Issuu on Google+

UFUK TOLGA SAVAŞ

OLAY UFKU EVENT HORIZON 10-28 ŞUBAT/FEBRUARY 2012

KÜRATÖR/CURATOR: CEREN SELMANPAKOĞLU

1


Evrenden Evrensele Bilim evrenin ve olayların bir bölümünü konu alarak çalışırken insana ve varlığa ait tüm olguları da kendi sonsuz uzmanlık alanları içerisinde açıklanabilir, kanıtlanabilir gerçeklikle buluşturur. Sabır ve araştırmayla süren bu uzun süreçte insan; insanlık tarihiyle eşdeğer bir çizgide bitmeyen bir merak eşliğinde yol alır. Gelişir, değişir, varolur ve yok olur. Mikro seviyede varoluştan makro evrene kadar varoluş tüm sınır/sınırlılıklarıyla; insan aklının yettiği ,bilimin gelişimi elverdiği ve sezgisel becerilerin ulaşabildiği kadar anlaşılır, kavranır ya da sanılır. Tanımlanmış en küçük birimden başlayarak bilmeye yönelik heyecan insanı farklılaştırır, zenginleştirir. Bilimle başabaş bir ilgiyi kovalar sanat olgusu ve sanatçılar. Her iki olguda da merak, sabır ve ısrar sonuca etki eden en temel unsurları içinde barındırır. “Zaman” bilimle uğraş verenlerle, sanatçıları buluşturan ortak noktalardan biri değil midir? Bizi biz yapan belirlenmiş bir an’dır, bir çağ’dır. Olaylar gerçekleştikleri zaman dilimiyle ele alınırlar, eserler üretildikleri zaman dilimine göre özgünlük terazisinde tartılırlar. Sanatçılar içinde bulundukları çağın koşullarından çıkanlarla varolurlar. Tanrısal güçler, insanı çaresiz kılan bilinmezlikler ve daha pek çok açıklama gerektiren “şey” sanatçının bireyselliğinde yeni bir oluş’a, varlığa bürünür. Sanatçının başladığı ve biriktirdiği bir yaşam sürecidir bu oluş’ları yaratan. Son bilimsel araştırmalar kadar kendi öznel yolculuğunun da etkileri taşınır durur çizgilere, renklere, formlara ve biçimlere. Her sanatçının dilini oluşturmada,yolunu çizmede ona önderlik eden kılavuzları, yol haritaları bulunur.

2


Ufuk Tolga Savaş için evreni kavramanın yolu ‘Boşluk ve Sınır’ ile açıklanabilir. Form, çizgi, tasarım bu ikiliden bağımsız değildir onun evreninde. Boşluk ve sınırın bitmek tükenmek bilmeyen uzun arayışları Ufuk Tolga Savaş’ın tüm eserlerini sanata başladığı öğrencilik yıllarından bu yana temel özellik olarak gösterir. Evreni kavrama ve onu insana yaraşır bir biçime hapsetme yeteneği, salt ölü toprakla değil toprağın yaşattığı canlı organizmalarla da biçimlerde yerini alır. Toprağın kızıllığında beliren yalın çizgisel form ve Tolga Savaş’ın yarattığı evrenin dairesel döngüsü. Onun sonsuz döngülerinde varolagelen yaşam ve yaşama ait izler; sınır-boşluk-toprak-ateş-buğday-çimen ve daha pek çok nesnel gerçeklik, onun önermeleri olan sanatsal gerçeklikle bize ulaşır. Tornanın döngüsünde yaşamla bütünlenen sayısız form, teknolojinin getirdikleri ile bambaşka bir döngüde ama aynı mesajla bize bakmaktadır. Evrenin gerçeği ve sanatçının sunuşu. Bu sunuşta yeni medyanın yerini tasarımlarıyla, gündelik malzeme ve araçlarla canlının hapsoluşunu, lekelerle yanlızlığı, sessizliği, yok oluşu bize ulaştırır. Zaman-Mekan ilişkisini açıklayan bilimden sanatsal göstergeler oluşturmak Tolga Savaş’ın cam kavanozlarına hapsedilen toprak ve saatlerle açık, samimi ve özgün bir varlığa kavuşur. Sanatçı varlığını kararlılığa, içtenliğe ve bu içten ısrarın kalıcılığına bağlar. Ufuk Tolga Savaş sanat uğraşısının bu noktasında bizlere içten,özgün ve kararlı tutumunu sergileyerek geleceğe dair göndermeler yapmaktadır. Prof.Dr.Candan Dizdar Terwiel Ocak 2012 3


4


Evrenin Gerçeği: Hiçliği. Kara delikten kaçırılıp kurulan insanın dünyası, zaman-mekân koordinatlı bir dünya: Hiçlikten inşa edilen bir var-mış-lık dünyası. Hiçlikten doğan evrenin kayıtsız kaldığı insan, hep kendini “var” etmeye uğraşır; bir yön bulma çabasına girer; yönü de gösterecek bir pusula arayışına. Zaman ve mekân dünyasında kendine bir yer bulmaya çabalar. Yönler, zaman-mekân dünyasında birer iz olup çıkarlar. Bunlar aslında herhangi izlerdir ama insanın atıflarıyla birer yön göstericiye dönüşürler. Hâlbuki izlerin, yönlerin gerçek koordinatları aslında bir havada asılı kalış, zamanda asılı kalıştır. Adeta Tolga’nın “Olay Ufku” gibi. İnsan; atıflarının kurbanı insan, hep bir anlamlandırma ve sabitleme çırpınışı içinde, bu gerçeğin özgürlüğünü hep elinden kaçırır. Doğa, insana kayıtsızca varolur. İnsan ise onu inatla saklamaya, sabitlemeye çalışır. Bir böceğin hayatının kurtarıldığı anın koordinatlarını bilmek ister. Zamanı ve mekânı sabitleme çabası adeta insanın hayat döngüsünü tanımlar. Döngüsünden kurtulmak için, yeni dünyalar kurmaya girişir. Ama insan, hem zaman ve mekânı kuran hem de bu kurgusunun çıkmazına kendisini de düşüren dilinin yine oyununa gelir. Çünkü insanın yine sabitlemeye çabaladığı ve atıflarıyla kurduğu bu yeni dünyalar da yine hiçliğin gerçekliğiyle bir mücadeleye dönüşür. Evrenin sabitlenmeye direnen zamanı ile mücadele etmekten, insan, hiçliğin sesini duyamaz. Kara deliğin hiçliğindeki özgürlüğü elinden kaçırıp durur. Ceren Selmanpakoğlu Ocak, 2012 5


Olay Ufku - I Görülemeyenin varlığı nasıl bilinebilir. En kolay şekilde çevresine, çevresindeki nesnelere bakarak, etkilerini gözlemleyerek. Kara delikler bunun en iyi örneği olabilirler. Çok güçlü çekim kuvveti nedeniyle, kendisine yaklaşan ışığı bile içine çeken yapılar olarak kara delikler, görünmezdirler. Eğer bir teleskopla, kara deliğe bakılacak olursa, görülecek şey; en dışta deliği çevreleyen çember halinde parlak bir hale ve içte karanlık olacaktır. Hale ise, zamanın ve ışığın bükülerek kara deliğin içine çekilmeye başladığı hattır ki görülebilen son çizgidir. Bu çizgiden önce her şey normalken, sonrasında karanlık ve görünmezlik söz konusu olur. İşte bu çizgi “Olay Ufku”dur. Görülenle, görülmeyenin sınırı, olayın dış sınırı, görülemeyenin görülebilen son bölgesi, görülmeyenin varlığının kanıtı...

6


60x39 cm Renkli Bask覺

7


Olay Ufku - II

8


5x10x10 cm (Her birim)

9


Olay Ufku - III

N 39° 54’ 32’’ E 32° 52’ 01’’

10

N 39° 51’ 58’’ E 32° 44’ 06’’

N 39° 51’ 58’’ E 32° 44’ 10’’


63x127 cm (her birim) 11


Evren-ler Prof. Stephen Hawking, ölen yıldızların içine doğru çöktüğünü ve bu çöküş sebebiyle, yıldızı oluşturan tüm maddenin, çok ama çok küçük bir noktaya toplandığını, bu kadar çok maddenin, çok küçük bir alana toplanması yüzünden, ışığın ve zamanın bile kaçamadığı çekim gücüne sahip kara deliklerin oluştuğunu anlatır. Kara deliklerin tam merkezinde zamanın durduğundan da bahseden, Prof. Hawking, bunu, deliğin merkezinde zaman için yeterli mekan olmayışına(1) bağlar. Evreni oluşturan, ilk “büyük patlama” olgusunu da aynı yönde değerlendirir. Büyük patlamayı oluşturan kara deliğin, sadece bir gezegenin maddesinden değil, evrende bulunan tüm maddelerin toplamından oluştuğunu vurgular. Patlamadan önce, evrene dağılmış hiç bir maddenin olmadığını, dolayısıyla mekandan bahsedilemeyeceğini, hatta, mekan olmadığı için zamanın da olmadığını öne süren Prof.Hawking, büyük patlamayla beraber mekanın da maddeyle beraber yayıldığını ve bu sayede zamanın işlemeye başladığını öne sürer. Başka bir deyişle, büyük patlamadan önce sadece evrenin değil, ‘zaman’ın da olmadığından bahseder. Prof. Hawking daha da ileri giderek, büyük patlamanın, içinde yaşadığımız tek evreni yarattığını ama uzay denen sonsuz boşlukta, başka evrenler yaratabilecek başka patlamaların olabileceğinin, (asla bilinemeyecek dahi olsa) olasılık dahilinde olduğunu belirtir. (1). Curiosity with Stephen Hawking: Did God Create The Universe, 2011, Discovery Documentaries, (http://www.youtube.com/watch?v=WQhd05ZVYWg)

12


20x80x20 cm YerleĹ&#x;tirme 13


Yaşamın Kaynağı

14


(Soldan Sağa) R:11, h:19 cm R:13, h:21 cm R:13, h:18 cm Kırmızı Kil, Tohumlar 15


Evren Tasar覺mlar覺 - I

16


R:16cm, h:12 cm (Her Birim)

17


Evren Tasar覺mlar覺 - II

18


60x42 cm(her birim) Renkli Bask覺

19


İlk Çığlık 1978 yılında Nobel Fizik Ödülünü alan, Arno Penzias ve Robert Wilson, 1960 yılında, dev bir kulağı andıran anten inşa ederler. Amaçları, bir telefon şirketi olan Bell Labs için, parazitsiz, uzun mesafeli ses aktarımı için araştırma yapmaktır. Ancak, anten ile denemeler yapmaya başladıklarında, bir tuhaflık fark ederler. Cızırtı ve parazit söz konusu olur. Anteni nereye çevirirlerse çevirsinler bu cızırtı hep duyulmaktadır. Bunun kaynağının araştırılması, bilimsel bir keşif ile sonuçlanır. Bütün evrende çınlayan, bir mikrodalga frekansını keşfedilir; (CMB-Cosmic Microwave Background). Bu mikrodalganın, evrenin her yerinden ve eşit bir güçte gelmesi düşündürücüdür. “Büyük Patlama” teorisinin de yardımıyla, bu mikrodalganın; büyük patlamanın, evrende bu gün bile çınlayan, yankısı olduğu düşünülür. Söz konusu mikrodalga, radyolarda cızırtı, televizyonlarda da parazit görüntüsü olarak bildiğimiz olgunun ta kendisidir; evrenin yaklaşık olarak 13.75 milyar dünya yılı önce attığı doğum çığlığının, 4.5 milyar yıl yaşındaki dünyamızdan halen duyulan yankısı.... 13.75 milyar dünya yılı zamandan sonra bile bu ilk çığlığı, küçücük bir el radyosuyla duymak mümkündür. * Hoimar von Ditfurth, “Dinazorların Sessiz Gecesi”, ISBN: 9757414441 * Wikipedia, “Age of The Universe” * Wikipedia, “Age of The Earth”

20


21


İsimsiz

Çalışma Videosu İçin Tıklayınız: Youtube Bağlantısı

22


1024x768 px Sonsuz Döngülü Animasyon ve Ses

23


•2.İstanbul Öğrenci Trienali Sergisi, İstanbul, 2000 •61. Devlet Resim Heykel Sergisi, Resim Heykel Müzesi, 2000 •60. Devlet Resim Heykel Sergisi, Resim Heykel Müzesi, 1999 YURTDIŞI KARMA SERGİLER •CERSAIE 2010 Seramik Sergisi – ceramİSTanbul a Bologna, Bologna, İtalya, 2010 •Gallery K, Karma Seramik Sergisi, Seul, Kore,2011

U F U K TO LG A SAVA Ş EĞİTİM •H.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi, Seramik Bölümü, Sanatta Yeterlik, 1998-2004 •H.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi, Seramik Bölümü, Yüksek Lisans, 1996-1998 •H.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi, Seramik Bölümü, Lisans 1992-1996 KİŞİSEL SERGİLER •Çankaya Belediyesi Galeri Kara Sergisi, Ankara, 2012 •Aysel Gözübüyük Sanatevi Sergisi, Ankara, 2009 • Ziraat Bankası Kuğulu Park Sanat Galerisi, Ankara, 2007 •”Sınırlandırılmış Boşluklar”, Uluslararası Seramik Stüdyosu Müzesi, Kecskemet, Macaristan, 2002 ÖDÜLLER •IX.Altın Testi Seramik Yarışması, Rotary Özel Ödülü, 2006 •60.Devlet Seramik Yarışması, Seramik Başarı Ödülü, 1999

24

YURTİÇİ YARIŞMALI/ SEÇİMLİ SERGİLER (Seçilmiş) •”Güncelle”, Arayüz Galeri, (Küratör: Derya Yücel), Çukurcuma, İstanbul, 2011 •III. Uluslararası Kervansaray Buluşması Sergisi, Battalgazi, Malatya, 2010 •X. Altın Testi Seramik Yarışması Sergisi, İzmir, 2008 •“Türk Seramik Sanatı” sergisi, Tophane-i Amire, İstanbul, 2007 •64. Devlet Resim Heykel Sergisi, Resim Heykel Müzesi, 2003 •“Paso Öğrenci Filmleri Festivali” kapsamında “Yeni Medya” Sergisi, Gothe Ensitüsü,Ankara,2003 •“I.Uluslararası İnteraktif Medya Tasarımı Sempozyumu” ,“Yeni Medya” Karma Sergisi, Yeditepe Üniversitesi ,İstanbul, 2003 •63. Devlet Resim Heykel Sergisi, Resim Heykel Müzesi, 2002 •TRT 1.Geleneksel Resim ve Seramik Yarışması Sergisi,ÇSM, Ankara, 2001

YURTİÇİ KARMA SERGİLER (Seçilmiş) •Eskişehir Tepebaşı Belediyesi, 5. Uluslar arası Pişmiş Toprak Sempozyumu, HÜ. GSF. Seramik Bölümü Sergisi, 2011 •Knidos’un Sır’ı Seramik, Cam, Çini Festivali Açıkhava Sergisi, Datça, 2011 •VI. Uluslararası Fabrikartgrup Çağdaş Sanatlar Festivali Karma Sergisi, Ürgüp, 2011 •Gazi Üniversitesi, 1.Uluslararası Sanat Sempozyumu Karma Sergisi, 2011 •Karma Sergi, Arete Sanat Galerisi, Ankara, 2011 •H.Ü. GSF Seramik Bölümü Öğretim Elemanları Sergisi, Elelesanat Galerisi, Ankara, 2010 •Ceramistanbul Çağdaş Seramik Sanatı Sergisi, TÜYAP, İstanbul,2010 •8.Ecume Akdeniz Ülkeleri Sanat Fakülteleri Buluşması, Ankara, 2009 •“Yaz Karması” Heykel Sergisi, Anadolu Ajansı Sanat Galerisi, Ankara, 2007 •Gazi Üni. Mesleki Eğitim Fak. Uygulamalı Sanatlar Eğitimi Bölümü Seramik Eğitimi Ana Bilim Dalı ve H.Ü.G.S.F. Seramik Böl. Öğretim Elemanları Seramik Sergisi, Ankara, 2007 SEMPOZYUMLAR, BİENALLER ve FESTİVALLER (Seçilmiş) •Hacettepe Üniversitesi, Uluslararası Macsabal Odun Pişirimi Sempozyumu, 2011 (Düzenleme ve Yürütme kurulu) •VI. Uluslararası Fabrikartgrup Çağdaş Sanatlar Festivali,Ürgüp, 2011 (Katılımcı) •Macsabal Odun Pişirimi Festivali, Osan, Kore,2011 •9.Ulusal Sanat Sempozyumu, Hacettepe Üniversitesi Ankara, 2009 (Konuşmacı) •SERES 2009 Seramik Kongresi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, 2009 (Konuşmacı) •Fred Olsen ile Tuz ve Odun Pişirimi Fırınları İnşa Çalıştayı, Katılımcı,H.Ü.G.S.F. Binası, Ankara, 2004 •“François Jarlov” Hacettepe Universitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Seramik Bölümü Çalıştayı, Düzenleme ve Katılım, 2004 •IV.Uluslararası Avanos Uygulamalı Seramik Sempozyumu,Katılımcı, Avanos, 2003 •II.Uluslararası Antalya Taş Heykel Sempozyumu, Yardımcı Sanatçı, Antalya, 1998 •I.Uluslararası Antalya Taş Heykel Sempozyumu, Yardımcı Sanatçı, Antalya, 1997


Çalışmaların Sergi Mekanındaki Sunumları

25


26


27


28


29


30


31


32


33


34


35


36


37


38


39


40


41


42


43


44


45


46


47


48


49


50


51


52


53


54


55


56


57


58


Açılış

59


60


61


62


63


64


65


66


67


68


69


70


71


Açılış Videosu İçin Tıklayınız: Youtube Bağlantısı 72


73


74


Sergi รœzerine Rรถportaj

75


Ufuk Tolga Savaş Olay Ufku Sergisi Röportajı Özgür Ceren Can 08 Şubat 2012

Ufuk Tolga Savaş Galeri Kara’da “Olay Ufku” isimli sergisiyle 10 Şubat’ta Ankaralılarla buluşuyor. Sergiden önce sanatçı ile bir röportaj yapma fırsatım oldu. Bu röportaj izleyenler için sergiyi gezmeden önce bir aperatif olarak da değerlendirilebilir, sergi sonrasında hazmı kolaylaştıracak bir fincan kahve olarak da…

76

U.Tolga Savaş kimdir? Ben 1974 yılında doğdum. Hep Ankara’da yaşadım. Bu yüzden de tam bir deniz delisiyimdir. 1992 yılında, Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesine öğrenci olarak girip, hala oradan çıkmadım. Yüksek Lisansımı, Doktoramı hep aynı bölümde yaptım. Şu anda da hala aynı bölümde hocalık yapıyorum. Tolga Savaş’ın atölye rutini nasıldır? Kendi adıma bir atölye ya da çalışma rutininden bahsetmem oldukça zor. Çalıştığım kurumda, “bölüm başkan yardımcılığı” şeklinde idari bir görevim ve hoca olarak vermekle yükümlü olduğum derslerim var ki, bu bana, sanat için pek çok insana göre daha az zaman bırakıyor. Dolayısıyla çalışabildiğim saatler, ya mesai sonrası ya da hafta sonu oluyor. Ama düşünme ve aklımı doldurma işini akşamları evde yapıyorum. Okuyorum, blogum var yazıyorum, izliyorum, etkileniyor ve not alıyorum. Zamanla da bu not aldığım düşünceler kafamda birleşmeye, yorumlanmaya ve şekillenmeye başlıyorlar. Mesai dışı zamanlarda da, okulda, daha önce kafamda şekillenenleri biçimlendiriyorum. Hatta bazen kafamın içindeki iş o kadar heyecan veriyor ki, saatin kaç olduğunu bile unutup


gecenin yarısını buluyorum. Zaten sanat bir meslek değil ki bir düzeni olsun, daha ziyade bir hayat biçimi. Gecenin yarısında da çalışırsınız, sabahın köründe de.

Gecenin yarısında da aklınıza bir fikir gelir, kalkıp not alırsınız, arkadaşlarınızla eğlenirken de. Bu durumun pek zamanı yoktur, zamanı her zamandır. Olay Ufku sergisi nasıl ortaya çıktı? “Olay ufku” ismi ya da bağlamı yeni çıkan bir şey ama düşünceleri ve çalışmaları oldukça uzun zamandır, isimsiz ve yavaş yavaş sürüyordu. Hatta çok uzun zaman hobi seviyesinde

bir çalışma temposu ile… Ama ne zamanki, bununla ilgili bir sergi yapma fikri geldi, o zaman kavrayıcı bir bağlam olarak “olay ufku” ortaya çıktı. Küratörüm Ceren Selmanpakoğlu ile olayı netleştirdik, işleri seçtik, bazı modifikasyonlar yaptık ve sergimi oluşturduk. Bu oluşum sırasında fark etmediğim pek çok şeyin farkına vardım. Benim, sadece bu sergi için yaptığım değil, sanatla uğraşmaya başladığımdan bu yana biçimlendirdiklerimin neredeyse hepsinin aslında hangi kaynaktan beslendiğini, nereden yola çıkıp, nereye vardığını gördüm ve ortak noktaların tamamen aynı olduğunu çok net fark ettim. Söz gelimi, benim dönen her şeye çok ilgim vardır. Çocukken, bir pikabımız vardı ki, saatlerce onu izlerdim, sonraları evimize giren çamaşır makinesini de saatlerce izlermişim. Ailem benim biraz otistik bile olabileceğimi düşünmüş bu yüzden. Neyse ki öyle bir durum ortaya çıkmadı. Sonrasında Seramik bölümüne girdim ve 3. yılımda torna denen, dönen, yeni hayat arkadaşımla tanıştım. Bu tanışmanın üstünden tam 17 yıl geçti ki hala beraberiz. Ama hayatımdaki döngülüler, bununla sınırlı kalmadı. Evreni fark ettim, uzayı, 77


yıldızları, galaksileri…bunların döngülerini. Sonra da bunların ardındaki düzen ilgimi çekmeye başladı. Görelilik teorisi, ışık hızı, evrensel çekim kanunu, negatif madde gibi. Ama elbette ben bir bilim adamı değilim ve olaya başka gözlerle bakıyorum. Evrensel düzeni öğrendikçe daha iyi kavramaya, makro düzeydeki olayların da mikro düzeydekilerle ne kadar aynı olduğunu görmeye başladım. Sergimde de bu düşüncelerin parçalarını paylaştım. Bu parçalarla aslında “evren ve düzeni” olayının ufkunu göstererek, bütününü hissettirmeye çalıştım. Mesela sergime gidince göreceğiniz, “Olay Ufku -1″ isimli çalışmam, ki resmi aşağıda, bu yönde oluşturulmuş bir çalışmadır.

Hikayesi şudur: bir gün, bölümün çıkış kapısında, yerde bu böceğin ters yattığını ve debelendiğini gördüm. Bir türlü düz dönüp gidemiyordu. Acıdım ve parmağımı ayaklarına uzattım tutsun diye. O da tuttu. Elime yapıştı. Onu düz döndürdüm ve yere bıraktım. Ona yardım etmenin hazzını da duydum. Ardından, üzerine bıraktığım yerdeki ayak izi dikkatimi çekti. O ayak izini oluşturan ayağın, o böcek 78


orada olsa onu ezebileceğini düşündüm. Ama ezilmemiş ve yaşamaktaydı. Koşup foto makinemi aldım ve durumu kaydettim. Bu bir olaydı. Ama bu olay bir böceğin her zaman başına gelebilecek bir durumdu. Ama bu böcek sağ çıkmış ve yaşıyordu. Evrenin ne kadar tesadüflere bağlı bir yapısı olduğunu düşündüm. Gezegenler, galaksilerin, tıpkı bu böcek gibi her an yok olabileceğini, mikro kozmoz ve makro kozmosun ne kadar benzediklerini düşündüm. Durumu anlatabilmek ve tarihe geçirmek için, olayı, enlem boylam değerleri ile kaydettim. Enlem boylam değerlerini de fotonun üzerine yazdım. Amacım, olayı tarihe kaydetmek değildi elbette, ‘görünmeyenin’ bir tarafını daha vurgulamak ve insanlara göstermekti. Aynı şekilde “evrenler” isimli çalışmam da evreni onun düzenini vurgulamaya çalışan bir çalışma olarak öne çıkar. Bakın bu çalışmayla ilgili olarak bloğumda ne yazmışım: “içinde yaşadığımız ve sonsuz olarak tanımladığımız uzay, hiç te sonsuz değil aslında. Bir sonu var (aslında sonu değil bir sınırı var). O da, zamanın akmaya devam edebildiği, maddenin yayılabildiği, mekanın yayılabildiği son sınır. Sonrasında ne var peki? Herhalde boşluk, ama mekan ve zaman birlikteliğinden bahsedilemeyecek, zamanın olmadığı bir boşluk ki, bu iki kavramın olmadığı yere “yer” ya da “mekan” denilemez. Oraya olsa olsa “hiçlik” denebilir ama “boşluk” denemez çünkü boş olabilen şey mekandır. Orada mekan da yok zamanda… O halde şu soruları sormak çok ilginçtir benim için : “Zaman ve mekanın ötesindeki hiçlik nedir?” ya da daha açıkça soracak olursam: “O hiçlik ‘var’ mı ‘yok’ mu?” çünkü eğer yoksa uzayın sınırları var demektir. Ama eğer varsa, bu ‘var’ olan bölge nasıl tanımlanabilir? Zaman olmayan bir durum nasıl açıklanabilir. Yukarıda görülen çalışmam yani “evrenler” bu

düşünceler doğrultusunda ortaya çıkmış bir çalışmadır. Toprak mekanı, saat zamanı, kavanoz da varlık ile yokluk arasındaki sınırı tanımlamaya çalışırken (ki camdan bir sınır), bir yandan da bu kavanozların birden fazla olması ve kavanozların kapaklarındaki barkod numaralarıyla da deney tüpleri durumuna gönderme yapmaktadır.” (sanallakirdi.wordpress.com) Ufuk Tolga Savaş’ın benimle paylaştıkları bu kadar… Sergideki diğer işlerle ilgili daha fazla açıklama yapmak istemiyor. Çünkü sanatçının asıl önemsediği şey serginin gezilmesi ve o süreçte izleyicide oluşabilecek farklı algılar… İzleyiciyi fazlaca yönlendirmenin pek de iyi bir fikir olmadığı görüşünde. Kar kış demeden sergiyi gezmek isteyecek olan sanatsever Ankaralılar Ufuk Tolga Savaş’ın “Olay Ufku” sergisini 28 Şubat tarihine kadar Galeri Kara’da gezebilir. Özgür Ceren Can http://www.ankaraevents.com/ufuk-tolga-savas-olayufku-sergisi-roportaji-ozgur-ceren-can/

79


80


Sergi Üzerine Blogumda Yazdıklarım

81


Sergime İlişkin Notlar I: Malzeme ve Söylem

Eskiden sanatçılar kendilerini, ressam ya da heykeltraş olarak tanıtırlardı. Yaptıkları işler ve söylemleri genellikle aidiyet duyulan sanat alanında ortaya çıkardı, resim ya da heykel gibi. Ancak (kısaca toparlamaya çalışıyorum) günümüzde, tüketim çılgınlığı (ki bu kavramda eskidi artık), sanat malzeme üzerinden gitmemeye başladı. Fikir öne geçmeye, malzeme ikinci plana itilmeye başlandı. Bu durum aslında, 82

sanat eserinde kalıcılık gibi kavramları biraz değiştirdi. Bu değişim, ilginç bir değişim olup, incelenmeye değerdir. (ancak uzun uzadıya yazamayacağım, çünkü bu başlık aslında bir tez

konusu, bu yazıda ne de olsa bir blog yazısı) Klasik ve modern olarak ayırılabilen sanat, kalıcı malzeme ile çalışa gelmiştir. Bir tuval, bir taş, ya da kil üzerinden. Hepsi çok çeşitli söylemler ortaya koymuş, galerilerde, müzelerde, koleksiyonlarda yer edinmişlerdir ancak günümüzde bu durum değişime uğramış ve uğramaktadır. Artık kalıcı malzeme ile çalışmak


yerine, düşüncelerle, fikirlerle çalışmak daha öne çıkmaya başlamıştır. Çoğu sanatçı bu durumu; gelir geçer olarak değerlendirmekte, ortaya konanların değerini sorgulamaktadır. Yanlış bir tutum değildir (kişisel olarak ben de sorgulamaktayım) Söylem nedir? Söylem aslında konu ve bu konunun ortaya koyduğu bir düşüncedir. Peki konu nedir? Sanat eserinin bağlamı… Bu bağlam nasıl vücut bulur? Sanatçının, söylemini ortaya koymak için kullandığı malzeme ile…(geniş bilgi için Kağan’ın “Estetik ve Sanat Notları” kitabından yararlanılabilir ya da benim master tezimden). Ancak malzeme deyince, gerek doğanın kendi içinde var olan malzemelerden, gerekse insanın bilinçli/amaçlı yarattığı endüstri ürünü nesnelerden, yani kısaca insanın çevresinde olan herşeyden yararlanmak mümkün olabilir. Bu durum malzeme alanında özgürleşmeyi getirmektedir. Malzeme özgürleşmesi de, bilinen klasik sanat alanlarının sınırlarını zorlar. Artık, heykelden, resimden bahsetmeyi zorlar bir hale gelir. Artık sanatçı, söylemi ve bu söylemi aktarmak için kullandığı malzeme söz konusu olur. Fikir ve söylem daha ön plana çıkmaya başlar. Nitekim, günümüz sanatında görülen değişim bu yöndedir. (doğru ya da yanlış)

bir gün, bölümün çıkış kapısında, yerde bu böceğin ters yattığını ve debelendiğini gördüm. Bir türlü düz dönüp gidemiyordu. Acıdım ve parmağımı ayaklarına uzattım tutsun diye. O da tuttu. Elime yapıştı. Onu düz döndürdüm ve yere bıraktım. Ona yardım etmenin hazzını da duydum. Ardından, üzerine bıraktığım yerdeki ayak izi dikkatimi çekti. O ayak izini oluşturan ayağın, o böcek orada olsa onu ezebileceğini düşündüm. Ama ezilmemiş ve yaşamaktaydı. Koşup foto makinemi aldım ve durumu kaydettim. Bu bir olaydı. Ama bu olay bir böceğin her zaman başına gelebilecek bir durumdu. Ama bu böcek sağ çıkmış ve yaşıyordu. Evrenin ne kadar tesadüflere bağlı bir yapısı olduğunu düşündüm. Gezegenler, galaksilerin, tıpkı bu böcek gibi her an yok olabileceğini, mikro kozmoz ve makro kozmosun ne kadar benzediklerini düşündüm. Durumu anlatabilmek ve tarihe geçirmek için, olayı, enlem boylam değerleri ile kaydettim. Enlem boylam değerlerini de fotonun üzerine yazdım. Amacım, olayı tarihe kaydetmek değildi elbette, ‘görünmeyenin’ bir tarafını daha vurgulamak ve insanlara göstermekti. Peki bu görünmeyen neyin nesi acaba? Bu çalışma da bu bağlamda ortaya çıktı. (http://sanallakirdi.wordpress.com)

Yukarıda görülen çalışmamda da mantığım tamamen bu yönde çalışmıştır. Hikayesi şu; 83


Sergime İlişkin Notlar II : Mekan Tanımlamaları Posted on Şubat 4, 2012

Mekan nasıl tanımlanır? Kimi zaman, içinde geçen olayla, kimi zaman, insanlarla ya da ‘zaman’ ile. Bazen bir kare fotografla. Ancak sadece o kadar da değildir. Mekanın zaman boyutu ve insan için anlamı da vardır. Yukarıda görülen çalışmamda da kendimce bir tanımlama getirmeye çalışıyorum aslında. 84

Bilimde mekan kavramı oldukça ilginçtir. Mekan, bilimde bir yüzeyi ifade eder. Ancak bu yüzey, bizim anladığımızdan farklıdır. Özellikle astro-fizik için mekan, zamanın oluşturduğu bir yüzeydir. Bu yüzeyde, en küçük nesnelerden en büyük nesnelere kadar her şey yer alır. Ancak ilginç bir nokta karşımıza çıkar, zamanın oluşturduğu mekan, doğrusal değildir. Bu mekan içindeki nesneler, boyutlarına göre zamanı bükerler ki bu da bilimsel anlamdaki mekanın bükülmesine yol açar. Bunu daha açık bir şekilde söyleyecek olursak, kütlenin büyüklüğü zamanı değiştirir. Zaman değişince de mekan bükülür.

Bu Einstein’in bir buluşudur. Peki sanatta durum nedir? Sanatta ortaya konan çalışmanın olgunluğu, başarısı, ağırlığı, içinde olduğu mekanı büker ancak tinsel boyutta… Bükülen mekan, kimi zaman işin üzerinde durduğu platform ya da galeri mekanı olabilir. Sanatçının, işi şekillendirmesi ama şekillendirilen işin mekana da surreal bir hava katmasıyla sonuçlanır ve


bu bağlamda. mekan, çalışmanın değişmez, çıkarılamaz bir parçası olur. Aynı işi, bir başka mekana koyulduğunda da çalışmanın bağlamı mekanı yine biçimlendirebilir. Bu durumda, çalışma mekandan bağımsız düşünülemez ama mekan ortaya konan işe göre değişik görünümler kazanır. Yukarıda görülen çalışmamda da bu tip düşünceler etkili olmuştur. Hikaye şudur. Mekanı nasıl tanımlarım diye çıktığım yolculukta, mekanın en önemli unsurlarından birinin de doku olduğu önüme çıktı. Bende çevremden topladığım dokuları, büyük bir kağıt parçasının üstüne ama az yer kaplayacak şekilde yerleştirdim ama koordinatlarıyla beraber. Büyük kağıt parçası, içinde küçük doku, kağıdı bir başka şekilde değiştirdi. Artık onu bir mekan olarak tanımladı ama sadece o kadarla da kalmadı. İçinde yaşadığım mekanı da bir başka şekilde gösterme şekli doğurdu. Çünkü her doku aslında, içinde yaşadığım mekanlardan toplandı ve o mekanları tanımlama aracı oldu. (http://sanallakirdi.wordpress.com)

85


Sergime İlişkin Notlar III: Zaman-Mekan İlişkileri Posted on Şubat 5, 2012

Mekanın ne olduğu konusunu bir önceki yazımda belirtmiştim, hatta bilimsel bakış açısında, zamanın mekanla beraber tanımlandığını da vurgulamıştım. Sanatsal anlamda da bunun üzerine gitmek oldukça ilginç yapılanmalara sebep olmuştur. Zaman ve mekanın ilişkisini bilimsel anlamda açıklamaya kalkışınca, insanın önüne, günümüzün en önemli ve ilginç bilim adamı karşımıza çıkar: Prof. Steven Hawking. İçinde yaşadığımız çağın en önemli bilim adamlarından birisi olan Hawking, yayımladığı kitap ve belgesellerden çok etkilemiş, onun gösterdikleri sayesinde, kim olduğumu ve nerede olduğumu daha iyi konumlandırabilmekteyim. Evrenin nasıl bir yer olduğunu, neresinde olduğumuzu, düzenini oldukça kavrayabildim. Yukarıda görülen “evrenler” isimli çalışmada bu doluluktan çıkmıştır. Prof. Stephen Hawking, ölen yıldızların içine doğru çöktüğünü ve bu çöküş sebebiyle, yıldızı oluşturan tüm maddenin, çok ama çok küçük bir noktaya toplandığını, bu kadar çok maddenin, çok küçük bir alana toplanması yüzünden, ışığın ve zamanın bile kaçamadığı çekim gücüne sahip kara deliklerin oluştuğunu anlatır. Kara deliklerin tam merkezinde zamanın durduğundan da bahseden, Prof. Hawking, bunu, deliğin merkezinde zaman için yeterli mekan olmayışına bağlar. Evreni oluşturan, ilk “büyük patlama” olgusunu da aynı yönde değerlendirir. Büyük patlamayı

86


oluşturan kara deliğin, sadece bir gezegenin maddesinden değil, evrende bulunan tüm maddelerin toplamından oluştuğunu vurgular. Patlamadan önce, evrene dağılmış hiç bir maddenin olmadığını, dolayısıyla mekandan bahsedilemeyeceğini, hatta, mekan olmadığı için zamanın da olmadığını öne süren Prof. Hawking, büyük patlamayla beraber mekanın da maddeyle beraber yayıldığını ve bu sayede zamanın işlemeye başladığını öne sürer. Başka bir deyişle, büyük patlamadan önce sadece evrenin değil, ‘zaman’ın da olmadığından bahseder. Yani patlamanın başlangıç olduğundan ama zamanın da başlangıcı olduğundan, daha öncesinde zamandan bahsedilemeyeceğini vurgular. (zamanın olmadığı bir durumu düşünebiliyor musunuz?) Prof. Hawking daha da ileri giderek, büyük patlamanın, içinde yaşadığımız tek evreni yarattığını ama uzay denen sonsuz boşlukta, başka evrenler yaratabilecek başka patlamaların da olabileceğinin, (asla bilinemeyecek dahi olsa) olasılık dahilinde olduğunu belirtir.

Sonrasında ne var peki? Herhalde boşluk ama mekan ve zaman birlikteliğinden bahsedilemeyecek, zamanın olmadığı bir boşluk ki, bu iki kavramın olmadığı yere “yer” ya da “mekan” denilemez. Oraya olsa olsa “hiçlik” denebilir ama “boşluk” denemez çünkü boş olabilen şey mekandır. Orada mekan da yok zamanda… O halde şu soruları sormak çok ilginçtir benim için : “Zaman ve mekanın ötesindeki hiçlik nedir?” ya da daha açıkça soracak olursam: “O hiçlik ‘var’ mı ‘yok’ mu?” çünkü eğer yoksa uzayın sınırları var demektir. Ama eğer varsa, bu ‘var’ olan bölge nasıl tanımlanabilir? Zaman olmayan bir durum nasıl açıklanabilir. Yukarıda görülen çalışmam yani “evrenler” bu düşünceler doğrultusunda ortaya çıkmış bir çalışmadır. Toprak mekanı, saat zamanı, kavanoz da varlık ile yokluk arasındaki sınırı tanımlamaya çalışırken (ki camdan bir sınır), bir yandan da bu kavanozların birden fazla olması ve kavanozların kapaklarındaki barkod numaralarıyla da deney tüpleri durumuna gönderme yapmaktadır. (http://sanallakirdi.wordpress.com)

İşte bu önerme, gerçekten çok ilginçtir benim için. Çıkarımlarım da şunlardır; demek ki içinde yaşadığımız ve sonsuz olarak tanımladığımız boşluk, hiç te sonsuz değil aslında. Bir sonu var (aslında sonu değil bir sınırı var). O da, zamanın akmaya devam edebildiği, maddenin yayılabildiği, mekanın yayılabildiği son sınır. 87


Sergime İlişkin Notlar IV: Evreni Galeri Mekanında Bile Duyabilmek

Posted on Şubat 5, 2012 Bir gezegenin üstünde yaşıyoruz. Bu gezegende duyularımız ve onların gücünün yettiği kadar çevremizi algılayabiliyor ve bilebiliyoruz. Ancak, duyularımızın dışında kalanları da geliştirilen teknoloji sayesinde bilebilmek, hatta küçücük bir galeri mekanında bile ses olarak duyabilmek mümkün. İçinde yaşadığımız teknolojk seviyede artık, bazı şeyler algılarımızın dışına çıkmakta ama benim gibi televizyonun ilk defa evlere girişini yaşayanlar, bunların bizde bıraktıkları izler ve bunların bilimsel açıklamaları da söz konusu olmakta. Mesela parazit. Parazit nedir? Eskiler bilirler, uzaktan kumandanın olmadığı, babalarımızın “şu kanalı değiştir” diye bizi her sıkıldığında televizyonun başına gönderdiği zaman dilimini yaşamış olanlar, bahsedeceğim durumu gayet iyi bilirler. Çok kanallı yayına geçildiğinde, özellikle televizyonda, kanalları ararken, ekranda sürekli karıncalı bir görüntü söz konusu olurdu. Ne zaman kanal bulunur o zaman karıncalar gider, görüntü gelirdi (ama siyah beyaz). Peki o karıncalar neydi acaba? İşte o parazittir.

88

Parazit, aslında bir mikro dalgadır ve o dönemdeki ilkel teknolojik televizyonlar bunları gös-


terebilirdi. Şimdi, modern aygıtlar parazit olduğunda, siyah bir ekran gösteriyor ne zaman bir görüntü yakalansa o zaman görüntüyü sunuyorlar. Paraziti saf dışı bırakıyorlar. Aslında bu saf dışı bırakılan şey ne kadar da önemli. Parazit olmasa, ekranda ya da radyolarda kanallar arasında duyacağımız tek şey sessizlik olurdu ama öyle olmuyor. Çünkü her zaman ve her yerde parazit var, hatta sadece bu ülkede ,sadece bütün dünyada değil, tüm evrende var. Bunun açıklaması şöyle: 1978 yılında Nobel Fizik Ödülünü alan, Arno Penzias ve Robert Wilson, 1960 yılında, dev bir kulağı andıran anten inşa ederler. Amaçları, bir telefon şirketi olan Bell Labs için, parazitsiz, uzun mesafeli ses aktarımı için araştırma yapmaktır. Ancak, anten ile denemeler yapmaya başladıklarında, bir tuhaflık fark ederler. Cızırtı ve parazit söz konusu olur. Anteni nereye çevirirlerse çevirsinler bu cızırtı hep duyulmaktadır. Bunun kaynağının araştırılması, bilimsel bir keşif ile sonuçlanır. Bütün evrende çınlayan, bir mikrodalga frekansını keşfedilir; (CMB-Cosmic Microwave Background). Bu mikrodalganın, evrenin her yerinden ve eşit bir güçte gelmesi düşündürücüdür.Ne de olsa herşeyin bir sabit kaynağı olmalıdır. Ama bu mikro dalganın

kaynağı olmadığı ve her yerden eşit güçte geldiği fark edilir. “Büyük Patlama”teorisinin de yardımıyla, bu mikrodalganın; büyük patlamanın, evrende bu gün bile çınlayan, yankısı olduğu gerçeği ortaya çıkar. Bu buluş, Arno Penzias ve Robert Wilson’a nobel fizik ödülünü kazandırır. Söz konusu mikrodalga, radyolarda cızırtı, televizyonlarda da parazit görüntüsü olarak bildiğimiz olgunun ta kendisidir; evrenin yaklaşık olarak 13.75 milyar dünya yılı önce attığı doğum çığlığının, 4.5 milyar yıl yaşındaki dünyamızdan halen duyulan yankısı…. 13.75 milyar dünya yılı zamandan sonra bile bu ilk çığlığı, küçücük bir el radyosuyla duymak mümkündür. Hem de her yerde ve her türlü aletle. Küçücük bir el radyosu ile, küçücük bir galeri de bile. Sergimde karşılaşacağınız küçük bir radyo, sizlere evrenin sesini duyurtmak için kullandığım, bir alet olarak karşınıza çıkacak. Ama bu ilk çığlığın hala yankılanıyor olması hem de, her yerden duyuluyor olması, bir doğumun çığlığının gücünün ve belki de nereden geldiğimize ilişkin bir düşünce ortaya koymaya çalışmaktadır. Yani yine olayı değil, olayın ufkunu göstermeye çalışmak… (http://sanallakirdi.wordpress.com) 89


90


91


Ufuk Tolga Savaş, Olay Ufku