Page 1

28. 01. 2011

AK PARTİ HÜKÜMETİ ( 2002-2010 ) DÖNEMİ EKONOMİK DEĞERLENDİRMESİ VE 2011 YILI BEKLENTİLERİ

2008 yılı eylül ayında Lehman Brothers'in batması ile küresel bir krize dönüşen ABD kaynaklı mortgage krizi, 2010 yılında Avrupa ülkelerin finansal sistemlerinin taşıdığı kırılganlıklar sebebiyle (Bütçe açığı ve Borç yükü - Euro bölgesindeki 7 ülkenin borç yükü 12 trilyon dolara ulaştığı - ) Euro bölgesinin mali krizi haline dönüştüğü gözlemlenmektedir. Öte taraftan, Japonya, Brezilya, Güney Kore, Kolombiya, Şili ve Tayvan gibi birçok Dünyadaki Merkez Bankaları’nın para birimlerini düşürmeye yönelik müdahaleleri olduğu, ABD ve Çin arasında 2 yıldır süren kur tartışmaların devam ettiği, Japonyanın 6 yıl aradan sonra 100 Milyar Yen karşılığı Dolar alarak kura mudahele ettiği 2010 yılı konjonktüründe, Kur politikalarının küresel ticarete olumsuz etkisinin tasfiyesine teminen, IMF ve Dünya Bankasının bir uzlaşıyla sıkı bir iş birliğine girmesi gerektiği bütün ekonomik aktörlerce dile getirildiği bir dönem olduğu değerlendirilmektedir

EKONOMİK BÜYÜME Aşağıdaki grafikte görüldüğü üzere, 2001 krizinde yüzde 5.7 küçülen Türk ekonomisi, AK Parti hükümetinin 2002 yılında göreve gelmesiyle birlikte yükseliş terendine girmiş ve 2004 yılında pik yaparak yüzde 9.4 büyüdüğü, 2007 yılında Cumhurbaşkanını seçtirmeme Vakası sebebiyle yüzde 4.7 düşen ekonomik büyüme, 2008 yılında AK Partiye açılan kapama davası nedeniyle yüzde 0.7’ye düştüğü, küresel krizin etkisini gösterdiği 2009 yılında ise ekonomi yüzde -4.7 küçüldüğü ve 2010 yılı tamamında yüzde 8’in üzerinde büyüyeceği değerlendirilmektedir: Diğer yandan, Türk ekonomisinde 2004 yılı hariç uzun süredir ilk kez, 2010 yılı tamamında yüzde 8’in üzerinde öngörülen büyümenin, aynı yılda yüzde 6.40 rakama sahip TÜFE enflasyonu rakamının üstünde olacağı değerlendirilmektedir.

Kaynak : TUİK 1


28. 01. 2011 TUİK verilerine göre, 2009 sonunda cari fiyatlarla 616 Milyar dolarlık toplam GSYH’nın, 2010 yılı kesinleşmemiş verilere göre, GSYH’nın yüzde 23.5 artış oranı ile 782 Milyar dolara (1.7 Trilyon TL) ulaştığı, diğer yandan, 2009 sonunda 8 bin 495 TL olarak açıklanan kişi başına milli gelir, bu verilerle yine 2010 sonu için yaklaşık 73 milyonun üstünde olacağı tahmin edilen nüfus baz alınarak yapılan hesaplamaya göre, Türkiye’de kişi başına milli gelir tahmini 10 bin TL’yi aşacağı, dolayısıyla, Küresel kriz nedeniyle 2009 sonunda yaklaşık 2 bin dolarlık kişi başına milli gelir kaybı olduğu, 2010 yılında ise bu kaybın telafi edildiği gözlenmektedir. Bu itibarıyla, Tarafımızca, Türkiye 2010 yılında büyüme rakamlarıyla küresel ekonomide öncü konuma gelerek krizi geride bıraktığı ve Sayın Başbakanımızın ‘kriz teğet geçti’ sözünü adeta teyit ederek haklı çıkardığı değerlendirilmektedir Öte taraftan, AK Parti göreve geldiği 2002 yılı sonunda cari fiyatlarla 230 Milyar dolar GSYH, 2010 yılsonu itibarıyla, 3 kat civarında bir artış ile 782 Milyar dolara ulaştığı, fert başına düşen milli gelir ise 3.500 dolardan, 10.000 doları aştığı, Türk ekonomisi dünyanın 26. büyük ekonomisinden, bu gün itibarıyla dünyanın 16. ve Avrupa’nın 6. büyük ekonomisi haline geldiği izlenmektedir. AB istatistik kurumu Eurostat'ın verilerine göre, 2010 yılı ilk çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre, ABD’nin yüzde 2,7 oranında büyüdüğü, EORO bölgesinin ise yüzde 0,5 büyüme gerçekleştirdiği görülmektedir. TÜİK Verilerine göre, Türk ekonomisi 2010 yılının ilk yarısında gerçekleştirdiği yüzde 11.7’lik büyüme ile G-20 ülkeleri arasında yüzde 11.9’luk büyüme oranına sahip Çin`den sonra en hızlı büyüyen 2. Ülke haline geldiği, 2010 yılı 3.çeyrekte kaydettiği yüzde 5.5’lik büyüme hızı ile yüzde 6.9 oranla Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisi İsveç’in ardından 2. sırada yer aldığı görülmektedir. Uluslararası Kredi derecelendirme Kuruluşlarınca, Avrupa ülkelerinin, bir kısmının notu düşürüldüğü, bir kısmına ise not indirme uyarısında bulunulduğu, Türkiyenin Kredi notunu 2 kademe artırılarak durağandan pozitife çevrildği, bir başka ifade ile 2010 yılında dünya küresel krizle mücadele ederken dünyada kredi notu 2 kademe birden artan tek ülke olarak tarihi kayıtlara geçtiği, Türkiye`nin risk priminin Aralık 2010 itibarıyla 1.3 düştüğü ve aralarında İspanya, Belçika, İtalya`nın da bulunduğu bir çok AB ülkesinin gerisinde kaldığı gözlenmektedir.

ENFLASYON Aşağıdaki grafikte yer verildiği üzere, Ülkemizde uzun yıllar ekonomik istikrarı bozan ve ekonominin kronik sorunu haline gelen enflasyon, 1990’lı yıllarda yüzde 50 ile 80’sen bandında seyrettiği(1994 ekonomik krizinde yüzde 125.5 çıktığı), 2001 krizinde ise yüzde 68.5 çıkan enflasyon, AK Parti Hükûmeti göreve geldiği 2002 yılı sonunda alınan tetbirlerle, yüzde 30’lara düşürülen Enflasyon, 2004’te ulaşılan yüzde 9.3 oranıyla ilk defa tek haneli rakamların altına düşürüldüğü, AK Partiye açılan kapatma davası nedeniyle 2008 yılı dışında bu güne kadar tek haneli rakamlarda seyreden Enflasyon, Türk ekonomisi açısından kronikleşmiş bir sorun haline gelen Enflasyon bu gün itibarıyla, arka plana atıldığı gözlenmektedir. TÜFE Enflasyonunu, 2010 yılı sonu itibarıyla yüzde 6.40 sevyesine indirdiği, yıllık bazda ÜFE Enflasyonu ise yüzde 8.87 olarak gerçekleştiği, diğer yandan 2004 yılı hariç uzun süredir ilk kez 2010 yılında yüzde 6.40 rakama sahip TÜFE enflasyonu, aynı yılda kesinleşmemiş rakamlara göre, yüzde 8’in üzerinde büyüme rakamının altında kaldığı değerlendirilmektedir.

2


28. 01. 2011

Kaynak : TUİK DIŞ TİCERET GELİŞMELERİ Aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere, AK Parti hükümeti göreve geldiği 2002 yılında 36.1 Milyar dolar ihracatın 3 kattan fazla artarak 2008 yılında 132 milyar dolara çıktığı, ancak, küresel kriz birlikte dünya Ticaret oranları 2009 yılında yüzde 12,2 oranında daralmış, buna rağmen ihracatımız 2009 yılında yüzde 22 oranında daralarak 102.1 Milyar Dolar olarak gerçekleştiği izlenmektedir. 2010 yılı tamamında bir önceki yıla göre, yüzde 11,5'lik artışla ihracatımız 114 Milyar dolara çıktığı, ihracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 72.5’ten, yüzde 61.4’e düştüğü gözlenmektedir.

Kaynak : Dış Ticaret Müsteşarlığı ve TUİK

3


28. 01. 2011

2002 yılında 1.5 milyar dolar olan cari işlemler açığı, yıllar itibarıyla artarak 2006 yılı sonunda 31.3 milyar dolar ile Cari Açığın Milli Gelire oranı yüzde 8 seviyesine ulaşmıştır. 2008’de 42 milyar dolar yükselen cari açık, kriz sebebiyle 2009’da, 13.9 milyar dolara düştüğü, 2010 yılında ise, bir önceki yıla göre yüzde 247,1 oranında artarak 48,5 Milyar dolar olarak gerçekleştiği ve GSYH`ye oranının da yüzde 6 -7 bandında seyredeceği değerlendirilmektedir 2010 yılında ithalatın yüzde 61,5'inin dolar, yüzde 33,5'inin ise avro ile yapıldığını, doların ithalattaki payının yüksekliğinin en önemli nedenlerinden birinin enerji ithalatının dolarla yürütülmesi olduğu izlenmektedir. 2009 yılı OcakKasım dönemi itibariyle Avrupa Birliğine yapılan ihracat, toplam ihracat içindeki payı yüzde 49.1 oranı ile 42.4 Milyar dolar iken, 2010 yılı aynı dönemine göre yüzde 49.3 oranı ile 47.3 Milyar dolara ulaşmıştır. Netice itibarıyla, AK Parti Hükümeti göreve geldiği 2002 yıl sonu itibarıyla, Türkiye’de, 51.6 Milyar dolar ithalat ve 36.1 Milyar dolar ihracaat olmak üzere toplam 87.7 Milyar dolar dış ticaret hacmi, 2010 yılı tamamında, 114 Milyar dolara ihracat ve 185 Milyar dolar İthalat olmak üzere toplam 299 Milyar dolar dış ticaret hacmine ulaştığı gözlenmektedir.

DOĞRUDAN YABANCI SERMAYE VE PORTFÖY YATIRIMLARI Aşağıdaki tabloda yer veridiği üzere, AK Parti göreve geldiği 2002 yılında 1 Milyar dolar dan devraldığı doğrudan yatırımlar, ekonomik istikrar ve güven ortamı neticesinde özellikle 2004 yılından sonra doğrudan yatırım miktarı artmış ve 2007 yılında pik yaparak 22 milyar dolara çıkmasının sebebi ise TMSF varlık satışlarının katkısının olduğu değerlendirilmektedir. 2008 yılında AK Partiye açılan kapatma davası sebebiyle 18.2 Milyar dolara indiği, küresel krizle birlikte 2009’da 8.4 Milyar dolara düştüğü, 2010 yılı ilk 9 ayında net yabancı sermaye girişi 5.2 Milyar dolar olduğu, bu yıl sonunda ise 8,9 Milyar dolar civarında olacağı öngörülmektedir.

Kaynak : Merkez Bankası

4


28. 01. 2011

Merkez Bankasının verilerine göre, Türkiye’ye, 2006 yılında 14 Milyar dolar Sıcak para girişi olduğu, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve AK Partiye açılan kapatma davası sebebiyle, sert bir düşüşle 2007 yılında net sıcak para girişi 12 milyon dolara düştüğü, 2008 yılı sonunda bir toparlanmayla yılın tamamında 1,1 Milyar dolara yükseldiği, küresel krize rağmen 2009 yılında yüksek bir ivmeyle 6,2 Milyar dolara çıktığı gözlenmektedir. 2010 yılı Ocak-Ekim döneminde Türkiye’ye, 68.1 Milyar dolarlık kısmı, İMKB’de işlem gören hisse senetlerine, 34 Milyar doları da Devlet İç Borçlanma Senetlerine (DİBS) olmak üzere toplam 102.1 Milyar dolarlık portföy yatırımı girişi olduğu, 31.2 Milyar dolarlık yabancıların Türkiye’ye getirdikleri net mevduat da dikkate alınırsa, bu dönemde Türkiye’de sıcak para stokunun 133,3 Milyar dolara ulaştığı gözlenmektedir. İSTİHDAMDAKİ GELİŞMELER Türkiyede 1990’lı yıllarda yüzde 8-10 bandında seyreden işsizlik, AK Parti göreve geldiği 2002 yılında istihdam yüzde 14.5 düzeyinde olduğu, 2007 yılında yüzde 10,3’çe düşürüldüğü, ancak küresel krizle birlikte 2009 yılında yüzde 14 seviyesine çıkmış ve 2010 yılı ekim ayı itibarıyla yüzde 11.2 oranı ile 2 milyon 901 bin kişi olduğu, ancak iş bulma umudu olmayanların da yer aldığı işsizlik oranına iş aramayıp, çalışmaya hazır olanlar ile mevsimlik çalıştığı için işsiz durumda bulunanlar da eklenmesi durumunda, gerçek işsiz sayısının 5 milyon civarında olduğu ve yıl sonunda istihdamın yüzde 11-12 bandında olacağı

değerlendirilmektedir. Öte taraftan, 2010 yılında istihdam edilenlerin, yüzde 25.7’si tarım, yüzde 19.6’sı sanayi, yüzde 6.6’sı inşaat, yüzde 48.1’i hizmetler sektöründe yer aldığı, istihdam edilenlerin yüzde 71.5 erkek, yüzde 28.5 bayan olduğu gözlenmektedir. İstihdam konusunun çözümü diğer makro değişkenlere göre, (Enflasyon, Milli gelir, Faiz, Kur, v.b.) daha zor ve daha uzun vadeli olduğu ve Liberal ekonominin temel işleyiş çarkı olan piyasanın tek başına çözemeyeceği gerçeğinden hareketle, ancak, tasarrufların artması ve ekonominin büyümesi akabinde siyasal iktidar tarafından, maliye ve sosyal politikaları ile bu sorunun çözülebileceği değerlendirilmektedir. Bu bakımdan, AK Parti hükümeti göreve geldiği 2002 yılından itibaren, maliye politikası olarak faiz dışı fazla ve para politikası olarak fiyat istikrarı temelinde çerçevesinde uyguladığı politikalar neticesinde, cari açık ve istihdam dışında bütün makro ekonomik göstergeleri iyileştirildiği, ancak Türkiyedeki hızlı nufus artışı ve köyden kente göçün yoğun yaşanması ve bunlara ilaveten, 2007 yılında yaşanan cumhurbaşkanını seçtirmeme vakası, akabinde 2008 yılında AK Partiye açılan kapatma davası ve 2009 yılında tüm dünyaya sirayet eden küresel kriz sebebiyle, mevcut Hükümet istihdam konusunda fazla bir ilerleme sağlayamadığı gözlenmektedir. 2002 yılında eksik istihdam ile birlikte yüzde 14.5 düzeyinde seyreden istihdam oranını, 2010 yılı sonu itibarıyla yüzde 11-12 bandında olacağı öngörülmektedir. Netice itibarı ile AK Parti hükümeti sosyal huzurun ve toplumsal barışın tesisine teminen, istihdam konusu ev ödevini yukarda yer verdiğimiz gerekçeler sebebiyle iyileştiremediği değerlendirilmektedir. Ancak, her nekadar yukardaki gerekçeler olsada, hukümetin istihdam konusunda, özel sektörün önünü açarak, istihdam üzerindeki vergi ve sosyal güvenlik primlerini ( OECD verilerine göre, Türkiye istihdam üzerindeki vergilerde seçilmiş 26 ülke arasında %42.1 oranında vergi ile ilk sırada yer aldığı) düşürmesi gerktiği, diğer yandan İstihdamın gözetim ve geliştirilmesine ilişkin özel Birimi yeniden tesis ederek, ekonomik boyutu dışında sosyal yönü ağır basan bu sorunun çözümüne yönelik olarak kapsamlı bir çalışma yapması gerektiği değerlendirilmektedir

TÜRKİYEDE (1963-2010) DÖNEMİ GELİR DAĞILIMI 5


28. 01. 2011 Aşağıdağıdaki tabloda belirtildiği üzere, 1986 yılında toplam nüfusun milli gelirden en yüksek payı alan %20’lik kesimi, yaratılan milli gelirin yüzde 55.9′unu almasına karşın, nüfusun milli gelirden en düşük payı alan %20’lik kesimi ise, milli gelirin %3,9′unu aldığı görülmektedir. Nüfusun, en yüksek pay alan %20′lik kesimin dışındaki diğer toplam kesimin oluşturduğu, %80’lik grubun milli gelirin yüzde 44.1′ine sahip olurken, Gini katsayısı, 0.50 seviyesinde gerçekleştiği izlenmektedir. Netice itibarıyla, toplam nüfusun milli gelirden en yüksek payı alan %20’lik kesimi, 1963’te yaratılan milli gelirin yüzde 55’ni aldığı, 1968’de bu oranın yüzde 60’a yükseldiği, Kıbrıs barış harekâtı ve petrol krizi nedeniyle, 1973 yılında yüzde 56,5’e düştüğü ve bu yıldan itibaren düşüş eğilimi sergileyen bu rasyo, AK Partii Hükümeti göreve geldiği 2002 yılında yüzde 50’ye düştüğü gözlenmektedir. Öte taraftan, Nüfusun milli gelirden en düşük payı alan %20’lik kesimin ise, 1963 yılında milli gelirin yüzde 4.5’ni aldığı, 1986 yılına kadar düşüş sergileyen bu oran 1987 yılından itibaren yükselişe geçtiği ve 1994 yılında kriz sebebiyle yüzde 4.9 yükselen bu oran, AK Parti Hükümeti göreve geldiği 2002 yılında yüzde 5.3’e yükseldiği izlenmektedir. 1963-2002 Yılları Arasında Türkiye’de, Gelir Dağılım Yüzdeleri ve Gini Katsayılar Hanehalkı Yüzdeleri En Düşük %20( Gelirden en az pay alan grup) İkinci %20 Üçüncü %20 Dördüncü %20 En Yüksek %20(Gelirden en çok pay alan grup) Gini Katsayısı Kaynak : TUİK

1963 4.5 8.5 11.5 18.5 57.0 0.55

1968 3.0 7.0 10.0 20.0 60.0 0.56

1973 3.5 8.0 12.5 19.5 56.5 0.51

1978 2.9 7.4 13.0 22.1 54.7 0.51

1983 2.7 7.0 12.6 21.9 55.8 0.52

1986 3.9 8.4 12.6 19.2 55.9 0.50

1987 5.2 9.6 14.1 21.2 49.9 0.43

1994 4.9 8.6 12.6 19.0 54.9 0.49

Gini katsayısı, Gelir dağılımı adaletini ölçmekte kullanılan ölçüdür. 0 ile 1 arasında değer alan Gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımı daha adil olduğu, bire yaklaştıkça gelir dağılımının adaletsiz olduğu anlamına gelmektedir. Bu çerçevede, Gini katsayısı, 1963 yılında 0.55 seviyesinde olduğu, bu rasyonun 1986 yılına kadar 0.55-0.56 bandında yer değiştirdiği, bu yıldan itibaren aşağı yönlü trend sergileyan gini katsayısı 1994’te 0.49’a düştüğü, AK Parti Hükümeti göreve geldiği 2002 yılında 0.44’e düştüğü gözlenmektedir. Aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere, Türkiye’de, Milli gelirden en yüksek payı alan %20’lik grubun, , AK Parti Hükümeti göreve geldiği 2002 yılında yüzde 50 olduğu, 2005 yılına kadar düşüş eğilimi segileyen bu rasyo bu yılda yüzde 44.4’e düştüğü, çıkış, iniş gözlemlenen bu oran 2008 yılına yüzde 46,7 olduğu görülmektedir. TUİK Tarafından bu yıldan itibaren Nüfusun milli gelirden en yüksek payı alan %20’lik kesimin aldığı payın açıklanmadığı, ancak, tarafımızca, 2008 yılına kadar gösterge faiz oranlarının yüksek olması sebebiyle söz konusu oranın ilgili dönemde fazla düşmediği, bu yıldan sonra faiz oranlarındaki düşüşe paralel olarak 2009 ve 2010 yılında bu rasyonun aşağı yönlü olduğu değerlendirilmektedir. Diğer yandan, Nüfusun milli gelirden en düşük payı alan %20’lik kesimi ise, AK Parti Hükümeti göreve geldiği 2002 yılında yüzde 5.3 olduğu, 2003 -2004 yıllarında gelirden aldığı pay yüzde 6’ya yükseldiği ve 2005 yılında bu oranın, yüzde 6,1’e yükseldiği, 2006 yılında yüzde 5.1’ düştüğü ve 2007 ile 2008 yıllarında 5.8 olarak gerçekleştiği gözlenmektedir. TUİK Tarafından bu yıldan itibaren Nüfusun milli gelirden en düşük payı alan %20’lik kesimin aldığı payın açıklanmadığı ve tarafımızca 2009 küresel kriz sebebiyle bu rasyonun 2009 ve 2010 yıllarında önemli bir değişikllik olmayacağı değerlendirilmektedir.

6


28. 01. 2011 Hanehalkı Yüzdeleri En Düşük %20 ( Gelirden en az pay alan grup) İkinci %20 Üçüncü %20 Dördüncü %20 En Yüksek %20 (Gelirden en yüksek pay alan grup) Gini Katsayısı Kaynak : TUİK

2002 5.3 9.8 14.0 20.8 50 0.44

2003 6.0 10.3 14.5 20.9 48.3 0.40

2004 6.0 10.7 15.2 21.9 46.2 0.40

2005 6.1 11.1 15.8 22.6 44.4 0.38

2006 5.1 9.9 14.8 21.9 48.4 0.43

2007 5.8 10.6 15.2 21.5 46.9 0.41

2008 5.8 10.4 15.2 21.9 46.7 0.41

1986 yılına kadar 0.55-0.56 bandında yer değiştidiği gözlemlenen Gini katsayısı, bu yıldan itibaren aşağı yönlü trende girdiği ve 1994’te 0.49’a düştüğü izlenmektedir. AK Parti Hükümeti göreve geldiği 2002 yılında 0.44 olan gini katsayısı, 2005 yılında 0.38’e düştüğü ve bu yıldan 2008 yılına kadar 0.43- 0.41 bandında gerçekleştiği gözlenmektedir. TUİK Tarafından bu yıldan itibaren Gini katsayısının açıklamadığı, dolayısıyla, tarafımızca 2009 küresel kriz sebebiyle bu rasyonun 2009 ve 2010 yıllarında önemli bir değişikllik olmayacağı değerlendirilmektedir. Netice itibarı ile Gelir dağılımı eşitsizlik ölçülerinden Gini katsayısının 2002 yılında 0.44 olarak gerçekleşirken izleyen 2003 ve 2004 yıllarında 0.40 seviyesine düşmüş ve 2005 yılında 0.38 sevyesine düştüğü görülmektedir. Dolayısıyla, AK parti iktidarı ( 2002- 2005)döneminde, gelir dağılımının istikrarlı biçimde düzelme eğilimine girdiği değerlendirilmektedir. Öte Ttaraftan, 2006 yılında 0.43’e yükselen gini katsayısı, 2007 ve 2008 yıllarında gini katsayısı 0.41’e düştüğü ve 2009 ve 20010 yıllarında da bu sevyelerde olacağı öngörülmektedir. Dolayısıyla, ( 2006-2010 ) döneminde ise gelir dağılımının bozulma eğilimine girdiği değerlendirilmektedir. BÜYÜME VE GELİR DAĞILIMI ARASANDAKİ KORELASYON Türkiyenin 2001 krizinde -9,5 küçülmesine rağmen, 2002 yılında yüzde 6.2 oranıyla büyüme trendine giren türk ekonomisinin, küresel krizin etkisiyle 2009 yılında yüzde (4.7) küçülmüş ve 2010 yılında yüzde 8 büyüyeceği öngörülmektedir. Gelir dağılımına ilişkin Gini katsayısının AK Parti Hükümeti göreve geldiği 2002 yılında 0.44 olduğu, 2005 yılında bu oran 0.38’e düştüğü ve bu yıldan 2008 yılına kadar 0.43- 0.41 bandında gerçekleştiği gözlenmektedir. Bu kapsamda, gerçekleşen gini katsayılarına bakıldığında, büyüme oranlarının kısmi olarak gelir dağılımında düzelmeyi sağladığı ve orta kesimle zenginler arasındaki uçurum kısmen kapattığı görülmektedir. Gelir dağılımının alt ucunda (sosyal tabakanın açlık kesimi) düzelmeyi sağlayacak en önemli gelişme işsizlik oranının azalmasıdır. AK Parti Hükümeti, 2002 yılında devr aldığı 10.3’lük işsizlik oranını, bu gün itibarıyla yüzde 11.2’ye çıkarmış, Bu nedenle işsizliğin gelişmiş ekonomilerdeki gibi doğal işsizlik yüzde 5’lerin altına düşürülmediği sürece sosyal tabakanın en fakir kesiminin gelirinde bir düzelme olmayacağı değerlendirilmektedir. Öte yandan aynı dönemlerde GSYİH’nın büyüme oranın, aynı oranda istihdam artışını doğurmadığı görülmektedir.

Büyüme ve gelir dağılımında adaleti gösteren Gini katsayısı (%)

7


28. 01. 2011

YIL

2002 2003

2004

2005

2006

2007

2008

2009

2010

BÜYÜME HIZI (YILLIK %)

6.2

5.3

9.4

8.8

6.9

4.7

0.7

- 4.7

8.0

GİNİ KATSAYISI

0.44

0.40

0.40

0.38

0.43

0.41

0.41

0.40 (Tahmin)

0.40 (Tahmin)

Kaynak : TUİK

Milli Gelirin büyüklüğü, kısmen gelir dağılımını olumlu etkilediği, ancak toplumun değişik sosyal tabakaları arasında adil gelir dağılımı sorununu tamamen ortadan kaldırmadığı bilinmektedir. Milli Gelirin, büyük olduğu bir ekosistemde, siyasal iktidarca bu gelirin dağıtılmasında etkli olan politikalar uygulanmıyorsa, bu hasılanın tamamına yakını küçük bir grubun alabileceği, dolayısıyla toplumun çeşitli kesimleri arasında olabildiğince adaletsiz bir gelirin dağılımının oluşabileceği unutulmamalıdır. Libral ekonominin temel ilkesi piyasa tarafından, gelir dağılımının düzeltilmesine ilişkin olarak her hangi bir müdahalenin olmayacağı, hatta piyasa oyuncuları hasıladan daha yüksek pay çabasında olmaları nedeni ile (Gelirlerinin artırılabilmesi için başka bir bireyin gelirinin azaltılması gereken iktisadi denge durumunu ifade eden pareto optimumu varsayımı altında) toplumun diğer kesimlerinin paylarının azalması, piyasa oyuncularının kendi paylarının artmasını sağlayacağı sebebi ile kendi lehlerine işleyen adaletsiz bir gelir dağılımı piyasa oyuncularının arzuladığı bir durum olacağı değerlendirilmektedir. Sosyal tabakalar arasında adil gelir dağılımının sağlanması ile ilgili olarak; Milli Gelirin büyüklüğünden ziyade bir ülkede üretim sürecinde kullanılan üretim faktörlerinin, yaratılan gelirden aldığı payın önemli olduğu unutulmamalıdır. Üretime, emeği ile katılanlar ücret geliri elde ederken, gayrimenkul sahipleri kira, parasal sermaye sahipleri faiz ve girişimciler kar elde etmektedirler. Faktörel gelir dağılımı olarak adlandırılan, Ücret, kira, faiz ve kar gelirlerinin toplamı milli geliri oluşturmaktadır. İşte üretim faktörelerinin, elde ettikleri gelirin bir birine yakın olması durumunda gelir dağılımının adil olduğu anlamına gelmektedir. Küreselleşen ekonomide faktör gelirlerinin elde ettiği hasılanının bir birine yakın olmasını piyasa mekanizmasının tek başına sağlamasının mümkün olmadığı gerçeğinden hareketle, ancak siyasal iktidarca uygulanacak maliye politikaları ile (Bütçe, GSYİH, vergiler, harcamalar, v.b) üretim faktörlerinin gelirleri adil hale getirilebileceği değerlendirilmektedir. Netice itibarı ile Hükümet tarafından gelir dağılımının adil olarak düzenlenmesine ilişkin olarak, uygulanacak maliye politikalarının tasarrufu, yatırımı, büyümeyi dolayısıyla Reel sektörün küresel rekabet gücünü zaafiyete uğratmayacak bir şekilde uygulanması gerektiği değerlendirilmektedir. TCMB DÖVİZ REZERVLERİ Aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere, Merkez bankası döviz rezervleri 1900’li yıllarda 5-23 Milyar dolar bandında seyrettiği, AK Parti Hükümeti göreve geldiği 2002 yılında 26.8 Milyar dolar olan rezervler, yıllar itibarıyla yükselerek, 2007 yılıonda pik yaparak 73.3 milyar dolara yükseldiği, 2010 Aralık ayı itibarıyla bir öceki yıla göre, yüzde 12 oranında artarak, 79.9 Milyar dolara çıktığı ve yıl sonunda da 84 milyar doları aşacağı değerlendirilmektedir.

8


28. 01. 2011

Kaynak : Merkez Bankası

EMİSYON HACMİ Dolaşımdaki kağıt para miktarını gösteren Emisyon hacmi, 1900’li yıllarda 1-2 milyar TL bandında seyrettiği, Tek partli hükümeti avantajını kullanan AK Parti hükümeti, döneminde ticaretin genişlemesi ile 2005 yılında, 18 Milyar TL’ye çıkan emisyon hacmi, 2006’da 20 Milyar TL’ye, 2007’de 25 Milyar TL’ye, 2008’de, 31.9 Milyar TL’ye, 2009’da, 38 Milyar TL’ye ve 2010 yılında ise emisyon hacminin 57,6 Milyar TL’ye yükseldiği izlenmektedir.

FAİZ ORANLARI Hazine, 2010 yılında devlet iç borçlanma senetleriyle yapılan borçlanmada en kısa 6 ay, en uzun 10 yıl vadeyle borçlandı. Yılın ilk ayında yüzde 8-9'larda seyreden yıllık bileşik faiz oranı, en son 7 Aralık'ta yapılan 7 yıl (2513 gün) vadeli tahvil ihalesinde faiz yüzde 7,77 olarak gerçekleşmiştir. Bankaların yıllık mevduat faizleri ise yılsonu itibariyle yüzde 4 ile yüzde 8 arasında değişiyor. Geçen yılsonu itibariyle bankaların yıllık mevduat faiz oranları yüzde 5 ile yüzde 9,5 arasında seyrettmiştir. Merkez Bankası ise gecelik faiz oranlarını 2009 Kasım ayından itibaren borçlanmada yüzde 6,50, borç vermede ise yüzde 9'da tutarken, 2010 yılı eylül ayında borçlanma faizini yüzde 6,25, borç verme faizini de yüzde 8,75'e çekti. Para Politikası Kurulunun bu yılki son toplantısında alınan kararla da politika faiz oranı yüzde 7,0'dan yüzde 6,50'ye, gecelik borçlanma faizi yüzde 1,75'ten yüzde 1,50'ye indirildi. Yüzde 8,75 olan borç verme faiz oranı ise yüzde 9 olduğu gözlenmektedir.

9


28. 01. 2011 BÜTÇE DENGESİ 2010 yılı merkezi yönetim bütçe giderleri 294 Milyar TL, Merkezi yönetim bütçe gelirleri ise 254 Milyar 28 milyon TL, faiz dışı fazla ise 8 Milyar 697 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. 2010 yılı vergi gelirleri, bir önceki yıla göre yüzde 25 civarında artışla 210.5 Milyar TL’ye çıktığı ve toplanan vergilerin yüzde 72’si dolaylı vergilerden (ÖTV, KDV, v.b.) yüzde 28’i dolaysız vergilerden (Kurumlar ve Gelir Vergisi v.b.) oluştuğu, ancak AB ülkelerinde ise bu oran yüzde 65’e yüzde 35 olduğu, bu nedenle, gelir dağılımı ve vergi adaleti açısından olumsuz olsada, yüksek büyüme dönemlerinde bütçe görünümü üzerinde olumlu etki yarattığı değerlendirilmektedir. Öte taraftan, 2001 krizinin ardından GSYH'nın yüzde 17'sini aşan faiz ödemeleri hızlı bir düşüşle 2002 yılında yüzde 14.8’e, 2005'te yüzde 7’ye, 2008 yılında yüzde 4.4 seviyesine gerilemiş ve 2010 yılında ilk defa yüzde 5'in altına indiği gözlenmektedir. Daha önceki dönemlerde Bütçe içindeki en büyük gider kalemini faiz ödemeleri oluştururken, bu dönemde ise faiz ödemeleri yerine, sosyal güvenlik kurumlarına 55 Milyar TL’yi bulan transferlerin bütçe içinde en büyük gider kalemini oluşturduğu görülmektedir. Netice itibarı ile 2010 yılı bütçe rakamlarının, bir önceki yıla göre iyileşmesi, vergi gelirindeki artıştan ve faiz ödemelerindeki düşüşten kaynaklandığı değerlendirilmektedir. Aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere, AK Parti göreve geldiği 2002 yılında yüzde 43.2 olan Faiz Giderinin, Bütçe Giderine oranı, 2004 ile 2005 yılları arasında en hızlı düşüşü gerçekleştiği, 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçtirmeme vakası ve 2007 yılında AK Partiye açılan kapatma davası nedeniyle, kayda değer bir iyileşme olmadığı gözlemlenen bu oran, kriz sebebiyle, 2009 yılındada herhangi bir iyileşme görülmediği izlenmekle birlikte, bu oranın ise 2010 yılı programında yüzde 18,2 olarak öngörülmektedir.

Kaynak: Maliye Bakanlığı

10


28. 01. 2011 Aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere, 2002 yılında toplanan vergilerin tamamına yakın kısmı (% 85,9) faiz giderlerine gidirken, AK Parti iktidarının aldığı tedbirler neticesinde, iniş terendi gözlemlenen bu oran 2005’de 38.2’ye düşmüş ve krize rağmen bu oran inmeye devam etmiş, 2009 yılında yüzde 28,5’lere düştüğü görülen söz konusu oran, 2010 yılı programına göre ise yüzde 25,2 olacağı öngörülmektedir. Netice itibarıyla bu hükümet dönemi öncesi faiz ödemelerine ayrılan kaynakların, bu döneminde, GAP Projesi, otoyol projeleri, eğitim yatırımlarına aktarıldığı değerlendirilmektedir.

Kaynak: Maliye Bakanlığı

Küresel krizin etkisiyle, 2010 yılında bütçelerini IMF reçeteleri ile planlayan, Yunanistan’nın bütçe açığının GSYH’ye oranı 2010'da yüzde 13.6, İrlanda'nın yüzde 34.5 olduğu, netice itibarıyla, 27 AB ülkesi bütçe açığı ortalamasının yüzde 6.8 olduğu gözlenmektedir. Diğer taraftan, 1960'tan bu yana IMF önerileriyle bütçe hazırlayan Türkiye’de, AK Parti Hükümeti göreve geldiği 2002 yıl sonunda 34.3 Milyar TL olarak seyreden Konsolide bütçe açığının, GSYH'ye oranı yüzde 11.4 olduğu, 2009 yılında 52.2 Milyar TL olarak gerçekleşen bütçe açığının, GSYH’ye oranı yüzde 5.5 olduğu, kendi başına planladığı ilk 2010 yılı bütçesi, 2009 yılına göre yüzde 25 azalışla 39.6 Milyar TL olarak gerçekleşen bütçe açığının GSYH’ya oranı ise 3.6 olarak gerçekleştiği ve bu oranın 2011`de yüzde 2,8`e, 2012`de yüzde 2,4`e, 2013`te yüzde 1,6`ya gerileyeceği öngörülmektedir. Bir başka ifade ile, Avrupa Birliği Üyesi ülkelerin ortak para birimine geçişin temel şartı olarak ifade edilen, Maastricht kriterlerinden, büçe açığının GSYH'ya oranının, yüzde 3’ü geçemiyeceği şartının sağlanmasına ilişkin olarak, mevcut hükümet 2002 yılında yüzde 11,4 olarak aldığı bu oranı, 2005 yılında yüzde 1.5’e indirmiş ve bu yıldan itibaren Maastricht kriterlerinin tuturulduğu, ancak global kriz nedeniyle, 2009 ve 2010 yılında söz konusu kriterlere ulaşılamamasının yanında bir çok AB ülkesinden iyi durumda olduğu değerlendirilmektedir.

11


28. 01. 2011 11,4

12 10

8,3

8 5,4

5,5

6

BÜTÇE AÇIĞININ GSYH ORANI

3,6 4 1,5

2 0

40 35 30 25 20 15 10 5 0

2,8

1,8

1,6

2,4

0,5 2002

2004

2006

2008

2010

2012(T)

34,5

13,6

9,1

İZLANDA

YUNANİSTAN

AB ÜLKELERİNİN BÜTÇE AÇIĞININ GSYH ORANI (2010 YILI)

11,5

İRLANDA

İNGİLTERE

7,2

6,8

POLONYA

AB 27 ÜLKE

Kaynak : Eurostat ve Avrupa Komisyonu

ÖZELLEŞTİRME Türkiye’de, 1985–2002 yılları arası bir başka ifade ile 18 yılda 8 milyar dolarlık özelleştirme geliri elde edilirken, 2003-2010 yılları arasında son 8 yılda 33 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirilmiştir. Bu özeleştirmeler, ÖİB, TMSF ve Ulaştırma Bakanlığı tarafından gerçekleştirilmiştir. Özelleştirmelerin % 50’si blok satış, % 28’i tesis ve varlık satışı, % 17’si halka arz, % 3’ü İMKB satış, % 2’si satış bedelli devirli olduğu görülmektedir. ÖZELLEŞTİRME GELİRLERİ Yıllar 1985 - 2002 yılları (18 yıl) 2003 – 2010 (Eylül) yılları (8 yıl)

Miktarı ( Milyar Dolar) 8,053 33,023

12


28. 01. 2011

KAMU VE ÖZEL SEKTÖR BORÇLARI AK Parti hükümeti göreve geldiği 2002 yıl sonunda, 91.7 Milyar dolar kamu iç borç stoku ve 64.5 Milyar dolar kamu dış borç stoku olmak üzere toplam 156.2 Milyar dolar olarak seyreden kamu borç stoğu, 2010 yılı Haziran ayı itibarıyla 178 Milyar dolar iç borç stoğu ve 84.8 Milyar dolar kamu dış borç stoğu olmak üzere toplam kamu borç stoğu 262.8 Milyar Dolar olduğu gözlenmektedir. Öte taraftan, 2002 yılında 43 Milyar dolarda seyreden özel sektör dış borç stoğu, 2010 yılı Haziran itibarı ile, 50 Milyar doları bankaların ve 120 Milyar doları reel sektörün olmak üzere toplam 170 Milyar dolara yükseldiği görülmektedir. Aşağıdaki tabloda yer verildiği üzere, 2001 yılında 122.2 Milyar TL toplam kamu borç stoku, yüzde 95 civarında artarak 2002 yılında 215.3 Milyar TL’ye yükseldiği, dolayısıyla, Türkiye tarihinde en büyük borçlanmayı 20001- 2002 yıları arasında gerçekleştirdiği gözlenmektedir. Toplam kamu net borç stoku, AK PARTİ Hükümeti göreve gelmesiyle birlikte 2004 yılında 274.2 Milyar TL’ye çıktığı, bu yıldan sonra düşüş trendi sergileyen borçlar 2007 yılında, 248,4 Milyar TL’ye kadar indiği, bu yıldan sonra tekrar yükselen borçlar 2009’da 309.8 milyar TL’ye ve 2010 yılı ilk 6 ayı itibarıyla 313 Milyar TL’ye yükseldiği gözlenmektedir. Bir başka ifade ile Toplam kamu borç stoğu borçların GSMH’ye oranı, 1990 yılında yüzde 32.2 olduğu, bu oranın yıllar itibarıyla yükselerek 1994 krizinde yüzde 50.1’e çıktığı, akabinde düşmeye başlayan bu oran 1998’de yüzde 46.82e düştüğü, 1999 kriziyle birlikte yükselişe geçen bu oran, 2000’de, yüzde 58.9 yükseldiği görülmektedir.

Kaynak : Hazine Müsteşarlığı

13


28. 01. 2011 AB TANIMLI BORÇ STOKUNUN GSYH’YE ORANI Aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere, AK Parti hükümeti tarafından uygulanan, maliye politikası olarak faiz dışı fazla ve para politikası olarak fiyat istikrarı temelinde oluşturulan ekonomik programın uygulanması neticesinde, 2002 yılında toplam kamu borç stokunun GSMH’ya oranı yüzde 78 iken, AB tanımlı borç stokunun GSYH’ye oranı, 2004 yılından bu yana AB maastricht kriteri’nde yer alan yüzde 60’ı karşıladığı ve bu oranın açıklanan 2011 yılı Orta Vadeli Programa göre ise 2010 yılında yüzde 49 olacağı, 2011’de yüzde 42.3 olacağı öngörülmektedir. AK Parti, iktidarı döneminde devralınan toplam kamu ve özel sektör borçlarının rakamsal olarak artmasına rağmen, bu borçların GSYH içindeki paylarının azaldığı değerlendirilmektedir.

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı Aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere, AK Parti göreve geldiği 2002 yılında toplam kamu borç stokunun yüzde 41’i TL cinsinden, yüzde 58’nin ise döviz cinsinden olduğu, yıllar itibarıyla toplam borç stokunun içerisinde Döviz cinsi borcun 2010 yılında yüzde 25.4’e düştüğü, buna karşın TL cinsi borcun artarak aynı yılda yüzde 74.6’ya çıktığı görülmektedir.

14


28. 01. 2011 Aşağıdaki tabloda yer verildiği üzere, Ülke açısından en önemli konulardan biri de, gerçekleştirilen borçlanmaların ülkeye olan maliyetidir. AK Parti göreve geldiği 2002 yılında yüzde 62,67 olan iç borçlanma bileşik faiz oranının, yıllar itibarıyla düşerek 2009 yılında yüzde 11,6’ya ve 2010 yılı Ekim ayı itibrıyla yüzde 8,2 olarak gerçekleşmiştiği görülmektedir.

DIŞ BORÇLAR Aşağıdaki tabloda yer verildiği üzere, AK Parti göreve geldiği 2002 yılında Türkiyenin toplam dış borcu 129.5 Milyar dolar olduğu ve bu tutar içerisinde sadece 43 milyar doları özel sektore ait ve 22 Milyar doları TCMB ait olduğu, ancak, yıllar itibarıyla, kamu borcu içerisindeki payının artığı gözlemlenen özel sektör borç stokunun 2010 yılı haziran ayı itibarıyla, 3 kattan fazla artarak 175. Milyar dolar olacağı, Merkez bankasının borçlarının ise aynı dönemde yüzde 50 azalarak 10. Milyar dolar alacağı öngörülmektedir. Bir başka ifade ile, 2007 yılındaki cumhurbaşkanı seçtirmemem vakası ve 2008’deki AK Partiye açılan kapatma davası sebebiyle, özel sector borçlarının bu yıllarda artığı ,akabindeki yılda tekrar düştüğü gözlenmektedir. AK PARTI DÖNEMI (2002-2010) DIŞ BORÇ STOKU VE DAĞILIMI (MİLYON DOLAR) Yıllar Toplam Dış Kısa Vadeli Uzun Vadeli Kamu TCMB Özel Borç Stoku Sektörü Sektör 113,099 2002 129,523 16,424 64,534 22,003 42,987 2003 144,092 23,013 121,079 70,844 24.373 48,875 2004 160,980 32,205 128,775 75,668 21,410 63,902 2005 169,732 38,283 131,449 70,411 15,425 83,895 2006 207,593 42,616 164,977 71,587 15,678 120,328 2007 249,386 43,134 206,252 73,524 15,860 160,060 2008 277,669 50,447 227,322 71,285 14,066 185,318 2009 271,140 52,030 219,110 83,454 13,305 174,381 2010 (Tahmini) 270.000 50.000 220.000 85 10.000 175.000 Aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere, AK Parti göreve geldiği 2002 yılında Türkiyenin toplam dış borç stokunun, GSYİH’ye oranı, 2010 yılı itibarıyla yüzde 40 civarında azalış ile 37.Milyar dolar olacağı,

15


28. 01. 2011 ihracat içindeki payı yüzde yüzde 90 civarında azalışla 200 Milyar dolar olacağı değerlendirilmektedir. Netice itibarı ile 2002 yılından itibaran özel sektor borç stokunun artığı, ancak, diğer makro göstergeler içerisindeki payının azaldığı gözlenmektedir. 2002-2010 DÖNEMİ DIŞ BORÇLULUK GÖSTERGELERİ Yıllar 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010(Tahmin)

Toplam Dış Borç Stoku/ GSYİH 56,2 47,3 41,2 35,3 39,4 38,4 37,4 43,9 37

Toplam Dış Borç Stoku/ İhracat

Toplam Dış Borç Servisi/ İhracat

Toplam Dış Borç Faiz Servisi/ İhracat

359,2 304,9 254,8 231,0 242,7 232,5 210,3 265,5 200

80,2 58,9 48,3 50,1 46,8 45,4 40,4 56,5 40

17,8 14,8 11,3 10,9 10,9 10,1 8,9 10,1 9

BAZI AVRUPA ÜLKELERİNDE AB TANIMLI BORÇ STOKU / GSMH (%) Ülkeler

AB (27 Ülke)

2004

2005

2006

2007

2008

2009

62,2 103,8

62,7 105,8

61,4 106,5

58,8 103,5

61,6 106,1

73,6 115,8

98,6

100,0

97,8

95,7

99,2

115,1

94,2

92,1

88,1

84,2

89,8

96,7

59,1

61,8

65,6

65,9

72,9

78,3

65,7

68,0

67,6

65,0

66,0

73,2

64,9

66,4

63,7

63,8

67,5

77,6

58,3

63,6

64,7

63,6

66,3

76,8

64,8

63,9

62,2

59,5

62,6

66,5

52,4

51,8

47,4

45,5

58,2

60,9

40,6

42,2

43,5

44,7

52,0

68,1

46,2

43,0

39,6

36,2

39,7

53,2

59,2

52,3

46,1

39,4

39,5

45,4

İtalya Yunanistan Belçika Macaristan Almanya Fransa Portekiz Avusturya Hollanda İngiltere İspanya Türkiye

Kaynak : Hazine Müsteşarlığı 16


28. 01. 2011 IMF BORÇLARI Küresel kriz ortamında birçok ülke hazinesinin, IMF kaynaklarına başvurduğu ve merkez bankalarından destek aldıkları, buna karşın Türkiye'de ise piyasalar üzerinde bir baskı oluşturmadan daha önceki koalisyon hükümetleri’nce IMF'den alınan borçların ödendiği izlenmektedir. 1961 yılından bu güne kadar IMF ile 19 Stand-By anlaşması yapan Türkiye, AK Parti Hükümeti 2010 Mart ayında anlaşmaya ekonomik açıdan ihtiyacım yok diyerek, IMF ile Stand-By anlaşması yapılmayacağını duyurdu. İşte bu açıklama küresel krizin Türk ekonomisini teğet geçmesinin ve küresel krizden çıkış stratejisinin temel politikasını oluşturduğu değerlendirilmektedir. 2002 yılından itibaren kesintisiz bir istikrara kavuşan ekonomi ve üretimde gerçekleşen büyüme ve borç göstergelerindeki iyileşmeler sayesinde, geçmiş dönemlerde, IMF ile yapılan ilk anlaşma tarihinden günümüze kadar geçen sürede IMF’ye yaklaşık 50 milyar dolar borç ödendiği gözlenmektedir. Bu borcun 22 milyar dolarlık kısmı AK Parti iktidarı döneminde, 2002-2010 yılları arasında ödenmiştir. Bu gün itibarıyla, IMF’ olan borcun 6 Milyar dolara düşürülerek, borcu bitirme noktasına gelindiği, Türkiye, 2013 yılı sonuna kadar borcun tamamını ödeyeceği planlandığı görülmektedir. TURİZM GELİŞMELERİ Aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere, Türkiye’de 2002 yılında 8.5 Milyar dolar olan turizm geliri, AK Parti iktidarıyla yükselişe geçtiği ve 2008’de pik yaparak 22 Milyar dolara yükselmiş, ancak kiriz nedeniyle, 2009’da 21.2 milyar dolara gerilediği ve 2010 yılında bir önceki yıla göre yüzde 6,6 oranında zalarak 16 milyar dolar civarında gerçekleştiği gözlenmektedir.

17


28. 01. 2011 BANKACILIK SEKTÖRÜ GELİŞMELERİ VE RİSKLER BDDK, Türk Bankacılık Sektörü Genel Görünüm Aralık 2010 Raporuna göre, Bankacılık sektörünün aktif toplamı 2009 yıl sonuna göre, yüzde 20,8 oranında artarak Aralık 2010 itibarıyla 1 Trilyon TL’yi aştığı, Sektörünün net karı ise, geçen yıla göre, yüzde 8.7 oranında artışla (1.748 Milyon TL) artarak 21.9 Miyon TL’ye ulaştığı gözlenmektedir. Hızlı bir büyüme trendi sergileyen Krediler, 2010 yılı 11 aylık döneminde, bir önceki yıla göre, yüzde 33,9 oranında (133,3 Milyar TL) artarak 525,9 Milyar TL’ye ulaşmış ve toplam aktifler içindeki payı ise yüzde 52,2’ye çıktığı görülmektedir. 2010 yılında kredi hacminde görülen artışın, 48,8 Milyar TL’si Kurumsal ve Ticari Kredilerden, 42,8 Milyar TL’si Bireysel kredilerden, 41,7 Milyar TL’si KOBİ’lere kullandırılan kredilerinden kaynaklanmaktadır. 2009’da %5,3 seviyesinde seyreden kredilerin takibe dönüşüm oranı, Aralık 2010 itibarıyla 1,6 puan azalarak yüzde 3,7 seviyesine gerilemiştir. Bu 1,6 puanlık gerilemenin, takipteki alacaklardan yapılan tahsilat ile aktiften silme veya satış yoluyla portföyden çıkarılan sorunlu alcaklarıdan kaynaklandığı değerlendirilmektedir. Diğer yandan, krizin etkisiyle 2009 yılı sonunda 21,9 Milyar TL’ye ulaşan takipteki alacaklar Aralık 2010 itibarıyla bir önceki yıla göre, yüzde 8,8 azalarak 19,9 Milyar TL sevyesine gerilediği izlenmektedir. Bu gerilemenin, silinen ve satılan takipteki alacaklardan kaynaklandığı değerlendirilmektedir. Öte taraftan, kredi türleri bakımından en yüksek takibe dönüşüm oranı yüzde 4,6 ile KOBİ Kredileri olduğu görülmektedir. 2009 yılsonunda yüzde 31,5 olan menkul değerlerin toplam aktifler içindeki payı, Aralık 2010 itibarıyla yüzde 28,6'ya gerilemiştir. 2010 yılı Eylül ayı itibarıyla, Bankacılık sektörü pasifinin, yüzde 61.2’sini oluşturan toplam mevduat, 2009 yıl sonuna göre yüzde 19,9 oranında, ( 102,4 Milyar TL) tutarında artarak, 617 Milyar TL'ye yükselmiştir. Aralık 2010 itibarıyla toplam mevduatın yüzde 91.6’sı vadesiz ve 3 aya kadar vadede toplanması, sektördeki aktif pasif vade uyumsuzluğunun temel sebebi olduğu değerlendirilmektedir. Sektörün yurtdışından temin ettiği sendikasyon ve seküritizasyon kredilerinin toplam tutarı, 2009 ylına göre, 5,2 Milyar dolar artarak Aralık 2010 yılı itibarıyla, 23,4 Milyar Dolara yükselmiştir. Bankacılık sektörünün özkaynakları 2010 yılında yüzde 21,1 oranında artarak 134,3 Milyar TL seviyesine ulaştığı, Sektörün sermaye yeterliliği rasyosu ise yüzde 18.9 olarak gerçekleşmiştir. 2010 Eylül ayına kadar, toplamda 52 Milyar TL’lik konut kredisini 1 Milyon 12 bin 737 kişi kullandığı, Konut kredileri bu yılın tamamının bir önceki yıla göre, yüzde 38 oranında artarak 60 Milyar TL’ye ulaşacağı öngörülmektedir. Küresel belirsizlik sebebiyle, bankacılık sektöründeki muhtemel risklerin tasfiyesine yönelik olarak, Merkez Bankası, aralık ayından itibaren Mevduat Munzam karşılıkları oranını vade yapısına göre farklı uygulaması, Ekim ayında TL mevduat munzam karşılıkları verilen faizlerin kaldırılması, diğer yandan, BDDK tarafından, Bireysel konut kredi miktarını, Gayrimenkul tutarının yüzde 75’’ni aşamayacak şekilde, Ticari kredi amaçlı konut kredi miktarında ise, Gayrimenkul tutarının yüzde 50’sini aşmayacak şekilde bir düzenleme getirdiği değerlendirilmektedir. Dünya Ekonomik Forumu’nun yayımladığı Dünya Rekabet Raporu’nda, bankaların sağlamlığı ile ilgili sıralama ve puanlamada, Türk bankaları bir önceki raporda 89’uncu sırada yer alırken, 20092010 yılına ait sağlamlık sıralamasında 36’ncı olduğu, diğer yandan, İMKB geçen yıl Dünya Borsalar Federasyonu’na üye borsalar arasında 3. sırada yer aldığı bu yılda ilk 5 içerisinde olduğu izlenmektedir

18


28. 01. 2011 2011 YILI EKONOMİK BEKLENTİLER VE REALİTE AB Komisyonunun hesaplamalarına göre, 2011 yılı itibariyle, Euro Bölgesi'nin kamu borçlarının milli gelire oranı yüzde 90’lar civarına geleceği, Japonya'nın yüzde 200’leri aşacağı ve ABD’nin 90’nı aşacağı öngörülmektedir. Başka bir ifade ile Euro bölgesindeki 7 ülkenin borç yükü 12 trilyon dolara ulaştığı, aşırı borçlu ülkelerin kendi alacakları mali önlemlerle bu sorunu çözmeleri halinde sorunun kısmen çözüleceği, Ancak, bunun gerçekleşmemesi halinde Avrupa Merkez Bankası (EBC ) devreye girerek bu borçlar için ya para basacağı, ya da tahvil çıkaracağı dolayısıyla başta Türkiye’ye başta olmak üzere gelişmekte olan ülkelere Euro’nın artarak gireceği değerlendirilmektedir. AB'nin Maastricht kriterlerine göre, üye ülkelerin, milli gelirlerinin yüzde 60'ından fazla borçlanmamaları ve yüzde 3'ten fazla bütçe açığı vermemeleri gerekirken, birçok AB ülkesi ortak para birimi EURO’ya geçerken söz konusu kriterlere haiz olmadıkları halde, daha sonra bu kriterleri yerine getirecekleri taahhütünde bulunarak EURO’ya geçmişlerdir. Ancak, ortak para birimine geçişten sonra Maastricht kriterlerine uyum sağlamaları konusunda ne Avrupa Merkez Bankası’nca herhangi bir yaptırım yapıldığı, nede üye ülkeler tarafından herhangi bir yapılanmaya gidilmediğinden, söz konusu ülkelerin borç yükü ve kamu açıklarının sürdürülebilir bir yapıdan çıktığı ve bu sebeble, ABD kaynaklı kriz, bu gün EURO bölgesinin krizi haline dönüştüğü değerlendirilmektedir. 2010'da dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 4 büyüdüğünü, 2011'de bunu yüzde 3.5 olacağı, Euro bölgesinin, 2011 yılı muhtemelen yüzde 0,7- 2,1 arasında büyüyeceği, Türkiye ekonomisinin ise 2010 yılını yüzde 8'in üzereinde büyümenin olacağı, 2011 yılının yüzde 4.5 ile yüzde 5.5 bandında büyüme olacağı öngörülmektedir. 2010 ylı bütçesinin başarılı olduğu, 2011 yılında da seçim yılı olmasına rağmen bütçe disiplinin devam edeceği, bu kapsamda, devletin borçlanma gereğinin düşeceği, Merkez Bankası OVP’ye göre, 2010 yılıda oluşan enflasyon rakamlarıyla yıllık enflasyon hedefini tutturmuş ve enflasyon hedefini 2011’de yüzde 5.9 ve 2012’de yüzde 5 olarak belirlendiği, MB’in, döviz alımlarının süreceğini, TL’nin yine değerli olacağı, bu gün itibarıyla, 45 Milyar doları aşan cari açığın, ithalatla büyümenin yansıması olarak 2011′de 60 Milyar dolar olacağı, cari açık artsa dahi, sıcak para girişinin devam etmesi durumunda cari açığın kısa vadede ekonomi üzerinde olumsuz yanımasının olmayacağı öngörülmektedir. 2011 yılında Türkye’de, istihdam ve cari açık dışında bütün makroekonomik göstergelerin hedeflenen oranlarda gerçekleşeceği değerlendirilmektedir. Öte taraftan, Kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu 2011 seçimlerinden önce artırarak yatırım yapılabilir sevyeye çıkaracağı ve bu nedenle tüzükleri gereği Türkiye’ye gelemeyen dünyadaki uzun vadeli emeklilik fonları ve doğrudan yatırımların Ülkemize yöneleceği, netice olarak dış piyasalarda bazı belirsizlikler olsa da, 2011 ve 2012′de Türkiye’ye ilginin artarak süreceği değerlendirilmektedir. Avrupa Merkez Bankasının (ECB) 2010 yılı yüzde 2 düzeyindeki enflasyon hedefi aşılmış ve Euro Bölgesi’nde enflasyon yüzde 2,4’e yükseldiği gözlenmektedir. Bu yıl Tunusta hükümetin devrilmesiyle başlayan, akabinde Mısırda iktidarı deviren halk ayaklanmaları birçok Arap ülkesinde devam edeceği endişesiyle, petrol fiyatlarıyla birlikte, bütün emtia fiyatlarının artacağı, özellikle gıda fiyatının yükseleceği, Asya ve Latin Amerika coğrafyasında enflasyon tedirginliğin ciddi ölçüde hissedildiği ve bununla birlikte söz konusu coğrafyadaki önde gelen gelişmekte olan ekonomilerin enflasyon tedirginliği, Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve ABD Merkez Bankası’nın (FED), küresel kriz döneminde faiz indirimleri yerine bu yıldan başlayarak enflasyon yükselişini önlemek için faiz artıracakları ve bu nedenle, gelişmekte olan ekonomilerden gelişmiş ekonomilere bir fon akışının olacağı, dolayısıyla, işaret edilen coğrafyalarda enflasyon oranının 2011 yılında yükseleceği değerlendirilmektedir. 2010 Eylül ayına kadar, toplamda 52 Milyar TL’lik konut kredisini 1 Milyon 12 bin 737 kişi kullandığı, Konut kredileri bu yılın tamamının bir önceki yıla göre, yüzde 38 oranında artarak 60 Milyar TL’ye ulaşacağı öngörülmektedir. Küresel belirsizlik sebebiyle, bankacılık sektöründeki muhtemel risklerin tasfiyesine yönelik olarak, Merkez Bankası, aralık ayından itibaren Mevduat Munzam karşılıkları oranını vade yapısına göre farklı uygulaması, Ekim ayında TL mevduat munzam 19


28. 01. 2011 karşılıkları verilen faizlerin kaldırılması, diğer yandan, BDDK tarafından, Bireysel konut kredi miktarını, Gayrimenkul tutarının yüzde 75’’ni aşamayacak şekilde, Ticari kredi amaçlı konut kredi miktarında ise, Gayrimenkul tutarının yüzde 50’sini aşmayacak şekilde bir düzenleme getirdiği değerlendirilmektedir. Merkez Bankasının sıcak paranın önlenmesine yönelik olarak, Ekim ayında TL mevduat munzam karşılıkları verilen faizlerin kaldırılması, Eylül ayında yabancı para, Aralık ayında ise TL mevduatın vade yapısına göre farklı zorunlu karşılık oranlarının uygulanması, bazı yurt içi ve yurt dışı repo işlemlerinden sağladıkları fonlar da zorunlu karşılığa tabi tutulması, politika faizilerin indirilmesi hususları gibi aldığı para politikası kararları, 2011 yılında dışarıdan gelecek portföy yatırımlarını olumsuz etkileyeceği, içeride kredi maliyetlerini yükselteceği, dolayısıyla, bankaların kârına olumsuz yansıyacağı, borsadaki bankaların hisse değerlerinin düşeceği öngörülmektedir. Öte taraftan, Mevduat faizlerinin ortalama yüzde 6.5 olduğu, vergilerin mahsup edilmesi neticesinde mevduat sahibi yıllık net yüzde 6 faiz geliri elde ettiği, ancak enflasyonun yüzde 6.40 olduğu hesaba katıldığında, her ne kadar nominal anlamda TL mevduattan gelir elde ediliyorsada, reel olarak mevduat sahibi gelir kaybına uğradığı görülmektedir. Bu durumda mevduat sahibi TL cinsinde vadeli mevduata yönelmiyeceği, bunun yerine emtiaya yatırım yapacağı veya döviz tevdiat hesaplarına(DTH) yöneleceği, bu uygulamanın, Türk finansal alanda bir likidite tuzağına sebebiyet verebileceği değerlendirilmektedir. Bir başka ifade ile yatırımcı Küresel belirsizliklere göre daha kazançlı pozisyon almasına teminen, elindeki fonu vadeli hesapta tutmaya yerine likit kalmayı tercih edeceği, dolayısıyla, bankaların mevduat yapısının bozulacağı ve Türk Bankacılık sektöründe bir likidite tuzağı oluşabileceği değerlendirilmektedir. İşte bu Likidite tuzağı ihtimaline karşı Bankalarında, vadesiz ve kısa vadeli mevduatın teşvikine ilişkin sundukları ürün yelpazelerini geliştirmeleri durumunda söz konusu riskin azaltılacağı düşünülmektedir. Bu nedenle, 2011 yılında söz konusu riske göre ve aynı zamanda finanasal yapıya zarar vermeyecek şekilde bu para politikalarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiği, diğer yandan, Bankalarında bu para politiklarına karşı kısa vadeli mevduatın ikamasinin yerine geçebilecek mevduatta ürün çeşitlendirmelerine giderek oluşabilecek riski azaltıcı yapılanmalara girişmeleri gerektiği, diğer yandan Hükümet tarafından da bu politikaları destekleyecek maliye politikalarını hayata geçirilmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir Sonuç olarak, Merkez Bankasının sıcak paraya karşı 2010 yılı sonunda aldığı para politikası kararları neticesinde, Türkiye’ye, spekülatif amaçlı fon girişi yerine uzun vadeli döviz girişini teşvik edeceği, ancak bankaların, kârına ve borsadaki hisselerine olumsuz yansıyabileceği, Türk bankacılık sektöründe likidite tuzağına neden olabileceği, diğer yandan, bu risklere karşı, Bankalarca alınacak önlemler paketinin, 2011 yılında bir risk unsuru olarak krize rağmen büyüme trendi sergileyen ekonomi gündemini meşgul edeceği değerlendirilmektedir.

Abdusselam DEĞER Tüm Bürokratlar ve İş Adamları Sosyal Dayanışma Platformu (TUMBİAD) Ekonomi Komisyonu Başkan Yardımcısı

20

2002 - 2010 Ekonomik Değerlendirmesi  

2002 - 2010 Ekonomik Değerlendirmesi