayla gidip, 8 saat boyunca insanlara füze fırlatıyorlar. Sonrasında evlerine dönüp, bahçelerinde sosis pişirip, dizi izliyorlar. Bu durum size de şaşırtıcı gelmiyor mu? Kulağa bir video oyunundan bahsediyormuşsunuz gibi geliyor. Aslında Afganistan'da görevli, uzaktan kumandalı uçak kullanan birçok genç pilot akşam olunca Las Vegas'taki evlerine dönüp, video oyunları oynuyorlar. İçinde bulunduğumuz ve alışmakta olduğumuz yeni düzen tam olarak böyle. Benim çocuklarım bile ödevlerini bir tablette yapıyorlar. Bu konuda çok hassasım. Neyse ki aklı başında çocuklar. Bahsettiğiniz bu askerlerle konuşma fırsatınız oldu mu? Evet, filmde canlandırdığım karakterin yaşadığına benzer psikolojik travmalar deneyimlediklerine tanık oldum. Çünkü bu insanların çoğu orduya savaşmak için gidiyorlar, böyle bir eğitim süreci geçiriyorlar. İnsanların güvende olmasını sağlamak için hayatlarını riske atmak istiyorlar. Ancak onlar için böyle bir risk yok, hayatları tehlikede falan değil, ve yaptıkları işin monotonluğu onları yavaş yavaş kemiriyor, bu durumdan utanç duyuyorlar. Kendilerini korkak gibi görmeye başlıyorlar.

Good Kill gibi bir film yapmak sizce neden gerekliydi? Bir argüman yaratmak, insanları konuşmak için cesaretlendirmek ve toplumu bilinçlendirmek için… Hiçbir fikrinizin olmadığı bir konuda, o konuya taraf olmanız veya karşı durmanız beklenemez, dolayısıyla, Good Kill insansız hava araçları hakkında bilgi vererek insanların bu konu hakkında konuşabilmesini sağladı. Cehaletin canavarlar doğurduğuna hiç şüphe yok. Çoğu insan uzaktan kumandalı uçakların neye benzediğini ve nasıl yönetildiğini bilmiyor. Bu filmde yer almadan önce bu konuda çok şey öğrendim. Ölümüne sebep oldukları hayatlar, kurtardıklarından daha fazladır belki, ama masum insanların öldüğü gerçeğini kimse değiştiremez. Asıl soru şu; askerlerimizin bunu yapmasını istediğimizden emin miyiz?

Diğer yandan, Afganistan'daki savaşın hala devam ediyor olmasına ne diyorsunuz? Aklım almıyor, gerçekten. 13 yıldır devam ediyor, ABD'nin en uzun savaşı… Vietnam, Irak ve hatta İkinci Dünya Savaşı'nı bile geride bıraktı. Bin Laden yüzünden başladı ama hala neden devam ediyor, orayı terk etmeyi düşünüyor muyuz, nereye kadar böyle sürecek bilmiyorum. Askeri birlik oradan ayrılsa bile, insansız hava

Tom Egan karakteriyle nasıl bir bağ kurdunuz? Çocukken televizyonda Vietnam'la ilgili haberleri izlerdim. Askerleri düşünürdüm, savaş sonrası evlerine döndüklerinde ne hissettiklerini düşünürdüm… Lakin şu anda askerler için aynı durum söz konusu 23


Good Kill, 2014

ciddi bir ikilem yaşıyorum.

araçları orada olmaya devam edecek. Onları uluslararası polislere dönüştürmeyi gerçekten istiyor muyuz? Bu iyi bir fikir mi? Bunlar gerçekten tartışılması gereken önemli sorular. Günün sonunda asıl tartışılması gereken konu; terörü bitirmek adına savaşırken, terörizmi besliyor oluşunuz. Kesinlikle, öyle. Düşünsenize, düşmanınız ailenize füze fırlatıyor. Ben olsam, Batı'ya karşı nefretle dolardım, New York'un alevler içinde yandığını hayal ederdim. Çevremizde olanlara karşı duyarsız olmamalıyız. Sizce, bir cenazede masumca toplanmış kalabalığı, bir anda yok edebilecek bir devlet tarafından yönetiliyor olmak ve bununla yaşamak hoşuma gidiyor mu? Hayır. Amaca hizmet eden yolda her şey mübahtır diyebilir miyiz? Emin değilim. Terörizme karşı savaşıyor olabiliriz ancak bu şekilde terörizmi körüklediğimizin de farkında olmamız gerekiyor. Rol de olsa bütün bunlar sizi psikolojik olarak etkilemiştir... Elbette, etkiledi. Bir dönem uyuşturucu bağımlısı bir gay'i canlandırmıştım, o psikolojiye girmek ve adapte olmak için tüm gün çalışıyordum. Etkilenmemeniz gerçekten imkansız. Kapıyı kapattığınız an, dışında kalamıyorsunuz, bu tamamen bir yanılgı. Biz aktörler sürekli bir duygu geçişi yaşıyoruz, beynimizi bir başkası gibi düşünmesi için eğitiyoruz. Bu yüzden sıyrılmak o kadar da kolay değil. Son yıllarda yer aldığınız filmlerde şiddet öğesi öne çıkıyor. Bu size kendinizi nasıl hissettiriyor? Şu ana kadar hep şiddete karşı olmuşumdur ancak bu insanın doğasında var. Bu konuyu düşünmek için epey zaman harcadım. Hollywood'daki erkek oyuncuların şiddet içeren filmlerde yer almaması neredeyse imkansız. Bu senaryoları izleyiciler talep ediyor. Yer almaktan hoşlanmasam da, bana gelen teklifler bu yöndeydi, ben de çalışmak zorundayım, malum. Bu yüzden, bazen, manevi olarak

Yine de, Boyhood gibi, bir filmden öte gerçek bir sinema deneyimi yaşatan bir projede yer almak sizi rahatlatmış olmalı. Sinemaya olan inancımı tekrar kazandım. Boyhood'un bir parçası olmak en büyük hayalimdi diyebilirim. Şu ana kadar bu denli riskli, değişik ve uçuk bir şey yapmamıştım. Ve sonucunda geldiği nokta, bana risk almanın, denemenin ve hayalinizin peşinden gitmenin ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Keşke yapmasaydım dediğiniz bir film var mı? Karar verirken hep içimden gelen sesi dinlediysem de pişmanlıklarım oldu. Problem şu ki, eğer Scorsese veya Spielberg değilseniz, kimse size iyi bir film yapmak için para vermeyecektir, ve tabii ki birkaç iyi filmde rol almadıysanız da bu durum geçerli. Bir zamanlar, John Cassavetes şöyle demişti: ''Ne için çalışmak istediğinizi bildiğiniz sürece para için çalışmak kabul edilebilir.'' Eğer çok uzun süre para için çalışırsanız, inancınızı yitirebilirsiniz ve ne için para kazandığınızı sorgulamaya başlarsınız. Kişisel olarak, kariyerim boyunca idealimden uzaklaşmamak için çaba gösterdim. Peki, idealinizi yitirdiğinizi düşünüyor musunuz? Gençliğimde, sanat ve siyaset konusunda idealisttim, ve belki de şu an olduğumdan çok daha idealisttim. Hala ideallerim var ancak yaşadığımız dünya düşündüğümüzden daha karanlık bir yer. Yolunuzu bulmak o kadar da kolay değil. Artık yaşlandım, çocuklarımın sorumluluğunu taşıyorum. Çok çalışmak zorundayım. Zamanla sevmenin, affetmenin, paylaşmanın ve unutmanın ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Bunları 17 yaşımda yaşasaydım, şu an kazandığım farkındalığa erişemeyebilirdim. 10 yıl önceki halimi, o her şeyi bildiğimi zannettiğim zamanları düşününce, gülümsüyorum. Zira, birkaç yıl sonra, hiçbir şey bilmediğinizi hayat size gösteriyor.

XOXO The Mag


25


INTERVIEW/WOMEN OF POWER

MİNE ÖZBEK

Mutlaka Bir Yol Vardır Size bir sır vereyim mi? Televizyon ekranındaki erkekler makyaj yapar. Hele bazıları epey çok yapar. Bizden bir tık eski jenerasyon, makyajını sabah yapıp yayın saatine kadar da öyle gezerdi. O makyajlı erkeklerin arkasında, efendim, çok kuvvetli kadınlar var. Eşlerinden, kızlarından bahsetmiyorum, bildiğimiz profesyonellerden, ekmeğini taştan çıkaranlardan bahsediyorum. Bakmayın siz, televizyon dünyasında kadın olmak zordur. Süs bebeği gibi, sadece giyinip süslenip önüne yazılanı okumuyorsan, “Ben kendi yarattığımı ekrana koyacağım.” diyorsan, cam tavan değil, bildiğin beton duvar çıkar karşına. Bu röportajda, o beton duvarı yıkmış, makyajlı erkeklerin beyni olmuş bir kadını okuyacaksınız. Huzurlarınızda Mine Özbek… röportaj nevşin mengü fotoğraf gökhan polat

XOXO The Mag


Mine anlatsana biraz, sen hep başarılı erkeklerin arkasındaki kadın mısın? Önce Uğur Dündar, şimdi Ahmet Hakan... İstemeden oldu. Bir anda kendimi o erkeklerin arkasında buldum. Muhabirlikle başladım. Tabii o zamanlar gizli kamera muhabirliğiyle...

ile uçuyorum, bir arkadaşımızın kız arkadaşı için o Çardak Müzikholü'ne girmiştik, polis arada beni de buraya sevk etti, utancımdan ses çıkaramadım.” dedim. O anda, birkaç saniye içinde böyle bir hikaye kurguladım ve ağlamaya başladım, orada da rol kabiliyetim olduğunu gördüm. Başhekim ikna oldu. “Ah kızım, ben zaten senin hayat kadını olmadığını anlamıştım, çok tertemiz görünüyorsun.” dedi. “Lütfen normal sevkle buradan çıkayım.” dedim, kabul etti. Orada öyle yırttım. Daha da önemlisi, biz Uğur Dündar ile daha sonra yüzleşme için hastaneye baskına gittik. Kameraların önünde Uğur Dündar başhekime “Bu hanımefendiyi tanıyor musunuz?” diye soruyor. Adamcağız da, yazık, benim kimliğime o kadar inanmış ki, “Tanıyorum, pilot kendisi.” diyor. Ama tabii sonunda o hastane kapatıldı.

Uğur Dündar ile başladın, değil mi? Evet, 1995 yılında. O meşhur mutfak bastığınız zamanlar mı? Daha da öncesi. O gıda terörü haberlerine gelmeden önce. İlk haberimde, Cankurtaran'daki Zührevi Hastalıklar Hastanesi, namıdiğer Can Can'a bir hayat kadını rolüyle girdim. Aksaray'da Çardak Müzikholü'nde… Ne diyorsun, dur bir dakika, baştan al. Sen aslında muhabirsin, ama o zamanlar muhabirlik böyle yapılıyor. Sen birinin kılığına giriyorsun, ve gizli kamera ile, işin aslı nedir, ne oluyor diye bakıyorsun. Şimdi böyle bir şey yok tabii, gizli kamera kullanmak bir kere yasa ile çok sınırlandı… Nevşin, o Zührevi Hastalıklar Hastanesi aslında yarı cezaeviydi. Ve ancak ahlak polisi tarafından bir müzikholde falan yakalandıysan, o operasyon neticesinde, HIV taraması yapılmak üzere bu hastaneye sevk ediliyordun. Oraya gizlice girip de, o hastanenin koşullarına dair görüntü alan daha önce hiç olmamıştı. Fotoğraf dahi yoktu. Arena istihbaratına çok sayıda yabancı uyruklu hayat kadınından, “Koşullar çok kötü, hastanede sular akmıyor, kanlı battaniyeler veriliyor, yatak yok, masaların üzerinde yatıyoruz.” diye ihbarlar geliyordu.

Ve sonra? 2003 yılında Arena'nın ilk Genel Yayın Koordinatörü oldum. Uğur Dündar, hem mesleğe başlarken benim içimdeki o cevheri, hem de açık kameraya geçtikten sonra haberlerde gösterdiğim başarıyı görmüş… Hazır genel koordinatöre de ihtiyaç varken, “Bir ilk olsun, bir kadın olsun.” dedi. Ne hissettin? Çok duygulandım. Meslekle ilgili üniversite eğitimi almamış, ama iyi bir TV habercisi olmak için uğraşmış biri olarak, hem de bütün erkek meslektaşlarım o pozisyon için uğraşırken, takım kaptanı seçilmek benim için çok gurur verici oldu. Bu iş takımla oluyor. Ama Uğur Dündar'ın, benim planlama koordinasyon becerime, insani özelliklerime de inanarak bana o görevi teklif etmiş olması hayatımda başıma gelen en önemli şeylerdendir.

Senin hayat kadını kılığında hastaneye girmen kimin fikriydi peki? Uğur Dündar'ın mı? Hayır, tamamen benim fikrimdi. O zamanlar kendi kendimle yarışıyordum. Yani hiç yapılmamış haberin kalbinden, merkezinden haberler yapmak istiyordum. Ben iletişim fakültesi okumadım, bu mesleğe hosteslikten geldim; o zamanlar bende alaylı olmanın getirdiği müthiş bir hırs vardı. Bu işin eğitimini almışları nasıl geçerim diye düşünüyordum, bunun arayışındaydım. “Daha çok koşmalıyım, daha çok çalışmalıyım” diye kendimi motive ediyordum. Ve burada o hastaneye girmemin yolu, ancak öyle bir operasyonda şahsen yakalanmaktan geçiyordu. Yakalanma sahnesini kurgulayabildim. Bizim şoförlerden birini, kulakları çınlasın, Yasef Abi'yi ayarladım. Birlikte müzikhole gittik, oturduk bira içtik. Polisler içeri girdiğinde benim kimliğimden habersizlerdi ama onların yanında çekim yapan açık bir Arena kamerası vardı. Sözde, yakalanan bir hayat kadını gibi sevk zincirinin içine girmeyi becerdim. Sevk zinciri tabii aslında çakmaydı, o çakma sevki de, sağ olsun, o zaman üst düzey bir emniyet mensubu ayarlamıştı. Ama o hastanede kaldım, bütün bir gün ve gece… O HIV taramasından geçtim. Aslında, amaç bir macera yaşamak değildi. Amaç, halk sağlığını tehdit eden bir durumu kamuoyuna göstermek, o duruma dikkat çekmekti.

O zamanlar da Arena, Arena'ydı… Tabii, “Bu hafta ne bomba var?” diye sorarlardı. Ekip de sert ekipti, erkek yoğunlukluydu, Tuncay Özkan'lar vardı mesela, kendini nasıl kabul ettirdin? Kolay olmadı. Ben buna “insani ilişkiler” diyorum. İnsanları takım çalışmasına inandırmak... Çok şey öğrendim. Mesela yöneticilikte herkesle iyi olmak zorunda değilsin, işin çıkarılabilmesi için gerekli parametreleri devreye sokmak zorundasın, bunu öğrendim. Mine olarak daha yumuşak, daha kibar biriyim, ama iş hayatında iş önce gelir, duyguları bir kenara bırakmak lazım. Muhabirlikten geldiğim için muhabirle nasıl konuşulacağını biliyorum, kameramanın çilesini biliyorum. İyi bir yöneticilik dönemi geçirdim. Hala arkadaşlar telefon açarlar, “Abla, senin kıymetini bilememişiz.” derler. En sevmediğin çalışan tipi nedir? Bana bir işin nasıl olmayacağını anlatanları hiç sevmem. Ben şöyle çalışırım; ya bir yol buluruz ya da bir yol yaparız. Hayatımda başarı gösterdiğim bütün haberlerin arkasında yeniden bir yol yapmak var. Önce sen inanacaksın, inanınca zaten yolun yarısını alıyorsun. Öngöremediğin şeyler olabilir, o yüzden iyi bir kriz yöneticisi olmak zorundasın. Haber dediğin zaten risktir. Bakma sen, şimdi yaptığımız habercilik değil. Bize sunulandan bir şey diziyoruz. Bizim habercilik yaptığımız dönemde, gündemi bizzat biz belirlerdik. Bir çocuk evi, bir huzurevi, dayak skandalları, istismarlar… Bunları biz bizzat belgelerdik ve Türkiye'nin gündemine otururdu. Bugün bunları ancak, içeride bulunan biri, bir çocuk ya da vicdanlı bir görevli bir cep telefonu aracıyla çekerse haber yapabiliyoruz. Çok komik bir ülkede yaşıyoruz, gelen cep telefonu görüntüsünü yayınlayabiliyoruz, ki o da bir gizli çekim; ama bir gazeteci, istismarı belgelemek için, kamu denetimi adına gizli çekim yapamıyor.

Sene 1995, burası Türkiye, sen hayat kadını kılığına giriyorsun; bunu annene babana, eşine dostuna nasıl izah ettin? Herkesten, ama herkesten, gizledim. Bunu gerçekten paylaşmak mümkün değildi. Babam rahmetli, ama anneme bile söylemedim. Bir tek, o da başıma bir şey gelirse diye, ablama söyledim. Ben tutkuyla adanmaya inanıyorum. Sadece haberi çıkarma anını düşünüyorsun. Haberi çıkarmak için yaşadığın adrenalin, isteğin, o yoldaki bütün zorlukları göz ardı etmeni sağlıyor. Yakalandım da… Hastanede başhekim benden şüphelendi. Bahçedeydim, beni yukarı çağırdı. “Sen hayat kadını olamazsın, gazeteci misin?” dedi. E, ne yaptın? İşte orada iyi bir kriz yöneticisi olduğumu gördüm. Benim THY'de VIP'de çalıştığım yıllarda, bir kere kartım kaybolmuştu. Yenisini çıkarttırdım. Sonradan eski kartımı buldum, hatıra olarak sakladım. O kart cüzdanımdaydı. Başhekime, “Ben THY'de pilotum, Cumhurbaşkanı

Meslek öldü mü sence? Türkiye'de öldü, evet. Ben 2011'de Arena Genel Koordinatörlüğü'nü bırakmak durumunda kaldım, Sorumlu Editör olarak Tarafsız Bölge 27


yapımcılığına geçtim. Ve o günden bugüne, bir huzurevinde, yurtta vesaire, istismarı belgeleyen bir gazetecinin çekimini görmedim; sene 2015. Biliyoruz ki, birçok kurum denetimsiz ve gazetecinin asli görevi kamu adına denetim yapmak. Biz gıda terörü adı altında, mutfak denetimlerine de böyle başladık. Ne yiyoruz ne içiyoruz, kamu adına denetleyelim istedik. Gazetecilik kalmadı memlekette, biliyoruz, sansür diz boyu, ancak “dedi ki” haberleri yapılıyor. “Bakan dedi ki…”, “Erdoğan dedi ki…” gibi. Ama yine de Tarafsız Bölge bir marka oldu, her sesin yer bulduğu, her şeyin tartışıldığı bir programdan bahsediyoruz. Bundan çok gurur duyuyorum. Ben Tarafsız Bölge'yi 2011'de devraldığımda, en başta Boratav ve Barış Tünay, Tarafsız Bölge'nin bir marka olmasını istediklerini söylediler. Haber, aslında, en zor marka yönetimi. İster haber bülteni, ister haber programı olsun, izleyicide, “benim merak ettiğim konu burada enine boyuna konuşuluyor” algısını oluşturuyorsa, o bir başarıdır. Bütün konukları ve programın başlığını sen mi seçiyorsun? Anlatsana biraz, bir sorumlu editör ne yapar? En başta, ne pişecek, ne konuşmalıyız, ne konuşturmalıyız, bunları belirliyorum. Dün mesela, 7 Haziran'a seçime giderken, iki araştırmacının yaptığı araştırmaları konuştuk. Neden yaptık? Biri Açık Toplum Vakfı'nın seçmen araştırmasıydı, sonuçları Salı günü açıklanmıştı, Çarşamba günü tartışmak için çok güzel bir konu başlığıydı. Süreç seçim süreci, herkes seçmen algısını, oy oranlarını merak ediyor. Diğeri de Metropol'ün araştırmasıydı. Gündeme gidebilecek en sıcak konu üzerinden gidiyoruz. Bazen konuyu iki gün önce belirliyoruz ve ben editoryal olarak içini çalışıyorum. Bu konu başlığını kimlere tartıştıralım, hangi uzmana soralım, onu belirliyorum. Bazen de, konuyu önceden belirliyorsun, ama bir son dakika gelişmesi oluyor ve her şey değişiyor. Mesela Ceylanpınar'a havan topu düşmüştü, ben o gün aslında bambaşka bir program hazırlamıştım, ama saldırı olunca, daha önce ayarladığımız bütün konukları can hıraş iptal ettim. Programı saldırıyı konuşacak biçimde sil baştan son birkaç saatte kurdum. Kıdemli bir yapımcının tecrübesi işte orada ortaya çıkıyor. Sende acayip bir telefon defteri vardır. Müthiş. Telefonum gitti mi mahvoldum, yandım demektir. Bunun şöyle bir güzel tarafı var; yayına çağırdığın her insan yeni bir hikaye demek. Okeye dördüncü çağırmıyorsun, yayına bir görüş alıyorsun. Bu da müthiş bir haber zenginliği yaratıyor. Sen gösterişli, sarışın, uzun boylu bir kadınsın. Allah aşkına çağırdığın konuklardan asılan olmuyor mu? Oluyor.

açılmayacak birçok kapı bana açıldı. Ben bunu kullandım da ister istemez, haber odaklı düşündüm, ve bu da bana bir artı getirdi. Çok yoğunsun, program 21:00'da başlıyor, 23:30'da bitiyor. Geceleri eve kaçta gidiyorsun? En erken 01:00 gibi gidiyorum. Eve gittiğimde maratondan yeni çıkmış gibi oluyorum. Yayının adrenali hemen düşmüyor, ılık bir duş alıyorum, ılık bir süt içiyorum. Uyumam yine en erken 02:30'u buluyor. Erken de kalkıyorsun, bir ara Kickbox yapıyordun... Bir dönem yaptım, daha sonra kolumu sakatladığım için ara vermek zorunda kaldım. Kickbox'a başlama hikayemi de anlatayım. Bir akşam bir davetten dönerken, sokakta tacize uğradım. Arabadan indim, davet için şık giyinmiştim, ellerim doluydu; bir elimde çantam, diğer elimde kuru temizlemeden aldığım kıyafetlerim. Bir kişi arkadan saldırdı. Allahtan, refleksle doğru hareketi yaptım. Dirseğimle geriye doğru vurdum. Ve o olaydan sonra kendimi savunmayı öğrenmeye karar verdim. Şimdi kendimi çok güvende hissediyorum. Bir de bu aralar bol bol yüzüyorum. Sürekli iştesin, sürekli çalışıyorsun. Sosyal hayatın var mı? Var, çok da arkadaşım var. Nevşin, inan hayat, iyi planlama işi. Arkadaşlarımla icabında sabah 8'de kahvaltıya gidiyorum. Yayınım olmadığı zamanları çok iyi planlarım. Konser, sinema hiç kaçırmam. Çok ağır bir iş yapıyoruz, ruhumuzun temizlenmesi lazım, o elektriği atmamız lazım. İyi bir parti kızıyımdır, yakın çevrem bilir. Sabaha kadar dans ederim. Bir grubum var benim, bir çıkarız, dört kapı. Sabaha karşı döneriz. İş yerinde ciddiyim, tatilimde iyi eğlenirim. Ahmet Hakan ile çalışmak zor mu? Çok kolay, çok rahat. Ahmet Hakan çok profesyonel. O, benim en büyük kazanımlarından birisi. Çünkü bu işte, sunucunun sana direksiyonu verebilmesi çok önemli. Her zaman ekranın önünde olan insanların egosu vardır. Uğur Dündar gibi Türkiye'nin starıyla çalıştım, çok profesyoneldi. Onunla çalışmak tıpkı Amerikalı bir televizyoncu ile çalışmak gibiydi. İşe saatinde gelir, saatinde gider, yeni işe başlamış bir muhabir heyecanıyla çalışırdı. Ahmet Hakan da, çok iyi bir profesyonel. “Mine Özbek demek Ahmet Hakan demek” nezaketini gösterebilen birisi, bu çok önemli. İzleyici, Tarafsız Bölge'ye gelen konukları Ahmet Hakan'ın belirleyip, çağırdığını düşünüyor. Aslında kumanda sende... Türkiye'de yapımcılık ve marka yöneticiliği yapan yapımcı bilinmiyor. Ben bu markayı yönetiyorum. Bu markaya iyi gidecek kumaşları, renkleri seçiyorum. Girişi nasıl olmalı, çıkışında ne olmalı, bu çerçeveleri çiziyorum. Bunları uzun uzun düşünüyorum. Sadece senin gibi bu piyasanın profesyonelleri benim bu işi arkada yaptığımı biliyor. Türkiye'de bu müessesenin oturması lazım.

Nasıl savuşturuyorsun? Herhalde nezaketimle; bu o kadar ince bir çizgi ki… Zaten zarif bir insanım, böyle bir hamle karşısında daha da zarif davranıyorum, gelen iltifatlara, “o sizin güzel bakışınız”, “çok kibarsınız” gibi cevaplar veriyorum.

Ekranın önünde olmak istemedin mi? Önünde olduğum dönemler de oldu. Ben ekran önünde olmayayım, ekrandan kaçayım diye bir tercihim olmadı. Ama bu alanda müthiş bir boşluk gördüm ve buraya yöneldim.

Ne diyorlar mesela, nasıl hamle yapıyorlar? Bir kere, benim özel hayatımı çok merak ediyorlar. İşim öyle ki, çağıracağım konukları bazen gece 11'de, bazen sabahın köründe arıyorum. Nasıl bir kadınla muhatap olduklarını merak ediyorlar, evli miyim, erkek arkadaşım var mı, çok merak ediyorlar. Tabii bakma, artık erkekler için de kendini böyle bir hamle yaparak deşifre etmek çok kolay değil. Çok uygun ortam olmazsa, hamle yapamıyorlar. Ben de ortam oluşmasına hiç fırsat vermiyorum. Tecrübeliyim, çünkü sahadan geliyorum. Ama artısı var, onu söyleyeyim. Bu bedende olduğum için, bence birçok kez, erkeklere

Bundan sonraki hedefin ne? Kafamda, inanmayacaksın ama, haber değil, bundan sonrası için bir şov programı var. Skeçlerini kendi yazdığım, bir partnerle beraber ekranda olacağım bir program. Aslında partnerimin kim olacağını bile kendi kafamda belirledim. Bir de kitap yazıyorum; adı Atın Ölümü Arpadan Olsun. O dönem hatırlarsın, HIV dosyası yaparken, HIV taşıyan hayat kadınlarıyla bile birlikte olmaya razı olan erkeklerin haberlerini yapıyorduk. Bu isim de oradan geliyor. Kitapta muhabirlik yıllarımı, başımdan geçenleri anlatıyorum, Uğur Dündar'a olan vefa borcumu da ödemek istiyorum.

XOXO The Mag


INTERVIEW/DESIGN

KORAY MALHAN

Tasarım için Bir Endüstri Düşü Bu sene 43 yaşına basan Koleksiyon, eski bir vinç fabrikasına yerleşen disiplinlerarası bir fikir fırını. Bu fırından bir çay bardağı da çıkabiliyor, bir köy de; Koleksiyon'un marka direktörü ve tasarımcı Koray Malhan'a göre tümünün temelinde aynı fikir yatıyor. Tasarımı anlayabilmek için kültüre bakmanın önemine inanan Malhan ile bir araya geldik, kendi deyişiyle, içine doğduğu mimarlık ortamını ve Koleksiyon'u konuştuk, Bauhaus'tan Baudrillard'a epey kulak çınlattık. röportaj yağmur yıldırım fotoğraf gökhan polat

XOXO The Mag


Hikayenin başlangıcından sözü açarsak; Koleksiyon 1972'de “tasarım için bir endüstri düşü” olarak, babanız Faruk Malhan tarafından yaratılıyor. Kendisini disiplinlerarası bir sanat ve zanaat üretim merkezi olarak tanımlayan bu yapıdan biraz bahsedebilir misiniz? Koleksiyon'un kurucusu Faruk Malhan, bir mimar. Dolayısıyla Koleksiyon'u kurma aşamasında kendisi zaten o endüstrinin içinde; fakat arada şöyle bir fark var ki o yıllar sanayinin tasarıma hizmet ettiği zamanlar değil; tasarımın sanayiye hizmet ettiği bir zamandan bahsediyoruz. Hikaye, alışılanın tam tersi bir kurgu ile başlıyor aslında. Bir yandan da kendisinin mimar olması burada özellikli bir durum bence; bakış açısı farklılığını hissedebiliyorsunuz. Mimarlıktan ürün tasarımına farklı ölçeklerde üreten kendisi gibi birçok tasarımcıyı bir araya getirecek yapı olarak Koleksiyon'u kurguluyor. Ben de kardeşlerimle birlikte ikinci nesil olarak bu oluşumun içindeyim; burayı bir yönetici-aile şirketi olarak değil de, içinde farklı görevlerle dolaştığımız esnek fakat sistemli bir yapı olarak tanımlayabilirim.

doğrudan ilişkili ve ana fikir hem bu ilişkilere yeniden bakmak, hem de kültüre bugün eklediğimiz fazlalıkları silkeleyerek tasarım kavramının köklerine ulaşmaktı. Tasarım Köyü'nün çıkış noktası da hem bu bilgileri, hem de bu bilgilere sahip farklı katmanları ve formasyonları bir araya getirmek oldu. Bodrum Yalıkavak'taki köyün projesi Faruk Malhan tarafından hazırlandı. Köy hem şehirden uzak oluşuyla bir kaçış, hem de bir buluşma noktası; içinde cam işleme, ahşap işleme, metal işleme gibi atölyeler yer alıyor ve böylece sağladığı karşılaşmalar, üretime dönüşebiliyor. Proje tamamlanmak üzere, bu yaz bitirmeyi ve müteakip atölyeleri de başlatmayı planlıyoruz.

Bu ilginç. 'Disiplinlerarası'lık, şu anda da üzerinde durduğunuz esas kavramlardan birisi. O yılların Bauhaus ve modernizm etkisinden -özellikle bizde- epey nasibini almış disiplinlerarasılığı ile günümüzün revaçta kelimesi olarak epey farklı biçimlerde tanımlanabilir; Koleksiyon tüm bu süreçleri nasıl geçirdi? Tabii Bauhaus etkisi o yıllarda, özellikle de Faruk Malhan'ın eğitim görmekte olduğu ODTÜ Mimarlık Bölümü'nde müthiş etkili; okulun hocaları bir zamanlar Walter Gropius'un öğrencisi olmuş isimler ve haliyle onların yetiştirdiği nesle de Bauhaus'un düsturu hakim. Farklı disiplinlerin bir bütün içinde ifadesi o zamanlarda da, şimdi de geçerli bir durum fakat -Le Corbusier'nin Bir Mimarlığa Doğru'nun girişinde yazmış olduğu- “evin, içinde yaşanan bir makine olması” hali elbette değişti. Modernist dönemin sanayi devriminin etkisindeki 'çok rasyonel, çok verimli, çok etkin' olmaya yönelik disiplinlerarasılığı bugün farklı disiplinlerden insanların aynı masada oturarak birlikte çözüm üretmelerine evrildi. Bugün dünyada işbirliği dinamikleri kesinlikle daha gelişmiş ve çoğulcu demokrasiyle daha örtüşen bir halde. Bu durumda da Koleksiyon içindeki biraz önce söylediğim “tasarıma hizmet etmek üzere bir sanayi”yi bugün “tasarıma hizmet etmek üzere bir organizasyon” olarak tanımlıyoruz. Bugün cam, seramik, halı, porselen gibi çok farklı endüstrilerle birlikte çalışıyoruz, bu çatı altında tasarladıklarımızı onlarla birlikte üretiyor ve burada sergiliyoruz. Üretimi yalnızca bir fabrika içinde gerçekleşmekten çıkarıp, başka yerlere ve kişilere taşıyoruz, bu da disiplinlerarasılığı pekiştiriyor.

Öğrencilere ya da disiplinden olmayanlara yönelik çalışmalar da olacak mı? Tabii disiplinden kastınızın burada ne olduğu da önemli. Örneğin yemek atölyeleri, ya da müzikle ilgili birşeyler yapmayı planlıyoruz. Artizan üretimin ortaya konmasını amaçlıyoruz ve bizce bu kesinlikle öğrencilere yönelik olmalı. Türkiye sanayi geçişini Avrupa'daki gibi yaşamadı ve bugünkü öğrenciler bunun sıkıntısını çok çekiyorlar. İşin pratiğini okurken görebilme şansını yakalayan kişi çok az ve bu yüzden okulu bitiren öğrenci profesyonel hayata atıldığında bir şeyler yolunda gitmiyor. Bu yüzden de Tasarım Köyü bir platform niteliğinde olsun istiyoruz; burası hem öğrencilerin kendini geliştirmeleri, hem de kendilerini gösterebilmeleri için fırsat olmalı.

Bahsettikleriniz Domaine de Boisbuchet'yi akla getiriyor. İzmir'deki Yahşibey Tasarım Atölyeleri'ni de düşündüğümüzde bunlar güzel gelişmeler. Çağdaş bir gelişme bence; küçük komünitelerde, yakın ağlardaki insanların doğru zamanda bir araya gelmesi ve fikirler üretmesi, fikirlerin de işlere dönüşmesi burada söz konusu olan...

Faruk Malhan ile baba-oğul ilişkiniz burada nasıl evrildi? Annem ve babamın öğrencilikleri dolayısıyla mimari bir grubun içine doğdum diyebilirim; ilk söylediğim kelime “ekskavatör” olmuş! Anne tarafım sosyolog; ben de yazılanları takip ederek bu konuya merak sardım ve böyle bir ortamda büyüyünce, haliyle, bir dişçi olmak istemedim. Elbette bir meslek diğerinden daha iyi ya da daha kötü olduğu için değildi bu; ama mimarlık ve tasarım bana çok çekici geldi. Çok farklı şeyler yapabilirsiniz; sinemaya ya da tiyatroya, dansa, resme bakabilirsiniz, her kaynaktan beslenebilirsiniz ve öğrenecekleriniz hiçbir zaman bitmez, hatta yaşım ilerledikçe öğreneceklerimin gittikçe arttığını görür oldum, daha meraklı oldum. Baba oğul ilişkisine gelirsek, elbette erkek çocuk ile baba arasında Freudyen anlamda patolojik bir ilişki vardır, fakat biz bunu aştık. Bunda dogmatik bir ilişkimiz olmayışının da etkisi büyüktür. Hiçbir zaman babam bana “Bunu böyle yap.” demedi, hep bir şekilde kendim öğrenmemi bekledi. Aynı şeyleri düşündüğümüz de, çok farklı düşündüğümüz de oldu fakat ikimiz de birbirimizi dinledik ve kendi başımıza da, birlikte de harika şeyler yaptık. Ben de kendi çocuğumla aramda böyle bir ilişki olmasını çok isterim.

Bu hali tasarımcılarınızda da görebiliyoruz; Koleksiyon'da Alev Ebuzziya'dan Ahmet Güneştekin'e farklı disiplin ve üsluplardan isimler var. Hepsinin de hayata bakış açıları, bizimki ile örtüşüyor; aynı frekanstayız, diyebilirim. Tasarımda bizce önemli olan bu; burada bir çay bardağından bir konuta çok farklı ölçeklerde üretim yapıyor olsak da tümünün temelinde aynı fikir var. 'Tasarım budur' gibi dogmatik bir duruşumuz yok; süreç de, sorular da açık. Hangi ülkeden ya da disiplinden olduklarına bakmadan, eğer aynı frekansta buluşabiliyorsak, herkesle birlikte çalışabiliyoruz.

Peki şu anda Türkiye mimarlık sahnesini nasıl görüyorsunuz? Heyecanlı. Özgün işlerin yapılabilmesi için bugün bir fırsat var; Türkiye mimarlığı bugün istediklerini bir şekilde gerçekleştirme imkanına sahip ve bence bu çok önemli. Türkiye'de yaratıcı disiplinlerin, darbe dönemindeki travmalarını iyileştirdiğini düşünüyorum. Cannes Film Festivali'nde de, Mimarlık Bienali'nde de bunu görebiliyorsunuz: Yaratıcı insanlar yaratıcılıklarını nihayet ifade edebiliyor ve bunu evrensel bir platformda, evrensel bir biçimde söyleyebiliyorlar. Ben bugün evrensel olarak bakma gerekliliğine inanıyorum. Örneğin Louis Kahn'a bir Amerikalı, ya da Peter Zumthor'a bir İsviçreli olarak bakmıyoruz. Türkiye mimarlığı da bu kulvarda ilerliyor ve bence bu çok güzel bir gelişme. Bir yandan da Türkiye'nin önemli bir fırsatı, hızla

Tasarım Köyü ne aşamada? Önce biraz projenin arkasında yatan fikirden ve Faruk Malhan'ın kurucularından olduğu Tasarım Vakfı'ndan bahsedeyim. Vakıf, tasarım objesinin dışında tasarım kavramına el atmak üzere, tasarımın az önce bahsettiğim yayınlarla da bağlantılı bir kültürün ürünü olduğunu ortaya koymak amacıyla kurulmuştu. Bu, antropolojik bir yaklaşım; insanlar, toplumların üretim ve tüketim biçimlerine göre şekillenen bir kültüre sahiptirler ve tasarım da bu kültürün doğrudan bir parçasıdır. Kapital yapının değişmesi, kentleşme, mesleki örgütlenmeler aslında bununla 31


yenilenen bir ülke olması. Fakat eksiği de bu yenilenmede mimarların katılımının çok az oluşu. İnşaatlar da, inşaatları yapan müteahhitler de mimarlardan yüzlerce kat hızlı ilerliyor ve mimarlar şehri yapanlar olamıyorlar. Küresel durum için ne söyleyebilirsiniz? Milano Tasarım Haftası henüz gerçekleşti, tematik sergilerden birisi de “Workplace/ İşyeri”ydi. Siz de geçtiğimiz haftalarda yeni ofis serinizi bir sergi ile tanıtmıştınız. İş yeri elbette ki konuşuluyor; şu anda bütün yarış orada geçiyor! Bugün firmalar değişti, çünkü üretim araçları değişti. Dolayısıyla da firmaların insanlarla kurduğu ilişkiler değişti. Bunu anlamadan makyaj yapan, ofise birkaç oyuncak koyan ofisler de var tabii, ama bir de Google'ın ofislerine bakın. Önceki sayıda Gürhan Bakırküre ile değişen iş kavramını epeyce konuşmuştuk biz de... Aslında temelde bakınca, bugünün en önemli değişimi işveren ile işi yapan arasındaki yapıda. İşveren, işi yapandan, işi yapmasını beklerdi; on dokuzuncu yüzyıl boyunca bu durum sürdü ve Sanayi Devrimi'nin ardından kas gücünü makinelere devrettik. Şimdi ise hafıza gücünü devrettiğimiz bir dönemdeyiz. Bilgisayarlara ve diğer sanal sistemlere devrettiğimiz bu dönemde artık bilmek yeterli değil; yaratmak ve bilgisini yaratıcı bir şekilde diğerleri ile birleştirerek üretmek önemli oldu. Bunu okumadan bir iş yeri tabiri yapmak çok zor. Sanayi Devrimi'nden beri geçerli olan kurallar, bugün tersine dönmeye başladı; bugün yaratıcı olması beklenen insanlar hükmediyor çünkü insanların yaratması, onlardan birtakım beklentilerle üretebilecekleri bir eylem değil. Bir insanla, yaratıcı olması için bir kontrat imzalayamazsınız; bence bu çok önemli; bu çağın hümanist olması için çok büyük bir fırsatı var. Bir insan sabah 9'da işe gelip yaratıcı olmaya başlayamaz, bunu zorla yapamaz, istese bile mümkün değil. Google'ın temasının arkasında bu vardı ve bu kutu kutu ofislere gerçek anlamda indirilmiş bir darbeydi. Bunu anlayamadan bu temayı kopyalamak, ancak bir karikatür oluşturur. “Bu senenin trendleri budur” demek, işin ancak makyaj kısmı. Bir de başımıza “ev gibi ofisler” çıktı; ofis, adı üzerinde bir 'iş yeri'dir; insanların evleri varken neden ofisleri evleri olsun ki? Bu ancak bir simülasyon olur. Ofislere bir ev kadar yakın olabiliriz ama bir ofis, ev değildir. Baudrillard'ı göreve çağırıyoruz! Evet, Michel Foucault ve Rene Magritte'in o hepimizin aşina olduğu mektuplaşmasını bu noktada anıyorum; bir pipo resminin altında “Bu bir pipo değildir.” der Magritte. Çünkü o bir pipo değildir; piponun imgesidir! Bugün mimarlık ve tasarım medyasındaki açmazımız burada yatıyor bence. O fotoğraflarla, renderlarla içine girmediğimiz binaları beğeniyoruz, oturmadığımız koltuklardan istiyoruz ve bu problematik bir durum. Foucault ve Magritte yıllar önce, bugün meslekle ilgili ahkam kesenlerden çok daha ileriyi görmüş ve ışık tutan sözler söylemişlerdir. Burada olağan bir gününüz nasıl geçiyor? Olağan bir günüm nasıl oluyor kestiremiyorum; dönem dönem disiplin değiştirdiğimden günümün biçimi de değişiyor. Çalışanlarla ve tasarımcılarla birlikte olabildiğince vakit geçirmeye çalışıyorum, onlara nasıl düşündüğümüzü aktarabilmek önemli. Marketing bölümündeyken insanlarla görüşmeye daha fazla vakit ayırıyordum, şimdi ise örneğin tasarıma ağırlık verdiğimden daha çok kapanıyorum. Son bir iki senedir müziğe takıldığım için aslında gün benim için erken başlıyor; saat beş buçuktan yedi buçuğa kadar piyano başındayım. Piyano uzun süredir

içimde ukdeydi; çok geç başladım, biraz zamana ihtiyacım var ama büyük bir keyif alıyorum. Son dönemde yaptığım işlerin içinde de müzik kurgusu var; müzikteki strüktürel yapıları tasarımda uygulamayı deniyorum. İnsanın ilk iletişiminin müzikle sağlandığı düşünülürse, çözemediğimiz tüm sorunların yanıtının müzikte yatıyor olması ihtimali daha ağır basıyor değil mi? Bazen bulmak için başka yerlere bakmak gerekiyor… Ne dinlersiniz? Uzun süre caz dinledim; şimdi ise neredeyse sadece klasik müzik dinliyorum. Son iki senedir belli bestecilere takılmış haldeyim; Beethoven'ın sonatlarına, Schubert'e, Bach'a ve tabii ki Mozart'a… “Beethoven cennete gidecek ama Mozart zaten cennettedir.” derler. Mozart'ın tınıları, insanın ulaşamayacağı tınılardır; müziği beni hayrete düşürür, çok farklıdır benim için. Domestik bir karakter misiniz? Domestik miyim yoksa dışa dönük müyüm, bilmiyorum; ikisi birdenim sanırım. Bazen bir durum diğerine ağır basıyor, ya da o ana göre, kişiye göre, mekana göre değişebiliyorum. Peki, nasıl bir mekanda yaşıyorsunuz? Keyifli. Yaşadığım mekan hep yapacağım şeylerle dolu olsun isterim; o yüzden kitaplarla, CD'lerle ve müzikle dolu bir evim var. Küçük bir evde yaşıyorum, bahçeli bir ev ve tüm odalar bahçeye açılıyor. Toprakla birebir ilişkide olmayı önemsiyorum. Birebir ilişki derken neyi kastediyorsunuz? Ne yazık ki toprağı eken değil, üzerine basan olanı... Ama toprağın üzerine basmalı insan. Peki, ne okuyorsunuz? Son zamanlarda Walter Benjamin'e sarmış durumdayım fakat onu okurken biraz zorlanıyorum. Pierre Boulez'in kitaplarını topladım; kendisi bir besteci, piyanist ve yazar. Jean Baudrillard'ın Mass Identity Architecture isimli bir kitabını buldum. Onun, Baştan Çıkarma Üzerine'si de çok enteresandır. Aynı anda birkaç kitabı birden okuyanlardanım yani. Fakat son birkaç yıldır elimden düşürmeden Ali Artun'un Sanat-Hayat dizisini okuyorum. O kadar harika yazılar ki... Ve bunları okuyan birisinin Abu-Dabi'de Jean Nouvel'in yaptığı müzeyi beğenme şansı yok. Louvre aristokrasiden ve kiliseden sanatın ilk defa halka geçtiği yerdir ve bu müzenin ismi ile gidip bir şeyhin adı altında bir yer açılması olsa olsa gariptir. Sanat Hayat dizisi bütün üniversitelerde, sanat ve mimarlık bölümlerinde okutulsa keşke. Ve de Hal Foster'ın Tasarım ve Suç'u da... O halde, çağdaş sanatla ilişkiniz nasıl? Çağdaş sanata karşı kendimi biraz kopuk hissediyorum. Modern sanatı okuyabiliyorum, fakat Damien Hirst deyince tüylerim diken diken oluyor! Çok önemli ve iyi işler yapan sanatçılar var, fakat sanatın finsansallaşmasını düşününce doğru sularda mücadele eden sanatçıların sayısı biraz az gibi geliyor. Birtakım finansal yapılar bir işin ne kadar edeceğini söylüyor ve almaya, ya da satmaya karar veriyor, birisinin o işi görme ihtimali böylece ortadan kalkıyor. Çünkü iş bir müzeye giremiyor, eser gerçeklikle karşılaşma şansı bulamıyor. Bienallerin sponsorlarını, paranın değerine karar vererek yükselttiği ya da alçalttığı sanatçıları, sanat eğitiminin ardından hukuk ve finans okuyanları düşündükçe çağdaş sanat ile ilişkim daha da karışık bir hal alıyor, diyebilirim. Bireysel olarak sevdiğim sanatçılar var, artizan çokça, üretim yapanları seviyorum.

XOXO The Mag


1500°c

OF HIGH TECHNOLOGY

Sculpted at 1500°C, the monobloc middle case of the Tudor Black Shield – made entirely of high-tech ceramic – delivers a level of resistance which makes it extraordinarily durable, even in extreme conditions. In customised matt black, the aesthetics of the Ducati Diavel Carbon are as powerful and unique as those of the Tudor Black Shield. TUDOR BLACK SHIELD Self-winding mechanical movement, waterproof to 150 m, 42 mm case and bezel, both in high-technology ceramic. Visit tudorwatch.com and explore more.


INTERVIEW/PHOTOGRAPHY

ABELARDO MORELL

180º

Fotoğrafın mekaniğine geri dönelim. İş, kapalı bir kutuda ufak bir delik açıp karşıda duran görüntüyü bir yüzeye yansıtarak, gerçeği iki boyuta indirmekle başlıyor. Camera obscura olarak bilinen bu optik alet sayesinde fotoğraf keşfediliyor ve fotoğraf makineleri icat ediliyor. Aberlardo Morell, camera obscura'ları ile dış dünyayı iç dünyayla birleştiren, kendi gözümüzle göremeyeceğimiz manzaralar yaratan, algılarımızı ters yüz eden bir fotoğrafçı. Biz fotoğrafı hızla tüketedururken, o, tarihte geriye doğru bir yolculuk ile işin özüne geri dönüyor. 2011'de International Center of Photography'den, Infinity Award'u alan Morell ile gerçekliklerden, çadırlardan ve meraktan bahsettik. röportaj seza bali fotoğraf jillian freyer

XOXO The Mag


Tent-Camera Image on Ground: View of the Golden Gate Bridge from Battery Yates, 2012

edebiliyorsunuz. Bu fikir nerden çıktı? Batı Teksas'ta bir çölde çekim yapmak için sipariş iş almıştım, bunu yapabilmek için de camera obscura'nın portatif olması gerekiyordu. Çadır fikri de buradan çıktı.

Merhaba. Fotoğrafın en büyüleyici tarafı nedir? Fotoğrafların dünyaya benzemeleri ve bir yandan da benzememelerini seviyorum. Camera obscura nedir? Aslında karanlık bir alandır. Bu, ufacık bir kutunun içinde veya bir odanın içindeki alan olabilir. Camera obscura'da odanın bir duvarında ufak bir delik açtığınızda, o delikten gördüğünüz manzara, karşı duvara ters olarak yansır. Aynı körüklü fotoğraf makinelerin mekanizmaları gibi...

Çadır kameralarınızın mekaniğinden bahseder misiniz? Adı üstünde bir çadırın içinde. 4,5 metre çapındaki bu çadırda bir tripodun üzerindeki prizma ve objektif, çadırın dışındaki manzarayı çadırın üzerinde durduğu zemine yansıtıyor, bu yer toprak, beton veya çimen olabilir. Bu şekilde de karşımıza sürreel bir görüntü çıkıyor. Bundan sonraki adım ise çadırın içine bir fotoğraf makinesi kurmak, ki bu manzaranın fotoğrafını çekebileyim.

Yani bir odanın içerisindesiniz ve odanın dışında olanları karşınızdaki duvarda görüyorsunuz, ama siz o anın içerisinde değilsiniz. Dışarıdaki insanlarla aynı manzaraya bakmak ve onların bundan bihaber olduğunu bilmek nasıl bir his? Biraz anormal bir his aslında. Bazen dünyayı casus gibi gözlemlediğimi hissediyorum.

Sipariş işten bahsederken, bu projelere, kendiniz için yaptığınız çekimlerden daha mı farklı yaklaşıyorsunuz? Ben sipariş üzerine iş yapmayı seviyorum çünkü bu tür projeler beni zorluyor, iyi anlamda tabii. Projedeki zorlukları çözmeye çalışırken, daha yaratıcı yollarla fotoğraf çekmeye başlıyorum.

Ve iki gerçeği çarpıştırıyorsunuz; biri içinde bulunduğunuz alan diğeri de dışarıdaki... Evet, ve bu çarpışma sonucu ortaya çok ilginç bir gerçeklik çıkıyor. Ben içerideki veya dışarıdaki alanla ilgilenmiyorum, asıl bunların bir araya gelişinde oluşan şey benim ilgimi çekiyor, ve bu oluşumun yeniliği beni her seferinde şaşırtıyor.

Çadırda yaptığınız en zorlu çekim neydi? Biraz evvel bahsettiğim Batı Teksas çekimi. Hava o kadar sıcaktı ki, asistanım ve ben neredeyse su kaybından bayılıyorduk. Aslında teknik olarak fotoğrafın fotoğrafını çekiyorsunuz. Bunun arkasındaki mantığı nasıl açıklarsınız? Ben odaya giren optik bir projeksiyonun fotoğrafını çekiyorum, yani evet, bir nevi fotoğrafın fotoğrafı oluyor bu. Bu süreçte benim ilgimi çeken şey, bu odanın ortaya çıkardığı hissi dışarıdan gelen, ama doğal olan, bir işgal ile birleştirmek.

İçinde bulunduğumuz dünyada, kendinizi hiç garip hissettiğiniz oluyor mu? Garip hissettirmiyor. Ama farklı. Seneler evvel büyük format körüklü makinelerimle fotoğraf çektiğimde dünyayı ters görüyordum, ters şekilde kompozisyonlar yaratmak düzden daha kolay geliyor bana.

Nasıl bir histen bahsediyorsunuz? Yarattığım camera obscura odaların içindeyken, kendinizi sanki dışarıyı görebilen ama kendisi görünmez olan bir uzay aracının içinde gibi

Son zamanlarda camera obscura'larınızı çadırların içine kurmaya başladınız. Bu şekilde onlar ile seyahat 35


Camera Obscura: View of Landscape Outside Florence Looking East Toward Where Galileo Died in Exile Italy, 2009

Camera Obscura: Santa Maria della Salute in Palazzo Bedroom, Venice, Italy, 2006

hissediyorsunuz. Ben, işin bu çarpık tarafından keyif alıyorum, ayrıca camera obscura sayesinde karşımdaki manzara, ki bu dünyanın en sıkıcı manzarası bile olsa, ilginçleşiyor. Sanki baştan yaratılmış bir dünya gibi... Eskiden, bazı pozlamalarınız 8 saat kadar uzun sürebiliyordu, hatta eğer pozlama ayarları doğru değilse tek bir fotoğraf için bütün bir günü kaybetme riskiniz vardı. O zamanlar, fotoğrafı hatasız çekmek için üzerinizde nasıl bir baskı hissediyorsunuz? Büyük format film ve körüklü makineler kullandığım dönemde bir pozlama gerçekten de 8 saati bulabiliyordu ve bu inanılmaz stresli bir şeydi. Sonuçta havanın, buna bağlı olarak da ışığın, değişip değişmeyeceğini veya camlardan ışık gelmesini engellemek için kullandığımız siyah plastiklerin düşüp düşmeyeceğini bilmiyorduk, ki bunlar da pozlamayı tamamen bozacak risklerdi. Artık fotoğrafları film yerine dijital makine ile çektiğim için pozlamalarım 8 saatten 5 dakikaya kadar indi, doğal olarak bu da beni çok rahatlattı. Üzerimdeki stresin azalmasının yanı sıra, zamanın kısalmasıyla birlikte o anın yansıttığı ışığı doğru bir şekilde kaydedebilmek de hoşuma gidiyor. Eskiden yaptığım uzun pozlarda ışık çok düz ve aynı oluyordu. Baba olduğunuz zaman etrafınızdaki her şeye farklı bir gözle bakmaya başladınız, ve artık hayatınızda bir bebek olduğu için çalışmalarınız da değişti. Sizce sanatçı olmanın sorumluluklarından biri, sürekli yeni fikirler peşinde koşup yeni işler üretmek midir? Tabii ki. Neden yapılan şeyleri tekrar edelim ki? 1969'da fotoğraf çekmeye başladığımda hayranlık duyduğum fotoğrafçıları kopyalamak istiyordum. Ama kısa zamanda şunu fark ettim; bir yerden sonra o yolda tek başına durmanız gerekiyor... Kimdi bu hayranlık duyduğunuz fotoğrafçılar? O kadar çok isim var ki... Ama ilk başladığım senelere dönersek, Henri Cartier-Bresson, Robert Frank, Diane Arbus ve Josef Koudelka'yı söyleyebilirim.

Fotoğraflarınızda etrafınıza sanki merakla bakıyorsunuz gibi bir his var. Genelde meraklı bir insan mısınız? Meraklıdan ziyade aslında biraz tedirgin bir insanım. Dünyayı fotoğraflarla yeniden yorumlamak için sürekli yeni yollar arıyorum. Fotoğraf ve sanatı bir kenara koysak, gerçekten neyi merak ediyorsunuz? Çoraplarımı nerede koyduğumu bilmek isterim. Projeleriniz hakkında yazdığınız metinler çok direkt, sanat dili kullanmıyorsunuz. Bu bilinçli bir karar mı? İşlerimden bahsederken direkt ve düz olmayı seviyorum, çünkü sanatın temelindeki “o şeyin” ne olduğunu belirtmek çok önemli. Biraz da eğitici bir tarafları var... Öğretmenlik hoşunuza gidiyor mu? Kesinlikle! 27 sene boyunca çok severek ders verdim. Şimdilerde ise güz döneminde tek bir ders veriyorum, o da yüksek lisans öğrencilerine... Genç sanatçıların enerjisini seviyorum, sanırım bana, fotoğrafa ilk başladığım senelerdeki halimi hatırlatıyorlar. Sizin için, kreatif sürecin içinde olmak ne kadar önemli? Oldukça. Ben her şeyi kontrolüm altında tutmayı seviyorum, ama yine de benimle çalışan herkesin fikrini almaya da dikkat ediyorum. Camera obscura, photogram, cliché-verres... Bu tekniklerin hepsi fotoğrafın mekaniğine duyduğunuz ilgiyi gösteriyor. Teknolojik gelişmeleri ele alırsak, fotoğrafın ulaştığı nokta hakkında ne düşünüyorsunuz? Fotoğraf, dünyayı algılamak için her zaman en son teknolojiyi kullanmıştır. Dijital teknoloji de, dünyanın fotoğrafını çekmenin başka bir yolu. Bugün fotoğraf çektiniz mi? Hayır, bugün çekmedim.

XOXO The Mag


Ahşabın çekici ve sıcak yüzeyini, seramiğin doğal özellikleri ile birleştiren Çanakkale Seramik, parke görünümlü seramikleriyle Kale Mağazaları’nda.

kale.com.tr


INTERVIEW/FASHION

AU JOUR LE JOUR

Adından Mütevellit

Diego Marquez ve Mirko Fontana, modanın her gün değişen bir değer olduğunu düşünüyorlar. Trendler, renkler ve koleksiyonların başı çektiği bu kalabalık değişkenler listesinde ikili, Au Jour Le Jour'un kimliğini demirbaş olarak kabul ediyor. Buradan hareketle, şans ve kader gibi uçsuz bucaksız kavramların üstünü örterek, markanın nasıl ortaya çıktığını ve birazdan tanıklık edeceğiniz kültür karmaşasını telefonun öbür ucundaki Diego ile konuşuyoruz. İlk lafı “Mirko'nun selamı var.” oluyor. röportaj utku palamutçu fotoğraf roberta ungaro

XOXO The Mag


Diego, kaç yaşındasın? 39.

almak kimin fikriydi? Her sezon belli bir döneme damgasını vurmuş bir şeye atıfta bulunup ona bir nevi hürmet göstermeyi seviyoruz. Aslında koleksiyonu oluştururken kafamızda böyle bir şey yoktu ama tesadüfün böylesi, 2015 yılının Monopoly'nin 80. yıldönümü olduğunu duyduk ve hemen harekete geçtik. Monopoly'nin oyun tahtasının kocaman bir replikasını yaptırdık ve tabii neredeyse tüm koleksiyona Monopoly'nin ikonlaşmış desenlerini entegre ettik.

Peki ya Mirko? Mirko da 35 yaşında. Boş zamanlarında neler yapıyorsun? Çok komik olacak ama sürekli çalışıyoruz ve çalışmadığımız zamanlarda da ofis arkadaşlarımızla vakit geçiriyoruz. Bu süreç neredeyse kısır bir döngü haline geldi. İşe gidiyoruz, çalışıyoruz, yoruluyoruz ve akşam dışarı çıkıp bir şeyler içiyoruz. Bu döngüde sürekli konuştuğumuz şeyin iş olması biraz üzücü tabii ama keyfimiz yerinde. En büyük ilham kaynağımız insanların ta kendisi ve onlarla olmak bize ilham veriyor.

Hasbro Game'den nasıl bir tepki geldi peki? Çok heyecanlandılar, çünkü onlar da bu yıldönümünü biraz daha sıradışı bir hale getirmek istiyorlardı. Biz de işi sadece koleksiyonla sınırlı tutmama kararı aldık. Bu sene yapacakları etkinliklerde ve kutlamalarda yer alıp, hem koleksiyonu tanıtmak hem de bu eğlenceye dahil olmak istedik.

Kimi baştan aşağı Au Jour Le Jour giyerken görmek isterdin? Rita Ora'yı çok severim ve onu bizim koleksiyonumuzdan parçalarla gördüğümde deliye döndüm. Aslında şu aralar kimi görsem sevinebilirim, bu yüzden spesifik bir hayalim yok.

O halde bu koleksiyon size iyi bir kamu fonu çıkarttı mı yoksa kodesi boyladınız mı? Şansımız yaver gitti diyebilirim. Satın almacılardan ve müşterilerden oldukça güzel geri dönüşler aldık ve fazla çocuksu görünecek diye korkmanın gereksiz olduğunu fark ettik.

Diego, bugün Milano'da hava nasıl? Milano'nun her mevsim güzel olduğu söylense de, bahar geldiğinde şehre gerçekten biraz daha aşık oluyorum. O yüzden bu aralar kendimi oldukça iyi hissediyorum. Herkes sokakta, şehir olabildiğince canlı ve yapılacak çok fazla şey var. Tabii bu benim şu anda ofiste olduğum ve çalıştığım gerçeğini değiştirmiyor ne yazık ki.

Bu arada isminizin önüne sadece tasarımcı sıfatı mı geliyor yoksa markanın idari işlerinden de siz mi sorumlusunuz? Aslında ikimiz de hem modayla alakalı hem de alakasız sektörlerden geliyoruz. Ben bir mimarlık stüdyosunda çalıştıktan sonra pazarlama müdürü olarak başka bir işe geçtim, sonra ne olduğunu anlamadan kendimi moda tasarımcısı olarak buldum. Aynı şey Mirko için de geçerli, halkla ilişkiler uzmanı olup modaevlerine hizmet edeceğini düşünürken, hayalini bile kurmadığı bir işe kalkıştı. Daha doğrusu ikimiz bir araya geldiğimiz için bu işe kalkıştık. Farklı sektörlerden geldiğimiz için moda dünyasının arka planında neler olup bittiğinden haberdar bir şekilde ilerleyebiliyoruz. Markayı bu deneyimden yoksun bırakmamak için de işimizi sadece tasarım atölyesiyle sınırlı tutmuyoruz.

Salone del Mobile'ye gitme fırsatın oldu mu? Ah evet, harikaydı. Sabahları gidip gezme fırsatını çok fazla bulamadık ama akşamları davetlerin çoğuna katıldık ve yapılan işler karşısında büyülendik. Açık konuşmak gerekirse Fashion Week'ten çok daha iyi bir etkinlik ve Milano'nun mimari algısıyla çok iyi örtüşen bir konsept. Au Jour Le Jour'da kullandığınız desenlerle bir mobilya tasarlasanız, kim böyle bir evde yaşamak isterdi? Aslında desenlerimizi mobilya tasarımında kullanma fikrini daha önceden düşünmüştük. Kocaman soru işaretleriyle kaplı bir koltuk ya da kiraz desenleri olan bir halı muhtemelen ünlü bir ismin parti evinde yer alabilecek parçalar olurdu. Tabii böyle bir ev muhtemelen pop-art'ın hücumuna uğramış ve göz yoran bir ev olur diye düşünüp bu çılgınca fikirden hemen vazgeçtik.

Sahi, Mirko ile nasıl tanıştınız? Bir gece kulübünde ortak arkadaşlarımız vasıtasıyla... Zamanla daha çok görüşmeye başladık ve aslında ortak bir hedefimiz olduğunu fark ettik. İkimiz de tanışmadan önce modayla ilgileniyorduk, sadece ikimizin de birilerinden destek almaya ihtiyacı vardı ve spontane bir şekilde aramızda gelişen güven duygusu Au Jour Le Jour'u ortaya çıkarttı.

2015 Sonbahar-Kış koleksiyonunuzda işin eğlenceli kısmını bir kenara bırakıp görece daha şaşaalı bir dünyaya geçtiniz. Tabii diğer markalarla kıyaslandığında bu şaşaa epey farklı bir duruş sergiliyor... Au Jour Le Jour kadınını yaratırken sadece payetli elbiseler giyen ve elegan görünmek isteyen bir kadın hayal etmedik. Bu özellikleri taşıyan ve bizim eğlenceli kimliğimizden doğan bir kadın tasvir ettik. Au Jour Le Jour'un DNA'sını oluşturan temel parçalara asla dokunmadık, ki bu da diğer markalarla kıyaslandığımızda farklı olmamızı sağlayan şeyin ta kendisi. Görsel hafızamıza ve insanların aklındaki marka kimliğine ihanet etmek istemiyoruz. Herhangi birisinin bizi çok iyi gece kıyafeti tasarladığımız için tercih etmesinden ziyade, tasarımlarımızın, stilini iyi yansıttığını düşünerek tercih etmesini her zaman yeğleriz.

Moda yazarı Angelo Flaccavento, Au Jour Le Jour için; “Ergen bir genç kız ile olgunluğa erişmek üzere olan bir kadın arasında bir yerlerde ilerliyor ve bu çılgın disko kadınının iyi bir yere geleceğine şüphe yok.” diyor. Katılıyor musun? Angelo Flaccavento'ya karşı büyük bir hayranlık duyuyoruz. Bunu bizi övdüğü için değil, genel olarak yaptığı her yorumda mantıklı bir yerlere dokunduğu için söylüyorum. İnsanlar bizim çok yeni bir marka olduğumuzu söyleyip duruyorlar, bu kabul edilebilir bir gerçek. Ama başarılı olduğumuzu da ekliyorlar, ki bu da gururumuzu okşayan bir iltifat. Koleksiyona dair yaptığı yoruma gelecek olursak; çok yaşlı bir kadının bu kıyafetleri giymeyeceği konusunda hemfikiriz. Tabii bu durum hedef kitlemizi 13-19 yaş aralığıyla da sınırlamasın. Bizim yansıtmak istediğimiz dünyada kadınlar istediği her şeyi giyiyorlar, ve hatta yaşları ne olursa olsun içlerindeki yaşama enerjisini dışa vuruyorlar.

Bu kimliği sağlam temellere oturttuğunuza inanıyorsunuz o halde. Kesinlikle. Zaten bir modaevi için en önemli şeylerden biri de bu değil mi? İnsanlar sizin oluşturduğunuz algıya ayak uyduruyorlar ve en kaba tabiriyle cenazeye giyilecek bir elbise için sizin mağazanıza gelmiyorlar.

Peki neden Fransızca bir isim kullanıyorsunuz? Eğer bir moda markasını iki erkeğe bırakırsanız başınıza gelecek şey budur. Düz bir mantıkla ilerleyip moda dünyasını ve havalı kadınları düşününce aklımıza Fransızlar geliyor. Moda algımızın sürekli değişiyor olması, ismi bulurken bize yardımcı oldu. Bir gün giymek istediğiniz

Bir önceki koleksiyona geri dönelim; Monopoly'den ilham 39


Au Jour Le Jour, Pre-Fall 2015

bir diğer günü tutmazken, modanın da günden güne değiştiği gerçeğini göz ardı edemeyiz. Fransızca bir isim, Amerikan ruhunu yansıtan desenler ve İtalyan tasarımcılardan oluşan bu kültür karmaşasına rağmen, müşterilerin İtalyan kimliğinizden haberdar olduklarına emin misiniz? Son 20 yılın şartlarını düşündüğümüzde aslında tüm markalar bunu yaşıyor. Uluslararası olmak sistemin dişlilerinin gerektirdiği bir şey ve biz de bu sistemin bir parçasıyız. Zira kapitalist düzenin kurallarını bir kenara bırakırsak, biz uluslararası olmayı seviyoruz. İnsanların Fransızca bir tekerleme gibi bizim adımızı söylediklerini duymak hem komik hem de güzel. Yine bu insanların, mağazaya girdiklerinde, “Bu tam bir İtalyan tasarımı” demelerini istemiyoruz, çünkü kendimizi öyle görmüyoruz. Giorgio Armani sizi neden desteklemiş olabilir? Giorgio Armani'nin 2013 yılında başlattığı yükselen tasarımcılarla ilgili girişimine biz de dahildik. Sonra bir Pazartesi sabahı bir telefon aldık ve öğrendik ki Bay Armani bizimle ilgili konuşuyor, üstelik harika şeyler söylüyor. Bu inanılmaz olaydan sonra ilk defilemizi Milano'da Armani/Teatro'da yapmak işin tuzu biberi oldu ve basında sıkça yer almaya başladık. Bizim hakkımızda söylediklerine bakacak olursak, sanırım kendimizden ziyade markaya öncelik vermemiz onu etkiledi. Tabii tasarımlarımızın da etkisi vardır diye düşünüyorum. Who's on Next'in size katkısı ne oldu? Who's on Next'e katıldığımızda gerçekten çok gençtik ve sudan çıkmış balık gibiydik. Elimizdeki tek avantaj beklenmedik bir şeyler yapıyor oluşumuzdu. Kimseye çamur atmak istemem ama gerçekten podyuma çıkan diğer tasarımcılardan çok daha farklı bir duruşumuz vardı, iyi

ya da kötü, bir şeyler deniyorduk. Bu, kariyerimiz için çok iyi bir başlangıçtı. Her ne kadar kazanamasak da, yarışmadan hemen sonra Rusya'dan birkaç satın almacı bizimle iletişime geçti ve koleksiyondan birkaç parça satıldı. Yurtdışında tanınmamızda oldukça etkili olsa da, biz de üzerine pek çok şey kattık. Kendi tasarımlarınızı günlük hayatınızda giyiyor musunuz? Tabii ki. Erkek modasına göre biraz daha sınırlarda gezinen tasarımlar yapıyoruz ama moda dünyası androjen modelleri baş tacı ederken ve mahrem olan her şey podyumda afişe edilirken, bizim tasarımlarımız aslında epey masum duruyor. Son zamanlarda oryantalist algı moda dünyasını çok etkiliyor, ama sizin kimliğiniz Los Angeles'ta milkshake içen kızları anımsatmaya devam ediyor. Trendleri takip etmek gibi bir kaygınız olmuyor mu? Pop dünyası ve 60'lar bizim için her zaman vazgeçilmez olacak. Zaten trend olarak nitelendirdiğimiz şey de sadece desen ve dokularla bitmiyor. Mesela bu dönem flare pantolonlar çok moda ve biz bunu kendi dilimizde yorumlamayı seviyoruz. Kulağa çok kibirli ve kendini beğenmiş bir tavır gibi gelmesin ama trendleri koşulsuzca takip etmiyoruz, etmemeye de devam edeceğiz. Önceliğimiz her zaman kendi trendlerimizi yaratmak. Markayı Türkiye'ye getirmeyi düşünüyor musunuz? İstanbul'a pek çok defa geldim ve şehre hayran kaldım. Her ne kadar geldiğim zamanlarda alışverişkolik gibi davranıp Nişantaşı, İstinyePark ve diğer bütün alışveriş merkezlerinden çıkamasam da, karşıma çıktığı an Boğaz manzarası beni çok etkiliyor, keza şehirde yaşayan insanlar da çok etkileyici. Herkesin kendi kültürüne göre bir stili var ve cesurca bunu taşıyorlar. Biz de bu işin bir parçası olmayı çok isteriz.

XOXO The Mag


an original idea by CO for H&M fotoğraflar murat süyür/rpresenter styling aslin kumdagezer, utku palamutçu

the cure of happiness

Bu bir ilandır.

#HMLovesMusic #HMOneLove

fun without expectation

Modanın müzikle kesiştiği noktada, H&M ve One Love Festival yine yeni yeniden buluşuyor. 13-14 Haziran'da, Life Park’ta, farklı bir eğlenceye davetlisiniz.


there is nothing wrong to be a girly girl

the rainbow of chaos

basically, the free spirit

normcore in its own ways


INTERVIEW/ARCHITECTURE

MICHEL ROJKIND

Başka Bir Mimarlık Mümkün Michel Rojkind, günümüzün sosyal mimari anlayışını silkeleyip, bunu yeniden tanımlayan işleriyle biliniyor. Ona göre bir binayı programlayıp işlevlendiren geçerli mimarlık pratiği son derece problematik; çünkü kendi deyişiyle “toplumları programlayamazsınız”. Tüm olasılıkları görmeye inanan ve iyimser bir bakışla, “Eğer mimaride başka şeylerin olması için mekanlar yaparsanız, o şeyler olacaktır.” diyen Rojkind ile mimarlık anlayışını, projelerini, şehrini ve kendisini konuştuk. röportaj yağmur yıldırım fotoğraf juan rodrigo llaguno

XOXO The Mag


Hybrid Hut, Fotoğraf: Douglas Little, The Forks

Wilderness IV detail, Hand-cut c-prints, watercolor, India ink, collage on archival inkjet print, approx. 72” x 78”, 2011

Santa Fe'deki süpermarket projenizde örneğin; söz ettiğiniz yaklaşım, ortak bir platform olarak katılaşıyor. Bir süpermarketin tüketimin kalesi olma haline getirdiği alternatif sürdürülebilirlik algısının yanı sıra, projenin şehre kamusallığını geri verme söylemi dikkate şayan. Devletlerin ve şehir planlamanın hangi noktada tökezlediğini bulup çıkarmak bence çok önemli. Süpermarket projesinde şehre, kamusal bir mekan vermek istedik. İnformel pazaryerleri ve yerleşik süpermarketler arasında geçiş sağlayabilecek bir mekan yarattık; bu mekanı bir bağlantılar ağı olarak kurguladık. Bunun bir parçası da özellikle bir ticarethane söz konusu paranın devridaimi tabii... Binanın çatısında ekip biçme imkanı yarattık ve süpermarketin sahibi Chedraui'nin de yardımıyla, müşterilerin kendi istediklerini ekebilecekleri alanlar kiralayabilmelerini sağlayacak bir sistem uyguladık. Bu da süpermarket ekonomisine yeni bir bakış açısı getirmiş oldu, bir yandan da toplumla bir tür yeniden etkileşim yarattı.

Meksika'da yaşıyorsunuz, ofisiniz de Mexico City'de. Şehirle ilişkiniz üzerine ne söyleyebilirsiniz? Mexico City gibi canlı ve kaotik şehirlerde acil durumlar neredeyse gündelik olarak karşınıza çıkar; biz de buna taktiksel reaksiyonlar vermek üzere eğitilmişizdir. Sistemin yoksun bıraktırdıklarından ötürü zorunluluktan dahi olmuş bir toplumuz; bu yüzden hepimiz böyle büyüdük. Dolayısıyla mimarlıkta eğer başka şeylerin olması için mekanlar yaparsak, o şeyler olacaktır. Bence mimarlığın en büyük düellosu bu. Peki Meksika'nın şu anki tasarım ortamı hakkında ne düşünüyorsunuz? Meksika'nın tasarım, hatta genel olarak kültür ortamının tümü için müthiş enerjik olduğunu söyleyebilirim. Film yapımcılarından mücevher tasarımcılarına ve modacılara, yazarlardan müzisyenlere, grafik tasarımcılarından endüstri ürünleri tasarımcılarına ve mimarlara; inanılmaz bir atmosfer var.

Bu “topraktan aldığını toprağa geri verme” hadisesini önceki sayılarımızda çokça tartışmıştık. Mimarlar Durmuş Dilekçi ve Burak Ünder ile “Mimaride Kutsallık” başlığında bir sohbet gerçekleştirmiştik ve bu geri veriş halinin kutsallığı epey konuşulmuştu. Özellikle bugünün bir trende dönüşmüş olan sürdürülebilirlik anlayışını bu şekilde değerlendirmek oldukça önemli. Sürdürülebilirlik anlayışının değişmesi, hatta kavramın belki de yeniden tanımlanması gerekiyor. Sürdürülebilirlik bir kod olmalı; fakat ödüller için bir trend olmamalı. Bir de sürdürülebilirlik düşüncesini biz yalnızca çevresel sürdürülebilirlik değil, sosyal ve ekonomik sürdürülebilirlik olarak da gözetmeye çalışıyoruz.

Bir başka çok katmanlı ve hızla değişen şehir olan İstanbul'da daha önce birkaç kez bulunmuştunuz; 2010'da bir konferans vermiştiniz ve 2012'de Archiprix Ödülleri'nin jürisindeydiniz. Bugünün İstanbul'u için ne söyleyebilirsiniz? 2012 yılında geldiğimde, 2010 yılındaki son ziyaretime göre İstanbul'un değişime çok daha açık olduğunu düşündüm. İleriye bakan, fakat tarihinin ve kültürel geçmişinin de farkında olan bir şehir İstanbul; sokaklarında şans var, konuşmalardaki iyimserliği hatırlıyorum. Tekrar gelmeyi ve değişimi deneyimlemeyi çok isterim. Mimarlığı, kendi perspektifinizden “yaptığı şey basitçe bugünün toplumuyla iletişime geçmek olan, kamuların değişen problemlerinin tercümesini yapan bir disiplin” olarak tanımlıyorsunuz. Bu algıyı işlerinizde de görmek mümkün. Yaklaşımınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Bir proje yaparken, geniş bir olasılıklar görüşüne sahip olmayı önemsiyoruz; çok çeşitli perspektiflerden problemlerle yüzleşmeye çalışıyoruz, tüm “ya eğer”lerle mücadele ediyoruz. Yalnızca bir işveren parayı ödüyor olsa bile, bizce, o projenin çok sayıda kişiye hizmet etmesi gerekliliğini göz ardı edemezsiniz. Çoğu zaman bu, programı yeniden programlamak şeklinde oluyor.

Projelerinizden bahsetmeye devam edersek, sizde özel bir yeri olanlar hangileri? Çok fazla var, fakat son projemiz olan Hybrid Hut/Melez Kulübe'nin ismini anmalıyım. Bu yıl Kanada'nın Winnipeg şehrinin soğuk kışında sokakta üşüyen insanların bir süreliğine başlarını sokabilecekleri, geçici bir yapı tasarlamak üzere davet edilmiştik. Projeyi kendi ellerimizle inşa ettik ve bu inanılmazdı, bize unuttuğumuz o esas şeye dönmeye dair müthiş bir his verdi. Yapmaya dair önemli bir konuyu; zanaatın önemini hatırladık. Bilgisayar destekli oluşturulan tasarımın, el işçiliği 45


JBE Insurgentes, Fotoğraf: Jaime Navarro

ile uygulanması; işte esas olan bu. Bugünlerde ne üzerine çalışıyorsunuz? Son zamanlarda üzerinde çalıştığımız pek çok konu, doğrudan mimarlık ile ilintili olmasa da tasarım stratejileri kapsamında değerlendirilebilir; sosyal yenilenme ve toplumsal farkındalık yaratma amaçlı projeler yapıyoruz. Bugünkü en önemli projeminse -halen- kendi ofisimiz ve çalışma şeklimizin nasıl evrileceği olduğunu söylemeliyim. Çalışmakta olduğumuz mimari projelerimiz arasında birkaç konut projesi, bir konser salonu, yeni bir Tori-Tori Restaurant, Kanarya Adaları'ndan Lanzarote'deki Playa Blanca'nın master planını anabilirim. Bir de Meksika'nın mevcut sosyal konutlarını yenilemek üzerine INFONVIT (Mejorando la Unidad) programı ile ilgileniyoruz. Peki bu sırada olağan bir gününüz nasıl geçiyor? Sabahları 05:30'da koşuya çıkıyorum, ardından spor salonuna gidiyorum; egzersiz benim için bir zorunluluk. Sonra ofise gidiyorum ve güne temiz bir zihinle başlıyorum. Ofisin gününü organize edecek sabah toplantılarım oluyor, ardından o gün katılmam gereken acil bir etkinlik olup olmadığını görmek için maillerimi kontrol ediyorum. Bakılması ve tasarımındaki kimi sıkıntıların çözülmesi gereken çok sayıda proje oluyor. Dışarı çıkıp öğle yemeğini güzeller güzeli kızımla birlikte yemeye çalışıyorum, sonra ofise dönüyorum. Duruma göre uğranması gereken yerler, kontrol edilmesi gereken şantiyeler oluyor. Eşimle akşam yemeği yemek üzere eve dönüyorum ve sonrasında ertesi güne hazırlanıyorum. Son günlerde ne okuyorsunuz? Nassim Nicholas Taleb'den Antifragile: Things That Gain from Disorder, Arjun Appadurai'den The Future as Cultural Fact/Essays on the Global Condition, Chris Anderson'dan Makers/The New Industrial Revolution, Luke Humphrey'den Hansons Marathon Method: A Renegade Path to Your Fastest Marathon. Ne dinlersiniz? The National, Radiohead, Led Zeppelin, David Bowie, Bon Iver, Alt-J, Jungle, Chet Faker, The Knife, Movement, bolca Miles Davis ve Spotify'daki listelerimi.

Ayrıca La Gente Normal'in davulcusuydunuz. Mimarlar için alışılmadık bir durum bu; müzik, pratiğinizde nasıl bir etki yaratıyor? Müziğin hayatımda çok geniş bir yeri var; ve zihnimi müzikten mimariye döndürmek her zaman çok besleyici, problemleri başka bir perspektiften görmemi sağlıyor. Fakat şunu söylemeliyim ki mimari anlamda en büyük etkisi müzik grubumla turneye çıkmak olmuştu; Orta ve Güney Amerika'da, ABD'de, Avrupa'nın kimi yerlerinde dolaştık ve böylece şehirleri, politikalarını, altyapılarını, kamusal alanlarını, mimarilerini ve en önemlisi insanların bunlar içinde nasıl davrandıklarını gözlemleyerek birbirleriyle karşılaştırabildim. Bir şehre geri döndüğünüzde sosyal değişmelere tanık olabilmek çok önemli; bu, bana mimarinin, bir işvereninin programını çözmek dışında ne yapabileceğini düşündürdü. Müziğin benim üzerimdeki bir başka olumlu etkisi de çok yetenekli insanlarla işbirliği yapmanın ve böylece güzel zihinleri bir araya getirmenin harika sonuçlar vereceğini öğrenmemi sağlaması oldu. Müzisyenler, çalmak istedikleri başka müzisyenlerin peşine düşerler çünkü sonucun muhteşem olacağını kestirebilirler; tasarımda da bu yaklaşımı benimsiyorum. Genç mimarlara yalnızca mimariye odaklanmamalarını, etrafı izlemelerini, neler olup bittiği ile etkileşime geçmelerini ve farkındalık sahibi olmalarını tavsiye ediyorsunuz. Bugünkü mimarlık ortamının en büyük sorunlarından birisi bu eksiklik mi acaba? İzole tasarımın da harika örnekleri vardır; fakat bir problemin potansiyelini tam olarak anlayabilmek için işin içine giren her şeyin, ama her şeyin farkında olmalısınız. Bu, işverenin isteklerinin ötesinde olarak sosyal, politik, coğrafi ve kültürel bağlamları da düşünmenizi gerektirir. Bugünün toplumlarının hızla değişiyor oluşu ve spontane yapıları, mekanların programatik kararlılığını pratikte neredeyse imkansız kılıyor. Dahası, mimari yalnızca yapıya ve tektoniğe odaklanıyor. Fakat toplumun idealleri ve değerleri, bir binanın biçiminden ya da malzemesinden çok daha fazla o binanın programatik kompozisyonlarına yansıyabilir. Ne yazık ki, mimarlık tartışmalarında bu konuyu es geçtiğimizi düşünüyorum. Toplumların davranışlarını programlamaya çalışan bu geleneksel mimarlık pratiği anlayışının sorgulanması gerek; bizim programlanamaz olduğumuzu algılamamız gerek.

XOXO The Mag


INTERVIEW/LITERATURE

ERSAN ÜLDES

Yazının Kılavuzu Ersan Üldes, okura bambaşka bir imkan sunuyor; yazdığı roman ile kurduğu dünyanın içinde hayal gücünü devreye sokması için okurunu zorlayıp, metin içinde anlatılan başka bir metni kafasında canlandırmasına yardımcı olmak istiyor. Okuruna, bazen ortada olanı görmemizi engelleyen kalıpların dışına çıkmamız gerektiğini hatırlatıyor. Özetle, konuğumuz romanları ve eleştirileriyle, edebiyat sevdalılarının ilgisini çekmiş, farklı bakış açılarının her zaman gerekli olduğunu gösteren, kuvvetli, takip edilmesi elzem bir yazar. röportaj cem topuz fotoğraf gökhan polat

XOXO The Mag


Bizim gerçekliğimizde var olmayan bir romanı anlatan başka bir roman yazdınız. Böyle bir kurguyu, biraz düşününce, bunu üretmek oldukça zor bir iş gibi görünüyor. Kitapta anlatılan roman, Hindi, bir yerlerde gerçekten yazılıp, basılmış olarak duruyor olabilir mi? Hindi bütünüyle kurgusal bir roman, gerçekte böyle bir roman elbette yok. Ancak Hindi'nin Ruhu'nu “Bir Büyük Romanı Kavrama Kılavuzu” alt başlığıyla, edebiyat dünyası tarafından ıskalanmış böylesi bir metin gerçekten varmış gibi kurgulamaya çalıştım. Fikir, salt postmodern bir gerçeklik yanılsaması verdiği için değil, aynı zamanda büyük bir özlemi dile getirdiği için de benim için epeyce heyecan vericiydi. Çünkü, gerçekten de, ülkemizde bu etkide ve kapalılıkta bir roman yazılmış olsun isterdim.

yazar.” cümlesi akla James Joyce ve Ulysess'i getiriyor. James Joyce, ölümsüzlüğü nasıl elde etti dersiniz? Joyce kendi ölümsüzlük formülünü Ulysses özelinde şöyle açıklamış: “İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zeka oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur.” Bu kışkırtıcı cümleyi söylerken Joyce'un ne kadar ciddi olduğunu bilemeyiz. Ama bana kalırsa bu ifadenin altında ince ince sırıtan bir istihza saklı. Joyce, parlak zeka oyunları veya zorlu zihinsel derinlikler sayesinde değil, bence bir romancı olarak, kendinden önceki romanları ve yürürlükte olan revaçta edebiyat anlayışlarını sıfırlayarak ve filme çekilemeyen, sinemaya aktarılamayan metinleri yazarak elde etti. Hindi Ulysess'in, Hasan Cahit Doğanay da James Joyce'un gölgesi mi? Hasan Cahit Doğanay belli bir yazarın gölgesi olmadığı gibi Hindi'nin Ruhu da bir başka romanın modeli değil. Ama çağrışım gücümüzü biraz zorlayarak Doğanay'ı, bence kapalılığı ve zorluğuyla (Joyce'a değilse de) Faulkner'a, detaycılığıyla Proust'a, analitik zihniyle Broch'a, fakat en çok da katı bakışı, ciddiyetli mizahı, sulu sepken duygulanımlara mesafesi ve yalnızlığıyla Robert Musil'e benzetebiliriz. Fakat o asla bu modernist romancıların bir toplamı değil. O bütünüyle bu toprağa, bu coğrafyaya özgü bir yazar. Bu arada, ülkemiz edebiyatından kimi anımsattığını sorarsanız; aklıma ilk gelenler Feyyaz Kayacan ve Vüs'at O. Bener.

Kitap çok dinamik bir yapıya sahip, başından sonuna okuyabileceğiniz gibi, seçtiğiniz herhangi bir sayfadan da okumaya başlayabiliyorsunuz. Bu bilinçli yapılmış bir kurgu mu, yoksa zaten bir kılavuz olduğu için mi bu kadar dinamik? Bu benim için romansal bir ütopya ve bunu başarabildiysem mutluluk duyarım. Çünkü, aynı zamanda, sevdiğim romanlar da hiçbir zaman sürükleyici, okuru taşıyan metinlerden oluşmaz. Bir ansiklopedi gibi herhangi bir zamanda herhangi bir yerinden açılıp okunabilen romanlara saygı duyarım. Bunu, yanılmıyorsam Kundera, bir makalesinde Niteliksiz Adam'ı övmek yolunda söylemişti. Bence de Niteliksiz Adam böyle bir metin, bir roman ansiklopedisi ve onun yazarı Robert Musil, benim için modernist romanın şahikası.

Eserlere hak ettikleri değeri veremeyenleri de “mecalsiz yığınlar” olarak betimlemişsiniz. Mecalsizlik, belli bir coğrafyaya mı özgü yoksa çağımızın getirdiği, genel bir defo mu? Eylemsizlik halinden daha beterini sürdürüyor şimdi bu yığınlar; “zoraki bir eylemlilik” içinde ve mecalsizler. Sarsak, korkak, basık, yok... Evet, bu durum daha çok zamanımıza özgü. Varlığı da yokluğu da tolere edilebilir, gönül rahatlığıyla ihmal edilebilir, olaylara bir etkisi kalmadığı gibi olaylardan da etkilenmeyen, yok hükmünde bir insan tipi. Gözlemleyen için değil sadece, kendileri için de böyle belki. Yalnızca bize özgü mü? Bizde daha koyu.

Hazırlık, Ölüm, Verim. Kitabın bu üç bölümünün temsil ettiği genel bir kavram var mı? Ben, insanların affına sığınarak, hayatı iki safhaya ayırıyorum; hazırlık ve ölüm. İnsan, hayatı boyunca hep bir şeylere hazırlanır ve hiç ölmeyecekmiş gibi hayatı kovalar. Ama nihayetinde tam olarak yaptığı aslında ölmeye hazırlanmaktır. Ölüm hayatın içinde duran kısacık bir an. Verimse bu hayatın tarihi, yazıya dökülmüş halidir. Hindi'nin Ruhu'nun Mesut'u da, “Hazırlık” adı verilen ilk bölüm boyunca dışarıya çıkmaya hazırlanır ama işe gitmenin bütün gereklerini yerine getirip evde kalır. “Ölüm” adındaki ikinci bölümdeyse bir kuvvetle dışarı çıkar ancak dışarısı ölümdür. Son bölümde de verili bir hayattan ve verili bir ölümden kendince nemalanmaya uğraşır, gülünç olur.

2011 yılında Avrupa En İyi Kurguları Antolojisi'nde yer aldınız. Birbirinden farklı kültürler tarafından fark edilmenizi neye bağlıyorsunuz? Evrensel insanlık durumları icat etmeyi başardığımı ve bu yüzden evrensel anlamda dikkat çektiğimi iddia edecek kadar burnu büyük değilim. Ben sadece elimden geldiğince roman sanatının mizahi mirasına sahip çıkan romanlar kaleme almaya uğraşıyorum. Bunların elbette evrensel olarak da bir değeri, karşılığı olsun isterim. Ama Ulysses, Niteliksiz Adam, Mrs. Dalloway veya Döşeğimde Ölürken örneklerinde olduğu gibi, en güçlü evrenselliğin, genelde en yoğun yerellikten geçtiğini düşünüyorum.

Anlaşılan o ki, Hindi'nin protagonisti Mesut, parasının bir kısmını Swan'ların Tarafı kitabının içinde saklıyor. Zira, Marcel Proust ve William Faulkner, kitap içinde sürekli karşımıza çıkıyorlar. Kişisel favorileriniz mi, yoksa anlatıda üstlendikleri bir görev mi var? Proust modernist romanın başıysa Faulkner sonudur. Proust Avrupa romanının en uç örneğiyse Faulkner da Amerikan romanının en ucudur. Hasan Cahit Doğanay'ın bir Faulkner hayranı olması da elbette anlaşılabilir; ikisi de kendi toprağının gerçeklerine sonsuz bağlılar, fakat ikisi de ziyadesiyle kapalıdırlar. Amerikan gerçeğini modernist bir Avrupai zihinle aktaran Faulkner gibi, Doğanay da ülkemiz gerçeğini modernist bir bakışla, üstelik Avrupai oryantalist bakışı hicvederek aktarır. Doğanay'ın son romanının adı neden Hindi? Kişisel favorilerim olması bir yana, hem Proust hem de Faulkner, günümüz roman yaklaşımlarını tartma, tartışma imkanı verdikleri için, bir saygı ve mikyas noktası olarak Hindi'nin Ruhu'nda yer alıyorlar.

Sizin dikkatinizi çeken, beğendiğiniz, sonu Hasan Cahit gibi olmasın diyebileceğiniz yazarlar var mı? Sonuçta ben de yalnızca ulaşabildiklerimi okuyabiliyorum. Mutlaka atladığım çok iyi yazarlar oluyor. Bugünlerde, okuduğum bir roman heyecan duymamı sağlarsa, zaten hemen kaleme sarılıp onunla ilgili bir kritik yazmaya çalışıyorum. Sonu Hasan Cahit gibi olmasın diye değil de (çünkü bu durumlar bence bir düşkünlük biçiminde tanımlanmamalı) roman sanatına, naçizane, kuramsal bir katkı yapabilmek için...

Öncelikle, “Ve onun mecalsiz yığınların insafına terk edilmiş romanı Hindi'yi anlamaya, anlaşılır kılmaya çalışan başka bir 49


İlk romanınız Yerli Film'in İnkilap Kitapevi Roman Ödülü'nü aldığınız yayınlanma sürecinde edindiğiniz en önemli deneyim veya karşılaştığınız sürpriz neydi? Ödüllere özel bir saygım yok. Ama onlarla genel olarak bir alıp veremediğim de yok. İlk romanımı yayınlatabilmek için başka bir şansım yoktu dersem sorunuzu yanıtlamış sayılır mıyım? Elbette. Kitaplar hakkında kaleme aldığınız çok güzel makaleler var. İnsanlara o eserleri ulaştırmak adına elzem bir iş. Kritiğini yapacağınız eserlerin sizin için belirli bir özelliği/ önemi var mı? Yalnızca kendi romansal kriterlerime uyan yapıtlar üzerine değil, tamamen dışında olanlar hakkında da kritikler yazıyorum. Bu ikincisine olumsuz eleştiri diyorlar. Oysa sadece eleştiri demeleri yeterli. Eleştirinin başlı başına bir sanat dalı olduğunun kabullenilmesi adına bu önemli. Çünkü “olumlu” ya da “olumsuz”, eleştiri sanatının sözcükleri değil. Başka birçok sıfat gibi; “samimi” ya da “özgün” veya “okura geçen” gibi... Olumlu ve olumsuz yerine “içinde” veya “dışında” gibi yer belirten sözcükler bile bence daha yerinde. Zira eleştirinin bir misyonu varsa eğer, olacaksa illa ki, bu en başta yer, zaman, dönem, teknik, biçim, anlayış vs. göstermektir. Çünkü ilk planda maksat, eleştiri metnini okuyanlara bir çerçeve çizebilmek, onlara bir bakış açısı sunabilmektir. Bir eseri öne çıkarmak ya da yerin dibine batırmak için eleştiri metni yazılmaz. Siz kendi kriterlerinizi öne sürersiniz, perspektifinizi ortaya çekinmeden koyarsınız, sonrasında ele aldığınız eserin ne halde olduğuna pek

bakmazsınız; battı mı çıktı mı. Siz böyle konuşunca, yayımlandığı günlerde derin bir sessizlikle karşılanan ya da değeri ölümünden sonra anlaşılmış birçok kişinin ismi geldi aklıma. Anlaşılmamak aslında daha çok metinle ilgili bir mesele. Bu konuda bence çok da duygusallaşmamak gerek. Doğanay ve benzeri yazarlar yalnızlaşmayı bilfiil ve kasten tercih etmemiş olsalar bile, metinleri yüzünden, düşünce dünyaları yüzünden kitlelerin ilgisini ilk planda çekemezler. İlginin onlara yönelmesi için bir dizi rastlantıya ve biraz da kıymet bilir eleştirel çabaya ihtiyaç duyulur. Bu sonradan mazhar olunan ilgi de çoğunlukla mesnetsiz olur. Zaten, ağırlıklı olarak “zamanında ilgi görmemiş” olunmasından doğan bir yönelim ne kadar sağlıklı olabilir ki? Bu aralar merakla beklediğiniz, sizi heyecanlandıran ne var? Finnegans Wake'in çevirisini, Tom Waits'in İstanbul'a gelmesini, Mike Leigh'in yeni filmlerini dört gözle bekliyorum. Son olarak, gelecek planlarınızda neler var? Yeni romanınız için sekiz sene daha bekleyecek miyiz? Roman anlayışımı aktarabileceğim bir deneme kitabı üzerinde uzun yıllardır çalışıyorum. Elbette tasarıda bir roman da var. Ancak bunlar için herhangi bir zaman öngörebilmem mümkün değil. Ayrıca bekleyen olmadığını bilmek, en azından böyle olduğunu düşünmek, bir yazar açısından daha rahatlatıcı bence. Ve tabii özgürleştirici...

XOXO The Mag


diesel.cOM/watches

#dieselwatch saat&saat diesel saatlerinin ve takılarının türkiye’deki tek yetkili distribütörüdür.


INTERVIEW/ART

NESRİN ESİRTGEN

Gereğini Yap

Nesrin Esirtgen, plazaların, uzun toplantı masalarının, beyaz yakalıların çok dışında, kendine kurtarılmış bir alan yaratmış. Çağdaş genç sanatçıları destekleyen Esirtgen'le, sadece evinin havasını değiştirmek için başladığı bu yolun bir tutkuya dönüşmesi, koleksiyoner kimliği, Mısır Apartmanı'nda izleyicilere açtığı koleksiyonu ve yaşadığı tüm bu serüvenin ayrıntıları hakkında konuştuk. röportaj ege ışık fotoğraflar gökhan polat

XOXO The Mag


Mehmet Güleryüz, Desen, 57x79 cm, 2014

Danışmanlarınız var mı? Dedim ya, koleksiyon yapmak çok ciddi bir iş, çok çalışmayı ve fedakarlığı gerektiriyor. Çok okuyorum, gözlüyorum ve yaptığım her seyahatte mutlaka galeri ve sergileri geziyorum. Koleksiyonuma kattığım eserler ve Nesrin Esirtgen Koleksiyonu çerçevesinde yer alacak sanatçı ve eserleri konusunda fikirlerine güvendiğim, değer verdiğim birkaç yakın dostum var, bu hususları onlarla konuşuyorum.

Nesrin Hanım, işlerle aranızda duygusal bir bağ kuruyor musunuz? İlk aldığım eserden bugüne kadar, koleksiyonumda yer verdiğim bütün eserlere duygusal olarak çok bağlıyım. Hepsi beni, benim dönemlerimi yansıtır, çünkü onları ben seçtim ve onlar benim. Peki ya eserlerin hikayeleriyle ilgilenmiyor musunuz? Eserlerin hikayelerini sanatçının kendisinden dinlediğinizde, anlatılanın zaman zaman sizin tahmininizden çok farklı olduğunu işitebiliyorsunuz, ki bu da çok ilginç oluyor. Ben aldığım eseri hikayesinden çok, onu ne kadar sevdiğime bakıp alıyorum.

Diğer taraftan, koleksiyon yapmak geleceğe dönük bir yatırım aracı mı? Koleksiyon yapmak fevkalade haz alınan bir uğraş olduğu kadar, şartların oluşması halinde de ileride size büyük imkanlar sağlayabilecek bir yatırım faaliyeti. Trendlerin lehinize oluşması halinde, elinizdeki koleksiyonun ileride büyük değerlere sahip olması, yaptığınız koleksiyonun amacı değil, tabii bir sonucudur. Ben konuya bu şekilde yaklaşıyorum. Nitekim, oluşturmaya çalıştığım koleksiyona kattığım her parçadan büyük haz alıyorum, elemeyi ya da yenilemeyi düşündüklerimin dışında hiçbirini elden çıkartmayı düşünmüyorum. Bu hususu değerlendirmeyi beni takip eden nesil ya da nesillere bırakıyorum.

Sanat koleksiyoneri olmaya nasıl karar verdiniz? Bambaşka bir noktaya da gidebilirken, neden sanat? Bundan 40 yıl önce, evimi süslemek üzere sanat eserleri satın almaya başladığımda, koleksiyoner olmak gibi bir düşüncem yoktu. Geçen zaman içinde aldığım eserlerin sayısının artarak çoğaldığını gördüğümde, bir baktım ki koleksiyonerliğe soyunmuşum. Toplayıcı/biriktirici olmak ile bir koleksiyoner olmanın arasında ince kırmızı bir hat var. Siz bu koleksiyonu yaparken nasıl bir filtreleme kullanıyorsunuz? Toplamak ile koleksiyon yapmak, ilk bakışta benzer gibi gözükmekle birlikte birbirinden çok farklı iki uğraşı konusu. Birçok şeyi, zevk ve imkanınıza göre toplayabilir ve isterseniz sergileyebilirsiniz. Bu koleksiyon yapmak değildir. Koleksiyon yapmak ciddi bir bilgi birikimi gerektiren, konusu belli kıstasa göre sınırlandırılmış, düzenli bir bütçeye dayalı, uzun soluklu ve dinamik bir süreçtir. Ben böyle bir süreç içinde daha çok sevdiğim, beğendiğim, evimde sergilemekten hoşlandığım eserleri alıyorum. Dolayısıyla bu da, koleksiyonum için bir filtreleme oluyor.

Koleksiyonunuzu sanatseverlerle paylaşıyorsunuz, ayrıca ticari bir kaygı taşımadan sanatçılara hayallerini gerçekleştirebilecekleri bir platform hazırlıyorsunuz. Bu aslında ticaretle uğraşan bir insanın doğasına aykırı gibi görünse de siz tam olarak bunu yapıyorsunuz. Ticari gaye gütmeyen bir sanat platformu açmak fikri bir Art Basel ziyaretim sırasında oluştu. Çok yetenekli ve genç sanatçılarımız var, onlar niçin böyle bir uluslararası platformda yer almasınlar diye seslendirdiğim düşüncemi çevremdeki dostlarımla paylaştım ve onların da bu düşünceyi desteklemesi ile Nesrin Esirtgen Koleksiyonu 53


Antony Gormley, Clutch III, Döküm Demir, 95x47.5x80 cm, 2009

Anselm Kiefer, Makulsisten Immakulisten, 191x141 cm, 2010

mekanını kurmaya karar verdim. Bu mekanın hedefi, genç Türk sanatçıları uluslararası platforma taşımak üzere bir yol oluşturmak ve kendi koleksiyonumu da Türk ve yabancı sanatçılar ile sanatseverlerin beğenisine sunmak. Bununla beraber, konunun dinamiği gereği ve çalışmalarda elde edilen olgunluk göz önüne alındığında, tüm sanatçıları desteklemek üzere başladığım bu faaliyetin stratejisini yeniden belirlemeyi ciddi olarak düşünmekteyim. Neden Mısır Apartmanı? Mısır Apartmanı'nda yer almamız tamamen bir tesadüfler dizisi sonucu. Önce, çok eski dostum, bu mekanın kurulması ve sonra devam ettirilmesi sürecinde bana büyük destek olan sevgili Haldun Dostoğlu'nun bu tarihi binada olması, sonra da ona ait Nev Galeri'nin yakınında bir yerin boşalması, benim burayı seçmemde büyük rol oynadı. Ancak bina eski ve bakımsız, haliyle maalesef sorunları hiç bitmiyor... Koleksiyonerlerin satın aldığı eseri görmediği, hatta onu duvarına bile asmadan depoya kaldırıp sanatçının değer kazanmasını beklediklerini duyuyoruz. Bu, koleksiyonerliğin doğasında olan bir şey mi? Daha önce de belirttiğim gibi, koleksiyon yapmak, içinde elemeyi de gerektiren dinamik bir süreç. Bu süreç içinde bazı eserleri birçok nedenle elden çıkartmak isteyebileceğiniz gibi, aşırı değer kazanan eserleri de satarak, elde ettiğiniz kazançla koleksiyonunuzun bütçesine katkıda bulunabilirsiniz. Ben konuyu bu şekilde değerlendiriyorum. Koleksiyonerler en ince ayrıntılara dikkat ederler. Topladıkları işler, çalıştıkları sanatçılar hep bir ortak düzlemdeler. Sizin satın aldığınız ya da takip ettiğiniz kişilerin ortak noktası nedir? Bir sanatçının bir diğerinden etkilenmemesi mümkün değil. Aksi halde ekoller oluşmazdı. Benim kıstasım, bu anlamda sanatçı ve eserin özgün olması üzerine kurulu.

Daha önce konuk ettiğimiz Leyla Alaton, koleksiyonunun dişi, hatta feminist bir yönü olduğunu söylüyor. Sizin koleksiyonunuzun bir teması var mı? Tema değil ama bir çizgisi olduğunu söyleyebilirim. Bu çizgi, sanatçının eserine yansıttığı, vermek istediği mesajın her tür kısıtlamadan arındırılmış biçimdeki hür ifadesi. Gene bu çizgi, sanatçının bu ifadeyi dillendirmek üzere kullandığı renk, form, çizgi, desen ve malzemenin tüm kısıtlamalardan uzak hür seçimi. Bu çizgiyi, başlangıç dönemi hariç, koleksiyonumda yer alan bütün eserlerde takip edebilirsiniz. Galeri-sanatçı-müzayede evleri üçgeni hakkında ne düşünüyorsunuz? Müzayedelere, daha çok nadir bulunan, tarihi değer taşıyan eserleri almak üzere katılıyorum. Galeri-sanatçı-müzayede üçgeni, bütün dünyada olduğu gibi bizde de bir piyasa gerçeği. Sanat piyasası var oldukça, onunla birlikte varlığını sürdürecek olan bu konu için iyi ya da kötü, şöyle ya da böyle demek sanırım çok doğru değil, hiç olmazsa bu benim için öyle. Fiyat konusuna gelince; o da bir piyasa gerçeği ve sanat piyasasında da oyuncular, piyasa yapıcıları var ve fiyatlar bu çerçeve içinde oluşup, dengeleniyor. Son olarak, çağdaş sanat ve bunun multidisipliner üretim şekli size ne ifade ediyor? Her dönemin bir sosyal dinamiği var. Teknoloji ve ürünlerinin hayatımızın hemen her noktasına hakim olduğu, her şeyin dönüşüp değiştiği dijital bir çağı yaşıyoruz, dolayısıyla sanatı da bundan soyutlayamayız. Nitekim çağdaş sanatçılar tarafından üretilen hemen her eserde, bu dönüşüm ve değişimin üretilen eserin arkasındaki fikirden tutun, eseri oluşturan çizgi, figür ve malzemeye kadar her şeyin üzerine yansıdığını görüyoruz. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de çok iyi işlerin üretildiğine inanmakla birlikte, hemen itiraf etmeliyim ki bazılarını değerlendirmekte oldukça zorlandığımı görüyorum.

XOXO The Mag


INTERVIEW/FOOD

İNANÇ BAYKAR & MELİS KORKUD

Çünkü İyi Yemek Alkışlanmalı

Demir kapılarını Reşitpaşa'da içeri doğru, sadelik ve samimiyete övgü niteliğinde açan Aman da Bravo'nun geçici bir heves olmadığı ortada. Şimdilerde menüsünde kırmızı şarapta pişmiş ahtapot, zeytinyağlı fırın enginar, guacamole eşliğinde steak tartare ve çilek pavlova gibi lezzet yönünden ağır toplar barındıran, İnanç Baykar ve Melis Korkud ortaklığında hayat bulan butik restoranın başarısı, “Ben bu yemeği evde kendim yaparım.” deyip bir türlü yapamayışınızdan geliyor. röportaj ayşecan ipek fotoğraflar gökhan polat

XOXO The Mag


Aman da Bravo hakkında bugüne kadar epey bir soru cevapladığınızı tahmin ederek, sohbete sizin daha önce söylemeye fırsat bulamadığınız bir yönünden başlayalım istiyoruz. Bize bu restoranla ilgili bir sır verir misiniz? Melis Korkud: Burası bizim catering mutfağımız, ofisimiz ve depomuzdaki malzemelerin örneklerini bulundurduğumuz çalışma alanımızdı. Mekanı olduğu gibi tutup, masa ve sandalye koyarak yemek vermeye başladık. Tabelamız, valemiz yoktu, ağır demir kapımız terse, direkt salona açıldığı için içeri bir soğuk giriyordu ama bizi hiç rahatsız etmiyordu. Bu koşulların hiçbiri değişmedi, bu durumdan şikayet edenler oluyor biz de “Burası böyle bir yer.”, “Yurtdışında da böyle yerlere gidiyorsunuz ama şikayet etmiyorsunuz.” diyemiyoruz, ama içimizden hep bunları söylemek geçiyor. Bu sır sayılır mı? İnanç Baykar: Sırrı yok galiba, o kadar “neyse o” bir yer ki burası, sırrı falan da yok. Büyüme ve başka bir yere gitmeyle ilgili, geleceğe yönelik soru işaretleri varsa, o da sır değil. Kalbimizden vurulacağımız bir yer çıkarsa neden olmasın...

tamamen biz olan bir yer. Bu amaçla açıldı. Hayalinizde Amanda Bravo diye bir kadın yarattığınızı duyduk, bu hayali kadın nasıl bir karakter? MK: Memnuniyetsiz! Zor memnun oluyor, sıradan şeylere heyecanlanmıyor. Rafine bir zevki var, görgüsüzlüğe tahammülü yok. Terbiyeli, teşekkür etmeyi, lütfen demeyi biliyor. İB: Zor beğenmek onun en büyük hakkı çünkü çok zevkli. Catering ve restoran işlerinin arasında dağlar kadar fark olduğu söylendiğinde aklınıza ilk olarak neler geliyor? Bir caterer, restoran işinde nelere hazırlıklı olmazsa çuvallar? MK: Catering'de deplasmanda, bulunduğunuz yerin imkanlarında, başkalarının istekleri doğrultusunda çalışıyorsunuz. Oysa restoran kendi çöplüğünüz. Bence restoran işinde olunca catering'de çuvallamak çok daha olası çünkü devreye lojistik giriyor. Her gün yeni bir yere yeni bir restoran kuruyormuş gibi düşünün… İB: Deplasman doğru bir tanım gerçekten de. Listelerin çok düzgün hazırlanması lazım, malzemeler unutulmayacak, yemek yapılacak mutfağın doğru teftiş edilmesi şart. Düşünün ki bir eve gidiyorsunuz, her şey hazır, insanlar sofraya oturmuş ve fırın çalışmıyor! Catering, restorancılıktan daha detaycı bir iş.

Hayatınızda kendinize “Aman da bravo!” dedirtecek neler yaptınız? İB: Aman da Bravo'yu açtık! MK: İsim tamamen buradan geliyor. Restoran için işlek bir yerde, 200 metrekareden daha geniş yer arayışı içindeyken, bulmayı veya tutmayı beceremediğimiz noktada, içinde yedi senedir çalıştığımız mekana masa ve sandalye mi koysak düşüncesi, “Aman da bravo!” dedirtti bize.

Akşam saatlerinde servis vermek konusunda neden çekimsersiniz? MK: Cateringler genelde akşam. Hem catering hem Aman da Bravo'yu birlikte idare etmek istemiyoruz. Burası daha büyük, standartları olan, oyuncaksız bir yer olsaydı akşamları da açardık. İB: Bir anda her şeyi yapmaya kalkışmak bizce gereksiz. Yavaş yavaş gitmek en iyisi. Her şeyin bir vakti var.

Semt olarak Reşitpaşa'yı seçmenizin başlıca nedeni Prop Event sebebiyle zaten burada oluşunuz muydu? MK: Hayır, en başta planımız bu değildi. İstediğimiz gibi, ruhumuza dokunan bir yer bulamayınca, catering mutfağında yemek de vermeye başladık. Oradan da devam ettik. İB: Popüler olan mahallelere başkalarını takip ederek sonradan gitmenin pek bize göre olmadığına karar verdik. Biz de bu mahallenin kralı oluruz dedik. Bir de onlar ne saçma kiralar ve devir paraları öyle!

Aman da Bravo'nun menüsünde et ve balık çeşitleri mevcut ama yeşil ve sağlıklı sebzeler -bahar aylarından beri özellikle enginar- bir adım öne çıkıyor. Sebzeler ve çocukluğunuz arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? MK: Benim için sebze zeytinyağlı demek. O da annemin zeytinyağlısı: Soğan kavrulmaz, bütün konur, hafif şeker tadı gelir. İB: Bizim evde, sebze yemeyene et verilmezdi. Annem bir yandan et pişirirdi ki, o kokuyla mecburen önündeki sebzeyi bitirir, ete hak kazanırdın. Dolayısıyla her tür sebze layığıyla yenmiş olurdu.

Bireysel hayalleri gerçekleştirmek konusunda daha kararlı olduğumuz bir dönemde yaşıyoruz. Sizler girişimcilik konusunda neler düşünüyorsunuz? MK: Etrafımızda da görüyoruz, o “altın bileziklerimizle” mutlu olamadık, zevk aldığımız, heyecan duyduğumuz şeylerin farklı olduğunu okulu bitirip kendi paramızı kazanmaya başlayınca anladık. Girişimcilik bizleri mutlu eden işleri yapmaya karar verdiğimiz an başlıyor bence. İB: Bizden sonra gelen jenerasyonlar, girişimcilik konusunda bize göre daha cesur galiba. Onlar için dünyanın sonu değil, bilmedikleri bir şeyi denemekten, başarısız olmaktan hiç endişe duymuyorlar… Biz maalesef öyle yetiştirilmedik. Bir konu hakkında yapabildiğin kadar çok antrenman yapıp en çok deneyimi edinmeden, kendi başına yapmak istediğin şeyi yalayıp yutmadan, piyasaya atılmak kendi adıma imkansızdı. Ölçmeler, biçmeler… Bilmem ki hangisi doğru…

İki kadın ortak olmanın en keyifli ve en zor yanları neler? Aranızdaki iş bölümünde görev dağılımı net mi? MK: Birlikte çalışmanın zor yanı yok. “Adam” gibi çalışıyoruz. İş bölümümüz nettir ama birbirimize danışır, birbirimizin işine gayet de karışırız. Ego yok bizde. İB: Ben mutfaktayım, Melis salonda ve iki alanın gerektirdiği sorumlulukları birlikte yerine getiriyoruz. Aramızdaki paylaşımı “Melis menü hakkında yorum yapamaz, ben salon düzenine ve servise karışamam.” diyerek sınırlandırmıyoruz. Yine de ortak olarak en büyük avantajımız aynı işi yapmıyor olmamız. Burada ikimize de ayrı ayrı ihtiyaç var. İnanç, biz Melis ve mutfak dersek sen nasıl bir cümle kurarsın? İB: “Melis mutfağa girer, bir şeyin strecini yırtar, içinden istediğini alır, ortalıkta bırakır, çeker gider, ben de deli olurum.” derim.

Peki Aman da Bravo nasıl bir girişim oldu, nasıl bir çıkış noktasına sahip? İB: Aman da Bravo, uzun zamandır yaptığımız işin, sonunda sabit bir sunum noktası bulduğu yer. Yedi senedir catering yapıyoruz. Sevdiğimiz şeyleri yapıyoruz tabii ki ama ev sahibinin zevkini de mecburen yansıtıyoruz. Aman da Bravo başkasının kaprisini çekmek yerine kendimizin kapris yaptığı, rahatça top koşturabildiğimiz,

Peki mutfakta kurallara ve ölçülere bağlı mısın, yoksa “Elim lezzetlidir.” deyip doğaçlama mı gidiyorsun? İB: İş teknik olduğunda kurallara çok bağlıyım. Çoğu şeyin ölçüsü var ama elimin lezzetiyle hareket ettiğim de az değil. Bir yemeğin yaratımı el lezzetiyle başlıyor, ama sonra mutfak ekibine neyi nasıl 57


istediğimi reçetelendiriyorum tabii ki. Melis, harikalar yarattığına inandığın üç şefin ismini paylaşır mısın bizimle? MK: Yemeğini sadece bir kere yediğim hiçbir şef hakkında iyi ya da kötü yorum yapmak istemem. Harikalar yaratan şef yemeği yemedim, muazzam lezzetler yaratan şef yemekleri yedim. Tek bir kişi söylüyorum, o da İnanç. Nasıl bir damak tadına sahipsiniz? MK: “Menünüz ne üzerine?” ya da “Tarzınız nedir?” diye sordukları zaman cevap veremiyorum, damak tadı da benim için biraz öyle bir şey… Konservatif hiç değilim. Basit ve taze malzemeyle, tuzu, baharatı yerinde, lezzetini beğenip “Acaba ne yiyorum?” dediğim her yemek, damağımı mutlu ediyor. İB: Hem lokal hem de evrensel. Kuvvetli tatlar seviyorum, zorlama, uyduruk, baştan savma, kötü malzemeyi aç kalsam da yememeyi tercih ederim. Aman da Bravo'nun menüsüne eklemek konusunda tereddüt ettiğiniz bir malzeme ya da bir tabak oldu mu? MK: Herkesin alışık olmadığı tatlar, malzemeler bazen tereddüt ettiriyor. Çiğ et, balık, dana, kaz ciğeri, kişniş…. İB: Yine de kendimiz yemeyi seviyorsak sorun yok, mutlaka bir beğeneni oluyor. Menüde tek koşulumuz kendimizin yemeyeceği hiçbir şeyi içeri almamak. Tabak demişken yemek keyfine büyük katkıda bulunan seramik tabaklardan da bahsetmeliyiz. Sofra düzeniyle ilgili nasıl bir tavır içindesiniz? MK: Masa düzeninde oyumuz hep netlikten yana. Net tabak ve masa düzeni seviyoruz. Gereksiz süsten püsten hoşlanmıyoruz. Tabaklarımız, Tulya Madra ve Fırat Aykaç'ın kurduğu Santimetre'den geliyor. Onlara biz de bayılıyoruz, müşterilerimiz de. İB: Aynı sofra gibi yemek sunumunun da süper sade, gereksiz olanı asla barındırmayan bir şekilde düzenlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Burada sade kalmaya özellikle dikkat ediyoruz.

Bu yaz menüde neler olacak? İB: Yine her zamanki gibi doğa bize ne sunarsa o olacak. Ben şimdi heyecanla bamyayı bekliyorum. Aman da Bravo'yu açtıktan sonra insanlar ve insan ilişkileriyle ilgili fikirleriniz değişti mi? MK: Değişmedi ama zaten söz konusu müşterilerimiz olduğunda bile hiç kimseye, hiçbir sebepten dolayı hissetmediğimiz şekilde, veya “gerektiği” gibi davranmıyoruz. İB: Ben catering'de müşteriyle daha az haşır neşir oluyordum, burada açık mutfakla biraz daha müşteriye dokunur oldum. Restoran müşterisi, catering müşterisine göre daha az kaprisli. Ve ben onu çok sevdim. Aman da Bravo'nun nicelik ve nitelik kavramını özetleyen bir mekan olduğunu düşünüyoruz. Şubeleşmekten ve 'daha fazla'ya gitmekten kaçınılmalı mı sizce? MK: Hep “Şubeleştiler, büyüdüler, bozuldular, eskisi gibi değiller.” gibi şeyler duyuyoruz etraftan, “Aman siz sakın büyümeyin, şubeleşmeyin.” diyorlar. Katılmıyorum. Neden kaçınılmalı? Bu iş para kazanmak için yapılıyor. Doğru büyüme, standartları doğru oturttuktan sonra mümkün. Aman da Bravo büyüyecek bir karaktere sahip değil. Yarın öbür gün bambaşka, şubeleşebilecek veya daha fazla oturma kapasiteli bir yer yaparız belki… Karakteri ve menüsü o mantıkla yaratılırsa olabilir... İB: Herkes hayattan beklentileri doğrultusunda restorancılıkta istediği gibi ilerleyebilir. Bu iş de en nihayetinde bir ticaret. Kimi daha çok para kazanmayı, kimi iyi aşçılık ve doğru servisle anılmayı tercih eder. Biz gözetimimiz dışında yaşanabilecek aksiliklerden hep korktuk ve yetişebildiğimiz kadarının içinde olmayı tercih ettik. Daha büyüğünü de yapabiliriz ama hiçbir zaman Aman da Bravo'nun 3-4 şubeli ya da 200 kişi oturma kapasiteli bir yer haline gelme ihtimalini düşünmedik. Son olarak gelecek planlarınız arasından bir “mutlaka” ve bir “keşke” duyabilir miyiz? MK: Cümleye “keşke” yerine “mutlaka”yla başlamayı tercih ederiz. Mutlaka bir otel, diyeyim. İB: Evet, mutlaka küçük bir otel. Keşke de benden gelsin. Aman da Bravo'yu Londra'ya götürebilsek şahane olur.

XOXO The Mag


BMW Lifestyle

www.premiumkiralama.com

Sheer Driving Pleasure

OTOMOBİLİNİZ DE BİSİKLETİNİZ DE PREMIUM KİRALAMA’DAN. BMW BİSİKLET HİZMETİ.

Premium Kiralama’dan ayrıcalıklı bir hizmet daha. Premium Kiralama’dan otomobil kiralayan bisiklet tutkunlarına ücretsiz taşıma kitiyle birlikte BMW bisiklet kullanma hakkı sunuyoruz. Siz de Premium Kiralama dünyasına katılın, ayrıcalıklı hizmetlerin yanında BMW bisikletlerden de ücretsiz yararlanın.

Sadece Borusan Otomotiv Premium Kiralama’dan otomobil kiralayan müşterilere sunulan bir hizmettir. Kullanıma sunulan bisikletler görseldekinden farklılık gösterebilir. Minimum 4 gün maksimum 7 gün süreyle bisikletler hizmete sunulmaktadır. Kira süresince limitsiz sayıda ücretsiz kullanım yapılabilmektedir. Bisiklet kullanım ödünçleri Premium Kiralama’nın bisiklet stok adediyle ve stoklarındaki bisiklet bedenleriyle sınırlıdır (şimdilik stokta 7 bisiklet mevcuttur). Talepler rezervasyon sistemi ile işleme konulacaktır.


INTERVIEW/KIDS

NAOMI DAVIS

Love Taza

Taza, namıdiğer Naomi Davis, kocası ve üç çocuğuyla birlikte pek çok bekardan daha çok ve daha keyifli bir şekilde geziyor. Ona göre işin sırrı, rahat ve hayatın getirdiklerine açık olmaktan geçiyor. Blogunda kent yaşamı, alışveriş, seyahat, yemek ve çocuklarla ilgili pek çok şeyden dem vuran Naomi'nin, ilk bakışta inanması zor olsa da okudukça vakıf olunan samimiyeti ve sıcaklığı sayesinde, gerçekliği açık seçik ortada. Onunla, çocuklarından ve lovetaza.com'dan fırsat bulup, koşuşturmacaya güzel bir ara verdik. röportaj bahar türkay fotoğraflar remi stoneman

XOXO The Mag


İdeal yaz tatili için aklında bir destinasyon var mı? Sanırım yok ama karlı dağların bittiği yerde, ılık kumlu bir plaja hiçbir zaman hayır demem.

şeyi gün be gün ele alabilirsin. İlk bebeğim olduğunda, emekleyen bir bebeği nasıl büyüteceğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu. Ama zaten olması da gerekmiyordu. Tıpkı şu anda olduğu gibi... Emekleme konusuna dalmış bulundum, ama şimdi de yeniyetmelerle yaşamanın nasıl bir şey olduğuyla ilgili fikrim yok. Her değişim ve dönem için bir yer ve zaman var, ve bunu zamanı geldiğinde çözüyorsun. Kimsenin bir kılavuzu yok. Bu her gün ayrı bir öğrenme süreci.

Çocuklarla tatile çıkarken kendini kısıtlanmış hissediyor musun? Nasıl bir yerde kafan daha rahat olur? Çocukların özgürce koşabilecekleri ve herhangi bir şeye zarar vermeyecekleri, geniş açık alanı olan herhangi bir yer olabilir.

Tipik, sıradan bir gününü tarif eder misin? Evdeki üç minikle hiçbir gün birbirinin aynısı değil. Hava nasıl olursa olsun, mutlaka en az bir kere dışarı çıkmaya çalışıyoruz. Birlikte yeni oyun alanlarını veya kentin çeşitli yerlerini keşfetmeyi seviyoruz. The American Museum of Natural History evimize yakın, o nedenle sık sık oraya gidiyoruz.

Eş ve anne olarak iki farklı kadın mısın? Bu soruya başka bir bakış açısıyla cevap vereyim. Eşim ve çocuklarım her gün daha iyi bir eş ve anne olmamı sağlıyorlar. Dolayısıyla evet, onların sayesinde her gün kendimden daha iyi, başka biri oluyorum. Kendimi, gün be gün keşfediyorum.

Çocukları adına Instagram ve Twitter hesabı açıp, onların ağzından yazan annelerle ilgili ne düşünüyorsun? Bu kadarı biraz fazla değil mi? Buna vakit bulabiliyorlarsa ne ala... Şahsen kendi sosyal medya hesaplarım bana yetiyor.

“Hayatta yapmam” dediğin ama evlendikten veya anne olduktan sonra yaptığın şeyler var mı? Olmaz mı? Bu yüzden, her şeyden önce, kimsenin ilişkisini veya ebeveynliğini yargılamamayı öğrendim. Bebek geldikten sonra hayatlarında dramatik bir değişiklik olmasından çekinen pek çok insan var. Farklı yaşlarda üç çocuk sahibi birisi olarak, sen değişimi nasıl yaşadın? Çocuk sahibi olmayan birisi gelip “Üç çocukla yaşamayı nasıl beceriyorsun, aklım almıyor.” diyebilir ve bir anda kendimi bunun içinde bulmuş olsaydım benim de hiçbir fikrim olmayabilirdi. Ancak, sonuçta, dokuz aylık bir hamilelik dönemi var ve bu, gelecek olan minik şey için iyi bir hazırlık zamanı. O geldikten sonra da her

Blogda “Lütfen benim veya başkalarının bloguna bakıp, orada gördüklerinizi kendi yaşantınızla karşılaştırmayın.” diyorsun. Neden böyle bir uyarıya ihtiyaç duydun? Online olarak gördüğümüz şeylerin çoğunun bir küratör ya da editör elinden çıktığı bir dünyada, bunu günlük hayatımızla karşılaştırmamak gerektiğini düşünüyorum, böylesi daha kolay. Her ne kadar online ortamda her fırsatta açığa vurmasak da, 61


hepimizin mücadele ettiği zorluklar var. Ben blogumun gerçek ve dürüst kalmasına, bir yandan da neşeli olmasına, pozitif şeylere ve hayatın basit zevklerine odaklanmasına uğraşıyorum. Okurların yükseldiklerini hissetmelerini ve blogumu ziyaret ettikten sonra kendi aileleriyle birlikte gün be gün keyifli ve pozitif şeylerin peşinde koşmak için ilham almalarını istiyorum. Senin hiç kendi hayatını başkalarınınkiyle kıyasladığın oluyor mu peki? Kendimi başkalarıyla karşılaştırmak hiçbir zaman beni iyi hissettirmedi. O nedenle beni mutlu eden kişilere ve aileme odaklanıyorum. Onlar bana her gün gerçek sevinci veriyorlar. Hayat, başkalarının hayatını yaşamaya çalışmak için çok kısa. Gerçekten sıkıldığın ve tek başına seyahat etmek istediğin zamanlar oluyor mu? Mesela kendi başına gitmeyi istediğin bir yer yok mu? Etrafta üç çocuk varken sıkıcı bir an diye bir şey olmuyor. Bazen etrafta yürüyüş yapmak için uzaklaşmayı veya tek başıma yemek yemeyi isteyebiliyorum. Ama uzaklaştığımda da her zaman geri dönmek istiyorum. Bir anne olarak yalnız geçirilecek özel durumlar için can atıp, sonra da bu zamanın çoğunu onları özleyerek geçirmek çok komik. Anne olmakla ilgili en sevdiğin şeylerden birinin emzirme deneyimin olduğunu söylemişsin. Tahminimce, hemen hemen her yerde emzirmişsindir. Bununla ilgili bu kadar güzel olan

neydi? Bana göre emzirmek, anneye, bebekle çok özel bir bağ kurma fırsatı veriyor. Çocuklarım iyi beslendikleri için, ve emzirmek benim adıma acılı, zor bir deneyim haline gelmediği için onlara minnettarım. Buna gerçekten değer veriyorum. Eşinle aranızda hala ufak romantik anlarınız var mı? Anne babaların çocuklarına verebileceği en iyi şeylerden biri eşleriyle kurdukları sağlıklı bir ilişki. Babalarının benim için ne anlama geldiğini ve onu ne kadar çok sevdiğimi çocuklarımın bilmeleri önemli. Bu ayrıca eşimin ve benim de ufak randevular ve gezmeler için zaman yaratmayı akıl etmemizi sağlıyor. Evde yemek pişirmeyi mi tercih edersin, dışarıda güzel bir yemeği mi? Mutfakta zorlanmıyorum, ama eşim de harika bir aşçı. Onun benim için yemek pişirmesini çok seviyorum. Çocuklar ve anneleri için en şık aksesuar nedir sence? Şapkaların büyük bir hayranıyım. Ve çocuklarda şapka inanılmaz güzel duruyor. Şehirde rahatlamak için nereye gidersin? Parka. Güneşli bir havada, bir waffle arabası görme ümidiyle... Bu yaz nereye gidiyorsunuz? Batı sahillerinde olacağız. Sahil ve aile ziyaretini iple çekiyorum.

XOXO The Mag


BEAUTY

THE OUTDOOR GLOW

Bejden Bronza Doğru yazı ayşecan ipek görseller chanel sas'ın izniyle

Yaz aylarına pek yakıştırılan neon turuncular, saks mavileri, begonvil morları filan derken deniz ve güneşin kıyısında geçen saatler sonrasında fark ediyoruz ki; ait olmak istediğimiz renk skalası, tüm doğallığı ve çabasızlığıyla bejden bronza uzanıyor. Mademoiselle Chanel de bizimle aynı fikirde olacak, 1913'te Deauville'de açtığı ilk butiğiyle sadece modada değil güzellikte de bazı önemli kuralları domino taşları gibi yıkmaktan çekinmemiş. Erkeklere uygun görülen jarse, kadınların gardıroplarına dahil olurken, yine Gabrielle Chanel imzalı abartıdan uzak, kendini güneş ışığına teslim etmiş bir güzellik anlayışı da arzu edilenle yer değiştirmiş. Tüm sınırlara ve kısıtlamalara karşı duran bu güçlü tavır, Les Beiges de Chanel koleksiyonuna da ilham veriyor: Her an her yerde, kolaylıkla uygulanabilen, günlük güzellik rutinini özgürleştiren, iç mekanın sıkıcılığından açık havanın spontanlığına adım atan ürünler... Hedeflenen görünüm ise güneş ışıkları sayesinde canlanan yanaklar, doğal bir konturla belirginleştirilmiş elmacık kemikleri, bütünlüğe saygı duruşunda kusursuz bir cilt ve tabii ki iyice nemlendirilmiş, pürüzsüz dudaklar. 2013'te formüle edilen Les Beiges koleksiyonu doğal pudranın hata payı bırakmayan yapısından ve doğru pigment dozundan tabii ki vazgeçmiyor. Onun yerine menüye deniz rüzgarını ekliyor. Efsanevi pudralara ilave edilen yeni bir tonun dışında, sınırlı sayıda üretilen Healthy Glow Multi-Colour Marinière'le tanışıyoruz. Denizci çizgilerini makyaja taşıyan bu pudranın açık tonu, elmacık kemiklerinin ve dudakların hemen üzerine, kaş çizgisinin hemen altına uygulandığında doğal bir aydınlanma sağlıyor. Koyu ton ise yüze boyut kazandırmak için var. Fırçayı pudranın üzerinde hesapsız bir şekilde gezdirdiğinizde ise iki ton bir araya geliyor ve cilde sağlıklı bir parlaklık kazandırıyor. Chanel laboratuarlarının açık havaya çıkmaktan anladığı şey, Gisele'in

bronz güzelliğini yakalamaktan ibaret değil elbette. UVA, UVB ve SPF15/PA++ gibi cilt bakımının tanıdık ve fazlasıyla gerekli kodları bu pudranın DNA'sında mevcut. Beyaz gül ve pamuk çiçeğinden elde edilen bitki hücreleri sayesinde koleksiyondaki pudralar, cildi koruyor ve yatıştırıyor, Shea yağı ve E vitamini ise konfor ve nem sağlıyor. Healthy Glow Multi-Colour Marinière pudra, ambalajında koleksiyona ismini veren beje bürünmüş olsa da beyaz ve buğday tenlilere hitap eden iki farklı renk seçeneğine sahip: Marinière N°01 ve Marinière N°02. Özgür makyaj hareketi bu yenilikle son bulmuyor, Les Beiges paletine uyum sağlayan Healthy Glow Sheer Colour Stick, kadifemsi ve tazeleyici dokusuyla tek bir şeritle yanaklara ihtiyaç duydukları o 'tam kıvamında' rengi kazandırıyor. Çektiğiniz çizgiyi dağıtmak ise fırçaya değil, parmaklarınıza düşüyor. Renk yoğunluğuna da siz karar veriyorsunuz, katlar arttıkça taze pembe, ışıltılı mercan ve dore bakır güçleniyor, kendini daha da fazla belli ediyor. Güneş ışınlarının değdiği tek nokta yanaklarımız değil, Chanel Les Beiges hikayesinde yeni bir sayfa açarak Moisturizing Healthy Glow Lip Balm'u sahneye çıkarıyor ve böylelikle sizleri 'yaz sıcağında ruj süren o kadın' olmaktan kurtarıyor. Konfor ve özgürlük tutkusuyla yaratılan bu nemlendiriciler, dudak üzerinde ipeksi bir yumuşaklık yaratarak adeta makyaj kozası görevi görüyor. Klasik, siyah Chanel tüpün içinde, sınırlı sayıda üretilen tek bir renk yatıyor: Dudağın doğal rengine uyum sağlamakta hiç zorlanmayan bir pembe. Açık havada, denizden esen rüzgarla dans eden bu koleksiyona uyum sağlaması için yaratılmış, son derece iştah kabartıcı başka ürünler de var: Lèvres Scintillantes, Rose Tendre ve Beige Star'la, Les Vernis ise Beige Pur, Precious Beige ve Lovely Beige'le yeni arzu nesnelerine kavuşuyor. Bu kadar farklı yoruma sahip olan bejin, renksiz olduğunu kim söyleyebilir?

XOXO The Mag


D E S I G N P O R T R A I T.

Ray, seat system designed by Antonio Citterio. www.bebitalia.com

B&B Italia Stores in Istanbul: Ortakรถy Dereboyu Cad. No. 78 34347 - T. +90 212 327 05 95 F. +90 212 327 05 97 Fulya Emirhan Cad. No. 2 34349 - T. + 90 212 236 68 00 F. +90 212 236 68 06 www.mozaikdesign.com - info@mozaikdesign.com


INTERVIEW/ART

KORAY ARİŞ

Gör, Dokun, Hisset Koray Ariş'in heykelleri, sadece uzaktan bakmakla yetindiğiniz geleneksel işlerden çok daha fazlası. Üzerine binebildiğiniz, sallayabildiğiniz ve vurmalı bir enstrüman gibi çalabildiğiniz bu heykeller, kimi zaman izleyiciyi içsel dengelerinin bir parçası haline getirirken kimi zamansa ritmini bütün dokunsallığıyla hissettiren kadim bir şaman ayinine davet ediyor. 60'lı yıllardan beri Türkiye'de sanata dair özgün ve yenilikçi bir anlayışın yolunu çizen sanatçıyla, son dönemdeki çalışmaları ve heykelin güncel sanattaki yeri üzerine konuştuk. röportaj serhat cacekli fotoğraflar gökhan polat

XOXO The Mag


İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nin Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne dönüştürüldüğü kritik yıllarda sanatın içinde yer alan bir isim olarak, Türkiye'deki sanat eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sanat öğrencilerine ilk önce gezmeyi ve bakmayı öğretmek lazım. Çünkü Michelangelo'nun neden bu kadar başarılı olduğunu ancak işlerini gördüğünüz zaman anlıyorsunuz. Onun heykellerinde, oluşturduğu figürün ve formun dengesini bozacak hiçbir unsura yer yoktur. Gördükleriniz ve öğrendikleriniz sonrasında da kendinize özgü bir şeyler çıkartmanız gerekli. Ben, her zaman, özgünlüğümden ödün vermeyerek, farklı şeylerin arayışında oldum. Anlayanı az olan plastik sanatlar ortamında, önemli olan sanatçının özverili olup kendini kandırmaması.

ilgilenilmez, satın alındığında konulacak yer bulunamayacağı korkusuyla küçük işler üretilirdi. Şimdi ise kurumsal koleksiyonların oyuna dahil olmasıyla bu olgu değişti. Heykel yapmaya gelecek olursak, o da zor bir şey. 10 derecelik açıyla bakıyorsun farklı, yandan bakıyorsun farklı, her tarafını ayrı ayrı incelemeniz gerekiyor. Akademide hocam olan Şadi Çalık'ın bir sözü vardır; “İyi bir forma sahip bir heykeli alıp rastgele bir şekilde kırdığınız zaman bile her bir parçası aynı formu taşır, aynı plastik değere sahip olur.” Bu nedenle malzemenizi, renk ve dokuyu en iyi şekilde kullanarak dengeli bir form oluşturmanız lazım. Heykelle, fiziki olarak da çok fazla uğraşmanız gerekli. Bunun, resme göre daha yorucu ve ağır bir iş olduğunu düşünüyorum. İşin finansal boyutu da çok önemli, sürekli bir yerden destek almanız lazım. Hayatım boyunca kendi kendime yetmeye çalıştım. Kişisel ilişkilerimi maddi bir destek görmek amacıyla kurmayı tercih etmedim.

Ve dahası, öğrenci olmanın üstüne sanat ortamını farklı kimliklerle, akademisyen ve sanatçı olarak da tecrübe ettiniz. Bu açıdan baktığınızda sanatçı olmayı nasıl değerlendirirsiniz? Sanat, profesyonel olarak içine girdiğinizde zor olan bir alan. Sanatın dışında olan insanlara bunu anlatmak ise daha zor. Amatörce ilgilenmek bir tarafa, profesyonel olarak bir sergi çıkartmaya uğraştığınız anda bunu hissediyorsunuz ve bu kavram beni çok etkiliyor. İki-üç senedir üzerinde çalıştığım işler atölyemden çıkarak galeri mekanına gittiği zaman olay biraz farklılaşıyor. Galeri mekanında sergilenince eserinize karşı bir yabancılaşma yaşıyorsunuz. Atölyenizde aylarca vakit geçirdiğiniz, üzerinde çalıştığınız işler farklı bir ortamda farklı bir ışık altında sergilenirken hoşunuza da gidiyor. İnsan yaptığı her serginin bir öncekinden daha iyi olmasını istiyor. O belirsizlik ve heyecan, işin biraz tuzu-biberi...

İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun olduktan hemen sonra İtalya'ya giderek sanat hayatınızı bir süre orada devam ettirdiniz. Genç ve yeni mezun bir sanatçı olarak, bu deneyimin üzerinizde büyük bir etkisi olmuş olmalı. Evet, inanılmaz bir şeydi. 1969 yılında okulu bitirdikten hemen sonra Roma'ya gittim ve 1975 yılına kadar orada kaldım. O dönemler İtalya'da sanatın bir patlama yaşadığı ve her tarafın galerilerle dolu olduğu bir zamandı. Dolayısıyla, ister istemez ben de bu ortamdan etkilendim. İlk zamanlar nereden başlamam gerektiğini bilmiyordum, aynı zamanda kendime özgü bir şeyler ortaya çıkarmanın arayışı içindeydim. İlk önce çamurla yaptığım figürlerden bronz heykeller döktürdüm. Sonra büyük ahşap kütükler alıp onları yontmaya başladım. Zaman zaman ilham almak için çocukluğumu aklıma getirdim ve Adana ve İstanbul'daki hayatıma dönüp baktığımda eski mezar taşlarının formundan yola çıkmanın iyi bir başlangıç noktası olabileceğini düşündüm. Ardından, insan ve çocuk kafaları oluşturmaya ve bunlara çiçekler eklemeye başladım. O zamanlar malzeme olarak ahşap ve kösele kullanıyordum

Heykelin “Türk sanatının üvey evladı” olduğunu söylemiştiniz, bu durum hala geçerli mi? Onu çok eski bir röportajımda söylemiştim. Bu durum büyük oranda hala geçerli olsa da yavaş yavaş değişmeye başladı. Kamusal alanlarda sergilenmek dışında eskiden sanat piyasasında heykelle pek fazla 67


ve yaptığım çiçek figürleri onlarla bütünleşiyordu. Sonrasında ise tarzım gittikçe sadeleşti, ve 1996 yılında figüratif çalışmaları tamamen bir kenara bırakarak, daha soyut ve hareketli heykeller yapmaya başladım. Galeri Nev İstanbul'daki serginizde yer alan heykeller, geleneksel anlayışın aksine dokunsal ve işitsel öğeleri ön plana çıkaran ve seyirciyle birçok farklı yönden ilişkiye geçebilen işler. Bu çalışmalarınıza ilk ne zaman başladınız? Etkileşim, heykellerimin her zaman önemli bir parçası oldu. Daha önceki sergilerimde, gösterdiğim hareket ve denge unsurlarının ön planda olduğu işlerimin üstüne binebiliyor, onlarla oynayabiliyordunuz. Şimdi ise daha dokunsal ve işitsel öğelerin üzerine yoğunlaştım. 'Vurmalı heykeller' serisinde davul ve tamtam gibi çalgılardan ilham alarak yaptığım, ahşap ve deriyi birlikte kullandığım işler yer alıyor. Her bir heykel farklı bir ses çıkartıyor ve ayarlı olmadıkları için çıkardıkları sesler ortam ısısına göre değişebiliyor. Bu nedenle bunlar deneysel birer vurmalı çalgı olarak performatif özellikleri kuvvetli işler. Çocukluğumda Adana'da okurken trampet çalardım. Merasimlere çıkmadan bir hafta önce trampeti bana verirlerdi, ben de o trampetin yanına tencereler yerleştirip baterist gibi çalmaya uğraşırdım. Mahalledekiler de “Koray yine çalmaya başladı.” derlerdi. Belki de beni bu heykelleri yapmaya o zamanlardan gelen bir his yönlendirdi. Sergideki heykellere ziyaretçiler dokunsun, onları birer enstrüman gibi çalsınlar istiyorum. Çünkü işler ancak o zaman, müzikal bir harmoninin içinde tamamlanıyor. Hatta duyurayım, Okay Temiz ve arkadaşları sergideki heykellerle bir performans gerçekleştirecekler. Galeri ve müzelerde sergilenen eserlere (çoğunlukla) dokunmak yasaktır ama siz bunu özellikle istiyorsunuz... Evet, çünkü ben de her zaman gördüğüm heykellere dokunmak istemişimdir. Bir şeye dokunduğunuz ve onu okşadığınız zaman, formu ve malzemeyi de daha iyi hissetme şansınız olur. Üretim aşamasında kimi zaman ışığın beni yanılttığı oluyor, o zamanlarda dokunarak doğru formu yakalıyorum. Ayrıca esere dokunmak sanatçıyla izleyici arasında

farklı bir iletişim kurmaya olanak sağlıyor. O eseri yaparken aktardığım enerji, izleyiciye ancak heykele dokunduğu zaman geçiyor. Ahşap ve deriyi birlikte kullandığınız eserlerde zanaatkarlığın izleri de okunabiliyor. Nasıl bir yöntem izliyorsunuz? Bu her bir aşaması ayrı bir ustalık gerektiren bir süreç. İlk önce suntaları birbirine ekleyerek ana formu oluşturuyorum. Daha sonra bu formun üstünü dana veya inek derisiyle kaplayıp çeşitli dokular vererek renklendiriyorum. Ana form yeterince sağlam olabilmeli ki üzerini kapladığım deri kendini bırakmadan sabitlenebilsin. Heykellerin üzerindeki dokuyu oluşturmak için kimi zaman onları baştan aşağı iplerle sarıyorum, kimi zamansa zımparalıyorum. Çocukluğumda atölyesinde babama yardım etmemden beri her türlü işle uğraştığım için şanslıyım. Daha önceki hareketli işlerinize baktığımızda bir 'dengeyi arayış' söz konusu. Aynı zamanda kullandığınız malzemeler de birbirleriyle özsel açıdan uyum içindeler. Son dönem işlerinizde bu temaları nasıl ele alıyorsunuz? Denge ve dönüşüm bütün işlerimde yer alıyor. Bu, aslında insanın doğasından kaynaklanıyor. Siyasetten, sosyal normlara kadar her yerde dengenin varlığı söz konusu. Aynı zamanda bireyin kendi içinde de olması gereken bir araç. Hayatım boyunca hep dengeli ve dikkatli bir yaşam sürdürmeye gayret ettim ve bu da ister istemez heykellerime ve kullandığım malzemelere yansıyor. İşlerin kendi iç dengelerinin yanı sıra bir de aralarında kurdukları bir denge var. 'Vurmalı heykeller' performatif bir araç olarak kullanıldıklarında ortaya çıkan müzikal harmoni ve ahenk de bir denge yaratıyor. Koray Bey, sonraki projelerinizde de işlerinize dokunmaya devam edecek miyiz? Haliyle... İşin içine dokunma ve okşama hislerini daha fazla katmak istiyorum. Devam eden ve farklılaşan formlar üzerinde çalışmayı ve dokuların değişkenliğini izleyiciye daha iyi bir şekilde aktarmayı amaçlıyorum.

XOXO The Mag


DIALOGUE/WHATEVER

SİNAN LOGIE & MURAT GERMEN

Kentle Aşk İlişkisi

Mekan, bir dert, bağlılık, takıntı aktarım alanı olarak karşımıza çıkabiliyor. Mekan ve zaman üzerinden, iz sürme güdüsü ile farklı pratiklerde, farklı yöntemlerle kayıt altına alma eylemine devam ediyoruz. Kayıt alarak nerede durduğumuzu, nerede var olduğumuzu, neye karşı olduğumuzu izleyebiliyoruz. Bu kayıtlar ve izlere odaklanarak üretimine devam eden iki mimar ve sanatçı; Murat Germen ve Sinan Logie ile kentle olan aşk ilişkilerinden konuştuk. moderasyon dilek öztürk fotoğraf gökhan polat

XOXO The Mag


Muta-Morphosis, Shanghai 2, 2014, Murat Germen

DÖ: Kentte mecburen yaşıyormuşuz gibi geliyor. Onu hiç sorgulamıyoruz, sahip çıkmıyoruz ona. Sahip çıkmadığımız için de deneyimleyemiyoruz, deneyimleme cesaretimiz yok.

Dilek Öztürk: Üretimleriniz üzerinden benzer geçmişler paylaşıyorsunuz. Çalışmalarınızda kentin izini, hafızanızda şehirle ilgili kalan soyut ya da somut birtakım izler takip ediyorsunuz. Ben bu izler üzerinden söyleşiyi açmak istiyorum.

MG: Bu konuları yeteri kadar deneyimleyemediğimiz için de sorgulayamıyoruz, çünkü insan deneylediği kadar bir sonuç elde eder. Oradan da birikim kalır. Hatta ben o birikime de bir yerden sonra teori diyorum. Teori elinde olduğu zaman dersin ki: “Hayır! Ben itiraz ediyorum çünkü elimde bazı veriler var. O yüzden bunun sonu iyi olmayacak. Yaklaşık bir şeyler öngörüyorum. O yüzden böyle yaşamalıyız.” Bizse bunu söyleyemez hale geliyoruz. Yaşıyorsak ona şükretmeye başlıyoruz. Bu çok fena bir şey.

Sinan Logie: Benim kentle olan aşk ilişkimin başlangıcı, altı yaşındayken Ankara sokaklarında kaykayla yokuş aşağı kaydığım dönemlere tekabül ediyor. 20'li yaşlarımda ise artık profesyonelleştiğim kaykay pratiklerimde, şehri ekstrem bir şekilde yaşamaya alıştım. Sokakta dolaşırken bir merdiven gördüğümde “Oradan nasıl atlayabilirim?” gibi fikirler aklıma geliyordu. Mimarlık okumaya başlayınca da, proje tasarım sürecinde, bir mimari projeyi çözerken, tıpkı bir kaykay hareketini çözer gibi, aynı nöron ağını kullandığımı hissettim. Bütün tasarım ve düşünce süreci birbirine çok benzediği için gerçeği soyutlayarak anlayıp, sonra onu üç boyuta aktarma sürecinden bahsediyorum. Mimarlıkta bir binayı, bilgisayar programı ile soyutlayıp, sonra bir şekilde 3. boyuta geçiriyoruz. Kaykayda da o hareketin bütün bedensel dengesini soyutlayarak, önce beyinde çözüp, sonra hareketi gerçekleştirebiliyoruz. Diğer bir uğraşım olan resim pratiği ile ise, sürekli bir gerçeği soyutlayıp sonra tekrar yeni bir gerçek nasıl üretiliyor, onu araştırmaya çalışıyorum.

SL: İnsan olarak var olabilmek için üstümüze sadece bir tüketici kimliği giydirilmiş. Oysa şehrin potansiyellerini değişik bir şekilde kullanarak, sadece bir tüketici değil ama bir aktör olma potansiyelini de anlamak önemli. İnsanları ona teşvik edebilmek büyük bir mutluluk kaynağı olabilir. Otoyol, AVM vb. her şey, sizi değişik tüketim odaklarından birine bağlayan, kapalı kent kalıplarına sokuyor. MG: Bu gittikçe bizi üretimden uzaklaştırıyor, ki kent benim için bir üretim alanı.

Murat Germen : Kaykay çok güzel bir çıkış noktası. Hem dokunsal, hem de sesle ilgili bir boyutu da var. Biz sadece görsel ve fiziksel hafızaya değer veriyoruz. Halbuki, bunlar da işin çok önemli boyutları. Ben Sinan'ın kaykaya bağlı olduğu kadar bisiklete bağlı değilim belki ama ben de bisikletçiyim diyebilirim. Ve bisiklete binme pratiğinde, şehirle ilişki kurma konusu direkt olarak ortaya çıkıyor. Mesela Amsterdam'a baktığınız zaman, oradaki öncelik sıralaması; bisiklet, yaya ve araba. Türkiye'ye baktığımızda ise iş tersine dönüyor; araba, yaya, bisiklet. Tabii bisiklete her iki taraf da çok kızıyor. Araba zaten en büyük bela. Normalde medeni kültürlere göre bir yaya olarak daha zor bir durumda olduğumuzu varsayıyorum. Konuya geri dönersek; ben yaptığım çalışmalar içerisinde biraz kentlilik tanımları üzerinden de gitmeye çalışıyorum. Yaratılan görselliğin kendi içindeki boyutları, dinamikleri apayrı tartışılır ama işin içine özellikle bir kavram metni dahil etmeye çalıştığın zaman, kentlilik ya da mimarlığın arasındaki açık alanlar, yeşil alanlar, yaya alanları nasıl tanımlanmalıdır türünde bir ilişki zinciri üzerinden bir şeyler tanımlamaya çalışıyorum. Kent, herkese eşit derecede, çeşitli imkanları, erişim fırsatlarını sağlayan bir yapılanma olmalıdır. Temel barınma, ulaşım ve tüketim alanlarının ötesinde bir şehir üretebilmemiz gerekiyor. Konuya ekstra bir boyut katılması, bir şeylerin denenmesi lazım. O deneylerde olumlu veya olumsuz sonuçlar elde edilip, ona göre karar verilmeli ve yeni deneyler yapılmalı.

DÖ: Kendi deneyim ve birikiminizden bahsedelim. Deneyimlerinizi kendi pratiğinize yansıtırken, ikinizde de, bu birikimi yansıtma şekli olarak, yapmak, bozmak, kırmak gibi yöntemler görüyoruz. Neden yap, boz, kır? SL: O kalıptan çıkmak istiyorsak, o kentin içindeki kurulu sistemi biraz zorlamamız, başka bir rotaya sokmamız lazım. Bu, gözlemle ya da fiziksel bir tavırla mümkün olabilecek bir şey. Orada bir muhalefet araştırması var. Mimarlıkla bir nevi küçük sistemler kurmaya çalışıyoruz. Sonuçta o sistemler bazen bir iktidarın uzantısı haline gelebiliyor ve mimari, o iktidarın zamanda ve mekanda var olmasını sağlayan bir pratiğe dönüşüyor. Benim ilgimi çeken, yapıların sistem olmaması. Diğer taraftan, resimlerin bozulmaya başlaması ve tekrar edilememeleri gibi bir arayış içerisindeyim. Orada insanlar, sürekli değişen mekan ya da evrende, kendilerini sürekli sorgulayıp yenilemek zorunda kalsınlar gibi bir arayış var. Yaptığımız pratiklerde, sürekli bir tutuculuk ve her şeyi sabitlemek gibi bir arzumuz olabiliyor. Bundan hep uzak durmaya çalışıyorum, diyebilirim. MG: Ben de o yap/boz sürecini şöyle görmeye çalışıyorum: Bizim şu anda 71


İsimsiz, 2014, Tuval üzerine yağlı boya, 135x184 cm (Galeri ÖktemAykut’un izniyle)

Book Of Transformation-Dönüşüm Kitabı serisinden, Sinan Logie

içinde olduğumuz sistem daha çok boz/at. Halbuki, yap/bozda çok güzel bir geri dönüşüm var. Aynı malzemeden yola çıkarak belki onun içeriğini, algısını değiştirmek, aşina olduğumuzu varsaydığımız şeyi o aşinalığından çıkarıp, yeni bir anlam kazandırmak var. Ben, bu durumu doğanın içinde de görüyorum. Doğa da aynı şekilde çalışıyor, devamlı bir yap/boz süreci içerisinde. İlginçtir, sanıyorum doğa, bizim bozduğumuzu da yapmak için kullanıyor. O döngüye biz çomak soksak da, doğa yine de ona bir çare buluyor. Bu nedenle doğaya çok saygım vardır. Yakın zamanda Kapadokya'daydım. Oradaki formların gerçeküstülüğü, bu kadar yüzyıl sonra hala bir şekilde var olmaları ve var olmaya devam etmeleri, o doğal formasyonların, saldırılardan korunma amacıyla içi oyulan yapıların, şu anda çok ilginç şekilde soğuk bir depolama alanına dönüşmesi… Böyle bir şey doğa. İnsan her daim onun içinde kendine bir yer buluyor ve onunla yan yana yaşamını devam ettirmek zorunda kalıyor. Yap/boz sürecini böyle tanımlayabilirim. DÖ: Hiçbir şey ardında bir iz bırakmadan kaybolmuyor. Bunun bence en görünür örneğini eski Sovyet ülkelerinde görebiliriz. Kentsel alan, iktidarın gücünü sembolize eden köprüler, anıtsal mimarlık örnekleri ile dolu. Güç, alanını bırakırken ya da kaybolurken, ardında bu sembolleri bırakıyor. Kendi kritiğinizde, bu süreci siz nasıl entegre ediyorsunuz? SL: Sovyetler'den bahsedersek, hiç değilse orada iyi mimarlar vardı. Maalesef bu dönemki Türkiye'de öyle kaliteli bir mimari kültür çıkmıyor. Beton blokların üstüne Selçuklu motifleri çizmekle orada aslında bir mekan yaratmıyoruz. MG: 1-2 sene önce Salzburg'a yolum düştü. Bir pastaneye rastladım. '1700'den beri' yazıyor üzerinde. Burada ise bakıyorsun; 1700'den kalan olsa olsa tarihi yapılanmalar var. Onu da artık çok büyük bir gürültü kopar diye yıkamamışlar. Bu izler, bazen olumsuz bazı şeylere işaret edebiliyorken, diğer yandan da kültürün sürekliliğinin ve sürdürülebilirliğinin göstergeleri olabiliyor. Ben, İnci Profiterol hala kalsın, 300 senelik bir pastanemiz veya lokantamız olsun isterdim. Yapılmış bir şeyin üzerine eklersen sürdürülebilir bir palimpsest oluşturursun ama onu tümüyle yıkar, yeni bir şey yaparsan, o tamamıyla yepyeni, bir geçmişi olmayan, büyük olasılıkla da geleceği olamayacak bir şey olacak. Bunun dengesini iyi kurmak gerekir. Kapadokya'dan yola çıkarak; iz bırakma üzerine bir şey daha söylemek istiyorum. Orada hem barınma amaçlı korunaklı mekanlar, hem de kiliseler yapılmış, çünkü bölgede misyonerler var. Okuma-yazmanın çok ileri olmadığı bir dönemde kiliselerde çok güzel ikonografiler yaratıldı. Fakat dini liderler şöyle bir şey oluştuğunu düşündüler: İnsanlar temsile tapmaya, onları putlaştırmaya başladı. Bunun üzerine, ikonoklazm başladı. Ancak daha sonra tekrar düşündüklerinde, ikonografinin inancı yaymak için hala önemli bir şey olduğunu fark ettiler, ve böylece ikonografi kullanımı kiliselere tekrar dönmüş oldu.

DÖ: Aslında üst üste biriken durumlardan bahsettik. Bu katmanlılığı zaman kavramına bağlayabiliriz. Zamanın bağlamı çok kuvvetli. Siz kendi adınıza onu nasıl tanımlıyorsunuz? SL: Mimar olarak mekana, zamandan daha çok önem veriyorum. Zaman illüzyonunu mekan değiştiği için yaşadığımızı düşünüyorum. Kuantik fizik bakış açısıyla yaklaşırsak, evrenin sınırsız ve bütün olduğunu görüyoruz. Bir yandan şu anda çok az iz bıraktığımız dijital bir dönemdeyiz. Her yaptığımız kaydediliyor. Ancak çektiğimiz fotoğraflar, yazdıklarımız, hiçbir spotun üstünde iz bırakmıyor, hepsi geçici. O yüzden işlerimde eski bir teknik olan yağlıboyayı kullanmak, bir malzemeyle, yüzeye derinlemesine bir iz bıraktığımı bilmek beni rahatlatıyor. Bu, daha önce bahsettiğim tüketiciden aktöre geçiş sürecinin bir parçası. MG: Bana göre zaman, rutine bindirildiği anda bir iktidar aracına dönüşüyor. Belli saatlerde belli şeyler yapmamız gerekiyor. Zamanın kalmadığı için birçok şeyi sorgulamaz hale geliyorsun. Çünkü zamanı sana öyle sıkıştırılmış bir halde veriyorlar ki, o sorgulamaya ayıracak vaktin kalmıyor. Bir de, kısa bir zaman içerisinde o kadar büyük değişiklikler yapılıyor ki, ben neyi sahipleneceğimi şaşırıyorum. Ama, bu söylediklerime ters taraftan bakınca, zamanı seviyorum. İnsan anormal egoist bir varlık. Bana kalırsa bu varoluş, bütün evren döngüsü içerisinde, döngüye en çok uymayan bileşenlerden bir tanesi ve zaman bize bunu hatırlatıyor. Bir zaman geliyor, ölüyorsun ama o devam ediyor. Zaman bana, ne kadar zayıf olduğumuzu hatırlatıyor. DÖ: Yaşam biçimlerinden bahsettik, orada bir virgül bırakmıştık. Sizin anı bırakmamak için kendi hayatınızda tercih ettiğiniz kullanım alanları nedir? Ne biriktiriyorsunuz? Nasıl biriktiriyorsunuz? MG: Ben izleri benzer yöntemlerle tutuyorum. Mesela Google Takvim bile benim için bir iz. Twitter gibi bir mikroblog da, bir çetele tutmak gibi. Aslında şunun için iz tutmaya ihtiyaç duyuyorum: Kendi belleğimi

bildiğim sürece, belli bir şeylere karşı durabilirim. Neyi sevdiğimi, neye önem verdiğimi unutursam ben ayakta duramaz hale gelirim. Sırf bu yüzden bile iz tutmak ve onların kaybolmamasını sağlamak çok önemli. Ama diğer yandan da arşivciliğin, iz tutmanın hasta bir tarafı da var. Çok fazla yapıldığı zaman unutamamak, kin tutmak gibi sonuçlar olabiliyor. Ne kadar çok iz tutarsan, kendine o kadar hak ediniyorsun. Bir şeyin izini tutmak, anı yaşamanı engelleyebiliyor. SL: Benim de arşivleme ve bilgiyi sınıflandırma konularında takıntılarım var. Bir sürü kütüphane arşivim var. İstanbul tarih haritaları koleksiyonu, mimari örnekler, sanat örnekleri vs. Hepsinin nerede olduğunu bilirim. Belçika'dan Türkiye'ye taşınırken yanımda getirdiğim tek şey kitaplarımdı, bir de en başa dönersek; kaykayım.

XOXO The Mag


poltronafrau.com Ginger, designed by Roberto Lazzeroni

Intelligence in our hands. True beauty is more than skin deep. This is what we think at Poltrona Frau, which is why we have always placed our trust in the skillful hands of our craftsmen, who lead every single step of the manufacturing process and choose the very ďŹ nest raw materials. This is our way of offering you the best italian quality.

Ayazma Yolu Sokak No:5 Etiler T: 212-2636406 www.bms-tr.com


FILE

SOME WOMEN OF LAW hazırlayan merve yeşilçimen fotoğraflar gökhan polat

Burcu Acartürk Yıldız Yeniden başlama şansın olsa başka bir meslek seçmeyi düşünür müydün? Hayır, avukatlık son derece keyif aldığım bir meslek ve bu mesleğin benim için en doğru karar olduğunu düşünüyorum. Bir günün nasıl geçiyor? Sabah 06:30'da uyanıyorum. Çocuklarımı okula gönderdikten sonra gün benim için tekrar başlıyor. Henüz yoldayken, o güne ilişkin programımı organize ediyorum. Maillerimi kontrol edip, telefon görüşmelerimi yapıyorum. Ofise girdiğim andan itibaren, yoğun iş temposuna geçiş yapıyorum, üst üste toplantılarla genelde zaman nasıl geçiyor anlamıyorum. Uzmanlık alanların neler? Uluslararası şirketlerin Türkiye'deki oluşumları ve yatırımları ağırlıklı olmak üzere, birleşme ve devralma işlemleri, finans ve bankacılık hukuku, rekabet, gayrimenkul ve iş hukuku öncelikli çalışma alanlarım. Türkiye bir yatırımcı için hala cennet mi? Seçimi ve büyümedeki yavaşlamayı, özellikle stratejik ortaklıklar açısından, fırsat olarak görüyorlar. Türkiye'nin genç ve dinamik nüfusu, ekonomik büyüklüğü ve jeopolitik konumu da, yabancı yatırımcıların Türkiye'yi tercih etmelerindeki en önemli etkenler arasında, dolayısıyla fırsatları yakalama istekleri sürüyor. Bir aplikasyon üzerinden avukat seçimi ve evrak teslimi gibi hususları çözebildiğimiz bir dünyaya henüz uzak mıyız? Aslında, bunun için sadece zaman gerekiyor. Zira son yıllarda bu

konuda ciddi ilerlemeler kaydedildi. Türkiye genelinde adalet hizmetlerinin hızlı ve verimli kullanılması amacıyla uygulanmakta olan UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) ve tüzel kişiliklere ilişkin merkezi veri tabanını oluşturan MERSİS (Merkezi Sicil Kayıt Sistemi), uygulamaları kullananlar açısından zaman, verimlilik ve bilgilerin doğruluğu bağlamında önemli faydalar sağlıyor. Baban da avukat, bu durumda senin onun yolundan gitmen, kimseye sürpriz olmamıştır. İnsanların muhtelif konularda babama akıl danışmaları, küçük yaşlarda zihnimde avukatlığı farklı konumlandırmamı sağladı. Ve sonrasında, lisede değişim öğrencisi olarak gittiğim Hong Kong'da, evlerinde misafir olarak kaldığım çiftin, uluslararası bir hukuk bürosunda avukat olarak çalışmaları, o zamanlar henüz Türkiye'de olmayan büyük ve uluslararası işler yapan hukuk bürosu olgusunu yakından görmemi sağladı. Yani sadece babam değil, etrafımdaki başka insanlar da bu kararı almamda etkili oldular. Hukuk alanında kadın olmak zor mu? Değil, zira avukatlık cinsiyet ayırt etmeyen saygıdeğer bir meslektir. İşte değilken seni neler yaparken görebiliriz? Birkaç yıl önce resim koleksiyonerliğine başladım. Türkiye'den, çağdaş sanatçıların eserlerini alıyorum. Boş zamanlarımda resim araştırması yapıyorum. Bir de eşimle birlikte klasik otomobil rallilerine katılıyoruz, son zamanlarda bu yeni tutkum oldu. Ve son olarak, ailece çıktığımız keyifli seyahatler, yoğun tempolu hayatımdan uzaklaşıp rahatlamamı sağlıyor.

XOXO The Mag


Nilüfer Budak Davalara katılıyor musun? Katıldığım oluyor ama çok sık değil. Daha ziyade danışmanlık hizmeti veriyorum.

bizim işimize de katkı sağlıyor. Ofis olarak Türkiye'de yatırım yapmak isteyen yabancı yatırımcılara da danışmanlık hizmetleri veriyoruz. Dünyanın herhangi bir yerinden müvekkiller bize internet aracılığıyla ulaşıyor, toplantılarımızı video konferans olarak yapıyoruz. Aynı gün içinde Almanya'da ve Pekin'de toplantılara katılma şansımız oluyor. Bu tür gelişmelerin avukatlık mesleği ile birlikte uluslararası hukuku da değiştireceğini düşünüyorum.

Hangi alanlarda? Ticaret Hukuku ve Borçlar Hukuku'yla ilgileniyorum. Yaptığım işi, şirketlere verilen danışmanlık hizmetleri kapsamında sözleşme hazırlamak ve inceleme yapmak şeklinde açıklayabilirim. Miras ve iş hukuku ise dava ve adliye kısmını oluşturuyor. Bunun haricinde, son zamanlarda, özellikle mobil uygulamalar alanında çok sayıda yeni fikir ve girişim mevcut. Bu alanlarda girişimcilerle çalışıp yatırım sürecinde destek veriyorum. İşimin asıl heyecan verici ve keyifli olan tarafı da bu aslında…

Hep çalışmıyorsundur. İş dışında zamanımın çoğunu ailemle geçiriyorum. Aile hayatı ve iş dengesi benim için çok önemli. Oğlumla yeterli vakit geçirebiliyoruz, o açıdan çok şanslıyım. Hobi olarak ise toprakla ilgilenmeyi seviyorum.

Tecrübelisin, bu durum işinden sıkılmanı engelliyor mu? Dokuz yıl sonunda aksine bir tavır gelişiyor. Zaten, avukatlığın sevmediğim tarafları üzerine çok düşünmedim. Mesleğini severek yapan o şanslı insanlardanım. Bu mesleğin tek olumsuz tarafı, genellikle soyut olması ve kendi iş gücümüze dayanması nedeniyle Türkiye'de yeterli değeri görmemesi olabilir.

Peki, en son ne zaman tatil yaptın? Birkaç gün önce Olimpos ve Çıralı'ya gittim. Oralar bu mevsimde nar çiçeklerinin muhteşem renkleri ve mis gibi çiçek kokularıyla cennet gibi oluyor. Tatil için her zaman doğal ve sakin yerleri tercih ederim. Denemezsem içimde kalır dediğin başka bir meslek var mı? Küçük bir çiftlik sahibi olup hem toprakla hem de hayvanlarla ilgilenmek istiyorum. Avukatlığı bırakır mıyım bilmiyorum, zaman olursa ikisini de yapmak isterim.

Aynanın karşısında prova yaptın mı hiç? İtalya'da bir ticaret fuarına Türkiye'deki yatırım ortamını anlatmam için davet edilmiştim. Hazırlanmak için çok az zamanım vardı. Salona gitmeden önce odada, aynanın karşısında sunumu kendime anlattım, önce kendim ikna oldum. Yine yaparım.

Seni nasıl bir gün bekliyor? Üç buçuk yaşında bir oğlum var. Her sabah olduğu gibi, güne onunla başladım. Ofise geçtikten sonra kahvemi içip, haberlere göz atacağım. Daha sonra maillerimi kontrol edip, yapmam gerekenleri planlayacağım. Sabah daha verimli oluyorum, zira sonrasında başlayan telefonlar, toplantılar, yeni sözleşmeler derken gün hızlı bir şekilde bitiveriyor.

Yakın gelecekte avukatlık ne tür değişimler geçirecek sence? Güncel değişim ve ihtiyaçlar yasal değişiklikleri ve yeni düzenlemeleri de beraberinde getirecektir. Bunun dışında, dijital alandaki gelişmeler 75


FILE

Esra Çiçekçi Bugün kendini nasıl hissediyorsun? Bu ay oldukça hareketli ve yoğun geçiyor ama bugün özelinde kendimi iyi hissediyorum. Dün çok stresli bir gün geçirmiş olmama rağmen, bugün, hafta ortasında gelen tatilin tadını çıkaracağım için yükseğim. Masanda seni bekleyen kaç dosya var? Çok var ama bu ay üç tane önemli projemizin kapanışını yapacağız. Şu an, vaktimin çoğunu en çok bunlar üzerine çalışarak geçiriyorum. Çevrendeki olaylara vereceğin tepkileri ne kadar kontrol edersin? Eskiden, eğer çok net bir şekilde birilerinin zarar gördüğüne şahit olmuyorsam, tepkisiz kalmayı tercih ediyordum. Artık böyle değil, çünkü fark ettim ki bunca zamandır toplumsal duruşumuz olan tepkisizlik, sadece haksızlıkları meşrulaştırmış. Her insanın verdiği tepkilerin bir gün kartopu etkisi yaratıp hala tepkisizliğini sürdürenlere de bulaşacağına ve haksızlıklara alerjik bir toplum haline geleceğimize inanıyorum. Avukat olmak hep aklında mıydı? Tam olarak hangi anda buna karar verdiğimi bilmiyorum ama liseden hukuk okumak isteyerek mezun oldum, açıkçası başka hiçbir bölüme ilgi duyduğumu hatırlamıyorum. Hukuk fakültesini bitirdikten sonra da hakim olmayı tamamen kişisel sebeplerle hiç istemedim, bugün geriye bakınca da kendim için daha iyi bir tercih yapamazmışım diyorum. İşinin kendine has bir devinimi var. Seni hangi açılardan

geliştirdiğini düşünüyorsun? Hukukçu olmak günlük yaşamımı kolaylaştırmıyor elbette, ama yaptığım her işlemin daha farkında olmamı sağlıyor. Her konunun artı ve eksilerini, olası sonuçlarını ve hukuki risklerini bilinçli bir şekilde gözden geçirebiliyorum. Bu da, sanırım, daha doğru kararlar vermemi sağlıyor. Sürekli çok yönlü düşünmek zorundayız, bir durumu bütün olasılıklarıyla beraber değerlendirmemiz ve sözleşmeleri mümkün mertebe açık bırakmayarak yapılandırmamız bekleniyor. Bu anlamda, sonsuz bir beyin jimnastiği gibi. Bir de, avukatlığa başladığımdan beri tolerans sınırımı çok yükselttim. Uzun çalışma saatleri ve bitmeyen işler artık standart bir gün demek benim için. Kolay kolay sinirlenmiyorum. Dijitalleşmeyle beraber sistemler hızla değişiyor ve yeniden yapılandırılıyor. Hukuk alanında bu değişim nasıl yaşanıyor? Temel yasalar ve hukuk prensipleri yüzyıllardır değişikliğe uğramazken, bunların uygulamasına yönelik düzenlemeler sürekli çağın gereklerine göre yenileniyor. Ayrıca teknolojinin ve küreselleşmenin de alanımız üzerinde oldukça yenilikçi bir etkisi var. Mesela artık, farklı ülkelerde bulunan meslektaşlarımızla, uluslararası bir şirket birleşmesini eş zamanlı görüşerek gerçekleştirebiliyoruz. Çalışmadığın zamanlarda da iş düşünür müsün? Hayır. İş çıkışı rahatlamak adına neler yaparsın? Biraz spor, biraz beyaz şarap bana her zaman iyi gelir. Hele ki işten erken çıkmışsam ve arkadaşlarımla görüşeceksem, keyfime değmesinler.

XOXO The Mag


Melis Şenkal Mesleğin seni nasıl değiştirdi? Özel hayatım da dahil olmak üzere, bütün olaylara avukat bakış açısıyla yaklaşmaya başladım. Ayrıca iş hayatım oldukça stresli olduğundan, özel hayatımda rahatlık odaklı yaşar oldum. Bir de sanırım, eskisinden daha fazla konuşmaya başladım.

sorulara da elimden geldiğince cevap verip, çözmeye çalışıyorum. Olduğun yere gelmende ailenin rolü ne? Açıkçası lisede, aklımda hukuk okumak yoktu. Ailemde ve çevremde hiç hukukçu olmaması nedeniyle bu mesleği düşünmemiştim. Bir süre meslek konusunda epey kararsızlık yaşadım. Bu noktada beni yönlendiren annem oldu. Bana, hafızamın iyi olduğunu, insan ilişkilerinde başarılı olduğumu ve çok konuştuğumu söyleyerek hukuk okuyabileceğimi söyledi. Hukuk okuma fikri onun sayesinde aklıma girdi.

Risk almaktan kaçınır mısın? Risk almayı çok sevdiğim söylenemez. Ufak da olsa, bir temel, sırtımı dayanabileceğim bir yer bulmadan hareket etmeyi tercih etmiyorum. Çok yoğun musun? Her davanın zorlaştığı ve daha çok emek sarf etmem gereken zamanlar oluyor. Ama genel olarak bu ara yine ağır bir dönemden geçiyorum.

E-ticaret sitelerinin ve sosyal medya kanallarının hızlı artışıyla, bilişim suçlarından da daha çok bahseder olduk. En sık karşılaştığın vakalar hangileri? E-ticaret siteleri bakımından dolandırıcılık suçu; sosyal medya kanalları açısından ise özel hayatın gizliliğini ihlal suçu ile kişilik hakları ihlalleri sık sık gündeme gelmeye başladı. Bu konuda herkesin başından geçen bir olay mutlaka vardır. Ve hatta benim de başıma geldi, sosyal medyada sahte profil hesabı açılarak bana ve arkadaşlarıma ait fotoğraflar kullanılmıştı ve kişisel hayatıma ilişkin gerçek dışı paylaşımlar yapılmıştı.

Ne tür davalara bakıyorsun? Ağırlıklı olarak, basın ve bilişim suçları ile bunlardan kaynaklanan hukuki sorumluluk ve tazminat davaları, hekimlerin tıbbi uygulama hatalarından doğan cezai ve hukuki sorumluluğa ilişkin davalar ile iş kazalarında cezai ve hukuki sorumluluğa ilişkin davalarla ilgileniyorum. Yasaları ve yaptırımları bu kadar iyi bilmek yakın çevrende seni bilirkişi olarak konumlandırıyordur. Bu durum sana rahatsızlık veriyor mu? Hayır, hem de hiç. Gerçi, sanılanın aksine, her ne kadar avukat olsak da, bütün yasaları ve yaptırımları bilmemiz mümkün değil. Tabii ki, hukuk mantığımız ve yapacağımız araştırmalarla doğru sonuca ulaşabiliyoruz. Ben de, bu çerçevede, çalışma alanlarım dışında kalan

Avukatlığı bırakıp, her şeye yeniden başlamaya karar verdiğini farz edelim. Sanırım, güzel sanatlar fakültesine girip müzik eğitimi almak isterdim. Küçük yaşlarda trompet çalmaya başladım ancak zaman ilerledikçe önceliklerim değiştiği için gereken ilgiyi gösteremedim. 77


FILE

Lili Nahmias Şu anda aklın hangi dosyayla meşgul? Bir gemi alımı var, bu ara aklım hep onunla meşgul ve bu yüzden, biraz stresliyim. Bir yandan kapanışa kadar belgelerin hazır edilmesi diğer yandan da kapanışın yurtdışında gerçekleşecek olması sebebiyle Schengen Vizesi yetiştirme telaşındayım. Danışmanlık hizmeti verdiğim için, dava avukatlığı yapmıyorum. Dolayısıyla ofis olarak yurtdışında birlikte çalıştığımız bürolarla irtibata geçmem ve dünyanın birçok yerine seyahat etmem gerekebiliyor. Hangi alanlarda çalışıyorsun? Ana dal olarak Şirketler Hukuku, Ticaret Hukuku ve ticari davalar ile ilgileniyorum. Şirketlerin birleşme ve devralmaları, bankacılık ve finans, yabancı yatırımcılık, gemi finansmanı, rekabet hukuku, enerji hukuku, gayrimenkul hukuku, iş hukuku ve sözleşme incelemeleri konularında danışmanlık hizmetleri veriyorum. Peki değiştirme şansın olsa hangi yasaları düzenlerdin? Ben daha çok ticari davalarla ilgilendiğim için Türk Ticaret Kanunu en haşır neşir olduğum kanun. 2012 yılında yürürlüğe giren Yeni Türk Ticaret Kanunu'nda birçok değişiklik yapıldı ve hatalı uygulamalar düzeltildi ama buna rağmen hala çok fazla eksiği olduğunu düşünüyorum. Sence yaptığın işin en zor tarafı ne? Her ne kadar aksini söylemeyi dilesem de maalesef avukat olmanın birçok dezavantajı var. Öncelikle yaptığımız iş çok stresli. Sorumluluk

ve iş yükünün ağırlığı bu stresin başlıca sebepleri, zira mesleğimiz hata kabul etmiyor. Önümüze gelen her işin çok kısa zaman dilimlerinde yetiştirilmesi gerekiyor. Genellikle bu işler sadece bizim yönetebileceğimiz süreçlerle ilerlemediği için üçüncü şahısların kaybettiği zamanları da telafi etmeye çabalıyoruz. E tabii, tüm bunlar üzerimizdeki baskıyı artırıyor. Bu baskıdan sıyrılıp rahatlamak için neler yapıyorsun? Genelde günlerim masa başında veya toplantılarda geçtiği için zihinsel bir yorgunluk yaşıyorum. Bu yüzden güzel havaları kaçırmayıp, her fırsatta arkadaşlarımla deniz kenarında yürüyüşe çıkıyorum. Avukat olmaya ilk ne zaman karar vermiştin? Küçükken avukat olmak gibi bir hayalim yoktu. Lisedeyken hep işletme okumayı planlıyordum. Üniversite sınavı puanlama sonuçları önüme geldiğinde bir anda, biraz da abimin yönlendirmesiyle, kendimi hukuk fakültesinde buluverdim. İleride daha sakin bir hayata geçiş yapmak gibi bir planın var mı? Üniversite eğitimi için İstanbul'a gelip burada kalan bir İzmirliyim. Burayı çok seviyorum ama İzmir'in yeri benim için çok ayrı. Yavaş bir hayata geçmek için kendi adıma henüz çok erken olduğunu söyleyebilirim. En verimli dönemimde olduğumu düşünüyorum. Fakat ileride bu yoğun tempodan ve bu şehrin kalabalığından sıkılırsam nereye döneceğimi biliyor olmak, karar alırken işimi kolaylaştırıyor.

XOXO The Mag


SHOWROOM PA R K E SC O Z E Mİ N V E D E K O R A SY O N MA L Z . S AN. VE Tİ C A. Ş A B C Y O L U / A B C P L A Z A K AT: 1 D : 4 34460 İ ST İ NYE/İ S TANBUL T: ( 0212) 323 25 00 w w w. p a rk es c o . c o m . tr


INTERVIEW/DESIGN

CEM LOKMANHEKİM

Yere Bakan

Cem Lokmanhekim kuyumcu bir aileden geliyor. Üç kardeş arasından bu mesleği mirasını kendine göre evirip aksesuar tasarımcısı görevini üstlenen tek kardeş. Kendini bildi bileli aksesuarlar hayatının bir parçası. Çocukluğu annesinin yüzükleriyle ve küpeleriyle oynayarak geçmiş. Tasarımcı ile sıkı sıkıya bağlı olduğu düzenini, aldığı riskleri, son koleksiyonunu ve kadınları konuştuk. röportaj melda ennekavi fotoğraflar özkan önal

XOXO The Mag


Senden sonra bu mirası devralacak birisi var mı? Hayır yok. Olmasın da. Herkes kendi hikayesini, macerasını yaşamalı. Ayrıca o kadar da yaşlı değilim tabii. Daha durun, mütekait muallim olmak gibi bir durumum henüz yok.

teknolojinin değmediği bir sanat ve aynı zamanda anneden kıza kalan bir miras. Çocukluğumdan beri Trabzon örgüsünü çok beğenirim. Eh haliyle de uzun zamandır bu motife yeni bir form kazandırma hayalim vardı. Yeni düşündüğüm bir şey değil. Trabzon örgüsüne yeni bir soluk getirmek, bu motifi hayata geçirmek ve sokağa indirmek istiyordum. En sonunda bu fikrimi gerçekleştirmeyi başardım. Ben klasik halini sevsem de bu örgüye modern bir dokunuş katmak istedim. El emeği olduğu için örmeye çalışırken her defasında istediğiniz sonucu alamıyorsunuz. Tıpkı dalgaları aşmak kadar meşakkatli bir durum.

Bugün atölyeye adım attığında aklından ilk geçen neydi? Sizinle buluşup konuşacağımı düşündüm. Tabii ki günlük bir programım var, o da aklımın bir köşesindeydi. Özetle, kafamda hepsinin karışımı vardı diyebilirim. Genellikle o gün ne yapacağımı atölyemde bulunan tahtama yazarak işe başlarım.

Koleksiyonun tanıtımı için modellerle çalışmak yerine farklı bir yol seçtin. Bu bir risk miydi? Risk tabii, ama ben risk almayı seviyorum. Görsel olarak, Karadenizli bir anneyi ve kızını kullandım. Neticede bu tasarımları ortaya çıkaranlar hayatın içinde yer alan kadınlar.

Günlük programının tahtana yazdıklarının dışına çıkması seni rahatsız eder mi? Hayatımı o tahtaların yönetmesine çok müsaade eden biri de değilim aslında. Çizdiğim çizgilerin dışına çıkıp içimdeki şahane tembelin keyfini çıkarırım. Kendi kendime hayallere dalmak, arkadaşlarımla kahveye gitmek, hemen ertesi gün için seyahat programı yapabilecek kadar çemberin dışına çıkmak bana çok iyi gelir. Bir de galiba o tahtalara yazdığım planları zaman zaman sabote etmenin yarattığı huzursuzluğun tuhaf bir çekiciliği var.

Peki, aldığın başka riskler de oldu mu? Daha klasik bir parçaya modern bir yorum ekledim. Herkesin beğenebileceği bir konsept değil. Trabzon örgüsünün içindeki minimalizme maksimal detaylar kattım.

Aile mirasını devam ettirmek senin için bir B planı mıydı? Çok zalim bir soru değil mi bu? Ailem kuyumcuydu, evet, ama ben bu işi bir gelenek olarak sürdürmüyorum, hele de B planı olarak hiç görmedim. Tasarım benim için gerçek bir tutku.

Markanın geleceğiyle ilgili hırslı mısın? Biraz hırslı olduğumu söyleyebilirim. Daha tasarlayacağım pek çok koleksiyonum, onlar üzerinden anlatacağım pek çok hikayem var. Bugüne kadar tasarımlarında anlattığın en ilginç hikaye neydi? Son koleksiyonumla gurur duyduğumu söylemeliyim, çünkü koleksiyonumu oluşturan pek çok parçanın birer klasiğe dönüşüp yarınlara kalacağını düşünüyorum.

Atölyen ve mağazan uzun bir süredir Nişantaşı'nda… Yer değiştirmeyi hiç düşündün mü? Bu tarz büyük değişiklikler bende post travmatik stres bozukluğu yaratıyor. Yaşadığım ve çalıştığım mekana ait alışkanlıklarım konusunda biraz tutucuyum. Nişantaşı'nı seviyorum. Bu sokaklar benim evim. Kök salmayı, bir yerlerde deneyim biriktirmeyi seviyorum.

Kelimelerle de kendini iyi ifade edebilen biri misin? Bilmem, bazen... Kendime ait bir dünyanın hayalini kurup, bunu başkalarıyla paylaşabiliyorum. Yakın bir arkadaşım “Dil hazır gıda değil, 300 kelime kime yeter?” diye sormuştu. Bence haklı. Her şeyi dönüp dolaşıp aynı cümle çuvalından çıkartmak bana göre değil.

Hayat Dalgaları Aşmaktır'ın temasına nasıl karar verdin? Bu, aslında hepimizin bildiği Trabzon örgülerinin hikayesi. Elde örülen, 81


INTERVIEW/PEOPLE

LISELOTTE WATKINS

Less Dolce Vita More Ingmar Bergman Moda, doğası gereği, bir küreye bakıp gelecek birkaç yılda insanların neyi arzulayacağını bilmekten geçiyor. Ya da işbu arzuyu akıntıya kürek çekme pahasına istenen yöne çevirebilecek güce ve sabra sahip olmayı zaruri kılıyor. Liselotte devam eden satırlar dahilinde iki süper güce de sahip olmadığını söylüyor. Onun süper gücü anı betimlemek. Milano'nun tropik sıcaklara teslim olduğu günlerin başında saat henüz 09:00'la 16:00 arasında bir yerlerdeyken sanatçıyla karşı karşıyayız. İşlerini neden satmadığını, müzede gördüğü kırmızı Jeff Koons balonuna neden sarılamadığını ve Milano'da neden Dolce Vita naraları atmak yerine Ingmar Bergman griliğine bürünmeyi tercih ettiğini dinliyoruz. Ve tabii tüm bunların modayla hangi noktalarda bağlandığını araştırıyoruz. röportaj aslin kumdagezer fotoğraflar giovanni santarelli d'angelo


Sen de modanın göbeğinde çalışan birçok isim gibi üniformacısın yani. Eğer işiniz gereği sürekli kıyafetlere bakıyorsanız, birkaç sezon sonra neler olacağını halihazırda ezbere biliyorsanız, haliyle günlük hayatınızda bazı deformasyonlar oluyor. Bende de var, sürekli aynı şeyleri giyiyorum ve bu durum hayatımı inanılmaz kolaylaştırıyor. Kaç kadın sabahları uyandığında kendine “Bugün ne giysem?” diye sormama lüksüne sahip ki? Trendleri takip etmediğim ve modern olmadığım için asla modası geçmiş de gözükmüyorum. Her şekilde kazançlı çıkıyorum.

Liselotte, işlerini satmadığın doğru mu? Çoğu zaman arkadaşlarımın işleriyle değiş tokuş ediyorum. İnan, satışla ve o satış işlemleriyle uğraşacak zamanım yok. Ayrıca, ne yalan söyleyeyim, satışı kotarabilecek organizasyona ve disipline de sahip değilim. Ama bu Sonbahar Stockholm'de iki sergim olacak. Sergi açmaya bayılıyorum çünkü bu sayede çok daha karmaşık ve büyük ölçekte işler yapabiliyorum. Özellikle bu sergide, 1.5 metreye 2 metre gibi oldukça devasa işlerim var. Ve bunları bilgisayar başında değil de elde, makas ve kağıtlarla yaptığım için bence ayrıca özeller. Bir de bu sergi dahilinde çok yakın arkadaşım Naomi Itkes'le üzerinde beraber çalıştığımız kitabımızı da satışa sunacağız.

Peki neden moda tasarımı değil de illüstrasyona yöneldin? Bana kalırsa benim en büyük yeteneğim etrafımda olan bitenleri iyi gözlemleyebilmek. Ama açıkçası, daha ilerisini görme yeteneğine sahip değilim. Demek istediğim; neyin trend olacağını, bundan birkaç sezon sonra insanların neyi arzulayacağını tahmin edemem, ama şu anda olanları çok güzel bir şekilde tasvir edebilirim. O yüzden bana en uygun işi yapıyorum, ayrıca moda tasarımının yavaş ve acılı geçen üretim sürecine dayanacak sabrım da yok.

Şu anda ne yapıyorsun? Milano'daki evimdeyim, kalemler ve kağıtlardan oluşan bir karmaşanın arasında çalışmaya çalışıyorum. Neden Milano'da yaşamayı tercih ediyorsun? Benim açımdan bilinçli bir seçim olmadı. Kocamla Paris'te yaşıyorduk, ardından o Milano'da Jil Sander'den bir iş teklifi aldı. Sonrası nasıl geçti bilmiyorum, yedi senedir hala buradayız.

E o zaman modayla yollarınız nasıl kesişti? Çizimlerimden birkaçı Gestalten Verlag tarafından Miu Miu için yayınlanan bir kitapta yer almıştı. Rem Koolhaas bu çizimleri Miuccia Prada'ya göstermiş, sonrasında da bildiğiniz gibi çizimlerimden birkaçını Miu Miu kıyafetlerinde kullandı. Bu arada bu olaydan önce de küçük atölyeleri olan arkadaşlarımla ortak çalışmalarım vardı...

Başka bir İtalyan şehrinde yaşıyor olsaydın çizimlerin modaya bu kadar yakın olur muydu? Bunu yakın zamanda öğreneceğim, çünkü bu yaz Roma'ya taşınıyoruz. Hala bir Milanoluyken soralım o halde; modayla iş dışındaki ilişkin nasıl? Modanın hoşuma gitmediğini söylersem yalan söylemiş olurum. Ama modayla aramda kurduğum bir dinamiğim var, onun hakkında konuşmaya, endüstrideki yaratıcı kimliklerin hayatlarını okumaya bayılıyorum. Eh haliyle, işimi moda üzerine kurgulamayı da çok seviyorum. Yine de iş tüketmeye ve trendleri takip etmeye gelince tüm bu ilgim bir anda yok oluyor. Açıkçası çok az alışveriş yapıyorum. Ve aldığım şeylerin iyi kalitede olmalarına özen gösteriyorum. Tabii ki onlara çok iyi bakıyorum. Sanırım İtalyanlardan öğrendiğim yegane şey bu.

Söz konusu çizim olduğunda münzevi bir hayat tarzı kaçınılmaz oluyor, moda dünyasının hızı ve dinamizmiyle nasıl dengede duruyorsun? Bir şekilde kendi içimde doğru tarifi tutturduğum bir karışım buldum. Genelde kendi habitatımda çizimlerimi yapıyorum ve dışarıda neler olup bittiğini merak ettiğimde birkaç saatliğine kaosun içerisine atılıyorum. Zaten bir illüstratörseniz hiçbir zaman bir editör, stylist ya da fotoğrafçı gibi o camianın içerisinde olmuyorsunuz. Daha çok dışarıda kalan bir inek öğrenci muamelesi görüyorsunuz, ki itiraf edeyim; bu sıfat içten içe hoşuma gidiyor. 83


Peki çizim sürecin nasıl işliyor? Eğer bir moda hikayesi çiziyorsam önce hikayeye uygun bir model buluyorum. Tıpkı bir fotoğrafçı ve stylist gibi önce modelimi ayarlıyorum. Ardından hikayenin nereye varacağını görmek ve hangi kıyafetleri kullanabileceğimi tartışmak için yayının moda editörüyle buluşuyoruz. Karara vardıktan sonra tıpkı bir moda çekimindeymiş gibi modeli; saçı makyajı ve kıyafetleriyle fotoğraflıyorum. Çoğu zaman bu süreç dahilinde profesyonel bir ekiple çalışıyorum. Zaman zaman da saçı, makyajı ben yapıyorum ve sadece stylist'ten kıyafetler konusunda destek alıyorum. Çünkü kuşkusuz, onlar bu konuda benden çok daha iyiler. Eğer yurtdışından bir iş aldıysam tüm bu süreçler Skype üzerinden işliyor ve bir hayli Google araması gerektiriyor. Ardından da kabuğuma çekiliyorum ve referanslarım dahilinde çizmeye başlıyorum. Küçümsenemeyecek bir prodüksiyondan bahsediyorsun. Peki tüm bu olanaklardan önce nasıl üretiyordun? Ah, hatırlamak neredeyse imkansız. Moda sektörüyle içli dışlı olmaya başladığımda dönem 90'ların başıydı, New York'ta yaşıyordum ve çok fazla seyahat ediyordum. Eğer İtalya'dan bir iş aldıysam İtalya'ya gidiyordum, iş Londra'dan geldiyse Londra'ya... Şikayet edemem, güzel yıllardı ve şimdikinin aksine daha çok insanla, daha samimi olma imkanınız vardı. Ayrıca New York'ta aldığım işler de fiziksel olarak orada olmamı, insanları tanımamı ve beraber çalışmayı gerektiriyordu. Evet, şimdi Skype toplantıları sayesinde çok daha kısa sürede çok daha fazla iş halledebiliyorum ama haliyle eskisi kadar samimi bir ortamda çalışamıyorum. Geçtiğimiz günlerde yapılan Frieze New York'ta belki de en akılda kalan şey, işlerin kırmızı bir iple izleyicilerden ayrılmıyor oluşuydu. Bilakis Jonathan Horowitz, izleyicileri üretim sürecinin bir parçası yapmış, Pia Camil ise yaptığı pançoları dağıtmıştı, daha birçok iş de dokunmayı teşvik eder türdendi. Senin sergi alanı ve işlerin sergilenişiyle ilişkin nasıl? Üç ve beş yaşlarında iki çocuğum var, geçtiğimiz kış Stockholm Modern Museum'da büyük heykellerin gösterildiği bir sergiye gitmiştik. İşler alanda etraflarında hiçbir koruma olmadan serbestçe sergileniyordu. Kocaman, kırmızı bir Koons balonunun ne kadar dokunulası durduğunu

biliyorsunuzdur, etraf daha niceleriyle doluydu ve ben onlara dokunmaya çalışan çocuklarımın peşinden koşup onları engellemeye çalışırken sergiden hiçbir şey anlamadım. Çocuklarımın istediği tek şey balondan köpeğin bacağına sıkıca sarılmak ve onu boğmaktı. Bir yetişkin olarak benim de içimden aynısı geçiyordu, ama hepimize müzelerde sanat işlerine dokunmanın yasak olduğu öğretildiği için bu dürtüyü iteliyordum. Çok can sıkıcı, değil mi? Eğer o iş bende dokunma ve sarılma ihtiyacı yaratıyorsa bunu yapabilmeliyim. Çünkü bu, o işi deneyimlemenin doğal bir bağlantısı... Dokunmanın yanında, sergilerde fotoğraf çekip Instagram'da paylaşmak gibi bir refleksimiz var artık, üstelik büyük sanat fuarlarında dahi ziyaretçiler eserlerin önünde selfie çekebiliyor, sen bu duruma nasıl yaklaşıyorsun? Ben İsveçliyim, sosyalist ve olabildiğine mütevazı bir kültüre aitim. Biz, H&M ve Ikea'nın ülkesiyiz, haliyle bir şeylerin VIP olabileceğine pek de inanmıyoruz. Bu bağlamda insanları kısıtlamaya da sıcak bakmıyoruz. Eğer paylaşılacak, sergilenecek bir şeyler varsa ortada olsun isteriz. Ama aynı zamanda her şeyin ölçülü olmasından yanayız. Bence bir sergiye gidip orada beğendiğin bir işi Instagram'dan paylaşmanda hiçbir sorun yok. Ama bütün bir sergiye telefon ekranının ardından bakıyorsan orada bir sorun var demektir. Zaman zaman insanların Instagram'ın sadece bir araç olduğunu ve gerçek hayatın, yaşadıkları anda olduğunu hatırlamaları gerekiyor. Orası, seçici bir şekilde, bir şeyleri sergileyebilecekleri bir mecra, ve tüm diğer mecralar gibi gerçek deneyimin bir yansıması. İnsanlar sadece o mecra üzerinden gördüklerini sevip sevmediklerine karar veremezler, fiziksel olarak onu deneyimlemeleri ve kararı öyle vermeleri lazım. Aslında bir önceki sorumun sebebi, Céline'in Pre-Fall koleksiyonunu editör ve satın almacılara randevu ile göstermesi ve akıllı telefonları kesinlikle yasaklaması. Ardından Met Gala'sında da selfie çekmek yasaklanmıştı. Moda sektöründe aşırı paylaşıma karşı bir tepki doğuyor gibi... Kesinlikle bu duruşa hak veriyorum. Met Gala ya da herhangi bir defilede insanların elinde telefonlarıyla durmadan kendilerini ya da etrafında olan biteni fotoğraflamaya çalışması çok itici bir görüntü ve bir o kadar da

XOXO The Mag


sinir bozucu... İnsanların o anı yaşamak, anın tadını çıkarmak yerine olan bitene telefonları ardından bakmayı tercih etmeleri bana çok garip ve korkutucu geliyor.

koyabilmekti. Ben de öyle yaptım ve her şeyden önce biraz eğlenmeyi seçtim. Ayrıca her şeye rağmen stilimin hala aynı olduğunu düşünen epey insan da var.

Peki sen Instagram üzerinden sipariş alıyor musun? Pek almıyorum. Ama o alanı ben de birçok sanatçı gibi portfolyomu sergilemek için kullanıyorum. İşlerimi beğenen sanat yönetmenleri hesabımı takip ediyor. Koyduğum yeni işler dahilinde tek tük teklifler de aldığım oluyor. Ama Donald Robertson gibi bir milyon takipçim yok, ve onun gibi bir Instagram ünlüsü değilim.

Çalışmadığın zamanlarda da bir şeyler çiziyor musun? Pek çizmem. Çocuklarımı 9'da okula bırakıp 16'da alıyorum. Ve 9-16 arasında deliler gibi çiziyorum. Akşamları birlikte biraz boyama yapıyoruz. Sonrasında kalem bile görmek istemiyorum. Kendi işlerini atıyor olmana rağmen soralım; bir şeyler toplar mısın? Bit pazarlarına gitmeye bayılıyorum. Evimin her köşesi buralardan topladığım şeylerle dolu. Eski seramikler, tablolar ve mobilyalar... Hiçbiri çok değerli parçalar değil ama benim için özel. Sanırım biriktiremediğim tek şey kendi işlerim.

Sosyal mecralar aynı zamanda sürekli bir karşılaştırma durumuna da sebep oluyor, işlerinden ve tekniğinden sıkıldığın kendini diğer sanatçılarla karşılaştırdığın oluyor mu? Tabii ki. Yaptığım işten asla tamamen tatmin olmuyorum. Sürekli daha iyisini yapabileceğim ve tekniğimi daha ileriye taşıyabileceğim yollar üzerine düşünüyorum. Yarattıklarımın beni mutlu edebildiği bir dünya benim için mümkün değil. Sosyal mecralar bu telaşım üzerinde ne kadar etkili bilemiyorum ama karşılaştırmaya yatkın biri değilim. Öyle ki, güncel işlerimi erken dönem işlerimle karşılaştırmamak adına kendi çizimlerimi bile arşivlemiyorum. Ama artık şu etrafımdaki kağıttan koca yığını bir düzene sokmam gerekiyor.

Kendini çok yargıladığın için mi? Hem de had safhada. Benim için var olmanın yegane sebebi bu. Ayrıca insanların işlerim hakkındaki eleştirilerini de duymayı seviyorum çünkü bunlar beni hem kamçılıyor hem de yeni bir şeyler keşfetmemi sağlıyor. Zaten başkalarının eleştirilerinden ve düşüncelerinden etkilenmeyi bıraktığınız an kendinizi en iyi olarak görmeye başladığınız andır. Eh, bu da haliyle aslında her şeyin bittiği andır.

Arşivlemediğin işlerine ne oluyor? Çöpe gidiyor. Üstelik üzerinde dijital olarak çalıştığım işlerimde de durum pek farklı değil. Asla yedeklemediğim için en ufak bir bilgisayar sorununda yok olup gidiyorlar.

Röportaj vermeyi seviyor musun? Bazen, eğer sorular iyiyse... Şu ana kadar bu röportajdan oldukça keyif aldım.

Sık stil değiştirmek izleyicinin algısını bozmuyor mu? Stil, sanatçı için çok kişisel bir şey. Hayatları boyunca tek bir stile sadık kalabilen sanatçıların izleyicileri için daha konformist bir dünya yarattıklarını düşünüyorum. Bunun yanında bazı sanatçıların tek bir stil üzerinde durmalarının yegane sebebi basitçe arz-talep meselesi... Siparişi veren, sanatçının ünlü olduğu iş tekniğini istiyor ve aslında onu bir kafese kapatıyor. Gerçi bu durumda alan da satan da genelde memnun oluyor. Bana gelince 20 senedir bu sektörde hayatta kalabilmemin tek yolu sürekli değişmek ve kendime yeni hedefler

O halde şansımızı zorlamayalım; yarın için planların ne? Ailecek deniz kenarına gideceğiz, şu sıralar Milano'ya tropik bir sıcaklık hakim ve hepimizin biraz temiz havaya ihtiyacı var. İçimdeki İsveçli bu havadan nefret ediyor ve sürekli denizi özlüyor. Açıkçası bu yüzden de Roma'ya taşınıyor olmaktan biraz çekiniyorum. Çünkü halihazırda Milano'nun sıcak havasıyla baş etmek benim için çok zor. Ben yağmuru, karı ve gri havaları seviyorum, biliyorum kulağa hiç Dolce Vita gelmiyor, ben biraz daha Ingmar Bergman'ım. 85


INTERVIEW/ART

WILHELM MUNDT

Seri Üretim. Değil.

Karşımızda hafif sinirli, oldukça obsesif, bir o kadar da yaratıcı biri var. Wilhelm Mundt, heykellerini çöpe döndüren, ve o aynı çöplerden heykeller üreten, parlak amorf taşlarıyla şekil ve hacmi araştıran bir heykeltıraş. Mundt'a Düsseldorf'ta bağlanıp hikayesini dinlerken, sanatçının, 30 yıl önce üretmeye başladığı Trashstones serisiyle heykelin, heykel olma halini ne kadar sevdiğini anlıyoruz. Kafamız karışıyor, iyi anlamda. röportaj seza bali fotoğraf martina curtius

XOXO The Mag


“trashstone 561”, 2013, Productionwaste in GRP-”Stühleklumpen”, 2015, china ink on paper, Fotoğraf: Roman März Installationview (561, 491, 561) Buchmann Galerie, Berlin 2015 Fotoğraf: Roman März

Installationview (517, 518, 519, 520, 521) Gallerie Andersson/Sandström, Stockholm 2011, Fotoğraf: Wilhelm Mundt

Bay Mundt, güne nasıl başlıyorsunuz? Genelde kahve ve sigara ile, fakat şu anda berbat bir dönemden geçiyorum çünkü sigarayı bırakmaya çalışıyorum.

Ve sonra, Trashstones serisine nasıl başladınız? 80'lerde Duchamp'ın readymade kavramından çok etkilenmiştim ve bununla ilgili bir şeyler yapmak istiyordum. Kendi kendime bu fikirle nasıl baş edebileceğimi sorarken, çözümü, seri prodüksiyon üretimleri taklit ederek bir nesneyi anlamsız bir hale getirmekte buldum. Bu yaptıklarımla en iyi halde, ben de, başka sanatçılara readymade olarak kullanılacak şeyler üretiyor olacaktım. Seri prodüksiyonla üretmek, işlerimin uzun soluklu bir proje olmasına yol açtı. İlk heykelimi ürettiğim dönemde araç gereçler, masalar, prototipler gibi şeyler de üretiyordum, ayrıca atölyemde, bütün bu üretimlerden ortaya çıkan bir yığın çöp de birikiyordu. Bu objeler ve çöp yığının arasında bir hiyerarşi olmamasına karar verdim. Her şeyin atölyemin kapısından bir kerede çıkıp gitmesi gerektiğini düşündüm ve bu şekilde '001' isimli heykelim ortaya çıktı.

Motivasyonu yüksek tutmanın sırrı nedir? Hala aynı sorular ve şüphelerden besleniyorum, ve hala bazı cevaplar beni şaşırtıyor. Kendinizi nasıl geliştiriyorsunuz? Çalışarak. Bu kadar yüksek sayıda heykel üretince şekil ve form hakkında ne tür şeyler keşfettiniz? Heykelin içine ne kadar çok ve sert malzeme doldurmaya çalışırsam, form da bir o kadar kuvvetli oluyor. Enerji hiç kaybolmuyor. Bunu keşfettim.

Trashstones haricinde başka heykelleriniz de var. Tabii ki, bunlar Trashstones projesinin kavramsal çerçevesini oluşturan diğer işler ve Trashstones'ların içlerini dolduruyorlar.

Ve başa dönelim, heykelle ilk ilgilenmeye başladığınız zamana... 1979'da Düsseldorf'ta resim okuyordum. Okula başladıktan üç ay sonra, ilk resim hocam bana, “Resminin ortasında neden yeşil bir nokta var?” diye sordu. Sorusuna cevap veremeyince resim yapmayı bıraktım ve heykele geçtim. Heykelle uğraşırken şunu fark ettim, bütün anlamları bir kenara bırakınca, heykelin çok gerçek bir şey olduğunu görüyorsunuz. Ağırlığı, farklı boyutları, hacmi var. Dokunabilirim, hissedebilirim ve beğenmezsem bir kenara yuvarlayıp onu kendi haline bırakabilirim.

Bir nevi saklama ve tekrar kullanmaya odaklısınız, bu çevreci bir seçim mi? Benim işlerim kesinlikle çevreci değil, atölyeme gelip derin bir nefes alsaydınız emin olun bu soruyu sormazdınız. 'Trashstone 001' ile en son ürettiğiniz heykel arasındaki farkı nedir? Renkleri bir kenara koyarsak, bazı işlerimde boyutlar epey büyüdü. 87


“Regal III”, 2015, 9 trashstones, graphite, wood, steel, Fotoğraf: Roman März

Bu seride 600'den fazla heykel ürettiniz. Obsesif bir tarafınız olduğunu söyleyebilir miyiz? Tabii ki obsesifim, yoksa bu işe bu kadar uzun süre devam edemezdim. Heykellerinizden bir tanesini evinizde tutacak olsaydınız hangisini seçerdiniz? Buna karar vermek biraz zor çünkü her birinin kendine has bir hikayesi var. Fakat şu anda en son bitirdiğim heykeli çok beğeniyorum, ki onu daha boyamadım bile. Çok agresif bir formu var ve bayağı da ağır. Bu projenin ucu açık mı? Hiç bitmeyecek mi? Bu kavramsal bir proje ve 999. taşı ürettiğimde bitecek. En azından öyle umuyorum... Bu işleriniz aynı zamanda modern fosillere benzetiliyor. Bu karşılaştırmaya katılıyor musunuz? Ben aslında meteorlarla karşılaştırılmalarını tercih ederim. Gökyüzünden gelen ve kim tarafından yaratıldığı bilinmeyen taşlar... Son zamanlarda fotoğrafla da uğraşmaya başladınız. Bunlardan bahseder misiniz? Bu taşları üretmek bayağı zor olabiliyor, atölyemde uğraşırken sinirlendiğim zaman, heykellerin bir kara delik içinde yok olmalarını istiyorum. Bu fikirden yola çıkarak biraz denemeler yaptım ve deneme yanılma sonucunda bu kara delik fotoğrafının da 3 boyutlu bir görsel

yarattığını fark ettim. Her ne kadar taştan geriye kalan sadece gölgesinin fotoğrafı olsa bile... Fotoğrafın yanı sıra çizime de başladınız. 3 boyutlu işlerden sıkıldınız mı yoksa? Açıkçası devasa heykeller üretmek çok yorucu, hacim hakkında çizim yapmanın ne kadar eğlenceli bir şey olduğunu fark ettim. İşleriniz bir dökümhanede üretilip burada numaralandırıyorlar. Bu süreci göz önünde bulundurursak, heykellerinizi endüstriyel ürünler olarak mı görüyorsunuz? Aslında sadece alüminyum heykellerim dökümhanede üretiliyor. Ama bunu bir kenara bırakırsak, bütün heykellerimi endüstriyel ama özgün parçalar olarak görüyorum. Ha fabrikada ha benim atölyemde üretilmiş... Fikri oluşturmak mı, heykeli üretmek mi? Birbirinden ayrı düşünemem. Tıpkı içeriği şekilden ayıramayacağınız gibi. Eninde sonunda her şey çöpe gidiyor ve siz çöpten, estetik heykeller üretiyorsunuz. Bir nevi, insanların malzemeye olan bağlılığını eleştiriyorsunuz diyebilir miyiz? Hayır. Tam tersi, bir heykeltıraş olarak materyalist olmak zorundayım. Siz de olun.

XOXO The Mag


INTERVIEW/PEOPLE

MURAT DALTABAN

Hayat Memat

Bir masada karşı karşıya oturduğunuz insan önünüzdeki birkaç saatin nasıl geçeceğinde belirleyicidir, kuşkusuz. Sonuçta birlikte sıkılmak da vardır işin ucunda, ama bazen de anlatılanlara kulak kesilmek istersiniz, çünkü karşınızdaki oturup size hayatını özetliyordur. Şimdiye kadar verilmiş ve hatta tekrara düşmüş cevaplardan müstesna, anlatıcının kendi tabiriyle, “doğru yerde ve doğru zamanda” vuku bulan sohbet, bir yandan, kayda geçiyordur. Ve tabii sonra siz de, anlatıcıyla -namıdiğer Murat Daltaban'la- tanışmak için sayfaları çeviriyorsunuzdur... Hikaye böyle başlar. röportaj serap gecü fotoğraflar gökhan polat

XOXO The Mag


Murat Bey, hayatınızın nasıl bir dönemindesiniz? Orta yaşlı oldum artık ve bunun ağırlığını taşıyor gibiyim. Hayatla ilişkimde eskiye kıyasla daha ciddi bir şeyler yaşıyorum. Oğlumun doğumuyla beraber, yaklaşık 11 yıl önce, birdenbire büyüme ihtiyacı duydum ve bu süreç bugüne kadar devam etti, giderek daha oturaklı bir hale geldim. Kendi kendimle daha rahat ilişki kurar oldum. Yani kendi adıma uzun bir süredir iyi bir dönemden geçiyorum.

aslında bilimsel tarafla duygusal tarafın birlikte işlemesinden oluşmuş bir şey. Ve hiçbir zaman tiyatronun bilimsel tarafını da ikinci plana itmemişimdir. Başarısız olduğunuz zamanlarda nasıl bir motivasyonla tekrar başladınız? Tiyatroya girdikten sonra doğru dürüst başarısızlık yaşamadım. Ya da ODTÜ'de başarısızlık duygum o kadar nasırlaşmıştı ki, kendimi hiçbir zaman ondan daha başarısız hissetmedim. Hiçbir zaman oradakinden daha kötü bir başarısızlık olabileceğini hayal etmedim, düşünmedim. Bir de insan çok büyük yenilgilerden sonra şunu öğreniyor; aslında dibe vurduğun her an bir tecrübeyle yürümeye devam ediyorsun. ODTÜ de bana bunu öğretti.

Tiyatroda da olgunluk çağınızdasınız. Evet, Dot 10 yılını tamamladı. Daha geriye gidersek, ben de 1988'den beri tiyatro yaptığıma göre, o tarafım da bir olgunluğa ulaştı. Tiyatroyla ilgili birçok sorunun cevabını keşfettim. Oyunculuğun cesaret gerektiren bir tarafı var. Siz kendinizi oyuncu olmaya ilk nasıl ikna etmiştiniz? Cesaret kavramı çok enteresan bir kavram. Ona hem ihtiyaç duyarsınız hem de onu ele geçirdiğinizde, o sizi manipüle edebilir. Tiyatroya başlamadan önce, sahne üzerindeki cesaret ihtiyacının çok benzerini, daha bana ait bir alanda, kimliğimle ilgili olarak çok yoğun yaşıyordum. Ergenlik çağının son dönemlerinde, nihayet tiyatroyla ilgili bir şeyler yapmaya başlamıştım, ama çok girişken bir genç adam değildim. Daha içine kapalı, daha az konuşan, her şeyi çok problem eden, duygusal zekası daha gelişkin, duygusal olarak çok çabuk etkilenebilen ve çevresini de bu anlamda çok çabuk etkileyebilen biriydim. Ve bu durumu akılla yönetebilir bir halde değildim. O yüzden de cesaretle ve başarıyla ilgili çok yoğun problem yaşıyordum. Tam o sırada tiyatro bir sınav olarak karşıma çıktı.

Bir şeyler yazar mısınız? Yazarlık disiplini için bir sabır gerekiyor ve ben o sabrı kendimde hiç bulamadım. Yazmak uzun bir süreç, o süreci inşa etmek için nasıl yol alacağımı bir türlü bilemedim. Kelimeleri matematikteki sayılar gibi bir enstrüman haline dönüştüremedim, onlar üzerinde bir hakimiyet sağlayamadım. Her ne kadar çok arzu etsem de galiba hiçbir zaman yazamayacağım. Kendinizi özdeşleştirdiğiniz bir yazar var mı? Hakan'la (Günday) çok iyi anlaşıyorum, onun yazdıklarının çok kıymetli olduğunu düşünüyorum ve hikayelerini okumaktan çok keyif alıyorum. Tanıştığımdan beri, her yerde her zaman Hakan demişimdir. O çok özel bir yazar. Onun dışında, müzikteki kadar sayabileceğim isim yok. O zaman müzik konuşalım... Ben hayatla, hissederek ve duyarak ilişki kuruyorum. Sesle ilişkim çok önemli. Bir anı yaşarken kafamda hep bir müzik, bir ses döner. Tuhaf ama çocukluktan beri bende böyle bir şey var. Bu da görüntüyü daha anlamlı hale getiriyor. Hayat sessiz bir resim gibi değil benim için, her zaman tansiyon yaratan bir ses var. Bazen de bir gerilimi yumuşatmak için sesi kullanarak anı dönüştürdüğüm oluyor. Provalarda da bazen gözlerimi kapatıp, sadece sahnenin sesini dinlerim. Oyunu böyle anlamaya çalışırım. Yaptığım işi ve yapamadığım tarafları böyle algılarım.

Nasıl bir sınavdı bu? Sahneye çıkmak ve oyunculuk fikriyle baş etmek benim için bir sınava dönüşmüştü. Bunun için çaba harcadım ve bu çaba bana kimlik olarak da kendimle ve duygularımla baş etmekte çok yol gösterici oldu. Yani bunu bir yöntem olarak önceden tasarlamış mıydınız? Yo, hiçbir şeyi tasarlamadım. Tiyatroyla sadece seyirci olarak ilgiliydim ama hiçbir zaman oyuncu olmayı düşünmedim. Bunu düşünmeye cesaret dahi etmedim. Oyuncu olma arzusu yakınımdan dahi geçmezdi. Sonra ne değişti? Herkesin hayatında bir dönüm noktası vardır ya, ve onu hissedersiniz, ben de tiyatroya öyle bir zamanda başladım. Bunu becerirsem, her şeyi, şansımı ve hayatımın gidişatını terse çevirebilirim diye düşünüyordum. Tiyatrocu olmak değil, olmak ya da olmamak noktasındaydım. Çok enteresan aslında, bunu tasarlayarak söylemedim, ilk defa denk düştü ama sınava girdiğimde de, Hamlet'in Olmak Ya Da Olmamak tiradını oynamıştım. Sınava girerken, “olmayacak biliyorum ama yine de olmadığını görmek istiyorum” diye düşünüyordum ve bir şekilde oldu.

Enstrüman çalıyor musunuz? Çok kötü gitar çalıyorum. Ve kendimi bu konuda geliştirmek için çaba falan da sarf etmiyorum. Mesela elektro gitar çalıyorum ama bir yeniyetme heyecanıyla değil. Elektro gitar tamamlanmamış, eksik bir enstrüman olduğu için bana çok ilginç geliyor. Akustik gitarı taklit etmeye çalışırken, keşfedilen teknolojiyle, stadyumları doldurabilecek bir sese ulaşmaktan bahsediyoruz. Manyetikten gelen ses, distorsiyona uğrayıp kötü bir ses çıkarıyor, ve o kötü ses, muhteşem bir deneysel alan açıyor. Dışarıdan müdahaleyle bambaşka dünyalara açılabiliyor.

Ya olmasaydı, nasıl bir adam olurdunuz? O dönemde ODTÜ'de Maden Mühendisliği okuyordum ve alanımın beni ilgilendiren kısmı, mühendislikten çok işin akademik kısmıydı. Bir laboratuarım olsun, orada çalışayım isterdim. Düşünce adamıyımdır, okumayı, araştırmayı, derine inmeyi severim; benim için macera oradadır. Bunu metodik bir şekilde hiçbir zaman yapmış değilim ama güdüsel olarak çocukluktan beri hep bir şeylerin daha derinine inmek, bir cevher var mı diye bakmak, yoksa bile olmadığını görmek, bir motivasyon olarak hep benimleydi. Mühendisliği de bu yönüyle seviyordum. Fizik ve matematik beni büyülerdi. Ama ODTÜ çok ağır bir okuldu ve bence bu ağırlık fazlaydı. Ya da benim zekam okula yetemiyordu. Bu açıdan da tiyatro hayatımda çok iyi bir yere oturdu. Yönetmen olabilmem, Dot gibi bir tiyatroyu becerebilmiş olmamız, hep

Tiyatroda da buna benzer bir deneysellikten bahsedebilir miyiz? Evet, aslında benim tiyatroda, yöntem olarak seçtiğim şey de budur; mükemmel olmayan bir yapı, mekanı tamamlanmamış bir tiyatro alanı ve o yapının üzerinde düşünerek hikayeyi nasıl anlatacağını tasarlamak, kompozisyon kurmak... Dot başarılı olmasaydı, aklınızda bir B planı var mıydı? Yoktu, ama başarılı olmasaydı belki başka bir alana kayabilirdim. Daha performatif işler yapabilirdim, belki müziğe kayardım. Başarılı olma noktasını geçmiştim, sanatın içinde olmak, hayatımı sanatla sürdürmek bana yetiyordu. Dot başarılı olmasaydı muhakkak başka bir alanda kendime başka bir dünya yaratırdım. 91


Şarkı söyler misiniz? Çocukluktan beri söylüyorum. ODTÜ'de okurken de bir yandan konservatuar Şan Bölümü'ne gidiyordum. Şarkı söylemeyi çok severim, ama orada da mesela fiziksel açıdan, ses tellerimin yapısı veya başka bir şeyle ilgili olarak, yeterli olmadığımı hissediyordum. İstediğim gibi söyleyemiyordum. Çok mu mükemmeliyetçisiniz? Mükemmeliyetçilik değil de, karşımdaki örneklerin azlığından dolayı birilerine benzemekten çekiniyordum. Tiyatro okurken keşfettim ki, aslında hayat sana modeller sunuyor, o modellerin taklidi olmamak senin kendini keşfettiğin noktada başlıyor. Ben tiyatroda bunu buldum. Biri gibi şarkı söylemem gerekmiyordu, mevcut fiziksel yeteneğimin içerisinde çok yaratıcı olabileceğimi tiyatrodan öğrendim. Açık Hava'da 4000 kişiye oyun oynadım, 1500 kişilik salonlarda oynadım, ama gelip Dot gibi avuç içi kadar bir yerde bir şey yaratılabileceğini, bir hikaye anlatılabileceğini keşfetmiştim. Elinizdeki malzemenin sınırlarını çok iyi keşfedebiliyorsanız onun dezavantajlarını avantaja dönüştürebilirsiniz. Şarkı söylediğim zamanlarda eğer bunu keşfetmiş olsaydım iş başka bir yöne gidebilirdi. İnsanların çekindiği biri misiniz? Dışarıdan biraz kibirli, soğuk nevale gibi görülüyorum. Sosyalleşmeyi çok seven biri değilim, az arkadaşım var. Kendimle iyi vakit geçiririm, kendime dışarıdan bakarım, o yüzden de kendi laboratuarımda kendimi çok incelerim. Odam müzik ve kitaplarla doludur. Başka da bir şeye ihtiyacım olmadan yaşayabilirim. Oğlunuz sizinle ilgili ne düşünüyor? Kendi babamla olan ilişkimden yola çıkarsam, baba-oğul ilişkisi problemli olabilecek bir ilişki. Ben bu ilişkiyi çok daha eğlenceli bir hale dönüştürdüm, oğluma çok temkinli ve dikkatli yaklaştım. Mümkün olduğu kadar onu bunaltmadan, onun gelişmesine, genişlemesine izin vererek, kendi kararlarını vermesine, kimliğinin oluşmasına yardım etmeye çabalamaya özen gösteriyorum. Onun da, ismini koyamasa da, bu hassasiyetimi hissettiğini düşünüyorum ve bunu görüyorum. O da bana çok dikkatli ve özenli yaklaşıyor. Baba-oğul ilişkisinin, ikimiz için de olabilecek en verimli yerden işlemesi için uğraşıyorum. Bu biraz da onun karakterini kabullenerek mi oluyor? Evet, doğduğun anda bir karakterle, bir fikirle birlikte dünyaya geliyorsun. Çocuk, dünyaya tabula rasa gibi gelmiyor. Elbette bir boş alanı var ve o alanı sosyal çevre ve zorunluluklar zamanla dönüştürüyor. Ama benim oğlumda gördüğüm şey, bomboş bir kağıt gibi gelmediğiydi. Gördüm, çocuğun ne yapmaya çalıştığını gördüm. Bu sistemli bir durum değil tabii ama çocuk sana karakter özelliklerini gösteriyor. Ve diyorsun ki bu boş bir şey değil ve onu yontarsan ona acı çektirirsin. Sen zorladığın için, o da zorlandığı için, sıkıntı çekiyor. İnsan olmak çok acılı bir süreç, bir yandan keyif de alıyoruz ama o kadar da kolay bir şey değil. Anlamaya çalışıyorsun ve anlayamadıkça sıkıntı çıkıyor. Ama asıl olan otoritenin sopasını kırmaktır. Doğa o kadar güçlü ki o sopayı evirir çevirir, gerektiği yere koyar. Ölüm olgusu kreatif açıdan sizi nasıl etkiliyor? Bilinmeyenin getirdiği bir enteresanlık da var. Elimizdeki yaşam bilgisiyle çözüme ulaşabileceğin, cevap bulabileceğin bir durum olmadığını düşünmek rahatlatıcı bir şey. Bu yetersiz bilgiyle varacağın sonuçlar aslında çok da doğru olmayabilir. “Fiş çekilecek ve her şey bitecek.” en kötü olasılık belki. Bir de iyi olasılıklar var, zerre zerre evrene yayılıyorsun, belki de çok daha büyük bir varoluşun çok daha mükemmel

bir parçasına dönüşüyorsun. Bu, zekayla veya insan duygularıyla açıklayamayacağın bir yapı olabilir. Bunu bir macera gibi görüp birazcık nefes alabilirsin, ama sadece birazcık, o birazcığın dışında kalan her yer çok karanlık ve çok ürkütücü. Ama onu görmezden gelerek hayatını sürdürebiliyorsun. Çocuk da mesela, birazcık aklı ermeye başladığında, sana onu soruyor; “Ölmek ne?”. Bilmiyorum. Aklın ermeye başladığı andan itibaren ölüme karşı var olmak için savaş veriyorsun. Ölüme direniyorsun. Ama bunu sahip olduğun bu hayat bilgisiyle yapıyorsun. Aslında zekamızın, aklımızın yetmeyeceği bir yerden fantezi yapıyoruz. Tekrar gerçek hayata dönelim. Kanyon'a taşınma kararını alırken zorlandınız mı? Hayır, sadece bir “Avm içinde olmayı tercih eder miyiz?” sorusuna cevap verirken çok titiz davrandık. Ama Kanyon'la ilgili başka türlü bir heyecanımız var. Kanyon kültür alanı oluşturmakta da güçlü bir mekan. Bizi bu tarafı ilgilendirdi. Ayrıca Türkiye'de özel bir tiyatronun kurumsallaşmasında ve sürekliliğini sağlamasında çok büyük engeller, problemler var. Biz de bu sıkıntıların bir kısmını aşabilmek için “mekan ortaklıkları yapmak” gibi bir yöntem geliştirdik. Bu ortaklık davet üzerinden yürüyen bir ortaklık ve bütün motivasyonu, verim alabileceğimize inandığımız bir mekana içeriğimizi taşımak ve tiyatro üretimi yapmak. Maddi bir değiş tokuş üzerinden değil sanat üretimi üzerinden yapılan bir anlaşma. 500 TL 500 Destekçi kampanyasıyla ilgili olumsuz eleştiriler de aldınız. Bunlara karşı tavrınız ne? O kadar bilgisizce, o kadar anlamsız bir yerden eleştiriliyoruz ki, “Sen tiyatro açıyorsan ben niye para vereyim ki.” diyorlar. Yahu bakkal dükkanı açmıyoruz ki. Bir fırın açsan ekmek satarsın, ekmeğin 10 kuruşu da senin cebine girmek zorundadır. Çünkü sen yaşamak için ticaret yapmak üzere bir fırın açarsın. Buradaysa ticari hiçbir hesap-kitap ve muhasebe yok. Zira bu işin ticari olarak karşılığı yok. Şimdi tiyatronun inşaatı yapılıyor ve ben hep söylüyorum, inşaatı dizilerden aldığım parayla sürdürüyorum. Süha, üçüncü ortak, kendi bütçesinden katkıyla inşaata destek oluyor. Özlem (eşim) maddi hiçbir karşılığı olmadan bütün hayatını tiyatroya adamış pozisyonda. Neyse, insanlar her şeyi parayla okumaya ve anlamaya çalışmakla ayıp ediyorlar. Mısır Apartmanı'ndan sonra burada da Han Tümertekin'le çalışıyorsunuz. Han bizim arkadaşımız, ve elbette çok önemli bir mimar. Ve burası ticari bir alan olsa biz Han'ı karşılayabilir miyiz, karşılayamayız. Hiçbir ticari motivasyonumuz yok. Han da bu yaklaşımla tasarımını, mimarisini getiriyor. Sadece Han da değil, destek veren daha pek çok isim var tabii. Fedakarlık mı yapıyorlar yani? Hayır, tam tersi, bundan zevk alıyorlar. Bize destek olurken gözlerinin içi parlıyor. Bu konunun para üzerinden kirletilmesinden de insan tiksiniyor. Hayata oradan bakarsan her şeyi öyle okursun, bütün referansların TL ya da dolar üzerinden olur. Ama hayata başka bir yerden bakıyorsan, birtakım başka kıymetlerin varsa, o zaman baktığını daha net ve daha doğru görebilirsin. Oyun eleştirilerini konuşabiliriz ama Dot'un varoluş biçimine eleştirileri asla kabul etmiyorum ve bunların çok terbiyesizce olduğunu düşünüyorum. Rol aldığınız TV dizileri konusunda ne kadar seçicisiniz? Dizilerin çoğu birbirine benziyor, karakterler de öyle. Arada çok özel belki bir-iki dizi çıkmış olabilir, onda yer alabilirsiniz ya da alamazsınız. TV benim mümkün olduğu kadar dürüst olmaya çalıştığım ama ticari bir alan olarak hayatımda var olan bir yapı. TV bir sanat alanı değil,

XOXO The Mag


Siz bu konuda kendi oyuncularınıza ne söylersiniz? Her zaman onları kontrol ederim, ayarlarını tutmaları için hep uyarırım, ama onların da artık farkındalıkları çok arttı. Her ne kadar okulda öğretilmelidir dediysem de bu konuyla okullarda pek uğraşmayabiliyorlar. Ben oyunculukla ilgili birçok soruyu cevaplamış durumdayım. Bu sayede kendi oyuncularıma da her zaman, “Bedenine, zekana ya da zihnine asla zarar verme, çünkü bütün enstrümanın bunlar.” derim. Bedenine ve duygularına çok iyi bakacaksın, onları hep okşaya okşaya kontrol etmek zorundasın.

diziler de sanattan faydalanan bir ticari alan. Ve benim parayla ilişkim, TV üzerinden yürüyor. Hayatta kalabilmek için, herkes sabah 9 akşam 6 plazada çalışırken, ben de dizi yapıyorum. Küçümsemek için söylemiyorum, en azından benim için böyle, ama başkaları için sanat alanı olabilir. TV için siz aslında büyük bir reklam filmi çekersiniz ve dizi o reklam filmindeki reklamları satmak için yapılır. Sanatta bununla uğraşmazsınız. Hele ki tiyatro yaparken seyircinin beğenisini referans almamaya özen gösteririz ve ticari kaygılarla hareket etmeyiz. Birdman'i izlemişsinizdir... Çok iyi bir film. Ticari olanla olmayan arasındaki farkı çok net anlatıyor. Bir oyuncunun o aradaki krizini apaçık gösteriyor. Oyuncu cam bir biblo gibidir, çok çabuk kırılabilir, hırpalanabilir, aklını kaybedebilir, çok çabuk mutlu olabilir ve öfkelenebilir. Ama bu, herkesin dediği gibi, “oyunculuk deliliktir” demek değil. Oyunculuk aynı zamanda bilimsel bir şey.

Hayatta kendinize yasakladığınız bir şeyler var mı? Kaçındığım çok şey var da, yasak kelimesi bana çok ürkütücü geliyor. Kendime yasakladığım bir şey yok. Kötü taraflarını tutmak için çok gayret eden birisiyim, kötü olmamaya, iyi tarafımın kazanmasına çabalarım. Hep daha parlak, ışıklı ve iyilik yayan birisi olmaya özen gösteririm. Ve onun için, her insanda olan o kötü tarafı kontrol altında tutup ondan kaçınmaya çalışırım. Yasak değil ama, çünkü kötü tarafını yasaklayamazsın, onun farkına varmak, kendine yalan söylememek ve dürüst olmak yeterli. En azından dürüst olmaya çabalamak gerekiyor. Yoksa elbette mutlak dürüstlük diye bir şey de yok ve öyle bir ahkam kesmek de anlamsız. Shakespeare'i okuduğun zaman neyin etik neyin ideolojik olduğu hakkında bir fikrin oluyor. Ve en azından hayatında bunlara uymaya özen göstermek çok önemli bir adım. Bir oyuncu olarak, sahneye çıkıp, orada hayatla ilgili çok önemli şeyler söylüyorsun. Her oyundan bir cümle bedenine geçirebilsen, çok özel ve ışıklı bir insan olabilirsin. Bu bağlamda, Shakespeare çok önemli, Antik Yunan oyunları çok önemli... Sonuçta, insanlığın yazılı tarihini hikayeyle anlatmaktan bahsediyoruz. Tiyatro bu insanlık tecrübesini çalışan bir sanat. Ve sahneye çıkıp da o sözcüklere hayat vermek, herkesin yaşadığı bir tecrübe değil. Tiyatro bu yüzden bir sürü dogmanın üstünde bir yapıdır ve ondan öğrenilecek çok şey var.

Nasıl? Hangi uçlarda, ne oranda duygusal olduğunuzu fark etmek sizin işinizin en önemli parçası. Sahnede ve hayatta bu böyle. Sahnede kendinizi serbest bırakıp, duygularınızın volümünü ayarlarsınız, hayatta ise onu kontrol edip yaşamınızı sürdürmekle yükümlüsünüz. Mesela; en basitinden sağlıklı olmak zorundasınız. Bu öğrenilebilen bir şey mi? Evet, okul aslında bunu öğretir. Bu tıpkı şuna benzer; bir kimya laboratuarındaysan oranları doğru koymak zorundasın yoksa elinde patlar. Sahneye çıkıp da “öyleydi, böyleydi” falan dersen ayarını bozarsın. Çünkü bu iş, hormonlarınla ve beden kimyasıyla çok ilişkili. Duygusal birtakım aşırılıklar senin kimyanı değiştirir, ya da kimyandaki değişiklikler seni duygusal olarak çok aşırı bir yerlere sürükleyebilir. Tüm bu bahsettiklerimi kontrol etmek işin en profesyonel tarafı. 93


INTERVIEW/MUSIC

SAY LOU LOU PART-TIME TRAVELERS İlk albümleri Lucid Dreaming'i bu yılın başında kısacık diskografilerine ekleyen Miranda (ki röportaj onunla) ve Elektra kardeşlerden mütevellit Say Lou Lou'yla; yolculuk ve turne arasında yollarını kesip, dengeleri, hayalleri ve tabii ki müzikleri hakkında konuştuk. Az ve öz. röportaj gazali görüryılmaz fotoğraflar viktor flumé

XOXO The Mag


Yılın kalan yarısı için planlarınız neler? Turneye devam etmek, daha çok insanla tanışmak, yeni şeyler üretmek ve hızlı bir şekilde yola devam etmek.

İsveç yerine neden Londra'yı tercih ettiniz? Grubun başlangıç aşamalarında müziğin kalbinin attığı yerde olmak istediğimiz için Londra bizim için vazgeçilmez bir tercihti. Ama ikimiz de çocukluğumuzdan beri çok sık yer değiştirdik. Dört yaşındayken, Avustralya'dan İsveç'e taşındık, uzun süre orada yaşadık, şimdi de buradayız, ve aslına bakarsanız hala tam olarak yerleşmiş de değiliz, sürekli hareket halindeyiz. Bu üç lokasyon arasında mekik dokuyoruz.

Daha önce müziğinizle ilgili “İşte şimdi mükemmel oldu!” dediğiniz anlar oldu mu? Ya da mükemmeli bulmayı sürekli olarak değişmeye tercih edebilir misiniz? Sanırım bu yine dengeyi bulmakla ilgili bir şey. Elbette bir parçaya başlarken onun mükemmel ya da kusursuz olmasını istiyorsunuz. Ancak bir noktadan sonra görüyorsunuz ki prodüksiyon ya da mix aşamasında elinizdekini fazla zorlamak parçanın kendi içindeki saflığı bozabiliyor. Bu biraz da nasıl bir sanatçı olduğunuzla ilgili. Bazen bir parçayla ya da albümle yıllarca uğraşabiliyorsunuz. Hepsi dengenin içinde yer alıyor.

Performans için genellikle alışılmadık mekanları tercih eden Sofar Sounds'da çaldınız. Canlı performansların müzisyenler için eşsiz deneyimler olduğunu düşünürsek; sizin hayallerinizdeki canlı performansı tarifler misiniz? Bilemiyorum. Karar vermek zor ama eski bir tiyatro, hatta antik bir tiyatro olabilir. Kesinlikle açık alan olmalı.

Neden adınızı Saint Lou Lou'dan Say Lou Lou'ya çevirdiniz? Almanya'da bizimle aynı ada sahip bir müzisyenle aramızda yaşanan yasal sıkıntılar sonucunda ismimizi değiştirmek durumunda kaldık. Olayın özeti tam olarak bu.

Çoğu parçanızın farklı DJ'ler ve prodüktörler tarafından remix'leri yapıldı ve bu remix'ler sizin parçalarınızın daha dans edilebilir versiyonları halini aldı. Bu varyasyonların parçalarınızdaki ruhu öldürdüğü fikrine hiç kapıldınız mı? Hayır. Remix, bize göre, parçaya bir başkasının yeniden hayat vermesi. Dans versiyonlarının yanı sıra daha düşük tempolu remix'lerimizi de duyduğumuzda, onların büründükleri yeni şekilleri görmek oldukça keyifli.

Doğada iyi ve kötü, varlıklarını sürdürmek için hep denge halinde. Sizin dengenizdeki iyi ve kötünün karşılıkları neler? Miranda iyi ve Elektra kötü. Ancak sıra çalışmaya geldiğinde ben biraz daha kötü olabilirim. O ise daha istikrarlı.

Müziğinizde 70'lerin retro estetiğini barındırıyorsunuz ancak elbette kişisel tarzlarınızı sadece müzik yansıtmıyor olsa gerek. Bu bağlamda modayla ilişkinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Aksine. Genel olarak 70'leri seviyoruz. Dönemin sinemasından müziğine, fotoğrafına ve moda anlayışına kadar beslendiğimiz noktaları var. Bunun yanı sıra vintage mağazalardan alışveriş de yapıyoruz. Hatta bunu bir moda şovuna gitmeye tercih edebiliriz.

Peki neden müzik yapıyorsunuz? İyi hissettirdiği için mi? Yoksa kendinizi ifade etme ihtiyacından mı kaynaklanıyor? Sanırım bu ikisinin bir karışımı. İyi hissetmek, müzik yaparak tatmin olmak, turnelere çıkmak ve insanlarla tanışmak çok keyifli. Müzik dünyasının bir parçası olmak ve bunu yaparken kendini ifade etmek bizim için çok önemli. 95


INTERVIEW/ART

ALİ TAPTIK

İmgelerle Edebi Anlatılar Ali Taptık, fotoğraf çekmeyi yeni kelimeler toplamaya benzetiyor. Kendini anlatma yolu olarak tekli fotoğraflar üzerinde çalışmak yerine serileri tercih ediyor. Fotoğrafçı olmak için mimari eğitim aldığını söylüyor ve Instagram fenomenliği pek ona göre değil. Son sergisi Yüzey Fenomenleri'nde ilk defa belli izinler doğrultusunda fotoğraf çekmek ile tanışan Ali Taptık'ın en önemli besin kaynaklarından biri; edebiyat. Kendisiyle tüm bunlar ve ArtInternational'da gerçekleştireceği yeni projesi üzerine konuştuk. röportaj burcu ezer fotoğraf gökhan polat

XOXO The Mag


başlıyorum. Bu şekilde bir kelime dağarcığı, bir sözlük oluşmaya başlıyor. Daha sonrasında oldukça uzun, yorucu ama eğlenceli bir seçki süreci var. O da işin anlatıya dönüştüğü nokta aslında. O açıdan fotoğraf çekmeyi yazmaya çok benzetiyorum. Serinin tümü benim için “iş”i ifade ediyor. İşte o bütünlüğü kurmak sinemada montaja, yazıda edit ve düzenleme yapmaya benzetilebilir.

Sosyal medyayı nasıl kullanıyorsun? Artık bir akıllı telefon, bir de Instagram hesabı 'fotoğrafçı' olarak anılmaya yetiyor gibi... Prensip olarak üretimde çokluktan rahatsız değilim, çünkü o çokluğun daha güzel, daha yeni ve nitelikli şeylere gebe olduğunu düşünüyorum. Fakat ben kendimi sosyal medyadan uzaklaştırmaya çalışıyorum, beni çok fazla boğuyor. Sadece geçtiğimiz sene Foam dergisi Instagram hesaplarını bir hafta devralmamı rica ettiği için kendime hesap açtım. Üretimleri görmek ve bulmak için çevrimdışı mecraları daha çok tercih ediyorum. Sosyal medya ve internetin geldiği hal bizi fevri bireyler haline getirdi. Hemen bir yargıda bulunmamız ya da bir tepki vermemiz gerektiğini hissediyoruz. Tüm bunlar benim fotoğraf çekme sürecimin tam da zıddı olan şeyler; kitaplarım dört beş senede oluşuyor, bir sergi ise iki üç sene çalışma sonucunda ortaya çıkıyor. İnsanın ürettiğinin dinlenmesi, demlenmesi ve dibe çökmesi için bir zaman lazım.

Bundan önceki sergilerini de referans alırsak, tek tek fotoğraflar yerine daha çok seriler üzerine yoğunlaştığın söylenebilir. Bu durum zaman zaman özgürlüğünü kısıtlıyor mu? Tek bir fotoğraf bana oldukça yetersiz geliyor, söylemek istediğimi hiçbir zaman tek bir fotoğraf ile anlatmadım. Daha çok, görüntülerin birbiriyle ilişkilendiği yerde bir hikaye oluşturmaya çalışıyorum. Seriler üzerinde çalışmam görsel sanatlar eğitimi değil de mimarlık ya da belgesel fotoğrafçılığı eğitimi almış olmam ile de alakalı, sanırım.

Fotoğraf çekme arzusu sende nasıl oluştu? Daha önce kısa öyküler yazıyordum, hatta bir tanesi yayınlanmak üzereydi. Büyük bir defterim vardı ve bir otobüs kazasında defterimi kaybettim. O dönemde fotoğrafa başladım. Kaybolan yazılardan uzaklaşınca fotoğraf alanında üretime devam ettim. Fotoğrafın çilesini seviyorum. Kendimi ifade edebilmek için etkin olduğunu düşünüyorum.

Özellikle fotoğraf çekmek istediğin ve kaçırmak istemediğin özel günler, etkinlikler oluyor mu? Örneğin 1 Mayıs, eylemler veya çeşitli yürüyüşler gibi? Eskiden, dijital çağ henüz bugünkü haline gelmemişken eylemlerde ya da doğal felaket gibi istisnai bir görselliğe sahip olaylarda fotoğraf çekmek; bir sanatçı olarak orada bulunmak bana heyecan veriyordu. Şimdiyse hiç fotoğraf çekme amacı olmadan sadece bir birey olarak orada bulunmak daha anlamlı geliyor. Çünkü artık bu tip olayların yeterince fazla göz tarafından görüntülendiğini hissediyorum. Bu durum da, bana, daha az bakıldığını düşündüğüm yerler aramam için bir fırsat yaratıyor.

Fotoğraf çalışmalarının temelinde seni besleyen ve fotoğraf çekmeye iten olaylar, hikayeler neler? Ben doktora öğrencisiyim, o yüzden akademik ve özellikle sosyal bilimler alanından çalışmalar bana ilham veriyor. İyi sosyal bilimcilerin, akademisyenlerin birçok sanatçıya taş çıkaracak şiirsel yaklaşımları var. Diğer itici güçler ise insanlar, dostlar ve arkadaşlar... Onlarla konuşmak da beni besliyor. Bir de edebiyattan besleniyorum, ancak doktora, dergilere yazı yazmak, fotoğraf çekmek arasında edebiyata istediğim kadar vakit ayıramıyorum. Özellikle kurmaca edebiyat benim için ilham kaynağı.

Eylül ayında gerçekleşecek olan ArtInternational'da nasıl bir projeyle karşımıza çıkacaksın? Diğer projelerimde de olduğu gibi sonunda ne olacağını başından söylemek biraz zor. Bu durumu biraz sürece bırakmak lazım. Doğası gereği, benim serilerim genellikle; dikkatli ve yavaş bir şekilde çalışarak oluşuyor. Bir taraftan da günce gibi tuttuğum, ancak basit bir günlük gibi de görmediğim, 'şipşak' diyebileceğimiz biriken fotoğraflarım var. Bunları daha önce Tangent isimli bir kitap haline getirdim, kitap şu an yayıncısını arıyor. Bütün bu fotoğrafları sergilemek için yurtdışında geçirdiğim zaman, kısa gezilerde çekilmiş, kendi içinde bir sistemi olan, tekrarlayan beş bölümden oluşan bir kitaptı. Seriler üzerinde çalışırken bir yerde biriken fotoğrafları tekrar elden geçirdiğim ve yenilerini katarak bütünleştirmeye çalıştığım bir seri olacak. Bu noktada kafamdaki sözcük ise “fair”, adil ve şenlik. İşlerimi bu sefer bir yayınla değil, ya ekranda ya da microsite gibi bir mecrada göstermeyi düşünüyorum. Yakın zamanda seni başka şeyler yaparken görebilecek miyiz? Aslında bir süredir sanatsal üretim yerine sosyal angajman benim için daha önemli oldu. Yedikule Bostanları'nda olup bitene yardımcı olmaya çalışıyorum. Fotoğraf çekmiyorum ancak, arşiv, websitesi ve bazı kurumlarla iletişim konusunda destek oluyorum. Alexis Şanal ile birlikte Cevher isimli Atatürk Kitaplığı üzerine bir proje var. Atatürk Kitaplığı'nın beş, on, yirmi sene sonra neye dönüşeceğini şimdiden düşünmeye çalışıyoruz ve kendimize 'suç ortakları' arıyoruz. Bir de kendi stüdyomun da bulunduğu Osmanbey'in dönüşümünü nasıl ifade edebileceğim sorusu var aklımda. Bu aynı zamanda benim İTÜ Mimarlık doktora programımda tez konum. Sanatsal üretimin nasıl bir mimari bilgi ortaya çıkartacağı, 1960'lardaki konut alanının şu anda nasıl tekstil toptancıları merkezine dönüştüğü beni ilgilendiren önemli konulardan biri.

Fotoğraflarının karakterini nasıl tanımlıyorsun? Benim için önemli olan hepimizin görebileceği ve gösterebileceği şeyleri çekmek. En son 2013'te yaptığım Yüzey Fenomenleri serisine kadar, özel bir izin almadan fotoğraf çekebileceğim yerlerde çekim yapmak, normal bir vatandaş olarak girebileceğim kadar sınırları zorlamak benim için daha önemliydi. Şimdilerde bu durum daha da zorlaştığı için belli kurumların desteğiyle izinler alıp, belli sıradışı konumlarda fotoğraflar çekmeye başladım, bir ameliyat odası gibi. Kaza ve Kader ve Şaşılacak Bir Şey Yok serilerinin devamı niteliğindeki Yüzey Fenomenleri'nin teması neydi? Yüzey Fenomenleri aslında 'ilerleme' kavramıyla ilgileniyor. İstanbul fotoğraf çekmek için zengin bir şehir, ben de genelde burada fotoğraf çekiyorum. Topraksız tarım, robotik cerrahi ya da bankaların server odalarının burada nasıl gözüktüğüne dair içimde bir merak başladı. Oralarda bulunduğumda neler hissedeceğimi merak ettim. Yüzey Fenomenleri'nde su diğer görüntüleri taşıyan bir unsurdu; suyun farklı halleri, plastiğin içerisindeki su, sis gibi görseller seriyi birbirine bağlıyor. Kaza ve Kader'den beri sergilerim kitap ile sonlandı, benim için bir seri ancak o şekilde kapanıyor. Normalde daha çok hakim olan; pratikte sergi ve kitap aynı anda ortaya çıkarken benim için ise sergi o kitaba ulaşmak için bir araç oluyor ve kitap serginin ardından ortaya çıkıyor. Şaşılacak Bir Şey Yok bu sene kitaplaşacak, Yüzey Fenomenleri ise daha yolun başında. “Fotoğraflarla ya da diğer görsel araçlarla yapmak istediğim, tıpkı kelimeler gibi gördüğüm bu imgelerle edebi anlatılar yaratmak. Benim için fotoğraf çekmek yeni kelimeler toplamak gibi bir şey. Gerçekliğin farklı tezahürleri olarak topladığım bu kelimeleri bir araya getirerek anlatılar oluşturmaya çalışıyorum. Tıpkı bir yazar gibi.” diyorsun. Bu düşünce, fotoğraf çekme pratiğine nasıl yansıyor? Aslında sözle ifade edilemeyen hisler üzerinden ilerliyorum ve onları kopuk birkaç kelime halinde kafamda gezdirerek fotoğraf çekmeye

Son olarak, kariyerinin başlangıç noktasında, mimariden fotoğrafçılığa geçişte seni etkileyen bir isim ya da olay oldu mu? Fotoğrafçı olmak istiyordum ancak Türkiye'de o zaman iyi bir fotoğraf okulu yoktu. Ben de fotoğrafçı olmak için mimarlık eğitimi aldım çünkü mimarlık okumak bana daha çok şey katacaktı. Mimarlık okuduğum sırada İsveç'te belgesel fotoğrafçılığı eğitimi de aldım. Ondan sonra da lisans ve yüksek lisans sanat ve fotoğraf tarihi gibi odakları olan kent ve mimarlık hakkında tezler üzerine çalıştım, şu anda da çalışmaya devam ediyorum. 97


ceket h&m tişört les benjamins

Bu bir ilandır. Bu bir ilandır.

menshair ON PURPOSE Erkekler için 'messy hair' kavramının literatüre ne zaman girdiği bilgisine bir Google araması kadar uzaktayız ve bilerek uzakta kalmayı tercih ediyoruz. İçten içe birilerinin Einstein'dan önce de bu saç şeklini kullanmış olduğunu reddediyoruz. Tarih bugünü gösterdiğindeyse kullanım yaygınlığını göz önünde bulundurup trendi yakalayan en garantili yol tarifini seçiyoruz: Kuruttuğunuz saçlarınızın ön kısmını elinizle biraz hareketlendirdikten sonra cömert miktarda Toni&Guy Sea Salt Spray ile texture katın. Biraz karıştırdıktan sonra aynen olduğu gibi bırakın.

ceket zara tişört cos pantolon h&m ayakkabı camper

an original idea by CO for TONI&GUY photographer gökhan yerebakmaz styling aslin kumdagezer styling assistant berna demir hair mehmet deveci makeup ece karagülle


tişört stampd/shopi go tişört ted baker/brandroom

ceket cos tişört zara pantolon h&m

A GENTLEMAN OR A MEXICANO Birinci dünya savaşı yıllarında kadınlar tarihte ilk defa bilinçli olarak saçlarını kısaltmaya başlamışlardı. Bob'un ilk ortaya çıktığı tarihlerle çakışan bir kült model de erkeklerin günümüz tabiriyle 'centilmen' saçlarıydı. Tabii bu düzgünce taranmış ve yandan ayrılmış saçların karakter itibarıyla illa ki bir centilmene ait olması gerekmiyor, sokaktaki bir Meksikalı da pek ala aynı saç modelini benimsiyor olabilir. Bulunduğunuz coğrafyadan akıma katılmanız şiddetle tavsiye edilir. Islak saçlarınıza Toni&Guy Classic Shine Gloss Serum sürün. Yandan ayırıp düzgünce taradıktan sonra Toni&Guy Creative Texturising Glue ile sabitleyin.


tişört network ceket carven/shopi go

ceket peace by VSP/shopi go tişört stampd/shopi go

MEN FRINGE, MENLY FRINGE

tişört h&m gömlek que

sweatshirt kenzo/brandroom

Bieber Fever sona erdiğine göre yüze düşen saçların trend grafiğinde yeniden yükseldiğini söylemekten çekinmiyoruz. İlham tahtamıza da Ewan McGregor'ı alıyoruz. İsterseniz bir nostalji ile David Beckham'ın gençlik yıllarına da bir gönderme yapabilirsiniz. (Bu bir tavsiye değildir.) Islak saçlarınızı yön vermek istediğiniz yana doğru tarayarak kurutun. Ardından Toni&Guy Men Styling Putty ile gerekli matlığı elde edebilirsiniz. Son adım olarak da Toni&Guy Creative Extreme Hold Spray ile sabitleyin.

HOLLYWOOD SLICKED BACK Hollywood'un geçmiş, günümüz ve gelecekteki tüm yıldızlarının kırmızı halıdaki kurtarıcısı geriye taranan saçlar için uzun uzun açıklama yapmaya gerek yok. Kabul edilen kurallar dahilinde 'it hair' tahtına oturan görüntüyü bir sweatshirt'le ya da print gömlekle güne uyarlayabilirsiniz. Tarifi harfiyen takip edin; ıslak saçlarınıza Toni&Guy Men Styling Glue sürün ve kurutun. Geriye doğru taradığınız saçlarınızı sabitlemek için Toni&Guy Creative Extreme Hold Spray kullanın.


gömlek cos trençkot banana republic pantolon zara

gömlek ralph lauren gömlek twenty/brandroom

THE MALE POMPADOUR Sean Connery, Marlon Brando ve Elvis Presley arasındaki yegane benzerliği bulmanızı istersek kuşkusuz hepiniz aynı cevabı verecek ve saçlarından dem vuracaksınız. 1950'ler yeni stilleri ve kültürleri deneyimleme yılı olarak literatüre geçtiğinde erkeklerin saçları da bu deneysellikten günün şartlarında nasibini aldı ve daha cazibeli görünmenin yollarını aramaya başladı. Deneyin sonucunda ulaşılan nokta malumunuz... Deneme sırası size geldiğinde izlemeniz gereken adımlar şöyle; Islak saçlarınızı tarak yardımıyla yukarıya doğru tarayarak kurutun. Toni&Guy Men Styling Clay ile şekle giren saçlarınızın yerini sabitleyin ve kurutma işlemine biraz daha devam edin. Son dokunuşu ise Toni&Guy Casual Flexible Hold Hairspray ile yapabilirsiniz.


INTERVIEW/MUSIC

HANNAH COHEN

All in One

Hannah Cohen, üçüncü kuşak bir sanatçı. Dedesi şair, babası caz davulcusu olan birinin zaten müzisyen, fotoğrafçı, model ve aynı zamanda New York'un sanatçılarına bir “muse” olması kaçınılır değil. Hannah ile, son albümü Pleasure Boy'un çıkışını müteakip, şehrinde buluştuk ve fotoğraftan, müzikten ve Brezilya'dan bahsettik. Jason Rodgers da oradaydı. interview barış fert photographer jason rodgers styling jessi jacq hair michael moreno/lva artist makeup alexis williams/lva artist

elbise arthur arbesser

XOXO The Mag


Müziği bir kenara koyalım, bir de fotoğrafla uğraşıyorsun. İlk fotoğraf kitabın Fotografias, Brasil'den konuşalım. Brezilya'yı çok seviyorum, eh haliyle oraya tatile gitmeyi de... Yine bu seyahatlerimden birinde yanımda Diana Mini makinem vardı. Etrafımdaki her şeye fotoğrafçı olarak bakıyorum çünkü görsel her şey beni fazlasıyla etkiliyor. Diana, malum, plastik ve çok az sayıda ayar seçeneği olan bir makine. Filme objektifin yanlarından ışık girer, hatalar olur ve bu bazı kişilerin tercih etmeyeceği fotoğraflar ortaya çıkmasına yol açar, ama ben bu makineden çıkan sonuçları çok cool buluyorum. Makinenin bu kendine has özelliklerinden dolayı kitaptaki fotoğrafların birçoğu kazara ortaya çıktı. Fotografias, Brasil'deki fotoğraflar da Bahia bölgesinde çektiklerimden... Yabancı bir ülkede olmama rağmen, bu fotoğrafların hepsinde kendime ait bir şeyler buldum ve bunları başka insanlar da görsünler istedim.

işin daha çok içindeydim. Yaptığın müzik melankolik indie pop olarak adlandırılıyor. Senin tanımın nedir? Açıkçası ben de nasıl tanımlayacağımı hala anlamaya çalışıyorum. Bir kere 'torch pop' tanımını duymuştum ve kulağıma oldukça hoş gelmişti. Torch şarkıları, duygusal aşk parçalarına verilen bir isim, ve genelde bu şarkılar platonik aşklar üzerine oluyor. Ancak müziğime bir isim koymak benim için hala çok zor. Gerçek şu ki, kendi müziğimin ne olduğundan hala emin değilim... Peki ikinci albümünde gitarlardan uzaklaşıp synth ve klavyelere yönelmenin sebebi nedir? Bu süreç aslında kendiliğinden gelişti. Bir yerden sonra, gitar üzerine daha fazla yoğunlaşıp sıradan üzgün folk parçaları yazmanın dışına çıkmak istedim. Aynı tür parçalar yazarak ilerlemediğimi, aksine bu tekrarın beni geri çektiğini düşündüm. Ayrıca artık müziğimin daha katmanlı ve içten olmasının da vaktiydi. Synth, keyboard, Omnichord ve otoharp kullanarak müziğimi, sıradan akustik gitar odaklı folk sound'dan uzaklaştırabildim. Sanırım ben de sanatçı olarak, müziğimle birlikte değişmeye ve gelişmeye devam edeceğim. Yapmak istediğim daha çok şey var.

Bu arada Rio'daki gece hayatı nasıldı? Muhteşemdi! Bıraksanız her gece canlı müzik izlemeye gidebilirdim ve kimse beni kapalı mekanlara sokamazdı. Ancak Rio'daki arkadaşlarım beni daha çok salonlardaki müzik dinleme partilerine götürmek istediler ve ben de uyumlu çocuk olarak onlara eşlik ettim. Etrafımda oldukça fazla bira ve sürekli elden ele gezen bir gitar vardı. Rio'da destekleyici bir müzik çevresi var, ve aslına bakarsanız bu tüm Brezilya için geçerli.

Neden 'Keepsake'i Pleasure Boy'un açılış parçası olarak seçtin? Bu, bu şekilde değil de, “Albümünden, birine ilk hangi şarkıyı çalarsın?” diye sorsaydınız, 'Keepsake' cevabını verirdim de ondan.

Bize ilk gittiğin konseri anlatabilir misin? Daha sadece 10 yaşındayken James Brown'ın konserine gitmiştim. Brown, sahnede vokalistleriyle birlikte o klasik pelerin fırlatma numarasını bile yapmıştı. Aklımdan çıkmayan, beni çok etkileyen bir şov olmuştu.

Yeni albüm için turneye çıkmayı düşünüyor musun? Ben mümkün olduğu kadar uzun süre turnede olmak, müziğimi insanlara ulaştırmak istiyorum. Avrupa'da olmak gerçekten çok keyifli. Avrupa haricinde, bu ay ABD'de birkaç kere Paul Weller'dan önce sahne alacağım. Bu da beni inanılmaz heyecanlandırıyor.

Hannah, hangi noktada elindeki parçaların bir albüme dönüşebileceğini fark ettin? Lilacs, Pleasure Boys için kaydettiğimiz ilk parçaydı, her şey onunla başladı. Bu parçayı bitirdikten sonra, işitsel olarak albümün bütününü bunun yapısı üzerine inşa ettik. Önceden elimde olan diğer parçalar da vardı ama Lilacs'ı kaydettikten sonra albümün nasıl olması gerektiği konusunda daha net bir fikrim oldu ve kafam rahat bir şekilde ilerleyebildim.

Senin sanat ya da herhangi bir şey koleksiyonun var mı? Favori sanatçıların kimler? Sanat koleksiyonum var diyemem fakat Will Cotton'ın birkaç imzalı eskizi ve resimlerine sahibim. Çağdaş sanatçılardan Isca Greenfield-Sanders ve Sebastian Blanck'in resimlerine de bayılıyorum. Ayrıca kitap biriktirmeyi seviyorum, tabii eğer buna koleksiyon denilirse...

Biraz daha geriye dönersek; Thomas Barlett ile nasıl tanışmıştınız? Hikayemiz aynı: Thomas'la bir partide tanıştık ve hiç vakit kaybetmeden kaynaştık. Bir süre sonra ona üzerinde çalışmakta olduğum birkaç parçamı ona çaldım, bunların arasında 'Don't Say' de vardı, üstelik bunlar yazdığım ilk parçalardı ve açıkçası onları tanıtmak konusunda biraz utangaç davranıyordum. Neyse ki çok şanslıydım, Thomas duyduklarına bayıldı ve ilk albümümün prodüksiyonunu yapmak istediğini söyledi. Ben de ona sorgusuz sualsiz güvendim ve parçaları tamamen onun ellerine bıraktım, çünkü onun şarkılarımda gerçekten bir şey gördüğüne ikna olmuştum. Fakat sadece ilk albümde kontrolü başkasına bıraktım. Pleasure Boy'un prodüksiyon kısmında söyleyecek çok daha fazla şeyim oldu, orada

Bahse gireriz, Selda Bağcan'ı tanıyorsundur. Evet, çok derinlemesine bilmiyorum ama pek çok sanatçı gibi ben de Selda Bağcan'a bayılıyorum. Özellikle 'Yaz Gazeteci Yaz' parçası müthiş. Yakın gelecek için planların neler? Yeniden stüdyoya girmek için sabırsızlanıyorum ama şimdilik Pleasure Boy turnesine odaklanmış durumdayım. Ayrıca, bu yaz bir arkadaşımın şehir dışındaki evine gidip yeni parçalar üzerinde çalışmayı hedefliyorum. İlk defa piyanoda beste yapmayı da deneyeceğim. 103


tulum electric feathers

XOXO The Mag


羹st arthur arbesser etek arthur arbesser ayakkab覺 steve madden

105


端st agent provocateur pantolon ibc


elbise arthur arbesser ayakkab覺 hugo boss


Bu bir iland覺r.

ceket acne studios tulum asos ayakkab覺 asics gel lyte V

an original idea by CO for ASICS photographer zeynep 繹zkanca/ 101 production styling deniz irem 癟ek chalkboard typography manolya urkan styling assistant berna demir


üst acne studios/brandroom şort zara çantalar karl lagerfeld/brandroom ayakkabı asics gel lyte III


şapka zara büyüteç mudo concept ceket zara ayakkabı asics gel lyte V


şapka yargıcı üst yargıcı çanta zara ayakkabı asics gel saga


payetli üst sandro/brandroom triko üst yargıcı çanta christian louboutin ayakkabı asics gel lyte V


şapka zara çanta zara şort topshop gözlük celiné ayakkabı asics gel lyte V


CAN POLATKAN

Barışçıl; barışsever demektir. Can Polatkan da sözleriyle, haliyle ve enerjisiyle tam bir barışçıl.

interview olga şerbetcioğlu photographer begüm yetiş styling deniz irem çek makeup ömer faruk dinç/mac ürünleriyle styling assistant berna demir photography assistant can sever makeup assistant meltem nurol beykoz kundura'ya ve cem görk’e teşekkür ederiz.


ceket moschino/beymen patch'ler editรถre ait

115


Can, bu aralar aklından çıkmayan şey ne? Geçtiğimiz ay 30 yaşına girdim. İlginç bir duygu, bunu düşünmeden edemiyorum. Bir de işle ilgili şeyler düşünüyorum. oLi Spor Kulübü’ne yeni katılımcılarla yeni bir soluk getireceğiz, bu sayede kulübü bu yaz daha da büyütüp aksiyon sporları kulübüne dönüştüreceğiz. oLi’yi, snowboard odaklı bir yerden, bir anda içinde farklı branşlar olan bir platforma dönüştüreceğiz. Güzel bir topluluk oluşturmak istiyoruz. Senin dünyandaki klişeleri anlatsana bize. Sıkıcı klişeler olduğu kadar güzel olanlar da vardır... Bu işler Türkiye'de daha çok yeni olduğu için herkes snowboard'un üstüne çıktığında “nasıl takla atılır”, “nasıl 360 yapılır” derdinde oluyor. Bu çok kötü bir klişe mesela. Bunu yapmamak gerekiyor. Önce temeli oturtmak şart. Bu işle uğraşılacaksa adam gibi uğraşmak gerekiyor. Gerçekten kursa gidilmeli, öğrenilmeli... Kendimden örnek vereyim, ben bir hareketi iki sene boyunca denedim ve yapamadım, sonra yurtdışından bir antrenör gelip “Kafanda buradan değil de şuradan bak.” dedi ve hareketi çözdüm. Bazen bu kadar küçük şeyler bile bir sorunu çözebiliyor. “Snowboard pahalı bir spordur.” düşüncesi de bir klişe mi mesela? Neye kıyasla baktığına bağlı. Eskiye göre fiyatların oldukça düştüğünü düşünüyorum, ve insanlar artık buna çok rahat bütçe ayırabilirler. Kayseri'de 90 km pist var, günlük ski-pass 25 TL. Daha ne olsun. Ya da 250 TL'ye snowboard satın alabilirsin; araştırıp bakarsan bir şeyin daha kolay yapılabilir yolunu mutlaka bulursun. Havalar ısındığında mutlu mu oluyorsun, mutsuz mu? Duruma göre değişiyor. Snowboard'u çok seviyorum ama bir işin içine çok fazla girince, ve o işte çok yorulunca ve senelerdir hep kış aylarında yaşadığım için havaların ısınması bana tatili simgeliyor. Sanırım mutlu oluyorum. Ve tatilde nerede oluyorsun? Fransa'da, Les Deux Alpes'de... Yani yine derdim kaymak oluyor, buzullara gidiyorum. Bu arada, böyle bir yerde snowboard yapmak daha da keyifli çünkü 3600 metrede gerçek kar olduğunu ve 1800 metrede de dört mevsimi yaşayabildiğini düşünürsen, her şey çok daha keyifli bir hal alıyor. Temmuz'da burada hava ortalama 20 derece, öğlene kadar kayıyorsun, sonra göle giriyorsun. Ayrıca, büyükler için bir Disneyland gibi; adventure parklar, rafting vs. her şey var. Gerçekten müthiş bir yer. Ve hatta Tour de France'ın bir ayağı burada bitiyor. Sürekli yüksek rakımlı yerlerde bulunmak vücut için ne gibi

sonuçlar doğuruyor? Özellikle 3.000 metre yükseklikten sonra havadaki oksijen miktarı iyice azaldığı için nefes alış veriş hızı çok hızlanıyor ve bu da vücuttaki alyuvar sayısını inanılmaz miktarlarda artırıyor. Ailen ne yapıyor bu arada? Sporla ilgilenen birileri var mı? Anne tarafında çok sporcu var, eniştem Galatasaray eski kaptanı, biliyorsun rahmetli dayım Selçuk Yula... Voleybolcular da var, genetik olarak herkes spora yatkın. Ama babam mikro cerrah ve şöyle bir lafı var: “Spor sağlığa zararlıdır.” İTÜ'de yaptığınız platform ve Snowboard World Cup'tan önce seninle yine konuşmuştuk, epey heyecanlıydın. Üzerinden zaman geçtikten sonra şimdi nasıl hissediyorsun? Tatmin oldun mu? Sonuç beklediğimizden de iyi oldu, yaklaşık 10.000 kişi geldi. İşin ihtişamı devasaydı, 15-16 katlı, neredeyse gökdelen diyebileceğimiz bir şey diktik, yetmezmiş gibi bir de üstüne kar yağdırdık. Eurosport'dan da canlı yayınlandı. Yakın zamanda da bir Air Türkiye Teşvik Şampiyonası düzenlendi. Öncelikle, teşvik şampiyonası ne demek? Daha önce Türkiye'de resmi olarak snowboard yarışması yapılamıyordu. Resmi olması için, Gençlik İl Spor Müdürlüğü'nün ona onay vermesi ve kulüplerin lisanslı oyuncularını oraya getirmesi gerekir. Snowboard Türkiye'de çok yeni bir disiplin olduğu için ilk sene Türkiye Kayak Federasyonu (TKF) bunu teşvik adı altında yaptı. Bu şekilde duruma bakıp tartabiliyorlar, kaç kişi katıldı, bu işe ilgi var mı gibi... Sonuç ne oldu, snowboard teşvik edilecek bir şey mi? Kesinlikle. Bir kere snowboard'un freestyle dalları Olimpik oldu, yani artık daha ciddi bir spor. Son Kış Olimpiyatları'nın reytinglerine de bakarsak, snowboard ve half pipe en çok izlenen, ilgi gören dallardan... Sonuçta, herkes uçan bir insanı izlemek istiyor. Bence geleceğin sporlarından biri, Türkiye'de teşvik edilip bir an önce resmi takvimlere konulması gerekiyor. Türkiye'de kış sporları ne durumda peki? Avusturya, aslında Doğu Anadolu Bölgesi kadar bir yer ve buna rağmen kış sporlarından inanılmaz bir gelir elde ediyor. Bizde, sürpriz değil ki Avusturya'dakinden daha fazla dağ var, fakat tesisleşme yok. Ama bu da değişiyor, yeni tesisler yapılıyor. Örneğin; Kayseri'ye yaptıkları tesise yüz milyonlarca euro harcandı. Aynı zamanda kayak ve snowboard sporunun kültürel dönüşüm sağlama özelliği var, cazibe alanları yaratmak için iyi bir araç.

XOXO The Mag


kendi sınırlarını bilerek zorlamaya devam edersen bir sakatlık olmaz, çünkü o zaman bilinçli spor yapıyorsun demektir. Genelde kayak veya snowboard aktivitelerinde sakatlıklar hep günün sonunda oluşur. Oysa ki yorulduğun zaman onu denememen gerekir, eğer kötü bir günse, yerler çok buzluysa, denemek istediğin bir hareketi yapamayabilirsin. Veya kar çok yumuşaktır, hızın yetmez... Böyle durumlarda şartları zorlamamak lazım. Sırf bu sebeplerden bile, gerçekten, öz-disiplin ve zeka gerektiren bir spor. Herkes bu tip ekstrem sporları yapanlara “deli bu, yarım akıllı” falan der, halbuki tam tersi. Çünkü o yarım akıllıysa maksimum altı ay bu işi yapabilir.

Tüm bu olup bitende, senin gelecekteki rolün ne peki? Türkiye'de bu işteki en bilgili insanlardan biri olduğumu düşünüyorum. Sonuçta ben de Big Air World Cup'ta danışman olarak çalıştım, zaten bu dalda ilk milli sporcuyum. Federasyonla da çok yakın olduğum için onlarla birlikte uğraşıyoruz. Snowboard benim de en sevdiğim şey olduğu için, gelişmesinde çok büyük payım oluyor. Spor kulübümüzün kurulmasından tut, bu organizasyonları yapmama ve kendim bir sporcu olmama kadar çok uğraşıyorum. Profesyonel bir snowboard'cu kaç yaşında emekli olur? Görsel ve estetik değerler barındıran bir spor olduğu için, yaşı ilerlemiş pek çok snowboard'cu var. Bir snowboard'cunun profesyonel sporcu olması için sadece yarışmasına gerek yok. Dünyada birçok iyi isim, 40'ına gelmişler bile, sadece filmler çekerek ve markaların elçisi olarak hala profesyonel konumlarını koruyorlar. Ama olimpik olarak yarışmak için limit bence 30.

Kendi kendine mi çalışıyorsun yoksa bir antrenörle mi? Kar üstünde olmadığım zaman MAC’in desteğiyle gym’de antrenörle çalışıyorum. Sonuçta gücümü koruyabilmek için bedenimi önceden hazırlamam gerekiyor. Kışın ve yazın da kar üstünde hem kendim hem de antrenörlerle çalışıyorum. Spor olarak başka neye benziyor? Kaykay, dalga sörfü... Bütün bunlar bir aile gibi.

Senin sponsorların kimler? Vans, Capita, 686, Mars Entertainment Group, Dragon, Union gibi markalarla çalışıyorum.

İlk akla gelenleri saydın; başka? Yogaya benziyor tabii. Esneklik, postür, denge, koordinasyon, odaklanma burada çok önemli. Mesela yoga yapmaya başladıktan sonra benim snowboard'um çok gelişti.

Sponsorluk hakkında ne düşünüyorsun? Globaldekilere göre bence buradakiler daha kısa dönemli. Çünkü markalar bu sporu çok iyi bilmiyor, sadece şu anda popülerleştiği için onunla ilgileniyor. Bunun üzerine daha farklı bir strateji oluşturulmalı. Bir bütün olup hem marka, hem sporcular, hem de spor için daha faydalı bir şey yapılabilir.

Kayarken müzik dinliyor musun? Duruma göre değişiyor. Çok cesarete ihtiyaç duyduğum zamanlarda müzikle kaymak tabii çok fark ediyor. Çok daha fazla konsantre olmam gerekiyorsa müziksiz de kayabiliyorum. Antrenmanlar dışında, kendim için bol karda kayıyorsam, o zaman takıyorum müziği, ama yarışlar açısından müziğin bir ayarı var. Sürekli müzikle kaydığında, o zaman hız duygusunu kaybedebiliyorsun.

Milli bir sporcu, başka bir ülke adına kayabilir mi? Yok, kayamaz. “Lanet olsun buradan bir şey olmaz.” dedin mi hiç? “Sen ne yapıyorsun burada, git yurtdışında bir şeyler yap, bu işe değer verilmeyen bir ülkedesin.” gibi çok yorum duydum. Ama ben her zaman şu şekilde düşündüm; fırsat aslında burada, çünkü gidip ABD'de de kaydım ama orada bir sürü Can var, Türkiye'de bu tür şeyleri yapmak, başarmak beni çok motive ediyor. Burada gelişmeye çok açık ve çok fazla genç nüfus var. Onun için burada kaldım, ve öne çıkabildim.

Sana ait bir hareketin var mı? Bir sürü şey yapıyorum ama öyle özel bir hareketim yok. Ekstrem spor yapan biri diğer ekstremleri de yapmak zorundaymış gibi bir algı var. Kite da dahil mi buna? Aynı aileye ait sporlardan bahsettik ya, kiteboard bu ailenin dışında kalıyor. Dalga sörfüyle snowboard daha yakın mesela birbirine... Ama, işin içine rüzgar girdiği zaman bambaşka bir şeye dönüşüyor.

Çok sakatlandın mı? Daha önce iki kere diz ameliyatı oldum, ama ikisinin de snowboard'la alakası yoktu. Basketbol oynarken ön çapraz bağımı kopardım, daha sonra menüsküsümü parçaladım. Gençken daha cesaretli oluyorsun, atlıyorsun, uçuyorsun, yapamayacağın şeyleri de denediğin zaman bir sakatlık oluyor tabii. Ama yaptığın işi cidden bir spor gibi düşünürsen,

Bireysel sporlardaki rekabet anlayışı takım sporlarından daha farklı. Sizde de öyle mi? Bunun sana katkısını anlatabilir misin? Tabii, çünkü bizde kulüpçülük yok. Kış Olimpiyatları'nda bu sene 117


ลŸapka zadig&voltaire gรถmlek saint laurent/beymen ceket saint laurent/beymen kemer saint laurent/beymen jean saint laurent/beymen bot saint laurent/beymen aksesuarlar editรถre ait XOXO The Mag


ilk defa Slope Style yarışması da vardı, yarışmayı sunan spiker şöyle bir şey söyledi: “Ben bu kadar Olimpiyat izledim, birincinin ikinciye sarıldığı, birlikte üçüncünün gelişini heyecanla izleyip mutlu olduğunu görmedim.” Benim de küçükken snowboard’a ilgi duyma nedenim takım sporlarının kalıplarından çıkmak istememdi herhalde. Elbette, bizde de rekabet var, ama daha keyifli versiyonuyla...

Modayla aran nasıl? Açıkçası trend'leri takip ettiğimi söyleyemem.

Bencil misin? Küçükken daha bencildim. Spora genel bir yatkınlığım var, ne olursa iyi yapıyorum. Halı sahaya gitsem iyi top oynuyorum. Ama gençken daha bencildim, onu yonttum.

Hayatta en çok özlem duyduğun şey ne? Hiçbir kaygı taşımadan, amatör ruhla kaymayı gerçekten çok özlüyorum.

Beslenmene dikkat ediyor musun? Metabolizmam çok hızlı olduğu için mümkün olduğunca kilo aldıracak besinler tüketmeye çalışıyorum.

Kendi kendine bir soru sorsan, bize de cevabını versen? Soruyu söylemesen de olur. Hepsi çok güzel olacak.

Peki şımarık mısın? Yok, değilim. Sorumluluk sahibi bir insan olduğumu düşünüyorum ve bana verilen bir şeyle veya sahip olduğum bir özellikle ilgili bir hava atma durumum yok.

Hayvan olsan ne olurdun? Köpek.

Nasıl bir adamsın? Yüzyıllardır snowboard yapıyorum. Çok fazla değişmeyi sevmiyorum. İnsanlar yaşlandıkça hobileri, kıyafetleri değişir. Benimse 12 yaşımdan beri aynı şeyler var üzerimde. Takıntılı olduğum 2-3 marka var; All Saints dışında herhangi bir markanın tişörtlerini giymiyorum. Aynı şekilde de pantolon olarak sadece Levi's giyiyorum. Vans'i de çok seviyorum ve sponsorum olduğu için de dilediğim modeli giyme şansım oluyor. Ayrıca, yeni hobiler edinmem. Hep aynıydım ve sanırım aynı kalacağım. Yaşım büyüdükçe “Artık board'u bırakıp futbola sarayım.” demedim. Yapabildiğim sürece snowboard yapmak istiyorum. Evimde mini ramp'im var, kaykay kayıyorum, dalga sörfüne gidiyorum vb. O yüzden de çok genç hissediyorum. Kendimden büyüklerle de, gençlerle de iyi ilişki kurabiliyorum.

İdolün var mı hiç? Terje Håkonsen, Norveçli, dünyanın en iyi snowboard'cusu. Onun dışında Craig Kelly, Jeff Anderson, Jamie Lynn, Nicolas Müller, Danny Davis, sörfçü Danny Fuller var. İdollerim genelde sörfçü, snowboard'cu ve kaykaycı veya bu işlerin görsel sanat kısımlarıyla uğraşan insanlar. Ne garip, değil mi? Korkuların var mı? Ben de herkes gibi her şeyden korkuyorum. Her gün snowboard'la çıkıp rampadan atlarken korkuyorsun. Bunu kırmak için de derin nefes alıp verme çalışmaları yapıyorum, o anda aklıma komik bir şey getiriyorum, köpeklerimi düşünüyorum. Ben hiçbir şeyden korkmam diyen biri olamaz zaten. Bazen önceden atladığım bir yerden de korkuyorum, ama korkumla bilinçli bir şekilde karşılaşıp onla iyi bir ilişkim olduğunu düşünüyorum.

Hepimiz şehir hayatında kazandığımız edinimler sonucunda belli özgürlüklere ulaşmayı hedefleyen insanlarız. Kendimizi bu özgürlükler üzerinden motive ediyoruz. Sen de aynı döngüde misin? Aklındaki mutlu son ne? Pek tabii ki gelecekle ilgili beklentilerim var. Fakat daha çok şu an sahip olduklarımın değerini bilmeye çalışıyorum ve yaşadığım ana konsantre oluyorum. Dolayısıyla da beni motive eden şeyler sadece gelecekten beklediklerim olmuyor.

Gelecek kaygın var mı? Var. “Türkiye'nin hali ne olacak? Bu seneki etkinlikler ne olacak? 10 sene sonra ne yapacağım, çocuğum olacak mı?” gibi sorular dönüyor kafamda. Olacak mı? Baba olmak istiyor musun? Olabilirim, neden olmasın.

Azla yetinen biri misin? Kesinlikle. Sevdiğim insanlarla birlikte olmak benim için yeterli.

Aile nedir? Görecelidir. 119


Ĺ&#x;apka zadig&voltaire gĂśmlek saint laurent/beymen ceket saint laurent/beymen kemer saint laurent/beymen jean saint laurent/beymen bot saint laurent/beymen aksesuarlar editĂśre ait


gรถmlek mm6 by maison martin

margiela/harvey nichols ceket monser vintage kemer saint laurent/beymen jean saint laurent/beymen bot saint laurent/beymen aksesuarlar editรถre ait


XOXO The Mag


123


tiลŸรถrt eleven paris/beymen yelek saint laurent/beymen jean saint laurent/beymen bot saint laurent/beymen aksesuarlar editรถre ait


tişört john varvatos/harvey nichols ceket saint laurent/beymen kemer saint laurent/beymen jean saint laurent/beymen bot saint laurent/beymen gözlük editöre ait aksesuarlar editöre ait


INTERVIEW/MAGAZINE

CANER ELER

Futbol Büyük Eşittir... Socrates, çift çağrışımlı adı ve “düşünen spor dergisi” mottosuyla, yeni tanıştığımız dergilerden. Derginin Genel Yayın Yönetmeni Caner Eler'le de bir öğleden sonra buluşup tanıştık ve sporun etrafında şekillenen hikayesini, kendi tabiriyle “futbolun nefessiz bıraktığı” diğer spor dallarının dergideki yerini ve bundan sonrası için hedefledikleri içeriği konuştuk. Futbol, ondan uzak durmaya her çalıştığımızda, bir köşede beliriveriyordu. röportaj serap gecü fotoğraf gökhan polat

XOXO The Mag


Çok yenisiniz ama bugüne kadar aldığınız en tuhaf tepki neydi? Genelde çok iyi eleştiriler geldi. Aklımda kalan, çelişkili bir yorum var. “Çok iyi, harika, tarihte böyle bir dergi işi yok Türkiye'de. Ancak satmaz.” yazmıştı bir okuyucu.

Eurosport'ta ilk nasıl başlamıştın? Ben aslında Makine Mühendisliği okudum, aynı zamanda basketbolcuydum. Sonra kemik kanserine yakalandım ve bu hayatta yapmak istediğim şeyin mühendislik olmadığına karar verdim. Bir yandan da sporla ilgili çok fazla şey biriktirdiğimi fark ettim. Çevremdekilerin önerisiyle Eurosport'a başvurdum. FourFourTwo'ya da başvurmuştum. İkisinden de aynı anda olumlu yanıt geldi. Hem spikerliğe hem de dergide yazarlığa başlamış oldum. Bir başka deyişle, sevdiğim şeyleri işe dönüştürdüm. Şimdi kendimi en rahat hissettiğim anlar, müsabaka anlatmak üzere anlatım kabininde olduğum veya bir yazının başına oturduğum zamanlar.

Futbolun domine etmediği bir yayın yapma idealiniz nasıl oluştu? Türkiye'deki futbol ortamının son yıllarda içinden çıkılmaz şekilde kötü bir hale gelmiş olması, sözün ve iyi değerlerin anlamını yitirmesi bizi bu ortamdan soğuttu. Ama sorun var diye kaçıyoruz demek de istemiyorum, sadece, insanlara bu kadar bunaldıkları bir dönemde nefes alabilecekleri farklı bir zemin yaratmaya çalıştık. E tabii bizim de nefes almaya ihtiyacımız vardı. Bir de, ben ve ekipteki birçok insan Eurosport bağlantılı, hiçbirimiz sadece futbol üzerinden bir spor keyfi oluşturmuş insanlar değiliz. Ve dergide aktardığımız çeşitlilik de ister istemez ortaya çıkıyor. Futbola yer verilen ama başka sporların da nefes alabildiği bir içerik üretiyoruz. Malum, biz Türkiye'de futbol haricindeki sporları biraz nefessiz bırakıyoruz, farklı dallardan ilerlemeye çalışanları da çok çabuk aşağı çekmeye çalışabiliyoruz. Futbolun kötü kültürünü maalesef diğer sporlara da biraz taşıyoruz.

Bugüne kadar anlattığın müsabakalar arasında seni en çok heyecanlandıran hangisiydi? Bir keresinde NBA finalleri için ABD'ye gitmiştim. Benim için bir rüyaydı. O zaman iş konusunda ne kadar doğru bir yol çizdiğimi bir kez daha anladım. İçimi farklı bir sıcaklık kaplamıştı. Müsabakaya göre sesindeki coşku dozunu ayarlıyor musun? Bilinçli bir şey yapmıyorum, doğaçlama oluyor. Mesela insanlar atletizm yarışı başlamadan önce neden sustuğumu veya kısık sesle konuştuğumu sorarlar bana, e çünkü bütün stat susuyor, normal sesle konuştuğumda bağırıyormuş gibi hissediyorum. Ama bu planlanmış bir şey de değil. Ben yayın için yüzlerce binlerce not alıp plan yapan biri değilim. Tabii çocukken dinlediğim spikerlerin de bugünkü anlatımımda etkisi olmuştur.

Bu kötü kültür nereden geliyor? Bu kültürün yerleşmesinde çok fazla faktör var. Birincisi, kültürü, toplumun genel yaşam tarzından ayıramıyorsunuz. Hayatımızda olan şeyler oraya da sirayet ediyor. Belki çok klişe olacak ama, ülkenin siyasi tarihinden tutun, bütün toplumsal dengesizliklere, dönüm noktalarına kadar yaşadığımız her şey bir şekilde futbolu etkilemiş. Hele belli takımlar ve belli şehirler bu değişikliklerden daha da çok etkilenmiş durumda. Ne yazık ki, bizde sporu yöneten insanlar o sporun ruhu ve kültürü açısından biraz eksik kalıyorlar ve ortamı nasıl idame ettireceklerini algılayamıyorlar. Bu da seyirciye gerginlik ve şiddet şeklinde yansıyor ve kötü bir dili, kötü bir ruhu beraberinde getiriyor. Bu kötülüğü biraz temizlemek lazım ama nasıl temizleyeceğimizi ben de bilmiyorum.

Yayında hiç büyük gaf yaptın mı? Zaman zaman yorgunluktan bir şeyler kaçmıştır dilimden, küfretmemişimdir tabii ki ama bir reaksiyon olarak “Of!” dediğim olmuştur. O kadarını seyirci de ister zaten. Evet, Federer tek el backhand'de acayip bir puan alıyor mesela, “Of!” demeden edemiyorsun. Zaten o tepkiyi vermezsen biraz robotik olursun. Ve ben o robotikliği sevmiyorum.

İdealinize dönersek, bu konuda ne kadar gerçekçisiniz? Adınız dahi bir futbolcudan geliyorken... Bunu baştan prensiplere bağladık, çünkü böyle yapmasaydık işin ucu kaçacaktı. Futbolla ilgili içeriğin, derginin genelinde %40-45'in üzerine çıkmamasına çalışıyoruz. Geri kalan içerik de diğer sporlara ayrılıyor.

Tekrar dergiye dönelim. İlk bakışta sporu entelektüelize etme çabasında olduğunuz düşünülebilir; malum, mottonuz da “düşünen spor dergisi”. Bu haklı bir önyargı mı? Derginin adını aldığımız Socrates futbolcu olmasının yanı sıra hayatta söyleyecek sözü olan ve bunu söylemekten kaçınmayan bir adam. Futbolu sadece kazanmak ve kaybetmek üzerine kuran birisi değil. Öyle bir ruhun bizi iyi temsil edeceğini düşündük, çünkü biz süreçle de ilgileniyoruz. Düşünen spor dergisi derken, bu tanımı bilgi bombardımanıyla veya entelektüel bağlantılarla açıklamak yerine, sadece anlara da odaklanabilen yazılara, bölümlere yer veriyoruz. Yani sırf belli edebi hikayeleri futbolla veya başka sporlarla bağlama çabasında değiliz. Kazanandan çok kaybedene odaklanan, onun üzerinden arada olup biteni ele alan bir yaklaşımımız var. Spor kültürünün, sadece profesyonel spor yapanlar ve onları destekleyen insanlar üzerinden gelişmemesi gerektiğini düşünüyoruz, sokaktaki insanın da sporla ilgili hikayelerini önemsiyoruz. Profiterolcü Bahattin Abi'nin maratoncu olmasıyla da ilgileniyoruz.

Yani aslında futbol yine baskın. Evet, ama işin geneline baktığımızda, futbolun kısıtlandığı aylar da olacak, mesela Temmuz'da Fransa Bisiklet Turu var, onun bir ağırlığı olacaktır. Diğer taraftan, dergiyi erkeklerin de domine ettiğini söyleyebiliriz. Kadınları konu alan daha fazla hikayeyle karşılaşacak mıyız? Yoksa işin doğası bu mudur? Biz aslında, bu konuda, kadınlar açısından, pozitif ayrımcılık taraftarıyız. İlk sayıda, evet, bahsettiğin gibi bir durum var, biraz öyle denk geldi ama işin içinde kadın yazarların ve kadın sporcuların olmasını mutlaka istiyoruz. Önümüzdeki sayıda kadın voleybolu konumuz olacak, sonuçta Türkiye'de şu anda en başarılı branş. Hatta takım sporları açısından tarihin en başarılı branşı. Yazarlar açısından da, 5 Harfliler'den destek alıyoruz, onlardan her ay bir yazı almayı hedefliyoruz, bizim için güzel spor hikayeleri yazıyorlar. Bence kadınların muhteşem hikayeleri var... Bazı konularda seyircinin veya okurun ilgisine göre hareket etmemek lazım. Mesela Eurosport'ta spiker olarak ilk başladığımda, 2006'da, günde bir tane interaktif yayın yapardık, Türkçe yayını izleyen çok olmazdı. Şimdiyse o kadar fazla mail geliyor ki, artık iletişimi sadece Twitter üzerinden sürdürüyoruz. Ve tabii günde binlerce mesaj geliyor. Neyse, demek istediğim, siz insanlara kaliteli bir üslupla bir şey sunduğunuzda onlar bunu alıyorlar.

Muhammed Ali, Maradona, Michael Jordan ve Naim Süleymanoğlu gibi -kendi deyiminizle- “kahramanlarla” açılış yaptınız. Bundan sonrasında dergi içeriğinde yeni yıldızlar ve efsanelere nostaljik bakış arasında nasıl bir denge kurmayı düşünüyorsunuz? Dergi konseptinde bir tane ana konumuz var, adını Merkez Kort koyduk. Derginin diğer konularının bu ana konuyla her zaman bağlantılı olması gerekmiyor. Bizim sporu sevmemizi sağlayan en önemli insanlar çocukluğumuzdaki figürler, ve de açılış sayısında onlarla başlamak istedik. E haliyle daha retro bir içerik ortaya çıktı. İkinci sayıda 129


nostaljiyi biraz daha azalttık. Mesela bir sonraki sayıda Şampiyonlar Ligi finali üzerine bir karşılaştırma konusu var. Güncel konuları ele alış biçimimize bunu örnek verebilirim. Dergiden bağımsız olarak, senin kahramanlar listende başka kimler var? Van Basten, Michael Johnson, Alexander Popov... Bir de aslında benim en büyük kahramanım Lance Armstrong'du ama ne yazık ki bir hayal kırıklığına dönüştü. Onu tanıdığımda 17-18 yaşındaydım. Ve ben de geçmişte bir kanser hastası olduğum için, onun bende çok özel bir yeri vardı, doping haberlerinden sonra maalesef anlamını yitirdi. Futbolla veya genel olarak sporla hazcılık arasında nasıl bir ilişki var sence? Aktif olarak sporla uğraşanlar için direkt bir haz ilişkisi var. Sonuçta onlar haz aldıkları için bu işi yapıyorlar ve hayatlarını tamamen spor üzerine kuruyorlar. İzleyen veya yorumlayanlar açısından da başka bir haz var. Benim için hayatımın en keyifli anları, müsabakaları izlediğim ve yorumladığım anlar. Ama hem spor izlemenin hem de anlatıcısı olmanın karanlık tarafları da var, çünkü sporcuların hayatlarında aslında her şey toz pembe değil, insanların kazanma hırslarıyla yönetildiği bir dünya söz konusu. Siz taraftar olarak bir yandan bağırıp çağırıp destekliyorsunuz ama arka planda ciddi bir baskı var. Mesela artistik jimnastik ve yüzme muazzam bir spor kültürü sağlıyor ama bir yandan da çocuklar çok ağır antrenmanlara maruz kalıyorlar. Bu da bizim açımızdan biraz ikiyüzlülük aslında. Çünkü genç bir sporcu başarısız olduğunda biz hayatımıza devam ediyoruz ama belki o çocuk hayatının geri kalanı o travmanın etkisiyle yaşıyor. Yine entelektüelize etmiş oluyoruz ama bu karanlık tarafı görmemiz gerekiyor, Socrates'te sadece güzel hikayeler olmayacak. Başlarken aklınızda bir tiraj hedefi var mıydı? Tam olarak bir hedefimiz yoktu. İlk sayıdan bir 18.000 bastık, sonra bir 5.000 bastık, bir de özel bir dağıtım için üçüncü baskı yapıldı. 20-25 bin arası dergi dağıtıma çıktı ve Türkiye genelinde 50'ye yakın ilde dağıtıldı. Bir yandan da dağıtım sistemini oturtmaya çalışıyoruz.

Bazı mekanlar dergiyi nereye koyacağını şaşırmış, spor dergilerinin arasında mı durmalı, diğer dergilerin arasında mı bilememişler. Böyle bir gariplik de var. Ama ilk sayı için satışlar beklentimizin üzerinde geldi. Özel bir PR çalışması yapmamamıza rağmen, sosyal medyada insanlar dergiyi sahiplendikçe, kulaktan kulağa adımız yayıldı. Can Yayınları'yla nasıl bir sponsorluk ilişkiniz var? Sponsorluk değil de, biz onların bünyesinde çalışan bir uydu gibiyiz. Socrates'in kendi yapısı ve ofisi var. Bağış Erten'le Can Öz'ün dostluğu ise geçmişe, Ayazma Futbol Takımı'na dayanıyor. Yazarlardan ve sanatçılardan oluşan bir futbol takımı vardı, sonra o Gazoz Ligi diye bir lige dönüşmüştü; ikisi oradan tanışıyor. Derginin çıkış aşamasında da onların arasındaki diyalog fikir birliğine dönüşmüş oldu. Tasarım için de TBWA'den destek almışsınız... TBWA ajans olarak bize büyük destek verdi; uzmanlığını sundu. Kreatif Direktör Volkan Karakaşoğlu projeye baştan inananlardandı. Yaratıcı zeka Hüseyin Sandık hem genel tasarım hem de yaptığı müthiş detay illüstrasyonlarıyla bize başka bir dünyanın kapısını araladı. Bir de TBWA ekibinin yanına yine çok yaratıcı bir insan, Oya Çitçi de gelince tasarım konusunda müthiş bir ekip oluştu. Hayallerimizi gerçekleştirmiş olduk. Nasıl bir ekiple çalışıyorsun? Ofise bağımlı mısınız yoksa işleri uzaktan kontrol ettiğiniz bir formülünüz mü var? Bir kere Onur Erdem gibi harika bir Yazı İşleri Müdürü var yanımda. Bu aynı zamanda bir yol arkadaşlığı. Çok çalışkan, her konuda bilgi sahibi ve yaratıcı bir yazı işleri ekibi yükü omuzluyor. Socrates Akademi diye bir künye adı verdiğimiz, ancak bize onun ötesinde her konuda büyük destek veren, bu mesleğe yeni giren gençler var. Ofiste işleri toparlıyoruz ancak uzaktan da destek aldığımız ekip arkadaşlarımız var. Dergi çıkmadan önce uzun bir süre ofisimiz yoktu ve açıkçası farklı yerlerde toplantı yaparak bazı şeyleri hakkıyla yürütmek zor oluyordu. Merkezi sisteme geçince birçok iş hızlandı. Ama hala ofis dışından destek alıyoruz.

XOXO The Mag


EVENT MANAGEMENT

PUBLISHING

CONCEPT DESIGN

BRAND PLATFORMS

AND ANYTHING COOL

FOR MORE FACEBOOK.COM/COISTANBUL 123@COISTANBUL.COM +90 212 2590669


INTERVIEW/SPORTS

RAMEL MURPHY

Work Out Like a Boss Yukarıda okuduğunuz isim, altı yıldır üst seviye antrenörlük yapan ve Equinox'un “Master Trainer”ı olan Ramel Murphy. Onunla New York saatine göre saat 08:00'de, sabaha karşı verdiği üç ayrı dersten hemen sonra konuşmaya başlıyoruz. Kişisel antrenörlüğün ne kadar ulvi bir görev haline gelebileceğini, vücudu spora hazırlamanın yöntemini ve Ramel'in işe yürüyerek gidip geldiğini öğreniyoruz. 1, 2, 3, 4... röportaj utku palamutçu fotoğraflar jason rodgers

XOXO The Mag


Üst bacak, kol ve karın kaslarını çalıştırmak için L şeklinde sabit duruş.

Mesela? Şeker hastalığı. Hareketsizlik ve fazla ilaç kullanımı, şeker hastalığını epey tetikliyor. Özellikle masa başı işlerde çalışan insanların, düzenli aralıklarla hareket etmesi gerekiyor ve bu bilgiyi hastanelerden alabilecekken, aslında antrenörlerden öğreniyorsunuz. Çünkü doktorunuzun size önereceği şey muhtemelen insülin iğnesi olacaktır.

Ramel, güne nasıl başladın? Sabaha karşı 04:45'te uyandım. Bir iki ısırık protein bar yedikten sonra doğrudan spor salonuna gittim. Hep bu kadar erkenci misin? Çok öğrencim var. Hepsinin farklı istekleri ve farklı zaman dilimleri oluyor. Bugünkü öğrencim sabah erkenden antrenman yapmak istiyordu ve ona uymak zorundaydım. Ama her gün bu saatte uyansam da benim için problem olmaz.

Peki beslenme alışkanlığı bu işin neresinde? Bahsetme ihtiyacı bile duymadım, çünkü beslenme, aslında işin temel noktası. Vücudunu istediğin gibi eğitebilirsin ve istediğin şekle sokabilirsin ama onu mutlaka iyi beslemen gerekiyor. Antrenörlük yaptığım insanlara, spor öncesi ve sonrası yemeleri gereken besinlerle ilgili bir liste de hazırlıyorum. İnsanların en temel ihtiyacı beslenmek iken, ne yemeleri gerektiğini bilmemeleri, gülünç ve üzücü bir durum.

Antrenörlük yapmaya başlamadan önce nasıl bir eğitim sürecinden geçtin? Yaklaşık 6 yıl önce antrenör olarak çalışmaya başladım. Equinox'ta işe girdiğimde kendimi geliştirmemi sağlayacak tek şey, küçükken spor hocalarımın beni tabi tuttuğu antrenmanlardı. Üniversite yıllarımda da sporla ilgileniyordum ama profesyonel anlamda kendimi geliştirmek zorlu ve uzun bir süreçti. Spor salonunun dışında da pek çok sertifika programına katıldım ve şu an olduğum noktaya geldim.

Bu arada neden güreşi bıraktın? Yaklaşık 10 yıl boyunca güreşle ilgilendim ve müsabakalara katıldım. Güreşi bırakmaktan ziyade yarışmalara katılmayı bıraktım diyebilirim. Turnuva süreci oldukça sancılı ve yorucu geçiyor ve son zamanlarda vaktimi tamamen antrenörlüğe ayırmış durumdayım.

Peki Brown'da aldığın eğitim spor kariyerine bir şey kattı mı? Brown'da siyaset bilimi okurken, ana bilim dalı olarak hukuk seçmeyi düşünüyordum. Daha sonra fikrimi değiştirdim ve uluslararası ilişkilerle ilgilenmeye başladım. Maymun iştahlılığım daha da ileriye gittiğinde kendimi farmasötik satış yaparken buldum ama kesinlikle yapmak istediğim şey bu değildi. Pfizer'de çalıştığım sırada şirketin daralmaya gideceğini açıkladılar ve işten çıkartılabileceğim kaygısına kapıldım. Tam bu noktada bu bir işaret olabilir diye düşünüp istifa ettim ve antrenörlük yapmaya karar verdim.

Bir de capoeira var tabii... Gerçekten çok başka bir şey... Vücudunuzu çok iyi kontrol edebiliyor olmanız lazım, her uzvunuzu neredeyse ayrı ayrı yönlendirmeli ve tabii bu sırada aradaki senkronizasyonu oturtmalısınız. Ha bir de Brezilyalı ruhunuz olsa hiç fena olmaz. Güreş için aynı şeyi söyleyemem ama capoeira spor salonlarında da çokça tercih edilen bir antrenman. Hatta Equinox'ta bunu kendimize göre revize edip adını Animal Flow koyduk. Capoeira'yı breakdance ve jimnastik ile birleştirip epey eğlenceli bir şey yarattık.

Eski işini, insanların kendilerini iyi hissetmek için ilaç kullanmaları yerine spor yapmalarını sağlamak için bırakmışsın. O halde bize baş ağrısını sporla geçirmenin yollarından bahsedebilir misin? Baş ağrısı için geçerli bir hareket gösteremem, beni köşeye sıkıştırdın. Ama başka hastalıkların tedavisinde işe yarayacak programlardan bahsedebilirim.

Hepsini bir kenara bırakırsak, Foundational Strength adındaki antrenman neden Equinox'a olan talebi bu kadar fazla kılıyor? Bunun cevabı aslında oldukça açık. Spor salonuna gelen insanlar genelde daha önce böyle bir deneyim yaşamamış oluyorlar ve kendilerini bir anda bu kadar sıkı bir tempoya giremeyecek kadar güçsüz 133


TRX ile, vücut ağırlığını kullanarak kürek çekme hareketi. Trapez ve romboid kasları ağırlıklı olmak üzere, bütün arka beden kaslarını çalıştırır.


ViPR aleti ile, başın üstünde yarım daire hareketi yapıp öne doğru adım atarak vücudun güç dengesini ayarlamak için idealdir.


Kalça fleksörleri, üst bacak, arka bacak, göğüs ve kanat kaslarını esnetme ve ısıtma hareketi.

hissediyorlar, ki haklılar da. Doğal olarak kullanmaları gereken kasları bilmiyorlar. Bununla birlikte spor yaparlarken vücutlarının gireceği şekilden de habersiz oluyorlar. Aslında bu yüzden pek çok insan spor salonlarına yazılıyor, başarısız oluyor ve üyeliklerini iptal ettiriyor. Biz bunu ortadan kaldırmak ve insanlara aslında sporun akıllarına estiği anda yapabilecekleri bir şey olmadığını göstermek istiyoruz. Öncelikle işin temel estetiğini ve hareketlerini öğrenip, az önce de söylediğim gibi, vücudu kontrol altına almak ve hakimiyet kurmak lazım. Güne başladığında vücudunu da spora hazırlamak için ilk hangi hareketi yapıyorsun? Tabii ki esneme ve atılma hareketleri yapıyorum. Esneme hareketlerine ilk olarak kalçadan başlamak gerekiyor çünkü insanların en büyük handikapı, tüm gün sandalyede oturuyor olmaları. Yapmanız gereken şey, yere oturup bacaklarınızı olabildiğince gergin hale getirip, üst bedeninizi öne doğru bırakmak. Bir süre sonra sırtınızın ve kalçanızın rahatladığını hissedebilirsiniz. Aynı şekilde eskrimcilerin yaptığı atılma hareketlerini kendi ekseniniz etrafında tekrarlayarak bacaklarınızı ve kollarınızı gevşetip, kendinizi yoğun antrenman temposuna hazırlayabilirsiniz.

Antrenörlük ve sporcu olmak arasında nasıl bir fark var? Antrenör dediğimiz insan her türlü sporu yapabilen birisi olarak görülmekten kurtulabilecek mi? İnsanların spora ilgisi bu kadar az olmaya devam ettikçe bu algı ne yazık ki asla değişmeyecek. Peki sürekli masa başında oturan ve spor salonuna gidemeyen insanların yapması gereken şey ne? Onlara tek bir şey söylüyorum, her yarım saatte bir ayağa kalkın ve ofiste dolanın. Patronunuz size laf ederse yaptığınızın mantıklı bir açıklaması olduğundan bahsedin ve konuya kan dolaşımından girip onun kafasını karıştırın. Su içmeyi de unutmayın tabii.

Bu bahsettiğin yoğun program ne kadar sürüyor? Her öğrenciyle günde sadece bir saat çalışıyoruz. Daha fazlası vücudu zorluyor. Bir de tabii öğrencilerin saatlerce ter döküp benden nefret etmelerini istemiyorum.

Bir de spor salonlarının sunduğu online programlar var. Sence yüz yüze yapılan antrenmanlarla kıyaslandıklarında, bunlar gerçekten işe yarıyor mu? Pek çok insan bu yöntemi tercih ediyor ve işe yaradığını söylüyor. Her şeyden önce, insanlar kendi evlerinde, kendilerini en rahat hissettikleri yerde spor yapıyorlar ve bu onların kendilerini daha hazır hissetmelerini sağlıyor. İşe öteki tarafından bakarsak, bu antrenmanların erbabı birisi başınızda olmadığında kendinize zarar verebilirsiniz ve bir yerlerinizi incitebilirsiniz. Özellikle online videoları art arda izleyip 24 saat içerisinde tamamıyla şekle girmiş fit bir vücutla karşılaşacaklarına kendilerini inandıranlar bunu sıkça yaşıyor.

Peki ev ödevi veriyor musun? Tabii ki. İş sadece bir saatlik antrenmanla bitmiyor ne yazık ki. İnsanlar antrenman boyunca kaslarını aralıksız çalıştırdıktan sonra eve gidip saatlerce koltukta yatarlarsa muhtemelen her yerleri tutulacaktır ve benden yeniden nefret etmeleri için onlara bir fırsat daha çıkacaktır. Bu yüzden onlara, arada uygulamaları gereken ısınma hareketleri öneriyorum. Ve yediklerine dikkat etmeleriyle ilgili sürekli uyarıda bulunuyorum. Arada mesaj attıklarım bile oluyor.

Son olarak en yeni projen olan Mr. Porter işbirliğinden bahsedelim... Mr. Porter'da çalışanlar, Fit for Fit video serisini genel çerçevesiyle şekillendirdikten sonra Equinox ile iletişime geçmiş ve benimle bu seri için çalışmak istediklerini söylemişler. Sitenin takipçilerinin demografik yapısı incelendikten sonra, bu insanların ihtiyaç duyacakları sportif faaliyetleri, antrenmanları ve hareketleri tek tek çıkarttık. Sitenin asıl mantığına ters düşmemek için işin içine modaya uygun spor kıyafetleri de yerleştirdik ve seriyi başlattık.

XOXO The Mag


mayo mara hoffman, mayo mara hoffman


TAN DE

SOLEIL photographer brianne wills styling stacey cunningham, keara matthiesen hair ashley rubell makeup lisa campos post production justin silva model jayden robinson @trump ditta vivien kucsik @major


soldan saÄ&#x;a, Ĺ&#x;apkalar wxyz, mayo dkny, mayo thapelo paris


soldan sağa şapka wxyz, mayo dkny, sandalet yes sandals, şapka wxyz mayo cover


mayolar mara hoffman


mayolar michi


SUMMER PR EP hazırlayan ayşecan ipek fotoğraflar berkant demirbek/rpresenter illüstrasyonlar deniz yeğin ikiışık & pınar yeğin

HERE COMES THE SUN LITTLE DARLING Korunmak ya da korunmamak. İşte bütün mesele bu. Tercihiniz her daim korunmak olmalı. Beyaz tenin çikolata rengine kavuştuğu o kutsal günün ikinci yarısında, güneş ışıkları biraz kısıldığında doğal yağlara teslim olmak serbest. Güneş sonrası bakım ve nemlenme seansları şart. Şehrin kaotik ortamındaysa cilt SPF kalkanlarına emanet. Dior Bronze Protection Solaire Beautifying Protective Suncare SPF 30 Body, Ligne St Barth Tanning Oil Huile de Coco, Ligne St Barth Tanning Oil Roucou SPF 4, Sothys After Sun Anti-Ageing Treatment, Biotherm Brume Solaire Dry Touch Moisturizing Dry Touch Mist SPF 50, Murad Water Resistant Sunscreen Broad Spectrum SPF 30


FROM HEAD TO TOE Vücudunuzu saç diplerinizden başlayıp ayak parmaklarınıza kadar derinlemesine nemlendirirken yapabileceğiniz şeyler arasında güzel bir kokteyli yavaş yavaş yudumlamak, bir türlü bitmek bilmeyen bir kitabın sayfalarını çevirmek, zararsız dedikodu, gözlerinizi kapatıp dalgaların sesini dinlemek gibi iştah açıcı seçenekler var. Eğer o kadar şanslı değilseniz güzel bir müzik koyun ve bu etkili kremler epidermisin alt katmanlarına inene kadar çırılçıplak dans edin. Atelier Rebul Body Cream Almond Milk, Chanel No 19 Body Cream, Kiehl's Aromatic Blends Fig Leaf & Sage Skin Softening Body Lotion, Babor Balancing Cashmere Wood Soothing Body Lotion, Dermalogica Body Hydrating Cream, Ligne St Barth Scented Vanilla Body Lotion, Scholl Velvet Smooth Express Pedi Electronic Foot File


HOW TO BE A PERFECT SCRUBBER Saat yönünde dairesel hareketlere sadık kalamayabilirsiniz. İş peeling'e ve arınmaya geldiğinde, ciltteki tüm kirden ve gereksiz fazlalıktan bir anda kurtulmanın heyecanına kapılıp ritmi biraz artırabilir ya da 'nasıl kullanılmalı' paragrafını tamamen es geçerek kendi yöntemlerinizi yaratmanın peşine düşebilirsiniz. Bir askerin disiplinine, bir balerinin zarafetine, bir sporcunun kas gücüne sahip olduğunuz sürece sorun yok. Kiehl's Gently Exfoliating Body Scrub Grapefruit with Aloe Vera and Chamomile, Nuxe Body Fondant Body Scrub, Thalgo Gel Douche Marin Thalgo Exotic Island Body Scrub, Atelier Rebul Istanbul Exfoliating Shower Gel, Caudalíe Crushed Cabernet Scrub


ORANGE IS NOT THE NEW BLACK Rejim reçetelerinde sürekli tekrar edilen 'kibrit kutusu peynir' gibi selülit karşıtı söylemlerde sürekli karşımıza çıkan 'portakal kabuğu görünümü' de son derece sıkıcı olabiliyor. Gelişen teknoloji, sert kıllı fırçalarla geçen kaşıntılı ve hafif acılı bir seans, kan dolaşımını hızlandıran cardio egzersiz listesi ve bir şişe su, selülit savaşlarında ihtiyacınız olan destekçiler. Mucize beklemek gereksiz ancak istikrarlı bir tutum asla hafife alınmamalı. Nuxe Body Body-Contouring Oil for Infiltrated Cellulite Refining Effect Stomach and Hips, Caudalíe Contouring Concentrate, Doctor Babor Body Cellular Ultimate 3D Cellulite Lotion, Clarins Body Lift Cellulite Control, Dior Svelte Body Desire Integral Perfection Care, Thalgo Défi Cellulite High Correction Gel, Atelier Rebul My Body Arm Firming Cream


5 TO 15 MINUTES Bir maskeye ayıracağınız vakit 5 ila 15 dakika arasında değişiyor. Önemli olansa öncesi ve sonrasında tam olarak ne yaptığınız. Cildi iyi bir tonikle temizledikten sonra uygulayacağınız maskenin ardından sıkı bir nemlenme seansı şart. Ya da belki siz tüm bu işlemleri sadece maskelerle yapmayı tercih edeceksiniz. Farklı amaçlara hizmet eden listemiz şu şekilde sıralanıyor. Nuxe Crème Fraîche de Beauté 24hr Soothing and Rehydrating Fresh Mask, Thalgo Source Marine Ultra Hydra-Marine Mask, Dermalogica Skin Hydrating Masque, Caudalíe Instant Detox Mask, Sensai Intensive Hair Mask, SkinCeuticals Clarifying Clay Masque, Dior One Essential Masque Régénérant Ultra-Détox


FACE TO FACE Her gün aynaya dikkatle bakmak ve cildinizin neye ihtiyaç duyduğunu hesaplamak, dişinizi fırçalamak kadar doğal bir bakım ritüeli olmalı. Eğer bu tip işlerle aranız pek iyi değilse o halde garantici bir tavır sergilemek ve cilde her gün nem yatırımı yapmak faydalı olur. Vitaminler, antioksidanlar, bitki özleri arasında bu seçimler özellikle dikkat çekiyor. Temizle, nemlendir ve arkana yaslan. Clarisonic Mia 2 Facial Sonic Cleansing Speed Brush, Huiles & Baumes Face Soft Scrub, Dior Capture Totale Multi-Perfection Emulsion Clarins HydraQuench Intensive Serum Bi-Phase, Thalgo Reviving Marine Mist Cellular Revitaliser, Atelier Rebul Swiss Snow Algae Rejuvenating Cream, YSL Forever Light Creator UV Protection High Protection Skincare SPF 50, Chanel Le Blanc Illuminating Brightening Concentrate, Sothys Crème Jour Energisante


Ăźst marianna cimini kolye design digest


FAST TALK

WITH

PATRICIA MANFIELD

Bazen başarıya ulaşmanın tek bir yolu vardır, bilerek ve isteyerek akıntıya karşı kürek çekmek. Haliyle, bu yolu seçenlerdenseniz muazzam bir kol kuvvetine ve ruhsal bütünlüğe ihtiyacınız olur. Patricia da tam bu sınıftan. Blogunun uluslararası üne kavuşmasına rağmen ikinci üniversitesine devam eden ve iki paralel evreni çarpıştıran bir moda metafizikçisi. Montaigne, “Ben her şeyden çok kendim üzerinde çalıştım, benim metafizik ve fiziğimin temelinde kendi varlığım yatıyor.” der. Patricia’nınki de o misal; blogu The Atelier’nin temelinde tam olarak bu öğreti var ama diğerlerinden farklı olarak, kaprissiz ve klişesiz bir versiyonuyla. interview aslin kumdagezer photographer roberta ungaro/hello there milano photography assistant alex cacciabue styling sara mestriner/hello there milano makeup & hair valentina raimondi/hello there milano producer guido baraldi


g繹mlek andrea sagrini pantolon marianna cimini ayakkab覺 tommy hilfiger


kaban alexander mcqueen


Bugün için planın ne? Birkaç toplantım var, sonra okula gideceğim. Akşam da bir konsere davetliyim. Aşağı yukarı birçok günüm de böyle geçiyor zaten; sabah erkenden kalkıp yapılacaklar listesi oluşturuyorum. Sonra okula gidip öğleden sonra da blogum için çalışıyorum. Uluslararası tanınan bir blogger olup ikinci bir okula devam etmek pek görülen bir durum değil, hatta birçokları blogları tam zamanlı bir işe dönüştüğünde okulu donduruyor. Akışın tersine gitme sebebin ne? Blogumun böyle bir yere geleceği aklımın ucundan geçmezdi, o yüzden hayata dair hep farklı hedeflerim ve hayallerim oldu. Şimdi başarılı bir blog sahibi olmanın bu hayallerin önüne geçmesine izin veremem. Önceliklerini sıralama meselesi... Hayalin ne o halde? Kulağa enteresan gelebilir, ama ben pazarlamaya aşığım. İleride bir şirket kurmayı hayal ediyorum. Öğrencilikse benim için ihtiyaçtan çok bir tutku ve kendimi zorlamanın en iyi yollarından biri. Anlayacağınız tam bir ineğim. B planın hazır yani. C, D ve E planım da hazır. Ama her şeyin kendi doğal sürecinde olmasını tercih ediyorum. Blogun için planın ne peki? Cevabım sizi hayal kırıklığına uğratabilir ama söz konusu blogum olunca epey duygusal hareket ediyorum. Buna asla bir iş olarak bakamıyorum. O yüzden ekibime çok bağımlıyım, organizasyondan, pazarlıklara kadar her şeyin saat gibi işlemesi için onlara ihtiyacım var. Ben çoğu zaman gelen projelerin bana uygun olup olmadığına karar veriyorum ve içerikleri oluşturuyorum. Başa dönelim, blog başlatmak nereden çıktı? Hukuk okuyordum ama modanın içerisinde olmak istiyordum. Giorgio Armani'nin girişimciliğini irdeleyip çok etkilenmiştim ve kendimi bu dünyanın içerisine atıverdim. Yaşadığımız dünyada moda algısını nasıl yorumluyorsun? Bence moda toplum adına kelimeler olmadan bir şeyler anlatabilen

bir olgu. Çoğu zaman da hafife alınıyor, çünkü bana sorarsanız birçok insan buzdağının altını göremiyor. Tabii zaman zaman gereksiz yere de fazlaca ciddiye alınıyor. Dengeyi bulmak lazım. Ünlü olduğunu ne zaman fark ettin? Hala tam olarak algılayabilmiş değilim. Öyle bir hayali gerçekleştirdiğimi falan da düşünmüyorum. Ama tabii, yolda insanlar seni durdurmaya başlayınca bir şeylerin değiştiğini anlıyorsun. Okuyucularınla nasıl bir iletişimin var? Çok şanslıyım, çünkü beni takip eden kitle, sessiz ve sadece yazılanları okuyan bir grup değil. Bilakis çoğu zaman onlar beni besliyorlar, paylaştığım postlara göre bana önerilerde bulunuyorlar, kitap ve müzik önerileri ve sosyal medya için verdikleri ipuçları da cabası. Zaten blogun odağı da iletişim üzerine kurulu. Bana yazılan her şeye cevap vermeye (elimden geldiğince) gayret ediyorum çünkü bazen insanlar kendilerini tanımayanlara daha rahat açılabiliyorlar. Bu eksende kimse kimseyi yargılamıyor. Blogunun nasıl bir demografisi var? Henüz iki gün önce ne durumda olduğumuza baktım; İtalya, ABD, Brezilya ve Rusya bizi en çok okuyan ülkeler arasında. Blogger olmanın en zor yanı ne? Sürekli zamana karşı yarışıyor olmak. Tabii durmadan büyüyen bir endüstride kendini kaybetmemeye çalışmak da beni oldukça zorluyor. Milano'da olsak bizi nereye götürürdün? Navigli'de kurulan vintage pazarına, ardından da oralarda bir kahve içmeye... Fondazione Prada ve EXPO da mutlaka uğrayacağımız adresler arasında olurdu. Son olarak da sizi evimde ağırlardım çünkü erkek arkadaşım İtalyan mutfağına çok hakim ve müthiş bir aşçı. Erkek arkadaşın aynı zamanda blogunun da ortağı, nasıl bir dinamiğiniz var? Sevgilinle beraber çalışmak abartıldığı kadar zor bir durum değil. Biz gün içerisinde birbirimizi çok fazla göremiyoruz. Genelde akşamları evde buluşuyoruz, katılmamız gereken bir event olduğunda da en azından beraber yemek yiyebildiğimiz için mutlu oluyoruz.

XOXO The Mag


kazak fendi etek fendi

kaban burberry รงanta stella mccartney


端st stella mccartney pantolon stella mccartney


端st raoul pantolon raoul ceket rick lee


elbise tommy hilfiger pantolon nduo y端z端kler co.ro jewels


BRIEFS

İstanbul moda sahnesinde ciddiye alınmanın yolları ne? Doğru insanlarla çalışmak. İstanbul da ulaşabileceğiniz ve işini doğru yapan kişi, firma ya da ajans sayısı az olduğu için bu durum çok da kolay değil tabii. Her şeyin başında ise tabii ki inandığınız, altına imza attığınız bir koleksiyona sahip olmalısınız. Senin bu sektörde ciddiye aldığın yerel isimler kimler? Sektöre bir yenilik getirdikleri için Fashion Incube'da yer alan tasarımcılar. Kendi markan için tasarlamanın en güzel yanı ne? Kendi hedeflediğiniz müşteri grubuna ulaşmak. Bu doğrultuda tasarımlar yapıyorsunuz ve ortaya çıkan iş sizi tatmin ediyor. kullanılabilmelerini ve rahatlığını odağıma aldım. Ayrıca koleksiyonda kullandığım baskılarda Bauhaus döneminden etkiler var, Lilium çiçek baskı ve renk skalam da bu etkileşimden çıktı.

Asla geri dönmesini istemediğin bir trend var mı? Barok dönemi desenleri ve işlemeleri.

Yaz denince aklına ne geliyor? Çocukluğum Antalya'da geçtiği için ben tam bir yaz insanıyım. Denizle ilgili her şeye de haliyle bağımlıyım. Yazı nerede geçiriyorsun? Çalıştığım için çoğunlukla İstanbul'dayım, fırsat buldukça Ege Bölgesi’ne gidip oranın kültüründen besleniyorum.

XOXO ID GÖZDE NADİRE BIÇAKLI Tasarımcı Yaz koleksiyonunun alt metinlerinde neler var? Koleksiyonun adı Robust; kelime anlamı olarak güçlü ve durağan demek. Robust'un anlamından yola çıkarak parçaların unisex kullanımını, hepsinin farklı fonksiyonlara sahip olmasını, uzun süre

Moda sektörüne atılırken beklediklerin ve sonraki gerçekler arasında nasıl farklar oldu? Sektöre çok idealist girenlerden biri olmadım, mezun olduğum İTÜ-FIT, sektörel farkındalıkları olan ve ticari olma bilincini atlamayan bir program. Tabii işin içinde olunca üstünüzdeki sorumluluklar çok farklılaşıyor. Çalıştığınız müşteri profiline uygun koleksiyon tasarlamanız gerekiyor, sorumlu olduğunuz koleksiyondaki model sayısı artıyor ve ürünleri detaylarıyla seri üretim için iyi çözümlemeniz gerekiyor. Sürekli zamanla yarışıyor olmak da en yorucu kısmı.

TWEED YOUR EYE Karl Lagerfeld'in geriye ket vurmalarına aşinasınız. Tasarımcının Chanel çatısı altında, modaevinin alametifarikası tüvidi soktuğu binbir hali de yakından bilirsiniz. İşbu deseni yeniden kullanmaktan sıkılmayan ve de yorulmayan tasarımcı bu kez oyunu gözlük koleksiyonlarına taşıyor ve adıyla münhasır Tweed'i sunuyor. Renk karmaşasının, XXL hacimlerin ve kıvrımların ev sahipliği yaptığı koleksiyon için yolunuzu mağazalara düşürebilirsiniz.

XOXO The Mag


TEST 1, 2 Polaroid'lerin şimdiki bağlamından ötede, anındalığın bu kadar hayatımızın içinde olmadığı dönemlerde farklı amaçlara hizmet etmesi kaçınılmazdı. Şipşak fotoğrafçılıktan birkaç adım ötede Polaroid'ler çoğu zaman moda çekimlerinin test karelerinin demirbaşları oldular. Ve tabii birçok test karesi gibi atılmaya mahkumlardı. Neyse ki Helmut Newton, test karelerini dahi arşivleyenler arasındaydı. Ve içerisinde bulunduğumuz ay itibarıyla Newton. Polaroids Taschen ev sahipliğine satışa çıktı. Milano'dan St. Tropez'ye sanatçının birçok çekiminin sahne arkası niteliğindeki fotoğraf arşivi aynı zamanda onun kreatif yönetmenliğinin ve işine bakışının da basılı bir retrospektifi.

FACE PAINT

THE MYSTERY BOX

Günümüz güzellik gurusu Lisa Eldridge, sandığında sakladığı tüm bilgileri bir kitapta topluyor. Face Paint adını verdiği kitabında, ansiklopedik güzellik bilgilerinin yanında, tarihler ve kültürler üzerinden makyajı inceliyor. Lancome'un yeni kreatif direktörü koltuğuna da oturan Lisa, eş zamanlı çıkardığı 190 sayfalık güzellik ansiklopedisinde, Kleopatra'nın eye liner'ından Hollywood'un kırmızı dudaklarına uzanan ve her yaştan insanın sokaktaki güzellik hallerine değinen bir arşive imza atıyor.

Lüks markaların geri dönüşüm konusunda attığı adımlardan en arzulananı kuşkusuz ki Hermès'e ait. Petit H markası dahilinde, ana ürün gamlarının üretimlerinden arta kalan malzemelerle yine nevi şahsına münhasır tasarımlar yaratan modaevi bu kez geri dönüşümüne biraz gizem katıyor. Kullanıcıları için Mystery Box'lar hazırlayan marka, hiçbir üyelik koşulu gözetmeksizin, isteyenlere 3 farklı boyda ve fiyat aralığında hazırladıkları hediye kutularını gönderiyor. Kutuların içerisinde ne olduğunu ise açmadan bilemeyeceksiniz.

161


BRIEFS

ZEYTUNE Lale Kemali Gonzales, kimyager kimliğini çantasına atıp doğal karışımlarını ve zanaatkarlığını çarpıştırdığı sabun koleksiyonlarını Zeytune çatısı altında sunuyor. New York'ta Backporch Company'de öğrendiği soğuk press yöntemiyle üretilen sabunlarda kullanılan yağlar yöresine göre Ege, Hatay ve Diyarbakır'dan geliyor. Saf lavanta, portakal, limon otu, biberiye, karanfil yağları sadece güzel koku vermesi için değil, tedavi edici ve yatıştırıcı özellikleri sebebiyle de kullanılıyorlar. Üzerlerindeki soğuk baskılara vurulmadan önce, Rumisu'nun alametifarikası paketleri de sizi Zeytune'ye çekecek sebeplerden. VANS X DISNEY Vans zaten varoluşu sebebiyle favorilerimiz arasında dolaşan bir marka. Zira yaş farkı gözetmeksizin hayranı olunan Disney ailesinin fertleri de marka kimliğine dahil olduğunda alışveriş sepetine eklenecek yeni maddeler olması kaçınılmaz hale geliyor. Mickey, Minnie, Winnie the Pooh ve Donald Duck'ı alametifarikası tasarımlarında ağırlayan markanın Disney koleksiyonu Haziran ayında satışa sunuluyor. Hem kadın hem de erkekler için...

KARLITO, EVERYWHERE! Karl, 'mucizevi' tasarımlarından birini Fendi'ye bağışlamış ve geçtiğimiz sezon Karlito'ları piyasaya sürmüştü. Çanta aksesuarı olarak hayat bulan tüylü yaratıklar yeni bir kapsül koleksiyon sayesinde tüm gardırobunuzu işgal ediyor. Şapkadan sweatshirt'e ayakkabıdan jean'e uzanan koleksiyonla bu kış sezonunda Karl'ın ruhunu her yerinizde yaşatabilirsiniz.

XOXO The Mag


Kullandığımız kokular tamamen doğal kokular olduğu için hasat zamanında ve mevsiminde oluşu bizim için çok önemli. Mesela sonbaharda yeşil mandalina varken kışın portakal kokumuz vardı, bugünlerde ise bergamot. Bugünlerde sizi en çok ne heyecanlandırıyor? Yeni ürünlerimizle yapacağımız fotoğraf çekimi. Bir de şu sıralar kurmakta olduğumuz atölyemizde yapacağımız sürpriz çalışmalar. Yaz nasıl geçecek? Tatil kaçamakları, düğünler ve tabii ki NYKS'in yeni sürprizleriyle.

XOXO ID MERVE TATARİ & DENİZ YURTKURAN NYKS Kurucuları Kendi markanızı yaratmak için sizi harekete geçiren neydi? Doğru fikri ve bu fikrin tüm doğru birleşenlerini bulmak. Her zaman Merve ve Deniz'den izler taşıyan, tamamen Türkiyeli bir marka yaratıp, bunu çok modern bir şekilde sunmak istedik. Yerel malzemelerin tasarımlarınızdaki yeri ne? Kaplarımızın materyalleri tamamen ülkemizin kaynaklarından. Bakır, Antep'ten, mermerlerimiz Afyon'dan, camlar ise İstanbul Paşabahçe'deki işinin ehli ustalar tarafından üretiliyor. Neden Galata'yı seçtiniz? Buranın hem bir mahalle oluşu hem

de dokusunu, tarihi değerlerini hiç kaybetmeden günümüze kadar gelmiş olması bizim için en önemli sebeplerden. Her gün dünyanın herhangi bir yerinden gelmiş yepyeni insanların, sanki çok gizli bir yerler buldukları hissiyle etrafta dolaşmalarının yanı sıra, hala pazar arabasının gelip mahalleliye satış yapması bizim için paha biçilmez. Tasarımlarınızın insanlarda nasıl hisler uyandırmasını istiyorsunuz? Tasarımlarımız son derece yalın ve uzun soluklu. İnsanlar mum kaplarını bize geri getirip tekrar dolum yaptırabilirler ya da onları saksı, kalemlik gibi başka amaçlarla kullanılabilirler. Mevsim geçişleri koleksiyonunuzu nasıl etkiliyor? Mumların kokularını seçerken özellikle mevsimsel olmalarına özen gösteriyoruz.

CAMPER X P.A.M. TWINS Dümeni devralmasının ardından Camper'ın rotasını hip olana çeviren Romain Kremer, marka dahilinde sanat ve müzik işbirliklerine azami miktarda yer veriyor. Camper'ın alametifarikası Twins modeli için Avustralyalı ikili P.A.M. ile masaya oturan marka, yaz sezonu için bir kadın bir de erkek tasarımıyla raflara vuruyor.


BRIEFS

IS IT ART? Christian Louboutin, nail art dünyasındaki hızını, sınırlı sayıda üretilen Phyton Vulcano kofreyle artırıyor. İş ayakkabıya geldiğinde renkli baskıları egzotik derilerle buluşturan tasarımcı, tırnaklarda da benzer bir yoldan gidiyor. Tırnakları ve Louboutin stilettoları arasında takdire şayan bir uyum yakalamak isteyen 'takım ruhu'na sahip adaylara duyurulur. Oyunu sadelikten yana kullanan Fransız manikürü müdavimleri için de havalı seçenekler mevcut. İlhamını Siena'da düzenlenen Palio yarışlarından alan Vulcano koleksiyonunda üç renk bulunuyor: Opak çimento beyazı ‘Salonu’, Madonna'dan şarkı çalan göz alıcı mavi ‘True Blue’ ve sarının en canlı tonu ‘Hot Chick’. Stilettolar, ojeler ve manikür tarifi Monsieur Louboutin'den, uygulaması sizden.

DIRTY WHITE Narciso Eau de Parfum, beyaz çiçeklere eklediği odunsu akorlarla renklerin en saf ve temizi olan beyazı kirletmekten çekinmemişti. Sıcak mevsimde, kontrastlarla dolu karakterini özenle koruyan parfüm, Eau de Toilette hafifliğine kavuşuyor. Raquel Zimmermann'ın mesafeli güzelliği, kampanyanın duruluğu aynı yönü işaret ediyor: Kristalize miski, şehvetli bir kalbe dönüştüren beyaz çiçek buketinin içinde şakayık ve Bulgar gülü gibi tehlikeli yapraklar mevcut. Beyaz ve siyah sedir ağacına eklenen vetiver, haz dolu bir odunsu akor yaratıyor. Aynı grafik kodları paylaşan Eau de Parfum ve Eau de Toilette, ters yüz edilmiş palet renkleriyle bizleri mevsimsel bir oyuna davet ediyor. Şeffaf cam küp şeklindeki heykelsi şişesiyle Narciso Eau de Toilette, yalınlığa sonsuz övgü niteliğinde.

THE NEXT BIG THING Sihirli altın kalem Touche Éclat'dan daha fazla bahsetmeye gerek görmüyoruz, zira hepimizin çantasında birer adet mevcut ve her geçen saniye bir yenisi dünya üzerinde başka bir kadının ve erkeğin çantasına ekleniyor. Bir sonraki adımdan bahsetmek ise her daim heyecan verici. Aydınlık bir ten, bütünlüğünü koruyan pürüzsüz bir cilt ve ışıltılı bir etki arayışında olan herkes anahtar kelimenin ne olduğunu bilir: Blur. Photoshop'un marifetlerini makyaja taşımanın en garantili yoluysa sağlam bir baz yaratmak. İşte gelmiş geçmiş en güçlü bazlardan birini, Touche Éclat Blur Primer'ı yaratan YSL Beauty, optik etkili, jel ve likit yapıdaki bu baz ürünle, ince çizgilere, gözeneklere ve düzensizliklere homojen bir şekilde etki etmeyi hedefliyor. Hedefine kolaylıkla ulaşıyor da. Fondöten ya da pudranın altına, nemlendiricinin hemen üzerine yerleşen bu primer, güçlü bir yandaşa sahip: Touche Éclat Blur Perfector balm yapıdaki yenilikçi pudra dokusuyla cildin doğal pembemsi aydınlığını artırıyor. Özel formülü tek başına kullanıldığında transparan bir fondöten etkisi gösterirken, fondöten üzerine uygulandığında tüm gün boyunca etki ederek cildi güzelleştiriyor.

XOXO The Mag


CLOGS, CLOGS, CLOGS Normcore'un 1970'lerle mayalandığı yeni bir tarife göre, bu yaz garip formlu takunyaların geri dönüşünü ilan edebiliriz. Doğu ve Batı kültürünü çarpıştıran ve artık moda dünyasının kendine özgü kültürüne ait olan takunyalar için ilhamınızı Prada'dan, Marc Jacobs'tan, ve Coach'tan alabilirsiniz. Tabii geriye ket vurup Chanel'in İlkbahar-Yaz 2010 koleksiyonuna da dönmekte serbestsiniz.

LA NOTE PARISIENNE Parfümör röportajlarımızda sormayı sevdiğimiz sorulardan biri malumunuz yaşadıkları şehrin nasıl koktuğu. Sorunun kelimelerle cevabını onlarca kez alıp, notaları kelimelerden kokulara çevirmeye çalışanlardansanız, bu kez gerçekten koklayabileceğiniz bir seri ile tanışın. La Note Parisienne adıyla münhasır ilhamını Paris'in sokaklarından alıyor. Markanın yarattığı mumlarda nehrin hem sağ hem de sol bölümüne uzanan koleksiyonda birinci, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu, on üçüncü ve on sekizinci bölgelere ait koku karışımlarına ulaşabilirsiniz. Burnunuzun alacağı notalar arasındaysa ruj, eski parşömen, hamur işi, Louvre'un mermerleri ve şampanya var.

165


BRIEFS

FRIDA BY ISHIUCHI MIYAKO Miyako'nun ismini, geçtiğimiz yıl kazandığı Hasselblad Foundation International Award in Photography ödülü sayesinde yakından ya da uzaktan biliyor olma ihtimaliniz çok yüksek. Fotoğrafçılığı kendi kendine öğrenen Miyako, aslında bir tekstil tasarımcısı ve çektiği fotoğraflarda kullanmayacağını düşündüğü eğitiminin meyvesini fazlaca yiyor. 12 Temmuz'a kadar Londra'da Michael Hoppen Gallery'de sergilenecek işleri de tam bu noktada Miyako'nun giyim üzerinden bir hayata bakışını betimliyor; üstelik epeyce yakından tanıdığınız bir kadının hayatına. Hikaye Frida Kahlo'nun ölümüyle başlıyor. Frida'nın eşi Diego Riviera, sanatçının kişisel eşyalarını evlerinin banyosuna kilitliyor ve vasiyetinde, bu odanın ancak ve ancak kendi ölümünden 15 sene sonra açılabileceğini salık veriyor. 2004'te Frida Kahlo müzesi yöneticilerince odanın açılması kararının alınmasıyla da Miyako hikayeye dahil oluyor ve 2011'de odadan çıkacakları fotoğraflaması için müze tarafından görevlendiriliyor. Temmuz'a kadar yolu 3 Jubilee Place, Londra'ya düşenler, Frida'nın gizli kalan hayatına Miyako'nun objektifinden bakabilir.

BOUND 2 Kimye'nin aşklarını bir motor üzerinde trajikomik ve yer yer traji-romantik yaşadıkları video Bound 2, bu kez bir çocuk kitabı için Zak Tebbal'ın ilham tahtasında vücut buluyor. Kitap tabii ki Kanye'nin mahallenin en cool çocuğu olduğu iddiasıyla başlıyor. Kim ise civciv suretiyle karşımızda. Bir tavuk çiftliğinde etrafı olgun tavuklarla çevrili Kanye'nin favorisi civciv Kim, bir gün Kanye'yi başka tavuklarla oynarken görüyor, ona küsüyor ve kaçarak uzaklaşmaya başlıyor. Kim'in yokluğunu eninde sonunda fark eden Kanye günlerce civcivini arıyor. En sonunda kavuştuklarındaysa Kanye, bir civcivin onlarca tavuğa bedel olduğuna karar veriyor. Kıssadan hisse.

XOXO The Mag


Sonbahar-Kış 2015 koleksiyonunuzun baş kahramanı kim? Fleetwood Mac'in solisti Stevie Nicks. Kozmosun seni oldukça etkilediğini söylemiştin, favori gezegenin hangisi? Altair; yasak gezegen. Hangi film karakteri tasarımlarını giyebilirdi? Blade Runner'daki Priss, geri kalanları için biraz daha düşünmeliyim... Etrafına baktığında Fransız kadınlarının stilinde ne eksik? Kesinlikle farklılık. Tasarımlarını nerelerde bulabiliriz? Newport Beach, Kaliforniya'da, Paris'te ve İtalya'da.

06

Paris'te tasarımcı olmanın en zorlayıcı yanı ne? Napoléon'dan alıntıyla; para, para, para.

08

23

XOXO ID FRANÇOIS AGOSTINI Corbier Agostini Kurucusu ve Tasarımcısı Nakış, genelde kadınla özdeşleştirilir, insanlar senin nakış yapmanı garipsiyor mu? Kendi markanızı kurma kararını ne zaman aldınız? Öncesinde Thierry Mugler, Jean Paul Gaultier, Lanvin ve Junko Shimada gibi markalar için çalıştık. Ve başkaları için kendimizden çok fazla ödün vermeye başladığımızı fark ettiğimiz anda bu eforu kendimiz için harcamaya karar verdik. Ortağın Christophe Corbier ile nasıl tanıştınız? Stephen Jones'un Royal Lieu'deki doğum günü partisinde, 30 yıl önceydi... 02

01

BRIT SPLASH

ADDICTED

Güneşten ısınmış, sıcacık tene değen soğuk su. Francis Kurkdjian'ın Londra sıcağının enerjisiyle Akdeniz sularını buluşturduğu Brit Splash, Burberry parfümlerinin içinde buz gibi bir Mojito'ya en yakın duranı. Ferahlatıcı ve tazeleyici etkisiyle her sürüşü gerekli bir mola ve büyük bir keyfe dönüştüren esans, üst notalarında kavun, biberiye, kalbinde siklamen, menekşe ve su akorları, en dipte ise misk ve vetiverden izler taşıyor. Christopher Bailey'nin Burberry erkeği için yarattığı gardıroba uygun bir parfüm tasarlayan Kurkdjian, imzası haline gelmiş kadifemsi etkiyi bu su mavisi şişeye de taşımayı başarıyor. Gece ve gündüz ayırt etmeksizin bir kere ve sonra bir kere daha sürmek için…

Jennifer Lawrence ve Dior işbirliğinin hedefi, dikkati modaevinin en güçlü olduğu şu dönemi çanta, ayakkabı ve mücevherlerle kutlamak, her şeyden önce tasarıma dikkat çekmek olsa da itiraf etmeliyiz ki her kampanyanın ardından kendimizi 'bu saç' ve 'bu makyaj' derken bulduk. Bugüne kadar Silver Linings Playbook, American Hustle ve Winter's Bone gibi yapıtlarla eleştirmenlerin ve Akademi'nin dikkatini fazlasıyla çekmeyi başaran Lawrence, performanslarına bir yenisini ekleyerek Dior Addict Lipstick'in yeni yüzü oldu. Modern zamanlara ayak uydurmakta hiç zorlanmayan Fransız markanın hedef kitlesi malumunuz: Baştan çıkarıcı bir zarafete sahip, kendine güvenen, özgür ruhlu kadınlar. Bu ruh hali, Dior makyaj koleksiyonu, Lawrence'ın çıkık elmacık kemikleri ve buğulu gözleri bir araya geldiğinde beklemeye değer bir şeylerden bahsettiğimize bir kere daha emin oluyoruz.

167

04


SET UP

NEVA DÜRÜST

Wuufbox

Köpek-sahip ilişkisinde taraflardan birinin sevgisi koşulsuzdur. Neva, etrafı bu koşulsuz sevgiyle çevrili bir hayvansever ve bu hissi geri vermek konusunda atılım yapan nadir isimlerden biri. Markası Wuufbox ile köpek sahiplerine her ay farklı hediye kutuları yollayan Neva, monotonluğa düşmemek adına her ay hediye kutularının içeriğini de değiştiriyor. Tabii içerik köpeğinizin cinsi, yaşı, kilosu gibi etkenler dahilinde belirleniyor. Online sitesinden kendiniz ve köpeğiniz adına yapacağınız kayıtla, detaylı sorulara cevap verip, almak istediğiniz kutu boyuna karar veriyorsunuz. Ardından Noel Baba her ayın 15’inde kapınızı çalıyor ve hediye kutunuz kapınıza geliyor. Son bir aydır aynı rutin kedi sahipleri için de geçerli. Söylemeye hacet yok ama hatırlatalım, her kutu alımında adınıza barınaklara bağış da yapılıyor. hazırlayan aslin kumdagezer fotoğraflar gökhan polat

XOXO The Mag


soldan sağa: 1. Wuufbox klasik boğazlı kazak 2. Red Dingo boyun tasması 3. Red Dingo boyun tasması 4. Red Dingo boyun tasması 5. Wuufbox hediye kutusu 6. Kaka poşeti kutusu 7. Kaka poşeti kutusu 8. Tomi köpek ödülü 9. Trixie köpek eğitim ödülü 10. Pelüş oyuncak 11. Tavuk dilimleri 12. Dog Breed kitabı 13. Pooch&Mutt köpek kurabiyeleri 14. Pooch&Mutt köpek kurabiyeleri 15. Wuufbox havlu ve kurulama eldiveni 16. Dijital isim etiketi 17. Pelüş oyuncak 18. Wuufbox tasarımı bornoz 19. Küçük cins köpekler için kemik 20. Wuufbox tasarımı kazak 21. Taşınabilir katlanan su kabı 22. Taşınabilir katlanan su kabı 23. Büyük cinsler için kemik 24. Köpek kaka poşeti 25. Köpek kaka poşeti 26. Köpek kaka poşeti 27. Brit köpek eğitim ödülü 28. Pelüş oyuncak 169


XOXO'nun mekanınıza gönderimi için mail atın: 123@coistanbul.com

7GR 37B 40 48A LOUNGE 105 CAFE.DESIGN.SHOP 180 COFFEE BAKERY 360 400DERECE ALL SPORTS ARTNEXT ARZU KAPROL ARKA ODA AŞŞK CAFÉ AYI BABYLON BACKHAUS BALKON BALTAZAR BAYLAN BEBEK KAHVE BEJ CAFÉ BEYMEN BLENDER BIS WEAR BİSANFA BRASSERIE BUTİK BUKA BREAD & BUTTER CAFÉ FİRUZ CAFÉ NERO CAHİDE CASİTA ÇELLO CEZAYİR CHERRY BEAN ÇEKİRDEK ÇOKÇOK THAI COOK SHOP CORVUS WINE & BITE COS COUPLE LUNCH PUB CREMERIA MILANO İSTANBUL CULINARY INSTITUTE CUPPA CAFÉ DA MARIO RISTORANTE & PIZZERIA DAI PERA DELICATESSEN DELIRIUM DEM CAFÉ DEN CAFÉ DERIN DESIGN DIVAN DIVANE DIZZIA CAFÉ ECE AKSOY EGERAN GALERİ ESMOD FERAHFEZA FLAVIO FOUR SEASONS BOSPHORUS GALATA NO:5 GALATA BRASSERIA GALERİ ZİLBERMAN GALERİST GARAJİSTANBUL GEYİK GEZİ İSTANBUL GRAM GROOVE GÜNSELİ TÜRKAY H&M HABİTAT HAPPILY EVER AFTER HARDAL HARVARD CAFÉ HATİCE GÖKÇE HELVETİA HERA HILLSIDE CITY CLUB HOME ROOM HÜNKAR İSTANBUL MODA AKADEMİSİ İSTANBUL SETUP İSTİKAMET KARAKÖY JAMIE'S JOURNEY JUNO KABİNE NADİRE KAFİKA KAHVE ALTI KAKTÜS KAHVESİ KANTİN KARABATAK CAFÉ KARE ART GALLERY KARGA KASABIM KİKİ KIRINTI KOBİ KOMODOR KÖŞE BRASSERIE KRONOTROP KULİNATA KULP LA BRISE LE PAIN QUOTIDIEN LEB-İ DERYA LOKANTA LES BENJAMINS MAYA LOMOGRAPHY GALLERY STORE LONDON PUB LUCCA LULU'S LUSH HOTEL MAHALLE MAHLE MAMA SHELTER MAMBOCİNO COFFEE MANGERIE MANO BURGER MANUEL CAFE MASA MAVRA MESTA METİN GÜRSOY PR MIDNIGHT EXPRESS MIDPOINT MISS PIZZA MIXER ARTS MOC İSTANBUL MOMO MONO CAFÉ MSA MUAF MUHİT MUMS CAFE MUNCHIES CREPE & PANCAKE MÜNFERİT MUSE İSTANBUL NAAN BAKESHOP NAR PERA NESPRESSO NON GALERİ NOODLE TOWN OKAFE OPHORM OPS CAFÉ OPUS 3A OTTO PANDORA KİTAPEVİ PAPPA CAFE PARISTEXAS PAROLE PATİKA KİTAPEVİ PI ARTWORKS PİLEVNELİ PROJECT PİLOT GALERİ PİOLA PLİEE PLUMON POINT HOTEL POP-UP CAFÉ QUE TAL RAFİNERİ MİLLİ REASÜRANS SANAT GALERİSİ ROBINSON CRUSOE SALOMANJE SAN LAZZARO TRATTORIA PIZZERIA SANAT GALERİSİ SELFESTATE SİMAY BÜLBÜL ŞİMDİ/NOW SİMURG KİTAPEVİ SMYRNA SNTRL DÜKKAN SOSA STAY SUGAR CAFÉ SUSAM CAFÉ SUSHI EXPRESS SUSHICO SWEDISH COFFEE POINT TAKKUNYA ÖKTEM&AYKUT GALERİ TAPS TASARIM BOOKSHOP THE HOUSE APART THE HOUSE CAFÉ THE HOUSE HOTEL TOUCHDOWN TRIBECA UGLY ULUS29 UNTER URBAN VOGUE W ISTANBUL WE WHITE MILL XFLATS YER CAFE YILDIRIM ÖZDEMİR ZENCEFİL ZEPLİN

Sadece standart teslimat ücreti ödeyerek abone olmak için aşağıdaki link'e gidin. www.xoxothemag.net/printed-magazine XOXO The Mag


171


XOXO The Mag

XOXO The Mag/June 2015  
Advertisement