Issuu on Google+

SAYI:4 Ekim-Kasım 2016

TURUNCU SA LIK

GÜNEŞ HORMONU Diyabet MS

BESİN ALERJİSİ 1

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Dayan ışm a v e Sevg i ile çıktık yo la... Ta ki çocukluktan başlar büyünce ne olacaksın soruları. Ta o zamanlardan bilinçaltına yerleştirilir herkesin potansiyel birer rakibin olacağı... İlkokul, orta okul derken lise ve ardından üniversite kazanma telaşı başlar. Tüm o potansiyel rakiplerini geçmeye şartlandırılırsın ve bir şekilde bir üniversite kazanıp yarışı tamamladığını düşünürsün. Aslında hırs ve çoğu zaman ötekileştirmeden geçen o yarış süreci bitmiştir. Belki de ailenden çok uzakta kimseyi tanımadığın bir şehirde buluverirsin kendini. İşte o anda tekrar bir yarış başlayıverir senin için: “anlayış, sevgi ve hoşgörü” yarışı… Bir bakarsın potansiyel rakiplerin aslında en iyi dostların, o şehirdeki ailen oluvermiş.. İşte biz de dört kafadar, üniversite sıralarında gerçekleştirdiğimiz hayallerimizi mezun diyetisyenler olarak daha profesyonelce yapmak, alan içi ve alan dışı gelişmeleri takip ederek gerek meslektaşlarımızla gerekse multidisipliner yaklaşımda iş birliği içerisinde olacağımız meslek grupları mensuplarıyla paylaşmak için bir yola çıktık. İnanıyorum ki her sayıda giderek büyüyen ailemizle, mesleğimiz adına faydalı işler yapmak için elimizden geleni yapacağız. Sizlerde ailemize katılıp bizimle yazılarınızı, araştırmalarınızı, fikirlerinizi paylaşabilirsiniz. Detaylı bilgiye web sitemizden ulaşabilirsiniz. Ve unutmayın: “İnanmak başarmanın yarısıymış hayal etmek ise başlamanın tek şartı” Mavi hayaller ve turuncu başlangıçlarla, bir sonraki sayıda görüşmek üzere..

TURUNCU SAĞLIK Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Büşra DOKUZ

2


TURUNCU SA LIK

https://www.facebook.com/ TuruncuSağlıkDergisi

GENEL YAYIN YÖNETMENİ Büşra DOKUZ turuncusaglik

www.turuncusaglik.com

YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ Başak ŞEN HABER MÜDÜRÜ Cansu ARSLAN

Sizde Sesinizi Duyurmak İstiyorsanız, Reklamınızın Dergimizde Yayınlanmasını İstiyorsanız Bize Ulaşın :)

WEB & REKLAM SORUMLUSU Abdullah AKSOY YAZARLARIMIZ Abdullah İNCİOĞLU Anıl ÖZTÜRK Aslı ÖZDEMİR Aynur ALTAŞ

DUYURU! Kültür-Sanat Köşemiz için yazarlar aranmaktadır. Başvurularınızı web sitemizden yapabilirsiniz :)

Berna ERYILMAZ Buğçe ÇATALTEPE Büşra DOĞAN Derya ERSÖNMEZ Elif Melek AVCI İzan IŞIK Mihraç TOPÇU Nazlıcan YILDIZ Sarya ERDEM Sena ORUÇ Sultan MURAT Sümeyye Şükran ÖZKELEŞ

İletişim turuncu@turuncusaglik.com turuncusaglik@gmail.com

2016 Tasarım & Dizayn: Büşra DOKUZ 3 Derginin tüm hakları saklıdır.


Yazı işleri Müdürümüzden :)

Kasımın En Turuncu Hali Kasımın gelişi her dilde, her ülkede ve her yürekte bambaşka izler bırakır öyle değil mi?.. Sonbaharın en ürkek, en yalnız ve belki de aşkın en soğuk ayıdır kasım. Eylül ve ekime nazaran daha serttir hava koşulları malum böyle olunca da hastalıklar kapıda hazır oluyor her daim.

Portakalların, mandalinaların, elmaların süslediği tezgahlara merhaba diyeceğimiz bir aya girdik. Bu ay ki sayımızda; siz sevgili okuyucularımız için kış hastalıklarına yer verdik. Neler yapmalıyız, nasıl korunmalıyız bunları ele aldık. Bir de kış dediğimiz de olmazsa olmazlarımız vitaminlerimiz var tabi.. Hangi besinlerde hangi vitaminler bulunmakta ve ne kadar tüketilmeli hepsini sizinle paylaştık. Peki diyabet nedir? D vitamini ile diyabetimizi nasıl kontrol altına alabiliriz? Güneşle buluşmalarımız gün geçtikçe azalırken D vitamini ilgili bilinmeyenleri ve yanlış bilinenleri D vitamini dosyamızla sizlere aktarıyoruz. Bunun yanı sıra özel eğitime ihtiyaç duyan bireylerimizi de unutmadık onlarında beslenme programlarına küçük dokunuşlar yaptık. Unutmamalıyız ki hepimiz bir gün özel eğitime ihtiyaç duyabiliriz. Bu konuda bilinçlenmeliyiz ve çevremizdekileri de bilinçlendirmeliyiz.

4


Son zamanlarda çok kafa kurcalayan bir şey var! Kilo problemi yaşayan ve ne yapacağını, nasıl yapacağını bilmeyen birçok kişinin akılındaki sorulara da cevap olacağız. Medyada da çok sık karşımıza çıkan “Bariatrik Cerrahi” nedir, kimlere uygulanır ve süreçlerinden bahsettik. Eminim ki bu konuyla ilgili merak ettiğiniz birçok şey var, hadi buyurun o zaman. Bilisiziniz kasımın bir başka hüznü vardır içimizde, o hüznün adıdır 10 Kasım. Her 10

Kasım ‘da tüm Türkiye tek yürek oluruz. Bu sayıda yine tek yüreğiz kasıma yakışır bir sayıyla karşınızdayız.

Keyifle okumanız dileğiyle...

Kasımda turuncu bambaşkadır...

Başak ŞEN Turuncu Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü

5

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


KIŞ HASTALIKLARI GİZLİ KAHRAMANLAR KİLO KONTROLÜ BARİATRİK CERRAHİ: YENİ BİR UMUT IŞIĞI MI? BESLENMENİZİ BİREYSELLEŞTİRİYORUZ ÖZEL EĞİTİME MUHTAÇ BİREYLER VE BESLENME KASIMDA SAĞLIK BAŞKADIR BESİN ALERJİLERİ GOJİ BERRY (KURT ÜZÜMÜ)

D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ GÖRÜLME NEDENLERİ D VİTAMİNİ İHTİYACIMIZI NASIL KARŞILAYABİLİRİZ? D VİTAMİNİ VE KEMİK İLİŞKİSİ D VİTAMİNİ VE OBEZİTE İLİŞKİSİ D VİTAMİNİ İLE DİYABETİ ÖNLEYEBİLİR MİYİZ? POLİKİSTİK OVER SENDROMUNDA BESLENME MULTİPLE SKLEROZ (MS) BUĞÇE’NİN TURUNCU MUTFAĞI GÜNCEL KAYNAKÇA

6

8 12 15 17 20 22 25 28 31 34 40 42 46 48 50 52 58 60 62


7


KIŞ HASTALIKLARI Sevgili Turuncu Sağlık okuyucuları 4. Sayımızdan herkese merhaba. Yaz aylarından çıkıp sonbaharı yaşadığımız şu günlerde, sonbaharı hem metabolizmamızı kışa hazırlamak hem de hastalıklara karşı koruyucu önlemler almak için bir geçiş dönemi olarak kabul ediyoruz. Peki, neden sonbahar ve kış aylarında daha fazla hasta oluruz, hastalıklarımızın süresi neden daha uzun olur bu sorulara hep birlikte cevaplar arayalım. Üst Solunum

Soğuk havalar, kapalı ve kalabalık ortamlarda geçirilen sürenin artması, hasta kişilerle temas hastalık oranlarını artırıyor. Hasta yapan virüs ve bakterilerin çoğu solunum damlacığı yoluyla yayılır ve uzun süre kapalı ortamlarda bulunmak, havalandırmayı önemsememek olumsuz sonuçlar doğurur. Kış aylarında güneş ışığından yeterince yararlanamamak, yetersiz ve dengesiz beslenmek hastalık seyrini ağırlaştırabilir.

Burun boşluğu Yutak Gırtlak

Alt Solunum Nefes borusu Bronşlar Akciğerler

Kış aylarında daha çok solunum yolu enfeksiyonları görülür. Üst solunum yolu enfeksiyonlar ve alt solunum yolu enfeksiyonları olarak ikiye ayrılırlar.

SOĞUK ALGINLIĞI (Akut Nazofarenjit):Eylül ayında görülmeye başlayıp nisan ayının sonuna kadar devam eder. Okul, Kreşe giden çocuklarda daha sık görülür ve bu sayı yılda 5 ile 8 arasında değişmektedir. Üst solunum yolu enfeksiyonu denilince akla bu tablo gelir. Virüsler hastalığa sebebiyet verir ve hastalık yapan 200’den fazla çeşidi vardır. BELİRTİ ve BULGULAR: -Burun akıntısı -Boğaz ağrısı -Ateş -Öksürük tipik tabloyu oluşturur. İlk gün sıvı şeklinde olan burun akıntısı daha sonra koyulaşır. TEDAVİ: Akut nazofarenjitin özgün bir tedavisi yoktur. Yapılan en büyük hata ise antibiyotik kullanımıdır. Antibiyotikler virüsler üzerine etki edemezler ve dolayısıyla antibiyotik kullanımı gereksiz olur aksine doğal floradaki bakterileri öldürdüğü için iyileşme süresini uzatır ve bu bölgede dirençli bakterilerin oluşmasına sebep olur. Ateşi düşürmek ve küçük çocukların huzursuzluğunu engellemek için parasetamol, antipiretik ilaçlar kullanılabilir.

8


GRİP (Influenza): İki tip influenza virüsü vardır. Tip A ve Tip B. Salgınlara neden olan A tipidir. En fazla bulaşma yolu enfekte kişinin öksürme ve hapşırmasıyla yayılan damlacık yoludur. BELİRTİ ve BULGU: -Ateş -Baş ağrısı -Halsizlik Çocuklarda bunlarla birlikte mide bulantısı, kusma, ishal, kulak ağrısı şikâyetleri de görülür. TEDAVİ: Semptomlara yönelik tedavi uygulanır. Analjezik, antipiretik tedavi uygulanır. Antibiyotikler işe yaramaz iyileşmeyi sağlamaz. Profilaksi olarak aşılama işlemi uygulanır. Aşılar yıl içindeki hasta yapacak virüs baz alınarak hazırlanır. 65 yaş üstü bireyler, kronik hastalığı olan bireyler, sağlık çalışanları, AIDS hastaları vb. aşılanması gerekir. Grip ve soğuk algınlığı birbirlerine en çok karıştırılan hastalıklardandır. Ancak belirli çizgilerle birbirinden ayrılır. BELİRTİLER

GRİP

Ateş

SOĞUK ALGINLIĞI Nadir

Baş ağrısı

Nadir

Sürekli

Genel ağrı ve sızı

Az

Genellikle

Yorgunluk

Hafif

2-3 hafta

Burun tıkanıklığı

Genellikle

Bazen

Hapşırma

Genellikle

Bazen

Boğaz Ağrısı

Genellikle

Bazen

Öksürük

Nadir

Genellikle

Komplikasyonlar

Sinüzit ve kulak ağrısı

Bronşit, zatürre

Engellemek

Engellenemez

Aşılama ve antiviral ilaçlar

Tedavi

Belirtiler geçici olarak ortadan kaldırılır.

Belirtiler görülmeye başlandıktan sonraki ilk 48 saatte antiviral tedavi başlanması ve belirtileri gidermeye yönelik tedavi

38-39°

9

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


FARANJİT: Viral enfeksiyon kaynaklı hastalıktır. Oluşma nedenleri arasında sık geçirilen üst solunum yolu enfeksiyonları, kronik burun tıkanıklığı, aşırı sigara ve alkol tüketimi, kronik sinüzitlerde oluşan geniz akıntısı, aşırı sıcak ve soğuk gıdaların sıkça tüketilmesi, kuru ve kirli hava, kronik diş ve diş eti enfeksiyonları ve sıkça yapılan tik şeklindeki boğaz temizleme alışkanlıklarından oluşabilmektedir. Ayrıca meslek hastalığı olarak, sesini çok yada yüksek perdeden kullanması gereken insanlarda yada tozlu ve kimyasal buharlara maruz ortamlarda çalışanlarda kronik boğaza ağrısı olabilir.

kısaltır. Kronik farenjit i tedavisi ise uzun sürer. Tedavide niçin kronik farenjit olunduğu araştırılır. .Kronik farenjit e sebep olan etkenlerden uzak durulmalıdır. Farenjit adaçayı, okaliptüs, hatmi, mirra ve papatya çayı içilmesi azda olsa rahatlatıcı özeliklere sahiptir. TONSİLLİT (Bademcik İltihabı): Çocukluk çağında en sık görülen hastalıklardandır.3 yaş altı çocuklarda ve 50 yaş üstü bireylerde çok nadir görülür.

BELİRTİ ve BULGU:

BELİRTİ ve BULGULAR:

-Ani başlayan üşüme titremeyle birlikte ateş vardır.

-Boğaz ağrısı

- Ateş 39°C'a kadar yükselebilir.

-Kuru öksürük

-Boğaz ağrısı vardır ve enflamasyonun farengeal kasları tutmasıyla yutma güçlüğü gelişir.

-Ses kısılması -Ateş

- Bas ağrısı, kırgınlık

-Boğazda kaşıntı

Şişmiş Lenf bezleri Beyaz lekeler/nodüller Şişmiş tonsilitler

Normal Lenf bezleri Tonsilit belirtileri

TEDAVİ: Akut farenjit tedavisinde analjezikler, alerji durumu düşünüldüğünde antihistaminikler, ateş düşürücülerden yararlanılır. Virüslerin hastalığa sebep olduğu düşünülürse antibiyotik tedavisi önerilmez ancak bakterilerin etkili olduğu durumlarda antibiyotik iyileşme sürecini

10

- Eklem ağrıları gibi sistemik yakınmalar olabilir. TEDAVİ: Semptomatiktir. Antiseptik gargara, konjesyon giderici ilaçlar kullanılır ancak etkinliği kanıtlanamadığı için çocuklarda kullanımı önerilmez.


BADEMCİK AMELİYATI (Tonsillektomi): Tedaviye yanıt vermeyen, tekrarlayan, günlük hayatı olumsuz etkileyen vakalarda tonsillektomi ameliyatı uygulanır. Çocuklarda daha sık olarak başvurulur. BRONŞİT: Nefes aldığımızda hava, sırasıyla burun, nefes borusu, akciğerlerden geçer. Akciğerlerde 2 kola ayrılır ve bronşlara dolar bu kanalların herhangi bir sebeple tıkanması, iltihaplanması olayına bronşit denir.

BELİRTİ ve BULGU: -İnatçı öksürük -Balgam - Şiddetli göğüs ağrısı

- Hırıltılı solunum Öksürük hastalığın bulaşmasına neden olur. İyi tedavi edilmezse kronikleşebilir. TEDAVİ: İstirahat ve bol su tüketimi önemlidir. Balgamı atmakta suyun önemi büyüktür. Göğüs ağrısını önlemek için ağrı kesiciler kullanılır. Sigara içen bireylerde tedavi şansı oldukça düşüktür. Hastalık süreci iyi yönetilmediğinde zatürreye sebep olabilir. Kronik bronşit tedavisinde ise hastanın durumuna göre iltihabı azaltıcı steroidler ve solunum yollarını açan bronkodilatör kullanılabilir.

Stj. Hemşire Mihraç Topçu

11

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


GİZLİ KAHRAMANLAR… Kimden mi bahsediyorum? Her biri kendi işlev gördüğü alanda birer kurtarıcı olan vitaminlerden bahsediyorum. Vücut işlevlerinin norm al olarak sürdürülmesinde vitaminler olmazsa olmaz konumdadır. Hayatın devamı ve bizim ihtiyaç duyduğumuz temel fonksiyonların birçoğunu sağlamak için canla başla çalışırlar. Görüyorsak ve ayakta duruyorsak bir yerlerde vitaminler boş durmuyor demektir. Tek başlarına bu işleri yapamıyor olsalar da ekip çalışmasının en önemli üyeleri arasında yer alırlar. Bilindiği üzere insan vücudunda birçok biyokimyasal olay meydana gelmektedir. Vitaminlerin en önemli görevlerinden birisi de bu biyokimyasal olayları düzenlemektir. Organizmada sentezlenemeyen vitaminler yiyeceklerde az miktarda bulunurlar. Hücre yapısına dâhil olmazlar.

İlk olarak 1906 yılında bulunmuştur. Vitamin isminin sözlük anlamı ise ‘yaşam için gerekli’ olarak tanımlanmıştır. 1906 yılından daha öncesinde vitamin eksikliğine bağlı çeşitli hastalıklarla karşılaşılmış olmasına rağmen bu hastalıkların vitamin eksiliğine bağlı olabileceği anlaşılamamıştır. Her ne kadar adını koyamasalar da bu hastalıkları tedavi etmek için süt ve karaciğer gibi besinlerden yararlanılmıştır. Günümüzde ise vitaminlerle ilgili birçok bilgi mevcuttur. İçerdikleri spesifik maddeye göre adlandırılırlar. Ayrıca yağda ve suda çözünmelerine göre iki grupta yer alırlar. Vitaminlerden günlük ne kadar alınması gerektiğiyle ilgili çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bir vitaminin yetersizliğinde meydana gelecek değişimi önleyecek olan miktar o vitaminin günlük alınması gereken miktar olarak belirlenmiştir. Vitaminler hakkında daha geniş bilgi sahibi olmak adına hepsinin ayrı ayrı özelliklerinden biraz bahsetmek istiyorum.

vitamini ile başlayalım. Bilindiği üzere yağda çözünen bir vitamindir. Bitkisel ve hayvansal olmak üzere birçok kaynağı mevcuttur. Karaciğer, balık yağı, yumurta sarısı başlıca hayvansal kaynaklarıdır. Yeşil yapraklı sebzeler ve turuncu-sarı renkli sebze ve meyveler başlıca bitkisel kaynaktır. Havuç ve kayısıda belirgin olarak bulunur. A vitamini eksikliğinde gözde ve deride çeşitli rahatsızlıklar meydana gelir. A vitamini eksikliği oluşmaması için saymış olduğum A vitamini içeren besinler günlük diyet planında mutlaka yer almalıdır.

12


vitamini de yine yağda çözünen bir vitamindir. D vitamini ihtiyacının tamamını besinlerden sağlamak pek mümkün değildir. Daha çok güneş ışığının etkisiyle vücutta aktif formuna çevrilerek yarar sağlar. Besinlerde en çok balık yağında bulunur. Bilinenin aksine süt D vitaminince zengin değildir. Kalsiyumca zengin olduğundan ve kalsiyum D vitaminin emilimine yardımcı olduğundan bu yanılgı söz konusudur. Ancak günümüzde besinlere uygulanan zenginleştirme işlemleriyle D vitaminince zengin sütler üretilmektedir. Eksikliği genel olarak kemik sağlığına olumsuz etkide bulunur. Bunu önlemek için güneş ışığından yeterince yararlanmak gerekir.

vitamini ise güçlü bir antioksidan olma özelliğine sahiptir. Zararlı etkilere sahip birçok maddeyi zararsız hale getirir. Besinlerde yeterli miktarda bulunduğundan eksiliği görülmez. Ancak çeşitli yağ emilim bozukluğu hastalıklarında bir takım eksiklikler oluşabilir. Yağlı tohumlar genellikle E vitaminince zengindir.

vitamini bağırsaklarımızda bulunan bakterilerce sentez edilebilir. Vücudun ihtiyacı olan K vitaminin yar��sını bu bakteriler tedarik etmektedir. Bu sebeple bu bakterileri korumak zorundayız gerek kullanılan ilaçlar gerekse beslenme açısından. K vitaminince zengin kaynaklar ise yeşil yapraklı sebze ve otlar, kahve, çay ve balıktır. Bu vitaminin en temel işlevi ise kanın pıhtılaşmasında rol oynamasından ileri gelir. Eksikliğine her ne kadar rastlanmasa da aşırı kan kaybı ve kanamalı ameliyatlarda eksilen miktar yerine konmalıdır.

K Vitamini

13

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Gelelim suda eriyen vitaminlerimize… Suda eriyen vitaminler depo edilmezler. Bu sebeple eksikliklerini hemen hissedebiliriz. B ve C vitaminleri olarak iki kısımda yer alırlar. B grubu vitaminlerinin kaynakları ve görevleri birbirini tamamlar niteliktedir. Tam tahıllar ve karaciğer en iyi kaynaklarıdır. B grubu vitaminleri enerji metabolizmasındaki etkinlikleriyle ün salmıştır. Özellikle Riboflavin ve Niasin, karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında yer alan birçok enzim için elzemdir. B grubu vitaminlerinin eksikliği hastalıklara sebep olmaktadır. Folikasit eksiliğinde makrositik anemi ve nöral tüp defekti gibi geri dönüşümü zor hastalıklar oluşmaktadır. Tiamin eksikliğine bağlı olarak ise beriberi hastalığı oluşmaktadır. Alkolizm B grubu vitaminlerinin eksikliğine sebep olan başlıca nedenlerden biridir. Bir diğeri ise pişirmeyle oluşan vitamin kaybıdır. Kayıpları biraz olsun önlemek adına pişirme suyu dökülmemelidir.

vitamini ise herkesin aşina olduğu bir vitamindir. Özellikle havalar soğuyup soğuk algınlıkları baş gösterince herkes adeta C vitamini depolama yarışına girer. Vücut ise ihtiyacı olanı alır depolama yoluna gitmez. Günlük olarak bu ihtiyacın karşılanması gerekir. Sebze ve meyveler en iyi kaynaklarıdır. Pişirme, kesme ve bekletme işlemleri ise ciddi C vitamini kayıplarına neden olur. Bu nedenle olabildiğince az ısıda işlem görmüş ve taze taze tüketilmiş sebze ve meyveler her zaman daha çok C vitamini ihtiyacımızı karşılar. C vitamini antioksidan olma özelliğiyle vücuda direnç sağlar. Eksikliği kısa vadede stres ve yorgunluk olarak bize dönüş yapar. Besinlerle alınan C vitaminin emilimi, suplament olarak alınana göre daha fazla olmaktadır. Bu nedenle yeterli miktarda sebze ve meyve tüketimi önemlidir. Demirin aktif forma dönüşümünde yine C vitamini etkilidir. Ayrıca bu vitamin immün cevabın artırılmasında önemli rol oynar. Vitaminlerin marifetlerini saymakla bitiremeyiz bize düşen ise sağlıklı olabilmek ve bu durumu sürdürebilmek için yeterli miktarda vitamin kaynakları tüketmektir ancak bu şekilde gizli kahramanların işini kolaylaştırabiliriz. Herkese vitamin dolu günler diliyorum… Dyt. Nazlı Can YILDIZ

14


KİLO KONTROLÜ Selamlar sevgili okuyucularım, ilk yazımın konusunu seçerken epey düşündüm. Ama tam kendime yakışır bir konu başlığıyla şimdi karşınızdayım. Kilo kontrolü gencinden yaşlısına her yaş insanın cinsiyet ayrımı yapmaksızın dikkat etmesi gereken en önemli noktadır. Obezite ya da Halk Arasında Bilinen Adıyla Şişmanlık Nedir? Kilonun fazla olması mıdır; yoksa biraz topluca olmak ya da göbekli olmak mıdır? Listeyi daha da uzatmak mümkün, ancak hiçbirimizin aklına kolay gelmeyen, belki de gelmesini istemediğimiz bir tek cevabı var bu sorunun: Obezite, vücutta fazla miktarda yağ birikmesi sonucu ortaya çıkan ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır! Evet, obezite kronik, yani tedavi edilmezse uzun süre gittikçe kötüleşerek devam eden bir hastalıktır. Obezite, insan vücudunda bulunan bütün sistemleri (kalp ve damar sistemi, solunum sistemi, hormonal sistemi, sindirim sistemi gibi) sinsice etkileyen ve birçok önemli rahatsızlığa zemin hazırlayan bir hastalıktır. Kimler Obezdir? Bunu öğrenmek için bütün dünyanın kullandığı 'Beden Kitle İndeksi' (BKI) denen ve kolayca hesaplanabilen bir oran yoluyla, herkes kendi kendine fikir sahibi olabilir. Vücut ağırlığımızı (kg) olarak, boyumuzun metre cinsinden (m) karesine bölersek, çıkan sonuç beden kitle indeksimizi verecektir. Bulduğumuz rakam bize dünyaca kabul görmüş sınıflandırmayı verir;

zayıf 18.5 kg/m2’nin altında 18.5-24.9 kg/m2 arasında

normal kilolu

25-29.9 kg/m2 arasında

fazla kilolu

30-34.9 kg/m2 arasında

I. Derece obez

35-39.9 kg m2 arasında

II. Derece obez

40 kg m2 üzerinde

III. Derece morbidobez

15

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Bundan sonra ne yapacaksınız? Belki fazla kilolusunuz belki zayıf. Gelin yeni bir hayata beraber başlayalım. Zayıf sınıfına giriyor ve bundan memnun olabilirsiniz ama bunun sağlıklı bir durum olmadığının farkında olun ya da şişmanlığı değil yeni bir yaşamı seçelim. Siz ve Kilonuz Vücut ağırlığınız ne olursa olsun herkesin kilosu ile ilgili bir düşüncesi vardır. Çok kilolu iseniz kendinizi sorgulayın; “Neden kilo vermek istiyorum?” gibi. Bu tarz sorular sizi başarıya daha çabuk ulaştıracaktır. Kilonuz hakkında ki şikâyetleriniz bir tek dış görünüş kaygısı için olmasın. Kilonuz sonucu oluşabilecek hastalıkları yok etmeye veya önlemeye yönelik olursa daha etkili kilo kaybı sağlayabilirsiniz. Düzenli ve dengeli beslenmeyi kendinize alışkanlık haline getirin. Çok sıkı bir diyeti kısa sürelerde bile devam ettirmek çok zor olabilir. Bu konuda diyetisyeniniz size doğru yolu gösterecektir.

Dyt. Esin Aydın

16


BARİATRİK CERRAHİ: YENİ BİR UMUT IŞIĞI MI? Bariatrik cerrahi ya da bilinen adıyla obezite cerrahisi günümüzde hızla yaygınlaşmakta ve doğal olarak akıllarda sağlıklı mı? Gerekli mi? gibi soru işaretleri oluşturmakta. Öncelikle şunu söylemeliyim ki tabi ki zayıflamanın en doğru yolu sağlıklı beslenme şekli ve aktif bir yaşamdan geçmekte. Ancak bazı durumlarda beslenme tedavisi yeterli olmayabilir. İşte öyle durumlarda medikal uygulamalar ve cerrahi yöntemler devreye giriyor. Bariatrik cerrahinin tarihi aslında 1954’e kadar dayanıyor.2011 verilerine göre de dünya çapında toplamda 340,768 operasyon yapıldığı bildirilmiş. En çok operasyonun gerçekleştirildiği ülkeler ABD ve Kanada’dır. Son yıllarda teknolojik gelişmeler ve cerrahların deneyimlerinin artması sonucu obezite cerrahisi oldukça cazip bir yöntem haline gelmiştir. Hangi Yöntemler Uygulanır? Bariatrik cerrahi ortaya çıkmasından bu güne kadar birçok farklı yöntem denenmiş ancak birçoğu ciddi komplikasyonlara yol açması ve yüksek ölüm oranları nedeniyle şuan kullanılmamaktadır. Günümüzde en çok uygulanan yöntem tüp mide olarak bilinen Sleeve Gastrektomi ve daha çok Tip 2 diyabetli hastalara uygulanan ve daha kompleks bir operasyon olan Gastrik Bypass’dır. Tüp mide (sleevegastrektomi) hastanın midesinin bir bölümü çıkarılarak yaklaşık 100-200 ml’lik uzun bir kese oluşturulması işlemidir. Böylece hastanın besin alımı kısıtlanır.

Özofagus

Yeni mide Midenin çıkarıla kısmı

17

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Gastrik bypass ise bağırsağın bir bölümü pas geçilerek besinlerin emiliminin azaltıldığı bir operasyondur. Komplikasyon ve ölüm riski? Cerrahi yenilikler, cihaz sektöründeki gelişmeler ve özellikle laparaskopik yöntemlere geçiş sayesinde operasyon sonrası komplikasyon ve ölüm oranları oldukça azalmıştır. Son çalışmalarda hastane mortalitesinin (ölüm oranının) %0,8-0,5’e kadar düştüğü görülmüştür. Hatta öyle ki İsveç’te yapılan bir çalışmada bariatrik cerrahi sayesinde 10 yıl sonraki kanser ve kalp krizi risklerini %30 azaldığı görülmüştür.

Kimlere Uygulanabilir? Beden kitle indeksi (kg cinsinden ağırlığın m cinsinden boyun karesine bölümü ile bulunur) 40’ın üzerinde veya 35’in üzerinde olup obezite ile ilişkili başka hastalıklara (diyabet, hipertansiyon, apne, kardiyovasküler hastalıklar vb.) sahip hastalara uygulanmaktadır. Kilo Kaybı? Yöntemlere göre bireylerin kilo verme oranları değişmektedir. Genelleme yapılırsa birkaç yıl içinde kilo fazlasının %70 ile %90 oranında kaybedilmesi beklenir. Ciddi kilo kayıpları sağlamakla birlikte her yöntemde olduğu gibi bu yöntemde de sonrasında kilo alım riski her zaman vardır. Hastalıklara Etkisi? Kilo kayıplarıyla birlikte Tip 2 DM, hipertansiyon, dislipidemi, uyku apnesi gibi hastalıklarda ciddi iyileşmeler sağlamakta ve hatta bazı Tip 2 DM hastaları operasyon sonrası insüline gereksinim duymamaktadır.

18


Operasyon Sonrası Beslenme ve İzlem? 

Hastalar ilk olarak sıvı beslenme ile başlayıp daha sonra püre, yarı katı ve katı beslenmeye geçerler. Hastane protokolüne ve hastanın tolerasyonuna göre değişmekle birlikte 3-6 ay içerisinde normal beslenmeye geçilebilmektedir.

Hastaların vitamin mineral düzeyleri belli aralıklarla kontrol edilir ve takviyeler belirlenir. Hasta operasyon sonrası 1 yıl boyunca diyetisyen kontrolünde olmalıdır.

Çok küçük bir mide hacmi kaldığından dolayı hastalar yemeklerini uzun sürelerde yemeli, yemek arasında sıvı almamalı ve 6 öğün şeklinde beslenmelidir.

Katı beslenmeye geçildiğinde besinler çok iyi çiğnenmelidir.

Şeker ve şekerli besinler tüketilmemeli öğünlerde verilmelidir.

Su tüketimine çok özen gösterilmeli yavaş ve öğün aralarında içilmelidir.

Gerekli vitamin ve mineral takviyeleri belirlenip düzenli olarak tüketilmelidir

protein kaynaklarına öncelik

Sonuç olarak multidisipliner ve tecrübeli bir ekip tarafından gerçekleştirildiğinde oldukça etkili bir yöntem olan bariatrik cerrahi diyet ve medikal uygulamalarla kilo veremeyen obez hastalara umut ışığı olmuştur. Ama unutulmamalıdır ki her yöntem gibi bu da kesin bir yöntem değildir. Kilo alım riski her zaman vardır. Sağlıklı beslenmeyi hayatımıza oturtmadığımız sürece hiçbir şey kesin bir çözüm olamaz.

Dyt. Derya ERSÖNMEZ

19

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


BESLENMENİZİ BİREYSELLEŞTİRİYORUZ! ‘NÜTRİGENETİK VE NÜTRİGENOMİK IŞIĞINDA YENİ BİR BİREYSELLEŞTİRME’ Herkesin kaçınılmaz bir ihtiyacı olan ‘beslenme’ günlük hayatımızın en önemli eylemlerinden biridir. Kimimiz bunu bir bilinç çerçevesinde yaparken, kimimiz sadece ‘doyma hissi’ peşinden sürüklenip gidiyoruz. Peki yediğimiz besinlerin temeli aynı iken birimize iyi gelen bir besin bir başkasına neden rahatsızlık veriyor? Birimiz kolay kilo alıp verirken diğerimiz neden hep aynı kiloda kalıyor? Yediğimiz besinler kimini obez, kimini kalp hastası nasıl yapıyor? ... Bu soru deryasının içinden bizi elbette bilim çıkarıyor. NÜTRİGENETİK VE NÜTRİGENOMİK NEDİR? Son yıllarda pek çok araştırma bu farklılıklar üzerine yoğunlaşmış ve yeni bilim dallarını

oluşturmuştur. İşte bu temelle ortaya çıkan bilim dallarından nütrigenetik: genetik farklılıkların beslenme-hastalık ilişkisine etkisini araştırırken, nütrigenomik: besinlerin genlere ve genlerin işleyişine etkisini inceler. Yani genlerimizin bize söylediği önemli mesajlar var ve onlar bizim yediğimiz besinlerden etkilenip işleyişlerini değiştirebiliyorlar. İşte bu bilgiler bizi ‘ bireye özel beslenme’ kavramına götürüyor. BU İŞTE BİR TERSLİK VAR Biz beslenme bilimi insanları tüm besinlerin vücuttaki işlevlerini bilimin izin verdiği ölçüde biliyoruz. Bu birikimi kullanarak beslenme alışkanlıklarına yön veriyoruz. Fakat bunun karşılığında en gelişmiş toplumlarda bile beslenme ilişkili hastalık düzeyinin hala arttığını,

buna bağlı kronik hastalıkların giderek hız kazandığını görüyoruz. O zaman anlaşılıyor ki bir birey için genel geçer beslenme modelinden çok, onun bireyselliğini ön plana çıkaran bir beslenme hakim olmalıdır. Bunu bizler yaşam tarzına göre kişileştirsek de gen bazında eksik kalıyoruz. NEDEN BİREYE ÖZGÜ BESLENME? Bu eksiklikleri aydınlatmak için yapılan genomik analizler insanların %99,9’unun DNA düzeyinde eşit olduklarını ortaya koymaktadır. Geriye kalan bu küçük kısım morfolojik, fizyolojik biyokimyasal ve moleküler farklılıkların oluşmasından sorumludur. Bu değişiklikler birçok vücut işlevinin yanı sıra beslenmede emilim, metabolizma, depolama ve besini kullanma konularında bireyler arasında büyük farklılıklar yaratır. Bunlar sebebiyle ‘beslenmede bireyselleştirme’ kaçınılmazdır.

20


BU BİLİMİN BESLENME BAĞLANTILI HASTALIKLARDA AMACI NEDİR? Besinlerin içinde barındırdıkları pek çok besin ögesi ve biyoreaktif madde insan vücudunda dengeyi sağlayan metabolik reaksiyonlara doğrudan katılabilir. Bir folik asit kaynağı aldığınızda metabolik seyir farklıyken, ortamda folik asit olmadığında vücudun izlediği seyir farklı olabilir. Bu yolların sonunda da kardiyovasküler hastalıklar, birçok kanser türü, diyabet ve obezite gibi dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğunu etkileyen beslenme ilişkili başlıca kronik hastalıklara sebep olabilir. Bu bilim dalları da çığ gibi büyüyen bu ilişkinin olabildiğince önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Yaşam kalitesini arttırmayı istemektedir. PEKİ GENLERİMİZİN DİLİNDEN NASIL ANLAYACAĞIZ? Her birimizin genlerindeki ince farklılıklar sebebiyle besinlerden farklı farklı etkileniyoruz, farklı kronik hastalıklara yakalanıyoruz dedik. Peki biz genlerimizin bize ne dediğini nasıl anlayacağız? Benim genlerim daha fazla fiziksel aktivite ve az yağlı beslenmeyi olumlu algılarken, senin genlerinin omega-3 kaynağına daha çok ihtiyacı olduğunu nasıl öğreneceğiz? Bunun için kullanılan birkaç yöntem var. Alınan doku ve kan örnekleri ile bilim insanları çalışmalar yapıyor. Özellikle tamamlanan Genom Projesi’nin ışığında transkriptomik, proteomik, metabolomik tetkikler yapılıyor. Bu alanda gen mühendisleri, hekimler, diyetisyenler bolca emek veriyor. Bir çırpıda yazdığım bu yöntemler uzunca bir zaman ve fazlaca bir maliyet ile sonuca ulaştırılıyor. Güzel yanı şu ki; hepimizde merak uyandıran bu yöntemlerin kolaylaştırılması, ulaşılabilirliğinin artması çok yakın gibi görülüyor. EN ÖNEMLİ MİRASIMIZ: GENLERİMİZ Araştırmalar zayıf beslenme ya da besinlerin ulaşılabilirliğinin zor olmasının sonraki nesiller içinde önemli etkiler doğurabileceğini göstermiştir. Bu konuda en iyi bilinen örnek 2. Dünya Savaşı sırasında Hollanda’da yaşanmıştır. Gıda kaynaklarına uygulanan kısıtlama ile özellikle gebeliklerinin son aylarında olan anne adayları etkilenmiştir. Doğan bebeklerin normalin altında bir kilo ile dünyaya geldikleri kaydedilmiştir. Bu durum sonraki nesillerde de herhangi bir besin kısıtlamasına maruz kalmamalarına rağmen devam etmiş nesilden nesle aktarıldığı görülmüştür. Bir başka çalışmada ise baba tarafından büyükanne ve büyükbabanın besin desteğinin torunlarının ölüm oranıyla ilgili olduğu bulunmuştur. Sözün özü şu ki sevgili okuyucularımız: besinlerin bireysel farklı etkileri kabul edin ve bu seyri değiştirmek için genlerimize kulak vermemiz gerektiğini unutmayın. Yenilikleri takip edin. Bu bilimler gelişinceye dek yaşamınıza uzman insanların dokunuşu ile bir yol çizin, sağlıklı beslenin, spor yapın, bol bol gülümseyin, sağlıklı genleri neslinize bir armağan olarak verin. Sağlıcakla, bilimle kalın.

Dyt. Cansu ARSLAN

21

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Özel Eğitime Muhtaç Bireyler ve Beslenme.. Kabul etmemiz gereken bir gerçek var: Hepimiz bir gün özel eğitime ihtiyaç

duyabiliriz.

Özel

eğitime

muhtaç bir birey olarak hayata tutunmak

ya

da

özel

eğitime

muhtaç bir çocuğa sahip olmak oldukça

zorlu

bir

süreci

de

beraberinde getiriyor. Fakat her

zorluk

beraberinde

bir

güzellik

katıyor hayatımıza. Yeter ki biz onların kıymetini bilelim, yeter ki biraz daha duyarlı olalım. Bildiğimiz gibi özel eğitime muhtaç olmanın birçok nedeni var. Kalıtımsal, çevresel nedenleri bu duruma örnek gösterebiliriz. Peki özel eğitime muhtaç bireylere özel yaşam kalitelerini ve davranış bozukluklarını düzeltici beslenme programlarının var olduğunu ve uygun koşullar sağlanarak uygulanabildiğini biliyor muydunuz? biliyor muydunuz? “Özel eğitime muhtaç bireylerin beslenme programları neye göre hazırlanır?” Kalıtımsal veya çevresel nedenlerden hangisiyle olursa olsun özel eğitime muhtaç bireyler sağlıklı bireylere göre hem daha farklı hem daha hassas bünyeye sahiptirler. Özel eğitime muhtaç bireylerin çoğunda görülen çoklu organ deformasyonları, yaygın gelişimsel bozukluklar hassasiyet ve farklılığın sebepleridir. Bu hassasiyet ve farklılıklara birkaç örnek verecek olursak; Bazı özel eğitime muhtaç bireylerde gastro-özofajiyel reflü, emme, yutma ve çiğneme zorluğu görülebilmektedir. Bu olgular kusma, aspirasyon pnömonisi ve malnutrisyon ile sonuçlanmaktadır. Bu tür refleks yetersizliği görülen bireylerde (örn. Serebral Palsi) emme, yutma, çiğneme terapileri iyileşme sağlayabilmektedir. Bireylerde büyüme-gelişmeyi

sağlamak, malnutrisyonu engellemek amacıyla gastrostomi uygulaması da yaygındır. Bu sayede bireyin ihtiyacı olan besin ögeleri verilebilmektedir. Nörolojik bozukluklar bazı bireylerde kas hareketlerinde artışa, sürekli istemsiz hareketlere neden olabilmektedir. Bu durum bireylerde enerji ihtiyacının artmasına ve kas kayıplarına neden olabilmektedir. Yapılan çalışmalara göre bu tür nörolojik bozukluklara sahip bireylerin (örn. Rett Sendromu) beslenme programına günde 50-100 mg/kg karnitin eklenmesi hareketlerin kontrolünü, uyku ve görsel temasta düzelmeyi sağlamıştır.

22


Epilepsi

adı

verilen

nörolojik

hastalık

birçok

özel

eğitime

muhtaç

bireyde

görülebilmektedir. Yapılan çalışmalar epilepsisi olan bireylerde ketojenik diyet gibi diyetlerin uygulanmasının birçok davranış probleminde iyileşme sağladığını göstermiştir. Otizmli bireylerin bağırsağı sağlıklı bireyin bağırsağından farklıdır. Bu farklılık besin öğesi emilim oranlarının aşırı veya yetersizliği ile sonuçlanır. Sağlıklı bir bireyi rahatsız etmeyecek bir besin maddesi otizmli bireyin bağırsağından gereğinden fazla emilebilir, bu seviye kan beyin bariyerini aşarak çeşitli davranış problemleri ve nörolojik sorunlara neden olabilir. Ayrıca otizmli bireylerin 1/3’i sindirim sistemi sorunlarına, kronik ishal veya kabızlığa; 2/3’si ise reflüye sahiptir. Bu durum otizmli bireylerin sindirim sistemindeki yapı farklılığından ileri gelmektedir. Sindirim sistemindeki farklılıklar aynı zamanda besin öğeleri emilimi oranını da etkilemekte

ve

bireylerde

vitamin

ve

mineral

yetersizliğine

sebep

olmaktadır.

Yetersizliklerin ve farklılıkların tespit edilerek tedavi edilmesi kişilerin hayat kalitesini

yükseltmekte, davranış problemlerini ve sosyalleşmelerini olumlu yönde etkilemektedir. Bazı besin öğelerine takıntılı olmak, sıcaklığa karşı aşırı hassasiyet özel eğitime muhtaç bireylerin beslenmesini zora sokan bir diğer farklılıktır. Örneğin Down sendromlu çocuklar yağlı ve şekerli besinlere eğilim gösterirken otizmli çocuklar kraker gibi kuru besinlere takıntılıdırlar. Bu tür tek tip beslenmeyi önlemek ve ihtiyacı olan besin öğelerini tükettirebilmek için alternatif yollar denenmelidir. Özel eğitime muhtaç bireylerde katabolizmayı arttıran nedenlerle karşılaşıldığı gibi düşük bazal metabolizmaya sahip olma durumu da söz konusudur. Örneğin Down sendromlu bireyler daha düşük metabolizmaya sahiptirler ve bundan kaynaklı obezite prevalansları

yüksektir. Özel eğitime muhtaç bireylerde uygulanan diyetler” Otizmli bireylerde davranış problemleri ve varsa epilepsi nöbetlerini engellemek amacıyla 6 farklı diyet uygulanmaktadır. Bunlar; ketojenik diyet, düşük oksalat diyeti, spesifik karbohidrat diyeti, glutensiz ve kazeinsiz diyet, feingold diyeti ve GAPT diyetidir. Doktor ve diyetisyenler otizmli bireylerin sağlık sorunlarına ve ihtiyaçlarına en uygun diyeti seçip bireyde uygulamakta ve sonuçlarını takip etmektedir. Fakat bu diyetler için olgular henüz yetersizdir ve bu diyetlerin birkaçının uygulamasından vazgeçilmiştir. Özel eğitime muhtaç bireylerin beslenme programları bireysel ihtiyaçlarına özgüdür. Özel

eğitime

muhtaç

bireylerin

beslenmesinde

temel

amaç;

bireylerde

sık

görülen

malnutrisyon, büyüme geriliği, mineral-vitamin yetersizliğinin önlenmesi ve emilim bozukluklarından kaynaklanan davranış problemlerine yol açan besin öğelerinin kişinin diyetinden çıkarılması ve böylece sağlıklı yaşam kalitesine ulaşmasını sağlamaktır. “Özel eğitime muhtaç bireylerde D vitamini yetersizliği” Sağlıklı bireylerde de görülme sıklığı açısından artık toplumsal sağlık problemine dönüşen D vitamini yetersizliği özel eğitime muhtaç bireylerde daha endişe verici, ağır tablolara sebep olabilmektedir. 23

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Bu nedenle üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Vitamin D yetersizliğinin beyinde oksitlenmiş madde birikimini artıracağını göz önüne alırsak vitamin D yetersizliği özel eğitime muhtaç bireylerde çok büyük bir sorun haline geliyor. Yapılan çalışmalar otizmli bireylerin D vitamini üreten hücrelerinde deformasyon olabileceğini göstermiştir. Yapılan çalışmalar yetersiz olsa da olgularda beslenmeye ek olarak verilen D vitamininin dopamin, epinefrin ve nörepinefrin salgılanmasını arttırarak mental durumun düzeltilebileceğini göstermiştir. Yapılan çalışmalar bazı özel eğitime muhtaç bireylerin D vitamini reseptörlerinde mutasyon olabileceğini ve yeterli gün ışığına çıksa da üretiminin yetersiz olabileceğini göstermiştir. Ayrıca epileptik tedavi alan özel eğitime muhtaç bireylerde alınan ilaçların etkisiyle de D vitamini yetersizliği görülebilmektedir. Bu tür durumlarda D vitamini takviyesi

edilerek bireylerin durumu gözlemlenmelidir. Özel eğitime muhtaç bireylerde D vitamini yetersizliği üzerine yapılan çalışmalar ve bilgiler oldukça kısıtlıdır. Bu nedenle olgular gözlemlenmeli ve çalışmalar arttırılmalıdır. Özel eğitime muhtaç bireylerin ülkemizde yaşam koşulları oldukça zordur ve D vitaminin de bir provitamin olduğunu ve deri altında oluşumu için güneş ışığına ihtiyaç duyulduğunu göz önüne alırsak yetersizliğin görülme olasılığı oldukça yüksek olacaktır. Bu nedenle yetersizliği engellemek amacıyla alınacak önlemler hem sağlık alanında hem de yaşam koşullarını düzeltme alanında olmalıdır. “Özel eğitime muhtaç bireylerin beslenmesinde dikkat edilmesi gerekenler”

* Özel eğitime muhtaç bireylerin sağlık takibi sürekli yaptırılmalı, sorunlar oluştuğunda beslenme ile tedavi süreci desteklenmelidir. * Özel eğitime muhtaç bireyler nörolojik ve sindirimsel olarak hassastır bu nedenle hangi besinlere hassasiyete sahip olduğu takip edilmeli ve düzeltici etkinliklere doktor ve diyetisyenle karar verilmelidir. * Özel eğitime muhtaç çocukların büyüme ve gelişme takipleri mutlaka yapılmalı, spesifik bir beslenme programı uygulanıyorsa kan bulguları takip altında tutulmalıdır. *Yapılan çalışmalar özel eğitime muhtaç bireylerin işlenmiş ürünlerde bulunan bazı katkı maddelerine hassasiyet gösterdiklerini tespit etmiştir. Bu hassasiyete sahip olan bireylerin

beslenme düzeninden bu gıda gruplarının çıkarılması yararlı olacaktır. ***Onların dünya üzerinde sevgiyi ve ilgiyi en çok hak eden bireyler olduğunu bilmek ve bunu yerine getirmek ise hepimizin görevi. Unutmamalıyız ki en büyük engel sevgisizliktir… Sağlık ve mutluluk dolu günler dilerim.

Dyt. Sena ORUÇ

24


KASIMDA SAĞLIK BAŞKADIR Aşk, kahve, kitap, şarap, yağmur, battaniye, deri ceket… ‘Sonbaharda başlayan aşklar bitmez.’ diye yazıyordu bir kitapta.

Hem aşık olmak istersin hem de yalnız kalmak…

Ancak sonbaharın gelmesiyle birlikte güneş ışınlarından yararlanma süresi kısalır, iş temposu yoğunlaşır, evde geçirilen zaman uzar ve hastalılara yakalanma riski artar. Işıl ışıl geçen yaz mevsiminden sonra bunlar depresyona sebep olabilir. Sonbahar yoğunluğu ve stresi ile geliyor. Peki hazır mıyız? Yaz tatili bitti diye karamsarlığa kapılıp depresyona girmek yerine ‘Nasıl sağlıklı geçirebiliriz?’ sorusuna cevaplar aramalıyız. Sonbaharı depresyondan uzak geçirmek istiyorsanız beslenme düzeninize ve fiziksel aktivitenize dikkat etmeniz gerekir. Böylece sonbaharın keyfini doya doya çıkarabilirsiniz. Sabah Sihri Sabah biraz daha fazla uyumak için kahvaltıyı atlamak kolay bir seçenek haline geliyor. Ancak uyurken bile çalışan vücut gece boyunca aç kaldığı için güne kahvaltı ile başlamak oldukça önemlidir. Özellikle beynin temel enerji kaynağı glikozdur. Bu nedenle beyin fonksiyonları için glikoza ihtiyaç duyar. Kahvaltı yapmadan güne başlamak kan şekerinde dengesizlik, yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve baş ağrısına neden olabilir. İşte size kolay hazırlayabileceğiniz sabah sihri; chia tohumu !

Chia tohumu Maya dilinde ‘güç’ anlamına gelen Chia tohumunun besin değeri de oldukça yüksektir. Kalsiyum: RDA’ nın %18’i, magnezyum: RDA’ nın %30’u karşılar. Protein ve omega-3 içerir. Ancak bitkisel kaynaklar, hayvansal kaynaklar kadar iyi emilemez. Bu nedenle et, tavuk, balık gibi hayvansal ürünlerin yerine geçmediği unutulmamalıdır. 1 porsiyon (28 gram) chia tohumunda yaklaşık 11 gram lif bulunur. Bu da günlük alınması gereken lif ihtiyacının %40-42’sini karşılar. Lifin, karbonhidrat emilimini azaltıcı ve kan şekerini daha kontrollü yükseltici etkisi vardır. Lif içeriği fazla olan besinler daha düşük

kalorili ve midede hacim kaplayarak doygunluk hissini arttırır. Böylece kilo kontrolünü kolaylaştırır. Chia tohumu su veya süt ile karıştırılıp bekletildiğinde jöle kıvamına gelir. Kahvaltıda veya ara öğünlerde tercih edebilirsiniz.

25

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


28 gr Chia tohumu: 137 kcal 11 g lif 4 g protein 5 g Omega-3 Chia pudingi ile hem doyurucu hem lezzetli kahvaltı! Malzemeler: 2-3 yemek kaşığı Chia tohumu 1 bardak hindistan cevizi sütü 50 gr yaban mersini 5-6 tane badem 1 tatlı kaşığı bal Vanilya ekstresi Yapılışı: Küçük bir kâse veya cam kavanoz içine chia tohum, hindistan cevizi sütü, vanilya, balı koyun ve karıştırın. Bir gece boyunca buzdolabında bekletin. Sabah karışımın puding gibi jöle kıvamını aldığını göreceksiniz. Üzerine yaban mersini ve bademleri ekleyip servis edebilirsiniz. Afiyet olsun J Besinlerin ruhumuza etkisi… Besinler duygu durumumuzu etkiler. Bazı besinler mutlu ederken bazılarının yetersiz tüketimi bizi endişeli veya sinirli yapabilir. Aynı zamanda açlık ve tokluk durumumuzun da psikolojik olarak etkisi vardır. Uzun süre aç kaldığımızda kan şekeri düşer, sinirli ve halsiz olabiliriz. ‘Ne yiyeceğim? sorusuna mantıklı cevap veremeyebiliriz. Ara öğün ve glisemik indeks bu durumda oldukça önemlidir. Beyaz ekmek, beyaz un, pirinç gibi glisemik indeksi yüksek besinler kan şekerinde dengesizliklere neden olur. Magnezyum içeriği yüksek besinler daha sakin hissetmemizi sağlar ve bizi rahatlatır.

Kabak çekirdeği, badem, koyu yeşil sebzeler ve chia tohumu magnezyumdan zengindir. Selenyum ve B vitaminleri yetersiz tüketildiğinde huzursuz ve endişeli hissedebiliriz. Bu nedenle kuru yemişleri, tam tahılları ve koyu yeşil sebzeleri tüketmeye dikkat etmemiz gerekir.

26


Tirozin içeren besinler ise daha enerjik ve hareketli olmamızı sağlar. Et, tavuk, balık ve yumurta tirozin içerir. Hastalıklardan korunmak için bağışıklık sisteminin güçlü olması gerekir. Beslenme programına eklenen antioksidan besinler oksidatif stresten korunmaya yardımcı olur. A,C, E vitaminleri ve selenyum içeren besinler bağışıklık sistemini güçlendirir. Mutluluk hormonu olarak adlandırılan serotonin iştahı, uyku düzenini ve ruhsal durumu etkiler. Kanda düşük miktarda bulunması açlığa neden olabilir. Serotonin miktarının arttırılmasını da çinko, omega-3, magnezyum ve tripptofen içeren besinler sağlar. Kakao da triptofan içerir. Yapılan son araştırmalara göre kakaonun vücuda yararlı olduğu saptanmıştır. Günde %70 oranında kakao içeren 20 g bitter çikolata tüketebilirsiniz. Sağlıklı beslenmeye ek olarak egzersiz yapmak mutluluk hormonu olan serotonin salgılanmasını

sağlar. Bu nedenle haftada 2-3 gün egzersiz size iyi gelecektir. Gün ışığından yararlanmak için dışarıda zaman geçirmeyi de deneyebilirsiniz. Son olarak; Sonbahar stres değil sağlık getirsin! . :)

Dyt. Perihan KILIÇ

27

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


BESİN ALERJİLERİ Besinlere bağlı istenmeyen reaksiyonların gelişmesi temelde besin alerjileri ve besin intoleransına dayandırılabilir. Besin alerjileri, besinin içeriğindeki proteinlere karşı gelişen immünolojik bir reaksiyondur. Besin intoleransı ise immünolojik bir yanıt olmamakla birlikte besine karşı oluşan aşırı hassasiyettir. Bu durum hastanın metabolik veya psikolojik yapısına

bağlı olarak ya da besin kaynaklı gelişebilir. Besin alerjileri çocuklarda yetişkinlere oranla iki kat fazla görülmektedir. Çocukluk çağında başlıca alerjen besinler; inek sütü, tavuk yumurtası, soya fasulyesi olmakla beraber bunu buğday, yer fıstığı, balık, kabuklu deniz hayvanları, kabuklu yemişler takip etmektedir. Yetişkinlerde yine benzer gıdalara karşı alerji görülmektedir.

Alerji sıklığı fıstık, fındık, muz, ıspanak, kakao, çilek, kivi, buğday, domates, portakal gibi gıdalarda yoğunlaşabilmektedir. Bazı gıda katkı maddeleri de alerjen etki gösterebilir. Örneğin; Tartrazin (E102), Sunset Yellow (E110), Amaranth (E123), Parlak Mavi (E131), Erythrosin (E127), Kırmızı (E124), Sodyum Benzoat (E111), Benzoik Asit (E210), Sülfitler (E220-E226), Nitritler (E250), Monosodyum Glutamat, Antioksidanlar (BHA-BHT)(E320-E321). İnek Sütü Alerjisi: Çocuklarda sık rastlanır. 1 yaşın sonunda %50, 2 yaşta %70 ve 3 yaşlarında %85 oranlarında düzelmektedir. İnek sütünün başlıca proteinleri kazein ve whey proteinleridir. Tavuk Yumurtası Alerjisi: Çocuklarda yumurta beyazının sarısına göre daha alerjen olduğu saptanmıştır. Dolayısıyla yumurta beyazına karşı alerji gelişebilmektedir. Yetişkinlerde ise yumurta sarısına karşı, içeriğinde bulunan livetin maddesinden kaynaklı alerji gelişebildiği saptanmıştır.

28


Yer Fıstığı Alerjisi: Yer fıstığı baklagil ailesindendir. Anaflaksiye

neden olur. Çocukluk ve yetişkinlik döneminde yaygın görülür. Yer fıstığı alerjisi ömür boyu kalıcıdır. Balık Alerjisi: Yemek, inhalasyon veya temas ile alerji gelişebilir. Yaşam boyu devam eder. Kabuklu Yemişler: Badem, Fındık ve Türevleri, Ceviz, Kestane, Çam Fıstığı, Antep Fıstığı, Yer Fıstığı gibi besinler alerjik reaksiyonlar geliştirebilirler. Genellikle çocukluk çağında başlar. Yağlı Tohum Alerjisi: Keten tohumu,

ayçiçeği, susam, pamuk, haşhaş ve ayçiçeği tohumlarına ya da

çekirdeklerine

bağlı

olarak

erişkinlerde

anaflaktik

reaksiyonlar görülebilmektedir. Sebze Alerjisi: Domates, patates, soğan, kıvırcık, kuşkonmaz, kereviz gibi sebzelere karşı gelişebilir. Meyve Alerjisi:

Şeftali erişkinlerde en sık rastlanan meyve

alerjisi nedenidir. Avokado sistemik anaflaksi, muz, karpuz ve kivi ile çapraz reaksiyon ile allerji yapabilir. Kavun ve kivi, oral

alerji sendromu ve anaflaksi yapabilir. Regweed polen duyarlılığında kavun yenmesi ile allerji olabilir. Kivi de ot ve huş ağacı poleni ile çapraz etkileşim yapabilir.

29

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Et Alerjisi: Et alerjisi tüm gıda allerjilerinin % 8.2’sidir. Başlıca sığır eti olmak üzere, sırayla koyun, domuz, tavuk, hindi eti ile alerjiler bildirilmiştir. Sığır etinde ayrıca sığır gama globulini de bulunmaktadır. Bunlar ısıya duyarlı proteinlerdir ve iyi pişmiş etler, bu proteine duyarlı kişilerce tolere edilebilir. Ancak iyi pişmiş eti tolere edemeyen hastalar da bildirilmiştir. Bu kişilerde myoglobulin sorumlu tutulmuştur. Aktin de olası bir alerjen olarak düşünülmüştür. Çocuklarda sığır serum albuminine karşı olan duyarlanma kaybolabilir ama erişkinlerde düzelmez. Alerjik reaksiyon geliştirebilecek diğer önemli besinler;

Soya fasulyesi, buğday, karides,

mürekkep balığı vb.

Bazı

besinler

vardır

ki

bazen

insanlarda

beklenmedik etkiler gösterebilir. Toplumdaki birçok insanın günlük olarak tükettiği besinleri bazı

insanlar

durumunda

hayatlarından

kalabilirler.

Bu

çıkarmak

nedenle

hangi

besinlerden ne ölçüde faydalandığımızı ve besinin bize olan cevabını doğru anlamak gerekmektedir. Sağlıkla ve hoşça kalın…

Dyt. Elif Melek Avcı

30


Hiçbir besin tek başına zayıflatamaz : GOJİ BERRY (KURT ÜZÜMÜ) 2000 yıllık geçmişe sahip olup ,dünyadaki besin değeri yüksek olan

Dyt. Merve BAYRAMOĞLU Sanitas Sağlıklı Yaşam Merkezi

meyvelerden

biridir.

Yıllardır

birçok

hastalığın

tedavisinde kullanılmıştır. Özellikle Asya’da daha uzun yaşamaya katkısı olduğu düşünüldüğü için tıp alanında kullanılmıştır. Tadı ekşi

tatlı

olan

bu

meyve

hem

taze

hem

de

kurutulmuş

olarak

tüketilmektedir.

Yapraklarından çay elde edilmektedir. Goji berry meyvesi için günümüze kadar birçok araştırma yapılmıştır. Bu çalışmalara göre Goji berry meyvesinin vücut için bir çok yararı bulunmaktadır. GOJI BERRY(Kurt Üzümü) - A ve C vitaminleri, Kalsiyum, demir mineralleri açısından zengindir. -Güçlü bir antioksidandır dolayısıyla Antikanserojen olabileceği düşünülmektedir.

bağışıklık

sisteminizi

güçlendirir.

-Tansiyon ve kan şekerini düşürücü etkisi görülmüştür. -Enerji arttırıcıdır (zindelik sağlar) ve sindirim sistemine olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Son zamanlarda ismini çok fazla duyduğumuz hatta önce manavlarda satılırken

sonrasında ilaçları, pekmezleri yapılmaya başlanıp mucizevi zayıflama adı altında merakla

baktığımız

‘’GOJİ

BERYY’’

özellikle

internette

birçok

firma

tarafından

desteklenmektedir. Bu kadar ünlü olmasının nedeni insanların kolay yoldan zayıflamaya çalışması

ve

bunun

mümkün

olabileceğini

düşünmeleridir.

Hiçbir

tıbbi

tedavi

yöntemlerinde hatta zayıflamada çözümü tek bir besinde aramamalıyız. Goji meyvesi diyete eklenebilir fakat ondan bir mucize beklemek pek de doğru olmaz. Diyette önemli olan çeşitliliği ve doğru miktarı sağlayabilmektir. Besin Değerleri

100 gr.

1 Porsiyon (Orta)

Karbonhidrat (g)

77.06

10.79

Protein (g)

14.26

2

Yağ (g)

0.39

0.05

Lif (g)

13

1.82

Kolesterol (mg)

0

0

Sodyum (mg)

298

41.72

Potasyum (mg)

0

0

Kalsiyum (mg)

190

26.6

Vitamin A (mg)

26822

3755.08

Vitamin C (mg)

48.4

6.78

Demir (mg)

6.8

0.95

31

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Her Yönüyle Vitamin D… D Vitamini İhtiyacımız D Vitamini Eksikliği D Vitamini ve Kemik Sağlığı D Vitamini ve Diyabet D Vitamini PKOS

32


Sıcacık yaz günleri güneş teninize değdiğinde, hatta kumsalda içinizi erittiğinde “d

vitamini sentezliyorum yuppi“diye içinden de olsa sevinen var mıdır bilmiyorum ama ulaşılması bu kadar kolay olan d vitaminin keşif süresi, epeyce zaman almıştır…

1600’lü yıllarda keşfedilen, 1700’lü yıllarda Sanayi Devriminin gün doğumuyla fabrikaya gün batımıyla eve anlayışıyla pik yapan ve 1900’lü yıllarda hala tedavisi netlik kazanmayan raşitizm hastalığı sayesinde, her ne kadar önce A vitamini ile karıştırılsa da, hastalığın nedeninin liposolübl bir vitamin; bu günkü adıyla D vitamini eksikliği olduğu anlaşılmış böylece vitamin D keşfedilmiştir. :)

3 asır her gün, gün doğumundan batımına kadar ana kaynağın burnumuzun ucunda olduğunu fark edememek insanlık için büyük bir kayıp derken D vitamininin başka bir yönü bulundu ve o artık bir vitamin değil hormondu. 1970’li yıllarda; kalsiyum sekresyonunu kontrol etmesi, vücutta salgılanabilir olması ona yeni bir sıfat vermişti: “Güneş Hormonu”...

Üzerinde hala birçok çalışma yapılan Vitamin-Hormon bizi şaşırtmaya devam

edeceğe benziyor. Bu ayki sayımızda bilinen her yönüyle ele almaya çalıştık Güneş Hormonu: Vitamin D’yi… Keyifli okumalar…

Dyt. Büşra DOKUZ

33

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNİN GÖRÜLME NEDENLERİ D

vitamini

vücudumuzun

başta

kas-iskelet

sistemi

olmak

üzere

birçok yerinde çok önemli görevleri olan bir

vitamindir. Bu sebep ile eksikliği önemli bir sorun teşkil eder. Toplumun büyük bir kısmında eksikliğinin veya yetersizliğinin görülmesi ise onu önemli bir halk sağlığı problemi haline getirmiştir. D vitamininin kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenleme üzerindeki görevleri nedeniyle eksikliğinde bu minerallerin metabolizmasında sorunlar yaşanır ve buna paralel olarak bazı hastalıklar ortaya çıkar. Bu hastalıkların çocukluk yaşlarında görülme şekli raşitizm (rikets) iken, erişkinlerde görülme şekli

osteomalazidir. D vitamini eksikliğinin yol açtığı hastalıklar ise sadece bu iki hastalıkla sınırlı değildir

elbette.

Romatoid

artrit,

multipl

skleroz,

diyabet,

otoimmün

hastalıklar,

enflamatuvar bağırsak hastalığı, birçok kanser ve kalp hastalıkları D vitaminin eksikliği ile ortaya çıkan hastalıklar arasındadır. Genel vücut sağlığımız için bu denli önemli olan D vitamininin eksikliği durumunda vücudumuzda oluşan rahatsızlıklar ve bu rahatsızlıkların nasıl giderileceği hususunda 2007 yılının kasım ayından bu yana her yılın kasım ayında “D Vitamini Farkındalık Ayı” kapsamında Dünya D Vitamini Komitesi bilgilendirmeler yapmaktadır. Ben bu sayımızda siz değerli okuyucularımıza D vitamini eksikliğinin neden oluştuğunu ve

daha çok hangi kesim ve yaş grubunda ortaya çıktığını nedenleriyle birlikte anlatacağım. D Vitamini Eksikliğinin Oluşum Nedenleri: 1. Deride sentezinin azalması: D vitaminini vücudumuza alıp kullanabilmemizin 2 yolu vardır. Bunlardan ilki besinler/ takviyeler yoluyla direk alınmasıdır ki gıdalar vasıtası ile alabileceğimiz kaynaklarına baktığımızda kayda değer olarak bahsedebildiğimiz tek gıda balıktır; o da yağlı bir balık olması şartı ile tabi. Gıdalar yolu ile çok sınırlı miktarlarda karşılayabildiğimiz D vitaminini sağlamanın ikinci ve en iyi yolu ise güneş ışığıdır. Bitkisel kaynaklardan alınan ergesterol ve hayvansal kaynaklardan alınan 7-dehidrokolesterol güneşin UV ışınları etkisiyle önce

karaciğerde daha sonrada böbreklerde hidroksillenerek aktif formaları olan 1,25 dihidrokalsiferol ve 1,25 dihidrokolekalsiferole bir dizi reaksiyon sonucunda dönüşür. Bu nedenle güneş ışınlarının yeterince alınması D vitamini

sentezlenebilmesi

için

şarttır.

Aksi

vücutta eksiklik belirtileri baş göstermeye başlar.

34

takdirde


D vitamininin deride yeterince sentezlenememesinin nedenleri nelerdir? Giyim tarzı: Deride yeterince D vitamininin sentezlenebilmesi uygun giyim tarzı sayesinde mümkün kılınabilir. Yapılan araştırmalar bu savı destekler niteliktedir. Son yıllarda yapılan bir araştırmaya göz atacak olursak: 2011

yılında

Türk

Osteoporoz

dergisinde

yayınlanan

Kutsal

ve

ark.

yaptığı

“Postmenopozal Osteoporotik Kadınlarda Giyim Tercihlerinin D Vitamini ve Kemik Mineral Dansiteleri Üzerine Etkisi” adlı çalışmaya göre: Örtülü giyimi tercih eden postmenopozal osteoporotik kadınların örtülü olmayanlara göre D vitamini eksikliğine daha yatkın oldukları görülmüştür .Düşük kan serum 25-OHD konsantrasyonları düşük KMD (kemik-mineral dansitesi) değerlerine eşlik etmektedir. Fakat örtülü giyim tercihinde bulunan postmenopozal osteoporotik kadınlarda düşük kan serum 25-OHD konsantrasyonlarına rağmen, giyim tercihleri ile KMD değerleri arasında direkt bir korelasyon bulunamamıştır. Araştırma sonunda etkin ve yeterli güneş ışığına maruziyetin örtülü giyim tercihinde bulunan kadınlara düşük 25-OHD konsantrasyonlarını kompanse etmek

için

önerilebileceği

sonucuna

varılmıştır.

Çalışma

D

vitamini

eksikliği

komplikasyonlarının daha yoğun olduğu postmenopozal hastalar üzerinde yapılması bakımından önemlidir.(1) Yaş: Deride D vitamini sentezini etkileyen en önemli faktörlerden biri de yaştır. Yaşa bağlı

olarak görülen D vitamini eksikliğinin sıklığına ve sebeplerine dair birçok çalışma mevcuttur. İleri yaşlarda görülen D vitamini eksikliğine dair yapılan çalışmalardan birkaç tanesinin sonuçlarını değerlendirmek gerekirse: 2007’de Linnebur ve arkadaşlarının Kolorado’da yaptığı bir çalışmaya göre; 65-89 yaşlar arası 80 ambulatuvar yaşlının % 74’ünde

v i ta m i n

D

düzeyi

32ng/ml’den

düşük

bulunmuştur.(2)

2009’da yayınlanan Almanya’da yapılmış başka bir çalışmada ortalama yaşları sırasıyla 70 ve 68 olan 82 kadın ve 35 erkek hastada, 30ng/ml ve altındaki değerler vitamin D eksikliği olarak kabul edilmiş ve araştırma sonucunda katılımcıların %84,7’sinde vitamin D eksikliği saptanmıştır (3). İzmir de bulunan Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde ocak 2011- şubat 2013 tarihleri arasında hastanenin bilgi sisteminden 10.089 D vitamini ölçümü yapılan kadın hastanın mevsimlere göre D vitamini düzeylerini araştırılmış ve yaş gruplarına göre D vitamini eksikliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın sonucunda tüm yetişkin kadın yaşlarında D vitamini yetersizliği ve eksikliği (%80’nin üzerinde) bulunmuştur. (4)

35

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Görüldüğü üzere yaşın ilerlemesi ile vücuttaki D vitamini düzeyinin düşmesi birbirine paralel bulunmuştur. Bu durumun oluşmasının altında ise birçok sebep yatar.Şimdi de bu sebepleri tek tek inceleyelim: Güneş ışığına daha az maruz kalınması, D vitamininden zengin gıdaların yetersiz tüketilmesi, Bağırsaktan D vitamini emilim kapasitesinin azalması: Yapılan bir araştırmada, sağlıklı kadınlarda fizyolojik dozda hidroksikolekalsiferol içeren bir yemek sonrası D vitamini absorbsiyonu incelenmiş, 68-94 yaş arası kadınlarda 30-68 yaşlar arasındaki kadınlara göre D vitamini absorbsiyonunun %40 oranında azaldığı saptanmıştır (5) VDR (Vitamin D Reseptörü) sayısında azalma: Özellikle 70 yaşından sonra ciltte D vitamini yapım kapasitesinin 4 kattan fazla düştüğü yine yapılan bir araştırmanın

sonuçları arasında bildirilmektedir. (7). Epidermis 7-dehidroksikolesterol konsantrasyonunda azalma: 20-80 yaşları arasında epidermis 7-dehidroksikolesterol konsantrasyonu %50 azalır, bu fizyolojik değişikliğin sonucunda 25(OH)D konsantrasyonu azalır (5). D vitamininin aktif şekline daha az metabolize edilmesi: Serum vitamin D düzeyleri normal

olan

bozulmasından

yaşlı ve

bireylerde buna

bağlı

bile,

böbrek

olarak

renal

fonksiyonlarının

yaşla

1-alfa-hidroksilaz

birlikte

aktivitesinin

azalmasından dolayı, 1,25(OH)2D3 yetmezliği gelişebildiği bildirilmiştir (5). Koyu tenli kişiler: Güneş ışınlarının D vitaminine dönüşebilmesi için derideki pigment tabakasını geçmesi gerekir. Esmer tenlilerde pigment tabakası kalın olduğundan yeterince ultraviyole (UV) B ışınları geçemez ve dolayısıyla yeterli D vitamini yapılamaz. Bu durum ise yetersizliğe neden olur. Bu başlık için verilebilecek en önemli örnek zencilerdir. Derilerindeki pigment tabakası çok kalın olan zenciler doğal mekanları olan Afrika'yı terk ettiklerinde ciddi sağlık problemleriyle karşı karşıya kalırlar.

Güneş kremleri: Tropikal güneş kremi kullanımı derideki D vitamini sentezini engeller. Otuz faktörlü güneş koruma (sun protection factor, SPF) kremlerin ciltte D vitamini üretimini %95-%98 oranında azalttığı bilinmektedir. Sekiz SPF güneş kremlerinin bile kandaki D vitamini düzeyini dramatik olarak azalttığı bidirilmiştir.(6)

2. Biyoyararlılığının azalması : D vitamini eksikliği vücutta biyoyararlılığı azaldığından dolayı görülüyor olabilir. Peki biyoyarlılık neden azalır?

36


Malabsorbsiyon :

Besinlerin sindirimi ağızda başlar, mide ve bağırsaklar boyunca ve ince bağırsak epitelinin fırçamsı kenarında da devam eder. Besinlerin bağırsak kanalında sindiriminde bozulma, fırçamsı kenarlarda besinlerin emiliminde bozukluklar ve lenfatik taşınma fazındaki bozukluklar malabsorbsiyon olarak adlandırılan emilim bozukluğuna neden olur. Bu durumda da D vitamini eksikliği meydana gelir. Postgastrektomi, Gluten enteropatisi, Pankreatik yetersizlik, Kistik Fibrozis, Crohn Hastalığı, Bilier Obstrüksiyon vs. gibi hastalıklar vücutta emilimin azalmasına sebep olan hastalıklardandır. Şimdi bu hastalıkların birkaçına göz atıp D vitamini emiliminde problem oluşmasına sebep olan evreleri inceleyelim: Postgastroktemi: Midenin bir kısmının veya tamamının alınması ile gerçekleşen cerrahi

işleme gastroktemi adı verilir. Bu işlemin sonucunda midenin erken boşalması şeklinde görülen dumping sendromu oluşur. Bu gibi durumlarda D vitamini eksikliğinin oluştuğu araştırmalar sonucunda çok sık rapor edilmiştir. Gluten enteropatisi: Bir diğer adı çölyak hastalığı olan gluten enteropatisi ince bağırsaktaki epitel hücrelerinin düzleşmesi nedeniyle yeterince D vitamini emiliminin gerçekleşememesine ve bu nedenle eksikliğinin görülmesine sebep olur. Obezite: D vitamini yağ dokuda depolanan bir vitamin olduğundan ve obezlerde de yağ dokusu fazla olduğundan dolayı bu dokularda depolanan D vitamini kullanılamaz ve

eksikliği görülür. Ayrıca, bu kişilerin derilerinde de vitaminin yapımı azalmaktadır. Erişkin obez hastalarının vitamin D seviyelerini tespit etmek ve vücut kitle indeksi (VKI) ile arasındaki ilişkiyi incelemek için Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim Araştırma Hastanesi Hasköy Aile Hekimliği Polikliniği'ne Kasım 2011-Şubat 2012 döneminde başvuran erişkin obez hastaların, tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelenmiş. Sonuçlar “Erişkin Obez Hastalarda D vitamini Düzeyinin Vücut Kitle İndeksi ile İlişkisi” isimli bir rapor altında toplanmıştır. Bu raporun sonuçlarına göre: VKI düzeylerine göre aşırı kilolu, obez ve morbid obez olarak üç gruba ayrılan bireylerin Serum 25(OH)D düzeyleri 20 ng/ml ise normal vitamin D düzeyi olarak tanımlanmıştır. Araştırmada çalışmaya dahil edilen toplam 270 hastanın (117 erkek ve 153 kadın) yaşlarının ortalaması 46.21[±]12.99 yıl olarak saptanmıştır. Hastaların %37'sinde D vitamini eksikliği, %50'sinde ise D vitamini yetersizliği tespit edilmiştir. D vitamini eksikliği ve yetersizliğinin özellikle kadınlarda olmak üzere aşırı kilolu ve obez hastalarda oldukça yaygın olduğu, serum 25(OH)D düzeylerinin, VKI ile ters orantılı bulunduğu ve obez hastalara vitamin D destek tedavisi düzenlenmesinin akılcı bir yaklaşım olacağı araştırma sonuçları arasında gösterilmiştir. (8)

37

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Yine 21 çalışmayı içeren 42.024 kişinin katıldığı bir meta analizin sonuçlarına bakıldığında BKI’daki her artış düşük D vitamini ile ilişkili bulunmuştur. Yani BKI artışının düşük D vitamini düzeyine neden olduğu kanıtlanmıştır. Tersi olarak obezite gelişiminde D vitamini etkisi gözlenmemiştir.(9) 3. Katabolizmanın arttığı durumlar: Glikokortikoid ve antikonvülzan ilaç kullanımı: Kortikosteroidler (kortizon) kalsiyum emilimini ve D vitamini metabolizmasını bozarlar. Obezite tedavisinde kullanılan orlistat ve kolesterol düşürücü ajan olarak kullanılan kolestiramin, D vitamininin bağırsaklardan emilimini engeller. Epilepsi tedavisinde kullanılan fenobarbital ve fenitoin içeren ilaçlar D vitamininin karaciğerde etkin forma

dönüşmesine engel olarak etkinliğini azaltır. Antiepileptik ilaçlar karaciğerdeki ilaç metabolize eden enzimleri etkileyip hızlandırarak vitamin D’nin hepatik matabolizmasını değiştirirler

4. 25(OH)D sentezinin azalması: Karaciğer yetmezliği: Deride yapılan veya diyetle alınan D vitamini biyolojik olarak aktif değildir. Önce karaciğerde 25 hidroksilaz enzimi ile 25 hidroksivitamin D’ye [25(OH)D] ye dönüşür. Karaciğer yetmezliğinde bu dönüşüm aksar ve bu aksaklık böbreklerde vitaminin aktif

formuna dönüşmesi işleminin de aksamasına sebep olur. Ayrıyeten D vitamini yağda eriyen bir vitamin olduğundan dolayı kullanılabilmesi için safra tuzlarına ihtiyaç vardır. Safra akımının azaldığı (kolestatik) karaciğer hastalıklarında da emilim azaldığından dolayı eksiklik görülür. 5. 25(OH)D atılımının artması: Nefrotik sendrom D vitaminin 25(OH)D formu D vitamini bağlayan protein ile dolaşımda taşınır. Bu form dolaşımda en fazla bulunan D vitamini formudur .Nefrotik sendromda bu proteinin idrarla kaybı olur ve dolayısı ile 25(OH)D vitamini de atılır.

38


6. 1,25(OH)2D vitamini sentezinin azalması: Kronik böbrek yetmezliği: Biyolojik olarak inaktif olan vitamin D aktif formu olan 1,25 dihidroksi vitamin D’ye , karaciğer ve böbrekte hidroksilasyona uğrayarak dönüşür. Vitamin D sentezinin renal regülasyonunda en önemli faktörler PTH ve fosfor düzeyidir.Orta ve ağır dereceli böbrek yetmezliği olan hastalarda genellikle dolaşımda 1,25(OH)2D3 konsantrasyonu düşük veya ölçülemez düzeydedir. GFR %33’ün altına indiğinde ise böbrekte yetersiz 1alfa hidroksilaz rezervi nedeniyle 1,25(OH)2D3 konsantrasyonu düşer.(10) Hiperfosfatemi: Kronik

böbrek

yetmezliğinde

sık

görülen

bir

komplikasyonu

olan

sekonder

hiperparatiroidizm düşük kalsiyum veya yüksek fosfor düzeylerine bağlı olarak paratiroid

bezlerindeki aktivite artışı anlamına gelir. Bu durum kronik böbrek yetmezliğinde sık görülen

bir

komplikasyondur

ve

D

vitamini sentezinin azalmasına neden olur.

Dyt. Anıl Öztürk

39

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


D Vitamini İhtiyacımızı Nasıl Karşılayabiliriz? Günümüzde vücutta eksikliği

çok

fazla

görülen

D

vitamini, birçok hastalığın gizli

sebeplerini oluşturmaktadır.

Hak

görmeyen

ettiği

değeri

D

eksikliğinde

gereken

ciddiyet ile tedavi

edilmez ise farkında

büyük sağlık sorunlarına

olmadan

yol açabilir ve basit bir şekilde

geçilebilecekken

işleri

mantıklı

vücudun

hareket

vitamini,

çok daha fazla zorlaştırabilir. Bu ihtiyacını

temin

etmek.

daha

önüne yüzden yapılacak en

Bireylerin

iyi

beslendiklerini

düşünmelerine karşılık, D vitamini düzeylerinin düşük çıkmasının nedeni ise, D vitamini kaynakları hakkındaki bilgi eksikliğidir. O zaman D vitamininden yeterince faydalanmak için ne yapmalıyız bakalım. Ana Kaynak Güneş Işığı D vitamini gereksinimlerimizi karşılamak için en iyi kaynak güneş ışınlarıdır. Derinin hafif pembeleşmesine yetecek sürede güneşlenmeyle (15-30 dakika) ağızdan alınan 2000 IU D vitaminine eşit miktarda D vitamini oluşmaktadır. Fazla güneşlenme ile vücutta daha fazla D vitamini oluşacağına dair bazı inanışlar bulunmaktadır. Ancak aşırı güneşlenme ile D vitamini etkinliği göstermeyen bazı bileşikler oluşur. Bu sebeple aşırı güneşlenme değil doğru zamanda doğru miktarda güneşlenme önemlidir. Doğru Güneşlenme Nasıl Olmalıdır? Ülkemizde D vitamini sentezi nisan – kasım ayları arasında olmaktadır. Bu aylar arasındaki aylar dışında yani kış aylarında güneşlenmenin etkisi çok azdır. Etkisinin fazla olduğu yaz aylarında ise saat 10.00-16.00 arasında güneşlenme deri kanserleri oluşum riskini arttırmaktadır. Bu nedenle insanlar koruyucu kullanmaktadır. Koruyucu kullanılan ciltte D vitamini oluşumu azalmaktadır. Güneşin eğik geldiği sabah ve akşam saatleri ve kış günlerinde de D vitamini oluşumu azalmaktadır. Cam güneş ışınlarını kırdığı için, evde cam arkasında güneşlenme D vitamini oluşumunu engellemektedir. Kapalı giyim tarzı nedeniyle özellikle olabilmektedir. Kapalı alanlarda insanlarda (ev içinde veya ofiste) D

40

kadınlarda D vitamini oluşumu daha az çalışan, gün içerisinde dışarıya çıkmayan vitamini oluşumu azalmaktadır.


Koyu tenli insanlarda, açık tenlilere göre D vitamini oluşumu daha azdır. Hava kirliliği D vitamini oluşumunu azaltır. Obez bireylerde D vitamini yeterince oluşamaz, bu bireylerde D vitamini gereksinmesi daha fazladır. Obez bireylerde antikonvülsan, glukokortikoidler ve AIDS tedavisi gören bireylerde, önerilen D vitamini alım düzeylerinin 2-3 katı almaları gerekmektedir. Besinler ile D Vitamini İhtiyacımızı Karşılayabilir Miyiz? Beslenmemiz çok çeşitli ve düzenli olsa dahi D vitamini eksikliği oluşabilir. Çünkü yağlı balıklar dışında hiçbir besin kaynağı (Normalin üzerinde tüketilmiş olsa bile)

D vitamini ihtiyacını

karşılayamaz. Morina balığı (yağı ile), somon, sardalye gibi yağlı balıklar en iyi kaynaklardır. Haftada 3-4 kez yağlı balık tüketimi yetişkin bir bireyin gereksinimini karşılayabilir. Ancak süt, yumurta, karaciğer gibi besinlerin normal tüketimiyle D vitamini gereksinimi karşılanamaz. Ülkemizde yağlı balık tüketimi D vitamini ihtiyacını karşılayacak düzeyde değildir. Çoğu birey bu balık türlerini nadiren tüketmekte ya da hiç tüketmemektedir. Bu sebeple beslenme ile D vitamini ihtiyacını karşılamak zordur. Yapılan bir diğer hata ise balıkların kızartılarak tüketilmesidir. Kızartma işlemi uygulandığında balık D vitaminini kaybetmiş olur. Balıkları buğulama, fırın veya ızgara olarak pişirmek daha uygundur. Birçok ülkede sütler, D vitamini ile zenginleştirilmiştir ancak ülkemizde henüz böyle bir uygulama yoktur. Çözüm Nedir? Yaz aylarında güneşli havalarda 15-30 dakika kadar kollar ve bacaklar açık şekilde güneşlenme ile D vitamini ihtiyacımızı karşılayabiliriz.

Dyt. Berna ERYILMAZ

41

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Osteoporoz RaĹ&#x;itizm Vitamin D 42


Herkese tekrar merhabalar,

Turuncu Sağlık Dergisi’nin Ekim-Kasım ayı sayısıyla yeniden sizlerleyim. Bu sayıda size hazır 20 Ekim de Dünya Osteoporoz Günü iken; D vitamini ve kemik ilişkisini anlatmak istedim. Aslında eminim hepiniz bu ilişkiyi az çok biliyorsunuz ancak buyurun bir de bilimsel açıdan değerlendirelim.

D VİTAMİNİ VE KEMİK İLİŞKİSİ D vitamini, yağda eriyen, sekosteroid hormon olup, kalsiyum ve fosfatın barsaklardan emilimini

artırıp,

osteoidin

olgunlaşmasını

ve

mineralizasyonunu

uyararak

kemik

yapımında rol alır. Vitamin D'nin temel görevi çocuklarda büyüyen kemik dokusunun, erişkinlerde ise kemik yeniden yapımı; mineralizasyonu için gerekli kalsiyum ve fosfor konsantrasyonunu idame ettirmektir. Bir ön hormon olan D vitaminin deride sentezlenen kolekalsiferol (vitamin D3) ve besinlerle alınan ergokalsiferol (vitamin D2) olmak üzere iki kaynağı vardır. Normal koşullar altında insan vücudunda bulunan D vitaminin %90-95’i güneş ışınlarının etkisi ile deride sentez edilir. Özellikle içine katılmadıkça besinlerle alınan vitamin D’nin büyük bir önemi yoktur. Güneş ışığı temel kaynaktır ve yeterince faydalanılırsa ilave D vitamini almaya gerek yoktur. Bitkisel kaynaklarda vitamin D, öncül molekül şeklinde (ergosterol) bulunur ve vücutta vitamin D2’ye dönüşür. Vitamin D3 ile aynı fonksiyona sahip olan besin kaynaklı vitamin D barsaktan emildikten sonra lenf damarları ile karaciğere aktarılır. D vitaminlerinin, çocukluk çağı kemik hastalıklarının önlenmesinde etkileri yıllardır bilinmektedir. D vitamini eksikliği tüm dünyanın problemidir ve artık pandemik olarak tanımlanmaktadır. Vitamin D düzeyi düşüklüğü yalnızca basit bir biyokimyasal bozukluk olmayıp; beraberinde kemik yapım-yıkım hızında artma, osteporoz ve hafif osteomalazi ve kalça ya da diğer kemiklerdeki kırık olasılığında artma gibi fizyolojik, klinik ve patolojik bulgulara yol açmaktadır. Kemik formasyonundaki bozulmanın yanı sıra proksimal kas güçsüzlüğüne ve nöromusküler koordinasyonda bozulmaya neden olduğundan düşmelere yatkınlığı ve kırık riskini artırıp, ağrı ve fonksiyonel kısıtlılığa neden olarak yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Yeterli kalsiyum alımı büyüme sırasında kemik oluşumunu, yaşlı popülasyonda yaşa bağlı

kemik kaybının yavaşlamasını ve kırıkların azalmasını sağlar. Kalsiyum ve süt ürünlerinin alımının arttırıl-ması ulaşılan tepe kemik kütlesinde artışa yol açar. Kemik kitlesinin adölesan çağda artması sadece yaşlı dönemde kırığa karşı koruma sağlamaz, aynı zamanda gençlikteki kırıkları da önleyicidir. Korunma için kalsiyum dozu, orta yaşlarda 25 mmol/gün; ileri yaşlarda 37,5 mmol/gündür. İnsan yaşamının farklı evrelerinde kemik mineral yoğunluğu değişmektedir. Çocukluk ve adolesan dönemde kemik yoğunluğu hızla arttığı için beslenme önemli bir yere sahiptir.

43

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Maksimum kemik yoğunluğu 25-35 yaşları arasında oluşurken, ilerleyen yaşlarda kalsiyum alımı artsa da kemik yoğunluğu artmamaktadır. Adolesan dönemde optimal kemik yoğunluğuna ulaşılmasında belirleyici unsurlar; genetik yapı, beslenme ve fiziksel aktivite durumudur. Yetişkinlik ve ilerleyen dönemde yaşa bağlı kemik kaybı besin öğeleri, fiziksel aktivite ve hormonal duruma göre değişmektedir. Kemik yoğunluğunun az olması veya yıkımın artması osteoporoz ve osteoporotik kırıkların artmasında risk faktörü olduğu bildirilmektedir. Çalışmalarda, obezitenin D vitamini eksikliği ve yetersizliği için risk oluşturduğu belirtilmektedir. Obezlerde D vitamininin yağ dokusunda

sekestrasyona

uğrayıp,

biyoyararlanımının

daha düşük olması, sebep olarak düşünülmektedir. Düşük veya

yetersiz

vitamin

D

düzeyleri,

kalsiyum

absorbsiyonunda azalma, parathormon (PTH) düzeylerinde

artışla artmış kemik rezorpsiyonu ve kemik kaybına neden olarak osteoporoz gelişiminde rol oynamaktadır. Vitamin D eksikliği özellikle postural denge ve yürüyüş için gerekli olan alt ekstremitenin yük taşıyan antigravite kaslarını etkilemektedir. Yaşlılarda serum 25(OH)D vitamini konsantrasyonu ile düşmeler arasında anlamlı korelasyon bulunmaktadır. Vitamin D eksikliği olan yaşlı popülasyonunda vitamin D takviyesinin kas gücünü, yürüme mesafesini ve

fonksiyonel

yetenekleri

artırdığı,

düşmeleri

gösterilmiştir. (1) Bir çalışmada yaşlı kadınlarda 3 ay 1-α-hidroksivitamin D kullanımının tip II kas liflerinin görece sayı ve hacmini artırdığı bulunmuştur. (2) D

vitamini

eksikliği

mineralizasyonunu

kemik

azaltarak,

güçsüzlüğüne

ve

kas

nöromusküler

koordinasyonda bozulmaya neden olarak düşmelere yatkınlığı, kırık riskini artırmaktadır ve böylelikle

bireylerin

yaşam

kalitesini

azaltmaktadır. D vitamini için en önemli kaynak güneş ışığıdır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de ev içinde daha çok vakit

geçirilmesi,

giyinme, sakınma

geleneksel

güneşin amaçlı

zararlı yüksek

kapalı

etkilerinden faktörlü

güneş

kremi

kullanımı, hava kirliliği gibi nedenlerle güneş ışığı alım azlığına bağlı D vitamini yetersizliği daha

sık

görülen

gelmektedir.

44

bir

sorun

haline

ve

nonvertebral

kırıkları

azalttığı


Bu nedenle tüm yaş gruplarında D vitamini yetersizliği veya eksikliği olabileceği düşünülerek gerekli olgularda araştırma yapılıp tedavi başlanmalıdır. Deri kanseri açısından, güneşlenme birçok hasta ve doktor tarafından dikkatle önerilmekte olup, kol ve bacakları, saat 10:00–15:00 arasında haftada 2 kez 5-30 dakika güneşe tutmak D vitamini eksikliğini önlemede tavsiye edilmektedir (3). Yeterli güneş ışığı alamayan çocuklar ve erişkinler ise yeterli serum D vitamini seviyesine ulaşmak için 800-1000 IU/gün D vitamini almalıdır (4). D vitamininden zengin besinler arasında ise; balık yağı, süt ve süt ürünleri, istiridye, tofu ve soya sütü, yumurta, mantar, sardalye, uskumru, somon bulunur. Bitkilerden maydanoz, ısırgan otu, yoncada mevcuttur. Bazı ülkelerde süt ve süt ürünleri, ekmek, tahıllar D vitamini ile zenginleştirilmektedir. Ülkemizde henüz böyle bir uygulama yoktur. Bazı hastalıklar, bağırsaklarda D vitamini emilimini engeller. Çölyak hastalığı, Crohn hastalığı ve kistik fibrozis bu hastalıklar arasında sayılabilir. Mide veya bağırsakların bir kısmının çıkarıldığı veya aşırı şişmanlık tedavisinde uygulanan gastrik-bypass ameliyatları sonrasında da D vitamini eksikliği görülebilir.

Dyt. Sümeyye Şükran ÖZKELEŞ

45

Diyetisyen gözünden sağlık ve


D VİTAMİNİ VE OBEZİTE İLİŞKİSİ Obezite gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en önemli sağlık sorunları arasında yer almaktadır. Obezite genel olarak bedenin yağ kütlesinin yağsız kütleye oranının aşırı artması sonucu boy uzunluğuna göre vücut ağırlığının arzu edilen düzeyin üstüne çıkmasıdır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından obezite, sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi olarak tanımlanmıştır. Obezite gün geçtikçe tüm dünyayı etkisi altına almaktadır. 2008 yılında fazla kiloluların sayısı 1,4 milyar iken 2015 yılında 2,3 milyara yükselmiştir. Obezite, 2008 yılında 400 milyon insanda görülürken 2015 yılında 700 milyona yükselmiştir. Ülkemize baktığımızda ise; “Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması-2010” ön çalışma raporuna göre Türkiye’de obezite sıklığı Erkeklerde %20,5 Kadınlarda ise % 41,0 Toplamda % 30,3 olarak bulunmuştur. Peki, hangi sağlık sorunlarına neden olur? İnsülin direnci, Hiperinsülinemi, Tip 2 Diabetes Mellitus, Hipertansiyon, Koroner arter hastalığı, Hiperlipidemi – Hipertrigliseridemi, Metabolik Sendrom, Bazı kanser türleri (kadınlarda safra kesesi, endometriyum, yumurtalık ve meme kanserleri, erkeklerde ise kolon ve prostat kanserleri ), Karaciğer yağlanması, Astım, Felç, Solunum zorluğu, Gebelik Komplikasyonları, Özellikle sık aralıklarla ağırlık kaybetme ve kazanma sonucunda deri altı yağ dokusunun fazla olması nedeniyle deri enfeksiyonları, kasıklarda ve ayaklarda mantar enfeksiyonları… Ve daha sayamayacağımız birçok sağlık sorununa öncülük etmekte, bu yüzden obezite bir ‘Hastalık’ olarak ifade edilmektedir. ‘Hastalık’ olarak nitelendirilen obezite ile mücadele etmek için çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Son yıllarda üzerinde durulan D vitamininin obezitedeki rolü ve öneminden bahsedelim. Yağda çözünen bir vitamin olan D vitamini besinler veya güneş ışığı yardımıyla vücuda alınır. Karaciğer ve böbreklerde değişime uğrar ve daha etkin kimyasal yapıya kavuşur. Kan kalsiyum seviyesinin ayarlanmasında paratiroid hormonu ile birlikte rol alır. Kandaki D vitamini düzeyi 20ng/ml’den 32ng/ml’a çıkarıldığında incebağırsaklardan kalsiyum emiliminin %45-65 oranında arttığı saptanmıştır. Kandaki D vitamini düzeyinin 30 ng/ml’dan düşük olmaması önerilir. Kore’de yapılan bir çalışmada 7-9 yaş arası çocukların serum D vitamin düzeyleri (25(OH)D) ile adipoz doku arasında ters ilişki olduğu saptanmıştır. Serum D vitamin düzeyleri obez çocuklarda daha düşük bulunmuştur. Brezilya’da 10 yaş ve üzeri çocuklarda yapılan bir çalışmada ise D vitamininin, ağırlık kazanımı ile doğrudan ilişkili olan FTO genini modifiye ettiği görülmüştür. Yapılan çalışmalarda serum D vitamini düzeyinin önemli ölçüde yüksek BKI, bel çevresi ve serum triaçilgliserollerle, düşük HDL seviyesi ile ilişkili olduğu görülmüştür. D vitamini yağda çözünen bir vitamin olmasına karşın obez bireylerde serum düzeyi düşük olabilmektedir.

46


. D vitamini ve Kalsiyum arasındaki ilişkiler incelendiğinde, kalsiyum alımının obezite ile ilişkisi değerlendirilmiş ve düşük kalsiyum alımının kalsitriol oranını artırmasıyla, steroid hızlı membran yanıt ile ilişkili tanımlanan D vitamini membran reseptörleri tarafından adipositlere kalsiyum akışını teşvik ettiği, devamında intraselüler kalsiyum düzeyinin arttığı sırasıyla, yağ asidi sentezinin arttığı lipazın inhibe edildiği ve lipogenezin arttığı ve sonucunda vücut yağ oranının arttığı gözlenmiştir. Üstelik kalsitriolün metabolizma, diyete bağlı termogenez ve vücut ağırlığı kontrol düzenlenmesinde rol oynayan eşleşmemiş protein-2 ekspresyonunu inhibe ettiği gözlenmiştir. Bireylerin günlük almaları gereken D vitamin düzeyi 400 IU (10mcg)’dır. Bu değer çocuk, genç ve yetişkinler içindir özel durumlarda değişkenlik gösterir. Ülkemizde D vitamini alım düzeyi günlük ihtiyacın 10’da 1’ i kadardır.(TBSA2010 verilerine göre) Yapılan bir çalışmada Asya toplumundaki mortalite oranlarındaki artışın D vitamini düzeyleri ile ilişkili bulunmuş, mekanizmaları tam anlamıyla aydınlatılamamış olmasına rağmen tümör oluşumlarının, kardiyovasküler hastalıkların, otoimmün hastalıkların, metabolik hastalıkların, enfeksiyonların oluşumunda D vitamini ve beslenme ilişkisi olduğu saptanmıştır. Bazı besinlerin içeriğinde D vitamini bulunur. Sağlıklı beslenme düzeninde bu besinler yeterli ve dengeli tüketildiğinde D vitamini düzeyinde artış görülebilir. 70 derece enlemindeki Norveç’in bazı bölgelerinde UVB’nin olmadığı kışlarda, morina balığı mevsimi çakışır ve yerliler D vitamini ihtiyacını morina balığından sağlarlar.

ULUSAL SAĞLIK ENSTİTÜSÜ, GIDA TAKVİYELERİ OFİSİ YİYECEKLER PORSİYON BAŞINA IU Morina Balığı Karaciğer Yağı, 1 1.360 yemek kaşığı Somon Balığı Pişirilmiş, 100 gr 360 Uskumru Balığı Pişirilmiş, 100 gr 345 Ton Balığı, Yağda Konserve, 100 200 gr Sardalya, Yağda 250 Konserve,YağıSüzülmüş, 50gr D Vitamini Takviyeli Süt, 1 fincan 98 Margarin, Takviyeli,1 yemek 60 kaşığı 1 BütünYumurta Sarısı 20 Dana Ciğeri, Pişmiş, 100 gr 15 İsviçre Peyniri, 30 gr 12

‘Sağlık İçin Beslenin’

Dyt. Elif Melek Avcı 47

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


D VİTAMİNİ İLE DİYABETİ

ÖNLEYEBİLİR MİYİZ? Her

geçen

gün

diyabete

yakalanma

olasılığının biraz daha arttığı şu günlerde güneşten

daha

da

faydalanmak

için

yürüyüşler yapın, balkonlara çıkın. Neden mi? Çünkü son yapılan çalışmalara göre diyabet sıklığı ve D vitamini eksikliği arasında ciddi bir ilişki olduğu anlaşıldı. İnsan vücudunda D vitamini durumu 25(OH) vitamin D dediğimiz vitamin D’nin türevi ile

anlaşılır. Serum 25(OH) D düzeyi güneş ışığına maruziyet, yaşanılan bölgenin deniz seviyesinden yüksekliği, deri pigmentasyon yoğunluğu, yaş, beslenme ve kapalı kıyafet giyimiyle alınan D vitamini miktarına göre değişmektedir. Referans olarak 30 ng/ml belirlenmiştir. Bu değerin altındaki değerler yetersiz olarak nitelendirilirken 10 ng/ml altını ise eksiklik olarak kabul etmişlerdir. Yanlış uygulanan bazı diyetler sonucunda, D vitaminin alımındaki eksiklik sonucu vücudumuzda hücre içi ve hücre dışı kalsiyum dengesindeki bozukluğun insülin salınımında değişikliğe yol açabileceği düşünülmektedir. Bu durum ise bizlere Vitamin D eksikliğinin Tip 1 ve Tip 2 Diyabet arasındaki ilişkiyi desteklediğini göstermektedir. Gelişmekte olan ülkelerde Tip 2 Diyabet sıklığı artmaktadır. Yapılan araştırmalara göre ise 2030 yılında dünya çapında yaygınlığının %4,4 olması beklenmektedir. Bu değeri görmezden gelebilir miyiz peki? Yapılan bir araştırmaya göre; -Normal glikoz seviyesine sahip 65 yaş üzerinde 221 gönüllüde 700 ünite D3 vitamini ve 500 mg kalsiyumun birlikte uygulanması ile glisemi ve insülin direncinde herhangi bir değişim görülmemiştir.

-Ancak açlık kan şekeri yüksek olan kişilerde aynı kombinasyonun uygulanması ile plasebo grubuna oranla açlık kan şekeri ve insülin direncinde artışın belirgin bir şekilde düşürüldüğü gözlemlenmiştir.

48


-Finlandiya da 17 yılda tamamlanan bir araştırmaya göre D vitamini düzeyi çok yüksek olanlarda Tip 2 diyabete yakalanma riski %40 azaldığı tespit edilmiştir. Çalışmaya katılan 4000’den fazla kişi arasında Tip 2 diyabet tanısı koyulan 187 bireyde yaş, cinsiyet ya da mevsime bağlı olmaksızın D vitaminin en düşük düzeyde olduğu belirlenmiştir.

-Kore’de D vitamini yetersizliği ve Tip 2 diyabet arasındaki ilişkiyi inceleyen geniş ölçekli toplum tabanlı çalışmalar etnik kökene göre farklı yapıda sonuçlar göstermiştir. Tip 2 Diyabet, D vitamini yetersizliği ve metabolik sendrom prevelansı arasında nispeten uygun korelasyon bulunmuştur. Sonuçlar Kore halkı için D vitamini yetersizliğinin ciddi bir diyabet riski taşıdığını göstermektedir.

Erken çocukluk döneminde D vitamini takviyesi ile ileri yaşlarda Tip 1 Diyabeti önlemede önemli bir role sahip olduğunu söylenmektedir. Bu yüzden çocuğunuzun dışarı çıkıp oynamasını ve güneşten faydalanmasını sağlayın. Aynı zamanda bir doktora giderek D vitamini değerlerini öğrenin. Anne adaylarının dikkatine! Gestasyonel diyabet dediğimiz gebelerde ortaya çıkan şeker hastalığını şeker yüklemesi ile tespit edebiliyoruz. Bu dönemde belirlenen diyabet hem anne sağlığı hem de bebek için çok önemli. Çünkü ilerleyen dönemlerde dikkat edilmezse hem anne de hem de bebek de kalıcı olabiliyor.

Yapılan çalışmalara göre gebelerde D vitamini yetersizliği diyabet riskini arttırmaktadır. Yapılan araştırmaların literatürlerinde de belirtildiği gibi D vitamini ve gestasyonel diyabet arasındaki ilişkiyi inceleyen az sayıda çalışma vardır. Daha kapsamlı çalışmalarda bu konuda net bir bilgi söylenebilir. Diyetisyen tarafından gebelik öncesi dönemden başlayarak gebelik süresince anneye verilecek yeterli ve dengeli beslenme eğitimleri ile D vitamini yetersizliği ve gestasyonel diyabet riski azaltılabilir. gestasyonel

diyabete

Gestasyonel diyabetli annenin beslenmesinin izlemi ile bağlı

anne

ve

bebekte

oluşabilecek

komplikasyonlar

engellenebilir. D vitamini tabir-i caizse mucizevi bir vitamindir. Eksikliğinde ise birçok rahatsızlığı beraberinde getirdiğini öğrendiğimize göre; son güneşli günleri iyi değerlendirin ve eğer eksikliğiniz ciddi bir boyuttaysa bir doktor kontrolünde takviye almayı unutmayın. Sağlıklı günler. Sevgiyle kalın...

Stj..Dyt. Büşra DOĞAN 49

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


POLİKİSTİK OVER SENDROMUNDA BESLENME Polikistikover sendromu (PKOS) üreme çağındaki kadınlarda sık görülen endokrin bozukluklardan biridir. PKOS adet düzensizliği, amenore (tüylenme),

(regli

olamama),

akne,

infertilite

(kısırlık),

hirşutizm

(saç

dökülmesi)

ve

alopesi

polikistikoverler ile karakterizedir. Başta insülin direnci olmak

üzere diyabet,

koroner

kalp

hastalığı,

dislipidemi, santral obezite ve metabolik sendrom gibi ciddi sağlık sorunları ile de ilişkilendirilen karmaşık bir hastalıktır.

D Vitamini ve PKOS ilişkisi PKOS’lu kadınlarda D vitamini yetersizliği sıklıkla rastlanan bir durumdur fakat hastalığın nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu pek çok araştırmaya konu olmuştur.

PKOS

hastalarında D vitamini seviyesinin araştırıldığı çalışmaların çoğunda D vitamini seviyesi kontrol grubuna göre düşük, bir kısmında yüksek ve bazısında ise benzer bulunmuştur. Metabolik sendromun gelişmesinde D vitamini eksikliğinin rolü olduğunun ortaya çıkması ile PKOS hastalarında görülen metabolik sendromun D vitamini eksikliğine bağlı olabileceğini savunan çalışmalar yayınlanmıştır. Ayrıca D vitamini eksikliğinin insülin direnci, tip 2 diyabet ve dislipidemi ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Fakat yapılan bir

çalışmada D vitamini eksikliğinin insülin direnci ile değil obezite ile ilişkili olduğu yayınlanmıştır. Başka bir çalışmada ise ciddi D vitamini eksikliği olan PKOS hastalarında beden kitle indeksinden bağımsız olarak daha fazla insülin direnci olduğu izlenmiştir. D vitamini eksikliğinin gelecekteki hiperglisemi ve insülin direnci ile yakından ilişkili olduğunu savunan araştırmalar da mevcuttur. Yapılan başka bir çalışmada D vitamini eksikliği ile kalsiyum yetmezliğinin PKOS’ ta görülen adet düzensizliğiyle yakından ilişkili olduğu bildirilmiştir. Bu etkileri nedeniyle D vitamini eksikliğinin PKOS semptomlarını arttıracağı düşünülebilir. Bu nedenle D vitamin düzeylerinize baktırdıktan sonra takviye vitamin kullanılabileceğini söyleyebiliriz. PKOS VE BESLENME TEMELLERİ Pkos bulunan kadınların %40- 60’ı obezdir ve bu hastalarda hipotiroid ve insülin direnci sıklıkla karşılaşılan bir durum olduğundan bu hastalar kilo vermede veya korumada sorun yaşar. İnsülin hassasiyetini arttırmak; beslenme, kilo kaybı ve ilaçlarla mümkündür. PCOS’lu kadınların sağlıklı bir kiloda olması, kilo almaması ve düzenli egzersiz yapması insülin direncinin kötüleşmemesi için büyük önem taşımaktadır. Bu hastalarda düşük oranda bir kilo kaybında bile (%2-5) hastalık bulguları azalır, gebe kalma şansları artar.Bu nedenle beslenme ve hareket gibi yaşam tarzı faktörleri oldukça büyük önem taşır.

50


1. Kan şekerini dengede tutabilmek için diyetin basit karbonhidrat içeriği azaltılarak düşük glisemik indeksli bir diyet uygulayın. Örneğin; pirinç yerine bulgur, beyaz ekmek yerine tam tahıllı ekmekleri tercih edebilirsiniz. 2.

Glisemik

indeksi

yüksek

besinlerden

uzak

durun.

Glisemik

indeksi

yüksek

yiyecekler; şeker ve içerisine şeker giren her şey, hazır gıdalar, şekerli-gazlı-alkollü içecekler, beyaz undan yapılmış yiyecekler, pirinç, makarna, patates, bezelye, mısır, havuç, üzüm, kavun, incir, muz. 3. Kan şekerinizi dengede tutmak ve tatlı krizlerini önlemek için tarçından yararlanabilirsiniz. 4. Az az sık sık beslenin. Yemek yemek için acıkmayı beklemeyin 2,5-3 saat ara ile bir şeyler tüketin. 5. Lif alımınızı arttırın. Bunun için sebze, meyve, kuru baklagil tüketimine ağırlık verin. 6. Beslenmenize kaliteli yağlar ekleyin. Örneğin; margarin, tereyağı, kaymak, sakatatlar gibi doymuş yağlar yerine zeytinyağı, avokado, fındık, badem vb. tercih edin. 7. Tam yağlı süt ve süt ürünleri yerine yarım yağlı veya light olanları tercih edin. 8. Omega-3 yağ asidinin diyette arttırılmasının insülin direncini, androjen salınımını azalttığı ve hastalığın seyrini olumlu yönde etkilediği bilinmektedir. Bu nedenle iyi omega-3 kaynakları olan balıkları (özellikle uskumru, tuna, ringa, somon ve sardalye), cevizi, keten tohumunu diyetinize ekleyebilirsiniz. Gerekirse takviye omeg-3 de kullanabilirsiniz. 9. Pkos ödeme sebep olduğundan hayatınızdan tuzu çıkartıp yerine baharatları ekleyin.

Turşu ve maden suyunu sınırlandırın. Günlük 2-2,5lt su tüketin. 10. Düzenli egzersiz insülin direncinin iyileşmesine katkıda bulunur. Bu yüzden kendinize yapmaktan zevk aldığınız bir etkinlik, spor ya da egzersiz bulun ve bunu hayatınıza yerleştirin.

Dyt. Aynur Altaş

51

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Multiple Skleroz (MS) Multiple Skleroz (MS) Nedir? Bulguları Nelerdir? Multipl skleroz (MS), genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi ile oluşan, kadınlarda görülme sıklığı daha fazla olan ve genellikle 20-40 yaşları arasında görülen, beyni ve omuriliği tutan merkezi sinir sisteminin otoimmün (özbağışıklık), enflamatuvar ve demyelinizan hastalığıdır. Otoimmün kelimesiyle kastedilen, bağışıklık sisteminin vücudun kendi hücrelerini tanıyamaması üzerine, yabancı madde muamelesi yaparak onları yok etmesidir. Sinir hücrelerindeki liflerin yalıtım maddesine myelin adı verilir. Bilinmeyen nedenlerle bu myelin kılıf zarar gördüğü zaman beyinde beyaz lekeler oluşmaya başlar. Beyinde oluşan beyaz lekelerin en büyük nedeni multiple skleroz (MS) hastalığı olduğu için bu hastalık, beyinde nokta nokta kayıpların oluşması olarak da tanımlanır, sevgili okuyucum. MS beynin görme, yürüme, konuşma gibi fonksiyonları üzerine etki eder. Multipl denmesinin nedeni, beyin ve omuriliğin birçok alanına etki etmesi ve belirtilerinin hafif ya

da ağır olabilmesidir. Aniden ortaya çıkıp bir anda kaybolabilir. Skleroz denmesinin nedeni ise, hastalık beyin ve omuriliğin hasarlı alanlarında skleroz plakalar yani sertleşmiş dokular oluşturur ve bulaşıcı değildir. Hastalığın başlıca bulguları; yorgunluk, his ve yön kaybı, görme, yürüme koordinasyon problemleri, mesane ve bağırsak fonksiyonlarında bozulma, emosyonel (duygusal) değişiklikler, depresyon ve daha az sıklıkla konuşma, yutkunma zorluğu ve titremedir. MS’in günümüzde uygulanmakta olan kesin bir tedavisi henüz yoktur. Ancak MS’te immün sistem (bağışıklık sistemi), myeline zarar verdiği için bu hastalarda immün sistemi baskılayıcı bir tedavi yoluna gidilir.

52


MS ve Vitamin D İlişkisi D vitamini ile MS arasındaki ilişkiyi anlamak için 2015 yılında Kanada McGill

Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı, genlerindeki düşük D vitamini eğilimi olanlarla olmayanlar arasında MS yaygınlığını araştırmıştır. PLoS Medicine Dergisi'nde yayınlanan bulgular, genlerindeki D vitamini

seviyesi

daha

düşük

olanların

MS

hastalığına yakalanma olasılığının daha yüksek olduğu sonucunu ortaya koymuştur. Aynı zamanda Vitamin D’nin kemik yoğunluğunu artırıcı etkisinin de MS’de yararlı olduğu bilinmektedir. Bu yüzden MS riski olan insanların Vitamin D ve kalsiyum alımına dikkat etmeleri önerilir. Aynı şekilde MS hastalarının osteoporoz riski de bulunduğundan kalsiyum alımı yine önem arz etmektedir.

Ancak! D vitaminin gereğinden fazla alınması toksik etki yaratarak D vitamini zehirlenmesi denilen bir tablo yaratır. Bu durumda kan kalsiyumu yükselir (hiperkalsemi) ve buna bağlı sağlık sorunları ortaya çıkabilir. D vitaminin çok alınması durumunda; yumuşak dokularda (kalp, akciğer) kalsiyum birikimi ve buna bağlı işlev bozukluğu, böbrek taşı oluşumu, kusma, kas güçsüzlüğü görülebilir. Aslında diğer yandan, D vitaminin hem eksikliği hem de fazlalığı MS'de kas güçsüzlüğüne neden olabilmektedir. Ayrıca, D vitamini düzeyinden bağımsız olarak MS zaten kas güçsüzlüğü yapabilen bir hastalıktır. Yani kimi zaman, MS'de bir sorunun kaynağının ne olduğunu anlamak hekimler için de çok güç olabilmektedir.

Sonuç olarak; MS’in önlenmesi ve tedavisi konusunda D vitamininin kullanımı konusu giderek daha fazla önem taşımaktadır. D vitamini takviyesi MS’i ortadan kaldıran bir özelliğe sahip olmasa da kimi sorunları giderme potansiyeline sahiptir. MS’li bir bireyin D vitamini düzeyini ölçtürmesi, doktorunun dikkatini bu yöne çekmesi önem arz etmektedir. D vitaminin dışarıdan ilaç olarak alınmasından daha önemlisi ise kolayca ulaşılabilecek yiyeceklerden ve güneşten elde edilmesi olarak da düşünülebilir.

53

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


Bilim

dünyası

hali

hazırda

bireylere

ek

D

vitamini

vermenin

MS'i

hafifletip

hafifletemeyeceğini ya da önleyip önlemeyeceğini belirlemek amacıyla deneyler yapmaya devam etmektedir, dolayısıyla bu hastalar uzman hekimlerinin fikirlerini almadan bireysel bir tercih ile D vitamini preparatları kullanmamalıdır. MS ve Vitamin B12 ilişkisi Kobalamin olarak da bilinen vitamin B12, ilk kez 1940’lı yılların sonlarında tanımlanarak pernisiyöz anemi tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. Vitamin B12 insan vücudunda sentezlenemediğinden beslenmeyle dışarıdan alınmalıdır. Sağlıklı beslenen bir insan vücudunda 2 mg karaciğerde ve 2 mg da vücudun diğer bölgelerinde olmak üzere toplamda 4 mg vitamin B12 depolanır. Kobalamin eksikliği geliştiğinde ise gereken vitamin B12, 3 veya 6 yıla kadar bu depolardan karşılanabilmektedir. Hayvansal kaynaklarda ve özellikle sakatatlarda bulunan vitamin B12, kırmızı kan hücrelerinin yapımında ve sinir sisteminin fonksiyonlarının düzenlenmesinde görev alır. B12 vitamini DNA sentezi, eritrosit üretimi ve myelin kılıf sentezi gibi birçok olayda folik asitle (B9) birlikte çalışmaktadır. Yazının başında da bahsettiğim bu myelin kılıf, sinir hücrelerinin dışını sarar ve sinir hücreleri boyunca sinyal iletimini hızlandırır. B12 eksikliğinde sinir hücrelerinin fonksiyonları bozulur. Buda; hissizlik, ağrı ve karıncalanma hissi veya yanmaya neden olur. Ayrıca, zihinsel fonksiyonlarda bozulmaya neden olabilir. Buradan da anlayacağınız üzere vitamin B12 eksikliğinde görülen belirtiler, MS semptomlarına benzemektedir. MS’li hastaların ise kan B12 vitamin düzeylerinin genellikle düşük olduğu görülmüştür. Merkezi sinir sisteminde, sinir liflerinin demiyelizasyonuna (myelin tabakası kaybı) neden olan durumlardan en iyi 4 bilinenleri: doğuştan B12 metabolizması bozukluğu ve sonradan B12

eksikliği gelişmesidir. MS ise merkezi sinir sisteminde demiyelizasyona neden olabilen diğer bir bozukluktur. Çalışmalarda, multipl sklerozu (MS) olanların serumdaki, eritrosit içindeki ve merkezi sinir sistemindeki B12 seviyelerinin düşük olduğu gösterilmiştir. MS ile aynı anda B12 eksikliği olması ise hastalığın şiddetini arttırabilen bir etkendir. Japonya’da 1994’te yapılan bir çalışmada, MS tedavisinde B12 etkinliği araştırılmıştır. MS’li hastalarda serum B12 seviyesi normal iken, ‘bağlı olmayan B12’ bağlama kapasitesinde azalma saptanmıştır. Bu eksiklik de B12’nin hücre içine taşınmasında soruna yol açmaktadır. Diğer bir deyişle, B12’ye kapılar açılmamaktadır. Aynı çalışmada şiddetli MS’i olan 6 hastaya 60 mg/gün oral metilkobalamin verilmesi ile görsel ve işitsel uyarı

iletiminde %30 oranında düzelme saptanmıştır. Motor fonksiyonlarda ise düzelme olmamıştır. Bu sonuçlara göre, afferent (uyarıları merkezi sinir sistemine götüren) duyu yolları B 12’den fayda görürken, efferent(uyarıları merkezi sinir sisteminden getiren) duyu yolları fayda görememektedir.

54


MS ve Beslenme Tedavisi MS’i tedavi eden bir beslenme şekli olmamakla birlikte hastalığın seyrini olumlu etkileyen bazı noktaları sizinle paylaşmak istiyorum. Oregon Tıp Okulu Profesörü Roy Swanks uzun yıllar önce MS hastaları için bir beslenme modeli geliştirmiştir ve bu beslenme modeli temelde kötü yağlardan uzak durarak, omega-3 yağ asitlerinden yüksek tüketmeyi ve bununla birlikte meyve-sebze, yüksek tahıl içeren besinleri tercih etmeyi önerir ve bu sayede hastaların yaşam kalitesini artırmaktadır. - Swank’a göre zeytinyağı, susam yağı, yalancı safran, keten tohumu, soya fasulyesi, yerfıstığı beslenmede sıklıkla tercih edilmelidir. - Omega-3 yağ asitlerinden zengin beslenme MS hastalarında otoimmün yanıtı azaltarak beyne kan gidişini hızlandırır ve myelin kılıfa katılarak sinir iletimini iyileştirir. Omega-3’ten zengin beslenmek için; haftada 2 gün balık (özellikle EPA ve DHA’ dan zengin omega-3 kaynakları olan; somon, uskumru, sardalye, ringa, ton balığı) yemek önemlidir. Diğer bir omega-3 çeşidi olan ALA ise keten tohumunda iyi derecede bulunur, MS hastaları günde 1 tatlı kaşığı keten tohumunu beslenmelerine ekleyebilirler. Bunların yanı sıra doymuş yağ tüketimini azaltmak bu beslenme modelinde önemlidir. Tereyağı, içyağı, kuyruk yağı gibi katı yağlar azaltılmalıdır. Bununla birlikte suni yollarla doyurulan margarinde tüketilmemelidir. Beslenmede kırmızı ete başlangıçta izin verilmese de bir süre sonra izin verilen ölçülerde tüketilebilir.

MS hastalarında bağırsak fonksiyon

bozukluğundan dolayı konstipasyon (kabızlık) ve diyare(ishal) sorunları sık görülmektedir. Konstipasyon durumunda lifli beslenme ön plana çıkarılmalı, bol su içilmeli (2-2,5 lt/gün), tam tahıllı ürünler tercih edilmelidir. Kuru baklagillerden faydalanılmalı, sebze-meyve

tüketimi artırılmalıdır. Diyare de ise bağırsak hareketlerini artıran liflerden kaçınılmalı örneğin tam tahıllı ekmek değil beyaz ekmek tüketilmeli, meyveler kabuksuz olarak yenilmeli ve vücuttan su kaybı olacağından bol su (2-2,5 lt/gün) içmeye özen gösterilmelidir. İshali kesmeye yönelik, haşlanmış patates, az yağlı pirinç pilavı, yoğurt, ayran gibi seçenekler değerlendirilmelidir. Kafein içeren besinler sinirliliği ve uykusuzluğu artıracağı için gün içerisinde sınırlı sayıda tüketilmelidir. İçerisinde margarin bulunan ve işleme tabi tutulmuş hazır ürünlerden kaçınılmalıdır. Meyve ve sebzeler taze olarak mevsiminde tüketilmeli, hazır konserveler tüketilmemelidir. Uzun ve detaylı bir şekilde MS’i anlattıktan sonra yazar notu olarak şunu düşmek istiyorum; Eğer şuan sağlıklıysanız ancak ailenizde MS’li bir birey varsa korkmayın,

fakat önlem alın. D vitamini düzeylerinize düzenli baktırmanız, yeterli ve dengeli bir beslenme planına sadık kalmanız bunun için iyi bir başlangıç olacaktır. Eğer siz veya yakın çevrenizden birileri MS’li ise bu noktada yapabileceğiniz en güzel şey tedavi sürecinde kendinizi veya o bireyi rahatlatmak, yukarıdaki öneriler doğrultusunda beslenmenize/ beslenmesine özen göstermek ve gerekiyorsa bir diyetisyenden yardım almak olacaktır. Sevgiyle, sağlıkla kalın… Dyt. İzan IŞIK 55

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


 Esas olarak, güneşe aracılığıyla cildimiz

D vitamininin bir hastalık tedavi edici

tarafından oluşturulan D vitamini Farklı

olarak incelenmesi en iyi 10 araştırma

nutrientlerin özelliklede kalsiyumun

önceliklerimizden biridir.

emilimine yardımcı olur Vitamin D takviyelerinin MS’li insanlar için Vitamin D genelde ( resimler )larda

güvenli ve etkili bir tedavi olabileceğini

bulunur .

görmemiz için daha fazla klinik çalışmaya ihtiyacımız vardır .

Araştırmacılar, MS ile ilişkili olduğu bilinen bir gen ve vitamin D düzeyleri arasında bir

Fakat çok fazla D vitamini mide bulantısı ,

bağlantı bulmuşlardır.

anormal kalp ritmi ve böbrek taşlarına

neden olabilir . Eğer D vitamini düzeyleriniz MS ekvatordan daha uzak olan ülkelerde daha sık görülmektedir .

56

hakkında endişeleriniz var ise doktorunuza danışmalısınız.


57

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


HADİ D VİTAMİNİNİ NASIL ALIRIZ PRATİĞE DÖKELİM Dergi sayısı boyunca D vitamini hakkında epey bilgi sahibi olduk fakat vücuda alamadıktan sonra bize faydası olamayacağı için hemen bu bilgileri bir tarifle taçlandıralım. MANTARLI SOMON Genel olarak yağlı balıklar D vitamininden zengindir ve somon balığı da D vitamininden zengin balıklardan biridir. Oldukça kolay pişirimi vardır ve çeşitli soslarla tatlandırıp isterseniz yanına eklemeler yapıp afiyetle yiyebilirsiniz. Ben yanına düğme mantarlarını da ekleyip size tek öğünlük D vitamini şöleni hazırladım.

TARİF (tek porsiyon): 1 dilim ( 270 g) somon balığı 1 yemek kaşığı sızma zeytin yağı ¼ limon suyu 1 tatlı kaşığı kekik 1 diş sarımsak İstenilen kadar düğme mantar

YAPILIŞ: Limon suyu , zeytin yağı ve kekiği bir kapta karıştırın . Sarımsağı çok hafif dövüp sosa ekleyin ve somonu 15 – 20 dk. kadar marine edin. Bu sırada mantarları yıkayıp soyun ve 15 dk. kadar haşlamaya bırakın. Marine olmuş somonu 25-30 dk. 250 derece fırında pişirin. Balığınız piştikten sonra yanına mantarları ekleyip balığın yağıyla karışıp aromalanmasına izin verin . Eğer isterseniz yanına eklemeler yapabilirsiniz. AFİYET OLSUN :) 58


TATLI BİR BONUS : MEYVELİ CUP Ana yemeği yedik üstüne bir de tatlı yapalım Türk usulü olsun . Bu arada hem evdeki meyveleri değerlendiririz hem de hafif bir şeyler olur. Tabi aşureden yer kalırsa . TARİF ( 4 kişilik): 30 g yulaf kepeği 2 çay kaşığı nişasta 3 su bardağı süt ( yağlı yağsız tercihi size kalmış) 1 yemek kaşığı stevia ( yerine bal da kullanabilirsiniz )

1 silme tatlı kaşığı toz vanilya .( kakao gibi farklı tercihlerde de bulunabilirsiniz.) Mevsim meyveleri. YAPILIŞ: Tüm malzemeleri ufak bir tencerede karıştırıp kıvam alıncaya kadar kaynatın. Diyet bir pudinginiz olacak.( İsterseniz bu şekilde de değerlendirebilirsiniz ) Ardından istediğiniz meyveleri küp küp doğrayın. Son olarak bardakların en altına bir miktar puding üstüne mevsim meyveleri ve en üste puding olacak şekilde eklemelerinizi yapıp soğumaya bırakın. İsterseniz sunumdan önce tarçınla süsleyip servis edebilirsiniz. AFİYET OLSUN :)

STEVİA DEMİŞKEN : Paraguay ,Brezilya, Kolombiya, Meksika, Uruguay, Guatemala, Peru, Japonya ve Güney Kore gibi güney Amerika’nın birçok ülkesinde yetiştirilen stevia adındaki bir bitkinin yapraklarından elde edilen, çay şekerinden 250- 300 kat daha tatlı doğal bir tatlandırıcıdır.[1] Bu bitki diğerlerinden farklı olarak ısıya dayanıklı ,kimyasal içermez , ağızda acı bir tat bırakmaz ve lif içeriği yüksektir.[1] Şeker hastaları ile diğer insanlarda normal dozda stevia extratını sınırlama olmaksızın kullanılabileceği sonucuna varılmakla birlikte hala kullanımıyla ilgili şüpheler vardır.[1] Bazı araştırmacılar stevia bitkisinin ve çeşitlerinin içerisindeki flavonoid gibi bazı bileşiklerin antidoksidant, antimikrobiyel, anti fungual, antkarsinojenik, antiinflamatori ve antiradikal aktivitelerinin bulunduğunu bildirmelerine rağmen FDA henüz üzerinde yeterli bulgu bulunmadığından bunların gıda katkı maddesi ( gıda koruyucu maddesi) olarak kullanılmayacağını fakat gıda bileşenlerinden biri olarak güvenle kullanılabileceğini bildirmiştir.[1] Araştırmacılar, tatlandırıcıların verdiği tadın vücudu oyuna getirip daha fazla insülin salgılamasına yol açması ve uzun vadede kilo aldırması riskinden dolayı endişeleniyor. Fakat bu şüpheleri doğrulayacak yeterince veri bulunmamaktadır.[2] 59

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


KASIM’IN HÜZÜNLÜ YANI

1881-193 ∞

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük önder Atatürk’ü, 10 Kasım 1938 günü saat dokuzu beş geçe yitirdik. Onu yitirişimizin üstünden tam 76 yıl geçti. Tam 76 yıldır öksüz bir çocuk gibi bu vatan. Onu her geçen 10 Kasım’da daha çok özlüyoruz. İlkelerine bağlılığımız her geçen 10 Kasım daha da artıyor. Evet, yine bir 10 Kasım günü ve biz yine

buradayız. Elimizde bayraklarımız, dilimizde ise O’na yazılmış bin bir şarkı, türkü ve şiirle sokaklardayız.

Her yıl 10 Kasım’la başlayan hafta, yurdumuzda “Atatürk Haftası” olarak değerlendiriliyor. Bu hafta içinde; Atatürk’ün yaşamı, yurtseverliği, devrim ve ilkeleri anlatılıyor. Ata’nın daha iyi tanıtılması amacıyla açık oturumlar düzenleniyor. Radyo ve televizyonda, Atatürk’ün konuşmaları kendi sesinden dinletiliyor ve Atatürk’le ilgili filmler gösteriliyor. Atamızı her 10 Kasım günü, tüm yurtta törenlerle anıyoruz. Bu törenler her zaman duygu dolu anlara tanıklık eden yurttaşlarımızla birlikte tam bir ruh haliyle yapılıyor. Dünyada hiç bir lidere nasip olmayan bir bağlılıkla geçen bu törenlerde Atamıza borcumuzu biraz da olsa ödemiş oluyoruz. Esasında bizlerin de Atamızın gösterdiği hedeflere bağlı kalarak görevimizi yerine getirmemiz gerektiği bilincini bir kez daha hatırlıyoruz.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bir kurtuluş destanının en büyük kahramanı olarak sadece tarih sayfalarının derinliklerinde değil yüce Türk milletinin kalbinin tam ortasında sevgi yumağına sarılı bir halde bulunmaktadır. Bunun birden fazla sebebi var elbette. Bugün bir bireysek, özgürsek ve cumhuriyet çatısı altında yaşayabiliyorsak bunları atamıza borçluyuz. Atatürk’e olan sevgi ve saygımız dünya var oldukça devam edecektir. O’nun vatanı adına yapmış olduğu hizmetleri gelecek nesillerimize en iyi şekilde anlatmalı ve öğretmeliyiz. Anlatmalıyız ki çok büyük zorluklar içerisinde kazanılan Kurtuluş Savaşı’nın ve kurulan cumhuriyetin değeri daha iyi anlaşılsın.

60


61


KAYNAKÇA

Gizli Kahramanlar (Sf:12-14) 1. Ansiklopedik Beslenme, Diyet Ve Gıda Sözlüğü (Meral Aksoy) Ankara, Hatipoğlu Yayınları 2. Beslenme ( Ayşe Baysal) Ankara, Hatipoğlu Yayınları 3. Egzersiz ve Spor Yapanlar İçin Beslenme (Gülgün Ersoy) Ankara, Nobel Yayınları

Beslenmenizi Bireyselleştiriyoruz (Sf:20-21) 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12.

Kussmann, M., Affolter, M., 2009. Proteomics at the center of nutrigenomics: Comprehensive molecular understanding of dietary health effects. Nutrition 25 (11): 1085 1093. Afman, L., Müler, M., 2006. Nutrigenomics: from molecular nutrition to prevention of disease. Journal of American Dietetic Assocciation 106(4): 569-576. Davis, C.D., Uthus, E.O., 2004. DNA methylation, cancer susceptibility, and nutrient interactions. Experimental Biology and Medicine (Maywood) 229(10): 988–995. Diyetle iliskili hastalıkların önlenmesi ve hayat kalitesinin iyileştirilmesi için genotiplemeye dayalı kisiye özel beslenme, Akademik Gıda 9(4) (2011) 51-59 Ruden, D.M., De Luca, M., Garfinkel, M.D., Bynum, K.L., Lu, X., 2005. Drosophila nutrigenomics can provide clues to human gene-nutrient interactions. Annual Review of Nutrition 25: 499-522. Ghosh, D., 2010. Personalised food: how personal is it? Genes & Nutrition 5(1): 51-53. Ferguson, L.R., 2006. Nutrigenomics: integrating genomic approaches into nutrition research. Molecular Diagnosis and Therapy 10(2): 101-108. DeBusk, R., 2009. Diet-related disease, nutritional genomics, and food and nutrition professionals. Journal of the American Dietetic Association 109(3): 410-413. Kauwell, G.P.A., 2005. Emerging concepts in nutrigenomics: a preview of what is to come. Nutrition in Clinical Practice 20(1): 75-87. Hirsch, J.B., Evans, D., 2005. The state of nutrigenomics: evaluating nutrition, biomarkers and genetics – you are what you eat. Nutraceutical World 8: 56-58. Johnson, R.L., Williams, S.M., Spruill, I.J., 2006. Genomics, nutrition, obesity, and diabetes. Journal of Nursing Scholarship 38(1): 11-18. Wood, P.A., 2004. Genetically modified Mouse models for disorders of fatty acid metabolism: pursuing the nutrigenomics of insulin resistance and type 2 diabetes. Nutrition 20(1):121-126.

D Vitamini Eksikliği Görülme Nedenleri (Sf:30-35) (1) (2)

Kutsal Y,Özgüçlü E,Karahan S, Turk J Osteoporos 2011; 17:Linnebur SA, Vondracek SF, Vande Griend JP, Ruscin JM, McDermott MT. Prevalence of vitamin D insufficiency in elderly ambulatory outpatients in Denver, Colorado. Am J Geriatr Pharmacother 2007;5: 1-8. (3) Breijawi N, Eckardt A, Piton MB, Hoelzl AJ, Giesa M, von Stechow D et al. Bone mineral density and vitamin D status in female and male patients with osteoarthritis of the knee and hip. Eur Surg Res 2009;42: 1-10. (4) Çolak AA, Doğan N,Bozkurt Ü, Avcı R, Karademirci İ, Tepecik Eğit. ve Araşt. Hast. Dergisi 2015; 25(1):38 -42 (5) Atalay F. Osteoporozdan Korunma. Editör: Gökçe Kutsal Y. Osteoporoz. (6) Wacker M, Holick MF: Sunlight and Vitamin D: A global perspective for health. DermatoEndocrinology 2013;5:51–108 (7) Bringhurst FR, Demay MB, Krane MS, Kronenberg HM. Bone and Mineral Metabolism in Health and Disease. In: Harrison’s Principles of Internal Medicine. Kasper DL, Braunwald E and Fauci AS, editors. The McGraw-Hill Companies, 2005: 2218-2227 (8) Aypak C,Yıkılkan H,Dicle M,Önder Ö,Görpelioğlu S, Med Bull Haseki 2013; 51: 95-98 (9) 1.Causal Relationship between Obesity and Vitamin D Status: BiDirectional Mendelian Randomization Analysis of Multiple Cohorts,Vimaleswaran KS, Berry DJ, Lu C, Tikkanen E, 2013 (10) National Kidney Foundation: K/DOQI clinical practice guidelines for bone metabolism and disease in chronic kidney disease. Am J Kidney Dis 42:S1-S201,2003

62


D Vitamini İhtiyacımızı Nasıl Karşılayabiliriz? (Sf:36-37) 1. Beslenme ve Diyet Dergisi 2014:42(2):89-90, D Vitamini ve Sağlığımız, Ayşe Baysal 2. Hacettepe Tıp Dergisi 2011; 42:14-27, D hormonu: Güncel gelişmeler, Tümay Sözen 3. Kronik Böbrek Hastalarında ve Diyaliz Hastalarında 25 (OH) Vitamin D, Prof.Dr.HülyaTaşkapan, İnönü Üniversitesi Tıp FakültesiNefroloji Bilim Dalı

D Vitamini ve Kemik İlişkisi (Sf:38-41) 1. Janssen HC, Samson MM, Verhaar HJ. Vitamin D deficiency, muscle function, and falls in elderly people. Am J Clin Nutr 2002;75:611-5. 2. Sørensen OH, Lund B, Saltin B, Lund B, Andersen RB, Hjorth L, et al. Myopathy in bone loss of ageing: improvement by treatment with 1 alpha-hydroxycholecalciferol and calcium. Clin Sci (Lond) 1979;56:15761 3. Simin Hepgüler. Yaşlı osteoporozunda D vitamininin rolü-tanı ve tedavi. Osteoporoz Dünyasından Mart 2010-Özel sayı 4. Holick MF. Vitamin D deficiency. N Engl J Med 2007;357: 266-81

D Vitamini ile Diyabeti Önleyebilir Miyiz?(Sf:42-43) 1. Vitamin D anddiabetes in Koreans: analysesbased on the Fourth Korea National Health and Nutrition Examination Survey (KNHANES), 2008–2009 2. Association between vitamin D anddiabeticneuropathy in a Nationally representative sample: resultsf rom 2001–2004 NHANES 3. Early-pregnancymaternal vitamin D statusand maternal Hyperglycaemia 4. www.turkdiab.org/haber2.aspx?h=20 5. Gümüşhane Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi / Gümüşhane UniversityJournal of HealthSciences: 2015;4 (3) 454 D VİTAMİNİ VE GESTASYONEL DİYABET 6. diyabet.gov.tr/index.php?lang=tr&page=94&newsCat=1&newsID=61 7. www.pharmetic.com- PREDİYABETİKLERDE D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ DİYABET GELİŞİMİ EKSİKLİĞİNİ ÖNLEYEBİLİR

Polikistik Over Sendromunda Beslenme (Sf:44-45) 1. Beslenme ve Diyet Dergisi 2013:41(3):253-257, PolikistikOver Sendromu ve Beslenme 2. Selçuk Tıp Derg 2014;30(4): 155-158, PolikistikOver Sendromunda D Vitamini Seviyesinin Hormonal ve Biyokimyasal Parametrelerle İlişkisi 3. Dr. Meryem KÜÇÜKAŞCI ÇAĞDAŞ, Uzmanlık tezi, Polikistikoversendromlu hastalarda 25 hidroksi vitamin d3 seviyeleri ve metabolik parametrelerle ilişkisi 4. http://youngwomenshealth.org/ 5. http://www.takiplionlinediyet.com

D Vitamini ve Obezite (Sf:46-47) 1. Moreira P, Padez C, Mourão I, Rosado V. Dietary calcium and body mass index in Portuguese children. Eur J Clin Nutr. 2005;59:861-7. 2. Lee HA, Kim YJ, Lee H, Gwak HS, Park EA, Cho SJ, et al. Association of vitamin D concentrations with adiposity indices among preadolescent children in Korea. J Pediatr Endocrinol Metab. 2013;26:849-54. 3. Institute of Medicine (US) Committee to review dietary reference intakes for vitamin, D and calcium; Ross AC, Taylor CL, Yaktine AL, Del Valle HB, editors. Dietary reference intakes for calcium and vitamin D. Washington: National Academies Press; 2010.

63

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


KAYNAKÇA

D Vitamini ve Obezite (Sf:46-47) 4. Lee SH, Kim SM, Park HS, Choi KM, Cho GJ, Ko BJ, et al. Serum 25-hydroxyvitamin D levels, obesity and the metabolic syndrome among Korean children. Nutr Metab Cardiovasc Dis. 2013;23:785-91. 5. Zemel MB. The role of dairy foods in weight management. J Am Coll Nutr. 2005;24 Suppl 6, 537S-46. 6. Major GC, Chaput JP, Ledoux M, St-Pierre S, Anderson GH, Zemel MB, et al. Recent developments in calcium-related obesity research. Obes Rev. 2008;9:428-45. 7. Morris KL, Zemel MB. 1,25-dihydroxy vitamin D3 modulation of adipocyte glucocorticoid function. Obes Res. 2005;13: 670-7. 8. Jacobsen R, Lorenzen JK, Toubro S, Krog-Mikkelsen I, Astrup A. Effect of short-term high dietary calcium intake on 24-h energy expenditure, fat oxidation, and fecal fat excretion. Int J Obes. 2005;29:292-301. 9. Christensen R, Lorenzen JK, Svith CR, Bartels EM, Melanson EL, Saris WH, et al. Effect of calcium from dairy and dietary supplements on faecal fat excretion: a meta-analysis of randomized controlled trials. Obes Rev. 2009;10:475-86. 10. Dougkas A, Reynolds CK, Givens ID, Elwood PC, Minihane AM. Associations between dairy consumption and body weight: a review of the evidence and underlying mechanisms. NRR. 2011;24:72. 11. Thedoratou E, Tzoulaki I, Zgaga L, Ioannidis JPA. Vitamin D and multiple health outcomes: umbrella review of systematic reviews and meta-analyses of observational studies and randomized trials. Br Med J 2014;348:g2035e2054.

MS (Sf:46-50) 1. 2. 3. 4. 5. 6.

64

http://www.noroloji.org.tr/TNDData/Uploads/files/multipl%20skleroz.pdf Multipl skleroz (MS) https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4549308/ Vitamin D and risk of multiple sclerosis: a mendelian randomization study http://www.journalagent.com/terh/pdfs/TERH_23_1_19_23.pdf B12 vitamin eksikliği bulunan hastalarda etiyolojik faktörler ile laboratuar verileri arasındaki ilişkinin geriye dönük değerlendirilmesi https://lifechoice.net/wp-content/uploads/2015/03/B12-and-MS.pdf Vitamin B12 metabolism and massive-dose methyl vitamin B12 therapy in Japanese patients with multiple sclerosis http://www.swankmsdiet.org/the-diet/ The swank low-fat diet for the treatment of MS www.mssociety.org.uk/vitamin-d


65

Diyetisyen gözünden sağlık ve daha bir çok şey...


66


Ekim kasım