Page 1

TURÂB Sayı: 1 Aralık/2013

Turâb bir mevzidir göğün dibinde Orda, kıssadan hisse bir tanrı gibi.

Bedenim üşür, yüreğim sızlar. Ah kavaklar, kavaklar... Beni hoyrat bir makasla, Eski bir fotoğraftan oydular. Orda kaldı yanağımın yarısı, Kendini boşlukla tamamlar. Omuzumda bir kesik el, Ki durmadan kanar. Ah kavaklar, kavaklar... Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.

Metin Altıok’a…


Merhaba Yazısı Niyetiyle Kendimizi alıntılayabildiğimiz deryadan içre bir katre sunabilmek için Albayrak Kardeşler ‘in nefesiyle, Şah İsmail Hatayi'ye sığındık. ''Bir kandilden bir kandile atıldım, Turab oldum yeryüzüne saçıldım…'' Birkaç Teşekkür…

Öncelikle Turâb’ı çıkarmamızı dört gözle bekleyen ve bu beklemelerinden ötürü bizi heyecanın sarmalamasına gark eden dostlara, sevgililere; Fotoğraf konusunda bizi kırmayan, profesyonelliğe pas atmayan amatör ruhlu arkadaşımıza; Sırtında kemençe, içindeki dostaneliğiyle o kar tipide yanımızdan ayrılmayan iyi insana; Matbaa için yol tarifi aldığımız kadim dosta; Geceler boyu photoshop yaparak emeğini bizden esirgemeyen gazeteci arkadaşımıza; Bir lira olmasıyla bizi inciten fakat ellerimizdeki buzu çözmesiyle gönlümüze yer eyleyen demleme çaya; Bizi hiç yalnız bırakmayan 5 dereceye; Bulutlara ve su seslerine; Yerin ve göğün şairlerine sonsuz teşekkürler…

(İletişim: turabolduk@gmail.com)


AHDE VEFA NEBAHAT

Fotoğraflar da ani bir gülümseyişini bırakır gibi. Sahiden ani ama. O an’dadır. An’ı doruğuna taşıyan gene andır. Bazen dur ve düşünme. Durmuş olmak için dur. Ne çabuk unuttuk sadece bir işi yapmak için yapmayı. Değil mi Nebahat? Yürüdüğümüz yolda bile attığımız tek adımda bile yüzlerce adım var. Hepsi birbirinin altına gizlenmiş. Fotoğraf ondan iyidir abiler. Bir tek attığınız adımın altında en fazla bir adım daha vardır. Bir deklanşöre basmak, iki zamanlardan sonra dönüp görmek isteyeceğiniz bir an’ı taşıyor olmasından ona bakabilmeniz. O kadar ahde vefa düşkünüdür. Ne güzel düşkünlüktür. Ahde vefamıza n’oldu be Nebahat? Yürüdükçe eskiyen eskidikçe de inadına yürümek gibi. Durduğumuz yerden zaman mis duruyor. O cüzdanlar da durup sevilen resimler gibi. N’olur n’olmaz diyerek bir kopya daha alınan fotoğraflar gibi. Nasıl da mutlu duruyorlar. Hala da mutludurlar biliyorum. Kimse kötü değildir resimlerde kötülerden başka. Zamanla kırılganlığı çoğalan bir çömlek nasıl hassassa onların iyiliği de o kadar hassastır. Mesela Nebahat kırılgan bir anıdır hep fotoğraflarda. Herkesin bir anısı vardır Nebahat’ta. Arnavut kaldırımların kokusunda, siyah beyaz filmlerdeki gariban hüsranlarda, fakir ama hüzünlü gülüşlerde. Kimse kötü değildir fotoğraflarda; kötü olmak isteyenler kadar. Şimdi durup düşünüyorum da o sevdiğim şairlerin fotoğraflarını misal kalabalık bir masada rakı tutuşlarını seyretmek nasıl da zevk verir bana. Basitçe bakarım, basitçe düşünürüm. Basit olmak gerek hayata dair. Zaten bu kadar sıra dışı insanın içinde basit insan olmak asıl marjinallik. Sahi bak aklıma geldi. Senin saçların böyle kısacıktı. Erkek gibi. Sene 96. Fotoğrafları hala ahşap vitrinde durur. Daha şu mektupların ucunu yakmak köy yakmak kadar


popülerken. Benim o zamanlar mavi terliklerim vardı. Üstünde bugs bunny kabartması vardı. Salçalı ekmeğe koşarken ayağımdan düşer düşer sinirimi bozardı. Tabi toki amcalar bizim gecekonduları yıkıp site yapmadan önce. Tabi ondan sonra siz Sarıyer’de başka bir kondu mahallesine taşındınız biz Gaziosmanpaşa’da pos bıyıklı abilerin olduğu Kürt alevi başka bir kondu mahallesine. Ondan sonra da eski vitrinlerin çekmeceleri dışında karşılaşmak pek nasip olmadı. Ani gülüşlerin kaldığı, çoğunun zalimce unutulduğu çekmeceler şimdi molozların altındadır. N’oldu be? Neden dalmış gözlerin? Yoksa bu betona doymayan toprak bizi de mi, yoksa içli dışı amcalar gibi yabancı şimdi, sevecen dayılar gibi uzakta, yoksa, şşşş. Peki peki. Sevimli annelerin vitrin çekmecelerinde, tek basımlık zillerde, Ortaköy’de o çay bahçesinde has porselen altlıkla çay içen insanların ellerinde, şipşakçı abilerin “hadi bakalım bir dakikada basılır” seslerinde, orada burada ve şurada her yerde kaldın be Nebahat. Şimdilik fotoğraflar da o ani gülüşün, kötü çocuklar gibi, kirlenmemiş duruyorsun. Şimdilik herkesin Nebahat’ı dargın biraz. Zamana ve akıp giden suya. İki kere daha yıkanabilmek için nelerimizi vermezdik şimdi. Dargın mıyız be Nebahat?

“Anımsar mısın denize karşı oturmuştuk. İkimizde arkamızı dönmek istememiştik kıyıya. Susmuştuk uzun bir hesaplaşmayla. İki sevgili vardı yan masada; Umurlarında bile değildi deniz, Alınları birbirine değecekti az daha.” (Metin Altıok)


Duraklı Bekleyiş Yüzünü ilmek ilmek ördüğü Maskesinin ardı sıra, anısız(yol ayrımı dönemeçte) -mendilini uzatmıştı. Dumanını burnunda soluduğu, son cıgara Bitmek üzereyken, durgunlaştı sırılsıklam Ve düşüyordu omzundan elleri, an be an. Göğe baktı, uçurum mavi gözleriyle Bir dizi insan da kondurmuştu yanına O an ki, yarına göremeyeceği Bir tutam saçın uzunluğuna sayıyordu Sol cebindekileri. Eğildi, mutluluk veren düş aramaya koyuldu Gözlerini hissetmeye yakın, gözlerini aradı. Yer-gök çizgisine paralel gözlerine, Sisli umudu bulduğunda, vakit geçti Geride el yordamı, sessizlik sunağı---mendilindeki fotoğrafın-Daha ilk durağında kayboluyordu.


Eski Resimler Çağladığında Çağla’nın düşünde bir gündüzsefasıdır sevdiği o kapılar Çağla’nın düşünde bir akşamsefasıdır O kapılar kapanır Dışarda bir akşam Bir o Bir de sefası kalır Misal toplanmaya hazır Pazar yerlerinde Yok olmaya hazır Babillerde Misal üşürler gibi orada yol kendine kıvrılırken Misal kimseler duymasın geceleri dem’e geldiğimizi Tekmil müslüman ovalar ve müslüman ağaçlar duymasın Düşünde bir gündüzsefası Düşünde bir akşamsefası Çağla açar durur/sevgi gibi onulmaz. Ve resimlerde Eski ağaçların çam sakızı koktuğu resimlerde Ütüsüz gömleklerin ne güzel Susuz çiçeklerin ne hüzünlü durduğu resimlerde Güzelliğe boy veririz Çünkü fotoğraflarımızda artık çiçekler siyah beyaz görünür Eskidiğinden değil Hiç değil Öyle istediğinden. Açar durur.


Aynada –ki Yüzler Kişisi olmayan bir tabloyu Fotoğraflamıştı üç silik yüz Bir battaniyeye kırmızı Yakıştıran, üç aranılan yüz. Bu yüzler ki, özlemin tarifsizliğine Tuttukları aynada, Zamansızlaştırıyordu hatırasını. "Aklım bir gün gibidir Haftalanmış bölük bölük. Kimi zaman kötü çarşamba Kimi güneşli pazartesi Kim bilir kahverengi bir cumartesi Belki, bugün de." İkircikler arasında seslenebilseydi Belleksizlik, uzaktan, kişisine

(pencere pervazına oturmuş çiçekleriyle) "seni görür görmez Sarılmak, sabahları Esnemek kadar bulaşıcı İliğimin kollarına" Duyabilirdi, odasına düşmüş Sandalyeye oturan günler, Lakin kekremsi bir tat bırakıyordu Fotoğrafın kesik yerleri En çok da bu yüz'den kanıyordu "Öldürmezliği yok saymış aceledir Yinelenecek aceleliğe; Geçmiş zaman eki Telefon kulübesi Çam kolonyası..."

“Each one of my endeavors is condemned by fate; my heart lies buried like a corpse.” Constantino Kavafıs


Yolu Kadıköy’den Düşen Bir Hatıra İçin

"Ciğerlerim daha sarı, daha Van Gogh" dediğim son yaz günlerinin ortalarında, iskeledeydim. Hafiften esen rüzgâra ve akşamın kızarmaya başlayan soğuğuna yeni yeni alışıyordum, yaz uykularımı bitirircesine. Ezan sesi yükseliyordu minarelerden, İstanbul’un eski sokaklarına dalıyordum. Üstüme sinmişliğini severek, yolları, evleri, çocukları... Lüzumsuz adam gibi gezmeyi isteyebiliyordum. İlkin adını bilmediğim yokuşun (en azından bab-ı ali yokuşu değildir, diye tahmin ediyorum), sahafın karşıladığı bir pasaja girdim. Yontulan ağaçların kokusunu bilir misiniz? Hani, siz ona şekil vermeye uğraşırken, onun size şekil verdiği. İç doğa ile dış doğa arasında uyum aramanın en terbiye edici yolu olan şeylerin ham maddesi olan ağaçlardan bahsediyorum. Evet, enstrüman yapım atölyesine girmeden, durup durup düşündüğüm, kokusunu unutamadığım, belleğimin en saf hatıratlarından. Bu küçük ve şirin atölyenin içince ud ve klasik kemençe yapılıyor. Klasik Türk musikisinin çok değerli sazları. Orada icra edilen müzik ve muhabbetin nadide doyumundan daha ziyade, ordan çıkar çıkmaz soluğumu aldığım sahafta geçirdiğim tek nefeslik zamandan bahsetmek istiyorum. Havanın karardığını fark ederek, bir türlü alışamadığım saatime baktığımda son otobüse binmek için vaktimin daraldığının his solunuşu, bir çırpıda bütün kitapları okuma isteğimle örtüştüğü yerdi bu sahaf. Aradığım birkaç kitaba göz gezdirirken dikkatimi yırtılmış ve sayfalarını bir merdiven gibi kullanmış iki kapağı da tutkallı Metin Eloğlu'nun şiir kitabı çekmişti. Tereddüt etmeden aldım ve kısa zamanda çıktım pasajdan ve sahaf kokusundan. Otobüse binene kadar, yürüyen sanki ben değilim de yalnızca ayaklarımdı. Nihayetinde cam kenarı yolculuk içindeydim. Eloğlu ’nu karıştırmadan durur muyum? Yıllar var ki çocuktum, büyüdüm. Büyüdüğümü de eloğlunu metheden insanların bende bıraktığı tanınmaz kalabalıklardan anladım. Sayfalar birer ikişer çıkıyordu basamakları, üst basamağa ve ben apartman boşluklarına düşüyordum.


"Birden seninle birlikte düştüğümü gördüm Aynı anda düşenler, havada asılı gibi dururlar. Biliyorum, sen hep kuş sürülerinden geçerdin Yakana ayrı renkler biçen fular giyerdin. Saçların, kolları güçsüz kadınların eline yakışmazdı Bir kâkül ancak böyle düşebilirdi yıldızlardan Sonra, menekşelerden, siyah-beyaz filmlerden İşte ben, burda kesiyordum yer çekimli ayağını Avuçlarım, sesinin uçurumunda pestleşirken Yarım kalmış şiire, beraber düşüyorduk böylece."

Gözümde daim hayâl-i cânâ Gönülde her dem cemâl-i cânâ” Dede efendi.


Beni bu kentten götür diyorsun Çünkü burada İçlerine çöküyor inandığım bütün sokaklar Çiçek adları verilmiyor artık sokaklara Devrim şarkılarını çoktan unuttu meydanlar Yüreğin yağmura karıştığı yerde İçimi acıtan ne çok şey var … Beni bu kentten götür diyorsun Çünkü burada Karagöz’le Hacivat’ı şarkıcı sanıyor çocuklar Martılar çöplüklerde yiyecek arıyor Yalnız kadınların ağladığı oluyor otobüslerde Herkesi kurşunluyor kızgın adamlar İçi sıkıldığında avazı çıktığı kadar bağıramıyor insan Kapalı pencerelerden bile.

Akgün Akova


“… hızın değere dönüştüğü bir dünyada, devasa bir hız topu halinde, korkunç bir gürültüyle hep birlikte yuvarlanıp duruyoruz. Hayatımızı hayal edilemeyecek kadar kolaylaştıran tuşların, butonların ve düğmelerin sayısı arttıkça, metrekareye düşen insan sıcaklığı da giderek azalıyor tabii ve artık insanoğlu öteki insanların varlığından uzaklaşıp sadece kendi hızıyla arkadaş oluyor.” hasan ali toptaş

Önümde dursan ve bana baksan; içimdeki acılar hakkında ne bilebilirsin ki; ben seninkiler hakkında ne bilebilirim ki? Ve ayaklarına kapanıp ağlasam ve anlatsam; sana cehennemin sıcak ve korkunç olduğunu anlatsalar; benim hakkımda cehenneme ilişkin bildiklerinden daha fazla bilecek misin? Bu yüzden bile biz insanlar cehennemin kapısının önündeymişiz gibi birbirimizin karşısında o kadar saygılı, o kadar düşünceli, o kadar sevgiyle durmamız gerek. Franz Kafka

... Şiir hiç ölmüyor, ölmez, ölüm şiirde yaşar. ... Her umut öldü, umutsuzca sevişmek tek umut. ... Kahraman ölmelidir, belki yaşar, kahpe olur. Talat Sait Halman/Birler Varlık 73


Turâb fanzin.  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you