Page 1


basım yeri izmir

efe

kapak-tasarım

çizenler

tarık yetiş serbest haluk tuncay kirpiskunov beyza kocaoğlu hayri güntek efe

karalayanlar

zeynep yıldırım kemirgen gökhan toker serkan üstündağ efe murat korkmaz göktürk yaşar mert egemen güneş oğuzhan kayacan

Kazanan veya kaybeden mi kaldı? Tüm saçaklar ve sallantılar itinayla düştü sessizliklere. Suskunluğun erdemi dünde kaldığından beri, süzme * çocuklar gezgin, kâhin, salim. Şimdi zaman, avazı çıktığı kadar çok ses çıkartanların, ışık hızından hızlı saçmalayanların vakti. Akıl tutulması çağımızın gerekliliği. Toplumsal bir sözleşme veya toplu mutabakat gibi. Bir adım önde atanlar, kırmızıyı laciverte karıştıranlar ve sakinliği rotası kılanlar yola devam edecek AMA acaba kaçı bu yolda yitip gidecek? Haklılık cesaretin annesidir ve onu gece gündüz düdükleyenler de fırfırlı yakalarının arkasına gizlenen köpeklerdir. Haydi, buyurun bu ipte hep beraber oynayalım. Söylenecek onca çok söz varken, biz bakılmayan yerden okuyalım. Sıvadık Fanzin bu sayıda da üstüne düşeni yaptı ve bundan büyük zevk aldı.


Şehirler/Kuleler/Duvarlar Dünyanın seyir terası olmaması ne acı. Çıkıp oradan bakabilirdik tüm adreslerin doğruluğunun teyidi için. Seyir terası niyetine sık sık televizyona, Ipad’e ya da elimizde durmaması gereken cep telefonuna bakıyoruz, internet ve dünyadan haberleri seyreylemek için. Çatal, bıçakları sofraya yerleştiriyorum tam tabakların yanına. Televizyon “son dakika” uyarısı ile bir yangın haberi veriyor; “Notre-Dame yanıyor.” Dünyanın köşe başlarında güvenli noktalar var, ‘dünya mirası’ denilen. Bir nevi güven noktaları. Dünyanın pek çok şehrinde gidemesek de varolduklarını bildiğimiz, fotoğraflarda belki görebildiğimiz, bir fırsatını bulsak da görsek deyip gitmek isteyebileceğimiz. Ama Notre-Dame yanıyor. Oysa büyük katedral biraz da Victor Hugo demek. Mimari bir yapının edebi bir eserde ölümsüzleşmesi demek.Ancak birkaç dakika içinde alevler içinde devriliyor o zarif kule. Gündelik yaşantılarımız içinde gözleyebileceğimiz pek çok “kule” formunda yapı var. Bir çoğu görkemi, mimari üslubu ile gündeme gelirken pek çoğu dönemsel mimari olanakları ile özünde güvenlik kaygıları ile inşa edilmiş. Şehirleri yürürken hürmetle “Ama ne güzel yapılmışlar” dedik, deriz. “Ne de güzel yükseltilmişler.” 11 Eylül 2001’de gece 7 yaşındaki oğlum penye pijamasını çekiştire çekiştire salona girdiğinde “Dünyaya ne oluyor anne?”

diye sormuştu. İkiz kulelere yapılan saldırıyı televizyondan izlemiştik. Notre-Dame’ın kulesi yanarken anımsadım. Oysa ismen “kule” olarak adlandırılsa da her ikisinin de işlevi elbette başka. Ancak “kule” sözcüğünün çağrışımı dolandırıyorum zihnimi. Kuleler çöküyordu modern yaşamın beşiğinde. Güvenliğin, gelişmişliğin, teknolojinin beşiği bildiğimiz koca Amerika’da inanılmaz bir dehşetti gördüğümüz. Sahi dünyaya ne oluyordu? İkiz kulelerin ayan beyan saldırıya uğrayarak yıkılışını televizyondan, dünyanın seyir terasından görmüştük. Amerika’da değildik, Fransa’da da değiliz ama gördük Notre-Dame yanıyordu. Boğazında “Kız Kulesi” ile anılan bir şehir burası. İki ayrı yakadan gören ve gözetleyen hisarları var. Zindanlarıyla ünlü Yedikule’si var. Şimdilerde ise mantarlar gibi biten gökdelenleri. Gökdelenler de birer kule değil elbette, yerden yükselen yapılar olmaları ile sadece bende bu etkiyi yapıyor. Form olarak benzetiyorum işlev olarak değil. İnsanın yerden yükselen yapılara olan tutkusunu gerçekleştiren önemli elemanı var duvar dedikleri. “Duvarlar, mimari eylemin en temel sınır elemanları olarak ilk zamanlardan beri kullanılagelmiştir. Düşeyliği, derinliği, yerden olan yüksekliği, geçirimsizliğiyle duvarlar kendi ölçeklerini ve yarattıkları mekânı tanımlarken hem bir arayüz, hem


de iç ve dış arasındaki sınır olarak bir paradoks yaratırlar. Her türlü doğal ya da insan kaynaklı tehditlere karşı, korunma içgüdüsüyle kendi mekânını yaratma eylemi, zamanla kişisel sınırları, daha sonra topraklarının sınırlarını belirlemeye başlamış, sınır / duvar fiziksel olmaktan çıkıp aynı zamanda kültürler ve kimlikler arasında da oluşmaya başlamıştır. Bu bağlamda mimari eleman olarak duvarın “sınırlayıcı” özeliklerinin daha baskın biçimde karşımıza çıktığını söylemek mümkündür.”(1*) Bu tanımlamayı okuyorum Mimarlık Dergisi’nden. Mimarinin yarattığı mekân algısının fiziksel etkilerine ek anlam dünyamızı biçimlendirişini hatta manipüle edişini düşündükçe dünya denen bir kuleye kapatılmış hissediyorum giderek. Oysa birbirinden güzel görünüyor şehirler gözüme. Güzel görünen tüm şeylerin kutsanması için sanatsal kimi ustalıklarla bezenmişler. Ve ben tebaadan sadece birisiyim. Kuleyi duvar imgesiyle düşünmek bir anlamda, ta ki teknolojik zamanlara kadar mümkün. Ancak görülebilen bir nesne olarak yapının kendini görünmez yapılara devşireceği (akıllı evlerle zaten adımları atıldı) zamanların da eşiğindeyiz. Duvar denen elemanı beton ya da tuğla harici bir yazılımlar ağı olarak da düşünmek yeni kuşaklar için daha yakın görünüyor. Masada otururken sanatsal algımın mekanlarından Notre-Dame’ın yanışını ha-

berlerde izliyorken oğlum 25 yaşında. Şaşırtmıyor onu artık izlediği haberler. Salonumuz bir caddenin üzerinde yükselen duvarla örülü. Karşı mahallelerden pencere ışıkları görünüyor. Bir iki sokak ötede camilerin yükselen minareleri var, minareler de kule formunda ele alınabilir mi? Her sokak bir diğer mahalleye açılan dar ara yollarla birbirine bağlı ve tüm ara sokaklar ana caddelere, bulvarlara. Damarlar ve sinir ağları simülasyonu adeta. Kalabalık insan toplulukları ve şehir. Bu ikisini birbirinden ayrı düşünmek mümkün olabilir mi? Toplulukların hareket etme becerilerinin ve kent içindeki toplaşabildikleri sosyal davranışları düşünüldüğünde ise tarihsel mimarinin gelişimine göz atmak gerek. Bir anlamda duvarların tarihi bu. Bölümlenmek istenen, sınır ile ayrı tutulsun istenilen şeylerin estetikle birleşimi gibi. Pink Floyd ne demişti sahi, “Another brick on the wall” Sanat güzel yüzlü bir hizmetkar, insanın kitleleri etkileyebileceği toplardamar alanlarının vazgeçilmezi. Hiçbir zaman bağımsız olmadı, olamadı. Kuleye kapatılan bir Rapunzel adeta. Oysa Şehrazat özgür kız. Rapunzel’i tanımamış. Tanışsalardı belki de ikisi birden


masallardaki kulelerden kaçabilirlerdi. Kule formu hem güvende tutan, hem de tutsak eden zira. Modern zamanlar için insanların şehirlerde etkileşerek, temas halinde olabilecekleri yaşamsal alanların olanaklarını düşünürsek kent mimarisinin yalıtılmış insan alanları tasarladığını anlayabiliriz. Doğal yaşantılar, kendiliğinden paylaşım alanlarının oluşması toplaşan insanlar arasında oluşan iletişim ve dokunulabilirlik ihtimalinin kontrolsüzlüğü ve doğaçlama gelişebilecek topluluk iradesini

de beraberinde taşıyan bir şey zira. İstanbul’da bir Sulukule restorasyonu hikâyesi var ki; bölgenin doğal yapısı kökünden söküldüğü gibi şimdilerde oldukça sıradan bir semt. Kendiliğindenliğinin hafızadan silindiği bir tabela ismi ne yazık ki. Richard Sennet, “Ten ve Taş/ Batı Uygarlığında Beden ve Şehir” adlı kitabının ön-

sözünde M. P. Baumgartner’ın şu sözüne yer vermiş; “Hayat, her gün çatışmayı inkâr etme, asgariye indirme, sınırlama ve ondan kaçma çabalarıyla doludur. İnsanlar karşılaşmalardan kaçınırlar ve yaraların deşilmesinden ya da nelerin yanlış olduğunu belirleyen kurallar koyulmasından rahatsız olurlar.” Ve şöyle devam eder Sennet, “Dokunma duyusu yoluyla yabancı bir şey ya da birini hissetme riskine gireriz. Teknolojimiz bu riskten uzak durmamızı sağlar. Günümüzde düzen temassızlık demektir.” (2*) Bu anlamda Sulukule semtinin geçmişi ve günümüz hikayesi bu alıntıya iyi bir örnek. Bu sebeple odalardaki ekranları olan seyir terasından dünyayı gözlemleyebiliyor olman bir özgürlük hissi yaratırken her gözlemci aslen izoledir. İzole olan ne kadar özgür olabilir? Düşünürsek bir nesne yapı olarak kule yükseltisinin şehre hâkim olan alana bakış açısının mümkünlüğü, şehirden kule yükseltisinin görünür oluşu günlük hayatın içine nüfuz eden görebilirlik/görülebilirliğin kabul edilişinin onaylanması yaşantısı da bir anlamda. Bir iç ve bir dış’ın ilanı. Hâkim olanla hâkim olunan arasındaki yükselti farkı. Dünyanın neresinde olursak olalım dünya mirası da denilen kimi yapılar var ki görkemli bir kutsanmışlıkla anarız ustalıklı sanatı. Notre-Dame, Eiffel, Pisakulesi, Sagre De Familia, daha pek çok sayılabilecek kuleleri olan sanatsal mekanlardan. Oysa 14 Şubat 1887’de Ernest Meissonier, Charles Gounod, Charles Garnier, William Bouguereau, AlexandreDumasfils, François Coppĕe, Leeon-


te de Lisle, SullyPrudhomme ve Guy de Maupassant gibi pek çok sanatçı ticari bir amaçla yapılacak oluşundan ötürü Eiffel’in yapımına karşı bir bildiriye imza atmışlardı dönemlerinde. Şimdilerde ise şehir sembolü yapılardan birisi olarak görülecek yerler listesindedir tüm bu karşı çıkışlara rağmen. Görende bıraktıkları etki görkem, büyüklük, ulaşılmaz güzellik, hayranlık gibi duyumsal etkileri var bu tip kulesi olan yapıların. İçinde bulundukları şehre ise kattığı elbette ki gücün göstergesel sembolü haline gelmeleri kaçınılmaz. Büyük ve yüksek katlı yapılar yapmak tutkusunun sanatsal kaygı taşımayan örnekleri de mevcut elbette. Birer beton ya da demir yığını ya da camdan dikey dağlar görünümü veren yapılar da oldukça rağbet edilenler arasında günümüzde. ‘Yapı’ ülkelerin, yönetimlerin önemsediği bir statü sembolü olarak bu açıdan etkin ve yaygın. Dikey mimarinin yalın modern çizgilerle tasarlanmış statü göstergesi yapılarını da düşünecek olursak Birleşik Arap Emirlikleri’nde 828 metre uzunlukta Burj Khalifa ile 632 metre uzunlukta Shanghai Tower ilk sıralarda sayabiliriz Bir de sessiz sedasız olanları var kulelerin, deniz fenerleri… İnsan popülasyonu ile çok temas etmeyen, sadece işlevsel yapılar. Türkiye’de inşaları 1850-1933 yılları arasında yapılmış KEGM arşivine göre 432 adet deniz feneri var. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmanın getirdiği işleviyle mekanik

düzenden dijital sisteme geçiş deniz fenerlerinin çalışmasını sağlayan insan sayısının azalmasına yol açmış. Bir kaçında halen yaşayan deniz feneri bekçileri var. Kule formu yapıları içindeki imgeyi en masum bir işlevle taşıyanlardan biri olmalı deniz fenerleri ki; bir mesleğin sona ermesinin de temsilcileri olarak dalgaların arasındalar. Kent kulelerinin aksine ne top ateşine tutulmuşlukları, ne de isyancıların saldırılarına maruz kalmışlıkları var. Yaptıkları tek şey karanlıkta yolcu gemilerine yön gösterecek ışık yaymaları ve belki rutubetle duvarlarını çürütmekte oluşları. Zihnimde dev dalgalar sahipsiz bir deniz feneri kulesine çarparken ekranda dev alev dalgaları içinde yuvarlanıyor Notre-Dame’ın çan kulesi. Evimin seyir terası ekranından dünyaya bakıyorken meydandaki insanları görüyorum. Yabancı bir dilde konuşuyorlar, ne söylediklerini anlayamıyorum. Babil diyorum, ilk kule. Bir zamanlar tüm insanların aynı dili konuşup birbirini anlayabildikleri zamanların olduğunu yazan ve kule tutkusu sebebiyle gazaba uğrayarak dillerinin ve yurtlarının ayrıldığının kutsal metnini düşünüyorum. Evet, Allah’ın gazabına uğradı ve Babil yıkıldı, dillerimiz bölündü. Böyle yazıyor Tevrat. Oysa her çağda her coğrafyada tekrar tekrar inşa ediliyor sanki. Kaynak okumalar; 1)Mimarlık Dergisi 2016/388 2)Richard Sennet, Ten ve Taş 3) egemimarlık.org- makale, Türkiye’de Deniz Fenerlerinin Mimari Özellikleri Elif Özlem Aydın, Olcay Yerlikaya

Zeynep Yıldırım


Ablukamız, görünmemekte ısrarcı yaşıyor cehennem palavramızdan aşırı. Martı leşini koklayanın her zaman fare olması, yatağımın altındaki ölü bebeklerin giydiği fistanın dikişleri arasından ‘uzak durun’ çağrısına muzdarip oluyor. Tepesi atıyor ve gözlemlenebilir esenlikler dileyerek saliselerine zehir emziriyor. Yorulmaz mı hiç? Cevaplarımızın soru aradığı bu devrin rem uykusuna yatan nadir varlıkları size sesleniyorum! Küllüğümde yalnızca 20 izmarit yaşayabiliyor, 21’inci misafiri avucumda söndürün. Gökyüzünden asılan bandın sinek çeken yeşil sosuna yapışmış olan ayaklarınızı çekin şiddetle! Ve. Sessizliğin vakitsiz bir tanrı tanımaz evindeki parmaklarını koparın. Sesleri çıksın. Şiddetle! Sonra da ölün. Ölüm, ölmeden.

kemirgen


tarÄąk yetiĹ&#x; serbest


kh

an

To k

er

Sert ve Taviz 1- 2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10- 11- 12- 13- 14- 15- 16- 17- 18- 19- 20-

siz Muhalif R

ock

John Lennon-Imagine Black Sabbath-War Pigs Megadeth- Peace Sells Wo İs Buying Cem Karaca- Parka Metallica- Disposable Heroes Sepultura- Refuse Resis t Murder King- Susma Mavi Sakal- Balta Kreator- Enemy Of Go d Slayer- Americon Green Day- American İdiot Karapaks- Düşlerimi Al dılar Rumble Milita-No Nazis Moğollar- Issızlığın Orta sında Dr.Skull- Herşey Yolund a Pentagram- No One W ins THe Fight Antisilence- Kesme Se sini Radical Noise- Salla M erkezi Sis- Çöl Ogün Sanlısoy-Dön Ev ine

Playlisti Sıvadık Fanzin Youtube Kanalından da dinleyebilirsin


Duvarlar Yıkılmalı! SİS Grubunun bitişi ardından ... Merhaba Dostlar, Bugün nedense böyle bir yazı yazmak içimden geldi, bunun birçok sebebi var elbette, bunlardan en önemlisi solisti ve kurucusu olduğum grubum SİS’in altı koca yılın sonunda vermek zorunda kaldığı ara olması. Bu sebeple, bir süredir çok zor, çalkantılı ve sıkıntılı günler geçiriyorum. Her ne kadar beni ve yazdıklarımı aktif olarak hem Çerezzine. com’dan hem de diğer sitelerden okusanız da bunun aslında işime olan sevgim ve saygımdan kaynaklandığını anlarsınız. Ben her yaptığım işi bir aşk, bir tutkuyla yaparım, örneğin son zamanlarda okuduğunuz çoğu yazı yada yaptığım röportaj tam da içinde bulunduğum kaotik şartların içinde gerçekleşti ve bugünde aynı şartlarda yapmaya devam edeceğim. Diğer meseleye gelecek olursak: Evet! Bazen insanlar var ettikleri bir şeyin sancı içinde olduğunu ve bir çıkmaz sokağa saptığını görür ve bu durum o kişiye tarifi olmayan büyük bir acı hissettirir. Çıkış yolu bulamaz, çok düşünür, belki gecelerce uykusuz kalır ve dört bir yanını saran çaresizlikle, hiç istemediği ve düşünmediği bir kararı vermeni sağlar. İşte SİS olarak aldığımız karar tam da bu minvalde gerçekleşti. Uykusuz geceler, can çekişen bir grup, yaşanan travmalar ve tartışmalar, bulunamayan çıkış ve kaçınılmaz son. Bu nasıl bir şey biliyor musunuz?

Altı yaşında bir çocuğunuzun bir hastalığa yakalanıp hayata veda etmesi ve sizin hiç bir şey yapamamanız gibi bir şey. Bana ve diğer arkadaşlarıma gelen birçok mesajda insanlar hala inanamadıklarını dile getiriyor çünkü SİS onlarla bir arada olan ve yaptığı çalışmaların birçok anını onlarla paylaşan bir gruptu. Birçok kişinin çok sevdiği ve benimsediği bir albüm yapmıştık, Önce klip sonrada CD istiyorlardı ve elbette konserler, Ankara ‘dan İzmir’den ve daha birçok şehirden böyle güzel yorumlar alıyorduk. İstanbul zaten malumdu, bizi seven birçok dostumuz vardı ve zaten onlara çalmak keyif aldığımız bir şeydi. Yaşadığımız şehirde birçok insan bizden konser istese de yıllarca bunun mücadelesini yoğun bir şekilde versek de, bu maalesef hiçbir şekilde gerçekleşmedi, devam ediyor olsaydık ta zaten gerçekleşmeyecekti. Belkide yapacak çok iş verilecek çok konser, üretilecek çok şarkı, paylaşılacak çok anımız olacaktı ama maalesef gerçekleşmedi ya da biz yapamadık, üzgünüz. Bizim çekilmemiz belki de az ama öz sayıda sevenimizi üzse de genel olarak çok büyük bir olay olmayacaktı , bizler zaten her şeyin farkındaydık, bizi seven dost gruplar, ustalar ve dostlarımızın dışında, bizi hiçbir zaman kabullenemeyen, hatta hiçe sayan ve görmezden gelen birileri vardı, biz onları o gün olduğu gibi bugünde


umursamıyoruz ama şu da bir gerçek ki, biz herkesin yanında olduk, elimizden geldikçe hep destekledik, hatta benim adım “bu herifte herkesi seviyor, beğeniyor”a çıktı. Çünkü şunu çok iyi biliyordum, her gruba ihtiyacımız vardı, her dergiye, her fanzine yada her oluşuma ihtiyacımız vardı. 90’larda birimizin eline kaset geçse, onu çekip herkese yayarak bugünlere gelmiştik, Bunu unutmamıştım. Bir kaseti aylarca dinlediğimiz günleri hiç unutmadım. O yüzdendir Asafated’a, Devil’a, Withctrap’e , Pagan’a ve diğerlerine olan o ayrı sevgim ve saygım. İşin bir diğer boyutuda bu ülkede müzik üretmek, bunları kaydetmek, insanlarla paylaşmak vs. o kadar zor ki, bunun ne olduğunu çok iyi biliyorduk ve o yüzdendir ki, tüm dostlarımızın hep yanında durduk, onlara destek olduk, bundan sonra da bu böyle olacak elbette. Bana kalırsa başından beri söylediğim gibi, kapanan bir dergi, kepenk indiren bir rock bar ve dağılan herhangi bir grup, bunların hepsi bizim ortak kaybımızdır. Bu tür olumsuz olayların bu camiaya fayda getirmeyeceği aksine zarar getireceği inancında olmuşumdur. Bu yüzden üzülmüşümdür. Shaft kapandığında, B Noktası grubu dağıldığında, İskelet Webzine’i bitirdiğimizde, Rock’n Rolla Live Kapandığında , Güven Erkin Erkal Maximum Rock’ı bitirdiğinde, Yaza Kafa bize veda ettiğinde ve elbette Rock FM Yayın hayatını noktaladığında, her birine ayrı ayrı üzüldüm. Hiçbir bitişe sevinmek mümkün değildi ve gör-

mezden gelinemezdi. Evet, işte böyle dostlar, Hiçbir bitiş bitiş değildir, her birinin ardından mutlaka farklı başlangıçlar, yeni adımlar ve oluşumlar vardır. Hayat devam ettiği sürece ölümün bile sevgiyi yenmediği gerçeği aklıma gelince, aslında hiçbir bitişe inanmamak lazım diye düşünüyorum. Gelecek, son sözü söyler. Ben hep inatla, aşkla ve tüm yüreğimle buralarda olacağım. Gerek yazılarımla, gerek üretimlerimle, yola çıkalı 26 yıl oldu ve hiç vazgeçmedim, yine vazgeçmeyeceğim. Sisli bir günde, belki yeniden çok özel ve yeni bir an ve oluşumla, daha karanlık ve soğuk, bir o kadar reel ve güçlü şarkılarla buluşabiliriz değil mi? Neden olmasın? Ülkemizde mükemmel gruplara ve oluşumlara sahibiz, ben olduğum sürece hepsi Çerezzine.com başta olmak üzere birçok yazdığım platform ve oluşumda sizlerle buluşmaya devam edecek. Şu lanet olası ön yargıları kırıp, kahrolası duvarlarınızı yıkın ve bundan sonra bir başka grubun dağılmasına yada vazgeçmesine asla izin vermeyin. Aynı şeyi fanzin ve dergiler içinde rica ediyorum , sizler de asla vazgeçmeyin., ben bu konuda elimden geleni yapmaya devam edeceğim, her zamanki gibi, sizlerden de tek isteğim budur dostlar. Son olarak bu satırları okuyan herkese en dost, en samimice sevgiler selamlar ola. Ne Olursa olsun Asla PES ETMEYİN…..!!!

Gökhan

Toker


haluk tuncay


Düşünme Stilleri ve İnsan Beyni

Düşünme Stilleri ve İnsan Bu konuyu, “Stil, düşünme şeklidir. Bir yetenek değil, kişinin sahip olduğu yetenekleri kullanmak için tercih ettiği yoldur.” diye belirten Stenberg’in görüşleriyle inceledikten sonra; “Vay be; insan beynini, devlet sistemlerinin benlikleri üzerinden anlatmak ne kadar da mantıklıymış!” diye düşünebilirsiniz. Bu benzetmeleri yıldırım hızında incelemek gerekirse, 13 alt başlığı 5 ana başlıkta toplayabiliriz. Bir sonraki paragrafta kalın harfle yazılan başlıklar, 5 ana başlığı; yanında parantez içerisinde kısa açıklamaları olanlar da alt başlıkları göstermektedir;

Düşünme stillerinin işlevleri: Yasama (kural üretme), Yürütme (mevcut kuralların devamlılığını ve uygulanmasını sağlama) ve Yargı (mevcut kuralların geçerliliğini sorgulama ve doğruluğunu teyit etme). Düşünme stillerinin biçimleri: Monarşik (eylem esnasında tek hedef odaklı), Hiyerarşik (eylem esnasında hedeflerin önem sırasına göre sıralanmış çok odaklı), Oligarşik (eylem esnasında önem sırasına bakılmaksızın çok hedef odaklı) ve Anarşik (eylem esnasında çözüm yöntemlerinde baskıcı olmayan hedeflere odaklı). Düşünme stillerinin düzeyleri: Bütünsel (ele alınan konunun bütününe odaklanma) ve Yerel (ele alınan konunun ayrıntılarına odaklanma). Düşünme stillerinin kapsamları: İçsel (ele alınan konuyu kendi başına irdeleme) ve Dışsal(ele alınan konuyu başkalarıyla birlikte irdeleme). Düşünme stillerinin eğilimleri: Liberal (ele alınan konuları irdeleyerek yeni yaklaşımlarda bulunma eğilimi) ve Muhafazakâr (ele alınan konuları olduğu şekilde kabullenerek devam ettirme eğilimi). Eğer yukarıda verilmiş olan konu başlıklarını biraz daha detaylı inceler ve düşünme testi uygulamalarını gerçekleştirirseniz, gerçektende


n Beyni

kendi düşünme stilinizi bulabilir ve sizin düşünce yapınıza sahip insanların nelerden hoşlanıp hoşlanmadığını ya da problem çözümleri esnasında nasıl yolları tercih ettiğini bulabilirsiniz. Buraya kadar her şey normal. Açıklamamızı yaptık, konu hakkında kaba-saba bir fikre sahibiz ama henüz bitmedi çünkü bu düşünce stillerini, yaşadığınız ortam koşullarına göre düzenlemeniz de mümkün! Peki, bu nasıl olur? Şükürler olsun ki ucuz müfredatlara bağımlı değiliz ve istediğimiz şekilde, kendi örneklendirmelerimizi sunabiliyoruz. Bu konuya şimdi de yazılım&donanım ikilisi üzerinden bakacağız; Bir bilgisayar satın aldınız ve şanslı olduğunuzdan mıdır, nedir, içerisine yüklenilmiş bir işletim sistemi yok! Elimizdeki donanıma, kullanma ihtiyacı duyduğumuz programları çalıştıracak bir işletim sistemi yüklemeyi tercih ederiz, değil mi? Elimizdeki donanımın bu yazılımla uyumlu olduğunu da görünce pek sevinir ve istediğimiz oyunları, çizim araçlarını, ne bileyim, öyle böyle programları yükleyebiliriz... Bu programların hiçbirisi, çalıştığı süre boyunca donanım özelliklerini değiştiremeyecektir ve sahip olduğunuz donanımın kaldırmadığı yeni programları çalıştırmak için yeni donanım satın alma ihtiyacı duyacaksınız (Örneğin, bir oyunun gereksinimi olan 6GB RAM, siz oyunu bilgisayarınıza yüklediğinizde bilgisayarınızdaki mevcut olan 4GB RAM’i yükseltmeyecektir.) Şimdi de konuyu size getirelim. Bir beden satın aldınız (doğdunuz) ve içerisinde maalesef bir yazılım yüklü. Yüklü olan bu işletim sistemi, sizin düşünme stilleriniz. Karşılaştığınız olaylara hangi yoldan çözüm sunacağınızı belirliyor. Fakat, bilgisayarların aksine, içerisine program yükledikçe donanımın (beynin) kendisi değişiyor. Evet, beyninizin moleküler yapısında ve aktivite alanlarında tespit edilebilir değişimler gözlemleniyor. Donanım değiştikçe de yazılımın kendisi de değişiklik gösteriyor ve sonuçta da siz değişiyorsunuz. “Ben” dediğimiz ve tinsel açıdan “ruh” adını alan o şey, bir sabit değil! Bu konuda da kaynak tabii ki totolojik değil, isteyenler Schnell ve Hepetz’in çalışmalarını inceleyebilir.


Bu kadar kelimeyi döktük yukarıda ama amacımızı belirtmedik... Bu bir eksiklik değil, kendi düşünce stilim gereği, en önemli gördüğüm vurguyu en sona bıraktım. Toplum ve birey konularını sıkça gündeme getiririz ve bir yabancılaşmadan bahsederiz. Bu yabancılaşma dediğimiz şey; bireyin düşünme stillerinin, birlikte yaşadığı toplumun genel görüşlerine (genel düşünme stillerine) uyuşmamasından kaynaklanır. İnsanların toplumlardan kaçıp uzak durma isteğinin tetiklenmesi gibi, insanların toplumlarla kucaklaşması ve onlarla uyumlu yaşaması da mümkündür. Yapılması gereken şey, insanların birbirini daha iyi anlamalarını sağlamak ve hangi türden olursa olsun, çeşitli düşünce yapılarına sahip insanların bir arada bulunabileceği genel düşünce stilleri tasarlamak ve eğitim ya da öğretim süreçlerini de bu ortak yapıya uygun düzenlemek olacaktır. Sevgili okur, yukarıda okuduğun şeylerden hiçbir şey anlamamış olabilirsin. Benim anlatamadığımı da düşünüyor olabilirsin. Zaten bu konuyu konuşuyoruz. Hepimizin algılama şekli farklı ve yukarıdaki konuların birden çok anlatılma şekli var. Yukarıda verdiğim üç ismi araştırırsan, konu hakkında çok daha geniş bilgi edinebilirsin çünkü benim anlatım yolumu tercih etmeyen çok sayıda insan var. Pes etme, ben etmedim. Haydi, bir anekdot da benden gelsin; “Bu içinden çıkılmaz tartışmada bir aptal göremiyorum. Gördüğüm şey; bu bireylerin, düşünce stillerini nasıl okşayacaklarını bilmedikleri.”

serkan üstü ndağ


VESSEL

VESSEL

Yakın zamanda dikkatimi çeken bir dans gösterisi var, Vessel. Damien Janet ve Kohein Nawa’nın birlikte sahneye koyduğu koreografide dansçılar, başlarını gizleyerek dans ediyorlar. Kimliksizlik ve kişilik çatışmaları üzerine önemli göndermeleri var, onu anladık. Mesela Yunan Aimilios Arapoglou ve Japonya’nın ünlü dansçılarından Mirai Moriyama’nun yer aldığı gösteride hangisinin, kim olduğunu anlamak mümkün değil. Zira yüzleri bu yolla görülmüyor. Siz sevdiğiniz bir dansçının performansını izlemeye gidiyorsunuz. PATT!! Adamın kafası görünmüyor. Zaten gösterinin gerçekleştirmek istediği şeylerden biri de bu. E tabii memleket kafasıyla düşünmemek gerek. Popüler manada balet takip eden bir toplum olmadığımız için “lan tanısam ne olacak tanımasam ne olacak” zihniyetiyle düşünülecek olabilir ama farklı sanat çabaları ve ilgi alanlarına dağılan, tek tipleşmeyen (veya tek tipleştirilmeyen) toplumlarda böylesi durumlar mevcut. Bildiğiniz anlamda geniş

bir hayran kitlesi var ve onların her yaptığını takip eden bir toplama sahipler. Sabah akşam siyaset pompalanan bir ülkede, iki lafı bir araya getiremeyen politikacıların ağzına bakan bir halktan başka bir sonuç beklenemese de; mah-

kum olmakla, mahkum edilmek arasında gidip geliyoruz işte. Bu toz bulutunun arasında başka bir şeylerden bahseden, gerçekleştiren insanların izinden gitmek hayli güç. Bu yazıyı 16 gündür sandık sayımlarının devam ettiği


bir ülkenin şafağında yazıyorum. Duygularım güçlü, idare edin. Ne diyorduk? Koreografi! Bir bütün olarak başlayan ve kollar ensede, başlarını hiç göstermeden, bel kıran bir tarzda dans eden 6 dansçının ortaya koyduğu gösteride su, köpük, gliserin gibi anlatım farklılığı yaratan detaylar da kullanılmış. Özellikle suyun yeri ayrı olsa da şöyle yukarıdan baktığınızda 6 tane hindinin dramını anlatan bir oyun var sahnede. Ya hemen saldırmayın; çeşitli eleştirmenlerin yorumları da bu düzeyde. Tabii bunların denmiş olması gösterinin anlatım gücünden ve seyirciye yolladığı mesajlardan bir şey eksiltmiyor. Birliktelik ve ayrıksılıklar üzerinden, bireyselleşen dünyaya karşı bazı ifadeleri olduğu açık. Youtube’da bazı çekimler var ve kısa da olsa izlemek mümkün. Şimdi bir saniye arkanıza yaslanıp resimde gördüğünüz şekilde 1 saat dans ettiğinizi düşünün. Ne dersiniz bilmiyorum ama insan anatomisi bunu kaldırmaz kardeşim! Bu dansçıların dramını siz de hissetmek isterseniz eviniz-

de bu şekilde, ufak çaplı bir dans gösterisi yapabilirsiniz (Dikkat! Bu şekilde dans etmeniz bel omuriliklerinde sakatlanmalara yol açabilir). Birçoğumuz yapamamakla birlikte, bunu gerçekleştiren arkadaşların neler hissettiğini öğrenmek isterim. Her ne olursa olsun, sanatın her hali güzel.

am nin t ini göri r e t ğ ös bu g benzedi ağıya t e y a e ş ney z diye aş k a r a ni ol tersi ıyorum s i k me d bırak o bir k

efe


AHMET ULUÇAY

ve BAĞIMSIZ SİNEMA ÜZERİNE

ğil, yürek meselesi.” e yaparsın; para de bil nik ta Ti ğil de i gem “Karpuz kabuğundan

On sene önce böyle tatsız günlerden birinde kaybettik Ahmet Uluçay’ı. En son Bozkırda Deniz Kabuğu’nu çekmek için yine karpuz kabuğundan gemiler yapmakla uğraşıyordu. Fakat bu kez yarım kaldı. Elinde kaldı karpuz kabukları, denize indiremedi gemileri. Filmi bitirmesi mümkün olmadı Uluçay’ın. Bozkırda Deniz Kabuklarını getiremedi Tavşanlı’ya.Filmi bitirememesinde hastalığının da etkisi var. Ancak işlerin bu kadar uzaması neye değer verdiğimizle, kültürel yapı ile ilgili bir durum. Çünkü Uluçay gibi, dünyanın büyük kafalarının yok sayıldığı ve kültürel-sanatsal kalkınmasını gerçekleştirmekte güçlük çeken, sanata karşı mesafeli bir toplumda yaşıyoruz. Ancak bunu sadece kendi yaşadığımız topluma yıkmak ta haksızlık olacaktır. Evrensel konuşmak gerekirse, kültürel ve sanatsal olarak kalkınmasını gerçekleştirmemiş ülkelerin sorunudur bu birazda. İntihal yapan ve intihal yoluyla reklamını yapma fırsatı bulan insanları, yalnızca çok sattıkları için, göklere çıkarıp; yoksul, yaratıcı, dertleri dünya olan insanların projelerini ise dinlemeyi bırak, yerin dibine batırıp, sen biraz daha yol al bakalım, önce işi öğren sonra bakarız diyerek bir kenara savuruyoruz. Fakat bir kısmı geri dönüşüme girerek çok daha güçlü çıkıyor bu atık tesisinden. Ahmet Uluçay’da

güçlü çıkıp, mücadeleye devam edenlerden biriydi. Sırf zengin olduğu için bu sektörün üzerine kara bir bulut gibi çökmüş yapımcı sınıfı; işi öğren demekle aslında, işlerin nasıl yürüdüğüne dair bir tavrı ortaya koymakla birlikte,düşüncelerinizden taviz verirseniz size göz kırpabiliriz mesajını da veriyor. Bakış açısı dar,sinemayı yalnızca ticaret olarak gören sinema tüccarları, işini yürüten fakat işi bilmeyen, kendine benzemeyenleri yok eden bir konumdadır ne yazık ki.

ULUÇAY’IN GEMİLERİ “Tarkovski’nin İtalya’sı, İsveç’i vardı dedim İdris’e, benim kimim var?” Ahmet ULUÇAY Uluçay her şeyden önce bir halk adamıdır. Dünya’ya bir çocuğun gözleriyle bakan bu halk adamı, kıyamete doğru yaklaştığına inanan çoğulcu toplum yapısının aksine “dünya daha kötüye gidiyor” söylevlerine aldırmaksızın, içinde yalnızca özne olduğumuz dün-


yaya bir çocuğun gözleriyle bakılabilirse, o dünyada hiçbir kötülüğün büyüyemeyeceğine inanıyordu; her şey yoluna girebilirdi onun optik dünyasında. Öte yandan Uluçay minimalist bir yönetmendi. Büyük kameralara, büyük ekiplere ihtiyaç duymaksızın (duysa bile büyük destek alma olanağı pek mümkün değildi) bağımsız bir şekilde kısa metraj filmlerini bir çocuğun gözüyle filme çekiyor, girdiği her festivalden ise ödülle dönüyordu. Epileptic, Uzun Metrajın Resmi filmleri üretim ve yaratıcılık bakımından olağanüstü işlerdir. Fakat yaratıcı olmayan çok teknik beyinlerin hâkimiyetinde sektör. Binlerce defa izlediğimiz sahneler, binlerce kez daha çekilerek; zaruret içerisinde bulunduğu sanılan izleyicinin önüne konulup,bozuk ve kokuşmuş yemekleri bir kez daha yemeleri için magazin programlarında, ter döküp “hepimiz dostuz, çok iyi anlaşıyoruz” imajı vermeye çalışıyorlar. İzleyici de yemeğin sunumuna aldanarak bu yemekleri yemeye devam ediyor.

Çernobil faciasından dolayı çay içmiyordu insanlar, kanser hastalığı çok yaygındı. Bir ara kuş gribi nedeniyle, birçok tavuk katledildi. Tavuk yemedi insanlar. Şarbon da yaşandı bir dönem, insanlar bir nebze etten de uzak durdu. Ölmemek için…Yaşamak için. Yaşamın içinde var olan hazları biraz daha tatmak, deneyimlemek için… Bir film izlersiniz, aslında daha önce binlerce kez izlemişsinizdir. Bedeni farklı olsa da ruhu aynıdır. Bu kategoride ki her film Çernobil faciasıdır, kuş gribidir, şarbondur. Evet, bu filmler kesinlikle sizi öldürmez. Bu filmler belki görünürde zarar da vermez. Fakat bu filmler, gerçeklik algısını dejenere ederek, izleyiciye bir takım sahte duygular empoze etmeye çalışır. İyilerin hep iyi, kötülerin hep kötü olduğu bir dünya. Zenginlerin hep güçlü, fakirlerin hep onurlu olduğu bir dünyadır bu. Tahliller her zaman nettir. Karakterlerin hiçbir zaman devingen olması beklenmez. Nasıl ki içine sineğin düştüğü bir bardaktan su içmiyorsak, sanatı hafife alan, izleyicinin zekâsını yok sayan bu filmlerden de bir nebze olsun uzak durmak sağlıklı olacaktır. Kısaca özetlemek gerekirse, önünüze imzalamak için kağıtlar getirilir, bir bakarsanız tüm kağıtlar imzalanmış zaten; aklınızla alay edilir. Bir film izleyiciye söz hakkı tanımıyorsa, kağıtlar önceden imzalıysa; o film gerçek bir film değilLÜTFEN YEMEYİN dir. Bu nedenle bu yemekleri yemeyin. Bir zamanlar Karadeniz’de yaşanan Yemeyin… fe murat korkmeaz


beyza kocaoğlu


POSTMODERN ÇAĞIN EVRİLİŞİ: ŞİŞMAN AĞIT SÜZGECİ KISSASI Kıvrılan beynime hizmet et! Çağlar boyu süregelen şaşırtıcı sert unsur Vedasını küfelere koyup sakladı.

İlk andan beri atomlar vardı! İlk andan beri enerji vardı! İlk andan beri hüzün vardı! İlk andan beri ayaklar, eller, vajinalar, uzun saçlar, pembe kafalı penisler vardı! Ama hepsi cennette lanetli unsur kabul edildiler Ve dünyaya gönderildiler. Arkasından insanlar, hayvanlar, insanlar ve yine insanlar gönderildi. Çünkü her lanetli unsurun aforoz edilmesi şarttı! Geçtiler dağların, yolların, tepelerin, denizlerin arasından Geçtiler yüzyılların vahim hezimetli tarihlerini Geçtiler binaları, caddeleri, arabaları, koşu bantlarını, billboardları Geçtiler insanı. Geçti insan insanı insandan dolayı. Süzüldüler rahme ve spermlere kadar, Birden her şeyin sadece derisi kaldı…

göktürk yaşar


1952 yılı Fransız yapımı Rene Clement yönetmenliğiyle çekilen Jeux İnterdits, aslında şuan ki orijinal uzunluğunda değilmiş. Filmi uzun metraj hale getirmeye daha sonrasında karar vermişler ve Michel’in saç kesiminden dolayı şapka taktığı gibi, buna benzer sahnelere tekrar dikkat edilmiş. Gereken değerin ve ilginin verilmemiş olduğunu düşündüğüm film hakkında internet üzerinde de yazan edenin o kadar az olduğunu görünce iyice şaşırdım. Uluslararası pek çok ünlü listeye girmiş olmasına rağmen adının sanının pek az bilindiğini anladım Jeux İnterdits, filmin ismiyle beraber temelde çocukça, belki de masumane duyguların “yasak” olduğu bir döneme gönderme yapmakta. Alman bombardıman

uçaklarının saldırısı altında kalan Fransa’nın bir kentinde insanlar canlarını korumak için kaçmaktadırlar. Böyle bir günde minik Paulette insani olmayan, bu dehşetengiz ortamın içinde kalır. Ailesinin ölümüyle yüzleşmek zorunda kalan Paulette kader veya diğer bilinmeyen güçler tarafından, bir şekilde bu hazin saldırıdan kurtulmayı başarır. Tüm bu keşmekeşin ortasında yönetmen, minik Paulette’nin duyguları üzerine yoğunlaşmayı ve ona odaklanmayı başarır. Paulette, bir köylü ailesi olan Dolle’lerin çocuğu olan Michel ile karşılaşır. Michel kızı evine götürür ve ailesi kızı hemen kabul ediverirler. Savaş tüm hızıyla sürerken, askerler cephe hatlarında hayatlarını ortaya koyarken, halkın huzurunun kalmadığı bu ortamda Michel ve Paulette’nin arkadaşlığı başlar. Bize çocuk olduğumuz dönemleri hatırlatacak, ilk arkadaşlıklarımızı anımsatacak şekilde masumane bir arkadaşlığa tanıklık


ederiz film boyunca. Filmin bunların yanı sıra, söylemek istediğini zaman zaman sembolik bir yapı üzerinde kurguladığını düşünmemek elde değil. Örneğin iki komşu aile olan Dolle’ler ve Gouard’ların arasındaki anlamsız düşmanlıkta buna rastlamak mümkün. Dönemin Avrupa’sının iç dinamikleri düşünüldüğünde ülkelerin birbirine bağımlı ve bir o kadar da düşman olduğu yapı ister istemez akla geliyor. Filmin anlatısında bu iki ailenin çekişmeleri tam da bu eksende ilerliyor. Kıskanmalar, kızgınlıklar ve kavgalar eksik olmuyor. Benim açımdan bu filmde söylemek istediğim birkaç şey bulunuyor. Savaşın, cinayetlerin, tecavüzlerin, kötücül ve şeytani olayların sonu gelmediği bir gezegende yaşamaktayız. Bunu belki de hepimiz kızgınlıkla kabullenmek zorunda kalmışızdır zaman zaman. Filmin yönetmeni Rene Clement işte tam da böyle bir dünyadan bize hikâyesini anlatıyor. -Sadece bugün on yedi kişi öldü köprüde, gömecek yeterince tabut bile yoktu. - Duydun mu? Ölünecek vakit değil, adama tabut bile vermiyorlar. Bu ortam içerisinde biz iki çocuğun ölmüş hayvanlar için mezar kazıp başlarına da haçlar diktiği, dualar okuduğu, koskoca dünyanın irrasyonalitesine kafa tuttuğu sahneleri izliyoruz. Bundan sonra bize düşünmek kalıyor. Ufacık çocuklar bile akıl ederken arkadaşlığı ve iyi niyeti, biz nerede yanlış yöne saptık diye...

neş mert egemen gü


kartalsız tepelerin ardı karşımda bir şehir var yanıma almak istemediğim yanıma yanaşmak istemeyen küslüğümün akisi betonlarında kültürel uçurumlar barındıran semt semt hakimleri var birlikteler birlikten bittabi benliğim muaf portresi soluk bir şehir bu jetonla çalışıyor hala atarileri makineleri var binalarının bodrum katında üst katlarda üstten bakan kadrolar taraf seçmeye direnen benliğim bir şenlik arıyor kendinden başka yerde uçurumlarla arasında kartalsız tepeler olan tümseklerle dostluklar kuran bir inançtır bu arkamda gözüm olmasını istemiştim bir dönem tanrıdan şehri yanıma almak istemedim bu yüzden daha neler olmuş ki haberimiz yok depremin şiddeti sıfır olduğundan görünürde madden sıcakken dahi manen soğuk şehir yer yer tatsız dilimlerinde demir kolları ittirmek gerek sonra ulvi sanata açılan kapı tümü hiçten müteşekkil anlatıların yanında olmadıkça samimiyet karşımdaki şehirde ambulansa ihtiyaç olmadığında gelsin yanıma kabulüm ben evrenin neresindeysem bulacaktır beni o halde perişanlıktan arınınca dostuz benim çağrım sabit insanlık varsa baş ucunda hala bu şehrin korkuyu def ettiğinde yanıma gelsin

oğuzhan kayacan


su l ta n

hayri gĂźntek


İzmirCON19 ve Sıvadık Konular Geçtiğimiz günlerde Tepekule Kongre Merkezi’nde gerçekleşen İzmirCON, bu sene de katılımcılarını güzel bir ortamda bir araya getirdi. Fanzin Apartmanı fanzin masası açtı ve biz de masada yerimizi aldık. Neşriyat merak meselesidir. Herkes bu türe karşı ilgi duymayabilir. Mesela bir çizgiroman okuru, bu fotokopi çekilmiş sayfaları pek çekici bulmayabilir. Eline aldığında yazı yoğunluğu olan bu ürünler daha baştan yorucu bile gelebilir. Kimi sayfalarda bariz yakalanabilir ve anlaşılabilir görseller arar. Mesela bunun üzerinden konuşacak olursak; bu Sıvadık Fanzin kafası kimi fantastik-bilimkurgu edebiyatı okurları için hayli karmaşık ve “alt-üst” gelebilir. Özellikle kolajlar (son dönemde kapaklarımıza da damgasını vurdu) kaygan bir zeminde imgeler bombardımanı olarak algı kazanabilir ve okuru itebilir. Doğrudur, en nihayetinde herkes kendini, kendi istediği şekilde neşretme ve gerçekleştirme derdinde. Zaten tam olarak fanzin dediğimiz şey de bu. Bizim fanzin gibi, edebiyat üzerinden kaotik ve avangart tarza işler ortaya koyan topluluklar, yukarıda işaret ettiğim okur toplamı bakımından talep görmeme ihtimali her zaman vardır. Ama bu ihtimali boşa çıkardıkları için her birine teşekkürü bir borç bilirim.

Fanzin Apartmanı’nın ve bizim ikinci kere İzmirCON’a katılışımızdı ve bu sene gözlemlediğim bir durumdan bahsetmek istiyorum. Geçen sene gelen okurun, bu sene de ısrarla ve merakla masamıza gelmiş olduğunu görmek müthiş bir şeydi. Fanzin türüyle bizler aracılıyla tanışanların bu ilgisi inanın, hayattaki birçok şeyden daha fazla mutluluk veriyor. Temennim odur ki; yıldan yıla kemikleşecek bu durum fanzini, fantastik bilimkurgu edebiyatına yüzünü dönmüş kitleler içinde yaygın bir yayın türü olarak harekete geçerek, farklı işlerin de meydana gelmesinin önünü açacağıdır. Okur ne kadar farkındadır, ne kadar dikkatini çekmiştir bilmiyorum ama Sıvadık Fanzin sayıdan sayıya kafaya göre serbestliğinden biraz ayrılarak, bir düşünce fanzini haline gelmektedir. Bunun nedeni nedir diye soracak olursanız cevabı basit. Canımız öyle istiyor! BENCE fanzin dediğin farklı meseleler ve konular kaleme almalı. Bilmediğimiz dünyalara, bakmadığımız pencerelerden bakmamızı sağlamalı. Yani özetle başka şeyler söylemeli. Her ne kadar aykırı ve çoğunluk tarafından bilinmese, hatta absürt olarak bile algılansa da bu tür başlıkları önümüze getirmelidir.


Yoksa popüler anlamda bilinirliği olan yazarlara, kitaplara, filmlere yer vermenin bir dergicilik oyunu olarak gördüğümü açıkça itiraf etmeliyim. Özellikle bilinen yazarları kapak yaparak arkalarına sığınma halini, şahsım adına pek bir sığ görmekteyim. Ayrıca bu sene İzmirCON içinde bir fanzin çıkarmaya karar verdik ve İZCONZİNE doğdu. Katılımcıların ve bizlerin kolajlarından tümlenen fanzine ulaşmak için karekoda tıklamanız yeterli olacaktır.

efe


Malum Gününüzü Kutlarım Bayan Bu ilk vazgeçilişim değil. Daha küçüktüm, dünya nedir bilmiyordum ve tam bir kıyasın ortasına düştüm. Bir tercih noktası veya bir mutluluk tablosuna iliştirilmiş, olması gerektiği için var olan bir evlattım. Yoksa çerçeve eksik kalırdı. Beni neden dünyaya getirdiler bilmiyorum ama çocukken çok kızgın olduğumu biliyorum. Dinmez bir şiddetle akranlarıma saldırdığım, çalışma masamı parçaladığım, oyuncaklarımı ve evdeki eşyaları kasten kırdığım, bunun yanı sıra kendini ifade zorluğu yaşayan, dışarıdan gelecek herhangi bir sahiplenmeye aç bir çocuk olduğumu gayet net hatırlıyorum. Bir şeylere ait olma ve sahiplenilme istencim o kadar yoğundu ki, yıllar ve insanlar geçtikçe aidiyetsizleştiğim doğrudur. Kimine göre herşeye sahiptim ama manevi olarak adlandırabileceğim şeyler eksikti. Bezik aile kurumumuzun görece tek tutkalıydım. Bu yalana inandırılalı 17 sene falan oluyor. Annemle babamın ayrıldıktan sonra keşfettiler yegane “değer”, ben. Herşeye onun için katlanılan, herşey onun için yapıldığı söylenen ufaklık.

Babamınkinden uyanalı baya olmuştu ama anneminkini yavaş yavaş, sindire sindire öğrendim. Kendi düşüncelerime sahip olmanın, kimsenin adamı olmamamın bedelini ödemeye hazır edildim ve vazgeçildim. Basit bir tercih ve ibreti alem simgesiydim. Tüm adaletsizliğine, çıkarcı yaklaşımına rağmen bugün bile kin tutamıyorum. Bir meczuba yakışır söylemlerine, yıkıcı tavırlarını üzerime yerleştiremiyorum. Bu sebeple kızgın bile değilim. Ki zaten bu ilk feda edilişim de değil. Eskiye dönüp baktığımda değişen bir şeyler var. Her ihtimali düşünmekten, her olasılığı kafamdan geçirmenin verdiği bir şaşıramama, kızamama, tepkisizleşme hali. Zaman bana ne öğretti diye soracak olursanız , herşeyi herkesten beklemeyi, hiçbir insanın vazgeçilmezi olmayacağını ve yalnızlığı sevmeyi öğrendim. Güçlü görünmenin kişisel mastürmasyondan başka bir boka yaramadığını, günü gelip tunçtan heykellerin bile yıkıldığını, varlığımızın anlamsızlığını ve bizi son hatırlayan insan öldüğünde yaşamın son bulduğunu öğrendim.

efe


efe hayri gĂźntek


YENİ ÇIKANLAR-YENİ FANZİNLER-YENİ FANKİTLER-YENİ GELENLER-YERİ GELENLER

OTANTİK KIZILDERELİ DENEYİMİNE HOŞGELDİNİZ ÇEVİRİ: M. EMRE ARABALI

Y KUŞAĞI SANCISI FANZİN

LAGARİ BİLİMKURGU

SANRI FANZİN -1 GÜRÜLTÜ

YAPAY DİLLER

MEHMET FATİH BALKI


Profile for Sıvadık Fanzin

Sıvadık Fanzin 26  

Kazanan veya kaybeden mi kaldı? Tüm saçaklar ve sallantılar itinayla düştü sessizliklere. Suskunluğun erdemi dünde kaldığından beri, süzme *...

Sıvadık Fanzin 26  

Kazanan veya kaybeden mi kaldı? Tüm saçaklar ve sallantılar itinayla düştü sessizliklere. Suskunluğun erdemi dünde kaldığından beri, süzme *...

Advertisement