Page 29

II. Türkiye Lisanüstü Çalışmaları Kongresi - Bildiriler Kitabı I

Wallerstein’ın, İspanya’nın çöküşünü Avrupa tarihinin en önemli gelişmelerinden birisi olarak görmesindeki sebep, “İspanya’nın 16. yüzyılda Avrupa dünya-ekonomisi içerisindeki merkezî coğrafi-ekonomik konumuna rağmen egemen sınıfların böyle bir ekonomiden yararlanmasını sağlayacak devlet mekanizmasını kurmamasını (veya kuramamasını) gibi gözükmektedir.” (Wallerstein, 2010a, s. 197). Devlet kurma faaliyetlerinde V. Charles dünya-ekonomisini bir dünya-imparatorluğuna dönüştürme girişiminde bulunmuştu ve başarısız olmuştu. Bu başarısızlık neticesinde Birleşik Eyaletler egemen bir güç olarak kapitalist dünya-ekonomisinin hegemonyası hâline geldi. Belli bir merkez devletin ürünlerinin çok verimli bir şekilde üretildiği, serbest dünya pazarından en çok yararlanan taraf olarak diğer merkez ülkelerle büyük bir rekabete girebileceği hegemonya durumunu merkez olmaktan daha fazla bir şey içerdiğini belirtir (Wallerstein, 2010b, s. 50). Hollanda, devlet kurma faaliyetlerinde İspanya’nın aksine dünya-imparatorluğu değil ulusal diyebileceğimiz ekonomik işlemlerin ticari kurallara uygun yapılmasını sağlayan bir devlet kurumsallaşması çabası içerisinde olmuştur. Böylece Baltık ticareti üzerinde konumlanan Hollanda bağdaşık, yapışkan ve bütünleşmiş bir sistemle tarımsal-endüstriyel verimliliği sağlayarak dünya ticaretinin ara-deposu olmuş ve finans, yatırım gibi finansal sektörler üzerinde kontrol sağlayabilmiştir (Wallerstein, 2010b, s. 56). Hegemonya geçici bir durumdur ve bir devlet hegemonik bir merkez olduğu anda diğer merkez devletlerin de güçlenmesi dolayısıyla gerilemeye başlar. Hegemonya olan güçler bu süreci korumak ve idame ettirebilmek amacıyla ayrıca entelektüel, kültürel ve ideolojik mana da atılımlar da sergilerler. Hollanda hegemonyası 17. yüzyılın ilk çeyreğinde hayat bulurken 1670’lerde son buldu ve ortaya çıkan kazancı toplamak ve hegemonya olabilmek için İngiltere ile Fransa arasında uzun soluklu bir rekabet/mücadele yaşandı (Wallerstein, 2010b, s. 63). Wallerstein’a göre Hollanda dönemin merkantalist politikaların egemenliğine ihtiyacı en alt düzeyde olacak kadar yeterli iç ve dış desteğe sahipti (Wallerstein, 2010b, s. 71). Hollanda yürüttüğü hegemonik gücün tipik sosyal politikaları ile sosyal barışı sağlayabiliyordu ve dışarıdan iş gücü temin edebiliyordu (Wallerstein, 2010b, s. 74). Ayrıca bu politikaların hayata geçirilmesi, teknolojik ilerleme ve dışarı ile girilen irtibat neticesinde hegemonya olarak Hollanda’nın kültürel alanda da ihtiyaçlara yönelik çalışmalarını başlatır. Hollanda’da sosyal bilimler kurumsallaşmamıştır ama sosyal düşünceler gelişerek kapitalist dünya-ekonomisinin jeokültürü oluşturulmuştur. “Hollanda 17. yüzyıl düşüncesinin üç büyük bilgini olan Descartes, Spinoza ve Locke’u içine alan- “filozoflar için bir sığınaktı.” (...) Burası Fransız Protestanları için kesin bir sürgün yeriydi fakat Hollandalılar liberaldi ve hem Protestanları hem de Jansenistleri, kralcıları ve Whigleri ve hatta Polonyalı Socinianları hoş karşılıyordu.” (Wallerstein, 2010b, s. 77). Modern dünya-sistemi, çeşitli biçimlerde Rönesans’ın mirasını devralarak Yunan düşüncesi temelinde bilgi yapılarını inşa etti. Modern dünyanın bilgi yapıları ilginç bir mirasa sa28

II. Türkiye Lisansüstü Çalışmalar Kongresi (TLÇK) Bildiriler Kitabı [1. Cilt]  
II. Türkiye Lisansüstü Çalışmalar Kongresi (TLÇK) Bildiriler Kitabı [1. Cilt]  
Advertisement