Issuu on Google+


İÇİNDEKİLER BİZ, KISACA.

AHLÂKSIZLIĞIN, KENDİSİ ÖLÜMÜN ÖZGÜRLÜĞÜ OLDUĞUNDA, AHLÂKSIZLIĞIN ANISINDAKİ ÖLÜM SESSİZLİĞİ NE BÜYÜKTÜR! AŞK, AHLÂKSIZLIK İÇİNDE NE BÜYÜKTÜR ! AHLÂKSIZLIK AŞK İÇİNDE … BATAILLE

1 |U ç N . k t a


İLETİŞİM ucnoktafanzin@gmail.com

BLOGGER ucnoktafanzin.blogspot.com

2 |U ç N . k t a


Olağan

Adam, kendini aşağı çeken yokuşun başından yürürken temkinli davranıyor ve merdivenleri tercih ediyor. Aşağı doğru birkaç adım atarken saydırdığı küfürleri bir duyan var mı diye sağı solu kolaçan etmeden duramıyor, bunun ahlâki yanı değil onu rahatsız eden; yalnızca insanların bu küfürleri duymasına karşın, hâlâ yaşamalarının mantıksızlığını ayrımsamak istiyor. Merdivenden sıkılmış, yolun ortasına yöneliyor. Tüm dünyanın hâkimi gibi yürümeye devam ediyor; izlediği yalnızca parmak uçları ve o parmak uçlarının ulaşmaya çalıştığı bir ‘son nokta’. Karşıdan gelen arabanın sesini dinlerken köşeye çekiliyor ve o sırada sekiz-on adım ötedeki kediyi izliyor. Kediye yaklaştıkça ne kadar da bakımsız, zayıf ve sahte bir ifadeye sahip olduğunu görüyor. Kedileri sevmesine karşın, gene de bu kedide mide bulantısı yaratan şeyleri duyumsuyor. −Amına koyduğumun kedisi! Aracın sesi yükseliyor. Kedi hiçbir şeyin ayırdında değil. O sırada adama dikkatle bakıyor ve kendine yaklaşmasını bekliyor kaçmak için. Adam yaklaşıyor. Otomobil yaklaşıyor. Adam yolun köşesine çekildiğinde kedi, o an adam ona doğru koşmak üzereymiş gibi irkiliveriyor ve sonra adamın niyetinin bu olmadığını anlayarak yolunu tamamlamaya karar veriyor. O sırada beklenmedik bir hızla gelen araç kediyi acımasızca ezerken, kediden çıkan ses adamın üzerine sıçrayan kandan daha baskın ve sarsıcı oluyor. Herhangi bir canlının son nefesini vermeden önce çıkardığı ses, haykırmayla karışık bir inilti, belki bir rica tonlaması ya da bir sitem gibi. En içten sitemi can verirken ediyor kedi. Tanrıya bir sitem olmalı: −Böyle ölmemeliydim. Aracın içindekiler bir kediyi öldürdüklerinin farkındalar ve gülüşüyorlar; gene de adamdan çekindikleri için hızlanarak yola devam ediyorlar. Adam öfkeden kıpkırmızı kesilmiş gözlerini, ağzının kenarındaki 3 |U ç N . k t a


kedi kanını bileğiyle silerken bile şoför ve arkadaşlarından ayırmaksızın bağırıyor: −Hay siktiğimin bebeleri, sıçtınız gömleğin içine! Araç yüksek sesli müziğin sesiyle birlikte yokuşu tırmanıyor ve otomobilin içinden hiçkimse arkasına bakmıyor bile. Adam birkaç saniye önce kedi kanına boyanan gömleğini silmekle silmemek arasında kararsız. Kedinin barsaklarının dışarı fırlamış haline bakıyor. Yolun ortasında kedinin tüm iç organları özenle sergileniyormuşcasına duruyor. Etrafında çember oluşturan kan lekeleri, kediyi belki de ilk kez bir merkeze oturtuyor. Bu kedinin daha önce biri tarafından sevilmiş olması olanaksız. Adam hangi küfürü edeceğini şaşırıyor. Kedinin istençsiz ayak hareketine bakarken diğer yandan, gömleğini yeni sünnet olmuş bir çocuğun entarisini tutmasına benzer bir özenle tutarak, bu kez daha hızlı adımlarla eve doğru yürüyor. Kedinin başına üşüşen diğer sokak kedileri az önce olan olayı değerlendiriyormuşcasına birbirlerine bakıyor ve adamın da anlamadığı bir dilde tartışıyorlar. Adam eve vardığında, içeriden yükselen müzik sesine tekrar sinirleniyor. −Şurada beni sikseler duymayacak kancık karı! Anahtarını çıkardığında, artık tutmaktan yorulduğu kanlı gömlek, yeniden vücuduna yapışıyor ve adamın yüzündeki tiksindirici ifade daha da yoğunlaşıyor. Eve girdiğinde müziğin dışında bir sesin daha olduğunu ayrımsıyor ansızın. Koridorun diğer ucundan, yatak odasından geldiğini düşünüyor, hızlı adımlarla oraya girdiğinde kimsenin olmadığını görmek bir an için onu rahatlatsa da sesin kaynağına hâlâ ulaşamadığını anladığında tekrar içine kuşkulanıyor. Belli belirsiz, sanki kendi kendine sayıklarcasına “Havin?” diye sesleniyor. Duyan yok. Koridorun sonuna doğru yürüdüğünde mutfaktaki masaya yüzükoyun uzanmış sevgilisini, Havin’i görüyor. İki elini duvara yapıştırmış ve arkasında kan-ter içinde bir adam. Uzun süredir kondisyonlu olduğu Havin’in zevk dolu inlemelerinden ve adamın aynı süratle Havin’in içine girip çıkmasından öylesine belli ki, adam bu enfes tabloyu hayranlıkla izlerken buluyor kendini bir an. Şaşkın ifadesinin yerini yoğun bir öfke alan adam “Şimdi siktim belanızı!” diye haykırdığında Havin sıçrarcasına sağına, adama doğru bakıyor ve kedinin 4 |U ç N . k t a


ezildiği an çıkardığı sese benzer bir ses çıkarıyor. Havin’in yorgun düşmüş fakat hâlâ istençli vücudu, dimdik göğüsleri ve adamla şimdiye dek hiç denemediği pozisyon adamı kısa bir süreliğine kıskandırıyor ve Havin’in kaslı sevgilisine dönüp bağırıyor: −Ayhan bu ulan! Öz kardeşimle bir de! Öz kardeşim lan, öz! Havin’in ağzından tek bir söz çıkmıyor, ayak bileklerine kadar indirdiği külodunu çekip eteğini düzeltirken Ayhan çaresiz, adamın ona yaklaşmasını bekliyor. Gözbebekleri büyümüş, penisi hala aynı sertlikte – adamınkinden hayli büyük, kımıldayacak hiçbir yeri yok ve Havin onu itip köşeye çekildiğinde Ayhan adamın bakışlarından gözlerini alamıyor: −Abi… Ayhan sözünü bitiremeden, adam mutfak tezgâhındaki bıçağı almaya yöneliyor. Ayhan bıçağı kendine alamayacağını kabullenip, daha seri bir hamleyle tezgâhın yanındaki, İngiliz anahtarına benzer uzun saplı ve çelikten et döveceğini kaptığı gibi savunmaya geçiyor. Adam onları sevişirken gördüğü ilk andaki belli belirsiz küfürlere devam ederken Ayhan’ın üzerine atlayıveriyor. Ayhan bıçakla üzerine gelen bu adama et döveceğiyle esaslı bir tokat yapıştırıyor ve adam yere yığılıveriyor. Başta ayırdında olmadan yaptığı bu hamle Ayhan’ın neredeyse hoşuna gitmiş olmalı; darbeleri yineliyor ve bu kez kafatasına indirdiği darbeleri et döveceğinin tırtıklı tarafıyla sürdürüyor. Adamın kafatasından omuriliğine dek açılan yarığa hayran hayran bakıyor. Bir heykeli izler gibi, merakla ve heyecanla bakıyor. Az önceki öfkeli adam gitmiş ve yerine bütünüyle arınmış, tüm günahları affedilmiş bir adam gelmiş. Nefes nefese kalan Ayhan, kolları yorulduğundan, diz çökmüş vaziyette adamın beynini inceler gibi dikkatle izliyor eserini. Havin adamın cansız bedeninin önünde, saçlarına yapışan beyin parçalarını ve sevgilisinin yüzüne sıçrayan kan lekelerini silmeye eğildiğinde Ayhan, kadına kayıtsızca soruyor: −Duşa girelim mi? Havin cevap vermeksizin Ayhan’ın yüzüne bakıyor. Sevişmeden önce çektikleri tozun etkisinden çıkamadığını anlayan Ayhan soruyu yinelemiyor. Havin doğrulup, adamın cansız bedenini ayağıyla köşeye ittikten sonra yere uzanıyor ve külodunu indirip Ayhan’a bakıyor. Öncekinden çok daha sert bir hamleyle üzerine atlayan Ayhan, Havin’in eteğini parça5 |U ç N . k t a


lara ayırmak ister gibi çekiştiriyor ve Havin’in içine girdiğinde Havin’in çıkardığı ses gene kedinin sesiyle aynı. Bir yandan belli belirsiz sayıklıyorsa da Ayhan’ın bu sayıklamaları anlaması mümkün değil. Çünkü o da bu kez, önceki sessiz adamı unutturmak ister gibi haykırıyor. Havin’in inlemeleri, Ayhan’ın üzerinde gidip gelmesiyle daha de yükselerek bir çığlık halini alıyor. Havin’in belini kavradığı gibi yüzükoyun yere uzatıyor. Havin yüzüstü uzandığı zeminde kalçasını yukarı kaldırıp içine almayı beklediği penisi eliyle yokluyor. Terden ve spermden kayganlaşmış penisi kalçasının üzerinden vajinasına kadar sürttürerek aşağı indiriyor. Ayhan bir eliyle kalçasına bastırırken diğer eliyle de ensesinden kavrıyor Havin’in. Yalnızca boğulurken çıkabilecek bir sesle “devam et,” diyebiliyor Havin. Ayhan o an becerdiği kadının kim olduğunun ayırdında bile değil gibi ensesine bastırmaya devam ediyor. Cevabını, tekrar sertleşmiş penisini Havin’in vajinasına sertçe yerleştirerek veriyor sanki. Havin düşecekmiş gibi iki eliyle yeri avuçlamaya çalışıyor. Tırnaklarını geçirdiği zeminden Ayhan’ı irkilten çızırtılar çıkarıyor. Ayhan hızlanarak gidip gelmeye devam ediyor Havin’in içinde. Havin’in sesini bastırırcasına, salyalar saçarak haykırıyor ve kalçasını kavradığı elini Havin’in saçlarına dolayıp, üzerine daha baskın bir şekilde yükleniyor. Zemini sarsabilecek bir hızla gidip gelmeleri, Havin’in sessizliğiyle beraber hareketsizliğinin ayırdına varmasını da engelliyor. Ayhan boşalırken gürleyen bir aslanı andıran sesle beraber gergin vücudunu Havin’in üzerine bırakıyor. Nefes alışını dengelemeye çalışırken Havin’in nefes almadığını, vücudunun kendini çoktan yere bıraktığını fark ediyor. İrkilir gibi kendini köşeye atıp sesleniyor: −Havin, iyi misin? Uyan lan sürtük! Öldün mü lan, öldün mü anasını sikeyim. Havin? Ayağa kalkıp koridora yöneliyor hızla. Kapı aralığından arkasındaki iki cansız bedeni izlerken buluyor kendini. Beyni dağılmış bir adam ve boğularak öldürülmüş bir kadına, Havin’e, ağabeyinin karısına bakıyor. Kalbi öncekinden daha hızlı atmaya başlıyor. Mutfağın kapısını kapatıp salona doğru hızlı adımlarla yürüyor. Televizyonun yanındaki müzik setini kapatıyor ve karşısında duran tekli koltuğa oturup başını ellerinin arasına almış şekilde yerdeki halının şekillerini izliyor. Ter damlalarının oluşturduğu çizgiye gözü kayan Ayhan, aklına gelen bu yeni fikri nere6 |U ç N . k t a


deyse mutlulukla karşılayarak banyoya doğru yürüyor ve duşakabine girip buz gibi suyla vücudunu temizlemeye koyuluyor. Ağabeyinin şampuanıyla başını şampuanlıyor, Havin’in kesesini alıp koltuk altlarını ve penisini siliyor. Suyu kapatmadan banyodan dışarı çıkıp yatak odasına doğru yürüyor. Ağabeyinin gardrobundan birkaç parça kıyafet ve bir havlu çıkarıyor. Kurulanıp giyiniyor. Ağabeyinin yeni aldığı ayakkabıyı ayağına geçirip dışarı çıkıyor. Kapıyı kapatmadan çıktığı için banyoda suyun sesi apatmanın içine kadar geliyor. Evden uzaklaştığını suyun sesinden uzaklaşırken ayrımsayabiliyor. Evin önüne çıktığında derin bir nefes alıp hangi taraftan gitmesi gerektiğini kestirmeye çalışıyor. Birkaç dakika boyunca iki yönü de tartıyor gözünde. Yokuşun orta yerindeki evden aşağı doğru yollanmaya karar verdiğinde aşağıdan gelen polis aracını görüyor. Aniden yokuşun başına doğru yönelip koşmaya başlıyor. O an, kaçmaya çalıştığı aracın onun peşinden gelmediğini anladığında yokuşun neredeyse başına gelmiş oluyor. Yokuşun başından hızla aşağı, onun olduğu yöne doğru gelen ambulansı görememesine karşın, oldukça rahatsız edici siren sesinin onu ayıltmasıyla birlikte geriye doğru savruluyor. O sırada ambulans karşısına çıkıyor ve sanki av aracının farlarına yakalanmış küçük bir tavşan gibi hareketsizce aracı izliyor. Ambulansın şoförü Ayhan’ı görse de fren yapmaya fırsat bulamadan, üzerinden geçiveriyor. Birkaç metre ilerde duran ambulanstan aşağı inen görevli yerde yatan Ayhan’a bir bakış attıktan sonra aracın ön tamponunu kontrol etmeye başlıyor. Köşede duran yaşlıca bir adam görevliye uzaktan laf atıyor: −Tampon gitmiş, daha da iflâh olmaz.

Ali C. Yoksuz

7 |U ç N . k t a


Çizim: Ayşegül Ç.

8 |U ç N . k t a


Ben Lovi

Saatte elli kilometre hızla koşabildiğime inanmamaları umrumda değil. Bunu günde üç-dört hatta bazen beş kez yapıp, her seferinde dünyanın farklı bir şehrini gezdiğime inanmamaları ise, hiç umrumda değil. Kaldı ki umurum da bende değil. Aslında, -de hâlinin anlamsızlığından tüm bu karmaşa. Olay akışının temel noktası; “-değil”. Bulunma hallerindeki bu debeleniş, ustan ırak. Bende genel olarak her şey; “değil”. Anlaşılması ve anlatılması gereken tam anlamıyla bu. Adım Lovi. Lovi Lazcada çil demektir. Evet çillidir yüzüm. Saçlarımın kızılı parladıkça, çillerim de parlar. Kimisi bunun kutsal bir görüntü olduğunu düşünüyor. Para almadan gülümsediklerim mesela. Benim için gülmenin ücreti peşin alınmalıdır. Devamı ise müşteri memnuniyeti diyelim. Henüz ödeme yapmayan olmadı, sanırım işimde iyiyim. Ve iş ile gerçek gülüş asla karıştırılmamalıdır. Kurallarımda çok katıyım. Babaannem bir Laz kızıymış ve adımın Lazca olmasını istemiş. Onun adı da, verimli toprak anlamına gelen Nzeli imiş. Bana adımı bağışladığı gün, tam da o anda dikivermiş nalları. Bu benim devamı seller misâli gelecek olan uğursuzluk yolumun ilk adımıdır. Kim hayatına babaanne katili olarak başlama ayrıcalığına sahiptir ki? Ben hep koştum. Her yeni isimde, her yeni pis nefeste, her izde, her lekede. Şehirlerce, yollarca, yıllarca. Hiç durmadan. Yüzüme değen hiçbir

9 |U ç N . k t a


nefesi hatırlamam, çünkü ben hiç orda yoktum. Ya başka dağlarda, ya başka sokak aralarında. Ama hep başkalarda İşin ücretini başkaları belirler. Racon böyledir, ben ve benim gibiler de hizmet ederiz bu ağ tutmuş racona. Etimizle, derimizle, bizim olup da bizim olmayan her şeyimizle. Yabancı gelmemiş olmalı. Nazarımda her yer artık birer alternatif kerhâne, arz ve talep edenler anlaşır ve kalanlar hizmet sunar. Toplumun en âlâ pezevenk olduğunu koşullarım sırasında keşfettim meselâ. Fiyat biçer, etiket koyar, kuralları yapıştırır ve pazarlar sizi. Ve ben durmaksızın koşarım. Ah bilseniz ne güzel şehirdir Cenova… Bir defasında, marketten aldığım ten çorap için ödeme yaptığım beş Lira kâğıt paranın peşinden, bir gün içinde tam dört şehir dolaştım. Benim kâinatımda koşarak her yere yetişebilirsiniz ve hız yalnızca bir histir. Zaman bir salınımdır. Hâkimiyet durağanlıkta, hüküm saydamlıktadır. Beş Liranın dolaşım şeklini ve niteliklerini araştırmak için çıktığınız bir keşifte, dünyanın zaman algısındaki günlük bir sürede, tüm şehirler dolaşılabilir. Ama yerin altındaki şehirlere gitmek de varsa seyirde, fiziksel ve kimyasal koşulların değiştiğini vurgulamakta fayda var. Bu da yabancı gelmiş olmamalı. Yerin altı, üstünden her kâinatta büyüktür. Ve karanlık, damarlarda kandan hızlı ilerleyen tek şey. Ben Lovi. Lakabım ışıktır. Karanlıkta dahi olsa, parlar çillerim. Bu durum odamın ziyaretçi sayısında değişime yol açar. Sürekli aynı ziyaretçilerim vardır mesela, yenilerin parlak çillere alışması zaman aldığından olsa gerek. Ben koşuya karanlıkta çıkarım hep. Doğal karanlığı sağlayamadığımda, perdeler yetişir imdadıma. Ben Lovi. Toplumun adlandırmasına göre nâmım orospudur. Bu durum başıma gelen en kötü şey değil. Hiçbir ahlâk itelemesi gücendirmez beni. Çünkü koşullarım sırasındaki keşiflerimden biri de ahlâkın ahlâksızlığı olmuştur. Karanlıkta ahlâk uyur, ben koşarım. Ekseriyetle, tüm kılcal damarlara ve dokulara. Ben Lovi. Kuyruğunu yutmuş yılanım. Soru içinde cevap, cevap içinde soruyum. Başıma gelen en kötü şey yaftalar değildir çünkü başka şeylerdir. Ben Lovi. Koşarken, kendi insanı tarafından katledilmiş insanlara, kendi devleti tarafından soyulmuş, paramparça edilmiş, gömülmüş çocuklara şahit olmuş Lovi. Tüm bu vahşetin ahlâk ve toplum itelemeleriyle 10 |U ç N . k t a


gerçekleştirildiğini gören, tutsak insanoğlunun acısına tanık Lovi. Vahşeti günah ve ahlâksızlık saymayan zihniyet tarafından bedenini hür kullandığı için infaz edilmek istenen, tüm ‘karşıdakini ve var olan bütün kaynakları tüket’ çılgınlığı karşısında sade ve sadece kendi bedenini tüketme tercihinde bulunmuş orospu Lovi. Ben koşarım. Her şehri avucumun içi gibi bilir, hızı hissederek keser, kendi içimdeki çamur nehrinde hareler yaratırım. Ve ben bilirim. Ben bilirim ki, orospuluk var olan düzen içerisinde şerefli bir meslek sayılır. Göndere, ne bayrak, ne din, ne politika, ne geçmişin büyük liderlerinden birinin flamasını çekmeden kendi bedenini çekmektir. Ben Lovi. Saatte elli kilometre hızla koşabildiğime inanmamaları umurumda değil. Değil. Çünkü ben parlarım, gülümsediğimde para almadığımda hele. Ah ne güzeldir şehirler ve çocuklara gülümsemek karşılık beklemden. Ne güzeldir renkli basamaklar, ne güzeldir Amsterdam…

Nur An

11 |U ç N . k t a


12 |U รง N . k t a


Wagner Gibi Geldi

Dalgalar çok yüksek ve ben yüzmeyi öğrendiğim için kendimle gurur duyacak yaştayım. Hatta yaşımın bana kattığı hayalcilikten mi, karam tam randımanlı çalışmadığından mıdır ne, üstünde durduğumuz şeyin (allahım lütfen gemi olsun) şekli sürekli değişiyor. Neyse ki tayfanın bana aldırdığı yok. Hepsi saatlerdir sağa sola yağdırdığım manasız emirlerin tesirindeler. −Sen uzun boylu güverteyi cilala. Sen arkadaki kısa olan yelkenler alabanda, ortanca dağmat git bana mutfaktan uzunca bir şey getir, gümüş takımları parlatılmadı mı hâlâ… Hiçkimse, ben dahi bir allahın kulu ne olduğunu anlayabilmiş değil ama demin dediğim gibi dalgalar çok büyük. İnsanı korkudan uysallaştırıyor. Uysallığımızı da ayaklarımızın bastığı, hayatlarımızı bağladığımız koca gövdenin süngerden oluşunun tedirginliği süslüyor. Gemiyi yönetmek bu kadar zor olmamalı, hayatın akışı kendiliğinden olmalı, beş yaşında bir çocuğun rüyasında Wagner çalmamalı. Ama çalıyor. Fonda. −Kaptan (aslında babam kaptan) Kaptan batıyoruz. Balonu terk edip filikalara gitmeliyiz. Ulan filika dediğin geminin küçüğü; gemiyi batıran fırtınadan filikaya kaçılır mı? Hayatın sunduğu seçenekleri sikeyim. İşin içinden çıkamayalım diye yaşıyoruz. 13 |U ç N . k t a


−Hayır sersemler, sizi gidi kokuşmuş korkak deniz sıçanları. Ben ne dersem o olacak. Sen çapa mayna, gözlüklü, halatlar vira, biriniz bana dürbünümü getirin. Herkes iş başına. O beyaz balığı bulmadan dönmek yok. Atarım ulan hepinizi bu yaşlı okyanusa. Sesimin desibeli Wagner’in desteğiyle tayfamda uyarıcı, denizde afyon etkisi yaptı. İlahi bir senkronizasyona tutulan adamlar gemiyi düze getirdi, rüzgârı arkaladı ve rotayı önümüze aldı. Dalgalar Musanın değneğini yemiş gibi yol veriyordu. Hemen direğe fırlayıp bastım cilayı tayfaya: “Sizler şu an şu koca yaşlı domuzu dize getirdiniz. Dizginlemekle kalmayıp köpek ettiniz ulan, siz var ya siz ağzına sıçtınız fırtınanın, amına koydunuz tayfunun lan, helal lan!” −Kaptan?!! −Adamlık müessesesi bu güne dek böyle şanlı, böyle başarılı, böylesine kodum mu oturtup ve heeeyt deyince… −Kaptan??!! −Ne o kara mı? −Ee bana teşekkür yok mu genç denizci? Babam her hikâyenin tamam olması için illa ki bir kadına ihtiyacı olduğunu söylerdi. Tahmin ettiğiniz gibi arkamda bir kadın vardı ve yanlış zamanda, yanlış yerde ortaya çıkmıştı (sonradan hayatıma girecek kadınlarla ilgili bütün sorunlarsa benden kaynaklandı. Bakınız: bundan sonra yazacağım hikâye). Kadın gitmeliydi. Ben niye gemideydim. Bu nasıl rüya lan! Gök karardı, deniz köpürdü, elle tutulan her şey ters yüz oldu. Tüm tayfa po sırasına geçip, “lanet, lanet” diye bağırıp denize atladı. Direklerimize yıldırımlar düştü, çevremizi saracak köpekbalığı sürüsünün ilk yüzgeçleri ufaktan gözükmeye başladı, kadın soyunup kanatlarını takıp beni terk etti. Aklıma gelen tek şey ise eksik ateri kasetlerimi Atilla’nın almış olabileceğiydi. Durum böyle olunca Tarkan’ı yutamayan dev ahtapot gibi gelip beni asrdı ve anason kokulu denize çekti. Hava yok. Gram oksijen yok. Sadece buram buram anason. Deniz yok. Nefes yok. Gemi zaten gitti. Zaten bisküvidendi. Ve karşımda babam. −Ali kalk. 14 |U ç N . k t a


Ağzı yüzü kan, ağlamış. Kafası gözü şişmiş. Sarhoş kafayla bisikletten düşmüş eve gelirken. Babam değil ama babam yaşında başka bir adam yaklaşık şöyle bir şey demişti (bunu aslında ben de söylemiş olabilirim): İnsan yapamayacaklarını görüp kendi sınırlarının sert duvarlarına çarpıp sersemlediği zaman olgunlaşır. Yapamayacaklarının bilcine vardığında. Babam o gün iki şişe rakı içip bisiklete binmeyeceğini öğrenmiş, “ne olacan lan büyüyünce” diye sordu. −Doktor, dedim. Aslında itfaiyeci olmak istiyordum ama babam o haldeyken su hortumu bir işimize yaramazdı. −Siktir git yal lan yatağına, dedi. O gün annem evden gitti. Tabi ki ben doktor olamadım. Hikâyemdeki kadın da henüz ortaya çıkmadı. Daha yirmi yıl vardı ortaya çıkmasına. Çıkıp rakı içmemize. Pisi pisine vedalaşıp bir daha hiç görüşemeyecek olmamıza.

Kamuran Sertdüş

15 |U ç N . k t a


16 |U รง N . k t a


Nekromantik

Her defasında dişlerimi fırçalıyordun, inkâr etme biliyordum. Dudaklarımdan tiksiniyordun, dilimden, dişlerimden, ağzımdan, tüm bedenimden. Beni hissetmekten nefret ediyordun. Her defasında duşa giriyordun, benden arınmak istiyordun, teninde bıraktığım parmak izlerinden. Sana bakmamdan nefret ediyordun, yanağındaki gamzeye dokunmamdan, boynuna öpücükler kondurmamdan, saçlarını okşamamdan. Beni görmeye tahammül edemiyodun. Yüzünü öteye çevirdiğinde aynayı görüyordun ve aynada ikimiz, birbiri içinde kaybolan iki beden. Gözlerini kapıyordun. Görmeye dayanamıyordun. Her defasında camdan dışarı bakardın, biliyordum. tek beri biliyordum, nefret ediyordun. Az önce bakışlarını benden kaçırmana izin vermeden, hallettim her şeyi. Sen tekrar camdan bakmadan önce. Dişlerini fırçalamadan, duş almadan önce. Ellerim nasin boynunda akan yaşamı durdurana kadar devam ediyordu her şey. O an anladım beni ne kadar sevdiğini. Bana öyle yumuşak bir aşkla bakıyordun ki. Küvetin içinde ıslak, çırılçıplak. Gözlerinde büyümüş 17 |U ç N . k t a


aşkla, belki böyle öğrenmiştin büyümeyi. Sana hiç kızmadım, seni öyle sevdim ki… Elimde sönmeye başlayan sigarayla yanına sokuluyorum şimdi. Hisset beni. Buz gibi küvet, soğumaya başlayan sen. Boynun istemsizce bana dönüyor, yanına sokulunca. Kendi isteğinde bana bakıyordun. Gamzene ne oldu? Yok mu artık? Dikkatli bakınca görüyorum, bir öpücük konduruyorum ona. Artık cansız olan boynunu okşuyorum. Öyle narin, öyle ince ki, öyle kırılgan. İçimde bir şeyler uyanıyor, içimde hoş olmayan bir şey var, bana kızmana neden olacak bir şey. Sana sahip olmak istiyorum, bana bakarken gözlerin. Morarmaya başlayan dudaklarına dokunuyorum dudaklarımla, ağzımı gezdiriyorum tüm bedeninde, bir parça yaşam bulmak için. Oysa biliyorum, son nefesinle akıp gitti küvetin giderinden yaşamın. Olsun bana bakıyorsun ya, hâlâ bakıyorsun. Görmek istiyorsun beni. Sana izin vereceğim, hiç merak etme. Her şey için özür dilersin benden. Seni severim yine. Hâlâ kaygansın ve hala sıcak. Çok güzelsin. İçine doğmayacak çocuklarımı bırakıyorum. Ölü doğan tohumlar. Beyhude bir çabayla, canlı bir yumurta aramaya çalışıyorlar. Umurumda değil. Kendimden tiksiniyor, seni seviyorum. Tanrım kendimi görmeye dayanamıyorum! Ağzım, gözlerim, yüzüm iğrenç! Ellerim titriyor. Ayna, sana bakamıyorum. Bir şeyler yapmalıyım… Yüzümü çeviriyorum ona, artık çok soğuk. Vücudu, dudakları, yüzü, bakışları bile. Her şeyi ısıtmak için yapmam gereken şeyi yapıyorum. Kesiyorum hayatla olan bağımı. Kırmızı bir ölüm sızıyor bileklerimden küvete. Onun bedenine, benim bedenimden. Bu onu canlandıracak. Elimi uzatıyorum, gözlerini kapıyorum. Gözkapakları kızıla boyanıyor. Birazdan uyanacak derin uykusundan. Bedenim titriyor, üşüyorum. Yüzümü yüzüne yaklaştırıyorum. Son nefesim küvetin giderinden akıp gidiyor ruhumla beraber. Ölüyken kendime biraz da olsa tahammül edebiliyorum… Ve yeni bir hayat doğuyor. Arsız bir sperm, yumurtaya ulaşıyor. İki ölümden can uyanıyor. Kırmızı ve sıcak, hiç doğmayacak. Yaşamı bilmeden ölümü görüyor.

Burak Albayrak

18 |U ç N . k t a


Kir

Uykusunda onu izlerken ağlıyordum. Üzüldüğüm için değil hâlbuki. Küçükken annemi pek göremezdim. Çalışıp babamın boşluğunu da doldurması gerekirdi. Ayda bir kereye mahsus tatlı alırdı bana. O uyurken, küçükken yediğim o tatlının kokusu gelirdi burnuma. Uyurken izlerdim. İzlerken ağlardım. Benim için bu kadar kıymetli bir şey daha olabileceğini düşünmemiştim hiç. Kısa süre önce hiçbir şey yokken hayatımda, bu gün bu hâlde ağlıyor olmam hiç doğru değil. Ama yanlış olması benim için bir anlam ifade etmiyordu. Yaratıcılık kisvesi altında insanları kandırmaya yönelik hareketler para kazanmamı sağlıyordu. Evet, bir reklam şirketinde çalışıyordum ve bununla gurur duymuyordum. Geçimimi sağlamak için bir işte çalışmak zorunda olduğum aşikârdı ve diplomasına sahip olduğum okul insanları kandırmayı öğretmekten başka bir işe yaramıyordu. İşim gereği insanları dış görünüşümle etkilemek, halkla ilişkilere hâkim olmak ve fazlasıyla insan tanımak zorundaydım. İlk izlenimin önemli olduğu bu dünyada bir insanı etkileyebilmek, sahip olmanız gereken ilk vasıftı. Yıl içinde onlarca reklam tasarlıyor, hayata geçmesini sağlıyordum. Başarılı olduğumu birçok ağızdan duymak mümkündü benim için. Başarı böyle bir şeydi çünkü. İnsanları kandırmak bir başarıydı. Kirli dünyada tanıdığım temiz yüz: Ece. Yeni reklam yıldızımız. Uzun boylu, esmer ve uzun saçlı. Gözler anlatır insanı derler ya. Gözleri dün19 |U ç N . k t a


yaları temsil ediyordu. Gülüşündeki etkileyicilik, marka olabilecek kadar güçlüydü. Adına ‘reklam yıldızı’ denen kişilerle pek uzun süreli olmazdı ilişkimiz. Bu yüzden beni bu denli derinden etkileyen insanla tanışmak için pek vaktim yoktu. Durum değerlendirmesinden sonra ilk adımı atmıştım. Mevkiim sayesinde kolaylıkla tanışma fırsatı bulmuştum. Fakat karakteristik özelliklerim nedeniyle hiç kolay olmamıştı gözlerinin içindeki dünyalardan birinde yaşamak istediğimi söylemek. İşim gereği yalan söylerken ne kadar rahatsam, duygularımı ifade ederkenki dürüstlüğüm bir o kadar kasvetli oluyor. Tek başıma altından kalkamayacağım için etrafımdakilerden öneriler almaya başlamıştım. Zaman daralıyordu. Çokça tavsiye aldıktan sonra derdimi anlatmak için lüks bir restoranda iki kişilik rezervasyon yaptırmam ve Ece’yi benimle yemek yemeye ikna etmem gerekiyordu. Bunun için okulda öğrendiğim birçok bilgiyi kullanmak zorunda kaldım. Kandırdığım için gurur duymasam da, yemeğin sonunda Ece’nin benimle bir şeyler yaşamayı denemek istemesini öğrenmiş olmam, aslında kandırmaya değil de kandırılmaya attığım bir ‘ilk adım’mış. Başarı işte buydu; sadece benim farkına varmam biraz zaman almıştı. Uzun vakitler geçirirdik. Şiirler okudum. Gözlerinin içine bakardım. Sarılırdım. Uzun uzun sarılırdım. Hiç konuşmadan. Nefes alıp verişini dinlerdim. Sıkılırdı bundan. Ben hayatımın sonunun bu hâldeyken gelmesini çok istedim. Çok çabuk kaptırmıştım kendimi ona. Ben koşuyordum. O sadece bekliyordu. Aldırış etmiyordum buna. Geceleri onu izler ve ağlardım. −Karnım ağrıyor. −Az önce yedik yemeği, Doymadın mı ki? −Karnım tok olmasına tok da, sana doyamamışımdır belki. Yetişkin insanların ilişki süreesini fazlasıyla aşmıştık. Postmodern insanlarların ilişkisi iki aydan fazla sürmezdi. Yetişkin insanların ilişkilerindeki büyün hataları tekrarlamıştık. Sîneye çekmek zor gelse de vazgeçebilecek kadar, hatta bunu aklıma getirebilecek kadar dahi güçlü değildim. O güçlüydü! 20 |U ç N . k t a


Ufak yalanlarla başlamıştı. Yalanın boyutu ve rengi değiştikçe zedelenen ilişki, yıkılmaya yüz tutmuştu neredeyse. Kabullenemiyordum. Bir kadın tarafından yaşatılacak tüm acıyı yaşamış, tüm zorluklara katlanmak zorunda bırakılmıştım. Aldatılmıştım. Yarı yolda bırakılmıştım. Sevilmediğimi işitmişti kulaklarım. Peki, bu benim duygularımı değiştirmeli miydi. Vazgeçmek mi gerekiyordu bu sevgiden? Yaşattığı onca şeye karşın tüm duygularımı inkâr edip sevmiyorum mu demeliydim? Tüm hayatım boyunca tekrarladığım hatayı yeniden mi yapmalıydım? Hayır. Yalan söyleyemezdim. Bunu kendime yapamazdım. Nedendir bilmem, o da bırakamıyordu beni. Ayrılmıyordu bir yere. Kullanmayı seviyordu beni. Farkında olsam bile karşı koyamıyordum. −Gidelim, dedim ona. Her şeyi ve herkesi bırakalım geride. Sadece gidelim. Gelemiyorum demek ne kadar zor geldiyse artık; düşüncesini ifade ediş tarzı bile hayli heves kırıcıydı: −Benim hayatım senden ibaret değil, biraz saygılı ol lütfen. −Tekrarlamayalım aynı hataları, dedim ona. Bu bir hastalıksa eğer, tedavi edelim, dedim. Sonuç beklentimin üstünde olmadı: −Benim karakterim bu demek ki. Değişmeyi düşünmüyorum. Bırakmak istedim. Onu bırakmak istedim. Sırf bu yüzden kendimden nefret ettiğim anlar oldu. Belki bir imtihandı bu yaşananlar benim için. Gerçekten onu hak edip etmediğimi görmemi sağlayacak bir imtihandı. Belki de kendimi kandırıyordum sadece. Dönem dönem farklı yüzlerini gördüm onun. Beni sevdiğini söylüyordu bir yüzü. “Daha iyisini bulursam, bırakıp giderim,” diyordu öteki yüzü. Hangisinin gerçek olduğunu bilmesem de seviyordum. Sadece seviyordum. Her şey bir anda gelişmişti. Hayatıma girişi, bana yaşattıkları ve benden gidişi. Peki, bu neyi değiştirecekti? Ben yaşamaya devam ettikçe gitmesinin etkisi yalnızca ‘özlem’ olacaktı. Güneş, ikimizin üzerine birden doğacaktı her seferinde. O bunun farkında olmasa da tarafımdan sevilerek uykuya dalacaktı. Yine de inkâr edilemeyecek seviyede kötü zamanlardı. Parçalanmıştım. Her parçam ayrı yerlerde acı çekiyordu. Mutlu olmayı hak etmiştim artık. sarılmayı, uyurken onu izlemeyi ve onu izlerken ağla21 |U ç N . k t a


mayı fazlasıyla hak etmiştim. Ne yazık ki hak etmek yeterli değildi. Bir başkası ona sarılacaktı. Bense, sadece gözlerimi kapadığım zamanlarda canlanan bir hayalin içinden bakabilecektim onunla gökyüzüne... Böyle düşündükten tam yedi yıl, on bir ay, dört gün sonra karşıma, Kadıköy-Beşiktaş iskelesinde çıkıvermişti. O beni fark etmemişti ama ben farkındaydım onun. O dönmüştü ve bu tesadüf olmak için fazlasıyla uç bir durumdu. Beni fark etmesini sağlamam güç oldu biraz. Görür görmez gözleri yoldu. Yanıma geldi: −Saçların ağarmış. −Neredeyse sekiz sene geçti. Aslında tam tarihi biliyordum. Fakat söylemeyerek, bir an kendimi ağırdan sattığım konusunda, kendimi bile kandırmıştım. −Hiç değişmedin değil mi. Kalbin hâlâ aynı hızda atıyor olmalı. −Bazı şeyleri değiştmeye gücü yetmiyor sekiz senenin. Birer kahve içmek için oturduk. Sekiz yıl içinde başından geçenleri anlatmasını beklerken, beni terk ettiği günün hemen ertesinde, her şeyin farkına vardığını söyledi. Geri dönecek yüzü olmadığı için ve geri dönerse daha çok üzüleceğinden korktuğu için böyle bir şey yapmadığını söyledi. O an ayağa kalkıp, tokadı patlatacaktım. Sadece: −Keşke gelseydin. Daha fazla zarar verilebilecek durumda değildim, diyebildim. Sonuçta her tokat surata atılmıyordu. Değişmişti. Farklı bakıyordu bana. Benim ona baktığım gibi değildi. Hayat belirtisi artıyordu yüzünde. −Gittiğinden beri gülümseyemiyorum. −Gittiğimden beri gülmek istemiyorum. Başıma gelen onca şeyden, onca acıdan sonra bunların doğru olmadığı ortadaydı. Ama inkâr edilemez seviyede seviyordum. Tüm olanlara, tüm yaşattıklarına rağmen, kalbim hâlâ onun için çarpıyordu. Farkındaydım ve bunu reddedemezdim. Sadece bir gece gelip benimle birlikte uyumasını istedim. Hâlâ o uyurken, ben onu izleyip ağlıyordum. Fakat bu kez uyanmıştı. −Neyin var, niye ağlıyorsun? −Özür dilerim. Uyandıracak kadar yüksek sesli olduğunu fark edemedim. −Sese uyanmadım zaten. 22 |U ç N . k t a


Bu verdiği cevap beni sevdiğini, artık beni sevdiğini gösteriyordu. Hiçbir zaman inançlı birisi olmadım. Fakat bu yaşadıklarımdan sonra inandığım tek şey, insanın sevmekten vazgeçmediğinde her şeyi kazanabileceğiydi.

−İşte bu yüzden bu kadar geç evlendim. −Baba iyi de bu bahsettiğin kadın annem değil. −Evet. −Peki, neden anlattın bunu bana. −Hayat her zaman istediklerimizi vermez bize. Anneni kaybedeli üç sene oluyor. Bu bahsettiklerimden sonra hayata bağlanmam zor oldu. Annen karşıma çıkmasaydı, beni bu yaşadıklarımdan sonra hayata bağlamasaydı eğer, şu anda, burada sana bunları anlatmak yerine, çok farklı bir yerde, çok daha kötü bir durumda olabilirdim. ‘Kazanmak’ fiilinin ifade ettiği şey, her zaman aynı değildir. −Annemle nasıl tanıştınız peki? −O da başka bir ‘hikâye’. Başka bir zaman da onu anlatırım. −İyi geceler babacığım. −İyi geceler kızım…

Ufkum Ç.

23 |U ç N . k t a


24 |U รง N . k t a


Boş Oda birinin nefesi var, bomboş odamda... birisi kıpırdanıyor, hışırtısı geliyor. ekmek atıyor balkona, kargalar balkona geliyor. ve bu boş odada gerçekten, benden başkası var! teybe kaset koyuyor, -hep neşelineşesi korkutuyor. başımda dikilip izliyor, gözleri korkutuyor. kan kokuyor, birinin bacaklarından sızan bileklerinin inceliği korkutuyor

25 |U ç N . k t a


uyumam lazım, korkuyorum ondan da kendimden de... şiir okuyorum ona belki korkutmaz, olmuyor! şiir yazıyorum ona belki korkutmaz, olmuyor! saçlarını da toplamıyor sinir ediyor beni; saçlarının kıvrımları -hiç böyle demezdim-, korkuyorum! banyoya gireyim diyorum, korkuyorum çığlığı tenimi boyarsa diye!

Êzman Anuşavan Laşer 26 |U ç N . k t a


● yoksulluk biter, yalnızlık başlar bana hep aynı sokakları verdiniz aynı hediyelik eşyaları dükkanların yolcu bekleyen otobüsleri durakların sizler hep aynı sokaklardan geçtiniz bana da aynı sokakları verdiniz almadım, iyi mi ettim, kötü mü? bana hep aynı sokakları verdiniz aynı insanları da beraberinizde getirdiniz oysa asıl yoksulluk burada başlıyordu insanlara yoksulduk ve sokaklara bana hep aynı sokakları verdiniz aynı bekleyişleri sokak lambaları ışığında aynı bağırtıları küçük esnafların sizler hep aynı sokaklardan geçtiniz bana da aynı sokakları verdiniz almadım, iyi mi ettim, kötü mü? bana hep aynı sokakları verdiniz aynı seslerini koydunuz kulaklarıma insanların aynı bakışları astınız gözbebeklerime aynı kelimelerini taktınız dilime merhabaların sizler bana hep aynı sokakları verdiniz oysa asıl yoksulluk burada başladı almadım, yoksulluk bitti, yalnızlık başladı

Zelal Pelin 27 |U ç N . k t a


Sus Us Ve Yalnızlık rakseden dilberler ile savaşarak devirdim düşmanlarımı sesiz bir ıslık yankılandı tüm ülkede.. furuh içinde sıyırdım kırbacımı rüzgara nem kaptı buluttan dokunamadım bir süre... cellata emanet ettiğim düşümden geriye sadece`` sus.. us.. ve yalnızlık kaldı benim ile düellolar kazandım kentin en soylularından sadece öfkem kaldı geriye mataramda tek içimlik abıhayat işte bu yüzden asiliğim tanrıya sevişirken dokunamayışım bu yüzden tanrının kadınlarına...

Sidikli Ruhlar Atölyesi

28 |U ç N . k t a


Kör Gözüme İşerken

betim ile... tüm uyarıcılar ile... biraz üşüdüm. kör kütük tabutum taht ile barut, kör topal cennet. kurdeşen döken kabuslarım... kumda batan ayetlerimi yak! esefle kınıyorum kendimi. düşündüm de şafağı görmeden kır dilimi kır köprücük kemiklerimi eşref-i evkat gerek bu tiyatro ölümden serin çocuk. tok karnımı parmaklarım; kustu ölü tohumlar. külden ceninlerin elinden beslendi umutlar... kilden hudut kaç kurşunu göğüsler velhasıl kelam dikişler ile ilişki deyim çeltik mühendisi yaktı yandı yalvardı... 29 |U ç N . k t a


uzun bir sessizlik sesi kesik kelime grupları gruplaşmış güdü kafiyeleri kahvesi fincanını yadırgamış başım celladını uykular gözümü gözüm önünü önüm yarını yarın beni ben beni ben hayata şeker kattım kar amacı gütmeden kestim şarap nehirlerini düşlerimde düşündüklerime ben bile inanmadım -inan +inanmadım.

"gabriel"

30 |U ç N . k t a


31 |U รง N . k t a


Uç Nokta Fanzin Eylül 2013 Sayısı