Issuu on Google+

Kaya Ataberk - “İşbirlikçi Sağ”a karşı Ulusal Sol www.turksolu.com.tr /155/ataberk155.htm Kaya Ataberk “İşbirlikçi Sağ”a karşı Ulusal Sol 22 Temmuz seçimleri ertesinde siyasi tablo Tüm bir seneyi Cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları, AKP’nin Cumhuriyet rejimine karşı tertipleri ve mitinglerle geçirdikten sonra nihayet 22 Temmuz Genel Seçimleri yapıldı. Seçimlerin ardından aslına bakılırsa pek de iç açıcı olmayan bir siyasi tabloyla karşı karşıya kaldık. Seçimlerin gözle görülür en önemli sonucu, merkez sağın tamamen eriyerek, tüm sağcı güçlerin AKP’de toplanması ve bu rüzgarı arkasına alan AKP’nin, %46’lık bir oranla Meclis’e girmesidir.

Bunun karşısında ise siyasetin ulusal kutbu olarak adlandırabileceğimiz CHP, MHP ve GP’den oluşan partilerin bu yükseliş karşısında başarısız ve dağınık kalışını izledik. Bu dağınıklık ve çözülmenin hem oylarını artıran MHP, hem başarısız kalan CHP, hem de baraj altında kalan GP için geçerli olduğunu tespit etmemiz önemlidir. Bu dağılma ve aşınmanın nedenlerine ve toplumsal dinamiklerine ileride değineceğiz. Ama şimdilik şunu belirtelim ki, özelikle CHP’nin yaşadığı durum; oylarını koruyarak az çok başarılı olma durumu değildir. Aslında seçimlerden birkaç ay önceki mitinglerin gündeme damgasını vurduğu ortamı da dikkate alırsak tam bir hezimettir. MHP ise oylarını artırarak barajı geçmesine rağmen ciddi bir çözümsüzlüğün içerisindedir. MHP, her ne kadar siyasetin ulusal kutbunda yer alsa da, Türkiye’nin gerçek ihtiyacı olan Ulusal Sol politikaların çok çok uzağında bir ideolojik konumlanışa mahkum olduğu için, ulusal kutup açısından bir toparlayıcılığı da mümkün olamayacaktır. Türkiye’nin tek çıkışı Ulusal Soldadır. Türkiye’ye gerçekten Atatürkçü, devrimci, laik ve antiemperyalist bir hareket güzel günler gösterebilir. Ulusun kurtuluşu, ancak bu tip bir Ulusal Sol hareketin hayata geçirilmesiyle mümkün olacaktır. Aslına bakılırsa artık Türk toplumunda iki zıt kutup olan işbirlikçi sağın ve ulusal solun kamplaşmasının yeni bir olgu olmadığını, toplumun kuruluşunun en başından beri esas çelişki olan sömürgecilik-millet çelişkisinin siyasal yansıması olduğunu söyleyebiliriz. Bu gerçekleri açabilmek içinse, uydu toplumun yapısını, cici demokrasiyi ve işbirlikçi sağın özünü yakından görmek, irdelemek gerekir. Oligarşik yapı, cici demokrasi ve işbirlikçi sağ Türkiye’de işbirlikçi sağın kendini konumlandırdığı toplumsal yapıyı; Batı uydusu ve oligarşik bir yapı olarak adlandırabiliriz. “Türkiye’nin düzeni” böyle kurulmuştur. Tüm Üçüncü Dünya ülkelerinde olduğu gibi düzen, Batıya Türk halkının yarattığı değerin çeşitli kanallarla akıtılması üzerine şekillendirilmiştir. Bu mekanizmanın acenteliğini, Batı işbirlikçisi ve birebir Batı tarafından yaratılmış olan komprador burjuva kesimler yürütür. Bu acente burjuvazi, siyasetçilerle beraber ezici bir oligarşik yapı yaratmıştır. Bu düzende acenteler ve Batılılar hep kazanır, halk da hep ezilir. Bu ekonomik yapıya “Türkiye’nin Düzeni” diyen Doğan Avcıoğlu, siyasi yapıya da “Cici Demokrasi” adını vermiştir. Bu tarz bir sözde demokrasi sandıktan sürekli olarak emperyalizmin işbirlikçisi kompradorların ve gericiliğin temelini oluşturan aşiret reislerin, Kürt ağalarının ve tarikat reislerinin kimi zaman temsilcilerinin, bazen de kendilerinin çıktığı bir yapıdır.

1/7


Bu mekanizmada bir tek halk kazanmaz. Ezilen Türk halkının sadece sömürülmekle kalmadığı, aynı zamanda iyiden iyiye dışlandığı bir toplumsal düzen ortaya çıkmaktadır. Frantz Fanon’un “Yeryüzünün Lanetlileri” olarak sömürge halkını tanımlaması gibi, Türk halkı da kendi ülkesinde “Türkiye’nin lanetlileri” konumundadır. Türk her yerdedir, kalabalıktır ama ezilmektedir, bir kenara atılmaktadır ve yok sayılmaktadır. Osmanlı Meşrutiyet meclislerini, ezici çoğunluğu oluşturan Türklerin dışında kim varsa onlar doldurmuştur. Azınlıkların tümü kalabalık bir şekilde burada temsil edilirken, Türk milliyetçiliği yaptığını iddia eden İttihat ve Terakki gibi partilerin bile mebuslarının önemli kısmı azınlıklardan oluşmuştur. Tabii ki bu meclisler bölünmenin, parçalanmanın ve dağılmanın meclisleri olmuştur. Cumhuriyet dönemine geldiğimizde ise DP-Menderes işbirlikçiliğinin 1950’den itibaren uydu yapıyı yeniden kurduğunu, komprador sistemi restore ettiğini görüyoruz. Gücünün tamamını, ABD başta olmak üzere Batıdan alan bu işbirlikçi sağ grup, komprador acente burjuva kesimleri temsil ettiği gibi doğunun Kürt ağalarının, aşiret reislerin ve Said-i Kürdi başta olmak üzere tarikat şeyhlerinin müttefiki ve Atatürk düşmanlığının uygulayıcısı oldu. Türkiye’deki işbirlikçi sağ, Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Fırkası’ndan başlayarak, Atatürk döneminin Terakkiperverleri ve Serbest Fırkacılarından geçerek DP’ye, ardından Demirel ve Özal’a, nihayetinde de günümüzün AKP işbirlikçi gericiliğine kadar uzanmaktadır. Dikkat edilirse egemen emperyalist güç İngiltereyken onun himayesinde yola çıkan sağ zamanla ABD’nin inisiyatifi ele geçirmesiyle onun acentesi olmaya evrilmiştir. Osmanlı Meclisi Mebusanı’nı 22 Temmuz ertesinde oluşan TBMM tablosuyla karşılaştırdığımız zaman bugün bulunduğumuz noktayı daha rahat kavrayabiliriz. İşbirlikçi sağın güçlenerek oluşturduğu bu meclis, aynı zamanda, azılı Türk düşmanı PKK’lı ırkçıların da sandalye kazandığı bir durumdadır ve Meclis’te Türk dışında herkes temsil edilmektedir. PKK, aşiretler, kompradorlar herkes vardır ama ülkenin gerçek sahipleri olan Türkler dışarıdadır. Cici demokrasi sistem itibariyle en başından beri hep sağcılığa kazandırmaktadır. Bu sistemin kurallarını kabullenen sol ise sürekli olarak kaybetmektedir. Sistemin doğası gereği zaten sandıktan hep güçlü olan çıkmaktadır. Bir alternatif yaratamayan sol ise günden güne daha da zayıflamaktadır ve sistemin bir parçası olarak kendi varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Her geçen gün biraz daha zayıflayarak, her seçimde biraz daha eriyerek çöken bu solun neden alternatif yaratamadığını da ayrıca tartışmak gerekir. Ancak buna girişmeden sağın ve solun temel özeliklerinin ve bizimki gibi bir ezilen ülkede ne anlama geldiğinin araştırılması gereklidir.

Sağın işbirlikçiliği ve solun ulusallığı Fransız Devrimi’nin meclisinin sağına ve soluna oturan beyaz adamları bir kenara bırakarak bir solculuk ve sağcılık analizi yaptığımızda; ezilen dünyada sağcılığın anlamının her zaman Batının işbirlikçisi olmanın, solun ise tek anlamının bu işbirlikçiliğe karşı ezilen ulusunu savunusunu yapmak olduğu görülmektedir. Aslına bakılırsa solculuk ve sağcılık birebir emperyalizm ve sömürgecilik çağının kavramları olarak algılanmalıdır. Bu çağ başladığından beri Batılı beyaz adam, ezilen milletleri esir etmek için saldırmaktadır ve bu saldırısının sonuçlarını sağlama almak için ezilen ulus içerisinden bir acente-komprador kesim yaratmakta, onu birebir ulus içerisinde kendi ajanı olarak kullanmaktadır. Türkiye tarihinin ilk kompradorlarının Osmanlı toplumunun Rum ve Ermeni ağırlıklı Hıristiyan azınlıkları olduğunu görürüz. Ardından bu kesimlerin tasfiyesi durumu ortaya çıkınca Türkler arasından da komprador burjuvalar yaratılmıştır. İlk seçilen kesimin Türk olmayanlar olması da, ardından seçilenlerin kendilerini ulus dışında konumlandırmaları da, bunların Kürtçü ve tarikatçı bir yapının savunucusu olmaları da tesadüf değildir. Bugün Türkiye’de AKP işbirlikçi sağcılığının ideolojisi olarak adlandırdığımız Kürt-İslam faşizminin anlamı da budur. Asıl mesele sağın ulus karşıtlığıdır. Uluslaşmış ve kenetlenmiş bir halk ezilemez, Batı onu sömüremez. Bu nedenle Batı sömürgeciliğinin siyasi acentesi olan sağ, ulusal birlikle ve ulusun kendisiyle mücadele etmekle görevlidir.

2/7


Sömürgecilerle, ezilen ulus arasındaki mücadelede ise sol, sağcılığın aksine hep ulusun yanında yer almıştır. Sağ ne kadar işbirlikçi ise sol da o kadar ulusaldır. Tüm ezilen ulusların ulusal kurtuluş savaşlarını verenler solcular ve sosyalistlerdir. Latin Amerika’da da, Vietnam’da da, Türkiye’de de, Orta Asya’da da bu kural hiç değişmemiştir. Atatürk, Galiyev, Castro, Arafat, Ho Şi Minh hep aynı çizginin solcu ve ulusal kurtuluşçu önderleridir. Bunların karşısına ise hep sağcı işbirlikçiler çıkmıştır. Solun tarihsel misyonu: Ulusu savunmak Bu bakış açısıyla değerlendirdiğimiz zaman, solun temel çıkış noktasının ulusal kurtuluşçuluk olduğunu görürüz. Sömürgeciliğin, yani dünyanın sağ cephesinin ulusun varlığına karşı giriştiği saldırıda ezilen ulusu savunmayı stratejisinin merkezine koyan sol, doğal olarak ulusaldır, ulusal kurtuluşçudur. Tüm ezilen dünya ülkelerinde sol, ulusal kurtuluş savaşı veren örgütlerin içerisinden çıkmıştır. Bu savaş verilirken ulusu savunanlar solcular, ulusa karşı emperyalizmle birleşenler de sağcılar olmuştur. Bu nedenle solun ideolojisi, ulusu diriltmenin ve ulusun emperyalizme karşı direnişinin ideolojisi olan milliyetçiliktir. Solun milliyetçiliği onun temel karakteridir. Ezilen ulusun savunusunu yapmak için kendini milliyetçilikte konumlandıran sol, doğal olarak ulusal yapıya zarar veren her türlü gerici etnikçiliğin ve dinciliğin karşısındadır. Batı, dinciliği ve etnikçiliği özelikle bizim ülkemizde de ulusal yapıyı parçalamanın ve bu parçalanmış yapıyı rahat rahat sömürmenin temel aracı olarak değerlendirmektedir. Sol ise hem beyaz adamın ırkçılığına karşı, hem de etnik ırkçıların ayrılıkçılığına ve gericilerin ümmetçiliğine karşı çıkmak zorundadır. Bu nedenle sol kendisini çağdaş ulus devlet projesiyle tanımlar. Bu projenin yapıtaşı da milliyetçiliktir. Bu milliyetçiliğin en önemli destekçisi de laiklik olmaktadır. Solun yapıtaşlarından biri antiemperyalizmse diğeri de bunun mutlak tamamlayıcısı olması gereken antikapitalizmdir. Bugün şunu açıkça ifade edebiliriz ki, kapitalizm ve özel mülkiyet ulus yapısının en önemli düşmanlarıdır. Bu virüsün girdiği uluslar zamanla birliklerini yitirmekte ve Batının sömürgesi haline gelmektedirler. Tutarlı bir milliyetçi programın bu anlamda laikliği yanına kattığı gibi halkçılığı ve devletçiliği de yanına katması gerekmektedir. Buradan rahatça anlaşılmaktadır ki, solun milliyetçiliği, antikapitalizmi ve antiemperyalizmi, aynı programın farklı görüntüleridir. Ulusu savunan sol, aslına bakarsanız, özel mülkiyetçi, piyasacı bireyciliğe karşı da milleti birlik içinde tutmaya çalışır. Kapitalizmin savunucuları ise etnikçilerle ve Şeriatçılarla iç içe geçmiş ve bir oligarşi oluşturmuş olan acente kesimlerdir. Sonuç olarak solu ve sağı konumlandırırken bir hareketin ya da kesimin ulusa karşı tavrına bakmak siyasal sistemin neresinde yer aldığını anlamak açısından tek kriterdir. Sol, ulusu savunmak için vardır, sağ ise ulusa karşı çeşitli cephelerden saldıran tüm kesimleri, tüm işbirlikçileri kapsar. Sağın görevi ulusa karşı Batıyla işbirliği yapmaktır Sağın ideolojisi birebir komprador burjuvazinin dünyaya bakış açısının yansımasıdır. Komprador burjuva, liberal ve kozmopolittir. Batıyla ticari ilişkilerini kazancını en yüksek seviyede tutarak sürdürebilmesinin yolu özellikle ekonomik liberalizmden geçmektedir. Komprador, Batılı efendileriyle birlikte rahatça sömürebilsin diye, ezilen ülkenin ne bir gümrük duvarı kalmalıdır ne de ezilen ulusun kendisine ait bir kamu kuruluşu. Bu ekonomik bakışın doğal sonucu ise burjuvanın kozmopolitliğidir. Sermayenin vatanı yoktur, dolayısıyla komprador burjuvanın da yoktur. Bu vatansızlık ise Batının karşısında tüm ulusal sınırların ortadan kalkmasını savunmak anlamına gelir. Sağın vatansızlığının ve ulus düşmanlığının temellerinde aslında kendileri açısından bu kadar haklı sebepler vardır. Sağ sınıfsal-ekonomik konumlanışı gereği doğal olarak işbirlikçidir. Onun için vatan yerine satılığa çıkarılmış bir emtia yığını vardır. Satar, satar ve en sonunda bu satış vatan toprağının kutsallığını bile dinlemez. Bu kutsallık ise sadece emekçi Türk halkı için vardır. Diğer taraftan ezilen dünyanın tüm ülkeleri belirli ulusal kurtuluş savaşları sonucunda bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Bu ulusal kurtuluşların içerinde bir tane bile sağcı hareket bulunamaz.

3/7


Tüm dünyada ulusal kurtuluş hareketlerini örgütleyen milliyetçiler solcular arasından çıkarken, bunlara karşı emperyalistlerle beraber savaşanlar sağcılar arasından çıkmaktadır. Atatürk’ün milli mücadelesinin karşısına hilafet ordularıyla çıkanlar gibi tüm ezilen dünyada konumlanış aynı eksendedir. Sol, sömürüye ve parçalanmaya karşı milletin birlikteliğini sağlar demiştik. Sağ ise, ulusa karşı emperyalistleri ve komprador kesimleri birleştirir. Bu komprador kesimler ise büyük sermayeden tarikatlara, PKK gibi etnik ırkçı hareketlerden enternasyonalci Marksistlere kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Kimin kökü dışarıda? İşin ideolojik boyutuyla baktığımızda sağın birebir Batı kafasıyla düşündüğünü ve kendi içinden çıktığı ulustan koparak onun karşısında konumlandığını tespit ederiz. Ama bu tek başına sağı tanımlamak için yeterli olmaz. Sağ birebir emperyalistler tarafından örgütlenir ve maddi-manevi desteklenir. Solun ise milletin bağrı dışında sığınacağı ve güç alacağı bir odak yoktur. Sol, Atatürk’ten bugüne Türk Ulusu’nun haklarına savunmak ve kurtuluşunu gerçekleştirmek için gene “milletin azim ve iradesine” dayanarak çalışmıştır. Atatürk döneminde ona karşı çıkan tüm sağcı ve bölücüler istisnasız İngiliz desteklidir. 1960’lı yıllarda 27 Mayısçı güçler bu milletin silahlı ve silahsız evlatlarından başka kimse değilken, Menderes ve Bayar “küçük Amerikacı”, Demirel “Morrison Süleyman”dır. Deniz Gezmiş ve arkadaşları “Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey” istemedikleri için asılırlarken, onları asanlar ABD destekli cuntacı faşistler oldu. TİP, Doğan Avcıoğlu, Uğur Mumcu hep ulusu savunan çizgide konumlanırken, DP, ANAP, AKP kesintisiz bir zincir şeklinde ABD’nin kucağından hiç inmemiştir. Türkiye’de sağcı kesimlerin bir dönem tüm solu Sovyetçi ilan ederek uydurduğu “kökü dışarıda” suçlamasının mesnetsizliğinin ötesinde sağın kendi işbirlikçiliğini örtmeye yönelik bir taktiği olduğunu vurgulamak gerekir. Bir dönem İngilizci, bir dönem Amerikancı olan işbirlikçi sağ bugün de AB ve ABD’yi arkasına alarak güç kazanmaktadır. Burada açıkça görülmektedir ki, kökü dışarıda olan akım sağcılıktır. Sağ ideolojisiyle de güç kaynaklarıyla da Batı sömürgeciliğinin ülke içindeki uzantısı konumundadır. Sol milliyetçi, sağ ümmetçi-etnikçi Türkiye’de solun ve milliyetçiliğin kökeninde tek bir isim yatmaktadır. O da Mustafa Kemal Atatürk’tür. Solun ideolojik alanda ve mücadele açısından tek referansı O’dur. Sağ ise solun Atatürk’te köklerini bulan milliyetçiliğine karşı ümmetçi ve etnik ırkçıdır. Bu durum sağın kendisini dayandırdığı toplumsal tabanın da bir sonucudur aynı zamanda. Sağ, en sadık takipçilerini tarikat ve aşiret bağlarıyla esir olmuş insanlardan bulmaktadır. Bu insanlar kendilerini ya bir Kürt aşiret reisinin marabası, ya bir şeyhin sorgusuz sualsiz müridi olarak tanımlamaktadırlar. Ümmetçiliğin ve etnikçiliğin pençesine düşmüş bu kesimler sağın oy deposu olarak da işlev görürler. Bu kesimleri yönlendirenler, her seçimde ABD kimin yanındaysa onu tespit ederler ve tüm desteklerini sunarlar. Milliyetçiliğin ve solun zayıfladığı toplumsal ortamda tarikat-aşiret tabanı güç kazanır ve her seçimde sağ daha da güçlenerek ve işbirlikçiliğin dozunu artırarak sandıktan çıkar. Türkiye’de sağın ümmetçi-etnikçiliğinin sembol ismi ise Said-i Kürdi’dir. Bugün Kürt-İslam faşizmi olarak adlandırdığımız akımın kurucusu ve ideoloğu odur. İlk yıllarında Said’in Kürtçülüğü ağır basarken ardından gelen süreçte dinciliği ağır basmıştır. Türkiye’de sağ, etnikçiliği halka kolay kolay benimsetemeyeceğini bildiği için işe ilk olarak inanç sömürüsüyle başlamıştır. Bu dönemde Kürt-İslam’ın dinci yanı ağır basmıştır. Ancak son geldiğimiz noktada görmekteyiz ki artık sağcılığın etnik ırkçılığını saklamak gibi bir derdi de kalmamıştır. AKP’nin tüm önemli kadroları Kürt şeriatçılarından oluşmaktadır. Bunlar özel olarak Şeyh Sait ayaklanmasını örgütleyen aşiretlerin günümüzdeki temsilcileri arasından seçilmektedir. Burada başta AKP olmak üzere tüm Kürt-İslamcı sağ, sola değil milliyetçiliğe savaş açmaktadır. Milliyetçiliğin olmadığı yerde sol zaten olmayacaktır. Bunun bilincindeki işbirlikçiler mevzilerini ona göre saptamaktadırlar. AKP’nin güç kazandığı, PKK’nın siyasallaşarak Meclis’e girdiği bir Türkiye’de yaklaşan mücadele bu nedenle

4/7


millet düşmanı tüm kesimlerle yani işbirlikçi sağla, Ulusal Sol arasında olacaktır. Peki bugün oluşan tablo nasıl okunmalı? Toparlanan sağ Bu çerçeveden bir yaklaşım geliştirirsek 22 Temmuz seçimleri sonrasında Türkiye siyasetinde iki kutuplu bir ortama doğru gidişin ilk belirtilerin ortaya çıktığını gözlemleyebiliriz. Bu kutuplardan birincisi AKP’nin etrafında kenetlenmeye başlayan işbirlikçi sağcı güçlerdir. AKP, tek başına tüm sağ kutbun liderliğini almıştır ve bu yoğunlaşmanın devam etmesi önümüzdeki yıllarda da kuvvetle muhtemeldir. ANAP ve DP gibi merkez sağın eski odaklarının girdiği dağılma süreci ortadadır. ANAP bugün tamamen silinmiştir, DP ise baraj altında kalarak ezilmiştir ve bir daha kendini toplama şansı yoktur. Bu ortamda merkez sağın tamamen AKP eksenine kaydığını görmekteyiz. Bu durum tabi ki AKP’nin çok merkezde bir parti olduğu anlamına gelmez. Aksine bu durum Türkiye’de siyaset kurumun ne kadar sağa kaydığının bir göstergesidir. AKP gibi Kürt-İslam faşisti, Şeriatçı ve etnikçi bir oluşum, merkez sağ olarak ortaya çıkmaktadır. Kimsenin gerçek anlamda solculuk yapmadığı bir ortamda güçlenen de yine bu en koyusundan işbirlikçi sağcılık olmaktadır. Bunun dışında sistem AKP’nin de sağında konumlanan SP gibi aşırı şeriatçıları ve PKK gibi ırkçı oluşumları da içermektedir. Dağılan ulusal kutup Sistemin ulusal kutbu olarak değerlendirilebilecek kesimler ise dağınıklık ve şaşkınlık içindedir. Ulusal Sol bir çizgiye girmekten itinayla uzak duran bir CHP, aslında kendi siyasi intiharına oynamaktadır. Atatürk tarafından kurulan bir parti olduklarını sık sık vurgulayan CHP, Atatürk’ün milliyetçi, solcu programından bilinçli bir şekilde kaçmaktadır. Bu anlamda CHP, kendisini sadece AKP’nin Şeriatçılığına karşı laiklik noktasında sağlam tutan bir yapıya dönüştürmektedir. Ancak şu da açıktır ki, milliyetçilikten ve solculuktan arınmış bir laikliğin halkın gözünde hiçbir anlamı ve değeri yoktur. Laiklik ancak etnikçi-ümmetçi yapının karşında milliyetçi antiemperyalizmin bir destekçisi olarak anlam kazanmaktadır. Tabi bu, laiklik adına mücadele edilmesinin gereksiz olduğu anlamına gelmez; laiklik olmadan da diğer saydığımız cephelerde başarısızlık olacaktır. Kısacası bir bütün olarak, ezilen uluslar için bir kurtuluş programı olarak değerlendirebileceğimiz Altı Ok, CHP’nin sahip çıkmaya korktuğu bir ateştir. Bu ateş bir kez daha yakıldığı zaman karşısında ne işbirlikçi sağ tutunabilecektir ne de bugün onu sadece parti ambleminde nostalji için tutanlar. CHP bu nedenlerle çökmektedir ve daha da dağılacaktır. Ulusal kutbun diğer bileşeni olan MHP ise 22 Temmuz’da milliyetçilik üzerinden bir kısım sol oyları da ilk defa alarak güçlenerek çıkmıştır ama ideolojik olarak onlar da çıkışsız bir noktadadırlar. Milliyetçilik solculuğu ve antiemperyalizmi gerektirir. MHP ise kuruluşundan bu yana ABD ile kurduğu sıkı bağlar dolayısıyla her ikisinin de karşısında durmaktadır. Ulusal kutup dediğimiz şeyin aslında Ulusal Sol kutup olması gerekmektedir. Bu da MHP açısından imkânsızdır. Komprador sağın yedeği komprador “sol” Bu noktada komprador “sol” için bir parantez açalım. Aslına bakılırsa, ulusal bir sağ düşünmek ne kadar imkânsızsa, komprador-işbirlikçi bir soldan bahsetmek de o kadar gereksizdir. Ama bugün Türkiye siyasetinin bir bölümünü de böyle bir ucube kesim oluşturmaktadır. Solun, doğası gereği ulusal olduğundan, antiemperyalist olduğundan, etnikçiliğe ve ümmetçiliğe karşı olduğundan bahsetmiştik. Eski enternasyonalci, Marksist grupların bugünkü devamcıları ise tam anlamıyla komprador bir işlev yürütmektedir. Solun tanımına en temelden aykırı olarak, bu grup ve partiler ulusallığın en hızlı düşmanıdırlar. Amerikancı, AB’ci ve Batıcıdırlar. PKK’nın etnik ırkçılığını desteklerler, özgürlük adına tarikatları ve ümmetçileri savunurlar. Karşımızda aslında işbirlikçiliğin ilginç bir türü durmaktadır. Bu esasen sol olmayan bir “sol”dur. Marksist solun Türkiye’deki ilk temsilcileri olan Osmanlı Sosyalist Fırkası gibi II. Enternasyonalciler de, Şefik Hüsnü’nün Sovyet yandaşları da bu akımların tarihsel atalarıdır bir anlamda. Türk Milleti Atatürk önderliğinde Kurtuluş Savaşı verip emperyalizmi yenerken bunlar İstanbul’da gerçeklikten kopuk bir şablonun hayali mücadelesini veriyorlardı. Ancak bunların bugünkü torunlarının durumları daha farklıdır. Bugün Ufuk Uras’lar, Baskın Oran’lar yanlış bir

5/7


çizgide değillerdir. Son derece bilinçli bir ihanetin içinde hem PKK’nın, hem de AKP’nin yedeğidirler. TÜRKSOLU, ilk çıkmaya başladığında “komprador “sol”a karşı ulusal sol” derdik. Ancak bugüne gelindiğinde, bu sol olmayan “sol”un komprador sağın ta kendisi olduğunu da belirtmeliyiz. Saflar netleşmektedir. Herkes de ona göre konumlanmalıdır. CHP ve MHP toparlayıcı olamayacak Açtığımız kısa parantezin ardından esas konumuza dönersek, CHP’nin de MHP’nin de ulusal kutbun toparlayıcısı olamayacağını çünkü ikisinin de Ulusal Sol olamayacağını belirtmek gerekir. Bu partilerden Ulusal Sola daha yakın bir zeminde bulunan CHP gibi görünse de, bu aslında sadece partiye oy veren kitle ile ilgili bir durumdur. CHP’ye iletilen ulusal sola yatkın geniş oy tabanının talepleri, CHP’nin üst kademesinde yankılanamamaktadır. Bununsa iki nedeni var. Bunlardan birincisi CHP yöneticilerinin böyle bir ideolojik yaklaşımının olmamasıdır. CHP, bu şekliyle laiklik ekseninde yer alan ama solculuk ve milliyetçilik ekseninde yer almayan bir partidir. Diğer taraftan CHP sadece söylemde bu eksende yer alsa bile, iktidar olabilecek bir parti iken bunu da istememiştir. Sonuçta CHP, muhalefette laiklik oyunu oynamayı seçmektedir. Bir iktidar kavgasına girmek için gerçek solculuğa ve milliyetçiliğe ihtiyaç vardır. Bu ise ABD ile yüzleşmeyi gerektirir. Bu da CHP’nin harcı değildir. MHP ise ideolojik olarak sola çok uzaktır. Bunun yanı sıra milliyetçilikten çok Türk-İslam sentezcisi ve Osmanlıcı anlayışı ağır basmaktadır. Bu durum MHP’yi çağdaş bir milliyetçi halk hareketinin partisi olmaktan uzaklaştırmaktadır. MHP’nin Amerikancı tarihi de bu durumun pekiştiricisidir. MHP, bu anlamda sağcılığın dışına çıkamamaktadır. Sağın ise iki temel birleştiricisi vardır. Bu iki harç tüm sağcı akımları bir araya getirmekte büyülü bir işlev sergiler. Bunların ilki Amerikancılıktır. Sağcılıkla yoğrulmuş olan MHP, ABD’nin en küçük bir çağrısında hizaya gelmektedir. Bunu seçimlerin hemen öncesinde de yaşadık. MHP’nin diğer zaafı da, ümmetçiliğin ve dinciliğin MHP’nin ciddi birer bileşeni olmasıdır. MHP dahil tüm sağ partiler mesele türban olunca AKP’yi desteklemektedirler. ABD ve türban, MHP için milliyetçilikten ve Türklükten daha kıymetlidir. CHP’nin ve MHP’nin durumları bundan ibarettir. Bu durumlarıyla da ulusal kutupta yer alan ve Meclis’e giren iki partinin de toparlayıcı olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bu partilerin de, tüm siyasi aktörlerin de kaderini belirleyecek tek bir şey kalmaktadır geriye. O da Kürtçülük olgusunun önümüzdeki dönemdeki durumudur. Siyasi kutuplaşmanın ana ekseni Kürtçülük olacak 22 Temmuz seçimlerinin yarattığı en büyük sıkıntı PKK’nın Meclis’e girmesi olmuştur. Bu durum AKP’nin aldığı %46’lık orandan bile daha vahimdir. Meclis’te PKK’lıların bulunması demek, Türkiye’de artık federasyon tartışmasının her gün Meclis’te yaşanması demektir. PKK’lıların ilk tavrı, Meclis internet sitesine bildikleri yabancı dili, Türkçe olarak yazdırmak istemeleri oldu. PKK’lıların bundan sonraki adımlarının da özerklik için önerge vermek olması mümkündür. Bu şekilde süreç ısıtılarak olay BM’ye kadar götürülmek istenecektir. Bir kısım çevre, PKK’nın Meclis’e girmesinin terörü bitireceğini iddia etmektedir. Bunun böyle olmayacağını da maalesef hep beraber göreceğiz. PKK, bir taraftan askerlerimizi şehit etmeye devam ederken diğer taraftan da Kürt istilasının Meclis kanadını oluşturmasının da etkisiyle faaliyetini hızlandıracaktır. AKP’nin de büyük oranda Kürt milletvekilleriyle Meclis’te bulunması, Kürtçülüğü iyiden iyiye önümüzdeki yılların en baş sıradaki gündem maddesi durumuna getirecektir. Bu ortama girmiş olan Türkiye’de artık tüm kesimlerin Kürtçülük konusunda net tavır alması gerekecektir. Siyasi kutuplaşma da bu eksen çerçevesinde gerçekleşecektir. İşbirlikçi sağ ve ulusal sol, bu mücadele zemininde karşı karşıya gelecektir. Örgütsüz ve mazlum Türk’ü uyandırmak Açıktır ki Türkiye’de Kürt-İslamcıların AKP ve PKK olarak iki örgütü bulunmaktadır. Bunlar gerçekten de kendileri açısından doğru konumlanmakta ve doğru hareket etmektedirler. Ama maalesef Türkiye’nin gerçek ezilenleri olan Türklerin ne bir örgütü vardır ne de lideri. Bugün yapılması gereken tek şey, işbirlikçi AKP sağcılığına ve PKK’ya karşı ulusal solu örgütlemektir.

6/7


AKP’nin Batıcılığına, Amerikancılığına, Şeriatçılığına ve Kürtçülüğüne karşı ulusal solun Atatürkçülük, antiemperyalizm, laiklik ve milliyetçilik zemininde mücadeleye girişmesi gerekmektedir. Bunu yapmak, ezilen Türk Ulusu’nun örgütünü kurmaktır. CHP’nin ve MHP’nin bunu neden gerçekleştiremeyeceğini açıkladık. Buradan da anlaşılacağı gibi bu partiler sadece bu görevden kaçmamaktadırlar. Aynı zamanda bunların yapıları, liderlikleri ve kadroları bu işe uygun değildir. Bu görevin gerçek sahibi vardır ve o da TÜRKSOLU’dur. Kürt-İslam faşizmine ve emperyalizme karşı sağlam duruş yaratabilmek ve örgütlenebilmek ancak doğru ideolojik konumlanışla olabilir. Bugün Türkiye’de Atatürkçü, milliyetçi, laik ve solcu tek hareket vardır: TÜRKSOLU. Ulusal Solu kurmanın ve örgütlemenin sorumluluğu TÜRKSOLU’nun omuzlarındadır.

7/7


işbirlikçi sağa karşı ulusal sol