Page 1


İçindekiler Anayasa Değişikliği… Ama Nasıl ? Muhammed TEKİN

8

Dejenerasyon Selçuk DÜZGÜN

14

Kir(lenmek) Güzelse Hüzeyme Yeşim KOÇAK

18

10

4 Mehmet Akif Irkçı mıydı? Prof. Dr. Nurullah ÇETİN

Sosyal Yapı - Sosyal Değişme Açısından Alevilik Meselesi Dr. Abdülkadir SEZGİN

Çağının Hem Tanığı Hem De Sanığı ÖMER LÜTFİ METE Afşin SELİM Şiir: Olmaz Olsun Ömer Lütfi METE

20 21

Bursa Nutku’na Dair Volkan BİRKAN

23

“Hastalıklı” Muhafazakarlık ve “Hastalıklı” Laiklik Hüseyin Raşit YILMAZ

29

Tarihi Edebiyatın Hafızasına Kaydetmek İhsan KURT

31

Yeniden Doğu Halkları Kurultayı Mı? Mehmet Fatih ÖZTARSU Tarihte Bu Ay Kitaplık

33 35 36


Editör’den Başlarken İnsan; bedeni ancak fikriyatı ve inancı ile tamamlandığında insandır. Bu düsturla uzun süredir düşüncelerimizi, fikirlerimizi, sohbetlerimizi kalıcı hale getirme niyeti besliyorduk. İlerleyen sayfalarda yazılarını beğenerek okuyacağınız yazarlarımızın bir çoğu ‘bir dergi yayınlama’ fikri neredeyse çocukluk hayalimizdi. Lise yıllarımızdan itibaren defalarca bunun üstünde konuştuk, tartıştık plan yaptık. Ancak bir türlü nasip olmadı. Kısmet bu güne imiş… Neden Turkuaz? Kelime olarak Türk taşı, Türkî, Türk mavisi gibi anlamlara sahip olan Turkuaz, anlaşılacağı üzere her anlamda Türk’ten türemiş, Türk’e ait bir kavramdır. Turkuaz Dergisi de her şeyini Türk’ten almış her şeyi ile Türk’e ait olan bir fikrin somutlaşmasıdır. Dergi’ye uygun bir isim ararken üzerinde durduğumuz üç isimden birisiydi Turkuaz. Ancak dergimiz şimdilik vazgeçtiğimiz isimlerden ÇEĞEN Tepesinde Enver Paşanı’n heyacanını, ve Büyük Türk Dünyasının doğum SANCI’sını TURKUAZ adı ile yaşaaycak... Turkuaz; Türk Milliyetçiliğini, Türkçülüğü partiler üstü düşünceler olarak benimsemekte ve bu fikirlerin gelişip kök salması için, karınca misali bir katkı koyma çabasının bir ürünüdür. Turkuaz’ın yayın hayatına başlamasında başta yazarlarımız olmak üzere çok kişinin emeği var. Emeği geçen herekse teşekkür ediyor, Özellikle destekleri ile soyut hayallerin somutlaşmasına büyük katkı sağlayan Maksut Yazıcı, Fatih Günışık, Yüksel Yılmaz ve Mesut Bereket’e ayrıca teşekkür etmeyi bir borç olarak biliyoruz. Turkuaz’ın gelecekle ilgili en önemli hedefi Türk Milliyetçiliğinin ve Türkçülük’ün önemli fikir akademilerinden birisi olmaktır.

noğlu e m ü T R.

İmtiyaz Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü RIDVAN TÜMENOĞLU

Yayın Kurulu MUHAMMED TEKİN VOLKAN BİRKAN SELÇUK DÜZGÜN MUSTAFA BIÇKI

İnternet Sorumlusu Aslıhan YILMAZ Grafik Tasarım ÖZLEM KURUKAFA CENGİZHAN ÖZTÜRK

turkuazdergisi@ymail.com 0224 248 58 58 0545 785 11 22 Yazıların sorumluluğu yazarına aittir.

Dergi içerisindeki makalelerden kaynak göstermek koşulu ile alıntı yapılabilir.

AYLIK, YEREL SÜRELİ YAYINDIR


Prof. Dr. Nurullah ÇETİN

MEHMET ÂKİF IRKÇI MIYDI? ”Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl”*

M

ehmet Âkif, İstiklal Marşımızda geçen bu mısrası nedeniyle bazı cahil cühela ya da art niyetli Türk düşmanı kişiler tarafından ırkçı ilan edilmektedir. Müslüman Türk ahaliyi aldatmakla geçinen bazı sahte şöhretler de doğrudan doğruya ırkçı diyemiyorlar da ırkçılığı ima ediyor filan diyerek aslında aynı şeyi söylemek istiyorlar. Şimdi bakalım bu mısra niçin söylenmiş, Akif bununla neyi kastetmiştir? Bu mısrada Türk ırkını kimsenin yok edemeyeceği imgesi vardır. Bu mısra, çok önemli gerçekleri içermektedir. Mehmet Âkif, baba tarafından Arnavut ırkından olmasına rağmen, Arnavut ırkçılığı yapmadığı gibi Türk ırkçılığı da yapmıyor. O, yüksek bir Türk ırkına mensubiyet şuuruyla Batılı ırkçıların Türk ırkını yok etmek istemelerine şiddetle tepki duymuştur. Burada Âkif, bazılarının zannettiği gibi Türk ırkçılığı yapmamış; tam tersine Batılı ırkçılığa karşı masum, mağdur Türk ırkını savunma tavrı ortaya koymuştur. Irkçılık, kendi ırkını üstün görüp başka ırkları kötülemek ve hatta yok etmeye çalışmaktır. Bu bağlamda Mehmet Âkif, Türk ırkını yüksek görüp başka ırkları aşağılamıyor, onların Türk ırkı tarafından yok edilmesini istemiyor. Tam tersine barbar batılı saldırgan ırkçılığa karşı Türk ırkını koruyor. Millî Mücadele sürecimiz, Batılı ırkçıların, yani İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunanlı gibi kendilerini üstün ırk, Türkleri de aşağı ırk gören barbarların Türk milletini bu coğrafyada ya yok etmek, yani soykırıma tabi tutmak ya da Orta Asya’ya geri sürmek istemelerine karşı bizim var olma, var kalma mücadelemizdir. Âkif, burada Türk ırkçılığı yapmıyor. Tam tersine Batılı ırkçıların barbarca ırkçılıklarına karşı mazlum ve mağdur Türk ırkını savunma konumunda kalıyor. Millî Mücadele süreci, o dönem için son Haçlı

saldırılarına karşı bir savunma, kendini koruma mücadelesidir. Tarih boyunca Batılı ırkçılar, Türklere karşı hep ırkçılık yapmıştır. Bunu zaman zaman itiraf da etmişlerdir. Mesela Darwin 3 Temmuz 1881 tarihinde W. Graham adlı bir arkadaşına yazdığı mektubunda Türkleri “aşağılık ırk, barbar, yok edilecek toplum” olarak görmektedir. Evrim kuramının sahibi olan Charles Darwin, insanların da dahil olduğu canlıların gelişim sürecini ve hayatta kalma durumlarını hayat mücadelesine bağlamıştır. Ona göre, tabiatta canlılar arasında hayatta kalmak için sürekli bir mücadele ve çatışma vardır. Bu mücadele ve çatışma ırklar arasında da vardır. Yüksek ırklar, aşağı ırkları yok ederek medeniyet gelişecektir. Bu bağlamda Darwin’e göre Batılılar yüksek ırklar, Türk milleti ve diğer bazı ırklar da aşağı ırk oluyor. Bu mücadelede aşağı ırk olan Türk ırkı da yok olacaktır. Yani adam, kafasından uydurduğu saçma sapan bir kuramla Batılı devletleri Türk milletini soykırıma uğratmaya, yani kökümüzü kurutmaya davet etmektedir. Nitekim şöyle der: “Doğal ayıklamaya, elemeye dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla fayda sağladığını ve sağlamakta olduğunu ispatlayabilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde Avrupa milletleri ne kadar büyük risk altında kalmıştı, ama artık bugün Avrupa’nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Avrupa ırkları olarak bilinen medenî ırklar, hayat mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı 4


ırkların çoğunun medenîleşmiş yüksek ırklar tarafından yok edileceğini görüyorum.”(1) Darwin, bir kitabında da aşağı ırk dediği ve bizlerin de dahil odluğu milletleri insansı maymunlar olarak değerlendiriyor: "Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medenî insan ırkları, vahşi ırkları yeryüzünden tamamen silecek ve onların yerine geçecek. Aynı zamanda insansı maymunlar da kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek."(2) Görüldüğü gibi Darwin, Avrupalı ırkları medenî ve yüksek ırklar, Türkleri de yok edilmesi gereken aşağı ırk olarak görüyor. Birinci Dünya Savaşı sonrasında ülkemizi işgal eden bu medenî yüksek ırklar sürüsü olan İtilaf Devletleri, Türkleri en zayıf anında Anadolu’da soykırıma tabi tutarak yok etmek istediler. Mehmet Âkif, bu saldırılara karşı masum Türk ırkının yok edilemeyeceğini bütün gücüyle ve imanıyla haykırmıştır. Darwin’in bu çok yüksek?!!!.. ve bilimsel?!!!... öğretilerinden ilham alan yüksek ırklardan birinin bir siyasetçisi, 1880-1885 yılları arasında İngiltere başbakanı olan William Ewart Gladstone, bir konuşmasında aynen Darwin gibi şöyle demiş: “Türkler, insanlığın insan olmayan örnekleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz. Türklerin yaptıkları kötülükler yalnız bir surette ortadan kaldırılabilir: Kendileri yok olmakla.”(3) Darwin, ırkçılığın, soykırımın, katliamın bilimsel kuramını hazırlamış; ırkdaşı politikacılar da uygulamaya koymaya, fiiliyata geçirmeye çalışmışlardır. Darwin’in ırkçı görüşlerini uygulamaya sokan politikacılardan biri İngiltere eski Başbakanı Winston Churchill, Savaş Bakanı olduğu sıralarda, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne hitaben yazdığı bir mektubunda "medenî olamayan barbar kabilelere karşı zehirli gaz kullanabiliriz" telkininde bulunmuştur. Buradaki hedefi Tük milleti idi. Nitekim Çanakkale Savaşı’nda Türk ordusuna karşı zehirli gaz

kullanılmıştır. Aynı dönemin Sömürgeler Bakanı Lord Gladstone’un "Türkler maymunla insan arası medeniyet yıkıcı barbarlardır... Türkler, insanlığın insan olmayan numuneleridir" demiştir. Bu İngilizlerin jandarmalığını yapan Yunanlılar, Rumlar da bize saldırırken aynı duygu ve düşüncede idiler. Nitekim Yunan işgal kuvvetlerini karşılayan metropolit Hrisostomos, bu asker bozuntusu Yunanlılara şöyle seslenmiş: “Asker evlatlarım! Elen çocukları! Bugün ata topraklarını yeniden fethetmekle İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz. Bu uğurda ne kadar Türk kanı döküp içerseniz o kadar sevaba girmiş olacaksınız. Ben de bir bardak Türk kanı içmekle onlara karşı kin ve nefretimi yatıştırmış olacağım. Haydi buyurunuz, bütün azizler sizin arkanızda. Atalarınızın toprakları sizi bekliyor.” Demek ki Türk ırkını yok etmek, ya da bu olmazsa Asya steplerine geri sürmek, emperyalist Batının temel bir politikası olmuştur. Millî Mücadele sırasında bunu bütün gücüyle uygulamaya çalışmış, ama başaramamıştır. Mehmet Âkif, bu barbar batılı ırkçılara karşı Türk ırkının sonsuza kadar yok olmayacağını “Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl” mısraıyla haykırmıştır. Bu mısradaki “izmihlal” kelimesiyle ilgili olarak Orhan Karaveli bir açıklama getiriyor. Buna göre Akif, bu mısrada Ali Kemal’in bir yazıyla Kuva-yı Milliye hareketini, Millî Mücadeleyi “izmihlal” kelimesiyle izahına şiddetle tepki koymuştur. Sözü Orhan Karaveli’ye bırakalım: “Mehmet Âkif Ersoy Bey (1873-1935) Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara’da bulunurken dedemin konuğu olmuş ve Tacettin Camisi’nin müştemilatında yazdığı İstiklal Marşı’nı ilk kez sabah kahvaltısını getiren Raife adında sarı saçlı, mavi gözlü, henüz on beşindeki bir kız çocuğuna okumuştu. Raife, benim annem olduğu için de "İstiklal Marşı"nın bizim ailemizde ayrı bir yeri vardır. Mehmet Âkif Bey 1921 yılı başlarının, kimilerine sonsuz ve umutsuz gibi görünen o ünlü Ankara kışında Kurtuluş Savaşı'nın kazanılaca5


ğından emindi. Öyle olmasaydı on "dörtlük"ten oluşan İstiklal Marşı'nın beş dizeli son bölümünde "Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal!" der miydi? "İzmihlal", Arapça kökenli bir sözcük. “Yıkılma, çökme, yok olma” anlamında. Âkif, Kurtuluş Savaşı'nın en zor günlerinde ve kuvvacıların bir yandan da iç isyanlarla, ayaklanmalarla boğuştuğu bir dönemde "bayrağına ve ırkına sonsuza kadar yok olmama' güvencesi verirken Ali Kemal nasıl kullanabilmişti "izmihlal' sözcüğünü böylesi bir içerikle? Kim bilir, belki de cevap veriyordu "Âkif Bey" 1921 yılı Şubat ayı başlarında, Ali Kemal'in 7 Ağustos 1920 günü gazetesinde yayımlanan şu başyazısına: "Dün gazetelerde okuduk; Mustafa Kemal ve 'hempaları' Eskişehir'de karargâhlarını kurmuşlar; Karabekir'ler, Kâzım'lar, Nurettin'ler, Ali Fuat'lar, Salâhattin'ler sözde kolordularının başına geçip Yunanlılara karşı büyük taarruza hazırlanıyorlarmış. Bu çılgınca teşebbüsün acı sonucu ne olacaktır, size bir kelime ile özetleyelim: İzmihlal!.. Gene İzmihlal!.. Daima izmihlal!.. Çünkü Yunanistan'ın orduları var... Cephanesi var... Savaş araç ve gereçleri var ve sonuçta İngiltere gibi büyük bir yardımcısı var. Bütün bunlardan başka Yunan halkıyla devletinin düşünce, emel ve gaye birliği var. (Bizim) serserilerin ise yoksunlukları her bakımdan yürekler acısıdır. Bütün bunların dışında, gaddarlıkları ve haydutlukları nedeniyle

Anadolu halkının can düşmanı olmuşlardır. Üstelik, bir uçurum oluşmuştur onlarla saf ve inançlı Anadolu halkı arasında. Anadolu Allah'ını, Peygamberini, dinini severken onlar dinsiz ve ikiyüzlüdürler. Allah’a ve ahrete inanmazlar. Anadolu, padişahı peygamberin elçisi olarak bilir ama onlar böyle soylu duygulardan oldum olası yoksundurlar... Bu koşullarda ve yaşanan son facialardan da ders almayarak Yunanlılara meydan okumayı sürdürmelerini çılgınlıktan başka neyle açıklayabiliriz? Bu 'asker kuşağını' Hâmid devrinden beri tanırız. Evet, bu beyler, paşalar mektep görüyorlar, tahsil görüyorlar. Hatta bazen Almanya'da bile uzun müddet bulunuyor, okuyor, yazıyor ve çalışıyorlar ama gerçekleri bilme ve anlama açısından bir eksiklik ve yanlışlık içine gömüldükçe gömülüyorlar. (Onlar için) varsa harp, yoksa harp! 'Hep' harp. Bu 'benzersiz' kafalarca cihan bir kışladan ibarettir. Cihanın gayesi -onlar için- savaş olduğundan geriye ne kalmışsa 'hiç'tir. O 'hep'i yaşatıp sürdürmek için 'hiç'i mahvetmek işten bile değildir. Bir buçuk ay kadar önce İzmir cephesinde Yunan taarruzu başladı. Yunan askeri büyük mesafeler aşarak ta Bursa'ya kadar geldi. Bütün o sahte kahramanlar, derme çatma askerlerini düşmana karşı yönetimsiz ve subaysız (!) bırakarak çalataban kaçmak zorunda kaldılar. Çünkü, akıl, ilim ve güç açısından (Yunanlılarla) aramızda bu kadar fark varken savaşa tutuşulmamalıydı. Fakat bu (Yunan) taarruzu görevini tamamlayarak durunca Kuva-yı Milliye serserileri yeniden ayaklanarak, âdeta, uyuyan düşmanın kuyruğuna bastılar. Yarın düşman Eskişehir'e (de) girerse 'bunlar' daha içlere çekilirler ama böbürlenmeyi de sürdürürler! Sonra aynı facia aynı biçimde (tekrar) 6


oynanır. Gene de o 'zorbalara' bir zarar gelmediği gibi belki kârlı bile çıkarlar. Çünkü bunlar, böyle barut kokusu içinde yaşadıkça ülkeyi, iktisaden diledikleri gibi kasar kavurur, para bile kazanırlar. İşte zavallı memleketimiz bugün böyle bir durumdadır..." Mustafa Kemal'in ülkeyi iç ve dış düşmandan temizlemek için canını dişine takarak ve "imkânsız"ı "mümkün kılarak" yarattığı orduyu dün böylesine aşağılayanlarla, bugünün, cumhuriyetin nimetleriyle yetişip bir yerlere gelen siyasetçileri, "Mütareke basını"na rahmet okutan sözde aydınları, kukla yazarları, satılık kalemleri ve cumhuriyeti kuran ve koruyup kollamakla görevli Türk ordusunu çökertilecek son kale olarak gören sözde gazetecileri arasında ne fark var? Ali Kemal kaçırılınca: "... evet yanılmışım, ama milletimi tanımamış, onun gücünü görememiştim. Çünkü, ömrümün yirmi yılı yurtdışında geçmişti..." sözleriyle kendisini savunmaya ve "mazur" göstermeye çalışmıştı. Peki, şimdikilerin "mazereti" nedir? Nasıl bu orduyu "Battal Gazi ordusu"na benzeterek alaylarının hedefi yapabildiler? Nasıl, "İyi ki bu paşalarla savaşa filan girmemişiz!.." diyebildiler? Nasıl, ulusun bağrından çıkmış bir ordunun, başka hiçbir ülkede görülmeyecek biçimde ve on yıllardan beri, ulus-devletimizin bütünlüğünü korumak için dış destekli bölücülerle savaş hâlinde olduğunu ve en yüksek rütbelisinden en kıdemsiz erine kadar şehitler verdiğini görmezden gelirler? Hele o, kimlere ve ne karşılığında hizmet ettiği bilinmeyen (veya bilinen) "basın kartlı" medya satılmışları!.. Halkımızın, kendisinden bir parça olduğu için hâlâ gerçekten güvendiği tek kurum olan ordumuzu ürettikleri birtakım "kâğıt parçaları"yla neden gözden düşürmeye çalışırlar? Ordumillet bütünlüğü "yok olmuş" demeyelim, sarsılmış bir Türkiye'nin sonu ne olur?” (4)

DİPNOTLAR * Zeki Sarıhan, Vatan Türküsü İstiklal Marşı, Tarihi ve Anlamı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002 1) Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Vol. I, 1888. New York: D. Appleton and Company, s. 285-286) Bu metnin aslı şöyledir: "I could show fight on natural selection having done and doing more for the progress of civilization than you seem inclined to admit. Remember what risk the nations of Europe ran, not so many centuries ago, of being overwhelmed by the Turks, and how ridiculous such an idea now is! The more civilized so-called Caucasian races have beaten the Turkish hollow in the struggle for existence. Looking to the world at no very distant date, what an endless number of the lower races will have been eliminated by the higher civilized races throughout the world." (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Vol. I, 1888. New York: D. Appleton and Company, s. 285-286) 2) Charles Darwin, Descent of Man (İnsanın Türeyişi), Chapter 6, 1871 Bu metnin aslı şöyledir: ”At some future period, not very distant as measured by centuries, the civilised races of man will almost certainly exterminate, and replace, the savage races throughout the world. At the same time the anthropomorphous apes will no doubt be exterminated. The break between man and his nearest allies will then be wider... 3) Süleyman Kocabaş, Hindistan Yolu ve Petrol Uğruna Yapılanlar: Türkler ve İngiltere, 1. baskı, İstanbul, Vatan Yayınları, 1985, s.231 4)Orhan Karaveli, Ali Kemal, Doğan Kitap, İstanbul 2009, s.69-72

7


Muhammed TEKİN

Anayasa Değişikliği… Ama Nasıl ?

S

on günlerin ana gündem maddesi şüphesiz ki anayasa üzerinden Yargıtay, Danıştay, Hakimler ve Savcılar yüksek Kurulu (HSYK) gibi kurumlar oldu. Aslında yadsınamaz bir gerçeklik olarak hukuk sistemiz tartışılıyor. Doğal olarak bu meselenin ciddi tarafları var. Ne yazık ki hukuk ve demokrasi canımız yanınca aklımıza geliyor. Analitik düşünce; fikir, siyaset ve toplum hayatımızı yeterince çepeçevre sarmadığı için olsa gerek. Darbelerden çok çekmiş bir millet ve siyaset geçmişimiz var. Hukuk, demokrasi, cumhuriyet; bu üç kavramın ahengini “hangi yeni anayasa ile sağlayabiliriz?” kritik soru bu. Toplumun her kesimi 1982 Anayasasının değişmesi konusunda hem fikir. Lakin kafalardaki anayasal öncelikler birbirinden çok farklı. Bir bakıma devlet ile toplum arasında sözleşme anlamına gelen anayasa ortak mutabakat zorunluluğu ile yaşam bulmak durumundadır. Aksi halde kaos ve memnuniyetsizlik yeni anayasanın meşruiyetini her zaman tartışmaya açık bırakacaktır. Tamda bu noktada bizim toplumun çeşitli kesimlerinin edindiğimiz intibalar neticesinde birkaç hususu dile getirelim. Örneğin; • Yeni anayasa ile Türk milli kimliği asimile mi edilecektir? • Mevcut Türk milleti tarifi yerine hiçbir bilimsel ve tarihi sosyo-kültürel gerçekliği olmayan bir “coğrafya” adımı getirilecektir? • Atanmış, buyurgan elitlerin hukukun üstünlüğünü değil de devletin hukukunu ve/veya hukukçuların hukukunu dayatmayacağı bir anayasa yapılabilecek midir? • Etnik aidiyetlere kapı açıcı düzenlemeler ayrıca iktidar partisinin kendisini olası bir iktidar değişikliği sonrası Yüce Divanda yargılanmamak için güvence altına alma marifeti ile hukuk sistemimiz ile oynanacak mıdır?

Bunlar gibi onlarca mesele toplumun gündeminde tartışma konusu olmaktadır. Bugün açısından siyasi iktidar olan AKP yargıya müdahale ederken yargıda siyasi iktidar ile büyük bir erkler mücadelesi içine girmiştir. Yargıtay eski başkanı Sami Selçuk bağımsız ve tarafsız yargı için şu açıklamaları yapıyor ve diyor ki; Yargının, yargıcın bağımsızlığı bir ‘kast ayrıcalığı’ değildir. Yargıcın hukuk adına karar verirken yansızlığını sağlamak içindir. Yargı bağımsızlığı ise; yasama, yürütme, bir başka yargı organı, kamuoyu ve yargıcın kendi inancı veya görüşleri karşısında karar vermesi içindir. Yargıç yargılamada bulunurken ve karar verirken inançlarını ve görüşlerini duruşma salonun eşiğinde bırakan insandır diyor. Madalyonun öteki yüzünde ise siyaset kurumu ve siyasilerde erkler ayrılığı ilkesi içinde hareket etmeli hukuka yargıya tarafsız davranarak müdahalede bulunmamalıdır. Bir zamanlar CHP’li adalet bakanının dediği gibi Adalet Bakanlığı uhdesine 5 bin partili (CHP’li) aldım, Ülkücülerimi alacaktım! Sözleri alenen yargıyı siyasallaştırmak değil de nedir? Yada Tayip ERDOĞAN’ ın İspanya gezisi esnasında bir basın mensubunun sorusuna cevap olarak “onlara mı soracağız! Bunu önce ulemaya sorarız” sözleri siyasetçi sorumluluğu açısından nasıl tercüme edilebilir? Anlaşılacağı üzere hukuk devleti olmak hukukçunun tarafgirliği ve ideolojik yaklaşımlar içerisinde olması ile nasıl yanlış tezahür edecek ise siyasiler içinde en az o kadar büyük bir yanlışın ibaresidir. Yani idealde özümsediğimiz tarafsız devlet objektif hukuk ve hukukçu kuvvetler ayrılığı ilkesine uyan siyasetçi hukuk bilimi ve felsefesi açısından derinlikli hukuk sistemi ve tabii ki devleti ile ideolojik kavgaya girmeyen çözümcü siyaset şiarımız olmalı. 8


Tüm bunların yanı sıra siyasi İslamcı, etnik milliyetçi, sınıfçı, sol –sosyal demokrat çevreler yeni anayasadan neler beklemektedir bunlarında iyi anlaşılması gerekmektedir. Az öncede bahsettiğimiz üzere herkes anayasanın değişmesinden yana tavır sergiliyor kendince. Tüm dünyanın kabul ettiği evrensel insan hakları kapsamında hukuk anlayışımız Türkiye’nin ve Türk milletinin gerçekleri ile de örtüşüyor olması gereklilik arz eder. Buna göre insan hakları bireysel haklardır. Etnik milliyetçiliklerin sınıf açısından sosyalistlerin çok hukukluluk bağlamında siyasi İslamcıların savunduğu kolektif haklar, topluluk hakları, halkların hakları gibi kavramları insan hakları niteliğinde sayamayız. Gerekçesi bakımından toplum, grup, cemaat, sınıf, zümre ve etnisite gibi kolektif varlıkların insan ya da birey olmadıkları için irade beyan edemeyecekleri dolayı ile etik ve rasyonellik gibi insani vasıfların izafe edilemeyeceği açıktır. Bireyler düşünebilir, seçebilir, tercih edebilir. İnsan hakları bireylerin şahsına münhasır olan haklardır. Ayrıca; etnik, sınıfsal, bölgesel, dinsel nitelikli kolektif haklar totaliter eğilimler doğurabilir. Kolektif hak olarak halkların hakları başka insan haklarının ön şartı olarak sunulduğu zaman çok vahim sonuçlanır. Bu haklar özgürleşmenin aracı olmaktan çıkıp baskı aracı haline dönüşebilir. Bütün bunlardan mütevellit askeri vesayet altında yapılmış anayasaların ortaya çıkardığı kurumlar, toplumu ve siyaseti cendere altında tutmuştur. Asker egemen toplum ve siyaset kurumu sormaz, sorgulayamaz, ufku açık gelecek kurgusu olan girişimler akim kalır. Hayat yaşanmaz bir hal alır. Onun içindir ki açık toplum, tarafsız devlet, akil ve milli devlet demokrasi diyoruz. MHP lideri Sn. DR. Devlet Bahçeli 1999 seçimleri sonrası milliyetçilik ile demokrasi birbirinin ikizidir demiş idi ve bir gazeteye vermiş olduğu mülakatta ilk defa akıllı devlet kavramını kullanmıştı. Günümüz açısından ne kadar manidar ve doğru olduğu

şimdilerde daha iyi anlaşılmaktadır. Özünde bakıldığı zaman ortada yönetemeyen bir demokrasi, buna mukabil demokrasi üzerinden sivil diktaya giden tek parti iktidarı sorunu ile karşı karşıyayız. Bizler ülkemizde asker ve üst düzey bürokrasiye dokunamamaktan şikâyetçi iken Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 3 yüz’ün üzerinde donulmazlık zırhı yüzünden çeşitli fiillerden yargı önüne çıkmayı bekleyen milletvekillerin varlığını unutmayalım. Anayasa eğer bir toplum, devlet sözleşmesi ise her iki tarafın makulü çerçevesinde çözüm aranmalıdır. Anayasa bir etnik grubu bir dini topluluğu mutlu etmek için yapılamaz! Elbette ki anayasa devletin ve kurumlarının millete tahakkümü de değildir. Özelde Milliyetçi Hareket Partisi’nin desteklemediği bir anayasa çok tartışmaya mahal verecektir. Milliyetçi Ülkücü hareketin haklı, gerçekçi, şüpheleri çekinceleri giderilmeden yeni anayasa yapmaya kalkışanlar büyük yanılgı içerisinde olduklarının farkına varmalıdırlar. AKP ve Zaman gazetesi çevrelerine tavsiyemiz “KUTADGU BİLİG” okumalarıdır.

Türk vatandaşı ; İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza mahkemeleri usulü yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir. Uğur MUMCU 9


Dr. Abdülkadir SEZGİN*

SOSYAL YAPI - SOSYAL DEĞİŞME AÇISINDAN ALEVİLİK MESELESİ ve geldiği vasıta kendisine anlatıldığında, “Marifet aslana binmek değil, cansızı yürütmektir” diyerek, ördüğü duvara biner ve “cansızı yürüterek” konuğunu karşılar. Bu hikâyedeki “dul kadın” sahipsiz kalmış, yardıma muhtaç olmayı anlatır. Selçuklu (Türk) Devleti tıpkı bir dul kadın durumuna düşmüştür. Yıkılmış duvar, örülmüş bir bina iken, dağılmış, taşlarının bir birinden ayrıldığı yıkıntıya benzer. Ördüğü ve yürüttüğü duvar, erenlerin el birliği ile Selçuklu’nun yerine kurmaya ve güç vermeye çalıştıkları yeni devleti, “Osmanlı’yı remzetmektedir. Hacı Bektaş Veli’nin 13. Yüzyılın son çeyreğinde söylediği söz “marifet cansızı yürütmektir” sözü ne kadar engin ve derin almamlar içermektedir. Keşke bu anlam, Hacı Bektaş bağlılarınca zamanında anlaşılmış olsaydı… Yıkılmaya başlayan taşları bir araya getirerek, yeni bir devlet binası inşası amacıyla Horasan’dan gelen erenler, o günün en küçük yerleşim yeri olan köylere yerleşmiş guruplarla, çoğu henüz yerleşmemiş konargöçer, Yörükleri eğitme çalışmasına koyulmuşlardır. Bu sebeple de Hacı Bektaş Veli bağlılığı bu guruplar arasında son derece ilgi görmüş ve taraftar bulmuştur. Hacı Bektaş Velayetnamesi’ni okumuş olanlar bilirler ki, Osmanlı’nın kuruluşunda, Orhan Bey zamanında kurulan ilk düzenli ordu olan “Yeniçeri”ye Hazreti pir dua etmiştir. Yeniçeri askerinin başındaki keçeden yapılmış “serpuş”un baştan geriye doğru sarkan kısmı, Hacı Bektaş Veli’nin, elini Yeniçeri askerinin başına elini koyarak dua ederken, askerin ensesine sarkan cübbesinin kolunu temsil etmiş ve daime “Hacı Bektaş

Hacı Bektaş Veli ve Dönemi Bu yazımızda sosyal yapı- sosyal değişme açısından Alevilikle ilgili bir deneme /değerlendirme yapmak istiyoruz. Bugün “Alevilik” kelimesi ile anlatılan veya anlaşılan terim son derece yenidir. Bunun tarihteki ve kültürümüzdeki meşhur adı “Alevi” karşılığı olarak“Kızılbaş”, Alevilik yerine de ”Kızılbaşlık” kullanılırdı. Osmanlı’nın son zamanları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında “Köy Bektaşiliği” aynı anlamda kullanılmıştır. Aksaray Mebusu ve edebiyat tarihçisi Besim Atalay’ın “Bektaşilik ve Edebiyatı” kitabı bu anlamda en önemli kaynak/belgedir.(1) Hacı Bektaş Veli’in Anadolu’ya gelişi,(2) 7 haneli Çepni Köyü olan “Sulucakarahöyük”e yerleştiği dönem hatırlandığında, Selçuklu Devleti’nin 1240 yılında cereyan eden “Babailer İsyanı” sonrası yıkılmak üzere olduğu bir zaman dilimi hatırlanmalıdır. Konuya ilişkin kaynaklar bu dönemde yirmi bin kadar “Horasan Dervişi”nin Anadolu’ya geldiğinden bahsetmektedir. Hubyar Sultan’dan(3) Abdal Musa’ya ve Geyikli Baba’ya uzanan çizgi içindeki en önemli “Eren” Hacı Bektaş Veli’dir. Bu erenlerin gelişlerini ve misyonlarını Hacı Bektaş Velayetnemesi’nde bulmak mümkündür. Bu hikayeyi hemen hemen her Alevi bilir. Hacı Bektaş Veli, dul bir kadının kısmen yıkılmış duvarını tamir ederken, Akşehir’den (Konya) kendisini ziyarete gelen Seyyid Mahmud Hayranî, elinde bir “yılan bir aslana binmiş” olarak gelir. Bu önemli konuk 10


eli”nin askerin başında olduğu anlamına cinse de incitmeyen insan” olmaktır. Toplugelmiştir. mun bu seviyeye gelmesi, dinin en önemli Yani Alevilik, Hacı Bektaş Veli tarafından, hedefidir. Onun içindir ki, “düşmanla savaşı köylüleri eğitmek, topluma kazandırmak ve küçük cihad” olarak ifade eden Kutlu Peyörgütlemek üzere kurulup geliştirilmiştir. gamber, “nefisle mücadele”yi “büyük Köy, sosyolojik açıdan bakıldığında, tarihin cihad” olarak tanımlamıştır. eski devirlerinden İnsanlık bu gelişme ve değiş"Alevilik, Hacı Bektaş meyi tamamladıkça insanlaşa“komün”le başlayan toplulukları ifade eder. Veli tarafından, köylüleri caktır. Köyler incelendiğinde, Bunu, Necip fazıl’ın deyimi kendi kendine yeterli eğitmek, topluma kazandırmak ile “dünyaya kapalı, Allah’a olmaya çalışan ve kendi ve örgütlemek üzere kurulup açık” köyde başarmak daha dışındaki dünya ile zordur. geliştirilmiştir." Kuran, bu dünyada hemen hemen her insanların içine girmeyi; türlü ilişkiden yoksun butoplumla hem hal olmayı öncelikle emretlunan topluluklar olarak görülür.(4) mektedir. Bunu başaran insan ahrette de Halen varlığını sürdüren mezra, kom,, oba, cennete girecektir.(5) Sosyal hayat, insandivan diye adlandırılan ve daha çok mezra larla birlikte olmak; onların acısını, ıstıraadının kullanıldığı yerleşme birimleri ise, bını, sevincini ve mutluluğunu paylaşmak; köyden bir alt toplu yaşama alanıdır. İtiraf komşusu açken tok yatmamaktır. etmeliyiz ki, “taşımalı eğitim”in icadından Köy dışına kapalı oluşunun sonucu olarak sonra köylerin büyük bir kısmı mezralaşmış da Sosyolojik olarak köy daha geri ve daha durumdadır. az gelişmiş bir toplumu ifade eder. Köyler artık şehre taşınmış ve şehirleri köyBatının sanayi devrimi ile birlikte köyleri şeleştirme gibi bir sosyal yozlaimaya da sebep hirleştirdiği ve şehrin her türlü sosyo -kültüolmuştur. rel imkanı köye de götürdüğü ve gelişmeyi “Şehir” kelimesi Farsçadır ve Arapça “Meböylelikle sağladığı hatırlanırken, bizde de dine” kelimesi karşılığıdır. Osmanlı döneşehirlerin köy haline geldiği acı da olsa unuminde “Şehir Emaneti” sözlükte “şehir tulmamalıdır. idaresi” anlamına gelse de İstanbul BelediBizim asıl ve en önemli problemimiz budur yesi demekti. ve gözden kaçırdığımız bu hususun medeniDilimizdeki “Medeniyet” kelimesi “Medine” yetimizi; dilimiz, din anlayışımız, musikimiz, kelimesinden türemiş, “şehirlinin yaşayış komşuluk ilişkilerimiz ve diğer alanlarda biçimi” anlamındadır. Yani gelişmiş sosyal yozlaşmada geri gitmeye devam edecek göve insanî hayat demektir. rünüyoruz. Sosyolojik açıdan bakıldığında şehir ve şehirli son derece önemlidir. Daha fazla sosyalleşmiş, ferdi (kişisel) yaşamaktan biraz Alevi Köyünde Hayat ve Dede daha ileri giderek, toplumsal bir hayata kaMisyonu vuşmuş; insan ilişkileri gelişmiş sosyal bir varlık olmuş insandan söz etmek mümkünİslam’da, insan Allah’ın yarattığı en önemli dür. varlıktır ve “Allah’ın halifesi”dir.(6) Allah insanı yarattığında “kendi ruhundan üfleTasavvufta bu gelişmenin en ileri noktasi miş”(7) böylelikle insanı bütün “insan-ı kâmil”, Hacı Bektaş Veli diliyle, “in11


yaratılmışlardan üstün kılmıştır. Bu haliyle insan sadece Allah’a kul olur. O bu dünyada bağımsız; özgürdür. Bunu bilen ve kendisinin sıradan bir canlı olmadığını idrak eden insan, Allah’ı görüyormuş gibi davranır. Bunun dinde ki adı “ihsan”dır. Bu sebepledir ki, köyde yaşayan ve Allah’ın varlığını, birliğini ve gücünü gözleri ile gören ve her an O’nun denetimine tabi olduğunu bilen köylü kendisine yetecek kadar da olsa öğretilmiş olan kuralları daima aklında tutar ve ona uymaya çalışır. Tasavvuf bu konuda son derece etkili bir felsefi boyut ortaya koyduğu gibi, tarikatlar eliyle de etkin bir eğitim yapar. Tasavvufi hayatın, yani tarikatın etkin olduğu yerlerde “Hak”, “Hak duygusu”, “yalan söylememek, haram yememek, komşunun malına, canına, namusuna ve hakkına saygılı” yaşama, yanında “eline, diline, beline sahip” bu sebeple köydeki en etkin sosyalleşme ve ahlâkileşmeyi ifade eder. Alevi köyünde bu disiplini yaşatan, yöneten ve denetleyen insan “Tarikat Önderi” olan Dede’dir. Doğumdan ölüme kadar hayatın her alanında kendilerine “Talip” (derviş) olarak bağlı herkesi takip eden, yanlış yaptıklarında dikkatlerini çeken “mürşit” olarak hizmet görür. Her “Talip” kendi “Dede”sine bağlıdır. Onun yaptığı toplantılara (Cem) katılırlar. Genellikle kışın yapılan tarikata yeni katılanların “müsahipli” “İkrar” (tarikata giriş) merasimlerinin yapıldığı toplantılar dışında, her talip mutlaka kendi dedesinin mürşit olarak “Post”ta oturduğu toplantılara katılır, “niyaz” eder, “ikrar”ını tazeler. Kendisini inciten, kıran, kendisine haksızlık edenler varsa Dede’nin onlardan haklarını almasını veya onları toplum içinde cezalandırmasını da isteyebilir. Kendisi de başkalarına karşı aynı durumdadır. Bütün maddi ve manevi sorunlar kışları yapılan bu toplantılarda çözülürdü.

Hatta köyden “Hakk’a yürüyen” (vefat eden) olduğunda, müteveffayı öbür dünyada sıkıntıdan kurtarmak amacıyla vefatı sonrasında yapılan “Helalaşma Töreni” diyebileceğimiz ”Dardan indirme” merasimlerinde sadece yaşayanlarla değil, vefat edenlerle de barışık yaşamanın Hz. Peygamber örnek alınarak yapılan uygulamasıdır. Şehre göçle birlikte bu düzen bozuldu.

Şehrin Getirdiği Problemler ve Aleviler Şehre gelenler öncelikle tanıdıkların mahallelerinde yerleşme başlasa da, tanış olan, olmayan, kim olduğu, ne olduğu, ne yaptığı bilinmeyen yeni komşulara uyum, onlarla “iyi komşu” olarak yaşama zorunluluğu, diğer taraftan iş, aş, çocukların eğitimi, otobüs, dolmuş kuyrukları… İnsanları kim olursa, nereli olursa, hangi inançta olursa olsun iki arada bir derede bırakmıştır. Şehre ve şehir hayatına alışma ve zoraki de olsa şehirlileşmeyi çok ciddi şekilde etkiliyor ve bu sosyal gelişme ekonomik, sosyal, kültürel ve diğer baskılarla da olsa milletleşme ve şehirlileşme sürecini olumlu yönde etkiliyordu. Çocukların eğitimine köydeki ile kıyaslanmayacak şekilde önem verilmek durumunda kalınması da bu olumlu gelişmenin “itici” veya “çekici motoru” görevi oluyordu. Alevi Dede’sinin hizmet alanı olan köy veya köyler mezralara döndü. Oralarda sadece Hakk’a yürüyenlerin cenazeleri getirildiğinde toplantı yapacak insan bulunuyordu. Bunların çoğunluğu da cenaze için gelen erkeklerdir. Dede, yaptığı hizmet karşılığında “gönüllü” olarak verilen “Hakkullah”, öteki adıyla “Dede Parası” alamaz duruma düştü, hem de “Talip”ler Dede’nin takip ve kontrolü dışında kaldılar. Şehirde kurulmuş Dernek veya Vakfın De12


desi” diye yeni bir terim çıktı. Vakıf veya derneğin dedeye talip olan Başkanı ve vakıf ve derneğin “sigortalı işçisi” Dede örneği çıktı. Bu Cemevi çevresinde, bu yeni tip Dede’nin kaç “Talib”i var? Bu Dede’ye “ikrar” vermemiş, “mürşit” olarak bağlanmamış insanlar buna niyaz etse de, bu toplantılar görsel bir tören olmayı ne kadar ileri geçebiliyor? Dede, herkesin güvenini kazanmış, örnek model insandır. Halbuki yeni tanıdığı Dernek veya Vakıf Dedesi ne kadar güvenilir biridir? Şehre gelmiş, 30 yıllık eşini boşamış, başka ilişkileri ve “etik” olmadığı bilinen hileli işleri konuşulan, Vakıf dedesi veya Başkanı’na nasıl inanacak? Kendi dedesinin Cemine katılamıyor diye, gözünü kapatıp, kendi Dedesi olmayan birine bağlansa, eski Dedenin Talipliği ne olacak?.. Dedenin köyde yaptığı işler yerine sadece spor salonu gibi salonlarda, tanımadığı bir sürü insan içinde sadece bir kısmı yapılan, “adeti-töresi tutmayan” bu cemlerde aradığı huzuru bulma imkanı var mı? …….

tunu dikkate alıyor. Bize göre asıl boyut sosyolojiktir ve herkesi bu konuya eğilmeye çağırıyorum

Bu soruları daha da artırmak mümkündür. Asıl problem bütün kural ve uygulamaları ile (usul ve erkanıyla) köylü olan bir hayatı veya uygulamasını şehirde ne kadar yaşatma veya koruma imkanı olacak? Bu insanları şehirde de köyde gibi yaşamaya kim, nasıl zorlayabilir? İşte bütün mesele. Alevilik meselesini bir şehirleşme ve bir sosyal gelişme ve değişme konusu olarak ele almadan bu mesele çözülebilir mi? Dernek, Vakıf ve diğer örgütler Alevilik işine ve çözümüne ekonomik ve siyasi tarafına bakarken bazıları da sadece hukuk boyu-

5-Fecr suresi, ayet 29 (Gir kullarımın içine), 30 (Gir Cennetime).

DİPNOTLAR *-Diyanet İşleri Başkanlığı Başmüfettişi, SosYolog/Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Uzmanı 1- Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyatı, İstanbul - 1340 2- Hacı Bektaş Veli Doğumu 645646/1248, Anadolu’ya gelişi 680/1281, Vefatı 738/1337 dir. Daha fazla bilgi için “Sosyolojik Açıdan Alevilik-Bektaşilik” 3842, Ankara, 2002 adlı kitabımıza bakılmalıdır. 3-Hubyar Sultan’ın Ahmet YESEVİ’nin üçüncü halifesi, “Kitab-ı Bakıgân”ın yazarı Süleyman Hakin Atâ’nın asıl adı“Hubbî” olan ve bugünkü adı Türkistan olan YESİ şehrinde de “Hubyar” olarak şöhret bulan kişi olduğunu ve babasının telkini ile Anadolu’ya geldiğini biliyoruz. 4-Halil Nadaroğlu, Mahalli İdareler, 240245, İstanbul- 2001

6-Bakara:30 7- Hicr: 29, Sa’d:72

Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmaklığın alametlerindendir. Hz. Ali 13


Selçuk DÜZGÜN

DEJENERASYON “Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen toplumlar önce haysiyetlerini sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istiklal ve hürriyetlerini kaybederler.” Mustafa Kemal ATATÜRK birlik çıkar ilişkileriyle kurulmazdı dostluklarımız. Severdik sayardık birbirimizi. Sevgi, saygı ile beraber büyür, yaşlanır; beraber genç kalırdık oluşan yüz çizgilerimizi fark edemezdik. Biz eskiden; yalan söylemekten korkardık; annemiz dilimize acı biber sürerdi ve her yalanda ses tonumuz, yüzümüzün rengi ve biçimi bizi ele verirdi. Aldatmak; vicdan azabı gecelerimizin gelişiydi. Kırmak; yemekten içmekten kesilmemizdi. Ve her olayda karşımızdakinin yerine kendimiz koyar çözüm arardık. Birimiz hepimiz içindi. O yüzden komşuluklarımız külümüzle ateşlenirdi. Biz eskiden; birbirimizden selamı esirgemezdik. Sanal alemlerde bağışıklık sistemi oluşturmuşcasına ruhumuzu boş odalara hapsetmezdik. Toplanırdık komşuluk çaylarında, kır gezilerinde omuz verirdik birbirimizin dertlerine… Biz eskiden; bildiğimiz masalları heyecanla aktarmak isterdik sevdiklerimize. Fıkraları kendimize saklamazdık, paylaşırdık hep birlikte gülmek için. Kitaplarımız özenle okur, yıpratmazdık yapraklarını bir sonraki kuşağa hediye edebilmek için. Biz eskiden; dünyayı her yeniden keşfedişlerimizde heyecanlanırdık. Bilgi peşinde koşar ve asla, "artık her şeyi biliyorum!" diyip kapılmazdık nefsimize. Unutmazdık hiç bir şeyi! Hele-hele bize yapılan iyilikleri asla unutmazdık. Gözümüzün içine baka baka yalan söyleyenleri de unutmaz ve asla alkışlamazdık; aksine şıp diye tanır, onlara karşı isyan kültü-

Dejenerasyon: Dokuların normal yapılarının bozulup normal fonksiyonlarını yapamayacak hale gelmeleri. Ekonomik Dejenerasyon: Ekonomi tüm insanlığın hayatını yönlendiren bir kavramdır. Dejenerasyona uğramış bir ekonomik düzende toplumun tasvip etmediği haksız kazançlar alır başını gider. Örneğin; tefecilik, vergi kaçırma, hırsızlık, dolandırıcılık ve sahtekarlık veya "uyanıklık, kurnazlık, fırsatçılık" gibi aldatıcı kavramlar o toplumda alışkanlık haline gelir, dolayısıyla o insanın bağlı olduğu toplumu esareti altına alır. Sosyal Dejenerasyon: Aile hayatının bozulması içki, sigara ve uyuşturucunun yaygınlaşması, nemelazımcı, vurdumduymaz bir anlayışın yaygınlaşması vs... Kültürel Dejenerasyon: Bir milleti ayakta tutan, güçlü kılan en önemli unsurlar; dil, din, tarih gibi ortak değerlerdir. İşte bu değerlere yönelik bilinçli bir politikaları millete aşılamaya çalışmakta, böylelikle o millete kendi kültürlerini unutturmaktadır. Hani bazen büyüklerinizle, baba, dedelerinizle çok azda olsa çay sohbetlerine oturursunuz ve onlar anlatmaya başlarlar “biz eskiden” diye... Biz eskiden; arkadaşlıklarımızı fedakarlılarla kurar, onlar için canımızı verirdik. Öyle günü14


rümüzü genişletirdik. Biz eskiden; bu kadar `şıp sevdi`de değildik. 3 günde sevip sonra vazgeçip, acısını içki şişelerinde aramazdık. Aşkımızın büyüklüğü “ ayrılığında sevdaya dahil” olduğunu vura vura gönlümüze kazırdı. Yüreğimiz o kadar ucuz değildi ki, havasını atalım. Çünkü tek kazancımızdı yüreğimiz. “Biz eskiden, biz eskiden…” diye uzanıp gider sohbetler… Ve sonra bir gün “Noel Baba!“ geldi!.. “Çocuklar size hediyeler getirdim” dedi. “Mektuplarınızı okudum ve size hediyeler getirdim. Çok uzaklardan geldim, Ren geyiklerimle geldim. Alın bu hediyeleri ve bana her yıl mektup yazın , dilek dileyin ben siz ne isterseniz yine getireceğim.” Evet o tonton görünüşü ve umut tacirliği ile geldi girdi hayatımıza… Ve eski `gerçeklerimizin` yerini yeni `hayaller` aldı. Çalışan, üreten , paylaşan olmaktan çıktık umutla yaşamaya başladık. Hayaller kurup kendi kendimizi avuttuk. Yeni hayatımız; reyting avcıları, aç para babaları ucuz ve sanal ürünler aldı. “Her şey çok güzel olacak” masalları başladı. Koptuk kabuğumuzdan. Aza kanaat dönemimizi market raflarını boşalttık; yabancı sigaralara, çeşit çeşit peynirlere, içkilere, giysilere, vs... sarıldık. Yetmedi, silahlandık, bütün teçhizatı donanıp birbirimize saldırdık. Fiziksel ya da ruhsal, nereden vurup yok edebileceksek karşımızdakini oradan vurduk. İnsanların önce zayıf yanlarını öğrendik; ilerde gerekirse kullanılacak birer stratejik hedef tahtası belledik onları. Hiç de adetimiz olmayan yapay, ticari özel

gün kutlamalarına gark olduk. İlişkiler bu yapay pamuk ipliklerine bağlandı. "kim"likle ilgili tüm sorunlarımız yerini içi boş sorulara bıraktı: filanca günde kim beni hatırladı, kim beni unuttu; kim beni sildi, kim engelledi? Elimizde tuttuklarımızın, üstümüze giydiklerimizin, yediklerimizin nereden geldiğini sorgulamadık hiç. Çanakkale'de ölen binlerce fidanı, Kıbrıs`ı, Kerkük`ü Karabağ`ı günlük hesaplarımızla unuttuk! Oysa vatan-millet sevgisi bu kadar hafife alınmazdı eskiden. Herkes vatan sevgisinde hemfikirdi. Bilerek, hissederek inanır, bağlanırdık değerlerimize. başkası gibi yaşamak, başkası olmak gibi kaygılarımız yoktu. Aslında Çok değil, bundan yıllar önce... merhametliydik, hissedebiliyorduk hâlâ. Ve yine bundan yıllar önce Rıdvan, Tanju, Hakan… her gol attığında milyonlarca yürek aynı atar ve gözyaşlarına boğulurdu. Biz eskiden severdik, gerçekten severdik. Biz eskiden gerçekten yaşardık… Ve biz eskiyi unutunca, eski de uçup gitti elimizden. Yeni gelenler ise bizden ayrı, bize yabancıydı. Biz `Biz` olmaktan çıktık. Yukarıda anlatmaya çalıştığımız “biz eskiden” cümlesini kurduran ve bizim biz olmaktan çıktığımızı yüzümüze vuran sürecin adına işte “DEJENERASYON“ denmektedir. Ve ben bir “Dede Korkut” torunu olarak bu dejenerasyon sürecinin en önemli aracı “Noel Baba“ denen hayal tacirini görmekteyim. Öyle ise; Milletimizi gerçeklerinden uzaklaştırarak hayal kurduranlara inat Dede Korkut`u 15


bir hatırlayalım ve hatırlatalım, öğütlerini aktaralım… Görelim bakalım ne sonuçlar çıkıyor? Dede Korkut: Bazı rivayetler İshak Peygamberin soyundan olduğunu söyler. 9 ila 11. yüzyıllarda Türkistan'ın Aral gölü bölgesinde Sir-Derya nehrinin Aral Gölü`ne döküldüğü yerde doğduğu ve bu bölgelerde hüküm süren Türk hakanlarına danışmanlık yaptığı, destanlarından anlaşılmaktadır. Onun bu kişiliği tarih ve toplum yaşantısından gelmektedir. Geçmiş alplerin başından geçen olayları anlatır ve öğüt verir. Oğuz`un birliği için çalışır. İşte Dede Korkut`un bir kaç öğüdü; Devlete Verdiği öğütler: - Ekonomik güce sahip olma, - Hüner ve erdem sahibi olma, - Buyruk olmanın gereği Ayrıca Alplere de şöyle öğütler veriliyor; - Ok atmada ve yay çekmede hünerli olmak - Düşman ile savaşta üstün gelmek - Ülkesine sahip çıkmak - Zengin ve eli açık olmak (Aç doyurmak, yoksul donatmak' şeklinde geçen halka karşı merhametli ve cömert olmak) - Soylu olmak ve soyunu küçük düşürmemek. Halka Verilen Öğütler; - Devlete sadık olmak - Misafirperver olmak - Dedikodu yapmamak - Dürüst olmak - Korkak olmamak - Çocuğunu iyi yetiştirmek - Üstüne düşen görevi yerine getirmek - Eşine sadık olmak - Ana babaya hürmet etmek... Verdiği öğütler sanırız dünya döndüğü sürece devam edecektir. Bazı öğütler de var ki, pek çoğu atasözleri gibi kalıplaşmıştır; - Ecel vakti ermeyince can çıkmaz. - Çıkan can geri gelmez. - Yığılı malın mülkün olsa da nasibinden fazlasını yiyemezsin. - Kara eşek başına gem vursan katır olmaz,

hizmetçiye elbise giydirsen hanım olmaz. Ve Dede Korkut sosyal hayatı yönlendirme açısından “Ad koyma, Toy etme, Düğün, Kız isteme, Başlık alma, Sövüş etme ve Düş yorma” gibi bir çok toplumsal yapının mimarıdır. Bir hadiste “Çocukken öğrenilen ilim taşa nakşetmek/yazı kazımak gibidir. Yaşlıyken öğrenilen ilim ise suya yazmak gibidir” der. Öyle ise ilim, sanat, kültür ve hatta damak tadımız bile ilk öğrenilenlerle yeşerir, gelişir... Evet malesef yazımızın ilk başlarından açıklamaya çalıştığımız dejenererasyon süreci geri kalmış toplumlara uygulanırken kendisine hedef olarak işte sonraki süreçlere yön verecek temel eğitimi alır. Şimdi düşünün daha körpe çağında çocuğunuz, Noel Baba ya mektup yazarak hayal kurmaya başlıyor!... Bu hayal kurma onun verimli olması gereken çağlarda tembelliği, vurdum duymazlığı ve hazır kazancı alışkanlık haline getirmez mi? Çevremizde bahis oynayan, ekmeğini taştan çıkaracağı yaşa geldiği halde halen babasından harçlık bekleyen gençlik sizce hangi temel eğitimin sonucudur? Oysa çocuk Dede Korkut`un yukarıda saydığımız öğütleri ile hayatı algılamaya başlasa , daha sonraki süreçte kendine, ailesine dolayısı ile milletine ve devletine olumlu katkısını sağlayacaktır. Sizlere dejenerasyon sürecini Noel Baba ve Dede Korkut örnekleriyle genelleme yaparak anlatmaya çalıştım. Yoksa kimsenin inancına ve hayatı algılamasına bir saygısızlık yapma niyetimiz yoktur. Sadece bilimsel gerçeklerle kültürümüzün engin derinliklerine inmeye çalıştım. Bu gerçekler ortada iken hayatı algılamamızda ve yönlendirmemizde kendimize örnek seçeceklerimize dikkat etmeliyiz diye düşünüyorum. Sözlerimi bir Afrika gerçeği ile bitirmek isterim. “Afrika´da her sabah bir ceylan uyanır. En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşması gerektiğini, yoksa öleceğini bilir. Afrika´da her sabah bir aslan uyanır. En yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini, 16


yoksa aç kalacağını bilir. Aslan ya da ceylan olmanızın bir önemi yok. Yeter ki, güneş doğduğunda, koşuyor olmanız gerektiğini bilin. “ Bu duygu ve düşüncelerle Dede Korkut`un aşağıdaki öğütleri ile sizlere kalın sağlıcakla derim

Hey oğul!... Azını gören, çoğunu bilen, sözünü diyen oğul... Sen sen ol, el sözüyle yola çıkma... El sözüyle yola çıkan, el yolunda yorulur. Can oğul !... El pusatı keskin olsa bile, düşmana kör olur, seni kanatır. Sakın a oğul, sakın ha... El ağzıyla söz deme, duyan sana değil ele inanır. El, elini tutanın eli zayıf düşer... Elin eli, tutarda, senin elin tutamaz. Birlik, el ele vererek olur. Doğrudur. Ama elin eline el verenin birliği de, dirliği de bozulur. El atına binen tez iner... Elin atı nankör olur. El atıyla atalarının gittiği yere gidemezsin... Ne Asya, ne Avrupa, nede Ortadoğu... Ola ki çokbilmişler, el atını sevmişler, Sana "hadi sende" deselerde aldanma. Onlar atsız kalır, yaya giderlerde gocunmazlar... Güzel oğul!... Senin baktığın yere, elin gözüyle bakma ha.. El kem bakar. El dar bakar. El hain bakar. Bil! Senin görmek istediğin elin gözünde yoktur. Sen tekbir sesleriyle büyüdün… Ezan sesi gittiğin yerlerde kulaklarına küpe oldu…

17

Vatan, Millet, Bayrak, Kur'an... Vatan sağ olsun, diyen adam Bunları duydun... Dört kıta da on binlerce at sesi arasında mazlumun sesini duydun, mazluma kulak verdin.. Sen zalimin sesine kulak asmadın.. Zalimi duymadın. Zalimle bir olmadın. Elin kulağıyla duyma. Onlar duyacakların duyurmaz sana... Kendi duymak istediklerini duyurur… Hey oğul!... Yürekli oğul. Elin yüreğiyle yüreklenmeyesin Bak gör... Yüreksizdir el. Vicdansızdır. Yüreksizin yüreğini takınma. Vicdansız olma. El yüreği mangalda kül bırakmaz. Ateşiyle de seni yakar. Düşün! Onlar ele alışmıştır. Dilleri de eldendir, sözleri de. Onlar gocunmazlar, Onlar bu böyle gereklidir derler. Onlar söylerler. Çünkü beyinleri de elindir. El olma. Elin olma. Elden olma. El olan, elin olan, elini de, kolunu da, vatanını, bayrağını, dinini, namusunu ve dahi Devletini kaybeder...


Hüzeyme KOÇAK

KİR(LENMEK) GÜZELSE

G

ittikçe dozunu arttıran, devasa bir iç kiriyle birlikte, çirkini, pisliği, kötülüğü içselleştirip, neşrediyor ve yaygınlaşmış görmek istiyoruz. Yıkım, necisleştirmek, bozmak, kokutmak; bir nevi hedef, ayrıcalık, bakış açısı, görünme yükselme(!)biçimi haline geliyor. “Kir(lenmek güzeldir)!” derken bir deterjan reklâmı; “Leke(lenme)yi” de önemsizleştirir herhalde. Her kir, üst baş kiri kadar masum mudur? Veya giysi kirliliği, “makbul” sayılan bir tutum sayılabilir mi? Kıyafetler hoyratça kullanılır, nimetler çöpe atılır; eski saygılar kalkar. Ne adına? Kir çığırtkanlığı, “insandan değerli araba, aşktan kıymetli çikolata aşklarını da” reklâm ettirir yazılı aynalarda, boz bulanık ekranlarda. Temizlik dikkatinin ardında bir ahlâk, din görüşü, kutsal bağlantısı vardı. Buna itiraz var başta. Büyüklerimiz bize küçükken “Aman üstünü kirletme!” derken; bir sorumluluk, itina hissi, en alt seviyeden bir temizlik(güzellik) şuurunu yerleştirmek istiyordu ve ardındaki kaynağı, “İlâhi Kanun Koyucuyu” işaretliyordu. Kiri normalleştirmek önce ailenin ölçülerini, kurallarını çiğnemeyi gerektirir. Hâlbuki artık “annemizin kullandığı margarin” gibi bu kaideler de acınası gülünesidir. Oysa her tesadüfî, gelişigüzel, düşünmesiz atılış güzel değildir. Kimi kirlere bulanma da elbiselerimiz, bedenimiz temizlense de, ruhumuzda sayısız iz kalır. Kirin güzelliğinin öne çıkışı; yasakları çiğnemeyi, baş kaldırmayı çağrıştırır. Herhalde

bütün kötülükler, kire karşı bir ünsiyet geliştirmekten, mesafesizlikten ileri gelir. Bir kabul, meşrulaştırma, deneme, ulaşma isteği bulunuyor söylemde. Yeni bir imge meydana getirilmiştir son demde. Teşhir ve alenileştirme ayrıca. Sadece “kirlenmek” değil, çamurda debelenmek, görünmez karalarıyla yerlerde sürünmek ve elbette siyahî davet(iye)ler de güzeldir. Pisliğin önemsizleştirilmesi, zamanla bir kötülük güzellemesine dönüşebilir mi? Gün gelir, maddîsinin de manevîsinin de ağırlığı hissedilmez mi? Korkularımızı alt edip, yasaları yıkıp “kirlendiysek”; bu zafer bize neye mal olur? Kirlenme sonucu, “neyi” temellük eder, sahipleniriz? Suça götüren nice cazibeli kirler, şenilik denilikler, kanunsuzluğun bin bir yüzü… “Günah” dediğimiz, sonunda zehre dönüşen lezzet, çürüyüp dökülme de; kirlenmeyi göze almanın nihayetinde gelmez mi? Dünya kadar kir vardır. Bilgi, akıl kirliliği, düş kiri, kimi düşüncelerin kiri, zaaflarımızın ki… Biz, tuvalet şeklinde lokantalarda, klozet biçimi tencerelerden, kaplardan, tuvalet ürünlerini(!) yiyip içen, beğeni(!) sahiplerini de gördük.. (bakın bunu çok takdir ettim) sahnede defi hacet eden kimi Batılı sanatkârların(!) müstesnalığını da okuduk. Sanattır akımdır, performanstır, nihayetinde demokratik haktır, hür düşüncedir, gelişim ilerlemedir, medeniliktir diye çığırından çıkmış, haddi aşmış nice zırva herze, nice necaset lop top/ laptop yutturuldu bize... 18


Kirlenmiş teröristleri, en azılı seri katilleri himaye eder, kahramanlaştırırken de acaba bu “kazuratın güzelliği” fikrinden mi hareket ettik, engin bir hoşgörüyle? “Aykırı”, “saçma”, “kanunsuz” diye ele alınabilecek düşünüşler, akımlar, nitelemeler; her sahadaki, envai çeşit kir bilinçli olarak yüceltilmeye, yerleştirilmeye çalışılıyor

Pislikten, bataktan, paslanmış, bulanmış bir gelecekten korkmayacaksınız. Kendinizi hiçbir şekilde frenlemeyecek, önyargıları aşacak, tabuları çiğneyeceksiniz. Yabani at sürüleri, tıkır keçiler, uyuz kuduz köpekler, mart kedileri kadar serazat olacaksınız. Kirleneceksiniz. Güdümlü mermisiniz siz ya da döküp saçı-

şimdi. Kire bu kadar alışır, pisliği basitleştirir, olağanlaştırsak neyle mücadele edeceğiz? Ruh, bedenden çıkarılıp “dışlaştırılırsa” elbette; kir de sıradanlaşıp, sırf bedene ait, tensel basit bir teferruat durumuna düşer. Beden, pisliğe doymazken; kir engelini, çitini ruh koyar. Suça giden bütün yollar, bir sakınmasızlık, umursamazlık kadar; genel olarak kire karşı geliştirdiğimiz zihniyet değişikliğinden; dünyanın bu yazıklanası ahvali; pisliğin sıradanlaşıp, bizim salt izleyici, aymaz takipçisi olmamızdan, zihinsel bir karmaşadan ileri gelmiyor mu? …

mıyla müftehir, şenaat saçan bir çerçi. Kirlisiniz, güzelsiniz gerçi… Bel bel bakan, habis bir çağda kir çoğalsın ki; fareler kaplasın her yeri.. Lût kavminin günahları artsın, Sodam ve Gomore’yi aşalım. Gerekirse “kutsalla” oynayalım. Kirlenmenin zevkine varalım. Şeytan ki, “en büyük Pislik”, yarışalım. “Şerrin Kralı, Cenabet!” demeyin artık ona; O şimdi “Kötülük Cenaplarıdır”. Kirlidir ve güzeldir illâki. “Kirlenmek Güzeldir” sloganı, değerlerin, kavramların, algıların ters yüz edildiği; modern zamanlara has bir tahrip kalıbıdır.

19


Afşin SELİM

Çağının hem tanığı hem de sanığı:

ÖMER LÜTFİ METE “Acıya Bismillâh! Ateşe Bismillâh!”

Ö

lüm demiş biri, "Hayatın sonu değil sonucudur." Dolayısıyla ölüm olgusu, en nihayetinde buluverir insanı. Hattâ bu gerçekle yüzleşmek istemese de, doğuş anından itibaren hissettirir kendisini ölüm… Kimisi sıkça hatırlar, kimisi yokmuşçasına davranır. Makul olan "ölçü" gözetebilmektir. Sağlıklı bir ölüm bilinci ile bilinçlendikten sonra, ölümü hoş karşılar insan, tevekkül eder. Ürkütse de, ürkütmese de, vardır ölüm. Maksat, telef olmaktan ölebilmekte… Herkes "gidiyor" ama nasıl? Ölümle barışık insanların, yaşayış esnasında "güçlü" oluşları, dikkate şayandır. Etrafını kuşatan olaylar ve olgular karşısında, bir defa yaşayacağını ve bir defa öleceğini bilen insan, vicdanının sesini dinler. İnsanın vicdanını yitirişi ise, içindeki hayvana tutsak oluşudur bir nevi… Ne kalır geriye? "Hayat süren leş!" Hem ölüme muhatap oluşu, hem de ölümden kaçınması, manidardır insanın. "Sonluda sonsuzu istemek" sonucunda, trajikomik bir durum belirir: Bir ömür yetmez insana… Bilhassa modern zamanların "beden tapınışçıları" nazarında korkunçtur ölüm. Hâlbuki ne yapardık ölüm olmasa? Ölüm olduğu halde şiddet doğallaşmışken, kötücül eğilimlerin "ölümsüzleri" kim bilir, ne denli yaşanmazlaştırırdı şu yeryüzünü... Patolojik bir vaka olarak modern insan soyu, "gelişmişlik" iddiasına rağmen, her an varolan ölümü, hayatın dışına atıverir de, mutlu olmak ister! Çünkü ölüm, "düşündürücü" olmasa da, durdurucudur. Ölümü taksitlendirecek bir kredi kartı da icat edilmemiştir henüz! Bastırılır ölüm olgusu; bastırıldıkça unutulur ve unutturulur. Maddeten "hiçbir şey götüreme-

mek" soğuk bir yalnızlık olarak siner insan ruhuna… Kalabalıkların "huzursuz" varlıkları, üzerine "ölü toprağı" örtülmüşlükle suçlar kalabalıkları. İlginçtir: Ölümü kendisinden uzaklaştırır insan. Ölüm "başkasına" mahsustur çünkü! Karşılıklı tahrik vazgeçilmezidir bu ilişkinin... Ölünün niteliklisi, ölümün sıradanlığını etkilediğinden dolayı, ölü sevicilik nükseder! Esasında yapısı itibariyle dehşetengizdir ölüm. Bir "geçiş ânı" olarak adlandırılır; bir yanıyla da "küçük kıyametidir" yeryüzünün… *** Tevafuk olsa gerek, vefatından bir hafta evvel, “Ölüm ve İhtişam” başlıklı bir yazısını okumuştum Ömer Lütfi Mete’nin… Diyordu ki: “İmaj derdi, dini bile geriye itiyor, ölüm susuyor, cenazecilik konuşuyor.” Sonrasında ise şöyle noktalandırmıştı bu eleştirel yazısını: “İster kadın, ister erkek, ister sıradan er, ister tarihin akışını değiştiren mareşal; her ne olursa olalım, ölümde eşitlendiğimiz tartışılmaz.”(1) Ömer ve Lütfi Gelgelelim kişi, taşıdığı ismin çocuğudur. İsim, kişinin karakterini öylesine etkiler ki… Örneklendirmek gerekirse eğer: Ömer Lütfi bunun kanıtıdır. Dirlik, canlılık, yaşam gücüdür, Ömer. Güzellik ve hoşluktur Lütfi… Yaşayışı esnasında, çağından mesul bir duruş sergileyen bu diri ve hoş adam, 2009 Kasım’ında fizikî bir ayrılığı tattırdı hepimize. “Gök kubbemizde hoş bir seda” bırakarak göçtü gitti aramızdan… Bireysel aydınlanmamda şiddeti yüksek bir yoğunluğu vardı açıkçası kendisinin. Soğuk savaş yıllarının kalıntılarıyla bu çağı anlamlandırmaya kalkışan çağdaşlarından olmadı asla! 20


maruz kaldığı psikolojik harbin farkındaydı her daim, bu bilinçle yazdı… Kayıtsız ve kaygısız güruhtan olmadı! Eşya ve hâdiseyi “biz” hassasiyeti ile tahlil edişi, onu ne adaletsiz davranmaya, ne de kabileci bir köken bağnazlığına sevk ediyordu… İdeolojik bir yobazlığa kapılmadı: Düşünerek ve sorgulayarak yaşadı: Amigoluk yapmadı! Kuşkucuydu… Bu ülkenin çatışan ve çekişen sahte kutuplaşmalarında saf tutmadı. Türkiye’deki kökten batıcılığın psikolojik taarruzuna karşı uyanıktı: Karamsar yahut kötümser şırınga enjekte etmedi mensubu olduğu millete… “Her şeyden önce, Peygamber’in bile yenilgi denebilecek (Uhud) bir hüsran yaşamış bulunması dinamik bir derstir” diyordu…(2) Şu da ona aitti: “Bir Müslüman için gerek İslâm’ın ve gerekse başkalarının bütün yasalarına

“Kimdir aydın” diye düşündüğümde, Sartre’nin o meşhur işaretlemesi zonkluyordu zihnimde: “Çağının hem tanığı hem de sanığı…” Ömer Lütfi Mete’de hem tanığı hem de sanığı idi çağının: Çağdaş bir Dede Korkut’tu da… Bildi ki: Zulümdür yezidin harcı: Girdaptır bu şehir, girdapta mehtap! Nasıl bir cenderenin içindeydi böyle? Gazeteciliğe matbaa çıraklığı ile başladı Ömer Lütfi Mete... Babıali’de Sabah, Bizim Anadolu, Tercüman, Türkiye, Yeni Haber, Orta Doğu, Yeni Şafak, Ayyıldız, Yeni Binyıl, Sabah gazetelerinde editör, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Türk Edebiyatı, Boğaziçi ve Çağrışım dergilerinde makale, mizahi öykü ve şiirleri yayımlandı... İlk Genel Yayın Müdürü İsmail Oğuz’dan, gazeteciliğe dair şu sözü işitmişti: “Gazetecilik besmelesiz meslektir.” Muhtemelen geçim gailesinden dolayı, dizi senaryoları da yazdı. Bir tarafıyla da şairdi o... Yalnızca bugüne hitap etmiyordu, yarına dair endişeler kuşatmıştı ruhunu: İnsanî duyarlılığı yüksek, “derviş meşrepli” bir adamdı… Öfke ve tebessüm bir insana bu kadar mı yakışır? Kahramanı Hazreti Ali’ydi. “Kusursuz incelik, zarafet ve bilgeliğini en üzüntülü ve en öfkeli anlarında bile yaşadığı ve yansıttığı için” hayrandı ona. “Sözünün eri, haksızlık yapmaktansa haksızlığa uğramayı tercih eden insan bulabilirsek, biz yine eski günlerimize döneriz” demişti, vefatından bir müddet evvel. Ülkesinin ve ülkesinde yaşayan insanların

temel olacak ilke ortada: Var edilmiş her şey saygındır...”(3) Öte yandan, bütün insanlığa büyük hizmetler getirecek bilgi ve buluş üretmeyi, sanat şahikaları yaratmayı ülkü edinmemiz gerektiğini, ancak bu şekilde, Türkiye pasaportunun dünyaca saygı duyulan bir belge olabileceği kanaatindeydi Ömer Lütfi Mete... Öyle birkaç 21


diziye ve partiler arası kısır didişmelere hapsedilecek biri değildi! Türkiye’nin varoluş kavgasına katkısı oldu. Büyümekten ziyade, adaleti şiar edinmiş, milleti için varolan dosdoğru bir devletin varolmasını temenni ediyordu. Yarım doktorun, yarım hocanın, yarım devletin, insanı nelerden ettiğine şahitti: Devlet bir iş görecekse eksiksiz görsün istiyordu. Derin çeteleri olan, ama derin devleti olmayan bir Türkiye, sahiden de, devletsiz addedilebilirdi pekâlâ! Derin milletin manifestosunu yazan adamdı o: “Türkiye’nin tek meselesi vardır, o da yeniden devlet olup olamamaktır!”(4) Sözün özü: Bu ahval ve şeraitte, bir dizesindeki gibi, öldü de uyandı diye düşünüyorum… “Ol deyince Olduran’ın” rahmeti üzerine olsun. Türk edebiyatının usta kalemi Ömer Lütfi Mete 18 Kasım 2009 tarihinde vefat etmiştir

KAYNAKÇA: 1) Ömer Lütfi Mete, Derin Millet Manifestosu, Nesil Yayınları, 2005. 2) Ömer Lütfi Mete, Hacıyağı ile Parfüm Arasında Gerileme Sürecinde Müslüman Olma Sorunu, Tutibay yayınları, 2001 3) Ömer Lütfi Mete, Hacıyağı ile Parfüm Arasında Gerileme Sürecinde Müslüman Olma Sorunu, Tutibay yayınları, 2001 4) Ömer Lütfi Mete, Derin Millet Manifestosu, Nesil Yayınları, 2005.

ESERLERİ Gülce (şiir), Çığlığın Ardı Çığlık, Yerden Göğe Kadar, Asker ile Cemre, Çizme (roman), Derin Millet Manifestosu (Köşe Yazılarından Seçmeler), Hacıyağı ile Parfüm Arasında (Deneme), Balonya Tüneli, İtfaiye Yanıyor (Kara Mizah) Sinema filmi senaryoları: Çizme, Gülün Bittiği Yer, Bizim Yunus, T.H.E İMAM… Tv Filmi senaryoları: 22

Köstekli Saat, Ayrı Dünyalar, Veysel Karani, Ahmet Bedevi TV Dizi senaryoları: Bizimev, Evlere Şenlik, Ortaklar, Deliyürek, Avcı, Hayat Bağları, AGA, Çanakkale Destanı (Belgesel Drama)

OLMAZ OLSUN Gidene söven Geleni öven Garibi döven Güçlüyü seven Bu çağın düzeni Bu çağın düzeni Olmaz olsun Alçağın düzeni

Yarina safra Vurguna sifre Zengine sofra Yoksula tafra Bu çağın düzeni Bu çağın düzeni Olmaz olsun Alçağın düzeni

Kuduza pençe Taşa kelepçe Villaya peçe Konduya kepçe Bu çağın düzeni Bu çağın düzeni Olmaz olsun Alçağın düzeni

Koltuklar beles Kuzgunlara les Yigide kalles Kahpeye kardes Bu çağın düzeni Bu çağın düzeni Olmaz olsun Alçağın düzeni

Ömer Lütfi METE,2000


Tarih Volkan BİRKAN

Bursa Nutku’na Dair… (1)

A

tatürk’ün 1933’de söylediği varsayılan ve gençliği neredeyse anarşizme çağıran meşhur “Bursa Nutku’’ nun gerçek dışı ya da gerçek olduğu noktasında bugüne kadar taraflı veya tarafsız olduğu iddia edilen birçok kişi tarafından yorumlar yapılmıştır. Hatta hakkında mahkeme kararları da alınmıştır… Belgelere rağmen bu sorunun cevabı daha uzun yıllar muallâkta kalacağa benzemektedir. Öncelikle varsayılan Bursa Nutku’nun ortaya çıktığı yıla baktığımızda tam olarak tarihlerde dahi çelişkiler görmekteyiz: Kimine göre 5 Şubat, kimine göre de 6 Şubat 1933’te söylendiği iddia edilen bir nutuktur bu. Tarihsel seyrine baktığımızda farklı kişiler tarafından aktarılmış bilgiler doğrultusunda, konuyu aydınlatmaya çalışmak, her Türk gencinin yapması gereken mecburi bir ödev olarak karşımıza çıkıyor: Konuya Mustafa Kemal Atatürk'ün, 5 Şubat 1933 günü Bursa'da yaptığı öne sürülen konuşmasıyla başlayalım… Şubat 1933'ün ilk günlerinde Bursa Ulucami'de toplanan 100 kadar kişi, camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunur… Ayaklanma kısa sürede bastırılır. Atatürk olayın hemen ardından Bursa'ya gider. Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte akşam yemeği yenildiği sırada bir kişi Atatürk’e ayaklanmayla ilgili olarak şöyle diyecek olur: "Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıtaya ve adliyeye olan güveninden ötürü..." Atatürk'ün hemen, konuşmakta olan kişinin sözünü kestiği söylenir ve günümüzde "Bursa Nutku" diye anılan konuşmayı yapar… Varsayılan bu olaydan sonra Bursa Nutku adıyla meşhur olacak bu metin, ilk kez 1947’de Rıza Rüşen Yücer’in Atatürk’e

Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra adlı kitabında görülür. Bursa’da çıkan Arkadaş Gazetesi sahibi, gazeteci Rıza Ruşen Yücer 1947’de “Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra” adlı bir eser yayımlıyor… Bu kitabında Bursa olayını kısaca anlattıktan sonra nutkun nasıl söylendiğini şöyle açıklamaktadır: “Efendim, diye söze başladı… Bursa gençliği bu hadiseyi hemen bastıracaktı. Fakat zabıta ve adliyeye olan güveninden ötürü… devam edemedi. Atatürk bir işaretle sözünü kesti… Sonra Türk gençliğinden ne anladığını tarif etti: Türk genci, inkılâpların ve rejimin sahibi ve bekçisidir diye başlayan Bursa Nutku’nu söylemiş ve şöyle bitirmiştir: İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği…” Aradan iki yıl sonra bu nutuk Celal Bayar tarafından, Demokrat Parti'nin 1949 yılındaki 2. Büyük Kongresi'nde okutulmuş, DP mitinglerindeki konuşma metinlerinin vazgeçilmez öğesi haline gelmişti… DP, iktidar olduktan sonra "Bursa Nutku"nu hatırlamaz olmuş, bir süre sonra da inkâr eder hale gelmişti… Ancak, bu defa da, muhalefete düşen CHP, can simidine sarılır gibi sahiplenmişti, Atatürk'ün Bursa Nutku'nu! 1958 yılında bu defa da, CHP yanlısı Ulus gazetesinin manşetinde yer almıştı. Zira "Gençlik, iktidara rağmen kanun-nizam dinlemeden rejimi korumak adına idareye el koyacaktır" mesajı, yönetenlerin hiç hoşuna gitmemişti. Hatta Cumhuriyet Savcılığı, Ulus Gazetesi hakkında soruşturma açmıştı… Ancak, soruşturma safhasında DP'nin bu nutku daha önce Büyük Kongre'de okuttuğu ortaya çıkınca, savcılık takipsizlik kararı vermişti. 23


Fakat şimdiye dek gelişen olaylara ek olarak Cumhuriyet tarihiyle ilgili önemli eserlere imza atmış araştırmacı yazar Mahmut Goloğlu'nun eserlerinden birinde de Bursa Nutku konu edilir: "Tek Partili Cumhuriyet (19311938)" isimli eserinde bu konudan bahsedilir ve diğer eserinden alıntı yapar. Bu kitaba göre; "1 Şubat 1933 tarihinde Bursa Ulucami'de ezanın Türkçe okunmasına tepki gösteren bir grup gösterici valinin evinin önünde gösteri yapınca, bu olay Ankara'ya "gericilerin bir ayaklanması" olarak aktarılmıştır. O sırada İzmir'de olan Atatürk, bazı yetkililerle 5.02.1933 günü Bursa'da buluşarak olayı soruşturmuş; savcı, hâkim ve müftüye görevlerini savsakladıkları gerekçesi ile işten el çektirilmiştir. Soruşturma sonunda olayın ayaklanma denecek kadar büyük olmadığı sonucuna varılarak hemen o gün Atatürk'ün resmi tebliği yayınlanmıştır. Resmi tebliğ aynen şöyledir; "Bursa'ya geldim. Olay hakkında ilgililerden bilgi aldım. Olay, aslında çok önemli bir olay değildir. Herhalde bilgisiz gericiler Cumhuriyet Adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklardır. Olaya özel bir önemle eğilmemiz, dinin siyasete ya da herhangi bir kışkırtmaya vesile edilmesine hiç müsamaha etmeyeceğimizin bir daha anlaşılması içindir. Meselenin mahiyeti esasen din değil, dildir. Kesin olarak bilinmelidir ki; Türk milletinin ulusal dili ve ulusal benliği bütün yaşantısında onun hizmetinde bulunacak ve onun temeli olarak kalacaktır." Resmi kayıt ve belgelere göre Bursa olayı burada bitmiştir ve Atatürk aynı gün Mudanya'ya, oradan Gülcemal Vapuruyla İstanbul’a dönmüştür. Yıllar sonra Atatürk 'ün Bursa 'da gençliğe bir nutuk verdiği söylentileri çıkarılmışsa da yapılan inceleme ve araştırmalar sonucunda bu söylentilerin asılsız olduğu tespit edilmiştir. (Bakınız: Mahmut Goloğlu, Tek Partili Cumhuriyet, Sh. 89-90, Kalite Matbaası, Ankara, 1974) 1958’de Ulus Gazetesi’nde Bursa Nutku’nun yayımlanmasından ötürü soruşturma açıldığı zaman olayın bir tanığı daha ortaya çıkmış ve

tarihçi Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu olaya “Bu olay Arapça ezanın kaldırıldığı zaman olmuştur. Mustafa Kemal İzmir’deydi. Bursa’da Ulucamii’de bir müezzinin ezanı Türkçe okumayıp Arapça okuduğunu öğrendi. Sofradaydık, derhal hususi trenin hazırlanmasını emretti. Tren öylesine bir şekilde geldi ki, Karaköy’e kadar Mustafa Kemal bağırıyordu. “Yavaş gidiyor daha süratli”. Karaköy’den otomobille gayet bozuk bir yoldan Bursa’ya varıldı. Paşa’nın oradan kalkıp Bursa’ya geldiğini haber alınca, Ankara “Bu telaşa sebep ne” demiş. Bunu Mustafa Kemal duymuştu. “Bir müezzin Arapça ezan okuyor. Ne vali, ne müddeimumi, ne polis hadiseyle ilgileniyor. Biz inkılâp yapıyoruz. Bir milletin kaderini elimize aldık, çocuk oyuncağı mı bu işler? Bu eserin kurucusu benim. Bursa’da devlet makamları inkılâpları korumak için alakalanmadıklarında benim ne yapmamı istiyorsunuz? Durmamı mı?” dedi. Ondan sonra verilen yemekte bu sözleri (Bursa Nutkunu) söyledi. Konuşmanın gazetelerde neşredilmediğini hatırlıyorum.” Bursa nutku; 1958’de ulus gazetesinde yayınlandıktan sonra Atatürk’ün Bursa Nutku’nu söylediğine tanık olduğunu iddia eden Bursalı gazeteci Musa Ataş ile tekrar gündeme geliyor… Bu görüşlerini ölmeden bir süre önce Bursa’da çıkan Hâkimiyet gazetesinin 5 Mart 1963 Hâkimiyet ve 18 Mart 1963 tarihli nüshalarında yayımlamıştır. Musa Ataş, 18 Mart 1963 tarihli Hâkimiyet gazetesinde çıkan yazısında şöyle demektedir: “Aradan 30 sene geçmiş. Bunları bulmak kolay değildir. Bursa gazetelerinde çıkanlar ise, sahipleri öldüklerinden koleksiyonlarının ne olduğunu bilmiyorum. Yalnız bu vaka üzerine Büyük Atatürk’ün yaptığı üç konuşmadan en mühimi olan belediye meclisi salonunda gençliğe yaptığı hitabesini mealen hafızamda saklıyorum. Orada Atatürk gençliğe hitaben demiştir ki: “Bu hadise mühüm fiili bir hareket değildir. İrticai bir mahiyeti de yoktur. Fakat 24


size şunu bildireyim ki, meş’um Menemen irticai hadisesi, inkılâplarımıza karşı yöneltilen bir hareketi önleyici Türk gençliğinin mevcut olduğunu göstermiştir. Kubilay gibi genç ve idealist bir ihtiyat zabiti kendisini bu uğurda feda etmiştir. Onu örnek alın. Herhangi irticai bir hareket olursa onun karşısında daima siz bulunacaksınız. Çünkü inkılâplarımızı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni size emanet ettik. Hangi şartlar altında olursa olsun hiçbir devlet kuvvetine dahi dayanmadan bunları siz koruyacaksınız. Alacağınız kuvvet bütün Türk milletinindir. Böyle hareketlerde sizi pervasızca daima bunların karşısında görmek Türk milletinin en büyük inancıdır.”

alınmak suretiyle çeşitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliği ile varılmıştır.” “Bakınız: Atatürk’ün Bursa Nutku (Tanık ve Belgelerle), Reşit Ülker, Cumhuriyet Gazetesi Kitapları” *** 1966’nın 12 Aralık günü idi. Bülent Ecevit Erzurum' da Doğu Sineması salonunda konuşuyordu. Öğrenciler bir ara Ecevit' in konuşmasını Gazi Osman Paşa türküsüyle kesmişler ve bunun üzerine Ecevit öğrencilere şunları söylemişti: "Aziz gençler, Türk toplumunda Gazi Osman Paşa türküsünün şimdiye kadar iki çıkışı olmuştur. Birinci çıkışta, bu türkü, Türk halkının bağımsızlık aşkını dile getiren bir türkü idi. 2829 Nisan 1960 ' a rastlayan ikinci çıkışında, bu türkü Türk halkının hürriyet aşkını dile getiri-

Bu konuşmadan sonra gençler Atatürk’ü hararetle alkışladılar. “Yolundayız Paşam” dediler. Üç yıl sonra 1966 yılında Yargıtay, Adalet yılı açılışında bu nutku okumuştur ve dönemin Başbakanı Süleyman Demirel bu nutkun gerçek olup olmadığının şüpheli olduğunu beyan eder. Tartışmalara Afet İnan, Bahri Savcı gibi ünlü tarihçi isimler de katılır ve birbirinden farklı görüşler ortaya atılır. Türk Tarih Kurumu’ndan bir bilirkişi heyeti kurması istenir. Fakat konu kendiliğinden kapanır. Yine aynı yıl içinde 1966 yılında Türk Tarih Kurumu Bursa Nutku hakkında bir karar alır. Karar aşağıdaki gibidir. “Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu’nun 24 Ekim 1966 tarihli toplantısında Bornova Asliye Hukuk Hâkimliğinin 27/9/1966 tarih ve 1966/338 sayılı yazısı ve bu yazıya ekli Atatürk’ün Bursa Nutku ile ilgili sözlerin üzerine gerekli incelemeler yapılmıştır. Bu incelemeler sonunda bu sözlerin Atatürk’ün 1933 Şubatı’nda Bursa’da yaptığı konuşmadan mealen

yordu. Bugün 12 Aralık 1966 günü, Erzurum' da sizlerin ağzından türkünün üçüncü çıkışı oldu. Bu sefer aynı türkü Türk halkının sosyal adalet ve insanlık anlayışını dile getiriyor." Bu arada Atatürk Üniversitesi öğrencileri Ecevit' e bir kâğıt göndermişler ve Atatürk'ün Bursa Nutku konusundaki düşüncesini öğrenmek istediklerini bildirmişlerdi. Öğrenci kuruluşlarının çeşitli toplantılarında, Atatürk' ün Bursa nutkunun okunması, iktidar partisi or25


ganlarında bir kampanya açılmasına neden olmuştu. Yapılan yayınlarda Bursa nutkunun Atatürk' e ait olmadığı ileri sürülüyor ve bu iddiayı doğrulayacak sözde belgeler ortaya atılıyordu. Ecevit, öğrencilerin bu sorusuna şu cevabı vermişti: "Atatürk Türk Devleti yıkılmak üzere olduğu vakit, (bu devletin ordusu var, polisi var, jandarması var, benim neme gerek ) deyip İstanbul'da bir köşeye çekilmemiştir. 19 Mayıs 1919 günü Anadolu’ya çıkıp Türk Kurtuluş Savaşı' nı açmıştır. Bunu yapan insan, Bursa nutkunu da söyleyebilecek insandır." Halk bu cevabı ayağa kalkarak alkışlamıştı. (14 Aralık 1966, Milliyet Gazetesi) "Atatürk'ün Bursa Nutku için önce " muhayyel bir anarşi fetvası" diyen zamanın Başbakanı ise Atatürkçü ve devrimci çevrelerden gelen tepki üzerine 27 Kasım 1966 günü iktidar partisinin Büyük Kongresinde, Atatürk'ün Bursa nutkunu "karışıklıklara yol gösteren devlet anlayışını, kanun hâkimiyetini, asayiş ve inzibat fikrinin yıkılmasını tavsiye eden" "Atatürk'e nisbeti son derece şüpheli" bir nutuk olarak nitelendirmiş ve Atatürk'e ait olduğunun ispatını istemişti." (Bakınız: Atatürk'ün Bursa Nutku-Reşit Ülker, 1998, Cumhuriyet Gazetesinin Okurlarına Armağanı Kitapçığı) Fakat yukarıda cereyan eden olayların tarihine baktığımızda Ecevit’in ve iktidar partisinin yaptığı açıklamalarda da bir çelişki vardır.12 aralık 1966 ‘da Ecevit’in alınan karardan haberi olmayıp kişisel yorumunu yapmıştır, ki aynı zamanda iktidar partisinin Başbakanı da 27 Kasım 1966’da partisinin Büyük Kongresinde, Atatürk'ün Bursa nutkunu "karışıklıklara yol gösteren devlet anlayışını, kanun hakimiyetini, asayiş ve inzibat fikrinin yıkılmasını tavsiye eden" "Atatürk'e nisbeti son derece şüpheli" bir nutuk olarak nitelendirmiş ve Atatürk'e ait olduğunun ispatını istemişti." Ve her iki liderde 1966 yılında alınan mahkeme kararından habersiz açıklamalar yapmışlardır. Zamanın İstanbul milletvekili Reşit Ülker 3

Aralık 1966 da Ulus Gazetesindeki bir yazı dizisinde o yılların olaylarını şöyle izah eder: "Sene 1958. Nurculuk olayları almış yürümüştür. 13 Mayıs 1958 tarihli Ulus Gazetesinde ilginç bir haber yer almaktadır: Nurcular gazetelere tehdit mektubu gönderiyor. Haklarında adli takibat yapılan nurcular gazetelere tehdit mektupları göndermekte devam ediyor. "Bu olaylar karşısında 19 Mayıs 1958 tarihli Ulus Gazetesinde birinci sahifede çerçeve içinde Bursa nutku yayınlanmıştı. Bu yayın üzerine kuşkuda olan iktidar Ankara savcılığını harekete geçirmiş, bir taraftan da başta iktidar organı olan Zafer gazetesi olmak üzere Bursa Nutku aleyhinde kampanyaya girişmişlerdir. Gazetenin çıktığı 19 Mayıs 1958 günü saat 22:30 da Basın savcısı Cumhur Oymakoğlu Ulus Gazetesine telefon ederek demecin aslının nerede olduğunu sormuştur. Ayın 20 sinde gazeteci Ülkü Arman Adliyeye götürülmüştür. Savcı Rahmi Ergil ve Başyardımcısı Ziya Ülgener tarafından sorguya çekilmiştir. Yazının kaynağının en kısa zamanda bulunması istenmiştir.” Zafer Gazetesi de Bursa Nutku için şu satırları yazmakta idi: “Atatürk adına sahte metinler kaleme almak ve kendi uydurması olan bir beyannamenin altına Atatürk imzasını atmakla siyasi sahtekârlıkla kalpazanlığı, artık üzerinde durulması lazım bir hududa götürmüştür. Atatürk böyle saçma ve yatalak mantıklı sözler söylemez." Ulus gazetesinde ve o sırada çıkan bütün gazetelerde tartışmalar günlerce sürdü. Sonra neşriyat kesildi. "Bir de eski D.P.li Şeref Balkanlı'yı dinleyelim: "Muhalefetin en hızlı en çetin yıllarıydı. 1949 yılında İzmir'de Ankara Palas salonlarında D.P. II kongresi yapılıyordu. Ben o zaman Merkez ilçe idare Kurulu üyesiydim. O zaman muhalefet partisi genel başkanı olan Celal Bayar bana el yazısı ile yazdığı bir yazı verdi ve şunları söyledi: "Şeref, bu Atatürk'ün Bursa’da söylediği tarihi nutuktur. Kongrede senin okumanı istiyorum. Bunun üzerine o gün Kongrede yaptığım konuşmamın sonunda Atatürk'ün nutkunu okudum. Bu nutkun okunması üze26


rine Kongre ayağa kalktı, dakikalarca alkış devam etti. Beni omuzlara aldılar. Bu nutkun okunmasının geniş akisleri oldu, gazetelerde yer aldı. Ama herhangi bir takibat açılmadı. Bu konuda takibat yapılıp yapılmadığı defalarca D.P. ileri gelenleri tarafından bana Ankara'dan telefonla soruldu. "Aradan yıllar geçti. 1958 yılında bu Nutuk 19 Mayıs günü Ulus Gazetesinde neşredildi ve bu neşriyat üzerine takibata geçildi. Bunun üzerine İzmir'deki Demokrat İzmir gazetesine durumu açıkladım. Gazete, 1949 yılındaki Kongre haberinin de klişesini koydu. Bir kaç gün sonra Başbakan beni telefonla Ankara'dan aradı. Ve mesele nedir, diye sordu. Anlattım… Bunun üzerine 1949 yılında hakkımda takibat yapılıp yapılmadığını sordu. Hayır, dedim . Başbakan bana telefonda, o zaman, peki, Adliye Bakanı ile temasa geçeyim, dedi. Takibat durduruldu ."( 1 Ekim 1966, Milliyet) 25 Kasım 1966 da Cemalettin Ünlü, Ulus Gazetesindeki yazı dizisinde Atatürk'ün Bursa Nutkunun ne şartlar altında söylendiğini şöyle anlatıyordu: "23 Ocak 1930 da Menemen' de öğretmen ve yedeksubay Mustafa Fehmi Kubilay gericiler tarafından şehit edilmişti. İşte bu olaydan tam iki sene, bir ay ve sekiz gün sonra Bursa' dayız. 1 Şubat 1933. Ezan ve kamet Türkçeye yeni çevrilmiştir. Atatürk devrimlerinin bu yeni adımına karşı direnme ise devrimcilerin büyük bir tepkisi ile karşılanacaktır. 1 Şubat 1933 Bursa' sında, vakit ise öyle üzeridir. Ramazanın başlaması dolayısıyla ezan ve kametin Türkçe okutulması din adamlarına telkin edilmiştir. Ve artık Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Müslüman Türkler ‘Tanrı uludur, Tanrı uludur! seslenişleri ile ibadete çağrılmaktadır. Bursa' da ibadette de Türkçe için atılan adıma karşı

bazı din adamları direnmektedir. Ulu camiin imam ve müezzinleri bu yüzden görevlerine gelmemişler, böylece pasif direnişe başlamışlardır.” Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken bir hususta 7 Şubat 1933’te hâkimiyeti milliye gazetesinde çıkan haberde İstanbul’da ilk Türkçe kamet ve ezanın okunması haberi olarak geçiyor. Yani burada Türkçe ezanın tam olarak hangi tarihte nerede okunduğu ile ilgilide bir soru işareti karşımıza çıkıyor. "Olay günü Ulucami müezzini yerine başka biri okumuştur ezanı. Türkçe ezanı değil Arapça ezanı okumuştur. Olay bir polis memuru tarafından tutanakla tesbit edilmiştir. Diğer bir kişinin de kameti Arapça okuması, bunun da polis tarafından bir tutanakla tesbiti, camide bulunan bir muhafazakâr zümreyi önce korkutmuştur. Bu korkunun yanyana getirdiği insanlar namazdan sonra "Din elden gidiyor" sloganları ile cemaati tahrik etmişlerdir. "Tahrikçilere kapılanlarla olayları seyir olsun diye izleyenlerin de katıldığı bir kalabalık, gösteri yürüyüşü havası içinde caddeye dökülmüşlerdir. Hükümet konağına varmışlar, valinin yerinde olmadığını öğrenmişlerdir ." Bundan sonrasını Reşit Ülker Yazı dizisinde şöyle anlatır: "Bu sırada olayı bastırmaya polis geliyor. Olayın elebaşıları yakalanarak mahkemeye veriliyor. Birçok kimse tevkif ediliyor ." ( Ulus Gazetesi 25 Kasım 1966) Olay Atatürk' e duyurulmuştur. Atatürk Isparta' ya gidecekken 4 Şubat günü yolunu değiştirip İsmet İnönü ile birlikte Bursa' ya doğru hareket etmiştir. Ve büyük bir hızla 5 Şubat 1933 günü sabah beşte Bilecik'e varmış, oradan da sabah olmasını beklemeden otomobille hareket etmiş ve 9.30 da Bursa’ya varmıştır. Atatürk' ün büyük bir hızla Bursa'ya gelmesini Cumhuriyet gazetesinde Yusuf Ziya bey şöyle anlatmaktadır:" Yirmi iki 27


gündür adımlarının izleriyle yurdu bir altın haleye saran Gazi, Afyon tepelerini aydınlatırken Bursa ovasına küçük bir irtica gölgesi çöktü. Bir anda onun bir tepeden bir ovaya karanlıkları yırtan bir yıldırım hızıyla düştüğünü gördük." ( 8 Şubat 1933-Cumhuriyet Gazetesi) "Ertesi gün Türkiye' deki bütün gazeteler Bursa' daki olayı büyük manşetlerle bildiriyorlar. Bursa'ya gelerek hadiseyi bizzat tahkik eden Gazi'nin, Anadolu Ajansı vasıtasıyla efkarı umumiyeye beyanatı şöyle olmuştur : " Bursa' ya geldim. Hadise hakkında alakadarlardan malumat aldım. Hadise haddizatında fazla ehemmiyeti haiz değildir. Herhalde cahil mürteciler Cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklardır. Hadiseye bilhassa dikkatimizi çevirmemizin sebebi dini, siyaset ve herhangi bir tahrike vesile etmeye asla müsamaha etmiyeceğimizin bir defa daha anlaşılmasıdır. Meselenin mahiyeti esasen din değil dildir. Kati olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatında hakim ve esas kalacaktır." "Atatürk olaya fazla önem vermemişti ama olay sırasında arzulanan tepkiyi gösterememiş olmaları sebebiyle Evkaf müdürünün, Bursa savcısının, Bursa müftüsünün işine son verilmişti. İşte Atatürk' ün o gün yaptığı üç konuşmadan biri de bugün tartışması yapılan Bursa nutkudur ." ( Ulus - 27 Kasım 1966 ) "İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği", dedi. (Cemalettin Ünlü'nün yazı dizisi 26 Kasım 1966, Ulus Gazetesi) Cemalettin Ünlü 25 Kasım 1966 da Ulus Gazetesindeki yazı dizisine şöyle devam ediyor: "1950’nin 14 Mayısında iktidara geçen Demokrat Partinin ilk icraatı ise ezan ve kameti tekrar Arapçaya çevirmesi olmuştur. Daha sonra çeşitli hükümet davranışlarıyla çeşitli irtica olayları hoş görülmüş, desteklenmiştir. Oy kaygısı ile her türlü tavizciliği mubah sayan çıkarcı politikacıların bu davranışları yüzünden ticaniler sokaklara dökülmüş; daha sonraki yıllarda ise yine hükümetin desteği ile çeşitli adlar altında örgütlenmişti 27 Mayıs devrimi ile meşruiyetini kaybetmiş

olan iktidar saf dışı edilmiştir. Anayasası ile de yeniden demokratik düzene dönülmesi, 1965 seçimlerinde ise yeniden tutucu ve gerici bir partinin iktidara gelmesi gerici akımların yeni baştan gün ışığına çıkmasını sağlamıştır. Daha sonra Demokrat Parti iktidarına sıkı sıkıya bağlı olan bir Adalet Partisi iktidarı da bu 1933, 1950 yılları olaylarının ilişkilerine dokunulmasından elbette gocunacaktı. ''O günlerde doğrudan doğruya Atatürk'e karşı çıkmaya güçlerinin yetmiyeceğini bildikleri için bu Bursa konuşmasının metnini çürütmeye kalkmışlar, bir savaş hayhuyu içinde bu konuşmaya saldırmışlardır." Gene 25 Kasım 1966 tarihli Ulus gazetesinde zamanın İstanbul milletvekili Reşit Ülker şöyle yazıyor: "Bu nutuktan korkulduğu içindir ki ona hücum edilmekte, inkâr edilmekte, hakkında kovuşturma yapılmakta, hakkında dava açılmakta ve en nihayet onun Stalin tarafından söylenmiş bir komünist manifesti olduğu gibi bir iddiaya kadar gidilmektedir. Çünkü bu yola sapanlar inkılapları ve rejimi çiğnemek ve çiğnetmekle ayakta durabilmektedirler. Dini politikaya alet edenler, Türk milliyetçiliğine, Türk milletine, Türk devrimlerine düşman olan, halkın egemenliği yerine, halkı egemenlikten yoksun bırakarak şeriat düzenini getirmek isteyen, İslam birliğini ve medreseleri isteyen, nurcuları ve bütün devrim düşmanı akımları destekleyenlerdir. Bu nutkun kendilerine karşı Atatürk tarafından söylendiğini bildikleri için ve bu nutkun dünyayı başlarına yıkacağını bildikleri için onu yok etmek istemektedirler." 26 Kasım 1966 - Reşit Ülker 'in Ulus Gazetesindeki Yazı dizisinden: " Nutuktan açıkça anlaşılmaktadır ki Atatürk' ün verdiği görev inkılâplar ve rejim konusundadır. Rejim Türk Cumhuriyetidir. Yeni anayasamızın deyimiyle "insan hak ve hürriyetlerini, milli dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devleti" dir.

Devam Edecek ... 28


Deneme H. Raşit YILMAZ

‘“HASTALIKLI’’ MUHAFAZAKARLIK

ve “HASTALIKLI” LAİKLİK

M

alumunuz Türkiye’miz eskilerin ‘’nev-i şahsına münhasır’’ diye tabir buyurdukları, kendine özgü özellikleri hayli fazla bir memlekettir. Uluslar arası literatürde uzun zamandır yer alan ve tanımlamaları hususunda genel bir konsensüsün sağlandığı bir çok kavramın bizde algılanış biçiminde ki tuhaflıkları gördükçe bu meseleyi yazmak zaruri hale geldi.

yüzlerce tez konusu olabilecek boyutta kabul edilebilir. Bu kısa tarihi anekdottan sonra Durmuş Hocaoğlu’nun tespitini tam anlamıyla idrak etmemize sebep olan meselelere gelebiliriz. Bilindiği üzere Türkiye’de bilhassa son 10 yıldır yaşanan sermayenin el değiştirmesi sürecinde kendini ‘’muhafazakar’’ olarak tanımlayan kitleye mensup bir zümre milli hasıladan daha fazla pay almaya başladı. Elbette buraya kadar bir sorun yok,hatta kendini tanımladığı sıfatlardan biri de ‘’muhafazakar’’ olan bu satırların yazarı için nötr karşıladığını belirtemeyecek olumlu bir gelişme bile sayılabilirdi bu değişim. Lakin muhafazakarlığı salt bir söylem ve libasa indirgeyen, Anadolu’dan çıkmasına rağmen bu toprakların ruh köküyle bağlantısız bir zümre sermaye değişiminin verdiği rehavetle hakiki mütedeyyin insanlarımızın kanını donduracak işlere imza atmaya başladı. Sayıları her geçen gün artan ve umumiyetle zengin ‘’muhafazakarlar’’ ın tercih ettiği bazı tatil bölgelerinde yaşananlar artık yüz kızartacak aşamaya gelmiştir. İş o raddeye gelmiştir ki; yatla düzenlenen turlarda zennelere (erkek dansöz) göbek attırılmakta, başlarındaki mukaddes örtüyü kirlettiklerinin farkına bile varamayacak kadar küçülmüş hanımlar zenneye eşlik etmektedirler. İslam’ın güzelliklerini kavrama çabasını göstermeyen genç kızlar ,(başörtüsü diyerek manasını deforme etmek istemediğim için sadece örtü diyeceğim), kafalarındaki örtülere verdikleri şekillerle çevreye’’sevgilim yok’’ ya da ‘’sev-

Durmuş Hocaoğlu hocanın ‘’…Dünyanın en ileri dini, dünyanın en geri insanlarının elinde…’’ tespitini ilk okuduğumdan beri ciddi bir haklılık payı olduğunu düşünmüşümdür. Lakin son dönemde sağlam bazı kaynaklardan öğrendiklerim yukarıda ki tespitin ne kadar doğru olduğunu tam manasıyla idrak etmemi sağladı. Bilindiği üzere biz Türkler umumiyetle itikatta İmam Maturidi Hazretlerinin kurduğu Maturidi mezhebine,amelde ise İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretlerinin Hanefi mezhebine intisap etmişizdir. Türk milletinin İslam öncesi dönemde de yüksek olan ahlaki seciyesi,İslam’la müşerref olduktan sonra ki süreçte bilhassa zaten Türk asıllı olan İmam Maturidi’nin anlayışının bütünüyle Türk’ün yapısına uygunluğu ile bütünleşerek bizce Asr-ı Saadet’teki,yani Peygamber Efendimiz’in dönemindeki İslam anlayışına en uygun hale gelmişti. Yavuz’un Mısır fethi sonrası payitahta dönüşünde beraber getirdiği Eşari alimlerin etkisiyle yavaş yavaş değişmeye başlayan inanç yapımız başlı başına 29


gilim var’’ mesajını verebilecek bir kıyafet dili bile oluşturmuşlardır. Sütçü İmam’ın başörtüsüne uzanan el için Maraş’ı kana buladığı günlerden gelen bir millet için bu durum ızdırabın da ötesinde duyguları doğurmalıdır.

Aynı görüşe mensup erkek öğrencinin üniversiteye girebilmesi, bunun yanında kız öğrencinin girememesi de yine bu ‘’hastalıklı’’ laikliğin sonucudur. Atatürk’ün benimsediği milletin değerlerini hakir görmeyen anlayışla, İnönü döneminin ezici laikliği arasından günümüzün laiklerinin İnönü anlayışını benimsemesi de oldukça manidardır.

Elbette yukarıda lafzı geçen zümre zaten geneli muhafazakar olan milletimizin içinden çıkan ‘’muhafazakar’’ zenginler arasında bile azınlık oluşturmaktadır. Lakin bu ‘’hastalıklı’’ muhafazakarların oluşturmaya başladığı sıkıntı artacak gibi görünmektedir. Mesele sosyologlar tarafından derinlemesine incelenmeye muhtaç bir konu haline gelmiştir.

Kendilerini ‘’laik’’ olarak tanımlayan zümrenin bir kısmı arasında laiklik anlayışının din karşıtlığı, özelde ise İslam karşıtlığı olarak algılanması ülkemizin son asırda ki en büyük talihsizliklerindendir. Açık olarak ifade etmek gerekirse, Türk milleti fıtratı gereği ne ‘’hastalıklı’’ muhafazakarlığa ne de ‘’hastalıklı’’ laikliğe müspet bakamaz bundan sonra da bakması beklenemez. Ortak özellikleri ‘’hastalıklı’’ olmak olan bu iki zümre arasında ki iktidar mücadelesi milletimizin çok kıymetli olan vaktini gereğinden fazla almıştır. Toplamı % 15’i geçmeyen bu iki grubun kavgasının gürültüsü milletimizin dünyada olup bitenlere kulak kabartmasını engellemekte bu durumda Türk devletinin yeterince güçlü olmadığı bir dünyanın yeterince huzurlu olamaması sonucunu doğurmaktadır.

Her kavramı dejenere etmedeki ustalığımızdan ‘’laiklik’’ te nasibini almadı demek mümkün değildir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren doğal süreçte ‘’laiklik’’ kavramının evrensel normlara yaklaşmasını bekleyenleri şaşırtacak bir sonuçla karşı karşıya kaldık diyebiliriz. Maalesef katı ve örneği demokratik ülkelerde bulunamayacak bir laiklik anlayışının bilhassa bir zümre içerisinde ki dozu her geçen gün artmaktadır. Laikliği ‘’cahil halkı saplanıp kaldığı orta çağ karanlığından millet istese de istemese de kurtarmak’’ olarak algılayan seçkinci bir zihniyettir ülkemizde ki. Milletin manevi dinamiklerini küçük gören ve anti-demokratik metodları bu dinamiklerle mücadele için kullanmaktan çekinmeyen bir sözde ‘’laiklik’’ anlayışının ülkemizde var olması esasında bu toprakların ve Türk milletinin doğasına aykırıdır. Çöl sıcağında paltoyla dolaşmak ya da kutuplarda şortla gezmek kadar abestir. Ümit Özdağ Hoca’nın ifade ettiği gibi ‘’Denetimini kendi yaptığı, öğretmenlerini kendi atadığı,kitaplarını kendi bastığı’’ bir okuldan,İmam-hatiplerden endişe edilmesi de yine bizim ülkemize mahsus hallerdendir.

İnancımız odur ki; Türk milleti kan dondurucu ‘’hastalıklı’’ muhafazakarlık ve tüyler ürpertici ‘’hastalıklı’’ laiklikten azat olacak ve vaktini çok daha önemli konulara ayırabilecektir.

Gerici, ilerici… Düşünce hürriyeti bu mülevves kelimelerin esaretinden kurtarmakla başlar. CEMİL MERİÇ 30


Deneme İhsan KURT

Tarihi Edebiyatın Hafızasına Kaydetmek Edebiyat üzerine teoriler aktaracak değilim. Ancak diğer sosyal bilimlerle olduğu gibi edebiyatın tarih ile de yakın, tabir yerinde ise bazen iç içe, hatta omuz omuza bir ilişki içerisinde olduğu da söylenebilir. Bu durum birbirinin külüne muhtaç komşular misali gibidir şeklinde ifade edilirse de yerindedir. Ancak “Edebiyat Tarihi” ile tarihi, tarihi şahsiyet ve vakaları edebiyatın hafızasına bir edebiyat ürünü olarak kaydetmenin ayrı alanlar olduğunu da işaret etmek isterim.

yazarının büyük bir eksikliği olmuştur. Bu eksiklik biraz da edebiyatın gücünü ya dikkate almamak ya da önemsememekten kaynaklanmıştır. Oysa sanat, madde ve manâ planının birleşmesiyle meydana getirilen en tesirli güçlerden biridir. Edebiyata da bu güçten büyük bir pay düşer ki, buna edebiyatın gücü diyebiliriz. Edebiyat, milletlerin gelecekte ilim ve teknolojiye bakacağı gözlüğü, kendi gücü sayesinde takar. Bir milletin geçmişten geleceğe doğru köklü kenetlenme halkalarını, aynı dayanışma duygularını paylaşmasını, aynı kültür havasını teneffüs etmesini, edebi eserlerle daha sağlıklı ve sürekli bir şekilde temin etmek mümkündür. Geçmişten günümüze yazılı edebiyat ürünlerimizin, milletimiz içerisinde birlik ruhu uyandırıp daha da canlı hale getirdiklerini biliyoruz.

Ortaylı’nın aktardığına göre (Tarihin İzinde.s.137) “Balkan Savaşından sonra ‘Ne olur bu Türkler bu savaştan sonra?’ demişler. Ernest Renan ‘Türkler bunu unutturmayacak bir edebi güce sahip değil. Hakikaten bunlar bunu aşabilecek, bunu bir kine çevirebilecek, bir hafızaya döndürebilecek milli bir edebiyata sahip değiller’ demiş.” Renan, bu sözünde çok haklıdır. Türkler kendilerine yapılan hiçbir şeyi “kine çevirme” gibi bir çaba içerisine girmedikleri gibi böyle bir durumu da düşünmemişlerdir. Hatta daha da ileri giderek kendilerine yapılan zulümleri, haksızlıkları affetmeyi ve unutmayı seçmişlerdir. İşte bundan dolayı edebiyat ve sanat eserlerinde bu millete yapılan zulümler bir hafıza olarak kaydedilmemişlerdir. Elbette bunun acı sonuçları, neredeyse aradan asırlar geçmesine rağmen Türk Milleti’nin kendisine çektirilmiş ve çektirilmeye de devam ettirilmektedir. Kin tutmamak nasıl ki Türk Milleti’nin olumlu bir özelliği ise, kendi milletine yapılanları veya insanlığa katkıları edebiyatın hafızasına kaydetmemek de Türk

Sanatın tesiri, şekillendirilmesi, yönlendirmesi ve kültür taşıyıcılığı kısa zaman içerisinde fark edilmediğinden, edebiyatın gücü de sathî bir bakışla görülmeyebilir. Fakat uzun zaman dilimleri arasında, uzak ve yakın geçmişte edebiyatın gücünü fert ve toplum hayatında açık bir şekilde görebiliriz. Edebiyatın, anlamı içinde düşünüldüğünde, birleştirici, disipline edici, eğitici, kolektif şuur oluşturucu ve bu şuuru aksiyona dönüştürücü olmak gibi bir çok gücü vardır. Bu güçten tarihi hakikatleri saptırmak ya da lehlerine bir propaganda vasıtası olarak kullanmak isteyenler çok iyi yararlanırken, Türk yazarı mevcudu tespit etme adına bile eksiklikler içinde olmuş denebilir. Son yıllardaki bazı çalışmalar bu değerlendirilmenin dı31


şında tutulabilir.

hafıza ve aynı zamanda propaganda aracı haline getirilmekle hanelerine artılar yazılabilmektedir. Tarihimizi sorgulama meraklıları en azından işaret ettiğimiz durumu hafızalarının bir kenarına not etmelidirler. Elbette edebiyatçılarımız da eserlerine… Tarihimizi sözde sorgularken, kendimizi başkalarının yargılamasına fırsat verme tuzağına düşürülüyoruz. Ya da çarpık ve çarpıtılmış yaklaşımların gözlüğü ile bakma gafletini gösteriyoruz. Evet “tarihimizle yüzleşelim”, “tarihimizi sorgulayalım” ama içindeki tuzaklara dikkat ederek. Bize sunulan dayatmaları fark ederek…

Zamanımızda 1915’leri kendi lehlerine canlı tutmaya çalışanların isyan işaretleri aslında 1890 öncesine dayanır. O yıllarda Anadolu’nun birçok yöresinde isyan girişimlerinde bulunan, bazılarında kendileri açısından başarılar da elde eden Ermeni komitecileri 1915’leri aslında çeyrek yüzyıl öncesinden hazırlamışlar ve temellerini atmışlardır. Komitecilerin bu hareketlerinin beslenmesinde Anadolu’nun birçok yöresine kurulmuş olan Amerikan Misyoner okullarının büyük payları olduğu tarihi belgelerin gösterdiği bir hakikattir. Buna rağmen gerek sözde araştırma-inceleme kitapları gerekse roman, tiyatro, sinema çalışmaları ortaya koyarak neredeyse bütün dünyayı aleyhimize çevirme girişimleri semeresini vermiş ve vermeye de devam etmektedir. Türk yazarı, sanatçısı ve yapımcısı ise hak ve hakikat cephesinde yer aldığı bir konuyu, sözde Ermeni soykırımı meselesini eserlerine taşımaktan genelde uzak kalma tercihini devam ettirmektedir. Bu durum belki Türk Milleti’nin içinden çıkan Türk yazarının, sanatçısının affetme ve büyüklük yanlarından biridir. Bu şekilde yorumlar yapılabilir. Ancak karşıda acımasızca ve çağın çok kollu saldırılarıyla karşı karşıya bulunulduğu düşünüldüğünde en azından bir savunma mekanizması, kendini koruma içgüdüsü olarak edebiyat ve sanat eserlerinde iftira konusunun gerçek boyutlarıyla işlenmesi, kayda geçirilmesi de yadırganmamalıdır. Köklü tarihi geçmişi olmamasına rağmen ortaya konan edebiyat eserleri, yapılan filmler ile kendilerine tarih oluşturma çabası içerisinde olan ve bunda da başarılar kaydeden ülke artık dünyayı yönetme ve yönlendirme gücünü kendinde görebilmektedir. Elbette bu durumda sadece edebiyatın payının tek başına olduğu söylenemez. Fakat yine de edebiyat bir

Delinin veliye tavsiyesi Bayezid-i Bestamî hazretleri. Büyük velilerden. Bir gün tımarhanenin önünden geçiyor. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüyor: -Ne yapıyorsun? Hizmetçi: -Burası tımarhanedir. Delilere ilâç yapıyorum. -Benim hastalığıma da bir ilâç tavsiye eder misin? -Hastalığını söyle. -Benim hastalığım günah hastalığı... Çok günah işliyorum.. -Ben günah hastalığından anlamam... Ben delilere ilâç hazırlıyorum.. Parmaklığının arasından konuşulanları duyan bir deli,(!) Bayezid-i Bestamî hazretlerine: -Gel dede, gel! Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi. Bayezid-i Bestamî hazretleri, delinin yanına sokularak: -Söyle bakalım, benim derdime çare nedir? dedi. Deli(!) şu ilâcı tavsiye etti: -Tevbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır... Kalb havanında tevhîd tokmağı ile döv, insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir... Akşam-sabah bol miktarda ye... O zaman göreceksin senin hastalığından eser kalmaz, dedi. Bu güzel ilâcı öğrenen Bayezid hazretleri: -Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı. Bu ilâç, halen günah hastası olanlara tavsiye olunmaya değer bir ilâçtır. Yani bu formülün hükmü hâlâ devam etmektedir 32


Tarih Fatih ÖZTARSU

Yeniden doğu halkları kurultayı mı? Azerbaycan'ın en büyük şehirlerinden olan ve Sovyet dönemine ait petrokimya tesisleriyle ünlü Sumgayıt şehrinden Bakü'ye gitmek için bindiğim dolmuşta Azerbaycanlı bir arkadaşım da vardı. Bakü'ye yaklaşık bir saat uzaklıkta olan Sumgayıt, Stalin'in ağır sanayi hamlelerinden en büyük payı almış ve Sovyetlerin etkin petrokimya tesislerine sahip olan sayılı şehirlerinden biri olmuştu. Sırf bu yüzden "dünyanın havası en kirli ilk on şehri" listesine girmeye de hak kazanmış bulunmakta.

kelerini görme istekleri had safhaya gelince, "çalış ve gez" etiketindeki aracıların ve farklı ülkelerin eğitim/kültürel alanlarda oluşturduğu grupların faaliyetleri de bir o kadar artmakta. Tabii ki bu imkânları değerlendiren gençlerin hayata bakış açısı değişmekle beraber, kültürel birikimi de zenginlik kazanmakta. Üniversitelerin sosyal bilimler alanlarında okuyan gençlerin Brejnev'den Gorbaçov'a kadarki dönemde batı dünyasında neler olduğunu araştırmaları bana bir intibahın habercisi gibi geldi. Bu işlerin en başta okumaya başlamakla gerçekleşeceğini savunan arkadaşım da, ben bunları düşünürken diğer Azerbaycanlılar gibi aynı soruyu yöneltti: "Türkler (Türkiye'den gelenler) neden hiç kitap okumuyorlar?"

Arkadaşım; ekser Azerbaycanlı gençte görebileceğimiz gibi, çantasından usulca kitabını çıkarıp iki şehir arasındaki zaman ve mesafe uzunluğunu kitap okuyarak bitirmeyi, ben ise her zaman olduğu gibi etrafı temaşa etmeyi tercih etmiştim. Bir yabancı için bu, daha iyi bir seçenektir. Böylelikle çoğu zaman yerel halkın bile farkında olmadığı ayrıntıları elde edebilirsiniz. Bir başka sebep de, Azerbaycan yollarının sürekli inşaat halinde olmasından dolayı oluşacak yol sarsıntılarına karşı kitap okuma meselesi bir türlü verimli olamıyor benim için. Arkadaşın okuduğu kitap Amerikan Tarihinin Ana Hatları adını taşıyordu. "Herhalde Rus tarihini okuyacak hali yok" diye geçirdim içimden. O alanda bize nazaran daha bilgili olmalarıydı bunu söylememe sebep. Ancak bir yöneliş de seziliyor. Batıya doğru bir yöneliş. Ve şimdiye kadar görülmediği şekilde çok hızlı bir yöneliş. Özellikle gençlerin batı ül-

Ve her zaman sorulan bu soruya aynı şekilde cevap verdim: "Gençlik işte..." Bu soruya kızsak da, yanlışlığını tartışsak da ortada bir gerçek var ki, gençlerimiz kitaplardan hayli uzak. Ve yine düşünmeye başladım ki, bugünkü Azerbaycan'ı anlamak için malum dönemleri araştıran gençler gibi bizim gençlerimizin de mesela, Kıbrıs meselelerinden Özal dönemine kadarki aralık hakkında bilgi sahibi olabilmeleri, kısacası ülkesinin geçmişini ve geleceğini anlayabilmesi için okuması, tartması, sorgulamaya başlaması gerekiyor.

33


Bu soru, yıllar önce Malatya'da Bahtiyar Vahapzade'nin halkımıza verdiği cevabı hatırıma getirdi. Ülkemizde kitapların bir defada yaptığı baskının yedi-sekiz katını Azerbaycan kendi çıkardığı kitaplara yapıyordu. Üstelik halkımızın ekonomik seviyesi Azerbaycan halkınınkinden daha yüksekti. Durum böyleyken halkın kitap okuma seviyesinin herhangi bir tartışılır yanı da kalmıyor. Kitaplardan uzak oluşumuz her yerde meşhur ve az da olsa tenkit konusu. Bu sadece gençlerin meselesi değil, gençlere yön verenlerin, siz deyin üst tabaka biz diyelim ailelerin sorunudur. Arkadaşım Oğuz Alyanak da bir soru soruyor makalesinde:

İçinde bulunduğum şehir 20. yüzyılın en büyük doğulu fikrî akımların başlangıç ve geçiş noktası olsa da, sistem her yerde aynı ve bedenleri zaptettiği gibi fikirleri de çarkları arasında parçalıyor, yok ediyor. Yoksa kim istemez ki, emperyalizmin yumrukları altında inleyen mazlum halklar için yeni bir Doğu Halkları Kurultayı yetişmiş gençlerimizle yeniden yapılsın? Hem de aynı şehirde!

Bize bir gençlik lazımdır. Temelinde cehalet, duvarlarında riya, tavanlarında dalkavukluk bulunmasın.

"Türk gençliği, geniş anlamıyla 15-30 yaş grubu, nüfusun yaklaşık üçte birini oluştururken, 177 ülke arasında yapılan İnsani Kalkınma Değerleri Araştırmasında Türkiye'nin 92. sırada yer almasının asıl sorumlusu biz gençler midir? Aynı şekilde eğitim araştırmasında da Türkiye'nin alt sıralarda yer alması; yani gençliğimizin eğitimsiz olmasının mesuliyeti kime ait?"

Bize lazım olan gençlik bir fırka veya zümre gençliği değildir. Biz fırka ve şahsiyetlerin ebediliğine kani değiliz. Her şeyden üstün, her şeyden önce bir Türkiye vardır. Biz Türk Gençliği istiyoruz!

Evet, bir intibah bekliyoruz. Bir dönemin Yusuf Akçura'sı, Gaspıralı İsmail'i, Ali Hüseyinzade'si, Ziya Gökalp'i nasıl yetiştiyse, bugünün Türk gençliği de aynı şekilde yetişmeli. Ve yine o zamanlarda olduğu gibi doğudan yükselecek bir intibah gerçekleşmelidir. Bugün doğu ülkelerinin hakkını savunabilecek bir Sultan Galiyev ortaya çıkaramıyorsak, Nuri Paşa gibi aksiyoner insanlarımız her türlü imkânsızlık yüzünden ebediyen görünemeyecekse, hem ülke olarak hem de tarihi vasıflarımız hususunda kaybettiğimiz çok şey var demektir.

Bize yalnız dans etmesini, iyi giyinmesini, kur yapmasını ve aşık olmasını bilengencin lüzumu yoktur. Bize bugün mesleğinde usanmadan çalışacak, yarın hudutta göz kırpmadan ölebilecek genç lazımdır.

Dolmuşumuz Sovyetlerin dağılış döneminde Azerbaycanlılara yaptığı ve kanlı bir veda mesajındaki 20 Ocak Katliamı'nın gerçekleştiği 20 Yanvar'da durunca, tüm ideallerin daima sosyal yaşantı dışında oluştuğunu, mevcut sistem içine girince pek çok değerden taviz verildiğini hatırıma getirerek içten bir üzüntü yaşadım.

Hüseyin Nihal ATSIZ

34


TARİHTE BU AY 1 Nisan (1921) II. İnönü Zaferi kazanıldı 2 Nisan (1920) Halide Edip, Dr. Adnan Adıvar, Yunus Nadi ve birçok Mebus ile aydın gizlice Ankara'ya geçti. 3 Nisan (1937) Karabük Demir-Çelik Fabrikası açıldı. 4 Nisan (1997) Türk Dünyasının Başbuğu Alparslan Türkeş vefat etti. 4 Nisan (1949) Washington'da anlaşmayla, NATO kuruldu. 5 Nisan (1453) Fatih Sultan Mehmet'in Donanmasının İstanbul sularına ulaştı. 6 Nisan (1920) Mustafa Kemal Ankara'da, Anadolu Ajansı'nın kurulmasına ilişkin bir bildiri yayınladı. 6 Nisan (1973) Türkiye Cumhuriyeti’nin 6. Cumhurbaşkanlığına Fahri Korutürk seçildi. 7 Nisan (1957) Kızılay Kan Merkezi açıldı. 7 Nisan (1789) Sultan I. Abdülhamid'in ölümü üzerine III. Selim tahta çıktı. 8 Nisan (1924) Şer'iye Mahkemeleri lağvedildi. 9 Nisan (1588) Mimar Sinan'ın vefat etti. 10 Nisan (1845) Emniyet Teşkilatı kuruldu. 10 Nisan (1950) Mareşal Fevzi Çakmak öldü. 12 Nisan (1981) İlk Uzay Mekiği Colombia uzaya Fırlatılışı. 12 Nisan (1991) Ateşkes Antlaşması'nın yürürlüğe girdi,Körfez Savaşı resmen sona erdi . 12 Nisan (1931) Türk Tarih Kurumu kuruldu. 16 Nisan (1972) Apollo 16 adlı uzay aracı aya gönderildi. 17 Nisan (1993) TürkiyeCumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal öldü.

17 Nisan (1993) KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Mehmet Ali Talat kazandı (2005). 19 Nisan (1947) Hindistan'da Kongre Partisi ülkenin, Hindistan ve Pakistan olarak iki ayrı devlete bölünmesini kabul etti. 20 Nisan (1924) 1924Anayasası Kabul Edildi. 23 Nisan (1923) TBMM açıldı. 24 Nisan (1830) Osmanlı Devleti Yunan Devlettinin kurulması yönündeki protkolü imzaladı. 24 Nisan (1512) Yavuz Sultan Selim tahta çıktı. 24 Nisan (1920) Mustafa Kemal TBMM Reisliğine Seçildi. 24 Nisan (2004) Kıbrıs Adası’nın yeniden birleştirilmesine ilişkin referandum yapıldı. KKTC Yüksek Seçim Kurulu’ndan alınan bilgiye göre; seçmenlerin yüzde 64.91’inin Annan Planı’na ‘Evet’, yüzde 35.09’unun da ‘Hayır’ dediği belirlendi. GKRK’de ise, yüzde 75.83’ü ‘Hayır’, yüzde 24.17’sinin de ‘Evet’ oyu kullandığı belirtildi. 25 Nisan (1962) Anayasa Mahkemesi kuruldu. 26 Nisan (1961) Yüksek Seçim Kurulu kuruldu. 26Nisan (1986) Çernobil nükleer santralinde patlama meydana geldi. 28 Nisan (1915) "Hilal-i Ahmer" adı "Kızılay"a çevrildi. 29Nisan (1935) İstanbul – İzmir arasında ilk telefon hattı devreye girdi. 30 Nisan (1919) Mustafa Kemal Ordu Müfettişliği'ne getirildi. 30 Nisan (1945 )Adolf Hitler'in intihar etti.

35


SİYASET SOSYOLOJİSİ Maurice Duerger, Fransa'nın siyaset biliminde olduğu kadar sosyoloji tarihi ve sorunları üzerinde çalışan en önemli uzmanlardan biridir. Duverger'nin "Siyaset Sosyolojisi" adlı yapıtı bu konuyu bütün yönleriyle ele alarak enine boyuna incelemektedir. Duverger'nin bu bilim dalındaki geniş yetkisi kitap üzerine fazla bir şey söylememizi ve siyasal bilimler üzerinde çalışanların değil, sosyoloji ve siyaset ile ilgili bütün bu okurları yakından ilgilendirecek ve onlara çok şey öğretecek bir nitelik taşımaktadır. Maurice Duerger. Siyaset Sosyolojisi. (Çev:Şirin Tekeli)İstanbul: Varlık Yayınları, 2004

ETNOGENEZ| HALKLARIN ŞEKİLLENİŞİ YÜKSELİŞ VE DÜŞÜŞLERİ Rus tarihçisi ve etnoloğu Prof. L. N. Gumilev`un bu eseri, başyapıtı "Eski Türkler"den sonra ikinci doktora tezi olarak hazırladığı bir diğer önemli çalışmasıdır. Etnogenez konusu, henüz Türkiye`de çok az bilinen bir bilim dalıdır. Dahası, üniversitelerimizde etnogenezim okutulduğu herhangi bir kürsü yoktur. Bu durumda, zaten yeterince bilinmeyen bir bilim dalının kendine özgü terminolojisi konusundan sıkıntı çekilmesi tabiidir. Özellikle çeviri eserlerde terminoloji yerine oturmadığı zaman, okuyucunun o kitaptan bir şey anlaması şöyle dursun, eseri sonuna kadar okuyabilmesi dahi mümkün olamaz. Lev Nikolayeviç Gumilöv.Etnogenez Halkların Şekillenişi Yükseliş ve Düşüşleri.(Çev: Ahsen Batur). İstanbul: Selenge Yayınları, 2003 36

Turkuaz Dergisi 1.Sayı  

Turkuaz Dergisi 1.Sayı

Advertisement