Issuu on Google+


2

1 MAYIS'TA ALANLARA !

8 MART VE KRİZ MİTİNGLERİNDE ALANLARDAYDIK, 1 MAYIS’TA DA ALANLARDA SESİMİZİ YÜKSELTECEĞİZ. Bahar süreci ile birlikte kriz karşıtı mitingleri, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü geride bırakarak, 1 Mayıs’a yaklaşmaktayız. Eğitim işçileri olarak bu süreçte bizde kriz karşıtı mitinglerde, 8 Mart’ta alanlarda yerimizi aldık ve taleplerimizi dile getirdik. Krizin işçi sınıf üzerinde yaratmış olduğu baskı, işsizlik ve yerel seçim aldatmacası, yalan vaatler, açıklanan öğretmen atama rakamları, bunların yanında yoğun saldırılar sözleşmeli öğretmenlerin, sözleşmelerinde yapılan değişikliklerle birlikte kıpırdayamaz hale gelmeleri gibi birçok sorunla yüz yüzeyiz. Bu sayımızda krize karşı mücadelede biz işçilerin daha çokta özel sektörde çalışan işçilerin nasıl bir mücadele geliştirmeleri, yerel seçimlerde oy ve rant için yapılan yalan vaatler, öğretmenler ve diğer kamu işçilerinin kandırılması için açıklanan atama rakamları ve katıldığımız mitingler eylemler, yaptığımız etkinlikler üzerine yazılar yer alacak. Eğitim İşçileri kadının sömürülmesi, cins ayrımcılığına maruz kalması, töreye kurban gitmesi ve ucuz kadın emeğinin son bulması için 8 Mart’ta Bursa da yapılan eyleme katıldık. Kapitalizm kadının evde, sokakta, işte, cinsiyetçi bir egemenlik anlayışla ezilmesinin mimarıdır. Cinsiyete dayalı iş bölümü ile kadının evde sömürülmesi, çalışma alanlarında ucuz emek olarak görülmesi, sadece kadın işçilerin değil erkek olanlarında sorunudur çünkü erkek işçilerde aynı patronlar tarafından sömürülmektedir. Kadının emeğinin ucuz olması erkek işçilerinde ücretlerinin düşürülmesine hizmet etmektedir. Kadının sömürüsünün son bulması ancak erkek ve kadın tüm işçilerin birlikte mücadele etmesinden geçmektedir. Bizde bu anlayışla kadın erkek

arkadaşlarımızla birlikte 8Mart’ta eylem alanlarındaydık ve yaşasın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü diyerek sesimizi yükselttik ve yükselteceğiz. Şimdi önümüzde tüm dünya işçilerinin Mücadele ve birlik günü 1 Mayıs var. Bundan tam 119 yıl önce dünyanın üç kıtasında işçilerin zorlu ama karalı mücadelesinin sonunda 8 saatlik işgünü hakkı kazanılmıştı. Ama işçi sınıfı bununla da kalmadı birçok kazanım elde etti ve o günden günümüze kadar her yıl 1 Mayıs dünyanın her yerinde işçilerin taleplerini dile getirdiği, mücadelesini dosta düşmana gösterdiği bir gün olarak alanlarda var oldu. Krizin yarattığı saldırılar, güvencesiz ve kuralsız çalışma, düşük ücretler karşısında bizler bu 1 Mayıs’ta da alanlarda taleplerimizle birlikte sesimizi yükseltmek için yerimizi alacağız. Güvenceli iş için, eşit işe eşit ücret için ve kuralsız çalışmaya karşı, 1 Mayıs sürecine hazırlıkta ve 1 Mayıs’ta örgütlenmemizi yaygınlaştırarak, daha çok insana ulaşarak bu taleplerle mücadeleyi yükseltmek için çalışcağız. Güvencesiz çalışan tüm eğitim işçilerini 1 Mayıs’ta bizimle birlikte taleplerimizi dile getirmek ve mücadelemizi ilerletmek için yanımızda olmaya çağırıyoruz. Eğitim işçileri olarak örgütlü mücadelenin tek çözüm yolu olduğuna inanıyor ve sorunlarımızın çözümünü burada görüyoruz. Eğer örgütlülüğümüzü büyütüp tüm muhataplarına ulaştırabilirsek kazanımların ancak bu yolla elde edileceğine inanıyoruz. Güvencesiz çalışmaya ve geleceksiz yaşamaya karşı örgütlü mücadeleye!

SINIF(SIZ)


SEÇİMLER VE EMEKÇİLER

3

SEÇİMLER VE EMEKÇİLER! 29 Mart Yerel Seçimleri yaklaşırken, iktidar partisi AKP ve diğer burjuva partileri, emekçileri kandırmak için elinde bir bal kavanozu ortalık yerde dolaşıp duruyor! Bu tümceye bakılarak latifede bulunuluyor sanılmasın. Kelimenin tam anlamıyla yapılan bu. Hükümet durdu durdu birden yüz elli bin personele ihtiyacının olduğunu keşfedip açıklayıverdi. Yüz elli bin ihtiyaca karşılık ta ilk elden yetmiş bini sözleşmeli, yirmi beş bini de kadrolu olmak üzere toplam doksan beş bin personelin işe alınacağının haberi ise 4 Mart tarihli tüm gazetelerin birinci sayfasından duyuruldu. Gazeteler verdikleri haberde, Bakanlar Kurulu adına açıklamada bulunan Cemil Çiçek’in söylediklerini yazdılar. Bakanlar Kurulu’nun ,“Kurumların talepleri alt alta yazılıp toplandığında ortaya 150 bin personel ‘ihtiyacı’ çıktı. Ancak personel giderleri göz önüne alınarak kısıtlama yoluna gidildi. Buna göre 70 bin sözleşmelinin 20’şer bini Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlıklarına alınacak. Adalet Bakanlığı 10 bin sözleşmeli personel alırken geriye kalan 20 bin sözleşmeli diğer bakanlıklar arasında paylaştırılacak. Sözleşmeli personelin alımı KPSS puanlarına göre Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından yapılacak. 70 bin sözleşmeli memurun yanı sıra 25 bin de kadrolu memur alınacağı belirtildi. 25 bin kadronun 10 bini Sağlık Bakanlığı’na verilirken, 10 bin de polis alınacak. Geriye kalan 5 bin kadro da yine kurumlar arasında paylaştırılacak. Ancak yeni alınacak kadrolu memurlar, yargının iş yükünü pek hafifletecek gibi görünmüyor. Hâkim ve savcılar için ayrılması planlanan kadro sayısı 1000.” (Radikal 4 Mart 2009) şeklindeki bu açıklamasını okuduğumuzda, işe alınacak olan eğitim işçilerinin tamamının sözleşmeli olacağı anlaşılmaktadır. Kadrolu alınacaklar ise on binini polis, on binini sağlık işkoluna ve beş bin de diğer(!) kurumlara alınacak personeli oluşturuyor. Bu haberler ve açıklamalar iki yönüyle ilgiyi hak edip, dikkatlerin yöneltilmesini gerektiriyor. Birincisi hükümetin, devletin kitleleri kendine bağlamak için kömür, gıda, beyaz eşya rüşvetinin yanında işçi sınıfının işsiz kesimlerini de iş ve kadro

vaadiyle ayartmaya çalışıyor olması; ikincisi ise bunun tam da yerel seçimler öncesine denk getirilerek açıklanmış olması. Hükümet, yerel seçimler vesilesiyle AKP dolayımıyla kitlelerin tekrardan düzenle olan ilişkilerin “sağlamlaştırılmasını” sağlamak, hem de kendine olan güvenin olup olmadığını kontrol etmek istiyor. Hükümet ve hükümetin yürütmüş olduğu politikalar sermaye sınıfının öncelikleri ve politikalarından bağımsız olmadığı için bir bakıma sermaye sınıfı politikasını bu seçimlerde teste tabi tutmak istiyor. Bundan dolayı da yerel seçimler genel seçim havasında ve Kürt illerinin fethedilmesi üzerinden yürütülüyor. Sermaye sınıfı kendi politikalarının devamı ya da değiştirilmesi yönündeki kararını seçimlere göre belirleyeceğe benziyor. Seçimlerin hemen öncesinde tüm illerde dağıtılan bedava kömür, gıda; Tunceli’de dağıtılan beyaz eşyanın seçim yatırımı olduğu gün gibi aşikâr olmasına rağmen; hükümetin bunu sosyal devletsadaka sosuna bulayarak kitlelere sunması eşyanın tabiatına aykırılık göstermiyor. Yani cilası dökülmüş bir “sosyal devlet” propagandası yapılanın kitleleri paralize etmek için kullanılan bir uygulama olduğu gerçeğinin üzerini kapatmaya yetmiyor. Devletin temel karakterini oluşturan sermaye diktatörlüğü hangi görüngü altında olursa olsun –ister sosyal devlet, ister din devleti, ister faşist devlet– kendi sömürüsünü gizlemek, kitleleri alıklaştırarak kendine bağlamak için türlü dalaverelere başvurmaktan sakınmaz. Kitleleri kendisine ya zor yoluyla ya da türlü oyunlarla alınmış rızalarıyla bağlar. Bazen havuç, bazen sopa, bazen de hem sopa ile birlikte havuç siyasetini uygular. Bir seçim öncesinde yaşadıklarımız bundan gayrisi değildir aslında.Yeniden gazetelerin verdiği habere dönecek olursak, yetmiş bini sözleşmeli, yirmi beş bini de kadrolu olarak işe alınacakların yirmi bininin Milli Eğitim Bakanlığı’na tahsis edildiğinin altı özellikle çizildiğini aynı sayıda sözleşmeli personelin Sağlık Bakanlığı’na da ayrıldığını görmekteyiz. Kısacası Milli Eğitim Bakanlığı yirmi bin güvencesiz çalışan öğretmen daha alacak. Bu haberlere sokakta bekleyen binlerce aday eğitim işçisi sevinsin mi?

SINIF(SIZ)


4

SEÇİMLER VE EMEKÇİLER

Üzülsün mü? Öncelikle sevinecek bir iş umudu diye.Sonrasında ise üzülecek güvencesiz çalışmak zorunda kaldığı için! Böyle bir işe başlamak için KPSS diye bir sınava girmek zorunda kalmasını ise herkesin yakından bildiği bir aşama olduğu için üzerinden atlayarak konumuza devam edelim. Türkiye’de her kese yetecek kadar işin olduğunu, aslında çalışanların çalıştıkları işyerlerinde ne kadar daha işçiye ihtiyaç olduğunu yaşayarak bildiklerini hep duyup işitiriz. O zaman sokakta sayıları gittikçe artan, çalışma hakları engellenmiş işsiz işçilerin bulunması neye işaret etmektedir? Hele kriz döneminde sayıları her gün gittikçe artan işsiz işçilerin bu durumu ne ile açıklanmalı? Yapılacak işlerin azalmasından dolayı mı oluşuyor bu işsizlik? Patronlara sorsak tamda böyle açıklarlar. İşlerin iyiye gitmediğinden, işyerlerinin zarar ettiğinden yakınırlar. Ancak biz emekçiler biliyoruz ki, aslında ne yapılacak işler azalıyor ne de işçiye olan ihtiyaç. Kapitalizmin azami kar hırsı ve onun işleyiş mantığı ücretleri tırpanlamak, çalışma hakkını “kazanmış” işçilere gözdağı vermek için sürekli bir işsizler ordusunun varlığına ihtiyaç duymaktadır. Kısacası var olan işsizler ordusunun varlığı ve sürekli artıyor olması işlerin yetmiyor olmasından dolayı değil, işçi sınıfını terbiye etmekte kullanılan en önemli araçlardan biri olması sebebiyledir. Türkiye’de sürekli bir öğretmen açığından bahsediliyor olmasına rağmen, öğretmenlik yapmak için binlerce eğitim işçisinin iş bekliyor olması bundan dolayıdır. Sebep kadro yetersizliği, Maliye Bakanlığı’nın bütçesinin yetmiyor olması değil, işçi sınıfının işsizlik ve açlıkla terbiye edilmek istenmesi, çalışanlar üzerinde sürekli bir baskının oluşturulması nedeniyledir.

Zaten sürekli işsizlikle mücadele etmek zorunda kalan, atama bekleyen öğretmenler de verilen her işi yapmaya, güvencesiz, sözleşmeli çalışmaya ikna edilmek için kadro açmama, KPSS gibi türlü oyunlarla oyalanmakta; kelimenin tam anlamıyla “kıvamına” getirilmektedirler. İşçi ve emekçilerin sömürüsü üzerinden kendini var eden sermaye diktatörlüğünün emekçilere yönelik tek bir planı, tek bir oyunu olmadığını biliriz. İşte önümüzdeki yerel seçimleri fırsat bilerek, işçi sınıfının “rızasını” alabilmek için türlü oyunları şimdiden sahneye konmuş bulunmaktadır. İşçi sınıfını aslında iktidara burjuva partilerinden kimin gelip gelmediği çok yakından ilgilendirmemesine rağmen, emek cephesinde var olan dağınıklık işçilerin bugün için burjuva partilerinin peşlerine takılmaları sonucunu doğurmaktadır. Bu yönden bakıldığında seçimler işçi sınıfının tüm kesimlerinin kulak kabarttığı bir durumdur. Var olan durumu iyi bilen burjuvazi ise seçim fırsatını da işçi ve emekçileri kendi ideolojisi ve örgütlenmeleri etrafında kümelenmeye yöneltmeye çalışmaktadır. Ancak işçi ve emekçiler bu oyuna kandıkları sürece onları daha çok işsizlik, daha çok sömürü, daha çok zam, daha çok geleceksizlik beklemektedir. Yine bu oyunları bozacak olansa işçi ve emekçilerin kendi örgütlülükleridir. İşçi ve emekçiler örgütlendiklerinde ise bu oyunlar oynanamayacaktır. Kısacası işçi ve emekçilerin kendilerine yönelik oluşturulan saldırı politikalarını bertaraf edebilmeleri için örgütlenmekten başka çıkar yolları yoktur. Bu örgütlülükler yaratılmadığı sürece de daha çok seçim, çok vaat, çok kandırmaca görürüz!

SINIF(SIZ)


Eylem-etkinlik

5

DÜZENLEDİĞİMİZ VE KATILDIĞIMIZ EYLEM- ETKİNLİKLER Geride bıraktığımız birkaç aylık süre de birçok etkinlik düzenledik ve eyleme katıldık. Eğitim işçileri olarak örgütlülüğümüzü ulaşabildiğimiz her yere taşımaya çalıştık.

17 Ocak: Çözümsüz Değiliz Etkinliği 17 Ocak’ta Bursa da, ÇÖZÜMSÜZ DEĞİLİZ! Ücretli, Sözleşmeli, Kadrolu, İşsiz, Dershane köşelerinde kölece koşullarda, Güvencesiz ve Geleceksiz çalışmak KADERİMİZ DEĞİL! Sen de KADER DEĞİL! diyorsan Yanımızda OL! Çağrısıyla bir etkinlik düzenledik. Etkinliğimiz yapılan açılış konuşması ile başladı. Güvencesiz

çalışmaya karşı nasıl çözümsüz olmadığımız ve ona karşı nasıl mücadele etmeliyiz üzerine yapılan konuşma ilgi ile dinlendi ve ardından örgütlülüğümüzü anlatan bir slayt gösterimi yapıldı. Önceden hazırladığımız küçük bir müzik dinletisi verildi, ardından katılan tüm arkadaşlarla birlikte sorunlarımız üzerine sohbet edilerek etkinlik coşkulu bir şekilde sona erdi.

Kriz karşıtı 15 Şubat Mitingi 15 Şubat’ta İstanbul da düzenlenen kriz karşıtı mitinge katıldık. Kriz karşıtı mitinge istediğimiz sayıyla katılmasak ta, “Memur Değil İşçiyiz Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz,” pankartıyla ve çeşitli dövizlerle eylemde yerimizi aldık ve coşkulu ve canlı bir şekilde sloganlarımızla mücadelemizi duyurduk. Kriz yarattığı işsizlik, geleceksizlik ve belirsizliğe karşı işçi sınıfının birliği ve mücadelesi için eğitim işçileri olarak mücadelenin bir parçası olamaya devam edeceğiz.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü 8 Mart öncesinde Dünya Emekçi Kadınlar Gününde Mücadeleye! Başlıklı bildirileri okullar ve dershaneler de muhataplarımıza ulaştırdık ve 8 Mart’a katılma çağrısı yaparak hazırlığımızı yaptık. 8 Mart cumartesi günü çeşitli devrimci kurumların katılımıyla, “Cinsel Ulusal Sınıfsal Sömürüye Son!” Şiarının yazdığı ortak pankart arkasında katıldık. Eğitim işçileri olarak bizde kendi 8 Mart için hazırladığımız Özgürlük Savaşan İşçilerle

Gelecek, Eşit İşe Eşit Ücret, Ücretli Köle Olmayacağız başta olmak üzere diğer dövizlerimizi kullandık. Eylem genel olarak coşkulu ve kararlı bir hava ile yapıldı, sık sık 8 Mart Kızıldır Kızıl Kalacak, Her gün 8 Mart Her gün Kavga sloganları atıldı ve kadının cins olarak ve görünmeyen emek olarak sömürüsünü anlatan buna karşı mücadeleyi duyuran bir basın açıklaması yapıldı ve eylem sona erdirildi.

1 Mayıs Yaklaşırken… Şimdi artık önümüzde tüm dünya işçilerinin birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs var. Tüm olanaklarımızı ve gücümüzü kullanarak 1 Mayıs öncesi etkinlikler ve bülten ve bildiri dağıtımı ile en iyi şekilde hazırlanıp bu yılda Eğitim İşçileri olarak 1 Mayıs’ta yerimizi almayı ve mücadelemizi büyütmeyi hedefliyoruz. Buradan herkesi 1 Mayıs’ta yan yana alanlarda olmaya çağırıyoruz. Yaşasın 1 Mayıs!

SINIF(SIZ)


6

KRİZİN BEDELİ PATRONLARA!

KRİZİN BEDELİNİ PATRONLARA ÖDETMENİN TEK YOLU ÖRGÜTLÜLÜKTÜR Açıklanan rakamlara göre Bursa da her gün ortalama 265 işçi işten çıkarılıyor ve bu sadece tespit edilebilen rakamdır. İçinden geçmekte olduğumuz krizin etkileri her geçen gün büyüdü ve sayısı sürekli artan bir işsizler ordusu yarattı. Bu işsizler ordusu bir yanıyla krizin bedellerini öderken bir yanıyla da mevcut işsizlik koşullarının yarattığı etkiyle sermayenin elinde, işçilere dayatılan bir korku silahına dönüştü. Bu durum, sermaye sahiplerine tüm sınıfa dönük saldırılarını gerçekleştirme fırsatı sundu. Sermayenin kendi kriz ortamını değerlendiren bu saldırıları, işçilerin cephesinde ise işsiz ya da çalışan, tüm sınıfın ciddi bir şekilde örgütsüzlüğüdür. Krizin bedelini ödemiyoruz! Veya krizin bedeli patronlara! Temennilerini, istemlerini vs. duyuyoruz, söylüyoruz ama asıl önemli olanın, işçi sınıfının, krizin sonucunda oluşturulmuş saldırılara karşı hangi taleplerle ve bu talepler etrafında nasıl bir mücadelenin örgütleneceği meselesidir. Sermaye krizden karlı çıkmak için çalışma koşulları ve ücretlere dönük bir dizi değişikliği yavaş yavaş yürürlüğe koymaktadır. Bunların başında ciddi bir işsizler ordusu yaratarak bu sürecin rüzgârını kendi lehine çevirmeye çalışmaktadır. Çünkü sermaye, kendi karşısında dayatılan koşulları kabul eden işçiler yaratmak istemektedir. Çalışma saatlerinde esnekleşme ile birlikte vardiyalarda değişikliklere gidilmekte ve iki vardiya sistemi fiilen uygulamaya sokulmak istenmektedir. Bölgesel asgari ücret üzerinden, asgari ücreti esnekleştirip her şehre göre ayrı ücret belirleyerek, ücretlerde tam olarak kuralsızlığı dayatmakta ve bunun sonucunda da asgari ücretin toplamda düşürülmesi planlanmaktadır. İşsizlik fonunda, asıl olarak işçilerin ücretlerinden kesilerek birikmiş paralarında

yine bu dönemde sermayeye peşkeş çekilmesi bu planın bir parçasıdır. Ayrıca mezarda emekliliğin dayatılması, kazanılmış bir hak olan kıdem tazminatının ise ortadan kaldırılması hedeflenmektedir. Herhalde “Tayyip Erdoğan” Türkiye de ki sermayedarlara, krizden karlı çıkın veya krizi fırsata çevirin diye boşuna akıl vermiyor. Başbakan sermayeye, işçileri daha çok sömürün sizin krizden karlı çıkmanızı ancak onların sırtından kazandığınız paralar sağlayacaktır, çünkü işçiden kazandığınız para gerçektir şeklindeki uyarıları, niyetleri açıkça ortaya koymakta ve sermaye bundan dolayıdır ki saldırılarını yoğunlaştırmaktadır. Ayrıca krizi bahane ederek işçi çıkartmakta ve ücretleri düşürmektedirler. Çünkü kapitalist düzen işçinin sırtından var olabilmektedir. Öyle görünüyor ki bu süreç kolaylıkla atlatılamayacak ve sonunda da biz işçilere ise kırıntı bile kalmayacaktır. Yaşanacak kriz sonucunda kriz öncesi ve kriz sonrası gibi net bir ayrımdan söz edebilmek mümkün görünüyor. Bu görüntünün bizden yana dönebilmesinin koşullarının ve yukarı da bahsettiğimiz temennilerin, nasıl olacağının yolunu, yöntemini iyi saptamak ve bunun olabilmesi için de tüm gücümüzle mücadeleyi yükseltmemiz gerekmektedir. Evet, kriz bir bedel ödetmektedir. işsizlik, düşük ve ödenmeyen ücretler ve güvencesiz çalışma gibi, listeyi daha da uzatabiliriz. Krize karşı birisi Türkiye merkezli, diğeri ise bölgesel olmak üzere iki büyük miting düzenlendi. Bu iki mitingde de sermayenin saldırılarından krizin etkilerinden bahsedildi fakat krizin bedelini ödememenin ciddi anlamıyla yolunun ve yönteminin gösterilmediği sadece tabanda işçilerde

SINIF(SIZ)


KRİZİN BEDELİ PATRONLARA! birikmiş olan öfkenin boşaltılmasına yarayan eylemler olduğunu söyleyebiliriz. Sendika bürokrasisi işçilerin mücadele etmesinden korktukları için, onlar bir şeylere karar vermeden biz onları meydanlara dökelim orada “bağırsınlar, çağırsınlar” birkaç ta ateşli konuşma yaparız bu işi böyle atlatmış oluruz, iki mitingde böyle bir hava hâkimdi. Bunlar kriz karşısında yapılmış en büyük eylemler olmakla birlikte bundan sonra ne yapılacağı ise tam bir bilinmezlik. Görünen durum mevcut sendikaların tepesinde ki yöneticilerin belirlediği yöntemlerle ancak şöyle bir yere varılacak, kriz karşısında işçileri mücadeleye değil çaresizliğe ve sanki karşısında ki güce karşı hiçbir şansı yokmuş gibi süreç belirsizliğe bırakılacak. Durum böyleyken biz sorunun çözümü için nasıl bir hat belirleyeceğiz sorusunu sorup cevaplarını vermek durumundayız. İlk önce krize karşı tüm işçileri sendikalı-sendikasız, işsiz- çalışan, kamu ya da özel sektörde çalışan tüm herkesi birleştirecek talepler belirlemek gerekir. Bu taleplerin herkes tarafından benimsenip kendi istemleri olarak alınması için, her türlü yolu ve yöntemi kullanarak mücadeleyi örgütlemesi gerekir. Kriz sürecine elbette ki işçilerden örgütlü tepkiler de geldi. Bu tepkiler de işyeri işgalleri, grevler gibi mücadele biçimlerini doğurdu. Sinter işçilerinin işyerini işgal edip, işten atılmalara karşı kendi başlarına da olsa beraberce örgütlü davranmaları, Gürsaş işçilerinin ise yine işten atılmalara karşı, direnişe geçip fabrika önünde örgütlü duruşunu göstermesi gibi mücadele şekilleri ortaya çıktı. Bu iki mücadelede işçiler sendikalı oldukları için işten atıldılar, çünkü patronlar bir araya gelip örgütlenen işçiden korkmaktalar. Bu korku onları işten atmalar ve türlü baskıları işçileri yıldırmak için kullanmalarına sebep olmaktadır. Biz işçiler örgütlülüğümüzle dün olduğu gibi kriz sürecinde de patronların yüreğine korku salmalıyız. -İşsizlik karşısında, iş saatlerinin kısaltılması ve mevcut işlerin tüm çalışabilir nüfusa bölünmesi talebini öne sürmeliyiz.

7

-Kuralsız esnek çalışma, vardiyaların düşürülmesi ve düşük ücretler karşısında, tam ücretli 6 saatlik iş günü dört vardiya, talebinin savunulması. - Örgütsüzlük karşısında, sektör ve iş kolu ayrımı yapılmadan ve tavanın, taban üstünde yaptırımı olmayan sendikal örgütlükler yani bürokratlarsız örgütlükler yaratılmalı. -İşten atılan tüm işçilerin işe geri alınmaları, işsizlik fonunda ki paraların gerçek sahipleri olan işçilere verilmesi. Biz işçiler ister kriz döneminde olsun ister başka zamanlarda olsun bir sınıf olarak sermaye karşısında mücadeleyi somut adımlarla ilerletmek istiyorsak, taleplerimiz net ve sınıf çıkarlarımıza hizmet etmek zorundadır. Bunun önünde duran ve durmakta olan birçok etken olacaktır. Bu etkenlerin başında sermayenin biz işçileri bir biçimde bölmesi ve parçalaması gelmektedir. Birçok yöntemle işçilerin bilincini bulandırması, örneğin televizyon kültürünün yozlaştırıcı etkisi, pembe tablolar ve her türlü gericilik, işyerinde kendinden başkasını düşünmeme ve kişisel rekabetin işçileri birbirine yabancılaştırıp hiçbir sorununu paylaşamaz hale getirilmeleri gibi biz işçileri bölen birçok örneği sıralayabiliriz. Sermayenin her taraftan gelen kuşatmasına karşı işçi sınıfının bir yumruk gibi örgütlü olması gerekir. Her dönemde ve koşulda mücadeleyi yükseltecek örgütlülüklerin yeniden kazanılması, işçileri patronlara pazarlayan sendika bürokratlarına ve onların yarattığı sendikal biçim ve anlayışlara karşı da mücadele edilmesi bizim için şarttır. Sermaye karşısında bir sınıf olarak var olup mücadeleyi yükseltmekten başka çıkar yol yoktur, böyle bir yolu döşemek için adımları kararlılıkla sıklaştırmalıyız. Yaşasın işçi sınıfının örgütlü mücadelesi, kahrolsun ücretli kölelik düzeni!

SINIF(SIZ)


8

SÖYLEŞİ

ÜCRETLİ BİLGİSAYAR ÖĞRETMENİ İLE SÖYLEŞİ Bilgisayar öğretmenimiz, okulumuzda iki yıldır ücretli öğretmen statüsünde çalışmaktadır. Ücretli öğretmen olarak çalışmanın zorluklarını, dezavantajlarını ondan dinleyelim.

Melis Etkar: Hayır başka bir okulda daha çalışıyorum. Buna rağmen eşit haklara sahip olamıyoruz. —Sizinle aynı işi yapan kadrolu bir eğitim emekçisi ile yaptığınız iş yönünden bir farklılık var mı?

—Melis Hanım, iki yıla yakındır okulumuzda bilgisayar öğretmeni olarak çalışmaktasınız. Ücretli öğretmen olarak çalıştığınızı biliyoruz. Okulumuzda kadrolu, belli hakları “güvence” altında olan eğitim emekçileriyle aynı ortamda çalışmaktasınız. Sizin kadrolu eğitim emekçileri ile benzerlikleriniz ve farklılıklarınız nelerdir? Açıklayabilir misiniz?

Melis Etkar: Hiçbir farkımız yok. —Kadrolu bir eğitim emekçisinin aldığı ücret ile sizin aldığınız ücret arasındaki farklılıklar nelerdir?

Melis Etkar: Evet, III. Selim İ.Ö.O'nda ücretli öğretmen olarak çalışıyorum. Kadrolu öğretmenlerle aynı ortamda aynı işi yapıyorum. Çoğu zaman girdiğim ders saati daha fazla olmasına rağmen maalesef aynı ücreti alamıyorum. Aramızdaki fark en açık burada görülebiliyor sanırım. Aynı ücreti alamamanın yanında aynı sosyal haklardan da faydalanamıyorum. —Güvencesiz çalışmak hayatınızı nasıl etkiliyor? Melis Etkar: Güvencesiz çalışmak bende devamlı gelecek kaygısı uyandırıyor. Çalıştığım bir işim olmasına rağmen bir yandan da devamlı iş arama ihtiyacı duyuyorum. Kendimi hâlâ bir işe sahip hissetmiyorum. Çünkü gelecekte beni neyin beklediğini bilmiyorum. Gelecekten kastım bundan yıllar sonrası değil birkaç ay sonrası. Bu şekilde çalışmak bana hem gelecek vaat etmiyor hem de kaygılarımın her geçen gün artmasına neden oluyor. Bu yüzden çoğu zaman kendimi işim olduğu konusunda kandırıyormuşum şüphesine düşüyorum. —Ücretli olarak sadece III. Selim İ. Ö. Okulu’nda mı çalışıyorsunuz?

Melis Etkar: Ben girdiğim her ders başına belli bir ücret alıyorum. Yani bir derse girmezsem ya da hafta içi bir gün okul tatil olsa bu tatiller aldığım ücretten kesiliyor.Yani verilen düşük ücret bu kesintilerle daha da azalıyor. Birde şunu söylemeliyim. Bir ay içinde hiç hafta içi tatili olmadığını düşünürsek ve ben haftalık derslerime tam girsem bile sanırım kadrolu bir eğitim emekçisinin aldığı ücretin yarısını alabiliyorum. —Sigorta, sağlık hizmetleri gibi sosyal güvencelerden nasıl faydalanıyorsunuz ya da faydalanabiliyor musunuz? Melis Etkar: Dediğiniz gibi ücretli öğretmenlikte bu ikinci yılım. Sigortamın ya da aldığım ücretin bugüne kadar tam zamanında yattığı çok nadirdir. Zaten sigortamda tam yatmıyor. Haftada beş gün çalışıyorum ama dört günlük sigorta yatıyor. Yani sosyal hizmetlerden tam anlamıyla faydalandığımda söylemek çok olanaklı değil. —Güvencesiz çalıştırmanın kısmi bir uygulama olmadığını, giderek yaygınlaştırıldığını hepimiz biliyoruz ve yaşıyoruz. Bunun da çalışanların çalışma koşullarını olumsuz etkilediğini de biliyoruz.

SINIF(SIZ)


SÖYLEŞİ

9

gerekenler nelerdir? Güvencesiz çalışmanın ve çalıştırılmanın önüne nasıl geçebiliriz? Melis Etkar: Ücretli veya sözleşmeli, güvencesiz çalışmayı kimse kabul etmese belki önüne geçilebilir. Ama buda biraz zor sanırım. Çünkü bu şekilde özellikle ücretli olarak çalışan insanların çoğu zaten geçici olarak görüyor bu işi. Yani güvenceli bir işbulup çalışana kadar geçen süreyi boş geçireceğimeücretli bir şekilde çalışıp idare ederim diyor. Bu mantık işlediği sürece de güvencesiz çalışmanın önüne pek geçilemez sanırım. —Sözleşmeli, ücretli, usta öğretici statüsünde güvencesiz çalışan başka tanıdığınız var mı? Melis Etkar: Ücretli değil ama sözleşmeli olarak çalışan arkadaşlarım var. Bunlardan bir kısmı hallerinden memnun. Elbet bir gün kadroya geçeceğiz diyorlar. Tabi bu koşullarda çalışacağıma hiç çalışmam diyende var. —Eğer varsa bu emekçilerle sorunlarınızı ortaklaştırıp, bunların sohbetini yapıyor musunuz? Melis Etkar: Onlarda çalıştıkları işin yüküne ve çalışma saatlerine göre düşük ücret aldıklarını söylüyorlar. Onlarda bu durumdan rahatsızlar. Ama hiç kimse işinden çıkmayı düşünmüyor. Çünkü başka bir iş bulmak daha zor oluyor. —Sizce güvenceli çalışmanın bir hak olarak yeniden kazanılıp uygulatılabilmesi için yapılması

Melis Etkar: Belki birlik olup bu duruma yüksek bir kitleyle cevap verilse ses getirebilir. Ama bunun için herkesin iş birliği yapması gerekir. —Çalıştığımız iş kolunda eğitim emekçilerinin örgütlendiği sendikalar var. Bu sendikaların ücretli çalışan eğitim emekçilerine dönük bir çalışmasının olup olmadığını biliyor musunuz? Melis Etkar: Evet bu çalışmalardan haberim oluyor. Daha çok okullardaki öğretmen arkadaşlarım bu çalışmalar hakkında bilgilendiriyor beni.Bir de bu alanda örgütlenme çalışmaları sürdüren Eğitim Emekçileri Derneği, Güvencesiz Eğitim İşçileri Örgütlenme Girişimi’nden haberdarım. Onların çıkarmış oldukları bültenleri, bildirileri takip ediyorum. —Eğitim –Sen’in güvencesiz çalışanlara dönük bir komisyon çalışması var. Ve mücadelesinin kalkış noktalarından biri de güvenceli çalışma hakkının gasp ettirilmemesidir. Eğitim –Sen’de güvenceli çalışma hakkının uygulanabilmesi için bir faaliyete katılabilir misiniz? Melis Etkar: Tabiî ki elimden geldiğince katılabilirim. —Sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederim Melis Etkar: Rica ederim. Böyle bir konuyla ilgilenip benimle konuşmak istediğiniz için ben teşekkür ederim.

SINIF(SIZ)


10

GÜVENCELİ İŞ İSTİYORUZ! / KPSSYE HAYIR! SENİNLE BENİM ARAMDA KOCAMAN BİR FARK VAR!

Sözleşmelilerle ilgili düzenlemedeki değişiklikler resmi gazetede yer aldı. Buna göre;

Buna göre; *Eş durumu tayininden SSK, Bağ-Kur mensupları ile evli olanlar yararlanamayacak.

29 Mart Pazar günü yayınlanan 27184 sayılı Resmi Gazetede açıklanan düzenlemeye göre: *Sözleşmeli kadın personelin doğum öncesi 8 hafta, doğum sonrası 8 hafta kullandığı doğum izninde sosyal güvenlik kurumu tarafından kişinin ücretinin 2/3 si ödenmekteydi. Düzenleme ile kalan 1/3 lük kısmı kurum tarafından ödenecek ve doğum yapan kadının temel ücretinde düşüş olmayacaktır. *Askerle gidenin sözleşmesi feshedilemeyecek. Bunun için askere giden kişinin iş sonu tazminatı almaması gerekmektedir. Askerden dönüşte işe başlamak için terhis tarihinden itibaren 30 gün içinde müracaat etme koşulu aranmaktadır. *Doğum iznine ayrılırken sözleşmesini feshedenler doğum izninin bitiminde sonra en geç bir yıl içinde başvurmaları halinde göreve başlayacaklardır. Göreve başlayabilmesi için sözleşmesini feshederken iş sonu tazminatı almamış olması gerekmektedir. Bu konuda yapılan düzenleme ile dolaylı yoldan ücretsiz izin kullanımı sağlanmış görünmektedir. Mevcut haliyle yapılan düzenleme elbette ki yeterli değil. Hala hak gasplarına devam edilmektedir. Çalışanlar açısından eşitsizlik devam etmektedir.

*Bekârlar tamamen düzenlemenin dışında bırakılıyor. *Becayiş yapabilmek için karşılıklı aynı unvanda sözleşmeli personel bulmak gerekecek, bu durumda becayişi neredeyse olanaksızlaşmakta. *Düzenlemede 657’li memur eşin, 4/B’li eşin yanına tayini yer almamış. *Çakılı sözleşmeli olarak 4924 sayılı yasaya tabi çalışanlara yer verilmemiş. Devletin yerel seçimlerden önce yaptığı bu düzenleme tüm çalışanları kapsamamaktadır. Kadrolu çalışmayla sözleşmeli çalışma arasında bir farkın olmadığını söyleyen bakan ÇELİK, kadrolularla sözleşmeliler arasında kocaman bir fark olduğunu yeni fark etmiş, kırıntıda olsa belli düzenlemelere gitmiştir. Elbette bu kendiliğinden olmamıştır. Eğitimde ve sağlık alanında yaşanan hak gasplarına karşı bir mücadele örülmeye çalışılmıştır. Bu mücadele sonucu yasal düzenleme yapılmıştır. Oysa biz işçiler kırıntıları değil çalışma koşullarımızın insani temelde yeniden yapılandırılmasını tüm çalışanlar için istiyoruz. Bunu elde etmenin yolunun onurlu, kararlı ve omuz omuza verilecek bir mücadelede olduğunu biliyoruz.

KPSS NE KADAR GEÇERLİ? Dört yıl eğitim fakültelerinde eğitim aldıktan sonra çilemiz bitmiyor.Ardından kpss sınavına girip yüksek bir puan almak gerekiyor.Bu sınav, yaklaşık 200 bin öğretmenden bir kısmını seçip kalanları eleme yöntemiyle atamanın dışında bırakıyor.Binlerce öğretmen umutlarını,hayallerini geleceklerini bu sınava göre belirliyor.Kimimiz işsiz,ücretli kimimiz dershanede kölece koşullarda,kimimizi ise sözleşmeli öğretmenlik yapmaya mecbur b��rakıyor.Bu sınav karşısında eziliyor,yarıştırılıyor ve birbirimize düşmanlaştırılıyoruz.İntiharlar bile olabiliyor.Oysa kpss sınavını bize dayatanlar bu sınavın kurallarını ilk çiğneyenlerdir.Bundan önce ortaya çıkan torpiller,sonuçlarla oynama,adam kayırma olaylarına bir yenisi de bu günlerde ortaya çıktı.

Açığa çıkan usulsüz atama Pek çok basın yayın organında yer alan bilgilere göre; İzmir Buca Nüfus Müdürlüğünde memur olarak görev yaparken Karaman Ermenek Kazancı Lisesi’ne tarih öğretmeni olarak 9 Mart 2009 tarihinde atanan Zülküf Demirtaş’ın atamasının mevzuata uygun olmadığı anlaşıldı. Memurluktan öğretmenliğe açıktan atama ile geçen Milli

Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in hemşehrisi Zülküf Demirtaş’ın resmi sonuçlara göre açıktan atamasının puan yetersizliğinden dolayı, olmaması gerektiği böylece ortaya çıktı. Zülküf Demirtaş isimli memurun 2007 ve 2008 KPSS sınavına girmediği, (2009–1) Kadrolu ilk atama, (2009–1) sözleşmeli ilk atama listelerinde de yer almamasına karşın atandığının tespit edildiğine de yer veren basın yayın organları, Demirtaş’ın 2009-1 Kurumlar Arası, açıktan atama sonuçları listesinde başvuru yaptığını, tercihlerine göre puan yetersizliğinden dolayı atanamadığının bizzat bakanlık kayıtlarından anlaşıldığını da kamuoyuna açıkladılar. Bu sınavı uygulayanlar bu sınavın ne kadar geçersiz ve hükümsüz olduğunu bir kez daha gösterdiler. Asıl önemli olan ise bu hükümsüzlüğü bizlerin anlaması ve kendi örgütlülüğümüzü büyüterek bu yapılanlara örgütlü cevap verebilmemizdir.

SINIF(SIZ)


SINIF DAYANIŞMASI “EDİRNE

11

GİYİM” de BİR ACAYİP “GREV” ve DERSLER:

SENDİKALAR YIKILMADAN DA İŞÇİLER ÖZGÜRLEŞEMEYECEK! Edirne'de Kapıkule yolu üzerine kurulu bulunan Edirne Giyim fabrikasında iki haftadır sürmekte olan bir grev gerçekleşmekte. Ancak elbette bu “grev” bildiğimiz grevlerden epey bir farklılık taşımakta. Şöyle ki; yaklaşık bin işçinin çalıştıkları fabrikada yalnızca 4 işyeri temsilcisi greve çıkımış bulunmakta. İlk bakışta işçi sınıfının kendi örgütlülüğünü korumaya dönük ve sınıfın ihtiyaçlarından doğan bir grevmiş gibi görünse de aslında karşımıza çıkan bu acayip “grev” hiç de sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarıyla ilgili bir grev olmadığı dikkatli bakan herkesin görebileceği kadar açık bir gerçeklik olmakta. Peki kimin “grev”i bu? İsterseniz sürece yakından bakalım. Edirne giyim de yaklaşık olarak 1000 işçi çalışmakta.fabrikada türk-iş'e bağlı Teksif sendikası örgütlü.Belirtelim ki fabrika Edirne'de Teksifin tek örgütlülüğü. Fabrika patronu burada örgütlülüğü yoketmek için ilk olarak taşeron yoluyna ve ardından da çeşitli vaatler ile işçileri sendikadan istifa ettirme yoluna başvurmuş. Ki zaten grevin sanki burada işçilerin örgütlülüğünü korumasına dönükmüş yanılsamasını yaratan şey de bu gerçeklik. İşte bu sürecin sonunda 1000 kişilik fabrikada örgütlü bulunan işçi sayısı 200ün altına düşmüş bulunmakta. Peki süreç bu biçimi ile işlerken sendika ne yapmıştır? Kapalı kapılar ardında yapılan bilmediğimiz pazarlıkları bir kenara koyarsak koca bir hiç!

Ve bu hiç tabir yerindeyse yumurtanın kapıya dayanması ile birlikte sendika bürokratlarının ekmek derdine düşerek can havliyle fabrikada “grev” kararı almaları ile yeni bir aşamaya gelmiştir. Niye mi gerv kararı almıştır sendikacılar? Çünkü yetkiyi kaybedeceklerdir ve bu da Edirnedeki şubenin kapanması sendikacılarımızın işsiz kalması sonucunu doğuracaktır. Görmekteyiz ki bunun işçi sınıfının mücadelesi ile uzakyakın bir ilişkisi bulunmamaktadır. Yetkiyi kaybetmemek için ve yalnızca 4 işyeri temsilcisi ile yapılan “grev”in fabrika patronunu nasıl engelleyeceğini varın siz düşünün. Bu da göstermektedir ki, bugün artık mevcut sendikaların hepsi de, bir yalan sarmalı ve haklarımızı savunuyormuş palavraları ile aslında ücretli kölelik düzeninin tepemize daha bir çöküp bizi bu yaşanaların kaçınılmazlığına inandırmaktan başka bir amaca hizmet etmemektedir. Bu anlamıyla sorun apaçık bir şekilde ortadadır ve bu sorundan kurtuluş yolumuz da bellidir: Bürokrasisi ile Gerici sendikaları yıkıp işçi sınıfının öz-örgütlenmelerini inşa etmek! Ücretli kölelik düzeninden kurtulmanın ve bizim olanı almanın başkaca yolu da yoktur! Sınıfa karşı sınıf özgürlük savaşan işçilerle gelecek! Edirneden bir işsiz-öğrenci

SINIF(SIZ)


1 MAYIS’IN ORTAYA ÇIKISI 1 Mayıs adı tarihe sekiz saatlik iş günü hakkının kazanılması üzerinden yazılsa da, sınıf mücadelesinin göstergesi haline gelmiş ve mücadelenin tartışılmaz günü olmuştur. 1 Mayıs ilk olarak Avustralya’da 1856 yılında sekiz saatlik işgünü talebinde bulunan işçilerin eylemleriyle şekillenmeye başladı. Ama ilk eylemin1Mayıs’ta değil 21 Nisan’da yapılması kararı alındı. Fakat eylemin büyük yankı uyandırmasının ardından her yıl yapılmasına karar verildi. Avustralya işçilerin ardından Amerikalı işçiler de sekiz saatlik iş günü için sokaklara çıkmaya ve eylemeler yapmaya karar verdi. 1886’da 1Mayıs iş bırakma günü olarak ilan edildi ve 350 bin işçinin katılımıyla iş bırakma eylemi gerçekleşti, sekiz saatlik iş günü talebi dile getirildi. 3 Mayıs’ta Chicago da grev sürerken polis grevci işçilere saldırdı ve dört işçiyi katletti. Chicago lu anarşist işçi önderi August Spies olayların ardından işçileri silahlı direnişe çağırdı. Ertesi gün Haymarket meydanında miting yapan işçilere saldıran polislerin üzerine bomba atıldı. Altmışaltı polis yaralandı yedi tanesi öldü. August Spies’in de aralarında bulunduğu sekiz anarşist işçi önderi tutuklandı. Tutuklandıktan bir yıl sonra Albert Parsons, George Engel, Adolph Fischer ve August Spies asılarak idam edildiler. Louis lingg ise hapishanedeki hücresinde dinamitle intihar etti. Engellemelere rağmen Amerikalı işçiler mücadeleye devam kararını aldılar. 1888 yılında Amerikalı işçiler 1890 yılının 1Mayıs’ında yeniden büyük bir genel grev yapmayı kararlaştırdılar. Dünyanın üç kıtasında gelişen işçi hareketi enternasyonal çabalarla buluşma zeminleri yaratıyorlardı. Buna örnek olarak, 1889’da Uluslar Arası İşçiler Kongresi toplandı. 400 delegenin katıldığı kongrede birçok konu tartışıldı. Aynı zamanda bu kongre 2. Enternasyonal’in ilk kongresi olarak ta tarihe geçti. Fransa’nın Bordeux kentinden ki işçiler adına katılan delegelerden Lavigne 8 saatlik iş gününün kazanılması için tüm ülkelerde iş bırakma eylemleri yapılması önerisinde bulundu. Bu grevin Amerika da 1Mayıs’ta yapılacak olan genel grevle birleştirme önerisini Amerikalı delege Gampers sundu. 8 saatlik iş saati için önerilen genel grev 1Mayıs 1890’da yapılmak üzere karara bağlandı. 1 Mayıs 1890’da sekiz saatlik iş günü talebiyle üç kıtada grevler ve iş bırakma eylemleri yapıldı, sekiz saatlik iş günü kazanıldı. Eylemler her yıl yapılmaya devam etti. Fakat 1Mayıs’ı tarihe kazandıran işçi önderleri, bu grev kararının alındığı kongrede 1Mayıs’ın her yıl kutlanmasını konuşmamışlardı. Sekiz saatlik iş günü kazanımının ardından her yıl 1 Mayıs işçi sınıfının taleplerinin ve mücadelesinin ifade edildiği güne dönüştü ve günümüze kadar sınıf mücadelesinin en önemli günü olma özelliğini korudu. Günümüzde de 1Mayıs’ın içeriği boşaltılmaya çalışılsa da sınıf mücadelesinin nabzını tutmaya devam ediyor. Biz işçiler tarihimize mal olmuş bu günü sınıfın tümüne mal ederek 1Mayıs 1890’da ki mücadele ruhunu yeniden yaratmalıyız.


sinifsiz