Page 1

1


STEFAN ZWEIG (1881-1942): Roman, şiir, öykü, deneme ve oyun gibi farklı türlerde yetkin ürünler veren yazar, Viyana’da doğdu. Yaşamı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1913’te Salzburg’a yerleşti. 1934’te Nazilerin baskısı yüzünden bu kentten ayrıldı. Önce İngiltere’ye, 1940’ta da Brezilya’ya göç etti. 1942’de karısıyla birlikte intihar etti. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu ilgi onu derin karakter incelemelerine götürmüştü. Önemli denemeleri arasında Balzac, Dickens ve Dostoyevski’yi konu aldığı Drei Meister (1920; Üç Büyük Usta); Hölderlin, Kleist ve Nietzsche’yi incelediği Der Kampf mit dem Dämon (1925; Kendileriyle Savaşanlar) ile Casanova, Stendhal ve Tolstoy’la ilgili Drei Dichter ihres Lebens (1928; Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar) sayılabilir. Yazara ün kazandıran bir başka yapıtı Sternstunden der Menschheit’tır (1928; Yıldızın Parladığı Anlar). Zweig ayrıca Joseph Fouché, Marie Antoinette ve Mary Stuart’ın nesnellikten çok sezgiye dayanan biyografilerini yazmıştır. Çok sayıda yapıtı arasında Verwirrung der Gefühle (1925; Karmaşık Duygular) adlı bir öykü kitabıyla Ungeduld des Herzens (1938; Sabırsız Yürek) adlı bir psikolojik romanı da mevcuttur.

2


Stefan Zweig

KORKU

Almanca aslından çeviren: İlknur İgan

3


Bayan Irene âşığının dairesinden çıkıp merdivenlerden aşağı inerken birden yine o anlamsız korkuya kapıldı. Gözlerinin önünde kara bir topaç vınlayarak dönmeye başladı; dizleri katılaştı, dehşetle donup kaldı. Aniden kapaklanmamak için hemen parmaklığa tutunması gerekti. Bu tehlikeli ziyareti ilk kez yapmıyordu, bu ani ürpertiye hiç yabancı değildi, yine de içinden ne kadar dirense de evine dönerken her seferinde nedensiz yere bu saçma ve gülünç korku nöbetine yenik düşüyordu. Randevuya gitmesi daha kolaydı. Arabayı sokağın başında durduruyor sağına soluna bakmadan birkaç adımda apartmanın kapısına geliyor ve merdiveni hızla çıkıyordu, zaten hemen açılan kapının ardında beklendiğini biliyordu ve içine biraz sabırsızlığın da karıştığı bu ilk korku bir hoş geldin kucaklamasının sıcaklığında dağılıp gidiyordu. Fakat sonra, eve gitmeye hazırlandığında, o gizemli dehşet duygusu tekrar kabararak Irene’yi üşütüyordu, suçluluğun ürpertisiyle bu duyguya biraz da anlamsız bir delilik karışıyor, sokakta herkesin nereden geldiğini anlayacağını ve şaşkınlığı karşısında yüzüne küstahça güleceklerini sanıyordu. Âşığının yanında geçirdiği son dakikalar bu önsezinin giderek artan huzursuzluğuyla zehirleniyordu; içindeki gitme sabırsızlığıyla elleri asabi bir telaşla titremeye başlıyor, âşığının sözlerini dalgınlıkla dinliyor ve tutkusunun son belirtilerini aceleyle geri çeviriyordu; o anlarda tüm benliğiyle oradan uzaklaşmak, bir an önce gitmek, o evden, o binadan, o maceradan çıkıp kendi sakin, burjuva dünyasına geri dönmek istiyordu. Kendi bakışlarındaki güvensizliği görme korkusuyla aynaya bakmaya cesaret edemiyordu, ama üstünde başında yaşadığı tutkulu saatleri ele veren bir iz kalmış mı diye bakması gerekiyordu. Sonra sıra, âşığının onu avutmak için boş yere söylediği avutucu sözlere geliyordu, heyecandan onları duymuyordu bile ve bir an kapının ardında durup merdivenden inip çıkan var mı diye kulak kabartıyordu. Fakat dışarıda korku, pençesini geçirmek için sabırsızlanarak onu beklemekte oluyor4


du ve yüreğini öyle bir güçle sıkıştırıyordu ki, birkaç basamağı inene kadar nefesinin daraldığını, zorlukla topladığı gücünün tükendiğini hissediyordu. Bir dakika kadar gözleri kapalı, öylece durdu ve merdiven sahanlığının loş serinliğini hırsla içine çekti. O sırada üst katta bir kapı kapandı, Bayan Irene korkuyla toparlandı ve yüzündeki kalın tülü elinde olmadan biraz daha sıkılayarak basamakları hızla indi. Şimdi onu, o en son ve en korkunç an bekliyordu, o yabancı apartmanın kapısından sokağa çıkmanın dehşetini yaşadı; belki de oradan geçmekte olan bir tanıdık merakla nereden geldiğini soracak ve şaşkınlıkla yalan söylemek zorunda kalacaktı. Koşu öncesinde hız alan bir atlet gibi başını eğdi ve ani bir kararla aralık kapıya yöneldi. Anlaşılan tam o sırada içeri girmek isteyen bir kadınla sertçe çarpıştılar. Sıkılarak “Pardon,” dedi ve hemen geçip gitmek istedi. Fakat kadın kapının önüne geçip yolunu kapatarak Irene’ye öfkeyle ve gizlemediği bir aşağılamayla baktı. “Hah, sonunda yakaladım işte!” diye kaba bir tonda patavatsızca bağırdı. “Elbette, siz namuslu bir kadınsınız değil mi, sözüm ona! Bir koca, onca para ve sahip olduğunuz her şey yetmiyor, bir de zavallı bir kızın erkeğini baştan çıkarıyorsunuz…” “Tanrı aşkına… neyiniz var sizin… Yanılıyorsunuz…” diye kekeledi Bayan Irene ve geçip gitmek için beceriksizce bir girişimde bulundu, fakat iriyarı bedeniyle kapıyı kapatmış olan kadın şirretçe karşılık verdi: “Hayır, hayır yanılmıyorum… sizi tanıyorum… Eduard’dan geliyorsunuz, benim erkek arkadaşımın yanından… Sonunda yakaladım sizi işte, son zamanlarda bana niçin o kadar az zaman ayırdığını şimdi anlıyorum… sizin yüzünüzden demek ki… sizi adi!…” “Tanrı aşkına,” diye ölgünleşen bir sesle onun sözünü kesti Bayan Irene, “böyle bağırmayın.” Ve ister istemez sahanlığa doğru geriledi. Kadın ona alayla baktı. Korkudan titreyen hali, gözle görünen çaresizliği hoşuna gitmişti sanki, çünkü şimdi kendinden emin, alaycı ve hoşnut bir gülümsemeyle kurbanını 5


süzüyordu. Sesi, aldığı adice hazla ağırlaşmış, adeta keyfi yerine gelmişti. “Demek evli hanımlar, asil ve kibar hanımlar, bir başkasının erkeğini çalmaya gittiklerinde böyle giyiniyorlar. Yüzleri gizli, tülle örtülü… elbette, sonradan yine namuslu kadını oynayacaklar ya…” “Siz… siz benden ne istiyorsunuz?… Sizi tanımıyorum bile… Benim gitmem gerek…” “Elbette gitmelisiniz… eşiniz beyefendinin yanına… sıcak yuvanıza gitmeli, asil hanımefendi rolüne bürünmeli ve üstünüzdekileri çıkarttırmak için hizmetçilerinizi çağırmalısınız… Ama bizim gibiler ne haldedir, açlıktan gebermek üzere midirler, kibar hanımlar böyle şeylere aldırmaz… Elimizde kalan son şeyi, erkeğimizi de çalıverirler…” Irene birden kendini toparladı ve belli belirsiz bir sezgiye uyarak elini para çantasına götürdü, ilk eline gelen kâğıt paraları çekip aldı. “Buyurun… buyurun alın… ama artık bırakın geçeyim… Buraya bir daha asla uğramayacağım… size söz veriyorum.” Kadın kötü kötü bakarak parayı aldı. “Şıllık,” diye mırıldandı bu arada. Bayan Irene bu lafı duyduğunda gerildi, fakat bu arada kadının kapıdan çekildiğini görünce, intihar eden birinin kendini kuleden atması gibi, nefesi kesilerek, yüreği daralarak dışarı fırladı. Hızla yürürken yanından geçip giden yüzleri çarpılmış maskeler gibi algıladı ve gözleri karararak köşede duran bir arabaya kadar sürüklenircesine yürüyüp kendini içeri zor attı. Bedenini yastıkların üzerine bir külçe gibi bıraktı, sonra içindeki her şey dondu ve kıpırtısız kaldı, sürücü sonunda hayretle bu tuhaf yolcuya nereye gitmek istediğini sorduğunda Irene, bloke olmuş beyni adamın söylediklerini kavrayana kadar bir süre bomboş baktı. Sonra “Güney Garı’na,” dedi çabucak ve aniden kadının kendisini izleyebileceği düşüncesine kapılarak “Acele edin,” diye ekledi, “lütfen acele edin!” Bu karşılaşmanın yüreğini ne kadar ezmiş olduğunu ancak yola çıktıktan sonra hissetti. Bedenine asılı iki soğuk ve cansız 6


nesne gibi kaskatı duran ellerini yokladı ve bir anda sarsılarak titremeye başladı. Boğazından acı bir şeyler yükseliyor, kusacak gibi oluyor, aynı zamanda da göğsünü yerinden söken bir kasılma hissiyle anlamsız ve kör bir öfke hissediyordu. Beynine bir olta iğnesi gibi sıkıca saplanmış duran bu anının dehşetinden kurtulmak için çığlık atmak veya etrafına yumruklar savurmak, alaycı gülüşüyle o berbat yüzü, kadının pis nefesinden yükselen o bayağılık kokusunu, yüzüne karşı nefretle aşağılık laflar savuran o ahlaksız ağzını, tehditle salladığı morarmış yumruğunu unutmak istiyordu. Bulantı duygusu giderek artıyor, boğazındaki yumru daha da yükseliyor, üstelik hızla giden arabada sağa sola savruluyordu; tam şoföre biraz yavaşlamasını söyleyecekti ki, belki de taksi ücretini ödeyecek kadar parası kalmamış olabileceği aklına geldi, bütün kâğıt paralarını o şantajcıya vermişti. Şoföre hemen durmasını işaret etti ve adamı tekrar hayrete düşürerek birden arabadan iniverdi. Kalan para neyse ki yetti. Fakat bu kez de kendisini yabancı bir mahallede, telaşla itişip kakışarak koşturan insanların arasında buldu; bütün davranışları, bütün konuşmaları Irene’ye neredeyse fiziksel bir acı veriyordu. Korkudan dizlerinin bağı çözülmüştü, adım atmakta zorlanıyordu, fakat eve dönmek zorundaydı. Tüm gücünü topladı ve bir bataklıkta veya diz boyu karda yürüyormuş gibi insanüstü bir gayret sarf ederek sokak sokak ilerledi. Sonunda evine vardı ve asabi bir telaşla merdivene atılmışken, huzursuzluğuyla dikkat çekmemek için yavaşlayıp yukarı öyle çıktı. Ancak hizmetçi kız mantosunu aldıktan sonra, yan odada küçük kızının ağabeyiyle şen şakrak oyun oynadığını duyduğunda ve sakinleşen bakışları her tarafta kendine ait şeyleri algıladığında bir korunmuştuk ve aidiyet hissetti, görünüşte sükûnetini yeniden kazandı, ama heyecan dalgaları içten içe hâlâ tedirgin göğsüne çarpıp duruyordu. Tülünü çıkardı, sakin görünmeye iyice kararlı olarak yüzünü pudraladı ve yemek odasına girdi, kocası akşam yemeği için hazırlanmış masanın 7


başında gazete okuyordu. “Geç kaldın, Irene’ciğim,” dedi hafif bir sitemle ve kalkıp karısını yanağından öptü, bu öpücük kadında sıkıntılı bir utanç hissi doğurdu. Masaya oturdular, adam gözünü gazetesinden ayırmadan kayıtsızlıkla sordu: “Bunca zaman neredeydin?” “Ben… Amelie’yle beraberdim… alışverişe çıkacaktı… ben de onunla gittim,” diye açıklamaya girişti. Bu kadar kötü bir yalan uydurarak düşüncesizlik ettiği için daha o anda kendine kızmıştı. Diğer zamanlarda hep inceden inceye düşünür, bütün kontrol olasılıklarını göz önünde bulundurarak bir yalan hazırlardı, ne var ki o akşam korkudan bunu unutmuş ve anında beceriksizce bir şeyler uydurmak zorunda kalmıştı. Kocası geçenlerde tiyatroda izledikleri bir oyundaki gibi arkadaşına telefon edip sorarsa ne yapacağını düşündü. “Neyin var senin?… Gergin görünüyorsun… hem şapkanı niçin çıkarmadın?” diye sordu kocası. Şaşkınlığının bir kez daha fark edilmiş olması Irene’yi irkiltti, hemen kalkıp şapkasını çıkarmaya odasına gitti, aynanın karşısına geçip tedirgin gözlerinin içine baktı, bakışlarının yeniden güven ve kararlılık kazandığını görünceye kadar öyle bekledi. Sonra tekrar yemek odasına döndü. Kız yemeği getirdi ve o akşam da, diğer bütün akşamlar gibi geçti, belki biraz daha az konuştular, pek neşeleri yoktu; sönük, zoraki sohbetleri ikide bir de kesiliyordu. Irene düşüncelerinde durmadan geriye dönüyor, kadının karşısına çıktığı o tatsız anı, o iğrenç şantajcıyı hatırladığında içi dehşetle katılaşıp kalıyordu. O zaman kendini korunmuş hissetmek için başını kaldırıyor, her biri bir anlam ve anıya bağlı olarak odaya yerleştirilmiş eşyalara tek tek dokunuyor, onların yakınlıklarıyla rahatlıyor ve tekrar biraz huzur buluyordu. Çelik adımlarıyla sessizliğin içinde ağır ağır ilerleyen duvar saati, düzenli, tasasız ve güvenli ritminden bir şeyleri, belli etmeden Irene’nin yüreğine de aktarıyordu. Ertesi sabah kocası avukatlık bürosuna, çocuklar da gezmeye 8


gittiklerinde nihayet kendi başına kalan Irene, berrak öğle öncesi ışığında dün yaşadığı dehşet verici karşılaşmayı tekrar gözden geçirdiğinde korkusu epey hafifledi. Bayan Irene öncelikle tülünün çok kalın olduğunu ve o kişinin yüz hatlarını tam olarak seçip de tekrar gördüğünde onu tanımasının olanaksız olduğunu düşündü. Artık bundan kaçınmak için gerekli önlemleri sakince düşünebilirdi. Âşığını bir daha evinde kesinlikle ziyaret etmeyecek ve böylece bir baskın olasılığı tamamen ortadan kalkmış olacaktı. Geriye sadece, bu kişiyle tesadüfen karşılaşma riski kalıyordu, ama bu da pek mümkün değildi, çünkü hemen arabaya binerek oradan kaçtığı için izlenmiş olamazdı. İsmini ve evini bilmiyordu, yüzünü ancak belli belirsiz görmüştü, bu durumda kendisini kesin bir şekilde tanıyabileceğinden korkmasına da gerek yoktu. Fakat bu fazla uzak olasılık için bile hazırlıklıydı Bayan Irene. Bir kere korkunun kıskacından kurtulunca, hemen sükûnetini korumaya, her şeyi inkâr etmeye ve soğukkanlılıkla bir yanlışlık olduğunu öne sürmeye karar verdi, ziyaretini kanıtlayacak başka bir delil bulunamayacağından o kadını da şantaj yapmakla suçlayacaktı. Başkentin en önemli avukatlarından birinin karısı olması boşuna mıydı? Kocasının meslektaşlarıyla konuşmalarından gayet iyi biliyordu ki, şantajı bastırmak için anında ve büyük bir soğukkanlılıkla harekete geçmek gerekirdi ve tehdit edilenin göstereceği her huzursuzluk belirtisi, şantajcının üstünlüğünü artırmaktan başka bir şeye yaramazdı. Aldığı ilk önlem âşığına kısa bir mektup yazarak yarın kararlaştırdıkları saatte gelemeyeceğini bildirmek oldu, daha sonraki günlerde de gidemeyecekti. İlk kez yazısını değiştirerek yazdığı bu mektubu bir kez daha okuduğunda biraz soğuk buldu ve hemen daha samimi sözcüklerle değiştirmek istediyse de dünkü karşılaşmayı hatırlar hatırlamaz duyduğu derin öfkeden, satırlarındaki soğukluğun bilinçdışı nedenini anladı. Âşığının kendinden önce böylesine aşağılık ve rezil bir kadına ilgi göstermiş olması gururunu incitmişti, şimdi sözcüklerini daha 9


kindar bir duyguyla gözden geçirdiğinde, ona gideceği tarihi kendi keyfine göre açık bırakırken kullandığı o intikamcı ve soğuk ifadeden hoşnut kaldı. Küçük bir çevre içinde tanınan bir piyanist olan bu gençle bir gece toplantısı sırasında tesadüfen tanışmış ve kısa bir süre sonra, aslında pek de istemeden ve nasıl olduğunu da tam anlayamadan onun metresi oluvermişti. Ne kanı kanına ısınmış ne de ruhsal veya bedensel anlamda ona bağlanmıştı. Kendini ona gerçek bir ihtiyaç veya büyük bir hayranlık duymadan teslim etmişti, biraz istemine karşı direnç gösterme tembelliğinden, biraz da tedirgin edici bir merak yüzünden. Ruhunda bir âşık edinme gereksinimi yaratacak bir neden yoktu, evliliği mutlu ve doyumluydu, kadınlarda çok görülen manevi bakımdan körelme gibi bir şikâyeti de olmamıştı. Kültürel olarak kendisinden üstün, varlıklı kocasının, iki çocuğunun yanında tembel ve mutlu bir korunmuşluk içinde rahat, refah içinde, son derece sakin bir hayat yaşıyordu. Fakat fırtına veya bunaltıcı sıcak kadar, havanın durgunluğu da insanı rahatsız edebilir, aynı şekilde ılımlı bir mutluluk da talihsizlik kadar kışkırtıcı olabilir ve isteksizlik çeken pek çok kadın için, umutsuzluğun getirdiği sürekli bir doyumsuzluktan daha tekinsizdir. Tokluk da açlıktan daha az kışkırtıcı değildir. Irene’de macera merakını uyandıran da hayatının tehlikesiz ve güvenli oluşuydu. Yaşadığı ortamda onu zorlayan hiçbir şey yoktu. Elini nereye atsa pürüzsüzdü, bütün hayatı özenle, şefkatle, sevgiyle ve evcimen bir rahatlıkla sarmalanmıştı; Irene, varoluştaki bu ölçülülüğün hiçbir zaman dış kıstaslara vurulamayacağını, aksine insanın içiyle ilişkisizliğinin bir yansıması olduğunu fark etmeksizin kendini bir şekilde bu rahatlık tarafından kandırılmış ve gerçek yaşamdan uzaklaştırılmış hissediyordu. Evliliğin ilk yıllarının dostane yatıştırıcılığı ve genç anne oluşun oyunsu çekiciliğiyle solgunlaşmış olan büyük aşka ve baş döndüren duygulara dair genç kızlık hayalleri, Irene otuzlu yaşlarına yaklaşırken yeniden canlanmaya başladı. O da her 10


kadın gibi kendini büyük tutkulara layık görüyor, ama bunu göze alma cesaretini gösteremiyordu, oysa maceranın gerçek bedeli tehlikeye atılabilmektir. İşte hoşnutluğunu kendi başına çoğaltamadığı böyle bir zamanda, bu genç adam, saklamadığı güçlü bir hayranlıkla ona yaklaşarak sanatın romantizmine bürünmüş olarak Irene’nin burjuva dünyasına adımını attığında genç kızlık günlerinden beri ilk kez ruhunun derinlerinden etkilendiğini hissetti. Onun dünyasındaki erkekler normalde Irene’de gördükleri “güzel kadın” imajını sıkıcı espriler ve küçük flörtleşmelerle överken içindeki dişiye gerçek bir ilgi göstermezlerdi. Genç adamda onu çeken, fazlasıyla ilginç hatlara sahip yüzündeki hafif bir hüzün gölgesiydi belki de; ancak bu hüznü ve melankoliyle ağırlaşan o düşünceli halini de sanatının teknik yanı gibi alıştırmayla edinmiş olup olmadığının ayrımını yapamıyordu. Etrafını rahatı yerinde orta sınıf insanları tarafından çevrilmiş hisseden Irene bu hüzünde daha üstün bir dünyanın tasavvurunu gördü, kitaplardan tanıdığı ve tiyatrodan romantizmini bildiği bu dünyayı seyretmek için, ister istemez kendi gündelik yaşantısının kıyısından eğilerek baktı. O an hissedilen hayranlıkla söylenen, belki de yakışık alacağından biraz daha hararetli bir övgü sözcüğü piyanistin başını kaldırıp kadına bakmasına neden oldu ve daha ilk bakışıyla Irene’yi buldu. Genç kadın korktu, ama aynı zamanda da korkunun şehvetini hissetti. Irene’ye her şeyin karanlıkta içinden ışıdığı duygusu veren hararetli bir sohbet, zaten uyanmış olan merakını öylesine meşgul etmiş ve kışkırtmıştı ki, onunla başka bir konserde tekrar karşı karşıya gelmekten kaçınmadı. Sonra birbirlerini daha sık gördüler, çok geçmeden görüşmeleri bir rastlantı olmaktan çıktı. O zamana kadar sahip olduğu müzik bilgisine pek güvenmeyen ve sanat duygusunu da fazla önemsemeyen Irene’de, gerçek bir sanatçının, onun yol göstericiliğine ve anlayışına önem verdiğini tekrar tekrar belirtmesi güven yarattı ve birkaç hafta sonra genç adam son eserini evinde sadece ona çalmayı önerdiğinde bunu kabul etti. Genç adamın 11


önerisi yarı yarıya içtendi belki de, ama öpücüklerle ve ardından Irene’nin ne olduğunu anlayamadan ona teslim olmasıyla unutuldu gitti. İlk duygusu, şehvete doğru bu beklenmedik geçişin verdiği korku oldu, ilişkilerini sarmalayan gizemli ürperti aniden dağılmıştı. Evliliğine iradesizce ihanet etmiş olmanın suçluluk bilincini kısmen hafifletense, içinde yaşadığı burjuva âlemini ilk kez kendi kararıyla –böyle olduğuna inanıyordu– yadsımış olmanın verdiği iç gıcıklayıcı kendinden hoşnutluk duygusuydu. Kendi kötülüğü karşısında duyduğu dehşetin ilk günlerdeki ürkütücülüğü giderek, bu hoşnutluk duygusuyla artan bir gurura dönüştü. Ne var ki, bu gizemli heyecanlar sadece ilk zamanlarda tam bir gerilim yaşattılar. İçgüdüleri içten içe bu insana karşı ve öncelikle de, onda asıl merakını çekmiş olan yeniliğe ve farklılığa karşı direnç halindeydi. Giyim tarzının aykırılığı, evindeki Çingenelere özgü hava, güvenli bir gelire sahip olmayışı, israf ve kısıtlanma arasında sürekli gidip gelişi, Irene’nin burjuva anlayışı için iticiydi; çoğu kadın gibi o da sanatçıları uzaktan çok romantik, kişisel ilişkilerde çok nazik görmek istiyordu, ama göreneklerin demir parmaklıklarının arkasından, onlar göz alıcı vahşi yaratıklardı. Genç adamın sanatı karşısında duyduğu tutku bedensel yakınlaşma sırasında rahatsız ediyordu, bu ani ve şiddetli kucaklayışlardan aslında hoşlanmıyor, başına buyruk dizginsizliklerini ister istemez kocasının yıllardan sonra hâlâ çekingen ve saygılı tutkusuyla karşılaştırıyordu. Fakat bir kez sadakatsizlik yapmışken, ne mutluluk ne de hayal kırıklığı duyarak, bir görev duygusu ve alışkanlığın verdiği bir tür tembellikle bu genç adama gitmeyi sürdürdü. Hafif kadınların, hatta sokak kadınlarının arasında bile sıkça rastlandığı gibi, her şeyi, ihaneti bile bir düzene sokmak isteyen, kaçamaklara bir tür evcillik katmaya ve en aykırı duyguya bile sabırla gündelik bir maske geçirmeye çalışan, içlerindeki burjuvalık duygusunun çok güçlü olduğu o kadınlardandı Irene de. Birkaç hafta sonra âşığını yaşamının belli bir yerine dikkatlice yerleştirmiş, eşinin 12


ailesiyle görüşürken de yaptığı gibi ona haftada bir gün belirlemiş, ama bu yeni ilişki için eski düzeninden hiç ödün vermemişti, sanki yaşamına bir ölçüde yeni bir şey eklemişti sadece. Bu âşık çok geçmeden, varlığının konforlu işleyişinde hiçbir şeyi değiştirmez olmuştu, ılımlı mutluluğunun bir uzantısı, üçüncü bir çocuk veya yeni bir araba yerine geçmiş ve bu macera gözüne meşru bir haz kadar sıradan görünmeye başlamıştı. Şimdi macerayı ilk kez gerçek bedeli olan tehlikeyle ödemek zorunda kaldığında da pintice değerini hesaplamaya başladı. Kaderin şımarttığı, ailesinin nazlı yetiştirdiği, refahtan neredeyse isteklerini yitirmiş bu dayanıksız kadına karşılaştığı ilk sıkıntı bile fazla gelmiş gibiydi. Ruhsal tasasızlığından özveride bulunmayı göze almamak için âşığını hiç düşünmeden rahatına feda etmeye hazırdı. Hemen o gün öğleden sonra âşığının elden gönderdiği yanıt geldi; bu çaresizce yalvaran, sızlanan, suçlayan mektup, Irene’yi bu maceraya bir son verme kararında yine tereddüde düşürdü, bu tutku gururunu okşamış ve genç adamın kendinden geçercesine ümitsizliğinden etkilenmişti. Âşığı ısrarla hiç olmazsa ayaküstü bir buluşma rica ediyor, bilmeden onu incittiyse en azından suçunu anlamak istiyordu. Irene’ye bu kez de, surat asmayı sürdürerek ve kendini nedensizce geri çekip değerini yükselterek oynayacağı bu yeni oyun çekici gelmişti. Kendini bir heyecan fırtınasının ortasında hissediyor ve içi soğuk olan her insan gibi, kendisi yanmadan tutku ateşiyle sarılmış olmaktan hoşlanıyordu. Genç adamı bir pastaneye çağırdı. Genç kızlığında aynı yerde bir aktörle buluşmuş olduğunu hatırladı birden, adamın göstermiş olduğu hayranlık ve kaygısızlığı şimdi gözüne çocukça göründü. Onca yıllık evlilikten sonra küllenmiş olan romantizmin hayatında şimdi yeniden canlanmaya başlaması ne tuhaftı, bunu düşünerek kendi kendine gülümsedi. Dün o kadınla yaşadığı çirkin karşılaşmadan içten içe sevinç duydu adeta, uzun zamandan beri ilk defa gerçek bir duyguyu o denli 13


güçlü ve sarsıcı biçimde hissetmişti, her zaman çok kolay gevşeyebilmesine rağmen bu kez gerilimi hâlâ sürüyordu. Kadınla tekrar karşılaşma olasılığına karşı onu yanıltmak için bu kez dikkat çekmeyen, koyu renk bir elbise ve farklı bir şapka seçti. Tanınmasını zorlaştırmak için bir tül hazırlamıştı bile, ama birden yükselen bir inatla bunu bir kenara bıraktı. Onun gibi önemsenen, saygın bir kadın tanımadığı birinden korktuğu için sokağa rahatça çıkamayacak mıydı? Tehlikenin doğurduğu korku, içinde tuhaf bir çekim, ürpertici bir haz karıncalanması başlatmıştı bile, bu parmaklarım bir hançerin soğuk ağzına sürmek veya bir namlunun, içinde ölümü barındıran kara ağzına bakmak gibi bir duyguydu. Maceranın ürperticiliği Irene’nin korunmuş yaşamında alışkın olmadığı bir şeydi, bu duygu onu şimdi bir oyun gibi çekiyordu; sinirlerinde harika bir gerilme, kanında elektrikli bir kıvılcımlanma hissediyordu. Sadece sokağa adımım attığı ilk an geçici bir korku hissi, üşütücü ve asabi bir titreme dalgası bedenini yalayıp geçti; suya tamamen dalmadan önce parmağının ucuyla soğukluğuna bakarken olduğu gibi. Fakat bu üşüme duygusu sadece bir saniye sürdü, sonra içi birdenbire her zaman rastlanmayan bir yaşama sevinciyle doldu, öylesine hafif, güçlü ve esnek adımlar atmaktan, aslında yabancısı olduğu bir biçimde dik ve güvenli yürümekten haz duyuyordu. Pastanenin o kadar yakın oluşuna neredeyse üzüldü, çünkü şimdi bilinmeyen bir güçle maceranın gizemli cazibesine doğru çekiliyordu. Ne var ki, buluşma için ayırdığı zaman kısaydı ve içinde hissettiği hoş bir güven âşığının onu beklemekte olduğunu haber veriyordu. Pastaneye girdiğinde bir köşede oturmakta olan genç adamın ayağa fırlayışındaki heyecan Irene’nin hem hoşuna gitti hem de canını sıktı. Yüreğindeki heyecanın karmaşasıyla öyle bir sorular ve sitemler yığınını gürültüyle önüne seriverdi ki, Irene sesini alçaltması için onu uyarmak zorunda kaldı. Evine gitmeyişinin asıl nedenine hiç değinmeden, belirsizlikleriyle genç adamı daha da kışkırtan imalarla oynayıp durdu. Bu kez âşığının istekleri 14


karşısında ulaşılmaz kaldı ve vaatlerde bulunmaktan da kaçındı, çünkü bu gizemli ve ani çekilmesinin onu ne kadar kışkırttığını hissetmişti… Yarım saatlik hararetli bir sohbetten sonra hiçbir sevecenlik göstermeden, hatta vaadinde bile bulunmadan oradan ayrıldığında, sadece genç kızlığından tanıdığı çok tuhaf bir hisle için için tutuşuyordu. Aşağılarda hafif, kıvılcımlanan bir alev parlıyor ve ateşe dönüşüp tüm bedenine yayılmak için rüzgârın esmesini bekliyordu sanki. Sokakta yürürken kendisine yöneltilen her bakışı hızla kaydediyordu. Onca erkeği kendine baktırmanın beklenmedik başarısıyla yüzünün nasıl göründüğünü o kadar merak etti ki, sonunda kırmızı güllerin ve üzerlerinde çiy taneleri pırıldayan menekşelerin arasında kendi güzelliğini görmek için bir çiçekçi dükkânının vitrinindeki aynanın önünde durdu. Işıltılar saçarak kendisine baktı, genç ve tasasızdı, yarı aralık, iştahlı ağzı aynadan hoşnutlukla gülümsüyordu, yola devam ederken de kendisini kanatlanmış gibi hissetti; bedeninin zincirlerinden kurtulmak, dans etmek veya hoplamak ihtiyacı adımlarının her zamanki ritmini değiştirmişti. Michael Kilisesinin önünden geçerken kendisini eve, o dar ve düzenli dünyaya çağıran çan sesinin yükseldiğini duyduğunda hiç hoşuna gitmedi. Genç kızlık günlerinden beri kendisini hiç bu kadar hafif, bütün algılarını bu kadar canlı hissettiği olmamıştı, ne evliliğin ilk günleri ne de âşığının kucaklamaları bedeninde böyle kıvılcımlanmalar yaratmıştı. Şimdi kanında hissettiği bu nadir hafifliği, bu tatlı büyülenmişliği gündelik saatlerin düzenine uyarak harcamak düşüncesine katlanamıyordu. Yoluna yorgun devam etti. Evin önüne geldiğinde bir kez daha tereddütle durdu, yaşadığı anların heyecanını, havadaki harareti göğsünü iyice gererek bir kez daha solumak, maceranın durulmak üzere olan son dalgalarını da yüreğinin ta derinlerinde hissetmek istiyordu. O sırada birisi omzuna dokundu. Arkasına dönüp baktı. Karşısında ansızın o nefret ettiği suratı görünce ölesiye korkarak, “Siz… siz… ne istiyorsunuz yine?” diye kekeleyerek sordu 15


ve hakkında hayırlı olmayacak bu sözcüklerin ağzından çıktığını fark ettiğinde daha da ürktü. Bir daha karşılaşacak olursa bu kadını tanımamaya, her şeyi inkâr etmeye, şantajcıya karşı koymaya karar vermişti aslında… Fakat bu fırsatı kaçırmıştı artık. “Yarım saattir burada sizi bekliyorum Bayan Wagner.” İsmini duyduğunda Irene irkildi. Bu kadın adım da, evini de biliyordu. Artık bütün kozlarını kaybetmişti, kurtuluş umudu kalmamıştı. Özenle ölçüp biçip hazırladığı sözcükler dilinin ucundaydı, fakat uyuşmuş gibiydi, ses çıkartacak gücü yoktu. “Yarım saattir burada sizi bekliyorum Bayan Wagner,” diye tehdit edercesine tekrarladı kadın. “Ne istiyorsunuz… siz benden ne istiyorsunuz?” “Bunu siz de biliyorsunuz Bayan Wagner,” –adını duymak Irene’yi irkiltti yine-, “niçin geldiğimi gayet iyi biliyorsunuz.” “Onu bir daha görmedim… beni rahat bırakın… onu bir daha asla görmeyeceğim… asla…” Kadın Irene heyecandan konuşamaz hale gelene kadar rahatını bozmadan bekledi. Sonra kendisinden aşağı konumdaki birini azarlar gibi sertçe konuştu: “Yalan söylemeyin! Pastaneye kadar peşinizden geldim.” Irene’nin gerilediğini görünce de alayla devam etti: “Nasılsa işsizim. Çalıştığım yerden kapı dışarı edildim, yeterince iş yokmuş, zor zamanlardaymışız, öyle söylediler. Eh, ben de bundan faydalanıp biraz gezintiye çıkıyorum işte… aynı kibar hanımlar gibi.” Bunları Irene’nin yüreğine saplanan soğuk bir hainlikle söyledi. Bu bayağılıktaki çıplak hoyratlık karşısında kendini savunmasız hisseden Irene, kadının yine sesini yükseltebileceğini veya kocasının gelebileceğini, her şeyini kaybedebileceğini aklından geçirerek korkuya kapıldı. Hemen manşonuna uzanıp gümüş para çantasını aldı, eline gelen bütün paraları alelacele çıkardı ve ganimetinden emin, elini çoktan uzatmış küstahça bekleyen kadının avucuna bıraktı. 16


Fakat bu arsız el, geçen seferki gibi paraları hisseder hissetmez verilenle yetinerek kapanmadı, havada bir pençe gibi gergin sallanmaya devam etti. Ağzını alayla büzen kadın, “Gümüş çantayı da verin ki paraları kaybetmeyeyim!” deyip hafiften kıkırdayarak güldü. Irene onun gözlerinin içine baktı, ama sadece bir an için. Bu küstah, adice alaycılık katlanılır gibi değildi. Tiksintinin yakıcı bir sancı gibi tüm bedenine yayıldığını hissetti. Bir an önce gitmek, bu surattan kurtulmak istiyordu. Başını çevirip değerli çantasını hızla kadına uzattı, sonra dehşet içinde koşarak merdivenlerden çıktı. Kocası daha dönmemiş olduğu için kendini divanın üstüne atabildi. Bir çekiç darbesi yemiş gibi kıpırtısız, öylece yattı, yalnızca şiddetle titreyen parmaklarının hareketiyle kolu boydan boya sarsılıyordu. Ancak dışarıda kocasının sesini duyduğunda büyük bir çabayla toparlandı, otomatik hareketlerle, ruhu boşalmış bir halde sürüklenerek öbür odaya gitti. Artık dehşet evinin içine çöreklenmişti ve odalarını terk etmeye niyeti yoktu. Irene, o korkunç karşılaşmanın görüntülerini dalga dalga belleğinde yükselten pek çok boş zamanı boyunca durumunun umutsuzluğunu açıkça gördü. Bunu nasıl yaptığını aklı almasa da, kadın ismini ve adresini öğrenmişti ve daha ilk girişimlerinde bu kadar başarılı olduktan sonra sahip olduğu bilgilerden sürekli bir şantaj için yararlanacağına kuşku yoktu. Uzun yıllar boyunca hayatına bir kâbus gibi çökecekti, en delice çabayı gösterse bile bu kadını silkeleyip atması olanaksızdı; çünkü varlıklı bir kadın olmasına ve kocasının zenginliğine rağmen, ondan bir kerede tümüyle kurtulmasını sağlayacak kadar büyük miktarda parayı kocasının haberi olmadan bulması mümkün değildi. Ayrıca kocasının rastlantıyla anlattığı olaylardan ve girdiği davalardan bildiği kadarıyla, böyle aşağılık ve dolandırıcı tiplerle yapılan anlaşmaların da, sözleşmelerin de hiçbir değeri yoktu. Bu belayı daha bir veya iki 17


ay uzak tutabileceğini hesapladı, sonra aile mutluluğunun çökmesi kaçınılmazdı, bu çöküşte şantajcıyı da kendisiyle birlikte sürükleyeceğini bilmek de içini rahatlatmaya yetmiyordu. Muhtemelen daha önce de hüküm giymiş bu sefil insanın altı ay içeride yatması, kendi uğrayacağı kayıpla kıyaslanamazdı ve Irene şimdi dehşetle fark ediyordu ki, kendisi için mümkün olan tek yaşam biçimini yitirmek üzereydi. Onuru zedelenmiş, lekelenmiş olarak yeni bir hayata başlamak, o zamana kadar her şeyi hazır bulmuş, kaderini hiçbir biçimde kendisi belirlememiş biri olan Irene’ye imkânsız görünüyordu, hem sonra çocukları, kocası, ancak şimdi kaybetmek üzereyken değerini anladığı onca şey, bu dünyaya aitti, bütün bunların nasıl da varlığının kopmaz birer parçası olduklarını şimdi hissediyordu. Eskiden elinin tersiyle ittiği pek çok şey şimdi gözüne müthiş gerekli görünüyordu ve sokaklarda fırsat kollayan tanımadığı bir serserinin, sıcak yuvasını bir sözüyle yıkabilecek güce sahip olması Irene’ye bazen hayal ürünü ve gerçekdışıymış gibi geliyor, kavramakta zorlanıyordu. Şimdi dehşet verici bir kesinlikle felaketin kaçınılmaz, kurtuluşun olanaksız olduğunu hissediyordu. Fakat… fakat… ne olacaktı? Sabahtan akşama kadar bu soruyla uğraştı. Günün birinde kocasına bir mektup gelecekti, sonra karanlık bakışlarla içeriye girip kolunu kavradığını, sorguya çektiğini görür gibi oldu. Peki sonra… sonra ne olacaktı? Kocası ne yapacaktı? Hayal gücü bu noktada karmaşık ve insafsız bir korkunun karanlığında eriyip gidiyordu. Gerisini düşünemiyordu, bütün tahminleri dipsiz bir karanlıkta dağılıveriyordu. Fakat bütün bu bunaltıcı düşünceler içinde fark ettiği tek bir şey oldu; aslında kocasını ne kadar az tanıdığının, kararlarını önceden kestirmekte ne kadar zorlandığının dehşetle ayrımına vardı. Onunla ailesinin ön ayak olmasıyla, ama karşı çıkmadan ve sonraki yıllarda da hayal kırıklığına dönüşmeyen belli bir sempati duyarak evlenmişti. Sekiz yıldır onun yanında rahat, huzurlu ve mutlu bir hayat sürüyordu, ondan çocukları olmuştu, bir yuva kurmuşlar 18


ve bedensel yakınlık içinde sayısız saatler geçirmişlerdi, fakat şimdi belli bir durumda nasıl davranacağım tahmin etmeye çalıştığında onun kendisi için ne kadar yabancı ve bilinmez kaldığını anlıyordu. Şimdi telaşla geriye bakarak son yıllarını didik didik gözden geçirdiğinde, onun gerçek yapısını daha önce asla araştırmamış olduğunu ve katı mı davranır, yoksa bağışlayıcı mıdır, sert midir, sevecen midir, hiç bilmediğini keşfediyordu. İlk kez duyduğu bu varoluş korkusuyla ortaya çıkan fazlasıyla gecikmiş bir suçluluk duygusu içinde, kocasının sadece toplumsal varlığını yüzeysel biçimde tanıdığını kendine itiraf etmek zorunda kaldı. Böyle trajik bir anda vereceği kararı belirleyecek olan iç dünyasını hiç bilmiyordu. İster istemez küçük jestleri ve imaları araştırmaya, benzer durumlarda ne tür yorumlar yapmış olduğunu hatırlamaya çalıştı ve utanç dolu bir şaşkınlıkla fark etti ki, kocası kişisel görüşlerini ona hiçbir zaman aktarmamış, ama öte yandan kendisi de bir sorununu ona içtenlikle açmamıştı. Ancak şimdi kocasının hayatını tek tek tüm yönleriyle yorumlamaya girişmekteydi. Duyduğu korku Irene’yi, onun yüreğinin gizli odalarına bir giriş bulabilmek için en küçük anıyı bile yoklamaya zorluyordu. Artık kocasının en küçük sözüne bile dikkat kesiliyor, eve dönüşünü sabırsızlanarak, heyecan içinde bekliyordu. İçeri girdiğinde kendisini selamlarken yüzüne bakmasa bile, jestlerinde –elini öpüşünde, hafifçe saçını okşayışında– derin bir sevginin belirtisi olabilecek bir sevecenlik algılıyordu, zaten abartılı davranışlardan çekinirdi Irene. Kocası onunla konuşurken her zaman ölçülüydü, hiçbir zaman sabırsızlık veya heyecan göstermezdi, davranışları sakin ve dostçaydı; Irene şimdi tedirginlik içinde, onun hizmetkârlara olan tavrının da pek farklı olmadığını, hatta çocuklara karşı tavrından daha soğuk olduğunu düşünüyordu; çocuklarla birlikteyken her zaman canlanır, bazen onlarla neşeyle şakalaşır, bazen de tutkulu bir sevecenlik gösterirdi. Kocası o akşam da, evde olan bitenleri ayrıntılı olarak sordu, böylece Irene’nin o gün nelerle ilgilendiğini ortaya 19


sermesine fırsat verirken kendi yaptığı şeyleri gizliyordu. Irene artık gözlemlediği için, kocasının onu ne kadar kolladığını, zararsız sıradanlıklarını ürpererek fark ettiği gündelik konuşmalara uyum sağlamak için ne kadar çekingence çabaladığını keşfetti. O kendisiyle ilgili tek söz etmeyince Irene’nin yatıştırmaya can attığı merakı yine doyumsuz kaldı. Konuşmalarından bir ipucu elde edemeyince bu sefer kocası koltuğunda oturmuş keskin elektrik ışığının altında kitabını okurken onun yüzünü inceledi. Yabancı bir yüze bakar gibi bakıyor, tanıdığı ama bir anda yabancılaşan hatlarından, sekiz yıllık beraberlikleri boyunca kayıtsızca ondan sakladığı kişiliğini anlamaya çalışıyordu. Alnı, içten gelen güçlü bir zihinsel zorlanmayla şekillenmişçesine aydınlık ve soyluydu, ağzı ise sert ve ödünsüzdü. Son derece erkeksi hatlarındaki her şey gergindi, enerji ve güç doluydu. Kocasının o ılımlı ciddiyetini, varlığındaki görülür sertliği bunlarda bir güzellik bulduğuna şaşarak, bir tür hayranlıkla seyretti; oysa şimdiye kadar bu halini pek de muhabbetli bulmaz, daha konuşkan ve sosyal olmasını yeğlerdi. Gerçek gizini saklıyor olmaları gereken gözleriniyse kitabına çevirerek Irene’nin gözleminden kaçırmıştı. Böylece soru dolu bakışlarıyla sadece kocasının profilini izleyebiliyor, bu kavisli hatlar bağışlayan veya suçlayan bir söz yerine geçiyormuşçasına gözlerini alamıyordu. Irene, bu hatların sertliğinden ürkmekle birlikte kararlılıklarındaki tuhaf güzelliğin de ilk kez farkına vardı. Aniden kocasına bakmaktan hoşlandığım, haz ve gurur duyduğunu hissetti. Bu duygusunu fark ettiğinde bir şeyler göğsünü titretir gibi oldu, kaçırılmış bir şeylerin pişmanlığı gibiydi bu, onunla bedensel temas sırasında algıladığını hiç hatırlamadığı şehvetli bir gerilimdi adeta. O sırada kocası gözlerini kitabından kaldırdı. Irene, bakışlarındaki yakıcı merakla onun kuşkusunu uyandırmamak için aceleyle loşluğa sığındı. Üç gündür evden dışarı çıkmıyordu. Birdenbire ısrarla evde 20


kalmaya başlamasının diğerlerinin dikkatini çektiğini sıkıntıyla sezinledi, çünkü hiçbir zaman günlerce, hatta saatlerce bile eve kapandığı olmazdı. Ev işlerine mecbur olmayan, maddi bağımsızlığı sayesinde ufak tefek geçim sıkıntılarından uzak yaşayan ve kendi varlığından sıkılan bir kadın olarak Irene için evi, geçici bir sığınma yerinden başka bir şey değildi; oysa sokaklar, tiyatrolar, renkli karşılaşmalarıyla ve sürekli dışarıdan gelen yeniliklerle sosyal ortamlar, bulunmayı en çok sevdiği yerlerdi, çünkü buraların keyfini çıkartmak hiçbir içsel çaba gerektirmiyordu, hatta duyuları uyuşukken bile pek çok uyarım alabiliyordu. Bayan Irene, tüm düşünce tarzıyla birlikte, Viyana burjuvazisinin, aralarındaki gizli bir anlaşmaya uyarak yaşıyormuş gibi görünen o elit kesimine dahildi, bu görünmez kulübün bütün üyeleri aynı saatlerde, aynı ilgi alanlarında sürekli birbirleriyle karşılaşırlardı, durmadan tekrarlanan bu birbirini gözleme ve kıyaslama hali giderek yaşamlarının anlamı yerine geçmişti. Böylesine tembelce bir ortaklığa bağımlı, kendine dönük ve yalnızlaştırıcı bir yaşam tarzı ter türlü temelden yoksundu, duyular uygun dozda sansasyondan oluşan alışılmış besinini bulamayınca isyan ediyor ve yalnızlık, kısa sürede kendi kendine düşmanlığı getiriyordu. Bayan Irene, zamanın sonsuza değin üstüne yüklendiğini hissediyordu, saatler alışılmış programı belirleyemediklerinde tüm anlamlarını yitiriyorlardı. Odaların dört duvarı arasında, zindana kapatılmış gibi hiçbir şey yapmadan gerginlikle dolaşıyordu, Irene’nin gerçek dünyası olan sokaklar ve dışarıdaki yaşam şimdi ona kapalıydı, dışarıda elinde ateşten kılıcıyla şantajcı bekliyordu. Ondaki bu değişimi ilk fark edenler çocukları, özellikle de oğlu oldu; çocuk mama’sini bu kadar çok evde görmekten duyduğu hayreti sıkıntı yaratan bir açıklıkla dile getirirken hizmetçiler aralarında fısıldaşmakla yetiniyor ve mürebbiyeyle karşılıklı fikir yürütüyorlardı. Irene, evde göze batan varlığına, bir kısmı çok iyi düşünülmüş çeşitli gerekçeler göstermek için çabalıyordu, fakat bu açıklamalarının yapaylığından, yıllar 21


boyunca kendi evindeki varlığının ne kadar gereksizleşmiş olduğunu fark etti. Ne zaman bir işe el atmaya kalkışsa, bunu alışkanlıklarına müdahale gibi algılayan birilerinin itirazıyla karşılaşıyordu. Bütün alanlar doldurulmuş, Irene kendi evinin bünyesinde yabancı bir cisim gibi olmuştu. Ne yapacağını, zamanı nasıl geçireceğini bilemiyor çocuklarına yaklaşmayı bile başaramıyordu. İlgisinin aniden artmasını yeni bir denetim gibi algılayan çocuklar rahatsız oldular. Böyle yakınlaşma girişimlerinden birinde, yedi yaşındaki oğlu açıkça artık niçin gezmeye çıkmadığım sorduğunda Irene utançtan kızardığını hissetti. Yardıma kalkıştığı her yerde düzeni bozuyor, hangi işe katılsa kuşku uyandırıyordu. Sürekli evde oluşunu, akıllıca geri çekilip odasında kitap okuyarak veya bir işle meşgul olarak gözden uzak tutmayı başaracak beceriye de sahip değildi, içinde varlığını hep hissettiği korku Irene’de bütün güçlü duygular gibi gerginlik yaratıyor, kendini bir odadan diğerine atmasına yol açıyordu. Her telefon çalışında, her kapı sesinde irkiliyor, kendini bir insan görme beklentisiyle ve özgürlük özlemiyle perdelerin arasından sokağı gözetlerken yakalıyordu, fakat içi sürekli, yoldan geçenler arasından onu rüyalarına kadar izleyecek birinin aniden başını kaldırıp yukarı bakacağı korkusuyla doluydu. Dingin varlığının birdenbire çözülüp dağıldığını hissediyor, bu bezginlikle bütün hayatının mahvolduğu duygusuna kapılıyordu. Oda hapsinde geçirdiği bu üç gün Irene’ye sekiz yıllık evliliğinden daha uzun geldi. Fakat üçüncü akşam, kocasıyla birlikte gidecekleri, haftalar öncesinden kabul ettikleri bir davet vardı, şimdi bunu geçerli bir neden göstermeden aniden iptal etmesi olanaksızdı. Ayrıca bir süredir yaşamının etrafını çeviren bu görünmez dehşet parmaklıklarının da, eğer yok olup gitmek istemiyorsa artık kırılması gerekiyordu. İnsanlara ihtiyacı vardı, birkaç saat olsun kendinden ve korkunun o öldürücü yalnızlığından uzaklaşıp dinlenmeye ihtiyacı vardı. Hem başka nerede yabancı bir evde, arkadaşlarının arasında olacağı kadar güvende olabilirdi, 22


yollarını bekleyen o sinsi takipten başka nerede daha iyi korunabilirdi. Dışarı çıktığında bir saniye kadar ürperdi, o karşılaşmadan sonra kadının bir yerlerde pusuya yatmış olabileceği sokaklara ilk kez adım atıyordu. Elinde olmadan kocasının koluna sarılıp gözlerini yumdu, kaldırımdan arabaya kadar olan birkaç adımlık yolu hızla yürüdü, sonra araba gecenin ıssız sokaklarında hızla yol alırken kocasının yanında kendini güvende hissederek gevşedi, içindeki ağırlık kalktı, gittikleri evin merdivenlerinden çıkarken kendisini güvende hissediyordu. Şimdi birkaç saatliğine seneler önce nasılsa öyle olabilecekti; hapishane duvarlarının arasından tekrar güneşe çıkan biri gibi daha bilinçli bir sevinçle kaygısız ve neşeli olacaktı. Burada bütün takiplerden korunacağı siperlerin arkasındaydı, nefret içeriye giremezdi; onu seven, sayan, ona hayranlık duyan insanların arasındaydı; kaygısızlığın tozpembe ışığını yansıtan, şık giyimli, iyi niyetli insanların ve nihayet onu da kucaklayan bir haz duygusunun içindeydi. İçeriye girer girmez kendine yönelen bakışlardan güzelliğini hissetmişti, bildiği ve uzun zamandır özlemini çektiği bu duyguyla daha da güzelleşmişti. Hep aynı düşüncenin bir burgaç gibi beynine saplandığını, içinin yaralı olduğunu, acıdığını hissettiği bütün o günlerdeki suskunluktan sonra bu Irene’ye nasıl da iyi geliyordu, tekrar teninin içine işleyip kanını tutuşturan okşayıcı sözcükler duymak nasıl da rahatlatıcıydı. Durup kendini dinledi, göğsünde bir huzursuzluk, dışarı çıkmak isteyen bir şeyler hissediyordu. Birden ne olduğunu anladı, özgürleşmek isteyen, bastırılmış kahkahalar vardı içinde. Şampanya şişesinin mantarının patlaması gibi, çınlayan kahkahaları küçük koloraturlarla yükseldi, durup durup güldü, bazen bu dizginsiz coşkusundan utansa da az sonra kendini tutamayıp tekrar gülüyordu. Gevşeyen sinirleri rahatlamış, tüm duyuları güçlenmişti, sağlıklı ve zindeydi, günlerden beri ilk kez gerçek bir iştahla yedi, susuzluktan ölüyormuşçasına içti. Kuruyup kalmış insan susuzluğu çeken ruhu her şeyden 23


canlılık ve haz süzüyordu. Yan tarafta çalınan müzik yanan teninin derinliklerine işliyor, Irene’yi çağırıyordu. Dans başladı, farkına bile varmadan kendini dans edenlerin arasında buldu. Hayatında hiç böyle dans etmemişti. O coşkulu dönüşler içindeki tüm ağırlığı çıkartıp savuruyordu, ritim bedeninde yayılarak hararetli devinimlerle soluk alıyordu. Müzik durduğunda Irene sessizlikten azap duyuyordu. Ürperen bedeninde huzursuzluk yılanının dili dolaşıyor ve o kendini tekrar dans edenlerin arasına atıyordu, dans serinleten, rahatlatan, insanı taşıyan bir su gibiydi. Hiçbir zaman usta bir dansçı olmamıştı; hareketleri fazla ölçülü, fazla tedbirli, sert ve dikkatliydi, fakat özgür kalan sevincin sarhoşluğu bütün bedensel tutukluklarını çözmüştü. Önceleri en yabanıl tutkularını bile bir kalıba sokmuş olan o çelik çember, o utanç ve önlemlilik çemberi, şimdi ortasından kırılıvermişti; Irene huzurla gevşediğini, engellerden ve koşullardan bağımsızlaştığını hissediyordu. Çevresindeki elleri, kolları hissediyor, dokunuşları ve uzaklaşmaları, sözcüklerin soluğunu, kahkahaların gıdıklayıcılığını, müziğin kanında titreştiğini duyuyordu; tüm bedeni gerilmişti, öylesine gerilmişti ki giysileri tenini yakıyordu, bu sarhoşluğu daha derinlerde çıplak olarak hissedebilmek için üzerindeki her şeyi sıyırıp atmak istiyordu. “Irene, neyin var senin?” – gözlerinde gülücüklerle, kavalyesinin sarılışının sıcaklığıyla, sallanarak döndü. Kocasının hayretle donmuş bakışları, sert ve soğuk kalbine saplanıverdi. Irene korktu. Çok mu taşkın davranmıştı? Çılgınlığıyla bir şeyleri ele mi vermişti? “Ne… ne demek istiyorsun Fritz?” diye kekeledi. Kocasının bakışlarındaki, giderek derinlere işleyen ve şimdi ta yüreğinde hissettiği sert darbeyle afallamıştı. O gözlerdeki delici kararlılık karşısında çığlık atmak istedi. Daha sonra kocası, “Tuhaf şey!” diye mırıldandı. Sesinde boğuk bir şaşkınlık vardı. Irene, ne demek istediğini sormaya cesaret edemedi. Fakat kocası başka bir şey söylemeden arkasını 24


döndü, onun geniş ve sert omuzlarını, çelik gibi katı ensesini gördüğünde tüm bedeni ürperdi. Delicesine aklından geçen, bir katil sırtı gibi düşüncesini hemen uzaklaştırdı. Kendi kocasını ilk kez görüyormuşçasına ne kadar güçlü, ne kadar tehlikeli olabileceğini ancak o zaman hissetti. Müzik yeniden başladı. Beylerden biri yanına geldi, Irene otomat gibi koluna girdi. Fakat şimdi her şey ağırlaşmıştı, neşeli melodi katılaşıp kalmış bedenini artık hareket ettiremiyordu. Yüreğinden ayaklarına kadar bunaltıcı bir ağırlık yayılmıştı, her adım acı veriyordu. Kavalyesinden izin isteyip dansı bırakmak zorunda kaldı. Yerine dönerken ister istemez kocası yakınlarda mı diye baktı. Birden korkuyla irkildi. Kocası sanki onu bekliyormuş gibi hemen arkasında duruyordu ve bir kez daha dimdik gözlerinin içine baktı. Ne istiyordu? Bildiği bir şeyler mi vardı? Çıplak göğsünü ondan saklamak ister gibi elinde olmadan yakasını düzeltti. Kocasının suskunluğu da bakışları gibi inatla devam ediyordu. “Gidelim mi?” diye sordu Irene korkuyla. “Evet.” Kocasının sesi sert ve kaba çıkmıştı. Önden yürüdü. Irene onun geniş, ürkütücü ensesini tekrar gördü. Kürkünü omuzlarına koymuş olmalarına rağmen üşüyordu. Yolda hiç konuşmadan yan yana oturdular. Irene’nin tek sözcük etmeye cesareti yoktu. Belli belirsiz yeni bir tehlikenin yaklaştığını hissediyordu. Şimdi iki yandan da sarılmıştı. O gece bunaltıcı bir rüya gördü. Bilmediği bir müzik çalıyordu, salon aydınlık ve yüksek tavanlıydı; içeriye girdi, kalabalığın ve renklerin arasına karıştı, o sırada gözünün ısırdığı, ama kim olduğunu çıkartamadığı genç bir adam yanına yaklaştı, kolundan yakaladı, Irene onunla dans etmeye başladı. Kendini hoşnut ve hafif hissediyor, müzik bir dalga gibi ayaklarını yerden kesiyor, artık zemini hissedemiyordu. Böyle dans ederek salondan salona geçtiler. Salonların tavanlarındaki altın yaldızlı avizelerdeki küçük ışıklar çok yükseklerde yıldızlar 25


gibi yanıp sönüyor, duvarlarda peş peşe dizili aynalar gülüşlerini ona geri vererek sonsuz yansımalar halinde ilerilere taşıyorlardı. Dans giderek hızlanıyor, müzik hararetleniyordu. Irene delikanlının kendisine daha fazla yaslandığını, çıplak kollarını daha sıkı kavradığını hissetti, duyduğu acıyla karışık hazdan inledi ve şimdi bakışları, onun bakışlarına gömüldüğünde delikanlıyı tanıdığına kanaat getirdi. Küçük bir kızken uzaktan tutkuyla sevdiği bir aktör olduğunu düşündü, tam sevinçle adını söyleyecekti ki, delikanlı Irene’nin hafif çığlığını ateşli bir öpücükle ağzında hapsediverdi. Böylece dudakları birbirinin içinde erimiş, bedenleri iç içe geçip tutuşmuş halde, esritici bir rüzgârla taşınırcasına salondan salona uçtular. Duvarlar yanlarından kayıp gidiyordu, yerinden havalanan tavanı ve saatleri artık hissetmiyordu, bedeni öylesine hafiflemiş, zincirlerinden kurtulmuş gibiydi. Ansızın omzuna birisi dokundu. Irene durdu, onunla birlikte müzik de durdu, ışıklar söndü, duvarlar karararak birbirlerine yaklaştı, kavalyesi de birdenbire kaybolmuştu. “Erkeğimi geri ver, aşağılık hırsız!” diye bağırdı iğrenç bir kadın; bu oydu, duvarlar çınlıyor, buz gibi parmaklar bileğini sıkıyordu. Irene kendini topladı ve kendisinin de bağırmakta olduğunu duydu, bu delirmiş gibi keskin bir dehşet çığlığıydı, birbirlerine girdiler, ama kadın daha kuvvetliydi, inci kolyesini koparttı, elbisesini yarı yarıya parçaladı, sarkan kumaş parçalarının arasından çıplak göğsü ve kolları göründü. Bir anda ortalık tekrar kalabalıklaştı, insanlar gürültüyle salonlardan çıkıp akın ediyorlardı, onlar yarı çıplak Irene’yi alayla seyrederken diğer kadın ciyak ciyak bağırıyordu: “Erkeğimi benden çaldı, orospu!” Irene nereye kaçacağını, gözlerini nereye çevireceğini bilemiyordu, insanlar giderek daha da yakınına geliyor, meraklı suratlar soluya soluya çıplaklığına saldırıyordu. Bir kurtuluş arayarak bakışlarını çaresizce etrafta gezdirirken birden kocasının karanlık kapının ağzında hareketsiz durduğunu gördü, sağ elini arkasında gizlemişti. Irene bir çığlık atarak kaçmaya başladı. Salondan salona geçerken gözü dönmüş kalabalık da 26


arkasından geliyordu, elbisesinin giderek üzerinden kaydığını hissediyor, artık üzerinde tutmakta zorlanıyordu. O sırada karşısında bir kapı açıldı, kendini kurtarmak için telaşla merdivenlerden aşağıya atıldı, ama aşağıda üzerinde yün etekliği, ellerini pençe gibi kıvırmış o aşağılık kadın bekliyordu. Yan tarafa sıçrayıp kendisini deli gibi dışarıya attı, öteki de arkasından fırladı, gecenin içinde sessiz, uzun sokaklar boyunca koştular, sokak lambaları sırıtarak üzerlerine eğiliyordu. Kadının tahta sabolarının takırtısını sürekli peşinde duyuyordu, ne zaman bir köşe başına varsa kadın karşısına çıkıyordu. Her dönemeçte, her evin arkasında, sağda, solda, dört bir yanda pusudaydı sanki. Her yerde karşısına çıkıyordu, sanki yüzlerce kez çoğalmıştı, atlatılacak gibi değildi, hep önüne geçip saldırıyordu, Irene artık dizlerinin tutmadığını hissediyordu. Sonunda kendini evinin önünde buldu, hemen yukarı koşturdu, fakat kapıyı açtığında karşısında kocasını buldu, elinde bir bıçak, gözlerini ona dikmiş delici bakışlarla bakıyordu. “Neredeydin?” diye sordu boğuk bir sesle. “Hiçbir yerde,” diye yanıtlayan kendi hafif sesini duydu Irene, bir de hemen yanında o yırtık kahkahayı. “Her şeyi gördüm! Her şeyi gördüm!” diye sırıtarak bağırdı kadın. Aniden yanı başında bitmiş, deliler gibi gülüyordu. O sırada kocası bıçağını kaldırdı. “İmdat!” diye bir çığlık attı Irene. “İmdat!…” Irene gözlerini yukarı çevirdi ve korku dolu bakışları kocasınınkilerle karşılaştı. Ne… ne olmuştu? Kendi odasındaydı, lamba yanıyor, soluk bir ışık yayıyordu; evinde yatağındaydı, bir düş görmüştü sadece. Fakat kocası niçin yatağının kenarına oturmuş, yüzüne bir hastaya bakar gibi bakıyordu? Işığı kim yakmıştı, kocası niçin bu kadar ciddi ve kıpırtısız duruyordu? Derin bir korkuyla ürperdi. İster istemez kocasının eline baktı, hayır, bıçak yoktu. Uyku sersemliğini yavaş yavaş üstünden atarken gördüğü düşün imgeleri de dağıldı. Kâbus görmüş ve bağırarak kocasını uyandırmış olmalıydı. Peki ama niçin bu kadar ciddi, dikkatli ve soğuk bakıyordu? Gülümsemeye çalıştı. “Ne… ne oldu? Bana niçin öyle 27


bakıyorsun? Kötü bir düş gördüm sanırım.” “Evet, bağırdın. Öbür odadan duydum sesini.” Ne söyledim, neleri ele verdim, acaba öğrendi mi, diye aklından geçirerek ürperdi Irene. Bir daha gözlerinin içine bakmaya cesaret edemedi. Fakat kocası tuhaf bir sakinlikle, gayet ciddi, ona bakmaya devam ediyordu. “Senin neyin var Irene? Sana bir şeyler oluyor. Birkaç günden beri çok değiştin, ateşin çıkmış gibi, asabisin, kafan dağınık, uykunda bağırıp yardım istiyorsun.” Irene yeniden gülümsemeye çalıştı. “Bir şeyim yok,” diye karşı çıktı. “Benden saklamamalısın. Bir sorunun mu var, bir şey canını mı sıkıyor? Sendeki değişikliği evdeki herkes fark etmiş. Bana güvenmelisin Irene.” Belli etmeden karısına yaklaştı, Irene onun parmaklarının çıplak kolunun üzerinde kaydığını, okşadığını hissetti; kocasının gözlerinde tuhaf bir ışık parlıyordu. İçinde birdenbire onun sıkı bedenine atılarak iyice sarılmak, her şeyi itiraf etmek ve ne kadar acı çektiğini gördüğü şu anda kendisini bağışlamadan da bırakmamak geçti. Ne var ki lambanın solgun ışığı yüzünü aydınlatıyordu. Irene utandı. Söyleyeceklerinden korktu. “Üzülme Fritz,” diyerek gülümsemeye çalışırken bedeni çıplak ayaklarının parmak uçlarına kadar titriyordu. “Biraz gerginim sadece. Yakında geçer.” Kocası elini hemen geri çekti. Irene onun solgun ışıkta sapsan görünen yüzüne baktığında ürperdi, alnına da karanlık düşüncelerin koyu gölgeleri düşmüştü. Kocası usulca doğruldu. “Bilmiyorum ama, son günlerde bana söylemek istediğin bir şeyler var sanmıştım. Sadece ikimizi ilgilendiren bir şeyler. Şimdi yalnızız işte, Irene.” Irene öylece yatıyor, bu ciddi ve örtük bakışlarla hipnotize olmuş gibi hiç kıpırdamıyordu. Her şey ne kadar iyi olabilirdi şimdi, diye geçirdi içinden, tek bir sözcük söylemesi yeterliydi, küçücük bir sözcük. Bağışla, demesi yeterliydi, kocası sebebini sormazdı bile. Ama şu ışık 28


niye yanıyordu, şu patavatsız, küstah, kulak kabartan ışık? Karanlık olsa söyleyebileceğini hissediyordu. Fakat ışık gücünü tüketiyordu. “Yani gerçekten bana söylemek istediğin hiçbir şey yok mu?” Bu nasıl korkunç bir baştan çıkarma girişimiydi, kocası ne kadar da yumuşak bir sesle konuşuyordu! Daha önce bu şekilde konuştuğunu hiç duymamıştı. Fakat şu ışık, ampul, şu sarı, arsız ışık! Kendini toparladı. “Aklından neler geçiriyorsun öyle?” diyerek güldü ve kendi sesindeki zoraki tınıdan kendi korktu. “Uykum huzursuz diye sırlarım mı var sanıyorsun? Hatta maceralarım?” Söylediklerinin yapmacıklığından, sahteliğinden dehşete düştü, iliklerine kadar irkildi ve bakışlarını kaçırmak zorunda kaldı. “Peki, iyi uykular o halde,” dedi kocası kısaca sert bir sesle. Sesi şimdi çok farklıydı, bir tehdit veya kötü, tehlikeli bir alay içeriyordu sanki. Sonra ışığı söndürdü. Irene, onun beyaz gölgesinin kapıda kaybolduğunu gördü, sessiz, soluk, bir hayalet gibi ve kapıyı kapattığında Irene’ye bir tabutun kapağı kapanmış gibi geldi. Tüm yeryüzünü ölü ve boşalmış hissediyordu, sadece kendi donup kalmış bedeninin içinde yüreği göğsünü çatlatacak gibi atıyor ve her atış canını acıtıyordu. Ertesi gün hep birlikte öğle yemeğindeyken –çocuklar kavgaya tutuşmuş ve güçlükle yatıştırılmışlardı– hizmetçi kız bir mektup getirdi. Mektup hanımefendiyeydi ve yanıtı bekleniyordu. Irene tanımadığı el yazısına şaşkınlıkla bakarak zarfı hemen açtı, daha ilk satırda sararıverdi. Birden yerinden fırladı ve diğerlerinin ortak hayretini görünce düşüncesizliğiyle kendini ele verebileceğini anlayıp iyice korktu. Mektup kısaydı. Üç satır: “Lütfen bu mektubu getiren kişiye derhal yüz kron veriniz.” imza ve tarih yoktu, değiştirilmiş 29


olduğu anlaşılan bir el yazısıyla sadece o korkunç ve kesin emir! Bayan Irene parayı almak için odasına koştu, fakat para kutusunun anahtarını yerinde bulamadı, bütün çekmeceleri telaşla altüst ederek anahtarı bulana kadar karıştırdı. Elleri titreyerek parayı kıvırıp bir zarfa koydu ve kapıda bekleyen adama kendisi götürüp verdi. Bütün bunları düşünmeden, duraksamayı bile akıl etmeden hipnotize edilmiş gibi yapmıştı. Sonra, ayrılışının üstünden iki dakika bile geçmeden tekrar yemek odasına döndü. Herkes suskundu. Çekingen bir tedirginlikle yerine oturdu. Telaşla bir mazeret ararken, müthiş bir korkuya kapılarak –eli öylesine titriyordu ki, kaldırmış olduğu bardağını hemen masaya bırakmak zorunda kaldı– heyecandan gözü bir şeyi görmediği için mektubu açık olarak tabağının yanına bırakmış olduğunu fark etti. Kocasının mektubu çekip alması için ufacık bir hareket yeterliydi veya gözü takılsa iri harflerle yazılmış mektubu bir bakışta okuyabilirdi. Irene’nin nutku tutuldu. Hırsızlama uzanarak pusulayı buruşturuverdi, fakat tam cebine sokarken başını kaldırdığında kocasının sert, delici ve acıtıcı bakışlarıyla karşılaştı; daha önceleri onda hiç karşılaşmadığı türden bir bakıştı bu. Ancak son birkaç gündür ona bu bakışlarla güvensizliğin sert darbelerini indirmeye başlamıştı. Bu darbeler Irene’yi derinden sarsıyor ve onlara karşı koymayı başaramıyordu. Kocası, davette dans ederken de bedenine bu bakışla saldırmıştı, geçen gece uykusunun üstünde bir bıçak gibi ışıyan bakış da aynı bakıştı. Bakışım bu kadar keskin, sert, soğuk ve can yakıcı yapan, bir şey biliyor olması mıydı, yoksa öğrenmeye çalışması mıydı? Irene söyleyecek bir şeyler bulmak için çırpınırken aklına birden çoktandır unutmuş olduğu bir anısı geldi. Kocası bir zamanlar, avukat olarak karşı karşıya geldiği bir sorgu hâkiminden söz etmiş, bu adamın bütün marifetinin, bütün sorgu boyunca miyop gözleriyle önündeki belgeleri inceler görünmek ve tam can alıcı noktada bir soru sorarken bakışlarını yıldırım gibi kaldırıp, bir hançer gibi sanığın gözlerine saplamak olduğunu söylemişti. Bir 30


şimşek keskinliğiyle parlayan bu yoğun dikkat karşısında sanık soğukkanlılığını kaybediyor ve özenle kurduğu yalanını sürdüremez oluyormuş. Acaba kocası şimdi bu tehlikeli oyunu oynuyor da kurban kendisi mi oluyordu? Irene, kocasının mesleğine hukuk alanındaki iddiasından çok psikolojik tutkularla bağlı olduğunu bildiği için daha da korktu. Bazı insanların kumar veya seks düşkünü olması gibi, kocası da bir suçu araştırıp ortaya çıkartmaktan, sanığı baskı altına almaktan o denli hoşlanırdı. Böyle bir psikolojik sürek avına çıktığı günlerde varlığı adeta için için ışıldardı. Geceleri sık sık unutulmuş karar metinlerini karıştırmasına yol açan aşırı bir gerginlik, dışa karşı çelik gibi bir sağlamlığa dönüşürdü; az yer, az içer, ama peş peşe sigara yakardı, sözünü de sanki duruşmaya saklıyormuş gibi suskunlaşırdı. Kocasını bir kez bir savunma sırasında izlemiş ve bunu ikinci bir kez tekrar etmemişti; o karanlık tutkuyu, sözlerindeki neredeyse kötücül denebilecek ateşi, yüzündeki o korkutucu ve sert ifadeyi görünce öylesine korkmuştu, şimdi tehditkârca çattığı kaşlarının altındaki sabit bakışlarında aynı ifadeyi tekrar görür gibi oluyordu. Bütün bu unutulmuş anılar o bir saniye içinde yeniden buluştular ve söylemek istediği sözcükleri engellediler. Susup kaldı ve bu suskunluğun ne kadar tehlikeli olduğunu ve makul bir açıklama bulmak için son şansını da kaçırdığını fark ettikçe daha da şaşkınlaştı. Artık bakışlarını yukarı çevirmeye de cesaret edemiyordu, fakat kocasının her zaman gayet sakin duran ellerinin masanın üzerinde küçük hayvanlar gibi asabiyetle dolaştıklarını görmek daha da ürkütücüydü. Neyse ki yemek çabuk bitti, çocuklar hemen fırlayıp neşeyle bağrışarak yan odaya koşturdular; mürebbiyeleri çocukların taşkınlığını dizginlemek için boşuna uğraşıyordu. Kocası da yerinden kalkarak, ağır adımlarla, bir daha dönüp arkasına bakmadan yan odaya geçti. Yalnız kalır kalmaz o uğursuz mektubu tekrar ortaya çıkardı. Satırlara aceleyle bir kez daha göz gezdirdi: “Lütfen bu mektubu 31


getiren kişiye derhal yüz kron veriniz.” Kâğıdı öfkeyle paramparça etti, parçaları buruşturup çöp sepetine atacaktı ki aklına bir şey geldi, bir an durdu, sonra ocağa doğru eğilerek kâğıt parçalarım çıtırdayan közlerin arasına attı. Birden parlayarak bu tehdidi yalayıp yutan beyaz alevleri görmek içini rahatlattı. O anda kapıda geri dönen kocasının ayak sesleri duyuldu. Hemen doğruldu, yüzü ateşten ve yakalanmış olmanın sıkıntısından kızarmıştı. Ocağın kapağı, onu ele verircesine hâlâ açıktı; beceriksizce önüne geçerek ocağı bedeniyle gizlemeye çalıştı. Kocası masaya yaklaştı, purosu için bir kibrit yaktı. Alevi yüzüne yaklaştırdığında Irene onun burun kanatlarında bir titreme görür gibi oldu, bu her zaman kocasının öfkeli olduğunu ele veren bir işaretti. Fakat o sükûnetle yüzüne bakarak şunları söyledi: “Sana sadece bana mektuplarını göstermek zorunda olmadığını hatırlatmak istiyorum. Benden saklamak istediğin bazı şeyler varsa bunda tümüyle özgürsün!” Irene bir şey söylemedi, ona bakmaya cesareti yoktu. Kocası bir an bekledi, sonra purosunun dumanını göğsünün derinliklerinden çeker gibi kuvvetli bir nefesle salıverdi ve ağır adımlarla odadan çıkıp gitti. Irene artık hiçbir şey düşünmemek, sadece yaşamak, kendini uyuşturmak ve ruhunu boş ve anlamsız uğraşlarla oyalamak istiyordu. Evde olmaya da katlanamıyordu, dehşetten delirmemek için sokağa çıkması, insanların arasına karışması gerektiğini hissediyordu. O yüz kronla şantajcıdan hiç olmazsa birkaç günlük özgürlüğünü satın almış olduğunu umuyordu, cesaret gösterip tekrar bir gezintiye çıkmaya karar verdi, hem bazı işlerini halledecekti hem de davranışlarındaki farklılığı evdekilerin gözünden gizlemiş olacaktı. Artık belli bir kaçış yolu bulmuştu. Daha evin kapısından gözlerini yumup bir tramplenden atlar gibi kendini caddenin kalabalığına atıyordu. Bir kez asfaltı ayaklarının altında, sıcak insan kalabalığını etrafında hissetti mi gergin bir telaş içinde, tekrar o tehlikeli bakışlarla karşılaşabileceği korkusuyla gözlerini yere dikerek, 32


bir hanımefendinin dikkat çekmeden yürüyebileceği kadar hızla, körlemesine yürümeye başlıyordu. Eğer izleniyorsa en azından bunu bilmek istemiyordu. Fakat yine de bundan başka bir şey düşünmediğini ve biri tesadüfen bedenine sürtünecek olsa korkuyla irkildiğini fark ediyordu. Yaklaşan her adım, her ses, geçip giden her gölge sinirlerini acıtarak geriyordu; sadece eğer bir arabada veya yabancı bir evdeyse rahat nefes alabiliyordu. Bir bey Irene’ye selam verdi. Başını kaldırınca eski aile dostunu tanıdı; sevimli, geveze bir ihtiyardı, saatlerce ufak tefek, belki de vehmettiği rahatsızlıklarını anlatarak insanı esir aldığı için genellikle onunla karşılaşmamayı yeğlerdi. Ama bugün selamını kuru bir teşekkürle geçiştirip yol arkadaşlığını istememiş oluşuna üzüldü, çünkü bir tanıdık, o şantajcının beklenmedik biçimde karşısına çıkıvermesine karşı bir korunma olurdu. Irene bir an durakladı, dönüp aile dostuna yetişmek istiyordu ki, aniden birisi arkasından yetişmeye çalışıyormuş gibi hissetti ve hiç düşünmeksizin içgüdüsel olarak hızlandı. Fakat korkunun insafsızca bilediği bir sezgiyle peşindekinin de hızlandığını duyuyor ve kaçış olmadığını bilmesine rağmen kendisi de hızlanıyordu. Bir elin neredeyse dokunacağı duygusuyla omuzları ürperdi, ardındaki adımları giderek daha yakınında hissediyordu. Takipçisi artık neredeyse dibindeydi ve arkasından ısrarcı, ama cılız bir sesin “Irene!” dediğini duydu. Sesin sahibinin kim olabileceğini düşündü, ama o felaket elçisi rezil kadın olmadığı kesindi. Rahat bir soluk alarak arkasına döndü. Aniden durduğu için neredeyse üzerine devrilecek gibi olan âşığıyla burun buruna geldi. Şaşkınlık içindeki solgun yüzünden heyecan okunuyordu, Irene’nin hayretini gördüğünde bir de utanç karıştı ifadesine. Tokalaşmak için duraksayarak elini uzattı, Irene karşılık vermeyince tekrar geri çekti. Bir iki dakika kadar delikanlının sadece yüzüne baktı, onunla karşılaşmak o kadar beklemediği bir şeydi. Korku dolu bütün o günler boyunca unuttuğu tek kişi o olmuştu. Fakat şimdi onun çaresizce bir boşluk ifadesi taşıyan sorularla dolu solgun yüzünü yakından 33


gördüğünde içinde aniden sıcak bir öfke dalgası köpürdü. Bir şeyler söylemek için dudakları kıpırdıyordu ve öfkesi yüzünden o kadar belli oluyordu ki genç adam korkarak kekeledi: “Irene, neyin var?” Irene’nin sinirli bir hareketini görünce de sinerek ekledi: “Ben ne yaptım sana?” Irene öfkesini doğru dürüst bastırmayı başaramadan âşığına baktı. “Bana ne mi yaptınız?” diyerek alayla güldü. “Hiç! Hiçbir şey! Sadece iyilik, sadece güzellik.” Genç adam ona hayretle baktı, şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı; bu hali görüntüsünün bönlüğünü ve gülünçlüğünü daha da artırıyordu. “Fakat Irene… Irene!” “Olay çıkartmayın!” diye sertçe azarladı Irene. “Bana komedi oynamaya da kalkışmayın. O şirin sevgiliniz buralarda bir yerde pusuya yatmıştır yine, birazdan yakama yapışır…” “Kim… kim yani?” Irene onun o budala, şaşkın suratına bir yumruk indirmeyi ne kadar isterdi! Şemsiyesini sımsıkı kavradığını hissetti. Daha önce hiçbir zaman bir insandan bu kadar nefret etmemiş, kimseyi bu kadar hor görmemişti. “Ama Irene… Irene!” diye giderek daha büyük bir şaşkınlıkla kekeliyordu âşığı. “Ben sana ne yaptım? Bir anda ortadan kayboldun. Gece gündüz seni bekliyorum… Bugün seninle bir dakikacık konuşabilmek için bütün gün evinin önünde bekledim.” “Sen de mi… demek sen de bekledin.” Duyduğu öfkeden saçmalamaya başladığını hissediyordu. Suratına bir tane patlatabilse kendini ne kadar iyi hissedecekti! Fakat kendine hâkim oldu, ona bir kez daha içini yakan bir tiksintiyle baktı; bir yandan da, içimde birikmiş onca öfkeyi bir hakaretle yüzüne çarpsam mı, diye düşünüyordu, fakat ansızın döndü ve bir daha arkasına bakmadan kalabalığın içine karıştı. Âşığı, elleri hâlâ yalvarır gibi açık, çaresizlik içinde ve korkmuş bir halde, orada öylece kalakaldı. Sonra caddenin kalabalığı onu kavradı ve fırtınaya kapılmış döne savruk direnmeye çalışan bir yaprağın sonunda sürüklenip gitmesi gibi uzaklara atıverdi. 34


Bu insanla bir zamanlar ilişkisi olması, Irene’ye birden gerçekdışı ve anlamsız görünmeye başlamıştı. Hiçbir şeyini hatırlamıyordu, ne gözlerinin rengini ne yüzünün şeklini; ne de bedeninde okşamalarından bir iz vardı, sözlerinden de, o köpekçe yalvarmasından, “Ama Irene!” diye çaresizlikle kekelemesinden başka bir şey gelmiyordu aklına. Başına gelen bu felaketin sebebi o olmasına rağmen bütün bu günler boyunca bir kez olsun, rüyasında bile onu düşünmemişti. Yaşamında hiçbir yeri, hiçbir çekiciliği yoktu, bir anısı bile kalmamıştı. Bir zamanlar bu adamın dudaklarını dudaklarında hissetmiş olduğuna şimdi inanamıyordu. Onunla hiçbir zaman yakınlaşmamış olduğuna yemin edebilirdi. Irene’yi onun kollarına iten ne olmuştu, hangi dehşet verici çılgınlıkla, şimdi ne yüreğinin kavradığı ne aklının aldığı böyle bir maceraya sürüklenmişti? Artık hiçbir şeyi anlamıyordu, bu olaydaki her şeye yabancıydı, kendisine bile. Fakat şu dehşet dolu altı gün boyunca her şey farklılaşmamış mıydı? Bu kemirici korku hayatını asit gibi eritip darmadağın etmişti. Şeylerin ağırlığı bir anda değişmiş, bütün değerler altüst olmuş, ilişkiler karışmıştı. O ana kadar yaşamında hep duyuları uyuşuk, gözleri yarı kapalı, el yordamıyla dolaşmış gibi hissediyordu şimdi kendini. Bir anda her şey içten aydınlatılmış gibi müthiş derin bir berraklık kazanmıştı. Şimdi daha önce hiçbir zaman dokunmadığı şeyler, soluğu kadar yakınına gelmişti ve artık gerçek yaşamının anlamını onların verdiğini biliyordu. Öte yandan bir zamanlar önem verdiği pek çok şey de, bir sis gibi dağılıp hayatından uzaklaşmıştı. Şimdiye kadar hep, varlıklı çevrelerin şen insanları arasında, hareketli bir sosyal ortam içinde, aslında sadece kendisi için yaşamıştı; fakat şimdi, kendi evinde hapis kaldığı şu bir haftadan beri onlardan uzak durmakta zorlanmıyordu, aksine bu avare insanların boş eğlencelerinden tiksinmeye başlamıştı ve ilk kez hissettiği bu güçlü duyguları ister istemez daha önceki eğilimlerinin yüzeyselliğiyle karşılaş35


tırıyordu. Kendi geçmişine bir uçuruma bakar gibi bakıyordu. Sekiz yıllık evliliğinde, mutluluğunun fazla sıradan olduğuna hükmederek kocasına yakınlaşmaya çalışmamış, ona ve kendi çocuklarına yabancı kalmıştı. Çocuklarıyla arasına her zaman maaşlı insanlar, onu irili ufaklı bütün yüklerinden kurtaran mürebbiye ve hizmetçiler girmişti, –şimdi çocuklarının hayatlarına daha yakından bakmaya başladığından beri– bu yüklerin erkeklerin istekli bakışlarından daha cezp edici ve bir kucaklaşmadan daha rahatlatıcı olduğunu görüyordu. Hayatı yavaş yavaş yeni bir anlam kazanıyor, ilişkileri birdenbire ciddi ve önemli yanlarıyla görmeye başlıyordu. Tehlikeyle, dolayısıyla gerçek duygularla tanıştığından beri en uzağındakine kadar bütün hallerle bir ortaklık hisseder olmuştu. Kendini her şeyde hissedebiliyordu, onun için eskiden cam gibi saydam olan dünya şimdi aniden kendi gölgesiyle karararak bir aynaya dönüşmüştü. Baktığı, izlediği her şey bir gerçeklik kazanmıştı birdenbire. Mürebbiyeleri onlara masal okurken çocuklarıyla oturdu. Masaldaki prensesin, sarayının bütün odaları içinde, kapısı gümüş anahtarla kilitlenmiş olan bir tanesine girmemesi gerekiyordu, ama o yine de girip kendi felaketini hazırlıyordu. Kendi kaderi de böyle değil miydi, yasak olan onu da baştan çıkarıp felakete sürüklememiş miydi? Daha bir hafta önce çocukça bularak gülüp geçtiği bu masalda şimdi derin bir bilgelik görüyordu. Gazetede baskı altında kalınca gammazlık eden bir subayın hikâyesini okumuştu. Halinden anlayarak korkuyla ürperdi. Birkaç günlük huzur, geçici bir mutluluk satın alacak parayı bulmak için kendisi de olmayacak işlere kalkışmaz mıydı? Her intihar haberi, her suç ve umutsuzluk olayı artık Irene’nin ilgi alanındaydı. Her şey ona kendini hatırlatıyordu, hayat yorgunları, çaresiz insanlar, baştan çıkarılan hizmetçi kız, terk edilmiş çocuk, hepsi kendi kaderinin bir parçası gibiydi. Bir anda yaşamın tüm zenginliğini hissetmeye başlamıştı ve artık yaşamında tek bir saati bile anlamsız geçirmeyeceğini biliyordu. Şimdi her şeyin sonuna yaklaştığı sırada ilk kez bir başlangıç 36


hissediyordu. Tüm yeryüzüyle kaynaşmış olmanın muhteşemliğini bu sefil kadının kaba yumrukları mı bozacaktı? İlk kez dahil olma yeterliliğini hissettiği bu yücelik ve güzellik tek bir hata yüzünden darmadağın mı olacaktı? Ve… ve niçin bu kadar ufak bir suç için bu kadar korkunç bir cezayla karşılaşmıştı! Farkına varmadan anlamlı bulduğu bir felaket karşısında körlemesine direnmeye çalışıyordu. Kendilerine para karşılığında âşıklar tutan, hatta onların kucağında kocalarını alaya alan kibirli, küstah, şehvetli onca kadın tanıyordu; bütün dünyaları yalan olan, sahtekârlıkla güzelleşen, izlendikçe güçlenen, tehlike altındayken zekileşen kadınlar. Oysa kendisi ilk korkutucu olayda, yaptığı ilk hatada gücünü yitirip çözülmüştü. Gerçekten suçlu muydu acaba? Ruhunun derinliklerinde o insana, âşığına yabancı olduğunu, ona hiçbir zaman gerçek yaşamının bir parçasını sunmadığını hissediyordu. Ondan hiçbir şey kabul etmemiş, ona hiçbir armağan da vermemişti. Geçmişte kalmış, unutulmuş yaşantılar kendi suçu olamazdı. Hiç anlayamadığı, hatta hafızasında bile canlandıramadığı başka bir kadına aitti hepsi. Zamanın çoktan sildiği bir hata için cezalandırılabilir miydi insan? Birden korkuya kapıldı. Bunların kendi fikirleri olmadığını hissetmişti aniden. Peki kimden duymuştu? Daha birkaç gün önce yakın birinden duymuş olmalıydı. Düşünüp de, bu fikirleri aklına düşürenin kendi kocası olduğunu hatırlayınca korkuya kapıldı. Bir davadan yeni çıkmıştı, heyecan içindeydi, benzi solgundu, her zaman az konuşan o insan, rastlantıyla bir arada oldukları arkadaşlarının da yanında şunları söylemişti: “Bugün suçsuz biri hüküm giydi.” Devamını sorduklarındaysa, bir adamın üç yıl önce yapmış olduğu bir hırsızlıktan ötürü cezalandırıldığını söylemişti; bunun haksız olduğu kanaatindeydi, çünkü üstünden üç yıl geçtikten sonra o artık aynı insan değil, suç onun suçu değildi. Başka bir insan cezalandırılmıştı, üstelik iki misli, çünkü bu üç yıl boyunca zaten sürekli suçunun ortaya 37


çıkartılacağının tedirginliğiyle kendi korkularının zindanında yaşamıştı. Dehşetle, bunları anlattığında kocasına karşı çıkmış olduğunu hatırladı. Yaşama yabancı duyuları, bir suçluyu her zaman burjuva refahına zarar veren, ne olursa olsun engellenmesi gereken bir unsur olarak algılamıştı. Kendi gerekçelerinin ne kadar acınası, kocasınınkilerinse ne kadar insancıl ve adil olduğunu ancak şimdi kavrayabiliyordu. Fakat şimdi kendi durumu söz konusu olduğunda, bir erkeği değil de, macerayı sevmiş olduğunu anlayabilir miydi? Fazla iyiliğiyle, Irene’nin hayatını içine hapsettiği uyuşturucu rahatlıkla bunda kendi payının da bulunduğunu görebilir miydi? Kendisiyle ilgili bir olayda da adil bir yargılayıcı olabilir miydi? Ne var ki Irene’nin sevinçli umutlara kapılmaması için gereken yapılıyordu. Hemen ertesi gün bir mektup daha geldi ve biraz hafiflemiş olan korkusunu alevlendiriverdi. Bu kez iki yüz kron isteniyordu, hiç direnmeden verdi. İstenen meblağın bu denli artırılmasından dehşete düşmüştü, altından kalkması maddi olarak da imkânsızdı, varlıklı bir aileden gelmesine rağmen daha büyük miktarlar harcaması dikkat çekerdi. O halde ne yapacaktı? Yarın dört yüz, çok geçmeden bin isteyecekti, ne kadar çok verirse miktar o kadar yükseltilecekti, olanakları tükendiği anda da imzasız bir mektup gelecek ve her şey sona erecekti. Satın aldığı sadece zamandı, bir soluklanmaydı, iki üç günlük, belki bir haftalık bir molaydı, eziyet ve gerilim yüklü, korkunç değersiz bir zaman. Haftalardır uykuları bozulmuştu, uyanık kalmaktan beter rüyalar görüyordu; nefes alamıyor, özgür hareket edemiyordu, huzurunu, meşgalelerini yitirmişti. İçindeki korku iblisçe peşindeyken ne okuyabiliyor ne başka bir şey yapabiliyordu. Kendini hasta hissediyordu. Kalp atışları bazen o kadar şiddetleniyordu ki, bir yere oturmak zorunda kalıyordu. Huzursuz bir ağırlık, neredeyse canını yakan bir yorgunluğu tüm uzuvlarına yayıyor, ama bedeni yine de uykuya direniyordu. 38


Korku tüm varlığını kemirerek boşaltmış, bedenini zehirlemişti. Irene içten içe, bu hastalığın artık görülebilir bir acı, insanların acıma duyabileceği gerçek, somut bir dert olarak dışa vurmasını diliyordu. Cehennemi azaplar çektiği böyle saatlerde hastaları kıskandığı oluyordu. Bir sanatoryumda, beyaz duvarlar arasında, beyaz bir yatakta yatmak, merhametle ve çiçeklerle çevrelenmek ne iyi olurdu, insanlar ziyaretine gelir, ona iyi davranırlardı ve çektiği acılara rağmen, uzaklarda iyiliksever, kocaman bir güneş gibi iyileşme umudu dururdu. İnsanın ağrısı, sancısı olduğunda hiç olmazsa bağırabilirdi, ama o sürekli olarak trajik bir biçimde komedi oynamak zorundaydı. Sinirleri yay gibi gerilmişken gülümsemesi, neşeli görünmesi gerekiyordu, bu sahte neşenin ne çabalara mal olduğunu, kendine hâkim olmak için her gün nasıl kahramanca bir güç harcadığını kimseler anlamıyordu. Çevresindeki onca insandan yalnızca bir tanesinin, içinde yaşadığı dehşetin farkına vardığını düşünüyordu, o da kendisini gözetlediği için. Kendisinin sürekli kocasını kollayışı gibi onun da hep kendisiyle ilgili olduğunu hissettiği için iki kat dikkatli olmak zorundaydı. Diğerinin gizini öğrenmek ve kendilerininkini saklamak için gece gündüz birbirlerinin etrafında dolanıyorlardı. Son zamanlarda kocası da değişmişti. İlk günlerdeki yargılayıcı tavrındaki tehditkâr sertlik yerini, Irene’ye ister istemez nişanlılık günlerini hatırlatan tuhaf bir şefkate ve ilgiye bırakmıştı. Karısına bir hastaya davranır gibi davranıyor, ince dikkatiyle onu şaşırtıyordu. Irene, hak etmediği bunca sevgi karşısında hem utanıyor hem de bunun sırrını beklenmedik bir anda, bitkin düşmüş ellerinin arasından çekip alıvermek için kullandığı bir hile olabileceğini düşünerek korkuyordu. Uykusunda bağırışlarını dinlediği geceden, eve gelen mektubu elinde gördüğü günden beri sanki güvensizliği bir merhamete dönüşmüş gibiydi. Kocasının ona güven vermek için gösterdiği yumuşaklıkla Irene bazen sakinleşip uysallaşıyor, ama bir an sonra yine kuşkulara teslim oluyordu. Bu sadece bir hile miydi, savcının zanlıyı kandırmak için kullandığı bir yem 39


miydi, itirafa yönlendirmek için güvenini kazanıp bir anda savunmasız ortada bırakmak için kurduğu bir tuzak mıydı? Yoksa artık bu durmadan birbirini izleme ve gözetleme halinin tırmanması kocası için de katlanılmaz bir hal mi almıştı, Irene’nin çektiği belli olan ve her gün daha fazla göze batan acılardan o da gizli gizli üzüntü duymaya mı başlamıştı? Kocasının bazen önüne adeta kurtarıcı bir sözcük uzattığını, itirafını ne kadar kolaylaştırdığını hissediyordu; onun niyetini anlıyor, bu iyiliğine minnettar oluyordu. Ama bir yandan da kocasına karşı daha güçlü duygular beslemeye başlamasının utancını artırdığını ve ona açılmasını, eski yargılayıcı halinden daha fazla engellediğini hissediyordu. O günlerden birinde kocası Irene’yle açıkça göz göze konuştu. Sokaktan eve dönmüş ve holde içeriden yükselen sesleri duymuştu, kocasının sert ve kararlı sesi, mürebbiyenin karşı çıkışları, çocukların ağlamaları ve iç çekişleri birbirine karışıyordu. Irene’nin ilk hissettiği şey korku oldu. Ne zaman seslerin yükseldiğini duysa veya evde bir gerilim hissetse ürperiyordu. Olağandışı her şey karşısında gösterdiği ilk tepki korkuydu, mektubun gelmiş ve sırrını ortaya çıkartmış olabileceğinden duyduğu o yakıcı korku. Evin kapısından içeri her girişinde ilk yaptığı şey, yokluğunda bir şey olup olmadığını, felaketin kopup kopmadığını anlamak için tedirgin bir merakla yüzleri incelemek oluyordu. Bu seferkinin sadece çocukların kavgası olduğunu çok geçmeden anlayıp sakinleşti. Hemen orada kendiliğinden bir mahkeme kuruluvermişti. Birkaç gün önce halası oğlana bir oyuncak getirmişti, alacalı bir tahta at; kendisine verileni az bulan küçük kız ise bunu kıskanmış, küsmüştü. Boşu boşuna hak iddialarında bulunmuş, öyle hırsla uğraşmıştı ki oğlan da sonunda onun atına dokunmasını yasaklamıştı. Bunun karşısında küçük kız önce büyük bir öfkeye kapılmış, sonra da bunaltıcı, sinik, inatçı bir suskunluğa bürünmüştü. At ertesi sabah birdenbire ortadan kaybolmuş, oğlanın bütün aramaları sonuçsuz kalmıştı. Sonunda kayıp at parçalan40


mış olarak ocağın içinde bulunmuştu; tahta kısımları kırılmış, alacalı derisi yırtılmış, içi deşilmişti. Elbette bütün kuşkular kızın üzerinde toplanıyordu; oğlan hain küçük kızı şikâyet etmek için ağlayarak babasının kucağına atılmıştı, tam o sırada sorgu başlıyordu. Irene yoğun bir kıskançlığa kapıldı. Çocuklar niçin bir sorunları oldu mu hep babalarına giderler de hiç kendisine gelmezlerdi? Öteden beri bütün sorunlarını ve şikâyetlerini babalarına açarlardı, o zamana kadar Irene de bu küçük dertlerden uzak kalmaktan hoşnutluk duymuştu, ama şimdi bu ilişkideki sevgi ve güveni hissedip kıskanmıştı. Bu küçük dava çok geçmeden karara bağlandı. Elbette kız önce gözlerini ürkekçe yere eğerek sesinde kendini ele veren bir titremeyle inkâr etti. Mürebbiye aleyhinde tanıklık etti, küçük kızın öfkeyle atı pencereden aşağı atma tehdidini savurduğunu duymuştu. Kız boş yere bunu inkâr etmeye çabaladı. Ümitsizlikle hıçkıra hıçkıra küçük bir yaygara kopardı. Irene kocasına baktı, sanki orada kızını değil de, kendi kaderini yargılıyormuş gibi geldi; belki yarın o da sesinde aynı çatallanmayla, aynı şekilde titreyerek kocasının karşısında duracaktı. Çocuk yalanında ısrar ettiği sürece kocası bakışlarını yumuşatmadı ve kızı itiraz ettiğinde hiç öfkelenmeden adım adım onun direncini kırmaya başladı. İnkârı katı bir inada dönüştüğünde, onunla iyilikle konuşup, yaptığı işin belki gizli bir nedeni olduğunu ve böyle kötü bir şeyi, ağabeyini ne kadar üzeceğini düşünmeden öfke içinde yaptığı için bir ölçüde anlayış gösterilebileceğini hissettirdi. Giderek kendinden kuşkuya düşen kızına, yaptığının anlaşılabilir, ama yine de eleştirilmesi gereken bir durum olduğunu öyle sıcak ve etkileyici bir dille açıkladı ki, çocuk sonunda bağıra bağıra ağlamaya başladı. Az sonra da gözyaşları arasında kekeleyerek nihayet itirafta bulundu. Irene ağlayan kızını kucaklamak için hemen atıldı, ama çocuk onu öfkeyle itti. Kocası da işaret ederek bu aceleci merhametten vazgeçmesi için uyardı, çünkü bu olayı cezasız geçiştirmek istemiyordu. Küçük olmakla birlikte çocuğu etkileyecek bir ceza verdi, ertesi gün 41


gidilecek bir eğlenceye katılmasını yasakladı. Küçük kız haftalardır bunun hayalini kuruyordu. Cezasını ağlayarak dinledi; oğlansa güle oynaya zaferini kutlamaya başladı; fakat bu zamansız ve kindar kibir anında ona da bir cezaya mal oldu. Kardeşinin üzüntüsü karşısında sevinç gösterdiği için aynı eğlence ona da yasaklandı. Çocukların ikisi de üzgün, ama aynı cezayı paylaştıkları için avunarak sonunda odalarına çekildiler ve Irene kocasıyla baş başa kaldı. Şimdi birden, imalar yerine çocuğun suçunu konuşma maskesi ardında kendi itirafını yapmak için sonunda bir fırsat bulduğunu hissetmişti. Bir rahatlama duygusuna kapılarak, örtük biçimde günah çıkartıp merhamet dileyebileceğini düşündü. Çünkü Irene’nin kızından yana çıkmasını olumlu karşılarsa, bunu kendini savunma cesaretini göstermek için bir işaret kabul edebilirdi. “Söylesene Fritz,” dedi, “çocukları yarın eğlenceye göndermeyecek misin gerçekten de? Çok üzülecekler, özellikle de küçük. Yaptığı o kadar da kötü bir şey değildi. Niçin bu kadar sert bir ceza veriyorsun? Küçük kızına acımıyor musun hiç?” Kocası yüzüne baktı. Sonra rahatça oturdu. Konuyu ayrıntılı olarak ele almaya istekli görünüyordu ve Irene hem rahatlatıcı hem ürkütücü bir önseziyle onun her sözcüğünü irdeleyerek tartışacağını hissediyordu. Kocasının muhtemelen kasıtlı olarak uzattığı suskunluğun sona ermesini sabırsızlıkla bekledi. “Küçüğe acıyıp acımadığımı sordun, değil mi? Cevabım, artık acımıyorum, olacak. Çünkü bu zor gelse de, cezalandırıldığı andan itibaren içi rahatlamıştır. Asıl dün mutsuzdu, zavallı atı kırıp ocağa attıktan sonra evdeki herkes onu ararken, her an, her dakika bulunacağı korkusuyla yaşıyordu. Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir. Kızımız da cezası kesinleşir kesinleşmez hafifledi. Ağlaması seni şaşırtmamalı, bu sadece bir boşalmaydı, önceden baskı altında içinde duruyordu. İçte tutulan gözyaşları 42


akıtılanlardan daha acıtıcıdır. O eğer çocuk olmasaydı veya içini en gizli noktasına kadar görme olanağımız olsaydı, inanıyorum ki aldığı cezaya ve döktüğü gözyaşlarına rağmen, dün olduğundan çok daha hoşnut olduğunu görürdük. Oysa dün, görünürde kaygısızca ortalıkta dolaşıyordu ve kimse onu suçlamıyordu.” Irene başını kaldırdı. Kocasının her sözcüğüyle kendisini hedef aldığını sanıyordu. Ama kocası ona hiç dikkat etmeden, belki de yaptığı jesti yanlış anlayarak, daha da kararlı bir tonda devam etti: “Bana inan, bu gerçekten böyledir. Bunu davalardan da, soruşturmalardan da biliyorum. Sanıklar en fazla, gerçeği gizlemelerinin, her şeyin anlaşılacağı tehlikesinin ve bir yalanı sayısız saldırı karşısında savunmak zorunda olmalarının üzerlerinde yarattığı o dehşetli baskının eziyetini çekerler. Suçun da, kanıtın da, belki kararın bile çoktan hâkimin elinin altında hazır olduğu davaları izlemek korkunçtur; eksik olan sadece itiraftır; o da sanığın içinde saklıdır ve ne kadar çekiştirse, zorlasa da bir türlü dışa vurulamaz. İtirafı, direnen etinin içinden bir kancayla yırtıp çıkartmak gerektiği için sanığın kıvranıp durmasını izlemek tüyler ürperticidir. Bazen yukarıda, gırtlağına yakın bir yerdedir, içeriden dayanılmaz bir güçle yukarı doğru itilir, sanık boğulacak gibi olur, neredeyse itiraf edecektir, o anda yine o karşı konulmaz uğursuz güce yenilir, o anlaşılması güç inat ve korkunun esiri olup itirafı gerisin geriye yutuverirler. Ve kavga yeniden başlar. Bazen hâkim böylesi durumlarda sanıktan çok daha fazla azap duyar. Oysa sanık, aslında yardımcısı olan hâkimi her zaman bir düşman olarak görür. Ve benim müvekkilimi itiraf etmemesi için avukatı olarak uyarmam, yalanlarını desteklemem ve pekiştirmem gerekir, değil mi? Ama içimde çoğunlukla bu cesareti bulamam; çünkü itiraf etmemek, itiraf edip de ceza almaktan daha büyük bir azap onlar için. Aslına bakarsan hâlâ anlayamadığım şey, insanın tehlikesini bilerek bir suçu işledikten sonra itiraf etme cesaretini bulamayışıdır. İtirafı engelleyen bu basit korkuyu her türlü 43


suçtan daha zavallıca buluyorum.” “Sence… sence… insanları engelleyen şey, her zaman korku mudur? Acaba… acaba… utanç olamaz mı… herkesin önünde kendini ortaya koymanın… örtüsüz kalmanın utancı… olamaz mı?” Kocası hayretle ona baktı. Karısından bir yanıt gelmesine alışkın değildi. Fakat söylediklerinden büyülenmişti. “Utanç diyorsun, bu… bu da bir tür korku sadece… ama daha nitelikli bir korku… Cezadan değil de… evet, anlıyorum…” Ayağa kalktı, tuhaf bir heyecana kapılmıştı, bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başladı. Karısının söyledikleri içinde bir yerlere dokunmuş olmalıydı, şimdi orada bir titreme, güçlü bir kıpırtı var gibiydi. Birdenbire durdu. “Kabul ediyorum… İnsanlardan, yabancılardan utanmak… gazete haberlerinde başkalarının kaderlerini peynir ekmek gibi yiyip yutanlardan utanmak… olabilir… Fakat işte bu yüzden insan hiç olmazsa yakın hissettiklerine itirafta bulunmalıdır… Geçen yıl savunmasını üstlenmiş olduğum kundakçıyı hatırlıyor musun… benimle tuhaf bir samimiyet geliştirmişti… her şeyini anlatıyordu, çocukluğundan hikâyeler… hatta özel şeyler… Anlıyor musun, suçu işlediği kesindi, hüküm de giydi… fakat bana bile itiraf etmemişti… bunun nedeni utanç değil, korkuydu, onu ele verebilirdim… sanırım, yaşamında dostluğa benzer bir şeyler hissettiği tek kişi bendim… yani bana söylememesi yabancılar karşısındaki utanç olamaz… çünkü bana güveniyordu…” “Belki de,” dedi Irene ve hem kocası kendisine bakmakta olduğundan, hem de sesinin titrediğini fark ettiği için, başını çevirmek zorunda kaldı, “belki de insan… en büyük utancı… kendine en yakın hissettiklerine karşı duyar.” Kocası sanki içindeki bir güç tarafından engellenmiş gibi aniden durdu. “Yani sen… sen…” sesi bir anda çok değişmiş, yumuşamış ve boğuklaşmıştı, “Helene’nin… suçunu bir başkasına itiraf 44


etmesinin çok daha kolay olabileceğini ileri sürüyorsun… örneğin mürebbiyeye…” “Bundan eminim… karşısında sen olduğun için… senin yargın onun için çok önemli olduğu için… onca direnç gösterdi… en çok… en çok… seni sevdiği için…” Kocası tekrar durdu. “Belki… belki de haklısın… hatta kesinlikle… ne tuhaf… işte böyle bir şey hiç aklıma gelmedi… ne kadar basit oysa… Çok sert davrandım belki de… beni tanıyorsun, öyle olmak istemem. Şimdi hemen onun yanına gidiyorum… elbette eğlenceye katılabilir… ben sadece onun inadını, direncini cezalandırmak istemiştim… bir de bana güvenmeyişini… Fakat sen haklısın Irene, bağışlayıcı olmadığımı düşünmeni istemem… bunu hiç istemem…” Karısının yüzüne baktı ve Irene onun bakışları altında kızardığını hissetti. Kocası belli bir amaçla mı böyle konuşuyordu, yoksa yalnızca bir rastlantı, sinsi, tehlikeli bir rastlantı mı söz konusuydu? O korkunç kararsızlığı hâlâ hissediyordu. “Karar bozuldu,” kocası birden neşelenmiş gibiydi –“Helene artık özgür, hemen kendim gidip haber vereceğim. Şimdi benden hoşnut musun? Yoksa başka bir isteğin daha var mı? Bak… bak işte… bugün keyfim çok yerinde… belki de tam zamanında bir haksızlığın farkına vardığım için. Bu insanı her zaman rahatlatır Irene, her zaman…” Irene bu sözcüklerin tınısında gizli olan anlamı anladığını sandı. İster istemez kocasına yaklaştı, sözcüklerin dilinin ucuna geldiğini hissediyordu, Irene’yi böylesine ezdiği belli olan yükü bir an önce üstünden almak ister gibi kocası da ona doğru ilerledi. O sırada kocasının bakışlarını gördü, içlerinde itiraf isteyen bir hırs, Irene’nin varlığındaki bir şeye karşı yakıcı bir sabırsızlık vardı ve ansızın Irene’nin ruhunda bir şeyler çöküverdi. Elleri bitkinlikle iki yanına sarktı ve başını çevirdi. Boşuna olduğunu hissediyordu, içini kavuran ve huzurunu kemiren o özgürleştirici sözcükleri asla söyleyemeyecekti. Yakınlardaki bir gök gürültü45


sü gibi uyarının geldiğini görüyor, ama kaçamayacağını biliyordu. Gizliden gizliye o zamana kadar korktuğu şeyin gerçekleşmesini, o kurtarıcı yıldırımın düşmesini özlüyor, artık suçunun ortaya çıkmasını istiyordu. İstediği umduğundan da çabuk gerçekleşeceğe benziyordu. Verdiği mücadele iki haftadır sürüyor ve Irene artık gücünün sonuna geldiğini hissediyordu. Dört gündür kadından ses çıkmıyordu, fakat korku bedenine öyle işlemiş, kanına öyle karışmıştı ki, kapı her çaldığında, bir şantaj mektubu gelmişse diye kendi almak için yerinden fırlıyordu. Bu telaşında bir sabırsızlık, neredeyse bir özlem vardı, çünkü her ödemeyle, hiç olmazsa bir akşamlık huzur, çocuklarla geçirilecek birkaç dingin saat, bir gezinti satın almış oluyordu. O akşam ve ertesi gün boyunca rahat nefes alabiliyor, sokağa çıkabiliyor veya arkadaşlarına gidebiliyordu, fakat uykunun bilgeliğini, sürekli yakınında olan tehlikenin böyle zayıf bir avuntuyla geçiştirilebileceğine ikna etmek mümkün değildi, gecelerine yine korkulu rüyalar eşlik ediyordu. Hizmetçilerden önce davranmasının kuşku uyandıracağını ve kolaylıkla düşmanca tahminlere yol açacağını bilmesine rağmen, Irene kapı çaldığında yine derhal yerinden fırlayıp açmaya koşuyordu. Sokakta peşinde bir ayak sesi duyduğunda, telefon veya kapı çaldığında tüm bedeni sanki bir kırbaç darbesi yemiş gibi şahlanırken, aklın küçük direnişleri o kadar zayıf kalıyordu ki. İşte yine kapı zilinin sesi onu odasından fırlatıp kapıya koşturmuştu, açtığında yabancı bir hanımla karşılaşınca şaşırdı, ama anında dehşetle geri çekildi, karşısındaki yeni giysiler ve şık bir şapka giymiş olan şantajcı kadının nefretlik yüzünü tanımıştı. “Ah, kendiniz açtınız demek, Bayan Wagner, benim için daha iyi. Sizinle konuşmam gereken önemli şeyler var.” Ve titreyen eliyle kapı tokmağına tutunan korku içindeki Irene’nin yanıtını beklemeden içeriye daldı, parlak kırmızı renkli güneş şemsiye46


sini bir kenara bıraktı, muhtemelen ilk koparttığı şantaj paralarıyla edindiği bir ganimetti bu. Kendi evindeymişçesine müthiş bir güvenle hareket ederek, kendinden hoşnut ve gayet rahat, evdeki değerli eşyaları gözden geçirerek, davet beklemeden konuk odasının aralık kapısına doğru yürüdü. “Burası, değil mi?” diye sordu gizlemeye çalıştığı bir alayla, hâlâ konuşacak güç bulamayan Irene’nin engellemeye çalışan bir hareket yaptığını görünce de yatıştırırcasına ekledi: “Eğer rahat değilseniz işimizi çabuk da halledebiliriz.” Bayan Irene karşı çıkmadan kadının peşinden gitti. Şantajcısının evinin içinde olduğunu bilmek, en korkunç tahminlerini bile aşan bu rezillik, Irene’yi uyuşturmuş gibiydi. Her şey rüyasında olup bitiyordu sanki. Kadın koltuğa yerleşirken gözle görülür bir hoşnutlukla hayranlığını dile getirdi: “Eviniz ne kadar güzel! Bu koltuk da pek rahatmış. Şu resimlere bakın, ne kadar çok. Bizim gibilerin ne kadar yoksul olduğunu ancak şimdi anlıyorum. Eviniz çok, çok güzel, Bayan Wagner.” O gaspçıyı kendi evinde rahat rahat oturur görmenin Irene’de biriktirdiği öfke sonunda patlak verdi. “Siz şantajcının birisiniz, benden daha ne istiyorsunuz? Evimin içine kadar peşimden geliyorsunuz. Fakat bana işkence etmenize izin verecek değilim. Ben… ben!…” Kadın “Bu kadar yüksek sesle konuşmayın,” diyerek çirkin bir teklifsizlikle sözünü kesti. “Kapı açık, hizmetçileriniz duyabilir. Benim için fark etmez. Benim sakladığım bir şey yok. Zaten hapse de girecek olsam halim şimdiki sefaletten daha kötü olamaz. Fakat siz Bayan Wagner, biraz daha dikkatli olmalısınız. Eğer öfkelenme ihtiyacı içindeyseniz kapıyı kapatayım. Fakat hakaretlerden hiç etkilenmediğimi de hemen söylemeliyim.” Bayan Irene’nin öfkeyle bir an için bilenen gücü, kadının direngenliği karşısında tekrar çözülüverdi. Kendisine verilecek görevi bekleyen bir çocuk gibi uysal ve huzursuz, öylece durup 47


bekledi. “Bakın Bayan Wagner, lafı uzatmak istemiyorum. Durumumun iyi olmadığını biliyorsunuz. Bunu size önceden de söyledim. Bugün kira ödemek için paraya ihtiyacım var. Uzun zamandır borçluyum zaten, ayrıca başka şeyler de var. Artık işlerimi biraz yoluna koymak istiyorum. Bu yüzden size geldim, yani bana yardım edesiniz diye – dört yüz kronluk bir yardım işte.” Gerçekten de nakit olarak elinde bulunmayan bu miktardan korkarak, “Bunu yapamam,” diye kekeledi Bayan Irene. “Şu anda elimde bu kadar para yok. Bu ay size üç yüz kron verdim zaten. Bu kadar parayı nereden bulayım şimdi?” “Elbet bir kolayı bulunur, hele bir düşünün. Sizin kadar zengin bir kadın istediği parayı bulabilir. Yeter ki istesin. Bir düşünün bakalım, Bayan Wagner, siz bir yolunu bulursunuz.” “Fakat hakikaten yok. Olsa vermez miydim? Ama bu kadar param yok sahiden. Yine de bir şeyler verebilirim… belki yüz kron…” Kadın pazarlığa içerlemiş gibi kabalaşarak, “Size dört yüz krona ihtiyacım olduğunu söyledim ya,” diye terslercesine konuştu. “Fakat yok ki!” diye bağırdı Irene ümitsizlikle. Ya şimdi kocam gelirse, diye düşünüyordu bir yandan da. Her an gelebilirdi. “Yemin ediyorum size, bu kadar param yok…” “O halde bulmaya çalışın.” “Mümkün değil.” Kadın Irene’yi kıymet biçer gibi tepeden tırnağa süzdü. “Eee… ya şu yüzük… Rehine verilse bu iş olur. Mücevherlerden pek anlamam… benim hiç olmadı… ama sanırım bu yüzük için dört yüz kron verirler…” “Yüzük mü!” diye bağırdı Bayan Irene. Bu onun nişan yüzüğüydü, çok kıymetli ve güzel bir taşı olan, parmağından hiç çıkartmadığı değerli bir yüzüktü. “Neden olmasın? Rehin senedini size gönderirim, istediğiniz 48


zaman geri alırsınız. Bende kalmayacak ki. Benim gibi bir zavallı böyle değerli bir yüzüğü ne yapsın?” “Niçin beni izliyorsunuz? Niçin bana eziyet ediyorsunuz? Yapamam… imkânsız… Bunu anlamalısınız… Elimden geleni yaptığımı görüyorsunuz. Bunu anlamalısınız. Bana acıyın artık!” “Bana da kimse acımadı. Bıraktılar açlıktan gebereyim. Sizin gibi zengin bir kadına ben niçin acıyayım?” Irene tam sert bir cevap verecekti ki, dışarıda bir kapının kapandığını duydu ve korkudan kanı dondu. Kocası ofisinden dönmüş olmalıydı. Hiç düşünmeden yüzüğü parmağından çıkartarak beklemekte olan kadına uzattı, yüzük kadının elinde bir anda ortadan kayboldu. Irene’nin yüzündeki tarifsiz korkuyu görüp, gerginlikle dışarıya kulak kabarttığını fark edince, “Korkmayın, hemen gidiyorum,” diye başını salladı kadın. Holden bir erkeğin ayak seslerinin geldiği açıkça duyuluyordu. Kadın kapıyı açtı, Irene’nin içeri girmekte olan kocasını selamladı ve çıkıp gitti. Adam ona bir an için şöyle bir baktı, ama üstünde durmadı. Kapı kadının arkasından kapanır kapanmaz Irene kalan son gücünü de kullanarak, “Bir şey sormaya gelen bir kadındı,” diye kocasına açıklamada bulundu. En kötü an atlatılmıştı. Kocası hiçbir karşılık vermeden sakince öğlen yemeği sofrasının hazır beklediği yan odaya geçti. Irene, daha önce parmağında yüzüğün serin çember gibi koruduğu yerin şimdi ateş gibi yandığını ve boşluğunun bir damga gibi herkesin gözüne çarptığını sanıyordu. Yemek sırasında durmadan elini gizlemeye çalıştı, bunu yaparken de tuhaf bir biçimde hassaslaşarak kocasının sürekli eline baktığı ve hareketlerini izlediği duygusuna kapıldı. Onun dikkatini başka yöne çekmek, konu açmak için aralıksız soru sorarak tüm gücüyle çabaladı. Kocasına, çocuklara, mürebbiyeye durmadan bir şeyler anlattı, küçük küçük sorularla sürekli sohbeti canlandırmaya çalıştı, ama her seferinde soluğu kesiliyor, konuşmalar tıkanıp kalıyordu. Neşeli görünmeye, diğerlerini de neşelendir49


meye çalıştı, çocukları şımartıp birbirlerine karşı kışkırttı, ama ne gülüştüler ne de didiştiler. Neşesinde diğerlerine garip gelen bir sahtelik vardı herhalde, bunu kendisi de hissediyordu. Kendini zorladıkça başarısız oluyordu. Sonunda yorulup sustu. Diğerleri de susuyordu; Irene sadece tabakların hafif tıkırtısını ve içindeki korkunun kabaran sesini duyuyordu. O sırada kocası aniden bir soru sordu: “Bugün yüzüğünü takmadın mı?” Irene irkildi. İçinde bir ses yükseldi: “Her şey bitti!” Fakat içgüdüsel olarak hâlâ direniyordu. O an tüm gücünü toplaması gerektiğini hissetti. Bir yalan bulmalıydı, son bir yalan daha. “Ben… yüzüğü temizletmek için bıraktım.” Ve bu yalandan adeta güç almışçasına kararlılıkla devam etti: “Öbür gün alacağım.” Öbür gün. İşte şimdi kendi elini kolunu bağlamıştı, eğer başaramazsa yalanı ortaya çıkacak, kendisi de mahvolacaktı. Süreyi kendi belirlemişti, bütün o korku karmaşasının içinden birden yeni bir duygu sıyrılıp çıktı, kesin hükmün yaklaştığını bilmenin verdiği bir tür mutluluk duygusu. İçinde bir şeyler boy atıyor, yeni bir güç yükseliyordu: Yaşama ve ölme gücü. Kesin hükmün yaklaşıyor olmasının bilinciyle şimdi içinde beklenmedik bir berraklık yayılmaktaydı. Gerginlik yerini dingin düşüncelere, korku ise yerini Irene’nin yabancısı olduğu duru bir huzura bırakmıştı, bu sayede yaşamındaki her şeyi birdenbire saydam ve gerçek değerleri içinde görmeye başlamıştı. Yaşamını tartıyor, hâlâ ağır bastığını hissediyordu, onu koruyabilir ve şu korku dolu günlerin öğrettiği gibi yeni ve daha üst bir düzeye yükseltebilirse, temiz, güvenli ve yalansız bir başlangıç daha yapabilirdi, buna hazır olduğunu hissediyordu. Fakat boşanmış, kocasını aldatmış, adı bir rezaletle lekelenmiş bir kadın olarak yaşayacak gücü yoktu, satın alınmış ve süresi belli bir huzur için bu tehlikeli oyunu sürdürecek gücü de yoktu. Direnmenin artık söz konusu olamayacağını hissediyordu, sona yaklaşmıştı; kocası, çocukları, çevresindeki herkes, hatta kendisi 50


bile kendine sırt çevirmeye hazırdı. Her an her yerde hazır bekleyen bir hasımdan kaçmanın olanağı yoktu. Kesin çözüm olan itiraf şansını da yitirmiş olduğunu biliyordu. Geriye tek bir yol kalıyordu, onun da dönüşü yoktu. Yaşam hâlâ çekici geliyordu oysa. Bazen kışın kucağından fırlayıp gelen o muhteşem ilkbahar günlerinden biriydi, gökyüzünün sonsuz maviliği, bütün o kasvetli kış aylarından sonra taze bir soluk gibi geliyordu. Çocuklar o yıl ilk kez giydikleri açık renkli giysileriyle koşturarak içeri girdiklerinde Irene onların bu taşkın sevincine gözyaşlarıyla karşılık vermemek için kendini zor tuttu. Çocukların neşesinin acıtıcı yankıları da içinde sönüp gittikten sonra kendi kararlarım azimle uygulamaya koyuldu. Önce yüzüğünü tekrar geri almayı deneyecekti, kader hakkında nasıl bir karar verirse versin, geride bırakacağı anıyı hiçbir kuşku karartmamak, suçunun elle tutulur bir kanıtı kimsede kalmamalıydı. Irene’yi onlardan kopartıp alan korkunç sırrı hiç kimse, özellikle de çocuklar sezmemeliydi, kimseye sorumluluk yüklemeyen bir rastlantı gibi görünmekydi. Önce, hemen hemen hiç takmadığı aile yadigârı bir mücevheri takas etmek için rehinciye gitti, bu parayla kendisini ele verebilecek yüzüğü o kadından geri almak istiyordu. Nakit parayı çantasına koyar koymaz güven kazanarak rastgele yürümeye başladı, için için o ana kadar en fazla korktuğu şeyi istiyor, şantajcısıyla karşılaşmayı umuyordu. Hava yumuşaktı, evlerin üzerine güneş vurmuştu. Beyaz bulutları gökyüzünde hızla sürükleyen rüzgârın canlılığı insanların ritmini de etkilemiş gibiydi; kasvetli, sıkıcı kış günlerinden sonra daha hafif, daha çevik adımlarla yürüyorlardı. Irene, bu canlılığı kendi içinde de bir parça hissetmekteydi. Dün uçar gibi yakaladığı ve bir daha titreyen elinden bırakmadığı ölüm fikri birden müthiş büyümüş, duyularını köreltmişti. Karşısında evler pırıl pırıl parlıyor, arabalar hızla geçiyor; insanlar gülüyorlardı ve içinde kanın baş döndürücü akışını hissediyordu; sefil bir kadının edeceği bir söz 51


bütün bunlara son verebilir miydi? Bir sözcük, çarpan kalbinde bütün dünyanın alevlendiği o sonsuz ateşi söndürebilir miydi? Irene durmadan yürüdü, ama artık başı eğik değildi, aksine duyuları açıktı, uzun zamandır aradığı şeyi bulmanın şevkiyle doluydu neredeyse. Av, şimdi avcısını arıyordu ve kovalanan zayıf hayvan artık kaçış olmadığını anladığında nasıl çaresizliğin azmiyle aniden arkasına dönüp takipçisinin karşısına dikilip mücadeleye hazırlanırsa, Irene de şimdi işkencecisiyle yüz yüze gelmek ve yaşam dürtüsünün ümitsiz durumda olanlara verdiği son güçle kavga etmek istiyordu. Şantajcının çoğunlukla pusuya yattığı evinin çevresinde kasten oyalandı, hatta bir keresinde bir kadının giyimini ona benzettiğinde hızla o tarafa geçti. Artık uğruna mücadele ettiği şey yüzük değildi, yüzüğü bulmak erteleme olacaktı, özgürleşmek değil; Irene için bu karşılaşma, yüksek bir merciin vereceği bir ölüm kalım kararı gibiydi. Fakat kadını hiçbir yerde göremedi. Koca şehrin sonsuz karmaşası içinde fare gibi bir deliğe girip ortadan kaybolmuştu. Bu beyhude arayışa yemekten sonra yeniden başlamak üzere, hayal kırıklığı içinde, ama ümidini koruyarak öğlen eve döndü. Öğleden sonra tekrar sokakları arşınlamaya başladı, kadını bu sefer de bulamayınca neredeyse unutmuş olduğu o dehşet içinde yeniden yükseldi. Irene’yi tedirgin eden artık ne kadındı ne de yüzük, mantıkla kavranacak gibi olmayan bütün bu rastlantılardaki ürpertici gizem onu huzursuz ediyordu. Bu kadın sanki büyü yardımıyla ismini ve evinin yerini öğrenmişti, hangi saatte ne yaptığını, evindeki akışı biliyordu, hep en tehlikeli ve en ürkütücü anlarda gelmiş ve şimdi onu görmeyi en istediği anda ortadan kaybolmuştu. Sokakların kalabalığı içinde bir yerlerdeydi, kendi istediği zaman yakınlaşıyor, arandığı zaman sırra kadem basıyordu, tehlikenin bu şekilsizliği, şantajcının yaşamına bu denli yakın olup yine de ulaşılamayışı, gücü tükenen Irene’yi giderek mistikleşen bir korkuya sürükledi. Daha yüce güçlerin felaketi için şeytanca bir işbirliğine girdiklerini sanıyor, bunca yıkıcı rastlantının üst üste gelmesiyle güçsüzlüğünün 52


alaya alındığına inanıyordu. Aynı caddede asabi adımlarla bir aşağı bir yukarı gidip gelmeyi sürdürdü. Bir fahişe gibi, diye geçti aklından. Fakat kadına hâlâ rastlamamıştı. Ne var ki Irene’yi tehdit edercesine akşam karanlığı çöktü, erken başlayan ilkbahar akşamı gökyüzünün parlak renklerini soldurmakta, gece hızla yaklaşmaktaydı. Sokak lambaları yanmaya, insan kalabalığı hızla evlerine çekilmeye başlamıştı, caddelerdeki canlılık karanlık bir akıntı gibi silinmekteydi. Son birkaç tur daha attı, son bir umutla sokağı tekrar taradı, sonra evine yöneldi. Üşüyordu. Bitkin bir halde yukarı çıktı. Yan tarafta çocukları yatırdıklarını duydu, fakat onlara iyi geceler dilemekten, vedalaşırken sonsuzluğu düşünmekten kaçındı. Hem şimdi onları görmenin ne anlamı vardı? Neşeli öpücüklerindeki katıksız mutluluğu, aydınlık yüzlerindeki sevgiyi mi hissedecekti? Çoktan yitirmiş olduğu bir sevinci hatırlayıp niçin kendine eziyet edecekti ki? Dişlerini sıktı, hayır, artık yaşama dair hiçbir şey hissetmek istemiyordu, bir anda darmadağın edecek olduktan sonra onu pek çok anıya bağlayan iyiliği ve güzelliği hissetmek istemiyordu artık. Şimdi sadece tiksinç olanı, çirkin, bayağı olanı düşünmek istiyordu; felaketini, şantajcıyı, rezaleti, onu uçuruma sürükleyen şeyleri düşünmek istiyordu. Bu bunaltıcı düşünceleri ve yalnızlığı kocasının eve gelişiyle bölündü. Karısına muhabbetle yaklaşmaya, neşeli bir sohbet açmaya çalıştı, pek çok soru sordu. Irene onun bu ani ilgisinin ardında belli bir gerginlik olduğunu tahmin edebiliyordu, fakat geçen akşamı hatırlayarak direnç gösterdi. İçindeki bir korku, sevginin bağlayıcılığından, şefkatin engelleyiciliğinden uzak durmaya zorluyordu Irene’yi. Kocası direncini bir şekilde hissetmiş ve kaygılanmış gibiydi. Irene ise kocasının yeni yakınlaşma girişimlerinde bulunacağından korkarak erkenden iyi geceler diledi. “Sabaha görüşürüz,” dedi kocası. Irene odasına çekildi. Yarın, ne kadar yakın ve ne kadar sonsuzca uzaktı. Uykusuz 53


geçecek gece gözüne müthiş uzun ve karanlık görünüyordu. Sokaktaki sesler giderek azaldı, odadaki yansımalardan dışarıdaki ışıkların söndüğünü anladı. Bazen diğer odalardaki bildik solukları, çocuklarının, kocasının ve hem çok yakın hem çok uzak o çoktan yitmiş dünyanın soluklarını hissedebildiğini sanıyordu; ama aynı zamanda, doğadan veya çevresindeki şeylerden değil de, içinde gizemle çağıldayan bir kaynaktan yükselirmiş gibi gelen, isimsiz bir suskunluk hissediyordu. Kendini sonsuz sessizlikten bir tabutun içinde, gökyüzünün tüm karanlığını da göğsünde hissediyordu. Bazen saatin vurduğunu duyuyor, gece biraz daha kararıyor, cansızlaşıyordu ve Irene ilk kez bu sonsuz, bomboş karanlığın anlamını kavradığını hissediyordu. Artık vedalaşma ve ölüm üzerine düşünmüyordu, sadece bunu nasıl olabildiğince çocuklara hissettirmeden ve kendisi de dikkat çekmenin utancından uzak kalarak gerçekleştirebileceği üzerine kafa yoruyordu. Ölüme götüreceğini bildiği bütün yolları, kendini yok etmenin bütün olasılıklarını aklından geçirdi, sonunda uyku uyutmayacak kadar ağrılı bir hastalık geçirdiğinde doktorun morfin yazmış olduğunu hatırladı. Küçük bir şişenin içindeki bu tatlımsı acı zehri damla damla kullanmıştı, hepsinin alınması halinde insanı uyutarak ölüme götürmeye yeteceğini söylemişlerdi. Ah, sürekli izlenerek yaşamaktan kurtulmak, nihayet huzur bulmak, sonsuza kadar huzur bulmak, artık yüreğinin üzerinde korkunun çekicini hissetmemek! Bu uykuyla ölüme kavuşma fikri, bir türlü uyuyamayan Irene’ye çok çekici geldi, hatta şimdiden dudaklarında o saframsı tadı, duyularının yumuşacık uyuşmasını duyar gibiydi. Hemen toparlanıp kalktı ve ışığı yaktı. Şişeciği buldu, ama yarıya inmişti, bu miktarın yeterli gelmeyeceğinden korktu. Telaş içinde bütün çekmeceleri aradı ve sonunda fazla miktarda sipariş vermesini sağlayacak reçeteyi de buldu. Değeri yüksek bir banknotu katlar gibi gülümseyerek katladı, şimdi ölümü parmaklarının arasında tutmaktaydı. Soğuk bir ürpertiyle, ama yine de sakinleşmiş olarak yatağına dönerken üzerine ışık vuran 54


aynanın önünden geçtiğinde birden kendisini gördü, üzerinde kefen gibi bedenini saran beyaz geceliğiyle hayalet gibi solgun ve gözlerinin altı çökmüş, kendi yüzüne baktı. Dehşete kapılarak ışığı söndürdü, üşüyerek yatağına girdi ve gün ağarana kadar öylece yattı. Sabahleyin mektuplarını yaktı, ufak tefek işlerini düzene koydu, fakat çocukları ve sevdiği diğer her şeyi görmekten kaçındı. Şimdi yaşamın, hazlarıyla, baştan çıkarcılıklarıyla kendine sarılmasını ve almış olduğu kararı yararsız bir duraksamayla zorlaştırmasını önlemek istiyordu. Sonra şansını son bir kez daha denemek üzere, şantajcıya rastlamak umuduyla sokağa çıktı. Yine durup dinlenmeden sokakları dolaştı, ama artık eskisi gibi aşırı bir gerilim içinde değildi. İçinde bir şeyler yorgun düşmüş, mücadeleye devam etme cesareti kalmamıştı. Bir görevi yerine getiriyormuş gibi bir iki saat daha yürüyüp durdu, kadın görünürlerde yoktu. Bu artık canını sıkmıyordu. Neredeyse karşılaşmak istemiyordu artık, öylesine bitkin hissediyordu kendini. İnsanların yüzlerine baktı, hepsi yabancı geliyordu, her şey ölü, bir şekilde canlılığını yitirmiş görünüyordu. Hepsi bir bakıma çoktan uzaklaşmış, yitmişti, artık ona ait değildi. Fakat bir kez irkildi. Etrafına bakarken caddenin diğer tarafındaki kalabalığın içinde kocasının bakışlarını, onda şu son zamanlarda tanıştığı o tuhaf, sert, itici bakışları hissettiğini sanmıştı. Sıkıntıyla bakışlarım o tarafa çevirdi, fakat gördüğü siluet geçmekte olan bir arabanın arkasında kaybolmuştu. Irene, kocasının bu saatlerde hep mahkemede işleri olduğunu düşünerek kendini rahatlattı. Sürekli etrafını gözetleme gerginliği içinde saati unutmuş, öğlen yemeğine geç kalmıştı. Her zamanki alışkanlığının tersine kocası da gecikmişti, iki dakika sonra içeriye girdiğinde Irene, onun biraz heyecanlı olduğunu düşündü. Irene şimdi akşama kaç saat kaldığını hesaplıyordu, insanın vedalaşmak için ne kadar az zamana ihtiyacı olduğunu ve yanında götüremeyeceğini bilince her şeyin ne kadar değersiz göründüğünü fark edip korktu. Üstüne bir uyku hali çöktü. 55


Mekanik bir şekilde tekrar sokağa çıktı. Düşünmeden, sağa sola bakmadan dosdoğru yürüyordu. Bir dört yol ağzında arabacı atları son anda durdurdu. Arabanın okunun kendisine çarpmak üzere olduğunu Irene o anda fark etti. Arabacı adi bir küfür savurdu, Irene bakmadı bile. Çarpsaydı ya kurtulmuş ya da kararını uygulaması gecikmiş olurdu. Bu rastlantı onu bir zahmetten kurtarmış olabilirdi. Bitkin bir halde yoluna devam etti, böyle hiçbir şey düşünmeden, sadece içinde bir sis gibi yumuşacık yükselerek her şeyi sarmalayan, karanlık bir bitiş duygusu hissetmek iyi geliyordu. Yürüdüğü sokağın adını görmek için tesadüfen başını kaldırdığında irkildi, dalgınlıkla yürürken rastlantı sonucu neredeyse eski âşığının evinin önüne gelmişti. Bu bir işaret miydi? Belki de ondan yardım isteyebilirdi, kadının adresini biliyor olmalıydı. Neredeyse sevinçten titredi. Bir anda bedenine tekrar can geldiğini hissetti, umut kasvetli düşüncelerini hafifletti, zihninde vızır vızır dönmeye başladılar. Genç adam şimdi kendisiyle birlikte o kadının evine gelmeli ve bu işe bir son vermeliydi. Şantajdan vazgeçmesi için onun gözünü korkutmalıydı, belki de şehri terk etmesi için bir miktar para vermek yeterliydi. Irene, zavallı adama geçenlerde o kadar kötü davranmış olduğuna üzüldü birdenbire, ama yine de yardım edeceğinden emindi. Kurtuluşunu sağlayacak bu çarenin son anda aklına gelmiş olması ne tuhaftı. Koşarak merdivenlerden çıkıp zili çaldı. Kapıyı açan olmadı. İçeriye kulak kabarttı, kapının ardında temkinli adımlar duyar gibi olmuştu. Bir kez daha zili çaldı. Tekrar sessizlik. Tekrar içeride hafif bir tıkırtı. Sabrı tükendi ve zili aralıksız çalmaya başladı, sonuçta söz konusu olan hayatıydı. Sonunda kapının ardında bir kıpırtı oldu, kilit gıcırdadı ve kapı hafifçe aralandı. “Benim!” dedi Irene çabucak. Genç adam ürkmüş bir halde ancak o zaman kapıyı açtı. “Sen misin… sizsiniz demek… Hanımefendi,” diye kekeledi, sıkıntı içinde olduğu belliydi. “Ben… ben… kusura bakmayın… 56


ziyaretinizi beklemiyordum… kıyafetimi bağışlayın.” Ceketsiz olduğunu kastediyordu. Gömleğinin düğmeleri yarıya kadar açıktı, yakasını da çıkartmıştı. “Sizinle acil olarak konuşmam gerekiyor… Bana yardım etmelisiniz,” dedi; hâlâ bir dilenci gibi kapı önünde bekletilmesine sinirlenmişti. Sonra asabi bir sesle ekledi: “Beni içeriye alıp beş dakikanızı ayırmayacak mısınız?” “Buyurun,” diye mırıldandı eski âşığı ve yan gözle içeriye baktı sıkıntıyla. “Yalnız… şey… bilmiyorum…” “Beni dinlemek zorundasınız. Bu sizin suçunuz zaten. Bana yardım etmek göreviniz… Yüzüğümü geri almalısınız, bunu yapmalısınız… ya da en azından bana onun adresini söyleyin… Sürekli beni izliyordu, ama şimdi ortada yok… bunu yapmak zorundasınız, duyuyor musunuz beni, yardım etmek zorundasınız.” Genç adam Irene’ye bakıp kalmıştı. Soluk soluğa darmadağınık laflar ettiğini ancak fark ediyordu. “Ah elbette… siz bilmiyorsunuz… Metresiniz, yani eski metresiniz olacak kadın, beni bir kez evinizden çıkarken gördü, o zamandan beri beni izliyor ve şantaj yapıyor… bana öldüresiye eziyet ediyor… Şimdi de yüzüğümü aldı, bu yüzüğü mutlaka geri almalıyım. Akşama kadar almış olmalıyım, bu akşam geri alacağımı söylemiştim evde… Yardım edeceksiniz, değil mi?” “Fakat… fakat ben…” “Yardım etmek istemiyor musunuz?” “Fakat ben kadın filan tanımıyorum. Kimden söz ettiğinizi anlamıyorum. Şantajcılarla hiçbir zaman ilişkim olmadı.” Bunları neredeyse kaba bir tonda söylemişti. “Demek… onu tanımıyorsunuz. Demek ki uyduruyor. Ama sizin isminizi biliyor, benim evimi biliyor. Belki şantaj yaptığı da doğru değildir. Belki ben uyduruyorumdur.” Tiz bir sesle güldü Irene. Adam tedirgin olmuştu. Bir an için aklından Irene’nin çıldırmış olabileceği geçti, gözleri bir tuhaf parlıyordu. Davranışları tutarsız, sözleri saçmaydı. Adam ürkerek etrafına 57


baktı. “Sakin olun lütfen… hanımefendi… sizi temin ederim ki yanılıyorsunuz. Böyle bir şey mümkün değil… hayır… anlamıyorum. Ben bu türden bir kadın tanımıyorum. Kısa bir süredir burada yaşıyorum, biliyorsunuz ve iki kadın tanıdım, ikisi de bu tür kadınlardan değildi. İsim vermek istemiyorum… ama… ama bu o kadar gülünç ki, bir yanlışlık olduğuna eminim.” “Yani bana yardım etmeyecek misiniz?” “Fakat elbette… elimden gelirse eğer.” “O halde… benimle gelin. Birlikte ona gidelim…” “Kime… kime gidelim?” Irene kolundan kavrayınca adam yine onun çıldırmış olduğundan korktu. “O kadına işte… gelecek misiniz, gelmeyecek misiniz?” “Elbette… elbette gelirim.” Irene ısrar ettikçe adamın kuşkusu artıyordu. “Elbette… elbette…” “Demek geliyorsunuz… benim için ölüm kalım meselesi bu!” Adam gülmemek için kendini tuttu. Sonra birden ciddileşti. “Bağışlayın hanımefendi… ama şu an mümkün değil… İçeride piyano dersi veriyordum… şimdi yarım bırakamam.” “Demek öyle,” diyerek keskin bir kahkaha attı Irene, “demek piyano dersi veriyorsunuz… üzerinizde gömlek… düğmeleriniz açık… Ne yalancıymışsınız.” Sonra aniden aklına gelen bir fikirle ileri atıldı. Adam onu engellemeye çalıştı. “Yoksa o şantajcı burada mı, yanınızda mı? Demek ortak çalışıyorsunuz. Benden koparttığı her şeyi paylaştınız belki de. Onu bir elime geçireyim. Artık hiçbir şeyden korkmuyorum.” Irene bas bas bağırıyordu. Adam onu tuttu, ama Irene çırpınmaya başladı, kendisini kurtarıp yatak odasının kapısına atıldı. Belli ki kapıda dinlemekte olan biri telaşla geri çekildi. Irene, tanımadığı bir kadınla karşılaşınca şaşkınlıkla bakıp kaldı, kıyafeti biraz dağınık olan kadın hemen başını çevirdi. Adam, delirmiş olduğunu düşündüğü Irene’yi tutmak ve bir felaketi engellemek için peşinden fırladı, fakat Irene hemen dışarı çıkmıştı zaten. “Affedersiniz!” diye mırıldandı. Aklı karışmıştı. 58


Artık hiçbir şey anlamıyor, sadece tiksinti duyuyordu, bir de yorgunluk. Adamın huzursuzluk içinde arkasından baktığını görünce bir kez daha “Affedersiniz!” dedi. “Yarın… yarın anlayacaksınız… yani… ben bile artık bir şey anlamıyorum.” Onunla bir yabancıyla konuşur gibi konuşmuştu. Bir zamanlar bu insana ait olduğunu hatırlatan hiçbir şey yoktu, kendi bedenini bile artık pek hissetmiyordu. Şimdi her şey eskisinden de karmaşıktı; tek bildiği, bir yerlerde bir yalan olması gerektiğiydi. Fakat artık düşünemeyecek kadar yorgundu, ne düşünecek ne görecek hali vardı. Bir darağacı mahkûmu gibi gözleri kapalı, merdivenlerden indi. Dışarı çıktığında sokak karanlıktı. Belki de karşıda bekliyordur, belki de son anda kurtulurum, diye aklından geçirdi. Ellerini birleştirip unutulmuş bir tanrıya dua etmesi gerekiyormuş gibi hissediyordu. Ah, sadece birkaç ay, yaza kadar birkaç ay daha satın alabilse, sonra şantajcının ulaşamayacağı o kırların, tarlaların arasında huzur içinde yaşayabilirdi, sadece bir yaz daha yaşamak istiyordu, ama öylesine dolu dolu ki, bütün bir yaşamın yerini tutacak kadar. Artık kararmakta olan sokağı heyecanla gözledi. Ötedeki evlerden birinin girişinde bir siluet gördüğünü sandı, fakat yaklaştığında içeriye doğru çekilip kayboldu. Bir an için kocasını anımsatmıştı. Sokakta aniden onu veya bakışlarını hissettiği korkusuna bugün ikinci kez kapılıyordu. Ancak bundan tereddütsüz emin olamadı. Zaten gördüğü siluet gölgelerin içinde gözden kaybolmuştu. Tedirgin, yürümeye devam etti, arkasından bakan birinin bakışları ensesini yakıyormuş gibi tuhaf bir gerginlik duygusu içindeydi. Bir kez dönüp arkasına da baktı, ama görünürde kimseler yoktu. Eczane uzak değildi. Hafiften ürpererek içeriye girdi. Kalfa reçetesini alıp hazırlamaya koyuldu. Irene o bir dakika içinde her şeyi gördü: Pırıl pırıl teraziyi, ufacık dirhemleri, küçük etiketleri, sonra üst raflarda sıralanmış, yabancısı olduğu Latince 59


isimli bitki özlerini gördü, fark etmeden isimlerini içinden heceledi. Saatin tıkırtısını, havadaki değişik kokuyu, eczaların kendine özgü o tatlımsı-yağlı kokusunu algılıyordu. Çocukken hep eczane alışverişlerini kendisi yapmak için annesinden izin istediğini hatırladı birden, çünkü bu kokuyu severdi ve raflardan göz kırpan o tuhaf kavanozları seyretmekten hoşlanırdı. O arada dehşetle annesiyle vedalaşmayı unutmuş olduğunu hatırlayınca zavallı kadın için çok üzüldü. Ne kadar sarsılacağını düşündü korkuyla, ama kalfa yuvarlak bir kavanozdan aldığı berrak damlaları mavi bir şişeciğe aktarmaya başlamıştı bile. Yakında damarlarına yayılacak olan ölümün bir şişeden daha küçük olan bir diğerine geçişini sabit bakışlarla izlerken bütün bedeninin buz kestiğini hissetti. Anlamsızca, hipnoza girmiş gibi, doldurduğu şişeciğin tıpasını takıp o tehlikeli tüpün üzerine etiket yapıştıran kalfanın parmaklarını izledi. Dehşet verici düşünceler Irene’nin bütün duyularını kilitleyip felçleştirmişti. “İki kron lütfen,” dedi kalfa. Irene dalgınlığından sıyrılıp etrafına yadırgayarak baktı. Sonra para çıkartmak için mekanik hareketlerle çantasına uzandı. Hâlâ rüyada gibiydi, paralara ayırt edemeden bakıyor, sayarken elinde olmadan duraksıyordu. O anda birinin heyecanla kolunu kenara ittiğini ve madeni paranın cam tezgâhın üzerinde şıngırdadığını algıladı. Yanından bir el uzanarak şişeciği aldı. İster istemez dönüp baktı. Bakışları sabitleşti. Karşısında sımsıkı kenetlenmiş dudaklarıyla kocası duruyordu. Benzi solmuştu, alnında ter damlacıkları parlıyordu. Irene bayılmak üzere olduğunu hissederek masaya tutunmak zorunda kaldı. Birden sokakta gördüğü adamın da, az önce kapı girişine sinen gölgenin de o olduğunu anladı, bunu daha o zaman sezmiş, ama kafası karışmıştı. “Gel,” dedi kocası sıkıntılı ve boğuk bir sesle, Irene donuk bir şekilde ona baktı ve içinden, bilincinin derin, ağır dünyasında, kocasının sözünü dinleyişine şaştı. Adımlarını algılamadan onun yanında yürüyordu. 60


Yan yana karşı kaldırıma geçtiler. İkisi de birbirine bakmıyordu. Şişe hâlâ kocasının elindeydi. Bir kez durup alnındaki teri sildi. Irene de kendi istemeden, farkına varmadan adımlarını yavaşlattı. Fakat kocasına bakmaya cesaret edemedi. İkisi de tek sözcük etmiyor, aralarında sokağın gürültüsü dalgalanıyordu. Eve vardıklarında Fritz merdivende Irene’yi öne geçirdi. Fakat yanından çekilir çekilmez Irene sendelemeye başladı. Durup tutundu. O zaman kocası onu kolundan tuttu. Irene bu dokunuşla irkilerek son basamakları daha hızlı çıktı. Odasına doğru gitti. Kocası da onu izledi. Duvarlara karanlık parıltılar vurmuştu, eşyalar pek seçilmiyordu. Hâlâ hiçbir şey söylemiyorlardı. Fritz, şişenin paketini yırttı, açıp içindekini de boşalttıktan sonra şişeyi şiddetle bir kenara fırlattı. Irene şangırtıyı duyunca büzüldü. Suskunluklarını sürdürdüler. Irene, Fritz’in kendini güç tuttuğunu bakmadan da hissediyordu. Sonunda kocası ona yaklaştı. İyice, iyice yakınına geldi. Irene onun soluğunun ağırlığını hissediyor, sabit ve bulanık bakışlarıyla karanlığın içinde kıvılcımlanan gözlerinin parıltısını seçiyordu. Öfkesinin her an patlamasını, kendisini kabaca kavrayıp hırpalamasını bekleyerek titriyordu. Irene’nin kalbi hareketsizdi, sadece sinirleri aşırı gergin yay gibi titriyordu; her şeyiyle cezasını bekliyor ve öfkesinin patlaması için neredeyse sabırsızlanıyordu. Fakat kocası hâlâ susuyordu ve Irene sonsuz bir hayretle onun kendisine şefkatle yaklaştığını hissetti. “Irene,” dedi, sesi tuhaf bir yumuşaklıkta çıkıyordu. “Birbirimize daha ne kadar işkence edeceğiz.” Irene aniden boşaldı, çırpınarak, şiddetle sarsılarak, uzayıp giden tek bir hayvansı çığlık kopardı; bütün o haftaların zorla bastırılmış, biriktirilmiş hıçkırıkları nihayet çözülmüştü. Öfkeli bir el Irene’yi içinden kavramış şiddetle sarsıyordu sanki; sarhoş gibi yalpalıyordu, kocası tutmamış olsaydı devrilecekti. “Irene,” diyerek onu sakinleştirmeye çalıştı, “Irene, Irene.” Sanki sözcüğün giderek sevecenleşen tınısı, Irene’nin kasılmış sinirlerinin umutsuzca isyanını bastırabilirmiş gibi karısının 61


ismini giderek daha hafif, daha yatıştırıcı bir sesle tekrarlıyordu. Fakat yalnızca hıçkırıklarla ve karısının tüm bedeninde dolaşan azap dalgalarıyla karşılık alıyordu. Titremeler içindeki kadını götürüp divana yatırdı. Ama hıçkırıkları durulmuyordu. Ağlama krizi tüm uzuvlarını elektrik verilmiş gibi sarsıyordu, Irene’nin acılar içindeki bedeninden ürperten buz gibi dalgaların geçtiği belli oluyordu. Haftalardır katlanılmaz ölçüde gerilmiş sinirleri artık çözülmüş, müthiş bir azap hissiz bedenini talan etmeye başlamıştı. Kocası, Irene’nin tir tir titreyen bedenine büyük bir heyecanla sarıldı, soğumuş ellerini tuttu, önce yatıştırmasına, sonra denetimini kaybetmiş gibi korku ve tutkuyla elbisesini, ensesini öpmeye başladı; fakat karısının büzülüp kalmış bedeni hâlâ yırtılır gibi seğiriyor, içinden nihayet setlerini yıkan hıçkırık dalgaları boşanıyordu. Karısının gözyaşlarıyla yıkanan soğumuş yüzüne dokundu, şakaklarında atan damarları hissetti. Tarifsiz bir korkuya kapıldı. Yüzüne daha yakınlaşarak konuşmak için diz çöktü. Durup durup karısına dokunuyor, ismini söylüyordu, “Irene,” diyordu, “niçin ağlıyorsun… Şimdi… şimdi… her şey geride kalmışken… Niçin hâlâ kendine eziyet ediyorsun… Artık korkmana gerek kalmadı… O kadın bir daha gelmeyecek, asla…” Irene’nin bedeni tekrar sarsılınca kocası onu iki eliyle birden sıkıca tuttu. Azap içindeki ruhunu paralayan o çaresizliği hissettiğinde, sanki onu katleden kendisiymiş gibi bir korku duydu içinde. Durup durup karısını öpüyor, karmakarışık sözcüklerle kekeleyerek özür diliyordu. “Hayır… bir daha asla… sana yemin ediyorum… bu kadar çok korkacağını tahmin edemezdim… seni geri çağırmak istemiştim sadece… görevlerini hatırlamanı istemiştim… onu sonsuza kadar bırakmanı… bize geri dönmeni istemiştim… bir rastlantıyla durumu öğrendiğimde başka çare bulamadım… yüzüne karşı söyleyemezdim… ben… ben hep geri döneceğini 62


düşündüm… o zavallı kadını o yüzden ben gönderdim… seni ondan uzaklaştırsın diye… biçarenin biri, işsiz bir oyuncudur o… bu işi gönülsüz kabul etti, ama ben istedim… şimdi haksızlık etmiş olduğumu görüyorum… ama geri dönmeni istiyordum… hazır olduğumu… bağışlamaktan başka bir şey düşünmediğimi… hep hissettirdim sana, ama sen anlamadın… fakat… fakat bu kadar ileri gitmek istemezdim… bu olanları görünce ben daha fazla acı çektim… senin her adımını izledim… sırf çocuklar için… anlıyorsun değil mi, onlar için seni zorlamak istedim… ama artık hepsi bitti… şimdi her şey düzelecek…” Irene sonsuz bir uzaklıktan, yakınında çınlayan birtakım boğuk sözcükler geldiğini duyuyor, ama hiçbirini anlamıyordu. Ruhunda her şeyi bastıran bir çağıltı, içinde her duygunun söndüğü bir algı karmaşası vardı. Teninde dokunuşlar, öpüşler, okşamalar ve artık soğumuş olan kendi gözyaşlarını hissediyordu. Fakat damarlarında kanı uğultuyla, boğuk ve tehditkâr gürleyerek akıyor, taşkınca kabararak çılgın çanlar gibi gümbürdüyordu. Sonra gözlerinin önünde her şey netliğini yitirdi. Baygınlığından sıyrılırken giysilerini üzerinden çıkarttıklarını hissetti, kat kat bulutlar arasındaymış gibi kocasının sevecen ve kaygılı yüzünü gördü. Ardından derin karanlıklara gömüldü, uzun zamandır özlemini çektiği koyu, rüyasız bir uykuya daldı. Ertesi sabah gözlerini açtığında odası aydınlıktı. Aydınlığı kendi içinde de hissetti, bulutlardan arınmış, fırtına kanını temizlemişti. Neler olduğunu hatırlamaya çalıştı, fakat her şeyi bir rüyada gibi görüyordu hâlâ. Zonklayan algılarıyla gerçekdışı, hafif ve özgür, uykuda süzülerek yürüyormuş gibi geliyordu Irene’ye, gerçekten uyandığından emin olmak için ellerini yokladı. Aniden irkildi, yüzük parmağında ışıldıyordu. Bir anda tamamen uyanıverdi. Yarı baygınken duyup duymadığından emin olamadığı karmakarışık sözcükler, önceden belli belirsiz 63


sezdiği, ama düşünceye ve şüpheye dönüştürmeye cesaret edemediği hisler, hepsi birbirine bağlanarak birden berrak bir bütünlük kazanıverdi. Irene ansızın her şeyi kavradı, kocasının sorularını, âşığının şaşkınlığını şimdi anlıyordu, bütün ilmekler çözüldü ve içine düşmüş olduğu dehşet ağını gördü. Hem öfkeye hem utanca kapılmış, sinirleri tekrar titremeye başlamıştı, o rüyasız ve korkusuz uykudan uyandığına neredeyse pişman olacaktı. O sırada yan odadan gülüşmeler duyuldu. Çocuklar kalkmış, yeni doğan güne uyanan kuşlar gibi cıvıldıyorlardı. Irene oğlanın sesini açıkça tanıdı ve babasının sesine ne kadar benzediğini ilk kez fark ederek şaşırdı. Dudaklarında hafif bir gülümseme uçuşarak orada kaldı. Yaşamını ve şimdi mutluluğunu da oluşturan bütün bu şeylerin tadına daha derinden varmak için gözleri kapalı yatmaya devam etti. İçinde hâlâ acıyan bir yer vardı, ama iyi şeyler vaat eden bir acıydı bu, tamamen kapanmadan önce kabuk tutarken yanan yaralar gibi sıcak, ama yumuşak bir acı. (Viyana, 1910)

64


Stefan Zweig

ANGST

65


Als Frau Irene die Treppe von der Wohnung ihres Geliebten hinabstieg, packte sie mit einem Male wieder jene sinnlose Angst. Ein schwarzer Kreisel surrte plötzlich vor ihren Augen, die Knie froren zu entsetzlicher Starre, und hastig mußte sie sich am Geländer festhalten, um nicht jählings nach vorne zu fallen. Es war nicht das erstemal, daß sie den gefahrvollen Besuch wagte, dieser jähe Schauer ihr keineswegs fremd, immer unterlag sie trotz aller innerlichen Gegenwehr bei jeder Heimkehr solchen grundlosen Anfällen unsinniger und lächerlicher Angst. Der Weg zum Rendezvous war unbedenklich leichter. Da ließ sie den Wagen an der Straßenecke halten, lief hastig und ohne aufzuschauen die wenigen Schritte bis zum Haustor und dann die Stufen eilend empor, wußte sie doch, er warte schon innen auf sie hinter der rasch geöffneten Tür, und diese erste Angst, in der doch auch Ungeduld brannte, zerfloß heiß in einer grüßenden Umarmung. Aber dann, wenn sie heim wollte, stieg es fröstelnd auf, dies andere geheimnisvolle Grauen, nun wirr gemengt mit dem Schauer der Schuld und jenem törichten Wahn, jeder fremde Blick auf der Straße vermöchte ihr abzulesen, woher sie käme, und mit frechem Lächeln ihre Verwirrung erwidern. Noch die letzten Minuten in seiner Nähe waren schon vergiftet von der steigenden Unruhe dieses Vorgefühls; im Fortwollen zitterten ihre Hände vor nervöser Eile, zerstreut fing sie seine Worte auf und wehrte hastig den Nachzüglern seiner Leidenschaft; fort, nur fort wollte dann immer schon alles in ihr, aus seiner Wohnung, seinem Haus, aus dem Abenteuer in ihre ruhige bürgerliche Welt zurück. Kaum wagte sie in den Spiegel zu schauen, aus Furcht vor dem Mißtrauen im eigenen Blick, und doch war es nötig zu prüfen, ob nichts an ihrer Kleidung die Leidenschaft der Stunde durch Verwirrung verriete. Dann kamen noch jene letzten, vergeblich beruhigenden Worte, die sie vor Aufregung kaum hörte, und jene horchende Sekunde hinter 66


der bergenden Tür, ob niemand die Treppe hinauf und hinab ginge. Draußen aber stand schon die Angst, ungeduldig sie anzufassen, und hemmte ihr so herrisch den Herzschlag, daß sie immer schon atemlos die wenigen Stufen niederstieg, bis sie die nervös zusammengeraffte Kraft versagen fühlte. Eine Minute stand sie so mit geschlossenen Augen und atmete die dämmerige Kühle des Treppenhauses gierig ein. Da fiel von einem oberen Stockwerk eine Tür ins Schloß, erschreckt raffte sie sich zusammen und hastete, indes ihre Hände unwillkürlich den dichten Schleier noch fester zusammenrafften, die Stufen hinab. Jetzt drohte noch jener letzte furchtbarste Moment, das Grauen, aus fremdem Haustor auf die Straße zu treten und vielleicht in die vordringliche Frage eines vorübergehenden Bekannten hinein, woher sie käme, in die Verwirrung und Gefahr einer Lüge: sie senkte den Kopf wie ein Springer beim Anlauf und eilte mit jähem Entschluß gegen das halboffene Tor. Da stieß sie hart mit einer Frauensperson zusammen, die offenbar eben eintreten wollte. »Pardon«, sagte sie verlegen und mühte sich, rasch an ihr vorbeizukommen. Aber die Person sperrte ihr breit die Tür und starrte sie zornig und zugleich mit unverstelltem Hohn an. »Daß ich Sie nur einmal erwische!« schrie sie ganz unbekümmert mit einer derben Stimme. »Natürlich, eine anständige Frau, eine sogenannte! Das hat nicht genug an einem Mann und dem vielen Geld und an allem, das muß noch einem armen Mädel ihren Geliebten abspenstig machen …« »Um Gottes willen … was haben Sie … Sie irren sich …«, stammelte Frau Irene und machte einen linkischen Versuch durchzuwischen, aber die Person pfropfte ihren massigen Körper breit in die Tür und keifte ihr grell entgegen: »Nein, ich irre mich nicht … ich kenne Sie … Sie kommen von Eduard, meinem Freund … Jetzt habe ich Sie endlich einmal erwischt, jetzt weiß ich, warum er so wenig Zeit für mich in der letzten Zeit hat … Wegen Ihnen also … Sie gemeine …!« 67


»Um Gottes willen«, unterbrach sie Frau Irene mit erlöschender Stimme, »schreien Sie doch nicht so«, und trat unwillkürlich in den Hausflur wieder zurück. Die Frau sah sie höhnisch an. Diese schlotternde Angst, diese sichtliche Hilflosigkeit schien ihr irgendwie wohlzutun, denn mit einem selbstbewußten und spöttisch zufriedenen Lächeln musterte sie jetzt ihr Opfer. Ihre Stimme wurde vor gemeinem Wohlbehagen ganz breit und beinahe behäbig. »So sehen sie also aus, diese verheirateten Damen, die nobeln, vornehmen Damen, wenn sie einem die Männer stehlen gehen. Verschleiert, natürlich verschleiert, damit man nachher überall die anständige Frau spielen kann …« »Was … was wollen Sie denn von mir? … Ich kenne Sie ja gar nicht … Ich muß fort …« »Fort … ja natürlich … zum Herrn Gemahl … in die warme Stube, die vornehme Dame spielen und sich auskleiden lassen von den Dienstboten … Aber was unsereiner treibt, ob das krepiert vor Hunger, das schert ja so eine vornehme Dame nicht … So einer stehlen sie auch das letzte, diese anständigen Frauen …« Irene gab sich einen Ruck und griff, einer vagen Eingebung gehorchend, in ihr Portemonnaie und faßte, was ihr gerade an Banknoten in die Hand kam. »Da … da haben Sie … aber lassen Sie mich jetzt … Ich komme nie mehr her … ich schwöre es Ihnen.« Mit einem bösen Blick nahm die Person das Geld. »Luder«, murmelte sie dabei. Frau Irene zuckte unter dem Wort zusammen, aber sie sah, daß die andere ihr die Tür freigab und stürzte hinaus, dumpf und atemlos, wie ein Selbstmörder vom Turm. Sie spürte Gesichter als verzerrte Fratzen vorbeigleiten, wie sie vorwärts lief, und rang sich mühsam mit schon verdunkeltem Blick durch bis zu einem Automobil, das an der Ecke stand. Wie eine Masse warf sie ihren Körper in die Kissen, 68


dann wurde alles in ihr starr und regunglos, und als der Chauffeur endlich verwundert den sonderbaren Fahrgast fragte, wohin der Weg ginge, starrte sie ihn einen Augenblick ganz leer an, bis ihr benommenes Gehirn seine Worte schließlich erfaßte. »Zum Südbahnhof«, stieß sie dann hastig heraus und, plötzlich vom Gedanken erfaßt, die Person könnte ihr folgen, »rasch, rasch, fahren Sie schnell!« In der Fahrt erst spürte sie, wie sehr diese Begegnung sie ins Herz getroffen hatte. Sie tastete ihre Hände an, die erstarrt und kalt wie abgestorbene Dinge an ihrem Körper niederhingen, und begann mit einem Male so zu zittern, daß es sie schüttelte. In der Kehle klomm etwas Bitteres empor, sie spürte Brechreiz und zugleich eine sinnlose, dumpfe Wut, die wie ein Krampf das Innere ihrer Brust herauswühlen wollte. Am liebsten hätte sie geschrien oder mit den Fäusten getobt, sich freizumachen von dem Grauen dieser Erinnerung, die fest wie ein Angelhaken in ihrem Gehirn saß, dieses wüste Gesicht mit seinem höhnischen Lachen, dieser Dunst von Gemeinheit, der aufstieg vom schlechten Atem der Proletarierin, dieser wüste Mund, der voll Haß ihr hart bis ins Gesicht die niedrigen Worte gespien, und die gehobene rote Faust, mit der sie ihr gedroht hatte. Immer stärker wurde das Übelkeitsgefühl, immer höher klomm es in die Kehle, dazu schleuderte der rasch rollende Wagen hin und her, und eben wollte sie dem Chauffeur bedeuten, langsamer zu fahren, als ihr noch rechtzeitig einfiel, sie hätte vielleicht nicht mehr genug Geld bei sich, ihn zu bezahlen, da sie doch alle Banknoten an diese Erpresserin gegeben. Hastig gab sie das Signal zum Halten und stieg zu neuerlicher Verwunderung des Chauffeurs plötzlich aus. Glücklicherweise reichte der Rest ihres Geldes. Aber dann fand sie sich in einen fremden Bezirk verschlagen, in einem Geschiebe geschäftiger Menschen, die ihr physisch weh taten mit jedem Wort und jedem Blick. Dabei waren ihre Knie wie aufgeweicht von der Angst und trugen unwillig die Schritte vorwärts, aber sie mußte heim, und alle 69


Energie zusammenraffend, stieß sie sich von Gasse zu Gasse fort mit einer übermenschlichen Anstrengung, als ob sie durch einen Morast watete oder knietiefen Schnee. Endlich kam sie zu ihrem Hause und stürzte mit einer nervösen Hast, die sie aber sofort wieder mäßigte, um nicht durch ihre Unruhe aufzufallen, die Treppe hinauf. Jetzt erst, da ihr das Dienstmädchen den Mantel abnahm, sie nebenan ihren kleinen Knaben mit der jüngeren Schwester laut spielen hörte und der beruhigte Blick überall Eigenes faßte, Eigentum und Geborgenheit, gewann sie wieder einen äußeren Schein von der Gefaßtheit zurück, indes unterirdisch die Woge der Erregung noch schmerzhaft die gespannte Brust durchrollte. Sie nahm den Schleier ab, glättete mit dem starken Willen, arglos zu scheinen, ihr Gesicht und trat in das Speisezimmer, wo ihr Mann bei dem abendlich gedeckten Tisch die Zeitung las. »Spät, spät, liebe Irene«, grüßte er mit sanftem Vorwurf, stand auf und küßte sie auf die Wange, was ihr unwillkürlich ein peinliches Gefühl der Scham erweckte. Sie setzten sich zu Tische, und gleichgültig, kaum von der Zeitung weg, fragte er: »Wo warst du so lange?« »Ich war … bei … bei Amélie … sie mußte da noch etwas besorgen … und ich ging mit«, ergänzte sie und schon zornig über die eigene Unbedachtsamkeit, so schlecht gelogen zu haben. Sonst rüstete sie immer im voraus eine sorgfältig ausgeklügelte, allen Möglichkeiten der Überprüfung trotzende Lüge, heute aber hatte die Angst sie daran vergessen lassen und zu einer so ungeschickten Improvisation gezwungen. Wenn, fuhr es ihr durch den Sinn, ihr Mann, wie jüngst in dem Stück, das sie im Theater sahen, hintelefonierte und sich erkundigte … »Was hast du denn? … Du scheinst mir so nervös … und warum nimmst du denn den Hut nicht ab?« fragte ihr Mann. Sie schrak zusammen, als sie sich neuerdings in ihrer Verlegenheit ertappt fühlte, stand eilig auf, ging in ihr Zimmer, den Hut abzunehmen, und sah dabei im Spiegel ihr unruhiges Auge so 70


lange an, bis der Blick ihr wieder sicher und fest schien. Dann kehrte sie in das Speisezimmer zurück. Das Mädchen kam mit der Abendmahlzeit, und es wurde ein Abend wie alle anderen, vielleicht etwas mehr wortkarg und weniger gesellig als sonst, ein Abend mit einem armen, müden, oft hinstolpernden Gespräch. Ihre Gedanken wanderten den Weg unablässig zurück und schraken immer entsetzt empor, wenn sie zu jener Minute kamen, in die grauenhafte Nähe der Erpresserin: dann hob sie immer den Blick, um sich geborgen zu fühlen, griff Ding um Ding der beseelten Nähe, jedes durch Erinnerung und Bedeutung in die Zimmer gestellt, zärtlich an, und eine leichte Beruhigung kehrte in sie zurück. Und die Wanduhr, gemächlich mit ihrem stählernen Schritt das Schweigen durchschreitend, gab ihrem Herzen unmerklich wieder etwas von seinem gleichmäßigen, sorglos-sicheren Takt. Am nächsten Morgen, als ihr Mann in seine Kanzlei, die Kinder spazierengegangen waren und sie endlich mit sich allein blieb, verlor im klaren Vormittagslicht jene schreckhafte Begegnung bei nachträglicher Überprüfung viel von ihrer Beängstigung. Frau Irene besann sich zunächst, daß ihr Schleier sehr dicht und es jener Person dadurch unmöglich gewesen war, die Züge ihres Gesichtes genau wahrzunehmen und wiedererkennen zu können. Ruhig erwog sie nun alle Maßnahmen der Vorbeugung. Auf keinen Fall würde sie ihren Geliebten nochmals in seiner Wohnung aufsuchen – und damit war wohl die eheste Möglichkeit eines solchen Überfalls beseitigt. Blieb also nur die Gefahr einer zufälligen Wiederbegegnung mit dieser Person, doch auch eine solche war unwahrscheinlich, denn nachgefolgt konnte sie ihr, die doch im Automobil geflüchtet war, nicht sein. Name und Wohnung waren ihr fremd und ein sonstiges zuverlässiges Erkennen nach dem undeutlichen Gesichtsbilde nicht zu befürchten. Aber auch für diesen äußersten Fall war Frau Irene gerüstet. Dann, nicht 71


mehr im Schraubstock der Angst, würde sie einfach, so beschloß sie sofort, ruhige Haltung bewahren, alles ableugnen, kühl einen Irrtum behaupten und, da ein Beweis jenes Besuches anders als zur Stelle kaum zu erbringen war, diese Person eventuell der Erpressung bezichtigen. Nicht umsonst war Frau Irene die Gattin eines der bekanntesten Verteidiger der Residenz, sie wußte genug aus dessen Gesprächen mit Fachkollegen, daß Erpressungen nur sofort und durch größte Kaltblütigkeit gedrosselt werden könnten, weil jede Verzögerung, jeder Schein von Unruhe von seiten des Verfolgten die Überlegenheit seines Gegners nur steigert. Die erste Gegenmaßregel war ein knapper Brief an ihren Geliebten, sie könne morgen zur vereinbarten Stunde nicht kommen, auch in den nächsten Tagen nicht. Beim Überlesen schien ihr das Billett, in dem sie zum erstenmal ihre Schrift verstellte, etwas frostig im Ton, und schon wollte sie die ungefälligen Worte durch intimere ersetzen, als die Erinnerung an die gestrige Begegnung plötzlich einen unterirdisch regen Groll, der unbewußt die Kälte der Zeilen verschuldet hatte, ihr erklärte. Ihr Stolz war gereizt durch jene peinliche Entdeckung, in der Gunst ihres Liebhabers eine so niedere und unwürdige Vorgängerin abgelöst zu haben, und mit gehässigerem Gefühl die Worte prüfend, freute sie sich nun rachsüchtig der kühlen Art, mit der sie ihr Kommen darin gewissermaßen in die Sphäre ihrer gütigen Laune erhob. Sie hatte diesen jungen Menschen, einen Pianisten von Ruf, in einem freilich noch begrenzten Kreise, bei einer gelegentlichen Abendunterhaltung kennengelernt und war bald, ohne es recht zu wollen und beinahe ohne es zu begreifen, seine Geliebte geworden. Nichts in ihrem Blute hatte eigentlich nach dem seinen verlangt, nichts Sinnliches und kaum ein Geistiges sie seinem Körper verbunden: sie hatte sich ihm hingegeben, ohne seiner zu bedürfen oder ihn nur stark zu begehren, aus einer gewissen Trägheit des Widerstandes gegen seinen Willen und 72


einer Art unruhigen Neugier. Nichts in ihr, weder ihr durch eheliches Glück voll befriedigtes Blut, noch das bei Frauen so häufige Gefühl, in ihren geistigen Interessen zu verkümmern, hatte ihr einen Liebhaber zum Bedürfnis gemacht, sie war vollkommen glücklich an der Seite eines begüterten, geistig ihr überlegenen Gatten, zweier Kinder, träge und zufrieden gebettet in ihrer behaglichen, breitbürgerlichen, windstillen Existenz. Aber es gibt eine Schlaffheit der Atmosphäre, die ebenso sinnlich macht als Schwüle oder Sturm, eine Wohltemperiertheit des Glückes, die aufreizender ist als Unglück, und für viele Frauen durch ihre Wunschlosigkeit ebenso verhängnisvoll als eine dauernde Unbefriedigung durch Hoffnungslosigkeit. Sattheit reizt nicht minder wie Hunger, und das Gefahrlose, Gesicherte ihres Lebens gab ihr Neugier nach dem Abenteuer. Nirgends war Widerstand in ihrer Existenz. Überall griff sie ins Weiche, überall war Vorsorglichkeit, Zärtlichkeit, laue Liebe und häusliche Achtung hingebreitet, und ohne zu ahnen, daß diese Gemäßigtheit der Existenz niemals von äußeren Dingen bemessen wird, sondern immer nur Widerspiel einer inneren Beziehungslosigkeit ist, fühlte sie sich irgendwie um das wirkliche Leben durch diese Behaglichkeit betrogen. Ihre dämmernden Mädchenträume von der großen Liebe und der Ekstase des Gefühls, eingeschläfert von den freundlichen Beruhigungen der ersten Ehejahre und dem spielhaften Reiz junger Mütterlichkeit, begannen jetzt, da sie sich dem dreißigsten Jahre näherte, wieder zu erwachen, und wie jede Frau maß sie sich innerlich die Fähigkeit zu großer Leidenschaft bei, ohne aber dem Willen zum Erleben den Mut beizugesellen, der das Abenteuer mit seinem wahrhaften Preis, der Gefahr, bezahlt. Als ihr nun in diesen Augenblicken einer Zufriedenheit, die sie selbst nicht zu steigern vermochte, dieser junge Mensch mit starkem, unverhehltem Begehren sich ihr näherte und, von der Romantik der Kunst umwittert, in ihre bürgerliche Welt trat, wo sonst die Männer nur mit lauen Späßen und kleinen 73


Koketterien die »schöne Frau« in ihr respektvoll feierten, ohne je ernstlich das Weib in ihr zu begehren, fühlte sie sich zum erstenmal seit ihren Mädchentagen wieder in ihrem Innersten gereizt. An seinem Wesen hatte sie vielleicht nichts verlockt als ein Schatten von Trauer, der über seinem etwas zu interessant arrangierten Gesicht lag und von dem sie nicht zu unterscheiden wußte, daß er eigentlich ebenso erlernt sei wie das Technische seiner Kunst und jene melancholisch verdüsterte Nachdenklichkeit, aus der er ein (längst vorausstudiertes) Impromptu erhob. In dieser Traurigkeit lag für sie, die sich von lauter satten und bürgerlichen Menschen umringt fühlte, eine Ahnung jener höheren Welt, die ihr farbig aus den Büchern entgegenblickte und romantisch in den Theaterstücken sich regte, und unwillkürlich beugte sie sich über den Rand ihrer täglichen Gefühle, um sie zu betrachten. Ein Kompliment, aus der Hingerissenheit der Sekunde, vielleicht etwas heißer als schicklich dargebracht, ließ ihn vom Klavier zu der Frau aufschauen, und schon dieser erste Blick griff nach ihr. Sie erschrak und fühlte gleichzeitig die Wollust aller Angst: ein Gespräch, in dem alles wie von unterirdischen Flammen durchleuchtet und erhitzt schien, beschäftigte und reizte ihre nun schon rege Neugier so sehr, daß sie einer neuerlichen Begegnung in einem öffentlichen Konzert nicht auswich. Sie sahen sich dann öfter, und bald nicht mehr durch Zufall. Der Ehrgeiz, daß sie, die ihrem musikalischen Urteil bisher wenig Wert zugemutet hatte und mit Recht ihrem künstlerischen Gefühl Bedeutung versagte, ihm, einem wirklichen Künstler, als Verstehende und Beratende viel bedeute, wie er ihr wiederholt versicherte, ließ sie wenige Wochen später voreilig seinem Vorschlage vertrauen, er wolle ihr und nur ihr allein sein neuestes Werk bei sich vorspielen – ein Versprechen, das in seiner Absicht vielleicht halb aufrichtig war, aber doch in Küssen und schließlich ihrer überraschten Hingabe unterging. Ihr erstes Gefühl war Erschrecken vor dieser unerwarteten 74


Wendung ins Sinnliche, der geheimnisvolle Schauer, der diese Beziehung umwitterte, war jählings gebrochen, und das Schuldbewußtsein für diesen ungewollten Ehebruch wurde nur teilweise beruhigt durch die prickelnde Eitelkeit, zum erstenmal durch einen, wie sie glaubte, eigenen Entschluß die bürgerliche Welt, in der sie lebte, verneint zu haben. Den Schauer vor ihrer eigenen Schlechtigkeit, der sie in den ersten Tagen erschreckte, verwandelte ihre Eitelkeit so in gesteigerten Stolz. Aber auch diese geheimnisvollen Erregungen hatten ihre volle Spannung nur in den ersten Augenblicken. Ihr Instinkt wehrte sich unterirdisch gegen diesen Menschen und am meisten gegen das Neue in ihm, das Andersartige, das ihre Neugier eigentlich verlockt hatte. Die Extravaganz seiner Kleidung, das Zigeunerische seines Hausstandes, das Ungeregelte seiner finanziellen Existenz, die zwischen Verschwendung und Verlegenheit ewig pendelte, waren ihrem bourgeoisen Empfinden antipathisch; wie die meisten Frauen wollte sie den Künstler sehr romantisch von der Ferne und sehr gesittet im persönlichen Umgang, ein funkelndes Raubtier, aber hinter den Eisenstäben der Sitte. Die Leidenschaft, die sie an seinem Spiel berauschte, beunruhigte in seiner körperlichen Nähe, sie mochte eigentlich diese plötzlichen und herrischen Umarmungen nicht, deren eigenwillige Rücksichtslosigkeit sie unwillkürlich mit der nach Jahren noch scheuen und verehrungsvollen Glut ihres Mannes verglich. Aber nun sie einmal in die Untreue geraten war, kam sie wieder und wieder zu ihm, ohne beglückt, ohne enttäuscht zu sein, aus einem gewissen Gefühl der Verpflichtung und einer Trägheit der Gewöhnung. Sie war eine jener Frauen, die selbst unter den leichtsinnigen und sogar den Kokotten nicht selten sind, deren innere Bürgerlichkeit so stark ist, daß sie selbst in den Ehebruch eine Ordnung, in die Ausschweifung eine Art Häuslichkeit mitbringen und selbst das seltenste Gefühl mit geduldiger Maske in eine Alltäglichkeit zu verspinnen suchen. Nach wenigen Wochen schon paßte sie diesen jungen 75


Menschen, ihren Geliebten, irgendwo säuberlich in ihr Leben ein, bestimmte ihm, so wie ihren Schwiegereltern, einen Tag in der Woche, aber sie gab mit dieser neuen Beziehung nichts von ihrer alten Ordnung auf, sondern legte nur gewissermaßen ihrem Leben etwas hinzu. Dieser Geliebte änderte bald gar nichts mehr am behaglichen Mechanismus ihrer Existenz, er wurde irgendein Zuwachs von temperiertem Glück, wie ein drittes Kind oder ein Automobil, und das Abenteuer schien ihr bald so banal wie der erlaubte Genuß. Das erstemal nun, da sie das Abenteuer mit seinem wirklichen Preis, der Gefahr, bezahlen sollte, begann sie kleinlich auf seinen Wert zu berechnen. Vom Schicksal verwöhnt, verzärtelt von ihrer Familie, fast wunschlos gemacht durch günstige Vermögensverhältnisse, schien schon die erste Unbequemlichkeit ihrer Wehleidigkeit zu viel. Sie weigerte sich sofort, etwas von ihrer seelischen Sorglosigkeit herzugeben, und war eigentlich ohne Überlegung bereit, den Geliebten ihrer Gemächlichkeit zu opfern. Die Antwort ihres Geliebten, ein aufgeschreckter, nervös hingestammelter Brief, noch am Nachmittag von einem Boten überbracht, ein Brief, der verstört flehte, klagte und anklagte, machte sie wieder unsicher in ihrem Entschluß, das Abenteuer zu enden, weil diese Gier ihrer Eitelkeit schmeichelte und sie durch seine ekstatische Verzweiflung entzückte. Ihr Geliebter bat sie in dringendsten Worten wenigstens um eine flüchtige Begegnung, damit er doch wenigstens seine Schuld aufklären könne, falls er sie durch irgend etwas unwissend verletzt haben sollte, und nun reizte sie das neue Spiel, weiter mit ihm zu schmollen und durch unmotiviertes Verweigern sich ihm noch kostbarer zu machen. Sie empfand sich jetzt inmitten einer Aufregung, und das tat ihr, wie allen innerlich kühlen Menschen, wohl, umbrandet zu sein von Leidenschaften und doch selbst nicht zu brennen. So bestellte sie ihn in eine Konditorei, von der sie sich plötzlich wieder erinnerte, dort als 76


junges Mädchen ein Rendezvous mit einem Schauspieler gehabt zu haben, eines freilich, das ihr jetzt kindisch dünkte, in seiner Ehrerbietung und Sorglosigkeit. Seltsam, lächelte sie in sich hinein, daß die Romantik in ihrem Leben jetzt wieder aufzublühen begann, die in all den Jahren ihrer Ehe verkümmert war. Und beinahe war sie schon jener brüsken Begegnung mit der Weibsperson von gestern innerlich froh, bei der sie seit langem wieder ein wirkliches Gefühl so stark und stimulierend empfunden hatte, daß ihre sonst ganz leicht entspannten Nerven noch unterirdisch davon bebten. Sie nahm diesmal ein dunkles, unauffälliges Kleid und einen anderen Hut, um bei der möglichen Begegnung die Erinnerung jener Person irrezumachen. Einen Schleier hatte sie schon bereit, um sich unkenntlicher zu machen, aber ein plötzlich aufsteigender Trotz ließ sie ihn beiseite legen. Sollte sie es denn nicht wagen dürfen, sie, eine geachtete, angesehene Frau, auf die Straße zu gehen, aus Angst vor irgendeiner Person, die sie gar nicht kannte? Und schon mengte sich der Furcht vor der Gefahr ein fremdartig lockender Reiz, eine kampfbereite, gefährlich prickelnde Lust, ähnlich der, mit den Fingern die kühle Schneide eines Dolches zu fühlen oder in die Mündung eines Revolvers zu schauen, in dessen schwarzer Hülse der Tod zusammengepreßt sitzt. In diesem Schauer des Abenteuers war etwas ihrem geborgenen Leben Ungewohntes, dem wieder nahe zu sein es sie spielhaft verlockte, eine Sensation, die ihre Nerven jetzt wundervoll spannte und elektrische Funken durch ihr Blut sprühte. Ein flüchtiges Angstgefühl überflog sie nur in der ersten Sekunde, da sie die Straße betrat, ein nervöser Schauer von rieselnder Kälte, wie wenn man die Fußspitze prüfend ins Wasser taucht, ehe man sich der Welle voll hingibt. Aber eine Sekunde bloß flog diese Kühle durch sie hin, dann rauschte mit einemmal in ihr eine seltene Lebensfreude auf, die Lust, so leicht, stark und elastisch auszuschreiten, mit einem gespannten, 77


gehobenen Schritt, den sie an sich selber nicht kannte. Fast leid war es ihr, daß die Konditorei so nahe lag, denn irgendein Wille trieb sie jetzt rhythmisch weiter fort in die geheimnisvoll magnetische Anziehung des Abenteuers. Aber die Stunde war knapp, die sie der Begegnung bestimmt hatte, und eine angenehme Sicherheit im Blut verhieß ihr, daß ihr Geliebter sie bereits erwartete. Er saß in einer Ecke, als sie eintrat, und sprang mit einer Erregung auf, die sie angenehm und peinlich zugleich berührte. Sie mußte ihn mahnen, die Stimme zu dämpfen, so heiß sprudelte er aus dem Tumult seiner inneren Erregtheit einen Wirbel von Fragen und Vorwürfen ihr entgegen. Ohne den wahrhaften Grund ihres Ausbleibens auch nur anzudeuten, spielte sie mit Andeutungen, die ihn durch ihre Unbestimmtheit noch mehr entzündeten. Für seine Wünsche blieb sie diesmal unnahbar und zögerte selbst mit Versprechungen, weil sie spürte, wie sehr dies geheimnisvoll plötzliche Entziehen und Versagen ihn aufreizte … Und als sie ihn nach einer halben Stunde heißen Gesprächs verließ, ohne ihm das mindeste an Zärtlichkeit gewährt oder auch nur verheißen zu haben, loderte sie innen von einem sehr seltsamen Gefühl, wie sie es nur als Mädchen gekannt hatte. Es war ihr, als glimme eine kleine, prickelnde Flamme tief unten und warte nur auf den Wind, der das Feuer aufpeitschte, daß es über ihrem Haupte zusammenschlage. Sie nahm jeden Blick, den ihr die Gasse zusprengte, hastig mit im Vorüberschreiten, und der unerwartete Erfolg vieler solcher männlicher Lockungen reizte ihre Neugier nach dem eigenen Gesicht so sehr, daß sie plötzlich vor dem Spiegel an der Auslage einer Blumenhandlung stehen blieb, um im Rahmen roter Rosen und tauglitzernder Veilchen ihre eigene Schönheit zu sehen. Funkelnd blickte sie sich an, leicht und jung, ein wollüstig halbgeöffneter Mund lächelte ihr von drüben Zufriedenheit zu, und beflügelt fühlte sie nun ihre Glieder im Weiterschreiten; ein Verlangen nach einer körperlichen Entkettung, nach Tanz oder Taumel löste den gewohnten 78


gemächlichen Rhythmus aus ihren Schritten, und ungern hörte sie jetzt von der Michaelerkirche, an der sie vorbeieilte, die Stunde, die sie nach Hause rief, in ihre enge, ordentliche Welt. Seit ihren Mädchentagen hatte sie nie sich so leicht empfunden, nie so beseelt in allen Sinnen, nicht die ersten Tage der Ehe und nicht die Umarmungen ihres Geliebten hatten derart mit Funken ihren Leib gestachelt, und der Gedanke wurde ihr unerträglich, jetzt schon all diese seltene Leichtigkeit, diese süße Besessenheit des Blutes an geregelte Stunden zu verschwenden. Müde ging sie weiter. Vor dem Hause blieb sie noch einmal zögernd stehen, die feurige Luft, das Verwirrende dieser Stunde noch einmal mit geweiteter Brust in sich einzuatmen, sie tief bis ans Herz zu spüren, diese letzte verebbende Welle des Abenteuers. Da rührte sie jemand an der Schulter. Sie wandte sich um. »Was … was wollen Sie denn schon wieder?« stammelte sie tödlich erschreckt, als sie plötzlich das verhaßte Gesicht sah, und erschrak noch mehr, sich selbst diese verhängnisvollen Worte sagen zu hören. Sie hatte sich doch vorgenommen, diese Frau nicht mehr zu erkennen, wenn sie ihr jemals wieder begegnen sollte, alles abzuleugnen, Stirn an Stirn der Erpresserin entgegenzutreten … Jetzt war es zu spät. »Ich warte schon eine halbe Stunde hier auf Sie, Frau Wagner.« Irene zuckte zusammen, als sie ihren Namen hörte. Die Person wußte ihren Namen, ihre Wohnung. Jetzt war alles verloren, sie ihr rettungslos ausgeliefert. Sie hatte Worte zwischen ihren Lippen, die sorgsam vorbereiteten und berechnenden Worte, aber ihre Zunge war gelähmt und ohne Kraft, einen Laut hervorzubringen. »Eine halbe Stunde warte ich schon, Frau Wagner.« Drohend wie einen Vorwurf wiederholte die Person ihre Worte. »Was wollen Sie … was wollen Sie denn von mir …« 79


»Sie wissen schon, Frau Wagner« – Irene zuckte bei dem Namen wieder zusammen –, »Sie wissen ganz genau, warum ich komme.« »Ich habe ihn nie mehr gesehen … lassen Sie mich jetzt … nie mehr werde ich ihn sehen … nie …« Die Person wartete gemächlich, bis Irene in ihrer Erregung nicht mehr weiter konnte. Dann sagte sie barsch wie zu einem Untergebenen: »Lügen Sie nicht! Ich bin Ihnen ja nachgegangen bis an die Konditorei«, und fügte, als sie Irene zurückweichen sah, noch höhnisch hinzu: »Ich habe ja keine Beschäftigung. Aus dem Geschäft haben sie mich entlassen, wegen Arbeitsmangels, wie sie sagen, und wegen der schlechten Zeiten. Na, das nützt man halt aus, und da geht unsereins auch ein bissl spaziern … ganz so wie die anständigen Frauen.« Sie sagte das mit einer kalten Bosheit, die Irene ins Herz stach. Wehrlos fühlte sie sich gegen die nackte Brutalität dieser Gemeinheit, und immer wirbeliger faßte sie der Angstgedanke, die Person könnte jetzt wieder laut zu sprechen anfangen oder ihr Mann vorbeikommen, und dann wäre alles verloren. Rasch tastete sie in den Muff, riß ihre Silbertasche auf und holte alles Geld heraus, das ihr in die Finger kam. Mit Ekel stieß sie es ihr in die Hand, die sich schon langsam in sicherer Erwartung der Beute frech entgegenstreckte. Aber diesmal sank die freche Hand, sobald sie das Geld spürte, nicht wie damals demütig in sich zusammen, sondern blieb starr in der Luft schweben und offen wie eine Kralle. »Geben S’ mir doch auch die Silbertasche, damit ich das Geld nicht verlier’!« sagte dazu der höhnisch aufgeworfene Mund mit einem leisen, kollernden Lachen. Irene blickte ihr in das Auge, aber nur eine Sekunde. Dieser freche, gemeine Hohn war nicht zu ertragen. Wie einen brennenden Schmerz spürte sie Ekel ihren ganzen Körper 80


durchdringen. Nur fort, fort, nur dies Gesicht nicht mehr sehen! Abgewandt, mit rascher Bewegung streckte sie ihr die kostbare Tasche hin, dann lief sie, von Grauen gejagt, die Treppe empor. Ihr Mann war noch nicht zu Hause, so konnte sie sich hinwerfen auf das Sofa. Regunglos, wie von einem Hammer getroffen, blieb sie liegen, nur durch die Finger sprang ein wildes Zucken und rüttelte den Arm bis zu den Schultern hinauf, aber nichts in ihrem Körper vermochte sich zu wehren gegen diese aufstürmende Gewalt des entfesselten Grauens. Erst als sie die Stimme ihres Mannes von draußen hörte, raffte sie sich mit äußerster Anstrengung auf und schleppte sich in das andere Zimmer mit automatischen Bewegungen und entseelten Sinnen. Nun saß das Grauen bei ihr im Haus und rührte sich nicht aus den Zimmern. In den vielen leeren Stunden, die immer wieder Welle auf Welle die Bilder jener entsetzlichen Begegnung in ihr Gedächtnis zurückspülten, wurde ihr das Hoffnungslose ihrer Situation vollkommen klar. Die Person wußte – unbegreiflich war ihr, wie das geschehen konnte – ihren Namen, ihre Wohnung und würde, da ihre ersten Versuche so vortrefflich gelungen waren, nun unzweifelhaft kein Mittel scheuen, ihre Mitwisserschaft zu dauernder Erpressung nutzbar zu machen. Jahre und Jahre lang würde sie wie ein Alp auf ihrem Leben lasten, nicht abzuschütteln, durch keine, auch die verzweifeltste Anstrengung, denn obzwar vermögend und die Gattin eines begüterten Mannes, war es Frau Irene doch nicht möglich, ohne ihren Gemahl zu verständigen, eine so bedeutende Summe aufzubringen, die sie ein für allemal von dieser Person befreite. Und außerdem – dies wußte sie aus zufälligen Erzählungen ihres Mannes und dessen Prozessen – waren doch Verträge und Versprechungen so abgefeimter und ehrloser Personen gänzlich unwertig. Einen Monat oder zwei vielleicht, so rechnete sie, war das Verhängnis noch fernzuhalten, dann mußte das künstliche Gebäude ihres häuslichen Glückes niederstürzen, und geringe 81


Befriedigung bot die Gewißheit, daß sie die Erpresserin in ihren Sturz mitriß. Denn was waren sechs Monate Gefängnis für jene gewiß liederliche und wohl schon abgestrafte Person im Vergleich gegen die Existenz, die sie selber verlor und von der sie entsetzt fühlte, daß sie ihre einzig mögliche sei. Eine neue anzufangen, entehrt und bemakelt, schien ihr, die vom Leben sich bisher nur immer hatte beschenken lassen und keinen Teil ihres Schicksals selbst gezimmert, unfaßbar, und dann, ihre Kinder waren ja hier, ihr Mann, ihr Heim, all diese Dinge, von denen sie jetzt erst, da sie sie verlieren sollte, spürte, wie sehr sie Teil und Wesen ihres inneren Lebens waren. All das, woran sie früher nur mit dem bloßen Kleid gestreift war, empfand sie mit einem Mal entsetzlich notwendig, und der Gedanke schien ihr manchmal unfaßbar, ja traumhaft unwirklich, daß eine fremde Vagabundin, die irgendwo auf der Straße lauerte, die Macht haben sollte, diesen warmen Zusammenhalt mit einem einzigen Wort zu sprengen. Unabwendbar war, das spürte sie jetzt mit entsetzlicher Gewißheit, das Verhängnis, unmöglich ein Entkommen. Aber was … was würde geschehen? Von Morgen bis Abend rüttelte sie an der Frage. Eines Tages würde ein Brief an ihren Mann kommen, sie sah ihn schon eintreten, blaß mit finsterem Blick, sie beim Arme fassen, sie fragen … Aber dann … was würde dann geschehen? Was würde er tun? Hier verloschen die Bilder plötzlich im Dunkel einer wirren und grausamen Angst. Sie wußte nicht weiter, und ihre Vermutungen stürzten schwindlig ins Bodenlose. Eines wurde aber ihr in diesem brütenden Sinnen grauenhaft bewußt, wie ungenau sie eigentlich ihren Mann kannte, wie wenig sie seine Entschließungen im voraus zu berechnen vermochte. Sie hatte ihn auf die Anregung ihrer Eltern hin, aber ohne Widerstand und mit einer angenehmen, durch die späteren Jahre nicht enttäuschten Sympathie geheiratet und nun acht Jahre behaglichen, stillpendelnden Glücks an seiner Seite gelebt, hatte Kinder von ihm, ein Heim und zahllose 82


Stunden körperlicher Gemeinschaft, aber jetzt erst, da sie sich nach seinem möglichen Verhalten fragte, wurde ihr klar, wie fremd und unbekannt er ihr geblieben war. Sie entdeckte in den fieberhaften Rückblicken, mit denen sie die letzten Jahre gleich gespenstischen Scheinwerfern absuchte, daß sie nie nach seinem wirklichen Wesen geforscht hatte und nun nach Jahren nicht einmal wußte, ob er hart war oder nachgiebig, streng oder zärtlich. Mit einem verhängnisvoll späten, von dieser ernsten Lebensangst aufgerüttelten Schuldgefühl mußte sie sich bekennen, nur die flache, die gesellschaftliche Schicht seines Wesens gekannt zu haben und nie die innere, aus der in jener tragischen Stunde die Entscheidung geschürft werden mußte. Unwillkürlich begann sie nach kleinen Zügen und Andeutungen zu forschen, sich zu besinnen, wie er in ähnlichen Fragen gesprächsweise geurteilt habe, und zu ihrem peinlichen Erstaunen wurde ihr bewußt, daß er fast niemals über seine persönlichen Anschauungen zu ihr gesprochen hatte, freilich andererseits auch, daß sie nie sich an ihn mit ähnlich verinnerlichten Fragen gewendet habe. Nun erst begann sie sein ganzes Leben an vereinzelten Zügen zu messen, die seinen Charakter ihr aufdeuten konnten. An jede kleine Erinnerung pochte jetzt ihre Angst mit zaghaftem Hammer, Eingang zu finden in die geheimen Kammern seines Herzens. Die kleinste Äußerung belauerte sie nun und fieberte schon seinem Kommen ungeduldig entgegen. Sein Gruß traf sie kaum ins Gesicht, aber doch in seinen Gesten – nun wie er ihr die Hand küßte oder das Haar mit den Fingern überschmeichelte – schien ihr eine Zärtlichkeit zu liegen, die, obzwar sie stürmische Gebärden keusch scheute, eine tiefe innere Neigung andeuten mochte. Er war immer gemessen, wenn er zu ihr sprach, niemals ungeduldig oder erregt, und in seinem ganzen Gehaben von einer gelassenen Freundlichkeit, doch einer, wie ihre Unruhe zu mutmaßen begann, die wenig verschieden war von der zu den Dienstboten und sichtlich geringer als die zu den Kindern, die 83


bei ihm immer rege, bald heitere, bald leidenschaftliche Formen annahm. Er erkundigte sich auch heute wieder umständlich nach häuslichen Dingen, gleichsam um ihr Gelegenheit zu geben, ihre Interessen vor ihm auszubreiten, indes er die seinen verbarg, und zum erstenmal entdeckte sie jetzt, da sie ihn beobachtete, wie sehr er sie schonte, mit welcher Zurückhaltung er sich ihren täglichen Gesprächen – deren harmlose Banalität sie mit einem Male entsetzt erkannte – anzupassen bemühte. Von sich selbst gab er nichts her im Wort, und ihre nach Beruhigung lechzende Neugier blieb unbefriedigt. So durchfragte sie, da das Wort ihn nicht verriet, sein Gesicht, nun er in seinem Fauteuil saß, ein Buch lesend und scharf beleuchtet von der elektrischen Flamme. Wie in ein fremdes Antlitz sah sie in das seine hinein und suchte den vertrauten und mit einem Male wieder fremden Zügen den Charakter zu entraten, den acht Jahre Beisammensein ihrer Gleichgültigkeit verborgen hatten. Die Stirne war hell und edel, wie von einer inneren starken, geistigen Anstrengung geformt, der Mund aber streng und ohne Nachgiebigkeit. Alles war straff in den sehr männlichen Zügen, Energie und Kraft: erstaunt, eine Schönheit darin zu finden, und mit einer gewissen Bewunderung betrachtete sie diesen verhaltenen Ernst, diese sichtliche Herbheit seines Wesens, die sie bisher immer in ihrer einfältigen Art nur als wenig unterhaltsam empfunden und gern gegen eine gesellschaftliche Gesprächigkeit vertauscht hätte. Die Augen aber, in denen doch das wirkliche Geheimnis verschlossen sein mußte, waren auf das Buch gesenkt und so ihrer Betrachtung entzogen. So konnte sie immer nur fragend auf das Profil starren, als bedeute diese geschwungene Linie ein einziges Wort, das Gnade sagte oder Verdammnis, dies fremde Profil, dessen Härte sie erschreckte, aber in dessen Entschlossenheit ihr eine merkwürdige Schönheit zum erstenmal bewußt wurde. Mit einem Male spürte sie, daß sie ihn gerne ansah, mit Lust und mit Stolz. Irgend etwas zerrte ihr bei dem Wachwerden dieser 84


Empfindung schmerzhaft in der Brust, ein dumpfes Gefühl, das Bedauern war für irgend etwas Versäumtes, eine beinahe sinnliche Spannung, die sie nie ähnlich stark von seinem körperlichen Wesen empfangen zu haben sich entsinnen konnte. Da sah er vom Buche auf. Eilig trat sie tiefer ins Dunkel zurück, um nicht mit der brennenden Frage ihrer Blicke seinen Verdacht zu entzünden. Drei Tage hatte sie nun das Haus nicht verlassen. Und schon merkte sie mit Unbehagen, daß ihre mit einem Male so beharrliche Gegenwart den anderen bereits auffällig geworden war, denn im allgemeinen zählte es bei ihr zu den Seltenheiten, daß sie viele Stunden oder gar Tage in den eigenen Räumen verbrachte. Wenig häuslich veranlagt, durch materielle Unabhängigkeit von den kleinen Sorgen der Wirtschaft enthoben, gelangweilt von sich selbst, war die Wohnung ihr kaum mehr als ein flüchtiger Ruheplatz und die Straße, das Theater, die gesellschaftlichen Vereinigungen mit ihren bunten Begegnungen, dem ewigen Zustrom äußerer Veränderungen ihr liebster Aufenthalt, weil hier das Genießen keine innere Anstrengung erforderte und bei schlummerndem Gefühl die Sinne vielfache Reizung empfinden. Frau Irene gehörte mit ihrer ganzen Denkweise zu jener eleganten Gemeinschaft der Wiener Bourgeoisie, deren ganze Tagesordnung nach einer geheimen Vereinbarung darin zu bestehen scheint, daß alle Mitglieder dieses unsichtbaren Bundes einander zu gleichen Stunden mit den gleichen Interessen unablässig begegnen und dies ewig vergleichende Beobachten und Begegnen allmählich zum Sinn ihrer Existenz erheben. Auf sich selbst angewiesen und vereinsamt, verliert ein so an lässige Gemeinsamkeit gewöhntes Leben jeden Halt, die Sinne ohne ihr gewohntes Futter an höchst geringfügigen, aber doch unentbehrlichen Sensationen revoltieren und das Alleinsein artet rasch zu einer nervösen Selbstbefeindung aus. Unendlich fühlte sie die Zeit auf sich 85


lasten, und die Stunden verloren ohne ihre gewohnte Bestimmung jeden Sinn. Wie zwischen Kerkerwänden, müßig und erregt, ging sie auf und nieder in ihren Zimmern; die Straße, die Welt, die ihr wirkliches Leben waren, waren ihr gesperrt, wie der Engel mit feurigem Schwerte stand dort die Erpresserin mit ihrer Drohung. Die ersten, jene Veränderung zu bemerken, waren ihre Kinder, besonders der ältere Knabe, der seiner naiven Verwunderung, die Mama so viel zu Hause zu sehen, peinlich deutlichen Ausdruck gab, indes die Dienstboten nur tuschelten und mit der Gouvernante ihre Vermutungen austauschten. Vergeblich mühte sie sich, ihre auffällige Anwesenheit mit den verschiedensten zum Teile sehr glücklich ersonnenen Notwendigkeiten zu motivieren, aber gerade dies Künstliche ihrer Erklärungen offenbarte ihr, wie sehr unnütz sie in ihrem eigenen Wirkungskreise durch jahrelange Gleichgültigkeit geworden war. Überall, wo sie sich betätigen wollte, stieß sie auf den Widerstand fremder Interessen, die ihre plötzlichen Versuche als angemaßte Einmengung in Gewohnheitsrechte ablehnten. Überall war der Platz besetzt, sie selbst durch die Entwöhnung Fremdkörper im Organismus des eigenen Hauses. So wußte sie nichts mit sich und der Zeit anzufangen, selbst die Annäherung an die Kinder mißlang ihr, die in ihrem plötzlich regen Interesse eine neueingeführte Kontrolle argwöhnten, und sie spürte sich beschämt erröten, als sie bei einem jener Versuche der Überwachung der siebenjährige Junge frech fragte, warum sie denn eigentlich nicht mehr spazierenginge. Überall wo sie helfen wollte, störte sie eine Ordnung, und wo sie Anteil nahm, erweckte sie Verdacht. Dabei fehlte ihr noch die Geschicklichkeit, das Ständige ihrer Gegenwart weniger sichtbar zu machen durch eine kluge Zurückhaltung und ruhig in einem Zimmer zu bleiben, bei einem Buche, bei einer Arbeit; unablässig jagte sie die innere Angst, die sich wie jedes stärkere Gefühl bei ihr in Nervosität verwandelte, von einem Zimmer ins 86


andere. Bei jedem Anruf des Telefons, jedem Klingeln an der Tür schrak sie zusammen und ertappte sich selbst immer wieder dabei, wie sie hinter den Gardinen auf die Straße lugte, hungrig nach Menschen oder wenigstens deren Anblick, sehnsüchtig nach Freiheit und doch voll Angst, plötzlich unter den vorbeigehenden Gesichtern das eine emporstarren zu sehen, das sie bis in die Träume verfolgte. Sie spürte, wie ihre ruhige Existenz sich plötzlich auflöste und zerrann, und aus dieser Kraftlosigkeit entwuchs ihr schon die Ahnung eines ganzen zertrümmerten Lebens. Diese drei Tage im Kerker der Zimmer schienen ihr länger als die acht Jahre ihrer Ehe. Doch für jenen dritten Abend hatte sie seit Wochen eine Einladung mit ihrem Manne angenommen, die jetzt plötzlich abzulehnen ohne Angabe triftiger Gründe ihr unmöglich war. Und überdies, diese unsichtbaren Gitterstäbe von Grauen, die jetzt um ihr Leben gebaut waren, mußten doch einmal zerbrochen werden, sollte sie nicht zugrunde gehen. Sie brauchte Menschen, ein paar Stunden Rast von sich selber, von dieser selbstmörderischen Einsamkeit der Angst. Und dann, wo war sie geborgener als in fremdem Hause bei Freunden, wo sicherer vor jener unsichtbaren Verfolgung, die ihre Wege umschlich? Eine Sekunde bloß schauerte sie, die knappe Sekunde, als sie aus dem Haus trat, nun zum erstenmal seit jener Begegnung wieder die Straße berührte, wo irgendwo jene Person lauern konnte. Unwillkürlich faßte sie den Arm ihres Mannes, schloß die Augen und trat rasch die paar Schritte vom Trottoir bis zum harrenden Automobil, dann aber sank, als, sie an der Seite ihres Mannes geborgen, durch die nächtlich verlassenen Straßen der Wagen hinsauste, die innere Schwere von ihr ab, und wie sie nun die Stufen des fremden Hauses emporstieg, wußte sie sich geborgen. Für ein paar Stunden durfte sie jetzt sein wie die langen Jahre vordem: sorglos, froh, nur noch mit der gesteigert bewußten Freude eines, der aus Kerkermauern wieder zur Sonne emporsteigt. Hier war ein Wall 87


gegen alle Verfolgung, der Haß konnte hier nicht herein, hier waren nur Menschen, die sie liebten, achteten und verehrten, geschmückte, absichtslose Menschen, von der Flamme des Leichtsinns rötlich umfunkelt, ein Reigen des Genießens, der endlich wieder auch sie umschlang. Denn nun, da sie eintrat, spürte sie an den Blicken der andern, daß sie schön war, und sie wurde es noch mehr durch das bewußte und lang entbehrte Gefühl. Wie wohl das tat nach all diesen Tagen des Schweigens, wo sie immer den schneidenden Pflug dieses einen Gedankens ihr Hirn unfruchtbar hatte durchgründen fühlen, daß alles in ihr wund war und weh, wie wohl das tat, nun wieder schmeichelnde Worte zu hören, die elektrisch belebend bis unter die Haut knisterten und das Blut aufjagten. Sie stand und starrte, irgend etwas zuckte in ihrer Brust unruhig und wollte heraus. Und mit einem Male wußte sie, daß es das eingesperrte Lachen war, das sich befreien wollte. Wie ein Pfropfen aus der Champagnerflasche knallte es empor, überschlug sich in kleinen kollernden Koloraturen, sie lachte und lachte, schämte sich manchmal ihres bacchantischen Übermutes und lachte wieder im nächsten Augenblick. Elektrizität zuckte aus ihren gelockerten Nerven, alle Sinne waren stark, gesund und gereizt, seit Tagen aß sie zum erstenmal wieder mit wirklichem Hunger und trank wie eine Verdurstete. Ihre eingetrocknete, nach Menschen lechzende Seele sog aus allem Leben und Genuß. Nebenan lockte Musik und drang ihr tief unter die brennende Haut. Der Tanz begann, und ohne es zu wissen, war sie schon mitten im Gewühle. Wie noch nie in ihrem Leben tanzte sie. Dieser kreisende Wirbel schleuderte alle Schwere aus ihr heraus, der Rhythmus wuchs in die Glieder und durchatmete den Körper mit feuriger Bewegung. Hielt die Musik inne, so fühlte sie die Stille schmerzhaft, die Schlange der Unrast züngelte auf an ihren schauernden Gliedern, und wie ein Bad, in kühlendes, beruhigendes, tragendes Wasser, stürzte sie sich wieder in den Wirbel hinein. Sonst war sie immer nur 88


eine mittelmäßige Tänzerin gewesen, zu gemessen, zu besonnen, zu hart und vorsichtig in den Bewegungen, aber dieser Rausch der befreiten Freude löste alle körperlichen Hemmungen. Ein stählernes Band von Scham und Besonnenheit, das sonst ihre wildesten Leidenschaften in eine Form zusammenhielt, riß jetzt mittendurch, und sie fühlte sich haltlos, restlos, selig zerfließen. Arme, Hände spürte sie um sich, Berührung und Entschwinden, Atem von Worten, kitzelndes Lachen, Musik, die innen im Blut zuckte, ihr ganzer Körper war gespannt, so sehr gespannt, daß ihr die Kleider am Leibe brannten und sie unbewußt am liebsten alle Hülle abgerissen hätte, um nackt diesen Rausch tiefer in sich hineinzuspüren. »Irene, was hast du?« – sie wandte sich um, taumelnd und lachenden Auges, noch ganz heiß von der Umschlingung ihres Tänzers. Da stieß kalt und hart der verwundert starre Blick ihres Mannes in ihr Herz. Sie erschrak. War sie zu wild gewesen? Hatte ihre Raserei etwas verraten? »Was … was meinst du, Fritz?« stammelte sie, verwundert vom jähen Stoß seines Blickes, der immer tiefer in sie zu dringen schien und den sie jetzt schon ganz innen, ganz an ihrem Herzen spürte. Sie hätte aufschreien mögen unter der wühlenden Entschlossenheit dieser Augen. »Das ist doch seltsam«, murmelte er endlich. In seiner Stimme war eine dumpfe Verwunderung. Sie wagte nicht zu fragen, was er damit meinte. Aber ein Schauer lief ihr durch die Glieder, als sie jetzt, da er sich wortlos wegwandte, seine Schultern sah, breit, hart und groß, zu einem eisernen Nacken nervig getürmt. Wie bei einem Mörder, flog es ihr durch das Hirn, irrsinnig und schon wieder verscheucht. Jetzt erst, als ob sie ihn zum erstenmal gesehen, ihren eigenen Mann, empfand sie voll Grauen, daß er stark und gefährlich war. Die Musik hob wieder an. Ein Herr trat auf sie zu, mechanisch nahm sie seinen Arm. Aber nun war alles schwer geworden, und 89


die helle Melodie konnte ihre erstarrten Glieder nicht mehr heben. Eine dumpfe Schwere wuchs vom Herzen aus den Füßen zu, jeder Schritt tat ihr weh. Und sie mußte ihren Tänzer bitten, sie freizugeben. Unwillkürlich sah sie sich im Zurücktreten um, ob ihr Mann nahe wäre. Und schrak zusammen. Er stand unmittelbar hinter ihr, als erwarte er sie, und wieder stieß er blank mit dem Blick gegen den ihren. Was wollte er? Was wußte er schon? Unwillkürlich raffte sie das Kleid zusammen, als müßte sie die nackte Brust vor ihm schützen. Sein Schweigen blieb hartnäckig wie sein Blick. »Wollen wir gehen?« fragte sie ängstlich. »Ja.« Seine Stimme klang hart und unfreundlich. Er ging voraus. Wieder sah sie den breiten, drohenden Nacken. Man warf ihr den Pelz um, aber sie fror. Schweigend fuhren sie nebeneinander. Sie wagte kein Wort. Dumpf fühlte sie eine neue Gefahr. Nun war sie von beiden Seiten umstellt. In dieser Nacht hatte sie einen drückenden Traum. Irgendeine fremde Musik rauschte, ein Saal war hell und hoch, sie trat ein, viele Menschen und Farben mengten ihre Bewegung, da drängte ein junger Mann, den sie zu kennen glaubte und doch nicht ganz erriet, auf sie zu, faßte sie am Arm, und sie tanzte mit ihm. Ihr war wohl und weich, eine einzige Welle Musik hob sie auf, daß sie den Boden nicht mehr spürte, und so tanzten sie durch viele Säle, in denen goldene Leuchter ganz hoch oben wie Sterne strahlend kleine Flammen hielten und viele Spiegel Wand an Wand ihr eigenes Lächeln ihr zuwarfen und wieder weit wegtrugen in unendlichen Reflexen. Immer heißer wurde der Tanz, immer brennender die Musik. Sie merkte, wie der Jüngling sich enger an sie schmiegte, seine Hand in ihren nackten Arm sich vergrub, daß sie stöhnen mußte vor schmerzvoller Lust, und jetzt, da ihre Augen in seine tauchten, meinte sie ihn zu erkennen. Ein Schauspieler dünkte er sie, den sie als kleines Mädchen von fern ekstatisch geliebt hatte, schon 90


wollte sie seinen Namen beseligt aussprechen, aber er verschloß ihren leisen Schrei mit einem glühenden Kuß. Und so, mit verschmolzenen Lippen, ein einziger ineinanderglühender Körper, flogen sie, wie von einem seligen Wind getragen, durch die Räume. Die Wände strömten vorbei, sie spürte die aufschwebende Decke nicht mehr und die Stunde, unsäglich leicht und mit entketteten Gliedern. Da plötzlich rührte sie jemand an die Schulter. Sie hielt inne und mit ihr die Musik, die Lichter verloschen, schwarz drängten sich die Wände heran, und der Tänzer war verschwunden. »Gib ihn mir her, du Diebin!« schrie das grauenhafte Weib, denn sie war es, daß die Wände gellten, und klemmte eiskalte Finger um ihr Handgelenk. Sie bäumte sich auf und hörte sich selber schreien, einen irren, kreischenden Laut des Entsetzens, und sie rangen beide, aber das Weib war stärker, riß ihr das Perlenhalsband ab und dabei das halbe Kleid, daß ihre Brust und Arme sich nackt entblößten unter den niederhängenden Fetzen. Mit einem Male waren wieder Menschen da, aus allen Sälen strömten sie in anschwellendem Lärm und starrten sie, die Halbnackte, höhnisch an und das Weib, das gellend schrie: »Sie hat ihn mir gestohlen, die Ehebrecherin, die Dirne.« Sie wußte nicht, wohin sich verbergen, wohin ihre Augen wenden, denn immer näher traten die Menschen heran, neugierige, fauchende Fratzen griffen in ihre Nacktheit, und jetzt, da ihr taumelnder Blick nach Rettung fortflüchtete, sah sie plötzlich im finsteren Rahmen der Tür ihren Mann reglos stehen, die rechte Hand hinter dem Rücken verborgen. Sie schrie auf und lief von ihm fort, lief durch viele Räume, hinter ihr brandete die gierige Menge, sie spürte, wie ihr Kleid immer mehr niederglitt, kaum konnte sie es noch halten. Da sprang eine Tür vor ihr auf, gierig stürzte sie die Treppe hinab, sich zu retten, aber unten wartete schon wieder das gemeine Weib in ihrem wollenen Rock und mit ihren kralligen Händen. Sie sprang zur Seite und lief wie wahnsinnig ins Weite, aber die andere stürzte ihr nach, und so jagten sie 91


beide durch die Nacht lange schweigende Straßen entlang, und die Laternen bogen sich grinsend zu ihnen nieder. Hinter sich hörte sie immer die Holzschuhe des Weibes ihr nachklappern, aber immer, wenn sie an eine Straßenecke kam, sprang auch dorten wieder das Weib hervor und wieder an der nächsten, hinter allen Häusern, rechts und links lauerte sie. Immer war sie schon da, entsetzlich vervielfacht, nicht zu überholen, immer sprang sie vor und griff nach ihr, die schon die Knie sich versagen fühlte. Doch endlich, da war ihr Haus, sie stürzte darauf zu, aber wie sie die Tür aufriß, stand dort ihr Mann, ein Messer in der Hand, starrte sie an mit einem bohrenden Blick. »Wo bist du gewesen?« fragte er dumpf, »Nirgends«, hörte sie sich sagen und schon ein grelles Gelächter an ihrer Seite. »Ich habe es gesehen! Ich habe es gesehen!« schrie grinsend das Weib, das plötzlich wieder neben ihr stand und irrsinnig lachte. Da hob ihr Mann das Messer. »Hilfe!« schrie sie auf. »Hilfe!« … Sie starrte auf, und ihre erschreckten Blicke stießen in die ihres Mannes. Was … was war das? Sie war in ihrem Zimmer, die Ampel brannte fahl, sie war zu Hause in ihrem Bett, sie hatte nur geträumt. Aber wieso saß ihr Mann am Rand ihres Bettes und betrachtete sie gleich einer Kranken? Wer hatte das Licht angezündet, warum saß er so ernst da, so regunglos starr? Ein Schrecken zuckte ihr durch und durch. Unwillkürlich blickte sie nach seiner Hand: nein, es war kein Messer darin. Langsam wich die Benommenheit des Schlafs von ihr und das Wetterleuchten seiner Bilder. Sie mußte geträumt, im Traume geschrien und ihn erweckt haben. Aber warum blickte er so ernst, so durchdringend, so unerbittlich ernst auf sie? Sie versuchte zu lächeln. »Was … was ist denn? Warum siehst du mich so an? Ich glaube, ich habe bös geträumt.« »Ja, du hast laut geschrien. Vom andern Zimmer habe ich’s gehört.« Was habe ich gerufen, was habe ich verraten, schauerte ihr, 92


was weiß er schon? Sie wagte sich kaum wieder empor in seinen Blick. Aber er sah ganz ernst auf sie nieder mit einer merkwürdigen Ruhe. »Was ist mit dir, Irene? Etwas geht in dir vor. Du bist ganz verwandelt seit ein paar Tagen, bist wie im Fieber, nervös, zerfahren und schreist um Hilfe aus dem Schlaf?« Sie versuchte wieder zu lächeln. »Nein«, beharrte er. »Du sollst mir nichts verschweigen. Hast du irgendeine Sorge oder quält dich etwas? Alle haben es schon bemerkt im Hause, wie du verwandelt bist. Du sollst Vertrauen zu mir haben, Irene.« Er rückte unmerklich an sie heran, sie fühlte, wie seine Finger ihren nackten Arm glätteten und schmeichelten, und in seinen Augen war ein seltsames Licht. Ein Verlangen überkam sie, jetzt sich an seinen festen Körper zu werfen, sich anzuklammern, alles zu gestehen und ihn nicht eher zu lassen, als bis er vergeben, jetzt in diesem Augenblick, da er sie leiden gesehen. Aber die Ampel brannte fahl, ihr Gesicht erhellend, und sie schämte sich. Sie fürchtete sich vor dem Wort. »Sei nicht besorgt, Fritz«, suchte sie zu lächeln, indes ihr Körper schauerte bis in die nackten Zehen. »Ich bin nur ein wenig nervös. Es wird schon vorübergehen.« Die Hand, die sie schon umschlungen hielt, zog sich rasch zurück. Sie schauerte, wie sie ihn jetzt ansah, bleich im gläsernen Licht, und die Stirn von den schweren Schatten finsterer Gedanken überwölbt. Langsam richtete er sich auf. »Ich weiß nicht, mir war so, als hättest du mir etwas zu sagen all diese Tage schon. Etwas, was nur dich angeht und mich. Wir sind jetzt allein, Irene.« Sie lag und rührte sich nicht, gleichsam hypnotisiert von diesem ernsten und verschleierten Blick. Wie gut, fühlte sie, könnte jetzt alles werden, nur ein Wort brauchte sie zu sagen, ein kleines Wort: Verzeihung, und er würde nicht fragen, wofür. Aber warum brannte das Licht, dieses laute, freche, horchende 93


Licht? Im Dunkel hätte sie es zu sagen vermocht, das fühlte sie. Aber das Licht zerbrach ihre Kraft. »Also wirklich nichts, gar nichts hast du mir zu sagen?« Wie furchtbar die Verlockung, wie weich seine Stimme war! Nie hatte sie ihn so sprechen gehört. Aber das Licht, die Ampel, dieses gelbe, gierige Licht! Sie gab sich einen Ruck. »Was fällt dir ein«, lachte sie und erschrak schon vor dem Falsett der eigenen Stimme. »Weil ich nicht gut schlafe, sollte ich schon Geheimnisse haben? Am Ende gar Abenteuer?« Sie schauerte selber, wie falsch, wie verlogen die Worte klangen, ihr graute bis in das innerste Mark vor sich selbst, und unwillkürlich wandte sie den Blick. »Nun – schlaf gut.« Kurz sagte er’s jetzt, ganz scharf. Mit einer ganz anderen Stimme, wie eine Drohung oder wie einen bösen, gefährlichen Spott. Dann löschte er das Licht. Sie sah seinen weißen Schatten bei der Tür verschwinden, lautlos, fahl, ein nächtiges Gespenst, und wie die Tür zufiel, war ihr, als schließe sich ein Sarg. Abgestorben fühlte sie alle Welt und hohl, nur innen in ihrem erstarrten Leib stieß das eigene Herz laut und wild gegen die Brust, Schmerz und Schmerz jeder Schlag. Am nächsten Tage, als sie gemeinsam beim Mittagessen saßen – die Kinder hatten eben gestritten und konnten nur mit Mühe zur Ruhe verwiesen werden –, brachte das Dienstmädchen einen Brief. Für die gnädige Frau und man warte auf Antwort. Erstaunt betrachtete sie eine fremde Schrift und löste eilig das Kuvert, um schon bei der ersten Zeile jäh zu erblassen. Mit einem Ruck sprang sie auf und erschrak noch mehr, als sie an der einhelligen Verwunderung der anderen das VerräterischUnbedachte ihres Ungestüms erkannte. Der Brief war kurz. Drei Zeilen: »Bitte, geben Sie dem Überbringer dieses sofort hundert Kronen.« Keine Unterschrift, 94


kein Datum, in den sichtbar verstellten Schriftzügen, nur dieser grauenhaft eindringliche Befehl! Frau Irene lief in ihr Zimmer, um das Geld zu holen, doch sie hatte die Schlüssel zu ihrem Kasten verlegt, fieberhaft riß und rüttelte sie an allen ihren Laden, bis sie ihn endlich fand. Zitternd faltete sie die Banknote in ein Kuvert und übergab sie selbst an der Tür dem wartenden Dienstmann. Sie tat das alles ganz sinnlos, wie in einer Hypnose, ohne an die Möglichkeit eines Zögerns zu denken. Dann trat sie – kaum zwei Minuten war sie weggeblieben – wieder in das Zimmer zurück. Alles schwieg. Sie setzte sich mit einem scheuen Unbehagen nieder und wollte eben irgendeine eilige Ausflucht suchen, als sie – und so zitterte ihre Hand, daß sie das erhobene Glas eilig niederstellen mußte – in furchtbarstem Erschrecken bemerkte, daß sie, vom Blitzschlag der Erregung geblendet, den Brief offen neben ihrem Teller hatte liegen lassen. Eine kleine Bewegung nur, und ihr Mann hätte ihn zu sich herüberziehen können, ein Blick vielleicht konnte genügt haben, die groß und ungelenk geschriebenen Zeilen zu lesen. Das Wort versagte ihr. Mit einem verstohlenen Griff knitterte sie das Billett zusammen, aber jetzt, wie sie es einsteckte, begegnete sie, aufschauend, einem starken Blick ihres Mannes, einem bohrenden, strengen, schmerzhaften Blick, den sie früher nie an ihm gekannt hatte. Jetzt erst, seit einigen Tagen, gab er ihr mit dem Blick diese plötzlichen Stöße des Mißtrauens, von denen sie ihr Innerstes erzittern fühlte und die zu parieren sie nicht verstand. Mit solch einem Blick hatte er nach ihren Gliedern damals beim Tanz gegriffen, es war der gleiche, der gestern nachts wie ein Messer über ihrem Schlaf gefunkelt hatte. War es ein Wissen oder ein Wissenwollen, das ihn so schärfte, so blank, so stählern, so schmerzhaft machte? Und während sie noch nach einem Wort rang, überfiel sie eine längst vergessene Erinnerung, nämlich, daß ihr Mann einmal erzählt hatte, als Anwalt einem Untersuchungsrichter gegenübergestanden zu 95


sein, dessen Kunstgriff es war, während des Verhörs mit gleichsam kurzsichtigen Blicken die Akten zu durchmustern, um dann bei der wirklich entscheidenden Frage blitzartig den Blick zu heben und wie einen Dolch in das jähe Erschrecken des Angeklagten zu stoßen, der dann bei diesem grellen Blitz konzentrierter Aufmerksamkeit die Fassung verlor und die sorgsam hochgehaltene Lüge kraftlos fallen ließ. Sollte er nun selbst sich in so gefährlicher Kunst versuchen und sie das Opfer sein? Sie schauderte, um so mehr als sie wußte, eine wie große psychologische Leidenschaft ihn weit über das Maß der juridischen Ansprüche an seinen Beruf fesselte. Aufspüren, Entfalten, Erpressen eines Verbrechens konnte ihn beschäftigen wie andere Hasardspiel oder Erotik, und in solchen Tagen psychologischer Spürjagd war sein Wesen gleichsam innerlich durchglüht. Eine brennende Nervosität, die ihn nachts oft vergessene Entscheidungen aufstöbern ließ, wurde nach außen zu einer stählernen Undurchdringlichkeit, er aß und trank wenig, rauchte nur unablässig, das Wort gleichsam aufsparend für die Stunde vor dem Gericht. Einmal hatte sie ihn dort gesehen bei einem Plädoyer und nicht ein zweites Mal mehr, so sehr war sie erschreckt gewesen von der finsteren Leidenschaft, der fast bösen Glut seiner Rede und einem dumpfen und herben Zug in seinem Gesicht, den sie nun mit einem Male in dem starren Blick unter den drohend gefalteten Brauen wiederzufinden meinte. Alle diese verlorenen Erinnerungen drängten sich in dieser einen Sekunde zusammen und wehrten den Worten, die sich auf ihren Lippen immer bilden wollten. Sie schwieg und wurde in dem Maße verwirrter, je mehr sie spürte, wie gefährlich dieses Schweigen war, und wie sehr sie die letzte plausible Möglichkeit einer Erklärung versäumte. Die Augen wagte sie nicht mehr zu erheben, aber jetzt im Niederblicken erschrak sie noch mehr, als sie seine, des sonst so Ruhigen und Gemessenen Hände wie kleine wilde Tiere auf dem Tisch auf und nieder 96


wandern sah. Zum Glück war das Mittagsmahl bald zu Ende, die Kinder sprangen auf und stürmten ins Nebenzimmer mit ihren hellen, heiteren Stimmen, deren Übermut die Gouvernante vergebens sich zu dämpfen bemühte: Auch ihr Mann erhob sich und ging schwer und ohne sich umzuschauen ins Nebenzimmer. Kaum allein, holte sie den verhängnisvollen Brief wieder hervor: Einmal überflog sie noch die Zeilen: »Bitte, geben Sie dem Überbringer dieses sofort hundert Kronen.« Dann riß ihre Wut ihn in Fetzen und ballte schon die Reste zusammen, um sie in den Papierkorb zu schleudern, da besann sie sich, hielt inne, beugte sich über den Kamin und warf das Papier in die aufzischende Glut. Die weiße Flamme, die mit aufspringender Gier die Drohung fraß, beruhigte sie. In diesem Augenblick hörte sie den rückkehrenden Schritt ihres Mannes schon an der Tür. Rasch fuhr sie auf, das Gesicht rot vom Anhauch der Glut und der Ertappung. Die Tür des Ofens stand noch verräterisch offen, ungeschickt suchte sie mit ihrem Körper sie zu decken. Er trat an den Tisch, entflammte ein Streichholz für seine Zigarre, und, wie die Flamme nun nah seinem Gesichte war, glaubte sie ein Zittern um seine Nasenflügel flimmern zu sehen, das bei ihm immer Zorn verriet. Ruhig blickte er jetzt herüber: »Ich will dich nur aufmerksam machen, daß du nicht verpflichtet bist, mir deine Briefe zu zeigen. Wenn du es wünschst, Geheimnisse vor mir zu haben, so steht dir das vollkommen frei.« Sie schwieg und wagte ihn nicht anzusehen. Er wartete einen Augenblick, dann stieß er den Dampf seiner Zigarre mit starkem Atem wie aus innerster Brust heraus und verließ mit schwerem Schritt das Zimmer. Sie wollte nun an nichts mehr denken, nur mehr leben, sich betäuben, ihr Herz mit leeren und sinnlosen Beschäftigungen füllen. Das Haus ertrug sie nicht mehr, sie mußte, das fühlte sie, auf die Straße, unter Menschen, um nicht wahnsinnig zu werden vor Grauen. Mit diesen hundert Kronen waren, so hoffte sie, 97


wenigstens einige knappe Tage Freiheit von der Erpresserin erkauft, und sie beschloß, wieder einen Spaziergang zu wagen, um so mehr, als vielerlei zu besorgen und vor allem zu Hause das Auffällige ihres veränderten Benehmens zu verdecken war. Sie hatte jetzt schon eine bestimmte Art zu fliehen. Vom Haustor stürzte sie wie von einem Sprungbrett mit geschlossenen Augen in die Flut der Straße. Und einmal das harte Pflaster unter den Füßen, die warme Flut von Menschen um sich, stieß sie sich in einer nervösen Hast, so rasch eine Dame nur gehen durfte, ohne auffällig zu werden, blindlings nach vorwärts, die Augen starr auf den Boden geheftet, in der begreiflichen Furcht, wieder jenem gefährlichen Blick zu begegnen. War sie belauert, so wollte sie es wenigstens nicht wissen. Und doch spürte sie, daß sie an nichts anderes dachte, und schrak zusammen, wenn zufällig jemand an ihren Körper streifte. Ihre Nerven litten schmerzhaft unter jedem Laut, jedem Schritt, der nachkam, jedem Schatten, der vorbeistreifte; nur im Wagen oder fremden Haus konnte sie wahrhaft atmen. Ein Herr grüßte sie. Aufschauend, erkannte sie einen Jugendfreund ihrer Familie, einen freundlichen, geschwätzigen Graubart, dem sie sonst gerne auswich, weil er die Art hatte, einen stundenlang mit seinen kleinen, vielleicht nur eingebildeten körperlichen Leiden zu belästigen. Aber jetzt war es ihr leid, den Gruß nur dankend erwidert und nicht seine Begleitung gesucht zu haben, denn ein Bekannter wäre doch Abwehr gegen eine unvermutete Ansprache jener Erpresserin gewesen. Sie zögerte und wollte noch nachträglich umkehren, da war ihr, als ob jemand von rückwärts rasch auf sie zuschritte, und instinktiv, ohne zu überlegen, stürmte sie weiter. Aber sie spürte im Rücken mit dem durch die Angst grausam geschärften Ahnungsgefühl eine gleichsam beschleunigte Annäherung und lief immer hastiger, obwohl sie wußte, der Verfolgung schließlich nicht entgehen zu können. Ihre Schultern begannen zu schauern im Vorgefühl der Hand, die sie nun – immer näher 98


spürte sie den Schritt – im nächsten Augenblick berühren würde, und je mehr sie ihren Gang beschleunigen wollte, desto schwerer wurden ihre Knie. Ganz nahe spürte sie jetzt den Verfolger, und »Irene!« rief jetzt eindringlich und doch leise von rückwärts eine Stimme, an die sie sich erst besinnen mußte, die aber doch nicht die gefürchtete war, die grauenhafte Botin des Unglücks. Aufatmend wandte sie sich herum: es war ihr Geliebter, der bei dem plötzlichen Ruck, mit dem sie anhielt, fast an sie stürzte. Bleich, verwirrt war sein Gesicht mit allen Zeichen der Erregung und nun, unter ihrem fassungslosen Blick, schon der Beschämung. Unsicher hob er die Hand zum Gruß und ließ sie wieder sinken, als sie ihm die ihre nicht bot. Sie starrte ihn nur an, ein, zwei Sekunden, so unerwartet war er ihr. Gerade ihn hatte sie vergessen in all den Tagen der Angst. Jetzt aber, da sie sein bleiches und fragendes Gesicht von nah sah mit jenem Ausdruck ratloser Leerheit, die jedes ungewisse Gefühl immer in die Augen zeichnet, schäumte plötzlich die Wut in heißer Welle in ihr empor. Ihre Lippen zitterten nach einem Wort, und die Erregung in ihrem Anlitz war so sichtbar, daß er erschreckt nur ihren Namen stammelte: »Irene, was hast du?« und als er ihre ungeduldige Gebärde sah, schon ganz geduckt beifügte: »Was habe ich dir denn getan?« Sie starrte ihn an mit schlecht bezähmter Wut. »Was Sie mir getan haben?« lachte sie höhnisch. »Nichts! Gar nichts! Nur Gutes! Nur Annehmlichkeiten.« Sein Blick war entgeistert, und sein Mund blieb halb offen vor Erstaunen, was das Einfältige und Lächerliche seines Aussehens noch vermehrte. »Aber Irene … Irene!« »Machen Sie kein Aufsehen da«, herrschte sie ihn barsch an. »Und spielen Sie mir keine Komödien vor. Gewiß lauert sie wieder in der Nähe, Ihre saubere Freundin, und dann fällt sie mich wieder an …« »Wer … wer denn?« 99


Am liebsten hätte sie ihn mit der Faust ins Gesicht geschlagen, in dieses läppisch-starre, verzerrte Gesicht. Sie spürte schon, wie ihre Hand den Schirm umkrallte. Nie hatte sie einen Menschen so verachtet, so gehaßt. »Aber Irene … Irene«, stammelte er immer verwirrter. »Was habe ich dir denn getan? … Auf einmal bleibst du fort … Ich warte auf dich Tag und Nacht … Den ganzen Tag stehe ich heute schon vor deinem Haus und warte, dich eine Minute sprechen zu können.« »Du wartest … so … du auch.« Sinnlos machte sie, das fühlte sie, die Wut. Ihm ins Gesicht schlagen können, wie wohl das täte! Aber sie hielt sich zusammen, sah ihn noch einmal an voll brennenden Ekels, gleichsam überlegend, ob sie ihm nicht den ganzen aufgestauten Zorn mit einer Beschimpfung ins Gesicht speien sollte, dann wandte sie sich plötzlich und drängte, ohne zurückzublicken, in das Menschengewirr hinein. Er blieb stehen mit seiner noch flehend ausgestreckten Hand, ratlos und durchschauert, bis das Geschiebe der Straße ihn faßte und fortschob wie die Strömung ein sinkendes Blatt, das taumelnd und kreisend sich wehrt und schließlich doch willenlos weggeschwemmt wird. Daß dieser Mensch jemals ihr Geliebter gewesen war, kam ihr jetzt plötzlich ganz unwahr und sinnlos vor. An nichts konnte sie sich besinnen, nicht an die Farbe seiner Augen, die Form seines Gesichts, keine seiner Liebkosungen war ihr körperlich gewärtig, und von seinen Worten klang nichts in ihr nach als dieses jammernde, weibische, hündische »Aber, Irene!« seiner stammelnden Verzweiflung. Nicht ein einziges Mal hatte sie in all den Tagen, so sehr er Ursprung alles Unheils war, an ihn gedacht, nicht einmal in ihren Träumen. Nichts war er für ihr Leben, keine Lockung und kaum eine Erinnerung. Unverständlich war ihr geworden, daß jemals ihre Lippen seinen Mund gefühlt haben sollten, und sie fühlte die Kraft zum Eide in 100


sich, niemals ihm angehört zu haben. Was hatte sie in seine Arme getrieben, welcher fürchterliche Wahnsinn in ein Abenteuer gejagt, das ihr eigenes Herz nicht mehr verstand und kaum ihre Sinne? Nichts wußte sie mehr davon, fremd war ihr alles in diesem Geschehnis, fremd sie sich selber. Aber war nicht auch alles andere anders geworden in diesen sechs Tagen, dieser einen Woche des Entsetzens? Wie Scheidewasser hatte die ätzende Angst ihr Leben zersetzt und seine Elemente gesondert. Die Dinge hatten mit einem Male anderes Gewicht, vertauscht waren alle Werte und die Beziehungen verwirrt. Ihr war, als hätte sie nur mit dämmrigem Gefühl, halb verschlossenen Blicks bisher durch ihr Leben getastet, und nun strahlte mit einem Male alles von innen in einer furchtbar schönen Klarheit. Ganz vor ihr, atemnah, standen Dinge, an die sie nie gerührt hatte und von denen sie mit einem Male begriff, daß sie ihr wahrhaftes Leben bedeuteten, und anderes wieder, was ihr wichtig geschienen, schwand hin wie Rauch. Sie hatte bislang in einer regen Geselligkeit gelebt, in jener lauten, gesprächigen Gemeinschaft der begüterten Kreise, und eigentlich nur für sie, aber nun, seit einer Woche im Kerker ihres eigenen Hauses, spürte sie keinen Mangel darin, sie zu entbehren, sondern nur Ekel vor dieser leeren Geschäftigkeit der Unbeschäftigten, und unwillkürlich maß sie an diesem ersten starken Gefühl, das ihr zuteil war, die Seichtigkeit ihrer bisherigen Neigungen und das unendliche Versäumnis an werktätiger Liebe. Wie in einen Abgrund sah sie in ihre Vergangenheit. Acht Jahre vermählt, war sie im Wahn eines zu bescheidenen Glückes nie ihrem Manne nähergetreten, fremd seinem innersten Wesen und nicht minder ihren eigenen Kindern. Zwischen ihr und ihnen standen bezahlte Menschen. Gouvernanten und Dienstboten, ihr all die kleinen Sorgen abzunehmen, von denen sie jetzt – seit sie näher in das Leben ihrer Kinder geblickt – erst zu ahnen begann, daß sie verlockender waren als die heißen Blicke der Männer und 101


beseligender als eine Umarmung. Langsam bildete sich ihr Leben zu einem neuen Sinn um, alles gewann Beziehungen und wandte ihr plötzlich ein ernst-bedeutsames Antlitz zu. Seit sie die Gefahr kannte und mit der Gefahr ein wahrhaftes Gefühl, begannen mit einem Male alle Dinge und auch die fremdesten ihr gemeinsam zu werden. In allem spürte sie sich, und die Welt, früher durchsichtig wie Glas, wurde an der dunklen Fläche ihres eigenen Schattens mit einem Male zum Spiegel. Wohin sie sah, wohin sie horchte, war plötzlich Wirklichkeit. Sie saß bei den Kindern. Das Fräulein las ihnen ein Märchen vor von der Prinzessin, die alle Kammern ihres Palastes beschauen durfte, nur die eine nicht, die mit silbernem Schlüssel verriegelt war und die sie doch öffnete zu ihrem Verhängnis. War das nicht ihr eigenes Schicksal, daß auch sie nur das Verbotene gereizt hatte und ins Unglück getrieben? Tiefe Weisheit schien ihr das kleine Märchen, das sie vor einer Woche noch als einfältig belächelt hätte. In der Zeitung stand die Geschichte eines Offiziers, der unter Erpressung zum Verräter geworden war. Sie schauerte und verstand. Würde denn sie nicht auch Unmögliches tun, um sich Geld zu schaffen, ein paar Tage Ruhe zu kaufen, einen Schein von Glück. Jede Zeile, die von Selbstmord sprach, jedes Verbrechen, jede Verzweiflung wurde ihr plötzlich zum Geschehnis. Alles sagte »ich« zu ihr, der Lebensmüde, der Verzweifelte, das verführte Dienstmädchen und das verlassene Kind, alles war wie ihr eigenes Schicksal. Mit einem Male spürte sie den ganzen Reichtum des Lebens und wußte, daß nie eine Stunde in ihrem Schicksal mehr arm sein könnte und jetzt, da sich alles zu Ende neigte, spürte sie erst einen Anbeginn. Und dieses wunderbare Verstricktsein mit der ganzen unendlichen Welt sollte diese eine verlotterte Weibsperson Macht haben mit ihren groben Fäusten zu zerreißen? Um dieser einen Schuld willen sollte all das Große und Schöne, dessen sie sich nun zum erstenmal fähig fühlte, zertrümmert sein? 102


Und warum – sie wehrte sich blind gegen ein Verhängnis, das sie unbewußt sinnvoll glaubte – warum gerade ihr so entsetzliche Strafe für geringfügiges Vergehen! Wie viele Frauen kannte sie, eitle, freche, wollüstige, die sich für Geld sogar Liebhaber hielten und in ihrem Arm den eigenen Mann verhöhnten, Frauen, die in der Lüge lebten wie im eigenen Haus, die schöner wurden in der Verstellung, stärker in der Verfolgung, klüger in der Gefahr, indes sie ohnmächtig zusammenbrach bei der ersten Angst, dem ersten Vergehen. Aber war sie denn überhaupt schuldig? In ihrem Innersten fühlte sie, daß dieser Mensch, dieser Geliebte ihr fremd war, daß sie nichts von ihrem wirklichen Leben ihm jemals hingegeben. Nichts hatte sie empfangen von ihm, nichts von sich ihm geschenkt. All dies Vergangene und Vergessene war gar nicht ihr Verbrechen, sondern das einer anderen Frau, die sie selbst nicht verstand und an die sie sich nicht einmal mehr zurückerinnern konnte. Durfte man denn ein Vergehen strafen, das durch die Zeit schon entsühnt war? Plötzlich erschrak sie. Sie fühlte, daß dies gar nicht mehr ihr eigener Gedanke war. Wer hatte das nur gesagt? Irgend jemand in ihrer Nähe, jüngst erst, vor wenigen Tagen. Sie dachte nach, und ihr Erschrecken wurde nicht geringer, als sie sich besann, daß es ihr eigener Mann war, der diesen Gedanken in ihr geweckt hatte. Er war von einem Prozeß zurückgekommen, aufgeregt, bleich, und plötzlich sagte der sonst so Ungesprächige zu ihr und zufällig anwesenden Freunden: »Heute hat man einen Unschuldigen verurteilt.« Von ihr und den anderen befragt, erzählte er noch ganz aus seiner Erregung, man habe soeben einen Dieb bestraft für eine Entwendung, die er vor drei Jahren begangen hätte, und für sein Empfinden zu Unrecht, denn nach drei Jahren sei doch das Verbrechen gar nicht mehr das seine. Man bestrafe einen anderen Menschen und strafe ihn überdies doppelt, weil er doch schon diese drei Jahre im Kerker seiner eigenen Angst, in der ewigen Unruhe der 103


Überführung verbracht habe. Mit Entsetzen entsann sie sich, ihm damals widersprochen zu haben. Ihrem lebensfremden Empfinden war der Verbrecher immer nur ein Schädling der bürgerlichen Behaglichkeit gewesen, der ausgerottet werden mußte um jeden Preis. Nun erst spürte sie, wie jämmerlich ihre Argumente gewesen waren, wie gütig und gerecht die seinen. Aber würde er auch bei ihr verstehen können, daß sie nicht einen Menschen geliebt, sondern das Abenteuer? Daß er mitschuldig war durch zuviel Güte, durch die erschlaffende Behaglichkeit, die er um ihr Leben gebreitet? Würde er auch gerecht sein können als Richter seiner eigenen Sache? Aber es war gesorgt dafür, daß sie sich freundlichen Hoffnungen nicht hingeben sollte. Schon am nächsten Tag kam wieder ein Zettel, wieder ein Peitschenhieb, der ihre ermattete Angst aufscheuchte. Diesmal waren zweihundert Kronen gefordert, die sie widerstandslos gab. Entsetzlich war ihr diese jähe Steigerung der Erpressung, der sie sich auch materiell nicht gewachsen fühlte, denn obzwar aus vermögender Familie, war sie doch nicht in der Lage, sich unauffällig größere Summen zu beschaffen. Und dann, was half es? Sie wußte, morgen würden es vierhundert Kronen sein und bald tausend, immer mehr, je mehr sie gab, und dann schließlich, sobald ihre Mittel versagten, der anonyme Brief, der Zusammenbruch. Was sie kaufte, war nur Zeit, eine Atemspanne, zwei Tage Rast oder drei, eine Woche vielleicht, aber eine wie entsetzlich wertlose Zeit voll Qual und Spannung. Seit Wochen schlief sie jetzt unruhig mit Träumen, die ärger waren als das Wachsein, ihr fehlte die Luft, die freie Bewegung, die Ruhe, die Beschäftigung. Sie vermochte nicht mehr zu lesen, nichts mehr zu tun, dämonisch gejagt von ihrer inneren Angst. Sie fühlte sich krank. Manchmal mußte sie sich plötzlich niedersetzen, so heftig überfiel sie das Herzklopfen, eine unruhige Schwere füllte mit dem zähen Saft 104


einer fast schmerzhaften Müdigkeit alle Glieder, die aber dennoch dem Schlaf sich verwehrte. Unterhöhlt von der fressenden Angst war ihre ganze Existenz, vergiftet ihr Körper, und im Innersten sehnte sie sich eigentlich danach, daß dieses Kranksein doch endlich herausbrechen möge in einem sichtbaren Schmerz, einem wirklich faßbaren, sichtbaren klinischen Leiden, für das die Menschen doch Mitleid hatten und Erbarmen. Sie beneidete die Kranken in diesen Stunden unterirdischer Qual. Wie gut müßte es sein, in einem Sanatorium zu liegen, im weißen Bett zwischen weißen Wänden, umgeben von Bedauern und Blumen, Menschen würden kommen, alle gütig zu ihr sein, und hinter der Wolke des Leidens stünde schon fern wie eine große gütige Sonne die Genesung. Hatte man Schmerzen, so durfte man wenigstens laut schreien, sie aber mußte unaufhörlich die tragische Komödie eines heiteren Gesundseins spielen, für die jeder Tag und beinahe jede Stunde ihr neue und furchtbare Situationen fand. Mit zuckenden Nerven mußte sie lächeln und froh scheinen, ohne daß jemand die unendliche Anstrengung dieser vorgetäuschten Heiterkeit ahnte, die heroische Kraft, die sie verschwendete an solche tägliche und doch nutzlose Selbstvergewaltigung. Nur einer von allen Menschen rings um sie schien, so dünkte es ihr, etwas zu ahnen von dem Furchtbaren, das in ihr vorging, und dieser nur, weil er sie belauerte. Sie spürte, und diese Sicherheit zwang sie zu doppelter Vorsicht, daß er sich unablässig mit ihr beschäftigte, so wie sie mit ihm. Sie umschlichen sich Tag und Nacht, gleichsam einander umkreisend, um einer des andern Geheimnis aufzuspähen und das eigene hinter dem Rücken zu bergen. Auch ihr Mann war anders geworden in der letzten Zeit. Die drohende Strenge jener ersten inquisitorischen Tage war bei ihm einer eigenen Art von Güte und Besorgtheit gewichen, die sie unwillkürlich an ihre Brautzeit erinnerte. Wie eine Kranke behandelte er sie, mit einer Sorgsamkeit, die sie verwirrte, weil sie sich beschämt fühlte 105


durch so unverdiente Liebe, und die sie anderseits doch fürchtete, weil sie doch auch eine List bedeuteten könnte, um ihr jäh in unvermutetem Augenblick das Geheimnis aus den erschlafften Händen zu winden. Seit jener Nacht, da er sie im Schlafe belauscht, und jenem Tag, da er den Brief in ihren Händen erblickt, war sein Mißtrauen wie in Mitleid verwandelt, er warb um ihr Vertrauen mit einer Zartheit, die sie manchmal beruhigte und schon nachgiebig stimmte, um in der nächsten Sekunde dem Argwohn wieder nachzugeben. War es nur eine List, die verführerische Lockung des Untersuchungsrichters für den Angeklagten, eine Fangbrücke des Vertrauens, die ihr Geständnis überschreiten sollte und die dann, plötzlich hochgezogen, sie wehrlos in seiner Willkür ließ? Oder war auch schon in ihm das Gefühl, daß dieser gesteigerte Zustand des Belauerns und Belauschens ein unerträglicher war, und seine Sympathie so stark, daß er heimlich mitlitt an ihrem täglich mehr sichtbaren Leiden? Sie spürte in einem merkwürdigen Schauer, wie er ihr manchmal das erlösende Wort gleichsam hinreichte, wie verlockend leicht er ihr das Geständnis machte; sie verstand seine Absicht und war seiner Güte dankbar froh. Aber sie empfand auch, daß mit dem regeren Gefühl der Neigung auch ihre Scham vor ihm wuchs und ihr strenger das Wort verwehrte als vordem ihr Mißtrauen. Einmal in diesen Tagen sprach er zu ihr ganz deutlich und Blick in Blick. Sie war nach Hause gekommen und hatte vom Vorzimmer laute Stimmen gehört, die ihres Mannes, scharf und energisch, das zänkische Geschwätz der Gouvernante und dazwischen Weinen und schluchzende Laute. Ihr erstes Gefühl war Erschrecken. Immer, wenn sie laute Stimmen hörte oder eine Erregung im Hause, schauerte sie zusammen. Angst war das Gefühl, das bei ihr auf alles antwortete, was außergewöhnlich war, die brennende Angst, der Brief sei schon gekommen, das Geheimnis enthüllt. Immer, wenn sie die Tür auftat, stürzte ihr erster fragender Blick sich auf die Gesichter 106


und fragte sie ab, ob nichts in ihrer Abwesenheit geschehen sei, die Katastrophe nicht schon hereingebrochen, indes sie fern war. Diesmal war es nur Kinderzank, wie sie bald beruhigt erkannte, eine kleine improvisierte Gerichtsverhandlung. Eine Tante hatte vor wenigen Tagen dem Knaben ein Spielzeug, ein buntes Pferdchen, gebracht, was das jüngere Mädchen, das mindere Gaben erhalten, neidisch erbitterte. Vergeblich hatte sie ihr Recht geltend zu machen gesucht und so gierig, daß der Knabe ihr verweigerte, sein Spielzeug überhaupt zu berühren, was zuerst lauten Zorn des Kindes erregte und dann ein dumpfes, geducktes, hartnäckiges Schweigen. Aber am nächsten Morgen war das Pferdchen plötzlich verschwunden, spurlos, und alle Bemühungen des Knaben vergebens, bis man durch Zufall das Verlorene schließlich zerstückelt im Ofen entdeckte, die Holzteile zerbrochen, das bunte Fell abgerissen und das Innere ausgeweidet. Der Verdacht fiel selbstverständlich auf das kleine Mädchen; weinend war der Bub zum Vater gestürzt, die Boshafte zu verklagen, die einer Rechtfertigung nicht ausweichen konnte, und eben begann das Verhör. Irene fühlte einen jähen Neid. Warum kamen die Kinder mit all ihren Sorgen immer zu ihm und niemals zu ihr? Von je vertrauten sie alle ihre Streitigkeiten und Klagen immer ihrem Manne an; bisher war ihr’s lieb gewesen, von diesen kleinen Plackereien befreit zu sein, aber auf einmal geizte sie danach, weil sie darin die Liebe fühlte und Vertrauen. Die kleine Gerichtsverhandlung war bald entschieden. Das Kind leugnete zuerst, freilich mit scheu gesenkten Augen und einem verräterischen Zittern in der Stimme. Die Gouvernante zeugte gegen sie, sie hatte gehört, wie das kleine Mädchen im Zorn gedroht hatte, das Pferdchen zum Fenster hinunterzuwerfen, was das Kind vergeblich abzuleugnen sich bemühte. Es gab einen kleinen Tumult von Schluchzen und Verzweiflung. Irene blickte auf ihren Mann; ihr war es, als säße er zu Gericht nicht über das Kind, sondern schon über ihr 107


eigenes Schicksal, denn so würde sie vielleicht morgen schon ihm gegenüberstehen, mit dem gleichen Zittern und demselben Sprung in der Stimme. Ihr Mann blickte zuerst streng, solange das Kind bei der Lüge beharrte, zwang dann Wort für Wort den Widerstand nieder, ohne je bei einer Weigerung in Zorn zu geraten. Dann aber, als sich das Leugnen in eine dumpfe Verstocktheit löste, sprach er ihr gütig zu, bewies geradezu die innere Notwendigkeit der Handlung und entschuldigte gewissermaßen, daß sie im ersten unbedachten Zorn etwas so Abscheuliches getan habe, damit, daß sie dabei nicht besonnen habe, es würde ihren Bruder tatsächlich kränken. Und so warm und eindringlich erläuterte er dem immer unsicherer werdenden Kinde die eigene Tat als etwas Begreifliches, aber doch Verurteilenswertes, daß es endlich in Tränen ausbrach und wild zu heulen begann. Und bald, gedeckt vom Schwall der Tränen, stammelte es endlich das gestehende Wort. Irene stürzte hin, die Weinende zu umarmen, aber die Kleine stieß sie weg im Zorn. Auch ihr Mann verwies ihr mahnend dies voreilige Mitleid, denn er wollte das Vergehen doch nicht straflos hingehen lassen, und verhängte die zwar geringfügige, für das Kind aber empfindliche Strafe, am nächsten Tage nicht zu einer Veranstaltung gehen zu dürfen, auf die sich das Mädchen seit Wochen gefreut hatte. Heulend hörte das Kind sein Urteil; der Knabe begann laut zu triumphieren, aber dieser frühzeitige und gehässige Hohn verwickelte ihn augenblicklich gleichfalls in die Strafe, und auch ihm wurde für seine Schadenfreude die Erlaubnis, jenes Kinderfest zu besuchen, entzogen. Traurig, und nur getröstet durch die Gemeinsamkeit ihrer Bestrafung, zogen die beiden schließlich ab, und Irene blieb allein mit ihrem Mann. Jetzt, fühlte sie plötzlich, war endlich Gelegenheit, statt der Anspielungen hinter der Maske eines Gespräches über die Schuld des Kindes und sein Geständnis von ihrer eigenen zu sprechen, und irgendein Gefühl der Erleichterung überkam sie, 108


wenigstens in verhüllter Form die Beichte ablegen und um Mitleid bitten zu dürfen. Denn wie ein Zeichen war es ihr, ob er ihre Fürsprache für das Kind nun gütig aufnahm, und sie wußte, dann würde sie vielleicht wagen können, für sich selbst zu sprechen. »Sag, Fritz«, begann sie, »willst du wirklich die Kinder morgen nicht gehen lassen? Sie werden ganz unglücklich sein, besonders die Kleine. So arg war es ja gar nicht, was sie angestellt hat. Warum willst du sie so streng bestrafen? Tut sie dir gar nicht leid, die Kleine?« Er sah sie an. Dann setzte er sich gemächlich. Er schien sichtlich willig, das Thema ausführlicher zu erörtern, und ein Vorgefühl, angenehm und ängstlich zugleich, ließ sie vermuten, er würde Wort für Wort gegen sie münzen; alles in ihr wartete die Pause zu Ende, die er, wohl mit Absicht oder in angestrengtem Überlegen, besonders dehnte. »Ob es mir nicht leid tut, fragst du? Darauf sage ich: heute nicht mehr. Ihr ist jetzt leicht, seit sie bestraft ist, ob’s ihr auch bitter scheint. Unglücklich war sie gestern, als das arme Pferdchen zerbrochen im Ofen steckte, alles im Hause danach suchte und sie tagaus, tagein die Angst hatte, man würde, man müsse es entdecken. Die Angst ist ärger als die Strafe, denn die ist ja etwas Bestimmtes und, viel oder wenig, immer mehr als das entsetzlich Unbestimmte, dies Grauenhaft-Unendliche der Spannung. Sobald sie ihre Strafe wußte, war ihr leicht. Das Weinen darf dich ja nicht irremachen: es ist nur jetzt herausgefahren, und früher stak es drinnen. Und innen tut’s ärger als draußen. Wär’ sie nicht ein Kind oder könnte man irgendwie ganz in ihr Letztes schauen, ich glaube, man würde finden, daß sie eigentlich froh ist trotz der Bestrafung und der Tränen und sicher froher als gestern, wo sie anscheinend sorglos herumging und niemand sie verdächtigte.« Sie sah auf. Ihr war so, als zielte er jedes Wort gegen sie. Aber er schien sie gar nicht zu beachten, sondern fuhr, ihre Bewegung 109


vielleicht mißdeutend, entschiedener fort: »Es ist wirklich so, du kannst es mir glauben. Ich kenne das vom Gericht und aus den Untersuchungen. Die Angeklagten leiden am meisten unter den Verheimlichungen, unter der Drohung der Entdeckung, unter dem grauenvollen Zwang, eine Lüge gegen tausend kleine versteckte Angriffe verteidigen zu müssen. Es ist furchtbar, so einen Fall zu sehen, wo der Richter schon alles in Händen hat, die Schuld, den Beweis, vielleicht sogar das Urteil bereits, und nur das Geständnis noch nicht, das steckt innen im Angeklagten und will nicht heraus, so sehr er auch zieht und zerrt. Entsetzlich ist das zu sehen, wie der Angeklagte sich windet und krümmt, weil man ihm sein ›Ja‹ wie mit einem Haken aus dem widerstrebenden Fleisch reißen muß. Manchmal sitzt es schon ganz oben in der Kehle, von innen drängt’s eine unwiderstehliche Macht nach oben, sie würgen daran, beinahe ist es schon Wort: da kommt die böse Gewalt über sie, jenes unbegreifliche Gefühl von Trotz und Angst, und sie schlucken es wieder hinab. Und der Kampf beginnt von neuem. Die Richter leiden manchmal mehr dabei als die Opfer. Und dabei betrachten die Angeklagten ihn immer als den Feind, der in Wahrheit ihr Helfer ist. Und ich als ihr Anwalt, als Verteidiger, sollte ja eigentlich meine Klienten warnen, zu gestehen, ihre Lügen festigen und stärken, aber innerlich wage ich es oft nicht, denn sie leiden mehr am Nichtgestehen als am Geständnis und seiner Bestrafung. Ich verstehe das eigentlich noch immer nicht, daß man eine Tat tun kann, mit Bewußtsein der Gefahr, und dann nicht den Mut zum Geständnis haben. Diese kleine Angst vor dem Wort finde ich kläglicher als jedes Verbrechen.« »Meinst du … daß es immer … immer nur Angst ist … die die Menschen hindert? Könnte es nicht … könnte es nicht Scham sein … die Scham, sich auszusprechen … sich auszukleiden vor all den Menschen?« Verwundert blickte er auf. Er war sonst nicht gewohnt, von ihr 110


Antwort zu empfangen. Aber das Wort faszinierte ihn. »Scham, sagst du … das … das ist ja auch nur eine Angst … aber eine bessere … eine, nicht vor der Strafe, sondern … ja, ich verstehe …« Er war aufgestanden, merkwürdig erregt, und ging auf und ab. Der Gedanke schien in ihm irgend etwas getroffen zu haben, das jetzt aufzuckte und sich stürmisch regte. Plötzlich blieb er stehen. »Ich gebe zu … Scham vor den Menschen, vor den Fremden … vor dem Pöbel, der aus der Zeitung fremdes Schicksal frißt wie ein Butterbrot … Aber deshalb könnte man doch sich wenigstens jenen bekennen, denen man nahesteht … Du erinnerst dich an jenen Brandstifter, den ich im vergangenen Jahr verteidigte … der zu mir eine so merkwürdige Zuneigung gefaßt hatte … er erzählte mir alles, kleine Geschichten aus seiner Kindheit … sogar von intimeren Dingen … Siehst du, der hatte die Tat bestimmt begangen, er ist auch verurteilt worden … aber auch mir hatte er sie nicht eingestanden … das war eben die Angst, ich könnte ihn verraten … nicht die Scham, denn mir vertraute er ja … ich war, glaube ich, der einzige, zu dem er im Leben so etwas wie Freundlichkeit empfunden hatte … da war es also doch nicht Scham vor den Fremden … was war es da, wo er doch vertrauen konnte?« »Vielleicht« – sie mußte sich abwenden, weil er sie so ansah und sie ihre Stimme zittern spürte – »vielleicht … ist die Scham am größten … denen gegenüber, denen man sich … am nächsten fühlt.« Er blieb plötzlich stehen, wie gepackt von einer innerlichen Gewalt. »Du meinst also … du meinst …« – und mit einem Male wurde seine Stimme anders, ganz weich und dunkel … »du meinst … daß Helene … jemand anderem ihre Schuld leichter gestanden hätte … der Gouvernante vielleicht … daß sie …« 111


»Ich bin überzeugt davon … sie hat gerade dir so viel Widerstand nur entgegengesetzt … weil … weil dein Urteil ihr das wichtigste ist … weil … weil … sie … dich am meisten liebt …« Wieder blieb er stehen. »Du … du hast vielleicht recht … ja sogar bestimmt … das ist doch seltsam … gerade daran habe ich nie gedacht … es ist doch so einfach … Ich war vielleicht zu streng, du kennst mich ja … ich meine es nicht so. Aber ich gehe jetzt gleich hinein … sie darf natürlich hin … ich wollte ja nur ihren Trotz bestrafen, ihren Widerstand und daß … daß sie kein Vertrauen hatte zu mir … Aber du hast recht, ich will nicht, daß du glaubst, ich könnte nicht verzeihen … das möchte ich nicht … gerade von dir möchte ich das nicht, Irene …« Er sah sie an, und sie spürte, wie sie errötete unter seinem Blick. War das Absicht, daß er so sprach, oder ein Zufall, ein tückischer, gefährlicher Zufall? Noch immer fühlte sie die entsetzliche Unentschlossenheit. »Das Urteil ist kassiert« – irgendeine Heiterkeit schien jetzt über ihn zu kommen – »Helene ist frei, und ich gehe, es ihr selbst ankündigen. Bist du jetzt zufrieden mit mir? Oder hast du noch einen Wunsch? … Du … du siehst … du siehst, ich bin in generöser Laune heute … vielleicht weil ich froh bin, ein Unrecht rechtzeitig einbekannt zu haben. Das schafft immer eine Erleichterung, Irene, immer …« Sie glaubte zu verstehen, was diese Betonung meinte. Unwillkürlich trat sie ihm näher, schon fühlte sie das Wort in sich aufquellen, und auch er trat vor, als wollte er ihr eilig aus den Händen nehmen, was sie so sichtlich bedrückte. Da traf sie sein Blick, in dem eine Gier war, nach dem Geständnis, nach irgend etwas von ihrem Wesen, eine glühende Ungeduld, und plötzlich brach alles in ihr zusammen. Müde fiel ihre Hand, und sie wandte sich ab. Es war vergeblich, fühlte sie, nie würde sie 112


es aussprechen können, das eine befreiende Wort, das innen brannte und ihre Ruhe verzehrte. Wie naher Donner rollte die Warnung, aber sie wußte, daß sie nicht entfliehen konnte. Und im geheimsten Wunsch ersehnte sie schon, was sie bislang gefürchtet, den erlösenden Blitz: die Entdeckung. Rascher, als sie ahnte, schien ihr Wunsch sich erfüllen zu wollen. Vierzehn Tage währte jetzt der Kampf, und Irene fühlte sich am Ende ihrer Kraft. Nun waren es schon vier Tage, daß die Person sich nicht gemeldet hatte, und so in den Körper gedrungen, so eins mit dem Blute war schon die Angst, daß sie bei jedem Klingeln an der Tür immer jäh aufschoß, um selbst eine erpresserische Botschaft rechtzeitig abzufangen. Eine Ungeduld, beinahe eine Sehnsucht, war in dieser Gier, denn mit jeder dieser Bezahlungen kaufte sie ja einen Abend Beruhigung, ein paar Stunden mit den Kindern, einen Spaziergang. Für einen Abend, einen Tag konnte sie dann aufatmen, auf der Straße gehen und zu Freunden; freilich, der Schlaf war weise, er ließ sich sein sicheres Wissen um die beständig nahe Gefahr nicht von so kärglichem Trost betrügerisch nehmen und füllte ihr Blut nachts mit zehrenden Angstträumen. Ungestüm war sie wiederum bei dem Klingelruf hinausgeeilt, die Tür zu öffnen, so sehr ihr auch bewußt sein mußte, diese Unruhe, den Dienstboten zuvorzukommen, müßte Verdacht erwecken und leicht zu feindlichen Vermutungen verlocken. Aber wie schwach wurden diese kleinen Widerstände des besonnenen Überlegens, wenn beim Telefonsignal, einem Schritt auf der Straße hinter ihr her oder dem Ruf der Türglocke ihr ganzer Körper gleichsam aufschnellte wie von einem Peitschenschlag. Wieder hatte sie ein Klingelzeichen aus dem Zimmer und hin zur Tür gerissen; sie öffnete, um im ersten Augenblick eine fremde Dame verwundert anzusehen und dann, entsetzt zurückfahrend, in der neuen Ausstaffierung und unter einem eleganten Hut das verhaßte Gesicht der Erpresserin zu 113


erkennen. »Ach, Sie sind es selbst, Frau Wagner, das ist mir angenehm. Ich hab’ Sie wichtig zu sprechen.« Und ohne eine Antwort der Erschrockenen abzuwarten, die sich mit zitternder Hand auf die Türklinke stützte, trat sie ein, legte den Schirm ab, einen grellen, roten Sonnenschirm, offenbar schon eine erste Verwertung ihrer erpresserischen Raubzüge. Sie bewegte sich mit einer ungeheuren Sicherheit, als ob sie in ihrer eigenen Wohnung wäre und, wohlgefällig und gleichsam mit dem Gefühl einer Beruhigung die stattliche Einrichtung betrachtend, schritt sie unaufgefordert weiter gegen die halb offene Tür zum Empfangszimmer. »Nicht wahr, hier hinein?« fragte sie mit einem verhaltenen Hohn, und als die Erschreckte, des Wortes noch immer nicht mächtig, ihr abwehren wollte, fügte sie beruhigend bei: »Wir können es ja rasch erledigen, wenn es Ihnen unangenehm ist.« Frau Irene folgte ihr ohne Widerrede. Der Gedanke, die Erpresserin in ihrer eigenen Wohnung zu wissen, diese Verwegenheit, die ihre entsetzlichsten Vermutungen übertraf, betäubte sie. Ihr war, als träumte sie dies alles. »Schön haben Sie’s hier, sehr schön«, bewunderte mit sichtlicher Behaglichkeit die Person, während sie sich niederließ. »Ah, wie gut sich’s da sitzt. Und die vielen Bilder. Da sieht man’s erst, wie armselig es unsereiner hat. Sehr schön haben Sie’s, sehr schön, Frau Wagner.« Da, wie sie diese Verbrecherin in ihren eigenen Räumen so behaglich sah, brach endlich die Wut in der Gemarterten auf. »Was wollen Sie denn, Sie Erpresserin! Bis in meine Wohnung verfolgen Sie mich. Aber ich werde mich nicht zu Tode quälen lassen von Ihnen. Ich werde …!« »Sprechen Sie doch nicht so laut«, unterbrach die andere mit einer beleidigenden Vertraulichkeit. »Die Tür ist ja offen, und die Dienstboten könnten Sie hören. Mir liegt doch nicht viel 114


daran. Ich leugne ja nichts, mein Gott, und schließlich im Gefängnis kann’s mir doch auch nicht schlechter gehn wie jetzt, bei dem elenden Leben. Aber Sie, Frau Wagner, sollten etwas vorsichtiger sein. Ich will vor allem einmal die Tür zumachen, wenn Sie’s für nötig befinden, sich zu ereifern. Aber das sag’ ich Ihnen gleich, daß Beschimpfungen auf mich keinen Eindruck machen.« Frau Irenens Kraft, für einen Augenblick durch den Zorn gestählt, sank wieder ohnmächtig zusammen vor der Unerschütterlichkeit dieser Person. Wie ein Kind, das wartet, welche Aufgabe ihm diktiert wird, stand sie da, demütig beinahe und unruhig. »Also, Frau Wagner, ich will keine langen Umstände machen. Mir geht’s nicht gut, das wissen Sie. Das hab’ ich Ihnen schon gesagt. Und jetzt brauch’ ich Geld auf den Zins. Ich bin ihn schon so lang schuldig, und noch auf andere Sachen. Ich möcht’ endlich einmal ein bißchen in Ordnung kommen. Deshalb bin ich zu Ihnen gekommen, daß Sie mir da halt aushelfen mit – na, mit halt vierhundert Kronen.« »Ich kann nicht«, stammelte Frau Irene, von der Summe erschrocken, die sie tatsächlich nicht mehr in Barem besaß. »Ich hab’s jetzt wirklich nicht. Dreihundert Kronen hab’ ich Ihnen schon gegeben in diesem Monat. Woher soll ich’s denn nehmen?« »Na, es wird schon gehn, denken Sie nur nach. Eine so reiche Frau wie Sie kann doch Geld haben, soviel sie will. Aber wollen muß sie halt. Also denken S’ nur nach, Frau Wagner, es wird schon geh’n.« »Aber ich hab’ es wirklich nicht. Ich möchte es Ihnen ja gern geben. Aber soviel hab’ ich wirklich nicht. Ich könnte Ihnen etwas geben … hundert Kronen vielleicht …« »Vierhundert Kronen, hab’ ich gesagt, brauch’ ich.« Wie beleidigt durch die Zumutung warf sie schroff die Worte hin. 115


»Aber ich habe sie nicht!« schrie Irene verzweifelt. Wenn jetzt ihr Mann käme, dachte sie zwischendurch, jeden Augenblick konnte er kommen. »Ich schwöre es Ihnen, ich habe sie nicht …« »Dann suchen Sie sich’s zu verschaffen …« »Ich kann nicht.« Die Person sah sie an, von oben bis unten, als wollte sie sie abschätzen. »Na … zum Beispiel der Ring da … Wenn man den versetzte, dann würde es gleich gehn. Ich kenn’ mich freilich nicht mit Schmuck so aus … ich hab’ ja nie einen gehabt … aber vierhundert Kronen, glaube ich, kriegt man schon dafür …« »Den Ring!« schrie Frau Irene auf. Es war ihr Verlobungsring, der einzige, den sie nie ablegte und dem ein sehr kostbarer und schöner Stein hohen Wert gab. »No, warum denn nicht? Ich schick’ Ihnen den Versatzschein, da können S’ ihn einlösen, wann Sie wollen. Sie krieg’n ihn ja wieder zurück. Ich werd’ ihn nicht behalten. Was macht denn so eine arme Person wie ich mit einem so nobeln Ring?« »Warum verfolgen Sie mich? Warum quälen Sie mich? Ich kann nicht … ich kann nicht. Das müssen Sie doch begreifen … Sie sehen, ich habe getan, was ich kann. Das müssen Sie doch begreifen. Haben Sie doch Mitleid!« »Mit mir hat auch keiner Mitleid gehabt. Mich haben sie beinahe krepieren lassen vor Hunger. Warum soll gerade ich Mitleid haben mit einer so reichen Frau?« Irene wollte eben heftig erwidern. Da hörte sie – und ihr Blut stockte – außen eine Tür ins Schloß fallen. Das mußte ihr Mann sein, der von seinem Büro zurückkehrte. Ohne erst zu überlegen, riß sie sich den Ring vom Finger und streckte ihn der Wartenden hin, die ihn eilig verschwinden ließ. »Haben Sie keine Angst. Ich geh’ schon weg«, nickte die 116


Person, als sie die namenlose Angst in dem Gesichte gewahrte und das gespannte Lauschen gegen des Vorzimmer, wo ein Männerschritt deutlich vernehmbar war. Sie öffnete die Tür, grüßte Irenens eintretenden Gemahl, der für einen Augenblick zu ihr aufsah und sie nicht sonderlich zu beachten schien, und verschwand. »Eine Dame, die um eine Auskunft kam«, sagte Irene mit letzter Kraft zur Erklärung, sobald die Tür hinter der Person ins Schloß gefallen war. Die ärgste Sekunde war überstanden. Ihr Mann erwiderte nichts und trat ruhig in das Zimmer, wo der Mittagstisch bereits gedeckt war. Irene war, als brenne die Luft auf jene Stelle an ihrem Finger, die sonst der kühle Reif des Ringes schützte, und als müßte jeder auf die nackte Stelle wie auf ein Brandmal blicken. Immer wieder versteckte sie während des Speisens die Hand, und indes sie’s tat, höhnte sie eine merkwürdige Überreizung des Gefühls, ein Blick ihres Mannes streife unablässig gegen ihre Hand und verfolge sie auf all ihren Wanderungen. Mit aller Kraft bemühte sie sich, seine Aufmerksamkeit abzulenken und mit unablässigen Fragen ein Gespräch in Fluß zu bringen. Sie sprach und sprach zu ihm, zu den Kindern, zu der Gouvernante, immer wieder entzündete sie mit den kleinen Flammen der Frage das Gespräch, aber immer versagte ihr der Atem, und immer brach es wieder erstickt in sich zusammen. Sie versuchte übermütig zu scheinen und auch die andern zu einer Fröhlichkeit zu verleiten, sie neckte die Kinder und stachelte sie gegeneinander auf, aber sie stritten nicht und sie lachten nicht: es mußte, so spürte sie selbst, in ihrer Heiterkeit etwas Falsches sein, das die andern unbewußt befremdete. Je mehr sie sich anspannte, desto weniger gelang der Versuch. Schließlich wurde sie müde und schwieg. Auch die andern schwiegen; sie hörte nur das leise Klirren der Teller und innen die quellenden Stimmen der Angst. Da, mit einem Male sagte ihr Mann: »Wo hast du denn heute deinen Ring?« 117


Sie zuckte zusammen. Innen sagte etwas ganz laut ein Wort: Vorbei! Aber noch wehrte sich ihr Instinkt. Jetzt alle Kraft zusammenhalten, fühlte sie. Nur für einen Satz noch, für ein Wort. Nur eine Lüge noch finden, eine letzte Lüge. »Ich … ich hab’ ihn zum Putzen gegeben.« Und gleichsam erstarkt an der Unwahrheit, fügte sie nun entschlossen bei: »Übermorgen hol’ ich mir ihn ab.« Übermorgen. Jetzt war sie gebunden, die Lüge mußte zerbrechen und sie mit, wenn es ihr nicht gelang. Jetzt hatte sie sich selbst die Frist gestellt, und all die wirre Angst durchdrang jetzt mit einem Male ein neues Gefühl, eine Art Glück, die Entscheidung so nahe zu wissen. Übermorgen: nun wußte sie ihre Frist und fühlte aus dieser Gewißheit eine merkwürdige Ruhe in ihre Angst überströmen. Innen wuchs etwas auf, eine neue Kraft, Kraft zum Leben und die Kraft zu sterben. Das endlich gesicherte Bewußtsein der nahen Entscheidung begann eine unerwartete Klarheit in ihr zu verbreiten. Die Nervosität wich wunderbar einer geordneten Überlegung, die Angst einem ihr selbst fremden Gefühl kristallener Ruhe, dank der sie alle ihre Dinge ihres Lebens plötzlich durchsichtig und in ihrem wahrhaften Wert sah. Sie maß ihr Leben und spürte, es wog noch immer schwer, durfte sie es behalten und steigern in dem neuen und erhöhten Sinne, den diese Tage der Angst sie gelehrt hatten, konnte sie es noch einmal rein und sicher, ohne Lügen beginnen, sie fühlte sich bereit. Aber als geschiedene Frau, Ehebrecherin, befleckt vom Skandal, hinzuleben, dazu war sie zu müde, und zu müde auch, weiter dies gefährliche Spiel einer erkauften und auf Frist gewährten Beruhigung fortzusetzen. Widerstand war, das fühlte sie, jetzt nicht mehr denkbar, das Ende schon nahe, Verrat drohte von ihrem Mann, ihren Kindern, von allem, das sie umgab, und von ihr selbst. Flucht war unmöglich vor einem Gegner, der allgegenwärtig schien. Und das Bekenntnis, die sichere Hilfe, blieb ihr 118


verwehrt, das wußte sie nun. Ein einziger Weg war noch frei, aber von dem gab es keine Wiederkehr. Noch lockte das Leben. Es war einer jener elementaren Frühlingstage, wie sie manchmal aus dem verschlossenen Schoß des Winters stürmisch hervorbrechen, ein Tag mit unendlich erblautem Himmel, dessen erhobene Weite man wie Aufatmen nach all den umdüsterten Winterstunden zu fühlen meinte. Die Kinder stürmten herein in hellen Kleidern, die sie zum erstenmal in diesem Jahre trugen, und sie mußte sich bezwingen, ihren aufstürmenden Jubel nicht mit Tränen zu erwidern. Sobald das Lachen der Kinder mit seinem schmerzlichen Nachhall in ihr verklungen war, machte sie sich daran, ihre eigenen Beschlüsse entschlossen auszuführen. Zunächst wollte sie versuchen, sich wieder in den Besitz des Ringes zu setzen, denn, wie immer sich jetzt ihr Schicksal entschiede, sollte kein Verdacht auf ihre Erinnerung fallen, niemand einen sichtlichen Beweis ihrer Schuld besitzen. Niemand, und vor allem die Kinder nicht, sollten jemals das furchtbare Geheimnis ahnen, das sie ihnen entrissen hatte; ein Zufall müßte es scheinen, den keiner zu verantworten hatte. Sie ging zunächst in eine Leihanstalt, dort ein ererbtes Schmuckstück, das sie fast niemals trug, zu versetzen, und sich so mit genug Geld zu versehen, um der Person eventuell den verräterischen Ring wieder abkaufen zu können. Gesicherter im Gefühl, sobald sie die bare Summe in der Tasche hatte, promenierte sie dann weiter aufs Geratewohl, im Innersten das ersehnend, was sie bis gestern am meisten gefürchtet hatte: der Erpresserin zu begegnen. Die Luft war lind und ein Geleucht von Sonne über den Häusern. Etwas von der ungestümen Bewegung des Windes, der weiße Wolken eilig über den Himmel jagte, schien in den Rhythmus der Menschen eingedrungen zu sein, die leichter und beschwingter ausschritten als bisher in all den trostlosen winterdämmerigen Tagen. Und sie selbst vermeinte, etwas davon in sich zu fühlen. Der 119


Gedanke des Sterbens, gestern wie im Flug gefaßt und nicht mehr aus der zitternden Hand gelassen, wuchs plötzlich zur Ungeheuerlichkeit, entsank ihren Sinnen. Sollte es denn möglich sein, daß ein Wort irgendeines widrigen Weibes all dies zerstören könnte, die Häuser da mit den blinkenden Fassaden, die sausenden Wagen, die lachenden Menschen und innen dies rauschende Gefühl von Blut? Sollte ein Wort die unendliche Flamme verlöschen können, mit der die ganze Welt aufloderte in ihrem atmenden Herzen? Sie ging und ging, aber nicht mehr mit gesenktem Blick, sondern offen spürend und beinahe voll Gier, endlich die Langgesuchte zu entdecken. Das Opfer suchte jetzt den Jäger, und wie das gehetzte schwächere Tier, wenn es fühlt, daß ein Entrinnen nicht mehr möglich ist, sich mit dem Entschluß der Verzweiflung plötzlich wendet und dem Verfolger kampfbereit entgegenstellt, so verlangte sie es jetzt, der Peinigerin sich Antlitz in Antlitz zu stellen und mit jener letzten Kraft zu ringen, die der Trieb des Lebens den Verzweifelten verleiht. Mit Absicht blieb sie in der Nähe der Wohnung, wo sonst die Erpresserin sie zu belauern pflegte, einmal eilte sie sogar über die Straße, weil in der Tracht irgendeine Frauensperson an die Gesuchte erinnerte. Es war längst nicht mehr der Ring, um den sie kämpfte und der ja doch nur Aufschub bedeutete und nicht Befreiung, sondern wie ein Zeichen des Schicksals ersehnte sie diese Begegnung, als Entscheidung über Leben und Tod von höherer Macht, aus ihrem eigenen Entschlusse gefällt, schien ihr sein Wiederbesitz. Aber nirgends war die Person zu erspähen. Wie eine Ratte im Loch war sie verschwunden im unendlichen Gewirr der Riesenstadt. Enttäuscht, aber noch nicht hoffnungslos kehrte sie mittags zurück, um sogleich nach dem Mittagsmahle die vergebliche Suche wieder zu beginnen. Neuerdings streifte sie die Straßen ab, und jetzt, da sie sie nirgends fand, wuchs wieder das fast entwöhnte Grauen in ihr empor. Nicht die Person war es mehr, nicht der Ring, der sie 120


beunruhigte, sondern das grauenhafte Geheimnisvolle in all diesen Begegnungen, das mit der Vernunft nicht mehr voll zu begreifen war. Diese Person hatte wie durch Magie ihren Namen erfahren und ihre Wohnung, sie wußte all ihre Stunden und häuslichen Verhältnisse, sie war immer im schreckhaftesten und gefährlichsten Momente gekommen, um nun im erwünschtesten mit einem Male verschwunden zu sein. Irgendwo mußte sie sein in dem riesigen Getriebe, nah, wenn sie wollte, und doch unerreichbar, sobald man sie begehrte, und dies Gestaltlose der Drohung, das unfaßbare Nahe der Erpresserin, hart an ihrem Leben und doch nicht zu fassen, lieferte die schon Ermattete machtlos an die immer mehr mystische Angst. Es war, als hätten sich höhere Kräfte zu ihrem Untergang teuflisch verschworen, eine solche Verhöhnung ihrer Schwäche war in diesem übermächtigen Gewirr feindlicher Zufälle. Nervös schon, mit einem fiebernden Schritt, lief sie immer noch dieselbe Straße auf und nieder. Wie eine Dirne, dachte sie selbst. Aber die Person blieb unsichtbar. Nur das Dunkel kam jetzt drohend herabgeglitten, der frühe Frühlingsabend löste die helle Farbe des Himmels in schmutzige Trübe, und eilig brach die Nacht herein. Lichter entflammten sich in den Straßen, der Strom der Menschen flutete rascher in die Häuser zurück, das ganze Leben schien in dunkler Strömung zu entschwinden. Ein paarmal ging sie noch auf und ab, spähte noch einmal mit letzter Hoffnung die Straße entlang, dann wandte sie sich ihrem Hause zu. Sie fror. Müde ging sie hinauf. Sie hörte, wie man nebenan die Kinder zu Bett brachte, aber sie vermied, ihnen gute Nacht zu wünschen, Abschied zu nehmen für die eine und dabei an die ewige zu denken. Wozu sie jetzt auch sehen? Um an ihren übermütigen Küssen ungetrübtes Glück zu fühlen, in ihren hellen Gesichtern die Liebe? Wozu sich noch martern mit einer Freude, die doch schon verloren war? Sie biß die Zähne zusammen: nein, sie wollte nichts mehr vom Leben fühlen, nicht mehr das Gute und Lachende, das sie mit vieler Erinnerung 121


band, da sie doch all diesen Zusammenhalt morgen mit einem Ruck zerreißen mußte. Nur an das Widerwärtige wollte sie jetzt denken, an das Häßliche, das Gemeine, an das Verhängnis, die Erpresserin, an den Skandal, an alles, was sie forttrieb, dem Abgrund entgegen. Die Heimkehr ihres Mannes unterbrach das dumpfe und einsame Sinnen. Freundlich um ein reges Gespräch bemüht, suchte er sich ihr im Worte zu nähern und fragte vielerlei. Eine gewisse Nervosität meinte sie dieser plötzlich so regen Sorgsamkeit entraten zu können, aber sie widerstrebte jedem Gespräch in Erinnerung an das von gestern. Irgendeine innere Angst hielt sie zurück, sich durch Liebe zu binden, durch Sympathie halten zu lassen. Er schien ihren Widerstand zu spüren und irgendwie besorgt. Sie wiederum fürchtete von seiner Besorgnis neuerliche Annäherung und bot ihm frühzeitig gute Nacht. »Auf morgen«, antwortete er. Dann ging sie. Morgen: wie nah das war und wie unendlich fern! Ungeheuer weit und finster schien ihr die schlaflose Nacht. Allmählich wurden die Geräusche der Straße seltener, an den Reflexen des Zimmers sah sie, daß die Lichter draußen erloschen. Manchmal meinte sie, die nahen Atemzüge von den andern Zimmern fühlen zu können, das Leben ihrer Kinder, ihres Mannes und der ganzen nahen und doch so fernen, fast schon entschwundenen Welt, aber auch gleichzeitig ein namenloses Schweigen, das nicht aus der Natur, nicht von ringsum zu kommen schien, sondern von innen, aus geheimnisvoll rauschender Quelle. Eingesargt fühlte sie sich in einer Unendlichkeit von Stille und das Dunkel unsichtbarer Himmel auf ihrer Brust. Manchmal sprachen die Stunden laut eine Zahl in das Dunkel, dann ward die Nacht schwarz und leblos, aber zum erstenmal meinte sie den Sinn dieser endlosen, leeren Dunkelheit zu verstehen. Sie sann jetzt nicht mehr über Abschied und Tod, sondern dachte nur, wie sie ihm entgegenflüchten und möglichst unauffällig den Kindern und sich die Schande des Aufsehens ersparen könnte. 122


An alle Wege sann sie, von denen sie wußte, daß sie zum Tode führten, dachte alle Möglichkeiten der Selbstvernichtung aus, bis sie sich mit einer Art freudigen Schreckens plötzlich erinnerte, daß der Arzt bei einer schmerzhaften Krankheit, die Schlaflosigkeit im Gefolge hatte, ihr Morphium verschrieben hatte, und sie damals tropfenweise das süß-bittere Gift aus einem kleinen Fläschchen genommen hatte, dessen Inhalt, wie man ihr damals sagte, hinreichend war, einen sanft entschlummern zu lassen. Oh, nicht mehr gejagt zu werden, ruhen können, ruhen ins Unendliche, nicht mehr den Hammer der Angst auf dem Herzen zu spüren! Der Gedanke dieses sanften Entschlummerns reizte die Schlaflose unendlich, schon meinte sie den galligen Geschmack auf den Lippen zu fühlen und die weiche Umnachtung der Sinne. Eilig raffte sie sich auf und entzündete das Licht. Das Fläschchen, das sie bald fand, war nur mehr halbvoll und sie befürchtete, es möchte nicht genügen. Fieberhaft durchforschte sie alle Laden, bis sie schließlich das Rezept fand, das die Bereitung größerer Quantitäten ermöglichte. Wie eine kostbare Banknote faltete sie es lächelnd zusammen: Nun hielt sie den Tod in der Hand. Kühl durchschauert und doch beruhigt wollte sie wieder zurück ins Bett, aber jetzt, wie sie am beleuchteten Spiegel vorbeischritt, sah sie plötzlich aus dem dunklen Rahmen sich selbst entgegentreten, gespenstig, bleich, hohlen Auges und vom weißen Nachtgewand wie in ein Leichenlaken gehüllt. Grauen fiel sie an, sie löschte das Licht, flüchtete frierend in das verlassene Bett und lag wach bis in den dämmernden Tag. Am Vormittag verbrannte sie ihre Briefschaften, brachte Ordnung in allerhand kleine Dinge, aber sie vermied nach Möglichkeit, die Kinder zu sehen und alles überhaupt, was ihr lieb war. Sie wollte das Leben jetzt nur abhalten, sich an sie mit Lust und Verlockung anzuklammern und ihr den gefaßten Entschluß durch ein nur vergebliches Zögern noch zu erschweren. Dann ging sie noch einmal auf die Straße, zum 123


letztenmal das Schicksal zu versuchen und der Erpresserin zu begegnen. Sie ging wieder rastlos die Straßen ab, aber nicht mehr mit jenem gesteigerten Gefühl der Spannung. In ihr war schon etwas müde geworden, und sie verzagte, weiterkämpfen zu können. Sie ging und ging wie aus Pflichtbewußtsein zwei Stunden. Nirgends war die Person zu sehen. Es tat ihr nicht mehr weh. Fast wünschte sie nicht mehr die Begegnung, so kraftlos fühlte sie sich. Sie sah in die Gesichter der Menschen hinein, und alle schienen ihr fremd, alle tot und irgendwie abgestorben. Das alles war irgendwie schon fern und verloren und gehörte ihr nicht mehr. Nur einmal schrak sie zusammen. Ihr war, als hätte sie beim Umblicken auf der anderen Seite der Straße aus dem Gewühl plötzlich den Blick ihres Mannes gefühlt, jenen merkwürdigen, harten, stoßenden Blick, den sie erst seit kurzem an ihm kannte. Ärgerlich starrte sie hinüber, aber die Gestalt war rasch hinter einem vorbeifahrenden Wagen verschwunden, und sie beruhigte sich mit dem Gedanken, daß er zu dieser Zeit immer bei Gericht beschäftigt sei. Das Gefühl für die Stunde wurde ihr unsicher in der spähenden Erregung, und sie kam verspätet zum Mittagsmahl. Aber auch er war noch nicht zur Stelle wie sonst, sondern kam erst zwei Minuten später und, wie ihr dünkte, ein wenig erregt. Sie zählte jetzt die Stunden bis zum Abend und erschrak, wie viele es noch waren, wie wunderlich das war, wie wenig Zeit man brauchte zum Abschiednehmen, wie wenig wert alles schien, wenn man wußte, daß man es nicht mitnehmen könne. Etwas wie Schläfrigkeit kam über sie. Mechanisch ging sie wieder die Straße hinab, aufs Geratewohl, ohne zu denken oder zu schauen. An einer Kreuzung riß ein Kutscher im letzten Augenblick die Pferde zurück, schon hatte sie die Deichsel des Wagens knapp vor sich hinstoßen gesehen. Der Kutscher fluchte gemein, sie wandte sich kaum um: das wäre Rettung gewesen oder Aufschub. Ein Zufall hätte ihr den Entschluß erspart. Müde 124


ging sie weiter: es war wohltuend, so gar nichts zu denken, nur wirr ein dunkles Gefühl vom Ende innen zu spüren, einen Nebel, der sacht niederstieg und alles verhüllte. Als sie zufällig aufblickte, nach dem Namen der Straße zu sehen, schauerte sie zusammen: in ihrem verworrenen Wandeln war sie durch Zufall bis beinahe vor das Haus ihres einstigen Geliebten gekommen. War das ein Zeichen? Er könnte ihr vielleicht noch helfen, er mußte die Adresse jener Person wissen. Sie zitterte beinahe vor Freude. Wie hatte sie dies nicht bedenken können, dies Einfachste? Mit einem Male spürte sie die Glieder wieder reg, die Hoffnung beschwingte die trägen Gedanken, die jetzt wirr durcheinanderstoben. Er müßte jetzt hingehen mit ihr zu jener Person und ein für allemal ein Ende machen. Er müßte sie bedrohen, diese Erpressungen einzustellen, vielleicht genügte eine Summe sogar, sie aus der Stadt zu entfernen. Es tat ihr plötzlich leid, den Armen jüngst so schlecht behandelt zu haben, aber er würde ihr helfen, sie war dessen gewiß. Wie seltsam, daß diese Rettung jetzt erst kam, jetzt, in letzter Stunde. Hastig eilte sie die Treppen hinauf und läutete. Niemand öffnete. Sie horchte: es war ihr, als hätte sie vorsichtige Schritte hinter der Tür gehört. Sie läutete nochmals. Wieder ein Schweigen. Und wieder ein leises Geräusch von innen. Da riß ihr die Geduld: sie läutete ohne Unterlaß, es galt ja ihr Leben. Endlich rührte sich etwas hinter der Tür, das Schloß knackte, und ein schmaler Spalt tat sich auf. »Ich bin es«, hastete sie rasch. Wie mit einem Erschrecken öffnete er jetzt die Tür. »Du bist … Sie sind es … gnädige Frau«, stammelte er, sichtlich verlegen. »Ich war … verzeihen Sie … ich war … nicht darauf vorbereitet … auf Ihren Besuch … verzeihen Sie meinen Aufzug.« Dabei deutete er auf seine Hemdärmel. Sein Hemd war halb offen, und er trug keinen Kragen. 125


»Ich muß Sie dringend sprechen … Sie müssen mir helfen«, sagte sie nervös, weil er sie noch immer im Flur stehen ließ wie eine Bettlerin. »Wollen Sie mich nicht eintreten lassen und mich eine Minute anhören«, fügte sie gereizt hinzu. »Bitte«, murmelte er verlegen und mit einem seitlichen Blick, »ich bin nur jetzt … ich kann nicht recht …« »Sie müssen mich hören. Es ist ja Ihre Schuld. Sie haben die Pflicht, mir zu helfen … Sie müssen mir den Ring schaffen, Sie müssen … Oder sagen Sie mir wenigstens die Adresse … Sie verfolgt mich immer, und jetzt ist sie fort … Sie müssen, hören Sie, Sie müssen.« Er starrte sie an. Jetzt merkte sie erst, daß sie ganz zusammenhanglos die Worte keuchte. »Ach so … Sie wissen nicht … Also, Ihre Geliebte, Ihre frühere, die Person hat mich damals von Ihnen fortgehen sehn, und seitdem verfolgt sie mich und erpreßt von mir … sie foltert mich zu Tode … Jetzt hat sie mir den Ring genommen, und den, den muß ich haben. Bis heute abend muß ich ihn haben, ich habe es gesagt, bis heute abend … Wollen Sie mir also helfen.« »Aber … aber ich …« »Wollen Sie oder nicht?« »Aber ich kenne doch keine Person. Ich weiß nicht, wen Sie meinen. Ich habe nie Beziehungen gehabt zu Erpresserinnen.« Er war beinahe grob. »So … Sie kennen sie nicht. Sie sagt das so aus der Luft. Und sie kennt Ihren Namen und meine Wohnung. Vielleicht ist es auch nicht wahr, daß sie erpreßt. Vielleicht träume ich das nur.« Sie lachte grell. Ihm wurde unbehaglich. Einen Augenblick fuhr es ihm durch den Sinn, sie könnte wahnsinnig sein, so funkelten ihre Augen. Ihr Gehaben war verstört, die Worte sinnlos. Ängstlich sah er sich um. »Bitte beruhigen Sie sich doch … gnädige Frau … ich 126


versichere Ihnen, Sie täuschen sich. Es ist ganz ausgeschlossen, das muß … nein, ich verstehe es selbst nicht. Ich kenne Frauen dieser Sorte nicht. Die beiden Beziehungen, die ich hier seit meinem, wie Sie wissen, doch kurzen Aufenthalt hatte, sind nicht derart … ich will keinen Namen nennen, aber … aber es ist so lächerlich … ich versichere Ihnen, es muß ein Irrtum sein …« »Sie wollen mir also nicht helfen?« »Aber gewiß … wenn ich kann.« »Dann … kommen Sie. Wir gehen zusammen zu ihr …« »Zu wem … zu wem denn?« Er fühlte wieder das Grauen, sie sei wahnsinnig, als sie ihn jetzt beim Arm faßte. »Zu ihr … Wollen Sie oder wollen Sie nicht?« »Aber gewiß … gewiß« – sein Verdacht wurde immer mehr bestärkt durch die Gier, mit der sie ihn drängte – »gewiß … gewiß …« »So kommen Sie … es geht mir um Leben und Tod!« Er hielt an sich, um nicht zu lächeln. Dann wurde er mit einem Male förmlich. »Verzeihung, gnädige Frau … aber es ist mir momentan nicht möglich … ich habe eine Klavierstunde … ich kann jetzt nicht unterbrechen …« »So … so …«, grell lachte sie ihm ins Gesicht, »so geben Sie Klavierstunden … in Hemdärmeln … Sie Lügner.« Und plötzlich, gepackt von einer Idee, stürmte sie vorwärts. Er suchte sie zurückzuhalten. »Hier ist sie also, die Erpresserin, bei Ihnen? Am Ende spielt ihr gemeinsames Spiel. Vielleicht teilt ihr alles, was ihr aus mir herausgepreßt habt. Aber ich will sie mir fassen. Jetzt habe ich vor nichts mehr Angst.« Sie schrie laut. Er hielt sie fest, aber sie rang mit ihm, riß sich los und stürzte zur Tür des Schlafzimmers. Eine Gestalt fuhr zurück, die offenbar an der Tür gelauscht 127


hatte. Irene starrte entgeistert eine fremde Dame in etwas unordentlicher Toilette an, die ihr Gesicht hastig abwandte. Ihr Geliebter war ihr nachgestürmt, um Irene zu halten, die er für wahnsinnig hielt, und ein Unglück zu verhüten, aber schon trat sie wieder aus dem Zimmer zurück. »Verzeihen Sie«, murmelte sie. Es war ihr ganz wirr. Sie verstand nichts mehr, nur Ekel fühlte sie, unendlichen Ekel, und eine Müdigkeit. »Verzeihen Sie«, sagte sie noch einmal, als sie ihn unruhig ihr nachschauen sah. »Morgen … morgen werden Sie alles begreifen … das heißt, ich … ich verstehe selbst nichts mehr.« Wie zu einem Fremden sprach sie zu ihm. Nichts erinnerte sie, daß sie jemals diesem Menschen angehört hatte, und kaum spürte sie noch den eigenen Körper. Es war alles jetzt noch viel wirrer als zuvor, sie wußte nur, daß irgendwo eine Lüge sein müßte. Aber sie war zu müde, noch zu denken, zu müde, zu schauen. Mit geschlossenen Augen stieg sie die Treppe hinab wie ein Verurteilter zum Schafott. Dunkel war die Straße, als sie hinaustrat. Vielleicht, flog es ihr durch den Sinn, wartet sie jetzt drüben, vielleicht kommt jetzt im letzten Augenblick noch Rettung. Es war ihr, als müßte sie die Hände falten und beten zu einem vergessenen Gott. Oh, nur noch ein paar Monate sich kaufen können, die paar Monate bis zum Sommer, und dann dort friedlich leben, unerreichbar für die Erpresserin, leben zwischen Wiesen und Feldern, nur einen Sommer, aber ihn so ganz und voll, daß er mehr zählt wie ein ganzes Menschenleben. Gierig spähte sie auf die schon dunkle Straße. Drüben in einem Haustor vermeinte sie eine Gestalt lauern zu sehen, aber jetzt, wie sie näher trat, schwand sie tiefer in den Flur zurück. Einen Augenblick glaubte sie, Ähnlichkeit mit ihrem Mann zu entdecken. Zum zweitenmal kam ihr heute diese Angst, ihn und seinen Blick auf der Straße plötzlich zu spüren. Sie zögerte, um sich zu überzeugen. Aber die Gestalt war verschwunden im Schatten. Unruhig ging sie weiter, ein 128


seltsam gespanntes Gefühl im Nacken wie von einem rückwärts brennenden Blick. Einmal wandte sie sich noch um. Aber da war niemand mehr zu sehen. Die Apotheke war nicht weit. Mit einem leisen Schauer trat sie ein. Der Provisor nahm das Rezept und machte sich an die Bereitung. Alles sah sie in dieser einen Minute, die blanke Waage, die zierlichen Gewichte, die kleinen Etiketten, und oben in den Schränken die Reihen der Essenzen mit den fremdartigen lateinischen Namen, die sie unbewußt alle mit den Blicken buchstabierte. Sie hörte die Uhr ticken, spürte den eigentümlichen Duft, diesen fettig-süßlichen Geruch der Arzneien, und erinnerte sich mit einem Male, als Kind ihre Mutter immer gebeten zu haben, die Besorgungen für die Apotheke übernehmen zu dürfen, weil sie diesen Geruch liebte und den fremdartigen Anblick der vielen blinkenden Tiegel. Dabei entsann sie sich entsetzt, daß sie es verabsäumt habe, von ihrer Mutter Abschied zu nehmen, und die arme Frau tat ihr furchtbar leid. Wie sie erschrecken würde, dachte sie entsetzt, aber schon zählte der Provisor aus einem bauchigen Gefäß die hellen Tropfen in ein blaues Fläschchen. Starr sah sie zu, wie der Tod aus diesem Gefäß in das kleine wanderte, von dem er bald in ihre Adern strömen sollte, und ein Gefühl von Kälte rieselte durch ihre Glieder. Sinnlos, in einer Art von Hypnose, starrte sie auf seine Finger, die jetzt den Pfropfen in das gefüllte Glas bohrten und jetzt mit Papier die gefährliche Rundung überklebten. Alle ihre Sinne waren gefesselt und gelähmt von dem grausigen Gedanken. »Zwei Kronen, bitte«, sagte der Provisor. Sie wachte auf aus ihrer Starre und sah fremd um sich. Dann griff sie mechanisch in die Tasche, um das Geld hervorzuholen. Noch traumhaft war alles in ihr, sie sah die Münzen an, ohne sie gleich zu erkennen, und verzögerte sich unwillkürlich im Zählen. In diesem Augenblick fühlte sie ihren Arm erregt beiseite geschoben und hörte Geld auf die gläserne Schüssel klingen. 129


Eine Hand streckte sich neben ihr aus und griff nach dem Fläschchen. Unwillkürlich wandte sie sich herum. Und ihr Blick erstarrte. Es war ihr Mann, der da stand mit hart zugepreßten Lippen. Sein Gesicht war fahl, und auf der Stirn funkelte ihm feuchter Schweiß. Sie fühlte sich einer Ohnmacht nahe und mußte sich am Tisch festhalten. Mit einem Male begriff sie, daß er es gewesen, den sie auf der Straße gesehen und der eben noch im Haustor gelauert; etwas in ihr hatte ihn schon dort ahnend erkannt und besann sich wirr in der einen Sekunde. »Komm«, sagte er mit einer dumpfen, würgenden Stimme. Sie sah ihn starr an und verwunderte sich im Innern, in einer ganz dumpfen, tiefen Welt ihres Bewußtseins, daß sie ihm gehorchte. Und ihr Schritt ging mit, ohne daß sie es selber wußte. Sie gingen nebeneinander über die Straße. Keiner blickte den andern an. Er hielt das Fläschchen noch immer in der Hand. Einmal blieb er stehen und wischte sich die feuchte Stirn. Unwillkürlich hemmte auch sie den Schritt, ohne es zu wollen, ohne es zu wissen. Aber sie wagte nicht, hinüberzublicken. Keiner sprach ein Wort, der Lärm der Straße wogte zwischen ihnen. Auf der Stiege ließ er sie vorausschreiten. Und sofort, wie er nicht neben ihr ging, geriet ihr Schritt ins Wanken. Sie blieb stehen und hielt sich an. Da stützte er ihren Arm. Bei der Berührung schrak sie zusammen und hastete die letzten Stufen rascher hinauf. Sie trat ins Zimmer. Er folgte ihr. Dunkel glänzten die Wände, kaum waren die Gegenstände zu unterscheiden. Noch immer sprachen sie kein Wort. Er riß das Papier der Umhüllung ab, öffnete das Fläschchen, goß den Inhalt fort. Dann schleuderte er es heftig in eine Ecke. Sie zuckte zusammen bei dem klirrenden Laut. 130


Sie schwiegen und schwiegen. Sie fühlte, wie er sich bändigte, fühlte es, ohne hinzusehen. Endlich trat er auf sie zu. Nahe und nun ganz nah. Sie konnte seinen schweren Atem spüren und sah mit ihrem starren und wie verwölkten Blick den Glanz seiner Augen funkelnd aus dem Dunkel des Raumes treten. Seinen Zorn wartete sie schon losbrechen zu hören und schauerte starr dem harten Griff seiner Hand entgegen, der sie erfaßte. Irenen stand das Herz still, nur die Nerven vibrierten wie hochgespannte Saiten; alles wartete auf die Züchtigung, und beinahe ersehnte sie seinen Zorn. Aber er schwieg noch immer, und mit einem unendlichen Staunen spürte sie, daß sein Nahetreten ein sanftes war. »Irene«, sagte er, und seine Stimme klang merkwürdig weich. »Wie lange sollen wir uns noch quälen?« Da brach es aus ihr, plötzlich, konvulsivisch, mit einem übermächtigen Stoß, wie ein einziger, sinnloser tierischer Schrei, endlich stürzte es vor, das aufgesparte, niedergerungene Schluchzen all dieser Wochen. Eine zornige Hand schien sie von innen zu fassen und gewalttätig zu rütteln, sie schwankte wie eine Trunkene und wäre umgesunken, hätte er sie nicht festgehalten. »Irene«, beruhigte er, »Irene, Irene«, immer leiser, immer beschwichtigender den Namen sprechend, als könnte er den verzweifelten Aufruhr der gekrampften Nerven durch die immer zärtlichere Tönung des Wortes glätten. Aber nur Schluchzen antwortete ihm, wilde Stöße, Wogen von Schmerz, die den ganzen Körper durchrollten. Er führte, er trug den zuckenden Körper zum Sofa und bettete ihn hin. Aber das Schluchzen wurde nicht still. Wie mit elektrischen Schlägen schüttelte der Weinkrampf die Glieder, Wellen von Schauer und Kälte schienen den gefolterten Leib zu überrinnen. Seit Wochen auf das Unerträglichste gespannt, waren die Nerven nun zerrissen, und fessellos tobte die Qual durch den fühllosen Leib. Er hielt in höchster Erregung ihren durchschauerten Körper, 131


faßte die kalten Hände, küßte zuerst beruhigend und dann wild, in Angst und Leidenschaft, ihr Kleid, ihren Nacken, aber das Zucken fuhr immer wie ein Riß über die hingekauerte Gestalt, und von innen rollte die aufstürzende, endlich entfesselte Welle des Schluchzens empor. Er fühlte das Gesicht an, das kühl war, von Tränen gebadet, und spürte die hämmernden Adern an den Schläfen. Eine unsägliche Angst überkam ihn. Er kniete hin, näher zu ihrem Antlitz zu sprechen. »Irene«, immer wieder faßte er sie an, »warum weinst du … Jetzt … jetzt ist doch alles vorbei … Warum quälst du dich noch … Du mußt dich nicht ängstigen mehr … Sie wird nie mehr kommen, nie mehr …« Ihr Körper zuckte wieder auf, mit beiden Händen hielt er ihn fest. Eine Angst war in ihm, als er diese Verzweiflung fühlte, die den gefolterten Leib zerriß, als hätte er sie gemordet. Immer wieder küßte er sie und stammelte wirre Worte der Entschuldigung. »Nein … nie mehr … ich schwöre es dir … ich habe es ja nicht ahnen können, daß du so sehr erschrecken würdest … nur rufen wollte ich dich … zurückrufen zu deiner Pflicht … nur daß du von ihm weggehst … für immer … und zurück zu uns … ich hatte doch keine andere Wahl, als ich es durch Zufall erfuhr … ich konnte es dir selbst doch nicht sagen … ich dachte … dachte immer, du würdest kommen … darum habe ich sie gesandt, diese arme Person, daß sie dich treiben sollte … ein armes Ding ist sie, eine Schauspielerin, eine entlassene … sie hat sich ja ungern hergegeben, aber ich wollte es … ich sehe, es war unrecht … aber ich wollte dich doch zurück … ich habe dir doch immer gezeigt, daß ich bereit bin … daß ich nichts will als verzeihen, aber du hast mich nicht verstanden … aber so … so weit wollte ich dich nicht treiben … ich habe ja mehr gelitten, alles das zu sehen … jeden Schritt habe ich dich beobachtet … nur wegen der Kinder, weißt du, wegen der Kinder mußte ich dich doch zwingen … aber jetzt ist doch alles vorbei … jetzt 132


wird alles wieder gut …« Sie hörte dumpf aus einer unendlichen Ferne Worte, die nah klangen, und verstand sie doch nicht. Ein Rauschen wogte ihr innen, das alles übertönte, ein Tumult der Sinne, in dem jedes Gefühl verging. Sie fühlte Berührung an ihrer Haut, Küsse und Liebkosungen, und die eigenen, nun schon erkaltenden Tränen, aber innen war das Blut voll Klingen, voll eines dumpfen, dröhnenden Getöns, das gewaltsam schwoll und nun donnerte wie rasende Glocken. Dann schwand ihr alle Deutlichkeit. Sie spürte, wirr aus ihrer Ohnmacht erwachend, daß man sie entkleidete, sah wie durch viele Wolken das Antlitz ihres Mannes, gütig und besorgt. Dann fiel sie tief ins Dunkel hinab, in den lang entbehrten, schwarzen, traumlosen Schlaf. Als sie am nächsten Morgen die Augen aufschlug, war es schon hell im Zimmer. Und Helligkeit spürte sie in sich, entwölkt und wie durch Gewitter gereinigt das eigene Blut. Sie versuchte sich zu besinnen, was ihr geschehen war, aber alles schien ihr noch Traum. Unwirklich, leicht und befreit, so wie man im Schlaf durch die Räume schwebt, dünkte ihr dies hämmernde Empfinden, und um der Wahrheit des wachen Erlebens gewiß zu werden, tastete sie die eigenen Hände prüfend ab. Plötzlich schrak sie zusammen: an ihrem Finger funkelte der Ring. Mit einem Male war sie ganz wach. Die wirren Worte, aus halber Ohnmacht gehört und doch nicht, ein ahnungsvoll dumpfes Gefühl von vordem, das nur nie gewagt hatte, Gedanke und Verdacht zu werden, beides verflocht sich jetzt plötzlich zu klarem Zusammenhang. Alles verstand sie mit einem Male, die Fragen ihres Mannes, das Erstaunen ihres Liebhabers, alle Maschen rollten sich auf, und sie sah das grauenvolle Netz, in dem sie verstrickt gewesen war. Erbitterung überfiel sie und Scham, wieder begannen die Nerven zu zittern, und fast bereute sie, erwacht zu sein aus diesem traumlosen, angstlosen Schlaf. 133


Da klang Lachen von nebenan. Die Kinder waren aufgestanden und lärmten wie erwachende Vögel in den jungen Tag. Deutlich erkannte sie die Stimme des Knaben und spürte erstaunt zum erstenmal, wie sehr sie der seines Vaters glich. Leise flog ein Lächeln auf ihre Lippen und rastete dort still. Mit geschlossenen Augen lag sie, um all dies tiefer zu genießen, was ihr Leben war und nun auch ihr Glück. Innen tat noch leise etwas weh, aber es war ein verheißender Schmerz, glühend und doch lind, so wie Wunden brennen, ehe sie für immer vernarben wollen. (Geschrieben Wien, 1910)

134


Stefan Zweig

FEAR Translated by Eden and Cedar Paul

135


Irene came down the stairs leading from her lover's flat. Once again, as so many times before, she was overwhelmed by an unwarrantable fear. Her eyes flickered, her knees felt like putty, and she had to lean heavily upon the banister to save herself from falling. How well she knew the feeling! Almost on every occasion she had ventured to visit her lover, these fits of unreasonable fear had submerged her on leaving. Yet the way thither was far more thickly strewn with dangers. It was ridiculous of her to feel like this after the tryst. If she had felt nervous beforehand, that would have been understandable, for she came to the rendezvous in a taxi which she left waiting at the corner of the street while she scuttled along furtively to her beloved's dwelling and scurried up to his flat. What anxiety she experienced then was soon forgotten in the imperishable hours spent with her dear. But when arrived the moment for going home – then - oh, then - a strange horror, a sense of guilt, a kind of madness invaded her, and the street seemed to cock its eye at her and ask why she was so troubled. The last few minutes spent in his company were poisoned with the premonition of this uneasiness. As she took her leave, quivering with impatience to be gone, she could scarcely heed his parting words and would fend off his farewell endearments, eager to get away and be back again in the comfortable life of middle-class respectability she was used to. He would comfort her and speak enheartening phrases which in her excitement she failed to hear for suspense lest someone should meet her as she rejoined the cab. Was anybody coming upstairs or going down? She listened from behind the shelter of her lover's door. But fear lay in ambush on the next landing, ready to pounce upon her, and seized her so roughly that by the time she reached the hall she was panting for breath. To-day, she stood for a while drinking in the cooler air rising 136


from below in the darkened staircase. A door banged. Instinctively, she drew her hat down on to her forehead and lowered her veil while she made for the exit. Like a diver preparing for the plunge, she tucked in her chin and dashed towards the half-open entry. As she was crossing the threshold, she collided with another female, uttered a crestfallen, "Beg your pardon," and tried to slink by. But the female spread out two long arms and barred Irene's passage. A harsh voice issued from the creature, and mocking, despiteful words: "So I've caught you at last, my fine lady. Just what I expected! Not satisfied with your husband, your wealth, and all the rest of it, but must come stealing a poor girl's lover and . . ." "You are mistaken," muttered Irene, endeavouring to get by. Whereupon the female thrust her bulky form into the doorway, thus blocking it as a cork block's a bottleneck, and continued haranguing. "No, no," she cried shrilly, "I'm not mistaken. I know you. I know you have just this minute come from Edward's rooms. He's my very own and particular friend, see? Now I've caught you, now I know why he can spare so little time for me lately. It's you, you mean baggage . . ." "For heaven's sake," interrupted Irene in a toneless voice, "don't scream like that." She stepped back into the hall, while the female stared at her with scornful eyes. Irene's tell-tale fear, her utter helplessness, seemed to do her aggressor good, for the woman looked her victim up and down with a taunting and satisfied smile wrinkling the corners of her mouth. Modifying her voice, she reflected aloud: "That's what she looks like, this noble dame, this married lady, who comes filching other people's men. Veiled, of course; veiled so she can't be recognized, and can go on playing the respectable lady in high society .. " 137


"What do you want?" asked Irene. "I have not the pleasure of your acquaintance, and I really must be going .... " "Going? Naturally you must be going-back to your worthy spouse, eh? Back to a cosy room, hot bath, and be dressed by your maid so as to be ready to receive your high and mighty guests. But you don't care tuppence if a person like me dies of hunger ... you'll steal the last, the very last treasure I own .... " Irene dug her hand into her bag and pulled out nearly all the notes it contained. Thrusting the wad into the woman's hand, she said huskily: "There, there ... take these and now let me pass. I shall never come here again... I promise .... " The female accepted the money, twisting her face into a malignant grin. "Dirty bitch," was all she said as she made way for Irene. The latter wilted under the words, and precipitated herself down the street much as a suicide might hurl herself from a tower. Faces like tattered masks rushed by her while she made all speed to rejoin the taxi waiting round the corner. Her body felt leaden. She crumpled up on the springy seat, her mind a blank, her lips rigid. The driver, surprised at not receiving any orders, at length turned his head and asked: "Where to, Ma'am?" Irene looked blankly at him for a moment. Then, making a supreme effort, she managed to say: "To the station." Suddenly the thought of that female pursuing her flashed through her mind, and she added: "Quick! Quick! Drive as quickly as you can." During the drive she came to realize how profoundly the meeting had agitated her. Her hands were stiff and cold; they looked like dead things hanging from her wrists; then a shiver ran down her back, and she shook all over. There was a choking sensation in her throat, a bitter taste in her mouth, clammy perspiration on her brow; she felt sickened. She wanted to 138


scream or to strike out with her fists in order to rid herself of the horrible memory. But it stuck like a fish-hook in her brain. Oh, that dreadful face, distorted and jeering, the commonness, the vulgarity of it, the onion- laden breath so frequent among working-class women, that shapeless mouth which had spoken the coarse words, and the reddened hands raised threateningly. . .. Nauseated and miserable, she jolted up and down while the taximan pressed the accelerator. She was about to ask him to drive a trifle slower when she remembered having given most of her cash to the blackmailer. Had she enough wherewith to pay? Yes, thank goodness! But her available money would not suffice to take her so far as the station. She called to the driver to pull up, and astonished him by springing out and dismissing him. She would have to walk home. The neighbourhood where the man had deposited her was unknown to her, and the shops and passers-by with their rough speech distressed her unspeakably. Her knees still trembled with her recent panic, so that she found it difficult to walk. Still, she had to get home somehow. Summoning her flagging energies to the rescue, she crept along from street to street, walking slowly and heavily as if she were wading through snow. At last she reached her house, and was about to rush up the steps when she remembered that undue haste would arouse suspicion. In the hall, the maid relieved her of her coat. From upstairs came the sound of her boy's voice at play with his little sister. The things that surrounded her were her own, they conveyed a sense of security, and gave her back the mask of self-possession she so urgently needed. She smoothed the troubled look from her brow and eyes with the tips of her fingers, assumed an innocent air, and went into the dining-room where the table was set for the evening meal. Here she found her husband reading his paper. "You are late, my darling, very late," he said with a note of tender reproach in his voice. Then he got up and kissed her 139


affectionately on the cheek. This produced in her a renewed feeling of guilt, which she found it difficult to hide. They took their places, and the man, from behind his paper, asked casually: "What kept you so long?" "I ... I was having a chat ... with Emily ... and she had some shopping to do ... so I went with her." What an ass not to have prepared a sensible story! Irene was furious with herself for telling so clumsy a lie. Usually she had concocted a plausible tale beforehand; but today fear had made her forget. . .. Suppose he ... "What's up, Irene, my dear?" her husband inquired. "You seem quite flurried; and why are you dining in your hat?" Her hand darted up to the incriminating headgear. Caught again, she thought, as she went to her room to make herself more presentable. How restless her eyes looked in the mirror. She must get hold of herself. A few minutes sufficed, and then she rejoined her husband. The maid served them their meal, and thenceforward the evening ran its usual course. Perhaps the couple were a little more chary of words, and a little less companionable than ordinary; when they did exchange a few remarks, these came hesitatingly. Irene's thoughts went wool-gathering, and if she managed to think consecutively at all she invariably retraced her way to that dreadful encounter. Then she would raise her eyes and look around at the familiar objects with which her home was furnished. Such contemplation brought solace to mind and heart. The things were associated with pleasant memories, she felt tender and loving towards them, and peace returned to her soul. The clock broke the silence with its leisurely ticking, and this rhythmical sound acted like a sedative to her jangled nerves, calming her, and bringing her fevered pulse-beats back to the normal. 140


Next morning, after her husband had gone to his office and the children had been sent for a walk, Irene found a moment of leisure, the first since that disastrous meeting. She rallied, and was at length able to throw off the incubus of fear which had weighed so heavily upon her. She recalled that her veil was a specially thick one, and that the woman could not possibly have discerned any features behind its opacity. Easy, therefore, to take the necessary precautions. Never again would she visit her lover in his own quarters. Thus might she be safeguarded from a repetition of yesterday's adventure. As for that "female," it was unlikely she had followed the taxi, or dogged Irene's wanderings as far as the house-door. She had nothing to fear for the nonce. But even suppose the creature had found some means of discovering Irene's identity and address, there remained other methods of defence. Now that Irene was no longer under the immediate pressure of fear, she could think her course of action out clearly. Nothing easier than flatly to give the lie to every accusation, and if matters came to the worst she would denounce the woman as a blackmailer. It must be remembered that Irene was the wife of one of the ablest of barristers, and through long years of association had come to know a few points of the law. From what she had picked up during her husband's talks with his colleagues at the bar, she had learned that any form of blackmail was dealt with stringently. The first thing to do was to write the briefest note possible to her lover saying that she would be unable to see him for several days. Her pride was mortified by the discovery that her predecessor in Karl Brustmann's affections was of such common clay. Now, as she wrote, she deliberately chose words which would convey the impression - wounding to a sensitive heart that she had entered into the relationship cold-bloodedly and as the outcome of a whim. Such was the fact! She had met the young man, a pianist by profession, at an 141


evening party; and, hardly realizing what was happening, had become his mistress. There had been nothing specially attractive about him, she had felt no passion for him, and there existed no particular spiritual sympathy between the pair to account for the liaison. Irene had given herself to him without any sensuous desire on her part, but, rather, because she was too indolent to oppose his will. Besides, she had been vaguely curious to discover what the youth's love-making would be like. Her marriage was a happy one, and she did not require a lover to gratify her intellectual, moral, or bodily needs. These things her husband fulfilled amply. In addition she had two charming children, and led a comfortable and protected life. But an existence which is rendered too easy is often as hard to bear contentedly as one that is positively unhappy. Satiety is as difficult to stomach as hunger, and it was precisely this utter security which rendered Irene eager for an adventure. When, therefore, the young pianist made it obvious that he coveted her as a woman and wooed her in that spirit, this was a pleasant and exciting relief to the banal flattery and the respectful attitude of her habitual male entourage. She had not been so strongly moved since she was a girl. The most alluring attribute the musician possessed was a veil of melancholy which overcast his countenance as he sat playing the piano amid a circle of well-fed and self-satisfied society men and women. In despite of her better inspiration, Irene felt compelled to step beyond the frontiers of her customary feelings and to study this drooping aspect more closely. Something vehement and unusual in the words she chose to express her appreciation of the artist's performance caused him to look up from the keyboard and gaze at the speaker. Already in that first glance Irene felt a grip at her heart. She was alarmed, and yet she revelled in her fear. They exchanged a few words, meaningless in themselves, but charged with inner significance for the two human beings who spoke. Her interest and curiosity were so strongly aroused that she 142


looked forward to a further meeting when Brustmann gave his next recital. Thereafter, they saw one another frequently, and certainly not by chance. Her vanity was deliciously tickled when, a few weeks later, he proposed that she should be the first to hear a composition he had recently been at work on. A genuine, an acknowledged master and artist was asking her to act as judge of his creation. This seemed almost too good to be true. She agreed to meet him at his rooms. Maybe on either side they had arranged the tryst with the best intentions, but it nevertheless ended in kisses and in her yielding to his desire. On coming to her senses, Irene had been amazed at such a sudden and unforeseen denouement. She had never meant to break her marriage vows. She felt guilty, and yet she was proud of having consciously - as she believed - overstepped the code of smug respectability which encompassed her. Her wickedness appalled her; nevertheless she came to experience a certain pride in her exploit. But even this strange excitement was ephemeral. Instinctively she felt antagonistic to her lover, and especially to what was novel in him, to the attribute which had enthralled her at the outset. He was a man who put a formidable amount of passion into his pianoforte playing, and in his love-life he was no less impulsive. This excessive and masterful procedure disquieted her, and she involuntarily compared such unrestraint with the reverential approaches of her husband, who was, shy and considerate even after a good many years of married life. Still, since she had once been unfaithful to her legal spouse, it was easier and easier to continue seeking her lover's ardours. These encounters did not add to her happiness, nor was she in any way disillusioned. She expected no better, being activated merely by a sense of duty towards her paramour, and by a certain lassitude which inhibited her from changing what soon became a habit. After a month or so of intimacy, the young man fitted neatly into the general pattern of her existence like part of a mosaic - just as did the weekly visit to her parents-in-law, or 143


any other social obligation. She relinquished nothing of her orderly life to this new love of' hers; it became a mere addition to the familiar routine. What pleasure Karl added to her experiences was no more than might have been provided by a third child or by an automobile. Very soon the adventure was no more exhilarating to her than the permitted pleasures of connubial bliss. At the first hint of danger, Irene recognized the scant value of such a relationship. Fate had, so far, dealt kindly with her. From earliest childhood she had been cosseted and spoiled by her parents, whose circumstances were so easy that the girl could have anything her heart desired. Thus mollycoddled, she had become soft, and the faintest zephyr heralding a possible storm ruffled the fair pool of her equanimity. She felt no inclination to sacrifice a jot of her personal comfort to a lover .... That same afternoon she got an answer from young Karl. It was an excited and overwrought epistle, wherein he pleaded and reproached. This disturbed her again, and she was no longer quite so sure that she would put an end to the liaison, since the man's plain-spoken passion flattered her vanity and she was fascinated by his ecstatic despair. Brustmann besought her to grant him at least one last interview so that he might learn wherein he had been remiss, if he had unwittingly offended her. This suggested a fresh amusement to Irene. She might keep him dangling, uncertain as to her feelings, and thus render herself more precious to him. With such a notion in mind, she gave him an appointment at a tea-room where, as a girl, she had once met a certain actor she had had a fleeting pash for. How paltry that youthful enthusiasm appeared to her in retrospect, after she had been married for several years and had acquired a lover in addition to her legitimate spouse. "Strange," she mused, "if romance is once more to enter my life." Irene felt almost happy, now that she had stumbled upon "that creature," for it was ages since she had experienced anything like so strong an 144


emotion. lier all-too-placid nerves were agreeably stimulated, and she felt decidedly refreshed. She was careful to put on a dark gown for the present meeting, and a different hat, in order that, should occasion demand, the "creature" might be puzzled as to her identity. Further, Irene took up a veil wherein to mask her features, but as she was about to arrange it a momentary defiance led her to thrust it back into the drawer. Why should she, a respectable and respected woman, not venture forth openly into the streets? At bottom she had nothing to fear. And yet fear clutched at her heart as she stepped forth from the safety of her home. She shivered, like a swimmer who has tested the water with a toe and found it exceeding chill. This passed, and was followed by a glow. The adventure was a joyful one after all, and her step was elastic, her bearing gallant. Irene's only regret was that the tea-room was so near to her dwelling. Once under way, she could have walked far to the accompaniment of the magnetic cadence of her own footfalls. Still, there was no time to linger; the hour for the meeting had struck, and she knew that her lover would be awaiting her. He was seated in a retired corner, restlessly eyeing the door, and sprang to his feet the moment she entered. His excitement was pleasurable to Irene, and at the same time a trifle irritating, for she had to warn him to moderate his voice and the tumult of words which gushed from his lips. Without telling him in plain terms the reasons for her decision to cease seeing him, she hinted at this, that, and the other cause, and only succeeded in making him more ardent than ever. She remained adamant so far as young Karl's wishes were concerned, not even holding out any hope, for she recognized that her sudden and apparently groundless refusal merely served to enhance the artist's desire. She took leave of him after half an hour of fevered argument, refused him a chance of showing the slightest tenderness, vouchsafed no promise as to future meetings, and betook herself 145


home with a glow at her heart she had not enjoyed since her girlhood. It seemed as though a tiny flame glimmered deep down in her being, and that it needed but a puff to convert it into an all-consuming fire. She treasured every appreciative look that was cast in her direction as she marched homeward; never before had she been aware of men's admiration to the same extent. So moved was she, that at last she felt impelled to stop in front of a flower-shop and study her face in the mirror. There she contemplated with immense satisfaction the reflection of her own beauty, framed in a garland of red roses and dew-sprayed violets. Not since girlhood days had she felt so light-hearted, so sensuously happy; not in the early months of her marriage, not even when in the arms of her lover, had her body quivered with such dancing delight, such buoyancy, such irrepressible joyance. It was insufferable, she thought, to have to waste this sweet intoxication, and revert to a hum-drum existence. Thereupon she discovered that she was tired, and trailed home as best she might. At the front door she stood still for a moment trying to recapture the aroma of her late adventure. She threw back her shoulders and breathed deeply. A tug at her sleeve brought her to earth with a rush. Irene turned on her heel. "What ... what on earth do you want, bothering me again like this?" she asked petulantly, struck with a sudden chill as she recognized the hateful figure of her persecutor. Hardly had she uttered the words when she bit her lip in dismay. She had betrayed herself irremediably. Had she not determined to cut the creature if any further molestation occurred? Now it was too late. She had completely given herself away, and the female could dun to all eternity. "I've been waiting for you close on an hour, Frau Wagner .... " So the blackmailer had discovered Irene's name and address! 146


But how? All was lost! "Yes, close on an hour, Frau Wagner," repeated the woman with a menace and a reproach in her voice. "What do you want?" "You know very well, Frau Wagner. You know as well as I do why I've come." "But I've not seen him since I told you I wasn't going to see him again ... never... " "No use telling a pack of lies. I followed you to the tea-room. You see, I'm out of work, and had nothing better to do. Got the chuck because, so the boss said, business was bad. It's nice to have a bit of time to spare for a walk, just as if I was a fine lady." She spoke with such icy malice that Irene's heart froze. The woman's brazen vulgarity left her defenceless and an easy prey. Again that sense of unutterable fear submerged her. Suppose the creature spoke loud enough for the servants to hear? Suppose Herr Wagner should pass by? Hastily pulling out her purse - a pretty bauble made of silver links - she emptied the contents into the coarse hand. But the hand, instead of closing over the money, remained outstretched like the claw of a rapacious bird. "Best give me the purse as well so's I don't lose the cash," came from the mocking mouth, accompanied by a gust of hoarse laughter. Irene stared her tormentress squarely in the face. Physically and mentally she felt nauseated. Oh, to be rid of the past as quickly as possible! Turning aside so as not to have to look again into those jeering eyes, Irene thrust the costly purse into the woman's reddened paw, slammed the door, and fled up the stairs. Herr Wagner had not come home yet. She had time for a rest, and flung herself on to her bed. There she lay motionless, as if felled by an axe. But directly she heard her husband's voice in the hall, she sprang up, and went automatically into the dining147


room. All the life had been taken out of her. Dame Care henceforward became an inmate of Irene's home; she sat day after day by Irene's side, and followed the young woman from room to room. As one empty hour succeeded another, Irene had more than enough time to recapitulate the details of each meeting. How could "that person" have discovered her name and address? Certain it was that, since the first attempts at blackmail had proved so successful, others would follow. For years upon years this burden of misery would weigh upon her shoulders. She saw no end to it. Besides though she had a fortune in her own right and her husband was well endowed with this world's goods, how would she be able to raise the large sum necessary to be quit of the blackmailer unless she took Herr Wagner into her confidence? Again - so much she had learned from the lawsuits her husband had been connected with - such persons, even when paid what they claimed, were not to be trusted to make no further attempts to procure additional hush-money. You might possibly find peace for a month or so, but then the wretched business would begin anew. And if you made up your mind to denounce the ill-omened bird of prey, shame and discredit would descend upon yourself and your whole household. Thus the satisfaction of bringing the blackmailer to book would be trifling compared with the smashing up of home and self. What was going to happen? Irene cogitated this question from morning till night. She fancied that one day a letter would come addressed to her husband that after reading it his brows would pucker and his face turn ashen, that he might seize her by the arm, question her .... Yes, but what then? What would he do? Her imagination refused to work any longer. Fear, a horrible and irrational fear, overmastered her. She simply did not know, and her every conjecture exploded like a pricked bubble. Her meditations brought her to a 148


realization of how very slight was her knowledge of her husband's character, of how little she could guess the way in which he would react to circumstances. Her parents and his had arranged the marriage, and she had entered into the union without putting up the slightest opposition. After eight years of matrimony, she found no reason to regret the choice. They had been leisurely, happy years; she had given birth to two children, had created a comfortable home, and had enjoyed innumerable hours of physical companionship with her husband. Yet now that she tried to divine what his attitude might be to certain issues, she found herself at a loss. For the first time she began to analyse her husband's disposition, attempted to fathom the main aspects of his character, to recall little incidents which might elucidate him. The deeper she delved, the more did fear oppress her .... He sat reading, his face brightly illuminated by the electric lamp. It seemed to her that she was looking at a stranger. His massive and noble brow reflected the energy of his mental activity; his mouth was perhaps too firm, and bespoke an excess of severity and a lack of the power to yield. Manly features, full of strength, in which she was surprised to discover beauty. Irene would have liked to look into his eyes, but they were cast downward upon the book he was reading. She felt sure they would have revealed more than the whole of the rest of his person. They must hide the real secret of his character. She gazed, wonderingly, at his profile. Would he dismiss her backsliding with a caution? Or would he condemn her? ... The man was a stranger; the clean-cut profile alarmed her; and yet it was a beautiful profile, as she recognized for the first time in all these years. . .. It was a pleasure merely to look at him, a pleasure which filled her with pride. . . . He suddenly lifted his eyes, and Irene shrank back into the dark so that the ardent question in her own gaze might not betray her.

149


For three days she did not leave the house. The servants began to wonder at this sudden change in her habits. Her children, too, and especially the boy, noticed that Mummy never went out now, and asked her why. The governess talked the thing over with anyone who was willing to listen. Irene did her best to appear natural and cheerful, as if nothing unusual was taking place. She even tried to occupy herself in house-wifely tasks, but merely succeeded in hindering, and in arousing suspicion. Instead of staying quietly in one room reading or sewing, fear made her restless, so that she had to keep perpetually on the go. She started and flushed every time the telephone burred or the front- door bell sounded. Her quiet existence was thus disrupted; and she contemplated the future with anguish, seeing no way out of her wretchedness. The three days of confinement to the house dragged so wearily that they seemed immensely longer than the eight years of her married life. Then, on the third evening, she remembered that a longstanding engagement fell due. She recalled the fact too late to be able, civilly, to put the thing off. Besides, if she were not to founder completely, she must make an effort to break down the wall of dread that was rising around her. Human companionships, a few hours' respite from brooding, from this suicidal solitude of fear - these she felt were essential to her sanity. Furthermore, the best concealment was surely among friends, in another house than her own. A pang gripped her heart as she crossed the threshold to go into the street. Was the person spying out the land? She linked her hand in her husband's arm, closed her eyes, stepped briskly over the pavement, and sank back in the waiting automobile. As the car glided swiftly along, she was able at length to throw off her terrors, and on arrival at her friend's house she began to feel safe, protected from harm. For a couple of hours she could be her natural self, just the care-free, happy young woman of yore, but with the superimposed delight of a prisoner released from 150


jail. No persecution could reach her here, hatred would not pursue her within these walls; she was among people who loved her, who respected her, people who were well dressed and bejewelled, men and women who dwelt for ever in the rosy atmosphere of enjoyment, who danced light-heartedly through life and who carried Irene, too, along on the current of gaiety and laughter. She was more than content, for as she made her entry leaning on her husband's arm, she knew, from the looks of admiration cast upon her by her fellow guests, that she was beautiful. Her consciousness of this fresh loveliness of hers put an added glow to her charms. Strains of music came from a neighbouring room, and the sound penetrated deep beneath her burning flesh. People were beginning to dance; and, almost before she was aware, Irene found herself swept into the mass of whirling couples. Every atom of heaviness disappeared from her limbs, her body was nothing but rhythm and ardent movement. When the band stopped, the silence weighed upon her spirits; but no sooner had it struck up afresh, than the cooling waters of oblivion enveloped her once more, and the ache at her heart was cured as her partner carried her forward among the swaying multitude. She had never been more than a mediocre dancer, too careful as to her steps, too circumspect, too restrained; but in the joyful flood of her newly won freedom, all shackles were broken, and she danced as though inspired. Her blood responded to the arm which encircled her, to the hands which touched her, to the words whispered in her ear, to the gay laughter, to the music. Her body was so lusty with joy that her gown actually felt too tight, and she would gladly have thrown aside every shred of vesture in order, naked as God made her, to relish the full tide of her present intoxication. "Irene, what's up, my dear?" She swung round, her eyes beaming, her gait slightly unsteady, to encounter the reproving eye of her husband. Had she let 151


herself go too insanely? Had she betrayed herself? "I don't understand ... Fritz," she stammered, once more a prey to fear. His steely glance bored into her, so that she could have cried aloud in her pain. "You are not yourself," he muttered, after a long pause. There was a note of amazement in his voice, but she had not the courage to ask what he meant to imply. He turned away without another word, and a shudder passed over her as she contemplated those massive shoulders, and the neck above. "Like a murderer," flew through her mind. She was no longer mistress of herself. Her own husband - how horrible - was dangerous and strong .... Music again. Mechanically, she accepted the partner who offered himself. Now she felt leaden- footed, and the cheerful melody could no longer lift her as on wings. Every step was torture to her soul. She begged to be excused. As she slipped from the man's enfolding arm, she glanced over her shoulder, and lo, there stood her husband, as if waiting for her to join him, and still with that challenge in his eyes. What did he want? Had he guessed? She drew the folds of her dress about her, to shield her bosom from his gaze. His obstinate silence was more than she could bear. "Shall we go?" she inquired anxiously. "Yes." His voice was harsh and unfriendly. He went before, while she followed meekly in his wake. Again she became conscious of those menacing shoulders, that stubborn neck. Someone helped her into her furs, but she shivered as she and her husband drove home in unrelieved silence. Danger threatened on all sides - of that she felt sure. That same night Irene had a most depressing dream. Strange music filled the air, a big room brilliantly lighted, she went in, 152


there were many people and many colours, a young man approached her, his features seemed familiar and yet she found it difficult to place him, he put his arm round her, they danced together. She felt happy, the music made her so light-footed that she seemed to flit over the polished floor like a bird. Thus they were wafted along through many halls lighted with golden chandeliers that swung so high as to appear like constellations in the sky. Her smiling visage was reflected back to her from a hundred mirrors, and was then reflected again into the infinite. The dance grew increasingly animated, the music more ardent. She became aware that the young man was pressing closer and closer to her, that his hand sought her naked arm, that she herself sighed with pleasure at his touch, and that, as she searched his eyes, she recognized him - the actor she had worshipped at a distance when she was a little girl. She was about to utter his name, when he closed her lips with a burning kiss. Thus enlaced they floated from room to room, as thistledown is borne upon the wind. The walls streamed by, and, so far as she knew, the ceilings no longer existed. Time had ceased to count; she felt inexpressibly buoyant, her limbs no longer earthbound Then someone tapped her on the shoulder. She paused, the band paused, the lights went out, the dark walls closed in upon her, all the dancers vanished. "Give him back to me, you thief!" cried the female she dreaded, closing ice-cold fingers round her wrist. Irene mustered her faculties to the combat. The two women wrestled together, but "that person" was stronger, and plucked the pearl necklace from her neck and half her pretty gown from her body so that arms and breasts were exposed. Then the room filled with people flocking from every point of the compass, people who stared at her derisively while the woman screamed: "She stole him from me, adulteress, whore!" Irene knew not where to hide where to look, for the throng clustered round her, curious, trying to touch her naked flesh. She looked in every direction for aid, and became aware 153


of her husband standing in the shadowy doorway. He kept motionless. His right hand was hidden behind his back. With a cry of alarm, she fled from room to room pursued by the motley crowd. As she ran, her dress fell away from her and there remained no more than a few rags which she clutched at to veil her nudity. She burst open a door dashed down a flight of stairs. Now she was saved. But no! At the bottom stood that awful woman in her rough woollen dress and with her coarse, red hands. Springing to one side, Irene ran like a hare with the other close at her heels. The chase went on down endless streets, while the lamps leaned forward to grin. Irene heard the clatter of the woman's cheap shoes behind, and yet at every corner she met with the creature's leering face. The female spectre lurked behind every house, always pursuing and always in advance, multiplying herself incessantly, springing on to her victim, grappling with her, until the hunted Irene felt her knees giving way. At last she reached her house, leapt to the door, and wrenched it open. There stood Fritz, a knife in hand, his piercing eyes upon her. "Where have you been?" he asked dully. "Nowhere," she heard herself saying, when a shrill laugh interposed, and a common voice said: "I saw her! I saw her!" Fritz raised the knife to strike. "Help," cried Irene. "Help!" She sat up in bed and blinked her eyes. There was her husband staring at her uneasily. He had turned on the light. So she was at home, and all this had been a dream. But why was Fritz sitting on the edge of her bed and looking at her as though she were a sick woman? Who had switched on the light? Why did he sit motionless and dumb? Fear transfixed her. She glanced down at his hand. There was no knife in it. Slowly the mists of sleep rose from her brain. A dream, nothing but a dream in which she had called aloud for aid and had awakened him. But why was he gazing at her so intently? She tried to laugh. 154


"What's up? Why this serious mien? I've only had a nightmare." "You cried in your sleep. I heard you from the next room." "What could I have said? How much does he know?" Thus ran her thoughts. Irene dared not look him straight in the eyes. But he was unwontedly quiet in demeanour, and merely continued to gaze down at her without a smile. "What's the matter with you, Irene? Something's wrong, I feel sure. You've not been yourself these three or four days past. Seems as if you had a touch of fever, you're so excitable, so unstable, and calling as you just did for help in your sleep .... " Again she endeavoured to laugh the matter off. "No," he continued "You must not hide anything from me. Got anything on your mind? Someone bothering you? The entire household has noticed the change in you. Trust me Irene, my dear." He slid nearer to her, and she felt his fingers caressing her bare arm, while his eyes were aflame with a strange light. She longed to cling to his strong body, to make a clean breast of her troubles, now, at this very moment, when he knew that she was suffering. But the electric lamp shone down so unsympathetically, illuminating her face so vividly, that shame overwhelmed her. "Don't worry, Fritz," she said, again trying to force a laugh. A shiver ran the length of her body. "I'm just a trifle overwrought. It'll pass." The hand which had been ready for an embrace withdrew abruptly. His face was ashen. His brow clouded with gloomy thoughts. Slowly, he rose to his feet. "I don't know why, but these last few days, I've felt, somehow, that you wanted to tell me ... A matter that concerns you and me ... just you and me. We are quite alone now, Irene ... " 155


She lay motionless, hypnotized by his steady stare. How lovely, she thought, to speak two little words, and all would be well between them. "Forgive me." He would not question further. But the electric light shone down on her so pitilessly ... In the dark, she felt she could have made full confession. The crude light sapped her strength. "So you have nothing, absolutely nothing to tell me?" His voice was muted and tender. The temptation to confide her troubles to him was great. Only there was that soul-destroying light .... She shrugged, saying: "I don't know what you're driving at," and the spurious cheerfulness of the laugh she achieved struck her as terrible. "Because my sleep is a little disturbed you fancy I've a secret. What nonsense! Perhaps you even suspect me of having a lover." Irene herself was aghast at the false ring of the words, and she turned her eyes away. "All right. Sleep well," he said curtly. His voice had lost its tenderness, and was sharp, as if charged with a threat. He switched off the light. Irene saw his white silhouette in the doorway; he vanished noiselessly, like a ghost, and when he closed the door, it seemed to her that someone was screwing her into a coffin. The world was dead, her body hollow, save for the furious beating of her heart. Pain, pain - pain, pain - throbbed with every pulse. As she sat at luncheon with her husband and children next day - the youngsters had just been pacified after a violent quarrel the parlourmaid brought in a letter. "It's for you, Ma'am," said Lizzie, "and the man's waiting for an answer." Irene tore open the envelope, and her cheeks blanched as she 156


read the brief message: "Please give bearer one hundred crowns." Neither date nor signature; and the note was written in an assumed handwriting, that was patent. Frau Wagner hastened to her room to fetch the money. But she had mislaid the key to her cash-box. She rummaged one drawer after another till she found it. With trembling fingers she folded the bank-notes, placed them in an envelope, and herself handed the package to the messenger. All these actions were done as if she were in a hypnotic trance; there was never a moment's hesitation between one movement and the next. Barely two minutes had elapsed since she had left her seat at the diningtable. Irene slipped back into her place. The family stared at her in stony silence. She was about to turn off the awkward situation with a joke, when, glancing down, she beheld with horror the note, open for all who wished to read, lying beside her plate. Her fingers closed on it stealthily, and she hid it away in her pocket. Then her eyes met those of her husband fixed upon her with a piercing, reproachful, tortured expression such as she had never seen on his face before. She felt as if a rapier had pricked her heart. How could she parry such a thrust? He had glared at her last night at the party with just the same piercing look; it was the identical look, too, which had hung like a sword over her sleep. She tried vainly to think of something plausible to say. Then, a long-forgotten memory stole into her mind. Fritz had once told her that he had acted as counsel for the defence in a case where the public prosecutor had a special way of dealing with recalcitrant witnesses. He made as if he were very short-sighted, and buried his nose in the legal documents lying before him on the table. Then, as the decisive question was put, he would suddenly raise his eyes and fix the offender with a dagger-like 157


stare which so alarmed the culprit that all the carefully elaborated pack of lies was scattered to the four winds of heaven. Was Fritz trying the same dodge on her? She was the more aghast because she knew how keen an interest he took in the psychological aspect of his profession - an interest far beyond the ordinary. Tracking down crime, finding out its motives and the method of its execution, were as absorbing to him as is the hazard of the dice to a gambler, the pursuit of Eros to the habitual seducer. When he was at this game of psychological sleuth-hound, the entire man glowed like a brazier. He remained in a high state of nervous tension unable to eat or drink, roused from his sleep at night by the pressure of some hitherto unsolved riddle. Smoking inordinately during the days preceding the trial, he would be chary of words, reserving himself for the great hour ahead when he would have to stand at the bar and fulfill the part assigned him for prosecution or defence. She had once been present at a civil trial where he acted on behalf of the plaintiff. She could never be induced to go into court again, so horrified was she by the passionate, wellnigh evil fervour of his eloquence and the cruel glint in his eyes. Now, it was she herself, his wife, who had to suffer the scrutiny of those piercing eyes. These memories flashed back in a second of time, and they killed the words which rose to her lips. Irene sat silent, and her confusion grew in proportion as she realized how dangerous such a silence was for her. Happily, the meal soon came to an end. The children ran shouting into the day-nursery, and made so much noise that the governess had to call them to order. Herr Wagner, likewise, rose, and went into his study without looking round. She was alone. Drawing the fateful note from her pocket, Irene read it again: "Please give bearer one hundred crowns." Rage overcame her; she crumpled the paper into a tight ball and hurled it into the wastepaper basket. Then a thought came to her. 158


She bent down and picked up the incriminating document, went to the stove, and dropped the paper into the flames. The loathsome thing curled and wriggled as the greedy fire licked it up. Relieved from this immediate menace, Irene prepared in her turn to leave the room. But her intention was frustrated, for at that moment she heard footsteps approaching down the passage. Her husband stood at the door. Her face was flushed by the heat from the stove, and now she blushed deeper at being caught. The trap of the stove was still open, and she made a clumsy endeavour to hide the fact by standing in front of it. Fritz struck a match in order to light his cigar, and, as the little flame lighted up his face by fits and starts, Irene thought that his nostrils were quivering. This, she knew, meant that he was angry. Nevertheless, he looked at her calmly enough as he said: "I came back to tell you that you are not bound to give me your private letters to read. You are perfectly free to have secrets apart from me if you wish." Irene remained tongue-tied, and dared not raise her eyes. He waited a second or two, then he blew the cigar smoke through his lips with violence, and slowly left the room. Frau Wagner did not wish to think any more. She wanted to be left in peace, and to fill her life with senseless occupations. The house had become unbearable. She longed to go out, to be with friends; otherwise, she knew she would go mad with fear. Surely the hundred crowns would keep her tormentress quiet for a few days? A walk might do her good. Besides, there was some necessary shopping which would relieve her from the close observation of her household - for she recognized clearly that they were all of them puzzled by her eccentric behaviour. She had adopted a very peculiar way of leaving the house. Standing for a moment upon the threshold, she closed her eyes and plunged into the current of the street like 159


a diver from the springboard. Once she felt the hard stones beneath her feet she would let herself drift in the warm tide of humanity; and then walk as quickly as was seemly for a lady who did not wish to make herself conspicuous. To-day she kept her eyes lowered, lest they meet again that terrible look .... If she was being followed, she refused to be made aware of the fact. Yet she was haunted by the idea, and her heart nearly stood still every time someone jostled against her. Each sound was a martyrdom; each footfall behind her was like a knell; each shadow across the path a bad omen. She never felt safe unless in a friend's house, or driving in a taxi. A gentleman raised his hat to her. On looking up she was relieved to find a friend of the family, an amiable, garrulous greybeard, whom as a rule she avoided because he entertained her interminably on the subject of a host of minor ailments from which he suffered. This afternoon Irene would have been glad of his company, but unfortunately she had allowed him to go on his way before realizing how useful a redoubt he would have been against another attack on the part of the blackmailer. Half turning to call her old acquaintance to her side, she became aware of a figure hastening towards her. Instinctively, without lingering to see who it might be, she dashed blindly forward again. But she knew now that she was being followed. Her shoulders cowered as she thought of the hand that would soon be laid upon them. The person was gaining on her. How escape? Her knees trembled, so that it was hard to keep going. Closer and closer drew the pursuer. Now a voice, soft yet determined, sounded in her ear. "Irene!" But this was not the voice she dreaded. She stopped and turned about so suddenly that Karl Brustmann nearly fell over her. His face was white with emotion, but as she gazed at him dis-concertedly he blushed with mortification. He stretched forth his hand, and, since she did not shake it in greeting, he allowed the poor thing to drop to his side again. She had so little expected to meet him, that it was 160


a good two seconds before she realized that she was staring him out of countenance. During all these days, since fear had become her constant companion, she had not given her lover a thought. Now, when confronted by his pale and questioning face, with its expression of vacant perplexity, her fury rose up like a torrent within her. At first her lips trembled too violently for her to utter a syllable, and the volcanic force of her excitement was writ so plainly upon her that the young man crumpled up. "Irene, what's the matter?" he stammered. She made an impatient gesture, and he added humbly: "Have I done anything I shouldn't?" She looked at him with an anger she was at no trouble to conceal. "Done anything!" she cried mockingly. "Oh, no, you've not done anything - except nice, sweet, agreeable things." Karl stood open-mouthed with amazement. "But, Irene ... Irene ... " "Better not make a scene in public," she said in a domineering tone. "I don't want any of your playacting. Your exquisite friend is probably spying upon us as usual, and when we separate she'll be after me again .... " "Whom are you talking about?" She would have liked to smack his silly, pasty face. Never had she hated anyone so fiercely as this snivelling little cur. "But, Irene ... Irene," he stuttered, feeling more and more dismayed. "What have I done? You suddenly made up your mind never to see me again ... I've been waiting for you day and night. . . . All to-day I've been waiting outside your house in the hope of a few minutes' talk. ... " "You have been waiting? You too." Her anger made her unreasonable. If she could only give him a good slap in the face, 161


what a relief such reckless violence would be. But she kept a grip on herself, merely looking her disgust, and meditating whether or not to tell him exactly what she thought of him. Early training won the day. She turned away abruptly; and, without looking round, was swallowed up in the press of people. Karl stood with outstretched hand, horrified, not knowing what next to do, until the current of humanity swept him along like a leaf that has fluttered down into the river and is carried unresistingly towards the sea. Irene's hopes of being left in peace for a while were shattered when next day she received another peremptory demand for funds. Her fear was whipped up anew. This time it was for two hundred crowns - which she handed over without protest. These increased claims were horrible in the extreme for, though her private circumstances were ample enough, she knew very well that disbursements on such a scale could not pass unnoticed. Tomorrow she might be asked to payout four hundred crowns. The amount would increase by degrees to a thousand, and so on till she could pay no more. Then would come a series of anonymous letters; then - the inevitable disaster. What she was now buying was time, a breathing-space full of fear and strain. No longer could she read or even sew. At times she felt so ill that she had to sit down, for her head swam and an indefinable lassitude made her limp and listless. Yet for all this sense of fatigue, she was unable to sleep. Meanwhile she had to appear gay, to make her cheerfulness seem natural. Who can tell the amount of heroic effort that was put into the endeavour to behave as usual? One only, among all the individuals who surrounded her, seemed to grasp the tragedy of what was going on in Irene's soul - and he knew, because he kept perpetually on the watch. The consciousness, the absolute conviction of this watchfulness, made her redouble her precautions, and she kept a wary eye on her husband's movements. By day and by night they spied upon 162


one another, unremittingly, remorselessly. Fritz had changed considerably since the struggle began. His inquisitorial behaviour of the beginning had given place to the gentleness and consideration of the early years of their marriage. He treated her as though she were an invalid, profiting by every opportunity to encourage her to open her heart to him. Irene was acutely aware of her husband's kindness; and, for very shame, she became increasingly reluctant to confide her troubles to his tender mercy. On one occasion Fritz spoke to her unambiguously. Irene had been for a walk, and on returning home had heard loud voices issuing from the nursery, her husband's strong and energetic, the governess's, shrilly reprobatory, to an accompaniment of childish snivelling and sobbing. Instantly, she was alarmed. After a first horrified convulsion, lest a letter might have been delivered during her absence, Irene pulled herself together and went upstairs The commotion was no more than a child's squabble over a rocking-horse Aunt Suzie had brought a few days ago. It had been given to Rudi, and Helen felt aggrieved that so fine a gift had fallen to her brother. Since he would not even share it with her, she had revenged herself by breaking it and had hidden the pieces in a cupboard. On being accused, she stoutly maintained her innocence, and as a last resort the governess had called in Father to act as judge. A proper trial was being held when Irene entered the room. The child denied having had anything to do with the crime, the governess acted as witness, Rudi as plaintiff. At length Helen could hold her own no longer, and broke down in a tumult of sobs and tears. Irene had eyes only for her husband. It seemed to her that he was not sitting in judgment upon the child but upon herself. Might she not as early as to-morrow have to stand before him, the guilty party, trembling like her baby daughter and with the self-same catch in her voice? So long as Helen stuck to her lie, Father had frowned and spoken severely; but no sooner did she 163


begin to acknowledge her wrong-doing than his manner softened. He argued the matter out with her gently, showed the child how unkind it had been to spoil her brother's pretty plaything. As Helen began to understand how naughty she had been, she broke into fresh tears, and howled out the truth. Irene rushed to her little daughter's side, but the child pushed her mother away. Fritz, too, reproached her for such premature sympathy, for he was not inclined to let the culprit off without punishment. The two children had been invited to a party on the morrow and they had been looking forward to the treat for weeks. Well, Helen would have to stay at home. This was a blow, indeed; and when she had heard her sentence she set up a despairing wail. Rudi jumped round the room in triumph, which was short-lived, for his father said that gloating over another's unhappiness was an ungentlemanly thing to do, and to teach the lad better manners Herr Wagner told his son that neither he nor his sister would go to the party. It was a very crestfallen pair that finally withdrew, comforted only by the thought of their common misery. Husband and wife were alone, and it was borne in upon Irene that now, if ever, she could confide her troubles, taking her daughter's misconduct as an excuse for opening the discussion. She would put in a plea for the little girl, and if he took the suggestion kindly she would know whether to venture upon an explanation of her own troubles. "I say, Fritz, are you serious about not allowing the poor darlings to go to-morrow? They'll both be awfully cut up, especially Helen. She did not do anything so terrible after all. Why are you set on punishing her? Don't you think you are being a trifle over-severe? Aren't you sorry for her?" He looked at her steadily. "Sorry for her ? Yes, I was; but now she no longer needs sympathy. Her heart is lighter for the punishment, though of 164


course she's grieved to miss the party. Yesterday she was to be pitied because all the time we were hunting for the broken scraps of rocking-horse and were wondering who could be the culprit she was aching with suspense, knowing that sooner or later all would be discovered. Fear is much worse to bear than punishment, because the latter is something tangible. There is nothing more trying than to be in a state of tension. The sentence I pronounced on my girlie snapped the strain, and she immediately felt relieved. Don't be mislead by the child's tears. They've been there all the time, repressed within; now she can cry to her heart's content; there's nothing to hide. Tears hurt horribly so long as they are pent up .... " Was he speaking about his wife or his daughter? Irene glanced up speculatively; but he did not seem to notice continuing: "Take my word for it, things work out like that. So much at least I have learned from being a man of law who has taken part in numberless trials. The prisoner under examination is always wretched so long as there is anything to hide; fear of discovery, the appalling need to keep up the lie, are sufficient to undermine the courage of the hardiest offender. I have seen men squirm as if they were having a tooth out when question after question came nearer to extracting the inevitable acknowledgment. Sometimes the word sticks in the throat it is about to be pronounced. Then an inner devil, part defiance and part fear, drags it back again. The struggle begins anew. A judge frequently suffers more than the victim while the fight lasts. Yet the offender looks upon him as the enemy, he who in reality is trying his best to help. As for myself, since I am usually working in their defence, I ought to encourage them to stick to their lies through thick and thin. Well, I cannot invariably do my duty in this way, for I know that their agony will cease only when sentence has been pronounced and they have no more to hide. I have never been able to understand how people can enter 165


upon a course of action which they know to be dangerous, and then lack courage to admit their fault. That a mere word, a word acknowledging of one's guilt, should cause such senseless fear, appears to me more pitiable than the initial crime." "Is it your opinion, Fritz, that fear is the main cause of concealment? Might not shame play a part? Shame at having to explain, at having, so to speak, to undress beneath the public gaze .... " He looked up perplexed and astonished. She had not been wont to take an active share in their discussions. The word she had chosen fascinated him. "Shame? Shame is only another form of fear. I admit it is a higher and better form, that it it not due to anxiety on account of punishment but, rather. .. Yes, yes, I understand ... " He had got up, and was striding about the room in unusual excitement. Something had touched him on the raw. Suddenly he stopped in front of her, and spoke less sententiously, for he was profoundly moved. "Agreed! Shame may have a role to play when one has to make an admission before strangers, before the masses who lap up scandal from the sensational press as a cat laps up milk. But I can't see the need for feeling ashamed to acknowledge a fault to a person one is fond of." "And suppose," Irene had to turn her head aside for she could not bear the gleam of his eyes, and she was aware that her voice trembled, "suppose ... the feeling of shame is greater precisely in relation to the person one loves?" He stood motionless, as if under a spell. "You mean ... you mean then" - and as he stammered the words his tone became caressing and low pitched - "you mean ... that Helen would have found it easier to admit her naughty prank to, let us say, Fraulein Marie, than ... ?" 166


"I'm sure of it. She was headstrong and recalcitrant because your opinion is of more importance to her than anyone else's, because ... she loves you better than anyone else, because . . ." Irene faltered, and again her husband stopped in his march to and fro and confronted her. "Maybe you're right ... I'm sure you are right ... Strange that I should never have thought of such an explanation. But you are right, and I would not have you believe I am incapable of forgiveness. No, I could not bear for you, Irene, to imagine I cannot be lenient on occasion .... " She reddened under his gaze. Was it by chance that he spoke thus, or did he intend . . . did he mean to imply ... ? Irene stood irresolute. "The sentence is quashed," said he gaily. "Helen is free, and I'm going this minute to tell her the glad tidings. Does that please you, dear? Or have you some other wish? Better make the most of my generous mood . . . I'm happy to have been saved from perpetrating an injustice. One feels so relieved, Irene, always so relieved when ... " She fancied she could guess what he was hinting at, and, unconsciously, stepped up closer to him. The releasing word trembled on her lips. He, too, came nearer as if he would himself lift the burden that was crushing her. She met his eyes, in which she read a great longing that she should own up - and her resolution collapsed. Her hands dropped listlessly to her sides, and she turned away. "Impossible," she thought, "I can't do it, I shall never be able to confess, my lips refuse to speak the words that would bring peace to my soul." In her heart of hearts all she wished was for a speedy disclosure of the whole tormenting business. And her wish seemed likely to be granted even sooner than she could have hoped. The mischief had been going on for a 167


fortnight, and Irene felt that she was at the end of her tether. Four days had elapsed since she had heard anything of the creature, and fear was now so bone of her bone that every ring of the door-bell made her start. She kept perpetually on the alert for a missive from the blackmailer. Her impatience grew to become a yearning, for with every payment she knew that she had bought peace for at least one evening, peace to romp with her children, peace to go for a stroll. Again the bell sounded through the house, and Irene flew downstairs to answer the door herself. A stranger stood before her, a lady in fashionable furs and a smart hat .... No, not a stranger, for under the brim Irene recognized the hated visage .... "Glad to see you, Frau Wagner, for I have something important to talk to you about," and without waiting to be asked, the woman pushed past into the hall and slid her red parasol into the stand. She behaved as though the place were her own, absolutely sure of herself, and evidently delighted at having intruded into so stately a mansion. Once more, without being asked, she made her way to a little reception-room on the right, whose door stood ajar. "In here? Yes?" she asked mockingly. Irene, still speechless with fear, would have hindered this uninvited guest from advancing farther, but the woman, with a wave of the hand, said cajolingly: "There, there; we'll soon have done our little business. If you find it unpleasant we'll speed it up." Frau Wagner, without another word followed the person into the room and shut the door. "Brazen- faced hussy," thought Irene, "to dare to push herself into my house. Never occurred to me she'd be so bold." She seemed to be living through a nightmare. "Very pretty, I'm sure," said the intruder gazing round her as 168


she took a seat. "Lovely and comfy this easy-chair. And, my! what a lot of pictures. Now I realize how miserably furnished we are. Oh, yes, Frau Wagner, it's all wonderfully pretty and cosy." The impertinence of the woman, the way she made herself at home in another's house, she, a common criminal, broke down Irene's controls. Her long dammed-up fury burst in a flood. "You're nothing but a blackmailer," she cried. "What do you want? How dare you force your way into my house? But I'm not going to allow you to torture me any longer. I've made up my mind to. " "Not so loud, please, your servants might overhear. Of course it's nothing to me. I'm not denying that what you say is true, and if I go to jail, oh, well, it can't be much worse than the life I am leading now. But Frau Wagner needs to be more cautious. Better be quite sure the door is shut if you mean to make a scene. Only let me tell you this - accuse me and berate me as much as you please, it won't make the slightest impression on me." Anger had given Irene a momentary spurt of energy, but now her courage oozed away in face of the woman's imperturbability. Like a child waiting to be told what its next lesson is to be, she stood in her own reception-room, submissive and expectant. "Very well, Frau Wagner, I'd better go straight to the point. As you know, things are not going so mighty strong with me just at present. I'm long overdue with the rent, and the landlord's starting to make a fuss. There are other debts hanging over my head. It's time I got a move on, and put my affairs in order. So here I am, come to you for help. I want four hundred crowns." "I simply cannot manage such a sum. The truth is that I have not so much left. You've already had three hundred from me from my monthly allowance. Where do you expect me to get the money from?" "You'll find a way, never fear. A wealthy lady like you can 169


always get money when she needs it. But she's got to make up her mind she's jolly well going to get it. Give the matter a little thought, Frau Wagner. You'll find ways and means ... " "But I tell you I have no such sum left. I'd give it to you if I had it. Believe me, I have not got that much. The most I can manage at the moment is a hundred ... " "I've already explained that I need four hundred to put things straight," answered the woman, ignoring Irene's offer as beneath notice. "I have not got it," cried Irene in despair, fearing lest at any moment her husband might return and catch the woman under his roof. "I give you my word, I have not got such a sum .... " "Best make haste and find it." "I cannot." The person looked Irene up and down as though setting a price on her. "What about that ring? Only got to pawn it, and you'll have more than enough. Of course, I'm not in the know about such things and what they're worth, never having had any jewellery of my own. But I'm pretty sure they'd let you have four hundred crowns for it." "My ring," exclaimed Irene, horrified by the suggestion, for it was her engagement ring, the only one of all her rings she never put away. The stone was one of the purest water, and was exquisitely set. "Why not? I'll give you the pawn-ticket, and you can redeem it when you please. You'll get it back. I shan't keep it, you may be sure. What would a poor creature like me do with so costly a trinket?" "Why are you persecuting me? Why are you tormenting me? Oh, I cannot stand it any more. Try to grasp that fact. I'm through. Can't you show a little mercy?" "No one never had any mercy on me. They just let me rot with 170


hunger. Why should I be moved to pity so rich a lady as yourself?" Irene was about to answer, when she heard a latchkey pushed into the front door. Her husband, back from the office! Hardly knowing what she did, Irene wrenched the ring from her finger, and handed it over. "Don't be frightened, I'm off," said the woman, made keenly aware by the look of fear in Irene's eyes, and the strained expression of her whole physiognomy, that the heavy tread in the hall was doubtless that of her victim's husband. She opened the door, bowed her head deferentially to the master of the house who glanced at her so casually that she might never have existed, and disappeared into the street. No sooner had the door closed upon her retreating figure than, with a final lash to her flagging energies, Irene lamely informed her husband that "the lady came to make inquiries about something." The danger was over for the moment. Herr Wagner seemed hardly to notice his wife's words; he went quietly into the dining groom, and sat down to luncheon. Where the ring had been on her finger, Irene felt there was now a circlet of flame, and that everybody would notice the absence of her beautiful gem. No matter where she tried to conceal her hand, she knew that Fritz's eyes were upon it. With faculties whetted to avert discovery, she set conversation flowing, she asked him question after question, joked with the children - to find in the end that she was breathless with excitement, that the talk petered out, that a distressful silence brooded over the little company. Another effort, a fresh endeavour to bring cheerfulness to the family board! She teased the two youngsters - but they refused to laugh; she tried to make them quarrel - but they remained on the best of terms. Evidently her gaiety must be producing a false note, must be sounding forced, otherwise how explain such antagonism? The more she 171


was determined to make them laugh, the more coldly were her sallies received. In the end she became silent from very weariness. Her table companions were silent likewise. The only noise to disturb the perfect quiet was the rattle of knives and forks on plates. "Where's your ring?" asked Herr Wagner suddenly. The inevitable question had come. One last effort must be made, one last lie be told. "Well, here goes," said Irene to herself, while aloud she answered: "I've taken it to be cleaned and overhauled." The lie encouraged her to add: "It will be ready in a day or two, when I am to fetch it." Thus she was committed to producing the ring the day after tomorrow at latest. Some means would have to be found to redeem the pledge. A sense of relief, both mental and physical, pervaded her. She felt almost happy, for now she knew precisely the term of her incertitude. The decisive hour was at hand. Spiritual strength grew up within her - the strength to continue living, or the strength to die. Knowledge of the near approach of this decisive hour in her destiny brought with it an unexpected clarity of vision. The nervous excitability which had so distraught her was replaced by orderly deliberation; her fear, by an unwonted quietude of mind; and this inner power and tranquility enabled her to contemplate her life with the eye of a seer and to balance up its intrinsic worth. She weighed her existence, and found that it could even now become of value if, in the light of what she had recently gone through, she could raise it to fresh and higher planes, if she could give it new foundations, stable and strong, and based upon truth. To continue to live as a divorced woman, as an adultress, besmirched by scandal - no, of that she did not feel capable, she 172


was too tired. Too tired, likewise, was she to keep up the perilous jugglery of recent weeks. No longer had she the strength to endure. Husband, children, governess, domestics - all were suspicious and uneasy; she herself was suspect to herself. Flight was out of the question; for, no matter where she hid, her persecutor would track her down. The sole thing that might have helped her, confession of her fault, was now impossible. One road only lay open to her, but along that road no traveller returns. On the following day, Irene burned every incriminatory letter, put minor things in order, and avoided seeing the children - or anything for which she had a tender affection. She needed to keep all that was sweet and attractive in life at a distance so that she might not be lured from her purpose. Having set things to rights, she went out and walked the streets, hoping to run up against her tormentress. She wandered about with no positive end in view and with no sense of exaltation. Her spirit was weary; the fight had gone out of her. For two hours she walked, more from a sense of duty than from pleasure or necessity. The person she had hoped to meet was nowhere to be seen. But Irene was past suffering; she remained wholly indifferent to this disappointment. She well nigh hoped now that the woman would not be abroad to accost her. The faces she looked at seemed dead, far away, for ever lost, and did not concern her. Panic seized her for a moment when she imagined she caught her husband's eye across the street. But the form she dreaded was at that instant hidden behind a delivery van, and she comforted herself with the thought that it could not have been Fritz, seeing that he was invariably busied in the law-court at this hour. She lost all sense of time during her interminable peregrination, and came in late for luncheon. Her husband, too, was late. He returned a few minutes after and seemed perturbed. 173


Counting the hours till nightfall, Irene was alarmed to find how many there were before her. To her surprise, she found that it needed only a very few minutes to bid farewell, and that things lost all their value once a person had realized that they could not be taken on the everlasting journey. A feeling of sleepiness overtook her. Mechanically, she set out, walking, walking, without a thought in her head, blind to her surroundings. While crossing a street, she was within an inch of being run over; but, though the driver swore vehemently, Irene passed on, unruffled by the narrowly missed disaster. That would have been an easy way out, necessitating no effort on her part. It was restful not to have to think any more, but merely to float along like a cork, barely conscious of the approaching end. Irene glanced up to see whereabouts she was, and was horrified to find that, in her aimless wanderings, she had come quite near to the house where her lover dwelt. Could it be a sign? Perhaps he would help her. At least he would know the address of the blackmailer. Relief made her tremble with joyful anticipation. Why had she not thought of this earlier? Her body instantly responded to her mood; her limbs became less leaden, hope flooded her gloom, clarity permeated her thoughts. She would insist upon his accompanying her to that creature's rooms, and then she could make an end of everything once and for all. Karl would demand that the woman cease blackmailing; maybe a substantial sum would suffice to induce her to leave the town. . .. Irene felt remorseful for having treated the young man so harshly .... But he would help her; she had no doubt of that. Strange that so easy a way out should have occurred to her only now, at the last minute. . .. Here was salvation. She hurried up the stairs, and pressed the button of the electric bell. No one came to open it. And yet she was aware of tiptoeing down the passage. Again she sounded the bell. Again dead silence - save for that same faint rustle behind doors .... Her patience gave out. This was a matter of life and death. She 174


kept her finger on the knob, and the bell rang and rang and rang .... At length the door-latch slid back and a small crack opened. She whispered eagerly: "It's me. It's only me." Karl opened the door wide. "You ... you, Frau Wagner? I was ... I hardly ... I had not expected a visit from you ... Please excuse my rig," he added, awkwardly enough, for he was in his shirtsleeves and had discarded collar and tie. "I must have a word with you at once. It's vital. You'll have to help me," she said breathlessly. "Oh, please let me come in. I shan't keep you more than a minute." "But ... but ... I'm busy ... I can't exactly ... " "Nonsense. You simply must give me a hearing. After all, it's your fault. It's your duty to help me. You must; you have to get me back my ring. Or, at least you can give me the address ... She follows me about wherever I go ... and now when I want her, I cannot find her. You've got to - do you hear - you've got to help me ... " He stared at her, speechless with amazement. "Ah, I see," continued Irene, "you pretend not to know whom I mean. Well, it's the lady-love you had before I came on the scene. She caught me as I was coming away, and ever since that day she has been torturing me, blackmailing me - so that now I am determined to put an end to everything. I'm sick of life. But I must have my ring back ... at latest this evening .... Please help me. Give me her address .... " "But ... " "Are you going to do what I ask, or are you not?" "But I honestly do not know to whom you refer. I've never had any dealings with a blackmailer .... " "You don't know her? She just invented the whole thing, did 175


she? Yet she knows my name and address. Perhaps I am mistaken, too, in thinking she is a blackmailer? All a dream, eh?" She laughed fiercely. Karl felt wretched. Irene's eyes were so bright, that for a moment he feared for her reason. He looked at her anxiously. "Try to be calm, Frau Wagner. I am sure that you are making a mistake. It is difficult to understand why ... No, really, I do not know any such woman .... Since I've been here - and you know it's not long - I have had only two ... Please believe me ... There's a mistake ... " "Am I to take it that you refuse to help me?" "No, no! I'll give you any help I can." "Very well, then. We shall go to her place ... " "To whose 'place'?" he asked, and again he feared that he had to do with a lunatic. "To her place. Are you coming or are you not?" "Certainly, certainly. Anything to please you ... " "So that's that. You realize, I suppose, that it's a question of life and death so far as I myself am concerned?" Karl was hard put to it not to laugh. Then, very courteously, he said: "I am extremely sorry, Frau Wagner, but for the time being I am otherwise engaged .... A music lesson ... It is difficult to . . ." "That puts the finishing touch! You give your piano lesson in your shirt-sleeves? Ugh, you're a liar .... " Irene was suddenly seized with an inspiration. She pushed by him, and entered his flat. "I guess she's here all the time, and you are both playing the same game. You are probably sharing the proceeds - a blackmailer by proxy. But I'm determined to get to the bottom of this. I am no longer frightened ... " 176


Karl tried to hold her back, but Irene slipped from his grasp and made for his bedroom. A figure withdrew hastily at her approach. Evidently an eavesdropper! Irene looked at the woman whose dress was in disorder - but this was not the woman she sought. "Sorry," she said, withdrawing as quickly as possible. "Awfully sorry ... I'll explain everything - to- morrow. As a matter of fact - I don't understand - it's beyond me ... " She spoke to Karl as though he were a stranger. No one could have guessed from her manner that at one time these two had been lovers. Her brain was in a whirl. Someone must be lying. But she was too exhausted, too tired to think, too tired even to look round. She closed her eyes and descended the stairs, feeling like a condemned criminal. The street was dark. Was the person waiting over the way? Might not salvation be lurking just round the corner? Ought she not to fold her hands in prayer to a neglected god? If only things could be postponed for a month or two ... Then she would be far away, in the country. The blackmailer would leave her in peace there among the meadows, the vineyards . . . Irene cast a furtive look up and down the street. Someone seemed to be lurking in a doorway over the road. . .. But the figure disappeared as she approached. For a moment she thought she recognized her husband. How awful if she were to meet him now, in her present plight. . .. She stopped, and peered into the recess. The figure was swallowed up in the shadows. Irene walked on with a queer feeling in her back. All the while she felt that someone was pursuing her, yet when she turned, there was not a soul to be seen. A drug-store. Irene went in, and handed a prescription over the counter. She became acutely aware of the weighing machine, the labels, the bottles full of medicaments with their Latin names 177


inscribed on each. The clock hanging from the wall ticked persistently, the whole place reeked of the sickly scent of pharmaceutical products. She remembered how as a child she had begged her mother to allow her to go and fetch any medicine that had been prescribed, because she loved the strange perfume of the apothecary's shop and the lovely coloured globes in the windows. This memory reminded her that she had not bid her mother farewell – a most disturbing thought, for the old lady would be terribly distressed by what was about to happen. However, the dispenser was pouring the liquid into a blue bottle ... death, in a little phial ... the deadly liquid flowing through the veins ... Irene felt cold all over. She gazed, fascinated, at the man's fingers pushing in the cork, then pasting on the coloured label indicating that the bottle held poison, then the neat wrapping stuck down at the ends with red sealing wax. Her limbs were paralysed at the gruesome thought of ... "Two crowns, please," said the dispenser. Irene started as if waking from a dream. She stared round her, sought the money in her bag, mechanically counted the coins. Then someone jerked her arm, and she heard the sound of money thrown on the counter. A hand was thrust forward to seize the bottle. She turned, and stared the intruder in the face. Her husband stood before her with tightly pressed lips. His cheeks were livid, and beads of perspiration glistened upon his forehead. A feeling of faintness made her sway, and she leaned against the counter to steady herself. Suddenly it occurred to her that his had been the shadowy form in the doorway. He had been following her. "Come," he said curtly. She was amazed to find how docile she was, obeying without demur. Hardly realizing what she was about, she automatically dropped into his stride. Neither looked at the other. He still held 178


the bottle in his hand. Once he stopped to wipe the sweat from his brow. She stopped likewise, not knowing that she did so. Still she did not venture to look up at him. They did not speak, the noise of the street ebbing and flowing around them. He stepped aside so that she might pass into the house before him. But she missed his protection at once, and began to totter. He slipped an arm about her. At the contact, she shrank and hastily made her way indoors. She reached her room; he followed. The walls and furnishings were barely discernible in the darkness. No word had as yet passed their lips. Fritz tore the wrapping from the bottle and poured the contents away. Then he threw the empty bottle into a corner. Irene shivered at the noise caused by breaking glass. And still they kept silence. At length he stepped up to her, close, and closer, so that she was intensely aware of his heavy breathing. She waited patiently for the storm to burst, and she quailed under the fierce grip of his hand on her arm. But even now he kept silent, and abruptly she recognized that, far from being the hard task-master she dreaded, he was gentle and kind. "Irene, how much longer are we going to torture one another?" The pent-up unhappiness of recent weeks broke forth in convulsive sobs; she was shaken so powerfully that she tottered and would have fallen had he not supported her. "Irene, Irene," he said comfortingly. He repeated her name over and over again, each time in a gentler and more endearing tone, as if to calm her spiritual turmoil by an excess of tenderness. For all answer, Irene sobbed and sobbed, a prey to wave after wave of agony. Fritz carried her to the divan, and tucked her up cosily amid cushions and under a warm rug. But the sobbing did not cease. Her body was quivering, and a cold shiver ran up and down her. He held her hands in his, kissed her throat, her gown. The tears streamed down her cheeks, her temples beat 179


furiously. Fritz was becoming anxious. Kneeling beside the couch, he brought his face close to hers and whispered: "Irene, my darling, why are you crying now? Everything is finished and done with. Don't worry any more. She'll never come again .... " Her body was convulsed anew, and he held her in a tight embrace. Such despair made him uneasy. He felt almost as though he were a murderer. Again he kissed her, and yet again, murmuring incoherently: "No, dear, never again. She'll never come again, I promise. How could I guess you'd be so frightened? I only meant to remind you of your duty as wife and mother, only wanted to call you home, away from him, back to us who love you. What choice had I, when the affair came to my ears? I could not speak to you personally about such a thing. I always thought you'd come back to us of your own accord. And since you did not, I engaged the poor mortal to force matters by giving you a fright. She's an unhappy wretch, a decayed actress, and it was hard to persuade her to do what I required of her. I see now that I was wrong to force your hand. But, Irene, my dear, I did so want to get you back to us. And all the time I have thrown out hint after hint - and very obvious ones - that I was ready and eager to overlook everything. Only, you failed to understand. Believe me, I had no intention to drive you to such extremities. I, too, have suffered agonies, watching you, step by step. . .. It is for the children's sake, perhaps more than anything, that I wanted you back. Now all is over. Now all will be well." His voice floated towards her as if from an infinite distance, and she hardly took in what he said. Her mind was in a tumult; she was past feeling. And yet she was dimly aware of kisses and endearments, and of tears wetting her cheeks. From within came a sensation of clamouring bells. Then she knew no more. As she came to, she was conscious of someone undressing her. She opened her eyes, and saw her husband leaning over her with an 180


anxious and kindly expression. Then, again, darkness enfolded her, but this time it was the healing unconsciousness of sleep. She did not awake until it was broad day. A sense of light came from within her likewise, a feeling of serenity, as of fine weather after storm. She tried to remember what had happened, but her mind was befogged. As in a dream, she floated weightless through space, and in order to come down on to earth she felt herself all over. What was this? The ring was on her finger .... Immediately she was fully awake. Half-understood words abruptly became clear, became real, acquired a sequence. The whole business was elucidated as in a flash: her husband's questionings, her lover's amazement. Clouds rolled aside, and she saw the net in which she had allowed herself to be caught. Bitterness and shame overwhelmed her; she trembled; she was sorry to be awake again. How restful had been that dreamless, carefree sleep. Children's voices came from the nursery. The youngsters were getting up amid frolic and laughter, like birds greeting the dawn. That was Rudi's voice. She had never noticed before that it resembled his father's. Her lips parted in a smile. She closed her eyes, the better to enjoy everything that made her life worth living and filled her days with happiness. A little pain still lurked in her heart. But that was no more than the smart of a wound in the process of healing. Soon, she knew, it would be healed for ever.

TN 2018

181

Stefan Zweig - Korku (Türkçe-Deutsch-English)  
Stefan Zweig - Korku (Türkçe-Deutsch-English)  
Advertisement