üç nokta fanzin mayis ayi sayisi

Page 1

May覺s 2013


İÇİNDEKİLER BİZ, KISACA.

“RESİM SESSİZ BİR ŞİİR, ŞİİR KONUŞAN BİR RESİMDİR.” -Simonides-

Üç Nokta


İletişim: ucnoktafanzin@gmail.com Blogger: ucnoktafanzin.blogspot.com

Üç Nokta


Hiçbir Yer Sessiz Değil

Evdeydim. Bu tedirginliğin bir başka sebebi olamaz diye düşünüyordum. Yazmıyordum ve paylaşmamak, bir sorundu. Yalnızlık gibi bir sorundu paylaşmak. Bu nedenle tedirgindim. Yalnızlık düşüncesi beni tedirgin ediyordu. Bu nedenle bir yalnızlık gerekiyordu bana. Evdeydim. Herhangi bir odaya kapatmıştım kendimi. Ev, herhangi bir ev gibiydi. Kapanmıştım. Beni tedirgin eden şeyleri arıyordum. Yazmamakla açıklanabilecek kadar az olamazdı değil mi? Olamazdı. Düşünmeye çalışıyordum. Tıpkı İsa doğmadan önce yaşayan feylesoflar gibi; o taşın orada olma sebebini, işte tam da o taşa bakarak anlamaya çalışan düşünürler gibi düşünmeye çalışıyordum. Burada bir taş yoktu; herhangi bir ev vardı. Bu, hiç önemli değildi oysa. İsa doğmadan önce yaşayan düşünürler de herhangi bir taşın karşısında oturuyorlardı. Nasıl bu kadar emin olabiliyordum? Emin değildim, öyle var sayıyordum. Bunları o an hiç düşünmemiştim. O an için düşünmediğim başka şeyler de vardı –düşünemediğim- balkonun açık kapısından gelen hışırtılar, musluktan hiçbir ritmik düzeni olmayan damlayan su sesi, lambanın cızırtısı, bilgisayar kasasının harıltısı, üst daireÜç Nokta


deki çiftin bir kavgaya tutuşmuşçasına sevişme sesleri, gökyüzünden biz ‘zavallı kullar’ın yüzüne sanki büyük bir pişkinlik yaptığının farkında olmadan büyüklük taslayan pişkin bir tanrını üflemesine benzer bir havalandırma sesi gibi birçok şeyi de düşünmüyordum o an. Öyle ki, burada beni rahatsız eden en önemli şey, düşünmeme engel olan şeyleri düşünmeye çalışıyor olmam ve buna rağmen aynı şeylerin beni bir türlü düşünmek için rahat bırakmamasıydı sanırım. Başım ağrıyordu. Eğer birkaç gün önce bir sabah, bitiremediğim bir şiirin etkisiyle kafama dayayıp tetiğini çektiğim silah tutukluk yapmasaydı başım ağrımayacaktı. Hayat pişmanlıklarla dolu. Fakat bu pişmanlıklarımızın çocuğunun sebebi biz değiliz; tesirler. Başımdan aşağı boşalan kavramlar beynimi eritiyordu. Bunu anlamak için benimle aynı yüzyılda, ‘herhangi bir ev’de, bir başına kalmak ve hatta bir filozof kadar çetrefilli bir zekâya ve düşünme yetisine sahip olamamanın suçlusunu bir musluk şırıltısı ilan edecek kadar pişkin olmak gerek. Kendime bu yersiz yakıştırmaları yaptığım sırada tekmelenircesine çalan kapı, bir şekilde, rengâhenk hayatıma sonsuz bir tasvir kazandıracaktı. İşte o zil sesiyle beraber başıma gelecek tüm o absürt olayları özümseyebilecektim, sistemin tüm çarkları o an çözülüverecekti tüm zihinlerde ve bütün insanlar sokaklara fırlayıp mahallenin en büyük alışveriş merkezine –her mahallede artık en az bir AVM vardı- saldıracak, bütün malları yağmalanacak ve reyonlarda çığlık çığlığa sevişilecek, kimse birbirine âşık olmayacak fakat bütün insanlar birbirini sevecekti artık; tüm suç-

Üç Nokta


lar affedilecek, bir daha suç diye bir şey olmayacak, hatta hayali bile edilemeyecek kadar uzak bir kavram olarak yirmi birinci yüzyılın bu pisliği içinde kaybolacak, bütün kanun kitapları toplanıp her bir sayfasından –origami meraklılarının önderliğindepapatya, uçak, karanfil ve martı figürleri yapılacak; her ne kadar kanun kitabı da olsalar, kitap yakmaya karşı olduğumuz için –kitap yakmak yanlış olduğu ya da bunun yanlış olduğu söylendiği için değil, etik olmadığı için değil, yalnızca kitap yakmaya karşı olduğumuz için- herkes bu kâğıtları birbirlerine fırlatacak, koklayacak, kendine rengârek giysiler yapacaktı ve hiçkimse uzun cümle kurmayacaktı artık; aksine insanlar birbirleriyle anlaşabilmek için kelimelere ihtiyaç duymadan, sadece bakışarak, kahkahalar atarak, birbirlerinin gözlerinde, dudaklarında ve hatta nefes alışverişlerinde gördükleri o şiirsel uyuşmanın etkisiyle gözyaşlarına boğularak, bazen de yalnızca birbirlerine dokunarak sorunları halledebileceklerdi ve işte o an kelimelerin onca şeyi ve hatta onca zor şeyi artık çok daha zor hale getirdiğini, anlaşılmaz kıldığını, bütün güzelliklerin ve saflıkların, hatta hislerin-duyguların-sevişmelerin-kahkahanın-öfkenin-mutluluğun var ettiği ve sonradan ruh denen o ahmakça varsayımla bu güzelim varoluş sebeplerini, gene o akılsız insanların sümüklü bir tanrıya eşi benzeri görülmemiş bir akılsızlıkla peşkeş çektiği her kavramı ve aslında hiç de öyle olmayan hatta o sonradan yaratılmış sümüklü tanrıdan bile çok daha kutsal ve hatta tapılası onca müthiş-şairane-kutlu fikirleri allak bullak ettiğini onca ‘gerçeği’ ne kadar da ulaşılmaz hale getirdiğini anlayabilecekti.

Üç Nokta


K a p ı y ı

ç a l a n

o l m a d ı.

Ali C. Yoksuz

Üç Nokta


Tan Yeri Ağrıları

O otobüs yolculuğunda, Şems’in gözlerinin yanında, belki ışığında, belki ılığında, her neresinde yahut nesinde ise. Ama tam tamına ‘içinde bulunma hali’nde, maddenin bilinmeyen hallerini buldum. Ve bilinmeyenin bilinişi ile bilinmeyişin bitmeyişini, biliş halinin bir yanılsama oluşunu. Şems’le ilk göz göze gelişimizde hafızam silindi. “Sanki” demeyeceğim çünkü tüm sanrısal eylemlere tanrısal bir tövbeydi göz göze gelişimiz. Bu, o otobüs yolculuğunun, sanrının ötesine geçmiş, biliş halinin ilk yanılsamasıydı. Şems-i Ayn, Şems’in gözleri… Hafızamın, hatıraları değil de fiziksel hareket ritüellerimi kontrol eden kısmı yeniden çalıştığında ilk hissettiğim, sol kolumdaki kesiğin amansız acısıydı. Acıyla birlikte, gözlerimi yumup, dişlerimi sıkarak olduğum yere yığılma içgüdüsü nüfuz etti kanıma. Ancak yapamadım. Şems’in gözleri açık yarama Üç Nokta


dokunmuştu ve uyandırdığı acı, nefesi yeniden keşfime sebep olmuştu. Ve o an, gözlerimi kapatmak nefesimi süresiz olarak durdurmakla aynı şey olurdu. Ve hiç bu kadar uzak olmamıştım ölüme. Kısa zaman sonrasında yanaklarımın ıslandığını hissettim. Gözlerimden durmaksızın yaşlar düşüyordu ama hayır. Ağlamıyordum. İncecik ve yıldırımvari bir sızı, hareket mahareti çok yüksek bir kurt gibi dolanıyordu derimde. Gözlerimi silemiyordum. Sağ elimle sol kolumu tutmuş, dişlerimi kırılasıya sıkmış, gözlerim yaşlarla dolu halde esir olmuştum Şems’in gözlerine. O an, çocuğu salıncaktan düşmüş bir annenin gözlerindekine eş bir sis indi Şems’in gözlerine. Bakışlarını benden ayırmadan, bana yaklaştı. Tanrım, üzerime bir orman yürüyordu. Hayır, Tanrım affet yanılmışım, güneş benimle yanmaya geliyordu. Evet geliyordu… Elini yüzüme uzattı ve mendiliyle yüzümü sildi. Fonda; Minor Empire’den ‘Mendilimin Yeşili’. Ve kayboldu yer çekimi. Kaybettim. Ama biliyorum, tarihte kaybedenlere değil, bulanlara yer vardır. Mendil gözlerimi kapattığı anda hayatımdan kesik kareler gördüm. Burada madde mendil miydi, ben miydim, hâla bilmiyorum. Ama ‘maddenin çıplak hali2ni keşfettiğimde, madde bendim. Biliyorum. Bunu mendilini gözlerimden çektiğinde dudaklarıyla karşı karşıya kalınca anladım. İnce ve keskin dudaklar, hareket ediyordu. Ama ses yoktu. Kulaklarım en

Üç Nokta


büyük sesi dahi sonsuza dek işitmemeye yemin etmiş bir aziz gibi, büyük bir kararlılıkla men etmişlerdi kendilerini duymak eyleminden. Gözleri gözlerimin boşluğunda düştü yeniden. Tabiata şirk koşan gözler… Yağmuru yağdıran bu gözler olmalıydı, ilkbaharı getiren, göğe mavisini, suya duruluğunu veren. Ocak’ın beyaz örtüsü bile ondandı, tüm ulu ağaçlar adına yemin edebilirim ki. “Şems” döküldü, kaskatı dilimin buzları arasından bir anda. Gözlerde, baharın gelmesiyle eriyen ve ırmaklara karışan buz kütleleri… Mevsim belirsizleşti birden. Anlamak istercesine yanaştı yüzüme. Yüzümde yangınlar. “Şems, Şems’sin sen” diye fısılfıt döküldü ürkekçe, dilimden. Dilimde tarifsiz kor. Işıldadı hareleri, mevsim yaza çaldı. Gözlerinden gözlerime bir söğüt, sarkıttı dallarını. Tanrım nerdeyim ben? Burası cennet mi yoksa İzlanda mı? Fonda; Sigur Ros’dan ‘Olsen Olsen’. İstem dışı gülümsediğimi, önce gözlerimin yanlara çekilişiyle yanmasından ve tuzlu derimin gerilmesinden, sonra Şems’in bir nehrin akış yönünü değiştirebilecek güce sahip belli belirsiz tebessümünden anladım. Ne güzel mevsimdi bu, 5. Mevsim Şems’in gülüşü olmalıydı. Birden, bir ses duyuldu. Muavin Sur’a üflemiş olmalıydı. Sonbahar’a çaldı, sarardı mihrabımın gözleri. Söğüdün yaprakları döküldü üzerime. Söğüt yapraklarından bir mezardım artık. Sol elini yüzüme götürdü. Alnımdan çeneme doğru bir tül zerafetinde, simamda gezdirdi elini ve kapattı gözlerimi. Deruni orman gözlerinde, kış vardı kapatırken. Kış tanıdığım bir mevsimdi. Fonda; Farid Farjad’dan ‘Golha’.

Üç Nokta


Gözlerimi açtığımda bomboştu otobüs. Muavin inmem için uyarıda bulunuyordu, beni korkutmaktan ürkerek bir yandan. Günün ilk saatleriydi, Tan Yeri yeni ağrımıştı. Ve bu muazzam görüntü Harem’den başka güzeldi. Ağrımıştı evet Tan Yeri. Tan yerimdeki ağrı, maddenin bir başka halinin eşiğini ışıldatmıştı. Âmâlaşmış gözlerim için. Dünyada olma haliydi bu. Maddenin dünyada olma, bulunma hali. Şems-i Ayn, Şems’in gözleri, her kuşluk vakti ağrıyan tan yerlerini var-eden, varoluşsal bir diriliş. Maddenin hem katı, hem sıvı, hem de gaz olabildiği tek hali. Ahraz bir çığlık, bir sûkut, bir sol kol kesiği ve bin Güneş…

Nur An

Üç Nokta


Geç Kalmak Tuhaf ve yaşanılası bir günün aksine, gün olabildiğince ağır ve aksiliklerle süslü, hayat defterinin ‘fiyaskolarla’ akılda kalıcı sayfalarından birini daha dolduruyordu. İşe geç kalmıştım. İşten sonra sınava geç kalmıştım ve kahve almak için sıraya girmeye geç kalmıştım. Bir şeylere hep geç kalıyordum. Var oluşum sebebiyle, olaylara fazlasıyla iyimsel yaklaşabilirken içimdeki ses buna hep bir başkaldırı, bir isyan şeklinde tepki vermiştir. Hayatımın fiyaskolardan ibaret olduğu gerçeğini varsayacak olmazsak güzel şeyleri görmeye başlamak için hiçbir zaman geç olduğunu düşünmedim. Geç kalmak fiilinin benimle vücut bulduğu günlerden birinde rastlamıştım O’na. Sıradan bir aşk öyküsüydü belki de bizimki. Özel kılan şey ise bana ait olması. Çekingenlik ve özgüven eksikliği ile O’na bile geç kalmıştım. Bu geç kalış hikâyeyi sıradanlıktan kurtarmış, platonizme doğru ilerleyen bir yolda beni karamsar bir adam yapmıştı. Baştan anlatmak gerekirse eğer, okuduğum lisede pek başarılı olmadığım aşikârdı. Bir şeyler elde etmek içinse başarılı olmaya gerek yoktu aslında. Yan sınıfımda okuyan Gizem, sıradan olmakla birlikte, fazlasıyla başarısızdı. İlk görüşte dikkat çekmeyecek kadar sıradan ve başarısız. İkinci sınıftan itibaren varlığını bildiğim halde, yanına gidip konuşabilecek cesarete hiç sahip olamadım. Arkadaşlarım çok ısrar etse de içimde yaşamış olduğum reddedilme korkusu bunun hep önüne geçti. Pek de kolay olmayan bir şekilde üniversite hayatımı sürdürmeye başladığımda okul kantininde O’nu tekrar görünce karşımda Süreya’nın da dediği gibi “keşke yalnız bunun için sevseydim seni” demekten Üç Nokta


kendimi alamadım. Ev arkadaşım Hasan kendine has bir tarzda, inatçı ve çabuk sinirlenen bir yapıya sahipti. Trabzonspor’a gönüş vermiş bir mühendis adayı. Boş zamanlarında kitap okuyan ve klasik müzikten gerçekten anlayan bir insandı, “Bir insan hem Trabzonspor’lu olup hem de klasik müzikten nasıl anlar?” sorusuna asla cevap veremedim kendi içimde. Her gün o cevapla kahvaltı edip, birlikte okula gitmişliğim söz konusudur ama. Gizem konusundan haberdardı ve okulda O’nı gördüğümde verdiğim tepki kendisini pek de şaşırtmış görünmüyordu: “Hayatımın mahvoluşuna şahitlik ediyorsun Hasan…” “Bahsettiğin platonik aşkın sahibi bu kız mı?” “Böyle bahsetme O’ndan. Kanatlarını evde bırakmış olsa gerek. “Gördüğüm boynuzlardan anlamıştım kanatların evde olduğunu zaten. Antonio’nun Winter girişi suratından okunuyor aslında.” Hasan Gizem’in arkadaş çevresi hakkında biraz bilgi sahibiymiş meğerse. Her zaman her şeye geç kalan ben bu kez de geç kalmamak için harekete geçecekken Hasan koluma girip biraz beklemem konusunda beni uyardı. İyi ki de uyardı. Çünkü ben yine ve yeniden geç kalmıştım. Sarıldığı çocuk bizim bölümde okuyan Mert’ten başkası değildi. Mert sınıfın tembel tenekesi. Ders notlarını milletten toplayıp, bölüm dersleri hakkında hiçbir bilgisi olmadığı halde şanslı olduğu için sınıf geçebilen ilginç bir insandı. Çok fazla tanımaz-

Üç Nokta


dım. Fakat insan düşmanını iyi tanımalı. Başka birisi ile ilişkisi olduğunu öğrenince elim kolum bağlanmıştı. Fakat hala vazgeçmiş değildim. Hasan da vazgeçmediğimin farkındaydı. Caydırmak için her şeyi yapıyor, kurulabilecek en doğru cümleleri kuruyordu ama, nafileydi “Dvorak'ın dünya senfonisindeki gibi kararlı ve istekli bir mücadele içinde görüyorum seni. Ama doğru olan bu değil biliyorsun değil mi? Bir sevgilisi var.” “Dvorak hayatında Gizem'i görmüş mü ki mücadelemi ona benzetiyorsun sen? Ayrılacaktır yakında. Bekleyerek bir şey kaybetmem.” “Kaybedersin. Hem ayrılsa ne olacak? Varlığından haberdar bile değil daha.” Haklıydı. Daha varlığımdan haberdar bile değildi. Bu konuya bir açıklık getirmeli kendimi ona bir şekilde tanıtmalı, göstermeli hatta gerekiyorsa ispat etmeliydim. Kantinde otururken kapıdan Gizem'in içeriye girişini Hasan görmüş olsaydı eğer eminim ki, "Don Giovanni overtüründeki gibi bir girişti. Fazlasıyla ihtişamlı ve göz kamaştırıcı." derdi. Bugüne kadar kaybettiğim vakitler göz önünde bulundurulacak olursa daha fazlasını kaybetmemeli ve hamle yapmalıydım. Kalktım ve yanına kadar gittim. “Merhaba.” “Merhabalar. Tanışıyor muyuz?” Çabuk düşünmeli ve bir cevap vermeliydim. Dürüst olup tanışmak için geldim diyebilirdim. Ama vakit yanlış kararlar almak için çok uygundu: “Dekanlık beni buraya yönlendirdi. Ailesinin durumu iyi olmayan, maddi sıkıntı çeken öğrencilere burs desteği sağlayan bir kurumda çalışıyorum… İsterseniz size de yardımcı olabiliÜç Nokta


rim.” “Tabi, neden olmasın. Para sonuçta her şey değil ama her şeyi basite indirgemeyi sağlayan bir araç.” “Numaranız ve mail adresinizi not ederek başlayabiliriz sanırım…” Bu kadar kolay olacağını tahmin etmemiştim aslında. Ama insan yalan söylemeyi doğru amaçlar için kullanınca yalan kötü bir huy olmaktan çok iyilik yolunda kullanılabilecek bir silah haline dönüşebiliyor. Akşam durumu Hasan’a anlattığımda beklemediğim bir tepki verdi ve yüzünde tuhaf, acımsı bir tat belirdi: “Fazıl Say’ın İstanbul Senfonisi adlı eserindeki Tarikat bölümü gibi sağlam ve ince bir örgü üzerine kurmuşsun cümlelerini. Çok iyi. Fakat gerçeği öğrendiğinde sence ne tepki verecek?” “Gerçek dediğin şey bakış açısına göre değişir Ha-san. Görmek istediği, söylediğim yalan olursa sonu fiyas-ko. Ama görmek istediği O’nunla tanışmak için verdiğim mücadele olursa yaşanacakları tahmin bile edemeyiz.” Bu saatten sonra Gizem’in tanışmak için verdiğim mücadeleyi görmesine güvenmekten başka çarem kalmamıştı. Numarası bendeydi ve artık hamle yapmanın vakti gelmişti. Aradım ve buluşmak istediğimi söyledim. Okulun kantininde yeniden bir araya gelmiştik. Ben var olan durumu açık bir şekilde kendisine anlatmıştım. Ama O var olan durumu açık bir şekilde anlayamamış, masadan kal-kıp gitmişti. Hasan haklı çıkmıştı. Gerçeği öğrendiğinde verdiği tepki fazla tahmin edilebilir olmuştu. Ümidimi kesmiştim. Çünkü tek bir şansım vardı ve ben o şansı doğru şekilde kullanamamıştım. En azından ben bu şekilde olduğuna inanıyordum. Ta ki Hasan ile "dinin barok dönem müziği üzerinde etkisi" konu başlıklı hararetli tartışmamızın ortasında o mesaj gelene dek:

Üç Nokta


“Barok dönem tamamıyla sanatsal bir dönem olmuştur. Dinin bunun üzerindeki etkileri yok denecek kadar az denilebilir. Bach'ın hangi dini akımdan etkilendiğini söyleyebilirsin bana?” “Bach barok dönemin en büyük sanatçısı. Her hangi bir etki altında kaldığını söyleyemeyiz belki ama tek barok dönem sanatçısı o değil. Antonio Vivaldi aynı zamanda bir rahipti sonuçta.” “Vivaldi bir din adamı olabilir. Ama belki de laik bir din adamıydı. Nereden biliyoruz müzik ve din işlerini birbirinden ayırmadığını?” “Gizem'den mesaj geldi. ‘Buluşabilir miyiz?’ diye soruyor.” Bekletmeden nerede ve ne zaman buluşabileceğimize dair bilgileri aldım ve O'nunla buluşmaya gittim. Bana bir anlık ani kararla bir hata yaptığını, amacımı yanlış anlamış olabileceğine dair yanlış düşüncelere kapıldığını göstermem için 5 dakika verdi: “Söz konusu durumda niyetim ve amacım yanlış bir şey olsa şu anda burada sana kötü niyetimi iyi gibi göstermek için süslemeye çalışıp seni kandırmaya yönelik cümleler kurardım. Fakat amacım kesinlikle böyle bir şey değil.” Samimiyet ve yalan söylememiş olmanın verdiği özgüven Gizem'i kazanmamı sağlamıştı. Fakat sadece arkadaş olarak. En azından şimdilik böyle olması hiç olmamasından daha iyiydi. Geriye sadece Mert'ten ayrılmasını beklemek kalmıştı. Fakat bunu beklemek çok zor olabiliyor hatta Gizem tarafından daha da zorlaştırılabiliyordu. Konuşmalarımızdan yola çıktığım zaman Gizem'in fazlasıyla sahiplenen ve kıskanç birisi olduğunu anlamak çok da zor olmuyordu. Yanyana geldiğimiz zamanlarda ise ben O'nun gözlerinin içinden papatyalar toplarken O bana Mert'le ettikleri kavgaları anlatıyor topladığım papatyalardan

Üç Nokta


seviyor-sevmiyor falı bakıyordu. En kısa zamanda buna bir çözüm getirmeliydim. Bir çok seçenek vardı önümde. Mert'e gidip açıkça Gizem'i seviyorum bırak onu demek mesela. Sonuçlarını düşündükçe etraf kırmızıya bulanıyordu. Daha temiz ve sonuca götürecek bir şey düşünmeliydim. Ne yapmam gerektiğini Hasan'a sormanın arşivime yeni bir klasik müzik eseri eklemekten öteye götürmeyeceğini bilsem de böyle bir gaflette bulunmam çok da uzak değildi. “Ne kadar onaylamasam da sana verebilecek olduğum örnek Mozart'tan başkası olmayacaktır. Türkler Viyana kapılarına dayandığında yazdığı bestesi senin yoluna ışık tutacaktır.” Beklediğim gibiydi. Fakat aklımı bileylemeli ve ne demek istediğini anlamak için ‘Türk Marşı’ kulağımda saatlerimi vermem gerekiyordu. Yapılacak şey sağlıklı bir plan yapıp Mert'in Gizem'i benim kadar hak etmediğini gösterebilecek bir kurgu oluşturmam olmalıydı. Gizem'i elde etmek için yaptığım kötü şeyler beni olduğumdan daha kötü birisi yapmayacaktı. Bu yüzden var olan düşüncelerimin dışına çıkıp daha yaratıcı ve daha olası hareketlerde bulunmalıydım. Kafiyeli şiir yazmak gibiydi bu. Mert'in yanına bir kız arkadaşımı yolladıktan sonra sınıf geçirebilecek ders notlarının kendisinde var olduğu yalanı yeteri kadar cezbedici olacaktı. Gömlek giymesi kurduğum planın işlemesi için fazlasıyla yüksek olanak sağlıyordu bana. Gizlice koyulacak ruj lekesi için gerekli her şeye sahipti. İkisi birlikte yürürken Gizem ve benim oradan tesadüfi geçişimiz çok da zor olmadı. Mert'in kolunda başka bir kızı gördükten sonra gaza getirici ters psikoloji tabanlı cümleler Gizem'i plana göre hareket ettirmeye yetmişti: “Mert'in yanındaki kız kim? Eminim ders notu falan Üç Nokta


alacaktır. Yoksa ne işi var o kızın Mert'in kolunda.” “Seni burada 1 dakika bekletsem olur mu?” Bu en çok duymak istediğim ikinci sesti. İlk ses ise Gizem yanımdan ayrıldıktan sonra Mert'in suratından gelen tokat sesiydi. Hiçbir engel kalmamıştı önümde. Lisede toplayamadığım cesareti toplayabilecek olduğuma kendimi inandırmak dışında. Olayın üstüne üç gün geçtikten sonra Gizem'i buluşmak için okulun bahçesine çağırmıştım. Aklımda bekletmeden söylemek, O'nu sevişimin fazlasıyla dogmatik ve herhangi bir siyaset programının bunun üzerine tartışma kuramayacağını açıklamak vardı. Sonuç ise fazlasıyla fiyaskoydu. Gizem gelmişti. Manzara karşısında ayakta zor duruyordum. Söyleyeceklerim yerini basit bir hüzüne bırakmıştı. Çok yakın bir arkadaşımın da diyeceği gibi Mozart'ın Requiem Lacrimosa'sı mimik halinde suratıma oturmuştu. Bundan sonrası için mücadele etmek zaman kaybı olacaktı. Ben verdiğim mücadelede kendime galip gelemeyecektim. Yanında yeni erkek arkadaşı ile birlikte el ele gelmesi beni mücadelemden vazgeçiremezdi. Ama söz konusu durum sadece geç kalışımı tekrar etmek olacaktı. Gizem gelmişti. Yanında Hasan ile birlikte. O günden sonra pek konuşmadım bu konu hakkında. Eksik kaldım. Bir yere yetişmek konusunda her zaman eksik kalacaktım…

Ufkum Ç.

Üç Nokta


ร รง Nokta


BİR AZICIK SUS

gözlerinde daha kırmadığı şarap şişelerinin parlaklığını taşıyan kızılcık şarabı kızıl saçlara sahip güzel kadın sen sırf dudaklarındaki vişne tadından ötürü bazen vişneli şarapla karıştırılabilirsin ama kızılcık şarabının tadını bilen bilir yani korkuya mahal vermeye gerek yok korkuyu mahalle aralarında bırak seksek oynayan kızların kırmızı topuklu ayakkabılarının topuklarında erkeklerin ortadan ikiye bölünen kauçuk toplarında korku en çok mahalle aralarına yaraşır öyle elm sokağı sakinleri falan değil mahallenin muhtarlarını da nostaljiden öteye salma mahalleleri en iyi Atilla İlhan şiirlerinde bulacaksın koca İstanbulda böylelikle hiç kaybolmayacaksın >

Üç Nokta


ama tarlabaşına sakın uğrama gerçek yüzüne çok sert çarpabilir sonra o mavi ünlü yağmurluğun falan yok senin sen baştan aşağı kızılsın kaşların kömür karası maden işçilerinin ölüm anıtı New York’tan daha soğuk bir yer varsa ellerindir sen ellerini ısıtmaya bak sıcak kupalarla ne aralıkların sonu var nede sabahın dördünde bizim kadar acı Clinton caddesi şapkalı adamların bulanık rüyası sakın uyandırma şşşşt sus ve yağmuru dinle bu şehre güneş yağarken sen yağmuru dinle son sigaranı öldürdüğün baban için yak ama unutma her yeni adamda babanı bulacaksın o yüzden ıslanmaktan korkma insanda ıslanınca köpekler gibi kokar köpekler gibi yalnız öleceksek eğer boş ver >

Üç Nokta


ıslanmana bak her şey geçer trenler geçer dolmuşlar vapurlar bu şehrin ortasından her şey geçer herkes gider sen ıslanmana bak şemsiyelerini bir silah gibi kullanan insanlardan korkma üzerlerine yürü onların kalabalığın gözlerinin içine bak ve yürü onların gözünde kendini göreceksin onların yüzünde büyük bir hüznü göreceksin yüzlerine yürü yüzlerinde Freud'un mektuplarında bıraktığı mürekkep lekelerini göreceksin ben ise sana bir mektup bile bırakamıyorum şimdi bil ki Hitler Yahudileri yaktığında hiç üzülmedim ama yine ben aynı ben Hitler kitapları yaktığında çok ağladım ve Freud Viyana’yı terk etmek zorunda bırakıldığında inanır mısın nefessiz kaldım uykularımdan bir türlü uyanamadım belkide sırf bu yüzden her yatağın baş ucundaki komidinin üzerine bir şiir bıraktım kaçı duvarla komidinin arasına sıkıştı bilemem kaçı yırtılıp atıldı kaçı saklandı kaçı sahiplenildi hiç numaramı yazmadım tekrarı olsun istemem tekrarı sadece şarkılarda severim o yüzden şimdi birazcık susta Cohen dinleyelim

Bay Pisuar

Üç Nokta


ร รง Nokta


110 Martılar da yürümeyi öğrenmiş kırılmış saç telleri uçuşmuyor artık, uçamıyor unutmuş artık bildiği o rüzgârları. Takmıyor artık simit ve karperi uzaktan bakıyor dalgaya vapura eski dostlara ufukta eli boş külliyat var hissetmiyor artık yaslandığı o vapur arkası korkulukları. Susmayı da öğrenmiş martılar umudu kalmamış bakışların konuşmuyor artık, konuşamıyor dokunamıyor artık ıslandığı o bulutlara. İnsanlar daha büyük artık şimdi onlar tepeden bakıyor çatılar bacalar teras katlar ufukta ölüme histeri özlemler var güneşe ırak, ay ırak, hava daha ılık artık kanatlarına. >

Üç Nokta


Rögar kapakları daha yakın otogarlar daha yayan gitmek daha yalan şimdi oralar bana çok uzak şimdi şuan derken dün cevaplarım bile yoktu uykusuz gözlerimde.

Gabriel

Çalışma: Dilan Demirbağ

Üç Nokta


SAKİL MUKAVEMET

Bir gece daha gözlerini kapatır görmezlerden olunur çağın usul akan serçe parmağı kopar düşer, devrilir ırkların bilinçaltı alt alta ters salvolar üst üste tüm fabrikalar beyinlerde çıkar ur alyuvarların kanalizasyon birikintisi çağrışımsal sürecin tüm fraksiyonları zihnin orospusu olmuş hayallerin tamirhaneleri ve işçiler İstanbul'u dişler İstanbul'u şişler İstanbul'u fişler İstanbul yine halı altında misafir bekler tamirhanelerde işçilerin süpürge darbeleri gece derbentlerinde afili fecaat uykuları mavi sakallı hurdalar kürk mantolu madonnalar parmak aralarındaki çorap kalıntısı İstanbul'un denize dökülmüş sahil şeritleri hangi şehrin uyuşturucu taciri psikiyatri terapisi Üç Nokta


silah sesi rezervuar köpekleri sakil düşen cemre ve şehrin uğultusu gözyaşlarında doğan girdap canavarı an bul herman hesse İstanbul’da an'ı bul anasını bul sat gitsin Haydarpaşa garında bekleme salonunda yağlı saçlarda

Gabriel

Eskiz Çalışması: Dilan Demirbağ

Üç Nokta


ร รง Nokta