Page 1

Nisan 2013


İÇİNDEKİLER BİZ, KISACA.

BİRBİRİMİZE TAPIYORUZ AMA SEVMEYE KORKUYORUZ ; İKİMİZİN DE İLENDİĞİ BİR ATEŞTE KAVRULUYORUZ . VOLTAİRE

1 |Ü Ç N OKTA


2 |Ü Ç N OKTA


Sokak Lambası Bu ne kirli bir karanlıktı böyle! Daha önce hiç gözlerim kapanmamış, şimdi daha iyi anlıyorum. Daha önce hiç öpmemiş olmalıyım kimseyi. Kendimi anlamaya başladığımdan beri, o sokağın, ben altından geçerken sönüveren lambası geliyor aklıma. İşte o anki karanlığa benziyor. Islak, nemli. Bunlar evet, gözyaşlarım. Ağlıyorum. Daha önce kimseyi öpmemiş gibi ağlıyorum. O akşamın bir başka rengi vardı. O’nun rengine benzer; eflatun, belki. Daha önce hiç bu kadar kendimden habersiz yürümemiştim. Bir şeye tutunmam gerekti. Her normal insan gibi peşine takılıverip, her şeyi, ama beni mutsuz edebilecek her şeyi peşime takarak, bir başka şeyin peşinden gitmem gerekiyordu. Tam da ben bunları düşünürken, elindeki papatyaları yere düşürmüşken farkettim O’nu. Mutsuzluklarım peşimde, O’nun peşinde, bir Kadıköy sokağının ite çakala henüz kalmamış bir kaldırım köşesinde yürümeye koyuldum. Bunlar onun adımlarıydı, evet, bu onun papatyasıydı –yere düşenleri toplamadı, elindeki tek papatyayla devam etti yoluna-, bu mavi bere altından süzülen saçlar ona aitti. Rengine erişemediğim bir sonyaz ağacı vermişti saçlarına rengini. Belki o nedenledir her yağmur yağışında ağırlaşması adımlarının. Bilmiyorum. Onu daha sonra fark edeceğim. O’nu anlara bölerek yürürken, gideceği yolu hiç merak etmediğimi fark ettim. Beni de Veli gibi ‘ölüye ağlayamayan bir insanın huzursuzluğu” sarıverdi o an. Çünkü o an peşinden gittiğim şey, O, beni onunla ilgili her düşünceden men ederek ve gözlerimi bir yokluğa emanet ederek sürüklüyordu. Bilmiyordu bunu. O, bunu daha sonra bilecek. 3 |Ü Ç N OKTA


Bir an durduğunu gördüm. Ben hala ona doğru yürüyordum. Utandım. Henüz arkasını dönmemişti bile, beni fark etmemişti henüz. Utandım. Yürümeye devam ettim. Alakasız bir apartmandan içeri girerken korkuyordum, kalp atışlarım serseri kurşunlar atıyordu her yana. Korkuyordum, duyabilirdi. Yürüyordu. Peşinden gelen renk cümbüşü gözlerimi alıyordu, önümü göremeyip düştüğümde dahi görmedi beni. Görmesini istemezdim. Beni düşerken görmemeliydi. Beni ben olduğum için kim sever. Sevmek mi? Beni hiç sevmedi. Bir an düşünün ki, hayatınızı bir fırça darbesi gibi çizip atsın ve bambaşka bir yola koyuversin sizi. İşte eğer geri dönüp görmeseydi beni, gözyaşlarını görmeseydim O’nun, bu an’ı hiçbir zaman tadamayacaktım. Mutlu muyum? Mutluluk zor zanaat; çıraklıkta bıraktığım. O ağlarken baktığı ben değildim sanki. Sanki o an hayatında başına gelen tüm o kötü şeylerdim ben. Sanki o an her şeyin sebebiydim ve bir özür bekliyordu. Yüzyıllar süren mut’suzluğuna bir çare bekliyordu benden. Şaşkındım, hayatım boyunca ilk sözü söylememiş bir adamdım ben. Şu an da buna hiç hazır değildim. Susuyorduk. Böyle bir huzur nasıl olabilir? Duyduğum huzura yenik düşüyor, sanki rahatsız oluyordum. Ama vazgeçemiyordum onunla susmaktan. Daha iyisi var mı o an için. O an için söylenebilecek en doğru şey neydi? O sözü beklerken kapandı gözlerim. Bu ne kirli bir karanlıktı böyle! Daha önce hiç gözlerim kapanmamış, şimdi daha iyi anlıyorum. Daha önce hiç susmamış olmalıyım kimseyle. Gözlerimi açtığımda lambanın yandığını fark ediyorum.

Ali C. Yoksuz 4 |Ü Ç N OKTA


Duman Sevmek seni Susuyorum Sırt çantam gibi seviyorum Bir kız çocuğu denli huzursuz Ve bir şarabım bile yok Ağlar beni karanlık Ve güneş Yazıyorum Bensiz de gülebilirsin Ah gündüzleri karartan kandil Ah benim yoksuz yanım Oysa bir kekremsi tadı var bu aşkın Yani hiç dumansız olur mu sevda? Soruyorum Ve Sartre kadar çirkinim aynada Ve başkaları için gelmiş bu yaz Yaz, güneşim, mürekkebim Yaz!

Ali C. Yoksuz 5 |Ü Ç N OKTA


6 |Ü Ç N OKTA


●●●

“…zaman dışı havayı titreten iç çekmeler.” –DanteBir halim. Ne halim bilinmez bir hal. Gittikçe giden, bir uzaklaşıp bir yakınlaşan, bir uğuldayıp bir durulaşan adım sesler duyar dururum. Ve evet, ben hep dururum. Yaz dedi bana, kuyunun sesini yaz. Huruf çarmıhına çivilenmiş, biçimsiz biçimselliğe sığdır tarifi zor o uğultuyu. Sözü söylemek; hacimlendirmek, bilince anlatmak, katmaktır ya boşluğu, harfler huduttur ya hani. “Yaz beni.” 7 |Ü Ç N OKTA


Kuyunun başında duruyordu bir gün. Sanki o kuyuya değil de, kuyu ona bakıyordu. Ama aslında belirsiz bir göz. Bir de gözü alan o güneş. Göz dedi bana. Görmek; tüm fiiliğine rağmen isimdir ya gözün işlevine, huduttur ya hani. “Göz beni.” Sonra kuyu girri. Yaz bitti. Göz sustu. Hayır, varlık son bulmadı. Başka şeyler oldu. Başkaları geldi. Gelen ‘gitmek’ti. Çünkü gitmek de bir ‘gelmek’ti. Tüm bu süreçler bir Hurufi salınımdan ibaretti. –Ve durumun Fazlallah’la hiç ilgisi yoktu.Vee ben heep dururdum. Bir güneş hatırlıyorum. O gözü alana benzer. Onun gidişini bir de. Adı bunca anlatmamalı ki kişiyi. Hiç değilse biraz saklamalı. Güneşti. Güne eşti. Gitti. Gün, güneş kaldı. Bir de kuyular. Ve ben dururum ekseri. Lacan’dan tanım çalarım arada. “Bilinmeyen bilinenler” i pek haklı bulurrum. “bu Freudcu bilinç dışıdır” derim kendim bulmuş gibi. Zizêk’ten çarparak. Hatta Jung’un Persona’sıyla da bağdaştırır, kendini bilmeyen kuyuma, Yusufumun yanına sallandırırım hepsini. Haklısınız, ben hep dururum. Uydururum. Evet gitmemişti kuyu. Bitmemişti yaz –hoş, bitse de fark etmezdi, güz başlardı peşi sıra.- Göz hala gözdü, güze bakandı, gize çalandı. Güneşli gerçek, elbette ki sürüyordu.Kuyuya yaslandığı başka bir gün, “Senin sesin gitmektir,” dedi kuyuya, “senin sesin ben.” Bana dönmüştü sözlerini bitirince. Yüzü bendi. Beni yüzdü Sonra kumla çizilmiş bomboş bir ufuk hatırlıyorum. Sırtım kuyuya yaslıydı. Güneş vardı ama başkaydı. Bulmuştum işte, kuyu aynanın çukuruydu. Çukurumdu benim ‘o’. Kulağımı dayadım kuyuya. Gelen, kendi adım seslerimdi. Tanımıştım. Ne de güzel gidiyordum. Bir iç çekiş sesi eşlik edi8 |Ü Ç N OKTA


yordu adımlarıma. Hangi filozofu, hangi din adamını yahut hangi tanrıyı düşüneceğimi bilmiyordum. Benden gidiyordum. Bana gidiyordum. Beni gidiyordum. Ah Muhsin geldi sonra. “Kuyulardır, derindir,” dedi. Titreyen iç çekiş sesleri… İç çekiş sesleri… Çekiş sesleri… Sesleri…

Nur An

9 |Ü Ç N OKTA


A Symphony In Moonlight And Nightmares

10 |Ü Ç N OKTA


●●● kırmızı rujlarında cinayetleri, cinnetleri köse yüzlerinde şeytanın tüm azrailleri fransız sokaklarını andıran biçem göğüs aralarında kanalizasyonların ara formu seslerinde kırılmış tüm bardakların hayalleri, hayaletleri pencerelerin hangisi sensin kaç yalancı perdesin yüzüme kapanan düşüşü yaşayan siluetlerin mermer sütunlara çarptığı o yer ve zaman kızıl saçlı kırmızı ışıklar tüm zamanın durduğu saygısızlık miğferi araf ile taraf olmuş asil soysuzluk kamyon yükünde yalnızlık,yalınlık yankılanıyor kulaklarında derin çığlık. çığlık çığlığa için için sırf senin için içim kopuyor içim göğün gök hutbeleri hilkat garibesi avuç içleri acıdan buharlaşıyor kaynıyor fokur fokur iç, dış bir manik depresif enjeksiyon kültürü yağlı saçları etkinin salt tepkisizliği bastırılmış uyku-su-suzluk ilk kelam, duvardaki yüz, son dudak yetkilerin yüküm-süz cübbeleri kömürden tüten rahatsız manifesto yeryüzünün damarlarından akıp giden sen yak beni brod "she lost control"

Gabriel 11 |Ü Ç N OKTA


Giorgio Kienerk (1869-1948)

sabah dediğin saman alevi olmasın, cehennemde buz tutmuş ise dileklerin. yokluk, aydınlıkların sağır kulağı olmasın, erken boşalan tarihin tekerrürü tüm aşkların. vecd-i sükut gibi yoktur buhran aylarında, verandasını unutur aklı selim savaş raylarında. beyhude çaba, kırılmıştır testi çorak topraklarda. o köye gidilmez, herkesin tuzu karışıyor aynı çorbada. deh dedi ya kulum bizim teşbihte hata olmaz, kul hakkı köle ahlakı olmuşsa bu can damarda durmaz. tez koşan atın bokuna kurban olanlar var bu dünyada bak! sağına soluna, varsa yoksa "haybeden gerçeküstü aşk"

Gabriel 12 |Ü Ç N OKTA


Koltuk Üstü Yatay Seremoni “Hayal kırıkları hayalini kurduktan hemen mi sonra başlar a doktor!? Amort doğan sadece çocuklar değilmiş. Yaşarkenki eksiklerimiz bizi doğrudan, tam göbeğimizden onlara bağlıyormuş da biz paçamızdan aşağı sarkan o, daha göbek bağı bile kesilmemiş hayallerimize iyi bakamamışız. Bizim çocuklarımız, çocukluk hayallerimiz. Onlar da bir bir ölüyor. Hayata tutunmalarını sağlayan göbek kordonları urganları, biz de sehpaları olup sallandırıyoruz bir bir paçamızdan aşağı. Nasıl yaparlar doktor, nasıl?” Buraya gelmeye başlayalı üç ayı geçiyor. Zerre ilerleyemedim. Hatta daha da gerideyim. Gözde’ye Gözde demek varken, doktor deyip duruyorum. Ne tıp fakültesi mezunu ne de Freud’ dan Lacan’a geçebilmiş, altı üstü psikolog derseniz yanılırsınız. Gözde’ye bir kere doktor denildiğinde damarlarına zerk eden özgüven yanaklarını pembe pembe yapar bu da ona çok yakışır. “Peki bunu neye bağlıyorsunuz?” Bağlantı? Bağlantı yok. Bağlantıya gerek yok. Zira ortada tam bir konu yok. Ergenken yazdığım intihar temalı günlüğümün sayfalarını üniversitedeki tiyatro kulübünün hatırası kötü mimiklerimle birleştirince ortaya bu çıkıyor zaten. “Bağlar çok eski, artık göremiyoruz bu işin temelini. Makaslar değişip yanlış raya sapmadan önce en son hangi istasyon ilişmişti gözümüze? Yok mu? ‘BEŞER’di istasyonun adı. Alayımız elimizdeki popcornu tıkınıp, ekrandaki fit ablalardan gelen ışıklarla gözlerimizi kör ederken usulca yanaştı tren istasyona kürekliye kürekliye attılar bizi orda. Bedenlerimiz kompartımanda kaldı. Gözler ışıkta, ellerde pek tabi ki popcorn. Hep beraber 13 |Ü Ç N OKTA


sustuk, film yeni başlıyordu. Yeni film başlıyordu. Bu arada ben trene tiren demesini de bilirim.” “Sen ne hissettin peki o trenin içinde, korktun mu?” Trenin içinde korktum mu? Asıl şimdi korkuyorum. Son seansın azıcığı kaldı geriye Gözde. Ya o güzel dudaklar bana değil başkasına “evet” derse de ben üst tura adım atamazsam. Ayıp olmaz mı kalbimde seninle beraber yetişen şu pırpır kuşa, yazık ölücek. Peki ya hep seninle özdeşleştirdiğim karakterler ne olacak. Ben onlar kötü şeyler yaptıklarında bile inanmadım Gözde. Hemen yazara, yönetmene attım boku. “iftiracı deyuslar” diye. Femen hareketle de aramı açma Gözde. “Yalnız kaldım trende Gözde. Bir başıma yalnız ve çıplak. Sen yalnızlık nedir çizebilir misin? Ben yalnızlığı çok sesli monologlar eşliğinde karanlığa karşı oynarım da karanlık dayanamaz bana birini gönderir.” “Kim o? Annen mi?” Anamı karıştırma Gözde. Bırak Freud da Anam da rahat uyusunlar. Biz birbirimizden konuşalım. Kaç çocuğumuz olacak, kooperatif taksidini kaça böldüreceğiz, tuzu yemeğe tatmadan mı dökersin, o güzel hafif çekik gözlerinin altında kaç yaşından sonra çizgiler olsun, sahi hastayken sana hangi çorbayı yapayım ben? “Ali bey kim o?” En başa sarıp işi zorlaştırma Gözde, söyle kaçta gelelim seni istemeye? Dokuz? Ya da boş ver burdan doğru size gideriz. Olmadı kaçalım en iyisi. “Ali bey kaldınız. Baştan alalım bence. Tre..” “ Yo yo. Hiç baştan almaya lüzum yok. Artık tren bu kadar hızlıyken frene basmak intihar olur. Yazık olur, ayıp olur bunca sabi plana, asıl o zaman intihar süsü verir dünya daha göbek bağı kesilmemiş yüz yıllık geleceğimize. Geçmişe hiç dokunmadan 14 |Ü Ç N OKTA


geleceğe odaklanalım mı beraber? Bir elinden de sen tut aşkımızın da yere düşmesin. El ele, göz göze yekpare bir bedenle çıkılsın trenin üstüne, önde sen benim ellerim belinde. Tarihte bir klişenin rekonstrüksiyonu da biz olalım.” “Ali bey siz hastasınız.” “Evet hastayım. En güzel semptomum da sensin. Hadi ilacımı verde huzura doyayım.” “ Ali bey maleseki şirketinizin yaptırdığı üç aylık tetkikler sonucunda akıl sağlığınızın yaptığınız işe mani olacağı tespit edildi. Üzülerek söylüyorum ki işinize son verildi.” “Eee ben maaş olmazsa küçük oğlanın okul taksidini nasıl yatıracaz. Sadece senin maaş yetmez ki hem. Kız bak hele, tazminat veriyorlarmış mı?”

Kamuran Sertdüş

15 |Ü Ç N OKTA


16 |Ü Ç N OKTA


Trafik Levhası

Sen, geç kalınmış, aldırılmış; spesifik bir gebelik türüsün Rahim ağzında, biçimsizlik sülfürüsün Orantısız; her bir karen avuçlarının kesitleri Kirpikleri'nin yayvanlığı Sigaran bile cızırdıyor Sen, geç kalınmış bir vapurun simit arsızı Sevişmelerinde; kaçak martı baldırı Vapur bacalarında, ızgara kokusu Sen, karbonmonoksit zehirlenmesi Gecekondu rengi Winston paketindeki kartal resmi Yasal uyarı işareti Kanal kapatma sebebi Sen, geç kalınmış kanser tedavisi Kemoterapi seks analizi Anüs-hipotenüs, spartaküs-abaküs Can Yücel küfrü; sansürsüz Netlik kaybı; beyaz sabun, alkolsüz. Sen, Freud'un; topografik zihin modeli Yüz nemlendirici spritualizmi Sen, bakire kanından; bir dur kırmızısı Trafik Levhası

Bay Pisuvar

17 |Ü Ç N OKTA


18 |Ü Ç N OKTA


İki Cümle Arası Bir Hikâye Minibüs yada otobüslerde tekli koltuklara oturmazdım önceleri. Yalnızlıktan korktuğumun bilinçaltı gösterisiymişçesine hep yanımı boş bırakır birilerinin gelmesini beklerdim. Henüz gelmiş değil ama bir gün geleceğini ümit ederek yaşamak ayakta tutuyor insanı. Tek başına okumaya çalışan, hayattan nasibini henüz alamamış birisi olarak çalışma hayatı, bana gerçek yüzünü göstermeye başlamıştı. Zorluklarla mücadele ettikçe büyüdüğümü zannedip, bu çetin mücadelelerden başarı ile kurtuldukça yetişkin bir birey olduğuma kendimi inandırır olmuştum. Aşk ise benim için bir kelimeden ibaret olsa da, yaşayanları gördükçe var olan bir şey olduğuna inanmamak mantıklı gelmiyordu. Rutin hayatım sabahları iş, akşamları okul ve okuldan sonra, köyü andıran mahallemdeki bakkaldan kahve alıp eve gitmekten ibaretti. Arada bir de fırına uğrayıp ekmek almışlığım da vardır. Buhranlı zamanlar ve henüz uzun bir ilişkiden kurtulmuş insan psikolojisi ile asosyallik denilen kavrama yep yeni bir boyut kazandırırken bir yandan da Ali C. ile birlikte bir şeyler yapmaya, var olduğumuzu göstermeye çalıştığımız girişimlerde bulunuyorduk. Ali C. herkesten farklı olarak benim arkadaşım diyebileceğim bir insandı. Orta boylarda, kilo sorunu olmadığı halde takıntısı olan, top sakal bırakamadığı halde bununla ilgili bir takıntısı olmayan, kitap okumaktan keyif alan ve hatta bir gün keyif alınacak bir kitap yazmayı hedefleyen, boş vakitlerinde ise kiralık katillik yapan bir insandı. Yalan konuşmaktan haz almaz, hayatın mecbur bıraktığı noktalarda yalanları değil suratını pembeleştirerek cümle savuran Ali C., boşluğa düştüğümde

19 |Ü Ç N OKTA


elini uzatan tek insandır belki de. Onu gördükçe aslında ben de istiyordum hikâyeler şiirler yazmak. Edebi bir kişiliğe sahipti. Günlerimin büyük bir bölümü iş ve okulda geçse de geriye kalan boş vakitlerimi Ali C. ile değerlendirmek belli konular üzerinde tartışmak ve tartışmasız rakı sofralarında kadeh kaldırmak şüphesiz benim için birer nirvanaydı. Tanıştığım kadınlardan yana bir şansım olmasa da Ali C. bana hep "Hayat bazen… Neyse boşver." diyerek teselli eder ve tavlada bana karşı hep kaybederdi. Gerçek bir arkadaştan daha fazla ne istenebilir ki? Tarih 11 Şubat 2011, günlerden Cumartesi. Hafta sonları yaptığım tek eylem işe gitmek ve ben her sabah olduğu gibi kalkıp bir kahve alıp yola koyulmuştum. Minibüse bindiğimde bilinçaltı oyunlarıma yenik düşmüş ve yanı boş bir koltuğa kurulmuş Aylak Adam sayfalarında gezinirken şoför verdiğim paranın gitmek istediğim yere götüremeyecek kadar az olduğunu ve ilave yapmam gerektiğini bana "Bir buçuk!" şeklinde ifade etmesi aslında hayatın ne kadar da basite indirgendiğinin göstergesiydi. Basit bir giyim mağazasında basit bir personel olarak çalışmak insanlarla ilişkileriniz konusunda çok yönlendirici olabiliyor. Yalan söylenen tek mesleğin avukatlık olmadığını anlamam çok da geç olmadı. "Üstünüzdeki çok güzel oldu. Altına bir de kot pantolon verelim de güzel bir kombin olsun." Genel olarak çok konuşmayan fakat insanlarla iyi geçinmeye çalışan biriyim. Söyleneni eksiksiz yapmaya çalışsam da mutlaka eksiğim olur ve düzeltilirken rencide edilirdim. "O paspası iyi sık demedik mi sana? Kaç kere anlatmak lazım bilemiyorum ki!" diyen Ceyda hanımı her seferinde bu cümleyi kurmasından alıkoymayan ben, bir ödülü hakediyordum aslında. İş çıkışı bir şeyler yemek için gittiğimiz lokantada çalışan 20 |Ü Ç N OKTA


garson kızın bakışlarından her seferinde rahatsız oluyordum. Aslında bir kadının bana böyle bakmasına alışkın değildim. Müzikçalarımı dünyayla olan irtibatımı koparmak için kullanmak sadece benim yaptığım bir şey olmasa gerek. Yağmurlu bir Şubat gecesi eve yürümeye karar verdiğimde gözlerimin içine bilinçli ya da istemdışı olarak yüreğini bırakan Selin K. belki de bundan habersizce yanımdan geçip giderken zihnime yağan yağmurda ayak izlerini bırakmıştı. O gün Ali C. evime ziyaretime geldiğinde konuyu ona açmıştım. “Gözlerinin içinde kaybolduğumda neredeydin Ali?” “Tanımadığın bir insandan söz ediyoruz burada değil mi?” “Ben böyle olmamıştım hiç. Karnımda sıcak bir kıpırtı var.” “Sarı saçlı ama tanımadığımız bir kadın bu yani ?” Gözlerine bir kere daha aynı tesadüfi bakışı atabilmek için sonraki bir ay eve hep yürüyerek döndüğüm gerçeği artık vaz geçmem gerektiği konusunda beni bir nebze de olsa ikna etmişti. Yetkili birileri görmüş olsaydı Ali C. vazgeçmem konusundaki ısrarı ile ödül bile kazanabilirdi. “Tanımadığın bir insan. Turist bile olabilir. Belki de hayal gördün. Son zamanlarda çok kahve. Son zamanlar değil sen sürekli kahveyi fazla kaçırırsın.” “Eve yürüyerek dönmek keseme de katkıda bulunuyor. Biliyorsun ödemem gereken bir kira ve faturalar var.” “Sen eve minibüsle dön. Ben yol paranı vereceğim. Eve yürüyerek dönmek umut etmekten başka bir anlama gelmiyor.” Aslında haklıydı. Kimbilir belki de bir turistti. Ama "Ya bugün görürsem?" sorusunu aklımdan çıkarmam çok da kolay durmuyordu. 21 |Ü Ç N OKTA


Tarih 23 Nisan 2011, günlerden Pazartesi. Sabah her zamanki kahvemi içmeme her zamanki gibi iş yerine gelmeme rağmen içimde bir şeyler kopmuş olsa gerek, bitkin ve halsizdim. İş çıkışı yemek yemeden okula gidip biraz notlara bakmak istiyordum sadece. Artık istemsizdi iş çıkışı minibüse binmeyip yürümem. Genel olarak belli bir dine mensup olduğum söylenemez. Hafta sonları vakit bulursam her seferinde farklı olmak koşulu ile gidip bir kilisede yedi buçuk Dolarına Hıristiyan olmam dışında. Bir haftalık yol param en nihayetinde. Fakat Selin K. aynı yolda aynı bakışla karşıma çıkınca, bir anda "Belli bir düzeni sağlayan bir yaratıcı olduğuna inanmak en doğru yoldur. Kader var olan bir şeydir." dedim kendi kendime. Bu kez fırsatı kaçırmamalı O’ nu ‘tanımadığımız bir kadın’ olmaktan kurtalmalıydım. “Excuse me?” “Efendim?” İçimden bir anda Ali C.'nin haksız olmasına bir daha bu kadar sevinemem heralde diye geçirdim. “Özür dilerim bir şey sorabilir miyim?” “Tanışıyor muyuz?” “Hayır. Ama bu konuda eser miktarda ümit sahibiyim.” “Efendim?” “Özür dilerim. Green Peace adına bir anket yapıyorum da. Acaba bir kaç soru sormam mümkün mü?” “Tabi…” Aslında yalan söylemek kimyama ne kadar aykırı da olsa insan ne yapacağını bilemez hale geldiğinde düşünmeden hareket edebiliyor. Fakat numarasını almış olmam beni yetişkin birey haline getirmese de artık çocuk olmadığım konusunda büyük bir ikna yöntemi idi. Olayın akşamına Ali C.' yi bir şeyler içmek, aynı zamanda konuyu açmak için evime çağırdım. Ali C. sürprizleri seven ve akacak kanın damarda durmaması gerektiğini sa22 |Ü Ç N OKTA


vunan bir insandı. Kiralık katillik yapıyordu sonuçta. Konuyu söyler söylemez aramam gerektiğini mesaj atmanın rahatsız edici ve yanlış olacağını söyledi. Oysa ben kurduğu cümleleri kendi sesine tercih eden bir insandım. Gece geç vakitlere kadar süren sohbetlerimiz sebebi ile mesajı ertesi sabah atmaya karar vermiştim. Attığım mesajda Green Peace’e çalışıyor olduğum yalanı ve söz konusu parodinin sadece kendisi ile tanışma amaçlı olduğunu Selin K.'ya açık bir dille izah etmiştim. Hoşuna gitmiş olsa gerek. Telefonun diğer ucunda mesajımı okurkenki gülümsemesini adeta kalbimde hissetmiştim. Cevap olarak gelen mesajda da zaten gülmüştü. Sadece gülmüş ve bana akıl verircesine "Keşke sadece tanışmak istediğini söyleseydin." demişti. Bende bilirdim gidip tanışmak istediğimi söylemeyi. Ama sonra çocuklarımıza ne anlatacaktık? Gelip tanışmak istediğimi söyleyişimi mi ? Çok kaptırmıştım kendimi Selin K. ile olan arkadaşlığıma. Günün bana kalan bölümlerinde ya birlikte birşeyler içiyorduk. Ya da mesajlaşıyorduk. Bir şekilde iletişim halindeydik. Süregelen alışkanlıklarım dışında hayatımda bir kadın olması bir nevi sorumluluktu benim için. Selin K. kendi içinde belli bir şeyler yaşadığını savunan, üniversite öğrencisi olmasına rağmen lise çağı çocuklar gibi sürekli ilgi bekleyen, yeni bir şeyler öğrenmenin belli bir çaba gerektirdiğine inanan ilginç bir kadındı. Hayatta değer verdiği bir şey olmayan, olduğunu söylese de beni inandıramayan biriydi. Küçüklükten beri hayalini kurduğu Almanca öğretmenliği bölümünü ikinci girişinde kazanmış. İnsanın hayallerinin peşinden gitmesi gerektiğini aksi halde pişmanlıklardan kurtulamayacağını söylerdi hep. Birlikte çay içmeyi çok severdik. Sonuçta çay samimiyetin içilebilen haliydi. 13 Eylülde O'na sarılırken aldığım sıcaklığın bir anlamı olması gerektiği konusunu açmıştım. Beklediğim gibi karşılık alınca dünyaya bu mutluluğu yaşamak sürdürmek ve bu mutluluğu 23 |Ü Ç N OKTA


başka insanlar anlatmak için geldiğimi anladım. Hayatımda bir kadın vardı ve bu kadının artık benim için bir anlamı vardı. Zaman mutluyken daha hızlı akıyordu. Birlikte dolu dolu birbirinden anlamlı anlar içeren 1 yıl geçirmiştik. Fakat aramızdaki ilişki istediğim yönde gitmiyordu. Selin K. adeta bambaşka bir insan olmuş kişilik değişikliği yaşamış gibiydi. Bir anda olan bir durum değildi aslında. Kadınların sosyo-ekonomik özgürlüğünü eline aldığında geçirdikleri basit psikolojik bir travma olarak düşünmüştüm başlarda. Kalıcı olması beklediğim bir şey değildi. Tüm bunlar bir yana hayatımda bir kadın olması Ali C. ile geçirdiğim vakitleri kısaltmış neredeyse bitirme noktasına getirmişti. Karanlık günlerimde umutlarımı yakarak aydınlanmamın önüne geçerek elini bana uzatan avuçlarını benim için yakarak aydınlanmamı sağlayan Ali C. ile kopma noktasına gelmiştik. Bir buhrandı. Belki bir kâbus. Uyanmam gerektiğini biliyordum. Mutlu günlerimiz bir yana ettiğimiz kavgalarda kurulan cümleler her seferinde daha acı verecek hale geldikçe kaçınılmaz son yaklaşıyor, istemediğim şeyler düşündüğüm ama istemediğim şeyler başıma gelmeye devam ediyordu. “Bana söylediğin yalanlar bitmek zorunda. Sana inanmam için bana bir sebep ver.” “Yok. Herhangi bir sebep yok.” “Nasıl böyle rahat ve düşüncesiz olabilirsin?” “On ay boyunca acıdığım için çıktım seninle!” Bitmişti. Aslında biten bir şey yoktu. Fakat O gitmişti. Günler kontrol edemediğim biçimde akıyordu. Ben ise Ali C. ile aramı düzeltmiştim fakat eksik bir şeyler vardı. Unutmak değil bu şekilde yaşamak için mücadele ettim. Unutamazdım. Selin K. benim için bilinçaltımda boş bıraktığım koltuğa oturan kıymetli bir kadındı. Ama benim için artık tekli koltukta oturmak daha

24 |Ü Ç N OKTA


cazipti. Çünkü insan hayal kurmadığı zaman yıkılmasınıda izlemek zorunda kalmıyordu. Gün, her seferinde yeniden doğuyordu. Ama artık benim için bir anlamı yoktu.

Ufkum Ç.

25 |Ü Ç N OKTA


Telaş Bir telaştı sana âşık olmak. Kendin olmaktı kalabalıkta Bulutları güzel şeylere benzetmekti Mesela, bir çift dudak, adını sayıklayan Büyük bir telaştı sana aşık olmak, Sonrası biraz ağır biraz da zor Sonra mı? Sonrası biraz gözyaşı biraz da şiir Telaşa kapılma sevgilim, Gözyaşı olmadıkça şiirde, yer bulamaz dizelerde aşk.

Ufkum Ç. 26 |Ü Ç N OKTA


27 |Ü Ç N OKTA


üç Nokta Fanzin Nisan 2013 Sayisi  

üç Nokta Fanzin Nisan 2013 Sayisi

Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you