Page 1

STEFAN ZWEIG OLAĞANÜSTÜ BİR GECE PHANTASTISCHE NACHT FANTASTIC NIGHT


STEFAN ZWEIG

OLAĞANÜSTÜ BİR GECE

Almanca aslından çeviren: İlknur İgan


Genel Yayın: 3425 MODERN KLASİKLER DİZİSİ - 66 STEFAN ZWEIG, OLAĞANÜSTÜ BİR GECE ÖZGÜN ADI: PHANTASTISCHE NACHT ÇEVİREN: İLKNUR İGAN © TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI, 2015 Bu kitabın tüm yayın hakları saklıdır. Tanıtım amacıyla, kaynak göstermek şartıyla yapılacak kısa alıntılar dışında gerek metin, gerek görsel malzeme yayınevinden izin alınmadan hiçbir yolla çoğaltılamaz, yayımlanamaz ve dağıtılamaz. 1. BASIM KASIM 2015, İSTANBUL 5. BASIM ARALIK 2016, İSTANBUL SERTİFİKA NO: 29619 ISBN 978-605-332-609-0 EDİTÖR: GAMZE VARIM GÖRSEL YÖNETMEN: BİROL BAYRAM DÜZELTİ: MEHMET CELEP GRAFİK TASARIM VE UYGULAMA: TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI BASKI: MİMOZA MATBAACILIK SAN. VE TİC. A.Ş. TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI İstiklal Caddesi, Meşelik Sokak No: 2/4 Beyoğlu 34433 İstanbul Tel. (0212) 252 39 91 Faks (0212) 252 39 95 www.iskultur.com.tr 3


STEFAN ZWEIG (1881-1942): Roman, şiir, öykü, deneme ve oyun gibi farklı türlerde yetkin ürünler veren yazar, Viyana’da doğdu. Yaşamı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1913’te Salzburg’a yerleşti. 1934’te Nazilerin baskısı yüzünden bu kentten ayrıldı. Önce İngiltere’ye, 1940’ta da Brezilya’ya göç etti. 1942’de karısıyla birlikte intihar etti. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu ilgi onu derin karakter incelemelerine götürmüştü. Önemli denemeleri arasında Balzac, Dickens ve Dostoyevski’yi konu aldığı Drei Meister (1920; Üç Büyük Usta); Hölderlin, Kleist ve Nietzsche’yi incelediği Der Kampf mit dem Dämon (1925; Kendileriyle Savaşanlar) ile Casanova, Stendhal ve Tolstoy’la ilgili Drei Dichter ihres Lebens (1928; Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar) sayılabilir. Yazara ün kazandıran bir başka yapıtı Sternstunden der Menschheit’tır (1928; Yıldızın Parladığı Anlar). Zweig ayrıca Joseph Fouché, Marie Antoinette ve Mary Stuart’ın nesnellikten çok sezgiye dayanan biyografilerini yazmıştır. Çok sayıda yapıtı arasında Verwirrung der Gefühle (1925; Karmaşık Duygular) adlı bir öykü kitabıyla Ungeduld des Herzens (1938; Sabırsız Yürek) adlı bir psikolojik romanı da mevcuttur.

4


Olağanüstü Bir Gece Aşağıdaki notlar, 1914 sonbaharında Rava-Ruska’da bir Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı çarpışmalarda şehit düşen Baron Friedrich Michael von R.’nin yazı masasında mühürlenmiş bir paketin içinde bulunuyordu. Ailesi sayfalara üstünkörü bir göz gezdirip, bir de başlığına bakarak bu yazılarda sadece akrabalarının edebi bir çalışmasının söz konusu olduğuna kanaat getirince, notları gözden geçirmem için bana verdiler ve yayımlanmasını da benim takdirime bıraktılar. Bense bu sayfaları düş gücünün bir ürünü olarak görmedim; aksine müteveffanın gerçekten yaşadığı, bütün ayrıntılarıyla gerçekliğe dayanan bir olay olduğuna inanarak, tüm çıplaklığıyla ortaya koyduğu ruhsal hikâyesinde herhangi bir değişiklik ve ilave yapmadan, sadece ismini değiştirerek yayımladım: Bu sabah aklıma birden o olağanüstü gecede yaşananları, bütün olan biteni bir kez de doğal akışı içinde düzenlenmiş olarak görebilmek amacıyla kendim için yazmak geldi. O andan itibaren de içimde, olayların sıra dışılığını yaklaşık olarak bile betimleyemeyeceğimden korksam da, o macerayı kâğıda dökmek için tarif edilmez bir dürtü hissediyorum. Sanatsal yetenek dedikleri beceriden yoksunum, edebiyat alanında hiçbir deneyimim yok, Theresianum için kaleme aldığım daha çok mizahi yanı ağır basan bir iki denemeden başka yazınsal hiçbir girişimim olmadı. Örneğin, dış dünyada olup bitenlerin insanın içindeki yansısını eşzamanlı olarak sıralamak için öğrenilebilecek özel bir teknik olup olmadığını bile bilmem. Ayrıca anlama uygun olan sözcüğü bulup, sözcüğe uygun olan anlamı verip veremeyeceğimi ve böylece, ne zaman gerçek bir yazarın elinden çıkanları okusam her defasında bilincine varmadan hissettiğim o dengeyi yaratıp yaratamayacağımı da hep merak etmişimdir. Ne var ki bu satırları zaten sadece kendim için yazacaktım ve kendime bile tam açıklayamadığım bir şeyleri başkaları için anlaşılır kılmak gibi bir 5


niyetim hiç yoktu. Aslında bu bir anlamda, kafamı sürekli meşgul ederek içimde sancılı bir kabarmaya yol açan bir olayla nihayet hesaplaşmak, onu yerli yerine oturtmak ve her yönden incelemek için giriştiğim bir denemeydi. Yine meselenin esasını anlatamayacağım kaygısıyla bu durumdan hiçbir arkadaşıma söz etmemiştim, bir de böylesi rastlantısal bir olayın beni bu denli altüst etmiş olmasından dolayı belli bir utanç duyuyordum. Ayrıca yaşadıklarımın pek büyütülecek bir yanı da yoktu. Oysa şimdi aklımdakileri kâğıda geçirdiğim sırada doğru sözcükleri seçmenin deneyimsiz biri için ne kadar zor olduğunu ve en basit kavramın bile ne denli yanlış anlaşılma ve çift anlamlılık olasılıkları taşıdığını ayrımlamaya başlıyorum. Başımdan geçenlerin “büyütülecek” bir yanı olmadığını belirtirken bunu elbette halkların ve insanların kaderlerini etkileyen ağır dramatik olaylarla karşılaştırarak görece anlamda söylüyorum, bir de bütün olay en fazla altı saatlik bir zaman dilimini kapsadığı için zamansal anlamda. Fakat bu esasen önemsiz, küçük olay sonuçta benim için o kadar etkileyici oldu ki, o olağanüstü gecenin üzerinden dört ay geçtikten sonra bugün bile hâlâ içimi kor gibi kavuruyor ve yüreğimdeki o duyguyu koruyabilmek için bütün ruhsal güçlerimi yoğunlaştırıyorum. Her gün, her saat bütün ayrıntılarını zihnimde tekrarlıyorum, çünkü bir anlamda tüm varlığımın dönüm noktası haline geldi, ben fark etmeden yaptığım ve söylediğim her şeyi belirliyor, düşüncelerimde sürekli bu olayın ansızın ortaya çıkışını tekrarlamakla ve bu yolla onu kendime mal etmekle meşgulüm. Ve şimdi, on dakika önce kalemi elime aldığımda bilincine varmamış olduğum şeyi de aniden kavrıyorum: Bu olayı kâğıda geçirmemin tek nedeni, onu bir kez daha nesnel olarak saptanmış biçimde karşımda görmek, bir kez daha tüm duyularımla tadını çıkarmak ve aynı zamanda zihinsel olarak içselleştirmek. Daha önce kâğıda dökerek bu olayla hesaplaşmak istediğimi söylemem son derece yanlış, gerçeğe uymayan bir şey; aksine, istediğim çok hızlı yaşanmış bu deneyimi daha da

6


canlı bir hale getirmek, onu defalarca ve defalarca kucaklayabilmek için yanımda sıcak ve soluk alır halde tutmak. Ah, o sıcak öğle sonrasının, o olağanüstü gecenin tek bir saniyesini bile unutmaktan korkmuyorum; hafızamda o anlara varan yolu adım adım katetmek için ne bir işarete ne de kılavuza ihtiyacım var, bir uyurgezer gibi ister gecenin ister günün ortasında olsun, istediğim zaman o noktaya geri dönebiliyorum ve her bir ayrıntıyı sığ bellekten değil de, sadece yürekten gelebilecek bir berraklıkla görebiliyorum. İlkbahar yeşilliğine bürünmüş olan doğadaki her bir yaprağın şeklini kâğıda dökebilirim, şimdi sonbaharda bile kestane çiçeklerinin tozlu, yumuşak kokularını hissedebiliyorum; yani o saatleri bir kez daha hayal ederken bunu onları kaybetme korkusuyla değil, tekrar kavuşma sevinciyle yapıyorum. Şimdi o gece olanları tam bir akış sırasıyla hayalimde yeniden canlandırdığımda, düzeni bozmamak için kendimi tutmak zorundayım, çünkü daha ayrıntıları düşünmeye başlar başlamaz tüm duyularımla bir esrime haline geçiyorum, bir tür sarhoşluğa kapılıyorum ve o rengârenk sarhoşluğun içinde birbirlerine karışıp yitmemeleri için hafızamdaki görüntüleri tasnif etmek zorunda kalıyorum. Kendime öğle vakti bir fayton kiraladığım o günde, 7 Haziran 1913’te geçen o macerayı hâlâ ateşli bir tutkuyla yeni baştan yaşıyorum… Fakat bir kez daha hissediyorum ki, bir ara vermeliyim, çünkü tek bir sözcüğün bile ne kadar çok anlama gelebileceğini, nasıl zıt yönlere çekilebileceğini fark edince korkuyorum. Şimdi, ilk kez bütünlük içinde bir şeyler anlatmaya kalktığımda, hareket halindeki yaşayan bir şeyi derli toplu bir halde saptamanın ne kadar zor olduğunu ancak fark ediyorum. Az önce ben, 7 Haziran 1913 günü öğle saatlerinde bir fayton kiraladığımı yazdım. Fakat bunda bile şimdiden bir belirsizlik var, çünkü üzerinden henüz dört ay geçmiş olmasına rağmen ben epeydir o 7 Haziran günündeki ben değilim artık, oysa hâlâ o zamanki “bana” ait olan yazı masasının başında oturuyorum, o benin kalemiyle ve onun eliyle yazıyorum. 7


O zamanki “ben”den, tam da bu olay nedeniyle tamamen koptum; artık ona dışarıdan, soğuk ve yabancı bir tavırla bakıyorum ve onu, hakkında pek çok esaslı şey bildiğim, ama yine de benim dışımda kalan bir oyun arkadaşı, bir iş arkadaşı, bir dost olarak tasvir edebilirim. Bir zamanlarki “ben” olduğunu hiçbir şekilde hissetmeden onun hakkında konuşabilirim, onu eleştirebilirim veya yargılayabilirim. O zamanlar ben olan kişi, iç ve dış görünümü bakımından ait olduğu toplumsal sınıfın, yani biz Viyanalıların özellikle gururlanmadan, olağan bir durumu ifade edercesine “seçkin tabaka” diye adlandırdığımız sınıfın çoğu üyesinden pek farklı değildi. Otuz altı yaşıma girmiştim, annemle babam erken ölmüş ve tam reşit olduğum sıralarda bana bir servet bırakmışlardı; o andan itibaren para kazanma ve kariyer kavramlarını benim için tamamen gereksiz hale getirecek kadar yüklü bir servetti bu. Böylece beni o zamanlar çok endişelendirmiş olan karar verme baskısı beklenmedik biçimde üstümden kalkmıştı. Tam o sıralarda üniversite eğitimimi tamamlamış, gelecekteki mesleğimle ilgili bir seçim yapma noktasına gelmiştim. Aile serveti tek vâris olarak bana kalıp da hiç çalışmadan yaşayacağım bir bağımsızlığı, hem de isteklerimi geniş bir yelpazede, hatta lükse varan ölçülerde gerçekleştirecek biçimde garanti ettiği sırada yapmak üzere olduğum bu seçim, aile ilişkilerimiz sayesinde ve benim yükselme hırsından uzak, daha ziyade maneviyata dönük yaşama eğilimime bakıldığında bir devlet hizmetinden yana olacaktı muhtemelen. Hırs dürtüsüne hiçbir zaman sahip olmamıştım zaten; ben de önce birkaç sene yaşamı karşıdan izleyip kendime bir etkinlik alanı seçme çekimini hissedene kadar beklemeye karar verdim. Fakat bu izleme ve bekleme durumundan öteye geçemedim, çünkü olağandışı bir tutkum olmadığından isteklerimin dar çerçevesinde her şeyi elde ediyordum; zarif ve haz dolu Viyana kenti, başka hiçbir kentte mümkün olmayacak biçimde gezintilere çıkmayı, hiçbir şey yapmadan izlemeyi, şık giyinmeyi neredeyse sanatsal anlamda bir bütünlenme, bir yaşam biçimi haline getirdiğinden 8


bana gerçek bir uğraş edinme niyetimi tümüyle unutturdu. Soylu, varlıklı, zarif, yakışıklı ve üstelik herhangi bir hırsı olmayan genç bir erkeğin tüm doyumlarına sahiptim, ava çıkmanın ve kumar oyunlarının tehlikesiz heyecanı, gezintilerin ve yolculukların getirdiği sürekli tazelenme hayatımda eksik değildi; ben de çok geçmeden bu sınırları belli yaşam tarzını bilgece bir özen ve ustalıkla geliştirmeye başladım. Nadir kadehler toplamamın, evimin dekorasyonunda özel bir tarzdaki barok İtalyan gravürleri, Canaletto stili oymabaskı manzara resimleri kullanmamın nedeni, içimdeki tutkudan ziyade, rahat bir meşgaleyle bir iç bütünlük sağlamaktan ve bilgi edinmekten duyduğum sevinçti; bunları antikacılardan toplamak veya müzayedelerde ele geçirmek avlanmanın verdiğine benzeyen, ama tehlikeden uzak bir heyecan yaşatıyordu bana. İlgi duyduğum için ve her zaman zevkle yaptığım bazı şeyler vardı, iyi müzik dinlemekten ve ressamlarımızın atölyelerine uğramaktan hoşlanıyordum. Kadınlar karşısında da başarısız olduğum söylenemezdi, bir şekilde iç dünyamdaki aylaklığa işaret eden gizli biriktiricilik tutkusuyla bu konuda da pek çok anmaya değer ve paha biçilmez yaşanmışlık biriktirdim, hatta sıradan bir merakın ötesinde uzmanca birikime sahip biri haline geldim. Bütün olarak baktığımda günümü hoş bir şekilde dolduran ve zengin bir varoluş duygusu veren çok şey yaşadım. Aynı zamanda hem hareketli yaşanan hem de hiçbir sarsıntıya yer olmayan, gençliğe özgü bu rahat ve hoş atmosferi giderek daha fazla sevmeye başladım; neredeyse yeni hiçbir şey istemeden, çünkü dinginlik içinde geçen hayatımda gerçek bir sevince dönüşebilecek çok az şey vardı. Zevkle seçilmiş bir kravat bile beni hoşnut edebiliyordu, güzel bir kitap, bir araba gezintisi veya çekici bir kadınla geçirdiğim birkaç saatten sonsuz bir mutluluk duyabiliyordum. İngilizlere özgü kusursuz dikilmiş bir takım elbisenin toplum içinde hiçbir biçimde göze batmayışı gibi benim varoluş biçimimde de dikkat çekici hiçbir şey yoktu ve en çok hoşuma giden yanı da buydu. Sanırım hoş bir insan olarak algılanıyordum; sevilen, birlikte vakit geçirmekten hoşlanılan biriydim 9


ve beni tanıyanların çoğu mutlu bir insan olduğumu söylerlerdi. Şu anda tekrar somutlaştırmaya çalıştığım, o zamanlar olduğum kişinin de kendisini, başkalarının inandığı gibi mutlu bir insan olarak kabul edip etmemiş olduğunu ise artık bilmiyorum, çünkü şimdi o maceradan tüm duygularımla çok daha dolu ve tatminkâr bir anlam beklerken geçmişe dönük her türlü değerlendirme bana olanaksız görünüyor. Fakat neredeyse tüm isteklerimin yerine geldiği ve yaşam karşısındaki beklentilerimin karşılıksız kalmadığı o dönemde kendimi hiçbir biçimde mutsuz hissetmemiş olduğumu da kesinlikle söyleyebilirim. Ne var ki kaderin tüm beklentilerimi yerine getirmesi ve benim de bunun ötesinde hiçbir şey talep etmeyişim bir alışkanlık haline geldiğinden bu hal giderek yaşamımda bir heyecan eksikliğine ve cansızlaşmaya yol açtı. O dönemde bazı yarı farkındalık anlarında bilincine tam varmadan içimde özlemini çektiğim şey arzulardan ziyade, arzulama arzusuydu; daha güçlü, daha bağımsız, daha tutkulu, daha doyumsuz istek duyma, daha yoğun yaşama, belki de acı çekme ihtiyacıydı. Fazlasıyla aklı başında bir yöntemle varoluşumdan bütün çelişkileri uzaklaştırmıştım ve bu çelişki yokluğu canlılığımı söndürüyordu. İsteklerimin giderek daha da azaldığını ve zayıfladığını, duygularıma bir tür donukluğun yerleştiğini görüyordum; belki de en iyisi şöyle ifade edecek olursam, bir tür ruhsal iktidarsızlık ve yaşamda tutkuyla yer alabilme yetersizliği hissettiğimi söyleyebilirim. Bu eksikliğimi önce küçük işaretlerden fark ettim. Tiyatrolardaki ve salonlardaki bazı sansasyonel toplantılara katılmayı giderek daha sıklıkla ihmal ettiğimi, övgüyle söz edilen kitapları ısmarlayıp sonra da haftalarca hiç dokunmadan yazı masamın üzerinde bıraktığımı gördüm; gerçi mekanik bir biçimde merak duyduğum şeyleri toplamaya, kadeh ve antika satın almaya devam ediyordum, ama onları düzenlemekten vazgeçmiştim ve bazen uzun zamandır peşinde olduğum nadir bir parçayı beklenmedik bir anda ele geçirdiğimde bile doğru dürüst sevinmiyordum.

10


Fakat ruhsal diriliğimdeki bu ağır gerileme ve değişimin bilincine ancak hâlâ gayet iyi hatırladığım belli bir olaydan sonra vardım. Yine hiçbir yeniliğin harekete geçirip canlandıramadığı bu tuhaf uyuşukluk nedeniyle olsa gerek, o yazı Viyana’da geçiriyordum ki, bir hanımın kaplıca otellerinden birinden gönderilmiş mektubu geldi, aramızda üç yıldan beri yakın bir ilişki vardı, hatta samimi bir biçimde onu sevdiğimi söyleyebilirdim. Bana yazdığı heyecan dolu on dört sayfa boyunca orada geçirdiği son haftalarda kendisine çok şey ifade eden, hatta her şeyi haline gelen bir adamla tanıştığını, sonbaharda evleneceklerini ve aramızdaki ilişkinin bitmesi gerektiğini anlatmıştı. Benimle birlikte olduğu zamanı pişmanlık duymadan, hatta mutlulukla hatırlıyordu, yeni bir evliliğe adım atarken benimle ilgili anıları, geçmişte bıraktığı yaşamın en hoş anıları olarak kalacaktı ve bu ani kararından ötürü onu bağışlayacağımı umut ediyordu. Heyecan yüklü mektup bu yansız açıklamadan sonra son derece dokunaklı yeminlere ve antlara geçiyordu, ona gücenmemeliydim ve bu ani vazgeçiş – beni üzmemeliydi, onu bana geri dönmesi için zorlamamalı veya kendime zarar verecek bir aptallık yapmamalıydım. Giderek daha hararetlenen satırlar birbirini izliyordu: Daha iyi birinde teselli bulacağımı umuyor ve bu mektubu nasıl karşılayacağım konusunda endişeli olduğundan ona hemen yazmamı istiyordu. Ayrıca mektubun sonuna ek olarak kurşunkalemle alelacele şunlar yazılmıştı: “Bir budalalık yapma, beni anla, beni bağışla!” Bu mektubu önce aldığım haberden duyduğum şaşkınlıkla okudum, sonra sayfaları biraz karıştırıp ikinci bir kez, bu defa biraz utanarak okudum ve bilincine vardıkça içimi bir korku kapladı. Çünkü içimde, sevgilimin anlaşılır biçimde öngördüğü bütün o güçlü ve doğal duygulardan hiçbirinin bir belirtisi dahi uyanmamıştı. Yaptığı açıklama bana acı vermemişti, ona gücenmemiştim, hele kendime veya ona şiddet uygulamayı bir an olsun aklımdan geçirmemiştim; içimdeki bu duygusal soğuma o kadar tuhaftı ki, beni korkutmamıştı bile. Yıllar boyunca hayatıma eşlik etmiş olan, yumuşak, sıcak bedeni 11


bedenime değerek, soluklarımız birbirine karışarak uzun geceler geçirmiş olduğum bir kadın benden kopuyordu ve içimde hiçbir kıpırtı uyanmıyordu; olanlara karşı çıkmıyor veya onu geri döndürmeye çalışmıyordum; bu kadının sağlıklı içgüdüsüyle gerçek bir insandan beklediği olağan duygulardan hiçbiri içimde uyanmamıştı. O an içimdeki bu donuklaşma sürecinin ne kadar ilerlemiş olduğunu birden görüverdim – hiçbir yere tutunmadan, hiçbir yerde köklenmeden, akan suyun üzerinde kayar gibi yaşıyordum ve bu soğuklukta ölü, cesedimsi bir yan olduğunu gayet iyi biliyordum; gerçi henüz çürümenin kötü kokan soluğu hissedilmiyordu, ama umarsız bir donukluk, acımasız, soğuk bir duygusuzluk yerleşmiş, yani bedensel anlamda gerçek ölümün ve çürümenin dışarıdan da görüldüğü aşamanın eşiğine gelmiştim. Bu olaydan sonra kendimi ve içimdeki bu tuhaf duygusal donukluğu bir hastanın hastalığını izlemesi gibi dikkatle gözlemlemeye başladım. Kısa bir zaman sonra bir arkadaşım öldü ve ben tabutunun peşinden yürürken, çocukluğumdan beri yakın olduğum bu insanı sonsuza kadar kaybettikten sonra içimde bir keder var mı, herhangi bir duygu yüzeye çıktı mı diye kendimi dinledim. Fakat hiçbir kıpırtı yoktu ve ben kendimi, ışığın hiçbir zaman içinde kalmadan geçip gittiği camdan bir nesne gibi hissettim. Bu olayda ve diğer benzer durumlarda kendimi ne kadar bir şeyler hissetmeye zorlasam, hatta mantıklı nedenler öne sürerek duygularımı harekete geçirmeye çalışsam da içimdeki o donukluktan bir yanıt gelmiyordu. Beni bırakan insanlar, gelen ve giden kadınlar oldu, her defasında odada oturmuş camın dışındaki yağmuru seyreden biri gibi hissettim kendimi; doğrudan yakınımda olan şeylerle bile aramda camdan bir duvar vardı ve kendi irademle onu yıkacak gücü bulamıyordum. Bu halimi açıkça görmüş olmam bile içimde gerçek bir huzursuzluk uyandırmadı, çünkü zaten söylediğim gibi doğrudan kendimi ilgilendiren şeylere karşı bile büyük bir kayıtsızlık içindeydim. Acı çekmek için bile yetersizdim. Nasıl ki bir erkeğin cinsel iktidarsızlığı ancak bir kadınla sevişeceği anda belli olursa, 12


bu duygu bozukluğunun da dışarıdan bakıldığında anlaşılmaması bana yetiyordu. Toplum içinde olduğum zamanlarda da hayranlığımı ifade ederken yapay bir heyecan sergileyip etkileyici şeyleri abartarak içimin ne kadar hissiz ve kayıtsız olduğunu gizlemek için bir anlamda gösteri yapıyordum. Dışarıdan bakıldığında bir yön değişikliği yapmadan eski rahat ve sorunsuz hayatımı sürmeye devam ediyordum; haftalar ve aylar fark ettirmeden geçip gidiyor, usulca yıllara dönüşerek ağırlaşıyorlardı. Bir sabah aynada şakaklarıma düşen ilk kırlarla karşılaştım ve gençliğimin artık beni bırakmaya hazırlandığını anladım. Fakat başkalarının gençlik dedikleri şey benden çoktan geçip gitmişti zaten. Böylece bu vedalaşmayı da özel bir acı duymadan atlattım, çünkü kendi gençliğimi bile yeterince sevmiyordum. Duygusal donukluğum kendime karşı da geçerliydi. İçimdeki bu kıpırtısızlıkla hayatım giderek tekdüzeleşti, uğraşlarımın ve olayların çeşitliliğine rağmen günler öne çıkan bir şey olmadan peş peşe diziliyor, bir ağacın yaprakları gibi yeşeriyor ve sararıp gidiyorlardı. Sırf kendim için bir kez daha canlandırmak istediğim o yegâne gün de herhangi sıra dışı bir şey olmadan, içimde bir önsezi hissetmeden gayet sıradan bir şekilde başladı. O gün, yani 7 Haziran 1913 günü, ben bilincine varmadan içimde varlığını sürdüren okul zamanından, çocukluğumdan kalma bir pazar günü duygusuyla geç kalkmış, banyomu yapmış, gazeteleri okumuş ve biraz kitap karıştırmıştım. Sonra davetkârca odama dolan sıcak yaz gününün çekiciliğine kapılarak dolaşmaya çıktım, alışkanlığım olduğu üzere arkadaşlarla ve tanıdıklarla selamlaşa selamlaşa Graben Bulvarı’ndan geçtim, bazılarıyla ayaküstü sohbet ettim ve sonra arkadaşlarla öğle yemeği yedik. Öğle sonrası için herhangi bir söz vermekten kaçınmıştım, çünkü pazar günleri, tamamen keyfimin, tesadüflerin veya anında verilmiş kararların akışına göre geçireceğim planlanmamış birkaç boş saatim olmasını özellikle severim. Arkadaşlarımdan ayrıldıktan sonra Ring Caddesi’nden geçerken yaz başının renkliliğiyle süslenmiş güneşli kentin güzelliği çok hoşuma gitti. Herkes neşe 13


içindeydi, insanlar sokaktaki pazar günü canlılığıyla coşmuş gibiydiler, dikkatimi çeken pek çok şey oldu, özellikle de caddenin ortasındaki şeritte yükselen ağaçların gür ve taze yeşili. Burası her gün geçtiğim bir yer olmasına rağmen bu pazar günü kalabalığını birden bir mucize gibi algıladım ve elimde olmadan içim yeşillik, aydınlık, canlılık özlemiyle doldu. Aklıma biraz da merakla Prater geldi; şimdi ilkbahar biter, yaz başlarken oradaki ulu ağaçlar, arabaların vızır vızır geçtiği anacaddenin iki yanında devasa yeşil nöbetçiler gibi yükseliyor ve aralarından geçen şık giyimli insanlara beyaz çiçeklerini uzatıyor olmalıydılar. En sıradan isteğimi bile hemen gerçekleştirme alışkanlığımla, önüme çıkan ilk faytonu durdurarak beni Prater’e götürmesini istedim. “Yarışlara, değil mi beyefendi?” diye saygılı bir rahatlıkla karşılık verdi sürücü. O pazar çok rağbet gören bir yarışın yapılacağını ancak o zaman hatırladım, Viyana’nın bütün kalburüstü tabakasının bir araya geleceği bir derbiydi bu. Arabaya binerken, ne tuhaf, diye düşündüm, daha birkaç yıl önce böyle bir günü kaçırmam veya unutmam kesinlikle mümkün değildi! Ve yaralı birinin her hareket edişinde yarasını hissetmesi gibi, bu unutkanlığım da bana kapılmış olduğum duygusal donukluğu hatırlattı yeniden. Vardığımızda anacadde oldukça boştu, yarış çoktan başlamış olmalıydı, çünkü yolu her zaman ihtişamla dolduran araba kalabalığı görünmüyor, sadece ara sıra bir fayton görünmez bir şeyi kaçırmışçasına atların nallarını takırdatarak geçip gidiyordu. Arabacı oturduğu yerde bana doğru dönerek hızlanmasını ister miyim diye sorunca sakin sürmesini söyledim, çünkü geç kalmak gibi bir kaygım yoktu. Zamanında varmayı önemseyemeyecek kadar çok yarış ve yarış izleyen insan görmüştüm; mavi havanın denizin bir geminin bordasından yumuşak hışırtılarla yükselişi gibi bedenimi kucaklayışını hissetmek, huzur içinde gür yapraklı, güzel kestane ağaçlarını, okşayıcı ılık rüzgârın ara sıra kopan birkaç çiçekle oynayıp uçuşturduktan sonra onları yola kar gibi bembeyaz yağdırışını seyretmek benim heyecansız halime daha uygundu. Kendimi arabanın içinde öylece salınmaya bırakmak, 14


gözlerim kapalı ilkbaharı duyumsamak, hiçbir çaba harcamadan kanatlanmış gibi bir yerden bir yere taşındığımı hissetmek hoş bir duyguydu; araba Freudenau’da girişin önünde durduğunda neredeyse üzüldüm. Geri dönmeyi, o okşayıcı yaz gününün kollarında salınmaya devam etmeyi yeğlerdim aslında. Fakat bunun için geç kalmıştım artık, araba yarış alanının önünde durmuştu bile. Boğuk bir uğultu bizi karşıladı. Dalgalanan kalabalığı görmesem de çıkardığı ses tribün basamaklarının arkasından bir deniz gibi kabarıyordu. Aklıma ister istemez Ostende geldi, düzlükteki kentin küçük yan sokaklarından sahildeki gezi yoluna çıkarken dalgalarla kabaran denizin gri köpüklü yüzeyini görmeden önce tuzlu rüzgârın sert ıslığını duyar, boğuk bir uğultu işitirsiniz. Pistte şu sırada yeni bir yarış başlamış olmalıydı, fakat atların şimdi herhalde yıldırım gibi geçtikleri çimenlikle aramda, seyircilerin ve binicilerin içteki bir fırtınayla salınır gibi hareket eden renkli ve uğultulu kalabalığı vardı. Yarışı göremesem de heyecanın yükselişinden her aşamasını hissedebiliyordum. Biniciler çoktan start almış, artık birbirlerinden kopmuş ve birkaçı öne çıkmak için mücadele ediyor olmalıydı, çünkü koşunun benim için görünmez olan akışını izleyen kalabalıktan çığlıklar ve heyecanlı nidalar yükselmeye başlamıştı. Başların yönünden ve eğiminden atların çayırın uzunlamasına tarafındaki dönemece varmış olduklarını anladım, çünkü bütün o karmaşa içindeki kalabalık tek bir boyun gibi benim için görünmez olan bir noktaya doğru dönmüştü ve ezilip birbirine karışan binlerce ses tek bir gırtlaktan çıkarcasına köpüren dalgalar gibi yükseliyordu. Ve bu uğultu kabararak yukarıda kayıtsızca uzanan mavi göğe kadar bütün alanı doldurdu. Etrafımdaki birkaç yüze baktım. İçlerinde bir kasılma olmuşçasına çarpılmışlardı, gözler sabit ve kıvılcımlı, dudaklar sımsıkı kapalıydı, çeneler öne fırlamış, burun delikleri atlarınki gibi kıpır kıpırdı. Ben ayık olduğumdan, onların bu çılgınca taşkınlıklarını hem komik hem de dehşet verici buluyordum. Yanımda bir sandalyenin üzerine çıkmış şık giyimli bir adam vardı, yüz hatları normalde güzeldi herhalde, ama şimdi içine şeytan girmişçesine 15


gerilmişti, bastonunu kamçı gibi havada sallarken bedeniyle de ata biner gibi hareketler yapıyordu ve bunu izlemek çok komikti. Sandalyenin üzerinde topuklarını üzengideymiş gibi indirip kaldırıyordu, sağ eliyle bastonu kamçı gibi kullanmaya devam ederken sol elinde tuttuğu beyaz bir kâğıdı bumburuşuk etmişti. Bu kâğıtlardan giderek daha fazlası etrafta uçuşmaya başladı, kalabalığın uğultulu boz dalgalarının üzerine köpük gibi dağıldılar. Şimdi dönemeçte birkaç at birbirine çok yaklaşmış olmalıydı, çünkü uğultunun içinden birden dört isim kopup çıktı; birkaç gruba ayrılan izleyici bu isimleri savaş çığlığı gibi haykırıyordu ve bu çığlıklar kendilerini kaptırdıkları çılgınlığı biraz olsun hafifletiyor gibiydi. Ben bu çılgınlığın ortasında fırtınalı denizdeki bir kaya gibi soğuk ve kıpırtısız duruyordum ve o an neler hissetmiş olduğumu şimdi bile tam olarak söyleyebilirim. Elbette öncelikle bu tuhaf hareketlerin gülünçlüğü ve taşkınlığın bayağılığı karşısında duyduğum küçümseme vardı, ama kendime itiraf etmekten hiç hoşlanmadığım başka bir şey ise karşımda gördüğüm bu fanatizmdeki hayata yönelen hararetli tutkuyu, böylesi bir heyecanı kıskanmış olmamdı. Benim böyle bir heyecana kapılmam, bu ateşi hissetmem, hararetimin bu kadar yükselmesi, elimde olmadan sesimin değişmesi için ne olması gerekirdi acaba? Sahip olmanın beni bu kadar heyecanlandıracağı herhangi bir zenginlik, beni bu denli çekebilecek herhangi bir kadın düşünemiyordum, beni duygularımın donukluğundan kurtarıp böyle bir ateşe atacak hiçbir şey aklıma gelmiyordu. Birisi üzerime aniden bir tabanca çevirse yüreğim etrafımdaki bunca insanın yüreğinin bir avuç para için attığı kadar atmazdı. Fakat şu an atlardan biri hedefe çok yaklaşmış olmalıydı, çünkü kalabalığın içinden gergin bir yay gibi yükselen binlerce sesi, giderek tizleşen ve bir anda sönüp dağılan tek bir çığlık halinde birleştiren tek bir isim duyuluyordu artık. Müzik başlamış, kalabalık birden dağılmıştı. Bir tur bitmiş, bir yarış sonuçlanmış, gerilim yerini dalgalanan gevşek bir hareketliliğe bırakmıştı. Daha az önce ateşli bir tutku yumağı halinde 16


olan kitle, tek tek yürüyen, gülen, konuşan insanlar halinde çözülmüştü. Coşkunluğun çılgın maskesi düşmüş, ardından yine dingin yüzler ortaya çıkmıştı, yarışın insanları birkaç saniye boyunca tek bir kor kütlesi halinde birleştirmiş olan kargaşası bitmişti, herkes tekrar sosyalleşerek gruplar halinde bir araya geliyor veya dağılıyordu. Tanıdıklar selamlaşıyor, yabancı olanlar birbirlerini serinkanlı bir nezaketle izleyerek inceliyorlardı. Kadınlar birbirlerinin yeni tuvaletlerini gözden geçiriyor, erkekler hayranlıkla onları seyrediyordu; kayıtsız insanların asıl meşgalesi olan o sosyal ilgi tekrar yeşermeye başlamıştı; insanlar birbirlerini arıyor, geleni gelmeyeni ayırt etmeye, şıklık düzeylerini saptamaya çalışıyorlardı. Kapılmış oldukları sarhoşluk dağılır dağılmaz, bir araya gelmelerinin asıl nedeninin yarışların kendisi mi, yoksa aralardaki bu piyasaya çıkma hali mi olduğunu unutuvermişlerdi. Ben de bu hoş karmaşanın içine karıştım, hal hatır sordum, soranlara teşekkür ettim, rengârenk kalabalığı sarmalayan parfüm ve zarafet kokusunu mutlulukla içime çektim –burası benim ortamımdı sonuçta-, Prater’in ağaçlıklarından ve yaz güneşinin ısıttığı ormandan ara sıra dalgalarını aramıza göndererek kadınların üzerindeki beyaz muslinlere şehvetle oynarcasına dokunan hafif meltemi hissetmekten daha da büyük bir mutluluk duydum. Birkaç tanıdık benimle sohbet etmek istedi, güzel oyuncu Diane bir locadan davetkârca el salladı, fakat hiçbirine karşılık vermedim. Bugün bu sosyetik insanlarla konuşmak hiç ilgimi çekmiyordu, bir ayna gibi bana kendimi yansıtmalarından sıkılıyordum, sadece bu gösteriyi, ilerleyen zamanı dolduran o şehvetli heyecanı izlemek istiyordum, çünkü kayıtsız kalan için başkalarının uyarılmışlığı en hoş izlencedir. Önümden birkaç güzel kadın geçti, ince kumaşın altında her adımda titreyen göğüslerine cüretkârca, fakat içten bir hayranlık duymadan bakarken kendilerini böyle küstahça çıplaklaştırılmış ve küçümsenmiş hissettiklerinde sergiledikleri sıkıntı ve haz karışımı utangaçlık karşısında içimden güldüm. Aslında onları çekici bulduğum yoktu, ama öyleymiş gibi yapmak, akıllarından geçirdikleriyle oynamak beni 17


eğlendiriyor, bedenlerine dokunma duygusunun verdiği hazzı, gözlerindeki manyetik titreşimi hissetmek hoşuma gidiyordu, çünkü duygusal anlamda soğuk insanların tümünde olduğu gibi benim erotik hazzım da, aslında kendim heyecanlanmak yerine başkalarını heyecanlandırmaya, başkalarını uyarmaya bağlıydı. Gerçek anlamda arzulamayı değil, sadece kadınların varlığıyla oluşan o sıcak esintide şehveti hissetmeyi seviyordum; heyecanlanmayı değil, sadece ilhamını seviyordum. Böylece üzerime yönelen bakışları tenis topu rahatlığıyla geri göndererek, dokunmaksızın haz alarak, kadınlara hissetmeden dokunarak, içimde sadece bu oyunun verdiği belli belirsiz şehvet duygusunun sıcaklığını hissederek dolaşmaya devam ettim. Fakat bir süre sonra bundan da sıkıldım. Karşılaştığım insanlar hep aynılarıydı; yüzlerini de, jestlerini de artık ezbere biliyordum. Yakınımda boş bir sandalye vardı. Oturdum. Etraftaki gruplarda yeni bir hareketlenme başladı, gelip geçenler daha bir telaşla kaynaşıyor, bazen çarpışıyorlardı; belli ki yeni bir yarış başlamak üzereydi. Ben yine rahatımı bozmadım, gevşek ve biraz da dalgın bir halde sigaramın dumanını savurarak oturmaya devam ettim, duman beyaz dönemeçlerle göğe doğru yükselirken seyrelip ilkbahar mavisinin içinde dağılıyordu. Hayatımı bugün bile hâlâ etkileyen o yegâne olay, o olağanüstü deneyim işte o sırada gerçekleşti. Saatini bile dakikası dakikasına söyleyebilirim, çünkü tesadüfen o sırada saate baktım. Bir an üst üste gelen akreple yelkovanın hareketini avare bir merakla izledim. 7 Haziran 1913 günü öğle sonrasında saat üçü on altı geçiyordu. Ben kendimi bu çocuksu ve gülünç gözleme kaptırmış, elimde sigaram saatin beyaz kadranına bakarken hemen arkamda bir kadının yüksek sesle güldüğünü duydum; kadınlarda çok sevdiğim, şehvetin ateşli bağrından heyecan ve hararetle kopan o taşkın ve çıngıraklı kahkahalardandı. İçgüdüsel olarak hemen o yana dönmek ve ışıltılı beyaz bir taşı bulanık, çamurlu bir havuza atar gibi şehvetini böylesine küstahça benim aylak düşlerimin ortasına savuran bu kadını görmek istemiştim ki, kendimi tuttum. Zihinde geçen 18


oyunlardan; küçük, zararsız psikolojik deneylerden aldığım tuhaf haz beni durdurdu. Bu kahkahayı atan kadını hemen görmek istemiyordum, hazza bir tür hazırlık olarak hayal gücümü bu kadınla meşgul etmek, onu hayalimde canlandırmak, kahkahasının etrafına bir yüz, bir ağız, bir boyun ve göğüsler yerleştirmek, yaşayan, nefes alan bir kadın kurgulamak daha çekiciydi. Arkamda, hemen yanı başımda durduğu belliydi. Kahkaha tekrar konuşmaya dönüşmüştü. Merakla kulak kabarttım. Hafif bir Macar aksanı, seslileri şarkı söyler gibi yayarak çok hızlı ve hareketli bir konuşma tarzı vardı. Şimdi bu sözcüklerin üzerine bir görüntü örmek ve bu hayali görüntüyü olabildiğince ayrıntılı tasarlamak çok hoşuma gidecekti. Ona koyu renk saçlar ve koyu renk gözler, şehvetli dolgun dudaklar, beyaz güçlü dişler, küçük, ince ama titreşen kanatları keskin hatlı bir burun verdim. Sol yanağına bir yapma ben, eline de gülerken hafif hafif baldırlarına dokundurduğu bir binici kamçısı yerleştirdim. Kadın konuşmaya devam ediyordu ve her sözcüğü hayalimde hızla oluşturduğum görüntüye yeni bir ayrıntı ekliyordu: Kız çocuğu gibi dar bir göğüs tahtası, koyu yeşil bir elbise, üzerinde eğik takılmış pırlantalı bir broş, beyaz şeritli açık renk bir şapka. Görüntü giderek belirginleşti, arkamda duran bu yabancı kadını artık gözbebeğimin içindeki ışıklı bir tabakada yansır gibi görüyordum. Fakat dönüp bakmak yerine bu düşsel oyunun heyecanını daha da yükseltmek istiyordum. Bu cüretkârca hayallerin içine hafif bir haz serpintisi de karıştı, arkama dönüp ona baktığımda karşıma çıkacak olan görüntünün zihnimde canlandırdığım görüntüyle çakışacağından duyduğum güvenle gözlerimi yumdum. O anda öne doğru bir adım attı. Elimde olmadan gözlerimi açtım ve içimi bir öfke kapladı. Tamamen yanılmıştım, her şeyiyle farklıydı, hayalimde oluşturduğum görüntüyle taban tabana zıttı. Üzerinde yeşil değil, beyaz bir elbise vardı, ince değil dolgun ve geniş kalçalıydı, yuvarlak yanaklarının hiçbir yerinde hayal ettiğim beni göremedim, kask biçimli şapkasının altından da siyah

19


değil, kızılımsı sarı saçlar ışıldıyordu. Benim hayal ettiğim özelliklerin hiçbirinin bu görüntüyle alakası yoktu; fakat ben psikolojik tahminlerimin boşa çıkması karşısında kapıldığım budalaca kibirle ne kadar görmezden gelsem de kadın güzeldi, meydan okurcasına güzeldi. Ona neredeyse düşmanlıkla baktım. Fakat hem diri hem de yumuşacık dolgunluğuyla talepkâr bir cazibesi olan bu kadından yayılan güçlü ve kösnül çekimi; baş döndürücü, hayvansı etkiyi, içimdeki direnen yan bile algılıyordu. Şimdi yüksek sesle gülüyordu yine, beyaz dişleri ortaya çıkmıştı ve ben bu ateşli, kösnül kahkahanın bedeninin dolgunluğuyla uyum içinde olduğunu kabul etmek zorunda kaldım; kadının her şeyi öylesine belirgin ve meydan okuyucuydu ki, göğüslerinin yuvarlaklığı, gülerken öne çıkan çenesi, delici bakışları, kemerli burnu, şemsiyesini sıkıca yere bastırışı. Burada dişilik unsuru, o ilksel güç, bilinçli, yoğun bir çağrı, ete kemiğe bürünmüş bir şehvet sinyali söz konusuydu. Kadının yanında onunla içine düşercesine konuşan şık, ama silik denebilecek bir subay vardı. Kadın onu dinliyor, gülümsüyor, kahkaha atıyor, karşı çıkıyordu, ama bütün bunların hepsi önemsizdi, çünkü aynı zamanda bakışlarıyla her yanı tarıyor, burun delikleri her yana doğru titreşiyor, kadın adeta her şeyi birden kavrıyordu. Gelip geçen herkesin ve oradaki erkek kitlesinin tümünün ilgisini, gülümseyişlerini, bakışlarını üzerine çekmekteydi. Bakışları sürekli etrafta dolaşıyordu, kâh tribünleri tararken birden bir tanıdık görüp seviniyor veya bir selama karşılık veriyordu, kâh bir yandan subaya sürekli gülümseyerek cilveyle onu dinlerken sağına soluna bakınıyordu. Subayın arkasında ve görüş alanının dışında kaldığım için henüz bakışlarının dokunmadığı bir tek ben kalmıştım. Buna öfkelendim. Ayağa kalktım, ama beni görmedi. Biraz daha yaklaştım, şimdi de bakışlarını tekrar tribünlere çevirmişti. O zaman kararlı bir şekilde yanına gittim, şapkamı hafifçe kaldırarak refakatçisini selamladım ve sandalyemi ona sundum. Şaşırarak bana baktı, gözlerinde bir ışıltı dolaştı, dudakları tatlı

20


bir gülümseyişle büküldü. Sonra kısaca teşekkür ederek sandalyeyi aldı, ama oturmadı. Sadece bileğinin açıkta kaldığı dolgun kolunu rahatça sandalyenin arkalığına dayamakla yetinerek bedenine verdiği bu eğimle hatlarını daha belirgin olarak sergiledi. Yanlış tahminlerim yüzünden duyduğum öfkeyi çoktan unutmuştum, o an sadece bu kadınla bir oyuna girmenin çekimini hissediyordum. Biraz geriye çekilerek tribünün duvarına yaslandım, buradan onu rahatça ve dikkat çekmeden görebiliyordum, bastonuma yaslanarak gözlerimi onun gözlerine diktim. Bunu fark etti, benim bulunduğum yere doğru tamamen rastlantıyla olmuş gibi davranarak hafifçe döndü, bana direnç göstermedi, bakışlarıma ara sıra karşılık verdi, ama gelişigüzel bir tavırla. Bakışları sürekli hareket halindeydi, her şeye dokunuyor, ama hiçbir şeyi sıkıca kavramıyorlardı – gözlerindeki kara ışıltılı gülücükler sadece bana mıydı, yoksa herkes için geçerli miydi? Bu anlaşılmıyordu ve beni uyaran da bu belirsizlikti. Bir işaret feneri gibi belli aralıklarla beni tarayan bakışları vaatlerle dolu gibiydi, fakat aynı çelik pırıltılı gözbebekleri, üzerlerine ilişen diğer bütün bakışları da hiçbir seçim yapmadan, sadece oyun sevinciyle, ama öncelikle de subayla sürdürdüğü sohbete olan ilgisini bir an olsun yitirmeden karşılıyordu. Bu tutkulu bakışlarda göz kamaştıran bir küstahlık, bir cilve ustalığı ya da taşkın bir kösnüllük vardı. Elimde olmadan ona doğru bir adım attım, onun soğukkanlı pervasızlığı bana da geçmişti. Artık gözlerine bakmıyor, onu uzmanca tepeden tırnağa yokluyor, bakışlarımla giysilerini parçalayıp çıplaklığını hissediyordum. Hiçbir huzursuzluk belirtisi göstermeden bakışlarımı izledi, dudaklarının kıyısında bir gülümsemeyle subayı dinliyordu, ama bu kendinden emin gülümsemeden benim niyetimi tartmakta olduğunu anladım. Tam beyaz elbisesinin altından görünen küçük ve zarif ayağına baktığım anda o da bakışlarını giysisini gözden geçirir gibi kayıtsızca bir edayla aşağıya doğru kaydırdı. Bir an sonra, sanki tesadüfen yapar gibi ayağını kaldırarak ona vermiş olduğum sandalyenin ilk basamağına dayadı, öyle ki dizlerine varıncaya kadar çorapları 21


göründü, fakat aynı anda da sohbet arkadaşına yönelttiği gülümsemeye bir ironi veya bir sinsilik karışmaya başladı. Belli ki o da, aynı benim yaptığım gibi umursamazca benimle oynuyordu ve tekniğinin rafineliği karşısında nefret dolu bir hayranlık duymaktan kendimi alıkoyamadım; çünkü sahte bir gizlilikle bedeninin şehvetini sunarken aynı zamanda da gururunun okşandığını belli ederek kendini sohbet arkadaşının fısıltılarına veriyor ve oyunu ikili oynuyordu. Aslında öfkelenmiştim, çünkü kendi bilinçli duygusuzluğumla arasında bir kan kardeşliği hissettiğim için bu hesaplı ve kötücül şehveti başkalarında görmekten nefret ederdim. Fakat yine de, belki hayranlıktan çok nefret duymakla birlikte uyarılmıştım. Küstahça biraz daha yaklaştım, onu bakışlarımla kabaca sarmaladım. Açıkça sergilediğim bu tavırla ona, “Seni güzel yaratık, seni istiyorum,” demekteydim ve elimde olmadan dudaklarım kıpırdamış olmalı, çünkü hafif bir küçümsemeyle başını çevirirken gülümsedi ve eteğini kapatarak ayağını örttü. Fakat bir an sonra ışıltılı kara gözbebekleri tekrar oradan oraya dolaşmaya başlamıştı. Aynı benim kadar kayıtsız ve bana denk olduğu, ikimizin de soğukkanlılıkla başkalarının tutkusuyla oynamaya alışkın olduğumuz ortadaydı, tutkumuz gerçek olmasa da seyretmek ve böyle yavan bir günde hararetli bir oyuna girmek güzeldi. Kadının yüzündeki gerilim birden silindi, kıvılcımlanan ışıltısı soldu, az önce gülümsemekte olan dudağının kıyısında küçük bir öfke kıvrımı belirdi. Bakışlarının hedefini izledim: Giysileri üzerinden dökülen kısa boylu, şişman bir beyefendiydi, hızla kadına doğru yürüyordu ve heyecandan terlemiş olan yüzüyle alnını bir mendille silmekteydi. Aceleyle eğri takılmış şapkasının altından keli görünüyordu (şapkayı çıkarsa çıplak tepesinin üzerinde de iri ter damlalarının görüneceğini düşündüm ister istemez ve adam bana son derece itici geldi). Yüzüklü elinde koca bir fiş tomarı tutuyordu. Heyecandan resmen çatlayacak gibiydi, karısını hiç dikkate almadan yüksek sesle Macarca konuşarak subaya seslendi. Adamın fanatik bir bahis tutkunu, üst düzeyde bir at satıcısı 22


olduğunu hemen anladım, onu kendinden geçirecek tek şey bahis oynamaktı, yüceliğin o ulvi ikamesiydi. Karısı şimdi bir uyarıda bulunmuş olmalıydı (adamın varlığından gözle görülür biçimde rahatsız olduğu ve güveninin sarsıldığı anlaşılıyordu), çünkü adam hemen şapkasını düzelttikten sonra neşeyle gülerek babacan bir şefkatle kadının omzuna birkaç kez hafifçe vurdu. Kadının kaşları öfkeyle kalktı, subayın yanında ve belki de benim karşımda sergilenen bu karı koca samimiyetinin canını sıktığı belliydi. Adam özür diliyordu herhalde, subaya yine onun gülerek karşılık verdiği Macarca bir şeyler söyledi, fakat ardından tekrar sevecenlikle ve biraz da yaltaklanırcasına karısının kolunu tuttu. Kadının bizim karşımızda bu samimiyetten sıkıntı duyduğunu hissederek, alay ve tiksinti karışımı bir duyguyla aşağılanmasının keyfini çıkardım. Ne var ki hemen toparlandı ve zarafetle kocasının koluna yaslanırken bana doğru ironi dolu bir bakış gönderdi, sanki “Bak, bana sahip olan o, sen değilsin,” der gibiydi. Bu bende hem öfke hem tiksinti uyandırdı. Ona böyle bayağı bir şişkonun karısıyla artık ilgilenmediğimi göstermek için sırtımı dönüp gitmek istedim. Ama cazibesi yine de çok güçlüydü. Kaldım. O sırada başlangıç sinyalinin tiz sesi duyuldu ve bütün o sohbete dalmış, gevşemiş, dağılmış kitle bir anda tersyüz edilmiş gibi, büyük bir kargaşa içinde dört bir yandan bariyerlere doğru aktı. Bu akışa kapılıp gitmemek için biraz güç kullanmak zorunda kaldım, çünkü tam da bu kargaşanın içindeyken kadının yakınında kalmak istiyordum, belki anlamlı bir bakışma veya temas fırsatı çıkardı, şu anda ne olduğunu bilemediğim bir atak olanağı doğardı, bunları düşünerek telaşla dalgalanan kalabalığın ortasında kararlılıkla ona doğru ilerledim. Tam o anda şişman koca herhalde tribünde iyi bir yer kapmak amacıyla öne doğru hamle yaptı ve her ikimiz de başka bir grubun içinde sürüklenerek öyle şiddetli çarpıştık ki şapkası ve fişleri uçuşarak kırmızı, mavi, sarı ve beyaz kelebekler gibi yerdeki tozun içine dağıldı. Bir an gözlerini

23


bana dikti. Refleks olarak özür dilemek istedim, ama nereden geldiğini bilmediğim bir kötülük duygusu dudaklarımı mühürledi; özür dilemek yerine ona sessiz, küstah ve tahkir edici bir meydan okumayla soğuk soğuk baktım. Adamın gözlerinde hırsla yükselen, fakat sonra ürkerek bastırdığı bir öfke bir anlığına pırıldar gibi olduysa da benimkinin karşısında pes ederek çözüldü. Unutamayacağım ve neredeyse dokunaklı bir ürkeklikle bir saniye kadar gözlerimin içine baktı, sonra vazgeçti; ansızın fişlerini hatırlamış gibiydi, eğilerek şapkasını ve fişlerini toplamaya başladı. Bu arada kocasının kolunu bırakmış olan kadın gerilimden kızarmış yüzüyle ve gizlemediği bir öfkeyle gözlerinden yıldırımlar saçarak bana baktı ve ben bir tür haz duyarak beni oracıkta öldürmüş olmayı yeğleyeceğini gördüm. Fakat ben son derece serinkanlı ve kayıtsız bir tavırla orada durmayı sürdürerek hiçbir yardım girişiminde bulunmadan aşırı kilolu kocanın ayaklarımın dibinde nefesi sıkışarak eğilip fişlerini toplamasını izledim. Eğildiğinde yakası aşağı doğru iyice kaydı ve kızarmış boynundan geniş bir yağ tabakası sarktı, her hareketinde astımlı gibi soluk soluğa kalıyordu. Adamı böyle tıknefes bir halde görünce zihnimde ister istemez densiz ve itici bir görüntü canlandı, onu karısıyla evlilik yatağında baş başa hayal ettim ve bu görüntüden aldığım cesaretle öfkesini zor zapt eden kadının yüzüne karşı gülümsedim. Şimdi benzi atmış ve sabrı tükenmiş bir halde karşımda duruyordu, denetimini kaybetmişti – her şeye rağmen ondan gerçek, sahici bir duygu kopartabilmiştim sonunda: nefret ve dizginsiz öfke! Elimden gelse bu kötücül sahneyi sonsuza dek uzatırdım, adamın kendine eziyet çektirerek fişlerini tek tek toplamasını buz gibi bir hazla izledim. Muzip bir şeytan gırtlağıma çökmüş kıkırdayıp duruyor ve beni bir kahkaha patlatmaya zorluyordu sanki – bu kahkahayı koyuvermeyi veya o bıngıl bıngıl yumuşak et yığınını bastonumun ucuyla dürtüklemeyi çok isterdim. Şimdiye kadar kötülüğün beni, küstahça oynayan bu kadının alçalmasından aldığım zafer hazzındaki kadar ele geçirdiğini hiç

24


hatırlamıyordum. Talihsiz adam sonunda bütün fişlerini toparlamayı başarmıştı anlaşılan, sadece mavilerden biri fazla uzağa uçmuş ve ayaklarımın dibine kadar gelmişti. Adam nefes nefese arkasına dönüp miyop gözleriyle etrafına bakındı –monoklü ter damlacıklarıyla kaplı burnunun ucuna kadar kaymıştı– ve içimdeki haylazca ayaklanmış kötülük duygusuyla onun bu gülünç çabasını uzatmak için bu andan yararlandım. İçimdeki okullu oğlan ataklığına istemsizce boyun eğerek ayağımı çabucak uzatıp fişin üzerine bastım, şimdi ne kadar çabalarsa çabalasın ben onu aratmaya devam etmek istediğim sürece fişini bulamazdı. Gayretle aradı da aradı, sonra güçlükle soluk alarak renkli fişlerini saydı, bir tanesinin –bendekinin!– hâlâ eksik olduğu belliydi; tam kaynaşan kalabalığın ortasında tekrar aramaya başlamak üzereydi ki, karısı yüzünde kızgın bir ifadeyle benim kibirli yandan bakışımı görmezden gelerek ve öfkeli sabırsızlığını artık dizginleyemeyerek “Lajos!” diye buyurganca bağırdı birden. Adam trompetin sesini duymuş bir at gibi irkildi, aranarak bir kez daha yere baktı –sakladığım fiş tabanımın altını gıdıklıyordu sanki ve gülme isteğimi zor tutuyordum– ve sonra itaatle karısına doğru döndü, o da adamı aşikâr bir telaşla benden uzaklaştırarak gittikçe daha fazla kabaran kalabalığın içine çekti. Ben ikisini izlemek için en ufak bir ihtiyaç duymadan geride kaldım. Bu hikâye benim için bitmiş, yaşadığım erotik gerilim duygusu neşeli bir rahatlamaya dönüşmüştü, bütün heyecanım dağılmış ve geriye, aniden bastıran kötücüllükle yaptığım başarılı şakanın verdiği sağlıklı bir doygunluktan başka bir şey kalmamıştı. Kendimden küstahça, neredeyse taşkın bir hoşnutluk duyuyordum. Ön taraflarda yığılma iyice artmıştı, heyecan dalgalanmaya başlamış ve kara, kirli, tek bir dalga halinde bariyere yüklenmişti, fakat ben bakmadım bile, artık sıkılmıştım. Tam öbür tarafa, Krieau’ya gitmeyi veya eve dönmeyi düşünüyordum ki, öne doğru bir adım atınca unutulmuş bir halde yerde duran mavi fişi gördüm. Fişi yerden aldım ve parmaklarımın arasında çevirerek onu ne yapacağıma karar veremeden baktım. Aklımdan 25


belli belirsiz onu “Lajos”a geri verme fikri geçti, bu karısıyla tanışmak için mükemmel bir vesile olurdu, fakat kadına artık hiçbir ilgi duymadığımı, bu maceranın içimde yaktığı uçucu ateşin eski kayıtsızlığımın içinde çoktan soğuyup gittiğini fark ettim. Lajos’un karısının hırslı ve talepkâr bakışlarının daha fazla üzerimde dolaşmasını istemiyordum artık –şişko onunla bedensel bir şey paylaşmak istemeyeceğim kadar iştah kaçırıcıydı benim için– gerilimin heyecanını yaşamıştım, şimdi sadece gevşek bir merak ve hoş bir rahatlama duyuyordum. Sandalye terk edilmiş olarak orada duruyordu. Rahatça oturup bir sigara yaktım. Karşı tarafta bariyerlerin dibinde heyecan yeniden alevlenmişti, kulak bile kabartmadım. Tekrarlar beni çekmiyordu. Sigaramın solgun dumanının yükseldiğini görünce aklıma Meran’daki golf sahası geldi, iki ay önce orada oturup şelalenin köpüren sularını seyretmiştim. Aynı buradaki gibiydi, orada da uzaktan dinlediğimde ne kızıştıran ne serinleten güçlü bir uğultu yükseliyordu, orada da suskun mavi coğrafyanın içinde dağılan anlamsız bir tını vardı. Fakat yarışın heyecanı artık iyice yükselmişti; şapkaların, şemsiyelerin, çığlıkların, mendillerin köpüğü yine kalabalığın kara dalgalarının üzerinde uçuşuyordu, sesler yine birbirine karışıyor, kitlenin devasa ağzından tek bir çığlık gibi çıkıyordu, fakat bu kez tınısı farklıydı. Aynı ismin bin kez, on bin kez, sevinçle, kulak tırmalayarak, kendinden geçmişçesine, ümitsizce haykırıldığını duydum: “Cressy! Cressy! Cressy!” Ve yine gergin bir yay aniden çözüldü (tekrar heyecanı bile nasıl da tekdüzeleştiriyor!). Müzik tekrar başladı, kalabalık dağıldı. Kazananların numaralarının yazılı olduğu tabelalar üste çıkarıldı. Fark etmeden o yana baktım. En başta bir yedi görünüyordu. Elimde tuttuğumu unutmuş olduğum mavi fişe baktım otomatikman. Onun da üzerinde yedi vardı. Elimde olmadan güldüm. Yedi kazanmıştı, Lajos’cuk doğru ata oynamıştı. Kötücüllüğümle şişko kocayı parasından etmiştim, bir anda taşkın ruh halim geri döndü, şimdi yaptığım kötü şakanın ona kaça mal olduğunu öğrenme isteği duyuyordum. Mavi kartona ilk kez 26


dikkatle baktım, bu yirmi kronluk bir fişti ve Lajos kazanan ata oynamıştı. Bu epeyce yüklü bir kazanç olabilirdi. Fazlaca düşünmeden sadece merakın çağrısına uyarak telaş içindeki kalabalıkla birlikte gişelere doğru sürüklendim. İtiş kakışın içinde kendimi kuyrukların birine girmiş buldum, fişi uzattığımda kime ait olduğunu bankonun ardından görmediğim, ama süratle çalışan iki kemikli el dokuz tane yirmi kronluğu mermer tablanın üzerine sürmüştü bile. Önüme gerçek paranın, o mavi banknotların sürüldüğü o an neşem aniden gırtlağımda düğümlendi. İçimi derhal tatsız bir duygu kapladı. Bana ait olmayan o paraya dokunmamak için ellerimi içgüdüsel olarak geri çektim. Aslında paraları oldukları yerde bırakmayı yeğlerdim. Fakat arkamdaki insanlar kazandıkları paraları almak için sabırsızlanıyorlardı. Böylece sıkıntıyla da olsa paraları parmak uçlarımda kötü bir duyguyla bankonun üstünden almaktan başka çarem kalmadı. Banknotlar mavi alevler gibi avucumu yaktı sanki ve ben onları alan el de bana ait değilmiş gibi farkında olmadan elimi bedenimden uzaklaştırdım. Durumun tatsızlığını derhal kavradım. Bir şaka yüzünden kendi istemim dışında, düzgün bir insana, bir centilmene, bir yedek subaya yakışmayacak bir duruma düşmüştüm ve bunun adını koymaktan bile çekiniyordum. Çünkü bu saklanmış da değil, daha kötüsü hileyle kaydırılmış, çalınmış bir paraydı. Etrafımda sesler çınlıyor, uğulduyordu; insanlar gişelere doğru veya gişelerden ayrılmak üzere itişip kakışıyorlardı. Ben paraları tutan elimi hâlâ ileri doğru uzatmış vaziyette hareketsiz duruyordum. Ne yapmalıydım? Aklıma önce en olağan çözüm geldi, yani paranın gerçek sahibini bulmak, özür dilemek ve geri vermek. Ama bunu yapamazdım, hele o subayın karşısında asla. Ben de bir yedek subaydım ve bu tür bir itiraf derhal rütbeme mal olurdu. Bileti bulmuş bile olsaydım parayı gişeden almam zaten yakışıksız bir davranıştı. Parmaklarımı kaşındıran içgüdüye uyarak elimdeki parayı buruşturup atmak da aklımdan geçti, ama onca

27


insanın içinde bunu yapmak da kolay değildi ve kuşku uyandırırdı. Fakat bana ait olmayan bu parayı hiçbir şekilde üstümde tutmak istemiyordum, değil ki daha sonra birine bağışlamak üzere cüzdanıma yerleştirmek. Çocukluğumdan beri bana aşılanmış olan temizlik duygusuyla bu kâğıtların ucuna dokunmak bile tiksinmeme yol açıyordu. Yeter ki şu paradan kurtulayım diye için için tutuşuyordum, nasıl olursa olsun, yeter ki kurtulayım! Parayı gizlice bırakabileceğim bir yer var mı diye ümitsizlikle etrafıma bakınırken insanların yeniden gişelere hücum etmeye başladıklarını fark ettim, fakat bu kez para yatırmak üzere. Bu fikir benim için bir kurtuluştu. Parayı bana getiren kötü rastlantıya iade edecek, şimdi yeniden yatırılan gümüş ve kâğıt paraları anında yutan o doymak bilmez gırtlağa terk edecektim –evet, doğru olan buydu, gerçek kurtuluş buydu. Aceleyle o tarafa yöneldim, hatta koşturdum, kalabalığı yararak kendime yol açtım. Üzerine oynayabilmem için tanıdığım hiçbir at olmadığı aklıma geldiğinde önümde iki kişi kalmıştı ve biri gişeye varmıştı bile. Telaş içinde etrafımdaki konuşmalara kulak verdim. “Ravachol’e mi oynayacaksınız?” diye sordu birisi. “Elbette, Ravachol’e,” diye yanıtladı yanındaki. “Sizce Teddy’nin de şansı yok mu?” “Teddy mi? Asla. Genç atlar yarışında tümüyle çuvalladı o. Tam bir fiyaskoydu.” Bu bilgileri hararetle kaydettim. Teddy kötüydü demek ki. Kazanamayacağı kesindi yani. Hemen parayı ona yatırmaya karar verdim. Parayı uzattım, varlığını henüz öğrenmiş olduğum Teddy’nin adını verdim, bir el fişleri önüme attı. Şimdi avucumun içinde bir yerine dokuz kırmızı beyaz fiş olmuştu. Bu da kötü bir duygu veriyordu, ama parmaklarımın arasında hışırdayan nakit para kadar tedirgin edici ve aşağılayıcı değildi. İçimde tekrar bir hafifleme, neredeyse bir kaygısızlık hissettim: Artık paradan kurtulmuştum, maceranın tatsız yanı atlatılmış, durum yine başlangıcında olduğu gibi oyuna dönüşmüştü. Tekrar

28


rahatça sandalyeme kuruldum, bir sigara yaktım ve dumanını keyifle savurdum. Fakat bu uzun sürmedi, kalktım, etrafta dolaştım, tekrar oturdum. Tuhaftı: O hoş düşler âleminden çıkmıştım yine. Bedenime uzuvlarımı çıtırdatan bir tür gerilim yayılmıştı. Önce gelip geçen insanlar arasında Lajos ve karısına rastlama olasılığından duyduğum huzursuzluk olduğunu düşündüm, fakat elimdeki yeni fişlerin kendilerininki olduğunu nereden bileceklerdi? İnsanların gerginliği de beni etkilemiyordu, aksine ne zaman tekrar öne doğru hamle yapacaklarını dikkatle izliyordum, hatta kendimi ikide bir ayağa kalkıp yarış başlarken çektikleri bayrağa göz atarken yakaladım. Demek buydu, sabırsızlıktı, bekleyişin içimde tutuşturduğu ateşin yayılmasıydı; yarışın başlamasını, bu sıkıntılı durumun tamamen geride kalmasını bekliyordum. Bir oğlan elinde yarış bülteniyle yanımdan geçerken durdurup programı aldım. Anlamadığım, yabancı bir jargonda yazılmış sözcüklerin içinden tüyolar çıkartmaya çalıştım, sonunda Teddy’yi, jokeyini, haranın sahibinin kim olduğunu ve kırmızı beyaz renkleri buldum. Fakat bunlarla niçin bu kadar ilgileniyordum? Kâğıdı öfkeyle buruşturarak attım, önce ayağa kalktım, sonra tekrar oturdum. Bir anda ateş basmıştı, terleyen alnımı mendilimle kurulamam gerekti ve yakamın sıkmaya başladığını hissettim. Yarış hâlâ başlamak bilmiyordu. Nihayet gonk çaldı, insanlar hücum ettiler ve o an start gongunun beni de aynı bir çalar saat gibi irkilterek bir tür uykudan uyandırdığını dehşetle fark ettim. Öyle bir şiddetle ayağa fırladım ki sandalyem devrildi, sonra hızla öne doğru atıldım, hayır, daha doğrusu koşturdum ve fişleri hırsla parmaklarımın arasında sıkarak, sanki bir yere geç kalacakmışım, çok önemli bir şeyi kaçıracakmışım gibi çılgınca bir korkuyla kalabalığın içine daldım. Hatta insanları kabaca sağa sola iterek en öndeki bariyere ulaştım, tam o sırada bir hanımefendinin uzandığı bir sandalyeyi umursamazca çekip aldım. Densizliğimi ve hırsın gözlerimi kararttığını kadının –karşımda öfkeyle kalkan kaşlarını gördüğüm 29


kadın iyi tanıdığım biriydi, Barones R.’ydi– şaşkın bakışlarından hemen anladım, fakat utanç ve inattan onu görmezden gelerek yarışı izleyebilmek için sandalyenin üstüne çıktım. Uzaklarda yeşilliğin içinde atlar küçük bir küme halinde başlangıç çizgisine yan yana sıkışarak dizilmişti. Uzaktan renkli kuklalar gibi görünen ufak tefek jokeyler onları güçlükle çizgide tutuyorlardı. Derhal aralarında kendiminkini aradım, fakat gözlerimin alışkın olduğu bir şey değildi bu, sıcakta gözlerimin önünde tuhaf titreşimler oluyordu ve ben o renkli lekelerin arasında kırmızı beyazı seçemedim. O sırada gonk ikinci kez vurunca atlar aynı yaydan fırlayan yedi ayrı renkli ok gibi çayırın içine fırladılar. Bu zarif hayvanların yere neredeyse değmeden dörtnala kalkarak ileri atılmalarını, çimenin üzerinde uçar gibi ilerlemelerini sükûnetle ve sadece estetik açıdan izlemek harika bir şey olmalıydı. Fakat ben bunları hiç fark etmeden sadece kendi atımı ve jokeyimi tanıyabilmek için ümitsizce çabalıyor ve yanıma bir dürbün almamış olduğum için kendime lanetler yağdırıyordum. Ne kadar eğilsem, uzansam da uçarak yuvarlanan bir yumak halinde birbirine karışan beş sinekten başka bir şey göremedim; sadece yavaş yavaş kümenin şekil değiştirdiğini, dönemece geldiklerinde uzayarak kama biçimi aldığını fark ettim, kümenin ucu öne doğru sivrilirken arkalarda kopmalar başladı. Yarış hararetlenmişti: Dörtnala giderken uzaklaşmış olan üç veya dört at şimdi birbirine iyice yapışmış renkli şeritler gibi görünüyorlardı ve bazen biri, bazen diğeri bir baş öne çıkıyordu. Elimde olmadan ben de, sanki at binercesine heyecanla yaylanıp gerilirsem yarıştakilerin hızını artırıp kendimle birlikte çekebilecekmişim gibi tüm bedenimle öne doğru uzandım. Etrafımda heyecan yükseliyordu. Daha deneyimli olanlar dönemece varan renkleri tanımış olmalıydılar ki, şimdi çalkalanan kalabalığın içinden vınlayan fişekler gibi isimler yükseliyordu. Yanımda ellerini kudurmuşçasına sallayarak duran biri atlardan birinin başı ne zaman öne çıksa ayaklarını yere vura vura tiksinç

30


tizlikte ve zafer dolu bir sesle haykırıyordu: “Ravachol! Ravachol!” Bu atın jokeyinin mavi ışıltısını gerçekten de gördüm ve öne geçen benim favorim olmadığı için öfke duydum. Yanımda duran münasebetsizin attığı yırtık “Ravachol!” çığlıkları gittikçe katlanılmazlaşıyordu; öfkeden neredeyse kuduracaktım, haykırırken açılan ağzının ortasındaki kara deliğe bir yumruk geçirmeyi ne kadar isterdim. Hiddetten titriyordum, nöbete yakalanmış gibiydim, her an anlamsızca bir şey yapabilecek durumda olduğumu hissettim. Fakat tam o sırada bir başka at öndekine yetişti. Belki de Teddy’ydi bu, belki de, belki de – bu umutla yeniden heyecanlandım. Gerçekten de o anda eyerin üstünde yükselip atın sağrısına doğru bir hamle yapan jokeyin üstünde kırmızı bir yansıma gördüm, evet bu o olabilirdi, o olmalıydı, o, o! Fakat atı niçin hızlandırmıyordu şu hergele? Bir kırbaç daha! Hadi bir daha! Şimdi çok yaklaşmıştı! Şimdi bir karış kalmıştı! Niçin Ravachol kazansındı? Ravachol? Hayır, hayır Ravachol olmaz! Teddy! Teddy! Haydi Teddy! Haydi ileri! Ansızın kendimi zorlayarak geri attım. Ne – ne oluyordu burada? Bu bağıran kimdi? Bu, “Teddy! Teddy!” diye kudurmuş gibi haykıran kimdi? Bendim bu bağıran. Kendimi o taşkınlık halinde yakalayınca korktum. Kendimi tutmak, frenlemek istedim, yaşadığım coşkunun orta yerinde ansızın kapıldığım utanç azap vericiydi. Ne var ki gözümü pistten ayıramıyordum, orada iki at birbirine yapışmış gibi mücadele ediyordu, Ravachol’ün, o yürekten nefret ettiğim, lanet olası Ravachol’ün ensesindeki gerçekten de Teddy olmalıydı, çünkü şimdi çevremde başkaları da en üst perdeden ve bir ağızdan, “Teddy! Teddy!” diye haykırıyorlardı, tam bir anda kendime gelmişken bu çığlıklarla yeniden aklım başımdan gitti. O kazanmalıydı, evet o kazanmalıydı ve gerçekten de şimdi, şimdi uçar gibi giden diğer atın arkasından bir baş ileri çıktı, sadece bir karış, bir karış daha ve artık boynu görünüyordu – o anda gonk gümbürdedi ve sevincin, umutsuzluğun ve öfkenin sesi tek bir çığlık halinde patladı. Sabırsızlıkla

31


beklediğim isim bir saniye boyunca bütün göğü doldurarak maviliğe yükseldi. Sonra düştü ve bir yerlerde müzik başladı. Ateş basmış, ter içinde kalmış bir halde, yüreğim çarparak sandalyeden indim. Yaşadığım taşkın heyecanla o kadar allak bullak olmuştum ki, biraz oturma ihtiyacı hissettim. Rastlantı meydan okuyuşuma boyun eğmiş ve ben daha önce hiç yaşamamış olduğum bir esrimenin, anlamsızca bir sevincin içine düşmüştüm; aslında bu atın kazanmasını istemediğimi, niyetimin paradan kurtulmak olduğunu, her şeyin benim iradem dışında gerçekleştiğini söyleyerek kendimi boşu boşuna kandırmaya çalıştım. Fakat buna kendim de inanmadım, zaten uzuvlarımda amansızca bir kıpırtı hissetmeye başlamıştım bile, sanki mıknatısla bir yere doğru çekiliyordum ve nereye çekildiğimi de biliyordum: Zaferimi görmek istiyordum, onu hissetmek, ona. dokunmak istiyordum; para, çok para, parmaklarımın arasında hışırdayan mavi banknotlar istiyordum; tüm bedenimi dolaşan o titreşimi hissetmek istiyordum. Tanımadığım, kötücül bir haz beni ele geçirmişti ve artık hiçbir utanç duygusu ona teslim olmamı engelleyemiyordu. Daha ayağa kalkar kalkmaz hızla, koşarak gişelere gittim, son derece kaba bir tarzda, gişenin başında bekleyenlerin arasından kendime dirseklerimle yol açtım, sadece parayı cismen görebilmek için insanları sabırsızlıkla iki yana ittim. İtip kaktıklarımdan biri arkamdan, “Odun!” diye bağırdı; duydum, ama hesap sormak aklıma gelmedi, akıl almaz, hastalıklı bir sabırsızlıkla titremekteydim çünkü. Sonunda sıra bana geldi, bir tomar mavi banknotu avuçladım. Titreyerek ve aynı zamanda hevesle saydım. Altı yüz kırk kron vardı. Paraları hırsla aldım. İlk düşüncem oynamaya devam etmek, daha fazla, daha fazla kazanmak oldu. Yarış bültenim neredeydi? Ah, o heyecanla fırlatıp atmıştım. Yenisini edinmek için çevreme bakındım. İşte o zaman adlandıramadığım bir korkuya kapılarak çevredeki herkesin çıkışa doğru uzaklaşarak dağıldığını, gişelerin kapandığını, dalgalanan bayrağın indiğini fark ettim. Yarışlar bitmişti. Bu sonuncusuydu. Bir saniye kadar donmuş gibi kaldım. 32


Sonra içimde sanki bir haksızlığa uğramışım gibi bir öfke kabardı. Şimdi bütün sinirlerim gerilmiş titrerken, kanım yıllardan beri olmadığı kadar ateşlenmişken her şeyin bitmiş olduğunu kabul edemiyordum. Fakat yanıldığıma inanarak aldatıcı isteklerle umudu yapay olarak beslemenin yararı yoktu, çünkü renkli kalabalık giderek artan bir hızla dağılıyordu, geriye kalan tek tük insanların arasında çiğnenmiş çimenlerin yeşili görünüyordu artık. Yavaş yavaş asabi bekleyişimin gülünçlüğünü kavrayınca şapkamı aldım –bastonumu o heyecanla turnikelerde unutmuştum belli ki– ve çıkışa yöneldim. Park görevlilerinden birisi yaltakçı bir hareketle kasketini kaldırarak bana doğru seğirtti, arabamın numarasını verince elini ağzının önünde boru gibi tutarak alanın ötesine doğru bağırdı ve anında tok nal seslerinin yaklaştığı duyuldu. Arabacıdan ağır ağır anayolu takip etmesini istedim, çünkü tam da şimdi heyecanım tatlı tatlı düşmeye başladığında bütün olanları zihnimde tekrar canlandırmak için yoğun bir istek duydum. Tam o sırada başka bir araba önümüze geçti, ister istemez o yana baktım ve başımı hemen çevirdim. Arabadakiler o kadın ve semirgin kocasıydı. Beni fark etmemişlerdi. Fakat ben anında sanki yakalanmışım gibi pis ve boğucu bir duyguya kapıldım. Elimde olsa arabacıya seslenip onlardan hemen uzaklaşmak için atları kırbaçlamasını isterdim. Kadınların rengârenk giysileriyle ağaçların yeşil denizinin kıyısında çiçek dolu tekneler gibi salınan diğer pek çok faytonun arasında bizimki de kauçuk tekerleklerinin üstünde usulca kayıyordu. Hava yumuşak ve ılıktı, akşam serinliğinin ilk esintileri şimdiden hissediliyor, zaman zaman çiçek kokularını taşıyordu. Fakat daha önce yaşamış olduğum o düşler âlemindeki gibi hoş duygu tekrarlanmadı, dolandırmış olduğum adamla karşılaşmak utancımı tazelemişti. Heyecanımın içine bir aralıktan giren soğuk hava akımı gibi utanç sızmıştı. Olanları berrak zihinle bir kez daha düşününce kendi kendimi anlayamaz oldum: Benim gibi bir centilmen, elit tabakaya ait biri, saygın bir yedek subay, ihtiyacı 33


olmayan bulunmuş bir parayı alıp cüzdanına sokmuş, hatta her türlü özrü silecek biçimde taşkın bir sevinçle bundan haz almıştı. Daha bir saat öncesinde düzgün, lekesiz bir insan olan ben para çalmıştım. Ben bir hırsızdım. Ve araba hafif bir tırısla yol alırken ben adeta kendi kendimi korkutmak istercesine, farkına varmadan atların nal sesleriyle aynı ritimde, “Hırsız! Hırsız! Hırsız!” diye tekrarladım. Fakat tuhaf bir şeydi bu, nasıl anlatabilirim bilmiyorum; evet, öylesine açıklanamaz bir şey ki, öylesine acayip ve yine de kendimi hiçbir biçimde sonradan yanıltmadığımı biliyorum. O anlarda duygularımın her saniyesinin, düşüncelerimin her titreşiminin öylesine olağanüstü bir berraklıkla bilincindeyim ki, böyle bir şeyi otuz altı yıllık yaşamımda daha önce hiç yaşamadım ve buna rağmen olayların bu akıldışı dizilimini, algımdaki bu şaşırtıcı iniş çıkışı ortaya dökmeye cesaret edemiyorum; evet, herhangi bir şair veya psikolog bu olanları akla uygun bir şekilde tasvir edebilir miydi acaba, ondan da emin değilim. Benim yapabileceğim sadece olayları hiç beklenmedik bir biçimde ortaya çıktıkları sıraya göre dizmek. Evet, kendi kendime, “Hırsız! Hırsız! Hırsız!” dedim. Sonra hiçbir şeyin olmadığı tuhaf, adeta bomboş bir an geldi, sadece –ah, bunu ifade etmek ne kadar da zor– kulak verdiğim, kendi içimi dinlediğim bir an. Kendimi suçlamış, kendimi yargılamıştım, şimdi yargıç hükmünü bildirecekti. İçimi dinlemeye devam ettim, ama bir şey olmadı, hiçbir şey olmadı. Beni kendime getirmesini, tarifsiz ve dipsiz bir utanca düşürmesini beklediğim kırbaç gibi şaklayan “hırsız” sözcüğü içimde hiçbir şey uyandırmamıştı. Sabırla birkaç dakika bekledim, sonra kendime biraz daha yakından baktım –çünkü bu inatçı suskunluğun altında bir kıpırtı olduğunu hissediyordum– ve delicesine bir ümitle kendime yönelttiğim bu suçlamayı izlemesi gereken, ama bir türlü gelmeyen o yankıyı, tiksintiyle, öfkeyle, çaresizlikle atılacak çığlığı bekliyordum. Yine hiçbir şey olmadı. Hiçbir yanıt gelmedi. Kendime tekrar aynı sözcüğü tekrarladım:

34


“Hırsız! Hırsız!” Bu kez ağır işiten, felçleşmiş vicdanımı uyandırabilmek için bağırdım. Yine bir yanıt gelmedi. Sonra birden sanki bir kibrit çakılmış da karanlık derinliklere tutulmuş gibi bilincimde çakan çiğ bir ışıkla fark ettim ki, ben sadece utanmak istiyordum, ama aslında utanmıyordum, hatta o derinliklerde bir şekilde gizli bir gurur, daha da ötesi, yaptığım o budalalıktan duyduğum bir hoşnutluk vardı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Şimdi kendimden gerçekten korkarak bu beklenmedik yüzleşmeye karşı direndim, fakat içimde kabararak, şiddetle yükselen bir duygu vardı. Hayır, kanımda böylesine hararetle mayalanan şey utanç değildi, öfke değildi, kendimden tiksinme değildi; içimde tutuşan, taşkınlığın parlak, harlı alevleriyle kıvılcımlanan şey sevinçti, esrik bir sevinç; çünkü yıllar, yıllar sonra ilk kez o dakikalarda yeniden gerçek anlamda yaşadığımı, duygularımın felçleşmiş, ama henüz ölmemiş olduklarını, tutkunun o sıcak kaynağının her şeye rağmen kayıtsızlığımın pas tutmuş yüzeyinin altında bir yerlerde gizlice akmayı sürdürmüş olduğunu hissettim ve şimdi rastlantının sihirli değneği dokununca yüreğime kadar ulaşmıştı. Benim içimde bile, soluk alıyor oluşumu evrenin bir parçası olmaya borçlu olsam da benim içimde bile, yeryüzüne ait her şeyde bulunan o gizem dolu volkansı özün, bazen tutkunun sarsıntılarıyla parlayan ateşi hâlâ canlıydı demek ki; demek ki ben de yaşıyordum, canlıydım, kötücül ve ateşli hazları olan bir insandım. Bu tutkunun fırtınasıyla bir kapı açılmıştı, içimde bir derinleşme olmuştu ve ben haz dolu bir esrimeyle içimdeki bu bilinmeyene bakarken hem korkuyor hem hayat buluyordum. Ve fayton düşler içindeki bedenimi üst tabakanın toplumsal dünyasının içinden ağır ağır geçirirken ben basamak basamak, insana dair olanın içimdeki derinliklerine indim; bu sessiz yolculukta tarifsiz bir yalnızlık içindeydim, üstüme sadece aniden aydınlanan bilincimin parlak meşalesinin ışığı düşüyordu. Gülerek, sohbet ederek dalgalanan bir insan kalabalığının ortasında ben kendi kendimi arıyordum, içimdeki o yitik insanı arıyordum, idrak edişin o büyülü sürecinde yılları 35


yoklayarak gerilere gittim. Hayatımın tozlanıp körelmiş aynalarında ansızın tümüyle yitik şeyler beliriverdi, daha bir okul çocuğuyken bir arkadaşımın çakısını çaldığımı ve aynı şeytani sevinçle onun herkese sorup çırpınarak her yerde çakısını arayışını izlediğimi hatırladım; birden cinsellikle ilgili bazı anlardaki o gizemli fırtına kokusunun anlamını kavradım, tutkumun sadece körelmiş olduğunu, toplumsal çılgınlık tarafından, dayatılan centilmenlik ideali tarafından çiğnenmiş olduğunu anladım, ama yaşamın sıcak nehirleri, çok derinlere gömülmüş kanallardan ve çeşmelerden de olsa diğer herkeste olduğu gibi benim içimde de akıyordu. Ah, canlılığım her zaman vardı elbette, sadece yaşamaya cesaret edememiştim, kendimi boğazlamış ve kendimden gizlemiştim; fakat şimdi bütün o baskı altındaki güç patlamıştı, yaşam denen o zenginlik, o tarifsiz kudret bana galip gelmişti. Şu andaysa yaşama hâlâ bağlı olduğumu biliyordum, yaşamın gerçek yanının –bunu başka nasıl ifade edebilirim ki– sahici yanının, çarpıtılmamış yanının içimde filizlendiğini rahmindeki çocuğun ilk kez kıpırdadığını duyan bir kadının doygun mutluluğuyla hissettim. Benim gibi içi ölmüş bir insanın –bunları yazmaktan neredeyse utanç duyuyorum– ansızın yeniden çiçeklenişini, damarlarımda kanın kızıl ve huzursuz akışını, duyguların bu sıcaklıkla ağır ağır uyanışını ve tatlı ya da buruk, bilinmeyen bir meyve gibi olgunlaştığımı hissettim. Tannhäuser’in mucizesi benim başıma bir yarış alanının çiğ ışıkları altında, binlerce avare insanın uğultusunun içinde gelmişti: Yeniden hissetmeye başlamıştım, kurumuş dal yeniden yeşermiş tomurcuk veriyordu. Yanımızdan geçen arabadan bir beyefendi selam vererek adımı seslendi – belli ki ilk selamını görmemiştim. Kendi içime bir sağanak gibi yağmanın, şimdiye kadar yaşadığım en derin rüyanın tatlı kucağında rahatsız edilmenin öfkesiyle irkildim. Fakat selam verenin kim olduğuna baktığım an kendime geldim: Bu, sevgili okul arkadaşım ve şimdi bir savcı olan Alfons’tu. Aklımdan birden beni allak bullak ederek şunlar geçti: Sana dostça selam veren

36


bu insan şimdi ilk kez üzerinde iktidar kazanmış durumda, işlediğin suçu öğrendiği anda eline düştün demektir. Ne yaptığını bilmiş olsaydı seni bu arabadan da, burjuva hayatının o tasasız rahatlığından da çekip çıkartır, üç beş yıllığına parmaklıkların arkasına, yaşamın döküntülerinin, diğer hırsızların arasına atardı, ki onları o pis hücrelere savuran yoksulluğun kırbacından başka bir şey değildir. Ne var ki korkunun soğuk eli bileğimi ancak bir an için kavrayabildi, kalbimin atışlarını ancak bir an için durdurabildi – sonra bu düşünceler de tekrar coşkun duygulara, akıldışı, küstah bir gurura dönüştü, şimdi çevredeki diğer insanları kendimden son derece emin, neredeyse kibirle izlemekteydim. Aklımdan şunlar geçti: Eğer nasıl biri olduğumu bilseydiniz, şu anda beni selamlarken yüzünüzde gördüğüm o tatlı, dostane gülümseme kim bilir nasıl donup kalırdı dudaklarınızın kıyısında! Vereceğim selamı bir çamur lekesini silkeler gibi öfkeyle küçümseyerek elinizin tersiyle geri çevirirdiniz. Ama daha siz beni dışlayamadan ben sizi dışladım, bugün öğleden sonra, benim de bir parçası olduğum o soğuk, kemikleşmiş dünyanızın dışına fırlattım kendimi, pistonların üstünde duygusuzca kayan ve kendi etrafında kibirle dönen o büyük mekanizmada sessizce çalışan bir çarktım ben de. Hiç bilmediğim bir uçurumun içine düştüm, yine de o bir saatin içinde sizin aranızda geçirdiğim kaskatı yıllardan çok daha canlı hissettim kendimi. Size ait değilim artık, içinizden biri değilim, ama yükseklerde ama diplerde dışınızda bir yerlerdeyim, fakat asla ve asla sizin burjuva refahınızın düz kumsallarında değilim artık. İlk kez iyiliğin ve kötülüğün insanın içinde yaratabileceği haz adına ne varsa hepsini hissettim, fakat benim nerelere vardığımı asla bilemeyeceksiniz, beni asla tanıyamayacaksınız: Ey siz insanlar, siz benim sırrımı nereden bileceksiniz! Şık giyimli bir centilmen olarak mesafeli bir ifadeyle selamlar verip teşekkürler ederek dizi dizi faytonların arasında yol alırken o bir saat içinde hissetmiş olduğum şeyleri nasıl ifade edebilirim!

37


Dış kabuğum, eskiden ben olan o insan, çevresindeki diğer yüzleri hâlâ görüp tanırken içimde öylesine baş döndürücü bir müzik çağıldıyordu ki, bu çılgın gümbürtünün içinden haykırarak dışa bir şey yansıtmamak için kendimi zorlamam gerekti. İçimdeki bu kabarmanın verdiği fiziksel işkence duygusuyla elimi boğulan biri gibi yüreğimin altında gümbür gümbür attığı göğsümün üstüne şiddetle bastırmak zorunda kaldım. Fakat acı olsun, haz olsun, korku olsun, dehşet veya pişmanlık olsun, hiçbirini tek ve diğerlerinden ayrı hissetmedim, hepsi iç içe geçip erimişti; sadece hissettiğimi, yaşadığımı, nefes aldığımı duyuyordum. Ve yıllardır unutmuş olduğum bu en basit, en temel duygu beni sarhoş etti. Otuz altı yıllık hayatımın hiçbir anında, canlı olduğumu bu baş döndürücü bir saat boyunca hissettiğim kadar coşkuyla hissetmemiştim. Araba hafif bir sarsıntıyla durdu, arabacı dizginlere asılmıştı, bana doğru dönerek eve mi gitmek istediğimi sordu. İçimdeki âlemin sarhoşluğundan sıyrılarak gözlerimi ağaçlık yola çevirdiğimde ne kadar uzun süre düşlere dalmış olduğumu, esrikliğimin nasıl saatlere yayıldığını şaşırarak fark ettim. Hava kararmıştı, ağaçların tepelerinde hafif bir rüzgâr salınıyordu, kestanelerin akşam yaydıkları koku serinliğin içinden hissediliyordu. Ve dalların peçesinin ardından ay ışığı gümüş ışıltılarıyla süzülmeye başlamıştı bile. Bu kadar gezinti yeterdi artık, yetmeliydi. Ama yeter ki şimdi eve, alışılmış eski dünyamın içine dönmeyeydim! Arabacının parasını ödedim. Cüzdanımı çıkartıp parmaklarımın arasındaki banknotları sayarken parmak uçlarımdan hafif bir elektrik şoku yayılır gibi oldu: O utanç duyan eski benin bir yanı içimde hâlâ uyanık olmalıydı. Tükenmekte olan centilmenlik ruhu hâlâ can çekişmekteydi, yine de çalıntı parayı parmaklarımın arasında büyük bir neşeyle çevirdim, sevinç beni cömertleştirmişti. Arabacı öyle abartılı teşekkür etti ki elimde olmadan gülümsedim: Ah, paranın nereden geldiğini bir bilseydin! Atlar harekete geçti, araba yoluna devam etti. İnsanın mutlulukla yaşamış olduğu karaya limandan ayrılan bir gemiden bir kez daha 38


bakması gibi arkasından baktım. Gülen, konuşan, müzikle dalgalanan kalabalığın ortasında bir an dalgın ve çaresiz öylece durdum. Saat yediye gelmiş olmalıydı, düşünmeden her Prater ziyareti sonrasında topluluk içinde yemek yeme alışkanlığında olduğum Sachergarten’e yöneldim, herhalde faytoncu da beni özellikle burada bırakmıştı. Fakat elit bahçe restoranının kapı ziline dokunduğum anda bir şey beni engelledi: Hayır, bu dünyaya dönmek istemiyordum henüz, gizemli bir şekilde ruhumu dolduran o muhteşem mayalanmanın kaygısızca sohbetlerin içinde dağılıp gitmesini istemiyordum, saatlerden beri kendimi zincirlenmiş hissettiğim maceranın kıvılcımlı büyüsünden henüz kopmak istemiyordum. Bir yerlerden boğuk, yolunu şaşırmış bir müzik sesi geliyordu, elimde olmadan peşine düştüm, çünkü bugün her şey beni cezp ediyordu, kendimi tümüyle rastlantıya bırakmaktan büyük bir haz duyuyordum ve usulca dalgalanan bir insan denizinin ortasındaki bu körlemesine sürüklenişin olağanüstü bir cazibesi vardı. Kanım bu fokurdayan sıcak, kıvamlı insan bulamacının içinde iyice kabarmıştı: Bir anda yay gibi gerilmiş, uyarılmıştım; bu insan nefesi, toz, ter ve tütün karışımı geniz yakan dumansı kokunun içinde bütün duyularım sonuna kadar açılmıştı. Çünkü önceleri, hatta daha dün, kusursuz bir centilmen olarak yaşamım boyunca kibirle kaçındığım; adi, bayağı ve avam bulduğum her şey yeni uyanan içgüdülerimi büyülercesine çekiyordu; sanki hayvansı, dürtüsel ve bayağı olanla kendi aramda ilk kez bir yakınlık hissediyordum. Burada şehrin döküntülerinin, askerlerin, hizmetçi kızların, serserilerin arasında kendimi bir şekilde iyi hissediyordum ve bu benim için tümüyle anlaşılmaz bir şeydi: Soluduğum havadaki geniz yakan kokuyu bir çeşit hazla içime çekiyordum, yumak olmuş bir kalabalığın içinde iteklenip sıkıştırılmak hoşuma gidiyordu ve içinde bulunduğum anın beni iradem dışında sürükleyeceği noktayı şehvetli bir merakla bekliyordum. Ayaktakımının Prater’inden gelen zil ve trampet sesleri giderek tizleşip yükseliyor, müzik dolapları tekdüze bir ritimle sert polkalar ve 39


hareketli valsler çalıyorlardı; bunlara barakalardan gelen boğuk darbe sesleri, çıngıraklı kahkahalar, dağınık sarhoş naraları karışıyordu ve şimdi de çocukluğumun atlıkarıncalarının çılgın ışıklarının ağaçların arasında döndüklerini görüyordum. Meydanın orta yerinde durup bütün o patırtının ruhuma çarpmasını, gözlerimi, kulaklarımı doldurmasını bekledim: Bu gürültü çağlayanı, bu cehennemi kargaşa bana iyi geliyordu, çünkü bu patırtıda benim içimdeki tufanı dindiren bir şeyler vardı. Hizmetçi kızların adeta cinselliklerini de çınlatan çağıltılı zevk kahkahaları atarak eteklerini savura savura salıncakların üstünde göklere yükselişlerini, kasap çıraklarının ağır balyozları güç ölçme aletinin üstüne gülerek indirişlerini, çığırtkanların müziğin gürültüsünü bastırmaya çalışarak kısılmış sesleri ve maymunsu jestleriyle oradan oraya koşturmalarını seyrettim; bütün bunlar kalabalığın binlerce sesin birbirine karıştığı, aralıksız hareket eden, kalitesiz müzikle esrimiş bedeniyle, ışıkların titreşmeleriyle ve kendi bir arada oluşlarının sıcak hazzıyla nasıl da ağdalanarak karışıyordu. Kendi aymazlığımdan kurtulduktan sonra birden başkalarının yaşamlarını da hissetmeye başlamıştım, milyonluk kentin kızışmışlığını, kendini hararetle ve yüklenmiş bir halde pazar akşamının şu birkaç saatine akıtışını, kendi doluluğundan uyarılarak karanlık, hayvansı, ama bir şekilde de sağlıklı ve dürtüsel bir haz duyduğunu hissediyordum. Ve bu sıcak, tutkulu, sıkış tıkış bedenlerle sürekli temas halinde olmaktan, onlara sürtünmekten o ateşli kösnüllüğün yavaş yavaş bana da geçmeye başladığını fark ettim: Keskin kokuların uyardığı sinirlerim gerilerek bedenimin dışına uzanmıştı adeta, duyularım gürültünün içinde sarhoşlukla kıpırdıyor ve her güçlü hazza karışması kaçınılmaz olan o altüst edici esrimeyi hissediyordu. Yıllardan beri ilk kez, belki de hayatımda ilk kez kitleyi hissediyordum; benim onlardan kopuk, ayrı varlığıma haz akıtan bir güç olarak insanları hissediyordum. Bir set yıkılmıştı ve damarlarımdan bir şeyler bu dünyanın içine akıyor, sonra ritmik olarak tekrar geri dönüyordu, şimdi içimi yepyeni bir

40


tutku kaplamıştı; onlarla aramdaki son ince zarı da yırtmak, onlara karışmak istiyordum; bu ateşli, yabancı, kaynama halindeki insanlıkla çiftleşmek için dayanılmaz bir istek duyuyordum. Bir erkeğin hazzıyla, bu ateşli dev bedenin fokurdayan kucağına yerleşme arzusu duyarken dişil bir haz da beni her temasa, her seslenişe, her çağrıya, her kucaklamaya açık hale getiriyordu – artık bana ne olduğunu biliyordum, içimde aşk vardı ve sadece yeniyetmelik günlerinin o karmaşası içinde duyulabilecek türden bir aşk gereksinimi vardı. Ah, ne olursa olsun bu canlılığın içine dalmalıydım, başkalarının bu nabız gibi atan, gülen, soluk alan tutkusuna bir şekilde ben de katılmalıydım, ne olursa olsun ben de içlerine karışmalı, damarlarında akmalıydım; kalabalığın ortasında iyice küçülmeli, adsızlaşmalıydım, dünyanın kirinin içinde bir tekhücreliden ibaret kalmalıydım, on binlerle birlikte çamurların içinde zevkten titreyerek kıvılcımlanan bir yaratık olmalıydım – ne olursa olsun bu bereketin, bu anaforun içine atlamalı, kendimi kendi gerginliğimden bir ok gibi fırlatmalıydım bilinmeyenin içine doğru, beraberliğin göklerine doğru. Şimdi biliyorum ki ben o zaman sarhoştum. Kanımda her şey, atlıkarıncaların çanının gümbürtüsü, erkeklerin el attığı kadınların hafif haz kahkahaları, müziğin karmaşası, eteklerin uçuşması, hepsi birbirine karışmış çılgın gibi akıyordu. En küçük ses bile içime saplanıyor, sonra bir kez daha burkularak şakaklarımda zonkluyordu; her dokunuşu, her bakışı olağanüstü bir hassasiyetle sinir uçlarımda hissediyordum (deniz tutmasında olduğu gibi), ama bunların hepsi baş döndürücü bir bağlantı içinde oluyordu. İçine düşmüş bulunduğum durumun karmaşıklığını sözcüklerle ifade etmem olanaksız, ama belki de bunu en iyi bir benzetmeyle anlatabilirim: Gürültüyle, duygularla, seslerle aşırı dolmuş olduğumu söylerken, bir an sonra aksını kırabilecek bir basınçtan kurtulmak için tüm çarklarıyla delicesine dönen bir makine gibi aşırı ısınmış olduğumu kastediyorum. Kızışmış kanım parmak uçlarımda atıyor, şakaklarımda zonkluyor, boğazımı sıkıyor, alnımı zorluyordu – yıllar süren duygusal uyuşukluktan sonra bir 41


anda beni kül eden bir ateşe yakalanmıştım. Şimdi kendimi açmam, kendi içimden fırlayıp çıkmam, bir sözcükle, bir bakışla kendimi anlatmam, dışıma taşmam, kendimi elden çıkarmam, teslim etmem, basitleştirmem, çözmem gerektiğini hissediyordum – suskunluğun, beni bu sıcak, akışkan, canlı unsurdan ayıran sert kabuğundan kurtarmalıydım kendimi bir şekilde. Saatlerden beri hiç konuşmamış, kimsenin elini sıkmamış, kimsenin anlayışlı ve soran bakışlarıyla karşılaşmamıştım ve şimdi yaşadıklarımın akını altında bu uyarılmışlık hali suskunluğun karşısında büyüyordu. Hiç ama hiçbir zaman, binlerce insanla birlikte dalgalandığım, dört bir yanımdan sıcaklıkla ve sözcüklerle kucaklandığım, ama yine de bu doluluğun akışından kopuk olduğum şu anki kadar büyük bir paylaşma, bir insan yakınlığı ihtiyacı duymamıştım. Denizde susuzluktan ölen biri gibiydim. Bir yandan da bu eziyetin her an arttığını, sağımda solumda her an yabancı bir şeylerin birbirine dokunarak birleştiğini, cıva küreciklerinin oyun oynarcasına bir araya geldiklerini görüyordum. Delikanlıların tanımadıkları kızların yanından geçerken onlara laf attıklarını ve daha ilk sözcükten sonra kollarına girdiklerini, her şeyin buluştuğunu ve birleştiğini gördükçe içimi bir kıskançlık kaplıyordu. Atlıkarıncada bir selam, geçerken bir bakış yetiyordu ve birbirlerini tanımayan insanlar bir sohbete girip kaynaşıyorlardı, belki de birkaç dakika sonra tekrar ayrılmak üzere, ama bu yine de bir bağdı, buluşmaydı, anlaşmaydı ve o an benim tüm varlığım bunlar için tutuşuyordu. Oysa sosyal ortamlarda konuşma becerisine sahip, tarzına güvenen ve aranan bir sohbet arkadaşı olan ben, korkudan ölüyordum, benimle alay edecekleri endişesiyle o geniş kalçalı hizmetçi kızlardan biriyle konuşmaya çekiniyordum, hatta biri tesadüfen benden yana baktığında gözlerimi yere çeviriyordum, ama içimden tek bir sözcük için yanıp tutuşuyordum. Bu insanlardan ne istediğim kendim için bile net değildi, sadece yalnız kalmaya ve kendi ateşimle kavrulmaya daha fazla dayanamayacaktım. Fakat bütün bakışlar beni yalayıp geçiyordu, kimse varlığımı hissetmek istemiyordu. Bir ara on iki yaşlarında 42


üstü başı dökülen bir oğlan yakınıma geldi, ışıkların yansısı bakışlarını aydınlatmıştı, hoplayan tahta atlara öylesine bir özlemle bakıyordu ki. Küçük ağzı susuzluktan yanarmış gibi açık duruyordu: Belli ki binecek parası yoktu ve diğerlerinin bağırışlarından ve kahkahalarından pay çıkartmaya çalışıyordu. Kendime ite kaka yol açarak ona yaklaştım ve “Sen de bir tur binmek ister misin?” diye sordum – fakat sesim niçin böyle titremiş ve tiz bir şekilde çatlamıştı? Bana baktı, korktu –Niçin? Niçin?– sonra kıpkırmızı oldu ve tek bir şey söylemeden kaçıp gitti. Yalınayak bir çocuk bile benden bir armağan kabul etmek istemiyordu. Öyle hissediyordum ki, bende onlara korkunç yabancı gelen bir şeyler vardı, bu yüzden hiçbir şekilde aralarına karışamıyor, beni saran bu yoğun kitleden kopuk bir şekilde suyun üzerindeki bir yağ damlası gibi tek başıma yüzüyordum. Fakat pes etmedim, daha fazla yalnız kalamazdım. Tozlu rugan ayakkabılarımın içinde ayaklarım yanıyordu, çıkan dumanların yoğunluğundan boğazım kurumuştu. Etrafa bakındım: İki yanımdan akan insan selinin arasında küçük adacıklar gibi duran yeşil alanlar vardı, buralarda halktan insanlar çıplak tahta sıralara oturmuş, kırmızı kareli örtüler serili masaların başında biralarını içiyor, pazar günü pipolarını tüttürüyorlardı. Görüntü çekiciydi, birbirlerini tanımayan insanlar bir arada oturmuş sohbet ediyorlardı, o çılgın kargaşanın ortasında bir parça huzur vardı burada. İçeri girdim, masaları gözden geçirdim, sonunda iriyarı bir esnafın karısı, iki neşeli kızı ve küçük oğluyla birlikte oturduğu bir tanesini gözüme kestirdim. Müziğe uyarak başlarını sallıyorlar, birbirleriyle şakalaşıyorlardı, onların huzurlu ve neşeli bakışları beni rahatlattı. Nezaketle selam verip bir sandalyeye dokunarak oturmak için izin istedim. Kahkahaları anında dondu, bir an hepsi sessiz kaldı (sanki her biri bir diğerinin onayını bekliyordu) ve sonunda kadın adeta şaşkınlıkla, “Buyurun lütfen! Buyurun!” dedi. Oturdum ve anında, varlığımla onların o dizginsiz neşesini yerle bir ettiğim duygusuna kapıldım, çünkü masaya birden tedirgin bir sessizlik çökmüştü. Gözlerimi üzerinde tuz ve karabiber 43


tozlarının birbirine karışarak kirlettiği masa örtüsünden kaldırmaya cesaret edemesem de hepsinin hayretle beni izlediğini hissettim ve derhal üzerimdeki özel seçilmiş takımla, Paris modeli silindir şapkamla, güvercin grisi kravatımdaki inci iğneyle bu alt tabaka lokantası için fazla şık olduğumu anladım –ne yazık ki çok geç!– şıklığını ve yaydığım lüks dalgaları burada da hemen düşmanca ve bulanık bir atmosfer yaratmıştı. Ve beş insanın bu suskunluğu beni, acı bir umutsuzlukla tekrar tekrar kırmızı karelerini saydığım masaya giderek daha fazla yapıştırdı, utanç beni olduğum yere çivilemişti, aniden kalkıp gidemiyordum, utanç dolu bakışlarımı kaldırmaya bile korkuyordum. Sonunda garsonun gelip ağır bira bardağını önüme bırakması benim için bir kurtuluş oldu. Böylece bir elimi hareket ettirme ve bardağın kenarından ürkerek de olsa masaya bir göz atma fırsatı buldum: Beşi de beni izliyordu gerçekten, nefretle değilse de sessiz bir hayretle. Kendi basit dünyalarına sızmaya çalıştığımı görmüşlerdi; orada kendi dünyama ait olmayan bir şeyleri aradığımı; beni oraya sevginin, ilginin, valsin, biranın, pazar keyfinin verdiği berrak neşenin değil de, anlamadıkları, ama kuşku duydukları bir hevesin çektiğini, ait oldukları sınıfın saf içgüdüsüyle hemen sezmişlerdi; aynı atlıkarıncanın başında armağanımı kabul etmeyen o küçük oğlan gibi, aynı koca kalabalığın içinde benim şıklığımdan, görmüş geçirmiş halimden farkına varmadıkları düşmanca bir duyguyla kaçan onca insan gibi. Yine de onlara söyleyecek basit, yürekten, gerçekten insanca iki sözcük bulabilsem, babanın veya annenin bana karşılık vereceklerinden, kızların hoşnutlukla gülümseyeceğinden, oğlanla atış barakalarından birine gidip çocukça eğlenebileceğimden emindim. Beş on dakika içinde kendimden kurtulup sıradan bir sohbetin rahatlatıcı ortamına kabul edilebilir, gönülden bir içtenlikle, hatta memnuniyetle karşılanabilirdim – ama o basit sözcükleri bulamıyor, sıradan bir sohbeti başlatamıyordum, olmuyordu; gereksiz, budalaca, ama ağır basan bir utanç boğazımı düğümlüyordu ve ben bu basit insanların masasında gözlerim yerde, üstelik oradaki uygunsuz 44


varlığımla pazar gününün son saatlerinin tadını kaçırmanın azabı içinde bir suçlu gibi oturuyordum. Orada öyle çakılmış gibi dururken, buna benzer yüzlerce masanın, binlerce dost insanın önünden bir kez bile bakmayı düşünmeden, sadece kendi dar elit çevrem içindeki başarıya veya takdire önem vererek geçip gittiğim onca yılın kayıtsızca kibrinin kefaretini ödedim ve yaşadığım şu dışlanmışlık halinde ihtiyaç duyduğum dolaysız iletişimin, o iddiasız sözcüklerin etrafının içimde sımsıkı örülmüş olduğunu hissettim. Böylece o güne kadar özgür bir insan olan ben, garson sonunda gelene kadar eziyet içinde büzülerek, durmadan masa örtüsündeki kırmızı kareleri sayarak bekledim. Hesabımı isteyip ödedim, neredeyse dokunmadığım birayı masada bırakarak kalktım ve vedalaştım. Masadakiler dostça karşılık verdiler, ama yadırgadıkları da belliydi: Ben arkamı döner dönmez, o yabancı cisim aralarından atılır atılmaz masadaki canlılığın ve neşenin geri döneceğini, sıcak ve samimi sohbetin kaldığı yerden devam edeceğini bakmadan biliyordum. Kendimi tekrar insan selinin içine attım, bu kez daha hırslı, daha istekli ve ümitsizdim. Bu arada karanlık siluetleri göğe yükselen ağaçların altında kalabalık biraz daha seyrelmişti, artık atlıkarıncaların ışıklarının altında eskisi kadar yoğun ve hareketli bir kaynaşma yoktu, yalnızca meydanın en dış kenarında belli belirsiz bir kımıltı hissediliyordu. Ayrıca kalabalığın derin, fokurtulu, adeta haz soluyan uğultusu da küçük küçük sesler halinde çözülmüştü ve bir yerlerde müzik ayrılanları tekrar geri çağırmak istercesine şiddetle ve taşkınca yükseldiğinde hemen dağılıp gidiyordu. Şimdi ortalıkta başka türden yüzler belirmişti, ellerinde balonları, renkli konfetileriyle çocuklar çoktan evlerine dönmüş, yayıla yayıla dolaşan pazar gezmesine çıkmış aileler de gitmişlerdi. Şimdi ortalıkta sadece bağrışan sarhoşlar ve artık bitkin düştükleri belli olsa da hâlâ aranarak yan yollardan çıkan başıboş delikanlılar vardı. Tanımadığım insanların masasında çivilenmiş

45


gibi oturup kaldığım o bir saat içinde bu tuhaf dünya iyice bayağılığa doğru kaymıştı. Fakat küstahça ve tehditkârca göz kırpan bu âlem bir şekilde daha önceki aile ortamından daha çok hoşuma gitti. İçimde uyarılmış olan içgüdü burada benzer bir açlığın gerilimini algılamıştı; bu kuşkulu tiplerin, toplumun bu atıklarının resmigeçidinde bir bakıma kendi yansımı bulmuştum: Onlar da burada benim gibi yakıcı bir macera peşinde olmanın huzursuz bekleyişiyle deli gibi dolanıp duruyorlardı ve bunu öylesine açık ve aleni yapıyorlardı ki, bu çulsuz herifleri bile kıskandım; çünkü ben suskunluğun baskısından, yalnızlığımın azabından kurtulma ihtiyacının sabırsızlığıyla, nefes nefese bir atlıkarıncanın direğinin dibine sinmiştim ve yine de kıpırdamaktan, seslenmekten, bir söz söylemekten acizdim. Orada öylece durup gözlerimi titreşerek dönen ışıkların yansıdığı meydana dikmiş, parlaklığın çekimine kapılarak bir an için başını çeviren her insana bulunduğum ışıklı adacığın içinden budalaca bir beklentiyle bakıyordum. Fakat bütün bakışlar üzerimden umursamazca kayıp gidiyordu. Kimse beni istemiyor, kimse bana yaklaşmıyordu. Toplumun benim gibi varlıklı, bağımsız, milyonluk bir şehrin en önde gelenleriyle görüşen, uygar ve seçkin bir bireyinin o gece tam bir saatini Prater’de kötü gıcırtılar çıkartarak hiç durmadan sallanan bir atlıkarıncanın direğinin dibinde geçirdiğini; yirmi, kırk, yüz kez aynı cızırtılı polkayı, aynı baygın valsi dinlediğini, önünden geçen boyalı tahtadan yapılma aynı şapşal at kafalarını seyrettiğini ve küskün bir inatla, kaderin iradeye baskın çıkardığı büyüye benzer bir duyguyla yerinden kıpırdayamadığını birilerine anlatmaya çalışmanın çılgınlık olduğunu biliyorum. O sıradaki davranışlarımın anlamsız olduğunu biliyorum, fakat o saçma inatta, insanın bedeninde ancak bir uçuruma düşerken ölüme az kala duyabileceği türden çeliksi bir kasılma, duyumsal bir gerilim söz konusuydu; bomboş geçip gitmiş olan tüm yaşamım birdenbire geri hücum etmiş ve gırtlağıma kadar yığılmıştı. Ve birisinden gelecek herhangi bir sözcük, bir bakış beni kurtarana kadar beklemek, direnmek şeklindeki bu anlamsızca 46


çılgınlığımla kendime ne kadar eziyet edersem bu eziyetten bir o kadar da haz alıyordum. O direğin dibinde dikilirken bir şeylerin kefaretini ödüyordum, o hırsızlıktan çok yaşamımdaki bunaltıcılığın, boşluğun, yavanlığın cezasıydı bu ve kaderin beni serbest bıraktığına dair bir işaret gelmeden oradan ayrılmamaya kararlıydım. Zaman geçtikçe gece daha da yakınlaşıyordu. Barakalarda ışıklar birbiri ardına sönüyor, ardından karanlık bir sel gibi kabarıp çimenlerin üzerindeki aydınlık lekeleri yutuyordu: Benim durduğum ışıklı adacık giderek yalnızlaşıyordu ve ben saate artık titreyerek bakıyordum. Bir on beş dakika daha vardı, sonra benekli tahta atlar duracak, alınlarındaki kırmızılı yeşilli ampuller sönecek, kurulu müzik dolabının süresi bitecek, sesi kesilecekti. O zaman ben karanlıkta, hafifçe hışırdayan gecenin içinde tamamen yalnız, tamamen itilmiş, terk edilmiş kalacaktım. Kararmakta olan meydana bakarak endişem giderek artıyordu, artık gelip geçen çok azalmıştı, nadiren aceleyle eve dönen bir çiftin geçtiği veya birkaç sarhoş delikanlının yalpaladığı görülüyordu; ne var ki karşı tarafta, gölgelerin içinde, huzursuzca ve meydan okuyarak gizli bir yaşam sürüyordu hâlâ. Yoldan birkaç adam geçtiğinde ara sıra hafif bir ıslık veya ağız şapırtısı işitiliyordu. Sonra karanlıklardaki çağrıya uyup o yana saptıklarında, gölgelerin arasından kadın fısıltıları geliyor, rüzgâr ara sıra tiz kahkahalardan kopardığı parçaları bu tarafa sürüklüyordu. Kıpırtıların giderek karanlığın kıyısından aydınlık meydana doğru küstahça yaklaştığı, fakat lambalardan yansıyan ışıkta bir bekçi miğferinin ucu görünür görünmez hemen geri çekildiği hissediliyordu. Bekçi turuna devam ederken uzaklaştığı anda hayaletimsi gölgeler tekrar beliriyordu, kalabalığın seli çekildikten sonra geriye kalan son balçık, geceler âleminin son atığıydı bunlar: Kendi yatağı olmayan, gündüzleri bir minderin üstünde uyuyup geceleri durmadan sürten; kullanılmış, kirletilmiş, bozulmuş bedenlerini şu karanlığın içinde bir yerlerde üç kuruş karşılığı herkese açan, açlığın veya bir serserinin zoruyla sürekli karanlıklarda dolaşan, 47


polisin her yerde peşinde olduğu, hem avlanan hem avlayan en yoksul ve dışlanmış cinsten birkaç fahişe. Yaşamın zorlukla ışıyan ve zaten yakında bir hastanede veya hapishanede sönecek olan korunu canlı tutabilmek için bir sokak meyhanesinden sıcak şarap almak üzere bir veya iki kron karşılığında ateşini söndürebilecekleri bir erkek, geride kalmış bir gece kuşu bulma umuduyla aç köpekler gibi yavaş yavaş aydınlık meydana doğru yaklaşıyorlardı. Pazar günü kalabalığında bütün gün kabaran kösnüllüğün atığıydı, son posasıydı bunlar ve ben şimdi karanlığın içinden hayaletler gibi çıkan bu aç mahlukları bulunduğum yerden ölçüsüz bir dehşet içinde seyrediyordum. Fakat bu dehşette bile büyülü bir haz vardı, çünkü bu en kirli aynada bile unutulmuş ve körelmiş duygularımı yeniden gördüm: Burada yıllar önce içinden çoktan geçip gittiğim ve şimdi yeniden fosforlanarak duyularımda kıvılcımlanan derin, bataklık bir âlem vardı. Bu olağanüstü gecenin ansızın karşıma çıkarttıkları, kapanıp kalmış ruhumun birdenbire açılması, geçmişimin en karanlık yanlarının, en gizli dürtülerimin şimdi apaçık karşımda duruyor olması tuhaftı. Ürkek bakışlarımın çekimlerine kapılarak merakla, ama aynı zamanda da ödlekçe bir yılgınlıkla bu türden yaratıklara takılıp kaldığı yeniyetme yaşlarımın derinlere gömülüp kalmış o bunaltıcı duyguları, ilk kez gıcırdayan rutubetli basamakları bir kadının peşinden çıkıp yatağına girdiğim günün anısı yüzeye çıkmıştı – ve ansızın, sanki bir şimşek gecenin karanlığını yırtmış gibi, o unutulmuş anının her ayrıntısını, yatağın üstündeki yağ lekesini, kadının boynundaki nazarlığı net olarak gördüm; o anki hararetimi, o belirsiz bunaltıyı, tiksintiyi ve ilk yeniyetme erkek gururunu yeniden hissettim. Bütün bunlar ansızın dalgalanarak bedenimden geçti. İçime birden müthiş bir görüş berraklığı aktı ve –bu tarifsiz hali nasıl anlatsam!– ben bir anda her şeyi, yaşamın son atıkları oldukları için böylesine yakıcı bir acımayla onlara beni neyin bağladığını gördüm ve bir kez suçla uyarılmış olan içgüdülerim bu olağanüstü gecede benimkine çok benzeyen o aç avareliği, o her temas, her tesadüfi ve yabancı haz karşısında 48


neredeyse suç oluşturacak ölçüde açık oluşu hissetti. Karanlığın içinde başka varlıklar, insanlar da olduğunu; nefes alan, konuşan, başkalarından, belki benden de, –ki benim beklediğim sadece kendimi sunmaktı, çılgınca bir istekle insana kavuşmak için tutuşuyordum– bir şeyler bekleyen birileri olduğunu hissedince büyülenmiş gibi onlara doğru çekildim, cüzdanımdaki çalıntı para göğsümün üstünde birden ateş gibi yanmaya başladı. Ve erkekleri böyle kadınlara neyin çektiğini birden anladım, sebep kanın kaynamasından, arzunun kabarmasından çok, aksi takdirde aramızda yükselen ve benim ateş almış duygularımla bugün ilk kez algıladığım dehşet verici bir yabancılık duygusu, yalnızlık korkusuydu yalnızca. Bu boğucu duyguyu en son ne zaman hissettiğimi hatırladım: İngiltere’de, Manchester’daydı, ışıksız bir göğün altında yaşayan, bir metro gibi gürültüye boğulmuş, ama aynı zamanda insanın gözeneklerinden içine kadar işleyen yalnızlıktan buz kesmiş o çeliksi şehirlerden birindeydi. Orada üç hafta akrabalarımın yanında kalmış, barlarda, kulüplerde her gece tek başıma rastgele dolaşmış ve biraz olsun insan sıcaklığı hissetmek için durup durup hep aynı ışıltılı müzikhole gitmiştim. Ve bir akşam orada böyle birini buldum, konuştuğu sokak İngilizcesini neredeyse hiç anlamıyordum, ama kendimi birdenbire bir odada bulmuştum; yabancı dudaklardan kahkahalar içiyordum, yanımda elle tutulacak kadar yakın ve sıcak bir beden vardı. O karanlık, soğuk şehir, o gürültülü, kasvetli yalnızlık bir anda eriyip yok oldu, tek işi öylece durup gelebilecek herkesi beklemek olan biri çıkıp insanı kurtararak bütün buzlarını çözebiliyordu; tekrar özgürce nefes alıp, o çelik zindanın ortasında yaşamın aydınlık hafifliğini tekrar hissedebiliyordunuz. Bunu bilmek, pek çok elin dokunuşuyla aşırı kirlenmiş, yaşlılıktan katılaşmış, aşınmış da olsa, korkularından kurtulmak için tutunabilecekleri, sarılabilecekleri herhangi bir şeyin olduğunu hissetmek yalnızlar için, kendi içine hapsolmuş insanlar için ne mucizevi bir şeydi. Benim o gece başım dönerek tekrar yüzeyine çıktığım yalnızlığın en dibine vurduğumda unuttuğum şey işte buydu, en sona kalan bu insanların bir 49


yerlerde, son bir köşe başında, her türlü teslimiyeti karşılamaya, her türlü ateşi söndürmeye hazır hep bekliyor olduklarıydı, hem de her zaman hazır bekleyişlerinin sunduğu o müthiş şey karşısında, insani varlıklarının o büyük armağanı karşısında ölçüsüzce küçük kalan ufak bir para karşılığında. Yanımda atlıkarıncanın müzik dolabı tekrar uğuldayarak çalmaya başladı. Bu son turdu, pazar gecesi kasvetli yeni haftaya kavuşmadan önce dönen ışıkların karanlığa son saçılışıydı. Fakat artık gelen yoktu, tahta atlar o çılgın döngülerinin içinde boş koşuyorlardı, kasadaki yorgunluktan tükenmiş kadın artık günün hasılatını toparlıyor, ayak işlerine bakan çocuk da elinde kancalı sırık, barakanın kepenklerini gümbürdeterek indirmeye hazırlanıyordu. Sadece ben hâlâ orada duruyordum, direğe dayanmış tek başıma duruyor ve artık sadece benim gibi aranan, benim gibi beklenti içindeki tiplerin yine de aralarında yabancılığın aşılmaz boşluğuyla yarasalar gibi dolaştığı boş meydana bakıyordum. Fakat şimdi içlerinden biri beni fark etmiş olmalıydı, çünkü yavaş yavaş yaklaşıyordu, inik gözkapaklarımın altından kadının çok yakınıma geldiğini gördüm: Ufak tefek, yamuk, raşitik bir mahluktu; şapkası yoktu, zevksiz ve süslü elbisesinin altından aşınmış dans ayakkabıları görünüyordu; herhalde hepsi de eskiciden veya yol kenarı tezgâhlarından alınmış ve o zamandan beri de otların üstünde yaşanan kirli maceralarla veya yağmurla yıpranıp aşınmıştı. Olta gibi saplanan bakışları ve bozuk dişlerini gösteren davetkâr gülümsemesiyle yaltaklanarak gelip yanımda durdu. Donup kaldım. Kıpırdayamıyor, ona bakamıyor, oradan çekip gidemiyordum da: Hipnoz altındaymışım gibi bir insanın bana istekle yaklaştığını, birisinin bana talip olduğunu izliyordum; artık istersem bu iğrenç yalnızlıktan, bu azap verici dışlanmışlık duygusundan bir jestle, bir sözcükle kurtulabilirdim. Fakat hareket etmek elimde değildi, yaslandığım direk gibi kaskatı ve bir tür şehvetli bitkinlikle, –bu arada dönmedolabın melodisi ağırlaşıp sönmeye başlamıştı– yakınımdaki varlığı ve bana yönelen isteği hissediyordum sadece ve dünyanın karanlık yanından gelen bu 50


insani ilginin büyülü çekimine bir an için olsun kendimi tümüyle terk etmek üzere gözlerimi yumdum. Atlıkarınca durdu, valsin melodisi inleyen son bir tınıyla tükendi. Gözlerimi açtım ve yanımdaki siluetin dönüp gitmek üzere olduğunu gördüm. Orada donmuş gibi duran birinin yanında beklemek canını sıkmıştı belli ki. Korkuya kapıldım. Bir anda buz kestim. Bu olağanüstü gecede yanıma gelen, bana açık olan tek insanı niçin kaçırmıştım? Arkamda ışıklar söndü, kepenkler tangırdayarak indi. Bitmişti. Ve aniden –ani bir serpintiyle yükselen o sıcak dalgayı kendime bile nasıl tasvir edebileceğimi bilmiyorum– aniden –göğsümde bir damar yırtılmış gibi öylesine ani, öylesine sıcak, öylesine kızıl, yükseldi– benim gibi tümüyle sınıfsal onurunun arkasına saklanan mesafeli, gururlu bir adamın ağzında ansızın sessiz bir dua gibi, bir nöbet gibi, bir çığlık gibi çocuksu, ama yine de müthiş yoğun bir istek ifade buldu; o küçücük, kirli, raşitik fahişeye geri dönmesini, onunla konuşmak istediğimi söyledim. Peşinden gitmememin sebebi gurur değildi –gururum ezilmiş, çiğnenmiş, yepyeni duygular tarafından süpürülüp atılmıştı– çok güçsüz, çok çaresizdim sadece. Böylece titreyerek ve altüst olmuş bir halde, yeniyetmelik yıllarımdan beri bir daha asla bir şeyi beklemediğim gibi bekleyerek, sadece bir kez bir akşam yabancı bir kadın ağır ağır soyunmaya başladığında ve seyredildiğinin farkında olmadan sürekli oyalandığında pencerede durmuş olduğum gibi, orada gecenin işkence kazığının dibinde durdum – kendime yabancı bir sesle bir mucize olsun, o yarı sakat fahişe, insanlığın o son kırıntısı bana bir şans daha versin, bir kez daha geri dönsün diye Tanrı’ya yalvararak öylece durdum. Ve döndü. Bir kez daha tamamen mekanik bir hareketle arkasına baktı. Fakat öyle şiddetle titremiş, duygularımdaki gerilimi öylesine belli etmiş olmalıyım ki, durup beni gözlemledi. Bir kez daha sallanarak yarı döndü, karanlıkta bana baktı, gülümseyerek ve davetkârca başını sallayarak meydanın karanlık köşesini işaret etti.

51


Ve ben nihayet içimdeki korkunç donukluğun gevşemeye başladığını hissettim. Tekrar hareket edebiliyordum ve onayladığımı belli ederek başımı salladım. Gizli sözleşme yapılmıştı. Şimdi kadın ara sıra dönüp peşinden gidiyor muyum diye bakarak meydanın karanlık yanına doğru önden yürüyordu. Onu izledim, dizlerimdeki kurşun çözülmüştü, ayaklarımı hareket ettirebiliyordum artık. Sanki bilinçli olarak yürümüyor da bir mıknatıs tarafından çekiliyor, adeta gizemli bir güç tarafından sürükleniyormuş gibi kadının peşinden gittim. Barakaların arasındaki yolun karanlığında adımlarını yavaşlattı. Artık yanındaydım. Birkaç saniye inceleyerek ve güvensizlikle beni süzdü, onu tedirgin eden bir şey vardı. Belli ki tuhaf, ürkek duruşum ve şıklığımın ortamla uyuşmazlığı kadına bir şekilde kuşkulu görünmüştü. Birkaç kez etrafa baktı, duraksadı. Sonra sokağın bir maden kovuğu kadar karanlık görünen devamını işaret ederek, “O yana gidelim,” dedi, “sirkin arka tarafı iyice karanlıktır.” Bir karşılık veremedim. Bu karşılaşmadaki dehşet verici bayağılık beni uyuşturmuştu. Aslında oradan kurtulmayı, biraz parayla, küçük bir bahaneyle özgürlüğümü satın almayı yeğlerdim, ama artık irademin üzerimde bir yaptırımı kalmamıştı. Dik, karlı bir yamaçtan aşağı kızak üstünde büyük bir hızla kayarken bir dönemeçte savrulmuşum, ölüm korkusu bir şekilde hız sarhoşluğunun hazzına karışmış ve ben fren yapmak yerine başım dönerek, ama yine de bilinçli bir güçsüzlük içinde kendimi iradeden yoksun bir halde düşüşe teslim etmişim gibi bir duygu içindeydim. Artık geri dönemezdim, belki hiçbir şekilde dönmek de istemiyordum ve kadın samimi bir tavırla bana yaslandığında ister istemez ben de onu kolundan tuttum. Aşırı zayıf bir koldu, bir kadının değil, tam gelişmemiş sıracalı bir çocuğun kolu gibiydi ve incecik giysisinin üstünden dokunduğum anda, yaşadığım duygu gerilimine rağmen içim birden gecenin önüme sürüklediği bu ezilmiş, zavallı canlıya karşı şefkatli bir acımayla dolup taştı. Ve elimde olmadan bu zayıf, hastalıklı kolu daha önce 52


hiçbir kadına dokunurken göstermediğim bir saygıyla okşadım. Mat bir ışığın aydınlattığı yoldan geçerek küçük bir çalılığa vardık, görkemli ağaçların tepeleri burada boğucu, kötü kokulu bir karanlığı kubbe gibi sarıp birleştirmişti. Karanlıkta artık hiçbir siluetin seçilmediği o anda kolumdaki kadının büyük bir temkinlilikle dönüp arkasına baktığını hissettim, birkaç adım sonra aynı şeyi bir kez daha tekrarladı. Ne tuhaftır ki adeta uyuşturulmuş gibi kirli bir maceranın içine sürüklenirken bir yandan da duyularım müthiş açık ve berraktı. Hiçbir şeyi kaçırmayan, her kıpırtıyı algılayan bir duru görüyle, geride bıraktığımız yolun kenarından bazı gölgelerin peşimizden kaydığını hissettim ve sanki kulağıma çok hafif ayak sesleri geldi. Ve aniden –çakan bir şimşeğin yeryüzünü bembeyaz bir ışığa boğması gibi– her şeyi anladım, her şeyi sezdim: Kadın beni bir av gibi daha önceden kararlaştırılmış bir noktaya doğru tuzağa sürüyordu ve pezevenkleri peşimizdeydiler. Sadece yaşamla ölüm arasına sıkışmış saniyelerde oluşan bir berraklıkla her şeyi bir anda gördüm, tüm olasılıkları düşündüm. Kurtulmama yetecek zaman vardı daha, anacadde yakın olmalıydı, çünkü elektrikli tramvayın rayların üzerinde çıkardığı sesi duyuyordum, bir ıslık, bir sesleniş insanları buraya toplamaya yeterdi. Bütün kaçma ve kurtulma olasılıkları net çizgilerle gözlerimin önünde belirdi. Fakat ne tuhaftır ki, yaşadığım bu korku aklımı başıma getireceğine beni daha da kızıştırdı. Bir sonbahar gününün berrak ışığı altında açık bir zihinle oturduğum şu anda bile yaptıklarımın saçmalığını kendime açıklayamıyorum. Gereksiz bir tehlikenin içine atıldığımı varlığımın her zerresiyle biliyordum, fakat bir önsezi inceden bir delilik gibi kanıma karışmıştı bir kere. İğrenç, belki de ölümcül bir şeyle karşılaşacağımı biliyordum. Burada bir suça, herhangi adi, pis bir işe zorlanacak olma duygusuyla tiksintiden titriyordum; fakat tam da bu içime dolarak beni uyuşturan hiç tanımadığım, hiç bilmediğim yaşam sarhoşluğu içinde ölüm bile karanlık da olsa merak uyandırıcıydı. Korkumu belli etmekten utanmak mı, yoksa bir zayıflık mı bilmiyorum, ama bir şeyler 53


beni ileri doğru itti. Hayatın en dibindeki lağımlara kadar inmek, tüm geçmişimi tek bir gün içinde harcayıp israf etmek beni cezp ediyordu, bu maceranın bayağılığına ruhun gözü pek hazları karışıyordu. Bedenimin her hücresiyle tehlike kokusu almama rağmen, duyularımla, aklımla tehlikeyi net bir şekilde algılamama rağmen beni bedensel olarak çekmekten çok iten ve tek istediği beni suç ortaklarının yanına çekmek olan bu pis Prater fahişesinin kolunda çalılıkların içine doğru ilerlemeye devam ettim. Geri dönemiyordum. Öğleden sonra yarış alanında üstüme yapışıp kalmış olan suç işlemenin çekim gücü beni giderek daha aşağılara sürüklüyordu. Artık sadece uyuşukluğumu ve yeni derinliklere, belki de sonuncusuna doğru, ölüme doğru, savrulmanın baş döndürücü esrikliğini hissediyordum. Birkaç adım sonra kadın durdu. Bakışları tekrar güvensizlikle çevrede dolaştı. Sonra beklentiyle bana baktı: “Eee, bana ne armağan edeceksin bakalım?” Tabii ya. Bunu unutmuştum. Fakat soru aklımı başıma getirmedi. Aksine. Bir şeyler verebileceğim, kendimden bir şeyler saçabileceğim için sevinç duydum. Aceleyle cüzdanımı çıkarttım, gümüş bozukluklar, birkaç buruşuk banknot, ne varsa açık tuttuğu avucuna boşalttım. İşte o zaman düşündüğümde bugün bile hâlâ kanımı kaynatan olağandışı bir şey oldu: Ya bu zavallı miktarın büyüklüğünden şaşkına dönmüştü –yaptığı kirli iş için sadece bozukluk almaya alışkındı normalde– ya da benim veriş tarzımda, parayı telaşla, hızla, neredeyse mutlulukla verişimde alışkın olmadığı, farklı bir şey görmüştü, çünkü geri çekildi ve büyük bir hayret içinde bakışlarıyla beni aradığını hissettim. Bütün gece yana tutuşa aradığım şeyi bulmuştum sonunda: Birisi bana ihtiyaç duyuyor, beni arıyordu, ilk kez bu dünyaya ait birisi için var olduğumu hissediyordum. Tam da bu en dışlanmış varlık, zavallı tüketilmiş bedenini karanlığın içinde bir mal gibi taşıyan bu kadın bana yanaşmış, gözleriyle beni arıyor, benim içimdeki insanı soruyordu; bu hal benim aynı zamanda hem ayık hem esrik, hem

54


berraklık hem büyülü bir bulanıklık hissettiren tuhaf sarhoşluğumu daha da artırdı. Şimdi bu yabancı varlık yanıma biraz daha yaklaşmıştı, fakat bedeli ödenen bir hizmeti yerine getirmek ister gibi değil de, bana kalırsa kadınca bir yakınlaşma isteğiyle, farkına varmadığı bir şükranla yapmıştı bunu. O çocuk kolu gibi cılız, raşitik kolunu yavaşça tuttum ve ufak tefek çarpık bedenini hissettim, sonra birdenbire bunun da ötesinde onun bütün yaşamını gördüm sanki: Bir varoş avlusunda sabahtan öğlene kadar yabancı bir çocuk sürüsünün arasında uyuduğu ödünç bir yatak, gırtlağına sarılan pezevengi, karanlıkta geğirerek üstüne abanan sarhoş müşteriler, hastanede götürüldüğü malum bölüm, tükenmiş, hasta ve çıplak bedeninin ders malzemesi olarak genç ve küstah öğrencilerin eline bırakılması, sonunda çuval gibi nakledildiği bir kimsesizler yurdunda bir hayvan gibi ölüme terk edilmesi. İçimde ona karşı, hepsine karşı sonsuz bir acıma uyandı, hissettiğim sıcaklık şefkatti, asla şehvet değil. Durup durup sıska kolunu okşuyordum. Sonra eğilip şaşkınlık içindeki kadını öptüm. O anda arkamda bir hışırtı oldu. Bir dal çatırdadı. Sıçrayarak geri çekildim. Bir erkek bayağı yayvan bir sesle güldü. “Bakın hele. Tam düşündüğüm gibi.” Daha arkama dönüp bakmadan kim olduklarını biliyordum. Bütün o uyuşukluğumun içinde bile etrafımın sarılı olduğunu bir an olsun unutmamış, gizemli bir zindelikteki merakımla onları beklemiştim. O sırada bir gölge çalılıkların arasından öne çıktı, onu bir ikincisi izledi. Küstah, yabani oğlanlardı ikisi de. O bayağı gülüş tekrar duyuldu. “Burada pis işler çevirmek, ne adilik. Elbette, kibar biri beyimiz! Ama şimdi biz onu hoplatmasını biliriz.” Hiç kıpırdamadan durdum. Şakaklarımdaki damarların attığını hissettim. Korku duymuyordum. Sadece olacakları bekliyordum. Nihayet dibe varmıştım, bayağılığın son noktasına. Artık sırada çarpıp parçalanma vardı, yarı bilinçli sürüklendiğim sona yaklaşmıştım. Kız yanımdan kaçmış, ama diğerlerinin yanına da gitmemişti. 55


Ortada bir yerlerde duruyordu. Anlaşılan bu planlı baskından pek hoşnut değildi. Adamlar da benim tepkisizliğim karşısında öfkelenmeye başlamışlardı. Birbirlerine bakıp duruyorlardı, belli ki karşı çıkmamı, yalvarmamı veya bir korku belirtisi göstermemi bekliyorlardı. “Aha, bu bir şey demeyecek,” diye tehditkârca seslendi sonunda biri. Diğeri üstüme yürüyerek buyurgan bir sesle, “Bizimle karakola kadar geleceksin,” dedi. Hâlâ bir karşılık vermiyordum. O zaman adamlardan biri omzuma dokunarak beni öne doğru itti. “Yürü bakalım,” dedi. Yürüdüm. Karşı çıkmadım, çünkü içimden gelmiyordu. Durumun benzersizliği, bayağılığı, tehlikesi beni uyuşturmuştu. Ne var ki zihnim son derece açıktı, adamların polisten benden çok daha fazla korktuklarından emindim, ellerine üç beş kron sıkıştırarak onlardan kolayca kurtulabilirdim – fakat ben yaşadığım bilinçli takatsizlik içinde bu iğrençliğin en dibinin keyfini sürmek istiyordum, durumun acımasız alçaltıcılığının tadını çıkarmak istiyordum. Hiç acele etmeden, mekanik hareketlerle beni ittikleri yönde yürüdüm. Fakat benim hiç sesimi çıkarmadan sabırla ışığa doğru yürümem oğlanların aklını karıştırmış olmalıydı. Alçak sesle bir şeyler konuştular. Sonra kasten seslerini yükselterek devam ettiler. “Bırak gitsin,” dedi biri (yüzü çiçek bozuğu, ufak tefek olanı), diğeri yapmacık bir sertlikle yanıt verdi: “Hayır, olmaz. Bizim gibi yiyecek yemek bulamayan zavallının biri bunu yapsa oyarlar. Ama böyle kibar bir bey – bunun da bir cezası olmalı.” Her sözcüklerini duyuyor ve içlerinde gizli ricayı anlıyordum, onlarla pazarlığa girmemi bekliyorlardı; benim içimdeki suçlu onların içindeki suçluyu anlıyordu, onlar bana korkutarak eziyet etmek istiyorlardı, ben de onlara tepkisizliğimle. Aramızda sessiz bir mücadele vardı –ah ne kadar bereketli bir geceydi!– Prater çayırının pis kokulu çalılıklarında, iki pezevenkle bir fahişenin arasında ölümcül bir tehlikenin içindeyken, son on iki saatte ikinci kez kumarın çılgın sihriyle karşılaşıyordum; ama bu kez oyun yüksekti, söz konusu

56


olan seçkin burjuva konumum, hatta hayatımdı. Ve ben bu muazzam oyuna, rastlantının o ışıltılı büyüsüne, kopacak kadar gerilmiş titreyen sinirlerimin tüm gücünü kullanarak katılıyordum. “Hah, şurada bir bekçi var,” dedi arkamdakilerden biri, “beyimiz buna pek sevinmeyecek, en az bir hafta içeri tıkarlar.” Sesinin hain ve tehdit edici çıkmasını istemişti, ama ben tınısındaki ağır güvensizliği işittim. Sakince ışığa doğru yürüdüm, altında gerçekten de bir bekçi miğferinin sivri tepesi pırıldıyordu. Yirmi adım kadar sonra önüne varmış olacaktım. Arkamdaki adamların sesi kesilmişti, adımlarının giderek yavaşladığını fark ettim; biraz sonra ödlekçe geride kalıp karanlık dünyalarının içine karışacaklarını, oyunlarının başarısızlığa uğramasına kızıp acısını belki de zavallı kadından çıkaracaklarını biliyordum. Oyun bitmişti ve ben bugün ikinci kez kazanmış, tanımadığım insanları mat edip kötücül hazlarını kursaklarında bırakmıştım. Sokak lambalarının solgun ışığı karşımızda parlıyordu artık, arkama döndüğümde ilk kez adamların yüzlerini gördüm. Güvensiz bakışlarında kızgınlık ve bastırılmış bir utanç vardı. Hayal kırıklığı içinde, ezik bir halde her an karanlığa karışmaya hazır duruyorlardı. Artık güç ellerinden gitmişti, şimdi onlar benden korkuyordu. O an içimi ansızın –sanki ruhumdaki kabarma yüreğimde bir kilidi kırmış ve sıcak duygular kanıma karışmıştı– bu iki adama karşı kardeşçe bir merhamet kapladı. Bu aç, çulsuz, zavallı tiplerin benim gibi aşırı tok bir asalaktan istedikleri neydi ki: Birkaç kron, birkaç sefil kron. Orada karanlıktayken boğazımı sıkabilir, gasp edebilir, hatta öldürebilirlerdi, ama bunları yapmamışlar, sadece cebimdeki üç beş gümüş kuruş için beni amatörce bir beceriksizlikle korkutmaya çalışmışlardı. Benim gibi küstahlığından, zevk için hırsızlık yapan, keyfi yerine gelsin diye suç işleyen biri bu zavallılara daha fazla eziyet edebilir miydi? Duyduğum sonsuz merhamet, kendi zevkim uğruna onların korkuları ve sabırsızlıklarıyla oynadığım için sonsuz bir utançla karıştı. Kendimi toparladım, artık güvenlik alanına girmişken, yakındaki caddenin 57


ışığı beni korurken şimdi onları rahatlatmalı, bu öfkeli ve aç gözlerdeki hayal kırıklığını silmeliydim. Ani bir dönüşle adamlardan birine yöneldim. Sesime bir korku tınısı katmaya çalışarak, “Benden niçin şikâyetçi olmak istiyorsunuz?” diye sordum. “Bu ne işinize yarayacak? Belki hapse atılacağım, belki de bir şey olmayacak. Fakat bunların size hiçbir yararı yok. Niçin hayatımı zorlaştırmak istiyorsunuz?” İkisi de sıkıntıyla bana baktılar. Her şeyi beklemişlerdi, tehditler savurmamı, bağırmamı, ki o zaman köpekler gibi hırlayarak kaçacakları kesindi, ama böyle bir uysallık göstermemi değil. Sonunda biri konuştu, ama tehdit ederek değil, adeta özür dileyerek: “Bir adalet sağlanmalı. Biz sorumluluğumuzu yerine getiriyoruz.” Belli ki böyle durumlar için ezberlenmiş bir yanıttı bu. Ve kulağa bir şekilde sahte geliyordu. İkisi de bana bakmaya cesaret edemeden öylece bekledi. Ne beklediklerini biliyordum, bağışlanmak için yalvarmamı ve onlara para teklif etmemi bekliyorlardı. O saniyeler içinde geçen her şey hâlâ aklımda, kıpırdayan her sinir ucunu, zihnimden geçen her düşünceyi hatırlıyorum. O anda kötücül yanımın ne istemiş olduğunu da gayet iyi biliyorum: Onları bekletmek, biraz daha eziyet etmek, bekletmenin hazzının tadına varmak istiyordum. Fakat kendimi çabuk denetledim, o ikisini artık korkularından kurtarmam gerektiğini bildiğim için yalvarır gibi yaptım. Bir sinme komedisi oynadım, onlardan aman diledim, seslerini çıkarmamalarını, beni zor durumda bırakmamalarını rica ettim. Bu zavallı acemi zorbaların nasıl sıkıntıya girdiklerini gördüm ve aramızdaki sessizliğin tekrar yumuşamasını izledim. Ve nihayet, nihayet sabırsızlıkla beklemekte oldukları sözcüğü söyledim. “Ben… ben size… yüz kron vereyim.” Üçü de irkilerek birbirlerine baktılar. Tam her şeyi kaybettiklerini sandıkları anda bu kadar çoğunu beklememişlerdi. Sonunda huzursuz bakışlı ve çiçek bozuğu suratlı olan kendini toparladı. İki kez lafa girmeye 58


hazırlandı. Boğazından ses çıkmıyordu. “İki yüz kron!” dedi sonunda, bunu söylerken nasıl utandığını gördüm. “Kesin ama şunu,” diye. birden kadın araya girdi. “Hiçbir şey vermeden çekip gitmediğine şükredin. Bir şey yapmadı ki, bana dokunmadı bile. Fazla yüksekten attınız.” Gerçek bir öfkeyle bağırmıştı adamlara. Yüreğim serinledi. Birisi beni düşünüyordu, beni savunuyordu; bayağılıktan iyilik, bir şantajdan bulanık da olsa adalet isteği çıkmıştı. Bana nasıl da iyi gelmişti bu, içimdeki kabarmayı nasıl da yatıştırmıştı! Hayır, artık bu insanlarla daha fazla oynamamalı, bu kadar korkmuş, bu kadar utanmışlarken daha fazla eziyet etmemeliydim. Bu kadarı yeterdi. “Pekâlâ, iki yüz kron o halde.” Üçünden de ses çıkmadı. Cüzdanımı cebimden alıp çok ağır hareket ederek içinin görüneceği şekilde açtım. Bir hamlede elimden kapıp karanlığa karışabilirlerdi. Fakat ürkekçe gözlerini kaçırdılar. Aramızda bir şekilde gizli bir bağlılık oluşmuştu, artık mücadele ve çekişme değil; dürüstlük, güven ve insani ilişki vardı. Çalıntı paraların arasından iki banknot çekip uzattım. Adam parayı alırken elinde olmadan “Teşekkürler,” dedi ve hemen başını çevirdi. Tehditle alınmış bir para için teşekkür etmenin gülünçlüğünü kendi de fark etmişti. Utanmıştı –ah, bu gece her şeyi hissediyordum, her şey kendini bana açıyordu– ve onun utancı bana ağır geldi. Ben de onun gibi bir hırsızken, ödlek ve iradesizken bu insanın karşımda utanmasını istemiyordum. Onun alçalması beni eziyordu. Bunu kabullenmek istemediğim için teşekkürünü geri çevirdim. “Hayır, hayır ben size teşekkür etmeliyim aslında,” derken kendi sesimdeki içtenliğin sahiciliğine kendim de şaştım. “Eğer benden şikâyetçi olsaydınız toplum içinde rezil olacaktım ve kendimi vurmak zorunda kalacaktım. Bundan sizin de bir kazancınız olmayacaktı. Böylesi daha iyi oldu. Ben şimdi sağ tarafa sapacağım, siz de diğer yana gidersiniz herhalde. Sizlere iyi geceler.”

59


Bir an üçü de sessiz kaldı yine. Sonra adamlardan biri “İyi geceler,” dedi, sonra diğeri, en son da tümüyle karanlıkta duran fahişe iyi geceler diledi. Gerçek bir dilek gibi içten ve sıcaktı. Seslerinden varlıklarının derinlerinde bir yerde benden hoşlandıklarını hissetmiştim, bu tuhaf anı hiçbir zaman unutmayacaklardı. Hayatlarının sonunda bakımevine veya hastaneye düştüklerinde belki bir kez daha akıllarına gelecekti. Benden bir şey onlarda yaşamaya devam edecekti, onlara bir şey vermiştim. Vermenin hazzı içimi daha önce hiç tatmadığım bir duyguyla doldurdu. Gecenin içinde Prater’in çıkışına doğru tek başıma yürüdüm. Bastırılmış her şey içimden kopup gitmişti, daha önce hiç tanımadığım bir doygunlukla kendi dışıma taştığımı, sonsuz evrene karıştığımı duydum. Her şeyi sanki sadece benim için varmış gibi algılıyor, her şeyle yeniden coşkuyla bütünleştiğimi hissediyordum. Etrafımı saran karanlık ağaçlar bana fısıldıyordu ve ben onları seviyordum. Yıldızlar yukarıda pırıldıyor ve ben onların aydınlık selamlarını soluyordum. Bir yerlerde söylenen şarkıları işitiyor ve benim için söylendiklerini düşünüyordum. Yüreğimdeki kabuğu kırdıktan sonra bir anda her şey benim olmuştu, kendimi bırakmamın, kendimi armağan etmemin sevinci içimde kabarıyordu. Birilerini sevindirmenin ve bundan sevinç duymanın ne kadar kolay olduğunu hissediyordum: İnsanın kendini açması yeterliydi, insandan insana canlı bir akış başlıyordu hemen, yükseklerden derinlere iniyor, derinlerden tekrar sonsuzluğa yükseliyordu. Prater’in çıkışındaki satış tezgâhlarından birinde mallarının üzerine eğilmiş, yorgunluktan iki büklüm bir satıcı kadın gördüm. Tezgâhında Üzerleri tozdan parlayan kurabiyeler ve biraz meyve vardı, birkaç kuruş için sabahtan beri oradaydı herhalde ve artık yorgunluk belini bükmüştü. Ben sevinçliysem sen niye sevinmeyesin, diye düşündüm. Bir parça kek alıp önüne bir banknot bıraktım. Telaşla paranın üstüne vermeye davrandı, ama ben yoluma devam ettim ve uzaktan onun mutluluktan korkuya 60


kapıldığını, iki büklüm bedeninin birden dikleştiğini, şaşkınlıkla açılan ağzından bin bir duanın döküldüğünü gördüm. Elimde kekle arabanın başında duran yorgun bir atın yanına gittim, başını benden yana çevirip dostça kişnedi. Onun hüzünlü bakışlarında da şükran vardı, pembe burnunu okşayarak keki ona uzattım. Bunu yapar yapmaz fazlasını istedim, daha fazla sevinç yaymak, daha fazla hissetmek istedim, birkaç gümüş bozuklukla, birkaç renkli banknotla korkuları, kaygıları gidermek, ruhları şenlendirmek ne kadar kolaydı. Ortalıkta niçin hiç dilenci yoktu? Balon almak isteyen çocuklar neredeydi? Ak saçlı, somurtkan ve aksak bir baloncu elinde koca bir demet renkli balonla topallaya topallaya evine dönüyordu artık, gün boyu yaptığı işten memnun olmadığı belliydi. Yanına gittim. “Balonları alıyorum,” dedim. “Tanesi on kuruş,” dedi güvensizlikle, böyle iki dirhem bir çekirdek dolaşan bir aylağın gece yarısı balonlarla ne yapacağını anlamamıştı. “Hepsini verin,” deyip eline bir on kronluk sıkıştırdım. Sendeleyerek doğruldu, bir an gözleri kamaşmış gibi yüzüme baktı, sonra balon demetini tutan ipi titreyerek elime tutuşturdu. Elimdeki ipin gerildiğini hissettim, balonlar kaçıp gitmek, özgür olmak, gökyüzüne varmak istiyorlardı. Gidin o halde, nereye istiyorsanız oraya uçun, özgürsünüz! İpi elimden bıraktım ve onca balon bir anda renkli aylar gibi gökyüzünde yükseldi. Her yandan insanlar gülerek koşturup geldi, karanlığın içinden sevgililer çıktı, arabacılar kamçılarını şaklatarak birbirlerine ağaçların üzerinden evlere ve damlara doğru özgürce süzülen balonları gösterdiler. Herkes neşeliydi ve benim küçük çılgınlığımın keyfini sürüyorlardı. İnsanları sevindirmenin bu kadar iyi ve kolay olduğunu niçin daha önce hiç anlamamıştım! Cüzdanımdaki banknotlar tekrar ateş gibi yanmaya başladı, az önce balonların ipinin zorladığı gibi şimdi onlar da parmaklarımı çekiştiriyordu, onlar da beni terk edip bilinmeze doğru uçmak istiyordu. Lajos’un çalınmış paralarıyla birlikte kendiminkileri de çıkarttım –çünkü artık suç veya değil diye bir ayrım yapmıyordum– ve isteyen herkese dağıtmak 61


üzere elimde hazırladım. Bezginlikle Prater sokaklarını süpüren bir temizlik işçisinin yanına gittim. Herhalde ona yol soracağımı sanarak asık suratla yüzüme baktı, gülümseyerek bir yirmi kronluk uzattım ona. Durumu kavrayamadan bir süre donmuş gibi bakıp kaldı, sonra nihayet parayı aldı ve ondan ne isteyeceğimi beklemeye başladı. Fakat ben gülerek, “Kendine güzel bir şeyler al bununla,” deyip yoluma devam ettim. Benden bir şeyler isteyecek birileriyle karşılaşır mıyım diye etrafıma bakınarak yürüdüm. Kimse gelmeyince ben bir fahişenin, iki sokak lambası yakıcısının yanına gidip onlara birer banknot uzattım, zemin kattaki bir fırının penceresinden içeri birkaç tane fırlattım ve arkamda hayret, şükran, sevinç karışımı duygular bırakarak bu şekilde yürüdüm de yürüdüm. Sonunda banknotları tek tek buruşturarak sokağın ortasına, sonra bir kilisenin basamaklarına savurdum ve sabah duasına gelen yaşlı bir kadının bir tanesini bularak Tanrı’ya şükredeceğini; yoksul bir öğrencinin, bir kız çocuğunun, bir işçinin yolda para bulunca, bu gece kendimi keşfederken aynı benim de duymuş olduğum gibi şaşkınlıkla karışık bir mutluluk duyacaklarını düşünerek sevindim. Paranın tümünü nerede ve nasıl dağıttığımı artık hatırlamıyorum, ama kâğıt paralardan sonra en sonunda cebimdeki gümüş bozuklukları da verdiğimi biliyorum. Bir sarhoşluk içindeydim, son paralar da uçup gittikten sonra bir kadının içine kendimi bırakmış gibi bir hafifleme hissettim, neredeyse uçacak gibiydim, daha önce hiç bilmediğim bir özgürlüktü bu. Sokak, gökyüzü ve evler sahip olma, birbirine ait olma duygusunun yepyeni bir haliyle karışıp içime doluyordu: Daha önce hiçbir zaman, varoluşumun en hararetli anında bile bu şeylerin gerçekten var olduklarını, yaşıyor olduklarını, onların ve benim varoluşlarımızın bir ve aynı olduğunu, bütün olarak da sadece sevgiyle kavranabilen, sadece kendini teslim edenin kucaklayabileceği o büyük ve muhteşem, mutluluğuna doyulmayan yaşam olduğunu böylesine güçlü hissetmemiştim. Daha sonra, mutluluk içinde eve dönüp kapımı açtığımda odama 62


giden koridorun karanlığıyla karşılaşınca son bir bunaltıcı an daha yaşadım. Kapıyı açtığım anda, eğer eskiden ben olan kişinin evine girer, yatağına yatarsam, bu gecenin öylesine güzel silip temizlemiş olduğu bütün o geçmişle bağımın yeniden kurulacağı, eski hayatıma geri döneceğim korkusuna kapıldım birdenbire. Hayır, artık asla o insan olmak istemiyordum, geçmişteki o hatasız, duygusuz, dünyadan kopuk centilmen olmak istemiyordum, suçun ve dehşetin tüm derinliklerine dalacak olsam da artık gerçek yaşamı istiyordum! Yorgundum, tarif edemeyeceğim kadar yorgundum, ama yine de uykunun üstüme kapanarak bu gecenin içimde tutuşturduğu bütün o ateşi, pırıltıyı, canlılığı karanlık balçığıyla birlikte sürükleyip götürmesinden ve bu yaşadıklarımın fantastik bir düş gibi uçucu olmasından korkuyordum. Fakat ertesi sabah yeni güne neşeyle uyandım, içime dolup taşan şükran duygusundan hiçbir şey eksilmemişti. O gecenin üzerinden dört ay geçti ve eski donukluğum bir daha geri dönmedi, güne hâlâ sıcacık duygularla çiçeklenir gibi başlıyorum. Ait olduğum dünyanın zemininin ayaklarımın altından aniden çekildiği, bilinmezliğe yuvarlandığım, kendi içimdeki uçuruma düşerken hızın baş döndürücülüğünün yaşamın tümünün sarhoşluğuna karıştığı o gece hissetmiş olduğum o büyülü esrime, o uçurucu heyecan geçip gitti elbette, ama o zamandan beri kendi kanımın sıcaklığını her nefes alışımda hissediyorum ve yaşamdan aldığım hazzın her gün tazelendiğini duyuyorum. Farklı hisseden, farklı hassasiyetlere sahip ve farkındalığı güçlenmiş başka bir insan haline geldiğimi biliyorum. Daha iyi bir insan olduğumu iddia edecek cesaretim yok elbette, ama daha mutlu bir insan olduğumu biliyorum, çünkü o buz gibi donuk hayatım için yeni bir anlam buldum, yaşamın kendisinden başka bir sözcükle açıklayamayacağım bir anlam. Ait olduğum kesimin normlarını ve kalıplarını boş bulduğum için artık ne kendimden ne de başkalarından utanıyorum. Onur, suç, günah gibi kavramlar bir anda soğuk, metalsi bir tını kazandı, bunları dehşete kapılmadan telaffuz edemiyorum

63


artık. O gece ilk kez öylesine büyülenmişçesine hissettiğim o güçten beslenerek yaşıyorum. Beni nereye sürüklediğini sorgulamıyorum: Belki başkalarının günah diye adlandırdığı bir başka uçuruma, belki de yüceliklere sürükleyecek. Bunu bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Çünkü sadece kendi kaderlerini bir gizem olarak yaşayabilenlerin gerçek anlamda yaşadıklarına inanıyorum. Ben yaşamı daha önce hiç bu denli arzuyla yaşamamıştım –bundan eminim– ve şimdi biliyorum ki, kendiyle ilgili durumlar karşısında kayıtsızlaşan herkes (tek çare olarak) bir suç işleyecektir. Kendi kendimi anlamaya başladığımdan beri diğer pek çok şeyi de anlıyorum: Açlıkla bir vitrini seyreden birinin bakışları beni kahreder, bir köpeğin neşeyle sıçrayışı büyüleyebilir. Bir anda her şeyi görmeye başladım, artık hiçbir şey sıradan değil benim için. Gazetede her gün bana heyecan veren yüzlerce şey okuyorum (eskiden sadece eğlence ve müzayede programlarına bakmak için karıştırırdım), eskiden canımı sıkan kitaplar şimdi kendilerini bana açıyorlar. Ve en ilginci de insanlarla artık sohbet denilen şeyin dışında da konuşabiliyorum. Yedi yıldan beri yanımda çalışan uşağımla ilgilenmeye başladım, onunla sık sık konuşuyoruz, eskiden hareketli bir sütunun önünden geçer gibi görmeden önünden geçip gittiğim apartman görevlisi geçenlerde bana küçük kızının ölümünü anlattı, bu beni Shakespeare’in trajedilerinden daha fazla etkiledi. Sanırım bendeki bu değişim – kendimi ele vermemek için dıştan bakıldığında o sıkı terbiyeden geçmiş can sıkıcı çevrenin içindeki hayatıma devam ediyor olsam da– giderek gözle görülür bir hal almaya başladı. Bazı insanlar bana karşı beklenmedik bir içtenlik göstermeye başladılar, bu hafta üçüncü kez sokakta tanımadığım köpekler yanıma geldi. Arkadaşlarım, bir hastalıktan kurtulmuş biriyle konuşur gibi beni gençleşmiş bulduklarını söylüyorlar. Gençleşmek mi? Gerçek anlamda yaşamaya daha yeni başladığımı sadece ben biliyorum. İnsanların geçmişte kalan her şeyin hep bir hata ve ileriye bir hazırlıktan ibaret olduğunu sanmaları 64


genel bir delilik hali herhalde ve sanırım soğuk bir kalemi sıcak, yaşayan elime alıp da kuru bir kâğıdın üstünde yaşıyor olduğumu anlatmaya çalışırken kendi göstermiş olduğum cüreti de anlıyorum. Fakat bu bir delilik de olsa, beni mutlu eden ilk delilik bu; içimi ısıtan, duyularımı açan ilk delilik bu. Kendi uyanış mucizemi burada anlatırken bunu sadece kendim için yapıyorum ve yaşadığım her şeyi kendi sözcüklerimin bana anlatabileceğinden çok daha derinden hissediyorum. O geceden arkadaşlarımdan hiçbirine söz etmedim; içimin bir zamanlar ne kadar ölü olduğunu asla bilmediler, şimdi nasıl çiçek açtığımı da asla anlamayacaklar. Canlılıkla yaşadığım bu hayatın ortasında ölümle karşılaşırsam ve bu satırlar başkalarının eline geçerse de bu olasılık beni hiç korkutmuyor ve üzmüyor. Çünkü öyle bir anın büyüsünü tatmamış olan biri, tek bir gece içinde yaşanan ve görünürde birbirleriyle hiç ilgisi olmayan böylesine tesadüfi olayların neredeyse sönmüş bir hayatı bir büyü gibi yeniden ateşleyebileceğini altı ay önce ben ne kadar anlayacak olsaydım ancak o kadar anlayabilir zaten. Böyle birinden utanmam, çünkü beni anlamaz. Fakat bütünlükten haberdar olan biri yargılamaz ve gururdan kurtulmuştur. Onun karşısında da utanmam, çünkü beni anlar. Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.

65


STEFAN ZWEIG

PHANTASTISCHE NACHT


Die nachfolgenden Aufzeichnungen fanden sich als versiegeltes Paket im Schreibtisch des Barons Friedrich Michael von R…, nachdem er im Herbst 1914 als österreichischer Reserveoberleutnant bei einem Dragonerregiment in der Schlacht bei Rawaruska gefallen war. Da die Familie nach der Titelüberschrift und bloß flüchtigem Einblick in diesen Blättern nur eine literarische Arbeit ihres Verwandten vermutete, übergaben sie mir die Aufzeichnungen zur Prüfung und stellten mir ihre Veröffentlichung anheim. Ich persönlich halte diese Blätter nun durchaus nicht für eine erfundene Erzählung, sondern für ein wirkliches, in allen Einzelheiten tatsächliches Erlebnis des Gefallenen und veröffentliche unter Unterdrückung des Namens seine seelische Selbstenthüllung ohne jede Änderung und Beifügung. Heute morgens überkam mich plötzlich der Gedanke, ich sollte das Erlebnis jener phantastischen Nacht für mich niederschreiben, um die ganze Begebenheit in ihrer natürlichen Reihenfolge einmal geordnet zu überblicken. Und seit dieser jähen Sekunde fühle ich einen unerklärlichen Zwang, mir im geschriebenen Wort jenes Abenteuer darzustellen, obzwar ich bezweifle, auch nur annähernd die Sonderbarkeit der Vorgänge schildern zu können. Mir fehlt jede sogenannte künstlerische Begabung, ich habe keinerlei Übung in literarischen Dingen, und abgesehen von einigen mehr scherzhaften Produkten im Theresianum habe ich mich nie im Schriftstellerischen versucht. Ich weiß zum Beispiel nicht einmal, ob es eine besonders erlernbare Technik gibt, um die Aufeinanderfolge von äußern Dingen und ihre gleichzeitige innere Spiegelung zu ordnen, frage mich auch, ob ich es vermag, dem Sinn immer das rechte Wort, dem Wort den rechten Sinn zu geben und so jene Balance zu gewinnen, die ich von je bei jedem rechten Erzähler im Lesen unbewußt spürte. Aber ich schreibe diese Zeilen ja nur für mich, und sie sind keineswegs bestimmt, etwas, was ich kaum mir 67


selber zu erklären vermag, andern verständlich zu machen. Sie sind nur ein Versuch, mit irgendeinem Geschehnis, das mich ununterbrochen beschäftigt und in schmerzhaft quellender Gärung bewegt, in einem gewissen Sinne endlich einmal fertig zu werden, es festzulegen, vor mich hinzustellen und von allen Seiten zu umfassen. Ich habe von dieser Begebenheit keinem meiner Freunde erzählt, eben aus jenem Gefühl, ich könnte ihnen das Wesentliche daran nicht verständlich machen, und dann auch aus einer gewissen Scham, von einer so zufälligen Angelegenheit dermaßen erschüttert und umgewühlt worden zu sein. Denn das Ganze ist eigentlich nur ein kleines Erlebnis. Aber wie ich dies Wort jetzt hinschreibe, beginne ich schon zu bemerken, wie schwer es für einen Ungeübten wird, beim Schreiben die Worte in ihrem rechten Gewicht zu wählen, und welche Zweideutigkeit, welche Mißverständnismöglichkeit sich an das einfachste Vokabel knüpft. Denn wenn ich mein Erlebnis ein »kleines« nenne, so meine ich dies natürlich nur im relativen Sinn, im Gegensatz zu den gewaltigen dramatischen Geschehnissen, von denen ganze Völker und Schicksale mitgerissen werden, und meine es andererseits im zeitlichen Sinne, weil der ganze Vorgang keinen größeren Raum umspannt als knappe sechs Stunden. Für mich aber war dies – im allgemeinen Sinn also kleine, unbedeutsame und unwichtige – Erlebnis so ungeheuer viel, daß ich heute – vier Monate nach jener phantastischen Nacht – noch davon glühe und alle meine geistigen Kräfte anspannen muß, um es in meiner Brust zu bewahren. Täglich, stündlich wiederhole ich mir alle seine Einzelheiten, denn es ist gewissermaßen der Drehpunkt meiner ganzen Existenz geworden, alles, was ich tue und rede, ist unbewußt von ihm bestimmt, meine Gedanken beschäftigen sich einzig damit, sein plötzliches Geschehen immer und immer wieder zu wiederholen und durch dieses Wiederholen mir als Besitz zu bestätigen. Und jetzt weiß ich auch mit einemmal, was ich vor zehn Minuten, da 68


ich die Feder ansetzte, bewußt noch nicht ahnte: daß ich mir dies Erlebnis nur deshalb jetzt hinschreibe, um es ganz sicher und gleichsam sachlich fixiert vor mir zu haben, es noch einmal nachzugenießen im Gefühl und gleichzeitig geistig zu erfassen. Es ist ganz falsch, ganz unwahr, wenn ich vorhin sagte, ich wollte damit fertig werden, indem ich es niederschreibe, im Gegenteil, ich will das zu rasch Gelebte nur noch lebendiger haben, es neben mich warm und atmend stellen, um es immer und immer umfangen zu können. Oh, ich habe keine Angst, auch nur eine Sekunde jenes schwülen Nachmittags, jener phantastischen Nacht zu vergessen, ich brauche kein Merkzeichen, keine Meilensteine, um in der Erinnerung den Weg jener Stunden Schritt für Schritt zurückzugehen: wie ein Traumwandler finde ich jederzeit mitten im Tage, mitten in der Nacht in seine Sphäre zurück, und jede Einzelheit sehe ich darin mit jener Hellsichtigkeit, die nur das Herz kennt und nicht das weiche Gedächtnis. Ich könnte hier ebensogut auf das Papier die Umrisse jedes einzelnen Blattes in der frühlingshaft ergrünten Landschaft hinzeichnen, ich spüre jetzt im Herbst noch ganz lind das weiche staubige Qualmen der Kastanienblüten; wenn ich also noch einmal diese Stunden beschreibe, so geschieht es nicht aus Furcht, sie zu verlieren, sondern aus Freude, sie wiederzufinden. Und wenn ich jetzt in der genauen Aufeinanderfolge mir die Wandlungen jener Nacht darstelle, so werde ich um der Ordnung willen an mich halten müssen, denn immer schwillt, kaum daß ich an die Einzelheiten denke, eine Ekstase aus meinem Gefühl empor, eine Art Trunkenheit faßt mich, und ich muß die Bilder der Erinnerung stauen, daß sie nicht, ein farbiger Rausch, ineinanderstürzen. Noch immer erlebe ich mit leidenschaftlicher Feurigkeit das Erlebte, jenen Tag, jenen 7. Juni 1913, da ich mir mittags einen Fiaker nahm… Aber noch einmal, spüre ich, muß ich innehalten, denn schon wieder werde ich erschreckt der Zweischneidigkeit, der Vieldeutigkeit eines einzelnen Wortes gewahr. Jetzt, da ich zum 69


ersten Male im Zusammenhange etwas erzählen soll, merke ich erst, wie schwer es ist, jenes Gleitende, das doch alles Lebendige bedeutet, in einer geballten Form zufassen. Eben habe ich »ich« hingeschrieben, habe gesagt, daß ich am 7. Juni 1913 mir mittags einen Fiaker nahm. Aber dies Wort wäre schon eine Undeutlichkeit, denn jenes »Ich« von damals, von jenem 7. Juni, bin ich längst nicht mehr, obwohl erst vier Monate seitdem vergangen sind, obwohl ich in der Wohnung dieses damaligen. »Ich« wohne und an seinem Schreibtisch mit seiner Feder und seiner eigenen Hand schreibe. Von diesem damaligen Menschen bin ich, und gerade durch jenes Erlebnis ganz abgelöst, ich sehe ihn jetzt von außen, ganz fremd und kühl, und kann ihn schildern wie einen Spielgenossen, einen Kameraden, einen Freund, von dem ich vieles und Wesentliches weiß, der ich aber doch selbst durchaus nicht mehr bin. Ich könnte über ihn sprechen, ihn tadeln oder verurteilen, ohne überhaupt zu empfinden, daß er mir einst zugehört hat. Der Mensch, der ich damals war, unterschied sich in Wenigem äußerlich und innerlich von den meisten seiner Gesellschaftsklasse, die man besonders bei uns in Wien die »gute Gesellschaft« ohne besonderen Stolz, sondern ganz als selbstverständlich zu bezeichnen pflegt. Ich ging in das sechsunddreißigste Jahr, meine Eltern waren früh gestorben und hatten mir knapp vor meiner Mündigkeit ein Vermögen hinterlassen, das sich als reichlich genug erwies, um von nun ab den Gedanken an Erwerb und Karriere gänzlich mir zu erübrigen. So wurde mir unvermutet eine Entscheidung abgenommen, die mich damals sehr beunruhigte. Ich hatte nämlich gerade meine Universitätsstudien vollendet und stand vor der Wahl meines zukünftigen Berufes, der wahrscheinlich dank unserer Familienbeziehungen und meiner schon früh vortretenden Neigung zu einer ruhig ansteigenden und kontemplativen Existenz auf den Staatsdienst gefallen wäre, als dies elterliche Vermögen an mich als einzigen Erben fiel und mir eine plötzliche 70


arbeitslose Unabhängigkeit zusicherte, selbst im Rahmen weitgespannter und sogar luxuriöser Wünsche. Ehrgeiz hatte mich nie bedrängt, so beschloß ich, einmal dem Leben erst ein paar Jahre zuzusehen und zu warten, bis es mich schließlich verlocken würde, mir selbst einen Wirkungskreis zu finden. Es blieb aber bei diesem Zuschauen und Warten, denn da ich nichts Sonderliches begehrte; erreichte ich alles im engen Kreis meiner Wünsche; die weiche und wollüstige Stadt Wien, die wie keine andere das Spazierengehen, das nichtstuerische Betrachten, das Elegantsein zu einer geradezu künstlerischen Vollendung, zu einem Lebenszweck heranbildet, ließ mich die Absicht einer wirklichen Betätigung ganz vergessen. Ich hatte alle Befriedigung eines eleganten, adeligen, vermögenden, hübschen und dazu noch ehrgeizlosen jungen Mannes, die ungefährlichen Spannungen des Spiels, der Jagd, die regelmäßigen Auffrischungen der Reisen und Ausflüge, und bald begann ich diese beschauliche Existenz immer mehr mit wissender Sorgfalt und künstlerischer Neigung auszubauen. Ich sammelte seltene Gläser, weniger aus einer inneren Leidenschaft als aus der Freude, innerhalb einer anstrengungslosen Betätigung Geschlossenheit und Kenntnis zu erreichen, ich schmückte meine Wohnung mit einer besonderen Art italienischer Barockstiche und mit Landschaftsbildern in der Art des Canaletto, die bei Trödlern zusammenzufinden oder bei Auktionen zu erstehen voll einer jagdmäßigen und doch nicht gefährlichen Spannung war, ich trieb mancherlei mit Neigung und immer mit Geschmack, fehlte selten bei guter Musik und in den Ateliers unserer Maler. Bei Frauen mangelte es mir nicht an Erfolg, auch hier hatte ich mit dem geheimen sammlerischen Trieb, der irgendwie auf innere Unbeschäftigtkeit deutet, mir vielerlei erinnerungswerte und kostbare Stunden des Erlebens aufgehäuft, und hier allmählich vom bloßen Genießer mich zum wissenden Kenner steigernd. Im ganzen hatte ich viel erlebt, was mir angenehm den Tag füllte und meine Existenz mich als eine reiche empfinden ließ, und immer 71


mehr begann ich diese laue, wohlige Atmosphäre einer gleichzeitig belebten und doch nie erschütterten Jugend zu lieben, fast ohne neue Wünsche schon, denn ganz geringe Dinge vermochten sich schon in der windstillen Luft meiner Tage zu einer Freude zu entfalten. Eine gutgewählte Krawatte konnte mich fast schon froh machen, ein schönes Buch, ein Automobilausflug oder eine Stunde mit einer Frau mich restlos beglücken. Ganz besonders wohl tat mir in dieser meiner Daseinsform, daß sie in keiner Weise, ganz wie ein tadellos korrekter englischer Anzug, in keiner Weise der Gesellschaft auffiel. Ich glaube, man empfand mich als eine angenehme Erscheinung, ich war beliebt und gerne gesehen, und die meisten, die mich kannten, nannten mich einen glücklichen Menschen. Ich weiß jetzt nicht mehr zu sagen, ob jener Mensch von damals, den ich mir zu vergegenwärtigen bemühe, sich selbst so wie jene anderen als einen Glücklichen empfand; denn nun, wo ich aus jenem Erlebnis für jedes Gefühl einen viel volleren und erfüllteren Sinn fordere, scheint mir jede rückerinnernde Wertung fast unmöglich. Doch vermag ich mit Gewißheit zu sagen, daß ich mich zu jener Zeit keineswegs als unglücklich empfand, blieben doch fast nie meine Wünsche unerfüllt und meine Anforderungen an das Leben unerwidert. Aber gerade dies, daß ich mich daran gewöhnt hatte, alles Geforderte vom Schicksal zu empfangen und darüber hinaus nichts mehr ihm abzufordern, gerade dies zeitigte allmählich einen gewissen Mangel an Spannung, eine Unlebendigkeit im Leben selbst. Was sich damals unbewußt in manchen Augenblicken der Halberkenntnis in mir sehnsüchtig regte: es waren nicht eigentlich Wünsche, sondern nur der Wunsch nach Wünschen, das Verlangen, stärker, unbändiger, ehrgeiziger, unbefriedigter zu begehren, mehr zu leben und vielleicht auch zu leiden. Ich hatte aus meiner Existenz durch eine allzu vernünftige Technik alle Widerstände ausgeschaltet, und an diesem Fehlen der Widerstände erschlaffte meine Vitalität. Ich merkte, daß ich immer weniger, immer schwächer begehrte, daß 72


eine Art Erstarrung in mein Gefühl gekommen war, daß ich – vielleicht ist es am besten so ausgedrückt – an einer seelischen Impotenz, einer Unfähigkeit zur leidenschaftlichen Besitznahme des Lebens litt. An kleinen Zeichen erkannte ich dieses Manko zuerst. Es fiel mir auf, daß ich im Theater und in der Gesellschaft bei gewissen sensationellen Veranstaltungen öfter und öfter fehlte, daß ich Bücher bestellte, die mir gerühmt worden waren und sie dann unaufgeschnitten wochenlang auf dem Schreibtisch liegen ließ, daß ich zwar mechanisch weiter meine Liebhabereien sammelte, Gläser und Antiken kaufte, ohne sie aber dann einzuordnen und mich eines seltenen und langgesuchten Stückes bei unvermutetem Erwerb sonderlich zu freuen. Wirklich bewußt aber wurde mir diese übergangshafte und leise Verminderung meiner seelischen Spannkraft erst bei einer bestimmten Gelegenheit, der ich mich noch deutlich entsinne. Ich war im Sommer – auch schon aus jener merkwürdigen Trägheit heraus, die von nichts Neuem sich lebhaft angelockt fühlte – in Wien geblieben, als ich plötzlich aus einem Kurorte den Brief einer Frau erhielt, mit der mich seit drei Jahren eine intime Beziehung verband und von der ich sogar aufrichtig meinte, daß ich sie liebe. Sie schrieb mir in vierzehn aufgeregten Seiten, sie habe in diesen Wochen dort einen Mann kennengelernt, der ihr viel, ja alles geworden sei, sie werde ihn im Herbst heiraten, und zwischen uns müsse jene Beziehung zu Ende sein. Sie denke ohne Reue, ja mit Glück an die mit mir gemeinsam verlebte Zeit zurück, der Gedanke an mich begleite sie in ihre neue Ehe als das Liebste ihres vergangenen Lebens, und sie hoffe, ich werde ihr den plötzlichen Entschluß verzeihen. Nach dieser sachlichen Mitteilung überbot sich der aufgeregte Brief dann in wirklich ergreifenden Beschwörungen, ich möge ihr nicht zürnen und nicht zuviel an dieser plötzlichen Absage leiden, ich solle keinen Versuch machen, sie gewaltsam zurückzuhalten oder eine Torheit gegen mich begehen. Immer hitziger jagten die Zeilen hin: ich solle doch bei einer Besseren Trost finden, ich solle ihr sofort 73


schreiben, denn sie sei in Angst, wie ich diese Mitteilung aufnehmen würde. Und als Nachsatz, mit Bleistift, war dann noch eilig hingeschrieben: »Tue nichts Unvernünftiges, verstehe mich, verzeihe mir!« Ich las diesen Brief, zuerst überrascht von der Nachricht und dann, als ich ihn durchblättert, noch ein zweites Mal und nun mit einer gewissen Beschämung, die sich bewußt werdend rasch zu einem inneren Erschrecken steigerte. Denn nichts von allen den starken und doch natürlichen Empfindungen, die meine Geliebte als selbstverständlich voraussetzte, hatte sich auch nur andeutungshaft in mir geregt. Ich hatte nicht gelitten bei ihrer Mitteilung, hatte ihr nicht gezürnt und schon gar nicht eine Sekunde an eine Gewalttätigkeit gegen sie oder gegen mich gedacht, und diese Kälte des Gefühls in mir war nun doch zu sonderbar, als daß sie mich nicht selbst erschreckt hätte. Da fiel eine Frau von mir ab, die Jahre meines Lebens begleitet hatte, deren warmer Leib sich elastisch dem meinen aufgetan, deren Atem in langen Nächten in meinen vergangen war, und nichts rührte sich in mir, wehrte sich dagegen, nichts suchte sie zurückzuerobern, nichts von all dem geschah in meinem Gefühl von dem, was der reine Instinkt dieser Frau als selbstverständlich bei einem wirklichen Menschen voraussetzen mußte. In diesem Augenblicke war mir zum ersten Male ganz bewußt, wie weit der Erstarrungsprozeß in mir fortgeschritten war – ich glitt eben durch wie auffließendem, spiegelndem Wasser, ohne irgend verhaftet, verwurzelt zu sein, und ich wußte ganz genau, daß diese Kälte etwas Totes, Leichenhaftes war, noch nicht umwittert zwar vom faulen Hauch der Verwesung, aber doch schon rettungslose Starre, grausam-kalte Fühllosigkeit, die Minute also, die dem wahren, dem körperlichen Sterben, dem auch äußerlich sichtbaren Verfall vorangeht. Seit jener Episode begann ich mich und diese merkwürdige Gefühlsstarre in mir aufmerksam zu beobachten wie ein Kranker seine Krankheit. Als kurz darauf ein Freund von mir starb und ich hinter seinem Sarge ging, horchte ich in mich hinein, ob sich nicht eine Trauer in mir rühre, 74


irgendein Gefühl sich in dem Bewußtsein spanne, dieser mir seit Kindheitstagen nahe Mensch sei nun für immer verloren. Aber es regte sich nichts, ich kam mir selbst wie etwas Gläsernes vor, durch das die Dinge hindurchleuchteten, ohne jemals innen zu sein, und so sehr ich mich bei diesem Anlaß und manchen ähnlichen auch anstrengte, etwas zu fühlen, ja mich mit Verstandesgründen zu Gefühlen überreden wollte, es kam keine Antwort aus jener inneren Starre zurück. Menschen verließen mich, Frauen gingen und kamen, ich spürte es kaum anders wie einer, der im Zimmer sitzt, den Regen an den Scheiben, zwischen mir und dem Unmittelbaren war irgendeine gläserne Wand, die ich mit dem Willen zu zerstoßen nicht die Kraft hatte. Obzwar ich dies nun klar empfand, so schuf mir diese Erkenntnis doch keine rechte Beunruhigung, denn ich sagte es ja schon, daß ich auch Dinge, die mich selbst betrafen, mit Gleichgültigkeit hinnahm. Auch zum Leiden hatte ich nicht mehr genug Gefühl. Es genügte mir, daß dieser seelische Defekt außen so wenig wahrnehmbar war, wie etwa die körperliche Impotenz eines Mannes nicht anders als in der intimen Sekunde offenbar wird, und ich setzte oft in Gesellschaft durch eine künstliche Leidenschaftlichkeit im Bewundern, durch spontane Übertreibungen von Ergriffenheit eine gewisse Ostentation daran, zu verbergen, wie sehr ich mich innerlich anteilslos und abgestorben wußte. Äußerlich lebte ich mein altes behagliches, hemmungsloses Leben weiter, ohne seine Richtung zu ändern; Wochen, Monate glitten leicht vorüber und füllten sich langsam dunkel zu Jahren. Eines Morgens sah ich im Spiegel einen grauen Streif an meiner Schläfe und spürte, daß meine Jugend langsam hinüber wollte in eine andere Welt. Aber was andere Jugend nannten, war in mir längst vorbei. So tat das Abschiednehmen nicht sonderlich weh, denn ich liebte auch meine eigene Jugend nicht genug. Auch zu mir selbst schwieg mein trotziges Gefühl. Durch diese innere Unbewegtheit wurden meine Tage immer mehr gleichförmig trotz aller Verschiedenheit der 75


Beschäftigungen und Begebenheiten, sie reihten sich unbetont einer an den anderen, wuchsen und gilbten hin wie die Blätter eines Baumes. Und ganz gewöhnlich, ohne jede Absonderlichkeit, ohne jedes innere Vorzeichen, begann auch jener einzige Tag, den ich mir wieder selbst schildern will. Ich war damals am 7. Juni 1913 später aufgestanden, aus dem noch von der Kindheit, von den Schuljahren her unbewußt nachklingenden Sonntagsgefühl, hatte mein Bad genommen, die Zeitung gelesen und in Büchern geblättert, war dann, verlockt von dem warmen sommerlichen Tag, der teilnehmend in mein Zimmer drang, spazierengegangen, hatte in gewohnter Weise den Grabenkorso überquert, zwischen Gruß und Gruß bekannter und befreundeter Menschen mit irgendeinem von ihnen ein flüchtiges Gespräch geführt und dann bei Freunden zu Mittag gespeist. Für den Nachmittag war ich jeder Vereinbarung ausgewichen, denn ich liebte es insbesondere, am Sonntag ein paar unaufgeteilte freie Stunden zu haben, die dann ganz dem Zufall meiner Laune, meiner Bequemlichkeit oder irgendeiner spontanen Entschließung gehörten. Als ich dann, von meinen Freunden kommend, die Ringstraße querte, empfand ich wohltuend die Schönheit der besonnten Stadt und ward froh an ihrer frühsommerlichen Geschmücktheit. Die Menschen schienen alle heiter und irgendwie verliebt in die Sonntäglichkeit der bunten Straße, vieles einzelne fiel mir auf und vor allem, wie breitumbuscht mit ihrem neuen Grün die Bäume mitten aus dem Asphalt sich aufhoben. Obwohl ich doch fast täglich hier vorüberging, wurde ich dieses sonntäglichen Menschengewühls plötzlich wie eines Wunders gewahr, und unwillkürlich bekam ich Sehnsucht nach viel Grün, nach Helligkeit und Buntheit. Ich erinnerte mich mit ein wenig Neugier des Praters, wo jetzt zu Frühlingsende, zu Sommersanfang, die schweren Bäume wie riesige grüne Lakaien rechts und links der von Wagen durchflitzten Hauptallee stehen und reglos den vielen geputzten eleganten Menschen ihre weißen Blütenherzen hinhalten. 76


Gewohnt, auch dem flüchtigsten meiner Wünsche sofort nachzugeben, rief ich den ersten Fiaker an, der mir in den Weg kam, und bedeutete ihm auf seine Frage den Prater als Ziel. »Zum Rennen, Herr Baron, nicht wahr?« antwortete er mit devoter Selbstverständlichkeit. Da erinnerte ich mich erst, daß heute ein sehr fashionabler Renntag war, eine Derbyvorschau, wo die ganze gute Wiener Gesellschaft sich Rendezvous gab. Seltsam, dachte ich mir, während ich in den Wagen stieg, wie wäre es noch vor ein paar Jahren möglich gewesen, daß ich einen solchen Tag versäumt oder vergessen hätte! Wieder spürte ich, so wie ein Kranker bei einer Bewegung seine Wunde, an dieser Vergeßlichkeit die ganze Starre der Gleichgültigkeit, der ich verfallen war. Die Hauptallee war schon ziemlich leer, als wir hinkamen, das Rennen mußte längst begonnen haben, denn die sonst so prunkvolle Auffahrt der Wagen fehlte, nur ein paar vereinzelte Fiaker hetzten mit knatternden Hufen wie hinter einem unsichtbaren Versäumnis her. Der Kutscher wandte sich am Bock und fragte, ob er scharf traben solle; aber ich hieß ihn, die Pferde ruhig gehen zu lassen, denn mir lag nichts an einem Zuspätkommen. Ich hatte zu viel Rennen gesehen und zu oft die Menschen bei ihnen, als daß mir ein Zurechtkommen noch wichtig gewesen wäre, und es entsprach besser meinem lässigen Gefühl, im weichen Schaukeln des Wagens die blaue Lust wie Meer vom Bord eines Schiffes lindrauschend zu fühlen und ruhiger die schönen, breitgebuschten Kastanienbäume anzusehen, die manchmal dem schmeichlerisch warmen Wind ein paar Blütenflocken zum Spiele hingaben, die er dann leicht aufhob und wirbelte, ehe er sie auf die Allee weiß hinflocken ließ. Es war wohlig, sich so wiegen zu lassen, Frühling zu ahnen mit geschlossenen Augen, ohne jede Anstrengung beschwingt und fortgetragen sich zu empfinden: eigentlich tat es mir leid, als in der Freudenau der Wagen vor der Einfahrt hielt. Am liebsten wäre ich noch umgekehrt, mich weiter wiegen zu lassen von dem 77


weichen, frühsommerlichen Tag. Aber es war schon zu spät, der Wagen hielt vor dem Rennplatz. Ein dumpfes Brausen schlug mir entgegen. Wie ein Meer scholl es dumpf und hohl hinter den aufgestuften Tribünen, ohne daß ich die bewegte Menge sah, von der dieses geballte Geräusch ausging, und unwillkürlich erinnerte ich mich an Ostende, wenn man von der niederen Stadt die kleinen Seitengassen zur Strandpromenade emporsteigt, schon den Wind salzig und scharf über sich sausen fühlt und ein dumpfes Dröhnen hört, ehe dann der Blick hingreift über die weite grauschäumige Fläche mit ihren donnernden Wellen. Ein Rennen mußte gerade in Gang sein, aber zwischen mir und dem Rasen, auf dem jetzt wohl die Pferde hinflitzten, stand ein farbiger dröhnender, wie von einem inneren Sturm hin und her geschüttelter Qualm, die Menge der Zuschauer und Spieler. Ich konnte die Bahn nicht sehen, spürte aber im Reflex der gesteigerten Erregung jede sportliche Phase. Die Reiter mußten längst gestartet, der Knäuel sich geteilt haben und ein paar gemeinsam um die Führung streiten, denn schon lösten sich hier aus den Menschen, die geheimnisvoll die für mich unsichtbaren Bewegungen des Laufes mitlebten, Schreie los und aufgeregte Zurufe. An der Richtung ihrer Köpfe spürte ich die Biegung, an der die Reiter und Pferde jetzt auf dem länglichen Rasenoval angelangt sein mußten, denn immer einheitlicher, immer zusammengefaßter drängte sich, wie ein einziger aufgereckter Hals, das ganze Menschenchaos einem mir unsichtbaren Blickpunkt entgegen, und aus diesem einen ausgespannten Hals grölte und gurgelte mit tausenden zerriebenen Einzellauten eine immer höher gischtende Brandung. Und diese Brandung stieg und schwoll, schon füllte sie den ganzen Raum bis zum gleichgültig blauen Himmel. Ich sah in ein paar Gesichter hinein. Sie waren verzerrt wie von einem inneren Krampf, die Augen starr und funkelnd, die Lippen verbissen, das Kinn gierig vorgestoßen, die Nüstern pferdhaft gebläht. Spaßig und grauenhaft war mirs, nüchtern diese unbeherrschten Trunkenen zu betrachten. Neben 78


mir stand auf einem Sessel ein Mann, elegant gekleidet, mit einem sonst wohl guten Gesicht, jetzt aber tobte er, von einem unsichtbaren Dämon beteufelt, er fuchtelte mit dem Stock in die leere Luft hinein, als peitschte er etwas vorwärts, sein ganzer Körper machte – unsagbar lächerlich für einen Zuschauer – die Bewegung des Raschreitens leidenschaftlich mit. Wie auf Steigbügeln wippte er mit den Fersen unablässig auf und nieder über dem Sessel, die rechte Hand jagte den Stock immer wieder als Gerte ins Leere, die linke knüllte krampfig einen weißen Zettel. Und immer mehr dieser weißen Zettel flatterten herum, wie Schaumspritzer gischteten sie über dieser graudurchstürmten Flut, die lärmend schwoll. Jetzt mußten an der Kurve ein paar Pferde ganz knapp beieinander sein, denn mit einem Male ballte sich das Gedröhn in zwei, drei, vier einzelne Namen, die immer wieder einzelne Gruppen wie Schlachtrufe schrien und tobten, und diese Schreie schienen wie ein Ventil für ihre delirierende Besessenheit. Ich stand inmitten dieser dröhnenden Tobsucht kalt wie ein Felsen im donnernden Meer und weiß noch heute genau zu sagen, was ich in jener Minute empfand. Das Lächerliche vorerst all dieser fratzenhaften Gebärden, eine ironische Verachtung für das Pöbelhafte des Ausbruches, aber doch noch etwas anderes, das ich mir ungern eingestand – irgendeinen leisen Neid nach solcher Erregung, solcher Brunst der Leidenschaft, nach dem Leben, das in diesem Fanatismus war. Was müßte, dachte ich, geschehen, um mich dermaßen zu erregen, mich dermaßen ins Fieber zu spannen, daß mein Körper so brennend, meine Stimme mir wider Willen aus dem Munde brechen würde? Keine Summe konnte ich mir denken, deren Besitz mich so anfeuern könnte, keine Frau, die mich dermaßen reizte, nichts, nichts gab es, was aus der Starre meines Gefühls mich zu solcher Feurigkeit entfachen könnte! Vor einer plötzlich gespannten Pistole würde mein Herz, eine Sekunde vor dem Erstarren, nicht so wild hämmern, wie das in den tausend, 79


zehntausend Menschen rings um mich für eine Handvoll Geld. Aber jetzt mußte ein Pferd dem Start ganz nahe sein, denn zu einem einzigen, immer schriller werdenden Schrei von tausenden Stimmen gellte jetzt wie eine hochgespannte Saite ein bestimmter Name empor aus dem Tumult, um dann schrill mit einem Male zu zerreißen. Die Musik begann zu spielen, plötzlich zerbrach die Menge. Eine Runde war zu Ende, ein Kampf entschieden, die Spannung löste sich in eine quirlende, nur noch schlaff nachschwingende Bewegtheit. Die Masse, eben noch ein brennendes Bündel Leidenschaft, fiel auseinander in viele einzelne laufende, lachende, sprechende Menschen, ruhige Gesichter tauchten wieder auf hinter der mänadischen Maske der Erregung; aus dem Chaos des Spiels, das für Sekunden diese Tausende in einen einzigen glühenden Klumpen geschmolzen hatte, schichteten sich wieder gesellschaftliche Gruppen, die zusammentraten, sich lösten, Menschen, die ich kannte und die mich grüßten, fremde, die sich gegenseitig kühl-höflich musterten und betrachteten. Die Frauen prüften sich gegenseitig in ihren neuen Toiletten, die Männer warfen begehrliche Blicke, jene mondäne Neugier, die der Teilnahmslosen eigentliche Beschäftigung ist, begann sich zu entfalten, man suchte, zählte, kontrollierte sich auf Anwesenheit und Eleganz. Schon wußten, kaum aus dem Taumel erwacht, all diese Menschen nicht mehr, ob dies promenierende Zwischenspiel oder das Spiel selbst der Zweck ihrer gesellschaftlichen Vereinigung war. Ich ging mitten durch dies laue Gewühl, grüßte und dankte, atmete wohlig – war es doch die Atmosphäre meiner Existenz – den Duft von Parfüm und Eleganz, der dies kaleidoskopische Durcheinander umschwebte, und noch freudiger die leise Brise, die von drüben aus den Praterauen, aus dem sommerlich durchwärmten Walde manchmal ihre Welle zwischen die Menschen warf und den weißen Musselin der Frauen wie wollüstig-spielend betastete. Ein paar Bekannte wollten mich ansprechen, Diane, die schöne Schauspielerin, nickte einladend 80


aus einer Loge herüber, aber ich ging keinem zu. Es interessierte mich nicht, mit einem dieser mondänen Menschen heute zu sprechen, es langweilte mich, in ihrem Spiegel mich selbst zu sehen, nur das Schauspiel wollte ich umfassen, die knisterndsinnliche Erregung, die durch die aufgesteigerte Stunde ging (denn der anderen Erregtheit ist gerade dem Teilnahmslosen das angenehmste Schauspiel). Ein paar schöne Frauen gingen vorbei, ich sah ihnen frech, aber ohne innerliches Begehren auf die Brüste, die unter der dünnen Gaze bei jedem Schritt bebten und lächelte innerlich über ihre halb peinliche, halb wohlige Verlegenheit, wenn sie sich so sinnlich abgeschätzt und frech entkleidet fühlten. In Wirklichkeit reizte mich keine, es machte mir nur ein gewisses Vergnügen, vor ihnen so zu tun, das Spiel mit dem Gedanken, mit ihren Gedanken machte mir Freude, die Lust, sie körperlich zu berühren, das magnetische Zucken im Auge zu fühlen; denn wie jedem innerlich kühlen Menschen war es mein eigentlichster erotischer Genuß, in anderen Wärme und Unruhe zu erregen, statt mich selbst zu erhitzen. Nur den Flaum von Wärme, den die Gegenwart von Frauen um die Sinnlichkeit legt, liebte ich zu fühlen, nicht eine wirkliche Erhitzung, Anregung bloß und nicht Erregung. So ging ich auch diesmal durch die Promenade, nahm Blicke, gab sie leicht wie Federball zurück, genoß ohne zu greifen, befühlte Frauen ohne zu fühlen, nur leicht angewärmt von der lauen Wollust des Spiels. Aber auch das langweilte mich bald. Immer dieselben Menschen kamen vorüber, ich kannte ihre Gesichter schon auswendig und ihre Gesten. Ein Sessel stand in der Nähe. Ich setzte mich hin. Ringsum begann in den Gruppen eine neue wirblige Bewegung, unruhiger schüttelten und stießen sich die Vorübergehenden durcheinander; offenbar sollte ein neues Rennen wieder anheben. Ich kümmerte mich nicht darum, saß weich und irgendwie versunken unter dem Kringel meiner Zigarette, der sich weißgekräuselt gegen den Himmel hob, wo er heller und heller wie eine kleine Wolke im Frühlingsblau verging. 81


In dieser Sekunde begann das Unerhörte, jenes einzige Erlebnis, das noch heute mein Leben bestimmt. Ich kann ganz genau den Augenblick feststellen, denn zufällig hatte ich gerade auf die Uhr gesehen: die Zeiger kreuzten sich, und ich sah ihnen mit jener unbeschäftigten Neugier zu, wie sie sich eine Sekunde lang überdeckten. Es war drei Minuten nach drei Uhr an jenem Nachmittag des 7. Juni 1913. Ich blickte also, die Zigarette in der Hand, auf das weiße Zifferblatt, ganz beschäftigt mit dieser kindischen und lächerlichen Betrachtung, als ich knapp hinter meinem Rücken eine Frau laut lachen hörte, mit jenem scharfen, erregten Lachen, wie ich es bei Frauen liebe, jenem Lachen, das ganz warm und aufgeschreckt aus dem heißen Gebüsch der Sinnlichkeit vorspringt. Unwillkürlich bog es mir den Kopf zurück, schon wollte ich die Frau anschauen, deren laute Sinnlichkeit so frech in meine sorglose Träumerei schlug wie ein funkelnder weißer Stein in einen dumpfen, schlammigen Teich – da bezwang ich mich. Eine merkwürdige Lust am geistigen Spiel, am kleinen ungefährlichen psychologischen Experiment, wie sie mich oft befiel, ließ mich innehalten. Ich wollte die Lachende noch nicht ansehen, es reizte mich, zuerst in einer Art Vorlust, meine Phantasie mit dieser Frau zu beschäftigen, mir sie vorzustellen, mir ein Gesicht, einen Mund, eine Kehle, einen Nacken, eine Brust, eine ganze lebendige atmende Frau um dieses Lachen zu legen. Sie stand jetzt offenbar knapp hinter mir. Aus dem Lachen war wieder Gespräch geworden. Ich hörte gespannt zu. Sie sprach mit leichtem ungarischen Akzent, sehr rasch und beweglich, die Vokale breit ausschwingend wie im Gesang. Es machte mir nun Spaß, dieser Rede nun die Gestalt zuzudichten und dies Phantasiebild möglichst üppig auszugestalten. Ich gab ihr dunkle Haare, dunkle Augen, einen breiten, sinnlich gewölbten Mund mit ganz weißen starken Zähnen, eine ganz schmale kleine Nase, aber mit steil aufspringenden zitternden Nüstern. Auf die linke Wange legte ich ihr ein Schönheitspflästerchen, in die Hand gab 82


ich ihr einen Reitstock, mit dem sie sich beim Lachen leicht an den Schenkel schlug. Sie sprach weiter und weiter. Und jedes ihrer Worte fügte meiner blitzschnell gebildeten Phantasievorstellung ein neues Detail hinzu: eine schmale mädchenhafte Brust, ein dunkelgrünes Kleid mit einer schief gesteckten Brillantspange, einen hellen Hut mit einem weißen Reiher. Immer deutlicher ward das Bild, und schon spürte ich diese fremde Frau, die unsichtbar hinter meinem Rücken stand, wie auf einer belichteten Platte in meiner Pupille. Aber ich wollte mich nicht umwenden, dieses Spiel der Phantasie noch weiter steigern, irgendein leises Rieseln von Wollust mengte sich in die verwegene Träumerei, ich schloß beide Augen, gewiß, daß, wenn ich die Lider auftäte und mich ihr zuwendete, das innere Bild ganz mit dem äußeren sich decken würde. In diesem Augenblick trat sie vor. Unwillkürlich tat ich die Augen auf – und ärgerte mich. Ich hatte vollkommen daneben geraten, alles war anders, ja in boshaftester Weise gegensätzlich zu meinem Phantasiebild. Sie trug kein grünes, sondern ein weißes Kleid, war nicht schlank, sondern üppig und breitgehüftet, nirgends aus der vollen Wange tupfte sich das erträumte Schönheitspflästerchen, die Haare leuchteten rötlichblond statt schwarz unter dem helmförmigen Hut. Keines meiner Merkmale stimmte zu ihrem Bilde, aber diese Frau war schön, herausfordernd schön, obwohl ich mich, gekränkt im törichten Ehrgeiz meiner psychologischen Eitelkeit, diese Schönheit anzuerkennen wehrte. Fast feindlich sah ich zu ihr empor, aber auch der Widerstand in mir spürte den starken sinnlichen Reiz, der von dieser Frau ausging, das Begehrliche, Animalische, das in ihrer festen und gleichzeitig weichen Fülle fordernd lockte. Jetzt lachte sie wieder laut, ihre festen weißen Zähne wurden sichtbar, und ich mußte mir sagen, daß dieses heiße sinnliche Lachen zu dem Üppigen ihres Wesens wohl im Einklang stand, alles an ihr war so vehement und herausfordernd, der gewölbte Busen, das im Lachen vorgestoßene Kinn, der scharfe Blick, die 83


geschwungene Nase, die Hand, die den Schirm fest gegen den Boden stemmt. Hier war das weibliche Element, Urkraft, bewußte, penetrante Lockung, ein fleischgewordenes Wollustfanal. Neben ihr stand ein eleganter, etwas fanierter Offizier und sprach eindringlich auf sie ein. Sie hörte ihm zu, lächelte, lachte, widersprach, aber all das nur nebenbei, denn gleichzeitig glitt ihr Blick, zitterten ihre Nüstern überall hin, gleichsam allen zu: sie sog Aufmerksamkeit, Lächeln, Anblick von jedem, der vorüberging und gleichsam von der ganzen Masse des Männlichen ringsum ein. Ihr Blick war ununterbrochen wanderhaft, bald suchte er die Tribünen entlang, um dann plötzlich, freudigen Erkennens, einen Gruß zu erwidern, bald streifte er – während sie dem Offizier immer lächelnd und eitel zuhörte – nach rechts, bald nach links. Nur mich, der ich, von ihrem Begleiter gedeckt, unter ihrem Blickfeld lag, hatte er noch nicht angerührt. Das ärgerte mich. Ich stand auf – sie sah mich nicht. Ich drängte mich näher – nun blickte sie wieder zu den Tribünen hinauf. Da trat ich entschlossen zu ihr hin, lüftete den Hut gegen ihren Begleiter und bot ihr meinen Sessel an. Sie blickte mir erstaunt entgegen, ein lächelnder Glanz überflog ihre Augen, schmeichlerisch bog sie die Lippe zu einem Lächeln. Aber dann dankte sie nur kurz und nahm den Sessel, ohne sich zu setzen. Bloß den üppigen, bis zum Ellbogen entblößten Arm stützte sie weich an die Lehne und nützte die leichte Biegung ihres Körpers, um seine Formen sichtbarer zu zeigen. Der Arger über meine falsche Psychologie war längst vergessen, mich reizte nur das Spiel mit dieser Frau. Ich trat etwas zurück an die Wand der Tribüne, wo ich sie frei und doch unauffällig fixieren konnte, stemmte mich auf meinen Stock und suchte mit den Augen die ihren. Sie merkte es, drehte sich ein wenig meinem Beobachtungsplatze zu, aber doch so, daß diese Bewegung eine ganz zufällige schien, wehrte mir nicht, antwortete mir gelegentlich und doch unverpflichtend. Unablässig gingen ihre Augen im Kreise, alles rührten sie an, 84


nichts hielten sie fest – war ich es allein, dem sie begegnend ein schwarzes Lächeln zustrahlten oder gab sie es an jeden? Das war nicht zu unterscheiden, und eben diese Ungewißheit irritierte mich. In den Intervallen, wo wie ein Blinkfeuer ihr Blick mich anstrahlte, schien er voll Verheißung, aber mit der gleichen stahlglänzenden Pupille parierte sie auch ohne jede Wahl jeden anderen Blick, der ihr zuflog, ganz nur aus koketter Freude am Spiel, vor allem aber, ohne dabei für eine Sekunde scheinbar interessiert das Gespräch ihres Begleiters zu verabsäumen. Etwas blendend Freches war in diesen leidenschaftlichen Paraden, eine Virtuosität der Koketterie oder ein ausbrechender Überschuß an Sinnlichkeit. Unwillkürlich trat ich einen Schritt näher: ihre kalte Frechheit war in mich übergegangen. Ich sah ihr nicht mehr in die Augen, sondern griff sie fachmännisch von oben bis unten ab, riß ihr mit dem Blick die Kleider auf und spürte sie nackt. Sie folgte meinem Blick, ohne irgendwie beleidigt zu sein, lächelte mit den Mundwinkeln zu dem plaudernden Offizier, aber ich merkte, daß dies wissende Lächeln meine Absicht quittierte. Und wie ich jetzt auf ihren Fuß sah, der klein und zart unter dem weißen Kleide vorlugte, streifte sie mit dem Blick lässig nachprüfend ihr Kleid hinab. Dann, im nächsten Augenblick hob sie wie zufällig den Fuß und stellte ihn auf die erste Sprosse des dargebotenen Sessels, so daß ich durch das durchbrochene Kleid die Strümpfe bis zum Knieansatz sah, gleichzeitig schien aber ihr Lächeln zu dem Begleiter hin irgendwie ironisch oder maliziös zu werden. Offenbar spielte sie mit mir ebenso anteillos wie ich mit ihr, und ich mußte die raffinierte Technik ihrer Verwegenheit haßvoll bewundern; denn während sie mir mit falscher Heimlichkeit das Sinnliche ihres Körpers darbot, drückte sie sich gleichzeitig in das Flüstern ihres Begleiters geschmeichelt hinein, gab und nahm in einem und beides nur im Spiel. Eigentlich war ich erbittert, denn ich haßte gerade an anderen diese Art kalter und boshaft berechnender Sinnlichkeit, weil ich sie meiner eigenen wissenden Fühllosigkeit so blutschänderisch nahe verschwistert fühlte. Aber 85


doch, ich war erregt, vielleicht mehr im Haß wie in Begehrlichkeit. Frech trat ich näher und griff sie brutal an mit den Blicken. »Ich will dich, du schönes Tier«, sagte ihr meine unverhohlene Geste, und unwillkürlich mußten meine Lippen sich bewegt haben, denn sie lächelte mit leiser Verächtlichkeit, den Kopf von mir wegwendend, und schlug die Robe über den entblößten Fuß. Aber im nächsten Augenblick wanderte die schwarze Pupille wieder funkelnd her und wieder hinüber. Es war ganz deutlich, daß sie ebenso kalt wie ich selbst und mir gewachsen war, daß wir beide kühl mit einer fremden Hitze spielten, die selber wieder nur gemaltes Feuer war, aber doch schön anzusehen und heiter zu spielen inmitten eines dumpfen Tags. Plötzlich erlosch die Gespanntheit in ihrem Gesicht, der funkelnde Glanz glomm aus, eine kleine ärgerliche Falte krümmte sich um den eben noch lächelnden Mund. Ich folgte der Richtung ihres Blicks: ein kleiner, dicker Herr, den die Kleider faltig umplusterten, steuerte eilig auf sie zu, das Gesicht und die Stirn, die er nervös mit dem Taschentuch abtrocknete, von Erregung feucht. Der Hut, in der Eile schief auf den Kopf gedrückt, ließ seitlich eine tief heruntergezogene Glatze sehen (unwillkürlich empfand ich, es müßten, wenn er den Hut abnehme, dicke Schweißperlen auf ihr brüten, und der Mensch war mir widerlich). In der beringten Hand hielt er ein ganzes Bündel Ticketts. Er prustete förmlich vor Aufregung und sprach gleich, ohne seine Frau zu beachten, in lautem Ungarisch auf den Offizier ein. Ich erkannte sofort einen Fanatiker des Rennsportes, irgendeinen Pferdehändler besserer Kategorie, für den das Spiel die einzige Ekstase war, das erlauchte Surrogat des Sublimen. Seine Frau mußte ihm offenbar jetzt etwas Ermahnendes gesagt haben (sie war sichtlich geniert von seiner Gegenwart und gestört in ihrer elementaren Sicherheit), denn er richtete sich, anscheinend auf ihr Geheiß, den Hut zurecht, lachte sie dann jovial an und klopfte ihr mit gutmütiger Zärtlichkeit auf die 86


Schulter. Wütend zog sie die Brauen hoch, abgestoßen von der ehelichen Vertraulichkeit, die ihr in Gegenwart des Offiziers und vielleicht mehr noch der meinen peinlich wurde. Er schien sich zu entschuldigen, sagte auf ungarisch wieder ein paar Worte zu dem Offizier, die jener mit einem gefälligen Lächeln erwiderte, nahm aber dann zärtlich und ein wenig unterwürfig ihren Arm. Ich spürte, daß sie sich seiner Intimität vor uns schämte und genoß ihre Erniedrigung mit einem gemischten Gefühl von Spott und Ekel. Aber schon hatte sie sich wieder gefaßt, und während sie sich weich an seinen Arm drückte, glitt ein Blick ironisch zu mir hinüber, als sagte er: »Siehst du, der hat mich, und nicht du.« Ich war wütend und degoutiert zugleich. Eigentlich wollte ich ihr den Rücken kehren und weitergehen, um ihr zu zeigen, daß die Gattin eines solchen ordinären Dicklings mich nicht mehr interessiere. Aber der Reiz war doch zu stark. Ich blieb. Schrill gellte in dieser Sekunde das Signal des Starts, und mit einemmal war die ganze plaudernde, trübe, stockende Masse wie umgeschüttelt, floß wieder von allen Seiten in jähem Durcheinander nach vorn zur Barriere. Ich hatte eine gewisse Gewaltsamkeit nötig, nicht mitgerissen zu werden, denn ich wollte gerade im Tumult in ihrer Nähe bleiben, vielleicht bot sich da Gelegenheit zu einem entscheidenden Blick, einem Griff, irgendeiner spontanen Frechheit, die ich jetzt noch nicht wußte, und so stieß ich mich zwischen den eilenden Leuten beharrlich zu ihr vor. In diesem Augenblick drängte der dicke Gatte gerade herüber, offenbar um einen guten Platz an der Tribüne zu ergattern, und so stießen wir beide, jeder von einem andern Ungestüm geschleudert, mit so viel Heftigkeit gegeneinander, daß sein lockerer Hut zu Boden flog und die Ticketts, die daran lose befestigt waren, in weitem Bogen wegspritzten und wie rote, blaue, gelbe und weiße Schmetterlinge auf den Boden staubten. Einen Augenblick starrte er mich an. Mechanisch wollte ich mich entschuldigen, aber irgendein böser Wille verschloß mir die Lippen, im Gegenteil: ich sah ihn kühl mit einer leisen, frechen 87


und beleidigenden Provokation an. Sein Blick flackerte eine Sekunde lang unsicher auf von rot aussteigender, aber ängstlich sich drückender Wut hochgeschnellt, brach aber feige zusammen vor dem meinen. Mit einer unvergeßlichen, fast rührenden Ängstlichkeit sah er mir eine Sekunde in die Augen, dann bog er sich weg, schien sich plötzlich seiner Ticketts zu besinnen und bückte sich, um sie und den Hut vom Boden aufzulesen. Mit unverhohlenem Zorn, rot im Gesicht vor Erregung, blitzte die Frau, die seinen Arm gelassen hatte, mich an: ich sah mit einer Art Wollust, daß sie mich am liebsten geschlagen hätte. Aber ich blieb ganz kühl und nonchalant stehen, sah lächelnd ohne zu helfen zu, wie der überdicke Gemahl sich keuchend bückte und vor meinen Füßen herumkroch, um seine Ticketts aufzulesen. Der Kragen stand ihm beim Bücken weit ab wie die Federn einer aufgeplusterten Henne, eine breite Speckfalte schob sich den roten Nacken hinauf, asthmatisch keuchte er bei jeder Beugung. Unwillkürlich kam mir, wie ich ihn so keuchen sah, ein unanständiger und unappetitlicher Gedanke, ich stellte ihn mir in ehelichem Alleinsein mit seiner Gattin vor, und übermütig geworden an dieser Vorstellung, lächelte ich geradeaus in ihrem kaum mehr beherrschten Zorn. Sie stand da, jetzt wieder blaß und ungeduldig und kaum mehr sich beherrschen könnend, – endlich hatte ich doch ein wahres, ein wirkliches Gefühl ihr entrissen: Haß, unbändigen Zorn! Ich hätte mir diese boshafte Szene am liebsten ins Unendliche verlängert; mit kalter Wollust sah ich zu, wie er sich quälte, um Stück für Stück seiner Ticketts zusammenzuklauben. Mir saß irgendein schnurriger Teufel in der Kehle, der immer kicherte und ein Lachen herauskollern wollte – am liebsten hätte ich ihn herausgelacht oder diese weiche krabbelnde Fleischmasse ein wenig mit dem Stock gekitzelt: ich konnte mich eigentlich nicht erinnern, jemals so von Bosheit besessen gewesen zu sein, wie in diesem funkelnden Triumph der Erniedrigung über diese frechspielende Frau. Aber jetzt schien der Unglückselige endlich alle seine Ticketts 88


zusammengerafft zu haben, nur eines, ein blaues, war weiter fortgeflogen und lag knapp vor mir auf dem Boden. Er drehte sich keuchend herum, suchte mit seinen kurzsichtigen Augen – der Zwicker saß ihm ganz vorne auf der schweißbenetzten Nase und diese Sekunde benützte meine spitzbübisch aufgeregte Bosheit zur Verlängerung seiner lächerlichen Anstrengung: ich schob, einem schuljungenhaften Übermut willenlos gehorchend, den Fuß rasch vor und setzte die Sohle auf das Tickett, so daß er es bei bester Bemühung nicht finden konnte, so lange mirs beliebte, ihn suchen zu lassen. Und er suchte und suchte unentwegt, überzählte dazwischen verschnaufend immer wieder die farbigen Pappendeckelzettel: es war sichtlich, daß einer – meiner! – ihm noch fehlte, und schon wollte er inmitten des anbrausenden Getümmels wieder mit der Suche anheben, als seine Frau, die mit einem verbissenen Ausdruck meinen höhnischen Seitenblick krampfhaft vermied, ihre zornige Ungeduld nicht mehr zügeln konnte »Lajos!« rief sie ihm plötzlich herrisch zu, und er fuhr auf wie ein Pferd, das die Trompete hört, blickte noch einmal suchend auf die Erde – mir war es, als kitzelte mich das verborgene Tickett unter der Sohle, und ich konnte einen Lachreiz kaum verbergen dann wandte er sich seiner Frau gehorsam zu, die ihn mit einer gewissen ostentativen Eile von mir weg in das immer stärker aufschäumende Getümmel zog. Ich blieb zurück ohne jedwedes Verlangen, den beiden zu folgen. Die Episode war für mich beendet, das Gefühl jener erotischen Spannung hatte sich wohltuend ins Heitere gelöst, alle Erregung war von mir geglitten und nichts zurückgeblieben als die gesunde Sattheit der plötzlich vorgebrochenen Bosheit, eine freche, fast übermütige Selbstzufriedenheit über den gelungenen Streich. Vorne drängten sich die Menschen dicht zusammen, schon begann Erregung zu wogen und, eine einzige, schmutzige, schwarze Welle, gegen die Barriere zu drängen, aber ich sah gar nicht hin, es langweilte mich schon. Und ich dachte daran, hinüber in die Kriau zu gehen oder heimzufahren. Aber kaum daß 89


ich jetzt unwillkürlich den Fuß zum Schritt vorwärts tat, bemerkte ich das blaue Tickett, das vergessen am Boden lag. Ich nahm es auf und hielt es spielend zwischen den Fingern, ungewiß, was ich damit anfangen sollte. Vage kam mir der Gedanke, es »Lajos« zurückzugeben, was als vortrefflicher Anlaß dienen könnte, mit seiner Frau bekannt zu werden; aber ich merkte, daß sie mich gar nicht mehr interessierte, daß die flüchtige Hitze, die mir von diesem Abenteuer angeflogen kam, längst in meiner alten Gleichgültigkeit ausgekühlt war. Mehr als dies kämpfende, verlangende Hin und Her der Blicke verlangte ich von Lajos Gattin nicht – der Dickling war mir doch zu unappetitlich, um Körperliches mit ihm zu teilen – den Frisson der Nerven hatte ich gehabt, nun fühlte ich bloß mehr lässige Neugier, wohlige Entspannung. Der Sessel stand da, verlassen und allein. Ich setzte mich gemächlich nieder, zündete mir eine Zigarette an. Vor mir brandete die Leidenschaft wieder auf, ich horchte nicht einmal hin: Wiederholungen reizten mich nicht. Ich sah laß den Rauch aussteigen und dachte an die Meraner Gilfpromenade, wo ich vor zwei Monaten gesessen und in den sprühenden Wasserfall hinabgesehen hatte. Ganz so war dies wie hier: auch dort ein mächtig aufschwellendes Rauschen, das nicht wärmte und nicht kühlte, auch dort ein sinnloses Tönen in eine schweigendblaue Landschaft hinein. Aber jetzt war die Leidenschaft des Spiels beim Crescendo angelangt, wieder flog der Schaum von Schirmen, Hüten, Schreien, Taschentüchern über die schwarze Brandung der Menschen hin, wieder quirlten die Stimmen zusammen, wieder zuckte ein Schrei – nun aber andersfarbig – aus dem Riesenmaul der Menge. Ich hörte einen Namen, tausendfach, zehntausendfach, jauchzend, gell, ekstatisch, verzweifelt geschrien: »Cressy! Cressy! Cressy!« Und wieder brach er, eine gespannte Saite, plötzlich ab (wie doch Wiederholung selbst die Leidenschaft eintönig macht!). Die Musik begann zu spielen, die Menge löste sich. Tafeln wurden 90


emporgezogen mit den Nummern der Sieger. Unbewußt blickte ich hin. An erster Stelle leuchtete eine Sieben. Mechanisch sah ich auf das blaue Tickett, das ich zwischen meinen Fingern vergessen hatte. Auch hier die Sieben. Unwillkürlich mußte ich lachen. Das Tickett hatte gewonnen, der gute Lajos richtig gesetzt. So hatte ich mit meiner Bosheit den dicken Gatten sogar noch um Geld gebracht: mit einem Male war meine übermütige Laune wieder da, nun interessierte es mich zu wissen, um wieviel ihn meine eifersüchtige Intervention geprellt. Ich sah mir den blauen Pappendeckel zum erstenmal genauer an: es war ein Zwanzigkronen-Tickett, und Lajos hatte auf »Sieg« gesetzt. Das konnte wohl schon ein stattlicher Betrag sein. Ohne weiter nachzudenken, nur dem Kitzel der Neugierde folgend, ließ ich mich von der eilenden Menge in die Richtung zu den Kassen hindrängen. Ich wurde in irgendeinen Queue hineingepreßt, legte das Tickett vor, und schon streiften zwei knochige, eilfertige Hände, zu denen ich das Gesicht hinter dem Schalter gar nicht sah, mir neun Zwanzigkronenscheine auf die Marmorplatte. In dieser Sekunde, wo mir das Geld, wirkliches Geld, blaue Scheine hingelegt wurden, stockte mir das Lachen in der Kehle. Ich hatte sofort ein unangenehmes Gefühl. Unwillkürlich zog ich die Hände zurück, um das fremde Geld nicht zu berühren. Am liebsten hätte ich die blauen Scheine auf der Platte liegen lassen; aber hinter mir drängten schon die Leute, ungeduldig, ihren Gewinn ausbezahlt zu bekommen. So blieb mir nichts übrig, als, peinlich berührt, mit angewiderten Fingerspitzen die Scheine zu nehmen: wie blaue Flammen brannten sie mir in der Hand, die ich unbewußt von mir wegspreizte, als gehörte auch die Hand, die sie genommen, nicht zu mir selbst. Sofort übersah ich das Fatale der Situation. Wider meinen Willen war aus dem Scherz etwas geworden, was einem anständigen Menschen, einem Gentleman, einem Reserveoffizier nicht hätte unterlaufen dürfen, und ich zögerte vor mir selbst, den wahren Namen dafür auszusprechen. Denn dies war nicht verheimlichtes, sondern listig weggelocktes, 91


war gestohlenes Geld. Um mich surrten und schwirrten die Stimmen, Leute drängten und stießen von und zu den Kassen. Ich stand noch immer reglos mit der weggespreizten Hand. Was sollte ich tun? An das Natürlichste dachte ich zuerst: den wirklichen Gewinner aufsuchen, mich entschuldigen und ihm das Geld zurückerstatten. Aber das ging nicht an, und am wenigsten vor den Blicken jenes Offiziers. Ich war doch Reserveleutnant, und ein solches Eingeständnis hätte mich sofort meine Charge gekostet, denn selbst wenn ich das Tickett gefunden hätte, war schon das Einkassieren des Geldes eine unfaire Handlungsweise. Ich dachte auch daran, meinem in den Fingern zuckenden Instinkt nachzugeben, die Noten zu zerknüllen und fortzuwerfen, aber auch dies war inmitten des Menschengewühls zu leicht kontrollierbar und dann verdächtig. Keinesfalls wollte ich aber auch nur einen Augenblick das fremde Geld bei mir behalten oder gar in die Brieftasche stecken, um es später irgend jemandem zu schenken: das mir seit Kindheit so wie reine Wäsche anerzogene Sauberkeitsempfinden ekelte sich vor jeder auch nur flüchtigen Berührung mit diesen Zetteln. Weg, nur weg mit diesem Gelde, fieberte es ganz heiß in mir, weg, nur irgendwohin, weg! Unwillkürlich sah ich mich um, und wie ich ratlos im Kreise blickte, ob irgendwo ein Versteck sei, eine unbewachte Möglichkeit, fiel mir auf, daß die Menschen von neuem zu den Kassen zu drängen begannen, nun aber mit Geldscheinen in den Händen. Und der Gedanke war mir Erlösung. Zurückwerfen das Geld an den boshaften Zufall, der es mir gegeben, wiederum hinein in den gefräßigen Schlund, der jetzt die neuen Einsätze, Silber und Scheine, gleich gierig hinunterschluckte – ja, das war das Richtige, die wahre Befreiung. Ungestüm eilte, ja lief ich hin, keilte mich mitten zwischen die Drängenden. Nur zwei Vordermänner waren noch vor mir, schon stand der erste beim Totalisator, als mir einfiel, daß ich gar kein Pferd zu nennen wußte, auf das ich setzen könnte. Gierig hörte 92


ich in das Reden rings um mich. »Setzen Sie Ravachol?« fragte einer. »Natürlich Ravachol«, antwortete ihm sein Begleiter. »Glauben Sie, daß Teddy nicht auch Chancen hat?« »Teddy? keine Spur. Er hat im Maidenrennen total versagt. Er war ein Bluff.« Wie ein Verdurstender schluckte ich die Worte ein. Also Teddy war schlecht, Teddy würde bestimmt nicht gewinnen. Sofort beschloß ich, ihn zu setzen. Ich schob das Geld hin, nannte den eben erst gehörten Namen Teddy auf Sieg, eine Hand warf mir die Ticketts zurück. Mit einem Male hatte ich jetzt neun rotweiße Pappendeckelstücke zwischen den Fingern statt des einen. Es war noch immer ein peinliches Gefühl; aber immerhin, es brannte nicht mehr so aufreizend, so erniedrigend wie das knitterige bare Geld. Ich empfand mich wieder leicht, beinahe sorglos: jetzt war das Geld weggetan, das Unangenehme des Abenteuers erledigt, die Angelegenheit wieder zum Scherz geworden, als der sie begonnen. Ich setzte mich lässig in meinen Sessel zurück, zündete eine Zigarette an und blies den Rauch gemächlich vor mich hin. Aber es hielt mich nicht lange, ich stand auf, ging herum, setzte mich wieder hin. Merkwürdig: es war vorbei mit der wohligen Träumerei. Irgendeine Nervosität stak mir knisternd in den Gliedern. Zuerst meinte ich, es sei das Unbehagen, unter den vielen vorbeistreifenden Leuten Lajos und seiner Frau begegnen zu können; aber wie konnten sie ahnen, daß jene neuen Ticketts die ihren waren? Auch die Unruhe der Menschen störte mich nicht, im Gegenteil, ich beobachtete sie genau, ob sie nicht schon wieder nach vorne zu drängen begannen, ja ich ertappte mich, wie ich immer wieder aufstand, um zur Fahne zu blicken, die bei Beginn des Rennens hochgezogen wurde. Das also war es – Ungeduld, ein springendes, inneres Fieber der Erwartung, der Start möge schon beginnen, die leidige Angelegenheit für immer erledigt sein. Ein Bursche lief vorbei mit einer Rennzeitung. Ich hielt ihn an, 93


kaufte mir das Programm und begann unter den unverständlichen, in einem fremden Jargon geschriebenen Worten und Tips herumzusuchen, bis ich endlich Teddy herausfand, den Namen seines Jockeis, den Besitzer des Stalles und die Farben rotweiß. Aber warum interessierte mich das so? Ärgerlich zerknüllte ich das Blatt und warf es weg, stand auf, setzte mich wieder hin. Mir war ganz plötzlich heiß geworden, ich mußte mir mit dem Taschentuch über die feuchte Stirn fahren, und der Kragen drückte mich. Noch immer wollte der Start nicht beginnen. Endlich klingelte die Glocke, die Menschen stürmten hin, und in dieser Sekunde spürte ich entsetzt, wie auch mich dieses Klingeln gleich einem Wecker erschreckt von irgendeinem Schlaf aufriß. Ich sprang vom Sessel so heftig weg, daß er umfiel, und eilte – nein, ich lief – gierig nach vorne, die Ticketts fest zwischen die Finger gepreßt, mitten in die Menge hinein und wie von einer rasenden Angst verzehrt, zu spät zu kommen, irgend etwas ganz Wichtiges zu versäumen. Ich erreichte noch, indem ich Leute brutal beiseite stieß, die vordere Barriere, riß rücksichtslos einen Sessel, den eben eine Dame nehmen wollte, an mich. Meine ganze Taktlosigkeit und Tollwütigkeit erkannte ich sofort an ihrem erstaunten Blick – es war eine gute Bekannte, die Gräfin R., deren hochgezogen zornigen Brauen ich begegnete –, aber aus Scham und Trotz sah ich an ihr kalt vorbei, sprang auf den Sessel, um das Feld zu sehen. Irgendwo weit drüben stand im Grünen an den Start gepreßt ein kleines Rudel unruhiger Pferde, mühsam in der Linie gehalten von den kleinen Jockeis, die wie bunte Polichinelle aussahen. Sofort suchte ich den meinen darunter zu erkennen, aber mein Auge war ungeübt, und mir flimmerte es so heiß und seltsam vor dem Blick, daß ich unter den Farbenflecken den rotweißen nicht zu unterscheiden vermochte. In diesem Augenblick klang die Glocke zum zweiten Male, und wie sieben bunte Pfeile von einem Bogen flitzten die Pferde in den grünen Gang hinein. Es mußte wunderbar sein, dies ruhig und nur ästhetisch zu betrachten, wie 94


die schmalen Tiere galoppierend ausholten und, kaum den Boden anstreifend, über den Rasen hinfederten; aber ich spürte von all dem nichts, ich machte nur verzweifelte Versuche, mein Pferd, meinen Jockei zu erkennen, und fluchte mir selbst, keinen Feldstecher mitgenommen zu haben. So sehr ich mich bog und streckte, ich sah nichts als vier, fünf bunte Insekten, in einen fliegenden Knäuel verwischt; nur die Form sah ich allmählich jetzt sich verändern, wie das leichte Rudel sich jetzt an der Biegung keilförmig verlängerte, eine Spitze vortrieb, indes rückwärts einige des Schwarms bereits abzubröckeln begannen. Das Rennen wurde scharf: drei oder vier der im Galopp ganz auseinandergestreckten Pferde klebten wie farbige Papierstreifen flach zusammen, bald schob sich das eine, bald das andere um einen Ruck vor. Und unwillkürlich streckte ich meinen ganzen Körper aus, als könnte ich durch diese nachahmende, federnde, leidenschaftlich gespannte Bewegung ihre Geschwindigkeit steigern und mitreißen. Rings um mich wuchs die Erregung. Einzelne Geübtere mußten schon an der Kurve die Farben erkannt haben, denn Namen fuhren jetzt wie grelle Raketen aus dem trüben Tumult. Neben mir stand einer, die Hände frenetisch gereckt, und wie jetzt ein Pferdekopf vordrängte, schrie er fußstampfend mit einer widerlich gellen und triumphierenden Stimme: »Ravachol! Ravachol!« Ich sah, daß wirklich der Jockei dieses Pferdes blau schimmerte, und eine Wut überfiel mich, daß es nicht mein Pferd war, das siegte. Immer unerträglicher wurde mir das gelle Gebrüll »Ravachol! Ravachol!« von dem Widerling neben mir; ich tobte vor kalter Wut, am liebsten hätte ich ihm die Faust in das aufgerissene schwarze Loch seines schreienden Mundes geschlagen. Ich zitterte vor Zorn, ich fieberte, jeden Augenblick, fühlte ich, konnte ich etwas Sinnloses begehen. Aber da hing noch ein anderes Pferd knapp an dem ersten. Vielleicht war das Teddy, vielleicht, vielleicht – und diese Hoffnung befeuerte mich von neuem. Wirklich war mir, als schimmerte der Arm, der sich jetzt 95


über den Sattel hob und etwas niedersausen ließ auf die Kruppe des Pferdes, rotfarben, er konnte es sein, er mußte es sein, er mußte, er mußte! Aber warum trieb er ihn nicht vor, der Schurke? Noch einmal die Peitsche! Noch einmal! Jetzt, jetzt war er ihm ganz nahe! Jetzt, nur eine Spanne noch. Warum Ravachol? Ravachol? Nein, nicht Ravachol! Nicht Ravachol! Teddy! Teddy! Vorwärts Teddy! Teddy! Plötzlich riß ich mich gewaltsam zurück. Was – was war das? Wer schrie da so? Wer tobte da »Teddy! Teddy!«? Ich selbst schrie ja das. Und mitten in der Leidenschaft erschrak ich vor mir. Ich wollte mich halten, mich beherrschen, inmitten meines Fiebers quälte mich eine plötzliche Scham. Aber ich konnte die Blicke nicht wegreißen, denn dort klebten die beiden Pferde knapp aneinander, und es mußte wirklich Teddy sein, der an Navachol, dem verfluchten, aus brennender Inbrunst von mir gehaßten Ravachol hing, denn rings um mich gellten jetzt andere lauter und vielstimmiger in grellem Diskant: »Teddy! Teddy!«, und der Schrei riß mich, den für eine schwache Sekunde Aufgetauchten, wieder in die Leidenschaft. Er sollte, er mußte gewinnen, und wirklich, jetzt, jetzt schob sich hinter dem fliegenden Pferde des andern ein Kopf vor, eine Spanne nur, und jetzt schon zwei, jetzt, jetzt sah man schon den Hals – in diesem Augenblick schnarrte grell die Glocke, und ein einziger Schrei des Jubels, der Verzweiflung, des Zornes explodierte. Für eine Sekunde füllte der ersehnte Name den blauen Himmel ganz bis zur Wölbung. Dann stürzte er ein, und irgendwo rauschte Musik. Heiß, ganz feucht, klopfenden Herzens stieg ich vom Sessel herab. Ich mußte mich für einen Augenblick niedersetzen, so wirr war ich vor begeisterter Erregung. Eine Ekstase, wie ich sie nie gekannt, durchflutete mich, eine sinnlose Freude, daß der Zufall so sklavisch meiner Herausforderung gehorcht; vergebens versuchte ich mir vorzutäuschen, es sei wider meinen Willen gewesen, daß dieses Pferd jetzt gewonnen habe, und ich hätte gewünscht, das Geld verloren zu sehen. Aber ich glaubte es mir 96


selbst nicht, und schon spürte ich ein grausames Ziehen in meinen Gliedern, es riß mich magisch irgendwohin, und ich wußte, wohin es mich trieb: ich wollte den Sieg sehen, ihn spüren, ihn fassen, Geld, viel Geld, blaue knisternde Scheine in den Fingern spüren und dies Rieseln die Nerven hinauf. Eine ganz fremde böse Lust hatte sich meiner bemächtigt, und keine Scham wehrte mehr, ihr nachzugeben. Und kaum daß ich mich erhob, so eilte, so lief ich schon bis hin zur Kasse, ganz brüsk, mit gespreizten Ellenbogen stieß ich mich zwischen die Wartenden am Schalter, schob ungeduldig Leute beiseite, nur um das Geld, das Geld leibhaftig zu sehn. »Flegel!« murrte hinter mir einer der Weggedrängten; ich hörte es, aber ich dachte nicht daran, ihn zu fordern, ich bebte ja vor unbegreiflicher, krankhafter Ungeduld. Endlich war die Reihe an mir, meine Hände faßten gierig ein blaues Bündel Banknoten. Ich zählte zitternd und begeistert zugleich. Es waren sechshundertundvierzig Kronen. Heiß riß ich sie an mich. Mein nächster Gedanke war: jetzt weiter spielen, mehr gewinnen, viel mehr. Wo hatte ich nur meine Rennzeitung? Ach, weggeworfen in der Erregung! Ich sah um mich, eine neue zu erstehen. Da bemerkte ich zu meinem namenlosen Erschrecken, wie plötzlich alles rings auseinanderflutete, dem Ausgang zu, daß die Kassen sich schlossen, die flatternde Fahne sank. Das Spiel war zu Ende. Es war das letzte Rennen gewesen. Eine Sekunde lang stand ich starr. Dann sprang ein Zorn in mir auf, als sei mir ein Unrecht geschehen. Ich konnte mich nicht damit abfinden, daß jetzt, da alle meine Nerven sich spannten und bebten, das Blut so heiß wie seit Jahren nicht mehr in mir rollte, alles zu Ende sein sollte. Aber es half nichts, mit trügerischem Wunsch die Hoffnung künstlich zu nähren, dies sei nur ein Irrtum gewesen, denn immer rascher entflutete das bunte Gedränge, schon glänzte grün der zertretene Rasen zwischen den vereinzelt Gebliebenen. Allmählich empfand ich das Lächerliche meines gespannten Verweilens, so nahm ich den Hut – den Stock hatte ich offenbar am Tourniquet in der 97


Erregung stehengelassen – und ging dem Ausgang zu. Ein Diener mit servil gelüfteter Kappe sprang mir entgegen, ich nannte ihm die Nummer meines Wagens, er schrie sie mit gehöhlter Hand über den Platz, und schon klapperten scharf die Pferde heran. Ich bedeutete dem Kutscher, langsam die Hauptallee hinabzufahren. Denn gerade jetzt, wo die Erregung wohlig abzuklingen begann, fühlte ich eine lüsterne Neigung, mir noch einmal die ganze Szene in Gedanken zu erneuern. In diesem Augenblick fuhr ein anderer Wagen vor; unwillkürlich blickte ich hin, um sofort wieder ganz bewußt wegzusehen. Es war die Frau mit ihrem behäbigen Gatten. Sie hatten mich nicht bemerkt. Aber sofort überkam mich ein widerlich würgendes Gefühl, als sei ich ertappt. Und am liebsten hätte ich dem Kutscher zugerufen, auf die Pferde einzuschlagen, nur um rasch aus ihrer Nähe zu kommen. Weich glitt auf den Gummirädern der Fiaker dahin zwischen den vielen andern, die wie Blumenboote mit ihrer bunten Fracht von Frauen an den grünen Ufern der Kastanienallee vorbeischaukelten. Die Luft war weich und süß, schon wehte von erster Abendkühle manchmal ein leiser Duft durch den Staub herüber. Aber das frühere wohlig-träumerische Gefühl kam nicht wieder: die Begegnung mit dem Geprellten hatte mich peinlich aufgerissen. Wie ein kalter Luftzug durch eine Fuge drang es mit einmal in meine überhitzte Leidenschaft. Ich dachte jetzt noch einmal nüchtern die ganze Szene durch und begriff mich selbst nicht mehr: ich, ein Gentleman, ein Mitglied der besten Gesellschaft, Reserveoffizier, hochgeachtet, hatte ohne Not gefundenes Geld an mich genommen, in die Brieftasche gesteckt, ja dies sogar mit einer gierigen Freude, einer Lust getan, die jede Entschuldigung hinfällig machte. Ich, der ich vor einer Stunde noch ein korrekter, makelloser Mensch gewesen war, hatte gestohlen. Ich war ein Dieb. Und gleichsam, um mich selbst zu erschrecken, sagte ich mir mein Urteil halblaut hin, während der Wagen leise trabte, unbewußt im Rhythmus des Hufschlags 98


sprechend: »Dieb! Dieb! Dieb! Dieb!« Aber seltsam, wie soll ich beschreiben, was jetzt geschah, es ist ja so unerklärlich, so ganz absonderlich, und doch weiß ich, daß ich mir nichts nachträglich vortäusche. Jede Sekunde meines Gefühls, jede Oszillation meines Denkens in jenen Augenblicken ist mir ja mit einer so übernatürlichen Deutlichkeit bewußt, wie kaum irgendein Erlebnis meiner sechsunddreißig Jahre, und doch wage ich kaum, diese absurde Reihenfolge, diese verblüffende Schwankung meines Empfindens bewußt zu machen, ja ich weiß nicht, ob irgendein Dichter, ein Psychologe das logisch zu schildern vermöchte. Ich kann nur die Reihenfolge aufzeichnen, ganz getreu ihrem unvermuteten Aufleuchten nach. Also: ich sagte zu mir »Dieb, Dieb, Dieb«. Dann kam ein ganz merkwürdiger, ein gleichsam leerer Augenblick, ein Augenblick, wo nichts geschah, wo ich nur – ach, wie schwer ist es, dies auszudrücken – wo ich nur horchte, in mich hineinhorchte. Ich hatte mich angerufen, hatte mich angeklagt, nun sollte dem Richter der Angeschuldigte antworten. Ich horchte also, und es geschah – nichts. Der Peitschenschlag dieses Wortes »Dieb«, von dem ich erwartet hatte, es werde mich aufschrecken und dann hinstürzen lassen in eine namenlose, eine zerknirschte Scham, weckte nichts auf. Ich wartete geduldig einige Minuten, ich beugte mich dann gewissermaßen noch näher über mich selbst – denn ich spürte zu wohl, daß unter diesem trotzigen Schweigen etwas sich regte – und horchte mit einer fieberhaften Erwartung auf das ausbleibende Echo, auf den Schrei des Ekels, der Entrüstung, der Verzweiflung, der dieser Selbstanschuldigung folgen mußte. Und es geschah wiederum nichts. Nichts antwortete. Nochmals sagte ich mir das Wort »Dieb«, »Dieb«, nun schon ganz laut, um endlich in mir das schwerhörige, das gelähmte Gewissen aufzuwecken. Wieder kam keine Antwort. Und plötzlich – in einem grellen Blitzlicht des Bewußtseins, wie wenn plötzlich ein Streichholz angezündet und über die dämmernde Tiefe gehalten wäre – erkannte ich, daß ich mich nur schämen wollte, aber nicht 99


schämte, ja, daß ich in jener Tiefe irgendwie geheimnisvoll stolz, sogar beglückt war von dieser törichten Tat. Wie war das möglich? Ich wehrte mich, jetzt wirklich vor mir selbst erschreckend, gegen diese unerwartete Erkenntnis, aber zu schwellend, zu ungestüm wogte das Gefühl aus mir auf. Nein, das war nicht Scham, nicht Empörung, nicht Selbstekel, was so warm mir im Blut gärte – das war Freude, trunkene Freude, die in mir aufloderte, ja funkelte mit hellen spitzen Flammen von Übermut, denn ich spürte, daß ich in jenen Minuten zum erstenmal seit Jahren und Jahren wirklich lebendig, daß mein Gefühl nur gelähmt gewesen und noch nicht abgestorben war, daß irgendwo unter der versandeten Fläche meiner Gleichgültigkeit also doch noch jene heißen Quellen von Leidenschaft geheimnisvoll gingen und nun, von der Wünschelrute des Zufalls berührt, hoch bis in mein Herz hinaufgepeitscht waren. Auch in mir, auch in mir, in diesem Stück atmenden Weltalls, glühte also noch jener geheimnisvolle vulkanische Kern alles Irdischen, der manchmal vorbricht in den wirbelnden Stößen von Begier, auch ich lebte, war lebendig, war ein Mensch mit bösem und warmem Gelüst. Eine Tür war aufgerissen vom Sturm dieser Leidenschaft, eine Tiefe aufgetan in mich hinein, und ich starrte in wollüstigem Schwindel hinab in dies Unbekannte in mir, das mich erschreckte und beseligte zugleich. Und langsam – während der Wagen lässig meinen träumenden Körper durch die bürgerlichgesellschaftliche Welt hinrollte – stieg ich, Stufe um Stufe, hinab in die Tiefe des Menschlichen in mir, unsäglich allein in diesem schweigenden Gang, nur überhöht von der aufgehobenen grellen Fackel meines jäh entzündeten Bewußtseins. Und indes tausend Menschen um mich lachend und schwatzend wogten, suchte ich mich, den verlorenen Menschen, in mir, tastete ich Jahre ab in dem magischen Gang des Besinnens. Ganz verschollene Dinge tauchten plötzlich aus den verstaubten und erblindeten Spiegeln meines Lebens auf, ich erinnerte mich, schon einmal als Schulknabe einem Kameraden ein Taschenmesser gestohlen und 100


mit der gleichen teuflischen Freude ihm zugesehen zu haben, wie er es überall suchte, alle fragte und sich mühte; ich verstand mit einemmal das geheimnisvoll Gewitternde mancher sexuellen Stunden, verstand, daß meine Leidenschaft nur verkrümmt, nur zertreten gewesen war von dem gesellschaftlichen Wahn, von dem herrischen Ideal der Gentlemen – daß aber auch in mir, nur tief, ganz tief unten in verschütteten Brunnen und Röhren die heißen Ströme des Lebens gingen wie in allen andern. Oh, ich hatte ja immer gelebt, nur nicht gewagt zu leben, ich hatte mich verschnürt und verborgen vor mir selbst: nun aber war die gepreßte Kraft aufgebrochen, das Leben, das reiche, das unsäglich gewaltsame hatte mich überwältigt. Und nun wußte ich, daß ich ihm noch anhing; mit der seligen Betroffenheit der Frau, die zum erstenmal in sich das Kind sich regen spürt, empfand ich das Wirkliche – wie soll ich es anders nennen – das Wahre, das Unverstellte des Lebens in mir keimen, ich fühlte – fast schäme ich mich, solch ein Wort hinzuschreiben – wie ich, der abgestorbene Mensch, mit einemmal wieder blühte, wie durch meine Adern Blut rot und unruhig rollte, Gefühl sich im Warmen leise entfaltete und ich aufwuchs zu unbekannter Frucht von Süße oder Bitternis. Das Tannhäuserwunder war mir geschehen mitten im klaren Licht eines Rennplatzes, zwischen dem Geschwirr von Tausenden müßiger Menschen: ich hatte wieder zu fühlen begonnen, er grünte und trieb seine Knospen, der abgedorrte Stab. Von einem vorüberfahrenden Wagen grüßte ein Herr und rief – offenbar hatte ich seinen ersten Gruß übersehen – meinen Namen. Unwirsch fuhr ich auf, zornig, gestört zu sein in diesem süßrieselnden Zustand des sich in mich selbst Ergießens, dieses tiefsten Traumes, den ich jemals erlebt. Aber der Blick auf den Grüßenden riß mich ganz von mir weg: es war mein Freund Alfons, ein lieber Schulkamerad und jetzt Staatsanwalt. Mit einemmal durchzuckte es mich: dieser Mensch, der dich brüderlich grüßt, hat jetzt zum erstenmal Macht über dich, du bist ihm verfallen, sobald er dein Vergehen kennt. Wüßte er um dich 101


und deine Tat, er müßte dich aus diesem Wagen ziehen, weg aus der ganzen warmen bürgerlichen Existenz, und hinabstoßen auf drei oder fünf Jahre in die dumpfe Welt hinter vergitterten Fenstern, zum Abhub des Lebens, zu den andern Dieben, die nur die Peitsche der Not in ihre schmierigen Zellen getrieben. Aber nur einen Augenblick lang faßte mich kalt die Angst am Gelenk meiner zitternden Hand, nur einen Augenblick lang hielt sie den Herzschlag an – dann verwandelte auch dieser Gedanke sich wieder in heißes Gefühl, in einen phantastischen, frechen Stolz, der jetzt selbstbewußt und beinahe höhnisch die andern Menschen ringsum musterte. Wie würde, dachte ich, euer süßes kameradschaftliches Lächeln, mit dem ihr mich als euresgleichen grüßt, anfrieren um die Mundwinkel, wenn ihr mich ahntet! Wie einen Kotspritzer würdet ihr meinen Gruß wegstäuben mit verächtlich geärgerter Hand. Aber ehe ihr mich ausstoßt, habe ich euch schon ausgestoßen: heute nachmittags habe ich mich herausgestürzt aus eurer kalten knöchernen Welt, wo ich ein Rad war, ein lautlos funktionierendes, in der großen Maschine, die kalt in ihren Kolben abrollt und eitel um sich selber kreist – ich bin in eine Tiefe gestürzt, die ich nicht kenne, doch ich bin lebendiger gewesen in dieser einen Stunde als in den gläsernen Jahren in eurem Kreis. Nicht mehr euch gehöre ich, nicht mehr zu euch, ich bin jetzt außen irgendwo in einer Höhe oder Tiefe, nie mehr aber, nie mehr am flachen Strand eures bürgerlichen Wohlseins. Ich habe zum erstenmal alles gefühlt, was in den Menschen an Lust im Guten und Bösen getan ist, aber nie werdet ihr wissen, wo ich war, nie mich erkennen: Menschen, was wißt ihr von meinem Geheimnis! Wie vermöchte ich es auszudrücken, was ich in jener Stunde fühlte, indes ich, ein elegant angezogener Gentleman, mit kühlem Gesicht grüßend und dankend zwischen den Wagenreihen durchfuhr! Denn während meine Larve, der äußere, der frühere Mensch, noch Gesichter fühlte und erkannte, rauschte innen in mir eine so taumelnde Musik, daß ich mich niederdrücken mußte, 102


um nicht etwas herauszuschreien von diesem tosenden Tumult. Ich war so voll von Gefühl, daß mich dieser innere Schwall physisch quälte, daß ich wie ein Erstickender die Hand gewaltsam an die Brust pressen mußte, unter der das Herz schmerzhaft gärte. Aber Schmerz, Lust, Erschrecken, Entsetzen oder Bedauern, nichts fühlte ich einzeln und abgerissen, alles schmolz zusammen, ich spürte nur, daß ich lebte, daß ich atmete und fühlte. Und dieses Einfachste, dieses urhafte Gefühl, das ich seit Jahren nicht empfunden, machte mich trunken. Nie hatte ich mich selbst auch nur eine Sekunde meiner sechsunddreißig Jahre so ekstatisch als lebendig empfunden als in der Schwebe dieser Stunde. Mit einem leichten Ruck hielt der Wagen an: der Kutscher hatte die Pferde angezügelt, wandte sich vom Bock und fragte, ob er nach Hause fahren solle. Ich taumelte aus mir heraus, hob die Blicke über die Allee hin: mit Betroffenheit merkte ich, wie lange ich geträumt, wie weit die Trunkenheit über die Stunden sich ausgegossen hatte. Es war dunkel geworden, ein Weiches wogte in den Kronen der Bäume, die Kastanien begannen ihren abendlichen Duft durch die Kühle zu atmen. Und hinter den Wipfeln silberte schon ein verschleierter Blick von Mond. Es war genug, es mußte genug sein. Aber nur nicht jetzt nach Hause, nur nicht in meine gewohnte Welt! Ich bezahlte den Kutscher. Als ich die Briestasche zog und die Banknoten zählend zwischen die Finger nahm, liefs wie ein leiser elektrischer Schlag mir vom Gelenk in die Fingerspitzen: irgend etwas in mir mußte noch wach sein also vom alten Menschen, der sich schämte. Noch zuckte das absterbende Gentlemansgewissen, doch ganz heiter blätterte schon wieder meine Hand im gestohlenen Gelde, und ich war freigebig aus meiner Freude. Der Kutscher bedankte sich so überschwenglich, daß ich lächeln mußte: wenn du wüßtest! Die Pferde zogen an, der Wagen fuhr fort. Ich sah ihm nach, wie man vom Schiff noch einmal auf einen Strand zurückblickt, an dem man glücklich gewesen. 103


Einen Augenblick stand ich so träumerisch und ratlos mitten in der murmelnden, lachenden, musiküberwogten Menge: es mochte etwa sieben Uhr sein, und unwillkürlich bog ich hinüber zum Sachergarten, wo ich sonst immer nach der Praterfahrt in Gesellschaft zu speisen pflegte und in dessen Nähe der Fiaker mich wohl bewußt abgesetzt hatte. Aber kaum daß ich die Gitterklinke des vornehmen Gartenrestaurants berührte, überfiel mich eine Hemmung: nein, ich wollte noch nicht in meine Welt zurück, nicht mir in lässigem Gespräch diese wunderbare Gärung, die mich geheimnisvoll erfüllte, wegschwemmen lassen, nicht mich loslösen von der funkelnden Magie des Abenteuers, der ich mich seit Stunden verkettet fühlte. Von irgendwoher dröhnte dumpfe verworrene Musik, und unwillkürlich ging ich ihr nach, denn alles lockte mich heute, ich empfand es als Wollust, dem Zufall ganz nachzugeben, und dies dumpfe Hingetriebensein inmitten einer weich wogenden Menschenmenge hatte einen phantastischen Reiz. Mein Blut gärte auf in diesem dicken quirlenden Brei heißer menschlicher Masse: aufgespannt war ich mit einemmal, angereizt und gesteigert wach in allen Sinnen von diesem beizend qualmigen Duft von Menschenatem, Staub, Schweiß und Tabak. Denn all dies, was mich vordem, ja selbst gestern noch, als ordinär, gemein und plebejisch abgestoßen, was der soignierte Gentleman in mir ein Leben lang hochmütig gemieden hatte, das zog meinen neuen Instinkt magisch an, als empfände ich zum erstenmal im Animalischen, im Triebhaften, im Gemeinen eine Verwandtschaft mit mir selbst. Hier im Abhub der Stadt, zwischen Soldaten, Dienstmädchen, Strolchen, fühlte ich mich in einer Weise wohl, die mir ganz unverständlich war: ich sog die Beize dieser Luft irgendwie gierig ein, das Schieben und Pressen in eine geknäulte Masse war mir angenehm, und mit einer wollüstigen Neugier wartete ich, wohin diese Stunde mich Willenlosen schwemmte. Immer näher gellten und schmetterten vom Wurstelprater her die Tschinellen und die weiße 104


Blechmusik, in einer fanatisch monotonen Art stampften die Orchestrions harte Polkas und rumpelnde Walzer, dazwischen knatterten dumpfe Schläge aus den Buden, zischte Gelächter, grölten trunkene Schreie, und jetzt sah ich schon mit irrsinnigen Lichtern die Karusselle meiner Kindheit zwischen den Bäumen kreisen. Ich blieb mitten aus dem Platze stehen und ließ den ganzen Tumult in mich einbranden, mir Augen und Ohren vollschwemmen: diese Kaskaden von Lärm, das Infernalische dieses Durcheinander tat mir wohl, denn in diesem Wirbel war etwas, das mir den innern Schwall betäubte. Ich sah zu, wie mit geblähten Kleidern die Dienstmädchen sich auf den Hutschen mit kollernden Lustschreien, die gleichsam aus ihrem Geschlecht gellten, in den Himmel schleudern ließen, wie Metzgergesellen lachend schwere Hämmer auf die Kraftmesser hinkrachten, Ausrufer mit heisern Stimmen und affenhaften Gebärden über den Lärm der Orchestrions schreiend hinwegruderten, und wie alles dies sich quirlend mengte mit dem tausendgeräuschigen, unablässig bewegten Dasein der Menge, die trunken war vom Fusel der Blechmusik, dem Flirren des Lichts und von der eigenen warmen Lust ihres Beisammenseins. Seit ich selber wach geworden war, spürte ich auf einmal das Leben der andern, ich spürte die Brunst der Millionenstadt, wie sie sich heiß und aufgestaut in die paar Stunden des Sonntags ergoß, wie sie sich aufreizte an der eigenen Fülle zu einem dumpfen, tierischen, aber irgendwie gesunden und triebhaften Genuß. Und allmählich spürte ich vom Angeriebensein, von der unausgesetzten Berührung mit ihren heißen leidenschaftlich drängenden Körpern ihre warme Brunst selbst in mich übergehen: meine Nerven strafften sich, ausgebeizt von dem scharfen Geruch, aus mir heraus, meine Sinne spielten taumelig mit dem Getöse und empfanden jene verwirrte Betäubung, die mit jeder starken Wollust unweigerlich gemengt ist. Zum erstenmal seit Jahren, vielleicht überhaupt in meinem Leben, spürte ich die Masse, spürte ich Menschen als eine Macht, von der Lust in mein 105


eigenes, abgeschiedenes Wesen überging: irgendein Damm war zerrissen, und von meinen Adern gings hinüber in diese Welt, strömte es rhythmisch zurück, und eine ganz neue Gier überkam mich, noch jene letzte Kruste zwischen mir und ihnen abzuschmelzen, ein leidenschaftliches Verlangen nach Paarung mit dieser heißen, fremden, drängenden Menschheit. Mit der Lust des Mannes sehnte ich mich in den quellenden Schoß dieses heißen Riesenkörpers hinein, mit der Lust des Weibes war ich aufgetan jeder Berührung, jedem Ruf, jeder Lockung, jeder Umfassung – und nun wußte ichs, Liebe war in mir und Bedürfnis nach Liebe wie nur in den zwielichthaften Knabentagen. Oh, nur hinein, hinein ins Lebendige, irgendwie verbunden sein mit dieser zuckenden, lachenden, aufatmenden Leidenschaft der andern, nur einströmen, sich ergießen in ihren Adergang; ganz klein, ganz namenlos werden im Getümmel, eine Infusorie bloß sein im Schmutz der Welt, ein lustzitterndes, funkelndes Wesen im Tümpel mit den Myriaden aber nur hinein in die Fülle, hinab in den Kreisel, mich abschießen wie einen Pfeil von der eigenen Gespanntheit ins Unbekannte, in irgendeinen Himmel der Gemeinsamkeit. Ich weiß es jetzt: ich war damals trunken. In meinem Blute brauste alles zusammen, das Hämmern der Glocken von den Karussells, das seine Lustlachen der Frauen, das unter dem Zugriff der Männer aufsprühte, die chaotische Musik, die flirrenden Kleider. Spitz fiel jeder einzelne Laut in mich und flimmerte dann noch einmal rot und zuckend an den Schläfen vorbei, ich spürte jede Berührung, jeden Blick mit einer phantastischen Aufgereiztheit der Nerven (so wie bei der Seekrankheit), aber doch alles gemeinsam in einem taumeligen Verbundensein. Ich kann meinen komplizierten Zustand unmöglich mit Worten ausdrucken, am ehesten gelingt es noch vielleicht mit einem Vergleiche: wenn ich sage, ich war überfüllt mit Geräusch, Lärm, Gefühl, überheizt wie eine Maschine, die mit allen Rädern rasend rennt, um dem ungeheuren Druck zu 106


entlaufen, der ihr im nächsten Augenblicke schon den Brustkessel sprengen muß. In den Fingerspitzen zuckte, in den Schläfen pochte, in der Kehle preßte, an den Schläfen würgte das angehitzte Blut – von einer jahrelangen Lauheit des Gefühls war ich mit einemmal in ein Fieber gestürzt, das mich verbrannte. Ich fühlte, daß ich mich jetzt auftun müßte, aus mir heraus mit einem Wort, mit einem Blick, mich mitteilen, mich ausströmen, mich weggeben, mich hingeben, mich gemein machen, mich lösen, – irgendwie retten aus dieser harten Kruste von Schweigen, die mich absonderte von dem warmen, flutenden, lebendigen Element. Seit Stunden hatte ich nicht gesprochen, niemandes Hand gedrückt, niemandes Blick fragend und teilnehmend gegen den meinen gespürt, und nun staute, unter dem Sturz der Geschehnisse, sich diese Erregung gegen das Schweigen. Niemals, niemals hatte ich so sehr das Bedürfnis nach Mitteilsamkeit, nach einem Menschen gehabt, als jetzt, da ich inmitten von Tausenden und Zehntausenden wogte, rings angespült war von Wärme und Worten, und doch abgeschnürt von dem kreisenden Adergang dieser Fülle. Ich war wie einer, der auf dem Meere verdurstet. Und dabei sah ich, diese Qual mit jedem Blick mehrend, wie rechts und links in jeder Sekunde Fremdes sich anstreifend band, die Quecksilberkügelchen gleichsam spielend zusammenliefen. Ein Neid kam mich an, wenn ich sah, wie junge Burschen im Vorübergehen fremde Mädchen ansprachen und sie nach dem ersten Wort schon unterfaßten, wie alles sich fand und zusammentat: ein Gruß beim Karussell, ein Blick im Anstreifen genügte schon, und Fremdes schmolz in ein Gespräch, vielleicht um sich wieder zu lösen nach ein paar Minuten, aber doch es war Bindung, Vereinigung, Mitteilung, war das, wonach alle meine Nerven jetzt brannten. Ich aber, gewandt im gesellschaftlichen Gespräch, beliebter Causeur und sicher in den Formen, ich verging vor Angst, ich schämte mich, irgendeines dieser breithüftigen Dienstmädchen anzureden, aus Furcht, sie möchte mich verlachen, ja ich schlug die Augen 107


nieder, wenn jemand mich zufällig anschaute, und verging doch innen vor Begierde nach dem Wort. Was ich wollte von den Menschen, war mir ja selbst nicht klar, ich ertrug es nur nicht länger, allein zu sein und an meinem Fieber zu verbrennen. Aber alle sahen an mir vorbei, jeder Blick strich mich weg, niemand wollte mich spüren. Einmal trat ein Bursch in meine Nähe, zwölfjährig, mit zerlumpten Kleidern: sein Blick war grell erhellt vom Widerschein der Lichter, so sehnsüchtig starrte er auf die schwingenden Holzpferde. Sein schmaler Mund stand offen wie lechzend: offenbar hatte er kein Geld mehr, um mitzufahren, und sog nur Lust aus dem Schreien und Lachen der andern. Ich stieß mich gewaltsam heran an ihn und fragte – aber warum zitterte meine Stimme so dabei und war ganz grell überschlagen? –: »Möchten Sie nicht auch einmal mitfahren?« Er starrte auf, erschrak – warum? warum? – wurde blutrot und lief fort, ohne ein Wort zu sagen. Nicht einmal ein barfüßiges Kind wollte eine Freude von mir: es mußte, so fühlte ich, etwas furchtbar Fremdes an mir sein, daß ich nirgends mich einmengen konnte, sondern abgelöst in der dicken Masse schwamm wie ein Tropfen Öl auf dem bewegten Wasser. Aber ich ließ nicht nach: ich konnte nicht länger allein bleiben. Die Füße brannten mir in den bestaubten Lackschuhen, die Kehle war verrostet vom aufgewühlten Qualm. Ich sah mich um: rechts und links zwischen den strömenden Menschengassen standen kleine Inseln von Grün, Gastwirtschaften mit roten Tischtüchern und nackten Holzbänken, auf denen die kleinen Bürger saßen mit ihrem Glas Bier und der sonntäglichen Virginia. Der Anblick lockte mich: hier saßen Fremde beisammen, verknüpften sich im Gespräch, hier war ein wenig Ruhe im wüsten Fieber. Ich trat ein, musterte die Tische, bis ich einen fand, wo eine Bürgerfamilie, ein dicker, vierschrötiger Handwerker mit seiner Frau, zwei heitern Mädchen und einem kleinen Jungen saß. Sie wiegten die Köpfe im Takt, scherzten einander zu, und ihre zufriedenen, leichtlebigen Blicke taten mir wohl. Ich grüßte höflich, rührte an 108


einen Sessel und fragte, ob ich Platz nehmen dürfe. Sofort stockte ihr Lachen, einen Augenblick schwiegen sie (als wartete jeder, daß der andere seine Zustimmung gebe), dann sagte die Frau, gleichsam betroffen: »Bitte! Bitte!« Ich setzte mich hin und hatte gleich das Gefühl, daß ich mit meinem Hinsetzen ihre ungenierte Laune zerdrückte, denn sofort lag um den Tisch herum ein ungemütliches Schweigen. Ohne daß ich es wagte, die Augen von dem rotkarierten Tischtuch, auf dem Salz und Pfeffer schmierig verstreut zu sehen war, zu heben, spürte ich, daß sie mich alle befremdet beobachteten, und sofort fiel mir – zu spät! – ein, daß ich zu elegant war für dieses Dienstbotengasthaus mit meinem Derbydreß, dem Pariser Zylinder und der Perle in meiner taubengrauen Krawatte, daß meine Eleganz, das Parfüm von Luxus auch hier sofort eine Luftschicht von Feindlichkeit und Verwirrung um mich legte. Und dieses Schweigen der fünf Leute drosselte mich immer tiefer nieder auf den Tisch, dessen rote Karrees ich mit einer verbissenen Verzweiflung immer wieder abzählte, festgenagelt durch die Scham, plötzlich wieder aufzustehn, und doch wieder zu feige, den gepeinigten Blick aufzuheben. Es war eine Erlösung, als endlich der Kellner kam und das schwere Bierglas vor mich hinstellte. Da konnte ich endlich eine Hand regen und beim Trinken scheu über den Rand schielen: wirklich, alle fünf beobachteten mich, zwar ohne Haß, aber doch mit einer wortlosen Befremdung. Sie erkannten den Eindringling in ihre dumpfe Welt, sie fühlten mit dem naiven Instinkt ihrer Klasse, daß ich etwas hier wollte, hier suchte, was nicht zu meiner Welt gehörte, daß nicht Liebe, nicht Neigung, nicht die einfältige Freude am Walzer, am Bier, am geruhsamen Sonntagsitzen mich hertrieb, sondern irgendein Gelüst, das sie nicht verstanden und dem sie mißtrauten, so wie der Junge vor dem Karussell meinem Geschenk mißtraut hatte, wie die tausend Namenlosen da draußen im Gewühl meiner Eleganz, meiner Weltmännischkeit in unbewußter Feindlichkeit ausbogen. Und doch fühlte ich: fände ich jetzt ein argloses, einfaches, herzliches, 109


ein wahrhaft menschliches Wort der Anrede zu ihnen, so würde der Vater oder die Mutter mir antworten, die Töchter geschmeichelt zulächeln, ich könnte mit dem Jungen hinüber in eine Bude schießen gehen und kindlichen Spaß mit ihm treiben. In fünf, in zehn Minuten würde ich erlöst sein von mir, eingehüllt in die arglose Atmosphäre bürgerlichen Gesprächs, gern gewährter und sogar geschmeichelter Vertraulichkeit – aber dies einfache Wort, diesen ersten Ansatz im Gespräch, ich fand ihn nicht, eine falsche, törichte, aber übermächtige Scham würgte mir die Kehle, und ich saß mit gesenktem Blick wie ein Verbrecher an dem Tisch dieser einfachen Menschen, gehüllt in die Qual, ihnen mit meiner verbissenen Gegenwart noch die letzte Stunde des Sonntags verstört zu haben. Und in diesem hingebohrten Hinsitzen büßte ich all die Jahre gleichgültigen Hochmuts, an denen ich an abertausend solchen Tischen, an Millionen und Millionen brüderlicher Menschen ohne Blick vorübergegangen war, einzig beschäftigt mit Gunst oder Erfolg in jenem engen Kreise der Eleganz, und ich spürte, daß mir der gerade Weg, die unbefangene Sprache zu ihnen, jetzt, da ich ihrer in der Stunde meines Ausgestoßenseins bedurfte, von innen vermauert war. So saß ich, ein freier Mensch bisher, qualvoll in mich geduckt, immer wieder die roten Karrees am Tischtuch abzählend, bis endlich der Kellner vorbeikam. Ich rief ihn an, zahlte, stand von dem kaum angetrunkenen Bierglase auf, grüßte höflich. Man dankte mir freundlich und erstaunt: ich wußte, ohne mich umzuwenden, daß jetzt, kaum daß ich ihnen den Rücken zeigte, das Lebendig-Heitere sie wieder überkommen, der warme Kreis des Gesprächs sich schließen würde, sobald ich, der Fremdkörper, ausgestoßen war. Wieder warf ich mich, aber nun noch gieriger, heißer und verzweifelter, in den Wirbel der Menschen zurück. Das Gedränge war inzwischen lockerer geworden unter den Bäumen, die schwarz in den Himmel überfluteten, es drängte und quirlte nicht mehr so dicht und strömend in den Lichtkreis der Karussells, 110


sondern schwirrte nur schattenhaft mehr am äußersten Rand des Platzes. Auch der brausende, tiefe, gleichsam lustatmende Ton der Menge zerstückte sich in viele kleine Geräusche, die immer gleich hingeschmettert wurden, wenn jetzt die Musik irgendwo gewaltig und rabiat einsetzte, als wollte sie die Fliehenden noch einmal heranreißen. Eine andere Art Gesichter tauchte jetzt auf: die Kinder mit ihren Ballons und Papierkoriandolis waren schon nach Hause gegangen, auch die breithinrollenden sonntäglichen Familien hatten sich verzogen. Nun sah man schon Betrunkene johlen, verlotterte Burschen mit lungerndem und doch suchendem Gang sich aus den Seitenalleen vorschieben: es war in der einen Stunde, in der ich festgenagelt vor dem fremden Tische gesessen, diese seltsame Welt mehr ins Gemeine hinabgeglitten. Aber gerade jene phosphoreszierende Atmosphäre von Frechheit und Gefährlichkeit gefiel mir irgendwie besser als die bürgerlichsonntägliche von vordem. Der in mir aufgereizte Instinkt witterte hier ähnliche Gespanntheit der Begier; in dem vortreibenden Schlendern dieser fragwürdigen Gestalten, dieser Ausgestoßenen der Gesellschaft, empfand ich mich irgendwie gespiegelt: auch sie wilderten doch mit einer unruhigen Erwartung hier nach einem flackernden Abenteuer, einer raschen Erregung, und selbst sie, diese zerlumpten Burschen, beneidete ich um die offene, freie Art ihres Streifens; denn ich stand an die Säule eines Karussells atmend gepreßt, ungeduldig, den Druck des Schweigens, die Qual meiner Einsamkeit aus mir zu stoßen und doch unfähig einer Bewegung, eines Anrufs, eines Worts. Ich stand nur und starrte hinaus auf den Platz, der vom Reflex der kreisenden Lichter zuckend erhellt war, stand und starrte von meiner Lichtinsel ins Dunkel hinein, töricht erwartungsvoll jeden Menschen anblickend, der vom grellen Schein angezogen für einen Augenblick sich herwandte. Aber jedes Auge glitt kalt an mir ab. Niemand wollte mich, niemand erlöste mich. Ich weiß, es wäre wahnwitzig, jemandem schildern oder gar 111


erklären zu wollen, daß ich, ein kultivierter eleganter Mann der Gesellschaft, reich, unabhängig, mit den Besten einer Millionenstadt befreundet, eine ganze Stunde in jener Nacht am Pfosten eines verstimmt quiekenden, rastlos sich schwingenden Praterkarussells stand, zwanzig, vierzig, hundertmal dieselbe stolpernde Polka, denselben schleifenden Walzer mit denselben idiotischen Pferdeköpfen aus bemaltem Holz an mir vorüberkreisen ließ und aus verbissenem Trotz, aus einem magischen Gefühl, das Schicksal in meinen Willen zu zwingen, nicht mich von der Stelle rührte. Ich weiß, daß ich sinnlos handelte ln jener Stunde, aber in dieser sinnlosen Beharrung war eine Spannung des Gefühls, eine so stählerne Ankrampfung aller Muskeln, wie sie Menschen sonst vielleicht nur bei einem Absturz fühlen, knapp vor dem Tod, mein ganzes, leer vorbeigelaufenes Leben war plötzlich zurückgeflutet und staute sich bis hinauf zur Kehle. Und so sehr ich gequält war von meinem sinnlosen Wahn, zu bleiben, zu verharren, bis irgendein Wort, ein Blick eines Menschen mich erlöse, so sehr genoß ich diese Qual. Ich büßte etwas in diesem Stehen an dem Pfahl, nicht jenen Diebstahl so sehr, als das Dumpfe, das Laue, das Leere meines früheren Lebens: und ich hatte mir geschworen, nicht früher zu gehen, bis mir ein Zeichen gegeben war, das Schicksal mich freigegeben. Und je mehr jene Stunde fortschritt, um so mehr drängte die Nacht sich heran. Eines nach dem andern losch in den Buden das Licht und immer stürzte dann wie eine steigende Flut das Dunkel vor, schluckte den lichten Fleck auf dem Rasen ein: immer einsamer war die helle Insel, auf der ich stand, und schon sah ich zitternd auf die Uhr. Eine Viertelstunde noch, dann würden die scheckigen Holzpferde stillestehn, die roten und grünen Glühlampen aus ihren einfältigen Stirnen abknipsen, das geblähte Orchestrion aufhören zu stampfen. Dann würde ich ganz im Dunkel sein, ganz allein hier ln der leise rauschenden Nacht, ganz ausgestoßen, ganz verlassen. Immer unruhiger blickte ich über 112


den dämmernden Platz, über den nur ganz selten mehr ein heimkehrendes Pärchen eilig strich oder ein paar Burschen betrunken hintaumelten: quer drüben aber in den Schatten zitterte noch verstecktes Leben, unruhig und aufreizend. Manchmal pfiff oder schnalzte es leise, wenn ein paar Männer vorüberkamen. Und bogen sie dann, gelockt von dem Anruf, hin zum Dunkel, so zischelten in den Schatten Frauenstimmen, und manchmal warf der Wind abgerissene Fetzen grellen Lachens herüber. Und allmählich schob sichs um den Rand des Dunkels frecher hervor, gegen den Lichtkegel des erhellten Platzes, um sofort wieder in die Schwärze zurückzutauchen, sobald im Vorübergehen die Pickelhaube eines Schutzmannes im Reflex der Laterne schimmerte. Aber kaum daß er weiterging auf seiner Runde, waren die gespenstigen Schatten wieder da, und jetzt konnte ich sie schon deutlich im Umriß sehen, so nahe wagten sie sich ans Licht, der letzte Abhub jener nächtigen Welt, der Schlamm, der zurückblieb, nun da sich der flüssige Menschenstrom verlaufen: ein paar Dirnen, jene ärmsten und ausgestoßensten, die keine eigene Bettstatt haben, tags auf einer Matratze schlafen und nachts ruhlos streifen, die ihren abgebrauchten, geschändeten, magern Körper jedem für ein kleines Silberstück hier irgendwo im Dunkel auftaten, umspürt von der Polizei, getrieben von Hunger oder irgendeinem Strolch, immer im Dunkel streifend, jagend und gejagt zugleich. Wie hungrige Hunde schnupperten sie allmählich vor zu dem erhellten Platz nach irgend etwas Männlichem, nach einem vergessenen Nachzügler, dem sie seine Lust ablocken könnten für eine Krone oder zwei, um sich dann einen Glühwein zu kaufen in einem Volkskaffee und den trüb flackernden Stumpf Leben sich zu erhalten, der ja ohnehin bald auslöscht in einem Spital oder einem Gefängnis. Der Abhub war dies, die letzte Jauche von der hochgequollenen Sinnlichkeit der sonntäglichen Masse – mit einem grenzenlosen Grauen sah ich nun aus dem Dunkel diese hungrigen Gestalten geistern. Aber auch in diesem Grauen war noch eine magische Lust, denn selbst 113


in diesem schmutzigsten Spiegel erkannte ich Vergessenes und dumpf Gefühltes wieder: hier war eine tiefe, sumpfige Welt, die ich vor Jahren längst durchschritten und die nun phosphoreszierend mir wieder in die Sinne funkelte. Seltsam, was diese phantastische Nacht mir plötzlich entgegenhielt, wie sie mich Verschlossenen plötzlich auffaltete, daß das Dunkelste meiner Vergangenheit, das Geheimste meines Triebes in mir nun offen lag! Dumpfes Gefühl stieg auf verschütteter Knabenjahre, wo scheuer Blick neugierig angezogen und doch feig verstört an solchen Gestalten gehaftet, Erinnerung an die Stunde, wo man zum erstenmal auf knarrender, feuchter Treppe einer hinaufgefolgt war in ihr Bett – und plötzlich, als ob Blitz einen Nachthimmel zerteilt hätte, sah ich scharf jede Einzelheit jener vergessenen Stunde, den flachen Öldruck über dem Bett, das Amulett, das sie auf dem Halse trug, ich spürte jede Fiber von damals, die ungewisse Schwüle, den Ekel und den ersten Knabenstolz. All das wogte mir mit einem Male durch den Körper. Eine Hellsichtigkeit ohne Maß strömte plötzlich in mich ein, und – wie soll ich das sagen können, dies Unendliche! – ich verstand mit einemmal alles, was mich mit so brennendem Mitleid jenen verband, gerade weil sie der letzte Abschaum des Lebens waren, und mein von dem Verbrechen einmal angereizter Instinkt spürte von innen heraus dieses hungrige Lungern, das dem meinen in dieser phantastischen Nacht so ähnlich war, dies verbrecherische Offenstehn jeder Berührung, jeder fremden zufällig anstreifenden Lust. Magnetisch zog es mich hin, die Brieftasche mit dem gestohlenen Geld brannte plötzlich heiß über der Brust, wie ich da drüben endlich Wesen, Menschen, Weiches, Atmendes, Sprechendes spürte, das von andern Wesen, vielleicht auch von mir, etwas wollte, von mir, der nur wartete, sich wegzugeben, der verbrannte in seiner rasenden Willigkeit nach Menschen. Und mit einmal verstand ich, was Männer zu solchen Wesen treibt, verstand, daß es selten nur Hitze des Blutes ist, ein schwellender Kitzel ist, sondern meist bloß die Angst vor der 114


Einsamkeit, vor der entsetzlichen Fremdheit, die sonst zwischen uns sich auftürmt und die mein entzündetes Gefühl heute zum erstenmal fühlte. Ich erinnerte mich, wann ich zum letztenmal dies dumpf empfunden: in England war es gewesen, in Manchester, einer jener stählernen Städte, die in einem lichtlosen Himmel von Lärm brausen wie eine Untergrundbahn und die doch gleichzeitig einen Frost von Einsamkeit haben, der durch die Poren bis ins Blut dringt. Drei Wochen hatte ich dort bei Verwandten gelebt, abends immer allein irrend durch Bars und Klubs und immer wieder in die glitzernde Musikhall, nur um etwas menschliche Wärme zu spüren. Und da eines Abends hatte ich so eine Person gefunden, deren Gassenenglisch ich kaum verstand, aber plötzlich war man in einem Zimmer, trank Lachen von einem fremden Mund, ein warmer Körper war da, irdisch nahe und weich. Plötzlich schmolz sie weg, die kalte schwarze Stadt, der finstere lärmende Raum von Einsamkeit, irgendein Wesen, das man nicht kannte, das nur dastand und wartete auf jeden, der kam, löste einen auf, ließ allen Trost Wegtauen: man atmete wieder frei, spürte Leben in leichter Helligkeit inmitten des stählernen Kerkers. Wie wunderbar war das für die Einsamen, die Abgesperrten in sich selbst, dies zu wissen, dies zu ahnen, daß ihrer Angst immer doch irgendein Halt ist, sich festzuklammern an ihn, mag er auch überschmutzt sein von vielen Griffen, starrend von Alter, zerfressen von giftigem Rost. Und dies, gerade dies hatte ich vergessen in der Stunde der untersten Einsamkeit, aus der ich taumelnd ausstieg in dieser Nacht, daß irgendwo an einer letzten Ecke immer diese Letzten noch warten, jede Hingabe in sich aufzufangen, jede Verlassenheit an ihrem Atem ausruhen zu lassen, jede Hitze zu kühlen für ein kleines Stück Geld, das immer zu gering ist für das Ungeheure, das sie geben mit ihrem ewigen Bereitsein, mit dem großen Geschenk ihrer menschlichen Gegenwart. Neben mir setzte dröhnend das Orchestrion des Karussells wieder ein. Es war die letzte Runde, die letzte Fanfare des 115


kreisenden Lichts in das Dunkel hinaus, ehe der Sonntag in die dumpfe Woche verging. Aber niemand kam mehr, leer rannten die Pferde in ihrem irrsinnigen Kreis, schon scharrte und zählte an der Kasse die übermüdete Frau die Lösung des Tages zusammen, und der Laufbursche kam mit den Haken, bereit, nach dieser letzten Runde knatternd die Rolläden über die Bude herabzulassen. Nur ich, ich allein, stand noch immer da, an den Pfosten gelehnt, und sah hinaus auf den leeren Platz, wo nur diese fledermausflatternden Gestalten strichen, suchend wie ich, wartend wie ich, und doch den undurchdringlichen Raum von Fremdheit zwischeneinander. Aber jetzt mußte eine von ihnen mich bemerkt haben, denn sie schob sich langsam her, ganz nah sah ich sie unter dem gesenkten Blick: ein kleines, verkrüppeltes, rachitisches Wesen ohne Hut, mit einem geschmacklos aufgeputzten Fähnchen von Kleid, unter dem abgetragene Ballschuhe vorlugten, das Ganze wohl allmählich bei Hökerinnen oder einem Trödler zusammengekauft und seitdem verscheuert, zerdrückt vom Regen oder irgendwo bei einem schmutzigen Abenteuer im Gras. Sie schmeichelte sich heran, blieb neben mir stehen, den Blick wie eine Angel spitz herwerfend und ein einladendes Lächeln über den schlechten Zähnen. Mir blieb der Atem stocken. Ich konnte mich nicht rühren, nicht sie ansehen und doch mich nicht fortreißen: wie in einer Hypnose spürte ich, daß da ein Mensch um mich begehrlich herumstrich, jemand um mich warb, daß ich endlich diese gräßliche Einsamkeit, dies quälende Ausgestoßensein mit einem Wort, einer Geste bloß wegschleudern könnte. Aber ich vermochte mich nicht zu rühren, hölzern wie der Balken, an dem ich lehnte, und in einer Art wollüstiger Ohnmacht empfand ich nur immer – während die Melodie des Karussells schon müde wegtaumelte – die nahe Gegenwart, diesen Willen, der um mich warb, und schloß die Augen für einen Augenblick, um ganz dieses magnetische Angezogensein irgendeines Menschlichen aus dem Dunkel der Welt mich überfluten zu fühlen. 116


Das Karussell hielt inne, die walzernde Melodie erstickte mit einem letzten stöhnenden Laut. Ich schlug die Augen auf und sah gerade noch, wie die Gestalt neben mir sich wegwandte. Offenbar war es ihr zu langwellig, hier neben einem hölzern Dastehenden zu warten. Ich erschrak. Mir wurde plötzlich ganz kalt. Warum hatte ich sie fortgehen lassen, den einzigen Menschen dieser phantastischen Nacht, der mir entgegengekommen, der mir aufgetan war? Hinter mir löschten die Lichter, prasselnd knatterten die Rollbalken herab. Es war zu Ende. Und plötzlich – ach, wie mir selbst diesen heißen, diesen jäh aufspringenden Gischt schildern? – plötzlich – es kam so jäh, so heiß, so rot, als ob mir eine Ader in der Brust geplatzt wäre – plötzlich brach aus mir, dem stolzen, dem hochmütigen, ganz in kühler, gesellschaftlicher Würde verschanzten Menschen wie ein stummes Gebet, wie ein Krampf, wie ein Schrei, der kindische und mir doch so ungeheure Wunsch, diese kleine, schmutzige, rachitische Hure möchte nur noch einmal den Kopf wenden, damit ich zu ihr sprechen könnte. Denn ihr nachzugehen war ich nicht zu stolz – mein Stolz war zerstampft, zertreten, weggeschwemmt von ganz neuen Gefühlen aber zu schwach, zu ratlos. Und so stand ich da, zitternd und durchwühlt, hier allein an dem Marterpfosten der Dunkelheit, wartend wie ich nie gewartet hatte seit meinen Knabenjahren, wie ich nur einmal an einem abendlichen Fenster gestanden, als eine fremde Frau langsam sich auszukleiden begann und immer zögerte und verweilte in ihrer ahnungslosen Entblößung – ich stand, zu Gott aufschreiend mit irgendeiner mir selbst unbekannten Stimme um das Wunder, dieses krüppelige Ding, dieser letzte Abhub Menschheit möge es noch einmal mit mir versuchen, noch einmal den Blick rückwenden zu mir. Und – sie wandte sich. Einmal noch, ganz mechanisch blickte sie zurück. Aber so stark mußte mein Aufzucken, das Vorspringen meines gespannten Gefühls in dem Blick gewesen sein, daß sie beobachtend stehen blieb. Sie wippte noch einmal 117


halb herum, sah mich durch das Dunkel an, lächelte und winkte mit dem Kopf einladend hinüber gegen die verschattete Seite des Platzes. Und endlich fühlte ich den entsetzlichen Bann der Starre in mir weichen. Ich konnte mich wieder regen und nickte ihr bejahend zu. Der unsichtbare Pakt war geschlossen. Nun ging sie voraus über den dämmerigen Platz, von Zeit zu Zeit sich umwendend, ob ich ihr nachkäme. Und ich folgte: das Blei war von meinen Knien gefallen, ich konnte wieder die Füße regen. Magnetisch stieß es mich nach, ich ging nicht bewußt, sondern strömte gleichsam, von geheimnisvoller Macht gezogen, hinter ihr her. Im Dunkel der Gasse zwischen den Buden verlangsamte sie den Schritt. Nun stand ich neben ihr. Sie sah mich einige Sekunden an, prüfend und mißtrauisch: etwas machte sie unsicher. Offenbar war ihr mein seltsam scheues Dastehen, der Kontrast des Ortes und meiner Eleganz, irgendwie verdächtig. Sie blickte sich mehrmals um, zögerte. Dann sagte sie in die Verlängerung der Gasse deutend, die schwarz wie eine Bergwerksschlucht war: »Gehn wir dort hinüber. Hinter dem Zirkus ist es ganz dunkel.« Ich konnte nicht antworten. Das entsetzlich Gemeine dieser Begegnung betäubte mich. Am liebsten hätte ich mich irgendwie losgerissen, mit einem Stück Geld, mit einer Ausrede freigekauft, aber mein Wille hatte keine Macht mehr über mich. Wie auf einer Rodel war mir, wenn man an einer Kurve schleudernd, mit rasender Geschwindigkeit einen steilen Schneehang hinabsaust und das Gefühl der Todesangst sich irgendwie wollüstig mit dem Rausch der Geschwindigkeit mengt und man, statt zu bremsen, sich mit einer taumelnden und doch bewußten Schwäche willenlos an den Sturz hingibt. Ich konnte nicht mehr zurück und wollte vielleicht gar nicht mehr, und jetzt, wie sie vertraulich sich an mich drückte, faßte ich unwillkürlich ihren Arm. Es war ein ganz magerer Arm, nicht der Arm einer Frau, sondern wie der eines zurückgebliebenen skrofulösen Kindes, und kaum daß ich 118


ihn durch das dünne Mäntelchen fühlte, überkam mich mitten in dem gespannten Empfinden ein ganz weiches, flutendes Mitleid mit diesem erbärmlichen, zertretenen Stück Leben, das diese Nacht gegen mich gespült. Und unwillkürlich liebkosten meine Finger diese schwachen, kränklichen Gelenke so rein, so ehrfürchtig, wie ich noch nie eine Frau berührt. Wir überquerten eine matt erleuchtete Straße und traten in ein kleines Gehölz, wo wuchtige Baumkronen ein dumpfes, übelriechendes Dunkel fest zusammenhielten. In diesem Augenblick merkte ich, obwohl man kaum mehr einen Umriß bemerken konnte, daß sie ganz vorsichtig an meinem Arm sich umwandte und einige Schritte später noch ein zweitesmal. Und seltsam: während ich gleichsam in einer Betäubung in das schmutzige Abenteuer hinabglitt, waren doch meine Sinne furchtbar wach und funkelnd. Mit einer Hellsichtigkeit, der nichts entging, die jede Regung wissend bis in sich hineinriß, merkte ich, daß rückwärts am Saum des überquerten Pfades schattenhaft uns etwas nachglitt, und mir war es, als hörte ich einen schleichenden Schritt. Und plötzlich – wie ein Blitz eine Landschaft prasselnd weiß überspringt – ahnte, wußte ich alles: daß ich hier in eine Falle gelockt werden sollte, daß die Zuhälter dieser Hure hinter uns lauerten und sie mich im Dunkel an eine verabredete Stelle zog, wo ich ihre Beute werden sollte. Mit einer überirdischen Klarheit, wie sie nur die zusammengepreßten Sekunden zwischen Tod und Leben haben, sah ich alles, überlegte ich jede Möglichkeit. Noch war es Zeit zu entkommen, die Hauptstraße mußte nahe sein, denn ich hörte die elektrische Tramway dort auf den Schienen rattern, ein Schrei, ein pfiff konnte Leute herbeirufen: in scharf umrissenen Bildern zuckten alle Möglichkeiten der Flucht, der Rettung in mir auf. Aber seltsam – diese ausschreckende Erkenntnis kühlte nicht, sondern hitzte nur. Ich kann mir heute in einem wachen Augenblick, im klaren Licht eines herbstlichen Tages das Absurde meines Tuns selbst nicht ganz erklären: ich wußte, wußte sofort mit jeder Fiber meines Wesens, daß ich unnötig in 119


eine Gefahr ging, aber wie ein seiner Wahnsinn rieselte mir das Vorgefühl durch die Nerven. Ich wußte ein Widerliches, vielleicht Tödliches voraus, ich zitterte vor Ekel, hier irgendwie in ein Verbrechen, in ein gemeines, schmutziges Erleben gedrängt zu sein, aber gerade für die nie gekannte, nie geahnte Lebenstrunkenheit, die mich betäubend überströmte, war selbst der Tod noch eine finstere Neugier. Etwas – war es Scham, die Furcht zu zeigen, oder eine Schwäche? – stieß mich vorwärts. Es reizte mich, in die letzte Kloake des Lebens hinabzusteigen, in einem einzigen Tage meine ganze Vergangenheit zu verspielen und zu verprassen, eine verwegene Wollust des Geistes mengte sich der gemeinen dieses Abenteuers. Und obwohl ich mit allen meinen Nerven die Gefahr witterte, sie mit meinen Sinnen, meinem Verstand klarsichtig begriff, ging ich trotzdem weiter hinein in das Gehölz am Arm dieser schmutzigen Praterdirne, die mich körperlich mehr abstieß als lockte und von der ich wußte, daß sie mich nur für ihre Spießgesellen herzog. Aber ich konnte nicht zurück. Die Schwerkraft des Verbrecherischen, die sich nachmittags im Abenteuer auf dem Rennplatze an mich gehangen, riß mich weiter und weiter hinab. Und ich spürte nur mehr die Betäubung, den wirbeligen Taumel des Sturzes in neue Tiefen hinab und vielleicht in die letzte: in den Tod. Nach ein paar Schritten blieb sie stehen. Wieder flog ihr Blick unsicher herum. Dann sah sie mich wartend an: »Na – und was schenkst du mir?« Ach so. Das hatte ich vergessen. Aber die Frage ernüchterte mich nicht. Im Gegenteil. Ich war ja so froh, schenken, geben, mich verschwenden zu dürfen. Hastig griff ich in die Tasche, schüttete alles Silber und ein paar zerknüllte Banknoten ihr in die aufgetane Hand. Und nun geschah etwas so Wunderbares, daß mir heute noch das Blut warm wird, wenn ich daran denke: entweder war diese arme Person überrascht von der Höhe der Summe – sie war sonst nur kleine Münze gewohnt für ihren schmutzigen Dienst –, oder in der Art meines Gebens, des 120


freudigen, raschen, fast beglückten Gebens mußte etwas ihr Ungewohntes, etwas Neues sein, denn sie trat zurück, und durch das dicke, übelriechende Dunkel spürte ich, wie ihr Blick mit einem großen Erstaunen mich suchte. Und ich empfand endlich das lang Entbehrte dieses Abends: jemand fragte nach mir, jemand suchte mich, zum erstenmal lebte ich für irgend jemanden dieser Welt. Und daß gerade diese Ausgestoßenste, dieses Wesen, das ihren armen verbrauchten Körper durch die Dunkelheit wie eine Ware trug und die, ohne den Käufer auch nur anzusehen, sich an mich gedrängt, nun die Augen aufschlug zu den meinen, daß sie nach dem Menschen in mir fragte, das steigerte nur meine merkwürdige Trunkenheit, die hellsichtig war und taumelnd zugleich, wissend und aufgelöst in eine magische Dumpfheit. Und schon drängte dieses fremde Wesen sich näher an mich, aber nicht in geschäftsmäßiger Erfüllung bezahlter Pflicht, sondern ich meinte, irgend etwas unbewußt Dankbares, einen weibhaften Willen zur Annäherung darin zu spüren. Ich faßte leise ihren Arm an, den magern rachitischen Kinderarm, empfand ihren kleinen verkrüppelten Körper und sah plötzlich über all das hinaus ihr ganzes Leben: die geliehene schmierige Bettstelle in einem Vorstadthof, wo sie von morgens bis mittags schlief zwischen einem Gewürm fremder Kinder, ich sah ihren Zuhälter, der sie würgte, die Trunkenen, die sich im Dunkel rülpsend über sie warfen, die gewisse Abteilung im Krankenhaus, in die man sie brachte, den Hörsaal, wo man ihren abgeschundenen Leib nackt und krank jungen frechen Studenten als Lehrobjekt hinhielt, und dann das Ende irgendwo in einer Heimatsgemeinde, in die man sie per Schub abgeladen und wo man sie verrecken ließ wie ein Tier. Unendliches Mitleid mit ihr, mit allen überkam mich, irgend etwas Warmes, das Zärtlichkeit war und doch keine Sinnlichkeit. Immer wieder strich ich ihr über den kleinen magern Arm. Und dann beugte ich mich nieder und küßte die Erstaunte. In diesem Augenblick raschelte es hinter mir. Ein Ast knackte. Ich sprang zurück. Und schon lachte eine breite, ordinäre 121


Männerstimme. »Da haben mirs. Ich hab mirs ja gleich gedacht.« Noch ehe ich sie sah, wußte ich, wer sie waren. Nicht eine Sekunde hatte ich inmitten all meiner dumpfen Betäubung daran vergessen, daß ich umlauert war, ja meine geheimnisvolle wache Neugier hatte sie erwartet. Eine Gestalt schob sich jetzt vor aus dem Gebüsch und hinter ihr eine zweite: verwilderte Burschen, frech aufgepflanzt. Wieder kam das ordinäre Lachen. »So eine Gemeinheit, da Schweinereien zu treiben. Natürlich ein feiner Herr! Den werden wir aber jetzt Hopp nehmen.« Ich stand reglos. Das Blut tickte mir an die Schläfen. Ich empfand keine Angst. Ich wartete nur, was geschehen sollte. Jetzt war ich endlich in der Tiefe, im letzten Abgrund des Gemeinen. Jetzt mußte der Aufschlag kommen, das Zerschellen, das Ende, dem ich halbwissend entgegengetrieben. Das Mädel war von mir weggesprungen, aber doch nicht zu ihnen hinüber. Sie stand irgendwie in der Mitte: anscheinend war ihr der vorbereitete Überfall doch nicht ganz angenehm. Die Burschen wiederum waren ärgerlich, daß ich mich nicht rührte. Sie sahen einander an, offenbar erwarteten sie von mir einen Widerspruch, eine Bitte, irgendeine Angst. »Aha, er sagt nix«, rief schließlich drohend der eine. Und der andere trat auf mich zu und sagte befehlend: »Sie müssen mit aufs Kommissariat.« Ich antwortete noch immer nichts. Da legte mir der eine den Arm auf die Schulter und stieß mich leicht vor. »Vorwärts«, sagte er. Ich ging. Ich wehrte mich nicht, weil ich mich nicht wehren wollte: das Unerhörte, das Gemeine, das Gefährliche der Situation betäubte mich. Mein Gehirn blieb ganz wach; ich wußte, daß die Burschen die Polizei mehr fürchten mußten als ich, daß ich mich loskaufen konnte mit ein paar Kronen, – aber ich wollte ganz die Tiefe des Gräßlichen auskosten, ich genoß die grausige Erniedrigung der Situation in einer Art wissender Ohnmacht. Ohne Hast, ganz mechanisch ging ich in die Richtung, in die sie mich gestoßen hatten. 122


Aber gerade das, daß ich so wortlos, so geduldig dem Licht zuging, schien die Burschen zu verwirren. Sie zischelten leise. Dann fingen sie wieder an, absichtlich laut miteinander zu reden. »Laß ihn laufen«, sagte der eine (ein pockennarbiger kleiner Kerl); aber der andere erwiderte, scheinbar streng: »Nein, das geht nicht. Wenn das ein armer Teufel tut wie wir, der nix zum Fressen hat, dann wird er eingelocht. Aber so ein feiner Herr da muß a Straf sein.« Und ich hörte jedes Wort und hörte darin ihre ungeschickte Bitte, ich möchte beginnen, mit ihnen zu verhandeln, der Verbrecher in mir verstand den Verbrecher in ihnen, verstand, daß sie mich quälen wollten mit Angst und ich sie quälte mit meiner Nachgiebigkeit. Es war ein stummer Kampf zwischen uns beiden, und – o wie reich war diese Nacht! – ich fühlte inmitten tödlicher Gefahr, hier mitten im stinkenden Dickicht der Praterwiese, zwischen Strolchen und einer Dirne, zum zweitenmal seit zwölf Stunden den rasenden Zauber des Spiels, nun aber um den höchsten Einsatz, um meine ganze bürgerliche Existenz, ja um mein Leben. Und ich gab mich diesem ungeheuren Spiel, der funkelnden Magie des Zufalls mit der ganzen gespannten, bis zum Zerreißen gespannten Kraft meiner zitternden Nerven hin. »Aha, dort ist schon der Wachmann«, sagte hinter mir die eine Stimme, »da wird er sich nicht zu freuen haben, der feine Herr, eine Wochen wird er schon sitzen.« Es sollte böse klingen und drohend, aber ich hörte die stockende Unsicherheit. Ruhig ging ich dem Lichtschein zu, wo tatsächlich die Pickelhaube eines Schutzmannes glänzte. Zwanzig Schritte noch, dann mußte ich vor ihm stehen. Hinter mir hatten die Burschen aufgehört zu reden; ich merkte, wie sie langsamer gingen; im nächsten Augenblick mußten sie, ich wußte es, feig zurücktauchen in das Dunkel, in ihre Welt, erbittert über den mißlungenen Streich, und ihren Zorn vielleicht an der Armseligen auslassen. Das Spiel war zu Ende: wiederum, zum zweitenmal, hatte ich heute gewonnen, wiederum einen andern fremden, unbekannten Menschen um 123


seine böse Lust geprellt. Schon flackerte von drüben der bleiche Kreis der Laternen, und als ich mich jetzt umwandte, sah ich zum erstenmal in die Gesichter der beiden Burschen: Erbitterung war und eine geduckte Beschämung in ihren unsichern Augen. Sie blieben stehen in einer gedruckten, enttäuschten Art, bereit, ins Dunkel zurückzuspringen. Denn ihre Macht war vorüber: nun war ich es, den sie fürchteten. In diesem Augenblick überkam mich plötzlich – und es war, als ob die innere Gärung alle Dauben in meiner Brust plötzlich sprengte und heiß das Gefühl in mein Blut überliefe – ein so unendliches, ein brüderliches Mitleid mit diesen beiden Menschen. Was hatten sie denn begehrt von mir, sie, die armen hungernden, zerfetzten Burschen, von mir, dem übersatten, dem Parasiten: ein paar Kronen, ein paar elende Kronen. Sie hätten mich würgen können dort im Dunkel, mich berauben, mich töten, und hatten es nicht getan, hatten nur in einer ungeübten, ungeschickten Art versucht, mich zu schrecken um dieser kleinen Silbermünzen willen, die mir lose in der Tasche lagen. Wie konnte ich es da wagen, ich, der Dieb aus Laune, aus Frechheit, der Verbrecher aus Nervenlust, sie, diese armen Teufel, noch zu quälen? Und in mein unendliches Mitleid strömte unendliche Scham, daß ich mit ihrer Angst, mit ihrer Ungeduld um meiner Wollust willen noch gespielt. Ich raffte mich zusammen: jetzt, gerade jetzt, da ich gesichert war, da schon das Licht der nahen Straße mich schützte, jetzt mußte ich ihnen zuwillen sein, die Enttäuschung auslöschen in diesen bittern, hungrigen Blicken. Mit einer plötzlichen Wendung trat ich auf den einen zu. »Warum wollen Sie mich anzeigen?« sagte ich und mühte mich, in meine Stimme einen gepreßten Atem von Angst zu quälen. »Was haben Sie davon? Vielleicht werde ich eingesperrt, vielleicht auch nicht. Aber Ihnen bringt es doch keinen Nutzen. Warum wollen Sie mir mein Leben verderben?« Die beiden starrten verlegen. Sie hatten alles erwartet jetzt, einen Anschrei, eine Drohung, unter der sie wie knurrende Hunde 124


sich weggedrückt hätten, nur nicht diese Nachgiebigkeit. Endlich sagte der eine, aber gar nicht drohend, sondern gleichsam entschuldigend: »Gerechtigkeit muß sein. Wir tun nur unsere Pflicht.« Es war offenbar eingelernt für solche Fälle. Und doch klang es irgendwie falsch. Keiner von beiden wagte mich anzusehen. Sie warteten. Und ich wußte, worauf sie warteten. Daß ich betteln würde um Gnade. Und daß ich ihnen Geld bieten würde. Ich weiß noch alles aus jenen Sekunden. Ich weiß jeden Nerv, der sich in mir regte, jeden Gedanken, der hinter der Schläfe zuckte. Und ich weiß, was mein böses Gefühl damals zuerst wollte: sie warten lassen, sie noch länger quälen, die Wollust des Wartenlassens auskosten. Aber ich zwang mich rasch, ich bettelte, weil ich wußte, daß ich die Angst dieser beiden endlich erlösen mußte. Ich begann eine Komödie der Furcht zu spielen, bat sie um Mitleid, sie möchten schweigen, mich nicht unglücklich machen. Ich merkte, wie sie verlegen wurden, diese armen Dilettanten der Erpressung, und wie das Schweigen gleichsam weicher zwischen uns stand. Und da sagte ich endlich, endlich das Wort, nach dem sie so lange lechzten. »Ich… ich gebe Ihnen… hundert Kronen.« Alle drei fuhren auf und sahen sich an. So viel hatten sie nicht mehr erwartet, jetzt, da doch alles für sie verloren war. Endlich faßte sich der eine, der pockennarbige mit dem unruhigen Blick. Zweimal setzte er an. Es ging ihm nicht aus der Kehle. Dann sagte er – und ich spürte, wie er sich schämte dabei: »Zweihundert Kronen.« »Aber hörts auf«, mengte sich jetzt plötzlich das Mädchen ein. »Ihr könnts froh sein, wenn er euch überhaupt etwas gibt. Er hat ja gar nix getan, kaum daß er mich angerührt hat. Das ist wirklich zu stark.« Wirklich erbittert schrie sie’s ihnen entgegen. Und mir klang das Herz. Jemand hatte Mitleid mit mir, jemand sprach für mich, 125


aus dem Gemeinen stieg Güte, irgendein dunkles Begehren nach Gerechtigkeit aus einer Erpressung. Wie das wohltat, wie das Antwort gab auf den Aufschwall in mir! Nein, nur jetzt nicht länger spielen mit den Menschen, nicht sie quälen in ihrer Angst, in ihrer Scham: genug! genug! »Gut, also zweihundert Kronen.« Sie schwiegen alle drei. Ich nahm die Brieftasche heraus. Ganz langsam, ganz offen bog ich sie auf in der Hand. Mit einem Griff hätten sie mir sie wegreißen können und in das Dunkel hinein flüchten. Aber sie sahen scheu weg. Es war zwischen ihnen und mir irgendein geheimes Gebundensein, nicht mehr Kampf und Spiel, sondern ein Zustand des Rechts, des Vertrauens, eine menschliche Beziehung. Ich blätterte die beiden Noten aus dem gestohlenen pack und reichte sie dem einen hin. »Danke schön«, sagte er unwillkürlich und wandte sich schon weg. Offenbar spürte er selbst das Lächerliche, zu danken für ein erpreßtes Geld. Er schämte sich, und diese seine Scham – oh, alles fühlte ich ja in dieser Nacht, jede Geste schloß sich mir auf! – bedrückte mich. Ich wollte nicht, daß sich ein Mensch vor mir schäme, vor mir, der ich seinesgleichen war, Dieb wie er, schwach, feige und willenlos wie er. Seine Demütigung quälte mich, und ich wollte sie ihm wegnehmen. So wehrte ich seinem Dank. »Ich habe Ihnen zu danken«, sagte ich und wunderte mich selbst, wieviel wahrhaftige Herzlichkeit aus meiner Stimme sprang. »Wenn Sie mich angezeigt hätten, wäre ich verloren gewesen. Ich hätte mich erschießen müssen, und Sie hätten nichts davon gehabt. Es ist besser so. Ich gehe jetzt da rechts hinüber und Sie vielleicht dort auf die andere Seite. Gute Nacht.« Sie schwiegen wieder einen Augenblick. Dann sagte der eine »Gute Nacht«, dann der andere, zuletzt die Hure, die ganz im Dunkel geblieben. Ganz warm klang es, ganz herzlich wie ein wirklicher Wunsch. An ihren Stimmen fühlte ich, sie hatten mich 126


irgendwo tief im Dunkel ihres Wesens lieb, sie würden diese sonderbare Sekunde nie vergessen. Im Zuchthaus oder im Spital würde sie ihnen vielleicht wieder einmal einfallen: etwas von mir lebte fort in ihnen, ich hatte ihnen etwas gegeben. Und dieses Gebens Lust erfüllte mich wie noch nie ein Gefühl. Ich ging allein durch die Nacht dem Ausgang des Praters zu. Alles Gepreßte war von mir gefallen, ich fühlte, wie ich ausströmte in nie gekannter Fülle, ich, der Verschollene, in die ganze unendliche Welt hinein. Alles empfand ich, als lebte es nur für mich allein und mich wieder mit allem strömend verbunden. Schwarz umstanden mich die Bäume, sie rauschten mir zu, und ich liebte sie. Sterne glänzten von oben nieder, und ich atmete ihren weißen Gruß. Stimmen kamen singend von irgendwoher, und mir war, sie sangen für mich. Alles gehörte mir mit einem Male, seit ich die Rinde um meine Brust zerstoßen, und Freude des Hingebens, des Verschwendens schwellte mich allem zu. O wie leicht ist es, fühlte ich, Freude zu machen und selbst froh zu werden aus der Freude: man braucht sich nur aufzutun, und schon fließt von Mensch zu Menschen der lebendige Strom, stürzt vom Hohen zum Niedern, schäumt von der Tiefe wieder ins Unendliche empor. Am Ausgang des Praters neben einem Wagenstandplatz sah ich eine Hökerin, müde, gebückt über ihren kleinen Kram. Bäckereien hatte sie, überschimmelt von Staub, und ein paar Früchte, seit Morgen saß sie wohl so da, gebückt über die paar Heller, und die Müdigkeit knickte sie ein. Warum sollst du dich nicht auch freuen, dachte ich, wenn ich mich freue? Ich nahm ein kleines Stück Zuckerbrot und legte ihr einen Schein hin. Sie wollte eilfertig wechseln, aber schon ging ich weiter und sah nur, wie sie erschrak vor Glück, wie die zerknitterte Gestalt sich plötzlich straffte und nur der im Staunen erstarrte Mund mir tausend Wünsche nachsprudelte. Das Brot zwischen den Fingern trat ich zu dem Pferde, das müde an der Deichsel hing, aber nun wandte es sich her und schnaubte mir freundlich zu. Auch in 127


seinem dumpfen Blick war Dank, daß ich seine rosa Nüster streichelte und ihm das Brot hinreichte. Und kaum daß ichs getan, begehrte ich nach mehr: noch mehr Freude zu machen, noch mehr zu spüren, wie man mit ein paar Silberstücken, mit ein paar farbigen Zetteln Angst auslöschen, Sorge töten, Heiterkeit aufzünden konnte. Warum waren keine Bettler da? Warum keine Kinder, die von den Ballons haben wollten, die dort ein mürrischer, weißhaariger Hinkfuß in dicken Bündeln an vielen Fäden nach Hause stelzte, enttäuscht über das schlechte Geschäft des langen heißen Tages. Ich ging auf ihn zu. »Geben Sie mir die Ballons.« »Zehn Heller das Stück«, sagte er mißtrauisch, denn was wollte dieser elegante Müßiggänger jetzt mitternachts mit den farbigen Ballons? »Geben Sie mir alle«, sagte ich und gab ihm einen Zehnkronenschein. Er torkelte auf, sah mich wie geblendet an, dann gab er mir zitternd die Schnur, die das ganze Bündel hielt. Straff fühlte ich es an dem Finger ziehn: sie wollten weg, wollten frei sein, wollten hinauf in den Himmel hinein. So geht, fliegt, wohin ihr begehrt, seid frei! Ich ließ die Schnüre los, und wie viele bunte Monde stiegen sie plötzlich auf. Von allen Seiten liefen die Leute her und lachten, aus dem Dunkel kamen die Verliebten, die Kutscher knallten mit den Peitschen und zeigten sich gegenseitig rufend mit den Fingern, wie jetzt die freien Kugeln über die Bäume hin zu den Häusern und Dächern trieben. Alles sah sich fröhlich an und hatte seinen Spaß mit meiner seligen Torheit. Warum hatte ich das nie und nie gewußt, wie leicht es ist und wie gut, Freude zu geben! Mit einem Male brannten die Banknoten wieder in der Brieftasche, sie zuckten mir in den Fingern so wie vordem die Schnüre der Ballons: auch sie wollten wegfliegen von mir ins Unbekannte hinein. Und ich nahm sie, die gestohlenen des Lajos und die eigenen – denn nichts empfand ich mehr davon als Unterschied oder Schuld – zwischen die Finger, bereit, sie jedem hinzustreuen, der eine wollte. Ich ging hinüber zu einem Straßenkehrer, der verdrossen die verlassene 128


Praterstraße fegte. Er meinte, ich wolle ihn nach irgendeiner Gasse fragen und sah mürrisch auf: ich lachte ihn an und hielt ihm einen Zwanzigkronenschein hin. Er starrte, ohne zu begreifen, dann nahm er ihn endlich und wartete, was ich von ihm fordern würde. Ich aber lachte ihm nur zu, sagte: »Kauf dir was Gutes dafür«, und ging weiter. Immer sah ich nach allen Seiten, ob nicht jemand etwas von mir begehrte, und da niemand kam, bot ich an: einer Hure, die mich ansprach, schenkte ich einen Schein, zwei einem Laternenanzünder, einen warf ich in die offene Luke einer Backstube im Untergeschoß, und ging so, ein Kielwasser von Staunen, Dank, Freude hinter mir, weiter und weiter. Schließlich warf ich sie einzeln und zerknüllt ins Leere auf die Straße, auf die Stufen einer Kirche und freute mich an dem Gedanken, wie das Hutzelweibchen bei der Morgenandacht die hundert Kronen finden und Gott segnen, ein armer Student, ein Mädel, ein Arbeiter das Geld staunend und doch beglückt auf ihrem Weg entdecken würden, sowie ich selbst staunend und beglückt in dieser Nacht mich selber entdeckt. Ich könnte nicht mehr sagen, wo und wie ich sie alle verstreute, die Banknoten und schließlich auch mein Silbergeld. Es war irgendein Taumel in mir, ein sich Ergießen wie in eine Frau, und als die letzten Blätter weggeflattert waren, fühlte ich Leichtigkeit, als ob ich hätte fliegen können, eine Freiheit, die ich nie gekannt. Die Straße, der Himmel, die Häuser, alles flutete mir ineinander in einem ganz neuen Gefühl des Besitzes, des Zusammengehörens: nie und auch in den heißesten Sekunden meiner Existenz hatte ich so stark empfunden, daß alle diese Dinge wirklich vorhanden waren, daß sie lebten und daß ich lebte und daß ihr Leben und das meine ganz das gleiche waren, eben das große, das gewaltige, das nie genug beglückt gefühlte Leben, das nur die Liebe begreift, nur der Hingegebene umfaßt. Dann kam noch ein letzter dunkler Augenblick, und das war, als ich, selig heimgewandert, den Schlüssel in meine Türe drückte und der Gang zu meinen Zimmern schwarz sich auftat. Da stürzte 129


plötzlich Angst über mich, ich ginge jetzt in mein altes früheres Leben zurück, wenn ich die Wohnung dessen betrete, der ich bis zu dieser Stunde gewesen, mich in sein Bett legte, wenn ich die Verknüpfung mit all dem wieder aufnahm, was diese Nacht so schön gelöst. Nein, nur nicht mehr dieser Mensch werden, der ich war, nicht mehr der korrekte, fühllose, weltabgelöste Gentleman von gestern und einst, lieber hinabstürzen in alle Tiefen des Verbrechens und des Grauens, aber doch in die Wirklichkeit des Lebens! Ich war müde, unsagbar müde, und doch fürchtete ich mich, der Schlaf möchte über mir zusammenschlagen und all das Heiße, das Glühende, das Lebendige, das diese Nacht in mir entzündet, wieder wegschwemmen mit seinem schwarzen Schlamm, und dies ganze Erlebnis möge so flüchtig und unverhaftet gewesen sein wie ein phantastischer Traum. Aber ich ward heiter wach in einen neuen Morgen am nächsten Tage, und nichts war verronnen von dem dankbar strömenden Gefühl. Seitdem sind nun vier Monate vergangen, und die Starre von einst ist nicht wiedergekehrt, ich blühe noch immer warm in den Tag hinein. Jene magische Trunkenheit von damals, da ich plötzlich den Boden meiner Welt unter den Füßen verlor, ins Unbekannte stürzte und bei diesem Sturz in den eigenen Abgrund den Taumel der Geschwindigkeit gleichzeitig mit der Tiefe des ganzen Lebens berauscht gemengt empfand, – diese fliegende Hitze, sie freilich ist dahin, aber ich spüre seit jener Stunde mein eigenes warmes Blut mit jedem Atemzuge und spüre es mit täglich erneuter Wollust des Lebens. Ich weiß, daß ich ein anderer Mensch geworden bin mit anderen Sinnen, anderer Reizbarkeit und stärkerer Bewußtheit. Selbstverständlich wage ich nicht zu behaupten, ich sei ein besserer Mensch geworden: ich weiß nur, daß ich ein glücklicherer bin, weil ich irgendeinen Sinn für mein ganz ausgekühltes Leben gefunden habe, einen Sinn, für den ich kein Wort finde als eben das Wort Leben selbst. Seitdem verbiete ich mir nichts mehr, weil ich die Normen und Formen meiner Gesellschaft als wesenlos empfinde, ich schäme mich weder vor 130


andern noch vor mir selbst. Worte wie Ehre, Verbrechen, Laster haben plötzlich einen kalten, blechernen Klangton bekommen, ich vermag sie ohne Grauen gar nicht auszusprechen. Ich lebe, indem ich mich leben lasse von der Macht, die ich damals zum erstenmal so magisch gespürt. Wohin sie mich treibt, frage ich nicht: vielleicht einem neuen Abgrund entgegen, in das hinein, was die andern Laster nennen, oder einem ganz Erhabenen zu. Ich weiß es nicht und will es nicht wissen. Denn ich glaube, daß nur der wahrhaft lebt, der sein Schicksal als ein Geheimnis lebt. Nie aber habe ich – dessen bin ich gewiß – das Leben inbrünstiger geliebt, und ich weiß jetzt, daß jeder ein Verbrechen tut (das einzige, das es gibt!), der gleichgültig ist gegen irgendeine seiner Formen und Gestalten. Seitdem ich mich selbst zu verstehen begann, verstehe ich unendlich viel anderes auch: der Blick eines gierigen Menschen vor einer Auslage kann mich erschüttern, die Kapriole eines Hundes mich begeistern. Ich achte mit einemmal auf alles, nichts ist mir gleichgültig. Ich lese in der Zeitung (die ich sonst nur auf Vergnügungen und Auktionen durchblätterte) täglich hundert Dinge, die mich erregen, Bücher, die mich langweilten, tun sich mir plötzlich auf. Und das merkwürdigste ist: ich kann auf einmal mit Menschen auch außerhalb dessen, was man Konversation nennt, sprechen. Mein Diener, den ich seit sieben Jahren habe, interessiert mich, ich unterhalte mich oft mit ihm, der Hausmeister, an dem ich sonst wie an einem beweglichen Pfeiler achtlos vorüberging, hat mir jüngst vom Tod seines Töchterchens erzählt, und es hat mich mehr ergriffen als die Tragödien Shakespeares. Und diese Verwandlung scheint – obzwar ich, um mich nicht zu verraten, mein Leben innerhalb der Kreise gesitteter Langweile äußerlich fortsetze – allmählich transparent zu werden. Manche Menschen sind mit einemmal herzlich mit mir, zum drittenmal in dieser Woche liefen mir fremde Hunde auf der Straße zu. Und Freunde sagen mir wie zu einem, der eine Krankheit überstanden hat, mit einer gewissen Freudigkeit, sie fänden mich verjüngt. 131


Verjüngt? Ich allein weiß ja, daß ich erst jetzt wirklich zu leben beginne. Nun ist dies wohl ein allgemeiner Wahn, daß jeder vermeint, alles Vergangene sei immer nur Irrtum und Vorbereitung gewesen, und ich verstehe wohl die eigene Anmaßung, eine kalte Feder in die warme lebendige Hand zu nehmen und auf einem trockenen Papier sich hinzuschreiben, man lebe wirklich. Aber sei es auch ein Wahn – er ist der erste, der mich beglückt, der erste, der mir das Blut gewärmt und mir die Sinne aufgetan. Und wenn ich mir das Wunder meiner Erweckung hier aufzeichne, so tue ich es doch nur für mich allein, der all dies tiefer weiß, als die eigenen Worte es ihm zu sagen vermögen. Gesprochen habe ich zu keinem Freunde davon; sie ahnten nie, wie abgestorben ich schon gewesen, sie werden nie ahnen, wie blühend ich nun bin. Und sollte mitten in dies mein lebendiges Leben der Tod fahren und diese Zeilen je in eines andern Hände fallen, so schreckt und quält mich diese Möglichkeit durchaus nicht. Denn wem die Magie einer solchen Stunde nie bewußt geworden, wird ebensowenig verstehen, als ich es selbst vor einem halben Jahre hätte verstehen können, daß ein paar dermaßen flüchtige und scheinbar kaum verbundene Episoden eines einzigen Abends ein schon verloschenes Schicksal so magisch entzünden konnten. Vor ihm schäme ich mich nicht, denn er versteht mich nicht. Wer aber um das Verbundene weiß, der richtet nicht und hat keinen Stolz. Vor ihm schäme ich mich nicht, denn er versteht mich. Wer einmal sich selbst gefunden, kann nichts auf dieser Welt mehr verlieren. Und wer einmal den Menschen in sich begriffen, der begreift alle Menschen.

132


STEFAN ZWEIG

FANTASTIC NIGHT

Translated from the German by Anthea Bell


Sealed Packet containing the following pages was found in the desk of Baron Friedrich Michael von R ‌ after he fell at the battle of Rawaruska in the autumn of 1914, fighting with a regiment of dragoons as a lieutenant in the Austrian reserve. His family, assuming from the title and a fleeting glance at the contents that this was merely a literary work by their relative, gave it to me to assess and entrusted me with its publication. Myself, I do not by any means regard these papers as fiction; instead, I believe them to be a record of the dead man’s own experience, faithful in every detail, and I therefore publish his psychological self-revelation without any alteration or addition, suppressing only his surname. This morning I suddenly conceived the notion of writing, for my own benefit, an account of my experiences on that fantastic night, in order to survey the entire incident in its natural order of occurrence. And ever since that abrupt moment of decision I have felt an inexplicable compulsion to set my adventure down in words, although I doubt whether I can describe its strange nature at all adequately. I have not a trace of what people call artistic talent, nor any literary experience, and apart from a few rather light-hearted squibs for the Theresianum I have never tried to write anything. I don’t even know, for instance, if there is some special technique to be learnt for arranging the sequence of outward events and their simultaneous inner reflection in order, and I wonder whether I am capable of always finding the right word for a certain meaning and the right meaning for a certain word, so as to achieve the equilibrium which I have always subconsciously felt in reading the work of every true storyteller. But I write these lines solely for my own satisfaction, and they are certainly not intended to make something that I can hardly explain even to myself intelligible to others. They are merely an attempt to confront an incident which constantly occupies my mind, keeping it in a state of painfully active fermentation, and to 134


draw a line under it at last: to set it all down, place it before me, and cover it from every angle. I have not told any of my friends about the incident, first because I felt that I could not make them understand its essential aspects, and then out of a certain sense of shame at having been so shattered and agitated by something that happened quite by chance. For the whole thing is really just a small episode. But even as I write this, I begin to realise how difficult it is for an amateur to choose words of the right significance when he is writing, and what ambiguity, what possibilities of misunderstanding can attach to the simplest of terms. For if I describe the episode as small, of course I mean it only as relatively small, by comparison with those mighty dramatic events that sweep whole nations and human destinies along with them, and then again I mean it as small in terms of time, since the whole sequence of events occupied no more than a bare six hours. To me, however, that experience—which in the general sense was minor, insignificant, unimportant— meant so extraordinarily much that even today, four months after that fantastic night, I still burn with the memory of it, and must exert all my intellectual powers to keep it to myself. Daily, hourly, I go over all the details again, for in a way it has become the pivot on which my whole existence turns; everything I do and say is unconsciously determined by it, my thoughts are solely concerned with going over and over its sudden intrusion into my life, and thereby confirming that it really did happen to me. And now I suddenly know, too, what I certainly had not yet guessed ten minutes ago when I picked up my pen: that I am recording my experience only in order to have it securely and, so to speak, objectively fixed before me, to enjoy it again in my emotions while at the same time understanding it intellectually. It was quite wrong, quite untrue when I said just now that I wanted to draw a line under it by writing it down; on the contrary, I want to make what I lived through all too quickly even more alive, to have it warm and 135


breathing beside me, so that I can clasp it to me again and again. Oh, I am not afraid of forgetting so much as a second of that sultry afternoon, that fantastic night, I need no markers or milestones to help me trace the path I took in those hours step by step in memory: like a sleepwalker I find myself back under its spell at any time, in the middle of the day or the middle of the night, seeing every detail with that clarity of vision that only the heart and not the feeble memory knows. I could draw the outline of every single leaf in that green spring landscape on this paper, even now in autumn I feel the mild air, the soft and pollen-laden wafts of chestnut blossom. So if I am about to describe those hours again, it is done not for fear of forgetting them but for the joy of bringing them to life again. And if I now describe the changes that took place that night, all exactly as they occurred, then I must control myself for the sake of an orderly account, for whenever I begin to think of the details of my experience ecstasy wells up from my emotions, a kind of intoxication overcomes me, and I have to hold back the images of memory to keep them from tumbling over one another in wild confusion, colourful and frenzied. With passionate ardour, I still relive what I experienced on that day, the 7th of June, 1913, when I took a cab at noon … But once more I feel I must pause, for yet again, and with some alarm, I become aware of the double-edged ambiguity of a single word. Only now that, for the first time, I am to tell a story in its full context do I understand the difficulty of expressing the ever-changing aspect of all that lives in concentrated form. I have just written “I”, and said that I took a cab at noon on the 7th of June, 1913. But the word itself is not really straightforward, for I am by no means still the “I” of that time, that 7th of June, although only four months have passed since that day, although I live in the apartment of that former “I” and write at his desk, with his pen, and with his own hand. I am quite distinct from the man I was then, because of this experience of mine, I now see him now from the outside, looking coolly at a stranger, and I can describe 136


him like a playmate, a comrade, a friend whom I know well and whose essential nature I also know, but I am not that man any longer. I could speak of him, blame or condemn him, without any sense that he was once a part of me. The man I was then differed very little, either outwardly or inwardly, from most of his social class, which we usually describe here in Vienna, without any particular pride but as something to be taken entirely for granted, as ‘fashionable society’. I was entering my thirty-sixth year, my parents had died prematurely just before I came of age, leaving me a fortune which proved large enough to make it entirely superfluous for me to think thereafter of earning a living or pursuing a career. I was thus unexpectedly spared a decision which weighed on my mind a great deal at the time. For I had just finished my university studies and was facing the choice of a future profession. Thanks to our family connections and my own early inclination for a contemplative existence proceeding at a tranquil pace, I would probably have opted for the civil service, when this parental fortune came to me as sole heir, suddenly assuring me of an independence sufficient to satisfy extensive and even luxurious wishes without working. Ambition had never troubled me, so I decided to begin by watching life at my leisure for a few years, waiting until I finally felt tempted to find some circle of influence for myself. However, I never got beyond this watching and waiting, for as there was nothing in particular that I wanted, I could have anything within the narrow scope of my wishes: the mellow and sensuous city of Vienna, which excels like no other in bringing leisurely strolls, idle observation and the cultivation of elegance to a peak of positively artistic perfection, a purpose in life of itself, enabled me to forget entirely my intention of taking up some real activity. I had all the satisfactions an elegant, noble, well-to-do, good-looking young man without ambition could desire: the harmless excitement of gambling, hunting, the regular refreshment of travels and excursions, and soon I began 137


cultivating this peaceful way of life more and more elaborately, with expertise and artistic inclination. I collected rare glasses, not so much from a true passion for them as for the pleasure of acquiring solid knowledge in the context of an undemanding hobby, I hung my apartment with a particular kind of Italian Baroque engravings and landscapes in the style of Canaletto— acquiring them from second-hand shops or bidding for them at auction provided the excitement of the chase without any dangers—I followed many other pursuits out of a liking for them and always with good taste, and I was seldom absent from performances of good music or the studios of our painters. I did not lack for success with women, and here too, with the secret collector’s urge which in a way indicates a lack of real involvement, I chalked up many memorable and precious hours of varied experience. In this field I gradually moved from being a mere sensualist to the status of a knowledgeable connoisseur. All things considered, I had enjoyed many experiences which occupied my days pleasantly and allowed me to feel that my life was a full one, and increasingly I began to relish the easygoing, pleasant atmosphere of a youthful existence that was lively but never agitated. I formed almost no new wishes, for quite small things could blossom into pleasures in the calm climate of my days. A well- chosen tie could make me almost merry; a good book, an excursion in a motor car or an hour with a woman left me fully satisfied. It particularly pleased me to ensure that this way of life, like a faultlessly correct suit of English tailoring, did not make me conspicuous in any way. I believe I was considered pleasant company, I was popular and welcome in society, and most who knew me called me a happy man. I cannot now say whether the man of that time, whom I am trying to conjure up here, thought himself as happy as those others did, for now that this experience of mine has made me expect a much fuller and more fulfilled significance in every emotion, I find it almost impossible to assess his happiness in retrospect. But 138


I can say with certainty that I felt myself by no means unhappy at the time, for my wishes almost never went unsatisfied and nothing I required of life was withheld. But the very fact that I had become accustomed to getting all I asked from destiny, and demanded no more, led gradually to a certain absence of excitement, a lifelessness in life itself. Those yearnings that then stirred unconsciously in me at many moments of half-realisation were not really wishes, but only the wish for wishes, a craving for desires that would be stronger, wilder, more ambitious, less easily satisfied, a wish to live more and perhaps to suffer more as well. I had removed all obstacles from my life by a method that was only too reasonable, and my vitality was sapped by that absence of obstacles. I noticed that I wanted fewer things and did not want them so much, that a kind of paralysis had come over my feelings, so that— perhaps this is the best way to express it —so that I was suffering from emotional impotence, an inability to take passionate possession of life. I recognised this defect from small signs at first. I noticed that I was absent more and more often from the theatre and society on certain occasions of great note, that I ordered books which had been praised to me and then left them lying on my desk for weeks with their pages still uncut, that although I automatically continued to pursue my hobbies, buying glasses and antiques, I did not trouble to classify them once they were mine, nor did I feel any particular pleasure in unexpectedly acquiring a rare piece which it had taken me a long time to find. However, I became really aware of this lessening of my emotional vigour, slight but indicative of change, on a certain occasion which I still remember clearly. I had stayed in Vienna for the summer—again, as a result of that curious lethargy which left me feeling no lively attraction to anything new—when I suddenly received a letter written in a spa resort. It was from a woman with whom I had had an intimate relationship for three years, and I even truly thought I loved her. She wrote fourteen 139


agitated pages to tell me that in her weeks at the spa she had met a man who meant a great deal to her, indeed everything, she was going to marry him in the autumn, and the relationship between us must now come to an end. She said that she thought of our time together without regret, indeed with happiness, the memory of me would accompany her into her marriage as the dearest of her past life, and she hoped I would forgive her for her sudden decision. After this factual information, her agitated missive surpassed itself in truly moving entreaties, begging me not to be angry with her, not to feel too much pain at her sudden termination of our relationship, I mustn’t try to get her back by force, or do anything foolish to myself. Her lines ran on, becoming more and more passionate: I must and would find comfort with someone better, I must write to her at once, for she was very anxious about my reception of her message. And as a postscript she had hastily scribbled, in pencil: “Don’t do anything stupid, understand me, forgive me!” I read this letter, surprised at first by her news, and then, when I had skimmed all through it, I read it a second time, now with a certain shame which, on making itself felt, soon became a sense of inner alarm. For none of the strong yet natural feelings which my lover supposed were to be taken for granted had even suggested themselves to me. I had not suffered on hearing her news, I had not been angry with her, and I had certainly not for a second contemplated any violence against either her or myself, and this coldness of my emotions was too strange not to alarm me. A woman was leaving me, a woman who had been my companion for years, whose warm and supple body had offered itself to me, whose breath had mingled with mine in long nights together, and nothing stirred in me, nothing protested, nothing sought to get her back, I had none of those feelings that this woman’s pure instinct assumed were natural in any human being. At that moment I was fully aware for the first time how far advanced the process of paralysis already was in me—it was as if I were moving through flowing, bright water 140


without being halted or taking root anywhere, and I knew very well that this chill was something dead and corpse- like, not yet surrounded by the foul breath of decomposition but already numbed beyond recovery, a grimly cold lack of emotion. It was the moment that precedes real, physical death and outwardly visible decay. After that episode I began carefully observing myself and this curious paralysis of my feelings, as a sick man observes his sickness. When, shortly afterwards, a friend of mine died and I followed his coffin to the grave, I listened to myself to see if I did not feel grief, if some emotion did not move in me at the knowledge that this man, who had been close to me since our childhood, was now lost to me for ever. But nothing stirred, I felt as if I were made of glass, with the world outside shining straight through me and never lingering within, and hard as I attempted on this and many similar occasions to feel something, however much I tried, through reasonable argument, to make myself feel emotion, no response came from my rigid state of mind. People parted from me, women came and went, and I felt much like a man sitting in a room with rain beating on the window- panes; there was a kind of sheet of glass between me and my immediate surroundings, and my will was not strong enough to break it. Although I felt this clearly, the realisation caused me no real uneasiness, for as I have said, I took even what affected myself with indifference. I no longer had feeling enough to suffer. It was enough for me that this internal flaw was hardly perceptible from the outside, in the same way as a man’s physical impotence becomes obvious only at the moment of intimacy, and in company I often put on a certain elaborate show, employing artificially passionate admiration and spontaneous exaggeration to hide the extent to which I knew I was dead and unfeeling inside. Outwardly I continued my old comfortable, unconstrained way of life without any change of direction; weeks, months passed easily by and slowly, gathering darkly into years. One 141


morning when I looked in the glass I saw a streak of grey at my temple, and felt that my youth was slowly departing. But what others call youth had long ago ended in me, so taking leave of it did not hurt very much, since I did not love even my own youth enough for that. My refractory emotions preserved their silence even to me. This inner rigidity made my days more and more similar, despite all the varied occupations and events that filled them, they ranged themselves side by side without emphasis, they grew and faded like the leaves of a tree. And the single day I am about to describe for my own benefit began in a perfectly ordinary way too, without anything odd to mark it, without any internal premonition. On that day, the 7th of June, 1913, I had got up later than usual because of a subconscious Sunday feeling, something that lingered from my childhood and schooldays. I had taken my bath, read the paper, dipped into some books, and then, lured out by the warm summer day that compassionately made its way into my room, I went for a walk. I crossed the Graben in my usual way, greeted friends and acquaintances and conducted brief conversations with some of them, and then I lunched with friends. I had avoided any engagement for the afternoon, since I particularly liked to have a few uninterrupted hours on Sunday which I could use just as my mood, my pleasure or some spontaneous decision dictated. As I left my friends and crossed the Ringstrasse, I felt the beauty of the sunny city doing me good, and enjoyed its early summer finery. All the people seemed cheerful, as if they were in love with the Sunday atmosphere of the lively street, and many details struck me, in particular the way the broad, bushy trees rose from the middle of the asphalt wearing their new green foliage. Although I went this way almost daily, I suddenly became aware of the Sunday crowd as if it were a miracle, and involuntarily I felt a longing for a great deal of greenery, brightness and colour. I thought with a certain interest of the Prater, where in late spring and early summer the great 142


trees stand to right and left of the main avenue down which the carriages drive, motionless like huge green footmen as they hold up their white candles of blossom to the many well-groomed and elegant passers by. Used as I was to indulging the most fleeting whim at once, I hailed the first cab I saw, and when the cabby asked where I was going I told him the Prater. “Ah, to the races, Baron, am I right?� he replied obsequiously, as if that was to be taken for granted. Only then did I remember that there was a fashionable race meeting today, a preview of the local Derby, where Viennese high society foregathered. How strange, I thought as I got into the cab, only a few years ago how could I possibly have forgotten or failed to attend such a day? When I thought of my forgetfulness I once again felt all the rigidity of the indifference to which I had fallen victim, just as a sick man feels his injury when he moves. The main avenue was quite empty when we arrived, and the racing must have begun long ago, for I did not see what was usually a handsome procession of carriages; there were only a few cabs racing along, hooves clattering, as if catching up with some invisible omission. The driver turned on his box and asked whether he should make the horses trot faster, but I told him to let them walk slowly, I didn’t mind arriving late. I had seen too many races, and had seen the racegoers too often as well, to mind about arriving on time, and as the vehicle rocked gently along it matched my idle mood better to feel the blue air, with a soft rushing sound in it like the sea when you are on board ship, and at my leisure to view the handsome, broad and bushy chestnut trees which sometimes gave up a few flower petals as playthings to the warm, coaxing wind, which then raised them gently and sent them whirling through the air before letting them fall like white flakes on the avenue. It was pleasant to be rocked like that, to sense the presence of spring with eyes closed, to feel carried away and elated without any effort at all. I was quite sorry when the cab reached the Freudenau and stopped at the entrance. I 143


would have liked to turn round and let the soft, early summer day continue to cradle me. But it was already too late, the cab was drawing up outside the racecourse. A muffled roar came to meet me. It re-echoed with a dull, hollow sound on the far side of the tiers of seats, and although I could not see the excited crowd making that concentrated noise I couldn’t help thinking of Ostend, where if you walk up the small side-streets from the lowlying town to the beach promenade you feel the keen, salty wind blowing over you, and hear a hollow boom before you ever set eyes on the broad, grey, foaming expanse of the sea with its roaring waves. There must be a race going on at the moment, but between me and the turf on which the horses were probably galloping stood a colourful, noisy, dense mass swaying back and forth as if shaken by some inner turmoil: the crowd of spectators and gamblers. I couldn’t see the track, but I followed every stage of the race as their heightened excitement reflected it. The jockeys must have started some time ago, the bunched formation at the beginning of the race had thinned out, and a couple of horses were disputing the lead, for already shouts and excited cries were coming from the people who mysteriously, as it seemed, were watching the progress of a race which was invisible to me. The turn of their heads indicated the bend which the horses and jockeys must just have reached on the long oval of turf, for the whole chaotic crowd was now moving its gaze as if craning a single neck to see something out of my line of vision, and its single taut throat roared and gurgled with thousands of hoarse, individual sounds, like a great breaker foaming as it rises higher and higher. And the wave rose and swelled, it already filled the whole space right up to the blue indifferent sky. I looked at a few of the faces. They were distorted as if by some inner spasm, their eyes were fixed and sparkling, they were biting their lips, chins avidly thrust forward, nostrils flaring like a horse’s. Sober as I was, I found their frenzied intemperance both a comic and a dreadful sight. Beside me a man was standing on a chair. He was 144


elegantly dressed, and had what was probably a good-looking face in the usual way, but now he was raving, possessed by an invisible demon, waving his cane in the air as if lashing something forward; his whole body—in a manner unspeakably ridiculous to a spectator—passionately mimed the movement of rapid riding. He kept bobbing his heels up and down on the chair, as if standing in the stirrups, his right hand constantly whipped the air like a riding crop, his left hand convulsively clutched a slip of white card. And there were more and more of those white slips fluttering around, like sparkling wine spraying above the grey and stormy tide that swelled so noisily. A few horses must be very close to each other on the bend now, for suddenly the shouting divided into three or four individual names roared out like battle cries again and again by separate groups, and the shouts seemed like an outlet for their delirious state of possession. I stood amidst this roaring frenzy cold as a rock in the raging sea, and I remember to this day exactly what I felt at that moment. First I thought how ridiculous those grotesque gestures were, I felt ironic contempt for the vulgarity of the outburst, but there was something else too, something that I was unwilling to admit to myself—a kind of quiet envy of such excitement, such heated passion, envy of the life in this display of fervour. What, I thought, would have to happen to excite me so much, rouse me to such fever pitch that my body would burn so ardently, my voice would issue from my mouth against my own will? I could not imagine any sum of money that would so spur me on to possess it, any woman who could excite me so much, there was nothing, nothing that could kindle such fire within me in my emotional apathy! If I faced a pistol suddenly aimed at me, my heart would not thud as wildly in the second before I froze as did the hearts of these people around me, a thousand, ten thousand of them, just for a handful of money. But now one horse must be very near the finishing line, for a certain name rang out above the tumult like a string stretched taut, uttered by a thousand voices and rising 145


higher and higher, only to end all at once on an abrupt, shrill note. The music began to play, the crowd suddenly dispersed. One of the races was over, the contest was decided, their tension was resolved into swirling movement as the excited vibrations died down. The throng, just a moment ago a fervent concentration of passion, broke up into many individuals walking, laughing, talking; calm faces emerged from behind the Maenad mask of frenzy; social groups formed again out of the chaos of the game that for seconds on end had forged these thousands of racegoers into a single ardent whole, those groups came together, they parted, I saw people I knew who hailed me, and strangers who scrutinised and observed each other with cool courtesy. The women assessed one another’s new outfits, the men cast avid glances, that fashionable curiosity which is the real occupation of the indifferent began to show, the racegoers looked around, counted others, checked up on their presence and their degree of elegance. Scarcely brought down to earth again from their delirium, none of them knew whether the real object of their meeting in company here was the races themselves or this interlude of walking about the racecourse. I walked through this relaxed, milling crowd, offering and returning greetings, and breathing in with pleasure—for this was the world in which I lived—the aura of perfume and elegance that wafted around the kaleidoscopic confusion. With even more pleasure I felt the soft breeze that sometimes blew out of the summery warmth of the woods from the direction of the Prater meadows, sometimes rippling like a wave among the racegoers and fingering the women’s white muslins as if in amorous play. A couple of acquaintances hailed me; the pretty actress Diane nodded invitingly to me from a box, but I joined no one. I was not interested in talking to any of these fashionable folk today; I found it tedious to see myself reflected in them. All I wanted was to experience the spectacle, the crackling, sensuous excitement that pervaded the heightened emotion of the hour (for 146


the excitement of others is the most delightful of spectacles to a man who himself is in a state of indifference). A couple of pretty women passed by, I boldly but without any inward desire scrutinised the breasts under the thin gauze they wore, moving at every step they took, and smiled to myself to see their halfawkward, half- gratified embarrassment when they felt that I was assessing them sensuously and undressing them with my eyes. In fact none of the women aroused me, it simply gave me a certain satisfaction to pretend to them that they did; it pleased me to play with their idea that I wanted to touch them physically and felt a magnetic attraction of the eye, for like all who are cold at heart I found more intense erotic enjoyment in arousing warmth and restlessness in others than in waxing ardent myself. It was only the downy warmth lent to sensuality by the presence of women that I loved to feel, not any genuine arousal, only stimulation and not real excitement. So I walked through the promenading crowd as usual, caught glances, tossed them back as lightly as a shuttlecock, took my pleasure without reaching out a hand, fondled women without physical contact, warmed only slightly by the mildly amorous game. But soon I found this tedious too. The same people kept passing; I knew their faces and gestures by heart now. There was a chair nearby, and I took it. A new turbulence began in the groups around me, passers by moved and pushed more restively in the confusion; obviously another race was about to start. I was not interested in that, but sat at my ease and as if submerged beneath the smoke from my cigarette, which rose in white rings against the sky, turning brighter and brighter and disintegrating like a little cloud in the springtime blue. And at that very second the extraordinary, unique experience that still rules my life today began. I can fix the moment exactly, because it so happens that I had just looked at my watch: the hands were crossing, and I watched with idle curiosity as they overlapped for a second. It was sixteen minutes past three on the afternoon of the 7th of June, 147


1913. With cigarette in hand, then, I was looking at the white dial of the watch, entirely absorbed in this childish and ridiculous contemplation, when I heard a woman laugh out loud just behind my back with the ringing, excited laughter that I love in women, springing warm and startled out of the hot thickets of the senses. I instinctively leant my head back to see the woman whose sensuality, boldly proclaimed aloud, was forcing its way into my carefree reverie like a sparkling white stone dropped into a dull and muddy pond—and then I controlled myself. A curious fancy for an intellectual game, a fancy of the kind I often felt for a small and harmless psychological experiment, held me back. I didn’t want to see the laughing woman just yet; it intrigued me to let my imagination work on her first in a kind of anticipation of pleasure, to conjure up her appearance, giving that laughter a face, a mouth, a throat, a neck, a breast, making a whole living, breathing woman of her. At this moment she was obviously standing directly behind me. Her laughter had turned to conversation again. I listened intently. She spoke with a slight Hungarian accent, very fast and expressively, her vowels soaring as if in song. It amused me to speculate on the figure that went with her voice, elaborating my imaginary picture as richly as I could. I gave her dark hair, dark eyes, a wide and sensuously curving mouth with strong, very white teeth, a little nose that was very narrow but had flared, quivering nostrils. I put a beauty spot on her left cheek and a riding crop in her hand; as she laughed she slapped it lightly against her thigh. She talked on and on. And each of her words added some new detail to my rapidly formed image of her: a slender, girlish breast, a dark green dress with a diamond brooch pinned to it at a slant, a pale hat with a white feather. The picture became clearer and clearer, and I already felt as if this stranger standing invisible behind my back was also on a lighted photographic plate in the pupil of my eye. But I didn’t want to turn round yet, I preferred to enhance my imaginary game further. 148


A touch of lust mingled with my audacious reverie, and I closed both eyes, certain that when I opened them again and turned to her my imagined picture would coincide exactly with her real appearance. At that moment she stepped forward. Instinctively I opened my eyes—and felt disappointment. I had guessed quite wrong. Everything was different from my imaginary idea, and indeed was distressingly at odds with it. She wore not a green but a white dress, she was not slim but voluptuous and broad-hipped, the beauty spot I had dreamed up was nowhere to be seen on her plump cheek, her hair under her helmet-shaped hat was pale red, not black. None of my details fitted her real appearance; however, this woman was beautiful, challengingly beautiful, although with my psychological vanity injured, foolishly overweening as it was, I would not acknowledge her beauty. I looked up at her almost with hostility, but even in my resistance to it I felt the strong sensuous attraction emanating from this woman, the enticing, demanding, animal desirability in her firm yet softly plump opulence. Now she laughed aloud again, showing her strong white teeth, and I had to admit that this warm, sensuous laughter was in harmony with her voluptuous appearance; everything about her was vehement and challenging, the curve of her breasts, the way she thrust her chin out as she laughed, her keen glance, her curved nose, the hand pressing her parasol firmly to the ground. Here was the feminine element incarnate, a primeval power, deliberate, pervasive enticement, a beacon of lust made flesh. Beside her stood an elegant, rather colourless officer talking earnestly to her. She listened to him, smiled, laughed, contradicted him, but all this was only by the way, for at the same time her nostrils were quivering as her glance wandered here and there as if to light on everyone; she attracted attention, smiles, glances from every passing man, and from the whole male part of the crowd standing around her too. Her eyes moved all the time, sometimes searching the tiers of seats and suddenly, with joyful 149


recognition, responding to someone’s wave, turning now to right, now to left as she listened to the officer, smiling idly. But they had not yet rested on me, for I was outside her field of vision, hidden from her by her companion. I felt some annoyance and stood up—she did not see me. I came closer—now she looked up at the tiers of seats again. I stepped firmly up to her, raised my hat to her companion, and offered her my chair. She looked at me in surprise, a smiling light flickered in her eyes, and she curved her lips into a cajoling smile. But then she simply thanked me briefly and took the chair without sitting down. She merely leant her voluptuous arm, which was bare to the elbow, lightly on the back of the chair, employing this slight bending movement to show off her figure more visibly. My vexation over my psychological failure was long forgotten; now I was intrigued by the game I was playing with this woman. I retreated slightly, moving to the side of the stand, where I could look at her freely but unobtrusively, leaning on my cane and trying to meet her eyes. She noticed, turned slightly towards my observation post, but in such a way that the movement seemed to be made quite by chance, did not avoid my glance and now and then answered it, but noncommittally. Her eyes kept moving, touching on everything, never resting anywhere—was it I alone whose gaze she met with a dark smile, or did she give that smile to everyone? There was no telling, and that very uncertainty piqued me. At the moments when her own gaze fell on me like a flashing light it seemed full of promise, although she responded indiscriminately and with the same steely gleam of her pupils to every other glance that came her way, out of sheer flirtatious pleasure in the game, but without letting her apparent interest in her companion’s conversation lapse for an instant. There was something dazzlingly audacious about that passionate display, which was either virtuoso dalliance or an outburst of overflowing sensuality. Involuntarily, I came a step closer: her cold audacity had transferred itself to me. I no longer gazed into her eyes but 150


looked her up and down like a connoisseur, undressed her in my mind and felt her naked. She followed my glance without appearing insulted in any way, smiled at the loquacious officer with the corners of her mouth, but I noticed that her knowing smile was acknowledging my intentions. And now, when I looked at her small, delicate foot just peeping out from under the hem of her white dress, she checked it and smoothed her skirt down with a casual air. Next moment, as if by chance, she raised the same foot and placed it on the first rung of the chair I had offered her, so that through the open-work fabric of her dress I could see her stockings up to the knee. At the same time, the smile she gave her companion seemed to take on a touch of irony or malice. She was obviously playing with me as impersonally as I with her, and I was obliged, with some animosity, to admire the subtle technique of her bold conduct, for while she was offering me the sensuousness of her body in pretended secrecy, she appeared to be flattered by and immersing herself in her companion’s whispered remarks at the same time, giving and taking in the game she was playing with both of us. In fact I felt vexed, for in other women I disliked this kind of cold, viciously calculating sensuality, feeling that it was incestuously related to the absence of feeling of which I was conscious in myself. Yet I was aroused, perhaps more in dislike than in desire. I boldly came closer and made a brutal assault on her with my eyes. My gestures clearly said, “I want you, you beautiful animal�, and I must involuntarily have moved my lips, for she smiled with faint contempt, turning her head away from me, and draped her skirt over the foot she had just revealed. Next moment, however, those flashing black eyes were wandering here and there again. It was quite obvious that she was as cold as I myself and was a match for me, that we were both playing coolly with a strange arousal that itself was only a pretence of ardour, though it was a pretty sight and amusing to play with on a dull day. Suddenly the intent look left her face, her sparkling eyes 151


clouded over, and a small line of annoyance appeared around her still smiling mouth. I followed the direction of her gaze; a small, stout gentleman, his garments rumpled, was steering a rapid course towards her, his face and brow, which he was nervously drying with his handkerchief, damp with agitation. His hat, which he had perched askew on his head in his hurry, revealed a large bald patch on one side of his head (I could not help thinking that when he took the hat off there were sure to be large beads of sweat gathering on it, and I found him repulsive). His ringed hand held a whole bundle of betting slips. He was puffing and blowing excitedly, and paying no attention to his wife addressed the officer at once in loud Hungarian. I immediately recognised him as an aficionado of the turf, some horse- dealer of the better kind for whom the sport was the only form of ecstasy he knew, a surrogate for sublimity. His wife must obviously have admonished him in some way (she was evidently irked, and disturbed in her elemental confidence by his presence), for he straightened his hat, apparently at her behest, then laughed jovially and clapped her on the shoulder with good-natured affection. She angrily raised her eyebrows, repelled by this marital familiarity, which embarrassed her in the officer’s presence and perhaps even more in mine. He seemed to be apologising, said a few more words in Hungarian to the officer, who replied with an agreeable smile, and then took her arm, tenderly and a little deferentially. I felt that she was ashamed of his intimacy in front of us, and with mingled feelings of derision and disgust I relished her humiliation. But she was soon in control of herself again, and as she pressed softly against his arm she gave me an ironic sideways glance, as if to say, “There, you see, he has me and you don’t.” I felt both anger and distaste. I really wanted to turn my back on her and walk away, showing her that I was no longer interested in the wife of such a vulgar, fat fellow. But the attraction was too strong. I stayed. At that moment the shrill starting signal was heard, and all of a 152


sudden it was as if the whole chattering, dull, sluggish crowd had been shaken into life. Once again, and from all directions, it surged forward to the barrier in wild turmoil. It cost me some effort not to be carried along with it, for I wanted to stay near her in all this confusion; there might be an opportunity for a meaningful glance, for a touch, a chance for me to take some spontaneous liberty, though just what I didn’t yet know, so I doggedly made my way towards her through the hurrying people. At that very moment the stout husband was forging his own path through the crowd, obviously to get a good place in the stand, and so it was that the pair of us, each impelled by a different passion, collided with each other so violently that his hat flew to the ground, and the betting slips loosely tucked into the hatband were scattered wide, drifting like red, blue, yellow and white butterflies. He stared at me for a moment. I was about to offer an automatic apology, but some kind of perverse ill-will sealed my lips, and instead I looked coolly at him with a slight but bold, offensive touch of provocation. As red-hot anger rose in him but then timidly gave way, his glance flickered uncertainly for a moment and then cravenly sank before mine. With unforgettable, almost touching anxiety he looked me in the eye for just a second, then turned away, suddenly seemed to remember his betting slips, and bent to pick them and his hat up from the ground. His wife, who had let go of his arm, flashed me a glance of unconcealed fury, her face flushed with agitation, and I saw with a kind of erotic pleasure that she would have liked to strike me. But I stood there very cool and nonchalant, watched the fat husband, smiling and offering no help as he bent, puffing and panting, and crawled around at my feet picking up his betting slips. When he bent over his collar stood away from him like the ruffled feathers of a chicken, a broad roll of fat was visible at the nape of his red neck, and he gasped asthmatically at every movement he made. Seeing him panting like that, I involuntarily entertained an improper and distasteful idea: I imagined him 153


alone with his wife engaged in conjugal relations, and this thought put me in such high spirits that I smiled in her face at the sight of the anger she could barely rein in. There she stood, impatient and pale again now, scarcely able to control herself—at last I had wrested a real, genuine feeling from her: hatred, unbridled rage! I would have liked to prolong this distressing scene to infinity; I watched with cold relish as he struggled to gather his betting slips together one by one. Some kind of devil of amusement was in my throat, chuckling continuously and trying to burst into laughter; I would have liked to laugh heartily at that soft, scrabbling mass of flesh, or to tickle him up a little with my cane. I really couldn’t remember ever before being so possessed by an evil demon as I was in that delightful moment of triumph at his bold wife’s humiliation. Now the unfortunate man finally seemed to have picked up all his slips except one, a blue betting slip which had fallen a little further away and was lying on the ground just in front of me. He turned, puffing and panting, looked round with his short-sighted eyes—his pince-nez had slipped to the end of his damp, sweating nose—and my sense of mischief used that second to prolong his ridiculous search. Obeying the boyish high spirits that had seized on me without my own volition, I quickly moved my foot forward and placed the sole of my shoe on the slip, so that for all his efforts he couldn’t find it as long as it pleased me to let him go on looking. And he did go on looking for it, on and on, now and then counting the coloured slips of card again and again, panting as he did so; it was obvious that he knew one of them—mine!—was still missing, and he was about to start searching again in the middle of the noisy crowd when his wife, deliberately avoiding my scornful gaze and with a grim expression on her face, could no longer restrain her angry impatience. “Lajos!” she suddenly and imperiously called, and he started like a horse hearing the sound of the trumpet, cast one last searching glance at the ground—I felt as if the slip hidden under the sole of my shoe were tickling me, and could hardly conceal 154


an urge to laugh—and then turned obediently to his wife, who led him away from me with a certain ostentatious haste and into the tumultuous crowd, where excitement was rising higher and higher. I stayed behind, feeling no wish to follow the two of them. The episode was over as far as I was concerned, the sense of erotic tension had resolved into mirth, doing me good. I was no longer aroused, nothing was left but a sense of sound satisfaction after following my sudden mischievous impulse, a jaunty, almost boisterous complacency at the thought of the trick I had played. Ahead of me the crowd was thronging close together, waves of excitement were beginning to rise, surging up to the barrier in a single black, murky mass, but I did not watch, it bored me now. I thought of walking over to the Krieau or going home. But as soon as I instinctively raised my foot to step forward I noticed the blue betting slip lying forgotten on the ground. I picked it up and held it idly between my fingers, not sure what to do with the thing. I vaguely thought of returning it to “Lajos”, which might serve as an excellent excuse to be introduced to his wife, but I realized that she no longer interested me, that the fleeting ardour this adventure had made me feel had long since cooled into my old apathy. I wanted no more of Lajos’s wife than that single combative, challenging exchange of glances—I found the fat man too unappetising to wish to share anything physical with him. I had experienced a tingling of the nerves, but now felt only mild curiosity and a pleasant sense of relaxation. There was the chair, abandoned and alone. I made myself comfortable on it and lit a cigarette. Ahead of me the breakers of excitement were rising again, but I did not even listen; repetition held no charms for me. I watched the pale smoke rising and thought of the Merano golf course promenade where I had sat two months ago, looking down at the spray of the waterfall. It was just like this: at Merano too you heard a strongly swelling roar that was neither hot nor cold, meaningless sound rising in the silent 155


blue landscape. But now impassioned enthusiasm for the race had reached its climax again; once more parasols, hats, handkerchiefs and loud cries were flying like sea-spray above the black breakers of the throng, once again the voices were swirling together, once again a shout—but of a different kind—issued from the crowd’s gigantic mouth. I heard a name called out a thousand, ten thousand times, exultantly, piercing, ecstatically, frantically. “Cressy! Cressy! Cressy!” And once again the sound was suddenly cut short, as if it were a taut string breaking (ah, how repetition makes even passion monotonous!). The music began to play, the crowd dispersed. Boards were raised aloft showing the numbers of the winning horses. I looked at them, without conscious intent. The first number was a distinct SEVEN. Automatically, I glanced at the blue slip I was still holding and had forgotten. It said SEVEN too. I couldn’t help laughing. The slip had won; friend Lajos had placed a lucky bet. So my mischief had actually tricked the fat husband out of money: all of a sudden my exuberant mood had returned, and I felt interested to know how much my jealous intervention had cost him. I looked at the piece of blue card more closely for the first time: it was a twentycrown bet, and Lajos had put it on the horse to win. That could amount to a considerable sum. Without thinking more about it, merely obeying my itch of curiosity, I let myself be carried along with the hurrying crowd to the tote windows. I was pushed into some kind of queue, put down the betting slip, and next moment two busy, bony hands—I couldn’t see the face that went with them behind the window—were counting out nine twenty-crown notes on the marble slab in front of me. At that moment, when the money, real money in blue banknotes was paid out to me, the laughter died in my throat. I immediately felt an unpleasant sensation. Involuntarily, I withdrew my hands so as not to touch the money which was not mine. I would have liked to leave the blue notes lying on the marble slab, but people were pushing forward behind me, impatient to cash their 156


winnings. So there was nothing I could do but, feeling very awkward, take the notes with reluctant fingers: the banknotes burned like blue fire, and I unconsciously held my spread fingers well away from me, as if the hand that had taken them was not my own any more than the money was. I immediately saw all the difficulty of the situation. Without my own volition, the joke had turned to something that a decent man, a gentleman, an officer in the reserve ought not to have done, and I hesitated to call it by its true name even to myself. For this was not money that had been withheld; it had been obtained by cunning. It was stolen money. Voices hummed and buzzed around me, people came thronging up on their way to and from the tote windows. I still stood there motionless, my spread hand held away from me. What was I to do? I thought first of the most natural solution: to find the real winner, apologise, and give him back the money. But that wouldn’t do, least of all in front of that officer. After all, I was a lieutenant in the reserve, and such a confession would have cost me my commission at once, for even if I had found the betting slip by chance, cashing it in was a dishonest act. I also thought of obeying the instinct of my twitching fingers, crumpling up the notes and throwing them away, although that would also be too easily visible in the middle of such a crowd of people, and would look suspicious. However, I didn’t want to keep the money that was not mine on me for a moment, let alone put it in my wallet and give it to someone later: the sense of cleanliness instilled into me from childhood, like the habit of wearing clean underclothes, was revolted by any contact, however fleeting, with those banknotes. I must get rid of the money, I thought feverishly, I must get rid of it somewhere, anywhere! I instinctively looked around me, at a loss, wondering if I could see a hiding- place anywhere, a chance of concealing it unobserved, I noticed that people were beginning to flock to the tote windows again, but this time with banknotes in their hands. The idea was my salvation. I 157


would throw the money back to the malicious chance that had given it to me, back into the all-consuming maw that was now greedily swallowing up new bets in notes and silver—yes, that was the thing to do, that was the way to free myself of it. I impetuously hurried, indeed ran as I pushed my way in among the crowd. But by the time I realized that I didn’t know the name of any horse on which to bet there were only two men in front of me, and the first was already at the tote window. I listened avidly to the conversation around me. “Are you backing Ravachol?” one man asked. “Yes, of course, Ravachol,” his companion replied. “Don’t you think Teddy has a chance?” “Teddy? Not a hope. He failed miserably in his maiden race. All show, no substance.” I drank in these words. So Teddy was a bad horse. Teddy was sure to lose. I immediately decided to bet on him. I pushed the money over, put it on Teddy, the horse I had only just heard of, to win, and a hand gave me the betting slips. All of a sudden I now had nine pieces of card in my fingers instead of just the one, this time red and white. I still felt awkward, but at least the slips didn’t burn in so fiery, so humiliating a way as the crumpled banknotes. I felt light at heart again, almost carefree: the money was gone now, the unpleasant part of the adventure was over, it had begun as a joke and now it was all a joke again. I leant back at ease in my chair, lit a cigarette and blew the smoke into the air at my leisure. But I did not stay there long; I rose, walked around, sat down again. How odd: my sense of pleasant reverie was gone. Some kind of nervousness was tingling in my limbs. At first I thought it was discomfort at the idea that I might meet Lajos and his wife in the crowd of people walking by, but how could they guess that these new betting slips were really theirs? Nor did the restlessness of the crowd disturb me; on the contrary, I watched closely to see when they would begin pressing forward again, 158


indeed I caught myself getting to my feet again and again to look for the flag that would be hoisted at the beginning of the race. So that was it—impatience, a leaping inward fever of expectation as I wished the race would begin soon and the tiresome affair be over for good. A boy ran past with a racing paper. I stopped him, bought the programme of today’s meeting, and began searching the text and the tips, written in a strange and incomprehensible jargon, until I finally found Teddy, the names of his jockey and the owner of the racing stables, and the information that his colours were red and white. But why was I so interested? Annoyed, I crumpled up the newspaper and tossed it away, stood up, sat down again. I suddenly felt hot, I had to pass my handkerchief over my damp brow, my collar felt tight. And still the race did not begin. At last the bell rang, people came surging up, and at that moment I felt, to my horror, that the ringing of that bell, like an alarm clock, had woken me from some kind of sleep. I jumped up from the chair so abruptly that it fell over, and eagerly hurried— no, ran forward into the crowd, betting slips held firmly between my fingers, as if consumed by a frantic fear of arriving too late, of missing something very important. I reached the barrier at the front of the stand by forcibly pushing people aside, and ruthlessly seized a chair on which a lady was about to sit down. Her glance of astonishment showed me just how wild and discourteous my conduct was —she was a lady I knew well, Countess R, and I saw her brows raised in anger —but out of shame and defiance I coldly ignored her and climbed up on the chair to get a good view of the field. Somewhere in the distance, at the start, several horses were standing close together on the turf, kept in line with difficulty by small jockeys who looked like brightly clad versions of Punchinello. I immediately looked for my horse’s colours among them, but my eyes were unpractised, and everything was 159


swimming before them in such a hot, strange blur that I couldn’t make out the red and white figure among all the other splashes of colour. At that moment the bell rang for the second time, and the horses shot off down the green racetrack like six coloured arrows flying from a bow. It would surely have been a fine sight to watch calmly, purely from an aesthetic point of view, as the slender animals stretched their legs in the gallop, hardly touching the ground as they skimmed the turf, but I felt none of that, I was making desperate attempts to pick out my horse, my jockey, and cursing myself for not bringing a pair of fieldglasses with me. Lean forward and crane my neck as I might, I saw nothing but four or five insects tangled together in a blurred, flying knot; however, at last I saw its shape begin to change as the small group reached the bend and strung out into a wedge shape, leaders came to the front while some of the other horses were already falling away at the back. It was a close race: three or four horses galloping full speed stuck together like coloured strips of paper, now one and now another getting its nose ahead. I instinctively stretched and tensed my whole body as if my imitative, springy and impassioned movement could increase their speed and carry them along. The excitement was rising around me. Some of the more knowledgeable racegoers must have recognised the colours as the horses came round the bend, for names were now flying up like bright rockets from the murky tumult below. A man with his hands raised in a frenzy was standing beside me, and as one horse got its head forward he stamped his feet and yelled in an earsplitting tone of triumph, “Ravachol! Ravachol!” I saw that the jockey riding this horse did indeed wear blue, and I felt furious that my horse wasn’t winning. I found the piercing cries of “Ravachol! Ravachol!” from the idiot beside me more and more intolerable, I felt cold fury, I would have liked to slam my fist into the wide, black hole of his shouting mouth. I quivered with rage, I was in a fever, and felt I might do something senseless at any 160


moment. But here came another horse, sticking close behind the first. Perhaps it was Teddy, perhaps, perhaps—and that hope spurred my enthusiasm again. I really did think it was a red arm now rising above the saddle and bringing something down on the horse’s crupper—it could be red, it must be, it must, it must! But why wasn’t the fool of a jockey urging him on? The whip again! Go on, again! Now, now he was quite close to the first horse. Hardly anything between them now. Why should Ravachol win? Ravachol! No, not Ravachol! Not Ravachol! Teddy! Teddy! Come on, Teddy! Teddy! Suddenly and violently, I caught myself up. What on earth was all this? Who was shouting like that? Who was yelling “Teddy! Teddy!” I was shouting the name! And in the midst of my impassioned outburst I felt afraid of myself. I wanted to stop, control myself, in the middle of my fever I felt a sudden shame. But I couldn’t tear my eyes away, for the two horses were sticking very close to each other, and it must really be Teddy hanging on to Ravachol, the wretched horse Ravachol that I fervently hated, for others were now shouting louder around me, many voices in a piercing descant: “Teddy, Teddy!” The yells plunged me back into the frenzy from which I had emerged for one sober second. He should, he must win, and now, now a head did push forward past the flying horse ridden by the other jockey, just by the span of a hand, and then another, and now—now you could see the neck—and then the shrill bell rang, and there was a great cry of jubilation, despair and fury. For a second the name I longed to hear filled the whole vault of the blue sky above. Then it died away, and somewhere music started playing. Hot, drenched in sweat, my heart thudding, I got off the chair. I had to sit down for a moment, so confused had my excited enthusiasm left me. Ecstasy such as I had never known before flooded through me, a mindless joy at seeing chance bow to my challenge with such slavish obedience; I tried in vain to pretend to myself it was against my will that the horse had won, I had 161


really wanted to lose the money. But I didn’t believe it myself, and I already felt a terrible ache in my limbs urging me, as if magically, to be off somewhere, and I knew where: I wanted to see my triumph, feel it, hold it, money, a great deal of money, I wanted to feel the crisp blue notes in my fingers and sense that tingling of my nerves. A strange and pernicious lust had come over me, and no sense of shame now stood in its way. As soon as I stood up I was hurrying, running to the tote window, I pushed brusquely in among the people waiting in the queue, using my elbows, I impatiently pushed others aside just to see the money, the money itself. “Oaf!” muttered someone whom I had jostled behind me; I heard him, but I had no intention of picking a quarrel. I was shaking with a strange, pathological impatience. At last my turn came, my hands greedily seized a blue bundle of banknotes. I counted them, both trembling and delighted. I had won six hundred and forty crowns. I clutched them avidly. My first thought was to go on betting, to win more, much more. What had I done with my racing paper? Oh yes, I’d thrown it away in all the excitement. I looked round to see where I could buy another. Then, to my inexpressible dismay, I saw that the people around me were suddenly dispersing, making for the exit, the tote windows were closing, the fluttering flag came down. The meeting was over. That had been the last race. I stood there frozen for a moment. Then anger flared in me as if I had suffered some injustice. I couldn’t reconcile myself to the fact that it was all over, not now that all my nerves were tense and quivering, the blood was coursing through my veins, hot as I hadn’t felt it for years. But it was no use feeding hope artificially with the deceptive idea that I might have been mistaken, that was just wishful thinking, for the motley crowd was flowing away faster and faster, and the welltrodden turf already showed green among the few people still left. I gradually felt it ridiculous to be lingering here in a state of tension, so I took my hat—I had obviously left my cane at the tote 162


turnstile in my excitement—and went towards the exit. A servant with cap obsequiously raised hurried to meet me, I told him the number of my cab, he shouted it across the open space through his cupped hands, and soon the horses came trotting smartly up. I told the cabby to drive slowly down the main avenue. For now that the excitement was beginning to fade, leaving a pleasurable sensation behind, I felt an almost prurient desire to go over the whole scene again in my thoughts. At that moment another carriage drove past; I instinctively looked at it, only to look away again very deliberately. It was the woman and her stout husband. They had not noticed me, but I felt a horrible choking sensation, as if I had been caught in the guilty act. I could almost have told the cabby to urge the horses on, just to get away from them quickly. The cab moved smoothly along on its rubber tyres among all the other carriages, swaying along with their brightly clad cargoes of women like boats full of flowers passing the green banks of the chestnut-lined avenue. The air was mild and sweet, the first cool evening air was already wafting faint perfume through the dust. But my pleasant mood of reverie refused to return; the meeting with the man I had swindled had struck me a painful blow. In my overheated and impassioned state it suddenly went through me like a draught of cold air blowing through a crack. I now thought through the whole scene again soberly, and could not understand myself: for no good reason I, a gentleman, a member of fashionable society, an officer in the reserve, highly esteemed in general, had taken money which I did not need, had put it in my wallet, had even done so with a greedy and lustful pleasure that rendered any excuse invalid. An hour ago I had been a man of upright and blameless character; now I had stolen. I was a thief. And as if to frighten myself I spoke my condemnation half aloud under my breath as the cab gently trotted on, the words unconsciously falling into the rhythm of the horses’ hooves: “Thief! Thief! Thief! Thief!” 163


But strange to say—oh, how am I to describe what happened now? It is so inexplicable, so very odd, and yet I know that I am not deceiving myself in retrospect. I am aware of every second’s feelings in those moments, every oscillation of my mind, with a supernatural clarity, more clearly than almost any other experience in my thirty- six years, yet I hardly dare reveal that absurd chain of events, those baffling mood swings, and I really don’t know whether any writer or psychologist could describe them logically at all. I can only set down them down in order, faithfully reflecting the way they unexpectedly flared up within me. Well, so I was saying to myself, “Thief, thief, thief.” Then came a very strange moment, as it were an empty one, a moment when nothing happened, when I was only—oh, how difficult it is to express this!—when I was only listening, listening to my inner voice. I had summoned myself before the court, I had accused myself, and now it was for the plaintiff to answer the judge. So I listened—and nothing happened. The whiplash of that word ‘thief’, which I had expected to terrify me and then fill me with inexpressible shame and remorse, had no effect. I waited patiently for several minutes, I then bent, as it were, yet closer to myself—for I could feel something moving beneath that defiant silence—and listened with feverish expectation for the echo that did not come, for the cry of disgust, horror, and despair that must follow my self-accusation. And still nothing happened. There was no answer. I said the word “Thief” to myself again, I said it out aloud, “Thief”, to rouse my numbed conscience at last, hard of hearing as it was. Again there was no answer. And suddenly— in a bright lightning flash of awareness, as if a match had suddenly been struck and held above the twilit depths—I realized that I only wanted to feel shame, I was not really ashamed, that down in those depths I was in some mysterious way proud of my foolish action, even pleased with it. How was that possible? I resisted this unexpected revelation, for now I really did feel afraid of myself, but it broke over me 164


with too strong and impetuous a force. No, it was not shame seething in my blood with such warmth, not indignation or selfdisgust—it was joy, intoxicated joy blazing up in me, sparkling with bright, darting, exuberant flames, for I felt that in those moments I had been truly alive for the first time in many years, that my feelings had only been numb and were not yet dead, that somewhere under the arid surface of my indifference the hot springs of passion still mysteriously flowed, and now, touched by the magic wand of chance, had leapt high, reaching my heart. In me too, in me too, part as I was of the living, breathing universe, there still glowed the mysterious volcanic core of all earthly things, a volcano that sometimes erupts in whirling spasms of desire. I too lived, I was alive, I was a human being with hot, pernicious lusts. The storm of passion had flung wide a door, depths had opened up in me, and I was staring down at the unknown in myself with vertiginous joy. It frightened and at the same time delighted me. And slowly—as the carriage wheeled my dreaming body easily along through the world of bourgeois society—I climbed down, step by step, into the depths of my own humanity, inexpressibly alone in my silent progress, with nothing above me but the bright torch of my suddenly rekindled awareness. And as a thousand people surged around me, laughing and talking, I sought for my lost self in myself, I felt for past years in the magical process of contemplation. Things entirely lost suddenly emerged from the dusty, blank mirrors of my life. I remembered once, as a schoolboy, stealing a penknife from a classmate and then watching, with just the same demonic glee, as he looked for it everywhere, asking everyone if they had seen it, going to great pains to find it; I suddenly understood the mysteriously stormy nature of many sexual encounters, I realised that my passions had been only atrophied, only crushed by social delusions, by the lordly ideal of the perfect gentleman— but that in me too, although deep, deep down in clogged pipes and well-springs, the hot streams of life flowed as they flowed in 165


everyone else. I had always lived without daring to live to the full, I had restrained myself and hidden from myself, but now a concentrated force had broken out, I was overwhelmed by rich and inexpressibly powerful life. And now I knew that I still valued it; I knew it with the blissful emotion of a woman who feels her child move within her for the first time. I felt—how else can I put it?—real, true, genuine life burgeon within me, I felt—and I am almost ashamed to write this—I felt myself, desiccated as I was, suddenly flowering again, I felt red blood coursing restlessly through my veins, feelings gently unfolded in the warmth, and I matured into an unknown fruit which might be sweet or bitter. The miracle of Tannhäuser had come to me in the bright light of a racecourse, among the buzz of thousands of people enjoying their leisure; I had begun to feel again, the dry staff was putting out green leaves and buds. A gentleman waved to me from a passing carriage and called my name— obviously I had failed to notice his first greeting. I gave an abrupt start, angry to be disturbed in the sweet flow of the stream pouring forth within me, in the deepest dream I had ever known. But a glance at the man hailing me brought me out of myself; it was my friend Alfons, a dear school-mate of mine and now a public prosecutor. Suddenly a thought ran through me: now, for the first time, this man who greets you like a brother has power over you; you will be his quarry as soon as he is aware of your crime. If he knew about you and what you have done, he would be bound to snatch you out of this carriage, take you away from your whole comfortable bourgeois life, and thrust you down for three to five years into a dismal world behind barred windows, amidst the dregs of human life, other thieves driven to their dirty cells only by the lash of destitution. But it was only for a moment that cold fear grasped the wrist of my trembling hand, only for a moment did it halt my heartbeat—then this idea too turned to warmth of feeling, to a fantastic, audacious pride that now scrutinised everyone else around me with confidence, 166


almost with contempt. How your sweet, friendly smiles, I thought, how the smiles with which you all greet me as one of yourselves would freeze on your lips if you guessed what I really am! You would wipe away my own greeting with a scornful, angry hand, as if it were a splash of excrement. But before you reject me I have already rejected you; this afternoon I broke out of your chilly, skeletal world, where I was a cogwheel performing its silent function in the great machine that coldly drives its pistons, circling vainly around itself—I have fallen to depths that I do not know, but I was more alive in that one hour than in all the frozen years I spent among you. I am not one of you any more, no, I am outside you somewhere, on some height or in some depth, but never to tread the flat plain of your bourgeois comfort again. For the first time I have felt all mankind’s desire for good and evil, but you will never know where I have been, you will never recognise me: what do any of you know about my secret? How could I express what I felt in that moment as I, an elegantly clad gentleman, drove past the rows of carriages greeting acquaintances and returning greetings, my face impassive? For while my larva, the outward man of the past, still saw and recognised faces, so delirious a music was playing inside me that I had to control myself to keep from shouting something of that raging tumult aloud. I was so full of emotion that its inner swell hurt me physically, like a man choking I had to press my hand hard to the place on my chest beneath which my heart was painfully seething. But pain, desire, alarm, horror or regret—I felt none of these separately and apart from the others, they were all merged and I felt only that I was alive, that I was breathing and feeling. And this simplest, most primeval of feelings, one I had not known for years, intoxicated me. I have never felt myself as ecstatically alive for even a second of my thirty-six years as I did in the airy lightness of that hour. With a slight jolt, the cab stopped: the driver had reined in his horses, turned on the box and asked if he should drive me home. 167


I came back to myself, feeling dizzy, looked at the avenue, and was dismayed to see how long I had been dreaming, how far my delirium had spread out over the hours. It was growing dark, a soft wind stirred the tops of the trees, the chestnut blossom was beginning to waft its evening perfume through the cool air. And behind the treetops a veiled glimpse of the moon already shone silver. It was enough, it must be enough. But I would not go home yet, not back to my usual world! I paid the cabby. As I took out my wallet and counted the banknotes, holding them in my fingers, something like a slight electric shock ran from my wrist to my fingertips. So there must be something of my old self left in me, the man who was ashamed. The dying conscience of a gentleman was still twitching, but my hand dipped cheerfully into the stolen money again, and in my joy I was generous with a tip. The driver thanked me so fervently that I had to smile, thinking: if only you knew! The horses began to move, the cab rolled away. I watched it go as you might look back from shipboard at a shore where you have been happy. For a moment I stood dreamy and undecided in the midst of the murmuring, laughing crowd, with music drifting above it. It was about seven o’clock, and I instinctively turned towards the Sachergarten, where I usually ate with companions after going to the Prater. The cabby had probably set me down here on purpose. But no sooner did I touch the handle of the door in the fence of that superior garden restaurant than I felt a scruple: no, I still did not want to go back to my own world yet, I didn’t want to let the wonderful fermentation so mysteriously filling me disperse in the flow of casual conversation, I didn’t want to detach myself from the sparkling magic of the adventure in which I had been involved for hours. The confused music echoed faintly somewhere, and I instinctively went that way, for everything tempted me today. I felt it delightful to give myself up entirely to chance, and there was something extraordinarily intriguing in being aimlessly 168


adrift in this gently moving crowd of people. My blood was seething in this thick, swirling, hot and human mass: I was suddenly on the alert, all my senses stimulated and intensified by that acrid, smoky aroma of human breath, dust, sweat and tobacco. All that even yesterday used to repel me because it seemed vulgar, common, plebeian, all that the elegant gentleman in me had haughtily avoided for a lifetime now magically attracted my new responses as if, for the first time, I felt some relationship in myself with what was animal, instinctive, common. Here among the dregs of the city, mixing with soldiers, servant girls, ruffians I felt at ease in a way I could not understand at all; I almost greedily drank in the acridity of the air, I found the pushing and shoving of the crowd gathered around me pleasant, and with delighted curiosity I waited to see where this hour would take me, devoid as I was of any will of my own. The cymbals crashed and the brass band blared closer now, the mechanical orchestrions thumped out staccato polkas and boisterous waltzes with insistent monotony, and now and then I heard dull thuds from the side- shows, ripples of laughter, drunken shouting. Now I saw the carousels of my childhood going round and round among the trees, with lights crazily flashing. I stood in the middle of the square, letting all the tumult break over me, filling my eyes and ears: these cascades of sound, the infernal confusion of it all did me good, for there was something in this hurly-burly that stilled my own inner torrent of feeling. I watched the servant girls, skirts flying, getting themselves pushed up in the air on the swings with loud cries of glee that might have issued from their sexual orifices, I saw butchers’ boys laughing as they brought heavy hammers down on the try-your- strength machine, barkers with hoarse voices and ape-like gestures cried their wares above the noise of the orchestrions, and all this whirling activity mingled with the thousand sounds and constant movement of the crowd, which was drunk, as if it had imbibed cheap spirits, on the music of the 169


brass band, the flickering of the light, and their own warm pleasure in company. Now that I myself had been awakened I suddenly felt other people’s lives, I felt the heated arousal of the city as, hot and pent up, it poured out with its millions in the few leisure hours of a Sunday, as its own fullness spurred it on to sultry, animal, yet somehow healthy and instinctive enjoyment. And gradually, feeling people rub against me, feeling the constant touch of their hot bodies passionately pressing close, I sensed their warm arousal passing into me too: my nerves, stimulated by the sharp aroma, tensed and reached out of me, my senses played deliriously with the roar of the crowd and felt that vague stupor that inevitably mingles with all strong sensual gratification. For the first time in years, perhaps for the first time in my life, I felt the crowd, I felt human beings as a force from which lust passed into my own once separate being; some dam had been burst, and what was in my veins passed out into this world, flowed rhythmically back, and I felt a new desire, to break down that last barrier between me and them, a passionate longing to copulate with this hot, strange press of humanity. With male lust I longed to plunge into the gushing vulva of that hot, giant body, with female lust I was open to every touch, every cry, every allurement, every embrace—and now I knew that love was in me, and a need for love such as I had not felt since my twilight boyhood days. Oh, to plunge in, into the living entity, to be linked somehow to the convulsive, laughing, breathing passion of others, to stream on, to pour my fluids into their veins; to become a small and nameless part of the hurly-burly, something infused into the dirt of the world, a creature quivering with lust, sparkling in the slough with those myriads of beings—oh, to plunge into that fullness, down into the circling ripples, shot like an arrow from the bow of my own tension into the unknown, into some heaven of collective experience. I know now that I was drunk at the time. Everything was roaring in my blood at once, the ringing bells on the carousel, the high 170


lusty laughter of the women as the men swung them up in the air, the chaotic music, the whirling skirts. Every single sound fell sharply into me and then flickered up again, red and quivering, past my temples, I felt every touch, every glance with fantastically stimulated nerves (it was rather like sea-sickness), yet it came all together in a delirious whole. I cannot possibly explain my complex state in words, it can perhaps best be done by means of a comparison if I say I was brimming over with sound, noise, feeling, overheated like a machine operating with all its wheels racing to escape the monstrous pressure that must surely burst the boiler of my chest any moment. My fingertips twitched, my temples thudded, my heated blood pressed in my throat, surged in my temples—from a state of half-hearted apathy lasting many years I had suddenly plunged into a fever that consumed me. I felt that I must open up, come out of myself with a word, with a glance, unburden myself, flow out of myself, give my inner self away, bring myself down to the common level, be resolved —save myself somehow from the hard barrier of silence dividing me from the warm, flowing, living element. I had not spoken for hours, had pressed no one’s hand, felt no one’s glance rest on me, questioning and sympathetic, and now, under the pressure of events, this excitement was building up against the dam of silence. Never, never had I so strongly felt a need for communication, for another human being than now, when I was in the middle of a surging throng of thousands and tens of thousands, warmth and words washing around me, yet cut off from the circulating blood of that abundance. I was like a man dying of thirst on the sea. And at the same time, this torment increasing with every glance, I saw strangers meeting at every moment to right and left, touching lightly, coming together and parting in play like little balls of quicksilver. Envy came over me when I saw young men addressing strange girls as they passed by, taking their arms after the first word, seeing people find each other and join forces: a word exchanged beside the carousel, a 171


glance as they brushed past each other was enough, and strangeness melted away in conversation, which might be broken off again after a few minutes, but still it was a link, a union, communication, and all my nerves burned for it now. But practised as I was in social intercourse, a popular purveyor of small talk and confident in all the social forms, I was now afraid, ashamed to address one of these broad-hipped servant girls for fear that she might laugh at me. Indeed, I cast my eyes down when someone looked at me by chance, yet inside I was dying of desire for a word. What I wanted from these people was not clear even to myself, but I could no longer endure to be alone and consumed by my fever. However, they all looked past me, every glance moved away from me, no one wanted to be with me. Once a lad of about twelve in ragged clothes did come near me, his eyes bright in the reflected lights as he stared longingly at the wooden horses going up and down. His narrow mouth was open as if with thirst; he obviously had no money left for a ride, and was simply enjoying the screams and laughter of others. I made my way up to him and asked—though why did my voice tremble and break, ending on a high note?—I asked: “Wouldn’t you like a ride?” He looked up, took fright—why? why?—turned bright red and ran away without a word. Not even a barefoot child would let me give him pleasure; I felt there must be something terribly strange about me that meant I could never mingle with anyone, but was separate from the dense mass, floating like a drop of oil on moving water. However, I did not give in; I could no longer be alone. My feet were burning in my dusty patent leather shoes, my throat was sore from the turbulent air. I looked round me: small islands of green stood to right and left among the flowing human crowds, taverns with red tablecloths and bare wooden benches where ordinary citizens sat with their glasses of beer and Sunday cigarettes. The sight was enticing: strangers could sit together here and fall into conversation, there was a little peace here among the 172


wild frenzy. I went into one such tavern, looked round the tables until I found one where a family was sitting: a stout, sturdy artisan with his wife, two cheerful daughters and a little boy. They were nodding their heads together, joking with each other, and their happy, carefree glances did me good. I greeted them civilly, moved to a chair and asked if I might sit down. Their laughter stopped at once, for a moment they were silent as if each was waiting for another to give consent, and then the woman, in tones almost of dismay, said, “Oh yes, certainly, do.” I sat down and then felt that in doing so I had spoilt their carefree mood, for an uncomfortable silence immediately fell around the table. Without daring to take my eyes off the red check tablecloth where salt and pepper had been untidily spilt, I felt that they were all watching me uneasily, and at once—but too late! —it struck me that I was too elegant for this servants’ tavern in my race-going suit, my top hat from Paris and the pearl pin in my dove-grey tie, that my elegance, the aura of luxury about me at once enveloped me in an invisible layer of hostility and confusion. The silence of these five people made me sink my head lower and lower to look at the table, grimly, desperately counting the red squares on the cloth again and again, kept where I was by the shame of suddenly standing up again, yet too cowardly to raise my tormented glance. It was a relief when the waiter finally came and put the heavy beer glass down in front of me. Then I could at last move a hand and glance timidly over the rim of the glass as I drank: sure enough, all five were watching me, not as if they disliked me but in silent embarrassment. They recognised an intruder into the musty atmosphere of their world, with the naïve instinct of their class they felt that I wanted something here, was looking for something that did not belong in my own environment, that I was brought here not by love or liking, not by the simple pleasure of a waltz, a beer, a wish to sit quietly in a tavern on a Sunday, but by some kind of desire which they did not understand and which they distrusted, just as 173


the boy by the carousel had distrusted my offer, just as the thousands of others out there in the throng avoided my elegance and sophistication with unconscious hostility. Yet I felt that if I could find something careless, easy, heartfelt, truly human to say the father or mother would respond to me, the daughters would smile back, flattered, I could go to a shooting range with the boy and play childish games with him. Within five, ten minutes I would be released from myself, immersed in the carefree atmosphere of simple conversation, of readily granted, even gratified familiarity—but I could not think of that simple remark, that first step in the conversation. A false, foolish, but overpowering shame stuck in my throat, and I sat with my eyes downcast like a criminal at the table with these simple folk, immersed in the torment of feeling that my grim presence had spoilt the last hour of their Sunday. And as I doggedly sat there I did penance for all the years of haughty indifference when I had passed thousands and thousands of such tables and millions and millions of my fellow men without a glance, thinking only of ingratiating myself or succeeding in the narrow circles of elegant society, and I felt that the direct way to reach these people and talk to them easily, now that I was cast out and wanted contact in my hour of need, was barred to me on the inside. So I sat, once a free man, now painfully inward-looking, still counting the red squares on the tablecloth until at last the waiter came by. I called him over, paid, left my almost untouched glass of beer and said a civil good evening. They thanked me in tones of friendly surprise; I knew, without turning round, that as soon as my back was turned they would resume their lively cheerfulness, and the warm circle of their conversation would close in as soon as I, the foreign body, had been thrust out of it. Once again, but now more greedily, fervently and desperately, I threw myself back into the human whirlpool. The crowd had thinned out under the black trees that merged with the sky, there was not so dense and restless a torrent of people in the circle of 174


light around the carousel, only shadowy forms scurrying around on the outskirts of the square. And the deep roar of the crowd, a noise like breathing in desire, was separating into many little sounds, always ringing out when the music somewhere grew strong and frenzied, as if to snatch back the people who were leaving. Faces of another kind emerged now: the children with their balloons and paper confetti had gone home, and so had families on a leisurely Sunday outing. Now there were loudmouthed drunks about; shabby characters with a sauntering yet purposeful gait came out of side alleys. During the hour when I had sat transfixed at the strangers’ table, this curious world had descended to a lower plane. But in itself this phosphorescent atmosphere of audacity and danger somehow pleased me more than the earlier Sunday respectability. The instinct that had been aroused in me scented a similarly intent desire; I felt myself somehow reflected in the sauntering of these dubious figures, these social outcasts who were also roaming here with restless expectation in search of an adventure, of sudden excitement, and I envied even these ragged fellows the way they roamed so freely and openly, for I was standing beside the wooden post of a carousel and breathing with difficulty, impatient to thrust the pressure of silence and the pain of my isolation away from me and yet incapable of a movement, of a cry, of a word. I just stood there staring at the square that was illuminated by the flickering reflection of the circling lights, looking out from my island of light into the darkness, glancing with foolish hope at any human being who, attracted by the bright light, turned my way for a moment. But all eyes moved coldly away from me. No one wanted me, no one would release me. I know it would be mad to try to describe or actually explain to anyone how I, a cultured and elegant man, a figure in high society, rich, independent, acquainted with the most distinguished figures of a city with a population of millions, spent a whole hour that night standing by the post of a tunelessly squeaking, constantly 175


rocking carousel in the Prater, hearing the same thumping polka, the same slowly dragging waltz circle past me with the same silly horses’ heads of painted wood, twenty, forty, a hundred times, never moving from the spot out of dogged defiance, a magical feeling that I could force fate to do my will. I know I was acting senselessly, but there was a tension of feeling in that senseless persistence, a steely spasm of all the muscles such as people usually feel, perhaps, only at the moment of a fatal fall and just before death. My whole life, a life that had passed so emptily, had suddenly come flooding back and was building up in me like pent-up water behind a dam. And tormented as I was by my pointless delusion, my intention of staying, holding out there until some word or glance from a human being released me, yet I relished it too. In standing at the stake like that I did penance not so much for the theft as for the dull, lethargic vacuity of my earlier life, and I had sworn to myself not to leave until I received a sign that fate had let me go free. And the more that hour progressed, the more night came on. Lights went out in one after another of the side-shows, and then there was always a kind of rising tide of darkness, swallowing up the light patch of that particular booth on the grass. The bright island where I stood was more and more isolated, and I looked at the time, trembling. Another quarter of an hour and then the dappled wooden horses would stand still, the red and green lights on their foolish foreheads would be switched off, the bloated orchestrion would stop thumping out its music. Then I would be wholly in the dark, all alone here in the faintly rustling night, entirely outcast, entirely desolate. I looked with increasing uneasiness at the now dimly lit square, where a couple on their way home now hurried past or a few drunken fellows staggered about only very occasionally: but over in the shadows hidden life quivered, restless and enticing. Sometimes there was a quiet whistle or a snap of the fingers when a couple of men passed by. And if the men, lured by the sound, moved into the darkness you 176


would hear women’s voices whispering in the shadows, and sometimes the wind blew scraps of shrill laughter my way. Gradually that hidden life emerged more boldly from the dark outskirts, coming closer to the circle of light in the illuminated square, only to plunge back into the shadows again as soon as the spiked helmet of a passing policeman shone in the reflected street light. But no sooner had he continued on his beat than the ghostly shadows returned, and now I could see their outlines clearly, so close did they venture to the light. They were the last dregs of that nocturnal world, the mud left behind now that the flowing torrent of humanity had subsided: a couple of whores, the poorest and most despised who have no bedstead of their own, sleep on a mattress by day and by night walk the streets restlessly, giving their worn, abused, thin bodies to any man here in the dark for a small silver coin, with the police after them, driven by hunger or by some ruffian, always roaming the darkness, hunters and hunted alike. They gradually emerged like hungry dogs, sniffing about near the lighted square for something male, for a forgotten denizen of the night whose lust they could slake for a crown or so to buy a glühwein in a café and keep the flickering candle-end of life going; it would soon enough be extinguished in a hospice or a prison. These girls were the refuse, the last liquid muck left after the sensuous tide of the Sunday crowd had ebbed away—it was with boundless horror that I now saw those hungry figures flitting out of the dark. But my horror was also mingled with a magical desire, for even in this dirtiest of mirrors I recognised something forgotten and now dimly felt again: here was the swamp-like world of the depths through which I had passed many years ago, and it now rose in my mind again with a phosphorescent glow. How strange was what this fantastic night offered me, suddenly revealing matters closed to me before, so that the darkest of my past, the most secret of my urges now lay open to me! Dim feelings revived from my forgotten boyhood years, when my timid glance was curiously attracted to such figures, yet felt afraid 177


of them, a memory of the first time I followed one of them up a damp and creaking staircase to her bed—and suddenly, as if lightning had riven the night sky, I sharply saw every detail of that forgotten hour, the bad print of an oil painting over the bed, the good- luck charm she wore round her neck, I felt every fibre of that moment, the uncertain heat of it, the disgust, my first boyish pride. All that surged through my body at once. I was suddenly flooded with immeasurable clarity of vision, and — how can I say it, this infinite thing?—I suddenly understood all that bound me to these people with such burning pity, for the very reason that they were the last dregs of life, and my instinct, once aroused by my crime, felt for this hungry sauntering, so like my own on this fantastic night, felt for that criminal availability to any touch, any strange, chance-come desire. I was magnetically drawn to them, the wallet full of stolen money suddenly burned hot on my breast as at last I sensed beings over there, human beings, soft, breathing, speaking, wanting something from others, perhaps from me, only waiting as I was to offer myself up, burning in my fervent desire for human contact. And suddenly I understood what drives men to such creatures, I saw that it is seldom just the heat in the blood, a growing itch, but is usually simply the fear of loneliness, of the terrible strangeness that otherwise rises between us, as my inflamed emotions felt for the first time today. I remembered when I had last dimly felt something like this: it was in England, in Manchester, one of those steely cities that roar under a lightless sky with a noise like an underground railway, and yet at the same time are frozen with a loneliness that seeps through the pores and into the blood. I had been staying there with relatives for three weeks, but spent all my evenings wandering around bars and clubs, visiting the glittering music-hall again and again just to feel some human warmth. And then, one evening, I had found such a woman, whose gutter English I could scarcely understand, but suddenly I was in a room, drinking in laughter from a strange mouth, there 178


was a warm body there, something of this earth, close and soft. Suddenly the cold, black city melted away, the dark and raucous lonely space: a being you did not know, who just stood there waiting for all comers, could release you, thaw the frost; you could breathe freely again, feel life, all light and bright in the middle of the steely dungeon. How wonderful for those who are lonely, shut up in themselves, to know or guess that there is something to support them in their fear, something to cling to, though it may be dirty from much handling, stiff with age, eaten away by corrosion. And this, this of all things I had forgotten in that hour of ultimate loneliness from which, staggering, I rose that night. I had forgotten that somewhere, in one final corner, there are always these creatures waiting to accept any devotion, let any desolation rest in their breath, cool any heat for a small coin, which is never enough for the great gift they give with their eternal readiness, the gift of their human presence. Beside me the orchestrion of the carousel started droning away again. This was the last ride, the last fanfare of the circling light going round in the darkness before Sunday passed into the workaday week. But no one was riding now, the horses went round empty in their crazy circle, the tired woman at the cash desk was raking together the day’s takings and counting them, the errand boy was ready with a hook to bring the shutters rattling down over the booth after this last ride. Only I stood there alone, still leaning against the post, and looked out at the empty square where nothing but those figures moved, fluttering like bats, seeking something just as I was seeking, waiting as I was waiting, yet with an impassably strange space between us. Now, however, one of them must have noticed me, for she slowly made her way forward, and I looked closely at her from under my lowered eyelids: a small, crippled, rickety creature without a hat, wearing a tasteless and showy cheap dress with worn dancing shoes peeping out from under it, the whole outfit probably bought bit by bit from a street stall or junk shop at third-hand, 179


crumpled by the rain or some indecent adventure in the grass. She came over with an ingratiating look and stopped beside me, casting out a sharp glance like a fishing line and showing her bad teeth in an inviting smile. My breath stopped short. I could not move, could not look at her, and yet I could not tear myself away: as if I were under hypnosis, I felt that a human being was walking around me hopefully, that someone was wooing me, that with a word, with a gesture I could finally rid myself of my terrible loneliness, my painful sense of being an outcast. But I could not move, I was wooden as the post against which I was leaning, and in a kind of lascivious powerlessness I felt only—as the melody of the carousel wearily wound down—this close presence, the will to attract me, and I closed my eyes for a moment, to feel to the full this magnetic attraction of something human coming out of the darkness of the world and flowing over me. The carousel stopped, the waltz tune was cut short with a last groaning sound. I opened my eyes just in time to see the figure beside me turn away. Obviously she felt it tedious to wait beside a man standing here like a block of wood. I was horrified. I suddenly felt very cold. Why had I let her go, the only human being who had approached me this fantastic night, who was receptive to me? Behind me the lights were going out; the shutters rolled down with a rattle and a clatter. It was over. And suddenly—oh, how can I describe to myself that warm sense like spindrift suddenly spraying up?— suddenly—and it was as abrupt, as hot, as red as if a vein had burst in my breast— suddenly something broke out of me, a proud, haughty man fully armoured with cool social dignity, something like a silent prayer, a spasm, a cry: it was my childish yet overpowering wish for this dirty, rickety little whore to turn her head again so that I could speak to her. For I was not too proud to follow her—my pride was all crushed, trodden underfoot, swept away by very new feelings—no, I was too weak, too much at a loss. So I stood there, 180


trembling and in turmoil, alone at the martyr’s stake of darkness, waiting as I had never waited since my boyhood years, as I had waited only once before, standing by a window in the evening as a strange woman slowly began undressing, and I kept lingering and hesitating as she unwittingly stripped herself naked—I stood crying out to God with a voice I did not recognise as my own for a miracle, for this crippled thing, this last scum of humanity, to try me once more, to turn her eyes to me again. And yes—she did turn. Once more, quite automatically, she looked back. But so strong must my convulsive start have been, so strong the leaping of intense feeling into my eyes, that she stopped and observed me. She half turned again, looked at me through the darkness, smiled and nodded her head invitingly over to the shadowy side of the square. And at last I felt the terrible spell of rigidity in me give way. I could move again. I nodded my consent. The invisible pact was made. Now she went ahead over the dimly lit square, turning from time to time to see if I was following. And I did follow: the leaden feeling had left my legs, I could move my feet again. I was magnetically impelled forward, I did not consciously walk but flowed along behind her, so to speak, drawn by a mysterious power. In the dark of the alley between the booths of side-shows she slowed her pace. Now I was beside her. She looked at me for a few seconds, scrutinising me distrustfully; something made her uncertain. Obviously my curiously timid lingering there, the contrast between the place and my elegance, seemed to her somehow suspicious. She looked round several times, hesitated. Then, pointing down the street that was black as a mine shaft: “Let’s go there. It’s dark behind the circus.” I could not answer. The dreadful vulgarity of this encounter numbed me. I would have liked to tear myself away somehow, 181


bought myself off with a coin, an excuse, but my will had no more power over me. I felt as if I were on a toboggan run flinging myself round a bend, racing at high speed down a steep incline of snow, when the fear of death somehow mingles pleasantly with the intoxication of speed, and instead of braking you give yourself up to the sense of falling without your own volition, with delirious yet conscious weakness. I could not go back now, and perhaps I didn’t want to. She pressed herself intimately against me, and I instinctively took her arm. It was a very thin arm, the arm not of a woman but of an underdeveloped, scrofulous child, and no sooner did I feel it through her lightweight coat than I was overcome, in the midst of my intense access of feeling, by gentle, overwhelming pity for this wretched, downtrodden scrap of life washed up against me by the night. And instinctively my fingers caressed the weak, feeble joints of her hand more respectfully and purely than I had ever touched a woman before. We crossed a dimly lit road and entered a little grove where huge treetops held the sombre, evil-smelling darkness in their embrace. At that moment, and although you could hardly make out an outline any more, I noticed that she turned very carefully on my arm, and did the same thing again a few steps later. And strangely enough, while I was, as it were, numbed and rigid as I slipped into this indecent adventure, my senses were perfectly bright and alert. With clear vision that nothing escaped, that took conscious note of every movement, I realized that something was following quietly behind us on the borders of the path we had crossed, and I thought I heard a dragging step. And suddenly—as when a crackling, white flash of lightning leaps across a landscape—I guessed, I knew it all: I was to be lured into a trap, this whore’s pimps were lurking behind us, and in the dark she was taking me to the appointed place where I was to be their victim. I saw it all, with the supernatural clarity that one is said to have only in the concentrated seconds between life and death, and I considered every possibility. There was still time to get away, 182


the main road must be close, for I could hear the electric tram rattling along its rails, a shout or a whistle could summon aid. All the possibilities of flight and rescue leapt up in my mind, in sharply outlined images. But how strange—this alarming realisation did not cool me but only further inflamed me. Today, awake in the clear light of an autumn day, I cannot explain the absurdity of my actions to myself: I knew, I knew at once with every fibre of my being that I was going into danger unnecessarily, but the anticipation of danger ran through my nerves like a fine madness. I knew there was something terrible and perhaps deadly ahead, I trembled with disgust at the idea of being forced into a criminal, mean and dirty incident somewhere here, but even death itself aroused a dark curiosity in me in my present state of life-induced intoxication, an intoxication I had never known or guessed at before, but now it was streaming over me, numbing me. Something—was it that I was ashamed to show fear, or was it weakness?—something drove me on. I felt intrigued to climb down to this last sewer of life, to squander my whole past, gamble it away. A reckless lust of the spirit mingled with the low vulgarity of this adventure. And although all my nerves scented danger, and I understood it clearly with my senses and my reason, I still went on into the grove armin-arm with this dirty little Prater tart who physically repelled rather than attracted me, and who I knew was bringing me this way just for her accomplices. Yet I could not go back. The gravitational pull of criminality, having taken hold of me that afternoon during my adventure on the racecourse, was dragging me further and further down. And now I felt only the daze, the eddying frenzy of my fall into new depths, perhaps into the last depths of all, into death. After a few steps I stopped. Once again her glance flew uncertainly around. Then she looked expectantly at me. “Well—what are you going to give me?” Oh yes. I’d forgotten that. But the question did not sober me, far 183


from it. I was so glad to give her something, to make her a present, to be able to waste my substance. I hastily reached into my pocket and tipped all the silver in it and a few crumpled banknotes into her outstretched hand. And now something so wonderful happened that even today my blood warms when I think of it: either this poor creature was surprised by the size of the sum—she must have been used to getting only small change for her indecent services—or there was something new and unusual to her in the way I gave it readily, quickly, almost with delight, for she stepped back, and through the dense and evilsmelling darkness I felt her gaze seeking me in great astonishment. And at last I felt what I had not found all evening: someone was interested in me, was seeking me, for the first time I was alive to someone else in the world. The fact that it should be this outcast, this creature who carried her poor abused body round in the darkness, offering it for sale, and who had thrust herself on me without even looking at the buyer, now turned her eyes to mine, the fact that she was wondering about the human being in me only heightened my strange sense of intoxication, clear-sighted and dizzy as I was at one and the same time, both fully conscious and dissolving into a magical apathy. And already the stranger was pressing closer to me, but not in the businesslike way of a woman doing a duty that had paid for. Instead, I thought I felt unconscious gratitude in it, a feminine desire for closeness. I gently took her thin, rickety, childish arm, felt her small, twisted body, and suddenly, looking beyond all that, I saw her whole life: the borrowed, smeared bedstead in a suburban yard where she slept from morning to noon among a crowd of other people’s children; her pimp throttling her; belching drunks falling on her in the dark; the special hospital ward; the lecture hall where her abused body was put on show, sick and naked, as a teaching aid to cheerful young medical students; and the end somewhere in a poorhouse to which she would be carted off in a batch of women and left to die like an 184


animal. Infinite pity for her, for all of them came over me, a warmth that was tenderness without sensuality. Again and again I patted her small, thin arm. And then I bent down and kissed the astounded girl. At that moment there was a rustle behind me. A twig cracked. I jumped back. And a coarse, vulgar male voice was laughing. “There we are. I thought so.” Even before I saw them I knew who they were. Not for one second, dazed and confused as I was, had I forgotten that I was surrounded, and indeed this was what my mysteriously lively curiosity had been waiting for. A figure now emerged from the bushes, and a second behind it: a couple of rough fellows boldly taking up their positions. The coarse laugh came again. “Turning a trick here, eh? A fine gentleman, of course! Well, we’ll see to him now.” I stood perfectly still, the blood beating in my temples. I felt no fear. I was simply waiting for what came next. Now I was in the very depths at last, in the final abyss of ignominy. Now the blow must come, the shattering end towards which I had halfintentionally been moving. The girl had moved quickly away from me, but not to join them. She was in a way standing between us; it seemed that she did not entirely like the ambush prepared for me. The men, for their part, were vexed because I did not move. They looked at each other, obviously expecting some protest from me, a plea, some display of fear. “Oh, so he’s not talking!” said one of them at last, threateningly. The other approached me and said in commanding tones, “You’ll have to come down to the police station with us.” I still did not answer. One of the men put his hand on my shoulder and gave me a slight push. “Move,” he said. I began to move. I did not defend myself, for I did not want to: the extraordinary, degraded, dangerous nature of the situation left me dazed. But my brain remained perfectly clear: I knew that these fellows must fear the police more than I did, that I could 185


buy myself off for a few crowns—but I wanted to relish the depths of horror to the full, I was enjoying the dreadful humiliation of the situation, in a kind of waking swoon. Without haste, entirely automatically, I went the way they had pushed me. But the very fact that I moved towards the light so obediently and without a word seemed to confuse the men. They whispered softly, and then began to talk to each other again in deliberately raised voices. “Let him go,” said one (a pock-marked little fellow), but the other replied, with apparent decision: “No, that won’t do. If poor starving devils like us do such things they put us behind bars. But a fine gentleman like this—he really deserves punishment.” I heard every word, and in their voices I detected their clumsily expressed request for me to begin negotiating with them; the criminal in me understood the criminal in them, understood that they wanted to torment me with fears, while I was tormenting them with my docility. It was a silent battle between us, and—oh, how rich in experience this night was!—and in the midst of deadly danger, here in this insalubrious grove on the Prater, in the company of a couple of ruffians and a whore, I felt the frenzied enchantment of gambling for the second time in twelve hours, but this time for the highest of stakes, for my whole comfortable existence, even my life. And with all the force of my quivering nerves, tensed as they were to breaking point, I abandoned myself to this great game, to the sparkling magic of chance. “Hey, there goes the cop,” said a voice behind me. “Our fine gentleman won’t like this, he’ll be behind bars a week or more.” It was meant to sound like a grim threat, but I heard the man’s hesitant uncertainty. I went placidly towards the dim light, where I did indeed see light glint on a police officer’s spiked helmet. Twenty more paces and I would have reached him. Behind me, the men had fallen silent. I realized they were slowing down. Next moment, I knew, they must retreat like cowards into the dark, into their own world, embittered by the failure of their 186


trick, perhaps to vent their anger on the poor woman. The game was over: again, for the second time today, I had won, I had cheated other strangers of their malicious designs. Pale lantern light was already flickering ahead, and when I turned I looked for the first time into the two ruffians’ faces: bitterness and a craven shame looked out of their uncertain eyes. They still stood there, but downcast and disappointed, ready to slink back into the dark. For their power was gone: it was I they feared now. At that moment I was suddenly overcome—and it was like fermentation within me, bursting the staves in the barrel of my breast to pour out hot feeling into my blood—I was suddenly overcome by an infinite, fraternal sympathy for these two men. What had they wanted from me, these poor hungry, ragged fellows, what had they wanted from me, a satiated parasite, but a few miserable crowns? They could have strangled me there in the dark, they could have robbed me, killed me, but they had not; they had only tried to frighten me in a clumsy, amateurish way for the sake of the loose silver in my pocket. How could I, who had become a thief on a whim, out of a sense of audacity, who had turned criminal for the pleasure of my nerves, how could I dare to torment these poor devils further? And my infinite sympathy was mingled with infinite shame at having toyed with their fear and impatience for my own amusement. I pulled myself together: now that I was safe and the light of the nearby street protected me, I must go along with them and banish the disappointment from those bitter, hungry eyes. With a sudden movement I stepped up to one of them. “Why would you want to report me to the police?” I said, taking care to inject a touch of stress and fear into my voice. “What good will it do you? Perhaps I’ll be locked up, perhaps not. But it won’t do you any good. Why do you want to make my life a misery?” They both stared at me in embarrassment. They must have expected anything: cries, threats to make them cringe like 187


growling dogs, not this subservience. At last one of them said, not threateningly at all, but as it were apologetically:” Justice have got to be done! We’re only doing our duty, right?” This comment was obviously prepared for such cases, yet it rang false. Neither of the pair dared look at me. They were waiting. And I knew what they were waiting for. They were waiting for me to beg for mercy and offer them money. I still remember everything about those seconds. I recollect every nerve that stirred in me, every thought that shot through my mind. And I know what I maliciously wanted at first: I wanted to make them wait, torment them a little longer, relish the pleasure of keeping them on tenterhooks. But soon I forced myself to beg, because I knew it was time for me to relieve these two of their anxiety. I began putting on a show of being terrified, I begged for mercy, asked them to keep all this quiet and not make me wretched. I saw these poor amateur blackmailers begin to feel awkward, and the silence between us was milder now. And then at last, at last I said what they had been longing to hear all this time. “I’ll—I’ll give you—I’ll give you a hundred crowns.” All three started and looked at each other. They had not expected so much, not now that all was really lost for them. At last one of them, the pock-marked man with the shifty eyes, pulled himself together. He started to speak twice, but couldn’t get it out. Then he said—and I felt that he was ashamed as he spoke—“Two hundred crowns.” “Oh, shut it!” the girl suddenly intervened. “You be glad he gives you anything. He ain’t done nothing, he didn’t hardly touch me. This is too much.” She was shouting at them in genuinely embittered tones. And my heart sang. Someone was sorry for me, someone was speaking up for me, kindness was born of something low and mean, blackmail gave rise to some dim desire for justice. How 188


good it felt, how it responded to the swelling tide of my feelings! No, I must not play with these people or torment them in their fear and shame any longer—enough, enough! “Very well, two hundred crowns.” All three fell silent. I took out my wallet. Slowly, very openly I held it in my hand. With one move they could have snatched it from me and fled into the dark. But they looked shyly away. There was some kind of secret pact between them and me, not a conflict and a gamble any more but a condition of trust and justice, a human relationship. I took the two notes from the bundle of stolen money and handed them to one of the men. “Thank you,” he said automatically, and turned away. He himself obviously felt how ridiculous it was to thank me for money obtained by blackmail. He was ashamed, and his shame— for I could feel everything that night, I could read the meaning of every gesture—his shame distressed me. I did not want a human being to feel ashamed in front of me, one of his own kind, a thief like him, weak, cowardly, lacking in will-power. I felt pain for his humiliation, and wanted to lift it from him. So I refused his thanks. “No, it is for me to thank you,” I said, surprised at the amount of true feeling in my voice. “If you had reported me to the police I’d have been done for. I’d have had to shoot myself, and you’d have gained nothing by that. It’s better this way. I will go right over there, and perhaps you will go the other way. Good night.” They stood silent for a moment longer. Then one man said: “Good night,” and then the other, and last the whore, who had stayed in the dark all this time. The words sounded warm and heartfelt, like true good wishes. I sensed in their voices that somewhere deep in their dark natures they liked me, they would never forget this strange moment. It might perhaps return to their minds again in the penitentiary or the hospice; something of me lived on in them, I had given them something. And the pleasure 189


of giving it filled me as no emotion had ever done before. I walked alone through the night to the exit from the Prater. All inhibition had left me, I had been like a man missing, presumed dead, but now I felt my nature flowing out into the whole infinite world in a plenitude I had never known before. I sensed everything as if it lived for me alone, and as if in its own turn it linked me with that flow. The black trees stood around me, rustling, and I loved them. Stars shone down from above, and I breathed in their white salutation. I heard singing voices somewhere, and I felt they were singing for me. Now that I had torn away the carapace from my breast everything was suddenly mine, and the joy of lavish abandonment swept me on. Oh, how easy it is, I thought, to give pleasure and rejoice in that pleasure yourself: you have only to open yourself up and the living current will flow from one human being to another, falling from the heights to the depths, rising up again like spindrift from the depths into infinity. At the exit of the Prater, beside a cab rank, I saw a street trader, tired and bowed over her paltry wares. She had baked goods for sale, covered with dust, and a few fruits; she had probably been sitting there since morning bending over the few coins she had earned, and weariness bent her back. Why not make her happy too, I thought, now that I am happy? I chose a small pastry and put a banknote down in front of her. She began busily looking for change, but I was already walking on and saw only her start of delight, saw the bent back suddenly straighten, while her open mouth, frozen in amazement, sent a thousand good wishes after me. Holding the pastry, I went up to a horse standing wearily in the shafts. It turned and gave me a friendly snort, and its dark eyes showed gratitude when I stroked its pink nostrils and gave it the sweet morsel. And as soon as I had done that I wanted more: to give more pleasure, to feel how a few silver coins, a few notes printed on coloured paper can conquer fear, kill want, kindle merriment. Why were there no beggars here? Why no children 190


who would have liked to have the bunches of balloons on strings which a surly, white- haired cripple was taking home, disappointed by the poor business he had done all this long, hot day. I went up to him. “I’ll take the balloons.” “Ten hellers each,” he said suspiciously, for what would this elegant gentleman of leisure want with his coloured balloons at midnight? “I’ll take them all,” I said, giving him a ten-crown note. He swayed on his feet, looked at me as if something had dazzled him, and then, trembling, gave me the string that held the whole bunch together. I felt the taut string tug at my finger; the balloons wanted to be gone, to be free, to fly through the air. Go then, fly where you like, be free! I let go of the strings, and up they suddenly rose like so many coloured moons. Laughing people came up from all sides, lovers emerged from the shadows, drivers cracked their whips and called to each other, pointing out the freed balloons drifting over the trees towards the houses and rooftops. The onlookers all glanced cheerfully at each other, enjoying my happy folly. Why did I never know before how easy and how good it is to give pleasure? All of a sudden the banknotes were burning a hole in my wallet again, twitching in my fingers like the strings of the balloons just now. They wanted to fly away from me into the unknown too. And I took them, those I had stolen from Lajos and my own—for I felt no difference between them now and no guilt—and kept them ready to be given to any who wanted one. I approached a street-sweeper morosely sweeping the deserted Praterstrasse. He thought I wanted to ask him the way, and looked up with a surly expression; I smiled and held out a twenty-crown note. He started, uncomprehending, then finally took it and waited to see what I wanted in return. But I just smiled at him again, said: “Buy something you like,” and went on. I kept looking around to see if anyone wanted something from me, and when no one came up I just handed the money out myself: I gave a note to a whore who accosted me, two notes to a lamplighter, I 191


threw one into the open hatch of a basement bakery, and so I went on, leaving behind me a wake of amazement, thanks and pleasure, I walked on and on. Finally I crumpled notes up and scattered them around the empty street and on the steps of a church, liking the idea of the old ladies who would come to morning service, find all those banknotes and thank God, or of a poor student, a girl or a workman on their way out coming upon the money in amazement and delight, just as I had discovered myself in amazement and delight that night. I couldn’t say now where and how I scattered all those banknotes, and finally my silver too. There was some kind of delirium in me, an outpouring like love- making, and when the last pieces of paper had fluttered away I felt light, as if I could fly, and I knew a freedom I had never known before. The street, the sky, the buildings, all seemed to flow together and towards me, giving me an entirely new sense of possession and of belonging: never, even in the most warmly experienced moments of my life, had I felt so strongly that all these things were really present, that they were alive, that I was alive, and that their lives and mine were one and the same, that life is a great and mighty phenomenon and can never be hailed with too much delight. It is something that only love grasps, only devotion comprehends. There was one last dark moment, and that came when, having walked happily home, I put the key in my door and the corridor leading to my rooms opened up black before me. I was suddenly overcome by fear that I would be returning to my old life if I entered the apartment of the man I had been until this moment, if I lay down in his bed and found myself once more connected with everything from which this night had so wonderfully released me. No, I must not be what I had been before, remote from the real world, I must not be the correct, unfeeling gentleman of yesterday and all the days before. I would rather plunge into any depths of crime and horror, but I must have the reality of life! I was tired, inexpressibly tired, yet I feared that 192


sleep might close over me, and then its black silt would sweep away all the hot, glowing, living emotions that this night had aroused in me, and I might find that the whole experience had been as fleeting and without foundation as a fantastic dream. But I woke cheerfully to a new morning next day, and none of that gratefully flowing emotion had run away into the sand. Four months have passed since then, and my old paralysis of feeling has not returned. I still bloom warmly as I face the day. The magical intoxication of my experience when the ground of my old world suddenly gave way under my feet, plunging me into the unknown, when I felt the delirium of speed mingled with the profundity of all life as I fell into my own abyss—yes, that flowing heat is gone, but since that hour I have been conscious of my own warm blood with every breath I take, and I daily feel new lust for life. I know I am a different man now, with different senses; different things arouse me, and I am more aware than before. I dare not say, of course, that I have become a better man; I know only that I am a happier man because I have found some kind of meaning in an existence that had been so cold, a meaning for which I can find no term but life itself. Since then I hold back from nothing, for I feel the norms and formalities of the society in which I live are meaningless, and I am not ashamed in front of others or myself. Words like honour, crime, vice, have suddenly acquired a cold, metallic note, I cannot speak them without horror. I live by letting myself draw on the power I so magically felt for the first time on that night. I do not ask where it will carry me: perhaps to some new abyss, into what others call vice, or perhaps to somewhere sublime. I don’t know and I don’t want to know. For only he who lives his life as a mystery is truly alive. But never—and I am sure of this— have I loved life more fervently, and now I know that all who are indifferent to any of the shapes and forms it takes, commit a crime (the only crime there is!). Since I began to understand myself, I have understood much of many other things: someone’s avid glance into a shop 193


window can distress me, the playfulness of a dog can delight me. I suddenly care for everything; I am indifferent to nothing now. In the paper (which I used to consult only in search of entertainment and auction sales) I read of a hundred things that excite me every day; books that once bored me suddenly reveal their meaning to me. And the strangest thing of all is that I can suddenly talk to people outside the bounds of polite conversation. My manservant, who has been with me for seven years, interests me and I often talk to him; the caretaker whom I used to pass by, thinking no more of him than if he were a moving pillar, recently told me about his little daughter’s death, and it affected me more than the tragedies of Shakespeare. And this change—although I continue to lead my life in circles of polite tedium so as not to give myself away—this change seems to be gradually becoming evident. I find that many people are suddenly on terms of warm good friendship with me; for the third time this week a strange dog ran up to me in the street. And friends tell me with a certain pleasure, as if speaking to one who has recovered from an illness, that I am quite rejuvenated. Rejuvenated? I alone know that I am only just beginning to live. Well, it is a common delusion to think the past was nothing but error and preparation for the present, and I can well see that it is presumptuous of me to think that taking a cold pen in a warm, living hand and recording my feelings on dry paper means that I am really alive. But if it is a delusion, then it is the first ever to delight me, the first to warm my blood and open my senses to me. And if I write about the miracle of my awakening here, then I do it for myself alone, for I know the truth of this more profoundly than any words can say. I have spoken to no friend about it; my friends never knew how dead to the world I was, and they will never know how I live and flourish now. And should death strike me in the middle of this life of mine, and these lines should fall into another’s hands, that idea does not alarm or distress me. For he who has never known the magic of such an hour will not 194


understand, as I myself could not have understood half a year ago, that a few fleeting, apparently disconnected incidents on a single evening could so magically rekindle a life already extinguished. I feel no shame before such a man, for he will not understand me. But he who knows how those incidents are linked will not judge or feel pride. And I feel no shame before him, for he will understand me. Once a man has found himself there is nothing in this world that he can lose. And once he has understood the humanity in himself, he will understand all human beings.

TN 2018

195

Stefan Zweig - Olağanüstü Bir Gece (Türkçe-Deutsch-English)  
Stefan Zweig - Olağanüstü Bir Gece (Türkçe-Deutsch-English)  
Advertisement