__MAIN_TEXT__

Page 1

STEFAN ZWEIG Satranรง Schachnovelle Chess


STEFAN ZWEIG

SATRANÇ UZUN ÖYKÜ

Almanca aslından çeviren: Ayça Sabuncuoğlu


Schachnovelle, Stefan Zweig © 1997, Can Sanat Yayınları Ltd. Şti. Tüm hakları saklıdır. Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz. 1. basım: 1997 41. basım: Aralık 2013, İstanbul E-kitap 1. Sürüm Ocak 2014, İstanbul 2013 tarihli 41. Basım esas alınarak hazırlanmıştır. Yayına hazırlayan: Şebnem Sunar Kapak tasarımı: Ayşe Çelem Design Kapak resmi: © Shutterstock ISBN 9789750721366 CAN SANAT YAYINLARI YAPIM, DAĞITIM, TİCARET VE SANAYİ LTD. ŞTİ. Hayriye Caddesi No. 2, 34430 Galatasaray, İstanbul Telefon: (0212) 252 56 75 / 252 59 88 / 252 59 89 Faks: (0212) 252 72 33 www.canyayinlari.com yayinevi@canyayinlari.com Sertifika No: 10758

4


STEFAN ZWEIG, 1881 yılında Viyana’da doğdu. Avusturya, Fransa ve Almanya’da öğrenim gördü. Savaş karşıtı kişiliğiyle dikkat çekti. 1919-1934 yılları arasında Salzburg’da yaşadı, Nazilerin baskısı yüzünden Salzburg’u terk etmek zorunda kaldı. İlk şiirlerini 1901 yılında yayımladı. Çok sayıda deneme, öykü, uzun öykünün yanı sıra büyük bir ustalıkla kaleme aldığı yaşamöyküleriyle de ünlüdür. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu yoğun ilgi, Zweig’ın derin karakter incelemelerinde ifade bulur. Özellikle tarihsel karakterler üzerinde yazdığı yorumlar ve yaşamöyküleri, psikolojik çözümlemeler bakımından son derece zengindir. Zweig, Avrupa’nın içine düştüğü siyasi duruma dayanamayarak 1942 yılında Brezilya’da karısıyla birlikte intihar etti. AYÇA SABUNCUOĞLU, 1972’de İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi’ni ve Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çevirmenlik ve kitap editörlüğü yapıyor. Bazı çevirileri: Dokuz Buçukta Bilardo (Heinrich Böll), Amerika (Franz Kafka), Üç Deniz Öyküsü (Joseph Conrad), Umut Tarlaları (José Saramago), Dünyanın Ölçümü (Daniel Kehlmann), Birbirimiz Olmadan (Martin Walser), Kardeşimin Gölgesinde (Uwe Timm).

5


Satranç tahtasında bir Avrupalı Satranç bugüne kadar başka herhangi bir oyundan çok daha fazla ilgi çeken ve hakkında pek çok şey yazılan tek oyun olsa gerektir. Bu konudaki ilk yapıtların XI. ya da XII. yüzyıla dayanan ve satranca ilişkin problemlerin açıklandığı elyazmaları olduğu sanılmaktadır. Bu tarihten günümüze kadar satranca ilişkin literatür, problem açıklamaları ya da problem derlemeleriyle sınırlı değildir. Edebiyatın da ilgi alanına giren bir motiftir satranç, bu açıdan ele alındığında, pek çok ünlü yazarın yapıtının da konusudur. Sözgelimi Gustav Meyrink’in Golem’i, Elias Canetti’nin Körleşme’si, Samuel Beckett’in Murphy’si, Vladimir Nabokov’un Lujin Savunması ve hiç kuşkusuz, Stefan Zweig’ın Satranç’ı bunlardan yalnızca birkaçıdır. Bununla birlikte biraz daha yakından bakıldığında, Zweig’ın 1938-1941 arasında, sürgün yaşamındaki son durağı Brezilya’da yazdığı ve 1942’de Buenos Aires’te yayınladığı Satranç, simgeselliği ve çok boyutluluğuyla bunların arasından kendiliğinden sıyrılır. Her şeyden önce bir son yapıttır Satranç, Zweig’ın edebiyata ama aynı zamanda yaşama bir vedasıdır, eşi Lotte’yle birlikte 1942 yılının 22 Şubat günü intihar etmeden önce, tamamladığı son yapıttır. Yapıt, gerilim düzeyi gittikçe artan yapısıyla bile bir dram olma özelliğini taşır. Bu gerilim, yazarın ustası olduğu yazınsal bir tür olarak uzun öykünün en önemli niteliğini yansıtsa da, Satranç söz konusu olduğunda, aslında kaynağını bambaşka bir yerde bulur ve Nazi döneminde Zweig’ın politik tavrı hakkında biraz da alelacele varılan bir karara karşı yazarın duruşunu yansıtır. Bu tepki, özellikle de sürgündeki çağdaşları tarafından Nazi rejimine karşı net bir politik tavır almamakla, hatta kimilerince işbirlikçi olmakla suçlanan Stefan Zweig’ın yapıtlarında da sık sık karşımıza çıkan, şeylere ve olaylara mesafeyle yaklaşan gözlem alışkanlığından ileri gelir. Gerçekten de gözle görülür, eylemlilikle ölçülebilir bir direniş değildir 6


Zweig’ın direnişi, daha çok örtük bir direniş olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla Zweig’ın duruşu aslında birbirine karşıt iki kutup arasında yer alır: Bir yanda yalnızca Almanya’da değil, dünyanın dört bir yanında kitlesel kıyımlarıyla Nazi rejimi yer alırken, öte yanda sürgünde var olabilmeye ilişkin korku ve kuşkular vardır. Büyük bir uçurumdur bu ve belki de Zweig’ın yaşamını ve yapıtlarını belirleyen tam olarak budur. 1900’lü yılların başından itibaren Avrupa’nın her köşesine yaptığı seyahatlerin yanı sıra Rainer Maria Rilke, August Rodin, Romain Rolland, Paul Verlaine ve daha pek çoklarıyla kurduğu dostluklar, Zweig’ın Avrupalılık bilincini geliştiren en temel unsurlar olmuştur. Bununla birlikte Birinci Dünya Savaşı öncesinde bütün Avrupa’nın geleceğini belirleyen gerilim, Zweig’ın varoluşunda da kendine yer bulur: Zweig bir yanıyla vatansever bir tutum içindedir bu dönemde. Bir yandan vatansever duyguların ağır bastığı yazılar yazarken ve daha savaş patlak verir vermez, Savaş Bakanlığı’nda çalışmak için gönüllü olurken, özel yaşamında çok daha farklı bir tutum sergilemekte, ulusal coşkuyla hareket etmenin yarattığı kuşkularını dile getirmektedir. Bu kuşkular en çok dostlarına, özellikle de pasifist eğilimlerinde büyük rol oynayan Romain Rolland’a yazdığı mektuplarda ortaya çıkar. Bu yanıyla, Birinci Dünya Savaşı yılları Stefan Zweig’ın politik ve kişisel olarak nasıl tavır alacağı konusunda kararsız kaldığı yıllardır. Savaş karşıtı ve pasifist olarak nitelendirilebilecek Jeremias’ı yazarken, Savaş Bakanlığı’nın arşivinde gizli belgeleri elden geçirip düzenlemektedir Zweig. Deyiş yerindeyse her iki tarafa da adamıştır kendini; vatanseverlik ile pasifizm arasında gidip gelen taraflardır bunlar. Savaş yılları boyunca Zweig’ın net bir tavır takındığı tek bir şey vardır, o da Yahudilik meselesidir. İnanç konularında katı bir eğitim almamış olmasına ve o dönemlerde özellikle revaçta olan Siyonist eğilimleri daha en başından reddetmesine rağmen, Martin Buber’e yazdığı mektuplar, son kertede onun 7


Yahudi cemaatine aidiyetinin birer göstergesi olarak değerlendirilebilir. Oysa savaşın sonu bu durumu değiştirecektir: “Bir nefretin çift taraflı ağırlığıyla yere serilmiş durumdayım... savaşa neden olan Almanya’ya duyduğum nefret ve savaşın galibi olan Avusturya’daki Yahudilere duyduğum nefret,” diye yazar Aralık 1918’de Romain Rolland’a ve hemen ardından şöyle devam eder: Benim gibi insanları yok edecekler, yaşamak için birazcık hava bile bırakmayacaklar. Peki nereye kaçmalı? Dünya bize kapılarını kapatacak, bense yabancı ve düşman olarak hor görüleceğim bir devletin tutsaklığında yaşamayı istemiyorum. 1 Bu öngörüsü doğru çıkacaktır. Bundan böyle Zweig, Hitler’in başa geçtiği 1933’e kadar düşünsel birliktelikte buluşan bir Avrupa ruhuna ilişkin konferanslarıyla uluslararası angajman yaratmaya çalışacaktır. 1933 yılının, 27 Şubat’ı 28 Şubat’a bağlayan gecesi Reichstag yangınından kısa bir süre sonra konuştuğu yayıncısına, kitaplarının artık Almanya’da yayınlanabileceğinden kuşku duyduğunu söyler. “Sizin kitaplarınızı kim yasaklayabilir ki?” olur aldığı yanıt, ne de olsa Almanya aleyhinde tek bir kelime bile yazmamış, politik sayılabilecek hiçbir davranışta bulunmamıştır. 2 Oysa kitapları, bundan yalnızca birkaç ay sonra, 10 Mayıs 1933 tarihinde yakılanlar arasında yer alacaktır. Yine de bu tarihte bile Zweig’ın tutumu ikirciklidir, dostları çoktan ülkeyi terk etmiş olsa da, o gitmek ve kalmak arasında tereddüt etmekte, hiç değilse olabildiğince uzun süre kalmak istemektedir: Böylece tercihini önce kalmaktan, Romain Rolland’a mektup, Aralık 1918; alıntı için bkz. “Stefan Zweig. Leben und Werk”, Stefan Zweig. Ein Journal des. Fischer Verlags und des Fischer Taschenbuch Verlags, s. 5. 2 . Karş. “Incipit Hitler”, Die Welt von Gestern. Erinnerungen eines Europäers, Frankfurt am Main 1992, s. 415. 2 Karş. “Incipit Hitler”, Die Welt von Gestern. Erinnerungen eines Europäers, Frankfurt am Main 1992, s. 415. 1

8


sonra da mecburen gitmekten yana kullanır. Zweig’ın vedası Satranç işte böyle bir gerilimden beslenir. Sözün bittiği yerdir Satranç: Üstelik yalnızca Zweig için değil, yüzyıllardır kurduğu ve koruduğu değerleriyle bütün bir Avrupa için de bu böyledir. Satranç oyunu çerçevesinde birbiriyle asla uzlaşmayacak toplumsal değerleri, karşıt iki karakter Mirko Czentovic ile Dr. B. aracılığıyla çökmekte olan bir dünyanın içine yerleştiren yapıt, kendi simgeselliği içinde, Avrupa kültürünün ve Avrupalılığın çöküşü olarak da yorumlanabilir. Böyle bakınca gerek yapıta adını veren satranç oyununun gerek Mirko Czentovic ile Dr. B. örneğinde figürlerin diziliminin karşıt politik sistemleri temsil ettiği söylenebilir. Satranç şampiyonu Czentovic ilkelliğiyle “küçük bir Hitler” modeli çizerken, gerek Gestapo gözetiminde bir otel odasına kapatıldığında gerek Czentovic karşısında bile, aslında hep kendine karşı oynayan ve “siyah olan ben ve beyaz olan ben” olarak kişiliği ikiye bölünen Dr. B. de yok olmaya mahkûm edilen bir dünyayı simgeler. Böyle bakınca, Dr. B. insancıl ve özgür bir yaşam biçimini temsil eden dünya görüşüyle, hiç kuşkusuz Zweig’ın kendini yansıttığı bir figürdür. Bu bakımdan Satranç, Stefan Zweig’ın şiddetin egemenliğine karşı koyamayan ve mat edilen özgürlüğü son bir kez daha ele aldığı yapıttır. ŞEBNEM SUNAR

9


Satranç Gece yarısı New York’tan kalkıp Buenos Aires’e gidecek olan büyük yolcu vapurunda, son saatin alışılmış telaşı ve koşuşturması yaşanıyordu. Karadakiler arkadaşlarını geçirmek için itişip kakışıyor, eğik kasketli telgrafçı çocuklar birtakım adlar bağırarak yolcu salonlarında oradan oraya koşturuyor, bavullar ve çiçekler sürüklenerek vapura yükleniyor, orkestra güvertede durup dinlenmeden çalarken çocuklar merdivenlerde merakla bir aşağı bir yukarı koşuşuyorlardı. Bu kargaşanın biraz ötesinde, gezinti güvertesinde bir tanıdıkla laflıyordum ki, yanı başımızda iki ya da üç kez keskin bir flaş patladı; tam kalkıştan önce gazeteciler ünlü birini soru yağmuruna tutuyor ve fotoğraflarını çekiyordu anlaşılan. Arkadaşım o tarafa bakıp gülümsedi. “Ender bulunan bir kuş düşmüş ağlarına, Czentovic.” Bu açıklamanın üzerine ona anlamaz gözlerle bakmış olmalıyım ki, ekledi: “Mirko Czentovic, dünya satranç şampiyonu. Turnuva oyunlarıyla doğudan batıya bütün Amerika’yı bucak bucak dolaştı, şimdi de yeni zaferler kazanmak için Arjantin’e gidiyor.” Bu genç dünya şampiyonunu ve hatta ışık hızıyla yükselmesiyle ilgili bazı ayrıntıları bile anımsadım o an; benden daha dikkatli bir gazete okuyucusu olan arkadaşım, bu ayrıntıları tamamlayan bir sürü gülünç hikâye biliyordu adamla ilgili. Bir yıl kadar önce beklenmedik bir çıkış yapan Czentovic’in adı Alehin, Capablanca, Tartakower, Lasker, Bogolyabov gibi en saygın ustalarla birlikte anılır olmuştu. 1922’de New York’taki satranç turnuvasında ortaya çıkan yedi yaşındaki mucize çocuk Rzecewski’den bu yana, adı sanı duyulmamış birinin anlı şanlı satranç loncasına girişi hiç bu kadar geniş yankı uyandırmamıştı. Çünkü Czentovic’in zihinsel özellikleri, böyle göz kamaştırıcı bir yükselmenin ipuçlarını kesinlikle vermemişti. Çok geçmeden bir söylenti yayıldı, bu satranç şampiyonu özel yaşamında 10


herhangi bir konuşma sırasında bir tümceyi dilbilgisi yanlışı olmadan kuramıyordu ve kızgın meslektaşlarından birinin öfkeli bir alayla söylediğine göre, “her alanda evrensel bir kültürsüzlük içindeydi”. Yoksul bir Slav Tuna gemicisi olan babasının ufacık kayığını bir gece bir tahıl gemisi ezdi, o sapa bölgenin papazı da o zamanlar on iki yaşında olan Mirko’ya acıyıp babasının ölümünden sonra onun bakımını üstlendi. İyi yürekli papaz canla başla uğraşıp ağzını bıçak açmayan, anlama güçlüğü çeken çocuğa köy okulunda öğrenemediği şeyleri evde özel dersler vererek öğretip açığını kapatmaya çalıştı. Ama çabaları sonuçsuz kaldı. Mirko, kendisine yüz kez anlatılan harflere hâlâ boş boş bakıyordu; ağır işleyen beyninde, en basit ders konularıyla bile uğraşacak güç yoktu. On dört yaşındayken bile, hesap yapması gerektiğinde parmaklarından yardım alıyordu ve bir kitap ya da gazete okumak, yetişme çağındaki bu çocuk için daha da çok çaba gerektiriyordu. Bu konuda Mirko’nun isteksiz ya da dik kafalı olduğu kesinlikle söylenemezdi. Ondan rica edilenleri karşı çıkmadan yapıyordu, su getiriyor, odun kırıyor, tarlada çalışıyor, mutfağı temizliyor ve insanları çileden çıkaran bir yavaşlıkla da olsa, verilen her görevi yerine getiriyordu, güvenilir bir çocuktu. Ama bu tuhaf oğlanda iyi yürekli papazın canını en çok sıkan şey, ilgisizliğiydi. Özel bir çağrı almadan hiçbir şey yapmazdı, hiçbir zaman soru sormazdı, başka oğlanlarla oynamaz ve bir şey ona açık bir dille buyurulmadığı sürece kendiliğinden bir uğraş aramazdı; Mirko ev işlerini bitirir bitirmez, çayırdaki koyunlar gibi boş boş bakarak odada kıpırdamadan oturur, çevresinde olanlara en ufak bir ilgi bile göstermezdi. Papaz akşamları uzun çiftçi piposunu tüttürerek, her zamanki gibi jandarma çavuşuyla üç el satranç oynarken, sarı kafalı oğlan hiç ses çıkarmadan yanlarına çömelir ve ağırlaşmış gözkapaklarının altından, uyku akan ve kayıtsız gözlerle kareli tahtaya bakardı. Bir kış akşamı, iki kafadar günlük oyunlarına dalmışken, köyün ana yolundan bu yana hızla yaklaşan bir kızağın küçük 11


çanları duyuldu. Kasketi karla kaplı bir çiftçi telaşla içeri daldı, yaşlı annesi ölüm döşeğindeymiş, papaz da ona son ayinini yapmak için hemen gelmeliymiş. Papaz hiç duraksamadan onu izledi. Birasını daha bitirmemiş olan jandarma çavuşu, onları uğurlarken yeni bir pipo yaktı ve uzun konçlu, ağır çizmelerini giymeye hazırlanırken, Mirko’nun bakışlarının oyuna başlanmış satranç tahtasına nasıl dikildiğini ayrımsadı. “Ne o, oyunu tamamlamak mı istiyorsun?” dedi alaycı bir sesle, uykulu çocuğun tahtadaki tek bir taşı bile doğru oynamayı beceremeyeceğinden son derece emindi. Oğlan çekinerek ona baktı, sonra başını salladı ve papazın yerine oturdu. On dört hamleden sonra jandarma çavuşu mat olmuştu ve yenilgisinin yanlışlıkla yaptığı dikkatsiz bir hamleden kaynaklanmadığını itiraf etmek zorunda kaldı. İkinci el de birinciden farklı olmadı. “Vay canına!” diye şaşkınlıkla bağırdı papaz geri döndüğünde, iki bin yıl önce benzer bir mucizenin gerçekleştiğini, bir dilsizin birdenbire bilgelik dilini bulduğunu anlattı pek İncil okumayan jandarma çavuşuna. İlerlemiş saate karşın papaz, okuma yazma bilmeyen öğrencisine iki el oyun için meydan okumaktan kendini alamadı. Mirko onu da rahatlıkla yendi. Ağır ağır, düşünüp taşınarak, kararlı bir biçimde oynuyordu, geniş alnını tahtadan bir kez bile kaldırmadı. Ama karşı konulmaz bir kesinlik vardı oyununda; ileriki günlerde ne jandarma çavuşu ne de papaz ona karşı bir el kazanmayı başardılar. Öğrencisinin normalde yaşadığı zekâ geriliğini herkesten daha iyi bilecek durumda olan papaz, bu tek yanlı tuhaf yeteneğin daha çetin bir sınava ne kadar dayanabileceğini ciddi olarak merak etmeye başladı. Mirko’ya biraz olsun çekidüzen vermek için, saman sarısı fırça gibi saçlarını köy berberinde kestirdikten sonra, kızağına bindirip küçük komşu kente götürdü onu, ana meydandaki kafenin bir köşesinde tutkulu satranç oyuncularının toplandığını biliyordu, kendisi onlar kadar deneyimli değildi. Papaz, üzerine koyun kürkü, 12


ayaklarına uzun konçlu çizmeler giymiş on beş yaşındaki saman sarısı saçlı, kırmızı yanaklı oğlanı kafeden içeri iterek soktuğunda, oturan toplulukta en ufak bir şaşkınlık bile uyanmadı; çocuk satranç masalarından birine çağrılana kadar, ürkek ürkek yere bakarak bir köşede dikildi. Mirko, iyi yürekli papazdan Sicilya açılışı denen şeyi öğrenmediği için, ilk elde yenildi. İkinci elde en iyi oyuncuyla berabere kaldı. Üçüncü ve dördüncü elden başlayarak hepsini birer birer yendi. Küçük bir Slav taşra kentinde heyecan uyandıran şeyler çok ender olur; bu nedenle bu köylü şampiyonun ortaya çıkışı orada toplanmış ileri gelenlerin gözünde hemen bir sansasyona dönüştü. Mucize çocuğun ertesi güne kadar kesinlikle kentte kalması gerektiğine oybirliğiyle karar verildi, böylece satranç kulübünün öteki üyeleri bir araya toplanabilecekti ve özellikle hasta bir satranç tutkunu olan yaşlı Kont Simczic’in şatosuna haber ulaştırılabilecekti. Yepyeni bir övünçle öğrencisine bakan, ama onun bu yeteneğini keşfetmekten duyduğu sevince karşın, görevi gereği yönetmesi beklenen pazar ayinini kaçırmak istemeyen papaz, yeni bir deneme için Mirko’yu orada bırakabileceğini söyledi. Genç Czentovic satranç topluluğunun hesabına otele yerleştirildi ve o akşam ilk kez bir klozet gördü. Ertesi pazar günü öğleden sonra satranç salonu tıklım tıklım doluydu. Dört saat kıpırdamadan satranç tahtasının önünde oturan Mirko, tek sözcük etmeden ve başını bile kaldırmadan oyuncuları birbiri ardına yendi; en sonunda eşzamanlı bir oyun oynanması önerildi. Eşzamanlı bir oyunda, tek başına farklı oyuncularla karşılaşması gerektiğini bu cahilin kafasına sokabilmek biraz zaman aldı. Ama Mirko bu göreneği kavrar kavramaz çabucak işe koyuldu, ağır, gıcırdayan ayakkabılarıyla yavaşça masa masa dolaştı ve en sonunda sekiz elden yedisini kazandı. Böylece büyük tartışmalar başladı. Bu yeni şampiyon gerçek anlamda kentli olmamasına karşın, kentin yerel övüncü birden alevlendi. Harita üzerindeki varlığını şimdiye dek pek kimsenin ayrımsamadığı küçük kent, belki de ilk kez ünlü bir 13


adamı dünyaya kazandırma onuruna ulaşabilecekti. Normalde yalnızca garnizon kabaresi için şantözler ve kadın şarkıcılar ayarlayan Koller adında bir menajer, bir yıllık parasal yardım sağlanırsa, Viyana’da tanıdığı büyük bir ustanın genç adama satranç sanatını öğretmesini sağlayabileceğini söyledi. Her gün satranç oynadığı altmış yıl boyunca bu kadar kayda değer bir rakiple hiç karşılaşmamış olan Kont Simczic, gerekli parayı hemen karşıladı. O gün gemici oğlunun şaşırtıcı yükselişi başladı. Altı ay içinde Mirko satranç tekniğinin bütün sırlarını kavradı, bununla birlikte sonraları uzman çevrelerde çokça gözlenen ve alay edilen tuhaf bir yetersizliği vardı. Şöyle ki, Czentovic tek bir satranç oyununu bile ezbere –ya da uzmanların dediği gibi “körleme” 3 oynamayı bir türlü beceremiyordu. Savaş meydanını imgelemin sınırsız alanına yerleştirme yeteneğinden tümüyle yoksundu. Altmış dört kareli ve otuz iki taşlı siyah beyaz tahta her zaman elle dokunulur biçimde önünde olmalıydı; ünü dünyaya yayıldıktan sonra bile, katlanabilir bir cep satranç tahtasını yanından hiç ayırmadı, böylece usta işi bir oyunun tekrar üzerinden geçmek ya da kendi kendine güç bir durumu çözmek istediği zaman, konumu gözlerinin önünde oluşturabiliyordu. Bu önemsiz gibi görünen eksiklik, onun hayal gücünün yetersiz olduğunu gösteriyordu ve yakın çevrelerde ateşli tartışmalara yol açıyordu; tıpkı müzisyenler arasındaki olağanüstü bir virtüözün ya da şefin, notalara bakmadan çalmayı ya da orkestrayı yönetmeyi becerememesi gibi. Ama bu tuhaf özellik, Mirko’nun şaşırtıcı yükselişini kesinlikle yavaşlatmadı. Daha on yedi yaşındayken bir düzine satranç ödülü kazanmıştı bile, on sekizinde Macaristan şampiyonu oldu, en sonunda yirmisinde dünya şampiyonluğunu ele geçirdi. Zekâ düzeyi, hayal gücü ve ataklık açısından her biri ondan kat kat üstün olan en soğukkanlı şampiyonlar bile, onun kaya gibi dayanıklı aklı Satranç notasyonu yardımıyla, satranç takımı olmaksızın zihinden satranç oynamak. (Ç.N.) 3

14


karşısında pes ediyorlardı, tıpkı hantal Kutusow karşısındaki Napoléon ve Fabius Cunctator karşısındaki Hannibal gibi; Livius’un yazdığına göre, Fabius çocukluğunda da buna benzer dikkat çekici hantallık ve zekâ geriliği belirtileri göstermiş. Böylece akıl yönünden üstün birbirinden değişik insanları – filozofları, matematikçileri, hesap yapan, imgelemini kullanan ve çoğunlukla yaratıcı olan kişileri– bir araya toplayan satranç ustaları galerisine, ilk kez tinsel dünyanın tümüyle dışındaki biri girdi, en yırtık gazetecinin bile ağzından kamuoyuna ilginç gelebilecek tek sözcük almayı başaramadığı ağır kanlı, ağzını bıçak açmayan bir köylü çocuğu... Czentovic gazetelerden esirgediği süslü cümleleri, kendisiyle ilgili anekdotlar doğmasına meydan vererek kısa zamanda bol bol telafi etti. Çünkü tartışmasız usta olduğu satranç tahtasının başından kalktığı an, korunmasız Czentovic tuhaf ve neredeyse gülünç bir görünüme bürünüyordu; bayramlık siyah takım elbisesine, biraz küstah bir inci iğne iliştirilmiş albenili boyunbağına ve özenle bakımı yapılmış parmaklarına karşın, devinimleri ve tavırlarıyla köyde papazın odasını süpüren aynı özürlü köylü çocuğuydu. Uzman meslektaşlarının alaylı ve kızgın bakışları altında yeteneğini ve ününü akılsızca ve hiç utanmadan kabalıkla kullanıp dar görüşlü ve hatta bayağı bir açgözlülükle, kazanabildiği kadar para kazanmaya çalışıyordu. Hep en ucuz otellerde kalarak kent kent dolaşıyordu, ücreti karşılandığı sürece en döküntü kulüplerde bile oynuyordu, sabun reklamlarında resmini kullandırtıyordu ve hatta üç tümceyi doğru yazmayı beceremediğini çok iyi bilen rakiplerinin alaylarına aldırmadan, adını “Satranç Felsefesi” adlı bir kitap için sattı, gerçekte bu kitabı kendi halinde Galiçyalı bir öğrenci paragöz yayıncılar için yazmıştı. Bütün yontulmamış varlıklarda olduğu gibi onda da gülünç bir kendini beğenmişlik vardı; dünya turnuvasındaki zaferinden beri kendini dünyanın en önemli adamı olarak görüyordu ve bütün bu zeki, akıllı, göz kamaştırıcı konuşmacıları ve yazarları kendi alanlarında yenmiş olduğunu, üstelik onlardan daha çok kazandığını bilmek, onun o 15


eski güvensizliğini soğuk ve çoğunlukla kabalıkla gözler önüne serilen bir gurura dönüştürdü. Arkadaşım bana Czentovic’in çocuksu kendini beğenmişliğinden birkaç klasik örnek verdikten sonra, “Ama böyle hızla gelen bir ün, böyle boş bir kafayı nasıl sersemletmez ki?” diye bağladı sözü. “Yirmi bir yaşındaki Banatlı bir köylü çocuğu, birdenbire bir tahta üzerinde birkaç taşı oynatmakla, bütün köyünün odun keserek ve en ağır işleri yaparak bir yılda kazandığından daha fazlasını bir haftada kazanırsa, kendini beğenmişlik hastalığına nasıl kapılmaz? İşte o zaman bir Rembrandt, bir Beethoven, bir Dante, bir Napoléon hakkında en ufak fikri olmayan birinin, kendini büyük bir insan sanması aslında o kadar kolaydır ki. Bu çocuk duvarlarla çevrilmiş beyninin içinde yalnızca tek bir şeyi biliyor, aylardır tek bir satranç oyununu kaybetmediğini; ve dünyamızda satranç ve para dışında başka değerler de bulunduğundan haberi olmamasından ötürü, kendisinden etkilenmesi için her türlü nedeni var.” Arkadaşımın bu anlattıkları, özel merakımı uyandırdı. Sabit fikirli, kafasını tek bir düşünceye takmış her türlü insan, yaşamım boyunca beni çekmiştir, çünkü bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur; işte böyle görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar, özel yapıları içinde karınca gibi, dünyanın tuhaf ve eşi benzeri olmayan bir maketini kurarlar. Böylece aklı tek bir şeye çalışan bu özel örneği, Rio’ya kadarki on iki günlük yolculuk boyunca daha yakından inceleme amacımı gizlemedim. Bununla birlikte arkadaşım, “Pek şansınız olmaz,” diye uyardı beni. “Bildiğim kadarıyla, Czentovic’ten en ufak bir psikolojik bilgi koparmayı kimse başaramadı. Bu kurnaz köylünün, derinde yatan yetersizliğinin arkasında açık vermeme akıllılığı gizleniyor, uyguladığı yöntem de, küçük meyhanelerde arayıp bulduğu, kendi çevresinden köylüler dışında herkesle konuşmaktan kaçınmak. Yakınında kültürlü bir insan hissettiğinde, kabuğuna çekiliyor; böylece hiç kimse ondan aptalca bir 16


söz duymuş ya da kültürsüzlüğünün sınırsız derinliğini keşfetmiş olmakla övünemiyor.” Arkadaşım gerçekten haklı çıktı. Yolculuğun ilk günlerinde, kaba bir sırnaşıklık yapmadan Czentovic’e yanaşmanın tümüyle olanaksız olduğu ortaya çıktı, sırnaşık davranmak da benim tarzım değildi. Gerçi bazen gezinti güvertesinde dolaştığı olurdu, ama hep gururla ellerini arkasında kavuştururdu, o ünlü resmindeki Napoléon gibi; ayrıca güverte turunu her zaman öyle aceleyle ve paldır küldür tamamlardı ki, onunla konuşabilmek için peşinden koşturmak gerekirdi. Öte yandan yolcu salonlarında, barda, sigara salonunda hiç boy göstermezdi; kamarottan edindiğim güvenilir bilgiye göre, günün büyük bölümünü kamarasında geçirip dev gibi bir satranç tahtasında alıştırma yapıyor ya da çeşitli hamlelerin üzerinden geçiyormuş. Üç gün sonra gerçekten kızmaya başladım, onun savunma yöntemi benim ona yaklaşma isteğimden daha etkiliydi. Yaşamım boyunca bir satranç ustasıyla tanışma fırsatım hiç olmamıştı ve şimdi böyle bir insanı gözümde canlandırmak için ne kadar çok uğraşırsam, bütün bir yaşam boyu yalnızca altmış dört siyah beyaz karenin çevresinde dönen bir beyin eylemi bana o kadar akıl almaz geliyordu. Gerçi kendi deneyimlerimden “kralların oyunu”nun gizemli çekiciliğini biliyordum; insanoğlunun düşünüp bulduğu oyunlar arasında, rastlantının her türlü despotluğuna karşı koyan ve zafer kupalarını yalnızca akla ya da daha çok tinsel yeteneğin belirli bir biçimine veren tek oyun. Ama satranca oyun demekle, haksız bir kısıtlama yapmış olmuyor mu insan? Satranç aynı zamanda bir bilim, bir sanat değil mi, yerle gök arasında süzülen Muhammed’in tabutu gibi bu iki kategori arasında gidip gelmiyor mu, bütün karşıt çiftlerin bir kerelik bileşimi değil mi? Hem çok eski hem de yepyeni, düzeneği hem mekanik hem de hayal gücüne bağlı, hem sabit geometrik bir alanla sınırlı hem de bileşimleri sınırsız, hem sürekli gelişen hem de kısır, hiçbir şeye götürmeyen bir düşünme, hiçbir şeyi hesaplamayan bir matematik, yapıtları olmayan 17


bir sanat, maddesi olmayan bir mimari, bununla birlikte varlığıyla bütün kitap ve yapıtlardan daha dayanıklı olduğu su götürmez, bütün halklara ve bütün zamanlara ait olan tek oyun; can sıkıntısını öldürmesi, zihni açması, ruhu canlandırması için hangi Tanrı’nın onu yeryüzüne gönderdiğini kimse bilmez. Başlangıcı ve sonu nerededir? Her çocuk onun temel kurallarını öğrenebilir, her acemi onda şansını dener, ama yine de bu değişmez dar karenin içinde özel ustalar yaratır satranç, öteki insanların hiçbiriyle karşılaştırılamaz bunlar, yalnızca satranca yönelik bir yeteneği olan insanlar; görüş, sabır ve tekniğin tıpkı matematikçiler, şairler ve müzisyenlerdeki gibi belirli bir oranda, ama farklı katman ve bağlamlarda etkin olduğu özgül dâhiler. Fizyonomiye duyulan tutkunun ilk zamanlarında Gall 4 gibi biri, böyle satranç ustalarının beyinlerini yararak bu satranç dehalarının beyninde, bu insanın yeni bir gri kütlesi içinde özel bir kıvrım olup olmadığını, başka beyinlerdekine oranla daha gelişmiş bir satranç kası ya da satranç yumrusu bulunup bulunmadığını araştırmıştır belki de. Bu özgül dehanın, elli kiloluk içi boş bir kayanın içindeki tek bir altın filizi gibi, kesin bir akıl tembelliğinin içine sızmışa benzediği bir Czentovic örneği, böyle bir fizyonomiciye nasıl da çekici gelirdi! Böyle olağanüstü, dâhice bir oyunun ister istemez göreceli ustalar yaratacağı gerçeğini uzun zaman önce anlamıştım; ama dünyayı yalnızca siyah ile beyaz arasındaki dar yola indirgeyen, otuz iki taşı bir oraya bir buraya, bir ileri bir geri oynatarak hayatının zaferini kazanmaya çalışan kıvrak zekâlı bir insanın yaşamını kafada canlandırmak ne kadar güç, ne kadar olanaksızdı; bu insanın yeni bir oyuna başlarken piyon yerine atı yeğlemesi olay yaratır ve bir satranç kitabının ufacık bir köşesinde adının geçmesiyle ölümsüzlüğe ulaşmasını sağlar; bu insan, bu akıl insanı, aklını 4

Franz Josef Gall: Sinir sistemi anatomisi üzerine uzman olan ünlü Alman doktor. Her zihinsel etkinliği beynin belli bir bölgesine bağlayan ve insan yetilerinin durumunun kafatasının biçiminden belli olduğunu savunan frenolojiyi kurmasıyla ünlüdür. (Ç.N.)

18


kaçırmadan on, yirmi, otuz, kırk yıl boyunca bütün düşünme gücünü tekrar tekrar aynı gülünç amaca yöneltir: bir tahtanın üzerinde tahta bir şahı köşeye sıkıştırmak! İşte şimdi böyle bir olay adam, böyle tuhaf bir dâhi ya da böyle şaşırtıcı bir deli ilk kez bu kadar yakınımdaydı, aynı gemide altı kamara ötemdeydi ve akılla ilgili şeylere karşı merakı her zaman bir çeşit tutkuya dönüşen zavallı ben, ona yaklaşmayı bir türlü beceremiyordum. En kaçık numaraları düşünmeye başladım: önemli bir gazete için onunla söyleşi yapmak istediğim yalanını uydurarak gururunu okşamak ya da ona İskoçya’da kârlı bir turnuva önererek açgözlülüğünden yararlanmak. Ama yabanhorozunu tuzağına düşürmek için avcının başvurduğu en güvenilir yöntemin, onun çiftleşme ötüşünü taklit etmek olduğu geldi aklıma en sonunda; bir satranç şampiyonunun dikkatini çekmek için, insanın kendisinin satranç oynamasından daha etkili ne olabilirdi ki? Ancak ben yaşamım boyunca hiçbir zaman ciddi bir satranç sanatçısı olmadım; bunun basit bir nedeni var: Çünkü satrançla her zaman öylesine ve yalnızca eğlenmek için ilgilendim; bir saat tahtanın önünde oturursam, kesinlikle kendimi zorlamak için değil, tam tersine, üzerimdeki gerginlikten kurtulmak için yaparım bunu. Ötekiler, gerçek satranç oyuncuları, satrancı ciddiye alırken, ben sözcüğün tam anlamıyla satranç “oynarım”. Tıpkı aşk gibi satranç için de bir eş gereklidir ve güvertede bizim dışımızda satranç meraklıları olup olmadığını daha bilmiyordum. Onları deliklerinden çıkarmak için sigara salonunda basit bir tuzak kurdum: Benden daha kötü oynamasına karşın, karımla birlikte tiyatro oynar gibi bir satranç tahtasının başına oturduk. Gerçekten de, daha altı hamle yapmamıştık ki, oradan geçen biri durdu, bir ikincisi izlemek için izin istedi; benimle bir el oynamak istemesiyle, beklenen eş de en sonunda ortaya çıktı. Adı McConnor’dı ve İskoç bir yol mühendisiydi, söylediğine göre California’daki petrol kuyularından büyük bir servet kazanmıştı; sert, neredeyse köşeli çene 19


kemiği, iri dişleri olan güçlü kuvvetli bir adamdı, yüzünün koyu kırmızı rengini, en azından bir bölümünü, bol miktarda viskiye borçluydu herhalde. Göze çarpan geniş, neredeyse atletik omuzları ne yazık ki oyun sırasında da göze batıyordu, çünkü bu Mister McConnor, en önemsiz oyunda bile yenilmeyi kişiliklerine yapılmış bir hakaret olarak gören o kendinden emin, başarılı insanlardandı. Yaşamda önüne çıkanı devirerek yol almaya alışmış ve somut başarıdan şımarmış, kendi kendinin mimarı bu iriyarı adam, üstün olduğu düşüncesine kendini öyle kaptırmıştı ki, ona karşı koyulmasını kendisine karşı haksız bir ayaklanma ve neredeyse hakaret olarak algılıyordu. İlk eli kaybedince öfkelendi, uzun uzadıya ve sert bir tavırla, bunun yalnızca bir anlık bir dikkatsizlik yüzünden olduğunu açıklamaya başladı; üçüncü elde başarılı olamamasını yan salondaki gürültüye bağladı; bir eli kaybeder kaybetmez hemen rövanş istiyordu. Başlangıçta bu hırs dolu öfke beni eğlendirdi; sonuçta, dünya şampiyonunu masamıza çekmek olan gerçek amacıma ulaşmak için bu, yapmam gereken ufak bir şeydi yalnızca. Üçüncü gün amacıma ulaştım, daha doğrusu yarı yarıya ulaştım. Gezinti güvertesinde dolaşan Czentovic pencereden bizi mi gözetledi, yoksa yalnızca rastlantısal olarak mı sigara salonunu varlığıyla şereflendirdi bilmiyorum, öyle ya da böyle, biz acemilerin onun sanatını icra ettiğimizi görür görmez bir adım daha yaklaştı ve bu ölçülü uzaklıktan tahtamızı şöyle bir gözden geçirdi. McConnor hamle yapmak üzereydi. Ve bu tek hamle bile, acemi çabalarımızı daha fazla izlemenin onun gibi bir usta için zaman kaybı olduğunu anlamasına yetmiş gibiydi. Bir kitapçıda kötü bir dedektif romanını, kapağını bile açmadan yerine koyarken yaptığımız doğal devinimle masamızdan uzaklaştı ve sigara salonundan çıktı. “Bizi ölçüp tarttı ve çok hafif buldu,” diye düşündüm, bu soğuk, küçümseyici bakış beni biraz kızdırmıştı ve öfkemi McConnor’dan çıkarmak için ona bakıp “Hamleniz ustayı pek etkilemişe benzemiyor,” dedim. “Hangi ustayı?” 20


Az önce yanımızdan geçen ve oyunumuza burun kıvırarak bakan o beyin, satranç ustası Czentovic olduğunu açıkladım ona. Şimdi de buna katlanmamız ve bizi küçümsemesine yüreğimiz sızlamadan alışmamız gerektiğini ekledim; biz zavallılar kaderimize razı olmalıydık. Ama laf olsun diye söylediklerimin, McConnor’ın üzerinde hiç beklenmedik bir etki yapması beni şaşırttı. Birden heyecanlandı, oyunumuzu unuttu, hırstan yerinde duramıyordu. Czentovic’in gemide olduğundan haberi yokmuş, Czentovic kesinlikle onunla oynamalıymış. Bir keresinde kırk kişiyle birlikte oynadığı bir eşzamanlı oyun dışında, hayatında bir dünya şampiyonuna karşı hiç oynamamış; o oyun bile korkunç derecede heyecanlı olmuş ve McConnor az kalsın kazanacakmış. Satranç ustasıyla tanışıyor muymuşum? Hayır, dedim. Onunla konuşmak ve yanımıza çağırmak istemez miymişim? Czentovic’in yeni insanlarla tanışmaya pek hevesli olmadığı gerekçesiyle buna karşı çıktım. Üstelik, bizim gibi üçüncü sınıf oyuncularla uğraşmak bir dünya şampiyonuna ne zevk verirdi ki? Bu üçüncü sınıf oyuncular sözünü McConnor gibi hırslı bir adama söylememem gerekirdi. Kızgın kızgın arkasına yaslandı ve Czentovic’in bir beyefendinin nazik davetini geri çevireceğine kendi adına inanmadığını söyledi ters ters, bu işin peşine düşecekmiş. İsteği üzerine dünya şampiyonunun kişiliğini kısaca betimledim ona ve hemen arkasından, oyunumuzu yarıda bırakarak, sabırsızlıkla Czentovic’in ardından gezinti güvertesine koşturdu. Bu geniş omuzların sahibi bir kere kafayı bir şeye taktığı zaman, onu tutmanın olanaksız olduğunu hissettim yine. Oldukça gergin bir bekleyiş başladı benim için. On dakika sonra McConnor geri döndü, keyfi pek yerinde değildi gibi geldi bana. “Eee?” diye sordum. “Haklıymışsınız,” diye yanıtladı biraz kızgın. “Pek sevimli bir bey değil. Ona kendimi tanıttım, kim olduğumu 21


anlattım. Bana elini bile uzatmadı. Bize karşı bir eşzamanlı oyun oynamak isterse hepimizin ne kadar onur duyacağını ona anlatmaya çalıştım. Ama hiç yüz vermedi; özür diledi, menajeriyle yaptığı anlaşmaya göre, bütün turnesi boyunca ücretsiz oynamaması gerekiyormuş. Oyun başına en düşük ücreti iki yüz elli dolarmış.” Güldüm. “Taşları siyah kareden beyaza sürmenin böylesine kârlı bir iş olabileceği hiç aklıma gelmezdi. Eh, umarım, siz de ona kibar davranmışsınızdır.” Ama McConnor hiç istifini bozmadı. “Oyun yarın öğleden sonra saat üçte. Burada, sigara salonunda. Umarım kolay havlu atmayız.” “Nasıl? Ona iki yüz elli doları verdiniz mi?” diye bağırdım şaşkınlıkla. “Neden olmasın? C’est son métier. 5 Dişim ağrısaydı ve gemide tesadüfen bir diş doktoru olsaydı, dişimi bedavaya çekmesini isteyemezdim ya. Adam ücretini yüksek tutmakta çok haklı; her meslekte gerçek profesyoneller aynı zamanda en iyi işadamlarıdır. Bana gelince; bence iş ne kadar açık olursa, o kadar iyidir. Bir Herr Czentovic’in bana iyilik yapmasına izin vermektense ve sonunda bir de ona teşekkür etmek durumunda kalmaktansa, para öderim daha iyi. Sonuçta kulübümüzde bir akşamda iki yüz elli dolardan fazlasını kaybettiğim oldu ve bir dünya şampiyonuyla da oynamamıştım. Bir Czentovic tarafından altedilmek ‘üçüncü sınıf’ oyuncular için utanılacak bir şey değildir.” “Üçüncü sınıf oyuncu” gibi öylesine söylenmiş bir sözle McConnor’ın gururunu ne kadar incitmiş olduğumu ayrımsamak beni eğlendirdi. Ama bu pahalı eğlenceyi karşılamaya kararlı olduğu için, en sonunda merakımı giderecek olan yersiz hırsına karşı çıkmamın bir anlamı yoktu. O âna kadar kendilerini satranç oyuncusu olarak tanıtmış olan dört-beş beyi bu olaydan çabucak haberdar ettik ve oradan geçecek yolcular tarafından 5

(Fr.) Bu onun mesleği. (Ç.N.)

22


olabildiğince az rahatsız edilmek için yalnız bizim masamızı değil, komşu masaları da önümüzdeki maç için önceden ayırttık. Ertesi gün küçük grubumuz kararlaştırılan saatte eksiksiz toplandı. Şampiyonun karşısında, ortadaki yer elbette McConnor’a ayrıldı; adam birbiri ardına puroları yakarak ve durmadan huzursuzlukla saatine bakarak sinirini yatıştırmaya çalışıyordu. Ama dünya şampiyonu –arkadaşımın anlattıklarından tahmin ettiğim gibi– en az on dakika bekletti bizi, bu da gelişinin büyük bir etki yaratmasını sağladı. Sakin ve soğukkanlı bir biçimde masaya yaklaştı. Kendini tanıtmadan –“Kim olduğumu biliyorsunuz, sizin kim olduğunuz ise beni ilgilendirmiyor,” demek oluyordu herhalde bu saygısızlık– profesyonellere özgü bir kurulukla gerekli düzenlemeyi yapmaya koyuldu. Gemide yeterli satranç tahtası bulunmaması yüzünden bir eşzamanlı oyun oynanması olanaksız olduğu için, hepimizin birlikte ona karşı oynamamızı önerdi. Her hamleden sonra, aramızda yapacağımız konuşmaları duymamak için, salonun dip tarafındaki başka bir masaya gidecekmiş. Karşı hamlemizi yaptığımızda, ne yazık ki elimizde masa çanı bulunmadığı için, kaşıkla bardağa vurmamız gerekiyormuş. İstediğimiz başka bir zamanlama yoksa, en uzun hamle zamanının on dakika olmasını önerdi. Her öneriye utangaç öğrenciler gibi uyduk elbette. Czentovic siyahı seçti; daha ayaktayken ilk karşıt hamlesini yaptı ve sonra hemen kendi önerdiği bekleme yerine giderek kayıtsız bir tavırla arkasına yaslanıp resimli bir dergiyi karıştırmaya başladı. Oyundan söz etmenin pek anlamı yok. Bitmesi gerektiği gibi bitti elbette: Bir güzel yenildik, üstelik daha yirmi dördüncü hamlede. Bir dünya şampiyonunun yarım düzine orta ya da ortanın altı düzeydeki oyuncuyu hiç zorlanmadan yenmesi pek şaşırtıcı değildi; hepimizin canını sıkan şey, Czentovic’in bizi zorlanmadan yendiğini kafamıza kakan kibirli tarzıydı yalnızca. Her defasında tahtaya yalnızca şöyle bir göz atıyordu, ölü, tahta yontularmışız gibi kayıtsız gözlerle bakıyordu bize ve bu küstah 23


tavır hasta bir köpeğe şöyle bir bakıp bir lokma yiyecek fırlatmayı andırıyordu ister istemez. Bence içinde biraz duygu olsaydı, yanlışlarımıza dikkatimizi çekebilir ya da dostça bir sözle bize gayret verebilirdi. Ama bu insan olmayan satranç makinesi, oyun bittikten sonra da tek sözcük etmedi, “mat” dedikten sonra, kendisinden ikinci bir oyun daha isteniyor mu diye masanın önünde kıpırdamadan bekledi. Duyarsız kabalığa karşı insanın her zaman içine düştüğü çaresizlikle ayağa kalkıp bu sona eren dolar işiyle en azından benim açımdan ilişkimizin de bittiğini ima edecektim ki, yanı başımdaki McConnor çok boğuk bir sesle, “Rövanş!” deyip beni sinir etti. Meydan okuyan ses tonu beni neredeyse ürküttü; gerçekten de McConnor o an kibar bir beyefendiden çok, yumruğunu indirmek üzere olan bir boksör izlenimi veriyordu. Czentovic’in bize kaba davranmasından mı, yoksa kendi hastalık derecesindeki hırsından mı kaynaklanıyordu bu, bilmiyorum, öyle ya da böyle, McConnor’ın ruh durumu tümüyle değişmişti. Yüzü alnına düşen perçemlere kadar kızarmış, burun delikleri öfkeden şişmişti, gözle görülür bir biçimde terliyordu ve kısılmış dudaklarından çıkan keskin bir kırışık, kavgacı bir havayla öne çıkmış çenesine doğru uzanıyordu. Gözünde o denetlenemez tutkunun alevini okudum huzursuzlukla, insanları ancak rulet masasında avcunun içine alan tutkuydu bu, hani hep iki katını yatırdıktan sonra altıncı ya da yedinci kez hâlâ doğru renk gelmediği zaman devreye giren tutku. O an anladım ki, bütün servetine mal olsa da bu fanatik, hırslı adam en azından tek bir oyun kazanana dek, Czentovic’e karşı oynayıp duracaktı. McConnor, Czentovic için bir altın madeniydi ve Czentovic sonuna kadar dayanırsa, Buenos Aires’e kadar birkaç bin dolar çıkarabilirdi bu madenden. Czentovic yerinden kımıldamadı. “Buyurun,” diye yanıtladı kibarca. “Beyler şimdi siyahla oynuyor.” İkinci oyun da farklı bir tablo çizmedi, bir şey dışında: Birkaç meraklı sayesinde topluluğumuz yalnız büyümekle 24


kalmadı, hareketlendi de. McConnor tahtaya öyle sabit bakıyordu ki, sanki taşları iradesiyle kazanmak, mıknatıslamak istiyordu; soğuk bakışlı rakibinin yüzüne büyük bir zevkle, “Mat!” diye bağırmak için bin doları da seve seve feda ederdi, adım gibi emindim bundan. İnatçı heyecanının birazı, farkında olmadan tuhaf bir biçimde bize bulaştı. Her hamle üzerinde eskisine oranla daha tutkulu tartışıyorduk, Czentovic’i masamıza geri çağıran işareti vermeyi kararlaştırmadan önce, son anda bile bir hamleden vazgeçip öbürünü oynadığımız oluyordu. Yavaş yavaş on yedinci hamleye yaklaşmıştık ki, bizim için inanılmayacak kadar iyi bir konumun oluştuğunu gördük şaşkınlıkla, çünkü c çizgisindeki piyonu sondan bir önceki c2 karesine getirmeyi başarmıştık; veziri almak için piyonu c1’e itmemiz yeterliydi. Bu fazlasıyla belli şans yüzünden içimiz pek de rahat değildi elbette. Görünüşte bizim elde ettiğimiz bu avantajın, çok daha ileriyi gören Czentovic tarafından bilinçli olarak bize atılan bir kemik olduğundan kuşkulanıyorduk hepimiz. Ama hep birlikte iyice aramamıza ve tartışmamıza karşın, hilenin nerede olduğunu anlayamadık. En sonunda, izin verilen düşünme süresi tam bitmek üzereyken hamleyi yapmaya karar verdik. McConnor piyonu son kareye sürmek için elini uzatmıştı ki, birisi kolundan yakaladı, alçak sesle ve heyecanla fısıldadı: “Tanrı aşkına! Sakın ha!” Elimizde olmadan hepimiz dönüp baktık. Kırk beş yaşlarında bir beydi konuşan, neredeyse tebeşir kadar beyaz olan ince uzun, sert yüzü daha önce güvertede gözüme çarpmıştı, bütün dikkatimizi hamleye yönelttiğimiz son dakikalarda yanımıza gelmiş olmalıydı. Ona baktığımızı ayrımsayarak aceleyle ekledi: “Şimdi veziri alırsanız, fili c1’e sürüp piyonunuzu kırar, siz de atınızı geri çekersiniz. Ama bu arada boştaki piyonunu d7’ye getirip kalenizi tehdit eder ve atınızla şah mat deseniz bile kaybedersiniz ve dokuz on hamle sonra yenilirsiniz. 1922’de Pistyaner Turnuvası’nda Alehin’in Bogolyubov’a karşı oluştur25


duğu konumun hemen hemen aynısı.” McConnor şaşkınlıkla elini taştan çekti ve cennetten inen beklenmedik bir melek gibi yardımımıza koşan adama en az bizim kadar afallayarak baktı. Dokuz hamle öncesinden matı hesaplayabilen birisi, birinci sınıf bir profesyonel olmalıydı, hatta belki de aynı turnuvaya giden bir yarışmacıydı ve bu kadar can alıcı bir anda aniden çıkagelip oyuna karışmasında neredeyse doğaüstü bir şey vardı. Kendini ilk toplayan McConnor oldu. “Ne önerirdiniz?” diye fısıldadı heyecanla. “Hemen ilerlemeyin, geri çekilin! Öncelikle şahı g8’ den h7’ye alarak tehlikeli çizgiden kurtarın. Czentovic büyük olasılıkla öbür yandan saldıracaktır. Ama kaleyi c8’den c4’e getirip bunu savuşturursunuz; bu onun iki kalesine, bir piyonuna mal olur ve böylece üstünlüğünü yitirir. Boştaki piyonlar karşı karşıya kalır ve doğru savunma yaparsanız, oyun berabere biter. Daha fazlasını elde edemezsiniz.” Bir kez daha şaşırıp kaldık. Hesaplamasının hem hızlı hem de kesin olması bizi afallattı; hamleleri bir kitaptan okuyup söylüyordu sanki. Onun oyuna karışması sayesinde bir dünya şampiyonuyla berabere kalmamız beklenmedik bir şanstı ve sihirli bir değnek etkisi yaptı. Tahtayı daha iyi görmesini sağlamak için hep birden kenara çekildik. McConnor bir kez daha sordu: “Şah g8’den h7’ye, öyle mi?” “Aynen öyle! Öncelikle geri çekilin.” McConnor adamın dediğini yaptı ve bardağa vurduk. Czentovic o alışılmış sakin adımlarıyla masamıza geldi ve bir bakışta karşıt hamleyi ölçüp tarttı. Sonra, tıpkı tanımadığımız yardımcımızın önceden söylediği gibi, şah kanadındaki piyonu h2’den h4’e getirdi. Ve yardımcımız heyecanla fısıldadı: “Kale ileri, kale ileri, c8’den c4’e, o zaman önce piyonun önünü kapatması gerekir. Ama bu onun işine yaramayacak! Boştaki piyona aldırmadan atınızı c3’ten d5’e getirerek saldırırsınız ve eşitlik yeniden sağlanır. Savunmak yerine bütün 26


gücünüzle saldırın!” Ne demek istediğini anlamadık. Söyledikleri Çinceydi sanki. Ama bir kere kendini kaptıran McConnor hiç düşünmeden söyleneni yaptı. Czentovic’i geri çağırmak için yeniden bardağa vurduk. İlk kez çabucak karar vermedi, tahtaya çabucak bir göz attı. Sonra yabancının bize önceden bildirdiği hamleyi aynen yaptı ve gitmek üzere döndü. Ama uzaklaşmadan önce, yeni ve beklenmedik bir şey yaptı. Başını kaldırdı ve bakışlarını üzerimizde gezdirdi; kendisine karşı birdenbire böyle canlı bir direnç gösterenin kim olduğunu anlamak istiyordu besbelli. O andan başlayarak heyecandan yerimizde duramaz olduk. O âna kadar ciddi bir umut beslemeden oynamıştık, ama Czentovic’in soğuk kibrini kırma düşüncesi yürek atışlarımızı hızlandırdı. Ama yeni dostumuz bir sonraki hamleyi belirlemişti bile, Czentovic’i geri çağırabilirdik; kaşığı bardağa vururken parmaklarım titriyordu. Derken ilk zaferimizi kazandık. O âna dek hep ayakta oynayan Czentovic, duraksadı, duraksadı ve sonunda ağır ağır oturdu; böylece o âna dek bize tepeden bakan Czentovic, bizimle aynı düzeye inmiş oldu. En azından somut olarak bizimle aynı düzlemde bulunmaya zorunlu kılmıştık onu. Uzun uzun düşündü, gözlerini hiç kaldırmadan tahtaya dikti, öyle ki siyah kirpiklerinin altından gözbebeklerini görmek neredeyse olanaksızdı ve böyle derin düşünürken yavaş yavaş ağzı açıldı, yuvarlak yüzüne biraz bön bir ifade verdi bu. Czentovic birkaç dakika düşünüp taşındı, sonra bir hamle yaptı ve ayağa kalktı. Dostumuz şöyle fısıldadı: “Zaman kazanmaya çalışıyor! İyi akıl! Ama pes etmeyin! Karşılıklı taş almaya zorlayın onu, o zaman paçayı kurtaramaz ve beraberliğe ulaşırız.” McConnor onun dediğini yaptı. Sonraki hamlelerde ikisinin arasında –biz ötekiler çoktan figüranlara dönüşmüştük– bizim anlamadığımız bir gidiş geliş başladı. Aşağı yukarı yedinci hamlenin sonunda Czentovic uzun uzun düşündükten sonra başını kaldırdı ve, “Berabere,” dedi. 27


Bir an salonda çıt çıkmadı. Ansızın dalgaların sesi ve salonu cazla dolduran radyo duyuldu, gezinti güvertesinde atılan her adım ve aralık pencerelerden giren rüzgârın hafif, belli belirsiz uğultusu geldi kulaklarımıza. Hepimiz soluğumuzu tuttuk, bu inanılmaz şey çok ani olmuştu ve bu tanınmamış adamın yarı yarıya kaybedilmiş bir oyunda dünya şampiyonunu dize getirmesi bizi şaşkına çevirmişti. McConnor arkasına yaslandı, tuttuğu soluğu mutlu bir, “Ah!” sesiyle döküldü dudaklarından. Öte yandan, ben Czentovic’i izliyordum. Son hamleler sırasında yüzü solgunlaştı gibi gelmişti bana. Ama kendini denetlemeyi iyi biliyordu. Sakin görünümünü korudu ve taşları ağır devinimlerle tahtadan iterken kayıtsızca sordu: “Beyler üçüncü bir oyun isterler mi?” Tam bir tüccar ağzıyla sordu bu soruyu. Ama işin tuhaf yanı, bunu sorarken McConnor’a bakmayıp keskin gözlerini dosdoğru kurtarıcımıza dikmiş olmasıydı. Atın yeni, daha iyi bir biniciyi eyerde oturmasından anlaması gibi, o da son hamleler sırasında asıl gerçek, rakibini ayrımsamış olmalıydı. Elimizde olmadan bakışlarını izledik ve heyecanla yabancıya baktık. Ama adam kafasını toplayıp yanıtlayamadan, McConnor zafer sarhoşluğuyla bağırdı ona: “Elbette! Ama şimdi onunla tek başınıza oynamalısınız! Czentovic’e karşı siz!” Ama o anda hiç umulmadık bir şey oldu. Tuhaf bir biçimde hâlâ satranç tahtasına bakıp duran yabancı, bütün bakışların kendisine yöneldiğini ve bu coşkulu sözlerin kendisine söylendiğini anlayınca ürktü. Yüzü allak bullak oldu. “Kesinlikle olmaz beyler,” diye kekeledi gözle görülür bir utangaçlıkla. “Olanaksız bu... benim oynamam söz konusu bile olamaz... yirmi, hayır, yirmi beş yıldır satranç tahtasının başına oturmadım ben... ve sizden izin almadan oyununuza burnumu sokmakla ne kadar terbiyesizlik ettiğimi ancak şimdi anlıyorum... Lütfen, karıştığım için beni bağışlayın... sizi daha fazla rahatsız etmeyeceğim.” Ve biz şaşkınlığımızı üzerimizden 28


atamadan, salondan çıkmıştı bile. “Ama bu olanaksız!” diye haykırdı ateşli McConnor yumruğunu masaya vurarak. “Bu adam yirmi beş yıldır satranç oynamamış olamaz, kesinlikle olamaz! Her hamleyi, her karşı hücumu beş-altı hamle önceden hesapladı. Böyle bir şeyi kimse rastgele yapamaz. Bu kesinlikle olamaz, öyle değil mi?” Son soruda McConnor elinde olmadan Czentovic’e dönmüştü. Ama dünya şampiyonu hiç istifini bozmadı. “Bu konuda yorum yapamam. Beyefendi özgün ve ilginç bir oyun çıkardı; bu nedenle ben de bilerek ona bir şans verdim.” Bunu söylerken kayıtsızca ayağa kalkıp o tüccar tarzıyla ekledi: “Beyefendi ya da beyler yarın yeni bir oyun isterse, saat üçten itibaren emrinizdeyim.” Bıyık altından gülmeden edemedik. Czentovic’in tanımadığımız yardımcımıza büyüklük edip de şans falan vermiş olmadığını, bu açıklamanın kendi başarısızlığını örtbas etmek için uydurduğu saf bir bahane olduğunu hepimiz biliyorduk. Böyle sarsılmaz bir kibrin kırıldığını görme isteğimiz daha da arttı. Bizim gibi uysal, zararsız gemi yolcularının üzerine bir anda yabanıl, hırs dolu bir savaşma hevesi gelmişti, çünkü okyanusun ortasındaki gemimizde satranç şampiyonunun tahtından edilebileceği düşüncesi –bütün telgraf bürolarının tüm dünyaya ilan edeceği bir rekor– aklımızı başımızdan almıştı. En can alıcı anda beklenmedik bir biçimde oyuna karışan kurtarıcımızın yarattığı gizemli havanın çekiciliği ve adamın neredeyse korku dolu alçakgönüllülüğü ile profesyonel oyuncunun sarsılmaz özgüveni arasındaki karşıtlık da eklendi buna. Kimdi bu yabancı? Burada rastlantı, daha keşfedilmemiş bir satranç dehasını gün ışığına mı çıkarmıştı? Yoksa ünlü bir usta anlaşılmaz bir nedenden dolayı bizden adını mı gizliyordu? Bütün bu olasılıkları büyük bir heyecanla tartıştık, en çılgın savlar bile, yabancının akıl almaz utangaçlığı ve şaşırtıcı açıklamasını unutulmaz oyun yeteneğiyle bağdaştırmaya yetecek kadar çılgın 29


gelmiyordu bize. Ama bir konuda düşünce birliğine vardık: Yeni bir savaşı izleme zevkini kendimizden kesinlikle esirgemeyecektik. Yardımcımızın ertesi gün Czentovic’e karşı bir oyun oynaması için her şeyi yapmaya karar verdik, oyunun parasal tehlikesini göğüsleme işini McConnor üstlendi. Bu arada kamarotun ağzını arayıp da yabancının Avusturyalı olduğunu öğrenince, yurttaşı olarak ricamızı ona iletmek görevi bana kaldı. Apar topar kaçan yabancıyı gezinti güvertesinde bulmam uzun sürmedi. Şezlonguna uzanmış kitap okuyordu. Yanına yaklaşırken, onu inceleme olanağı buldum. Köşeli başı, hafif yorgunluk belirtisi olarak, yastığa dayanmıştı; yaşına oranla genç görünen yüzünün tuhaf solgunluğu yine dikkatimi çekti, bembeyaz saçları şakaklarını çevreliyordu; neden bilmem, bu adamın birdenbire yaşlanmış olduğu izlenimine kapıldım. Yanına vardığımda, kibarca doğruldu ve kendini tanıttı, soylu, eski Avusturya ailelerinden birine ait olan soyadı hemen tanıdık geldi bana. Bu soyadını taşıyan birinin Schubert’in çok yakın bir dostu olduğunu ve eski imparatorun özel doktorlarından birinin de bu aileden geldiğini anımsadım. Kendisinden Czentovic’in meydan okumasına karşılık vermesini rica ettiğimizi Dr. B.ye iletince, gözle görülür biçimde afalladı. O oyunda bir dünya şampiyonunun, üstelik dönemin en başarılı, en ünlü şampiyonunun bulunduğundan haberi olmadığı ortaya çıktı. Nedendir bilinmez, bu açıklama onun üzerinde tuhaf bir etki yaptı sanki, çünkü rakibinin gerçekten de tanınmış bir dünya şampiyonu olduğundan emin olup olmadığımı tekrar tekrar sordu. Bu durumun görevimi kolaylaştırdığını kısa sürede anladım ve ince ruhlu biri olduğunu hissedince, olası bir yenilginin getireceği parasal yükün McConnor’ın kasasından karşılanacağını ona söylememenin iyi olacağını düşündüm. Uzun süre bocaladıktan sonra Dr. B. en sonunda bir oyun oynamayı kabul etti, ama becerisine pek fazla bel bağlamamaları konusunda öbür beyleri bir kez daha uyarmamı rica etmeyi de unutmadı. 30


“Çünkü,” diye ekledi dalgın dalgın gülümseyerek, “bir satranç oyununu bütün kurallarına uygun olarak oynayıp oynayamayacağımı gerçekten bilmiyorum. Lise yıllarımdan beri, yani yirmi yıldan fazla bir zamandan beri tek bir satranç taşına dokunmadığımı söylediğimde, yapmacık bir alçakgönüllülük değildi bu, lütfen inanın bana. O zaman bile satranç oyuncusu olarak çok özel bir yeteneğim olduğu söylenemezdi.” Bunu öyle doğal bir biçimde söyledi ki, dürüstlüğünden en ufak bir kuşku duymadım. Bununla birlikte, birbirinden çok farklı ustaların her hamlesini böyle kesin anımsayabilmesine şaşırdığımı dile getirmekten kendimi alamadım; en azından kuramsal olarak satrançla çok uğraşmış olmalıydı. Dr. B. düş görür gibi, tuhaf tuhaf gülümsedi yine. “Çok uğraşmıştım! Tanrı biliyor ya, satrançla çok uğraştığım söylenebilir. Ama çok özel, eşi benzeri olmayan koşullar altında oldu bu. Oldukça karmaşık bir hikâye, içinde yaşadığımız bu büyük zamanda pek sözünü etmeye değmez belki. Yarım saat sabrederseniz...” Yanındaki şezlongu gösterdi. Davetini seve seve kabul ettim. Çevremizde kimsecikler yoktu. Dr. B. okuma gözlüğünü çıkardı, kenara koydu ve anlatmaya başladı: “Bir Viyanalı olarak ailemin adını anımsadığınızı söylemeniz çok hoştu. Ama önceleri babamla birlikte, sonra da tek başıma çalıştırdığım avukatlık bürosunu duymamışsınızdır sanırım, çünkü gazetelerde boy boy yayınlanan davalarımız yoktu ve ilke olarak yeni müvekkiller almıyorduk. Gerçeği söylemek gerekirse, doğru düzgün bir avukatlık işi yapmaz olmuştuk, aşırı sağ partinin eski bir üyesi olan babamın ilişkisi olduğu büyük manastırların hukuk danışmanlığını ve öncelikle mali yönetimini yürütüyorduk yalnızca. Ayrıca –bugün monarşi artık tarihe karıştığı için bu konuda konuşabilirim– İmparatorluk ailesinin bazı üyelerinin anamallarının yönetimi de bize verilmişti. Saray ve kiliseyle olan bu bağlantı –amcam imparatorun özel doktoruydu, başka bir amcam Seitenstetten Manastırı’nın 31


başrahibiydi– iki kuşak öncesine uzanıyordu; bizim yalnızca onu korumamız gerekiyordu, bu babadan kalma görevi yürütmenin durgun, kendi halinde bir iş olduğunu söylemek isterim, ağzı sıkı ve güvenilir olmaktan başka pek bir şey gerektirmiyordu aslında, rahmetli babamda fazlasıyla bulunurdu bu iki nitelik; hem devrim döneminde hem de enflasyon yıllarında, işine gösterdiği özen sayesinde müvekkillerinin hatırı sayılır servetlerini korumayı başardı. Ardından Hitler Almanya’da yönetimi ele geçirip kilise ve manastırların mülklerine el koymaya başlayınca, en azından taşınabilir mülkleri yağmadan kurtarmak için sınırın öte yanında yapılan çeşitli görüşme ve işlemlerin tutanakları elimizden geçti ve kilise ile sarayın bazı gizli politik görüşmeleri hakkında kamuoyunun hiçbir zaman duyamayacağı kadar çok şey öğrendik ikimiz. Ama büromuzun dikkat çekmemesi –kapıya bir tabela bile asmamıştık– ve ikimizin de bütün monarşik çevrelere girmekten belirgin bir biçimde kaçınmamız, istenmedik baskınlara karşı en güvenli korumayı sağlıyordu. Gerçekten de bütün bu yıllar boyunca, sarayın gizli habercilerinin en önemli mektupları her zaman dördüncü kattaki, göze çarpmayan büromuzdan aldıklarını ya da oraya verdiklerini, Avusturya’daki resmî makamların ruhu bile duymadı. Bir süre sonra Nasyonal Sosyalistler, dünyaya karşı ordularını güçlendirmeden çok önce, bütün komşu ülkelerde aynı derecede tehlikeli ve eğitimli başka bir ordu kurmaya başladı; hakları çiğnenmiş, ihmal edilmiş, gücendirilmiş insanlar ordusu. Her resmî dairede, her işletmede “adamları” yuvalanmıştı, tepedeki Dollfuss ve Schuschnigg’in özel odalarına kadar her yerde casusları bulunuyordu. Göze çarpmayan büromuzda bile, ne yazık ki çok geç öğrendiğime göre, adamları vardı. Acınacak durumda ve yeteneksiz bir büro görevlisinden başka bir şey değildi elbette, dışarıdan bakıldığında büroya düzenli bir işletme görüntüsü vermek için, bir papazın önerisi üzerine işe almıştım onu; gerçekte onu zararsız habercilik işlerinden başka bir şeyde kullanmıyorduk, telefonları yanıtlıyor ve dosyaları 32


düzenliyordu, yani tümüyle önemsiz ve tehlikesiz olan dosyaları. Postayı açması kesinlikle yasaktı, bütün önemli mektupları, kopyalarını çıkarmadan daktiloda kendi ellerimle yazıyordum, her önemli belgeyi kendim eve götürüyor ve gizli görüşmeleri yalnızca manastırın başrahibinin odasında ya da amcamın kabul odasında yaptırıyordum. Bu önlemler sayesinde bu casusun önemli olaylardan haberi olmadı; ama şanssız bir rastlantıyla bu hırslı ve boş kafalı delikanlı, ona güvenilmediğini ve arkasından bir sürü dolap çevrildiğini anladı galiba. Belki de benim yokluğum sırasında habercilerden biri, kararlaştırıldığı gibi “Baron Bern” diyeceği yerde, dikkatsizlikle “Majesteleri” dedi ya da pis herif açması yasak olan mektupları açtı; öyle ya da böyle, ben kuşkulanmayı aklıma bile getiremeden, bizi gözetlemek için Münih’ten ya da Berlin’den emir aldı. İlk başlardaki kayıtsızlığının son aylarda ani bir gayrete dönüştüğünü ve mektuplarımı postalamak için birçok kez ısrar ettiğini, tutuklandıktan çok sonra anımsadım. Dikkatsizlik yapıp konuşmamışımdır diyemem, ama sonuçta Hitler yönetimi en büyük diplomatların ve askerlerin bile sinsice ağzından laf almamış mıdır? Gestapo’nun ne kadar dikkatle ve istekle gözünü üzerime dikmiş olduğu sonradan elle tutulur biçimde ortaya çıktı: Daha Schuschnigg’in yönetimden çekildiği akşam ve Hitler’in Viyana’ya girmesinden bir gün önce, SS’ler tarafından tutuklanmıştım. Neyse ki Schuschnigg’ in veda konuşmasını duyar duymaz en önemli kâğıtları yakmıştım; manastırlarla ve iki arşidükün yurtdışında saklanan mülkleriyle ilgili belgeleri de bir çamaşır sepetine saklayıp yaşlı, güvenilir hizmetçimle amcama gönderdim; gerçekten de adamlar kapımı yumruklamadan önce, son anda yapmayı başardım bunu.” Dr. B. bir sigara yakmak için durdu. Alevin ışığında, ağzının sağ köşesinin sinirli sinirli seğirdiğini ayrımsadım, daha önce de dikkatimi çekmişti bu ve gözleyebildiğim kadarıyla birkaç dakikada bir tekrarlanıyordu. Belli belirsiz bir devinimdi, şöyle bir gelip geçiyordu, ama adamın bütün yüzüne tuhaf bir 33


huzursuzluk veriyordu. “Eski Avusturyamıza bağlı kalan herkesin gönderildiği toplama kampından, orada yaşadığım aşağılama ve işkencelerden söz edeceğimi sanıyorsunuz herhalde şimdi. Ama böyle şeyler olmadı. Ben başka bir kategoriye girdim. Uzun zamandır bastırılan bir hıncın, bedensel ve ruhsal aşağılamalarla üzerlerine kusulduğu şanssızların arasına sokulmadım, Nasyonal Sosyalistlerin ya para ya da önemli bilgiler koparmayı umdukları öteki küçücük gruba girdim. Gestapo kendi halinde yaşantımla kesinlikle ilgilenmiyordu elbette. Ama onların en azılı rakiplerinin maşası, adamı ve sempatizanı olduğumuzu öğrenmiş olmalıydılar ve bana şantaj yaparak kanıt toplamaya çalışıyorlardı: mülkleri hakkında yasadışı işlemler yapıldığını kanıtlamak istedikleri manastırlara karşı kanıtlar, İmparatorluk ailesine ve Avusturya’da monarşiyi canla başla destekleyen herkese karşı kanıtlar. Elimizden geçen anamalların önemli bölümünün onların ulaşamadığı bir yerlerde gizli olduğunu sanıyorlardı, pek de haksız sayılmazlardı doğrusu; bu nedenle bilinen yöntemleriyle benden bu sırları zorla almak için hemen ilk gün yakama yapıştılar. Önemli bilgi ya da para koparılacak benim gibi insanları bu nedenle toplama kampına göndermediler, özel bir uygulama yaptılar. Akrabalarından milyonlar koparmayı umdukları Avukat Baron Rotschild’in kesinlikle dikenli tellerin ardındaki bir toplama kampına atılmadığını, belirgin bir kayırmayla bir otele, Gestapo’nun karargâhı olan Metropole Oteli’ne yerleştirildiğini ve özel bir odası olduğunu anımsarsınız belki. Benim gibi göze çarpmayan bir adama da bu ödül layık görüldü. Bir otelde özel bir oda, alabildiğine insancıl geliyor kulağa, değil mi? Ama biz “önemli kişiler”i yirmişer yirmişer buz gibi bir barakaya tıkmayıp da oldukça iyi ısıtılmış, ayrı bir otel odasında barındırmaktaki amaçları, kesinlikle insancıl değil, tersine kurnaz bir yöntem uygulamaktı, bana inanabilirsiniz. Çünkü ağzımızdan gerekli “kanıt”ı almalarını sağlayacak baskı, kaba dayaktan ya da bedensel işkenceden daha incelikle 34


uygulanmalıydı: akla gelebilecek en zekice soyutlama yoluyla. Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz. Her birimizi tam bir boşluğa, dış dünyaya sıkı sıkıya kapalı bir odaya hapsetmekle, eninde sonunda dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yoluyla dışarıdan değil içeriden yaratılacaktı. Bana ayrılmış oda ilk bakışta hiç rahatsız etmedi beni. Bir kapı, bir yatak, bir koltuk, bir leğen, bir parmaklıklı pencere vardı odada. Ama kapı gece gündüz kilitliydi, masada hiçbir kitap, gazete, kâğıt, kalem durmasına izin yoktu, pencere bir yangın duvarına bakıyordu; bütün çevreme ve hatta kendi bedenime bile tümüyle hiçlik egemendi. Elimden her nesneyi almışlardı, zamanı bilmeyeyim diye saati, yazı yazamayayım diye kalemi, bileklerimi kesemeyeyim diye bıçağı; sigara gibi en ufak bir sakinleştirici bile benden esirgendi. Tek bir söz söylemesine ve tek bir soruyu yanıtlamasına izin verilmeyen gardiyandan başka bir insan yüzü görmedim, bir insan sesi duymadım; göz, kulak, bütün duyular sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir besin almıyordu, insan kendi kendisiyle, kendi bedeniyle ve masa, yatak, pencere, leğen gibi dört-beş dilsiz nesneyle çaresizlik içinde tek başına kalıyordu; suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta. Yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. Bir aşağı bir yukarı yürürdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip 35


durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız. On dört gün boyunca zamanın dışında, dünyanın dışında yaşadım. O arada bir savaş çıksaydı, hiç haberim olmazdı; dünyam yalnızca masa, kapı, yatak, leğen, koltuk, pencere ve duvardan oluşuyordu ve hep aynı duvardaki aynı duvar kâğıdına bakıyordum; o kadar çok diktim ki gözümü ona, dallı budaklı deseninin her çizgisi demir çiviyle oyulmuş gibi beynimin en iç kıvrımına dek işledi. Derken en sonunda sorgulamalar başladı. Gündüz mü gece mi olduğunu anlayamadan ansızın çağrılırdı insan. Çağrılır ve birkaç koridordan geçirilirdi, nereye götürüldüğünü bilmezdi; sonra neresi olduğunu bilmediği bir yerde beklerdi ve çevresinde birkaç üniformalı kişinin oturduğu bir masanın önünde bulurdu kendini birden. Masanın üzerinde bir tomar kâğıt olurdu: Ne içerdiklerini bilmediğiniz dosyalar; ve sonra sorular başlardı, gerçek ve yapay sorular, açık ve haince sorular, üstü kapalı sorular ve tuzak sorular; insan bunları yanıtlarken yabancı, kötü parmaklar insanın ne içerdiklerini bilmediği kâğıtları karıştırır ve bir tutanağa bir şeyler yazardı, onların ne yazdığını bilmezdi insan. Ama bu sorgulamaların benim için en korkunç yanı, Gestapo’nun büromda olanlar hakkında gerçekten ne bildiğini ve ağzımdan ne almak istediğini hiçbir zaman tahmin edememem ve hesaplayamamamdı. Size daha önce de söylediğim gibi, asıl kanıt olabilecek kâğıtları son anda hizmetçimle amcama göndermiştim. Ama ellerine geçmiş miydi acaba? Ya geçmemişse? O büro görevlisi yaptıklarımızın ne kadarını ispiyonlamıştı acaba? Mektupların kaç tanesini ele geçirmişlerdi, işlerini yürüttüğümüz Alman manastırlarının kimbilir kaçında her şeyden habersiz bir din adamını sıkıştırmışlardı bu arada? Ve sordular da sordular. Falanca manastır için hangi belgeleri satın almışım, hangi bankalarla yazışmalar yapmışım, Bay Falanca’yı tanıyor muymuşum, İsviçre’den ve Steenookerzeel’den mektuplar almış mıyım? Ve ne kadarını 36


bildiklerini kestiremediğim için, her yanıt beni çok büyük bir sorumluluk altına sokuyordu. Bilmedikleri bir şeyi itiraf edersem, birisini boşu boşuna bıçak altına gönderebilirdim belki. Çok fazla şeyi yadsırsam da kendime zarar verirdim. Ama en kötüsü, sorgulama değildi. En kötüsü, sorgulamadan sonra hiçliğime geri dönmekti; aynı masanın, aynı yatağın, aynı leğenin, aynı duvar kâğıdının olduğu aynı odaya. Çünkü yalnız kalır kalmaz, hangi yanıtı verseydim en akıllıca olurdu diye ve belki düşüncesizce bir sözle uyandırmış olabileceğim kuşkuyu gidermek için gelecek sefere ne söylemeliyim diye uzun uzun düşünüyordum. Soruşturma yargıcına söylemiş olduğum her sözcüğü düşünüyor, gözden geçiriyor, ölçüp tartıyordum, onların sorduğu her soruyu, benim verdiğim her yanıtı kafamda tekrarlıyordum, anlattıklarım hakkında tutanağa neler yazmış olabileceklerini kestirmeye çalışıyordum, ama bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğimi biliyordum. Gelgelelim boş odada bu düşünceler bir kere harekete geçtiler mi, durmak bilmeden kafamın içinde dönüyorlar, hep yeni baştan, hep başka bileşimlerde oluşuyor ve uykuda bile peşimi bırakmıyorlardı; Gestapo’nun her sorgulamasından sonra, o soruların ve acı çektirmenin bana yaptığı işkence düşüncelerimde amansızca yer ediyordu, hatta böylesi daha da korkunç oluyordu, çünkü o sorgulamalar bir saat içinde biterken, düşüncelerimin hiç sonu gelmiyordu, bunun nedeni de yalnızlığın bana çektirdiği o haince işkenceydi. Ve çevremde hep yalnızca masa, dolap, yatak, duvar kâğıdı, pencere vardı, beni oyalayacak bir şey; kitap, gazete, yabancı bir yüz, bir şeyler yazmak için kalem, oynamak için kibrit, hiçbir şey, hiçbir şey, hiçbir şey yoktu. Bu otel odası sisteminin ne kadar şeytani ve akıllıca, ne kadar psikolojik işkence amaçlı olduğunu ancak şimdi anlıyordum. Toplama kampında insan belki de elleri kanayana ve ayakları donana dek el arabasıyla taş taşırdı, iki düzine insanla birlikte iğrenç kokan buz gibi bir odaya tıkılırdı. Ama yüzler görürdü, burada hep aynı şeyle, hep aynı korkunç değişmezlikle çevrili 37


olmaktansa, bir tarlaya, bir el arabasına, bir ağaca, bir yıldıza, herhangi bir şeye bakabilirdi. Burada beni düşüncelerimden, kuruntularımdan, kafamda yaptığım hastalıklı tekrarlardan uzaklaştırabilecek hiçbir şey yoktu. Onların amacı da buydu zaten, boğazıma kadar düşüncelerime batıp boğulmalıydım ve en sonunda onları kusmaktan, istedikleri her şeyi söylemekten, kanıtları ve insanları ele vermekten başka çarem kalmamalıydı. Bu hiçliğin korkunç baskısı altında sinirlerimin yavaş yavaş gevşemeye başladığını hissediyordum ve tehlikenin bilincine vararak, oyalanacak herhangi bir şey bulmak ya da yaratmak için sinirlerimi neredeyse koparana dek geriyordum. Kendime bir uğraş bulmak için, bir zamanlar ezberlemiş olduğum her şeyi yüksek sesle okumayı denedim, çocukluktan kalma ulusal marşlar ve tekerlemeler, lisede okuduğumuz Homeros, yurttaşlık kitabından bölümler. Sonra hesap yapmayı denedim, rastgele sayıları toplamayı, bölmeyi, ama belleğim boşlukta pek iyi çalışmıyordu. Hiçbir şey üzerinde kafamı toplayamıyordum. Hep aynı düşünce çakıyordu beynimde: Ne biliyorlar? Dün ne söyledim, gelecek sefer ne söylemeliyim? Sözcüklerle anlatılamayacak bu durum dört ay sürdü. Eh, dört ay, yazması kolay: altı üstü birkaç harf! Söylemesi de kolay: dört ay, iki hece! Çeyrek saniye içinde dudaklar böyle bir sesi çabucak uyduruvermiş: dört ay! Ama boşlukta, zamansızlıkta geçen bir dört ayın ne kadar sürdüğünü hiç kimse bir başkasına da kendine de anlatamaz, ölçemez, gözünde canlandıramaz; insanın çevresindeki bu hep aynı hiçliğin, bu hep aynı masa, yatak, leğen ve duvar kâğıdının ve hep aynı suskunluğun, insana bakmadan yemeğini içeri iten hep aynı gardiyanın, insanı çıldırtana kadar boşlukta dönüp duran hep aynı düşüncelerin insanı nasıl yiyip bitirdiğini ve yıktığını kimse kimseye anlatamaz. Küçük ipuçlarından beynimin dengesinin bozulduğunu anladım kaygıyla. Başlangıçta sorgulamalar sırasında kendimden emindim, sakin ve düşünüp taşınarak vermiştim ifadelerimi; neyi söyleyip neyi söylememem gerektiğine ilişkin ikili düşün38


me yöntemi işe yaramıştı. Şimdiyse en basit tümceleri bile ancak kekeleyerek bir araya getirebiliyordum, çünkü ifade verirken, kâğıdın üzerine bilgileri sıralayan kalemden ayıramıyordum gözümü, sanki kendi sözcüklerimin peşinden koşmak istiyordum. Gücümün tükendiğini hissediyordum, kendimi kurtarmak için bildiğim her şeyi, belki de daha fazlasını söyleyeceğim, bu hiçliğin beni boğmasından kurtulmak için on iki insanı sırlarıyla birlikte ele vereceğim anın giderek yaklaştığını hissediyordum, oysa bunu yapmak bana bir anlık huzurdan fazlasını sağlamayacaktı. Bir akşam gerçekten de bu duruma geldim: Gardiyan tesadüfen bu boğulma ânı sırasında bana yemeğimi getirince, birden arkasından bağırdım: “Beni sorgulamaya götürün! Her şeyi söyleyeceğim! Her şeyi itiraf edeceğim! Belgelerin nerede olduğunu, paranın nerede saklandığını söyleyeceğim! Her şeyi söyleyeceğim, her şeyi!” Neyse ki beni duymadı. Belki de beni duymak istemiyordu. Tehlike bu kadar büyüdüğü sırada beni kurtaran, en azından belli bir süre için kurtaran, önceden tahmin edemeyeceğim bir şey oldu. Temmuz sonuydu, karanlık, bulutlu, yağmurlu bir gündü: Bu ayrıntıyı çok iyi anımsıyorum, çünkü sorgulamaya götürülürken geçtiğim koridordaki camlara vuruyordu yağmur damlaları. Dış odada sorgu yargıcını beklemem gerekiyordu. Her sorgulamadan önce her zaman beklemek gerekiyordu: Bu bekletme de yöntemlerinin bir parçasıydı. Önce gece yarısı apar topar hücreden alıp götürerek insanın sinirlerini bozuyorlardı, sonra da, insan kendini sorgulamaya hazırladığında, direnmek için bütün bilincini ve isteğini topladığında, bedenini yormak ve ruhunun direncini kırmak için sorgulamadan önce bir saat, iki saat, üç saat bekletiyorlardı insanı. Ve o perşembe günü, 27 Temmuz’da, beni her zamankinden çok beklettiler, tam iki saat dış odada ayakta bekledim; bu tarihi bu kadar kesin anımsamamın özel bir nedeni var: İki saat boyunca ayaklarıma kara suların indiği –oturmama izin yoktu elbette– o dış odada bir takvim asılıydı; basılmış, yazılı bir şeylere 39


duyduğum açlıkla duvardaki bu tek bir sayıya, “27 Temmuz”a nasıl da bakıp durduğumu size anlatamam; hemen beynimin içine kazıdım onu. Sonra yine bekledim, bekledim ve ne zaman açılacağını merak ederek kapıya diktim gözümü, bir yandan da sorgulama komitesinin bana bu kez ne sorabileceğini düşündüm, tümüyle hazırlıksız olduğum bir şey soracaklarını biliyordum. Ama her şeye karşın bu ayakta beklemenin çektirdiği işkence aynı zamanda benim için bir iyilikti, bir zevkti, çünkü bu oda hiç olmazsa benimkinden başka bir odaydı, biraz daha büyüktü ve bir yerine iki penceresi vardı; ve yatak yoktu, leğen yoktu, pencerenin pervazındaki, milyonlarca kez baktığım o bildik çatlak yoktu. Kapının rengi başkaydı, duvarın önünde başka bir sandalye duruyordu ve solda bir dosya dolabıyla bir giysi dolabı vardı, bu ikincinin içindeki askılarda üç-dört ıslak asker paltosu, bana işkence yapanların paltoları asılıydı. Yani bakacak yeni, başka bir şeyim olmuştu en sonunda ve açlıktan çılgına dönmüş gözlerim her ayrıntıya hırsla saldırıyordu. Bu paltolardaki her kıvrımı gözledim, örneğin ıslak yakaların birinden sarkan bir damlayı ayrımsadım ve bu size çok gülünç gelebilir ama, çılgınca bir heyecanla bu damlanın ne yapacağını bekledim, en sonunda kıvrım boyunca aşağı mı süzülecekti, yoksa yerçekimine biraz daha direnip olduğu yerde mi kalacaktı; evet, sanki yaşamım buna bağlıymış gibi, dakikalarca soluk almadan bu damlayı izledim. Damla aşağı yuvarlandıktan sonra, paltolardaki düğmeleri tekrar saydım, bir tanesinde sekiz, ötekinde de sekiz, üçüncüde on tane vardı, sonra tekrar manşetleri karşılaştırdım; bütün bu gülünç, önemsiz ayrıntılar aç gözlerimi öyle bir hırsla avcuna aldı ve kendinden geçirdi ki, anlatamam. Ve birden bakışlarım bir şeye takılıp kaldı. Paltolardan birinin yan cebinin biraz şişmiş olduğunu ayrımsadım. Yaklaştım ve kabarıklığın dikdörtgen biçiminden, bu biraz şişmiş cebin içinde ne olduğunu anladım: bir kitap! Dizlerim titremeye başladı: BİR KİTAP! Dört aydır elime kitap almamıştım ve içinde insanın art arda sıralanmış 40


sözcükler, satırlar, sayfalar ve yapraklar görebileceği, başka, yeni, şaşırtıcı düşünceleri okuyabileceği, tanıyabileceği, beynine alabileceği bir kitabın hayali bile insanı hem coşturuyor hem de uyuşturuyordu. Gözlerim bu kitabın cepte oluşturduğu kabarıklığa hiç kıpırdamadan bakıyordu, sanki paltonun orasını yakıp bir delik açmak istercesine ışıldıyorlardı o içi görünmeyen yere doğru. Kendimi daha fazla tutamadım; elimde olmadan yaklaştım. En azından kumaşın üzerinden ellerimle bir kitaba dokunabilmek düşüncesi bile, parmaklarımdaki sinirleri tırnaklarıma kadar uyuşturdu. Neredeyse farkında olmadan giderek yaklaşıyordum. Neyse ki gardiyan bu tuhaf davranışımı ayrımsamadı; iki saat dimdik ayakta duran bir insanın biraz duvara dayanmak istemesi ona doğal göründü belki de. En sonunda paltoya iyice yaklaşmıştım ve fark ettirmeden ona dokunabilmek için ellerimi bilerek arkama saklamıştım. Kumaşa dokundum ve gerçekten de kumaşın arkasında dikdörtgen bir şey, bükülebilen ve hafifçe hışırdayan bir şey hissettim; bir kitap! Bir kitap! Ve ansızın çılgınca bir düşünceye kapıldım: Kitabı çal! Belki becerirsin bunu, onu hücrene gizleyebilir ve sonra okuyabilirsin, okuyabilirsin, en sonunda yeniden bir şey okuyabilirsin! Bu düşünce aklıma gelir gelmez, güçlü bir zehir etkisi yaptı; bir anda kulaklarım uğuldamaya ve kalbim küt küt atmaya başladı, ellerim buz kesti, titremelerini engelleyemiyordum. Ama ilk sersemliği atlattıktan sonra, sessiz ve sinsice, gözlerimi gardiyandan ayırmadan daha da yaklaştım paltoya, arkama gizlediğim ellerimle kitabı ite ite cepten yukarı çıkarmaya başladım. Sonra elimi uzattım, hafifçe, dikkatle çektim ve küçük, pek de kalın olmayan kitap birden elimdeydi. Ancak o zaman korktum yaptığımdan. Ama artık geri dönemezdim. Peki nereye koyacaktım kitabı? Arkamdan kemerimin altına sokuşturdum, oradan da yavaş yavaş kalçamın üzerine ittim, böylece yürürken elimi asker gibi yanıma yapıştırıp pantolon dikişinin üstünden tutabilecektim onu. İlk deneme başarılı oldu. Giysi dolabından uzaklaştım, bir adım, iki adım, üç adım. İşe yaradı. 41


Kolumu sıkıca kemerime bastırırsam, kitabı yürürken tutabiliyordum. Derken sorgulama başladı. Beni her zamankinden fazla zorladı, çünkü soruları yanıtlarken söylediklerime aklımı vermek yerine, her şeyden önce kitabı fark ettirmeden tutmaya çalışıyordum bütün gücümle. Neyse ki sorgulama bu kez kısa sürdü ve kitabı kazasız belasız odama götürdüm; bütün ayrıntılarla zamanınızı almak istemiyorum, ama yürürken kitap bir kere tehlikeli bir biçimde pantolondan kaydı ve eğilip onu tekrar kemerin altına itmek için, öksürük tutmuş gibi yapmam gerekti. Ama bu kitapla cehennemime geri dönmek ne olağanüstü bir andı, en sonunda yalnızdım, ama hiç de yalnız sayılmazdım! Hemen kitabı kaptığımı, gözden geçirdiğimi, okuduğumu sanıyorsunuz herhalde. Kesinlikle hayır! Bir kitabım olmasının sevincini doya doya yaşamak istiyordum önce; bu çaldığım kitabın ne çeşit bir kitap olduğunu düşlemenin sevinci, ağırdan almama yol açıyor ve beni olağanüstü heyecanlandırıyordu. Her şeyden önce harfler çok küçüktü, çok çok fazlaydı, bir sürü ince yaprak vardı, böylece uzun uzun okuyabilecektim. Ve sonra beynimi zorlayacak, düz olmayan, basit olmayan, tersine insanın öğrenebileceği, ezberleyebileceği bir yapıt olmasını diledim, örneğin bir şiir kitabı, en iyisi –ne cüretkâr bir düş!– Goethe ya da Homeros. Ama en sonunda hırsıma, merakıma daha fazla engel olamadım. Gardiyan kapıyı aniden açacak olursa beni enselemesin diye yatağa uzandım, titreyerek kemerimin altından kitabı çıkardım. Bakar bakmaz hayal kırıklığına uğradım, hatta yoğun bir öfkeye kapıldım: Bu kadar büyük bir tehlikeyi göze alarak ele geçirdiğim, bu kadar büyük bir beklentiyle sakladığım kitap bir satranç albümüydü, yüz elli ustanın oyunundan oluşan bir toplamaydı. Kilit altında olmasaydım, o ilk öfkeyle kitabı açık bir pencereden fırlatırdım, çünkü bu saçma sapan şeyle ne yapabilirdim ki? Delikanlıyken lisede ötekilerin çoğu gibi benim de sıkıntıdan zaman zaman bir satranç tahtasının yanına uğradı42


ğım olmuştu. Ama bu kuramsal şey benim ne işime yarardı ki? İnsan bir rakip olmadan satranç oynayamaz ki, hele taşlar ve tahta olmadan hiç oynayamaz. Yine de belki okunacak bir şey, bir giriş, bir yönlendirme yazısı keşfederim diye sayfaları isteksizce karıştırdım; ama her bir usta oyununun çıplak, kare diyagramları ve altlarında ilk önce anlayamadığım a2-a3, Af1g3 gibi işaretlerden başka hiçbir şey bulamadım. Bunların hepsi anahtarını bulamadığım bir çeşit cebir gibi geldi bana. A, b, c harflerinin uzunlamasına sıralar, 1’den 8’e kadar sayıların da çapraz sıralar için olduğunu ve her bir taşın o anki konumunu belirttiğini yavaş yavaş çözdüm; böylece salt grafik diyagramlar bir dile dönüştü. Belki de hücremde bir çeşit satranç tahtası kurabilir ve sonra bu oyunların aynısını oynamaya çalışabilirim, diye düşündüm; tıpkı gökten inmiş bir mucize gibi, yatak çarşafımın tesadüfen iri kareli olduğunu fark ettim. Doğru katlayınca, altmış dört kareyi oluşturmayı başardım. Önce ilk sayfasını koparıp kitabı somyanın altına sakladım. Sonra ekmeğimden kopardığım küçük parçaları birleştirip gülünç ve yamuk yumuk satranç taşları yapmaya başladım, şah, vezir falan; bitmek bilmeyen bir uğraştan sonra, en sonunda satranç kitabında gösterilen konumların aynısını kareli yatak örtüsünün üzerinde oluşturabilmeyi başardım. Ama bütün oyunu yeniden oynamaya çalışınca, ötekilerden ayırmak için yarısının rengini tozla koyulaştırdığım gülünç ekmek-taşlarımla hiçbir şey beceremedim önce. İlk günlerde sürekli şaşırdım; bu bir tek oyuna beş kere, on kere, yirmi kere tekrar baştan başlamam gerekti. Ama yeryüzünde kimin, hiçliğin kölesi olan benim kadar yararsız ve kullanılmayan zamanı vardı ki, kim bu kadar hırs ve sabırla doluydu? Altı gün sonra oyunu hiç şaşırmadan sonuna kadar oynadım, ondan sekiz gün sonra satranç kitabındaki konumları gözümün önüne getirmek için yatak çarşafındaki ekmek parçalarına bile gerek duymadım ve bir sekiz gün daha sonra kareli yatak çarşafı da gereksiz oldu; başlangıçta soyut gelen a1, a2, c7, c8 gibi işaretler, beynimin içinde görsel, plastik 43


konumlara dönüştü kendiliğinden. Değişiklik başarıyla uygulanmıştı: Satranç tahtasını taşlarıyla birlikte beynimin içine yansıtmıştım ve yalnızca formülleri kullanarak o anki konumu bir bakışta anlıyordum, tıpkı bütün sesleri ve uyumlarını duymak için notalara şöyle bir bakmanın deneyimli bir müzisyene yetmesi gibi. Bunu izleyen on dört günün sonunda, kitaptaki her oyunu kolayca ezbere –ya da profesyonellerin dediği gibi gözü kapalı– oynayabiliyordum; küstah hırsızlığımın bana ne kadar büyük bir iyilik yaptığını ancak anlamaya başlıyordum. Çünkü birdenbire bir uğraşım olmuştu; isterseniz mantıksız, amaçsız olduğunu söyleyin, ama çevremdeki hiçliği yok eden bir uğraştı bu, yüz elli turnuva oyunuyla odanın ve zamanın boğucu tekdüzeliğine karşı kusursuz bir silah geçmişti elime. Yeni uğraşımın çekiciliğini koruması için, o andan başlayarak her günü bir güzel böldüm: sabahları iki oyun, öğleden sonraları iki oyun, akşamları da hızlı bir tekrar. Daha önce jelatin gibi biçimsizce uzayan günlerim böylece doldu, kendimi yormadan bir şeyle uğraşmış oluyordum, çünkü satrancın eşsiz bir yararı vardı, tinsel enerjinin daracık bir alana yönlendirilmesiyle en ağır düşünce eyleminde bile beyni gevşetmiyor, tersine kıvraklığını ve esnekliğini artırıyordu. Önceleri usta oyunlarını makine gibi oynarken, zamanla içimde sanatsal, heves dolu bir anlayış uyanmaya başladı. Saldırı ve savunmanın inceliklerini, hilelerini ve güçlüklerini öğrendim; ileriyi görme, bileşimler yapma, çabuk karşılık verme yöntemlerini kavradım ve insanın bir şairin dizelerini bir-iki satırdan anlaması gibi, her bir satranç ustasının kişisel tarzını bir bakışta tanır oldum; yalnızca zamanı doldurmak için başlayan bu uğraş zevke dönüştü ve Alehin, Lasker, Bogolyubov, Tartakower gibi büyük satranç otoriteleri yalnızlığımda bana candan dost oldular. Taşların sonsuz yer değiştirmesi, sessiz hücreyi her gün canlandırıyordu ve düzenli alıştırma yapmam sayesinde düşünme yeteneğim sarsılmış kesinliğini yeniden kazandı; beynimin tazelendiğini ve hatta sürekli düşünmeye zorlandığı için sanki 44


bilendiğini hissediyordum. Daha kesin ve dikkatli düşünüyor olmam her şeyden önce sorgulamalarda ortaya çıkıyordu; satrançta savunma yaparken blöflere ve gizli hilelere karşı bilmeden ustalaşmıştım; o andan başlayarak sorgulamalarda bir daha açık vermedim, hatta Gestapo’nun bana yavaş yavaş belirgin bir saygıyla bakmaya başladığını düşünüyordum. Ötekilerin hepsinin pes ettiklerini görünce, böyle sarsılmaz bir direnme gücünü hangi gizli kaynaklardan aldığımı soruyorlardı birbirlerine belki de. O kitaptaki yüz elli oyunu her gün düzenli olarak yeniden oynadığım bu mutlu dönemim aşağı yukarı iki buçuk ay sürdü. Sonra beklenmedik bir biçimde ölü bir noktaya geldim. Ansızın yeniden hiçlikle karşı karşıya buldum kendimi. Çünkü her bir oyunu yirmi ya da otuz kez oynadıktan sonra, yeni olmanın, şaşırtıcı olmanın getirdiği çekiciliği yitirdiler; önceleri beni heyecanlandıran, kanımı kaynatan güçleri zayıfladı. Her hamlesini çoktan ezberlediğim oyunları tekrar tekrar oynamanın ne anlamı vardı ki? İlk açılışı yapar yapmaz, gerisi kendiliğinden aklımda beliriyordu, artık sürpriz, gerilim, sorun kalmamıştı. Kendimi oyalamak için, artık onsuz olamadığım düşünsel zorlanmayı yaratmak için, başka oyunlar içeren başka bir kitap gerekliydi bana aslında. Ama bu kesinlikle olanaksız olduğundan, bu tuhaf çılgınlıktan kurtulmanın tek bir yolu kalıyordu: Eski oyunların yerine yenilerini bulmalıydım. Kendimle, daha doğrusu kendime karşı oynamaya çalışmalıydım. Bu oyunlar oyununun yarattığı tinsel durum üzerine ne dereceye kadar kafa yorduğunuzu bilmiyorum. Ama rastlantıdan tümüyle kopmuş bir düşünce oyunu olan satrançta, kendine karşı oynamak istemenin mantıksal açıdan bir saçmalık olduğunu anlamak için fazla düşünmeye gerek yok sanırım. Satrancın çekiciliği temelde bir tek şeyden kaynaklanır: stratejisinin farklı beyinlerde farklı biçimlerde gelişmesinden. Bu tinsel savaşta siyah, beyazın o an hangi manevrayı yapacağını bilemez ve 45


sürekli tahminler yürütmeye ve çıkış yolları bulmaya çalışır, öte yandan beyaz da siyahın hain amaçlarını anlamaya ve baltalamaya uğraşır. Siyah ve beyazı aynı kişi oynarsa, tutarsız bir durum ortaya çıkar, aynı beyin bir yandan bir şeyi bilmek, öte yandan bilmemek durumundadır, beyaz olarak oynarken bir dakika önce siyah olarak istediği ve amaçladığı şeyleri kafasından silip atabilmelidir. Böyle bir ikili düşünme, bilincin tümüyle bölünmesini gerektirir aslında, beyin işlevinin mekanik bir alette olduğu gibi istendiği an açılıp kapanmasını ister; yani satrançta kendine karşı oynamak, kendi gölgenin üstünden atlamak gibi bir çelişkidir. Sözü uzatmayayım, aylarca çaresizlik içinde bu olanaksız, bu saçma şey üzerinde çalıştım. Ama keçileri kaçırmamak ya da bir akıl hastalığına yakalanmamak için, bu saçmalıkla uğraşmaktan başka seçim şansım yoktu. Çevremdeki korkunç hiçliğin beni boğmaması için, kendimi siyah ve beyaza bölmeyi en azından denemek durumunda kaldım.” Dr. B. şezlongda arkasına yaslandı ve bir dakikalığına gözlerini kapadı. Rahatsız edici bir anıyı zorla bastırmak istiyordu sanki. Denetleyemediği o tuhaf seğirme, ağzının sol köşesinde yeniden belirdi. Sonra şezlongunda biraz doğruldu. “İşte böyle, bu noktaya kadar size her şeyi oldukça anlaşılır bir dille açıkladığımı umuyorum. Ama gerisini de bu kadar açık anlatabileceğimden pek emin değilim ne yazık ki. Çünkü bu yeni uğraş beyni öyle çok zorluyordu ki, her türlü özdenetimi olanaksız kılıyordu. Satrancı kendine karşı oynamak istemenin bence saçmalık olduğunu size daha önce söyledim; ama gerçek bir satranç tahtasıyla bu saçmalığın bile ufak da olsa bir şansı olurdu, çünkü satranç tahtasının gerçekliği yine de belirli bir uzaklık, somut bir dışsallık yaratır. Gerçek taşları olan gerçek bir satranç tahtasının başında insan düşünmek için ara verebilir, masanın bir o yanında, bir bu yanında durabilir ve böylece durumu bir siyah açısından, bir beyaz açısından ölçüp tartabilir. Ama bu kavgaları düşsel bir alanda kendime karşı ya 46


da diyelim ki, kendimle yapmak durumunda kaldığım için, altmış dört kare üzerindeki o anki konumu aklımda çok iyi tutmam gerekiyordu, üstelik yalnız anlık konumu değil, her iki rakibin ileriki olası hamlelerini de hesaplamalıydım, hem de – bütün bunların kulağa ne kadar saçma geldiğini biliyorum– iki ve üç katını canlandırmalıydım gözümde, hayır altı katını, sekiz katını, on iki katını; hem siyah hem de beyaz için hep dört-beş hamle ilerisini görmeliydim. Bu çılgınlığın ayrıntılarına indiğim için beni bağışlayın, imgelemin soyut alanındaki bu oyunda hem beyaz hem de siyah olarak dört-beş hamleyi önceden hesaplamam gerekiyordu, yani oyunun gelişimi içinde ortaya çıkan sonuçları âdeta iki beyinle önceden belirlemeliydim, beyazın beyni ve siyahın beyniyle. Ama yaptığım çılgın deneyin en tehlikeli yanı böyle ikiye bölünmem değil, oyunları tek tek düşünüp bulurken bir anda yerin ayaklarımın altından kayması ve boşluğa yuvarlanmamdı. Geçen haftalarda yaptığım gibi usta oyunlarını yeniden oynamam, sonuçta tekrarlanan bir iş olmuştu, var olan bir maddenin yeniden üretilmesiydi ve şiir ezberlemekten ya da yasaları aklımda tutmaktan daha güç değildi; sınırlı, disiplinli bir eylemdi, bu nedenle de kusursuz bir tinsel alıştırmaydı. Sabah ve öğleden sonraları çalıştığım ikişer oyunum, heyecan duymadan yerine getirdiğim belli bir ödevdi; benim için normal bir uğraşın yerini tutuyordu, üstelik bir oyun sırasında yanılırsam ya da nasıl devam edeceğimi bilemezsem, her zaman kitaba başvurabilirdim. Bu eylemin bozuk sinirlerime iyi gelmesinin ve beni yatıştırmasının nedeni, yabancı oyunları yeniden oynamanın beni oyunun içine sokmamasıydı; siyah ya da beyazın yenmesi benim için fark etmiyordu, şampiyonluk kupası için kapışanlar Alehin ya da Bogolyubov’du ve benim kendi benliğim, aklım, ruhum izleyici, uzman olarak her oyunun özellikleri ve güzelliklerinin keyfini çıkarıyordu. Ama kendime karşı oynamaya kalkıştığım andan itibaren, bilinçsizce meydan okumaya başlıyordum. Siyah ve beyazdan oluşan her iki ben de yarışa girişmeden edemiyordu ve her ikisi de yenmek, kazanmak 47


için kendine göre bir hırsa, bir sabırsızlığa kapılıyordu; siyah olan ben, beyaz olan ben’in yapacağı her hamleyi heyecanla bekliyordu. Bir tanesi bir yanlış yapınca, öteki ben sevinçten havalara uçuyor ve aynı anda da kendi beceriksizliğine kızıyordu. Bütün bunlar mantıksız görünüyor ve gerçekte normal bir insanda normal koşullar altında böyle yapay bir şizofreni, tehlikeli boyutta bir uyarılmadan kaynaklanan böyle bir bilinç bölünmesi olması düşünülemez. Ama her türlü normallikten zorla kopartılmış olduğumu unutmayın; suçsuz olmasına karşın hapsedilmiş, aylardır tek başına bırakılarak kurnazca işkence yapılmış bir tutukluydum ben, birikmiş öfkesini uzun zamandan beri herhangi bir şeye boşaltmak isteyen bir insandım. Ve kendime karşı oynadığım bu mantıksız oyundan başka bir şeyim olmadığı için, öfkem, intikam hevesim fanatik bir biçimde bu oyuna yöneldi. İçimdeki bir şey haklı çıkmak istiyordu ve savaşabildiğim tek şey içimdeki bu öteki ben’di; böylece oyun sırasında neredeyse delice bir heyecana kapılmaya başladım. Başlangıçta sakin ve düşünüp taşınarak oynamıştım, kendimi fazla zorlamamak için bir oyundan ötekine geçerken ara vermiştim; ama gerilmiş sinirlerim yüzünden yavaş yavaş sabrım tükendi. Beyaz ben bir hamle yapar yapmaz, siyah ben hırsla saldırıyordu; bir oyun biter bitmez, hemen ötekine koyuluyordum, çünkü her seferinde iki ben’den biri ötekine yeniliyor ve rövanş istiyordu. O aylar boyunca hücremde bu çılgınca enerjiyle kendime karşı kaç tane oyun oynadığımı yaklaşık olarak bile söyleyemem; belki bin tane, belki de daha fazla. Kendimi kurtaramadığım bir düşkünlüktü bu; gece gündüz fil, piyon, kale ve şahtan, a, b ve c’den, mat ve çifte hamleden başka bir şey düşünmüyordum, bütün benliğim ve duygularımla o kareli alana çakılıp kaldım. Oyun sevinci oyun hevesine dönüşmüştü, oyun hevesi oyun dürtüsüne, çılgınlığa, yalnızca uyanık olduğum saatleri ele geçirmekle kalmayıp yavaş yavaş uykuma da sızan tutkulu bir öfkeye. Tek düşünebildiğim 48


satrançtı; satranç hareketleri, satranç problemleriydi; bazen alnımda ter damlacıklarıyla uyanıp uykuda bile bilinçsizce oynamayı sürdürdüğümü ayrımsıyordum ve düşümde insanlar görürsem, yalnızca filin, kalenin hareketlerini, atın ileri geri atlamasını gerçekleştirirken görüyordum onları. Sorgulamaya çağrıldığımda bile, ifadem üzerinde kafamı toplayamıyordum; son sorgulamalarda kendimi oldukça karmaşık dile getirdim sanırım, çünkü sorgulayıcılar bazen anlamsız gözlerle baktılar bana. Ama onlar soru sorarken ve aralarında konuşurken, ben gerçekte uğursuz bir açgözlülükle hücreme geri götürülmeyi, böylece oyunumu, delice oyunumu sürdürmeyi bekliyordum yalnızca; yeni bir oyun ve bir tane daha, sonra bir tane daha. Oyunumu yarıda kesen her şey bana batıyordu; gardiyanın hapishane hücresini temizlediği on beş dakika, bana yemek getirdiği iki dakika ateşli sabırsızlığımı körüklüyordu; bazen akşamları kâseye elimi bile sürmüyordum, oyun oynarken yemek yemeyi unutuyordum. Bedensel olarak duyumsadığım tek şey, korkunç bir susuzluktu; sürekli düşünmenin ve oynamanın yol açtığı ateş olsa gerekti bunun nedeni; şişeyi tepeme iki dikişte bitiriyor ve biraz daha su getirmesi için gardiyana yalvarıyordum, bununla birlikte bir an sonra dilim damağım yine kurumuş oluyordu. En sonunda oyun oynarken –zaten sabahtan akşama kadar başka bir şey yapmıyordum artık– duyduğum heyecan o kadar arttı ki, bir an bile yerimde oturamaz oldum; oyunlar üzerinde kafa yorarken durmaksızın bir aşağı bir yukarı gidip geliyordum, oyunun sonu yaklaştıkça hep daha hızlı, daha hızlı, hep daha ateşli gidip geliyordum; kazanma, yenme, kendi kendimi yenme hırsı yavaş yavaş bir çeşit öfkeye dönüştü, sabırsızlıktan titriyordum, çünkü her zaman içimdeki satranç oyuncularından biri ötekine göre yavaş oynuyordu. Biri ötekini harekete geçiriyordu; size çok gülünç gelebilir, ama içimdeki ben’lerden biri ötekine yeterince hızlı karşılık vermezse, kendi kendimi azarlamaya başlıyordum; ‘Daha hızlı, daha hızlı!’ ya da ‘İleri, ileri!’ İçinde bulunduğum bu durumun, tinsel 49


açıdan aşırı uyarılmanın bütünüyle patolojik bir biçimi olduğunu bugün çok iyi biliyorum elbette ve bunu tanımlamak için tıbbın bilmediği bir addan başkası gelmiyor aklıma: satranç zehirlenmesi. En sonunda bu tek yönlü düşkünlük yalnızca beynimi değil, bedenimi de sarmaya başladı. Zayıfladım, rahat uyuyamıyordum, uyanırken kurşun gibi gözkapaklarımı açmak için her seferinde özel bir çaba göstermem gerekiyordu; bazen kendimi o kadar güçsüz hissediyordum ki, elime aldığım su bardağını zar zor dudaklarıma götürüyordum, ellerim öylesine titriyordu; ama oyun başlar başlamaz, delice bir güç sarıyordu beni: Ellerimi yumruk yapıp bir aşağı bir yukarı koşturuyordum, boğuk ve kötü bir sesle kendi kendime ‘Şah!’ ya da ‘Mat!’ diye bağırışımı sanki bir sis perdesinin arkasından duyuyordum bazen. Bu korkunç, anlatılmaz durumun nasıl patlak verdiğini ben bile bilmiyorum. Tek bildiğim, bir sabah uyandım ve bu, öncekilerden farklı bir uyanmaydı. Bedenim sanki benden ayrılmıştı, gevşek ve rahat yatıyordum. Aylardır tatmadığım yoğun, tatlı bir yorgunluk çökmüştü gözkapaklarıma; öyle sıcak ve hoş bir duyguydu ki bu, gözlerimi açıp açmamaya ilk başta karar veremedim. Dakikalarca uyanık yattım ve üzerimdeki bu ağırlığın, zevkten uyuşmuş duyularla tembel tembel yatmanın tadını çıkardım. Bir an arkamda sesler duydum sandım, bir şeyler söyleyen insan sesleri, ne kadar sevindiğimi bilemezsiniz, çünkü aylardır, yaklaşık bir yıldır sorgu hâkimlerinin sert, keskin ve kötü sözlerinden başka bir şey duymamıştım. ‘Düş görüyorsun,’ dedim kendi kendime. ‘Düş görüyorsun! Sakın gözlerini açma! Bırak bu düş devam etsin, yoksa çevrende yine o lanet hücreyi, sandalyeyi, leğeni, masayı ve o hep aynı desenli duvar kâğıdını görürsün. Düş görüyorsun, görmeye devam et!’ Ama merak ağır bastı. Yavaşça ve dikkatle gözlerimi açtım. Ve mucize: Başka bir odadaydım, otel hücremden daha geniş, daha ferah bir odada. Parmaklığı olmayan bir pencereden içeriye özgürce ışık giriyordu ve donuk yüzlü yangın duvarımın yerine ağaçlar, rüzgârda salınan yeşil ağaçlar görünüyordu; 50


beyaz ve pürüzsüz duvarlar parlıyordu, üstümde beyaz ve yüksek bir tavan vardı; gerçekti bunlar, yeni, yabancı bir yatakta yatıyordum, düş değildi bu, arkamda insanlar alçak sesle fısıldıyordu. Şaşkınlıkla elimde olmadan ani bir devinim yapmış olmalıyım, çünkü arkamdan yaklaşan adımları duydum. Bir kadın usulca yanıma sokuldu, başında beyaz başlık olan bir kadın, bir hemşire. Çok heyecanlandım: Bir yıldan beri kadın yüzü görmemiştim. Bu hoş görüntüye baktım; yabanıl, kendinden geçmiş bir bakış olsa gerekti bu, çünkü kadın, ‘Sakin olun! Sakin olun!’ diye yatıştırmaya çalıştı beni. Ama ben yalnızca sesine kulak kabarttım; bu konuşan, bir insan değil miydi? Yeryüzünde beni sorgulamayan, bana işkence yapmayan bir insan var mıydı gerçekten? Üstelik –akıl almaz bir mucize!– yumuşak, sıcak, neredeyse sevecen bir kadın sesi. Aç gözlerle ağzına bakıyordum, çünkü sanki cehennemde geçen bu bir yıl içinde, bir insanın başka biriyle iyilikle konuşabileceğine inanmaz olmuştum. Bana gülümsedi –evet, gülümsedi, demek iyilikle gülümseyebilen insanlar vardı hâlâ–, sonra uyarır gibi parmağını dudaklarına götürdü ve usulca uzaklaştı. Ama buyruğuna uymadım. Bu mucizeye daha doymamıştım. Onun arkasından bakmak, iyilikçi olan bu mucizevi insanın arkasından bakmak için, yatakta zorla doğrulmaya çalıştım. Ama yatağın kenarına dayanmayı başaramadım. Normalde sağ elimin, parmaklarımın ve bileğimin olduğu yerde yabancı bir şey hissettim; kalın, büyük, beyaz bir kabartı, belli ki geniş bir sargı. Elimdeki bu beyaz, kalın, yabancı şeyin ne olduğunu anlamayarak şaşırdım önce, sonra nerede olduğumu yavaş yavaş kavramaya ve başıma ne gelmiş olabileceğini düşünmeye başladım. Birisi beni yaralamış olmalıydı ya da kendi kendime elimi yaralamıştım. Bir hastanedeydim. Öğlen doktor geldi, sevimli, yaşlıca bir beydi. Ailemin adını biliyordu ve imparatorun özel doktoru olan amcamı öyle saygıyla andı ki, hakkımda iyi şeyler düşündüğü duygusuna kapıldım hemen. Arkasından bana akla gelebilecek her türlü 51


soruyu sordu, özellikle bir tanesi beni çok şaşırttı: Matematikçi mi, yoksa kimyacı mıymışım. Her ikisi de olmadığımı söyledim. ‘Tuhaf,’ diye mırıldandı. ‘Ateşiniz varken hep c3, c4 gibi tuhaf formüller sayıkladınız. Hiçbirimiz ne olduklarını anlayamadık.’ Bana ne olduğunu sordum. Tuhaf bir gülümseme yayıldı yüzüne. ‘Ciddi bir şey değil. Bir sinir krizi,’ dedi ve dikkatle çevresine bakındıktan sonra, alçak sesle ekledi: ‘Haksız sayılmazsınız. 13 Mart’tan beri, değil mi?’ Başımı salladım. ‘Bu yöntemde şaşılacak bir şey değil,’ diye mırıldandı. ‘Siz ilk değilsiniz. Ama kaygılanmayın.’ Yatıştırıcı bir sesle bana bunu fısıldamasından ve yumuşak bakışlarından, onun yanında güvende olduğumu anladım. İki gün sonra iyi yürekli doktor oldukça içten bir tavırla olanları anlattı bana. Gardiyan hücremde avaz avaz bağırdığımı duymuş ve birinin içeri girdiğini, benim de onunla kavga ettiğimi sanmış önce. Ama kapıya geldiği anda üzerine saldırmışım ve ‘Oyna artık alçak, korkak!’ gibisinden sözler haykırmışım ona, gırtlağına sarılmışım ve öyle çılgınca sıkmışım ki, yardım çağırmak zorunda kalmış. Böyle kudurmuş gibiyken beni sürükleyerek doktora götürdükleri sırada, birden ellerinden kurtulmuşum, koridordaki pencereye saldırıp camı kırmışım ve elimi kesmişim, şuradaki derin yara izini görüyorsunuz. Hastanedeki ilk gecelerimi bir çeşit beyin ateşinin etkisi altında geçirmişim, ama şimdi bilincimin tamamen açıldığını düşünüyormuş. ‘Elbette,’ diye alçak sesle ekledi, ‘bunu efendilere bildirmeyeceğim, yoksa sizi eninde sonunda yine oraya götürürler. Bana güvenin, elimden geleni yapacağım.’ Bu yardımsever doktorun bana işkence yapanlara benimle ilgili ne anlattığını bilmiyorum. Her ne olursa olsun, ulaşmak istediği şeye ulaştı: Serbest bırakıldım. Kafamın iyi 52


çalışmadığını söylemiş olabilirdi ya da belki de bu arada Gestapo için önemsiz olmuştum, çünkü Hitler o süre içinde Böhmen’i ele geçirmişti ve böylece Avusturya’nın işgali tamamlanmıştı. Yurdumuzu on dört gün içinde terk edeceğime ilişkin belgeyi imzalamam gerekiyordu yalnızca ve bu on dört gün binlerce formaliteyle dolu geçti, günümüzde eski bir dünya yurttaşının yurtdışına çıkarken uğraşması gereken formaliteler gibi –askerlik belgeleri, polis, vergi, pasaport, vize, sağlık karnesi–, geçmiş hakkında fazla kafa yoracak zamanım olmadı. Besbelli ruhumuz için yorucu ve tehlikeli olabilecek şeyleri kendiliğinden yok eden gizemli güçler var beynimizde, çünkü ne zaman geriye dönüp hücre günlerimi düşünmek istesem, sanki beynimde ışık sönüyordu; bana neler olduğunu düşünme yürekliliğini ancak haftalar sonra, işte tam burada, gemide buldum. Dostlarınıza neden öyle yakışıksız ve büyük olasılıkla anlaşılmaz davrandığımı şimdi anlayacaksınız. Dostlarınızı satranç tahtasının başında otururken gördüğümde, sigara salonunda tümüyle tesadüfen geziniyordum; elimde olmadan şaşkınlıktan ve korkudan çakıldım kaldım. Çünkü insanın gerçek bir satranç tahtasında, gerçek taşlarla satranç oynayabileceğini tümüyle unutmuştum, bu oyunda iki tane tümüyle farklı insanın capcanlı birbirlerinin karşısında oturduğunu unutmuştum. Bu oyuncuların orada oynadıkları şeyin, çaresizlik içinde aylarca kendime karşı oynamaya çalıştığım oyunun aynısı olduğunu anlamam için gerçekten de birkaç dakika geçmesi gerekti. O korkunç alıştırmalar sırasında başvurduğum şifreler, bu kemikten yapılmış taşların yerini tutan simgelerdi yalnızca; taşları tahtanın üzerinde oynatmanın imgelemimde yaptığım şeyin aynısı olduğunu anladığımda yaşadığım şaşkınlık, karmaşık yöntemlerle kâğıt üzerinde yeni bir gezegenin yerini hesaplayan ve sonra onu gerçekten gökyüzünde beyaz, parlak, maddesel bir yıldız olarak gören bir gökbilimcinin yaşadığı şaşkınlığa benziyordu belki de. Mıknatısa kapılmış gibi tahtaya 53


bakıyor ve orada diyagramlarımı görüyordum, at, kale, şah, vezir ve piyonlar tahtadan yontulmuş, gerçek taşlardı; oyunun konumunu anlamak için, onları elimde olmadan soyut şifreler dünyamdan hareketli taşlar dünyasına uyarlamam gerekti önce. İki rakip arasındaki böyle gerçek bir oyunu izleme isteği sardı içimi yavaş yavaş. Ve o utanç verici şey oldu, bütün kibarlığımı bir yana bırakarak, oyununuza karıştım. Ama dostunuzun o yanlış hamlesi yüreğime bir ok gibi saplandı. Onu engellemem içgüdüsel bir davranıştı, insanın parmaklıktan sarkan bir çocuğu hiç düşünmeden tutması gibi. İşinize burnumu sokarak ne kadar yakışıksız davrandığımın ancak sonradan farkına vardım.” Bu rastlantıyla tanışmış olmamıza ne kadar sevindiğimize onu inandırmaya çalıştım ve bana güvenip de anlattığı bunca şeyden sonra, yarın hazırlıksız yapılacak turnuvada onu izlemenin benim için iki kat ilginç olacağını söyledim. Dr. B. huzursuzca kıpırdandı. “Hayır, gerçekten fazla bir şey beklemeyin. Benim için yalnızca bir deneme olmalı bu... Normal bir satranç oyunu; gerçek bir satranç tahtası üzerinde, elle tutulur taşlar ve canlı bir rakiple bir satranç oyunu oynamayı becerip beceremeyeceğimi deneyeceğim, çünkü oynadığım o yüzlerce, belki de binlerce oyun gerçekten satranç oyunları mıydı, yoksa yalnızca bir çeşit düş satrancı mı, bir türlü emin olamıyorum. Bir satranç ustasına, hem de dünyanın bir numarası olan bir ustaya kafa tutabileceğimi iddia etmemi ciddi ciddi beklemiyorsunuz umarım. Beni ilgilendiren ve kafamı kurcalayan tek şey, o zaman hücrede yaşadığım satranç oyunu muydu yoksa delilik mi, o tehlikeli kayalığın hemen önünde miydim yoksa çoktan ötesine geçmiş miydim, bunları açığa çıkarmak için duyduğum gecikmiş merak, yalnızca bu, yalnızca bu.” O anda geminin kıç tarafından, akşam yemeğini haber veren gong duyuldu. Neredeyse iki saat laflamış olmalıydık; Dr. B. her şeyi burada özetlediğimden çok daha ayrıntılı anlatmıştı bana. Ona candan teşekkür ettim ve yanından ayrıldım. Ama 54


daha güvertenin öbür ucuna varmamıştım ki, arkamdan geldi ve gözle görülür bir sinirle, hatta biraz da kekeleyerek ekledi: “Bir şey daha! Beylere önceden bildirin ki, sonra terbiyesizlik ediyor gibi görünmeyeyim; yalnızca tek bir oyun oynarım... eski bir hesabın altına konan bitiş çizgisinden başka bir şey olmayacak bu, kesin bir bitiriş; yeni bir başlangıç değil... Geriye dönüp baktığımda yalnızca dehşetle anımsadığım bu tutkulu, ateşli oyuna ikinci kez kapılmak istemiyorum... üstelik... üstelik o zaman doktor da uyardı beni... kesin bir dille uyardı. Ruhsal bir hastalık geçiren herkes hep tehlike altındadır, hele satranç zehirlenmesi geçirdiyse –tümüyle iyileşmiş de olsa– satranç tahtasına yaklaşmaması iyi olur... Anlayacağınız, yalnızca kendim için bir deneme oyunu oynayacağım, o kadar.” Ertesi sabah tam kararlaştırılan saatte, üçte sigara salonunda toplanmıştık. Saray oyununun iki seveni daha katılmıştı aramıza, turnuvayı izleyebilmek için güvertedeki görevlerinden izin alan iki gemi subayı. Czentovic de önceki günkü gibi bekletmedi, zorunlu renk seçiminden sonra bu anlaşılması güç insanın ünlü dünya şampiyonu karşısındaki unutulmaz oyunu başladı. Yalnızca bizim gibi tümüyle yetersiz izleyicilerin karşısında oynandığına ve müzik dünyasının Beethoven’ın piyano doğaçlamalarından yoksun kalması gibi, satranç yıllıklarının da bu oyundan yoksun kaldığına üzülüyorum. Gerçi bunu izleyen öğleden sonraları hep birlikte oyunu belleğimizden çıkarıp yeniden oluşturmaya çalıştık, ama boşuna; büyük olasılıkla hepimiz oyun sırasında oyunu izlemek yerine oyunculardan gözümüzü alamamıştık. Çünkü her iki rakibin yaradılışlarındaki tinsel karşıtlık, oyun ilerledikçe giderek daha somut olarak ortaya çıktı. İşin ustası Czentovic bütün oyun boyunca bir kaya gibi kıpırdamadan durdu, donuk gözlerini satranç tahtasından ayırmadı; onun için düşünmek, bütün organlarının en yüksek düzeyde çalışmasını gerektiren fiziksel bir zorlanmaydı sanki. Buna karşın Dr. B.nin devinimleri son derece rahat ve kayıtsızdı. Sözcüğün tam anlamıyla bir amatör 55


olarak yalnızca oyunun keyfini çıkarırken kendini hiç sıkmıyordu, ilk verilen aralarda bize açıklamalar yaptı; sakin sakin bir sigara yakıyor ve sıra ona geldiğinde, bir dakika dosdoğru tahtaya bakıyordu. Her seferinde rakibinin hamlesini önceden bekliyor gibiydi. Zorunlu açılış hamleleri oldukça hızlı geçti. Ancak yedinci ya da sekizinci hamlede belirli bir plan gelişmeye başlar gibi oldu. Czentovic düşünme sürelerini uzattı; oyunu almak için asıl savaşın daha yeni başladığını hissettik bunu görünce. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, her gerçek turnuva oyununda olduğu gibi durumun yavaş yavaş gelişmesi biz acemileri epey hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü taşlar iç içe girip tuhaf bir desen oluşturdukça, oyunun durumu bizim için giderek içinden çıkılmaz oluyordu. Ne bir rakibin ne de ötekinin amaçladığı şeyi ve hangisinin avantajlı olduğunu anlayabiliyorduk. Düşman saldırısını savuşturmak için taşların bir oraya bir buraya gidip geldiğini ayrımsıyorduk yalnızca, ama –bu üstün oyuncular her devinimi birkaç hamle ilerisini hesaplayarak yaptıkları için– bu gidiş gelişteki stratejik amacı kavrayamıyorduk. Temelde Czentovic’in sonu gelmeyen düşünme sürelerinin yol açtığı ağır bir yorgunluk da eklendi buna yavaş yavaş; dostumuzu da gözle görülür biçimde sinirlendirmeye başladı Czentovic’in böyle yapması. Oyun uzadıkça Dr. B.nin giderek daha huzursuzca koltuğunda kıpırdanışını kaygıyla izledim, bazen sinirden art arda sigara yakıyordu, bazen de bazı notlar almak için kurşunkaleme uzanıyordu. Sonra yine bir soda ısmarladı ve bardakları birbiri ardına yuvarladı; değişik bileşimler düşünmede Czentovic’ten yüz kat daha hızlı olduğu belliydi. Her seferinde Czentovic sonu gelmez bir düşünmeden sonra karar verip ağır eliyle bir taşı ileri sürdüğünde, dostumuz uzun zamandır beklediği bir şeyin olduğunu gören biri gibi gülümseyip hemen karşılık veriyordu. Hızlı çalışan zekâsıyla rakibinin bütün olasılıklarını kafasında önceden hesaplamış olsa gerekti; bu nedenle Czentovic’in karar vermesi uzadıkça, Dr. B.nin sabırsız56


lığı artıyordu ve beklerken dudaklarının çevresinde sinirli ve neredeyse düşmanca bir çizgi beliriyordu. Ama Czentovic kesinlikle elini çabuk tutmuyordu. İnatla ve sessizce düşünüyor ve tahta taşlardan temizlendikçe daha uzun düşünme arası veriyordu. Kırk ikinci hamlede, tam bir buçuk saat sonra, hepimiz turnuva masasının çevresinde bezgin ve neredeyse ilgisiz oturuyorduk. Gemi subaylarından biri çoktan gitmişti, başka birisi eline bir kitap almış, yalnızca bir taş yer değiştirirken bir an için başını kaldırıp bakıyordu. Derken Czentovic’in bir hamlesi sırasında beklenmedik bir şey oldu. Dr. B., Czentovic’in ata uzandığını görünce, sıçramak üzere olan bir kedi gibi büzüldü. Bütün bedeni titremeye başladı ve Czentovic atı oynar oynamaz, veziri sertçe ileri sürdü, zafer kazanmış gibi, “İşte! Tamamdır!” diye bağırdı, geriye yaslandı, kollarını göğsünün üzerinde kavuşturdu ve meydan okuyan bakışlarını Czentovic’e dikti. Ansızın gözbebeğinde bir ışık parladı. Zafer kazanmış gibi bildirdiği bu hamleyi anlamak için, elimizde olmadan tahtanın üzerine eğildik. İlk bakışta doğrudan bir gözdağı görülmüyordu. Demek ki dostumuz bu hamlenin gelişiminden söz ediyordu, biz iyi düşünemeyen acemiler de bunun ne olduğunu kestiremedik. Aramızda o meydan okuma karşısında kılı bile kıpırdamamış tek kişi Czentovic’ti; o kadar kayıtsız oturuyordu ki, sanki o gücendirici “Tamamdır” sözünü duymamıştı. Hiçbir şey olmadı. Hamle süresini tutmak için masaya bir saat konmuştu, elimizde olmadan soluğumuzu tuttuğumuz için, bir an saatin tik taklarını duyduk. Üç dakika oldu, yedi dakika, sekiz dakika; Czentovic kıpırdamıyordu, ama içsel bir zorlanma yüzünden kabarık burun delikleri daha da genişlemiş gibi geldi bana. Bu suskun bekleme bize olduğu kadar dostumuza da dayanılmaz gelmişti anlaşılan. Şöyle bir silkinip aniden ayağa kalktı ve sigara salonunda bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başladı, önce ağır ağır, sonra daha hızlı, giderek daha hızlı. Hepimiz onu şaşkın şaşkın izliyorduk, ama ben herkesten daha kaygılıydım, çünkü bu gidiş gelişin bütün 57


şiddetine karşın adımlarının hep aynı düzlemi kat ettiğini ayrımsadım; sanki her seferinde odanın ortasındaki görünmez bir dolaba çarpıyordu, bu da dönmesini gerektiriyordu. Ve bu bilinçsizce gidiş gelişin bir zamanlar hücresinde yaptığı şey olduğunu anladım ürpererek: Tutuklu kaldığı aylar boyunca kafese kapatılmış bir hayvan gibi böyle bir aşağı bir yukarı gidip gelmiş olmalıydı, böyle elleri kenetlenmiş ve omuzları kısılmış; orada binlerce kez işte böyle bir aşağı bir yukarı gidip gelmiş olmalıydı, donuk ama ateşli bakışlarında çılgınlığın kızıl ışıkları yanarak. Ama düşünme yeteneğini daha yitirmemiş gibiydi, çünkü Czentovic’in bu arada karar verip vermediğine bakmak için zaman zaman sabırsızca masaya dönüyordu. Ama dokuz dakika, on dakika oldu. Derken en sonunda hiçbirimizin beklemediği bir şey oldu. Czentovic, o âna dek kıpırdamadan masada duran ağır elini yavaşça kaldırdı. Kararını görmek için hepimiz heyecanla baktık. Ama Czentovic hamle yapmadı, elinin tersiyle kararlı bir biçimde bütün taşları yavaşça tahtadan itti. Neden sonra anladık: Czentovic oyundan çekilmişti. Gözümüzün önünde mat olmamak için teslim olmuştu. Olanaksız olan gerçekleşmişti, dünya şampiyonu, sayısız turnuvanın birincisi, yirmi yirmi beş yıldır satranç tahtasına elini sürmemiş, tanınmamış bir adamın karşısında havlu atmıştı. Adı sanı duyulmamış, kim olduğu bilinmeyen dostumuz yeryüzünün en güçlü satranç oyuncusunu herkesin ortasında yenmişti! O heyecanla farkında olmadan art arda ayağa kalkmışız. Sevincimizdeki ürkek havayı dağıtmak için bir şeyler söylememiz ya da yapmamız gerektiğini hissediyorduk hepimiz. Kıpırdamadan sakin sakin oturan tek kişi Czentovic’ti. Ancak uzunca bir suskunluktan sonra başını kaldırdı ve dostumuzu taş gibi sert bakışlarla süzdü. “Bir oyun daha?” diye sordu. “Elbette,” diye yanıtladı Dr. B. hoşuma gitmeyen bir heyecanla ve bir oyunla yetinmesi konusunda onu uyarmama fırsat bırakmadan hemen yerine oturdu ve ateşli bir aceleyle 58


taşları yeniden dizmeye başladı. Öyle heyecanla yerleştiriyordu ki onları, iki kez piyonlardan biri titreyen parmaklarının arasından kayıp yere düştü; doğal olmayan heyecanı karşısında duyduğum sıkıntı bir çeşit korkuya dönüştü. Çünkü önceleri o kadar sessiz ve sakin olan adamın üzerine gözle görülür biçimde aşırı bir heyecan gelmişti; ağzının kenarı giderek daha sık seğiriyordu ve bedeni nöbet geçiriyor gibi titriyordu. “Sakın!” diye usulca fısıldadım ona. “Sakın ha! Bugünlük bu kadar yeter! Kendinizi fazla zorlamayın.” “Zorlamak mı! Ha!” diye kahkahalarla ve kötü kötü güldü. “Böyle tembellik yapacağıma, on yedi oyun oynayabilirdim bu arada! Bu tempoda ancak uyuyakalmamak için zorlanırım! Evet! Başlayın artık!” Son sözleri kızgın, neredeyse kaba bir ses tonuyla söylemişti Czentovic’e. O ise Dr. B.ye hiç istifini bozmadan baktı, ama taş gibi sert bakışları sıkılmış bir yumruk gibiydi. Bir anda iki oyuncu arasında yeni bir şey oluştu; tehlikeli bir gerilim, tutkulu bir nefret. Yeteneklerini oyunlarıyla birbirleri üzerinde denemek isteyen iki rakip değillerdi artık, birbirlerini yok etmeye yeminli iki düşmandılar. Czentovic ilk hamleyi yapmadan önce uzun süre duraksadı, ben de bilerek bu kadar uzun süre duraksadığı duygusuna kapıldım. Belli ki bu eğitimli taktik oyuncusu, yavaş oynayarak rakibini yoracağını ve sinirlendireceğini çoktan öğrenmişti. Böylece bütün açılışların en normalini, en basitini yapmadan önce en az dört dakika zaman geçirdi, yaptığı da piyonu alışıldığı gibi iki kare öne sürmekti. Dostumuz hemen piyonunu onun karşısına dikti, ama Czentovic yine sonu gelmez, dayanması zor bir ara verdi; şiddetli bir şimşeğin çakması ve insanın yüreği küt küt atarak yıldırımı beklemesi gibiydi, ama yıldırım bir türlü düşmek bilmiyordu. Czentovic kıpırdamıyordu. Sessizce, ağır ağır düşünüyordu, bunu sinsice yaptığından giderek daha çok emin oluyordum; ama böyle yaparak Dr. B.yi gözleyebilmem için bana bol bol zaman vermiş oluyordu. Dr. B. üçüncü bardak suyu 59


mideye indirmişti bile; bana hücredeki ateşli susuzluğundan söz edişini anımsadım ister istemez. Normal olmayan bir heyecanın bütün belirtileri belirgin bir biçimde ortaya çıkıyordu; alnının terlediğini ve elindeki yara izinin kızarıp derinleştiğini gördüm. Ama hâlâ kendini kaybetmemişti. Ancak dördüncü hamlede Czentovic yine sonu gelmez bir düşünme arası verince, sabrı taştı ve birden ona çıkıştı: “Eee, oynayın artık!” Czentovic soğuk soğuk baktı. “Bildiğim kadarıyla hamle süresinin on dakika olmasını kararlaştırdık. İlke olarak daha kısa sürede oynamam.” Dr. B. dudağını ısırdı; masanın altında ayağının giderek daha sıkıntıyla yere vurduğunu ayrımsadım ve saçma bir şey yapacağı duygusuna kapılarak daha da kaygılandım. Gerçekten de sekizinci hamlede yeni bir olay oldu. Beklerken kendini yavaş yavaş kaybeden Dr. B., yaşadığı gerilimi daha fazla gizleyemedi; ileri geri sallanmaya ve parmaklarını bilinçsizce masaya vurmaya başladı. Czentovic ağır, köylü kafasını bir daha kaldırdı. “Masaya vurmamanızı rica edebilir miyim? Beni rahatsız ediyor. Böyle oynayamam.” “Ha!” diye kısaca güldü Dr. B. “Belli oluyor.” Czentovic’in alnı kızardı. “Ne demek istiyorsunuz?” diye sertçe sordu. Dr. B.den kısa ve sinsi bir gülüş daha geldi. “Hiçbir şey. Belli ki çok sinirlisiniz demek istiyorum.” Czentovic sustu ve başını yere eğdi. Bir sonraki hamlesini ancak yedi dakika sonra yaptı ve oyun bu ölü gibi tempoda sürüp gitti. Czentovic sanki giderek daha da taşlaşıyordu; en sonunda bir hamleye karar vermeden önce, hep düşünme süresinin sonunu bekler oldu ve bir aradan ötekine geçtikçe dostumuzun davranışları daha da tuhaflaştı. Oyuna hiç katılmıyormuş da, bambaşka bir şeyle ilgileniyormuş gibi görünüyordu. Heyecanla bir aşağı bir yukarı koşturmayı 60


bıraktı ve kıpırdamadan yerinde oturmaya başladı. Sabit ve neredeyse delice bakışlarını önündeki boşluğa dikip kendi kendine durmaksızın anlaşılmaz sözcükler mırıldanıyordu; ya sonu gelmez bileşimler kurarken kendini kaybediyordu ya da – en çok bundan kuşkulanıyordum– bambaşka oyunlar geçiriyordu kafasından, çünkü her seferinde, Czentovic en sonunda hamlesini yaptığında, aklı başka yerlerde olan Dr. B.yi uyarmak gerekiyordu. O zaman da duruma uyum sağlamak için bir dakika yetiyordu ona; aslında deliliğin bu soğuk biçimine bürünmüşken Czentovic’i ve hepimizi unuttuğu kuşkusuna giderek daha çok kapılıyordum; ve bu çılgınlık aniden şiddetle boşalabilirdi. Gerçekten de on dokuzuncu hamlede kriz patlak verdi. Czentovic taşını oynatır oynatmaz, Dr. B. tahtaya doğru düzgün bakmadan, aniden filini üç kare öne sürdü ve öyle yüksek sesle bağırdı ki, hepimiz yerimizden sıçradık: “Şah! Şah mat!” Özel bir hamle beklentisiyle hemen tahtaya baktık. Ama bir dakika sonra, hiçbirimizin beklemediği bir şey oldu. Czentovic başını çok yavaşça kaldırdı ve bakışlarını üzerimizde gezdirdi, daha önce hiç yapmamıştı bunu. Bir şeyin doya doya tadını çıkarıyor gibiydi, çünkü dudaklarında yavaş yavaş hoşnut ve kibirli bir gülümseme belirdi. Bizim daha anlayamadığımız bu zaferinin tadını sonuna kadar çıkardıktan sonra, yapay bir kibarlıkla bize döndü. “Üzgünüm, ama ben şah mat görmüyorum. Acaba beylerden biri şah mat görüyor mu?” Tahtaya ve sonra sıkıntıyla Dr. B.ye baktık. Gerçekten de Czentovic’in şahının önü –bir çocuk bile bunu görebilirdi– filin karşısındaki bir piyonla tümüyle tıkanmıştı, yani şah mat söz konusu olamazdı. Kaygılandık. Dostumuz o heyecan içinde bir taşı bir kare fazla ileri ya da geri mi kaydırmıştı? Suskunluğumuz Dr. B.nin dikkatini çekti, o da tahtaya baktı ve telaşla kekelemeye başladı: “Ama şah f7’de olmalı... durduğu yer yanlış, çok yanlış. 61


Yanlış oynadınız! Bu tahtada her şey çok yanlış duruyor... piyon da g5’te olmalı, g4’te değil... bu bambaşka bir oyun... Bu...” Birden durdu. Sertçe kolunu tutmuştum, daha doğrusu kolunu öyle sert çimdiklemiştim ki, o ateşli çılgınlığı içinde bile bunu hissetti. Döndü ve uykusunda yürüyen biri gibi baktı bana. “Ne... istiyorsunuz?” Yalnızca, “Anımsa!” dedim ve aynı anda parmağını tutup elindeki yara izine dokundurdum. Karşı koymadan bana uydu, cam gibi gözleri kan kırmızısı ize takılıp kaldı. Sonra aniden titremeye başladı ve bütün bedeni sarsıldı. “Aman Tanrım,” diye fısıldadı solgun dudaklarıyla. “Saçma bir şey söyledim ya da yaptım mı... sonunda yine mi şey oldum?..” “Hayır,” diye fısıldadım usulca. “Ama oyunu hemen bırakmalısınız, tam zamanı. Doktorun size ne söylediğini anımsayın!” Dr. B. silkinip ayağa kalktı. “Düştüğüm aptalca yanılgı için özür dilerim,” dedi o eski kibar sesiyle ve Czentovic’in önünde eğildi. “Söylediğim şey tam bir saçmalık elbette. Oyun tabii ki sizin.” Sonra bize döndü. “Beylerden de özür dilemem gerek. Ama benden fazla bir şey beklememeniz konusunda sizi daha baştan uyarmıştım. Bu rezalet için özür dilerim, bu son satranç oynayışım olacak.” Eğildi ve onu ilk gördüğümüz zamanki alçakgönüllü ve gizemli haliyle uzaklaştı. Bu adamın satranç tahtasına neden bir daha asla elini sürmeyeceğini yalnızca ben biliyordum, bu arada ötekiler rahatsız edici ve tehlikeli bir şeyle burun buruna gelmenin verdiği belirsizlik duygusuyla şaşkın bakakaldılar. “Lanet olasıca herif!” diye homurdandı McConnor hayal kırıklığıyla. Koltuğundan en son Czentovic kalktı ve yarılanmış oyuna bir daha baktı. “Yazık,” dedi ukalaca. “Hamle o kadar da kötü düşünülmemişti. Aslında amatör olduğu düşünülürse, olağanüstü yetenekli bu bey.” 62


63


Schachnovelle Stefan Zweig


Stefan Zweig Stefan Zweig wurde am 28. November 1881 in Wien geboren und lebte ab 1919 in Salzburg, bevor er 1938 nach England und schließlich 1941 nach Brasilien emigrierte. Mit seinen Erzählungen und historischen Darstellungen erreichte er weltweit in Millionenpublikum. Zuletzt vollendete er seine Autobiographie ›Die Welt von Gestern‹ und die ›Schachnovelle‹, am 23. Februar 1942 schied er zusammen mit seiner Frau »aus freiem Willen und mit klaren Sinnen« aus dem Leben.

Inhalt Stefan Zweigs Novelle lotet auf engstem Raum die Abgründe der menschlichen Seele aus. Von der Gestapo verhaftet und in ein Hotelzimmer gesperrt, flüchtet Dr. B. in die abstrakte Welt des Schachspiels, um sich so seine geistige Widerstandskraft zu bewahren. Auf einem Passagierdampfer nach Buenos Aires, begegnet Dr. B. zufällig dem Schachweltmeister Mirko Czentovic. Ein atemberaubender Kampf beginnt, bei dem der eigentliche Gegner nicht gegenüber am Brett, sondern tief in der eigenen Seele sitzt. 66


Schachnovelle Auf dem großen Passagierdampfer, der um Mitternacht von New York nach Buenos Aires abgehen sollte, herrschte die übliche Geschäftigkeit und Bewegung der letzten Stunde. Gäste vom Land drängten durcheinander, um ihren Freunden das Geleit zu geben, Telegraphenboys mit schiefen Mützen schossen Namen ausrufend durch die Gesellschaftsräume, Koffer und Blumen wurden geschleppt, Kinder liefen neugierig treppauf und treppab, während das Orchester unerschütterlich zur Deckshow spielte. Ich stand im Gespräch mit einem Bekannten etwas abseits von diesem Getümmel auf dem Promenadendeck, als neben uns zwei- oder dreimal Blitzlicht scharf aufsprühte – anscheinend war irgendein Prominenter knapp vor der Abfahrt noch rasch voll Reportern interviewt und photographiert worden. Mein Freund blickte hin und lächelte. »Sie haben da einen raren Vogel an Bord, den Czentovic.« Und da ich offenbar ein ziemlich verständnisloses Gesicht zu dieser Mitteilung machte, fügte er erklärend bei: »Mirko Czentovic, der Weltschachmeister. Er hat ganz Amerika von Ost nach West mit Turnierspielen abgeklappert und fährt jetzt zu neuen Triumphen nach Argentinien.« In der Tat erinnerte ich mich nun dieses jungen Weltmeisters und sogar einiger Einzelheiten im Zusammenhang mit seiner raketenhaften Karriere-, mein Freund, ein aufmerksamerer Zeitungsleser als ich, konnte sie mit einer ganzen Reihe von Anekdoten ergänzen. Czentovic hatte sich vor etwa einem Jahr mit einem Schlage neben die bewährtesten Altmeister der Schachkunst, wie Aljechin, Capablanca, Tartakower, Lasker, Bogoljubow, gestellt; seit dem Auftreten des siebenjährigen Wunderkindes Rzecewski bei dem Schachturnier 1922 in New York hatte noch nie der Einbruch eines völlig Unbekannten in die ruhmreiche Gilde derart allgemeines Aufsehen erregt. Denn 67


Czentovics intellektuelle Eigenschaften schienen ihm keineswegs solch eine blendende Karriere von vornherein zu weissagen. Bald sickerte das Geheimnis durch, daß dieser Schachmeister in seinem Privatleben außerstande war, in irgendeiner Sprache einen Satz ohne orthographischen Fehler zu schreiben, und wie einer seiner verärgerten Kollegen ingrimmig spottete, »seine Unbildung war auf allen Gebieten gleich universell«. Sohn eines blutarmen südslawischen Donauschiffers, dessen winzige Barke eines Nachts von einem Getreidedampfer Überrannt wurde, war der damals Zwölfjährige nach dem Tode seines Vaters vom Pfarrer des abgelegenen Ortes aus Mitleid aufgenommen worden, und der gute Pater bemühte sich redlich, durch häusliche Nachhilfe wettzumachen, was das maulfaule, dumpfe, breitstirnige Kind in der Dorfschule nicht zu erlernen vermochte. Aber die Anstrengungen blieben vergeblich. Mirko starrte die schon hundertmal ihm erklärten Schriftzeichen immer wieder fremd an; auch für die simpelsten Unterrichtsgegenstände fehlte seinem schwerfällig arbeitenden Gehirn jede festhaltende Kraft. Wenn er rechnen sollte, mußte er noch mit vierzehn Jahren jedesmal die Finger zu Hilfe nehmen, und ein Buch oder eine Zeitung zu lesen bedeutete für den schon halbwüchsigen Jungen noch besondere Anstrengung. Dabei konnte man Mirko keineswegs unwillig oder widerspenstig nennen. Er tat gehorsam, was man ihm gebot, holte Wasser, spaltete Holz, arbeitete mit auf dem Felde, räumte die Küche auf und erledigte verläßlich, wenn auch mit verärgernder Langsamkeit, jeden geforderten Dienst. Was den guten Pfarrer aber an dem querköpfigen Knaben am meisten verdroß, war seine totale Teilnahmslosigkeit. Er tat nichts ohne besondere Aufforderung, stellte nie eine Frage, spielte nicht mit anderen Burschen und suchte von selbst keine Beschäftigung, sofern man sie nicht ausdrücklich anordnete; sobald Mirko die Verrichtungen des Haushalts erledigt hatte, saß er stur im Zimmer herum mit jenem 68


leeren Blick, wie ihn Schafe auf der Weide haben, ohne an den Geschehnissen rings um ihn den geringsten Anteil zu nehmen. Während der Pfarrer abends, die lange Bauernpfeife schmauchend, mit dem Gendarmeriewachtmeister seine üblichen drei Schachpartien spielte, hockte der blondsträhnige Bursche stumm daneben und starrte unter seinen schweren Lidern anscheinend schläfrig und gleichgültig auf das karierte Brett. Eines Winterabends klingelten, während die beiden Partner in ihre tägliche Partie vertieft waren, von der Dorfstraße her die Glöckchen eines Schlittens rasch und immer rascher heran. Ein Bauer, die Mütze mit Schnee überstäubt, stapfte hastig herein, seine alte Mutter läge im Sterben, und der Pfarrer möge eilen, ihr noch rechtzeitig die letzte Ölung zu erteilen. Ohne zu zögern folgte ihm der Priester. Der Gendarmeriewachtmeister, der sein Glas Bier noch nicht ausgetrunken hatte, zündete sich zum Abschied eine neue Pfeife an und bereitete sich eben vor, die schweren Schaftstiefel anzuziehen, als ihm auffiel, wie unentwegt der Blick Mirkos auf dem Schachbrett mit der angefangenen Partie haftete. »Na, willst du sie zu Ende spielen?« spaßte er, vollkommen überzeugt, daß der schläfrige Junge nicht einen einzigen Stein auf dem Brett richtig zu rücken verstünde. Der Knabe starrte scheu auf, nickte dann und setzte sich auf den Platz des Pfarrers. Nach vierzehn Zügen war der Gendarmeriewachtmeister geschlagen und mußte zudem eingestehen, daß keineswegs ein versehentlich nachlässiger Zug seine Niederlage verschuldet habe. Die zweite Partie fiel nicht anders aus. »Bileams Esel!« rief erstaunt bei seiner Rückkehr der Pfarrer aus, dem weniger bibelfesten Gendarmeriewachtmeister erklärend, schon vor zweitausend Jahren hätte sich ein ähnliches Wunder ereignet, daß ein stummes Wesen plötzlich die Sprache der Weisheit gefunden habe. Trotz der vorgerückten Stunde konnte der Pfarrer sich nicht enthalten, seinen halb 69


analphabetischen Famulus zu einem Zweikampf herauszufordern. Mirko schlug auch ihn mit Leichtigkeit. Er spielte zäh, langsam, unerschütterlich, ohne ein einziges Mal die gesenkte breite Stirn vom Brette aufzuheben. Aber er spielte mit unwiderlegbarer Sicherheit; weder der Gendarmeriewachtmeister noch der Pfarrer waren in den nächsten Tagen imstande, eine Partie gegen ihn zu gewinnen. Der Pfarrer, besser als irgend jemand befähigt, die sonstige Rückständigkeit seines Zöglings zu beurteilen, wurde nun ernstlich neugierig, wieweit diese einseitige sonderbare Begabung einer strengeren Prüfung standhalten würde. Nachdem er Mirko bei dem Dorfbarbier die struppigen strohblonden Haare hatte schneiden lassen, uni ihn einigermaßen präsentabel zu machen, nahm er ihn in seinem Schlitten mit in die kleine Nachbarstadt, wo er im Café des Hauptplatzes eine Ecke mit enragierten Schachspielern wußte, denen er selbst erfahrungsgemäß nicht gewachsen war. Es erregte bei der ansässigen Runde nicht geringes Staunen, als der Pfarrer den fünfzehnjährigen strohblonden und rotbackigen Burschen in seinem nach innen getragenen Schafspelz und schweren, hohen Schaftstiefeln in das Kaffeehaus schob, wo der Junge befremdet mit scheu nieder geschlagenen Augen in einer Ecke stehenblieb, bis man ihn zu einem der Schachtische hinrief. In der ersten Partie wurde Mirko geschlagen, da er die sogenannte Sizilianische Eröffnung bei dem guten Pfarrer nie gesehen hatte. In der zweiten Partie kam er schon gegen den besten Spieler auf Remis. Von der dritten und vierten an schlug er sie alle, einen nach dem andern. Nun ereignen sich in einer kleinen südslawischen Provinzstadt höchst selten aufregende Dinge; so wurde das erste Auftreten dieses bäuerlichen Champions für die versammelten Honoratioren unverzüglich zur Sensation. Einstimmig wurde beschlossen, der Wunderknabe müßte unbedingt noch bis zum nächsten Tage in der Stadt bleiben, damit man die anderen 70


Mitglieder des Schachklubs zusammenrufen und vor allem den alten Grafen Simczic, einen Fanatiker des Schachspiels, auf seinem Schlosse verständigen könne. Der Pfarrer, der mit einem ganz neuen Stolz auf seinen Pflegling blickte, aber über seiner Entdeckerfreude doch seinen pflichtgemäßen Sonntagsgottesdienst nicht versäumen wollte, erklärte sich bereit, Mirko für eine weitere Probe zurückzulassen. Der junge Czentovic wurde auf Kosten der Schachecke im Hotel einquartiert und sah an diesem Abend zum erstenmal ein Wasserklosett. Am folgenden Sonntagnachmittag war der Schachraum überfüllt. Mirko, unbeweglich vier Stunden vor dem Brett sitzend, besiegte, ohne ein Wort zu sprechen oder auch nur aufzuschauen, einen Spieler nach dem andern; schließlich wurde eine Simultanpartie vorgeschlagen. Es dauerte eine Welle, ehe man dem Unbelehrten begreiflich machen konnte, daß bei einer Simultanpartie er allein gegen die verschiedenen Spieler zu kämpfen hätte. Aber sobald Mirko diesen Usus begriffen, fand er sich rasch in die Aufgabe, ging mit seinen schweren, knarrenden Schuhen langsam von Tisch zu Tisch und gewann schließlich sieben von den acht Partien. Nun begannen große Beratungen. Obwohl dieser neue Champion im strengen Sinne nicht zur Stadt gehörte, war doch der heimische Nationalstolz lebhaft entzündet. Vielleicht konnte endlich die kleine Stadt, deren Vorhandensein auf der Landkarte kaum jemand bisher wahrgenommen, zum erstenmal sich die Ehre erwerben, einen berühmten Mann in die Welt zu schicken. Ein Agent namens Koller, sonst nur Chansonetten und Sängerinnen für das Kabarett der Garnison vermittelnd, erklärte sich bereit, sofern man den Zuschuß für ein Jahr leiste, den jungen Menschen in Wien von einem ihm bekannten ausgezeichneten kleinen Meister fachmäßig in der Schachkunst ausbilden zu lassen. Graf Simczic, dem in sechzig Jahren täglichen Schachspieles nie ein so merkwürdiger Gegner entgegengetreten war, zeichnete sofort den Betrag. Mit diesem 71


Tage begann die erstaunliche Karriere des Schiffersohnes. Nach einem halben Jahre beherrschte Mirko sämtliche Geheimnisse der Schachtechnik, allerdings mit einer seltsamen Einschränkung, die später in den Fachkreisen viel beobachtet und bespöttelt wurde. Denn Czentovic brachte es nie dazu, auch nur eine einzige Schachpartie auswendig – oder wie man fachgemäß sagt: blind – zu spielen. Ihm fehlte vollkommen die Fähigkeit, das Schlachtfeld in den unbegrenzten Raum der Phantasie zu stellen. Er mußte immer das schwarz-weiße Karree mit den vierundsechzig Feldern und zweiunddreißig Figuren handgreiflich vor sich haben; noch zur Zeit seines Weltruhmes führte er ständig ein zusammenlegbares Taschenschach mit sich, um, wenn er eine Meisterpartie rekonstruieren oder ein Problem für sich lösen wollte, sich die Stellung optisch vor Augen zu führen. Dieser an sich unbeträchtliche Defekt verriet einen Mangel an imaginativer Kraft und wurde in dem engen Kreise ebenso lebhaft diskutiert, wie wenn unter Musikern ein hervorragender Virtuose oder Dirigent sich unfähig gezeigt hätte, ohne aufgeschlagene Partitur zu spielen oder zu dirigieren. Aber diese merkwürdige Eigenheit verzögerte keineswegs Mirkos stupenden Aufstieg. Mit siebzehn Jahren hatte er schon ein Dutzend Schachpreise gewonnen, mit achtzehn sich die ungarische Meisterschaft, mit zwanzig endlich die Weltmeisterschaft erobert. Die verwegensten Champions, jeder einzelne an intellektueller Begabung, an Phantasie und Kühnheit ihm unermeßlich überlegen, erlagen ebenso seiner zähen und kalten Logik wie Napoleon dem schwerfälligen Kutusow, wie Hannibal dem Fabius Cunctator, von dem Livius berichtet, daß er gleichfalls in seiner Kindheit derart auffällige Züge von Phlegma und Imbezillität gezeigt habe. So geschah es, daß in die illustre Galerie der Schachmeister, die in ihren Reihen die verschiedensten Typen intellektueller Überlegenheit vereinigt, Philosophen, Mathematiker, kalkulierende, imaginierende und oft schöpferische Naturen, zum erstenmal ein völliger Outsider 72


der geistigen Welt einbrach, ein schwerer, maulfauler Bauernbursche, aus dein auch nur ein einziges publizistisch brauchbares Wort herauszulocken selbst den gerissensten Journalisten nie gelang. Freilich, was Czentovic den Zeitungen an geschliffenen Sentenzen vorenthielt, ersetzte er bald reichlich durch Anekdoten über seine Person. Denn rettungslos wurde mit der Sekunde, da er vom Schachbrette aufstand, wo er Meister ohnegleichen war, Czentovic zu einer grotesken und beinahe komischen Figur; trotz seines feierlichen schwarzen Anzuges, seiner pompösen Krawatte mit der etwas aufdringlichen Perlennadel und seiner mühsam manikürten Finger blieb er in seinem Gehaben und seinen Manieren derselbe beschränkte Bauernjunge, der im Dorf die Stube des Pfarrers gefegt. Ungeschickt und geradezu schamlos plump suchte er zum Gaudium und zum Arger seiner Fachkollegen aus seiner Begabung und seinem Ruhm mit einer kleinlichen und sogar oft ordinären Habgier herauszuholen, was an Geld herauszuholen war. Er reiste von Stadt zu Stadt, immer in den billigsten Hotels wohnend, er spielte in den kläglichsten Vereinen, sofern man ihm sein Honorar bewilligte, er ließ sich abbilden auf Seifenreklamen und verkaufte sogar, ohne auf den Spott seiner Konkurrenten zu achten, die genau wußten, daß er nicht imstande war, drei Sätze richtig zu schreiben, seinen Namen für eine ›Philosophie des Schachs‹, die in Wirklichkeit ein kleiner galizischer Student für den geschäftstüchtigen Verleger geschrieben. Wie allen zähen Naturen fehlte ihm jeder Sinn für das Lächerliche; seit seinem Siege im Weltturnier hielt er sich für den wichtigsten Mann der Welt, und das Bewußtsein, all diese gescheiten, Intellektuellen, blendenden Sprecher und Schreiber auf ihrem eigenen Feld geschlagen zu haben, und vor allem die handgreifliche Tatsache, mehr als sie zu verdienen, verwandelte die ursprüngliche Unsicherheit in einen kalten und meist plump zur Schau getragenen Stolz. »Aber wie sollte ein so rascher Ruhm nicht einen so leeren 73


Kopf beduseln?« schloß mein Freund, der mir gerade einige klassische Proben von Czentovics kindischer Präpotenz anvertraut hatte. »Wie sollte ein einundzwanzigjähriger Bauernbursche aus dem Banat nicht den Eitelkeitskoller kriegen, wenn er plötzlich mit ein bißchen Figurenherumschieben auf einem Holzbrett in einer Woche mehr verdient als sein ganzes Dorf daheim mit Holzfällen und den bittersten Abrackereien in einem ganzen Jahr? Und dann, ist es nicht eigentlich verflucht leicht, sich für einen großen Menschen zu halten, wenn man nicht mit der leisesten Ahnung belastet ist, daß ein Rembrandt, ein Beethoven, ein Dante, ein Napoleon je gelebt haben? Dieser Bursche weiß in seinem vermauerten Gehirn nur das eine, daß er seit Monaten nicht eine einzige Schachpartie verloren hat, und da er eben nicht ahnt, daß es außer Schach und Geld noch andere Werte auf unserer Erde gibt, hat er allen Grund, von sich begeistert zu sein.« Diese Mitteilungen meines Freundes verfehlten nicht, meine besondere Neugierde zu erregen. Alle Arten von monomanischen, in eine einzige Idee verschossenen Menschen haben mich zeitlebens angereizt, denn je mehr sich einer begrenzt, um so mehr ist er andererseits dem Unendlichen nahe; gerade solche scheinbar Weltabseitigen bauen in ihrer besonderen Materie sich termitenhaft eine merkwürdige und durchaus einmalige Abbreviatur der Welt. So machte ich aus meiner Absicht, dieses sonderbare Spezimen intellektueller Eingleisigkeit auf der zwölftägigen Fahrt bis Rio näher unter die Lupe zu nehmen, kein Hehl. Jedoch: »Da werden Sie wenig Glück haben«, warnte mein Freund. »Soviel ich weiß, ist es noch keinem gelungen, aus Czentovic das geringste an psychologischem Material herauszuholen. Hinter all seiner abgründigen Beschränktheit verbirgt dieser gerissene Bauer die große Klugheit, sich keine Blößen zu geben, und zwar dank der simplen Technik, daß er außer mit Landsleuten seiner eigenen Sphäre, die er sich in 74


kleinen Gasthäusern zusammensucht, jedes Gespräch vermeidet. Wo er einen gebildeten Menschen spürt, kriecht er in sein Schneckenhaus; so kann niemand sich rühmen, je ein dummes Wort von ihm gehört oder die angeblich unbegrenzte Tiefe seiner Unbildung ausgemessen zu haben.« Mein Freund sollte in der Tat recht behalten. Während der ersten Tage der Reise erwies es sich als vollkommen unmöglich, an Czentovic ohne grobe Zudringlichkeit, die schließlich nicht meine Sache ist, heranzukommen. Manchmal schritt er zwar über das Promenadendeck, aber dann immer die Hände auf dem Rücken verschränkt mit jener stolz in sich versenkten Haltung, wie Napoleon auf dem bekannten Bilde; außerdem erledigte er immer so eilig und stoßhaft seine peripatetische Deckrunde, daß man ihm hätte im Trab nachlaufen müssen, um ihn ansprechen zu können. In den Gesellschaftsräumen wiederum, in der Bar, im Rauchzimmer zeigte er sich niemals; wie mir der Steward auf vertrauliche Erkundigung hin mitteilte, verbrachte er den Großteil des Tages in seiner Kabine, um auf einem mächtigen Brett Schachpartien einzuüben oder zu rekapitulieren. Nach drei Tagen begann ich mich tatsächlich zu ärgern, daß seine zähe Abwehrtechnik geschickter war als mein Wille, an ihn heranzukommen. Ich hatte in meinem Leben noch nie Gelegenheit gehabt, die persönliche Bekanntschaft eines Schachmeisters zu machen, und je mehr ich mich jetzt bemühte, mir einen solchen Typus zu personifizieren, um so unvorstellbarer schien mir eine Gehirntätigkeit, die ein ganzes Leben lang ausschließlich um einen Raum von vierundsechzig schwarzen und weißen Feldern rotiert. Ich wußte wohl aus eigener Erfahrung um die geheimnisvolle Attraktion des ›königlichen Spiels‹, dieses einzigen unter allen Spielen, die der Mensch ersonnen, das sich souverän jeder Tyrannis des Zufalls entzieht und seine Siegespalmen einzig dem Geist oder vielmehr einer bestimmten Form geistiger Begabung zuteilt. Aber macht man sich nicht bereits einer beleidigenden Einschränkung 75


schuldig, indem man Schach ein Spiel nennt? Ist es nicht auch eine Wissenschaft, eine Kunst, schwebend zwischen diesen Kategorien wie der Sarg Mohammeds zwischen Himmel und Erde, eine einmalige Bindung aller Gegensatzpaare; uralt und doch ewig neu, mechanisch in der Anlage und doch nur wirksam durch Phantasie, begrenzt in geometrisch starrem Raum und dabei unbegrenzt in seinen Kombinationen, ständig sich entwickelnd und doch steril, ein Denken, das zu nichts führt, eine Mathematik, die nichts errechnet, eine Kunst ohne Werke, eine Architektur ohne Substanz und nichtsdestominder erwiesenermaßen dauerhafter in seinem Sein und Dasein als alle Bücher und Werke, das einzige Spiel, das allen Völkern und allen Zeiten zugehört und von dem niemand weiß, welcher Gott es auf die Erde gebracht, um die Langeweile zu töten, die Sinne zu schärfen, die Seele zu spannen. Wo ist bei ihm Anfang und wo das Ende: jedes Kind kann seine ersten Regeln erlernen, jeder Stümper sich in ihm versuchen, und doch vermag es innerhalb dieses unveränderbar engen Quadrats eine besondere Spezies von Meistern zu erzeugen, unvergleichbar allen anderen, Menschen mit einer einzig dem Schach zubestimmten Begabung, spezifische Genies, in denen Vision, Geduld und Technik in einer ebenso genau bestimmten Verteilung wirksam sind wie im Mathematiker, im Dichter, im Musiker, und nur in anderer Schichtung und Bindung. In früheren Zeiten physiognomischer Leidenschaft hätte ein Gall vielleicht die Gehirne solcher Schachmeister seziert, um festzustellen, ob bei solchen Schachgenies eine besondere Windung in der grauen Masse des Gehirns, eine Art Schachmuskel oder Schachhöcker sich intensiver eingezeichnet fände als in anderen Schädeln. Und wie hätte einen solchen Physiognomiker erst der Fall eines Czentovic angereizt, wo dies spezifische Genie eingesprengt erscheint in eine absolute intellektuelle Trägheit wie ein einzelner Faden Gold in einem Zentner tauben Gesteins. Im Prinzip war mir die Tatsache von jeher verständlich, daß ein 76


derart einmaliges, ein solches geniales Spiel sich spezifische Matadore schaffen mußte, aber wie schwer, wie unmöglich doch, sich das Leben eines geistig regsamen Menschen vorzustellen, dem sich die Weit einzig auf die enge Einbahn zwischen Schwarz und Weiß reduziert, der in einem bloßen Hin und Her, Vor und Zurück von zweiunddreißig Figuren seine Lebenstriumphe sucht, einen Menschen, dem bei einer neuen Eröffnung, den Springer vorzuziehen statt des Bauern, schon Großtat und sein ärmliches Eckchen Unsterblichkeit im Winkel eines Schachbuches bedeutet – einen Menschen, einen geistigen Menschen, der, ohne wahnsinnig zu werden, zehn, zwanzig, dreißig, vierzig Jahre lang die ganze Spannkraft seines Denkens immer und immer wieder an den lächerlichen Einsatz wendet, einen hölzernen König auf einem hölzernen Brett in den Winkel zu drängen! Und nun war ein solches Phänomen, ein solches sonderbares Genie oder ein solcher rätselhafter Narr mir räumlich zum erstenmal ganz nahe, sechs Kabinen weit auf demselben Schiff, und ich Unseliger, für den Neugier in geistigen Dingen immer zu einer Art Passion ausartet, sollte nicht imstande sein, mich ihm zu nähern. Ich begann, mir die absurdesten Listen auszudenken: etwa, ihn in seiner Eitelkeit zu kitzeln, indem ich ihm ein angebliches Interview für eine wichtige Zeitung vortäuschte, oder bei seiner Habgier zu packen, dadurch, daß ich ihm ein einträgliches Turnier in Schottland proponierte. Aber schließlich erinnerte ich mich, daß die bewährteste Technik der Jäger, den Auerhahn an sich heranzulocken, darin besteht, daß sie seinen Balzschrei nachahmen; was konnte eigentlich wirksamer sein, um die Aufmerksamkeit eines Schachmeisters auf sich zu ziehen, als indem man selber Schach spielte? Nun bin ich zeitlebens nie ein ernstlicher Schachkünstler gewesen, und zwar aus dem einfachen Grunde, daß ich mich mit Schach immer bloß leichtfertig und ausschließlich zu meinem Vergnügen befaßte; wenn ich mich für eine Stunde vor das Brett 77


setze, geschieht dies keineswegs, um mich anzustrengen, sondern im Gegenteil, um mich von geistiger Anspannung zu entlasten. Ich ›spiele‹ Schach im wahrsten Sinne des Wortes, während die anderen, die wirklichen Schachspieler, Schach ›ernsten‹, um ein verwegenes neues Wort in die deutsche Sprache einzuführen. Für Schach ist nun, wie für die Liebe, ein Partner unentbehrlich, und ich wußte zur Stunde noch nicht, ob sich außer uns andere Schachliebhaber an Bord befanden. Um sie aus ihren Höhlen herauszulocken, stellte ich im Smoking Room eine primitive Falle auf, indem ich mich mit meiner Frau, obwohl sie noch schwächer spielt als ich, vogelstellerisch vor ein Schachbrett setzte. Und tatsächlich, wir hatten noch nicht sechs Züge getan, so blieb schon jemand im Vorübergehen stehen, ein zweiter erbat die Erlaubnis, zusehen zu dürfen; schließlich fand sich auch der erwünschte Partner, der mich zu einer Partie herausforderte. Er hieß McConnor und war ein schottischer Tiefbauingenieur, der, wie ich hörte, bei Ölbohrungen in Kalifornien sich ein großes Vermögen gemacht hatte, von äußerem Ansehen ein stämmiger Mensch mit starken, fast quadratisch harten Kinnbacken, kräftigen Zähnen und einer satten Gesichtsfarbe, deren prononcierte Rötlichkeit wahrscheinlich, zumindest teilweise, reichlichem Genuß von Whisky zu verdanken war. Die auffällig breiten, fast athletisch vehementen Schultern machten sich leider auch im Spiel charaktermäßig bemerkbar, denn dieser Mister McConnor gehörte zu jener Sorte selbstbesessener Erfolgsmenschen, die auch im belanglosesten Spiel eine Niederlage schon als Herabsetzung ihres Persönlichkeitsbewußtseins empfinden. Gewöhnt, sich im Leben rücksichtslos durchzusetzen, und verwöhnt vom faktischen Erfolg, war dieser massive Selfmademan derart unerschütterlich von seiner Überlegenheit durchdrungen, daß jeder Widerstand ihn als ungebührliche Auflehnung und beinahe Beleidigung erregte. Als er die erste Partie verlor, wurde er mürrisch und begann umständlich und 78


diktatorisch zu erklären, dies könne nur durch eine momentane Unaufmerksamkeit geschehen sein, bei der dritten machte er den Lärm im Nachbarraum für sein Versagen verantwortlich; nie war er gewillt, eine Partie zu verlieren, ohne sofort Revanche zu fordern. Anfangs amüsierte mich diese ehrgeizige Verbissenheit; schließlich nahm ich sie nur mehr als unvermeidliche Begleiterscheinung für meine eigentliche Absicht hin, den Weltmeister an unseren Tisch zu locken. Am dritten Tag gelang es und gelang doch nur halb. Sei es, daß Czentovic uns vom Promenadendeck aus durch das Bordfenster vor dem Schachbrett beobachtet oder daß er nur zufälligerweise den Smoking Room mit seiner Anwesenheit beehrte – jedenfalls trat er, sobald er uns Unberufene seine Kunst ausüben sah, unwillkürlich einen Schritt näher und warf aus dieser gemessenen Distanz einen prüfenden Blick auf unser Brett. McConnor war gerade am Zuge. Und schon dieser eine Zug schien ausreichend, um Czentovic zu belehren, wie wenig ein weiteres Verfolgen unserer dilettantischen Bemühungen seines meisterlichen Interesses würdig sei. Mit derselben selbstverständlichen Geste, mit der unsereiner in einer Buchhandlung einen angebotenen schlechten Detektivroman weglegt, ohne ihn auch nur anzublättern, trat er von unserem Tische fort und verließ den Smoking Room. ›Gewogen und zu leicht befunden‹, dachte ich mir, ein bißchen verärgert durch diesen kühlen, verächtlichen Blick, und um meinem Unmut irgendwie Luft zu machen, äußerte ich zu McConnor: »Ihr Zug scheint den Meister nicht sehr begeistert zu haben.« »Welchen Meister?« Ich erklärte ihm, jener Herr, der eben an uns vorübergegangen und mit mißbilligendem Blick auf unser Spiel gesehen, sei der Schachmeister Czentovic gewesen. Nun, fügte ich hinzu, wir beide würden es überstehen und ohne Herzeleid uns mit seiner illustren Verachtung abfinden; arme Leute müßten eben mit Wasser kochen. Aber zu meiner Überraschung übte auf 79


McConnor meine lässige Mitteilung eine völlig unerwartete Wirkung. Er wurde sofort erregt, vergaß unsere Partie, und sein Ehrgeiz begann geradezu hörbar zu pochen. Er habe keine Ahnung gehabt, daß Czentovic an Bord sei, und Czentovic müsse unbedingt gegen ihn spielen. Er habe noch nie im Leben gegen einen Weltmeister gespielt außer einmal bei einer Simultanpartie mit vierzig anderen; schon das sei furchtbar spannend gewesen, und er habe damals beinahe gewonnen. Ob ich den Schachmeister persönlich kenne? Ich verneinte. Ob ich ihn nicht ansprechen wolle und zu uns bitten? Ich lehnte ab mit der Begründung, Czentovic sei meines Wissens für neue Bekanntschaften nicht sehr zugänglich. Außerdem, was für einen Reiz sollte es einem Weltmeister bieten, mit uns drittklassigen Spielern sich abzugeben? Nun, das mit den drittklassigen Spielern hätte ich zu einem derart ehrgeizigen Manne wie McConnor lieber nicht äußern sollen. Er lehnte sich verärgert zurück und erklärte schroff, er für seinen Tell könne nicht glauben, daß Czentovic die höfliche Aufforderung eines Gentlemans ablehnen werde; dafür werde er schon sorgen. Auf seinen Wunsch gab ich ihm eine kurze Personenbeschreibung des Weltmeisters, und schon stürmte er, unser Schachbrett gleichgültig im Stich lassend, in unbeherrschter Ungeduld Czentovic auf das Promenadendeck nach. Wieder spürte ich, daß der Besitzer dermaßen breiter Schultern nicht zu halten war, sobald er einmal seinen Willen in eine Sache geworfen. Ich wartete ziemlich gespannt. Nach zehn Minuten kehrte McConnor zurück, nicht sehr aufgeräumt, wie mir schien. »Nun?« fragte ich. »Sie haben recht gehabt«, antwortete er etwas verärgert. »Kein sehr angenehmer Herr. Ich stellte mich vor, erklärte ihm, wer ich sei. Er reichte mir nicht einmal die Hand. Ich versuchte, ihm auseinanderzusetzen, wie stolz und geehrt wir alle an Bord sein würden, wenn er eine Simultanpartie gegen uns spielen wollte. 80


Aber er hielt seinen Rücken verflucht steif; es täte ihm leid, aber er habe kontraktliche Verpflichtungen gegen seinen Agenten, die ihm ausdrücklich untersagten, während seiner ganzen Tournee ohne Honorar zu spielen. Sein Minimum sei zweihundertfünfzig Dollar pro Partie.« Ich lachte. »Auf diesen Gedanken wäre ich eigentlich nie geraten, daß Figuren von Schwarz auf Weiß zu schieben ein derart einträgliches Geschäft sein kann. Nun, ich hoffe, Sie haben sich ebenso höflich empfohlen.« Aber McConnor blieb vollkommen ernst. »Die Partie ist für morgen nachmittags drei Uhr angesetzt. Hier im Rauchsalon. Ich hoffe, wir werden uns nicht so leicht zu Brei schlagen lassen.« »Wie? Sie haben ihm die zweihundertfünfzig Dollar bewilligt?« rief ich ganz betroffen aus. »Warum nicht? C’ est son métier. Wenn ich Zahnarzt an Bord, würde ich auch nicht verlangen, daß er mir den Zahn umsonst ziehen soll. Der Mann hat ganz recht, dicke Preise zu machen; in jedem Fach sind die wirklichen Könner auch die besten Geschäftsleute. Und was mich betrifft: je klarer ein Geschäft, um so besser. Ich zahle lieber in Cash, als mir von einem Herrn Czentovic Gnaden erweisen zu lassen und mich am Ende noch bei ihm bedanken zu müssen. Schließlich habe ich in unserem Klub schon mehr an einem Abend verloren als zweihundertfünfzig Dollar und dabei mit keinem Weltmeister gespielt. Für ›drittklassige‹ Spieler ist es keine Schande, von einem Czentovic umgelegt zu werden.« Es amüsierte mich, zu bemerken, wie tief ich McConnors Selbstgefühl mit dem einen unschuldigen Wort ›drittklassiger Spieler‹ gekränkt hatte. Aber da er den teuren Spaß zu bezahlen gesonnen war, hatte ich nichts einzuwenden gegen seinen deplacierten Ehrgeiz, der mir endlich die Bekanntschaft meines Kuriosums vermitteln sollte. Wir verständigten eiligst die vier 81


oder fünf Herren, die sich bisher als Schachspieler deklariert hatten, von dem bevorstehenden Ereignis und ließen, um von durchgehenden Passanten möglichst wenig gestört zu werden, nicht nur unseren Tisch, sondern auch die Nachbartische für das bevorstehende Match im voraus reservieren. Am nächsten Tage war unsere kleine Gruppe zur vereinbarten Stunde vollzählig erschienen. Der Mittelplatz gegenüber dem Meister blieb selbstverständlich McConnor zugeteilt, der seine Nervosität entlud, indem er eine schwere Zigarre nach der andern anzündete und immer wieder unruhig auf die Uhr blickte. Aber der Weltmeister ließ – ich hatte nach den Erzählungen meines Freundes derlei schon geahnt – gute zehn Minuten auf sich warten, wodurch allerdings sein Erscheinen dann erhöhten Aplomb erhielt. Er trat ruhig und gelassen auf den Tisch zu. Ohne sich vorzustellen – ›Ihr wißt, wer ich bin, und wer ihr seid, interessiert mich nicht‹, schien diese Unhöflichkeit zu besagen -, begann er mit fachmännischer Trockenheit die sachlichen Anordnungen. Da eine Simultanpartie hier an Bord mangels an verfügbaren Schachbrettern unmöglich sei, schlage er vor, daß wir alle gemeinsam gegen ihn spielen sollten. Nach jedem Zug werde er, um unsere Beratungen nicht zu stören, sich zu einem anderen Tisch am Ende des Raumes verfügen. Sobald wir unseren Gegenzug getan, sollten wir, da bedauerlicherweise keine Tischglocke zur Hand sei, mit dem Löffel gegen ein Glas klopfen. Als maximale Zugzeit schlage er zehn Minuten vor, falls wir keine andere Einteilung wünschten. Wir pflichteten selbstverständlich wie schüchterne Schüler jedem Vorschlage bei. Die Farbenwahl teilte Czentovic Schwarz zu; noch im Stehen tat er den ersten Gegenzug und wandte sich dann gleich dem von ihm vorgeschlagenen Warteplatz zu, wo er lässig hingelehnt eine illustrierte Zeitschrift durchblätterte. Es hat wenig Sinn, über die Partie zu berichten. Sie endete selbstverständlich, wie sie enden mußte, mit unserer totalen 82


Niederlage, und zwar bereits beim vierundzwanzigsten Zuge. Daß nun ein Weltschachmeister ein halbes Dutzend mittlerer oder untermittlerer Spieler mit der linken Hand niederfegt, war an sich wenig erstaunlich; verdrießlich wirkte eigentlich auf uns alle nur die präpotente Art, mit der Czentovic es uns allzu deutlich fühlen ließ, daß er uns mit der linken Hand erledigte. Er warf jedesmal nur einen scheinbar flüchtigen Blick auf das Brett, sah an uns so lässig vorbei, als ob wir selbst tote Holzfiguren wären, und diese impertinente Geste erinnerte unwillkürlich an die, mit der man einem räudigen Hund abgewendeten Blicks einen Brocken zuwirft. Bei einiger Feinfühligkeit hätte er meiner Meinung nach uns auf Fehler aufmerksam machen können oder durch ein freundliches Wort aufmuntern. Aber auch nach Beendigung der Partie äußerte dieser unmenschliche Schachautomat keine Silbe, sondern wartete, nachdem er »Matt« gesagt, regungslos vor dem Tische, ob man noch eine zweite Partie von ihm wünsche. Schon war ich aufgestanden, um hilflos, wie man immer gegen dickfellige Grobheit bleibt, durch eine Geste anzudeuten, daß mit diesem erledigten Dollargeschäft wenigstens meinerseits das Vergnügen unserer Bekanntschaft beendet sei, als zu meinem Ärger neben mir McConnor mit ganz heiserer Stimme sagte: »Revanche!« Ich erschrak geradezu über den herausfordernden Ton; tatsächlich bot McConnor in diesem Augenblick eher den Eindruck eines Boxers vor dem Losschlagen als den eines höflichen Gentlemans. War es die unangenehme Art der Behandlung, die uns Czentovic hatte zuteil werden lassen, oder nur sein pathologisch reizbarer Ehrgeiz – jedenfalls war McConnors Wesen vollkommen verändert. Rot im Gesicht bis hoch hinauf an das Stirnhaar, die Nüstern von innerem Druck stark aufgespannt, transpirierte er sichtlich, und von den verbissenen Lippen schnitt sich scharf eine Falte gegen sein kämpferisch vorgerecktes Kinn. Ich erkannte beunruhigt in seinem Auge jenes Flackern unbeherrschter Leidenschaft, wie 83


sie sonst Menschen nur am Roulettetisch ergreift, wenn zum sechsten- oder siebentenmal bei immer verdoppeltem Einsatz nicht die richtige Farbe kommt. In diesem Augenblick wußte ich, dieser fanatisch Ehrgeizige würde, und sollte es ihn sein ganzes Vermögen kosten, gegen Czentovic so lange spielen und spielen und spielen, einfach oder doubliert, bis er wenigstens ein einziges Mal eine Partie gewonnen. Wenn Czentovic durchhielt, so hatte er an McConnor eine Goldgrube gefunden, aus der er bis Buenos Aires ein paar tausend Dollar schaufeln konnte. Czentovic blieb unbewegt. »Bitte«, antwortete er höflich. »Die Herren spielen jetzt Schwarz.« Auch die zweite Partie bot kein verändertes Bild, außer daß durch einige Neugierige unser Kreis nicht nur größer, sondern auch lebhafter geworden war. McConnor blickte so starr auf das Brett, als wollte er die Figuren mit seinem Willen, zu gewinnen, magnetisieren; ich spürte ihm an, daß er auch tausend Dollar begeistert geopfert hätte für den Lustschrei ›Matt!‹ gegen den kaltschnäuzigen Gegner. Merkwürdiger-weise ging etwas von seiner verbissenen Erregung unbewußt in uns über. jeder einzelne Zug wurde ungleich leidenschaftlicher diskutiert als vordem, immer hielten wir noch im letzten Moment einer den andern zurück, ehe wir uns einigten, das Zeichen zu geben, das Czentovic an unseren Tisch zurückrief Allmählich waren wir beim siebenunddreißigsten Zuge angelangt, und zu unserer eigenen Überraschung war eine Konstellation eingetreten, die verblüffend vorteilhaft schien, weil es uns gelungen war, den Bauern der c-Linie bis auf das vorletzte Feld c2 zu bringen; wir brauchten ihn nur vorzuschieben auf c1, um eine neue Dame zu gewinnen. Ganz behaglich war uns freilich nicht bei dieser allzu offenkundigen Chance; wir argwöhnten einmütig, dieser scheinbar von uns errungene Vorteil müsse von Czentovic, der doch die Situation viel weitblickender übersah, mit Absicht uns als Angelhaken zugeschoben sein. Aber trotz angestrengtem gemeinsamem Suchen und Diskutieren vermochten wir die 84


versteckte Finte nicht wahrzunehmen. Schließlich, schon knapp am Rande der verstatteten Überlegungsfrist, entschlossen wir uns, den Zug zu wagen. Schon rührte McConnor den Bauern an, um ihn auf das letzte Feld zu schieben, als er sich jäh am Arm gepackt fühlte und jemand leise und heftig flüsterte: »Um Gottes willen! Nicht!« Unwillkürlich wandten wir uns alle um. Ein Herr von etwa fünfundvierzig Jahren, dessen schmales, scharfes Gesicht mir schon vordem auf der Deckpromenade durch seine merkwürdige, fast kreidige Blässe aufgefallen war, mußte in den letzten Minuten, indes wir unsere ganze Aufmerksamkeit dem Problem zuwandten, zu uns getreten sein. Hastig fügte er, unsern Blick spürend, hinzu: »Wenn Sie jetzt eine Dame machen, schlägt er sie sofort mit dem Läufer c 1, Sie nehmen mit dem Springer zurück. Aber inzwischen geht er mit seinem Freibauern auf d7, bedroht Ihren Turm, und auch wenn Sie mit dem Springer Schach sagen, verlieren Sie und sind nach neun bis zehn Zügen erledigt. Es ist beinahe dieselbe Konstellation, wie sie Aljechin gegen Bogoljubow 1922 im Pistyaner Großturnier initiiert hat.« McConnor ließ erstaunt die Hand von der Figur und starrte nicht minder verwundert als wir alle auf den Mann, der wie ein unvermuteter Engel helfend vom Himmel kam. jemand, der auf neun Züge im voraus ein Matt berechnen konnte, mußte ein Fachmann ersten Ranges sein, vielleicht sogar ein Konkurrent um die Meisterschaft, der zum gleichen Turnier reiste, und sein plötzliches Kommen und Eingreifen gerade in einem so kritischen Moment hatte etwas fast Übernatürliches. Als erster faßte sich McConnor. »Was würden Sie raten?« flüsterte er aufgeregt. »Nicht gleich vorziehen, sondern zunächst ausweichen! Vor allem mit dem König abrücken aus der gefährdeten Linie von g8 auf h7. Er wird wahrscheinlich den Angriff dann auf die andere 85


Flanke hinüberwerfen. Aber das parieren Sie mit Turm c8-c4; das kostet ihn zwei Tempi, einen Bauern und damit die Überlegenheit. Dann steht Freibauer gegen Freibauer, und wenn Sie sich richtig defensiv halten, kommen Sie noch auf Remis. Mehr ist nicht herauszuholen.« Wir staunten abermals. Die Präzision nicht minder als die Raschheit sei er Berechnung hatte etwas Verwirrendes; es war, als ob er die Züge aus einem gedruckten Buch ablesen würde. Immerhin wirkte die unvermutete Chance, dank seines Eingreifens unsere Partie gegen einen Weltmeister auf Remis zu bringen, zauberisch. Einmütig rückten wir zur Seite, um ihm freieren Blick auf das Brett zu gewähren. Noch einmal fragte McConnor: »Also König g8 auf h7?« »Jawohl! Ausweichen vor allem!« McConnor gehorchte, und wir klopften an das Glas. Czentovic trat mit seinem gewohnt gleichmütigen Schritt an unseren Tisch und maß mit einem einzigen Blick den Gegenzug. Dann zog er auf dem Königsflügel den Bauern h2-h4, genau wie es unser unbekannter Helfer vorausgesagt. Und schon flüsterte dieser aufgeregt: »Turm vor, Turm vor, c8 auf c4, er muß dann zuerst den Bauern decken. Aber das wird ihm nichts helfen! Sie schlagen, ohne sich um seinen Freibauern zu kümmern, mit dem Springer d3-e5, und das Gleichgewicht ist wiederhergestellt. Den ganzen Druck vorwärts, statt zu verteidigen!« Wir verstanden nicht, was er meinte. Für uns war, was er sagte, Chinesisch. Aber schon einmal in seinem Bann, zog McConnor, ohne zu überlegen, wie jener geboten. Wir schlugen abermals an das Glas, um Czentovic zurückzurufen. Zum ersten Male entschied er sich nicht rasch, sondern blickte gespannt auf das Brett. Unwillkürlich schoben sich seine Brauen zusammen. Dann tat er genau den Zug, den der Fremde uns angekündigt, 86


und wandte sich zum Gehen. jedoch ehe er zurücktrat, geschah etwas Neues und Unerwartetes. Czentovic hob den Blick und musterte unsere Reihen- offenbar wollte er herausfinden, wer ihm mit einem Male so energischen Widerstand leistete. Von diesem Augenblick an wuchs unsere Erregung ins Ungemessene. Bisher hatten wir ohne ernstliche Hoffnung gespielt, nun aber trieb der Gedanke, den kalten Hochmut Czentovics zu brechen, uns eine fliegende Hitze durch alle Pulse. Schon aber hatte unser neuer Freund den nächsten Zug angeordnet, und wir konnten – die Finger zitterten mir, als ich den Löffel an das Glas schlug – Czentovic zurückrufen. Und nun kam unser erster Triumph. Czentovic, der bisher immer nur im Stehen gespielt, zögerte, zögerte und setzte sich schließlich nieder. Er setzte sich langsam und schwerfällig; damit aber war schon rein körperlich das bisherige Von-oben-herab zwischen ihm und uns aufgehoben. Wir hatten ihn genötigt, sich wenigstens räumlich auf eine Ebene mit uns zu begeben. Er überlegte lange, die Augen unbeweglich auf das Brett gesenkt, so daß man kaum mehr die Pupillen unter den schwarzen Lidern wahrnehmen konnte, und im angestrengten Nachdenken öffnete sich ihm allmählich der Mund, was seinem runden Gesicht ein etwas einfältiges Aussehen gab. Czentovic überlegte einige Minuten, dann tat er seinen Zug und stand auf. Und schon flüsterte unser Freund: »Ein Hinhaltezug! Gut gedacht! Aber nicht darauf eingehen! Abtausch forcieren, unbedingt Abtausch, dann können wir auf Remis, und kein Gott kann ihm helfen.« McConnor gehorchte. Es begann in den nächsten Zügen zwischen den beiden – wir andern waren längst zu leeren Statisten herabgesunken – ein uns unverständliches Hin und Her. Nach etwa sieben Zügen sah Czentovic nach längerem Nachdenken auf und erklärte: »Remis.« Einen Augenblick herrschte totale Stille. Man hörte plötzlich die Wellen rauschen und das Radio aus dem Salon 87


herüberjazzen, man vernahm jeden Schritt vom Promenadendeck und das leise, feine Sausen des Winds, der durch die Fugen der Fenster fuhr. Keiner von uns atmete, es war zu plötzlich gekommen und wir alle noch geradezu erschrocken über das Unwahrscheinliche, daß dieser Unbekannte dem Weltmeister in einer schon halb verlorenen Partie seinen Willen aufgezwungen haben sollte. McConnor lehnte sich mit einem Ruck zurück, der zurückgehaltene Atem fuhr ihm hörbar in einem beglückten »Ah!« von den Lippen. Ich wiederum beobachtete Czentovic. Schon bei den letzten Zügen hatte mir geschienen, als ob er blässer geworden sei. Aber er verstand sich gut zusammenzuhalten. Er verharrte in seiner scheinbar gleichmütigen Starre und fragte nur in lässigster Weise, während er die Figuren mit ruhiger Hand vom Brette schob: »Wünschen die Herren noch eine dritte Partie?« Er stellte die Frage rein sachlich, rein geschäftlich. Aber das Merkwürdige war: er hatte dabei nicht McConnor angeblickt, sondern scharf und gerade das Auge gegen unseren Retter gehoben. Wie ein Pferd am festeren Sitz einen neuen, einen besseren Reiter, mußte er an den letzten Zügen seinen wirklichen, seinen eigentlichen Gegner erkannt haben. Unwillkürlich folgten wir seinem Blick und sahen gespannt auf den Fremden. jedoch ehe dieser sich besinnen oder gar antworten konnte, hatte in seiner ehrgeizigen Erregung McConnor schon triumphierend ihm zugerufen: »Selbstverständlich! Aber jetzt müssen Sie allein gegen ihn spielen! Sie allein gegen Czentovic!« Doch nun ereignete sich etwas Unvorhergesehenes. Der Fremde, der merkwürdigerweise noch immer angestrengt auf das schon abgeräumte Schachbrett starrte, schrak auf, da er alle Blicke auf sich gerichtet und sich so begeistert angesprochen fühlte. Seine Züge verwirrten sich. »Auf keinen Fall, meine Herren«, stammelte er sichtlich 88


betroffen. »Das ist völlig ausgeschlossen… ich komme gar nicht in Betracht… ich habe seit zwanzig, nein, fünfundzwanzig Jahren vor keinem Schachbrett gesessen… und ich sehe erst jetzt, wie ungehörig ich mich betragen habe, indem ich mich ohne Ihre Verstattung in Ihr Spiel einmengte… Bitte, entschuldigen Sie meine Vordringlichkeit… ich will gewiß nicht weiter stören.« Und noch ehe wir uns von unserer Überraschung zurechtgefunden, hatte er sich bereits zurückgezogen und das Zimmer verlassen. »Aber das ist doch ganz unmöglich!« dröhnte der temperamentvolle McConnor, mit der Faust aufschlagend. »Völlig ausgeschlossen, daß dieser Mann fünfundzwanzig Jahre nicht Schach gespielt haben soll! Er hat doch jeden Zug, jede Gegenpointe auf fünf, auf sechs Züge vorausberechnet. So etwas kann niemand aus dem Handgelenk. Das ist doch völlig ausgeschlossen – nicht wahr?« Mit der letzten Frage hatte sich McConnor unwillkürlich an Czentovic gewandt. Aber der Weltmeister blieb unerschütterlich kühl. »Ich vermag darüber kein Urteil abzugeben. jedenfalls hat der Herr etwas befremdlich und interessant gespielt; deshalb habe ich ihm auch absichtlich eine Chance gelassen.« Gleichzeitig lässig aufstehend, fügte er in seiner sachlichen Art bei: »Sollte der Herr oder die Herren morgen eine abermalige Partie wünschen, so stehe ich von drei Uhr ab zur Verfügung.« Wir konnten ein leises Lächeln nicht unterdrücken. jeder von uns wußte, daß Czentovic unserem unbekannten Helfer keineswegs großmütig eine Chance gelassen und diese Bemerkung nichts anderes als eine naive Ausflucht war, um sein eigenes Versagen zu maskieren. Um so heftiger wuchs unser Verlangen, einen derart unerschütterlichen Hochmut gedemütigt zu sehen. Mit einemmal war über uns friedliche, lässige Bordbewohner eine wilde, ehrgeizige Kampflust gekommen, 89


denn der Gedanke, daß gerade auf unserem Schiff mitten auf dem Ozean dem Schachmeister die Palme entrungen werden könnte – ein Rekord, der dann von allen Telegraphenbüros über die ganze Welt hingeblitzt würde – faszinierte uns in herausforderndster Weise. Dazu kam noch der Reiz des Mysteriösen, der von dem unerwarteten Eingreifen unseres Retters gerade im kritischen Momente ausging, und der Kontrast seiner fast ängstlichen Bescheidenheit mit dem unerschütterlichen Selbstbewußtsein des Professionellen. Wer war dieser Unbekannte? Hatte hier der Zufall ein noch unentdecktes Schachgenie zutage gefördert? Oder verbarg uns aus einem unerforschlichen Grunde ein berühmter Meister seinen Namen? Alle diese Möglichkeiten erörterten wir in aufgeregtester Weise, selbst die verwegensten Hypothesen waren uns nicht verwegen genug, um die rätselhafte Scheu und das überraschende Bekenntnis des Fremden mit seiner doch unverkennbaren Spielkunst in Einklang zu bringen. In einer Hinsicht jedoch blieben wir alle einig: keinesfalls auf das Schauspiel eines neuerlichen Kampfes zu verzichten. Wir beschlossen, alles zu versuchen, damit unser Helfer am nächsten Tage eine Partie gegen Czentovic spiele, für deren materielles Risiko McConnor aufzukommen sich verpflichtete. Da sich inzwischen durch Umfrage beim Steward herausgestellt hatte, daß der Unbekannte ein Österreicher sei, wurde mir als seinem Landsmann der Auftrag zugeteilt, ihm unsere Bitte zu unterbreiten. Ich benötigte nicht lange, um auf dem Promenadendeck den so eilig Entflüchteten aufzufinden. Er lag auf seinem Deckchair und las. Ehe ich auf ihn zutrat, nahm ich die Gelegenheit wahr, ihn zu betrachten. Der scharfgeschnittene Kopf ruhte in der Haltung leichter Ermüdung auf dem Kissen-, abermals fiel mir die merkwürdige Blässe des verhältnismäßig jungen Gesichtes besonders auf, dem die Haare blendend weiß die Schläfen rahmten; ich hatte, ich weiß nicht warum, den Eindruck, dieser 90


Mann müsse plötzlich gealtert sein. Kaum ich auf ihn zutrat, erhob er sich höflich und stellte sich mit einem Namen vor, der mir sofort vertraut war als der einer hochangesehenen altösterreichischen Familie. Ich erinnerte mich, daß ein Träger dieses Namens zu dem engsten Freundeskreise Schuberts gehört hatte und auch einer der Leibärzte des alten Kaisers dieser Familie entstammte. Als ich Dr. B. unsere Bitte übermittelte, die Herausforderung Czentovics anzunehmen, war er sichtlich verblüfft. Es erwies sich, daß er keine Ahnung gehabt hatte, bei jener Partie einen Weltmeister, und gar den zur Zeit erfolgreichsten, ruhmreich bestanden zu haben. Aus irgendeinem Grunde schien diese Mitteilung auf ihn besonderen Eindruck zu machen, denn er erkundigte sich immer und immer wieder von neuem, ob ich dessen gewiß sei, daß sein Gegner tatsächlich ein anerkannter Weltmeister gewesen. Ich merkte bald, daß dieser Umstand meinen Auftrag erleichterte, und hielt es nur, seine Feinfühligkeit spürend, für ratsam, ihm zu verschweigen, daß das materielle Risiko einer allfälligen Niederlage zu Lasten von McConnors Kasse ginge. Nach längerem Zögern erklärte sich Dr. B. schließlich zu einem Match bereit, doch nicht ohne ausdrücklich gebeten zu haben, die anderen Herren nochmals zu warnen, sie möchten keineswegs auf sein Können übertriebene Hoffnungen setzen. »Denn«, fügte er mit einem versonnenen Lächeln hinzu, »ich weiß wahrhaftig nicht, ob ich fähig bin, eine Schachpartie nach allen Regeln richtig zu spielen. Bitte glauben Sie mir, daß es keineswegs falsche Bescheidenheit war, wenn ich sagte, daß ich seit meiner Gymnasialzeit, also seit mehr als zwanzig Jahren, keine Schachfigur mehr berührt habe. Und selbst zu jener Zeit galt ich bloß als Spieler ohne sonderliche Begabung.« Er sagte dies in einer so natürlichen Weise, daß ich nicht den leisesten Zweifel an seiner Aufrichtigkeit hegen durfte. Dennoch konnte ich nicht umhin meiner Verwunderung Ausdruck zu geben, wie genau er an jede einzelne Kombination der 91


verschiedensten Meister sich erinnern könne; immerhin müsse er sich doch wenigstens theoretisch mit Schach viel beschäftigt haben. Dr. B. lächelte abermals in jener merkwürdig traumhaften Art. »Viel beschäftigt! – Weiß Gott, das kann man wohl sagen, daß ich mich mit Schach viel beschäftigt habe. Aber das geschah unter ganz besonderen, ja völlig einmaligen Umständen. Es war dies eine ziemlich komplizierte Geschichte, und sie könnte allenfalls als kleiner Beitrag gelten zu unserer lieblichen großen Zeit. Wenn Sie eine halbe Stunde Geduld haben…« Er hatte auf den Deckchair neben sich gedeutet. Gerne folgte ich seiner Einladung. Wir waren ohne Nachbarn. Dr. B. nahm die Lesebrille von den Augen, legte sie zur Seite und begann: »Sie waren so freundlich, zu äußern, daß Sie sich als Wiener des Namens meiner Familie erinnerten. Aber ich vermute, Sie werden kaum von der Rechtsanwaltskanzlei gehört haben, die ich gemeinsam mit meinem Vater und späterhin allein leitete, denn wir führten keine Causen, die publizistisch in der Zeitung abgehandelt wurden, und vermieden aus Prinzip neue Klienten. In Wirklichkeit hatten wir eigentlich gar keine richtige Anwaltspraxis mehr, sondern beschränkten uns ausschließlich auf die Rechtsberatung und vor allem Vermögens-verwaltung der großen Klöster, denen mein Vater als früherer Abgeordneter der klerikalen Partei nahestand. Außerdem war uns – heute, da die Monarchie der Geschichte angehört, darf man wohl schon darüber sprechen – die Verwaltung der Fonds einiger Mitglieder der kaiserlichen Familie anvertraut. Diese Verbindungen zum Hof und zum Klerus – mein Onkel war Leibarzt des Kaisers, ein anderer Abt in Seitenstetten – reichten schon zwei Generationen zurück; wir hatten sie nur zu erhalten, und es war eine stille, eine, möchte ich sagen, lautlose Tätigkeit, die uns durch dies ererbte Vertrauen zugeteilt war, eigentlich nicht viel mehr erfordernd als strengste Diskretion und Verläßlichkeit, zwei Eigenschaften, die mein verstorbener Vater im höchsten Maße 92


besaß; ihm ist es tatsächlich gelungen, sowohl in den Inflationsjahren als in jenen des Umsturzes durch seine Umsicht seinen Klienten beträchtliche Vermögenswerte zu erhalten. Als dann Hitler in Deutschland ans Ruder kam und gegen den Besitz der Kirche und der Klöster seine Raubzüge begann, gingen auch von jenseits der Grenze mancherlei Verhandlungen und Transaktionen, um wenigstens den mobilen Besitz vor Beschlagnahme zu retten, durch unsere Hände, und von gewissen geheimen politischen Verhandlungen der Kurie und des Kaiserhauses wußten wir beide mehr, als die Öffentlichkeit je erfahren wird. Aber gerade die Unauffälligkeit unserer Kanzlei – wir führten nicht einmal ein Schild an der Tür – sowie die Vorsicht, daß wir beide alle Monarchistenkreise ostentativ mieden, bot sichersten Schutz vor unberufenen Nachforschungen. De facto hat in all diesen Jahren keine Behörde in Österreich jemals vermutet, daß die geheimen Kuriere des Kaiserhauses ihre wichtigste Post immer gerade in unserer unscheinbaren Kanzlei im vierten Stock abholten oder abgaben. Nun hatten die Nationalsozialisten, längst ehe sie ihre Armeen gegen die Welt aufrüsteten, eine andere ebenso gefährliche und geschulte Armee in allen Nachbarländern zu organisieren begonnen, die Legion der Benachteiligten, der Zurückgesetzten, der Gekränkten. In jedem Amt, in jedem Betrieb waren ihre sogenannten ›Zellen‹ eingenistet, an jeder Stelle bis hinauf in die Privatzimmer von Dollfuß und Schuschnigg saßen ihre Horchposten und Spione. Selbst in unserer unscheinbaren Kanzlei hatten sie, wie ich leider erst zu spät erfuhr, ihren Mann. Es war freilich nicht mehr als ein jämmerlicher und talentloser Kanzlist, den ich auf Empfehlung eines Pfarrers einzig deshalb angestellt hatte, um der Kanzlei nach außen hin den Anschein eines regulären Betriebes zu geben; in Wirklichkeit verwendeten wir ihn zu nichts anderem als zu unschuldigen Botengängen, ließen ihn das Telephon bedienen und die Akten ordnen, das 93


heißt jene Akten, die völlig gleichgültig und unbedenklich waren. Die Post durfte er niemals öffnen, alle wichtigen Briefe schrieb ich, ohne Kopien zu hinterlegen, eigenhändig mit der Maschine, jedes wesentliche Dokument nahm ich selbst nach Hause und verlegte geheime Besprechungen ausschließlich in die Priorei des Klosters oder in das Ordinationszimmer meines Onkels. Dank dieser Vorsichtsmaßnahmen bekam dieser Horchposten von den wesentlichen Vorgängen nichts zu sehen; aber durch einen unglücklichen Zufall mußte der ehrgeizige und eitle Bursche bemerkt haben, daß man ihm mißtraute und hinter seinem Rücken allerlei Interessantes geschah. Vielleicht hat einmal in meiner Abwesenheit einer der Kuriere unvorsichtigerweise von ›Seiner Majestät‹ gesprochen, statt, wie vereinbart, vom ›Baron Fern‹, oder der Lump mußte Briefe widerrechtlich geöffnet haben – jedenfalls holte er sich, ehe ich Verdacht schöpfen konnte, von München oder Berlin Auftrag, uns zu überwachen. Erst viel später, als ich längst in Haft saß, erinnerte ich mich, daß seine anfängliche Lässigkeit im Dienst sich in den letzten Monaten in plötzlichen Eifer verwandelt und er sich mehrfach beinahe zudringlich angeboten hatte, meine Korrespondenz zur Post zu bringen. Ich kann mich von einer gewissen Unvorsichtigkeit also nicht freisprechen, aber sind schließlich nicht auch die größten Diplomaten und Militärs von der Hitlerei heimtückisch überspielt worden? Wie genau und liebevoll die Gestapo mir längst ihre Aufmerksamkeit zugewandt hatte, erwies dann äußerst handgreiflich der Umstand, daß noch am selben Abend, da Schuschnigg seine Abdankung bekanntgab, und einen Tag, ehe Hitler in Wien einzog, ich bereits von SS-Leuten festgenommen war. Die allerwichtigsten Papiere war es mir glücklicherweise noch gelungen zu verbrennen, kaum ich im Radio die Abschiedsrede Schuschniggs gehört, und den Rest der Dokumente mit den unentbehrlichen Belegen für die im Ausland deponierten Vermögenswerte der Klöster und zweier Erzherzöge schickte 94


ich wirklich in der letzten Minute, ehe die Burschen mir die Tür einhämmerten in einem Waschkorb versteckt durch meine alte, verläßliche Haushälterin zu meinem Onkel hinüber.« Dr. B. unterbrach, um sich eine Zigarre anzuzünden. Bei dem aufflackernden Licht bemerkte ich, daß ein nervöses Zucken um seinen rechten Mundwinkel lief, das mir schon vorher aufgefallen war und, wie ich beobachten konnte, sich jede paar Minuten wiederholte. Es war nur eine flüchtige Bewegung, kaum stärker als ein Hauch, aber sie gab dem ganzen Gesicht eine merkwürdige Unruhe. »Sie vermuten nun wahrscheinlich, daß ich Ihnen jetzt vom Konzentrationslager erzählen werde, in das doch alle jene übergeführt wurden, die unserem alten Österreich die Treue gehalten, von den Erniedrigungen, Martern, Torturen, die ich dort erlitten. Aber nichts dergleichen geschah. Ich kam in eine andere Kategorie. Ich wurde nicht zu jenen Unglücklichen getrieben, an denen man mit körperlichen und seelischen Erniedrigungen ein lang aufgespartes Ressentiment austobte, sondern jener anderen, ganz kleinen Gruppe zugeteilt, aus der die Nationalsozialisten entweder Geld oder wichtige Informationen herauszupressen hofften. An sich war meine bescheidene Person natürlich der Gestapo völlig uninteressant. Sie mußten aber erfahren haben, daß wir die Strohmänner, die Verwalter und Vertrauten ihrer erbittertsten Gegner gewesen, und was sie von mir zu erpressen hofften, war belastendes Material: Material gegen die Klöster, denen sie Vermögensverschiebungen nachweisen wollten, Material gegen die kaiserliche Familie und all jene die in Österreich sich aufopfernd für die Monarchie eingesetzt. Sie vermuteten – und wahrhaftig nicht zu Unrecht -daß von jenen Fonds, die durch unsere Hände gegangen waren, wesentliche Bestände sich noch, ihrer Raublust unzugänglich, versteckten; sie holten mich darum gleich am ersten Tag heran, um mit ihren bewährten Methoden mir diese Geheimnisse abzuzwingen. Leute meiner Kategorie, 95


aus denen wichtiges Material oder Geld herausgepreßt werden sollte, wurden deshalb nicht in Konzentrationslager abgeschoben, sondern für eine besondere Behandlung aufgespart. Sie erinnern sich vielleicht, daß unser Kanzler und anderseits der Baron Rothschild, dessen Verwandten sie Millionen abzunötigen hofften, keineswegs hinter Stacheldraht in ein Gefangenenlager gesetzt wurden, sondern unter scheinbarer Bevorzugung in ein Hotel, das Hotel Metropole, das zugleich Hauptquartier der Gestapo war, überführt, wo jeder ein abgesondertes Zimmer erhielt. Auch mir unscheinbarem Mann wurde diese Auszeichnung erwiesen. Ein eigenes Zimmer in einem Hotel – nicht wahr, das klingt an sich äußerst human? Aber Sie dürfen mir glauben, daß man uns keineswegs eine humanere, sondern nur eine raffiniertere Methode zudachte, wenn man uns ›Prominente‹ nicht zu zwanzig in eine eiskalte Baracke stopfte, sondern in einem leidlich geheizten und separaten Hotelzimmer behauste. Denn die Pression, mit der man uns das benötigte ›Material‹ abzwingen wollte, sollte auf subtilere Weise funktionieren als durch rohe Prügel oder körperliche Folterung: durch die denkbar raffinierteste Isolierung. Man tat uns nichts man stellte uns nur in das vollkommene Nichts, denn bekanntlich erzeugt kein Ding auf Erden einen solchen Druck auf die menschliche Seele wie das Nichts. Indem man uns jeden einzeln in ein völliges Vakuum sperrte, in ein Zimmer, das hermetisch von der Außenwelt abgeschlossen war, sollte, statt von außen durch Prügel und Kälte, jener Druck von innen erzeugt werden, der uns schließlich die Lippen aufsprengte. Auf den ersten Blick sah das mir zugewiesene Zimmer durchaus nicht unbehaglich aus. Es hatte eine Tür, ein Bett, einen Sessel, eine Waschschüssel, ein vergittertes Fenster. Aber die Tür blieb Tag und Nacht verschlossen, auf dem Tisch durfte kein Buch, keine Zeitung, kein Blatt Papier, kein Bleistift liegen, das Fenster starrte eine Feuermauer an; rings um mein Ich und selbst an meinem 96


eigenen Körper war das vollkommene Nichts konstruiert. Man hatte mir jeden Gegenstand abgenommen, die Uhr, damit ich nicht wisse um die Zeit, den Bleistift, daß ich nicht etwa schreiben könne, das Messer, damit ich mir nicht die Adern öffnen könne; selbst die kleinste Betäubung wie eine Zigarette wurde mir versagt. Nie sah ich außer dem Wärter, der kein Wort sprechen und auf keine Frage antworten durfte, ein menschliches Gesicht, nie hörte ich eine menschliche Stimme; Auge, Ohr, alle Sinne bekamen von morgens bis nachts und von nachts bis morgens nicht die geringste Nahrung, man blieb mit sich, mit seinem Körper und den vier oder fünf stummen Gegenständen Tisch, Bett, Fenster, Waschschüssel rettungslos allein; man lebte wie ein Taucher unter der Glasglocke im schwarzen Ozean dieses Schweigens und wie ein Taucher sogar, der schon ahnt, daß das Seil nach der Außenwelt abgerissen ist und er nie zurückgeholt werden wird aus der lautlosen Tiefe. Es gab nichts zu tun, nichts zu hören, nichts zu sehen, überall und ununterbrochen war um einen das Nichts, die völlige raumlose und zeitlose Leere. Man ging auf und ab, und mit einem gingen die Gedanken auf und ab, auf und ab, immer wieder. Aber selbst Gedanken, so substanzlos sie scheinen, brauchen einen Stützpunkt, sonst beginnen sie zu rotieren und sinnlos um sich selbst zu kreisen; auch sie ertragen nicht das Nichts. Man wartete auf etwas, von morgens bis abends, und es geschah nichts. Man wartete wieder und wieder. Es geschah nichts. Man wartete, wartete, wartete, man dachte, man dachte, man dachte, bis einem die Schläfen schmerzten. Nichts geschah. Man blieb allein. Allein. Allein. Das dauerte vierzehn Tage, die ich außerhalb der Zeit, außerhalb der Welt lebte. Wäre damals ein Krieg ausgebrochen, ich hätte es nicht erfahren; meine Welt bestand doch nur aus Tisch, Tür, Bett, Waschschüssel, Sessel, Fenster und Wand, und immer starrte ich auf dieselbe Tapete an derselben Wand; jede Linie ihres gezackten Musters hat sich wie mit ehernem Stichel 97


eingegraben bis in die innerste Falte meines Gehirns, so oft habe ich sie angestarrt. Dann endlich begannen die Verhöre. Man wurde plötzlich abgerufen, ohne recht zu wissen, ob es Tag war oder Nacht. Man wurde gerufen und durch ein paar Gänge geführt, man wußte nicht wohin; dann wartete man irgendwo und wußte nicht wo und stand plötzlich vor einem Tisch, um den ein paar uniformierte Leute saßen. Auf dem Tisch lag ein Stoß Papier: die Akten, von denen man nicht wußte, was sie enthielten, und dann begannen die Fragen, die echten und die falschen, die klaren und die tückischen, die Deckfragen und Fangfragen, und während man antwortete, blätterten fremde, böse Finger in den Papieren, von denen man nicht wußte, was sie enthielten, und fremde, böse Finger schrieben etwas in ein Protokoll, und man wußte nicht, was sie schrieben. Aber das Fürchterlichste bei diesen Verhören für mich war, daß ich nie erraten und errechnen konnte, was die Gestapoleute von den Vorgängen in meiner Kanzlei tatsächlich wußten und was sie erst aus mir herausholen wollten. Wie ich Ihnen bereits sagte, hatte ich die eigentlich belastenden Papiere meinem Onkel in letzter Stunde durch die Haushälterin geschickt. Aber hatte er sie erhalten? Hatte er sie nicht erhalten? Und wieviel hatte jener Kanzlist verraten? Wieviel hatten sie an Briefen aufgefangen, wieviel inzwischen in den deutschen Klöstern, die wir vertraten, einem ungeschickten Geistlichen vielleicht schon abgepreßt? Und sie fragten und fragten. Welche Papiere ich für jenes Kloster gekauft, mit welchen Banken ich korrespondiert, ob ich einen Herrn Soundso kenne oder nicht, ob ich Briefe aus der Schweiz erhalten und aus Steenookerzeel? Und da ich nie errechnen konnte, wieviel sie schon ausgekundschaftet hatten, wurde jede Antwort zur ungeheuersten Verantwortung. Gab ich etwas zu, was ihnen nicht bekannt war, so lieferte ich vielleicht unnötig jemanden ans Messer. Leugnete ich zuviel ab, so schädigte ich mich selbst. Aber das Verhör war noch nicht das Schlimmste. Das 98


Schlimmste war das Zurückkommen nach dem Verhör in mein Nichts, in dasselbe Zimmer mit demselben Tisch, demselben Bett, derselben Waschschüssel, derselben Tapete. Denn kaum allein mit mir, versuchte ich zu rekonstruieren, was ich am klügsten hätte antworten sollen und was ich das nächste Mal sagen müßte, um den Verdacht wieder abzulenken, den ich vielleicht mit einer unbedachten Bemerkung heraufbeschworen. Ich überlegte, ich durchdachte, ich durchforschte, ich überprüfte meine eigene Aussage auf jedes Wort, das ich dem Untersuchungsrichter gesagt, ich rekapitulierte jede Frage, die sie gestellt, jede Antwort, die ich gegeben, ich versuchte zu erwägen, was sie davon protokolliert haben könnten, und wußte doch, daß ich das nie errechnen und erfahren könnte. Aber diese Gedanken, einmal angekurbelt im leeren Raum, hörten nicht auf, im Kopf zu rotieren, immer wieder von neuem, in immer anderen Kombinationen, und das ging hinein bis in den Schlaf-, jedesmal nach einer Vernehmung durch die Gestapo übernahmen ebenso unerbittlich meine eigenen Gedanken die Marter des Fragens und Forschens und Quälens, und vielleicht noch grausamer sogar, denn jene Vernehmungen endeten doch immerhin nach einer Stunde, und diese nie, dank der tückischen Tortur dieser Einsamkeit. Und immer um mich nur der Tisch, der Schrank, das Bett, die Tapete, das Fenster, keine Ablenkung, kein Buch, keine Zeitung, kein fremdes Gesicht, kein Bleistift, um etwas zu notieren, kein Zündholz, um damit zu spielen, nichts, nichts, nichts. jetzt erst gewahrte ich, wie teuflisch sinnvoll, wie psychologisch mörderisch erdacht dieses System des Hotelzimmers war. Im Konzentrationslager hätte man vielleicht Steine karren müssen, bis einem die Hände bluteten und die Füße in den Schuhen abfroren, man wäre zusammengepackt gelegen mit zwei Dutzend Menschen in Stank und Kälte. Aber man hätte Gesichter gesehen, man hätte ein Feld, einen Karren, einen Baum, einen Stern, irgend, irgend etwas anstarren können, indes hier immer dasselbe um einen 99


stand, immer dasselbe, das entsetzliche Dasselbe. Hier war nichts, was mich ablenken konnte von meinen Gedanken, von meinen Wahnvorstellungen, von meinem krankhaften Rekapitulieren. Und gerade das beabsichtigten sie ich sollte doch würgen und würgen an meinen Gedanken, bis sie mich erstickten und ich nicht anders konnte, als sie schließlich ausspeien, als auszusagen, alles auszusagen, was sie wollten, endlich das Material und die Menschen auszuliefern. Allmählich spürte ich, wie meine Nerven unter diesem gräßlichen Druck des Nichts sich zu lockern begannen, und ich spannte, der Gefahr bewußt, bis zum Zerreißen meine Nerven, irgendeine Ablenkung zu finden oder zu erfinden. Um mich zu beschäftigen, versuchte ich alles, was ich jemals auswendig gelernt, zu rezitieren und zu rekonstruieren, die Volkshymne und die Spielreime der Kinderzeit, den Homer des Gymnasiums, die Paragraphen des Bürgerlichen Gesetzbuchs. Dann versuchte ich zu rechnen, beliebige Zahlen zu addieren, zu dividieren, aber mein Gedächtnis hatte im Leeren keine festhaltende Kraft. Ich konnte mich auf nichts konzentrieren. Immer fuhr und flackerte derselbe Gedanke dazwischen: Was wissen sie? Was habe ich gestern gesagt, was muß ich das nächste Mal sagen? Dieser eigentlich unbeschreibbare Zustand dauerte vier Monate. Nun – vier Monate, das schreibt sich leicht hin: just ein Dutzend Buchstaben! Das spricht sich leicht aus: vier Monate vier Silben. In einer Viertelsekunde hat die Lippe rasch so einen Laut artikuliert: vier Monate! Aber niemand kann schildern, kann messen, kann veranschaulichen, nicht einem andern, nicht sich selbst, wie lange eine Zeit im Raumlosen, im Zeitlosen währt, und keinem kann man erklären, wie es einen zerfrißt und zerstört, dieses Nichts und Nichts und Nichts um einen, dies immer nur Tisch und Bett und Waschschüssel und Tapete, und immer das Schweigen, immer derselbe Wärter, der, ohne einen anzusehen, das Essen hereinschiebt, immer dieselben Gedanken, die im Nichts um das eine kreisen, bis man irre wird. An kleinen 100


Zeichen wurde ich beunruhigt gewahr, daß mein Gehirn in Unordnung geriet. Im Anfang war ich bei den Vernehmungen noch innerlich klar gewesen, ich hatte ruhig und überlegt ausgesagt; jenes Doppeldenken, was ich sagen sollte und was nicht, hatte noch funktioniert. jetzt konnte ich schon die einfachsten Sätze nur mehr stammelnd artikulieren, denn während ich aussagte, starrte ich hypnotisiert auf die Feder, die protokollierend über das Papier lief, als wollte ich meinen eigenen Worten nachlaufen. Ich spürte, meine Kraft ließ nach, ich spürte, immer näher rückte der Augenblick, wo ich, um mich zu retten, alles sagen würde, was ich wußte, und vielleicht noch mehr, in dem ich, um dem Würgen dieses Nichts zu entkommen, zwölf Menschen und ihre Geheimnisse verraten würde, ohne mir selbst damit mehr zu schaffen als einen Atemzug Rast. An einem Abend war es wirklich schon so weit: als der Wärter zufällig in diesem Augenblick des Erstickens mir das Essen brachte, schrie ich ihm plötzlich nach: ›Führen Sie mich zur Vernehmung! Ich will alles sagen! Ich will alles aussagen! Ich will sagen, wo die Papiere sind, wo das Geld liegt! Alles werde ich sagen, alles!‹ Glücklicherweise hörte er mich nicht mehr. Vielleicht wollte er mich auch nicht hören. In dieser äußersten Not ereignete sich nun etwas Unvorhergesehenes, was Rettung bot, Rettung zum mindesten für eine gewisse Zeit. Es war Ende Juli, ein dunkler, verhangener, regnerischer Tag: ich erinnere mich an diese Einzelheit deshalb ganz genau, weil der Regen gegen die Scheiben im Gang trommelte, durch den ich zur Vernehmung geführt wurde. Im Vorzimmer des Untersuchungsrichters mußte ich warten. Immer mußte man bei jeder Vorführung warten: auch dieses Wartenlassen gehörte zur Technik. Erst riß man einem die Nerven auf durch den Anruf, durch das plötzliche Abholen aus der Zelle mitten in der Nacht, und dann, wenn man schon eingestellt war auf die Vernehmung, schon Verstand und Willen gespannt hatte zum Widerstand, ließen sie einen warten, 101


sinnlos-sinnvoll warten, eine Stunde, zwei Stunden, drei Stunden vor der Vernehmung, um den Körper müde, um die Seele mürbe zu machen. Und man ließ mich besonders lange warten an diesem Donnerstag, dem 27. Juli, zwei geschlagene Stunden im Vorzimmer stehend warten; ich erinnere mich auch an dieses Datum aus einem bestimmten Grunde so genau, denn in diesem Vorzimmer, wo ich selbstverständlich, ohne mich niedersetzen zu dürfen zwei Stunden mir die Beine in den Leib stehen mußte, hing ein Kalender, und ich vermag Ihnen nicht zu erklären, wie in meinem Hunger nach Gedrucktem, nach Geschriebenem ich diese eine Zahl, diese wenigen Worte ›27. Juli‹ an der Wand anstarrte und anstarrte; ich fraß sie gleichsam in mein Gehirn hinein. Und dann wartete ich wieder und wartete und starrte auf die Tür, wann sie sich endlich öffnen würde, und überlegte zugleich, was die Inquisitoren mich diesmal fragen könnten, und wußte doch, daß sie mich etwas ganz anderes fragen würden, als worauf ich mich vorbereitete. Aber trotz alledem war die Qual dieses Wartens und Stehens zugleich eine Wohltat, eine Lust, weil dieser Raum immerhin ein anderes Zimmer war als das meine, etwas größer und mit zwei Fenstern statt einem, und ohne das Bett und ohne die Waschschüssel und ohne den bestimmten Riß am Fensterbrett, den ich millionenmal betrachtet. Die Tür war anders gestrichen, ein anderer Sessel stand an der Wand und links ein Registerschrank mit Akten sowie eine Garderobe mit Aufhängern, an denen drei oder vier nasse Militärmäntel, die Mäntel meiner Folterknechte, hingen. Ich hatte also etwas Neues, etwas anderes zu betrachten, endlich einmal etwas anderes mit meinen ausgehungerten Augen, und sie krallten sich gierig an jede Einzelheit. Ich beobachtete an diesen Mänteln jede Falte, ich bemerkte zum Beispiel einen Tropfen, der von einem der nassen Kragen niederhing, und so lächerlich es für Sie klingen mag, ich wartete mit einer unsinnigen Erregung, ob dieser Tropfen endlich abrinnen wollte, die Falte entlang, oder 102


ob er noch gegen die Schwerkraft sich wehren und länger haften bleiben würde – ja, ich starrte und starrte minutenlang atemlos auf diesen Tropfen, als hinge mein Leben daran. Dann, als er endlich niedergerollt war, zählte ich wieder die Knöpfe auf den Mänteln nach, acht an dem einen Rock, acht an dem andern, zehn an dem dritten, dann wieder verglich ich die Aufschläge; alle diese lächerlichen, unwichtigen Kleinigkeiten betasteten, umspielten, umgriffen meine verhungerten Augen mit einer Gier, die ich nicht zu beschreiben vermag. Und plötzlich blieb mein Blick starr an etwas haften. Ich hatte entdeckt, daß an einem der Mäntel die Seitentasche etwas aufgebauscht war. Ich trat näher heran und glaubte an der rechteckigen Form der Ausbuchtung zu erkennen, was diese etwas geschwellte Tasche in sich barg: ein Buch! Mir begannen die Knie zu zittern: ein BUCH! Vier Monate lang hatte ich kein Buch in der Hand gehabt, und schon die bloße Vorstellung eines Buches, in dem man aneinandergereihte Worte sehen konnte, Zeilen, Seiten und Blätter, eines Buches, aus dem man andere, neue, fremde, ablenkende Gedanken lesen, verfolgen, sich ins Hirn nehmen könnte, hatte etwas Berauschendes und gleichzeitig Betäubendes. Hypnotisiert starrten meine Augen auf die kleine Wölbung, die jenes Buch innerhalb der Tasche formte, sie glühten diese eine unscheinbare Stelle an, als ob sie ein Loch in den Mantel brennen wollten. Schließlich konnte ich meine Gier nicht verhalten; unwillkürlich schob ich mich näher heran. Schon der Gedanke, ein Buch durch den Stoff mit den Händen wenigstens antasten zu können, machte mir die Nerven in den Fingern bis zu den Nägeln glühen. Fast ohne es zu wissen, drückte ich mich immer näher heran. Glücklicherweise achtete der Wärter nicht auf mein gewiß sonderbares Gehaben; vielleicht auch schien es ihm nur natürlich, daß ein Mensch nach zwei Stunden aufrechten Stehens sich ein wenig an die Wand lehnen wollte. Schließlich stand ich schon ganz nahe bei dem Mantel, und mit Absicht hatte ich die Hände hinter mich auf den 103


Rücken gelegt, damit sie unauffällig den Mantel berühren könnten. Ich tastete den Stoff an und fühlte tatsächlich durch den Stoff etwas Rechteckiges, etwas, das biegsam war und leise knisterte – ein Buch! Ein Buch! Und wie ein Schuß durchzuckte mich der Gedanke: stiehl dir das Buch! Vielleicht gelingt es, und du kannst dir’s in der Zelle verstecken und dann lesen, lesen, lesen, endlich wieder einmal lesen! Der Gedanke, kaum in mich gedrungen, wirkte wie ein starkes Gift; mit einemmal begannen mir die Ohren zu brausen und das Herz zu hämmern, meine Hände wurden eiskalt und gehorchten nicht mehr. Aber nach der ersten Betäubung drängte ich mich leise und listig noch näher an den Mantel, ich drückte, immer dabei den Wächter fixierend, mit den hinter dem Rücken versteckten Händen das Buch von unten aus der Tasche höher und höher. Und dann: ein Griff, ein leichter, vorsichtiger Zug, und plötzlich hatte ich das kleine, nicht sehr umfangreiche Buch in der Hand. jetzt erst erschrak ich vor meiner Tat. Aber ich konnte nicht mehr zurück. jedoch wohin damit? Ich schob den Band hinter meinem Rücken unter die Hose an die Stelle, wo sie der Gürtel hielt, und von dort allmählich hinüber an die Hüfte, damit ich es beim Gehen mit der Hand militärisch an der Hosennaht festhalten könnte. Nun galt es die erste Probe. Ich trat von der Garderobe weg, einen Schritt, zwei Schritte, drei Schritte. Es ging. Es war möglich, das Buch im Gehen festzuhalten, wenn ich nur die Hand fest an den Gürtel preßte. Dann kam die Vernehmung. Sie erforderte meinerseits mehr Anstrengung als je, denn eigentlich konzentrierte ich meine ganze Kraft, während ich antwortete, nicht auf meine Aussage, sondern vor allem darauf, das Buch unauffällig festzuhalten. Glücklicherweise fiel das Verhör diesmal kurz aus, und ich brachte das Buch heil in mein Zimmer – ich will Sie nicht aufhalten mit all den Einzelheiten, denn einmal rutschte es von der Hose gefährlich ab mitten im Gang, und ich mußte einen schweren Hustenanfall simulieren, um mich niederzubücken und 104


es wieder heil unter den Gürtel zurückzuschieben. Aber welch eine Sekunde dafür, als ich damit in meine Hölle zurücktrat, endlich allein und doch nicht mehr allein! Nun vermuten Sie wahrscheinlich, ich hätte sofort das Buch gepackt, betrachtet, gelesen. Keineswegs! Erst wollte ich die Vorlust auskosten, daß ich ein Buch bei mir hatte, die künstlich verzögernde und meine Nerven wunderbar erregende Lust, mir auszuträumen, welche Art Buch dies gestohlene am liebsten sein sollte: sehr eng gedruckt vor allem, viele, viele Lettern enthaltend, viele, viele dünne Blätter, damit ich länger daran zu lesen hätte. Und dann wünschte ich mir, es sollte ein Werk sein, das mich geistig anstrengte, nichts Flaches, nichts Leichtes, sondern etwas, das man lernen, auswendig lernen konnte, Gedichte, und am besten – welcher verwegene Traum! – Goethe oder Homer. Aber schließlich konnte ich meine Gier, meine Neugier nicht länger verhalten. Hingestreckt auf das Bett, so daß der Wärter, wenn er plötzlich die Tür aufmachen sollte, mich nicht ertappen könnte, zog ich zitternd unter dem Gürtel den Band heraus. Der erste Blick war eine Enttäuschung und sogar eine Art erbitterter Ärger: dieses mit so ungeheurer Gefahr erbeutete, mit so glühender Erwartung aufgesparte Buch war nichts anderes als ein Schachrepetitorium, eine Sammlung von hundertfünfzig Meisterpartien. Wäre ich nicht verriegelt, verschlossen gewesen, ich hätte im ersten Zorn das Buch durch ein offenes Fenster geschleudert, denn was sollte, was konnte ich mit diesem Nonsens beginnen? Ich hatte als Knabe im Gymnasium wie die meisten anderen mich ab und zu aus Langeweile vor einem Schachbrett versucht. Aber was sollte mir dieses theoretische Zeug? Schach kann man doch nicht spielen ohne einen Partner und schon gar nicht ohne Steine, ohne Brett. Verdrossen blätterte ich die Seiten durch, um vielleicht dennoch etwas Lesbares zu entdecken, eine Einleitung, eine Anleitung; aber ich fand nichts als die nackten quadratischen Schemata der 105


einzelnen Meisterpartien und darunter mir zunächst unverständliche Zeichen, a2-a3, S f1 – g3 und so weiter. Alles das schien mir eine Art Algebra, zu der ich keinen Schlüssel fand. Erst allmählich enträtselte ich, daß die Buchstaben a, b, c für die Längsreihen, die Zahlen 1 bis 8 für die Querreihen eingesetzt waren und den Jeweiligen Stand jeder einzelnen Figur bestimmten; damit bekamen die rein graphischen Schemata immerhin eine Sprache. Vielleicht, überlegte ich, könnte ich mir in meiner Zelle eine Art Schachbrett konstruieren und dann versuchen, diese Partien nachzuspielen; wie ein himmlischer Wink erschien es mir, daß mein Bettuch sich zufällig als grob kariert erwies. Richtig zusammengefaltet, ließ es sich am Ende so legen, um vierundsechzig Felder zusammenzubekommen. Ich versteckte also zunächst das Buch unter der Matratze und riß nur die erste Seite heraus. Dann begann ich aus kleinen Krümeln, die ich mir von meinem Brot absparte, in selbstverständlich lächerlich unvollkommener Weise die Figuren des Schachs, König, Königin und so weiter, zurechtzumodeln; nach endlosem Bemühen konnte ich es schließlich unternehmen, auf dem karierten Bettuch die im Schachbuch abgebildete Position zu rekonstruieren. Als ich aber versuchte, die ganze Partie nachzuspielen, mißlang es zunächst vollkommen mit meinen lächerlichen Krümelfiguren, von denen Ich zur Unterscheidung die eine Hälfte mit Staub dunkler gefärbt hatte. Ich verwirrte mich in den ersten Tagen unablässig; fünfmal, zehnmal, zwanzigmal mußte ich diese eine Partie immer wieder von Anfang beginnen. Aber wer auf Erden verfügte über so viel ungenützte und nutzlose Zeit wie ich, der Sklave des Nichts, wem stand so viel unermeßliche Gier und Geduld zu Gebot? Nach sechs Tagen spielte ich schon die Partie tadellos zu Ende, nach weiteren acht Tagen benötigte ich nicht einmal die Krümel auf dem Bettuch mehr, um mir die Position aus dem Schachbuch zu vergegenständlichen, und nach weiteren acht Tagen wurde auch das karierte Bettuch entbehrlich; automatisch verwandelten 106


sich die anfangs abstrakten Zeichen des Buches a1, a2, c7, c8 hinter meiner Stirn zu visuellen, zu plastischen Positionen. Die Umstellung war restlos gelungen: ich hatte das Schachbrett mit seinen Figuren nach innen projiziert und überblickte auch dank der bloßen Formeln die jeweilige Position, so wie einem geübten Musiker der bloße Anblick der Partitur schon genügt, um alle Stimmen und ihren Zusammenklang zu hören. Nach weiteren vierzehn Tagen war ich mühelos imstande, jede Partie aus dem Buch auswendig – oder, wie der Fachausdruck lautet: blind – nachzuspielen; jetzt erst begann ich zu verstehen, welche unermeßliche Wohltat mein frecher Diebstahl mir eroberte. Denn ich hatte mit einem Male eine Tätigkeit – eine sinnlose, eine zwecklose, wenn Sie wollen, aber doch eine, die das Nichts um mich zunichte machte, ich besaß mit den hundertfünfzig Turnierpartien eine wunderbare Waffe gegen die erdrückende Monotonie des Raumes und der Zeit. Um mir den Reiz der neuen Beschäftigung ungebrochen zu bewahren, teilte ich mir von nun ab jeden Tag genau ein: zwei Partien morgens, zwei Partien nachmittags, abends dann noch eine rasche Wiederholung. Damit war mein Tag, der sich sonst wie Gallert formlos dehnte, ausgefüllt, ich war beschäftigt, ohne mich zu ermüden, denn das Schachspiel besitzt den wunderbaren Vorzug, durch Bannung der geistigen Energien auf ein engbegrenztes Feld selbst bei anstrengendster Denkleistung das Gehirn nicht zu erschlaffen, sondern eher seine Agilität und Spannkraft zu schärfen. Allmählich begann bei dem zuerst bloß mechanischen Nachspielen der Meisterpartien ein künstlerisches, ein lusthaftes Verständnis in mir zu erwachen. Ich lernte die Feinheiten, die Tücken und Schärfen in Angriff und Verteidigung verstehen, ich erfaßte die Technik des Vorausdenkens, Kombinierens, Ripostierens und erkannte bald die persönliche Note jedes einzelnen Schachmeisters in seiner individuellen Führung so unfehlbar, wie man Verse eines Dichters schon aus wenigen Zellen feststellt; was als bloß 107


zeitfüllende Beschäftigung begonnen, wurde Genuß, und die Gestalten der großen Schachstrategen, wie Aljechin, Lasker, Bogoljubow, Tartakower, traten als geliebte Kameraden in meine Einsamkeit. Unendliche Abwechslung beseelte täglich die stumme Zelle, und gerade die Regelmäßigkeit meiner Exerzitien gab meiner Denkfähigkeit die schon erschütterte Sicherheit zurück: ich empfand mein Gehirn aufgefrischt und durch die ständige Denkdisziplin sogar noch gleichsam neu geschliffen. Daß ich klarer und konziser dachte, erwies sich vor allem bei den Vernehmungen; unbewußt hatte ich mich auf dem Schachbrett in der Verteidigung gegen falsche Drohungen und verdeckte Winkelzüge vervollkommnet; von diesem Zeitpunkt an gab ich mir bei den Vernehmungen keine Blöße mehr, und mir dünkte sogar, daß die Gestapoleute mich allmählich mit einem gewissen Respekt zu betrachten begannen. Vielleicht fragten sie sich im stillen, da sie alle anderen zusammenbrechen sahen, aus welchen geheimen Quellen ich allein die Kraft solch unerschütterlichen Widerstands schöpfte. Diese meine Glückszeit, da ich die hundertfünfzig Partien jenes Buches Tag für Tag systematisch nachspielte, dauerte etwa zweieinhalb bis drei Monate. Dann geriet ich unvermuteterweise an einen toten Punkt. Plötzlich stand ich neuerdings vor dem Nichts. Denn sobald ich jede einzelne Partie zwanzig- oder dreißigmal durchgespielt hatte, verlor sie den Reiz der Neuheit, der Überraschung, ihre vordem so aufregende, so anregende Kraft war erschöpft. Welchen Sinn hatte es, nochmals und nochmals Partien zu wiederholen, die ich Zug um Zug längst auswendig kannte? Kaum ich die erste Eröffnung getan, klöppelte sich ihr Ablauf gleichsam automatisch in mir ab, es gab keine Überraschung mehr, keine Spannungen, keine Probleme. Um mich zu beschäftigen, um mir die schon unentbehrlich gewordene Anstrengung und Ablenkung zu schaffen, hätte ich eigentlich ein anderes Buch mit anderen Partien gebraucht. Da dies aber vollkommen unmöglich war, 108


gab es nur einen Weg auf dieser sonderbaren Irrbahn: ich mußte mir statt der alten Partien neue erfinden. Ich mußte versuchen, mit mir selbst oder vielmehr gegen mich selbst zu spielen. Ich weiß nun nicht, bis zu welchem Grade Sie über die geistige Situation bei diesem Spiel der Spiele nachgedacht haben. Aber schon die flüchtigste Überlegung dürfte ausreichen, um klarzumachen, daß beim Schach als einem reinen, vom Zufall abgelösten Denkspiel es logischerweise eine Absurdität bedeutet, gegen sich selbst spielen zu wollen. Das Attraktive des Schachs beruht doch im Grunde einzig darin, daß sich seine Strategie in zwei verschiedenen Gehirnen verschieden entwickelt, daß in diesem geistigen Krieg Schwarz die jeweiligen Manöver von Weiß nicht kennt und ständig zu erraten und zu durchkreuzen sucht, während seinerseits wiederum Weiß die geheimen Absichten von Schwarz zu überholen und parieren strebt. Bildeten nun Schwarz und Weiß ein und dieselbe Person, so ergäbe sich der widersinnige Zustand, daß ein und dasselbe Gehirn gleichzeitig etwas wissen und doch nicht wissen sollte, daß es als Partner Weiß funktionierend, auf Kommando völlig vergessen könnte, was es eine Minute vorher als Partner Schwarz gewollt und beabsichtigt. Ein solches Doppeldenken setzt eigentlich eine vollkommene Spaltung des Bewußtseins voraus, ein beliebiges Auf- und Abblendenkönnen der Gehirnfunktion wie bei einem mechanischen Apparat; gegen sich selbst spielen zu wollen, bedeutet also im Schach eine solche Paradoxie, wie über seinen eigenen Schatten zu springen. Nun, um mich kurz zu fassen, diese Unmöglichkeit, diese Absurdität habe ich in meiner Verzweiflung monatelang versucht. Aber ich hatte keine Wahl als diesen Widersinn, um nicht dem puren Irrsinn oder einem völligen geistigen Marasmus zu verfallen. Ich war durch meine fürchterliche Situation gezwungen, diese Spaltung in ein Ich Schwarz und ein Ich Weiß zumindest zu versuchen, um nicht erdrückt zu werden von dem grauenhaften Nichts um mich.« 109


Dr. B. lehnte sich zurück in den Liegestuhl und schloß für eine Minute die Augen. Es war, als ob er eine verstörende Erinnerung gewaltsam unterdrücken wollte. Wieder lief das merkwürdige Zucken, das er nicht zu beherrschen wußte, um den linken Mundwinkel. Dann richtete er sich in seinem Lehnstuhl etwas höher auf. »So – bis zu diesem Punkte hoffe ich, Ihnen alles ziemlich verständlich erklärt zu haben. Aber ich bin leider keineswegs gewiß, ob ich das Weitere Ihnen noch ähnlich deutlich veranschaulichen kann. Denn diese neue Beschäftigung erforderte eine so unbedingte Anspannung des Gehirns, daß sie jede gleichzeitige Selbstkontrolle unmöglich machte. Ich deutete Ihnen schon an, daß meiner Meinung nach es an sich schon Nonsens bedeutet, Schach gegen sich selber spielen zu wollen; aber selbst diese Absurdität hätte immerhin noch eine minimale Chance mit einem realen Schachbrett vor sich, weil das Schachbrett durch seine Realität immerhin noch eine gewisse Distanz, eine materielle Exterritorialisierung erlaubt. Vor einem wirklichen Schachbrett mit wirklichen Figuren kann man Überlegungspausen einschalten, man kann sich rein körperlich bald auf die eine Seite, bald auf die andere Seite des Tisches stellen und damit die Situation bald vom Standpunkt Schwarz, bald vom Standpunkt Weiß ins Auge fassen. Aber genötigt, wie ich es war, diese Kämpfe gegen mich selbst oder, wenn Sie wollen, mit mir selbst in einen imaginären Raum zu projizieren, war ich gezwungen, in meinem Bewußtsein die jeweilige Stellung auf den vierundsechzig Feldern deutlich festzuhalten und außerdem nicht nur die momentane Figuration, sondern auch schon die möglichen weiteren Züge von beiden Partnern mir auszukalkulieren, und zwar – ich weiß, wie absurd dies alles klingt – mir doppelt und dreifach zu imaginieren, nein, sechsfach, achtfach, zwölffach, für jedes meiner Ich, für Schwarz und Weiß immer schon vier und fünf Züge voraus. Ich mußte – verzeihen Sie, daß ich Ihnen zumute, diesen Irrsinn 110


durchzudenken bei diesem Spiel im abstrakten Raum der Phantasie als Spieler Weiß vier oder fünf Züge vorausberechnen und ebenso als Spieler Schwarz, also alle sich in der Entwicklung ergebenden Situationen gewissermaßen mit zwei Gehirnen vorauskombinieren, mit dem Gehirn Weiß und dem Gehirn Schwarz. Aber selbst diese Selbstzerteilung war noch nicht das Gefährlichste an meinem abstrusen Experiment, sondern daß ich durch das selbständige Ersinnen von Partien mit einemmal den Boden unter den Füßen verlor und ins Bodenlose geriet. Das bloße Nachspielen der Meisterpartien, wie ich es in den vorhergehenden Wochen geübt, war schließlich nichts als eine reproduktive Leistung gewesen, ein reines Rekapitulieren einer gegebenen Materie und als solches nicht anstrengender, als wenn ich Gedichte auswendig gelernt hätte oder Gesetzesparagraphen memoriert, es war eine begrenzte, eine disziplinierte Tätigkeit und darum ein ausgezeichnetes Exercitium mentale. Meine zwei Partien, die ich morgens, die zwei, die ich nachmittags probte, stellten ein bestimmtes Pensum dar, das ich ohne jeden Einsatz von Erregung erledigte; sie ersetzten mir eine normale Beschäftigung, und überdies hatte ich, wenn ich mich im Ablauf einer Partie irrte oder nicht weiter wußte, an dem Buche noch immer einen Halt. Nur darum war diese Tätigkeit für meine erschütterten Nerven eine so heilsame und eher beruhigende gewesen, weil ein Nachspielen fremder Partien nicht mich selber ins Spiel brachte; ob Schwarz oder Weiß siegte, blieb mir gleichgültig, es waren doch Aljechin oder Bogoljubow, die um die Palme des Champions kämpften, und meine eigene Person, mein Verstand, meine Seele genossen einzig als Zuschauer, als Kenner die Peripetien und Schönheiten jener Partien. Von dem Augenblick an, da ich aber gegen mich zu spielen versuchte, begann ich mich unbewußt herauszufordern. jedes meiner beiden Ich, mein Ich Schwarz und mein Ich Weiß, hatten zu wetteifern gegeneinander und gerieten jedes für sein Tell in einen Ehrgeiz, in eine Ungeduld, 111


zu siegen, zu gewinnen; ich fieberte als Ich Schwarz nach jedem Zuge, was das Ich Weiß nun tun würde. jedes meiner beiden Ich triumphierte, wenn das andere einen Fehler machte, und erbitterte sich gleichzeitig über sein eigenes Ungeschick. Das alles scheint sinnlos, und in der Tat wäre ja eine solche künstliche Schizophrenie, eine solche Bewußtseinsspaltung mit ihrem Einschuß an gefährlicher Erregtheit bei einem normalen Menschen in normalem Zustand undenkbar. Aber vergessen Sie nicht, daß ich aus aller Normalität gewaltsam gerissen war, ein Häftling, unschuldig eingesperrt, seit Monaten raffiniert mit Einsamkeit gemartert, ein Mensch, der seine aufgehäufte Wut längst gegen irgend etwas entladen wollte. Und da ich nichts anderes hatte als dies unsinnige Spiel gegen mich selbst, fuhr meine Wut, meine Rachelust fanatisch in dieses Spiel hinein. Etwas in mir wollte recht behalten, und ich hatte doch nur dieses andere Ich in mir, das ich bekämpfen konnte; so steigerte ich mich während des Spiels in eine fast manische Erregung. Im Anfang hatte ich noch ruhig und überlegt gedacht, ich hatte Pausen eingeschaltet zwischen einer und der andern Partie, um mich von der Anstrengung zu erholen; aber allmählich erlaubten meine gereizten Nerven mir kein Warten mehr. Kaum hatte mein Ich Weiß einen Zug getan, stieß schon mein Ich Schwarz fiebrig vor; kaum war eine Partie beendigt, so forderte ich mich schon zur nächsten heraus, denn jedesmal war doch eines der beiden Schach-Ich von dem andern besiegt und verlangte Revanche. Nie werde ich auch nur annähernd sagen können, wie viele Partien ich infolge dieser irrwitzigen Unersättlichkeit während dieser letzten Monate in meiner Zelle gegen mich selbst gespielt – vielleicht tausend, vielleicht mehr. Es war eine Besessenheit, deren ich mich nicht erwehren konnte; von früh bis nachts dachte ich an nichts als an Läufer und Bauern und Turm und König und a und b und c und Matt und Rochade, mit meinem ganzen Sein und Fühlen stieß es mich in das karierte Quadrat. Aus der Spielfreude war eine Spiellust geworden, aus 112


der Spiellust ein Spielzwang, eine Manie, eine frenetische Wut, die nicht nur meine wachen Stunden, sondern allmählich auch meinen Schlaf durchdrang. Ich konnte nur Schach denken, nur in Schachbewegungen, Schachproblemen; manchmal wachte ich mit feuchter Stirn auf und erkannte, daß ich sogar im Schlaf unbewußt weitergespielt haben mußte, und wenn ich von Menschen träumte, so geschah es ausschließlich in den Bewegungen des Läufers, des Turms, im Vor und Zurück des Rösselsprungs. Selbst wenn ich zum Verhör gerufen wurde, konnte ich nicht mehr konzis an meine Verantwortung denken; ich habe die Empfindung, daß bei den letzten Vernehmungen ich mich ziemlich konfus ausgedrückt haben muß, denn die Verhörenden blickten sich manchmal befremdet an. Aber in Wirklichkeit wartete ich, während sie fragten und berieten, in meiner unseligen Gier doch nur darauf, wieder zurückgeführt zu werden in meine Zelle, um mein Spiel, mein irres Spiel, fortzusetzen, eine neue Partie und noch eine und noch eine. jede Unterbrechung wurde mir zur Störung; selbst die Viertelstunde, da der Wärter die Gefängniszelle aufräumte, die zwei Minuten, da er mir das Essen brachte, quälten meine fiebrige Ungeduld; manchmal stand abends der Napf mit der Mahlzeit noch unberührt, ich hatte über dem Spiel vergessen zu essen. Das einzige, was ich körperlich empfand, war ein fürchterlicher Durst; es muß wohl schon das Fieber dieses ständigen Denkens und Spielens gewesen sein; ich trank die Flasche leer in zwei Zügen und quälte den Wärter um mehr und fühlte dennoch im nächsten Augenblick die Zunge schon wieder trocken im Munde. Schließlich steigerte sich meine Erregung während des Spielens und ich tat nichts anderes mehr von morgens bis nachts – zu solchem Grade, daß ich nicht einen Augenblick mehr stillzusitzen vermochte; ununterbrochen ging ich, während ich die Partien überlegte, auf und ab, immer schneller und schneller und schneller auf und ab, auf und ab, und immer hitziger, je mehr sich die Entscheidung der Partie näherte; die Gier, zu 113


gewinnen, zu siegen, mich selbst zu besiegen, wurde allmählich zu einer Art Wut, ich zitterte vor Ungeduld, denn immer war dem einen Schach-Ich in mir das andere zu langsam. Das eine trieb das andere an; so lächerlich es Ihnen vielleicht scheint, ich begann mich zu beschimpfen – ›schneller, schneller!‹ oder ›vorwärts, vorwärts!‹ -, wenn das eine Ich in mir mit dem andern nicht rasch genug ripostierte. Selbstverständlich bin ich mir heute ganz im klaren, daß dieser mein Zustand schon eine durchaus pathologische Form geistiger Überreizung war, für die ich eben keinen andern Namen finde als den bisher medizinisch unbekannten: eine Schachvergiftung. Schließlich begann diese monomanische Besessenheit nicht nur mein Gehirn, sondern auch meinen Körper zu attackieren. Ich magerte ab, ich schlief unruhig und verstört, ich brauchte beim Erwachen jedesmal eine besondere Anstrengung, die bleiernen Augenlider aufzuzwingen; manchmal fühlte ich mich derart schwach, daß, wenn ich ein Trinkglas anfaßte, ich es nur mit Mühe bis zu den Lippen brachte, so zitterten mir die Hände; aber kaum das Spiel begann, überkam mich eine wilde Kraft: ich lief auf und ab mit geballten Fäusten, und wie durch einen roten Nebel hörte ich manchmal meine eigene Stimme, wie sie heiser und böse ›Schach‹ oder ›Matt!‹ sich selber zuschrie. Wie dieser grauenhafte, dieser unbeschreibbare Zustand zur Krise kam, vermag ich selbst nicht zu berichten. Alles, was ich darüber weiß, ist, daß ich eines Morgens aufwachte, und es war ein anderes Erwachen als sonst. Mein Körper war gleichsam abgelöst von mir, ich ruhte weich und wohlig. Eine dichte, gute Müdigkeit, wie ich sie seit Monaten nicht gekannt, lag auf meinen Lidern, lag so warm und wohltätig auf ihnen, daß ich mich zuerst gar nicht entschließen konnte, die Augen aufzutun. Minuten lag ich schon wach und genoß noch diese schwere Dumpfheit, dies laue Liegen mit wollüstig betäubten Sinnen. Auf einmal war mir, als ob ich hinter mir Stimmen hörte, lebendige menschliche Stimmen, die Worte sprachen, und Sie 114


können sich mein Entzücken nicht ausdenken, denn ich hatte doch seit Monaten, seit bald einem Jahr keine anderen Worte gehört als die harten, scharfen und bösen von der Richterbank. ›Du träumst‹, sagte ich mir. ›Du träumst! Tu keinesfalls die Augen auf! Laß ihn noch dauern, diesen Traum, sonst siehst du wieder die verfluchte Zelle um dich, den Stuhl und den Waschtisch und den Tisch und die Tapete mit dem ewig gleichen Muster. Du träumst – träume weiter!‹ Aber die Neugier behielt die Oberhand. Ich schlug langsam und vorsichtig die Lider auf. Und Wunder: es war ein anderes Zimmer, in dem ich mich befand, ein Zimmer, breiter, geräumiger als meine Hotelzelle. Ein ungegittertes Fenster ließ freies Licht herein und einen Blick auf Bäume, grüne, im Wind wogende Bäume statt meiner starren Feuermauer, weiß und glatt glänzten die Wände, weiß und hoch hob sich über mir die Decke – wahrhaftig, ich lag in einem neuen, einem fremden Bett, und wirklich, es war kein Traum, hinter mir flüsterten leise menschliche Stimmen. Unwillkürlich muß ich mich in meiner Überraschung heftig geregt haben, denn schon hörte ich hinter mir einen nahenden Schritt. Eine Frau kam weichen Gelenks heran, eine Frau mit weißer Haube über dem Haar, eine Pflegerin, eine Schwester. Ein Schauer des Entzückens fiel über mich: ich hatte seit einem Jahr keine Frau gesehen. Ich starrte die holde Erscheinung an, und es muß ein wilder, ekstatischer Aufblick gewesen sein, denn ›Ruhig! Bleiben Sie ruhig!‹ beschwichtigte mich dringlich die Nahende. Ich aber lauschte nur auf ihre Stimme – war das nicht ein Mensch, der sprach? Gab es wirklich noch auf Erden einen Menschen, der mich nicht verhörte, nicht quälte? Und dazu noch – unfaßbares Wunder! – eine weiche, warme, eine fast zärtliche Frauenstimme. Gierig starrte ich auf ihren Mund, denn es war mir in diesem Höllenjahr unwahrscheinlich geworden, daß ein Mensch gütig zu einem andern sprechen könnte. Sie lächelte mir zu – ja, sie lächelte, es gab noch Menschen, die gütig lächeln konnten -, 115


dann legte sie den Finger mahnend auf die Lippen und ging leise weiter. Aber ich konnte ihrem Gebot nicht gehorchen. Ich hatte mich noch nicht sattgesehen an dem Wunder. Gewaltsam versuchte ich mich in dem Bette aufzurichten, um ihr nachzublicken, diesem Wunder eines menschlichen Wesens nachzublicken, das gütig war. Aber wie ich mich am Bettrande aufstützen wollte, gelang es mir nicht. Wo sonst meine rechte Hand gewesen, Finger und Gelenk, spürte ich etwas Fremdes, einen dicken, großen, weißen Bausch, offenbar einen umfangreichen Verband. Ich staunte dieses Weiße, Dicke, Fremde an meiner Hand zuerst verständnislos an, dann begann ich langsam zu begreifen, wo ich war, und zu überlegen, was mit mir geschehen sein mochte. Man mußte mich verwundet haben, oder ich hatte mich selbst an der Hand verletzt. Ich befand mich in einem Hospital. Mittags kam der Arzt, ein freundlicher älterer Herr. Er kannte den Namen meiner Familie und erwähnte derart respektvoll meinen Onkel, den kaiserlichen Leibarzt, daß mich sofort das Gefühl überkam, er meine es gut mit mir. Im weiteren Verlauf richtete er allerhand Fragen an mich, vor allem eine, die mich erstaunte – ob ich Mathematiker sei oder Chemiker. Ich verneinte. ›Sonderbar‹, murmelte er. ›Im Fieber haben Sie immer so sonderbare Formeln geschrien – c3, c4. Wir haben uns alle nicht ausgekannt.‹ Ich erkundigte mich, was mit mir vorgegangen sei. Er lächelte merkwürdig. ›Nichts Ernstliches. Eine akute Irritation der Nerven‹, und fügte, nachdem er sich zuvor vorsichtig umgeblickt hatte, leise bei: ›Schließlich eine recht verständliche. Seit dem 13- März, nicht wahr?‹ Ich nickte. ›Kein Wunder bei dieser Methode‹, murmelte er. 116


›Sie sind nicht der erste. Aber sorgen Sie sich nicht.‹ An der Art, wie er mir dies beruhigend zuflüsterte, und dank seines begütigenden Blicks wußte ich, daß ich bei ihm gut geborgen war. Zwei Tage später erklärte mir der gütige Doktor ziemlich freimütig, was vorgefallen war. Der Wärter hatte mich in meiner Zelle laut schreien gehört und zunächst geglaubt, daß jemand eingedrungen sei, mit dem ich streite. Kaum er sich aber an der Tür gezeigt, hätte ich mich auf ihn gestürzt und ihn mit wilden Ausrufen angeschrien, die ähnlich klangen wie: ›Zieh schon einmal, du Schuft, du Feigling!‹, ihn bei der Gurgel zu fassen gesucht und schließlich so wild angefallen, daß er um Hilfe rufen mußte. Als man mich in meinem tollwütigen Zustand dann zur ärztlichen Untersuchung schleppte, hätte ich mich plötzlich losgerissen, auf das Fenster im Gang gestürzt, die Scheibe eingeschlagen und mir dabei die Hand zerschnitten – Sie sehen noch die tiefe Narbe hier. Die ersten Nächte im Hospital hatte ich in einer Art Gehirnfieber verbracht, aber jetzt finde er mein Sensorium völlig klar. ›Freilich‹, fügte er leise bei, ›werde ich das lieber nicht den Herrschaften melden, sonst holt man Sie am Ende noch einmal dorthin zurück. Verlassen Sie sich auf mich, ich werde mein Bestes tun.‹ Was dieser hilfreiche Arzt meinen Peinigern über mich berichtet hat, entzieht sich meiner Kenntnis. jedenfalls erreichte er, was er erreichen wollte: meine Entlassung. Mag sein, daß er mich als unzurechnungsfähig erklärt hat, oder vielleicht war ich inzwischen schon der Gestapo unwichtig geworden, denn Hitler hatte seitdem Böhmen besetzt, und damit war der Fall Österreich für ihn erledigt. So brauchte ich nur die Verpflichtung zu unterzeichnen, unsere Heimat innerhalb von vierzehn Tagen zu verlassen, und diese vierzehn Tage waren dermaßen erfüllt mit all den tausend Formalitäten, die heutzutage der einstmalige Weltbürger zu einer Ausreise benötigt – Militärpapiere, Polizei, Steuer, Paß, Visum, 117


Gesundheitszeugnis -, daß ich keine Zeit hatte, über das Vergangene viel nachzusinnen. Anscheinend wirken in unserem Gehirn geheimnisvoll regulierende Kräfte, die, was der Seele lästig und gefährlich werden kann, selbsttätig ausschalten, denn immer, wenn ich zurückdenken wollte an meine Zellenzeit, erlosch gewissermaßen in meinem Gehirn das Licht; erst nach Wochen und Wochen, eigentlich erst hier auf dem Schiff, fand ich wieder den Mut, mich zu besinnen, was mir geschehen war. Und nun werden Sie begreifen, warum ich mich so ungehörig und wahrscheinlich unverständlich Ihren Freunden gegenüber benommen. Ich schlenderte doch nur ganz zufällig durch den Rauchsalon, als ich Ihre Freunde vor dem Schachbrett sitzen sah; unwillkürlich fühlte ich den Fuß angewurzelt vor Staunen und Schrecken. Denn ich hatte total vergessen, daß man Schach spielen kann an einem wirklichen Schachbrett und mit wirklichen Figuren, vergessen, daß bei diesem Spiel zwei völlig verschiedene Menschen einander leibhaftig gegenübersitzen. Ich brauchte wahrhaftig ein paar Minuten, um mich zu erinnern, daß, was diese Spieler dort taten, im Grunde dasselbe Spiel war, das ich in meiner Hilflosigkeit monatelang gegen mich selbst versucht. Die Chiffren, mit denen ich mich beholfen während meiner grimmigen Exerzitien, waren doch nur Ersatz gewesen und Symbol für diese beinernen Figuren; meine Überraschung, daß dieses Figurenrücken auf dem Brett dasselbe sei wie mein imaginäres Phantasieren im Denkraum, mochte vielleicht der eines Astronomen ähnlich sein, der sich mit den kompliziertesten Methoden auf dem Papier einen neuen Planeten errechnet hat und ihn dann wirklich am Himmel erblickt als einen weißen, klaren, substantiellen Stern. Wie magnetisch festgehalten starrte ich auf das Brett und sah dort meine Schemata, Pferd, Turm, König, Königin und Bauern als reale Figuren, aus Holz geschnitzt; um die Stellung der Partie zu überblicken, mußte ich sie unwillkürlich erst zurückmutieren aus meiner abstrakten Ziffernwelt in die der bewegten Steine. 118


Allmählich überkam mich die Neugier, ein solches reales Spiel zwischen zwei Partnern zu beobachten. Und da passierte das Peinliche, daß ich, alle Höflichkeit vergessend, mich einmengte in Ihre Partie. Aber dieser falsche Zug Ihres Freundes traf mich wie ein Stich ins Herz. Es war eine reine Instinkthandlung, dass ich ihn zurückhielt, ein impulsiver Zugritt, wie man, ohne zu überlegen, ein Kind faßt, das sich über ein Geländer beugt. Erst später wurde mir die grobe Ungehörigkeit klar, deren ich mich durch meine Vordringlichkeit schuldig gemacht.« Ich beeilte mich, Dr. B. zu versichern, wie sehr wir alle uns freuten, diesem Zufall seine Bekanntschaft zu verdanken, und daß es für mich nach all dem, was er mir anvertraut, nun doppelt interessant sein werde, ihm morgen bei dem improvisierten Turnier zusehen zu dürfen. Dr. B. machte eine unruhige Bewegung. »Nein, erwarten Sie wirklich nicht zu viel. Es soll nichts als eine Probe für mich sein… eine Probe, ob ich… ob ich überhaupt fähig bin, eine normale Schachpartie zu spielen, eine Partie auf einem wirklichen Schachbrett mit faktischen Figuren und einem lebendigen Partner… denn ich zweifle jetzt immer mehr daran, ob jene Hunderte und vielleicht Tausende Partien, die ich gespielt habe, tatsächlich regelrechte Schachpartien waren und nicht bloß eine Art Traumschach, ein Fieberschach, ein Fieberspiel, in dem wie immer im Traum Zwischenstufen übersprungen wurden. Sie werden mir doch hoffentlich nicht im Ernst zumuten, daß ich mir anmaße, einem Schachmeister, und gar dem ersten der Welt, Paroli bieten zu können. Was mich interessiert und intrigiert, ist einzig die posthume Neugier, festzustellen, ob das in der Zelle damals noch Schachspiel oder schon Wahnsinn gewesen, ob ich damals noch knapp vor oder schon jenseits der gefährlichen Klippe mich befand – nur dies, nur dies allein.« Vom Schiffsende tönte in diesem Augenblick der Gong, der zum Abendessen rief Wir mußten – Dr. B. hatte mir alles viel 119


ausführlicher berichtet, als ich es hier zusammenfasse – fast zwei Stunden verplaudert haben. Ich dankte ihm herzlich und verabschiedete mich. Aber noch war ich nicht das Deck entlang, so kam er mir schon nach und fügte sichtlich nervös und sogar etwas stottrig bei: »Noch eines! Wollen Sie den Herren gleich im voraus ausrichten, damit ich nachträglich nicht unhöflich erscheine: ich spiele nur eine einzige Partie… sie soll nichts als der Schlußstrich unter eine alte Rechnung sein – eine endgültige Erledigung und nicht ein neuer Anfang… Ich möchte nicht ein zweites Mal in dieses leidenschaftliche Spielfieber geraten, an das ich nur mit Grauen zurückdenken kann… und übrigens… übrigens hat mich damals auch der Arzt gewarnt… ausdrücklich gewarnt. jeder, der einer Manie verfallen war, bleibt für immer gefährdet, und mit einer – wenn auch ausgeheilten – Schachvergiftung soll man besser keinem Schachbrett nahekommen… Also Sie verstehen – nur diese eine Probepartie für mich selbst und nicht mehr.« Pünktlich um die vereinbarte Stunde, drei Uhr, waren wir am nächsten Tage im Rauchsalon versammelt. Unsere Runde hatte sich noch um zwei Liebhaber der königlichen Kunst vermehrt, zwei Schiffsoffiziere, die sich eigens Urlaub vom Borddienst erbeten, um dem Turnier zusehen zu können. Auch Czentovic ließ nicht wie am vorhergehenden Tage auf sich warten, und nach der obligaten Wahl der Farben begann die denkwürdige Partie dieses Homo obscurissimus gegen den berühmten Weltmeister. Es tut mir leid, daß sie nur für uns durchaus unkompetente Zuschauer gespielt war und ihr Ablauf für die Annalen der Schachkunde ebenso verloren ist wie Beethovens Klavierimprovisationen für die Musik. Zwar haben wir an den nächsten Nachmittagen versucht, die Partie gemeinsam aus dem Gedächtnis zu rekonstruieren, aber vergeblich; wahrscheinlich hatten wir alle während des Spiels zu passioniert auf die beiden Spieler statt auf den Gang des Spiels geachtet. Denn der geistige 120


Gegensatz im Habitus der beiden Partner wurde im Verlauf der Partie immer mehr körperlich plastisch. Czentovic, der Routinier, blieb während der ganzen Zeit unbeweglich wie ein Block, die Augen streng und starr auf das Schachbrett gesenkt; Nachdenken schien bei ihm eine geradezu physische Anstrengung, die alle seine Organe zu äußerster Konzentration nötigte. Dr. B. dagegen bewegte sich vollkommen locker und unbefangen. Als der rechte Dilettant im schönsten Sinne des Wortes, dem im Spiel nur das Spiel, das ›diletto‹ Freude macht, ließ er seinen Körper völlig entspannt, plauderte während der ersten Pausen erklärend mit uns, zündete sich mit leichter Hand eine Zigarette an und blickte immer nur gerade, wenn an ihn die Reihe kam, eine Minute auf das Brett. jedesmal hatte es den Anschein, als hätte er den Zug des Gegners schon im voraus erwartet. Die obligaten Eröffnungszüge ergaben sich ziemlich rasch. Erst beim siebenten oder achten schien sich etwas wie ein bestimmter Plan zu entwickeln. Czentovic verlängerte seine Überlegungspausen; daran spürten wir, daß der eigentliche Kampf um die Vorhand einzusetzen begann. Aber um der Wahrheit die Ehre zu geben, bedeutete die allmähliche Entwicklung der Situation wie jede richtige Turnierpartie für uns Laien eine ziemliche Enttäuschung. Denn je mehr sich die Figuren zu einem sonderbaren Ornament ineinander verflochten, um so undurchdringlicher wurde für uns der eigentliche Stand. Wir konnten weder wahrnehmen, was der eine Gegner noch was der andere beabsichtigte, und wer von den beiden sich eigentlich im Vorteil befand. Wir merkten bloß, daß sich einzelne Figuren wie Hebel vorschoben, um die feindliche Front aufzusprengen, aber wir vermochten nicht – da bei diesen überlegenen Spielern jede Bewegung immer auf mehrere Züge vorauskombiniert war -, die strategische Absicht in diesem Hin und Wider zu erfassen. Dazu gesellte sich allmählich eine lähmende Ermüdung, die hauptsächlich durch die endlosen Überlegungspausen 121


Czentovics verschuldet war, die auch unseren Freund sichtlich zu irritieren begannen. Ich beobachtete beunruhigt, wie er, je länger die Partie sich hinzog, immer unruhiger auf seinem Sessel herumzurücken begann, bald aus Nervosität eine Zigarette nach der anderen anzündend, bald nach dem Bleistift greifend, um etwas zu notieren. Dann wieder bestellte er ein Mineralwasser, das er Glas um Glas hastig hinabstürzte; es war offenbar, daß er hundertmal schneller kombinierte als Czentovic. jedesmal, wenn dieser nach endlosem Überlegen sich entschloß, mit seiner schweren Hand eine Figur vorwärtszurücken, lächelte unser Freund nur wie jemand, der etwas lang Erwartetes eintreffen sieht, und ripostierte bereits. Er mußte mit seinem rapid arbeitenden Verstand im Kopf alle Möglichkeiten des Gegners vorausberechnet haben; je länger darum Czentovics Entschließung sich verzögerte, um so mehr wuchs seine Ungeduld, und um seine Lippen preßte sich während des Wartens ein ärgerlicher und fast feindseliger Zug. Aber Czentovic ließ sich keineswegs drängen. Er überlegte stur und stumm und pausierte immer länger, je mehr sich das Feld von Figuren entblößte. Beim zweiundvierzigsten Zuge, nach geschlagenen zweidreiviertel Stunden, saßen wir schon alle ermüdet und beinahe teilnahmslos um den Turniertisch. Einer der Schiffsoffiziere hatte sich bereits entfernt, ein anderer ein Buch zur Lektüre genommen und blickte nur bei jeder Veränderung für einen Augenblick auf Aber da geschah plötzlich bei einem Zuge Czentovics das Unerwartete. Sobald Dr. B. merkte, daß Czentovic den Springer faßte, um ihn vorzuziehen, duckte er sich zusammen wie eine Katze vor dem Ansprung. Sein ganzer Körper begann zu zittern, und kaum hatte Czentovic den Springerzug getan, schob er scharf die Dame vor, sagte laut triumphierend: »So! Erledigt!«, lehnte sich zurück, kreuzte die Arme über der Brust und sah mit herausforderndem Blick auf Czentovic. Ein heißes Licht glomm plötzlich in seiner Pupille. 122


Unwillkürlich beugten wir uns über das Brett, um den so triumphierend angekündigten Zug zu verstehen. Auf den ersten Blick war keine direkte Bedrohung sichtbar. Die Äußerung unseres Freundes mußte sich also auf eine Entwicklung beziehen, die wir kurzdenkenden Dilettanten noch nicht errechnen konnten. Czentovic war der einzige unter uns, der sich bei jener herausfordernden Ankündigung nicht gerührt hatte; er saß so unerschütterlich, als ob er das beleidigende ›Erledigt!‹ völlig überhört hätte. Nichts geschah. Man hörte, da wir alle unwillkürlich den Atem anhielten, mit einemmal das Ticken der Uhr, die man zur Feststellung der Zugzeit auf den Tisch gelegt hatte. Es wurden drei Minuten, sieben Minuten, acht Minuten – Czentovic rührte sich nicht, aber mir war, als ob sich von einer inneren Anstrengung seine dicken Nüstern noch breiter dehnten. Unserem Freunde schien dieses stumme Warten ebenso unerträglich wie uns selbst. Mit einem Ruck stand er plötzlich auf und begann im Rauchzimmer auf und ab zu gehen, erst langsam, dann schneller und immer schneller. Alle blickten wir ihm etwas verwundert zu, aber keiner beunruhigter als ich, denn mir fiel auf, daß seine Schritte trotz aller Heftigkeit dieses Auf und Ab immer nur die gleiche Spanne Raum ausmaßen; es war, als ob er jedesmal mitten im leeren Zimmer an eine unsichtbare Schranke stieße, die ihn nötigte umzukehren. Und schaudernd erkannte ich, es reproduzierte unbewußt dieses Auf und Ab das Ausmaß seiner einstmaligen Zelle; genau so mußte er in den Monaten des Eingesperrtseins auf und ab gerannt sein wie ein eingesperrtes Tier im Käfig, genau so die Hände verkrampft und die Schultern eingeduckt; so und nur so mußte er dort tausendmal auf und nieder gelaufen sein, die roten Lichter des Wahnsinns im starren und doch fiebernden Blick. Aber noch schien sein Denkvermögen völlig intakt, denn von Zeit zu Zeit wandte er sich ungeduldig dem Tisch zu, ob Czentovic sich inzwischen schon entschieden hätte. Aber es wurden neun, es wurden zehn Minuten. Dann endlich geschah, was niemand von 123


uns erwartet hatte. Czentovic hob langsam seine schwere Hand, die bisher unbeweglich auf dem Tisch gelegen. Gespannt blickten wir alle auf seine Entscheidung. Aber Czentovic tat keinen Zug, sondern sein gewendeter Handrücken schob mit einem entschiedenen Ruck alle Figuren langsam vom Brett. Erst im nächsten Augenblick verstanden wir: Czentovic hatte die Partie aufgegeben. Er hatte kapituliert, um nicht vor uns sichtbar mattgesetzt zu werden. Das Unwahrscheinliche hatte sich ereignet, der Weltmeister, der Champion zahlloser Turniere hatte die Fahne gestrichen vor einem Unbekannten, einem Manne, der zwanzig oder fünfundzwanzig Jahre kein Schachbrett angerührt. Unser Freund, der Anonymus, der Ignotus, hatte den stärksten Schachspieler der Erde in offenem Kampfe besiegt! Ohne es zu merken, waren wir in unserer Erregung einer nach dem anderen aufgestanden. jeder von uns hatte das Gefühl, er müßte etwas sagen oder tun, um unserem freudigen Schrecken Luft zu machen. Der einzige, der unbeweglich in seiner Ruhe verharrte, war Czentovic. Erst nach einer gemessenen Pause hob er den Kopf und blickte unseren Freund mit steinernem Blick an. »Noch eine Partie?« fragte er. »Selbstverständlich«, antwortete Dr. B. mit einer mir unangenehmen Begeisterung und setzte sich, noch ehe ich ihn an seinen Vorsatz mahnen konnte, es bei einer Partie bewenden zu lassen, sofort nieder und begann mit fiebriger Hast die Figuren neu aufzustellen. Er rückte sie mit solcher Hitzigkeit zusammen, daß zweimal ein Bauer durch die zitternden Finger zu Boden glitt; mein schon früher peinliches Unbehagen angesichts seiner unnatürlichen Erregtheit wuchs zu einer Art Angst. Denn eine sichtbare Exaltiertheit war über den vorher so stillen und ruhigen Menschen gekommen; das Zucken fuhr immer öfter um seinen Mund, und sein Körper zitterte wie von einem jähen Fieber geschüttelt. 124


»Nicht!« flüsterte ich ihm leise zu. »Nicht jetzt! Lassen Sie’s für heute genug sein! Es ist für Sie zu anstrengend.« »Anstrengend! Ha!« lachte er laut und boshaft. »Siebzehn Partien hätte ich unterdessen spielen können statt dieser Bummelei! Anstrengend ist für mich einzig, bei diesem Tempo nicht einzuschlafen! – Nun! Fangen Sie doch schon einmal an!« Diese letzten Worte hatte er in heftigem, beinahe grobem Ton zu Czentovic gesagt. Dieser blickte ihn ruhig und gemessen an, aber sein steinern starrer Blick hatte etwas von einer geballten Faust. Mit einemmal stand etwas Neues zwischen den beiden Spielern; eine gefährliche Spannung, ein leidenschaftlicher Haß. Es waren nicht zwei Partner mehr, die ihr Können spielhaft aneinander proben wollten, es waren zwei Feinde, die sich gegenseitig zu vernichten geschworen. Czentovic zögerte lange, ehe er den ersten Zug tat, und mich überkam das deutliche Gefühl, er zögerte mit Absicht so lange. Offenbar hatte der geschulte Taktiker schon herausgefunden, daß er gerade durch seine Langsamkeit den Gegner ermüdete und irritierte. So setzte er nicht weniger als vier Minuten aus, ehe er die normalste, die simpelste aller Eröffnungen machte, indem er den Königsbauern die üblichen zwei Felder vorschob. Sofort fuhr unser Freund mit seinem Königsbauern ihm entgegen, aber wieder machte Czentovic eine endlose, kaum zu ertragende Pause; es war, wie wenn ein starker Blitz niederfährt und man pochenden Herzens auf den Donner wartet, und der Donner kommt und kommt nicht. Czentovic rührte sich nicht. Er überlegte still, langsam und, wie ich immer gewisser fühlte, boshaft langsam; damit aber gab er mir reichlich Zeit, Dr. B. zu beobachten. Er hatte eben das dritte Glas Wasser hinab-gestürzt; unwillkürlich erinnerte ich mich, daß er mir von seinem fiebrigen Durst in der Zelle erzählte. Alle Symptome einer anomalen Erregung zeichneten sich deutlich ab; ich sah seine Stirne feucht werden und die Narbe auf seiner Hand röter und schärfer als zuvor. Aber noch beherrschte er sich. Erst als beim vierten Zug Czentovic wieder 125


endlos überlegte, verließ ihn die Haltung, und er fauchte ihn plötzlich an: »So spielen Sie doch schon endlich einmal!« Czentovic blickte kühl auf. »Wir haben meines Wissens zehn Minuten Zugzeit vereinbart. Ich spiele prinzipiell nicht mit kürzerer Zeit.« Dr. B. biß sich die Lippe; ich merkte, wie unter dem Tisch seine Sohle unruhig und immer unruhiger gegen den Boden wippte, und wurde selbst unaufhaltsam nervöser durch das drückende Vorgefühl, daß sich irgend etwas Unsinniges in ihm vorbereitete. In der Tat ereignete sich bei dem achten Zug ein zweiter Zwischenfall. Dr. B., der immer unbeherrschter gewartet hatte, konnte seine Spannung nicht mehr verhalten; er rückte hin und her und begann unbewußt mit den Fingern auf dem Tisch zu trommeln. Abermals hob Czentovic seinen schweren bäurischen Kopf, »Darf ich Sie bitten, nicht zu trommeln? Es stört mich. Ich kann so nicht spielen.« »Ha!« lachte Dr. B. kurz. »Das sieht man.« Czentovics Stirn wurde rot. »Was wollen Sie damit sagen?« fragte er scharf und böse. Dr. B. lachte abermals knapp und boshaft. »Nichts. Nur daß Sie offenbar sehr nervös sind.« Czentovic schwieg und beugte seinen Kopf nieder. Erst nach sieben Minuten tat er den nächsten Zug, und in diesem tödlichen Tempo schleppte sich die Partie fort. Czentovic versteinte gleichsam immer mehr; schließlich schaltete er immer das Maximum der vereinbarten Überlegungspause ein, ehe er sich zu einem Zug entschloß, und von einem Intervall zum andern wurde das Benehmen unseres Freundes sonderbarer. Es hatte den Anschein, als ob er an der Partie gar keinen Anteil mehr nehme, sondern mit etwas ganz anderem beschäftigt sei. Er ließ sein hitziges Aufundniederlaufen und blieb an seinem Platz regungslos sitzen. Mit einem stieren und fast irren Blick ins 126


Leere vor sich starrend, murmelte er ununterbrochen unverständliche Worte vor sich hin; entweder verlor er sich in endlosen Kombinationen, oder er arbeitete – dies war mein innerster Verdacht – sich ganz andere Partien aus, denn jedesmal, wenn Czentovic endlich gezogen hatte, mußte man ihn aus seiner Geistesabwesenheit zurückmahnen. Dann brauchte er immer einige Minuten, um sich in der Situation wieder zurechtzufinden; immer mehr beschlich mich der Verdacht, er habe eigentlich Czentovic und uns alle längst vergessen in dieser kalten Form des Wahnsinns, der sich plötzlich in irgendeiner Heftigkeit entladen konnte. Und tatsächlich, bei dem neunzehnten Zug brach die Krise aus. Kaum daß Czentovic seine Figur bewegt, stieß Dr. B. plötzlich, ohne recht auf das Brett zu blicken, seinen Läufer drei Felder vor und schrie derart laut, daß wir alle zusammenfahren: »Schach! Schach dem König!« Wir blickten in der Erwartung eines besonderen Zuges sofort auf das Brett. Aber nach einer Minute geschah, was keiner von uns erwartet. Czentovic hob ganz, ganz langsam den Kopf und blickte – was er bisher nie getan – in unserem Kreise von einem zum andern. Er schien irgend etwas unermeßlich zu genießen, denn allmählich begann auf seinen Lippen ein zufriedenes und deutlich höhnisches Lächeln. Erst nachdem er diesen seinen uns noch unverständlichen Triumph bis zur Neige genossen, wandte er sich mit falscher Höflichkeit unserer Runde zu. »Bedaure – aber ich sehe kein Schach. Sieht vielleicht einer von den Herren ein Schach gegen meinen König?« Wir blickten auf das Brett und dann beunruhigt zu Dr. B. hinüber. Czentovics Königsfeld war tatsächlich – ein Kind konnte das erkennen durch einen Bauern gegen den Läufer völlig gedeckt, also kein Schach dem König möglich. Wir wurden unruhig. Sollte unser Freund in seiner Hitzigkeit eine Figur danebengestoßen haben, ein Feld zu weit oder zu nah? Durch unser Schweigen aufmerksam gemacht, starrte jetzt auch 127


Dr. B. auf das Brett und begann heftig zu stammeln: »Aber der König gehört doch auf f7… er steht falsch, ganz falsch. Sie haben falsch gezogen! Alles steht ganz falsch auf diesem Brett… der Bauer gehört doch auf g5 und nicht auf g 4… das ist ja eine ganz andere Partie… Das ist…« Er stockte plötzlich. Ich hatte ihn heftig am Arm gepackt oder vielmehr ihn so hart in den Arm gekniffen, daß er selbst in seiner fiebrigen Verwirrtheit meinen Griff spüren mußte. Er wandte sich um und starrte mich wie ein Traumwandler an. »Was… was wollen Sie?« Ich sagte nichts als »Remember!« und fuhr ihm gleichzeitig mit dem Finger über die Narbe seiner Hand. Er folgte unwillkürlich meiner Bewegung, sein Auge starrte glasig auf den blutroten Strich. Dann begann er plötzlich zu zittern, und ein Schauer lief über seinen ganzen Körper. »Um Gottes willen«, flüsterte er mit blassen Lippen. »Habe ich etwas Unsinniges gesagt oder getan… bin ich am Ende wieder…?« »Nein«, flüsterte ich leise. »Aber Sie müssen sofort die Partie abbrechen, es ist höchste Zeit. Erinnern Sie sich, was der Arzt Ihnen gesagt hat!« Dr. B. stand mit einem Ruck auf. »Ich bitte um Entschuldigung für meinen dummen Irrtum«, sagte er mit seiner alten höflichen Stimme und verbeugte sich vor Czentovic. »Es ist natürlich purer Unsinn, was ich gesagt habe. Selbstverständlich bleibt es Ihre Partie.« Dann wandte er sich zu uns. »Auch die Herren muß ich um Entschuldigung bitten. Aber ich hatte Sie gleich im voraus gewarnt, Sie sollten von mir nicht zuviel erwarten. Verzeihen Sie die Blamage – es war das letzte Mal, daß ich mich im Schach versucht habe.« Er verbeugte sich und ging, in der gleichen bescheidenen und geheimnisvollen Weise, mit der er zuerst erschienen. Nur ich wußte, warum dieser Mann nie mehr ein Schachbrett berühren 128


würde, indes die andern ein wenig verwirrt zurückblieben mit dem ungewissen Gefühl, mit knapper Not etwas Unbehaglichem und Gefährlichem entgangen zu sein. »Damned fool!« knurrte McConnor in seiner Enttäuschung. Als letzter erhob sich Czentovic von seinem Sessel und warf noch einen Blick auf die halbbeendete Partie. »Schade«, sagte er großmütig. »Der Angriff war gar nicht so übel disponiert. Für einen Dilettanten ist dieser Herr eigentlich ungewöhnlich begabt.«

129


STEFAN ZWEIG

Chess a novella

Translated by Anthea Bell

PENGUIN BOOKS


PENGUIN BOOKS Published by the Penguin Group Penguin Books Ltd, 80 Strand, London WC2R 0RL, England Penguin Group (USA) Inc., 375 Hudson Street, New York, New York 10014, USA Penguin Books Ltd, Registered Offices: 80 Strand, London, WC2R 0RL, England www.penguin.com First published as Schachnovelle in 1943 Published as a Penguin Red Classic 2006 Copyright © Stefan Zweig, 1943 Translation copyright © Anthea Bell, 2006 The moral right of the author and translator has been asserted Except in the United States of America, this book is sold subject to the condition that it shall not, by way of trade or otherwise, be lent, re-sold, hired out, or otherwise circulated without the publisher’s prior consent in any form of binding or cover other than that in which it is published and without a similar condition including this condition being imposed on the subsequent purchaser ISBN: 978-0-14-196506-2 132


Stefan Zweig (1881-1942) Stefan Zweig was born in Vienna in 1881, and gained fame first as a poet and translator, and then as a biographer, short-story writer and novelist. Zweig’s first works were poetry and a poetic drama, Jeremia (1917), which expressed his passionate antiwar feelings. With the rise of Nazism, he moved from Salzburg to London to research a book on Mary, Queen of Scots. He also visited Sigmund Freud, whom he had met already in the 1920s. In 1938 he became a British citizen, and in 1940, after a successful lecture tour in South America, he and his second wife Charlotte E. Altmann settled in Brazil. Disillusioned and isolated, Zweig committed suicide with his wife, in Petrópolis, near Rio de Janeiro on 23 February 1942. Zweig’s best-known works of fiction include Beware of Pity (1938) and Chess: A Novella (1944), as well as many historical biographies of subjects as diverse as Marie Antoinette, Erasmus, Mary Queen of Scots, Magellan and Balzac.

133


Chess The usual last-minute bustle of activity reigned on board the large passenger steamer that was to leave New York for Buenos Aires at midnight. Visitors who had come up from the country to see their friends off were pushing and shoving, telegraph boys with caps tilted sideways on their heads ran through the saloons calling out names, luggage and flowers were being brought aboard, inquisitive children ran up and down the steps, while the band for the deck show played imperturbably on. I was standing on the promenade deck a little way from all this turmoil, talking to an acquaintance, when two or three bright flashlights went off close to us. It seemed that some prominent person was being quickly interviewed by reporters and photographed just before the ship left. My friend glanced that way and smiled. ‘Ah, you have a rare bird on board there. That’s Czentovic.’ And as this information obviously left me looking rather blank, he explained further. ‘Mirko Czentovic, the world chess champion. He’s been doing the rounds of America from the east coast to the west, playing in tournaments, and now he’s off to fresh triumphs in Argentina.’ I did in fact remember the name of the young world champion, and even some of the details of his meteoric career. My friend, a more attentive reader of the newspapers than I am, was able to add a whole series of anecdotes. About a year ago, Czentovic had suddenly risen to be ranked with the most experienced masters of the art of chess, men like Alekhine, Capablanca, Tartakower, Lasker and Bogolyubov. Not since the appearance of the seven-year-old infant prodigy Rzeschewski at the New York chess tournament of 1922 had the incursion into 134


that famous guild of a complete unknown aroused such general notice. For Czentovic’s intellectual qualities by no means seemed to have marked him out for such a dazzling career. Soon the secret was leaking out that, in private life, this grandmaster of chess couldn’t write a sentence in any language without making spelling mistakes, and as one of his piqued colleagues remarked with irate derision, ‘his ignorance was universal in all fields’. The son of a poor South Slavonian boatman, whose tiny craft had been run down one night by a freight steamer carrying grain, the boy, then twelve, had been taken in after his father’s death by the priest of his remote village out of charity, and by providing extra tuition at home the good Father did his very best to compensate for what the taciturn, stolid, broad-browed child had failed to learn at the village school. But his efforts were in vain. Even after the written characters had been explained to him a hundred times, Mirko kept staring at them as if they were unfamiliar, and his ponderously operating brain could not grasp the simplest educational subjects. Even at the age of fourteen he still had to use his fingers to do sums, and it was an enormous effort for the adolescent boy to read a book or a newspaper. Yet Mirko could not be called reluctant or recalcitrant. He obediently did as he was told, fetched water, split firewood, worked in the fields, cleared out the kitchen, and dependably, if at an irritatingly slow pace, performed any service asked of him. But what particularly upset the good priest about the awkward boy was his total apathy. He did nothing unless he was especially requested to do it, he never asked a question, didn’t play with other lads, and didn’t seek occupation of his own accord without being expressly told to. As soon as Mirko had done his chores around the house, he sat stolidly in the living-room with that vacant gaze seen in sheep out at pasture, paying not the least attention to what was going on around him. While the priest, smoking his long country pipe, 135


played his usual three games of chess in the evening with the local policeman, the fair-haired boy would sit beside them in silence, staring from under his heavy eyelids at the chequered board with apparently sleepy indifference. One winter evening, while the two players were absorbed in their daily game, the sound of little sleigh bells approaching fast and then even faster was heard out in the village street. A farmer, his cap dusted with snow, tramped hastily in: his old mother was on her deathbed, could the priest come quickly to give her Extreme Unction before she died? Without a moment’s hesitation the priest followed him out. The policeman, who hadn’t yet finished his glass of beer, lit another pipe to round off the evening, and was just about to pull his heavy boots on when he noticed Mirko’s eyes fixed unwaveringly on the chessboard and the game they had begun. ‘Well, would you like to finish it?’ he joked, sure that the sleepy boy had no idea how to move a single chessman on the board correctly. The lad looked up timidly, then nodded and sat down in the priest’s chair. After fourteen moves the policeman was beaten, and what was more, he had to admit that his defeat couldn’t be blamed on any inadvertently careless move of his own. The second game produced the same result. ‘Balaam’s ass!’ cried the priest in astonishment on his return, and explained to the policeman, whose knowledge of the Bible was less extensive than his own, that a similar miracle had occurred two thousand years ago, when a dumb creature suddenly spoke with the voice of wisdom. Despite the late hour, the priest could not refrain from challenging his semi-illiterate pupil to a duel. Mirko easily defeated him too. He played slowly, imperturbably, doggedly, never once raising his lowered head with its broad brow to look up from the board. But he played with undeniable confidence; over the next few days 136


neither the policeman nor the priest managed to win a game against him. The priest, who was in a better position than anyone else to assess his pupil’s backwardness in other respects, was genuinely curious to see how far this strange, one-sided talent would stand up to a harder test. Having taken Mirko to the village barber to get his shaggy, straw-blond hair cut and make him reasonably presentable, he drove him in his sleigh to the small town nearby, where he knew that the café in the main square was frequented by a club of chess enthusiasts with whom, experience told him, he couldn’t compete. These regulars were not a little surprised when the priest propelled the redcheeked, fair-haired fifteen-year-old, in his sheepskin coat turned inside out and his high, heavy boots, into the coffeehouse, where the boy stood awkwardly in a corner, eyes timidly downcast, until he was called over to one of the chess tables. Mirko lost the first game because he had never seen the good priest play the Sicilian Opening. The second game, against the best player in the club, was a draw. From the third and fourth games on, he defeated them all one by one. As exciting events very seldom happen in a small South Slavonian provincial town, the first appearance of this rustic champion was an instant sensation among the assembled notables. They unanimously agreed that the prodigy absolutely must stay in town until the next day, so that they could summon the other members of the chess club, and more particularly get in touch with that fanatical chess enthusiast, old Count Simczic, at his castle. The priest, who now regarded his pupil with an entirely new pride, but although delighted by his discovery didn’t want to miss the Sunday service which it was his duty to conduct, declared himself ready to leave Mirko there to be tested further. Young Czentovic was put up in the hotel at the chess club’s expense, and that evening set eyes on a water closet for the first time in his life. On Sunday afternoon the chess room 137


was full to overflowing. Mirko, sitting perfectly still at the board for four hours on end, defeated opponent after opponent without uttering a word or even looking up. Finally a simultaneous match was suggested. It took them some time to get the untaught boy to understand that a simultaneous match meant he would be playing on his own against all comers, but as soon as Mirko grasped the idea he quickly settled to the task, went slowly from table to table in his heavy, creaking boots, and in the end won seven out of the eight games. Now earnest consultations were held. Although this new champion did not, strictly speaking, belong to the town, local pride was all afire. Perhaps the little place, its presence on the map hardly even noticed by anyone before, could have the honour of launching a famous man into the world for the first time ever. An agent called Koller, whose usual job was simply to lay on chanteuses and female singers for the garrison’s cabaret, said that if there were funds available to cover a year he was ready and willing to have the young man expertly trained in the art of chess by an excellent minor master whom he knew in Vienna. Count Simczic, who in sixty years of playing chess daily had never encountered such a remarkable opponent, immediately signed an agreement. That was the day when the astonishing career of the boatman’s son took off. Within six months Mirko had mastered all the technical mysteries of chess, although with one curious reservation, which was frequently observed and mocked in chess-playing circles later. For Czentovic never managed to play a single game of chess from memory – or blindfold, as they say in the profession. He entirely lacked the ability to draw up his battlefield in the boundless space of the imagination, and always needed to have the black and white board with its sixty-four squares and thirtytwo chessmen tangibly present. Even at the height of his 138


international fame he always travelled with a folding pocket chess set, so that if he wanted to reconstruct a championship game or solve some problem, he had the position visible before him. This defect, trifling in itself, showed a lack of imaginative power, and was discussed in the inner circles of chess as heatedly as if, in a musical context, an outstanding virtuoso or conductor had proved unable to play or conduct without a score open in front of him. However, this curious quality did not delay Mirko’s stupendous rise in the least. At seventeen, he had already won a dozen chess prizes; at eighteen he was champion of Hungary, and at the age of twenty he finally captured the world championship. The most audacious of champions, every one of them immeasurably superior to him in intellectual talents, imagination and daring, fell victim to his cold, tenacious logic, just as Napoleon was defeated by the ponderous Kutuzov, or Hannibal by Fabius Cunctator, of whom Livy says that he too showed striking signs of apathy and imbecility in his childhood. So it was that the illustrious gallery of chess grandmasters, who unite in their ranks all kinds of intellectual superiority, who are philosophers, mathematicians, whose natures are calculating, imaginative and often creative, found their company invaded for the first time by a complete stranger to the world of the mind, a stolid, taciturn, rustic youth from whom even the wiliest of journalists never succeeded in coaxing a single word that was the least use for publicity purposes. It was true that what Czentovic withheld from the press in the way of polished remarks was soon amply compensated for by anecdotes about his person. For the moment he rose from the chessboard, where he was an incomparable master, Czentovic became a hopelessly grotesque and almost comic figure; despite his formal black suit, his ostentatious tie with its rather flashy pearl tiepin, and his carefully manicured fingers, in conduct and manners he was still the dull-witted country boy who used to sweep the priest’s 139


living-room in the village. To the amusement and annoyance of his chess-playing colleagues, he clumsily and with positively shameless impudence sought to make as much money as he could from his gift and his fame, displaying a petty and often even vulgar greed. He travelled from town to town, always staying in the cheapest hotels, he would play in the most pitiful of clubs if he was paid his fee, he let himself be depicted in soap advertisements, and ignoring the mockery of his rivals, who knew perfectly well that he was unable to write three sentences properly, he even gave his name to a ‘philosophy of chess’ that was really written for its publisher, a canny businessman, by an obscure student from Galicia. Like all such dogged characters, he had no sense of the ridiculous; since winning the world tournament he regarded himself as the most important man in the world, while the knowledge that he had defeated all these clever, intellectual men, dazzling speakers and writers in their own field, and above all the tangible fact that he earned more than they did, turned his original insecurity into a cold and usually ostentatious pride. ‘But how could so rapid a rise to fame fail to turn such an empty head?’ concluded my friend, who had just been telling me some of the classic instances of Czentovic’s childish impudence. ‘How could a country boy of twenty-one from the Banat not be infected by vanity when all of a sudden, just for pushing chessmen about a wooden board for a little while, he earns more in a week than his entire village at home earns chopping wood and slaving away for a whole year? And isn’t it appallingly easy to think yourself a great man when you’re not burdened by the faintest notion that men like Rembrandt, Beethoven, Dante or Napoleon ever lived? With his limited understanding, the fellow knows just one thing: he hasn’t lost a single game of chess for months. So, as he has no idea that there are values in this world 140


other than chess and money, he has every reason to feel pleased with himself.’ These comments of my friend’s did not fail to arouse my lively curiosity. I have always been interested in any kind of monomaniac obsessed by a single idea, for the more a man restricts himself the closer he is, conversely, to infinity; characters like this, apparently remote from reality, are like termites using their own material to build a remarkable and unique smallscale version of the world. So I did not conceal my intention of taking a closer look at this strange specimen of an intellectually one-track mind during the twelve-day voyage to Rio. However – ‘You won’t have much luck there,’ my friend warned me. ‘As far as I know, no one has ever yet managed to extract the faintest amount of psychological material from Czentovic. For all his severe limitations, he’s a wily peasant and shrewd enough not to present himself as a target, by the simple means of avoiding all conversation except with fellow countrymen of his own background, whom he seeks out in small inns. When he feels he’s in the presence of an educated person he goes into his shell, so no one can boast of ever hearing him say something stupid, or of having assessed the apparently unplumbed depths of his ignorance.’ In fact my friend turned out to be right. During the first few days of our voyage, it proved completely impossible to get close to Czentovic without being actually importunate, which is not my way. He did sometimes walk on the promenade deck, but always with his hands clasped behind his back in that attitude of proud self-absorption adopted by Napoleon in his famous portrait; in addition, he always made his peripatetic rounds of the deck so rapidly and jerkily that you would have had to pursue him at a trot if you were to speak to him. And he never showed his face in the saloons, the bar or the smoking-room. As 141


the steward told me in confidence, he spent most of the day in his cabin, practising or going back over games of chess on a large board. After three days I began to feel positively irked by the fact that his doggedly defensive technique was working better than my will to approach him. I had never before in my life had a chance to become personally acquainted with a chess grandmaster, and the more I tried to picture such a man’s nature, the less I could imagine a form of cerebral activity revolving exclusively, for a whole lifetime, around a space consisting of sixty-four black and white squares. From my own experience, I knew the mysterious attraction of the ‘royal game’, the only game ever devised by mankind that rises magnificently above the tyranny of chance, awarding the palm of victory solely to the mind, or rather to a certain kind of mental gift. And are we not guilty of offensive disparagement in calling chess a game? Is it not also a science and an art, hovering between those categories as Muhammad’s coffin hovered between heaven and earth, a unique link between pairs of opposites: ancient yet eternally new; mechanical in structure, yet made effective only by the imagination; limited to a geometrically fixed space, yet with unlimited combinations; constantly developing, yet sterile; thought that leads nowhere; mathematics calculating nothing; art without works of art; architecture without substance – but nonetheless shown to be more durable in its entity and existence than all books and works of art; the only game that belongs to all nations and all eras, although no one knows what god brought it down to earth to vanquish boredom, sharpen the senses and stretch the mind. Where does it begin and where does it end? Every child can learn its basic rules, every bungler can try his luck at it, yet within that immutable little square it is able to bring forth a particular species of masters who cannot be compared to anyone else, people with a gift solely designed for 142


chess, geniuses in their specific field who unite vision, patience and technique in just the same proportions as do mathematicians, poets, musicians, but in different stratifications and combinations. In the old days of the enthusiasm for physiognomy, a physician like Gall might perhaps have dissected a chess champion’s brain to find out whether some particular twist or turn in the grey matter, a kind of chess muscle or chess bump, is more developed in such chess geniuses than in the skulls of other mortals. And how intrigued such a physiognomist would have been by the case of Czentovic, where that specific genius appeared in a setting of absolute intellectual lethargy, like a single vein of gold in a hundredweight of dull stone. In principle, I had always realized that such a unique, brilliant game must create its own matadors, but how difficult and indeed impossible it is to imagine the life of an intellectually active human being whose world is reduced entirely to the narrow one-way traffic between black and white, who seeks the triumphs of his life in the mere movement to and fro, forward and back of thirty-two chessmen, someone to whom a new opening, moving knight rather than pawn, is a great deed, and his little corner of immortality is tucked away in a book about chess – a human being, an intellectual human being who constantly bends the entire force of his mind on the ridiculous task of forcing a wooden king into the corner of a wooden board, and does it without going mad! And now, for the first time, such a phenomenon, such a strange genius, or such an enigmatic fool was physically close to me for the first time, six cabins away on the same ship, and I, unlucky man that I am, I whose curiosity about intellectual matters always degenerates into a kind of passion, was to be unable to approach him. I began thinking up the most ridiculous ruses: for instance, tickling his vanity by pretending I wanted to interview him for a major newspaper, or appealing to his greed by putting forward the idea of a profitable tournament in 143


Scotland. But finally I reminded myself that the sportsman’s tried and tested method of luring a capercaillie out is to imitate its mating cry. What could be a better way of attracting a chess champion’s attention than to play chess myself? Now I have never been a serious chess player, for the simple reason that I have always approached the game light-heartedly and purely for my own amusement. If I sit at the chessboard for an hour, I don’t do it to exert myself; on the contrary, I want to relax from intellectual strain. I ‘play’ at chess, literally, while other, real chess players ‘work’ at the game. But in chess, as in love, you must have a partner, and I didn’t yet know whether there were other chess enthusiasts on board besides the two of us. Hoping to lure any of them present out of hiding, I set a primitive trap in the smoking-room, by acting as a decoy and sitting at a chessboard with my wife, although she is an even weaker player than I am. And sure enough, we hadn’t made six moves before someone passing by stopped, another man asked to be allowed to watch, and finally the partner I hoped for came along. His name was McConnor and he was a Scot, a civil engineer who, I heard, had made a great fortune drilling for oil in California. In appearance he was a sturdy man with pronounced, angular cheekbones, strong teeth and a high complexion, its deep red hue probably due, at least in part, to his lavish consumption of whisky. Unfortunately his strikingly broad, almost athletically energetic shoulders were evidence of his character even in a game, for this Mr McConnor was one of those men obsessed by their own success who feel that defeat, even in the least demanding of games, detracts from their selfimage. Used to getting his own way without regard for others, and spoilt by his very real success, this larger-than-life, selfmade man was so firmly convinced of his own superiority that he took offence at any opposition, seeing it as unseemly antagonism, almost an insult to him. When he lost the first game he 144


was surly, and began explaining at length in dictatorial tones that it could only be the result of momentary inattention; at the end of the third, he blamed the noise in the saloon next door for his failure; he was never happy to lose a game without immediately demanding his revenge. At first this ambitious determination amused me; finally I took it as no more than the inevitable side effect of my own aim of luring the world champion to our table. On the third day my ruse succeeded, although only in part. Whether Czentovic, looking through the porthole, had seen us at the chessboard from the promenade deck, or whether it was mere chance that he honoured the smoking-room with his presence I don’t know, but at any rate, as soon as he saw us amateurs practising his art, he automatically came a step closer, and from this measured distance cast a critical glance at our board. It was McConnor’s move. And that one move seemed enough to tell Czentovic how unworthy of his expert interest it would be to follow our amateurish efforts any further. With the same instinctive gesture one of my own profession might use in putting down a bad detective story offered to him in a bookshop, not even leafing through it, he walked away from our table and left the smoking-room. Weighed in the balance and found wanting, I told myself, slightly irritated by his cool, scornful glance, and to vent my annoyance somehow or other I said, turning to McConnor, ‘The champion doesn’t seem to have thought much of your move.’ ‘What champion?’ I explained that the gentleman who had just passed us and taken a disapproving look at our game was Czentovic the chess champion. Well, I added, we’d both get over it and be reconciled to his illustrious scorn without breaking our hearts; the poor must cut their coat according to their cloth. But to my 145


surprise my casual information had a completely unexpected effect on McConnor. He immediately became excited, forgot about our game, and his ambitious heart began thudding almost audibly. He’d had no idea, he said, that Czentovic was on board. Czentovic absolutely must play him. He had never in his life played a champion, except once at a simultaneous match with forty others; even that had been extremely exciting, and he had almost won then. Did I know the champion personally? I said no. Wouldn’t I speak to him and ask him to join us? I declined, on the grounds that to the best of my knowledge Czentovic wasn’t very willing to make new acquaintances. Anyway, what could tempt a world champion to mingle with us third-rate players? I shouldn’t have made that remark about third-rate players to such an ambitious man as McConnor. He leaned back, displeased, and said curtly that for his part he couldn’t believe Czentovic would turn down a civil invitation from a gentleman; he’d see to that. At his request I gave him a brief personal description of the chess champion, and the next moment, abandoning our chessboard, he was storming after Czentovic on the promenade deck with unrestrained impatience. Yet again, I felt there was no holding the possessor of such broad shoulders once he had thrown himself into a venture. I waited in some suspense. After ten minutes McConnor came back, not, it seemed to me, in a very good mood. ‘Well?’ I asked. ‘You were right,’ he said, rather annoyed. ‘Not a very pleasant gentleman. I introduced myself, told him who I was. He didn’t even give me his hand. I tried to tell him how proud and honoured all of us on board would be if he’d play a simultaneous game against us. But he was damn stiff about it; he was sorry, he said, but he had contractual obligations to his agents, 146


and they expressly forbade him to play without a fee when he was on tour. His minimum was two hundred and fifty dollars a game.’ I laughed. ‘I’d never have thought pushing chessmen from black squares to white could be such a lucrative business. I hope you took your leave of him with equal civility.’ But McConnor remained perfectly serious. ‘The game’s to be tomorrow afternoon at three, here in the smoking-room. I hope we won’t be so easily crushed.’ ‘What? Did you agree to pay him two hundred and fifty dollars?’ I cried in dismay. ‘Why not? C’est son métier. If I had toothache and there happened to be a dentist on board, I wouldn’t ask him to pull my tooth out for nothing. The man’s quite right to name a fat fee; the real experts in any field are good businessmen too. As far as I’m concerned, the more clear-cut a deal is the better. I’d rather pay cash than have a man like Mr Czentovic do me a favour and find myself obliged to thank him in the end. And after all, I’ve lost over two hundred and fifty dollars in an evening at our club before, and without playing a champion. It’s no disgrace for “third-rate” players to be beaten by the likes of Czentovic.’ I was amused to see how deeply I had wounded McConnor’s amour propre with my innocent remark about ‘third-rate’ players. But since he was minded to pay for this expensive bit of fun, I had no objection to his misplaced ambition, which would finally get me acquainted with that oddity Czentovic. We made haste to inform the four or five gentlemen who had already proclaimed themselves chess players about the forthcoming event, and so as to be disturbed as little as possible by people passing by, we reserved not only our table but the one next to it for the coming match. 147


Next day all the members of our small group had turned up at the appointed hour. The place in the centre of the table, opposite the champion, was of course taken by McConnor, who relieved his nervousness by lighting cigar after large cigar, and glancing at the time again and again. But the world champion – as I had already thought likely from what my friend said about him – kept us waiting a good ten minutes, thus heightening the effect when he appeared. He walked over to the table with calm composure. Without introducing himself – a discourtesy which seemed to say, ‘You know who I am, and I don’t care who you are’ – he began making the practical arrangements with dry professionalism. Since there were not enough chessboards available on the ship for a simultaneous match, he suggested that we all of us play him together. After every move he would go to another table at the far end of the room, to avoid disturbing our deliberations. As soon as we had made our move, and since unfortunately there was no little bell available on the table, we were to tap a glass with a spoon. He suggested ten minutes as the maximum time for deciding on a move, unless we preferred some other arrangement. Of course, we agreed to all his suggestions like shy schoolboys. The draw for colours gave Czentovic Black; he made his first move still standing there, and immediately moved away to wait in the place he had chosen, where he leaned casually back, leafing through an illustrated magazine. There’s not much point in describing the game. Of course it ended, as it was bound to end, in our total defeat as early as the twenty-fourth move. In itself, there was nothing surprising in a world chess champion’s ability to sweep away half a dozen average or below-average players with one hand tied behind his back; what really depressed us all was the obvious way in which Czentovic made us feel only too clearly that it was with one hand tied behind his back he was defeating us. He never did more than cast an apparently fleeting glance at the board, 148


looking past us with as little interest as if we were inanimate wooden figures ourselves, and his insolent manner instinctively reminded us of the way you might throw a mangy dog a morsel of food while turning your eyes away. With a little sensitivity, I thought, he might have pointed out our mistakes, or encouraged us with a friendly word. Even after the match, however, that inhuman chess automaton said not a word after ‘Checkmate’, but waited motionless at the table to see if we wanted another game with him. I had risen to my feet, helpless as one always is in the face of thick-skinned incivility, to indicate with a gesture that now this financial transaction was completed the pleasure of our acquaintance was over, at least for my part, when to my annoyance McConnor, beside me, said hoarsely, ‘A rematch!’ I was quite alarmed by his challenging tone of voice; in fact, at this moment McConnor gave the impression of a boxer about to lash out rather than a gentleman in polite society. Whether it was the unpleasant nature of the treatment meted out to us by Czentovic, or just his own pathologically touchy pride, McConnor seemed a completely different man. Red in the face right up to his hairline, nostrils flaring with internal pressure, he was visibly perspiring, and a deep line ran from his compressed lips to the belligerent thrust of his chin. In his eyes, as I saw with concern, was the light of the uncontrolled passion that usually seizes on people only at the roulette table, when they have been constantly doubling their stakes and the right colour fails to come up for the sixth or seventh time. At that moment I knew that even if it cost him his entire fortune, this fanatically ambitious man would play and play and play against Czentovic, on his own or with someone else, until he had won at least a single game. If Czentovic stayed the course he had found a goldmine in McConnor, and could mint a few thousand dollars by the time he reached Buenos Aires. 149


Czentovic was unmoved. ‘By all means,’ he politely replied. ‘You gentlemen take Black this time.’ The second game went just the same way as the first, except that several curious onlookers had made our circle not just larger but also livelier. McConnor was gazing at the board as fixedly as if he intended to magnetize the chessmen by his will to win; I sensed that he would happily have given a thousand dollars for the joy of crying ‘Checkmate!’ to his cold, insensitive opponent. Curiously, something of his grimly excited determination passed unconsciously to us. Every single move was discussed far more passionately than before; one of us would keep holding the others back at the last moment before we united in giving the signal that brought Czentovic back to our table. Slowly, we had reached the thirty-seventh move, and to our own astonishment were in a position that seemed surprisingly advantageous, for we had succeeded in bringing the pawn in file c to the penultimate square c2; we had only to move it to c1 to promote it to a new queen. We didn’t in fact feel particularly comfortable about this over-obvious chance; we all suspected that the advantage we appeared to have won must have been intentionally thrown out as bait by Czentovic, whose view of the situation ranged far wider. But despite intensive study and discussion among ourselves, we couldn’t see the concealed trick. Finally, as the agreed deadline approached, we decided to risk the move. McConnor had already put out his hand to the pawn to move it to the last square when he felt his arm abruptly taken, while someone whispered quietly and urgently, ‘For God’s sake no!’ We all instinctively turned. A man of about forty-five, whose thin, angular face I had already noticed on the promenade deck because of its strange, almost chalky pallor, must have joined us in the last few minutes as we were lending our entire attention to the problem. He quickly added, feeling 150


our eyes on him, ‘If you make a queen now, he’ll take her at once with the bishop on c1, and you’ll counter with the knight. But meanwhile he’ll take his passed pawn to d7, endangering your rook, and even if you check him with the knight, you’ll lose after nine or ten moves. It’s almost the same combination as Alekhine used against Bogolyubov at the grand tournament in Pistyan in 1922.’ The surprised McConnor withdrew his hand from the piece, and stared in no less amazement than the rest of us at the man who had unexpectedly come to our aid like an angel from heaven. Someone who could work out a checkmate nine moves ahead must be an expert of the first rank, perhaps even a rival for the championship travelling to the same tournament, and his sudden arrival and intervention at this critical moment had something almost supernatural about it. McConnor was the first to pull himself together. ‘What would you advise?’ he whispered in agitation. ‘I wouldn’t advance just yet, I’d take evasive action first! Above all, move the king out of danger from g8 to h7. That will probably make him attack the other flank, but you can parry the attack with rook c8 to c4; it will cost him two tempos, a pawn, and his advantage. Then it’s passed pawn against passed pawn, and if you defend properly you can draw with him. You can’t get anything better.’ Yet again we were astonished. There was something bewildering about his precision as well as the speed of his calculations; it was as if he were reading the moves from the pages of a book. But anyway, the unexpected prospect of drawing our game against a grandmaster thanks to his intervention was enchanting. We all moved aside to give him a clear view of the board. McConnor asked again, ‘King g8 to h7, then?’ 151


‘Yes, yes! Evasive action, that’s the thing!’ McConnor complied, and we tapped the glass. Czentovic returned to our table with his usual regular tread, and took in the counter-move at a single glance. Then he moved the pawn from h2 to h4 on the king’s flank, just as our unknown helper had predicted. The man was already whispering urgently: ‘Rook forward, rook forward, c8 to c4, then he’ll have to cover his pawn first. But that won’t help him! Ignore his passed pawn, move your knight d3 to e5, and the balance will be restored. Keep the pressure on, advance instead of defending!’ We didn’t understand what he meant. As far as we were concerned he might have been speaking Chinese. But once under his spell McConnor moved as he advised without stopping to think about it. We tapped the glass again to call Czentovic back. For the first time he did not decide on his next move at once, but looked at the board intently. Involuntarily, he drew his brows together. Then he made exactly the move that the stranger had predicted, and turned to walk away. But before he did so, something new and unexpected happened. Czentovic looked up and studied our ranks; he obviously wanted to find out who was putting up such energetic resistance all of a sudden. From that moment on our excitement knew no bounds. Up till this moment we had played without any serious hope, but now the idea of breaking through Czentovic’s cold pride sent fire flying through all our veins. And our new friend had already told us the next move, so we were able – my fingers shook as I tapped the glass with the spoon – to call Czentovic back. Now came our first triumph. Czentovic, who until this point had made his moves standing, hesitated – hesitated and finally sat down. He sat slowly and ponderously, but from the purely physical viewpoint the action cancelled out his condescending attitude towards us so far. We had forced him to come down to our level, 152


at least in spatial terms. He thought for a long time, eyes lowered and intent on the board, so that you could hardly see his pupils under his dark lids, and in his meditations his mouth gradually dropped open, giving his round face a rather simple expression. Czentovic thought for several minutes, then made his move and stood up. And our friend was already whispering: ‘Delaying tactics! Good thinking! But don’t fall for it! Force an exchange, you must force an exchange, and then we can get a draw and no god will be able to help him.’ McConnor did as he said. In the next few moves between the two of them – the rest of us had long since sunk to the status of mere extras – a back-and-forth procedure that meant nothing at all to us ensued. After about seven moves Czentovic thought for some time, then looked up and said, ‘Game drawn.’ For a moment there was total silence. We suddenly heard the sound of the waves and the jazz music playing in the saloon, we could hear every step on the promenade deck and the quiet, soft blowing of the wind as it came through the cracks around the portholes. We were hardly breathing; it had happened too suddenly, and all of us were left in shock by the improbable way in which this unknown had forced his will on the world champion, in a game that was half lost already. McConnor leaned back with a sudden movement, the breath he had been holding emerged audibly from his lips in a contented ‘Ah!’ Myself, I was watching Czentovic. It seemed to me that during the last few moves he had turned paler. But he was good at keeping control over himself. He persisted in his apparently unruffled composure, and just asked in the most casual of tones, sweeping the chessmen off the board with a steady hand, ‘Would you gentlemen care for a third game?’ He asked the question purely objectively, purely as a matter of business. But the remarkable thing was that he had not been 153


looking at McConnor, and instead had raised his eyes to gaze keenly straight at our saviour. Just as a horse recognizes a new and better rider by his firmer seat, he must have identified his true, genuine opponent during those last moves. Instinctively, we followed the direction of his eyes, and looked at the stranger in suspense. However, before he could think about it, let alone answer, McConnor in his ambitious excitement was triumphantly calling out to him, ‘Of course! But now you must play against him on your own! You against Czentovic!’ Here, however, something unforeseen happened. The stranger, who curiously enough was still staring hard at the now empty chessboard, started when he felt that all eyes were turned on him and heard us appealing to him so enthusiastically. His expression became confused. ‘Oh, by no means, gentlemen,’ he stammered in visible dismay. ‘Quite out of the question … you mustn’t think of me for a moment … I haven’t sat at a chessboard for twenty, no, twentyfive years … and only now do I see how improperly I behaved, interfering in your game without asking … please excuse my presumption.’ And before we had recovered from our surprise, he had already turned and left the saloon. ‘But that’s impossible!’ thundered the temperamental McConnor, slamming his fist on the table. ‘The man says he hasn’t played chess for twenty-five years? Out of the question! He calculated every move, every counter-attack for five or six moves in advance. No one can do that off the cuff. It’s absolutely impossible – isn’t it?’ With this last question McConnor had instinctively turned to Czentovic. But the world champion remained as cool as ever. ‘I really can’t venture an opinion. Anyway, the gentleman played in a rather strange and interesting way, so I gave him a 154


chance on purpose.’ Rising casually to his feet as he spoke, he added in his matter-of-fact manner, ‘If he, or indeed you gentlemen, would care for another game tomorrow, I’m at your disposal from three in the afternoon.’ We couldn’t suppress a slight smile. All of us knew that Czentovic had definitely not been generous enough to give our unknown helper a chance, and his remark was nothing but a naive excuse to mask his own failure. Our wish to see such unswerving arrogance taken down a peg or two grew all the stronger. Suddenly we peaceable, easy-going passengers were overcome by a wild, overweening lust for battle. The idea that here on this ship, in the middle of the ocean, the palm of victory might be snatched from the chess champion – a record that would be flashed all over the world by telegraph offices – fascinated us in the most provocative way. And then there was the intriguing mystery arising from our saviour’s unexpected intervention just at the critical moment, and the contrast between his almost timorous modesty and the professional’s unshakeable self-confidence. Who was this stranger? Had chance brought a hitherto undiscovered chess genius to light here? Or was a famous master concealing his name from us for some unknown reason? We discussed all these possibilities with great excitement; even the most audacious hypotheses did not seem to us audacious enough to reconcile the stranger’s baffling shyness and surprising protestations with his unmistakable skill. On one point, however, we were all agreed; we weren’t giving up the spectacular prospect of another encounter. We decided to try every possible means of persuading our helper to play a game against Czentovic the next day. McConnor pledged himself to meet the expense. Since inquiries put to the steward had by now produced the information that the unknown man was an Austrian, I was charged, as his fellow countryman, to convey our request to him. 155


It didn’t take me long to track down the man who had fled in such haste. He was on the promenade deck, reclining in his deckchair and reading. Before going closer, I took the opportunity of observing him. His head with its sharply cut features was resting on the cushion in a slightly weary attitude; once again I was particularly struck by the strange pallor of his relatively young face, framed at the temples by dazzlingly white hair. I don’t know why, but I had a feeling that this man must have aged very suddenly. I had hardly approached him before he rose courteously, and introduced himself by a name that was immediately familiar to me as that of a highly regarded old Austrian family. I remembered that a man of the same name had belonged to the circle of Schubert’s most intimate friends, and one of the old Emperor’s physicians had been a family member too. When I put our request to Dr B., asking him to accept Czentovic’s challenge, he was obviously taken aback. It turned out that he had never guessed he had acquitted himself so well in our game against a grandmaster, indeed the most successful grandmaster of all at the time. For some reason the information seemed to make a particular impression on him, for he kept asking again and again whether I was sure that his opponent had really been the acknowledged world champion. I soon realized that this fact made my errand easier, and I merely thought it advisable, sensing the delicacy of his feelings, not to tell him that the financial risk of possible defeat would be covered by McConnor’s funds. After considerable hesitation, Dr B. said he was prepared to play a game, but he expressly asked me to warn the other gentlemen not on any account to expect too much of his skill. ‘For,’ he added, with the smile of a man lost in thought, ‘I really don’t know if I’m capable of playing a game of chess properly by all the rules. Do please believe me, it wasn’t false modesty when I said that I haven’t touched a chessman since my 156


schooldays, more than twenty years ago. And even then I was considered only a player of no special talent.’ He said this in such a natural way that I could not for a moment doubt his honesty. Yet I couldn’t help expressing my surprise at the precision with which he could remember every single combination thought up by many different masters; he must at least, I said, have taken a great theoretical interest in the game. Dr B. smiled again in that curiously dreamy way. ‘A great theoretical interest? God knows, I can certainly say I’ve done that. But it was under very special, indeed unprecedented circumstances. It’s a rather complicated story, but it could make some slight contribution to the history of these delightful times of ours. If you have half an hour to spare …’ He had indicated the deckchair next to his, and I was happy to accept his invitation. We had no neighbours. Dr B. took off his reading glasses, put them aside, and began: ‘You were kind enough to say that, as a Viennese yourself, you remembered the name of my family. But I don’t suppose you will have heard of the legal practice that I ran with my father and later on my own, since we didn’t deal with the kinds of cases that attracted newspaper publicity, and we avoided taking new clients on principle. In fact we didn’t really have an ordinary legal practice any more, we confined ourselves entirely to giving legal advice to the great monasteries and in particular administering their property. As a former parliamentary deputy of the Clerical Party, my father was close to them. In addition – and now that the monarchy is past history, I suppose this can be mentioned – management of the funds of several members of the imperial family was entrusted to us. These links with the court and the clergy – my uncle was the Emperor’s physician, another of the family was Abbot of Seitenstetten – went back two generations; all we had to do was maintain them, and this 157


inherited trust involved us in a quiet, I might even say silent form of activity, not really calling for much more than the strictest discretion and reliability, two qualities that my late father possessed to a very high degree. Through his circumspection, he succeeded in preserving considerable assets for his clients both in the inflationary years and at the time of the coup. When Hitler came to the helm in Germany and began raiding the assets of the Church and the monasteries, many negotiations and transactions on the German side of the border also passed through our hands. They were designed to save movable property at least from confiscation, and we both knew more about certain political dealings by the Curia and the imperial house than the public will ever hear about. But the inconspicuous nature of our legal office – we didn’t even have a brass plate outside the door – as well as our caution, for we both carefully avoided all monarchist circles, were in themselves the best protection against investigation from the wrong quarters. In all those years, in fact, none of the authorities in Austria ever suspected that the secret couriers of the imperial house always collected and handed in their most important correspondence at our modest fourth-floor premises. ‘But the National Socialists, long before arming their forces against the world, had begun to muster another equally dangerous and well-trained army in all the countries bordering on their territory: the legion of the underprivileged, of people who had been passed over or who bore a grudge. They had their so-called “cells” in every office and every business company, their spies and listening-posts were everywhere, all the way to the private offices of Dollfuss and Schuschnigg. And they had their man, as unfortunately I discovered only too late, even in our own modest legal practice. He was no more than a poor, untalented clerk whom I had offered a job at a priest’s request, simply to give the office the outward appearance of an ordinary firm; in reality we 158


used him only to run innocent errands, let him answer the telephone and do the filing – that’s to say, the filing of entirely harmless, unimportant paperwork. He was never allowed to open the post; I typed all important letters myself, never making copies, I took every important document home, and conducted secret discussions only in the monastery priory or my uncle’s consulting rooms. Thanks to these precautions, the listening-post saw none of our important dealings, but through an unfortunate accident the vain, ambitious fellow must have noticed that we didn’t trust him and that all kinds of interesting things were going on behind his back. Perhaps in my absence one of the couriers had once incautiously mentioned “His Majesty” instead of the agreed pseudonym of “Baron Fern”, or perhaps the wretched man had been opening letters on the sly – at any rate, before I suspected him of anything, Munich or Berlin had instructed him to keep watch on us. Only much later, long after my arrest, did I remember how his original lacklustre approach to his work had turned to sudden eagerness in the last few months, and he had several times almost importunately offered to take my letters to the post. So I can’t absolve myself of a certain incautiousness, but after all, weren’t the best of diplomats and military men taken in by Hitler’s insidious tricks? The close, indeed loving attention the Gestapo had been paying me over a long period was made evident by the fact that on the very evening when Schuschnigg announced his resignation, I had already been arrested by SS men. Luckily I had managed to burn the most important of our papers as soon as I heard Schuschnigg’s resignation speech on the radio, and as for the remaining documents, with the indispensable certificates for the foreign investments of the monasteries and two archdukes, I sent them to my uncle, hidden in a laundry basket and taken away by my trustworthy old housekeeper literally at the last minute, just before my door was broken down.’ 159


Dr B. stopped to light a cigar. In the flickering light I saw a nervous tic at the right-hand corner of his mouth which I had noticed before, and which recurred every few minutes. It was only a fleeting movement, not much more than the ghost of one, but it gave a curious look of unrest to his entire face. ‘You probably think I’m going to tell you about the concentration camps where everyone who kept faith with our old Austria was taken, about the humiliations, torments and tortures that I suffered there. But nothing of that nature happened. I was in a different category. I wasn’t herded together with those poor souls who suffered physical and mental degradation as resentments long nurtured were vented on them, I was put into that other, very small group from which the Nazis hoped to extract either money or important information. In itself, of course my modest person was of no interest to the Gestapo. But they must have discovered that we had been the front men, administrators and intimates of their bitterest enemy, and what they hoped to get out of me was incriminating material: material to be used against the monasteries which they wanted to prove had been sequestrating property, evidence against the imperial family and all in Austria who sacrificed themselves in support of the monarchy. They suspected – and to be honest, not incorrectly – that considerable amounts of the funds which had passed through our hands were still hidden away safe from their rapacity, so they brought me in at the earliest opportunity to force these secrets out of me, using their tried and trusted methods. People in my category, from whom important evidence or money was to be extracted, were not sent to concentration camps but kept for special processing. You may remember that our chancellor and Baron Rothschild, from whose family they hoped to extort millions, were not put behind barbed wire in a prison camp, but had what looked like preferential treatment and were taken to a hotel, the Hotel Metropole, 160


which was also the Gestapo headquarters and where each had a room of his own. Insignificant as I was, I received the same mark of distinction. ‘A room of your own in a hotel – it sounds very humane, doesn’t it? However, you may believe me if I tell you that when we “prominent people” were not crammed into an icy hut twenty at a time, but accommodated in reasonably well-heated private hotel rooms, they had in store for us a method which was not at all more humane, just more sophisticated. For the pressure they intended to exert, to get the “material” they needed out of us, was to operate more subtly than through crude violence and physical torture: the method was the most exquisitely refined isolation. Nothing was done to us – we were simply placed in a complete void, and everyone knows that nothing on earth exerts such pressure on the human soul as a void. Solitary confinement in a complete vacuum, a room hermetically cut off from the outside world, was intended to create pressure not from without, through violence and the cold, but from within, and to open our lips in the end. At first sight the room I was given didn’t seem at all uncomfortable. It had a door, a bed, an armchair, a washbasin, a barred window. But the door was locked day and night; no book, newspaper, sheet of paper or pencil might lie on the table; the window looked out on a firewall; a complete void had been constructed around my self and even my own body. Everything had been taken from me: my watch, so that I wouldn’t know the time; my pencil, so that I couldn’t write anything; my penknife, to prevent me from opening my veins; even the smallest narcotic such as a cigarette was denied me. Apart from the jailer, who spoke not a word and wouldn’t answer any questions, I never saw a human face and I never heard a human voice. In that place your eyes, ears and all the other senses had not the slightest nourishment from morning to night and from night to morning. You were left irredeemably alone with yourself, your body, and 161


the four or five silent objects, table, bed, window, washbasin; you lived like a diver under a glass dome in the black ocean of this silence, and even worse, like a diver who already guesses that the cable connecting him to the world outside has broken and he will never be pulled up from those soundless depths. There was nothing to do, nothing to hear, nothing to see, you were surrounded everywhere, all the time, by the void, that entirely spaceless, timeless vacuum. You walked up and down, and your thoughts went up and down with you, up and down, again and again. But even thoughts, insubstantial as they may seem, need something to fix on, or they begin to rotate and circle aimlessly around themselves; they can’t tolerate a vacuum either. You kept waiting for something from morning to evening, and nothing happened. You waited again, and yet again. Nothing happened. You waited, waited, waited, you thought, you thought, you thought until your head was aching. Nothing happened. You were left alone. Alone. Alone. ‘I lived like this for two weeks, outside time, outside the world. If a war had broken out during that time I wouldn’t have heard about it, for my world consisted only of table, door, bed, washbasin, chair, window and wall, and I kept staring at the same wallpaper on the same wall; I stared at it so often that every line of its zigzag pattern has etched itself on the innermost folds of my brain as if with an engraver’s burin. Then, at last, the interrogations began. You were suddenly summoned, without really knowing whether it was day or night. You were fetched and led along a few corridors to you didn’t know where; then you waited somewhere, again you didn’t know where, and suddenly you were standing in front of a table with a few men in uniform sitting round it. A pile of papers lay on the table: files, containing you didn’t know what, and then the questions began, real and false, obvious and deceptive, cover-up questions and trick questions, and while you replied strange, malicious fingers 162


leafed through the papers containing you didn’t know what, and strange, malicious fingers wrote something in the record of the interrogation, and you didn’t know what they were writing. But the most terrible part of these interrogations, for me, was that I could never guess or work out how much the Gestapo really knew about what went on in my legal office, and what they wanted to worm out of me. As I’ve told you, I had sent the really incriminating papers to my uncle at the last minute by way of my housekeeper. But had he received them? Had he failed to receive them? And how much had that clerk given away? How many letters had been intercepted, how many might they have extracted by now from some naive cleric in the German monasteries that we represented? And they asked questions and yet more questions. What securities had I bought for such-and-such a monastery, which banks did I correspond with, did I or did I not know a Herr So-and-so, had I received letters from Switzerland and Steenookerzeel? And as I could never guess how much they had found out already, every answer became the heaviest of responsibilities. If I let slip something they hadn’t known, I might be unnecessarily delivering someone up to the knife. If I denied too much, I was doing myself no good. ‘But the interrogation wasn’t the worst of it. The worst was coming back to my void after the questioning, back to the same room with the same table, the same bed, the same washbasin, the same wallpaper. For as soon as I was alone with myself I tried reconstructing what I ought to have said in reply, and what I must say next time to divert any suspicion that some unconsidered remark of mine might have aroused. I thought it all over, I went back over everything, examined my own statements, checked every word of what I had said to the chief interrogator, I recapitulated every question they had asked, every answer I had given, I tried to think what they might have put down in the 163


written record, but I realized I could never work it out, I would never know. However, once these thoughts had started up in the vacuum they wouldn’t stop going round and round in my head, again and again, in ever-changing combinations, and they went on until I fell asleep. After every interrogation by the Gestapo my own thoughts took over the torment of questioning, probing and torturing me just as mercilessly, perhaps even more cruelly, for every interrogation ended after an hour, and thanks to the insidious torture of solitary confinement those thoughts never stopped. And around me, always, I had only the table, the cupboard, the bed, the wallpaper, the window, no means of diversion, no book, no newspaper, no new face, no pencil for making notes, no match to play with, nothing, nothing, nothing. Only now did I realize how diabolically ingenious the hotelroom method was, how fiendishly well devised in psychological terms. In a concentration camp you might have had to cart stones until your hands bled and your frostbitten feet fell off in your shoes, you would have slept packed together with two dozen other people in the stench and the cold. But you would have seen faces, you could have stared at a field, a cart, a tree, a star, something, anything, while here you were always surrounded by the same things, always the same, always the terrible same. There was nothing here to distract me from my thoughts, my delusions, my morbid recapitulations. And that was exactly what they intended – I was to retch and retch on my own thoughts until they choked me, and in the end I had no choice but to spew them out, no choice but to tell them everything, all they were after, handing over the information and the human beings they wanted at last. I gradually felt my nerves begin to give way under the pressure of the void, and aware of the danger I stretched them to breaking point to find or invent something to divert my mind. To keep myself occupied I tried remembering and reciting anything I had ever learnt by heart, the national 164


anthem and the playground rhymes of my childhood, the Homer I had studied at school paragraphs of the Civil Code. Then I tried arithmetic, adding and dividing numbers at random, but my memory was unable to hold the numbers steady in the void. I couldn’t concentrate on anything. The same thought kept flickering through my mind: what do they know? What did I say yesterday? What must I say next time? ‘This truly unspeakable state of affairs lasted four months. Four months – it’s easy to write down: just under a dozen characters! It’s easy to say: four months – two syllables. Your lips can articulate such a sound in a quarter of a second: four months! But no one can describe, assess, demonstrate to himself or anyone else how long a given period lasts in a timeless, spaceless void, and you can’t explain to anyone how it gnaws away at you and destroys you, nothing, nothing, nothing around you, only the same table and bed and washbasin and wallpaper, and always that silence, always the same jailer handing in food without looking at you, always the same thoughts circling around the same object in the void until you go mad. With alarm, I realized that my brain was becoming confused. At first I had been inwardly clear during the interrogations, I had answered calmly and carefully; my ability to think what to say and what not to say at the same time was still in working order. Now I stammered in articulating even the simplest sentences, for as I spoke I was staring, hypnotized, at the pen recording my statements on paper, as if I were trying to follow my own words. I felt my strength failing me, I felt the moment coming closer and closer when I would tell them everything to save myself, tell them what I knew and perhaps even more, when I would give away a dozen human beings and their secrets to escape that choking void, without gaining any more than a brief respite for myself. One evening I really did reach that point; when the jailer happened to bring my food at that moment of suffocation, I 165


suddenly shouted, “Take me to be questioned! I want to tell them everything! I want to make a statement! I’ll tell them where the securities are, where the money is! I’ll tell them everything, everything!” Fortunately he didn’t hear me. Perhaps he didn’t want to hear me. ‘In my hour of greatest need, something quite unexpected happened, offering me a way of escape, at least for a time. It was the end of July, a dark, overcast, rainy day. I remember that last detail clearly because the rain was drumming against the windowpanes in the corridor down which I was led to be questioned. I had to wait in the chief interrogator’s anteroom. You always had to wait before every interrogation; leaving you to wait was part of the technique too. First they made you nervous with the summons, with being suddenly fetched from your cell in the middle of the night, and then, once you had adjusted to the idea of interrogation, once you had prepared your mind and will to resist, they kept you waiting, a deliberately pointless wait of an hour, two hours, three hours before the interrogation itself, to tire your body and wear your mind down. And I was kept waiting for a particularly long time that Wednesday, the 27th of July; I waited standing in the anteroom for two full hours. I remember the date so precisely for a particular reason, because in the anteroom where I had to wait – of course I wasn’t allowed to sit down – in the anteroom where I had to wait on my feet for two hours there was a calendar, and I can’t tell you how, in my hunger for the printed word, for something written, I stared and stared at that one number, those few words on the wall: July 27th. My brain devoured them, so to speak. And then I went on waiting, waiting, staring at the door, wondering when it would finally open, trying to think what my inquisitors might ask this time, and knowing it would be nothing like what I was preparing for. In spite of all this, however, the torment of waiting and standing was a pleasure too, and did me 166


good, because at least this room wasn’t the same as mine. It was a little larger, had two windows instead of one, and it was without the bed and without the washbasin and without the crack on the window sill that I had studied a million times. The door was painted a different colour, there was a different armchair by the wall, and on the left a filing cabinet with files and a coat-stand with hangers on which were draped three or four wet army overcoats, the coats of my torturers. So I had something new and different to look at, something different at last for my starved eyes, which clutched greedily at every detail. I observed every fold of those coats, I noticed, for instance, a drop of water dangling from one of the wet collars, and absurd as it may sound, I waited with ridiculous excitement to see if that drop would finally run down the fold of the fabric, or if it would continue to defy gravity and stay there longer – in fact I stared and stared at that drop for minutes on end as if my life depended on it. Then, when at last it had rolled down, I counted the buttons on the coats, eight on one coat, eight on another, ten on the third; then I compared their lapels; my hungry eyes touched, played with, seized upon all those silly little details with an avidity I can hardly describe. And suddenly my gaze fixed on something. I had seen that the side pocket of one of the coats was bulging slightly. I went closer, and thought that the rectangular shape of the bulge told me what was inside that pocket: a BOOK! I hadn’t had a book in my hands for four months, and the mere idea of a book where I could see words printed one after another, lines, pages, leaves, a book in which I could pursue new, different, fresh thoughts to divert me, could take them into my brain, had something both intoxicating and stupefying about it. Hypnotized, my eyes stared at the small bulge made by that book inside the pocket, they gazed fierily at that one inconspicuous spot as if to burn a hole in the coat. At last I could no longer contain my greed; instinctively I moved 167


closer. The mere prospect of being able at least to feel the book through the fabric made the nerves in my hands glow to the fingertips. Almost without knowing it, I moved closer and closer. Fortunately the jailor didn’t notice what must have been my strange behaviour, or perhaps he thought it only natural that a man who had been standing upright for two hours would want to lean against the wall a little. Finally I was very close to the coat, and I had intentionally put my hands behind my back so that they could touch it unnoticed. I felt the fabric, and there really was something rectangular on the other side, something flexible and rustling slightly – a book! A book! And a thought flashed through me quick as lightning: steal the book! You might succeed, and you can hide it in your cell and then read, read, read, read again at last! No sooner had the thought entered my mind than it worked like strong poison; suddenly there was a roaring in my ears and my heart began to hammer, my hands turned cold as ice and wouldn’t obey me. But after the first stupefaction I moved quietly and warily even closer to the coat, keeping my eyes on my jailer all the time, and with my hands hidden behind my back I moved the book further and further up in the pocket from the outside. And then: one snatch, one slight, careful tug, and suddenly I had the small, not very thick book in my hand. Only now did I take fright at what I had done. But there was no going back at this point. Yet where was I to put it? Behind my back, I pushed the book down under my trousers where the belt held them up, and from there gradually round to my hip, so that as I walked I could hold it in place with my hand down beside the seam of my trousers in a military stance. Now for the first test. I moved away from the coat-stand, one step, two steps, three steps. It worked. It was possible to hold the book in place as I walked if I kept my hand firmly pressed to my belt.

168


‘Then came the interrogation. It required a greater effort from me than ever, for as I answered questions I was really concentrating all my strength not on what I was saying but on holding the book in place unnoticed. Fortunately the interrogation was a short one this time, and I got the book back to my room safe and sound – I won’t bore you with all the details; once, when I was halfway down the corridor, it slipped dangerously low, and I had to simulate a bad coughing fit so that I could bend over and push it back up under my belt again. But what a moment it was when I came back to my hell, alone at last, yet not alone any longer! ‘You’ll probably expect me to have taken the book out at once, to have looked at it, read it. By no means! First I wanted to enjoy actually having a book in my possession, artificially drawing out the delightfully intriguing pleasure of anticipation, dreaming what kind of book the one I had stolen might ideally be: first of all, very closely printed, with many, many printed characters in it, many, many thin pages, so that it would take me longer to read it. Then I hoped it would be a work to exercise my mind, nothing shallow or light, but a book that would teach me something, a book I could learn by heart, poetry, and preferably – what a bold dream! – Goethe or Homer. But finally I could no longer contain my avid curiosity. Lying on the bed, so that if my jailer suddenly opened the door he couldn’t see what I was doing, I took the book out from under my belt with shaking hands. ‘The first glance was a disappointment, and even made me feel a kind of bitter anger: the book I had carried off at such great peril and was looking forward to with such ardent expectation was nothing but a chess manual, a collection of a hundred and fifty championship matches. If I hadn’t been locked and barred in I’d have flung the book through an open window in my first rage, for what use was this nonsense to me, what could I 169


do with it? As a schoolboy, like most others, I had sat at a chessboard now and then out of boredom. But what good was this theoretical stuff going to be? You can’t play chess without a partner, and certainly not without chessmen and a chessboard. Morosely, I leafed through the pages, hoping I might yet find something there to read, a foreword, an introduction; but I found only the bare, square patterns of the boards for the various games, and under them symbols of which I could make nothing at first: a2–a3, Nfl–g3, and so on. It all seemed to me a kind of algebra to which I had no key. Only gradually did I work out that the letters a, b and c were for the horizontal rows of squares, the ranks, and the numbers 1 to 8 for the vertical rows, the files, and they indicated the present position of each separate chessman; that at least gave a language to the purely graphic patterns. Perhaps, I thought, I could make myself a kind of chessboard in my cell and then try to play these games; like a sign from heaven, it struck me that my bedspread so happened to have a design of large checks. Properly folded, it could finally be arranged to show sixty-four squares. So I first hid the book under my mattress, tearing out only the first page. Then I began modelling the chessmen, king, queen and so on, out of small crumbs saved from my bread, in what was of course a ridiculously imperfect way; after endless effort I was finally able to reconstruct the positions shown in the chess book on my chequered bedspread. But when I tried to play the whole game through I failed entirely at first with my ludicrous breadcrumb chessmen, half of which I had coloured darker with dust. I kept getting confused during those first few days. Five, ten, twenty times I had to begin that single game again from the beginning. But who in the world had as much useless spare time as I did, the slave of the void, and who had such an immense desire to learn and so much patience available? After six days I was already playing the game flawlessly to its end, after eight more 170


days I didn’t even need the crumbs on the bedspread to picture the positions in the chess book, and after another eight days I could do without the check bedspread too; automatically, what had at first been the abstract symbols in the book – a1, a2, c7, c8 – changed inside my head into visual, three-dimensional positions. The switch was a complete success: I had projected the chessboard and chessmen into my mind, where I could now survey the positions of the pieces on the board by means of the formulae alone, just as a mere glance at a score is enough for a trained musician to hear all the separate parts of a piece and the way they sound together. After another fourteen days I was easily able to play any game in the book from memory – or blindfold, as the technical expression has it – and only now did I begin to understand what immeasurable relief my bold theft had brought me. For all at once I had an occupation – a pointless, aimless one if you like, but an occupation that annihilated the void around me. In those one hundred and fifty tournament matches, I had a wonderful weapon against the oppressive monotony of my own space and time. To keep the delight of my new occupation going, I divided every day up exactly: two games in the morning, two games in the afternoon, and then a quick recapitulation in the evening. That filled my day, which used to be as form less as jelly; I was occupied without exhausting myself, for the wonderful advantage of the game of chess is that, by concentrating your intellectual energies into a strictly limited area, it doesn’t tire the brain even with the most strenuous thinking, but instead increases its agility and vigour. Gradually, in what at first had been purely mechanical repetitions of the championship matches, an artistic, pleasurable understanding began to awaken in me. I learned to understand the subtleties of the game, the tricks and ruses of attack and defence, I grasped the technique of thinking ahead, combination, counter-attack, and soon I could recognize the personal style of 171


every grandmaster as infallibly from his own way of playing a game as you can identify a poet’s verses from only a few lines. What began as mere occupation to fill the time became enjoyment, and the figures of the great strategists of chess such as Alekhine, Lasker, Bogolyubov and Tartakower entered my solitary confinement as beloved comrades. Endless variety enlivened my silent cell every day, and the very regularity of my mental exercises restored to my mind its endangered security; I felt my brain refreshed and newly polished, so to speak, by the constant discipline of thought. It was particularly evident that I was thinking more clearly and concisely in the interrogations; I had unconsciously perfected my defence against false threats and concealed tricks at the chessboard. I no longer exposed my weaknesses under questioning now, and I even felt that the Gestapo men were beginning to regard me with a certain respect. Perhaps, since they saw everyone else collapse, they were silently wondering from what secret sources I alone drew the strength for such steadfast resistance. ‘This happy time, when I was systematically replaying the hundred and fifty games in that book day after day, lasted for about two and a half to three months. Then I unexpectedly came up against a dead end. Suddenly I was facing the void again. For as soon as I had played each individual game from beginning to end twenty or thirty times, it lost the charm of novelty and surprise; its old power to excite and stimulate me was gone. What was the point in replaying games again and again when I knew them all by heart, move after move? As soon as I had played the first opening, the rest of the game jogged automatically along in my mind; there was no surprise any more, no tension, no problems. To keep myself occupied and create the sense of effort and diversion that were now essential to me, I really needed another book with other games in it. But as it was impossible for me to get one, there was only one way my mind 172


could take in its strange, crazed course; I must invent new games instead of playing the old ones. I must try to play with myself, or rather against myself. ‘I don’t know how far you’ve ever thought about the intellectual situation in this king of games. But even the briefest reflection should be enough to show that as chess is a game of pure thought involving no element of chance, it’s a logical absurdity to try playing against yourself. At heart the attraction of chess resides entirely in the development of strategies in two different brains, in the fact that Black doesn’t know what manoeuvres White will perform in this war of the mind, and keeps trying to guess them and thwart them, while White himself is trying to anticipate and counter Black’s secret intentions. If Black and White were one and the same person, you’d have the ridiculous state of affairs where one and the same brain simultaneously knows and doesn’t know something, and when operating as White can forget entirely what it wanted and intended a minute ago when it was Black. Such dual thinking really presupposes a complete split of consciousness, an arbitrary ability to switch the function of the brain on and off again as if it were a mechanical apparatus. Wanting to play chess against yourself is a paradox, like jumping over your own shadow. Well, to be brief, in my desperation I spent months trying to achieve this absurd impossibility. However, I had no option but to pursue it, if I were not to fall victim to pure madness or see my mind waste away entirely. My dreadful situation forced me at least to try splitting myself into a Black self and a White self, to keep from being crushed by the terrible void around me.’ Dr B. leaned back in his deckchair and closed his eyes for a minute. It was as if he were trying to suppress a disturbing memory by force. Once again the strange little tic that he 173


couldn’t control appeared, this time at the left-hand corner of his mouth. Then he sat up a little straighter in his deckchair. ‘Well – up to this point I hope I’ve explained it all reasonably intelligibly to you. But I’m afraid I’m not at all sure that I can give you as clear an idea of what happened next. For this new occupation put such extraordinary pressure on the brain that it made any kind of self-control at the same time impossible. I’ve already told you that in my opinion playing chess against yourself is essentially absurd, but even that absurdity might stand a minimal chance with a real chessboard in front of you, since the reality of the board does allow you to distance yourself to some extent, occupy a different material territory. In front of a real chessboard with real chessmen, you can insert pauses for thought, change from one side of the table to the other in purely physical terms, seeing the situation now through Black’s eyes and now through the eyes of White. But forced as I was to project these battles against myself – or with myself, if you like – into imaginary space, I had to keep the situation on all sixtyfour squares clearly in my mind, and in addition calculate not just the present state of the game but the possible subsequent moves of both partners, while also – and I know how ludicrous all this sounds – imagining four or five moves in advance for each of my selves, working them out twice or three times, no, six, eight, twelve times. In this game in the abstract space of the mind I was obliged – forgive me for my presumption in asking you to think along these deranged lines – to work out four or five moves ahead as player White, and the same as player Black, combining in advance all the situations that might arise as the game developed, and I had to do it, so to speak, with two brains, White’s brain and Black’s brain. But even this splitting of myself wasn’t the most dangerous part of my abstruse experiment; that was the fact that in devising the games independently I suddenly lost the ground under my feet and fell into an abyss. 174


Just playing through the tournament matches as I had in the earlier weeks, after all, was nothing but reproduction, purely the re-enactment of material provided to me, and as such it was no more of a strain than learning poems by heart or memorizing legal paragraphs. It was a limited, disciplined activity, and excellent mental exercise. My two games played in the morning and two games in the afternoon were a quota that I could achieve without becoming excited; they acted as a substitute for a normal occupation, and anyway, if I went wrong in the course of a game or wasn’t sure what to do next, I could always resort to the book. That was the only reason why this activity had been such a healthy, rather soothing one for my shattered nerves, because playing out games between other people didn’t involve me personally; it made no difference to me whether Black or White won, since it was really Alekhine or Bogolyubov trying to win the championship, and I myself, my mind and soul enjoyed the games only as a spectator, appreciating their changes of fortune and felicitous aspects. But as soon as I tried playing against myself I began unconsciously issuing myself with a challenge. Each of my two selves, my Black self and my White self, had to compete with the other, and each separ-ately felt an impatient ambition to triumph, to win; as my Black self I felt feverish anxiety after every move to see what my White self would do next. Each of my two selves felt triumphant when the other made a mistake, and at the same time was angry with itself for its own carelessness. ‘All this seems pointless, and in fact such an artificial schizophrenia, such a split of the consciousness, with its admixture of dangerous excitement, would be unthinkable in a normal human being in normal circumstances. But don’t forget that I had been forcibly torn from all normality, I was a captive, innocent but imprisoned, I had been subtly tormented with solitary confinement for months, I was a man who had long wished to vent his 175


pent-up fury on something. And as I had nothing but this pointless game against myself, my fury and desire for revenge were injected, with fanatical enthusiasm, into the game itself. Something in me wanted to be proved right, and I had only that other self within me to oppose, so during the game I worked myself up into almost manic agitation. At first I had thought calmly, soberly, I had paused between one game and the next so that I could recover from the strain, but gradually my inflamed nerves wouldn’t let me wait. As soon as my White self had made a move, my Black self was feverishly advancing; as soon as a game was over I was challenging myself to the next, because each time one of my chess selves was defeated by the other it wanted its revenge. I shall never be able to say even approximately how many games I played against myself during those last months in my cell, as a result of this insatiable derangement – perhaps a thousand, perhaps more. It was an obsession against which I had no defence; from morning to night I thought of nothing but bishops and pawns, rooks and kings, a and b and c, checkmate and castling. All my being and feeling drove me to the chequered square. My delight in playing turned to a lust for playing, my lust for playing into a compulsion to play, a mania, a frenetic fury that filled not only my waking hours but also came to invade my sleep. I could think of nothing but chess, I thought only in chess moves and chess problems; sometimes I woke with my forehead perspiring and realized that I must still have been unconsciously playing even as I slept, and when I dreamed of people I did so exclusively in terms of the movements of the bishop, the rook, the knight’s leaps forward and back. Even when I was summoned for interrogation I couldn’t think concisely about my responsibility any more; I have an idea that during the last interrogations I must have expressed myself with some confusion, because now and then my inquisitors looked at me strangely. But all the time 176


they asked questions and consulted each other, I was just waiting, in my disastrous passion, to be taken back to my cell to go on with my playing, my mad playing of another game and then another and another. Every interruption disturbed me; even the quarter of an hour when the jailer was cleaning my prison cell, even the two minutes when he brought me food tormented my feverish impatience. Sometimes the bowl containing my meal still stood there untouched in the evening; I had forgotten to eat as I played chess. My only physical feeling was a terrible thirst; it must have been the fever of my constant thinking and playing. I emptied my bottle of water in two draughts, and plagued the jailer for more, yet next moment my tongue felt dry in my mouth again. At last my excitement as I played – and I did nothing else from morning to night – rose to such a degree that I couldn’t sit still for a moment; I kept pacing up and down as I thought about the games, faster and faster and faster I paced, becoming more and more heated the closer the end of the game came; my desire to win, to triumph, to defeat myself gradually became a kind of rage, and I was trembling with impatience, for one of my chess selves was always too slow for the other. One urged the other on; ridiculous as it may seem to you, when one of my selves didn’t counter the other self’s move quickly enough I began telling myself angrily, “Faster, faster!” or “Go on, go on!” Of course I now realize that this condition of mine was a pathological form of intellectual over-stimulation, for which I can find no name but one hitherto unknown to medicine: chess poisoning. Finally this monomaniac obsession began to attack not just my brain but my body too. I lost weight, my sleep was restless and broken, when I woke up it always cost me a great effort to force my leaden eyelids open; sometimes I felt so weak that when I picked up a glass to drink I had difficulty lifting it to my lips because my hands shook so much. But as soon as the game began a wild strength came over me; I walked 177


up and down with my fists clenched, and sometimes, as if through a red mist, I heard my own voice crying hoarsely and venomously, “Check!” or “Mate!” to itself. ‘I myself can’t tell you how this terrible, unspeakable condition came to a crisis. All I know is that I woke up one morning, and it was a different waking from usual. My body felt as if it were separate from me; I was resting softly and comfortably. A heavy, beneficial weariness such as I hadn’t known for months weighed on my lids, so warm and kindly that at first I couldn’t bring myself to open my eyes. I lay awake for a few minutes enjoying this heavy apathy, lying there lethargically with my senses pleasantly dulled. Suddenly I thought I heard voices behind me, live human voices speaking words, and you can’t imagine my delight, because for months, for almost a year, I had heard no words but the harsh, sharp, malicious remarks made by my bench of interrogators. You’re dreaming, I told myself, you’re dreaming. Don’t open your eyes whatever you do! Let the dream go on, or you’ll see your accursed cell around you again, the chair and the washstand and the table and the wallpaper with its pattern forever the same. You’re dreaming – go on with the dream! ‘But curiosity got the upper hand. Slowly and cautiously, I opened my eyelids. And wonder of wonders: I was in another room, a larger, more spacious room than my hotel cell. An unbarred window let daylight in, and there was a view of trees, green trees swaying in the wind instead of my rigid firewall, the walls here gleamed smooth and white, the ceiling was white and rose high above me – it was true, I was lying in another bed, one I didn’t know, and human voices were whispering quietly behind me, it really wasn’t a dream. I must instinctively have given a violent start of surprise, because I heard steps approaching. A woman came up to me, moving gracefully, a woman with 178


a white cap on her hair: a nurse. A shiver of delight ran through me; it was a year since I had set eyes on a woman. I stared at this lovely apparition, and there must have been a wild, ecstatic expression in my eyes, for as she came closer the woman said soothingly but firmly, “Calm! Keep calm!” But I merely listened to her voice – wasn’t that a human being speaking? And in addition – an unimaginable miracle – speaking in a soft, warm, almost tender woman’s voice. I stared avidly at her mouth, for in that year of hell I had come to think it improbable that one human being could speak kindly to another. She smiled at me – yes, she smiled, so there were still people capable of a kind smile – then put an admonishing finger to her lips and walked quietly on. But I couldn’t obey her. I hadn’t seen enough of the miracle yet. I tried to force myself upright in the bed to watch her go, to look at the miracle of a kindly human being as she walked away. As I tried to haul myself up by the edge of the bed, however, I found I couldn’t do it. Where my right hand usually was, and my fingers and wrist, I felt something strange instead: a large, thick, white wad of fabric, obviously an extensive bandage. At first I stared uncomprehendingly at this white, thick, strange thing on my hand, and then I slowly began to grasp where I was, and wondered what had happened to me. I must have been injured, or else I’d hurt my own hand. I was in a hospital. ‘At midday the doctor came, a friendly, elderly man. He knew my family name, and mentioned my uncle the imperial physician so respectfully that I immediately felt he was welldisposed to me. As we talked, he asked me all kinds of questions, particularly one that surprised me – was I a mathematician or a chemist? I said no.

179


‘ “Strange,” he murmured. “In your delirium you kept crying out such strange formulae – c3, c4. We could none of us make anything of them.” ‘I asked what had happened to me. He gave a rather odd smile. ‘ “Nothing serious. An acute irritation of the nerves.” And he added quietly, after looking cautiously around, “Not surprising, after all. You’ve been here since March the 13th, haven’t you?” ‘I nodded. ‘ “No wonder, then, with their methods,” he murmured. “You’re not the first. But don’t worry.” ‘From the way in which he soothingly whispered this, and thanks to his kind expression, I knew I was in good hands here. ‘Two days later, the kindly doctor told me frankly what had happened. The jailer had heard me shouting out loud in my cell, and at first thought someone had come in and I was quarrelling with him. But no sooner did he appear in the doorway than I had rushed at him, uttering wild cries which sounded like, “Will you make your move, you rascal, you coward?” I had tried to seize him by the throat, and finally I hit out so frantically that he had to call for help. As I was being dragged off in my rabid state, I had suddenly torn myself free, rushed to the window in the corridor and smashed the pane, cutting my hand – you can still see the deep scar here. I had spent my first few nights in hospital in a kind of brain fever, but the doctor thought my senses were perfectly clear now. “To be sure,” he added quietly, “I won’t say that to those gentlemen, or they’ll have you back in there. Trust me, and I’ll do my best.” ‘I have no idea what that helpful doctor told my tormentors, but at least he got what he hoped to achieve: my release. He may have said I wasn’t responsible for my own actions, or perhaps 180


by now I was of no importance to the Gestapo, for Hitler had occupied Bohemia, so as far as he was concerned that was Austria dealt with. I had only to sign an undertaking to leave our native land for ever within two weeks, and those two weeks were so full of the thousands of formalities that former cosmopolitans need in order to travel these days – military papers, police papers, tax certificates, a passport, a visa, a health certificate – that I had no time to think about the past much. It seems that mysterious powers work to regulate our brains, automatically switching off what might burden and endanger the mind, for whenever I tried to think back to my time in that cell the light in my head went out, so to speak; only many weeks later, in fact only here on this ship, have I found the courage to remember what happened to me again. ‘And now you’ll understand why I acted to your friends in such an unseemly and probably bewildering manner. I was walking through the smoking-room entirely by chance when I saw them sitting at the chessboard, and I was instinctively rooted to the spot by surprise and horror. For I had entirely forgotten that chess can be played with a real chessboard and real chessmen; I had forgotten that two completely different people sit opposite each other in person during the game. It actually took me a few minutes to realize that the players were basically involved in the same game that, in my desperate situation, I had tried playing against myself for months. The numbers I had used to help me in my grim mental exercises had been only a substitute for those carved chessmen, a symbol of them; my surprise when I saw that the movement of the chessmen on the board was the same as the imaginary moves I had made in my mind was, perhaps, like the surprise of an astronomer who has used complicated methods to calculate the existence of a new planet on paper, and then actually sees it as a white, bright, heavenly body in the sky. As if magnetically 181


drawn to the board, I stared at it and saw my patterns – knight, rook, king, queen and pawns – as real figures carved from wood. To get an idea of the state of the game I first had to change them automatically back from my abstract world of figures into moving chessmen. Gradually I was overcome by curiosity to see a real game between two players. Then came the embarrassing moment when, forgetting common courtesy, I intervened in your game. But your friend’s wrong move was like a pang going through my heart. It was purely instinctive when I restrained him, something done impulsively, just as you’d catch hold of a child leaning over the banisters without thinking about it. Only later did I realize how very improperly my impulse had made me behave.’ I made haste to assure Dr B. that we were all extremely glad to owe the pleasure of his acquaintance to this incident, and said that after all he had told me I would now be doubly interested to see him playing in tomorrow’s improvised match. Dr B. made an uneasy movement. ‘No, you really mustn’t expect too much. It will be only a kind of test for me … a test to see if … if I’m even capable of playing a normal game of chess, a game on a real chessboard with actual chessmen and a living partner … for I doubt more and more whether those hundreds, perhaps thousands of games I played were genuine games of chess and not just a kind of dream chess, delirious chess, a game played in a fever, missing out certain stages as you do in a dream. I hope you don’t really expect me to get anywhere against a chess champion – in fact the world champion. What interests and intrigues me is just a retrospective curiosity to find out whether I was really playing chess in my cell or whether it was mere delusion, if I was on the edge of the dangerous precipice at the time or already over it – that’s all, nothing more.’ 182


At that moment the gong summoning us to dinner was struck at the far end of the ship. We must have talked for almost two hours – Dr B. had told his story to me at much greater length than I have set it down here. I thanked him with all my heart and took my leave. But I had not walked all the way along the deck before he followed me to add, obviously nervous, even stammering slightly, ‘And one more thing! In case I should appear uncivil later, would you tell the gentlemen in advance that I will play only one game … it’s to be the final line drawn under an old account, a last goodbye, not a new beginning. I wouldn’t want to fall into that frantic passion of chess-playing a second time. I think of it now only with horror, and moreover … moreover, the doctor warned me too, expressly warned me. A man who has once fallen victim to a mania is always at risk, and in a case of chess poisoning, even if you’re cured, it’s better not to go near a chessboard. So you’ll understand … just this one game, as a test for myself, no more.’ We assembled in the smoking-room next day punctually at the appointed hour, three o’clock. Our party had been increased by two enthusiasts for the royal game, ship’s officers who specially asked for time off their duties so that they could watch the match. Czentovic did not keep us waiting as on the previous day either, and after the usual draw for colours the remarkable match between this unknown man and the famous world champion began. I am sorry that it was played only for us amateur spectators, and any record of it is lost to the annals of the art of chess, just as Beethoven’s piano improvisations are lost to music. On the following afternoons we did try to reconstruct the match from memory, but in vain; during the game itself we had probably all been paying too much rapt attention to the players rather than the course of play. For the intellectual contrast between their bearing became more and more obvious as the game went on. Czentovic, the experienced player, 183


remained motionless as a block throughout, his eyes lowered to the chessboard with a stern, fixed gaze. In him, thought seemed to be an actual physical effort requiring the utmost concentration of all his organs. Dr B., on the other hand, was relaxed and natural in his movements. As a true dilettante in the best sense of the word, one to whom, when he plays a game, it is the game itself that brings diletto, joy, he was entirely relaxed, talked to us during the first few pauses, explaining points, lit himself a cigarette with a light hand, and when it was his turn just looked straight at the board for a minute. Every time he seemed to have been expecting his opponent’s move in advance. The obligatory opening moves went by quite quickly. Only at the seventh or eighth did something like a definite plan appear to emerge. Czentovic spent longer thinking between moves, from which we sensed that the real battle for the upper hand was beginning. But to be perfectly honest, the gradual development of the situation was something of a disappointment to us laymen, as it is in every real tournament game. For the more the chessmen became interlocked in a strange, intricate formation, the more impenetrable did the real state of affairs seem to us. We couldn’t tell what either of the opponents intended, or which of the two really held the advantage. We just noticed individual pieces being advanced like levers to break through the enemy front, but we were unable – since with these first-class players every movement was always combined several moves in advance – to see the strategic intention in all this toing and froing. And in addition a numbing weariness gradually set in, mainly because of Czentovic’s endless pauses to think, which were visibly beginning to irritate our friend too. I noticed uneasily that as the game went on he began shifting more and more restlessly in his chair, now nervously lighting cigarette after cigarette, now reaching for his pencil to note something down. Then again he ordered mineral water and hastily drank 184


glass after glass; it was clear that he could combine a hundred times faster than Czentovic. Every time the latter, after endless deliberations, decided to move a piece forward with his ponderous hand, our friend just smiled like someone who sees something long expected happen, and he quickly riposted. With his rapidly working mind, he must have worked out all the possibilities open to his opponent in advance; the longer Czentovic’s decision was delayed, therefore, the more impatient he became, and as he waited a displeased, almost hostile look hovered around his lips. But Czentovic was not to be hurried. He thought hard and silently, and paused for longer and longer intervals the fewer pieces were left on the board. At the fortysecond move, after they had been playing for two and threequarter hours, we were all sitting wearily and almost indifferently around the tournament table. One of the ship’s officers had already gone off, the other had picked up a book to read, and looked up for a minute only whenever there was a change on the board. But then suddenly, at a move of Czentovic’s, the unexpected happened. As soon as Dr B. saw that Czentovic was taking hold of the knight to move it forward, he crouched like a cat about to pounce. His whole body began to tremble, and no sooner had Czentovic made his move with the knight than he quickly moved his queen and said, in a loud and triumphant voice, ‘There! Done it!’ leaned back, crossed his arms over his chest, and looked challengingly at Czentovic. A fiery light suddenly glowed in his pupils. We involuntarily bent over the board, trying to understand the move so triumphantly announced. At first sight there was no obvious direct threat. Our friend’s remark must therefore refer to some development that we amateurs, with our limited powers of thought, could not work out yet. Czentovic was the only one among us who had not moved at the challenging statement; he sat there as imperturbably as if he had entirely failed to hear that 185


offensive ‘Done it!’ Nothing happened. As we were all instinctively holding our breath, you could suddenly hear the ticking of the clock which had been put on the table for timing the moves. Three minutes passed, seven minutes, eight minutes – Czentovic did not stir, but I felt as if his thick nostrils were even further dilated by some inner exertion. Our friend seemed to find this silent waiting as intolerable as we did. Suddenly he rose to his feet and began pacing up and down the smoking-room, first slowly, then faster and faster. Everyone looked at him in some surprise, but no one with more uneasiness than I did, for it struck me that for all the vigour of his tread, his steps always measured out exactly the same amount of space; it was as if he kept coming up against an invisible cupboard in the middle of the empty floor, and it obliged him to turn. With a shudder, I realized that this pacing back and forth unconsciously reproduced the dimensions of his former cell; in the months of captivity he must have marched up and down like a caged animal in exactly the same way, he must have clasped his hands and hunched his shoulders exactly like that; he must have gone up and down that cell in precisely this manner a thousand times, with the glint of madness in his fixed yet feverish gaze. However, his powers of thought still seemed entirely intact, for from time to time he impatiently turned to the table to see if Czentovic had made up his mind yet. But the wait drew out to nine and then ten minutes. Then, at last, something none of us had expected happened. Slowly, Czentovic raised his heavy hand, which until now had been lying motionless on the table. We all waited in suspense for his decision. But Czentovic did not make a move. Instead, he slowly but with a determined gesture pushed all the pieces off the board with the back of his hand. Not until the next moment did we understand: Czentovic had resigned the game. He had capitulated so as to avoid being visibly checkmated in front of us. The improbable had hap186


pened; the world champion, the grandmaster who had won countless tournaments, had lowered his colours to an unknown, a man who hadn’t touched a chessboard for twenty or twentyfive years. Our anonymous and obscure friend had beaten the greatest chess player on earth in open battle! Without noticing it, we had risen to our feet one by one. We all felt we had to say or do something to express our delighted amazement. The one man who kept still and unmoved was Czentovic. Only after a measured pause did he raise his head and look stonily at our friend. ‘Another game?’ he asked. ‘Of course,’ replied Dr B., with an enthusiasm that I did not like, and before I could remind him of his resolve to play only a single game he sat down and began setting up the chessmen again with feverish haste. He assembled them so rapidly that a pawn twice slipped through his shaking fingers and fell to the floor; the painful discomfort I had already felt at his unnatural excitement grew to a kind of fear. For an obvious mood of elation had come over the previously calm and quiet man; the tic played around his mouth more and more often, and his body trembled as if shaken by a sudden fever. ‘No!’ I whispered quietly to him. ‘Not now! Let that be enough for today! It’s too much of a strain on you.’ ‘A strain! Ha!’ he laughed out loud, not pleasantly. ‘I could have played seventeen games in that time, instead of dawdling along! The only strain I feel is in not going to sleep playing at this pace! There! You begin!’ He had spoken these last words to Czentovic, in a vigorous, almost rough tone. Czentovic looked at him, a calm and measured look, but his fixed, stony gaze had something of a clenched fist about it now. Suddenly there was something new between 187


the two players: a dangerous tension, a passionate hatred. They were no longer two partners wanting to try out their skill on each other in play, but enemies mutually sworn to destroy one another. Czentovic hesitated for a long time before making the first move, and I had a clear feeling that he was waiting so long on purpose. Trained tactician that he was, he had obviously found out that his slow tempo itself wearied and irritated his opponent. So it took him no less than four minutes to make the simplest, most normal of all openings by moving his king’s pawn the usual two squares forward. Immediately our friend countered with his own king’s pawn, but once again Czentovic paused for an endless, almost intolerable time; it was like a bright lightning strike when you wait, heart thudding, for the thunder, but the thunder doesn’t roll and still doesn’t roll. Czentovic did not move. He thought quietly, slowly, and I became even more certain that he was thinking slowly with malice aforethought. However, that gave me plenty of time to observe Dr B. He had just drunk his third glass of water; involuntarily, I remembered how he had told me about his raging thirst in his cell. All the signs of abnormal excitement were clearly present; I saw perspiration stand out on his brow, while the scar on his hand was redder and stood out more sharply than before. But he was still in control of himself. Only when Czentovic yet again thought endlessly about the fourth move did his composure give way, and he suddenly snapped at him, ‘Come along, make your move, can’t you?’ Czentovic looked up coolly. ‘As far as I’m aware, we agreed on ten minutes between moves. I don’t play with any shorter time span, on principle.’ Dr B. bit his lip; I saw the sole of his shoe rocking restlessly, more and more restlessly up and down on the floor under the table, and I myself was made progressively more nervous by the 188


ominous foreboding that something beyond reason was brewing in his mind. In fact there was a second incident at the eighth move. Dr B., who had been waiting with less and less composure, could no longer restrain his tension; he moved back and forth and began unconsciously drumming his fingers on the table. Once again Czentovic raised his heavy, rustic head. ‘May I ask you not to drum your fingers like that? It disturbs me. I can’t play in this way.’ ‘Ha!’ barked Dr B., laughing. ‘So we see.’ Czentovic’s forehead reddened. ‘What do you mean by that?’ he asked sharply and unpleasantly. Dr B. laughed briefly again, maliciously. ‘Nothing. Only that you are obviously very nervous.’ Czentovic said nothing, but looked down. Not until seven minutes later did he make the next move, and the game dragged on at this deadly pace. You felt as if Czentovic were turning to stone; in the end he paused each time to think for the maximum period agreed before making up his mind on a move, and from one interval to the next our friend’s behaviour became ever more bizarre. It looked as if he had lost interest in the game and was thinking about something else entirely. He stopped pacing rapidly up and down, and sat motionless in his place. Staring into space with a fixed, almost mad look, he kept muttering incomprehensible remarks to himself; either he had lost himself in endless combinations or else – and this was my own suspicion – he was working out completely different games, for every time Czentovic finally made his move he had to be reminded to come back to the here and now. Then it took him several minutes to find his way around the situation again, and I began to suspect ever more strongly that he had really forgotten Czentovic and all of us long ago in a cold form of derangement that might 189


suddenly vent itself in violence. And sure enough, at the nineteenth move the crisis came. Czentovic had hardly moved his piece before Dr B. suddenly, and without looking properly at the board, pushed his bishop three squares forward, crying so loud that we all jumped, ‘Check! Your king’s in check!’ We immediately looked at the board, expecting to see some exceptional move. But after a minute something that none of us expected happened. Czentovic raised his head very, very slowly, and looked – as he had never done before – from one to another of us as we sat there. He seemed to be enjoying something hugely, for gradually a satisfied and clearly derisive smile began to appear on his lips. Only after he had enjoyed this triumph of his to the full – we still didn’t understand it – did he turn with mock civility to address our party. ‘I’m sorry, but I see no check. Do any of you gentlemen think that my king is in check?’ We looked at the board, and then we looked in concern at Dr B. The square where Czentovic’s king stood was indeed, as any child could see, shielded from the bishop by a pawn, so no check to the king was possible. We became uneasy. Could our friend, in his haste, have moved a piece the wrong way, one square too far or too near? Now Dr B. himself, alerted by our silence, was staring at the board, and began stammering heatedly, ‘But the king should be on f7 … it’s in the wrong place, quite the wrong place. You made the wrong move! Everything’s wrong on this board … the pawn should be on g5, not g4 … this is a completely different game. This is …’ He suddenly stopped. I had taken him firmly by the arm, or rather pinched his arm so hard that even in his feverish confusion he was bound to feel my grip. He turned and stared at me like a sleepwalker. 190


‘What … what do you want?’ All I said was, ‘Remember!’ at the same time running my finger over the scar on his hand. Instinctively, he followed my movement, and his glazed eyes stared at the blood-red line of it. Then he suddenly began to tremble, and a shudder ran through his whole body. ‘For God’s sake,’ he whispered, his lips pale. ‘Have I said or done something absurd … can I after all have gone … ?’ ‘No,’ I whispered quietly. ‘But you must break this game off at once. It’s high time. Remember what the doctor told you!’ Dr B. rose abruptly. ‘I do apologize for my stupid mistake,’ he said, in his old, courteous voice, and he bowed to Czentovic. ‘Of course what I said was pure nonsense. Naturally the game is yours.’ Then he turned to us. ‘I must apologize to you gentlemen too. But I did warn you in advance not expect too much of me. Forgive the awkwardness of it … this is the last time I ever try to play a game of chess.’ He bowed and walked off, in the same inconspicuous, mysterious way as he had first appeared. Only I knew why the man would never touch a chessboard again, while the others were left, slightly confused, with the uncertain feeling of having only just avoided something uncomfortable and dangerous. ‘Damned fool!’ growled the disappointed McConnor. Last of all, Czentovic rose from his chair, and cast another glance at the half-finished game. ‘A pity,’ he said magnanimously. ‘It wasn’t a bad attack at all. For an amateur, that gentleman really is uncommonly gifted.’

TN 2017 191

Profile for U-Ratio

Stefan Zweig - Satranç (Türkçe-Deutsch-English)  

Stefan Zweig - Satranç (Türkçe-Deutsch-English)  

Profile for u-ratio
Advertisement